Küresel Sömürgecilik Aracı: Sözleşmeli Üretim

Dr. Necdet Oral

Yapısal uyum programları tarım sektöründen devleti geri çekerken, köylülük ile sanayi sermayesini karşı karşıya bırakıyor. Bu, kapitalizmin köylülüğü tasfiye etme ve küresel sömürgeciliği kurumlaştırma araçlarından “sözleşmeli üreticilik”le yükseliyor.

24 Ocak Kararları ile başlatılan, 12 Eylül askeri rejimi eşliğinde 1982 Anayasasıyla kalıcı hale getirilen anti-demokratik, baskıcı bir politik düzen içinde uygulanan “istikrar ve yapısal uyum politikaları“, toplumdaki gelir dağılımını emek gelirleri ve tarım aleyhine, büyük sermaye lehine değiştirmeyi amaçlıyordu. Bu düzen, genelde sermayenin sömürü olanaklarına yeni katkılar yaptı. Ancak yapısal uyum programlarının yöntem, etki ve sonuçları -belki de- en açık biçimde tarım kesimindeki değişimde ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Son yirmi yılda sanayi-devlet-tarım zincirinde halkaların diziliş sırası değiştirilmiş, yeni sıralama devlet-sanayi-tarım şeklini almıştır. Başka bir deyişle, devlet-köylü doğrudan ilişkisi kırılmış, sermaye-köylü ilişkisi kurulmaya çalışılmıştır. Arada devletin bulunmadığı bu ilişki, “sözleşmeli üreticilik” modeli üzerinde yükselmektedir. Sözleşmeli üreticilik, kapitalizmin günümüzde köylülüğü kendine özgü bir tarzda tasfiye etme ve küresel sömürgeciliği kurumlaştırma araçlarından birisidir. Hem tarımda, hem de hayvancılıkta uygulama alanı bulmuş olan bu modelin dünya genelinde uygulayıcı ve savunucusu uluslararası şirketlerdir (Güler, 1996).

En uygun çıkış yolu: Sözleşmeli çiftçilik

Dünya tarım üretimini yönlendiren uluslararası şirketlerin tarım üreticileri ile ilişkileri üç temel biçim sergilemektedir. Bunlardan birisi plantasyonlar, ikincisi genel ticari ilişkiler, üçüncüsü sözleşmeli çiftçilik uygulamasıdır.

Plantasyonlar, Orta ve Güney Amerika, Afrika ve Asya ülkelerinde geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Yabancı şirketin toprak sahibi statüsü ile ücretli işçi kullanarak üretim sürecinde doğrudan yer aldığı bu uygulama, aşırı sömürü suçlamaları ve ulusçuluk hareketleri ile yaygınlaşan ulusallaştırma girişimleri sonucunda çekici olmaktan çıkmıştır.

Genel ticari ilişkiler günümüzde de geçerliliğini sürdürmekte, işleme, ticaret, deniz aşırı taşımacılık, tarımsal girdi (tohum, gübre, ilaç vb.), makine ve işlenmiş yiyecek içecek satışı bu tür ilişkilerin konularını oluşturmaktadır. Dünya tarım ticaretinin çok az sayıda dev şirketin egemenliğinde olması, dünya fiyatlarının bu şirketlerce tek taraflı olarak belirlenmesi, egemen şirketlerin Kuzey Amerika tarımı için geliştirilmiş tarım makinelerini azgelişmiş ülkelere hiçbir uyarlama yapmaksızın ihraç etmeleri ile gelen verim düşüklüğü… yolundaki eleştiriler, çokuluslu şirketlerin müdahale gücünü sarsmıştır.

Üçüncü ilişki biçimi olarak sözleşmeli üreticilik, diğer biçimlerin sarsıldığı bir ortamda en uygun çıkış yolu olarak geçerlilik kazanmıştır (Güler, 1996).

Risksiz ve çok kazançlı

Sözleşmeli çiftçilik modelinde şirketler, yabancı bir ülkede işletme sahibi olmadıkları için, plantasyonların tersine aşırı sömürü suçlamalarından ve ulusallaştırma tehdidinden uzak kalmaktadır. Hatta yerli işgücünü çalıştıran patron da -görünürde- kendisi değildir. Bu nedenle tarım işçilerinin örgütleriyle karşı karşıya gelme riski yoktur. Yerli plantasyonlar, yabancılara göre daha az ücret ödemekte ve sendikalarla daha sert mücadele edebilmektedir. Böylece hem maliyet düşürülmekte, hem de yabancı şirket siyasal maliyetten uzak kalmaktadır. Öte yandan, yerli plantasyonlar, yerli devletin kendi üreticisini desteklemek adına devreye soktuğu kamusal kaynakları kullanmada yabancı plantasyonlara göre çok daha şanslıdırlar. Ayrıca, sözleşmeli üreticilik, çokuluslu şirketlerin çıkarlarını savunan yerel işadamlarıyla ittifaklar oluşumuna katkı sağlayacak bir yöntem olarak öne çıkmış bulunmaktadır.

Köylü” ya da “taşeronlaşmış işçi

Bilindiği gibi tarımda küçük ölçekli üretim sanayileşme sürecinin başlıca engellerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Sözleşmeli üreticilik modeli bu engeli, tarımsal toprak mülkiyetindeki parçalanmışlığı, dokunmaksızın atlamaktadır. Sanayici çiftçi ile belirli nitelikteki ürün için sözleşme yapmakta, üreticiyi kendi uzmanlarıyla denetlemekte ve başlangıçta belirlenen fiyat üzerinden ürünü satın almaktadır. Sözleşme ile bağlanan köylü, bilinen anlamda “köylü” değildir. Malı ve işgücünü birlikte kiraya çıkaran yapısı ile bir tür “taşeronlaşmış işçi” kılığına bürünmüştür. Bu yeni tür köylünün devletle bağları kopmuş, devlet sermayenin arkasında yerini alarak, “yeni” köylülüğü işvereni sermaye ile karşı karşıya bırakmıştır (Güler, 1996).

Tarım, sanayi ve ticaret kesimleri bir yönetim altında

Bilindiği gibi, dikey bütünleşme (entegrasyon), herhangi bir mal ya da hizmetin üretiminden satışına dek çeşitli aşamalarında çalışan işletmeler arasında yapılan birleşmelerdir. Dikey bütünleşmede, tarımsal üretim, sanayi ve ticaret kesimlerinde etkinlikte bulunan bir işletme ya da işletmeler topluluğunun iki ya da daha fazla uğraşı aşamasını kendi denetimi altına alır. Böylece birbirini tamamlayan tarım, sanayi ve ticaret kesimleri önemli ölçülerde bir yönetim altında toplulaştırırlar. Geriye doğru dikey bütünleşen sanayi ve ticaret işletmeleri, genellikle üretim döneminin başında çiftçiler ile bağlantı yaparak kendi üretim ve pazarlama etkinliklerinin sürekliliği için gerekli olan malları karşılamaktadırlar. Dikey bütünleşme stratejileri; iç büyüme, devralma, sözleşmeli üretim, başka kuruluşlarla ekonomik işbirliği ve katılım etkinliklerinin geliştirilmesi biçiminde olabilmektedir.

Bir işletmenin etkinlik alanını üretim ve pazarlama sürecindeki birkaç aşamayı içerecek biçimde genişletmesi durumunda iç büyüme yoluyla dikey bütünleşme sağlanmaktadır. Devralmalarda, işletmeye yeni birimler katılmakta ve etkinlik alanındaki başka birimler satın alınarak bu işlem gerçekleştirilmektedir. Sözleşmeli tarımda ise, işletmelerin etkinlik alanlarını genişletmeleri ya da herhangi bir mülkiyet devri söz konusu olmamaktadır. İşletme varlıklarının mülkiyet yapısında bir değişiklik olmamakta, üretim ve pazarlama politikaları taraflar arasında yapılan sözleşmelerle saptanmaktadır. Sözleşmeli üretim ile sanayi ve ticaret şirketlerinin işgücü gereksinimi azalmakta, etkinlik ve verimlilikleri, dolayısıyla yaratılan katma değerleri artmakta, etkin bir pazarlama stratejisi izleyebilmekte ve sabit sermaye yatırımları azalmaktadır. Hammadde sağlanmasına ilişkin olarak özellikle de miktar, çeşit ve nitelik sorunları çözümlenebilmektedir (Özçelik vd., 1999).

Sözleşmeli üretimin yayılması ve küreselleşme

Sözleşmeli tarım uygulamaları küresel sömürgecilik döneminin bir yaklaşımı değildir. 1885 sonrası dönemde Japonlar tarafından Taiwan’da şeker üretimi için kullanılmış, 20. yüzyılın başlarında Orta Amerika’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) muz şirketlerince uygulanmıştır. Gerçek anlamla sözleşmeli tarımın geçmişi Avrupa ve Kuzey Amerika’da tohumculuk sektörüne dayanır. 1945 sonrası tohum endüstrisi yeniden yapılanmış, 1970’lerde ve 1980’lerin başına değin uzayan süreçte tohum şirketleri arasında birleşme ve işbirliği yaygınlaşmıştır. Bu sektörde yaşanan küreselleşme eğilimleri, tohum endüstrisindeki sözleşmeli üretimin genişlemesi ve yayılması ile paralellik göstermektedir. Burada genel olarak yerel şirketler, uluslararası şirketlerin taleplerini üreticilere bildirmekte; böylece biri üretici ile yerel şirket, diğeri de yerel şirket ile uluslararası şirket arasında olmak üzere iki ayrı sözleşme yapılmaktadır. 20. yüzyılın sonlarına doğru Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’da sözleşmeli çiftçilik, gıda sanayiin kritik bir öğesi haline gelmiştir. Son yirmi yılda azgelişmiş ülkelerde bu alanda önemli gelişmeler yaşanmış; çokuluslu şirketler, Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası gibi uluslararası mali kuruluşlar bu oluşumları desteklemişlerdir. Bunlar sözleşmeli tarımı, kırsal kesimin kalkınmasında, sosyal örgütlenme modeli içinde ele almışlar ve kırsal kalkınma, iskân projeleri ile birlikte kullanmışlardır (Rehber, 1997).

Çokuluslu şirketler, Avrupa Birliği, Fransa

Sözleşmeli çiftçilik modeli, ülkeler itibariyle değişmekle birlikte, hemen her ülkede uygulama alanı bulmuştur. Örneğin Orta Amerika’da meyve ve sebze ihracatını kontrol eden şirketler, üreticilerle üretim etkinliğinin başlangıcında ya da hasat sırasında sözleşme yapmaktadırlar.

Çokuluslu şirketler tarıma dayalı sanayide sözleşmeli üretim modelini benimsemişlerdir. Örneğin Latin Amerika’da muz endüstrisinde ulusal ve uluslararası şirketlerce yapılan sözleşmeli üretimin çok uzun bir geçmişi vardır. Uluslararası gıda tekeli Nestle, süt toplama ve işleme ile domates gibi ürünleri üreticilerle yaptığı sözleşmeler ile sağlamaktadır.

Tarıma dayalı sanayide etkinlik gösteren çokuluslu tekeller, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarım arazisine yatırım yapma, işçi ve diğer üretim giderlerinin karşılanması gibi işletmeye en çok yük getiren büyük tarım işletmelerini yönetme gereksinimini duymamaktadırlar.

ABD’de birçok gıda şirketi hammadde gereksinimini düzenli ve kaliteli olarak karşılamak için sözleşmeli çiftçilik modelini yeğlemiştir. Bu ülkede sözleşmeli tarım 1950’lerde et yönlü piliç (broiler) yetiştiriciliğinde başlamış, 1970’lerde domuz yetiştiriciliğinde uygulanmıştır. 1990 yılı verilerine göre, ABD’de sözleşmeli tarım uygulaması broiler yetiştiriciliğinde yüzde 90’a, sebze işlemede yüzde 80’e ulaşmıştır. Öte yandan Avrupa Birliği’nde (AB) tarım ürünlerinin sözleşmeli olarak yetiştirilme oranları ülkelere göre değişiklik göstermekle birlikte, dana ve tavuk eti yüzde 95’e, süt yüzde 99’a, yumurta yüzde 71’e, patates yüzde 71’e, bezelye yüzde 85’e, şekerpancarı ve domates yüzde 100’e değin ulaşan oranlarda sözleşmeli olarak yetiştirilmekte ve pazarlanmaktadır (Özçelik vd., 1999).

Ulusal ve uluslararası şirketler, üreticileri kendilerine bağlamak için kredi, fiyat ve pazar güvencesi, teknik yardım gibi çeşitli önlemlere yönelmekte, bu durum çiftçiler açısından tek yanlı bağımlılığa neden olabilmektedir. Bu bağımlılık tarım çalışanlarının yarattığı pozitif değerlerin de sanayiciye geçmesine yol açabilir. Nitekim üreticilerin alıcılara tek yanlı bağımlılığı nedeniyle sözleşmeli tarım Fransa gibi kimi AB ülkelerinde fazlaca kabul görmemiştir (Özçelik vd., 1999).

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktiriyor

Sözleşmeli tarıma ilişkin çeşitli ülkelerde yapılmış deneysel araştırmalar, elde edilen verim ve gelir artışının bu üretim biçimine bağlılığı daha da artırarak üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktirdiğini ortaya koymaktadır. Üretici aileleri giderek marjinalleşmekte ve alıcıya giderek daha bağımlı hale gelmektedir. Sözleşmeli tarımın Afrika’da toplumsal yapıya etkisi, bir yandan yeni teknolojilerin kırsal alana iletilmesi ve küçük üreticilerin daha çağdaş yaşam koşullarına kavuşturulması, öte yandan politik anlamda tutucu çiftçi kitlesinin yaratılması olmuştur.

Sözleşmeli tarımın yaygınlaştırılmasına koşut olarak ürün çeşitliliği giderek azalmakta, bunların yerini geliştirilen ve yüksek verim sağlanan çeşitler almaktadır. Sözleşmeli tarımda alıcı firma sürdürülebilir kaynak konusunda herhangi bir sorumluluk üstlenmemekte, sözleşme süresince üreticilerin işletmecilik kararlarına müdahale edilmesine karşın, sürdürülebilir kaynak kullanımı konusunda tüm sorumluluk üreticiye bırakılmaktadır. Çünkü çevresel etki, şirket ile üretici arasındaki sözleşmede yer almayan bir maliyet öğesidir (Ceylan, 1998 a).

Batı Anadolu’da İngiliz tüccarlar

Başka ülkelerde olduğu gibi, Türkiye köylüsü de sözleşmeli çiftçiliğe benzer bir sistemle 19. yüzyılda tanışmıştır. 1860’lı yılların sonlarında ihracata yönelik tarımsal üretimin yoğunlaştığı Batı Anadolu’da İngiliz tüccarlar ile köylüler arasında sözleşmeli üreticilik benzeri uygulamalara rastlanmaktadır.

Türkiye’deki ekonomik egemenliklerini sağlamlaştırmak isteyen İngilizlerin baskıları sonucu, 1866 yılında çıkarılan bir yasayla yabancıların taşınmaz mal sahibi olmaları hakkı tanınmasıyla, İngiliz tüccarlar Batı Anadolu’da 2,3-2,6 milyon dekar dolayında toprak satın almışlardır. İngilizler satın aldıkları topraklarda ortakçılık ve yarıcılık anlaşmalarını uzun süre devam ettirdiler. İngilizler ile köylüler arasındaki ortakçılık anlaşmaları zaman içinde değişiklikler geçirerek, toprak kirasının ürün olarak ödenmesini öngören anlaşmalar yerini kiranın para olarak ödenmesini öngören anlaşmalara bıraktı. Bu anlaşmalara göre köylüler, toprağı belirli bir kira karşılığı kiraladıklarına ve ürün kaldırıldığında belli bir bölümü toprak sahibine satmaya söz verdiklerine ilişkin bir belge imzalamaya başladılar. Kira genellikle köylünün toprak sahibine satmakla yükümlü olduğu ürünün bedelinden düşülüyordu. Kira yöntemi ve ürünün belirli bir kısmını önceden kapatma hakkına sahip olmaları, beklenen ürünün sağlanamadığı yıllarda İngiliz tüccarların zarar etmesini önlediği gibi tüm riskler de köylünün üstüne yüklenmiş oluyordu. Çünkü bu tür anlaşmalara göre, toprak sahibi, köylüyü borcunu ödeyinceye kadar toprağında ücret vermeden çalıştırma hakkına sahipti (Kurmuş, 1974).

Devlet eliyle “sözleşmeli tarım” uygulaması

Yeni bir yaklaşım olmamasına karşın, sözleşmeli üreticilik dönemin özellikleri ve kazandığı önem nedeniyle “yeni” bir nitelik taşımaktadır. Türkiye’de bu anlamda ilk uygulama, 1965’te, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) tarafından hububat tohumluğu üretiminde başlatılmış, ancak 1980’lerden itibaren tohumculuğun özelleştirilmesi ve bu alanın yerli ve yabancı tohum tekellerine devredilmesine koşut olarak, TİGEM sözleşmeli tohum üretiminden çekilmiştir.

Sözleşmeli üreticiliğin uygulandığı ilk alanlardan bir başkası şekerpancarı yetiştiriciliği olmuştur. Küçük üreticiliğin ezici bir çoğunluğa sahip olduğu şekerpancarı tarımında Türkiye Şeker Fabrikaları (TŞFAŞ ) tarafından 1965 yılında sözleşmeli üretim uygulaması başlatılmıştır. Sistemin temeli küçük üretici ile TŞFAŞ arasındaki sözleşmeyle başlamakta, şirketin ekim ve alım için zorunlu kıldığı mavi kâğıdı imzalayan her köylü, ortaçağ kurumlarında görülebilen türden bir bağıntı içine girmektedir. Nereye, ne zaman, ne kadar şeker pancar ekeceğine ne zaman söküp nereye teslim edeceği, ne kadar fire kesileceği ve parayı ne zaman alacağı yalnız şirketin takdirine bağlıdır. Üreticinin tarlası ve ürünü üzerindeki tasarruf hakkı kısıtlanmıştır. Şekerpancarı üretiminde geliştirilen denetim sistemi dünya çapında bir örnek olmaya adaydır (Akad, 1987).

Özel sektörde 1970’li yıllarda uygulanmaya başlayan sözleşmeli üreticilik modeli, 1980’li yıllarda hızla yaygınlaşmıştır. Şekerpancarından sonra sözleşmeli üretimin yaygınlık kazandığı ikinci ürün sanayi tipi domatestir. Gerek iklim koşullarının uygun ve gerekse domates işleme tesislerinin bu bölgede yaygın oluşu nedeniyle Marmara Bölgesi’nin sanayi tipi domates üretimindeki payı yaklaşık yüzde 60’a ulaşmıştır. 1970’li yıllardan başlayarak sanayi tipi domates yetiştiricileri ile salça ve konserve fabrikaları arasında bir dikey bütünleşme hareketi gözlenmektedir. Salça sanayiinde etkinlik gösteren 42 fabrikadan 25’i Bursa’da bulunmakta ve bu fabrikalar yaklaşık 20 bin çiftçi ailesine 235 bin dekar alanda sözleşmeli domates üretimi yaptırmaktadır. Sözleşmeli sanayi tipi domates üreten işletmelerin çoğunda sulanabilir tarım arazisi kısıtlı olduğundan, her yıl üst üste aynı toprağa domates ekimi yapılmakta, bu da verimde önemli bir gerilemeye neden olmaktadır. Ayrıca domates tarımında önerilen dozun iki katına dek azotlu gübre kullanılmakta, bu durum aşırı sulama ile yeraltı ve yüzey sularının kirlenmesine yol açmaktadır. Öte yandan sözleşmeli üretimde sözleşme yapmayanlara oranla daha fazla tarım ilacı kullanılmaktadır. Aynı topraklarda münavebe uygulanmadan sürekli sanayi domatesi yetiştirilmesi, aşırı gübre ve ilaç kullanımı ile aşırı su kullanımı birlikte değerlendirildiğinde, bu uygulamalar uzun dönemde toprak verimliliğinin sürdürülebilirliğini olumsuz yönde etkileyecektir. Konserve fabrikaları ile üreticiler arasında yapılan sözleşmeler, üreticiler açısından oldukça ağır yükümlülükler içermektedir. Sözleşmeye ek olarak üreticilere verilen avans, aynı ve nakdi yardımlar için de borç senedi düzenlenmekte, üretici şirkete ürünü teslim etmez ya da eksik teslim ederse, senet hiçbir uyarı yapılmaksızın adli kuruluşlara aktarılmaktadır (Özçelik vd., 1999).

Yabancı sermayeli gıda sanayiin taşeronları

24 Ocak Kararları ile başlatılan yapısal uyum programları çerçevesinde dış ticaretin serbestleştirilmesi sonucunda sözleşmeli üreticilik esas olarak çokuluslu gıda ve tarım şirketleri tarafından kullanılan bir model haline gelmiştir. Güler’in (1996) vurguladığı gibi, ülkenin en verimli ve görece en gelişkin tarım bölgelerinde çiftçiler, yabancı sermayeli gıda sanayiin taşeronları olarak yeni bir kimliğe bürünmektedirler.

Tohumculuk alanında etkinlik gösteren şirketler, konu ile görevli kamu kuruluşu olan ve Dünya Bankası ile 1985 yılında imzalanan ikraz anlaşmasının bir gereği olarak işlevsizleştirilen TİGEM’in sözleşmeli üretim deneyiminden de yararlanarak, sözleşmeli üretim modelini kullanmaktadırlar. Çoğunlukla yabancı sermaye ile ortaklaşa etkinlikte bulunan tohumculuk şirketleri, tohum üretimlerinin önemli bölümünü Akdeniz ve Marmara Bölgelerindeki üreticiler ile yaptıkları sözleşmeler ile sağlamaktadırlar. Böylece Türkiye adım adım tohum tekellerinin ağına düşürülürken, çiftçisi de doğrudan bu tekellere bağımlı hale getirilmektedir.

Oat-Production-edited

Tütün sektöründe çokuluslu şirketler

1980’lerin başında uluslararası tütün tekellerinin dayatmaları sonucu, Türkiye’de blended (harmanlanmış) sigara üretimine geçilmesi hazırlıkları yapılırken, bu sigaralarda kullanılacak tütünlerin de yurt içinde yetiştirilebilme olanakları araştırılmaya başlanmıştır. Özel sigara üreticisi şirketler tarafından değişik yörelerde Amerikan tipi tütün üretim denemeleri yapılmış, Marmara Bölgesi’nin kimi yörelerinde olumlu sonuçlar alınmıştır. 1991-92 yıllarında bu denemeler TEKEL’in eşgüdümünde ve Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) desteğinde, ulusal bir proje haline getirilmiş ve kısa süreli denemelerden; blended sigaraların harmanlarında kullanılabilecek Amerikan tipi tütünlerin yurt içinde yetiştirilebileceği sonucu alınmıştır.

Bolu’da Rothmans firması öncülüğünde 1984-85 döneminde başlatılan ve giderek yaygınlaşan Amerikan tipi tütün (Virginia ve Burley) üretimi, günümüzde üç adet şirket tarafından yürütülmektedir. Bolu, Adapazarı ve Balıkesir’de 22 bin 760 dekar alanda 3 bin 627 üretici aile yabancı tür tütün üretimi yapmaktadır (Özçelik vd., 1999). Amerikan tipi tütün üretimi 1998 yılı itibariyle 5 bin ton/yıl düzeyinde gerçekleşmiştir (DPT, 2000). Virginia ve Burley tipi tütünlerin üretimi alanında üç adet şirket etkinlik göstermekte ve bu şirketlerin tümü sözleşmeli üretim modelini uygulamaktadır.

Bölgede sözleşme yapmadan Amerikan tipi tütün üretimi olanağı bulunmadığı gibi, bu üretim etkinliği sonucu sağlanan gelir, aynı arazide üretilebilecek alternatif bitkisel ürünlerden sağlanabilecek gelirin 2-5 kat üzerindedir. Tütün üretim etkinliği sırasında ekiciler tarafından karar verilmesi gereken birçok konuda, bu yetki sözleşme ile şirkete devredilmiştir. Ekici üretimle ilgili tüm işlemleri şirket elemanı tarafından verilecek talimatlara uygun olarak yapmayı taahhüt etmektedir. Bu uygulamaların sonucunda ise, özellikle doğal kaynak kullanımı açısından önemli sakıncalar ortaya çıkmakta, ancak şirket bu konuda herhangi bir sorumluluk üstlenmemektedir (Ceylan, 1998 b). Ancak ekici Amerikan tipi tütün tarımının yüksek gelir sağlaması nedeniyle üretim sürecinde karar yetkisini şirkete devretmekte, doğal kaynak kullanımı konusunda oluşabilecek riskleri (su kirliliği, toprakta tuzlulaşma, çoraklaşma) tek başına karşılamaktadır.

Doğal kaynakları sömür, tarım emekçilerini sömürgeleştir

1998 yılında 51 milyar dolarlık satış gerçekleştiren Cargill, dünyanın en büyük özel sahipli (halka açılmamış) şirketi. Başlıca çalışma alanlarını tohum, gıda ve tarım ürünleri oluşturuyor. Ayrıca 1998’de dünyanın en büyük biyoteknoloji ve tohum şirketlerinden Monsanto ile işbirliği anlaşması imzaladı ve ortak şirket kuracaklarını duyurdu. Dünyada etkinlikte bulunduğu 65 ülkeden biri olan Türkiye ile 1960’lardan beri ticaret yapıyor. Mustafakemalpaşa’da genetik olarak değiştirilmiş mısır ve ayçiçeği üretiyor. Pendik’te yaş mısır, Hendek’te fındık işleme tesisi bulunuyor. İznik Gölü’nün kenarında 1. sınıf tarım arazisi üzerinde -kaçak olarak- mısır nişastası fabrikası kurdu. Bilim çevrelerinin tesisin İznik Gölü’yle birlikte verimli binlerce dekar arazi ve Gemlik Körfezi’ne büyük zarar vereceği yönündeki uyarılarına karşın, şirket üretimini sürdürüyor. (Öztuksavul, 1999).

Mısır üretmek için Orhangazi’de beş pilot köy seçen Cargill, teknik ve tohumluk desteği vererek ürettirdiği mısırı kendisi alıyor. Bunu küçük ölçekli bir başlangıç olarak değerlendiren şirket; Konya, Karacabey ve Ege’de 85 bin dekar alanda sözleşmeli çiftçilik modeliyle mısır üretimine başlayacak. Ayrıca GAP’ta 1000 dekarlık alanda örnek mısır çiftliği kuracak (Radikal, 24.6.2000).

Cargill’in etkinlikte bulunduğu tüm azgelişmiş ülkelerdeki stratejisi hiç değişmiyor: Bir yandan doğal kaynaklar acımasızca sömürülüyor, öte yandan tarım emekçileri birey olarak sömürgeleştiriliyor.

Toplumsal patlamaya karşı; Türkiye Kalkınma Vakfı

Bu arada sözleşmeli üretim modelinin özellikle hayvancılığın geliştirilmesinde bir çıkış yolu olduğunu savunan -yabancı güdümlü bir kuruluş olan- Türkiye Kalkınma Vakfı’nın çalışmalarına da değinmek gerekiyor. 1969’da Dünya Kiliseler Birliği, Ford Vakfı, Mobil Oil, İngiltere Hükümeti, İçel Valiliği ve Mehmet Karamehmet’in katkılarıyla kurulan TKV’nin temel işlevi kırsal alanlardaki nüfus artışı ve pahalılığın yarattığı hızlı proleterleşmenin toplumsal bir patlamaya dönüşmesini engellemek için arıcılık-tavukçuluk, sütçülük gibi küçük mülkiyete dayalı üretim birimleri kurmak, tekelci burjuvaziye yeni pazar olanakları yaratmak ve propaganda idi (TİB, 1976 a).

TKV, 1977 yılında et yönlü piliç (broiler) üretiminde sözleşmeli tarım uygulamasını başlatmış, daha sonra kırmızı et (besicilik), arıcılık ve yem bitkileri (mısır ve soya) üretiminde de bu modeli uygulamaya koymuştur. Broiler üretimi çalışmaları Türkiye ölçeğinde yaygınlaştırılmış, arıcılık çalışmaları Doğu ve Güneydoğu’ya yönelik olarak uygulanmıştır. Kırmızı et üretimi çalışması ise Ankara/Çubuk’taki besi işletmesinde yapılmaktadır. TKV ayrıca 1996 yılından beri Samsun, Çukurova ve GAP (Şanlıurfa ve Diyarbakır) Bölgelerinde sözleşmeli mısır ve soya fasulyesi üretim çalışmaları yürütmektedir. TKV, 1985 yılında Hollanda, Danimarka, Almanya Kalkınma Bankaları ve Dünya Bankası Uluslararası İşbirliği Kuruluşu (IFC) ile Köy-Tür Holding’i kurmuştur. Köy-Tür Topluluğu, 1997 yılında 17 ilde 2200 sözleşmeli üretici aracılığıyla 126 bin ton canlı etlik piliç üretmiştir (Aydoğan ve Kapucu, 1998).

Sözleşmeli yetiştiricilik yaygınlaştırılıyor

Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (BYKP) sözleşmeli yetiştiriciliğin yaygınlaştırılacağı yer almış ve Haziran 1996’da sözleşmeli yetiştiricilikle ilgili yöntem ve esaslar konusunda bir tebliğ yayımlanmıştır. Ancak 27 Şubat 1999 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan hayvancılığın geliştirilmesine ilişkin tebliğ, Türkiye’de hayvancılığın kimlere havale edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Tebliğin 18 (a) maddesinde yalnızca damızlık düve, tiftik keçisi ve manda yetiştiriciliği, yem bitkileri ve silaj yapımı, suni ve tabii tohumlama ve hayvan sağlığı konularında bireysel projeler yapılabileceği, bunların dışındaki her tür etkinlik için (damızlık süt ve et sığırlığı, sığır besiciliği, damızlık koyun, hindi, deve kuşu ve ana arı yetiştiriciliği) “sözleşmeli çiftçilik modeli” uygulanacağı ve bireysel projelerin değerlendirilmeyeceği belirtilmektedir. Tebliğde ayrıca tüm desteklerin yöneltileceği “uygulayıcı kuruluşlar” da tanımlanmakta ve görevleri belirlenmektedir. Uygulayıcı kuruluş, canlı hayvan dahil üretimle ilgili tüm girdilerin sağlanması, kredilerin yerinde ve amacına uygun kullandırılması ve denetlenmesi, yapay tohumlama ve koruyucu hayvan sağlığı hizmetlerinin yürütülmesi ve ürünlerin değerlendirilmesi ve pazarlanmasıyla yükümlüdür. Kısacası üretimden işlemeye ve pazarlamaya değin tüm süreç uygulayıcı kuruluş tarafından denetlenecek, üretici hiçbir biçimde söz ve karar sahibi olamayacaktır.

Ziraat Bankası da devrede

Öte yandan, Ziraat Bankası da tarımın sanayiye entegrasyonunu sağlamak amacıyla, sözleşmeli üretimin özendirilmesine yönelik kredilendirmeye önem vereceğini, böylelikle kredi geri dönüşlerinde yaşanan riskin de ortadan kalkacağını açıkladı. TKV, Köy-Tür ve Mudurnu gibi sözleşmeli üreticiliğe dayalı projelerin gelişmesinde Ziraat Bankası’nın önemli katkıları olduğu belirtilen açıklamada, bu örneklerin diğer alanlarda da çoğaltılmasının amaçlandığı vurgulandı. İlk aşamada Ankara/ Kalecik’te yetiştirilen “Kalecik Karası” üzümünün sözleşmeli çiftçiler tarafından yetiştirilmesini sağlamak üzere Ankara’daki büyük bir şarap fabrikası ile ilişkiye geçildiği; şaraplık üzümün yanı sıra Kastamonu/Taşköprü’de sarımsakta sözleşmeli üretimin geliştirilmesi için girişimci arandığı belirtildi. Yapılan açıklamaya göre, banka, domates, patates ve sanayiye yönelik diğer tarım ürünlerinde de aynı sistemin geliştirilmesine çalışacak (Cumhuriyet, 24.7.2000).

Şirketler yerine kooperatifler

Sözleşmeli üretim modelinin yaygınlaştırılmaya çalışıldığı yörelerden biri de GAP Bölgesi’dir. Sulu tarıma geçiş ovayı yeşertmeye başladı ancak, Harran’da toprak sahipliği sorununu çözemedi. Uzmanlar yörede tarımla uğraşan nüfusun yüzde 40’ının topraksız, ortakçı, yarıcı olduğunu belirtiyor. Büyük toprak sahiplerinin çoğunluğunun Urfa ile toprak ile ilgileri bulunmuyor. Ne ekildiğini, ne biçildiğini başka kentlerden izliyor ve toprağın getirisinin büyük bölümüne el koyuyorlar. Yani maraba marabalığını, bey beyliğini sürdürüyor. Toprak sahipliğinde yapı değişmezken, üretim ilişkilerinde farklı yöntemler uç veriyor. Sözleşmeli çiftçilik de bunlardan biri ve özellikle besicilik ve yem bitkileri (mısır, soya) yetiştiriciliğinde uygulanıyor. Koç Holding ve Ata Grubu’nun ortaklığıyla Harran’da kurulan besi çiftliğinde de bu model uygulanacak. Üreticiler sözleşmeli çiftçilik ya da besiciliğin şirketler yerine kooperatifler aracılığıyla yürütülmesinin en sağlıklı yöntem olduğunu belirtiyorlar. Ancak görünen o ki, kooperatiflerden çok, şirketler alana egemen olacak ve sözleşmeli çiftçilik, tarımın “piyasalaştırılmasının” bir aracı olarak kullanılacak (Kansu, 2000).

Yukarıda verilen örneklerin dışında Niğde, Nevşehir ve diğer birkaç ilde patates, Ege’de bir kürk hayvanı olan şinşilla, Antalya ve Muğla yörelerinde kesme çiçek, Bilecik’te şerbetçiotu ve çeşitli illerde fabrikasyon üretimin yapıldığı tavukçuluk ve besicilikte sözleşmeli üretim modeli uygulanmaktadır. Özellikle Ege ve Akdeniz Bölgelerinde dondurulmuş meyve, sebze ve konserve sanayiinde şirketler çok çeşitli meyve ve sebzelerin sağlanması için sözleşmeli üretim yaptırmaktadır. Akdeniz ve Ege Bölgeleri ağırlıklı olmak üzere uluslararası gıda-tarım tekelleri sözleşmeli organik tarım yaygınlaştırma çabası içindedirler.

Devlet geri çekiliyor, köylü sermayedar karşı karşıya

Yapısal uyum programları tarım sektöründen ve yönetiminden devleti geri çekerken, köylülük ile yerli-yabancı sanayi sermayesini karşı karşıya bırakmaktadır. Bu iki kesimden birisi küçük toprak mülkiyeti üzerinde dağınık bir yapıya sahipken, diğeri günümüz dünyasının yapılaşmış tekelleridir. Taraflar arasındaki güç dengesizliği nedeniyle, ilişkide üstünlüğün kimde olabileceği açıktır. Modelin tarıma ileri teknoloji ve verimlilik artışı getireceği beklentisine karşın çok ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir. Birincisi; sözleşmeli üreticilik modelinde sermaye, küçük toprak mülkiyetini olduğu gibi korumakta, bunların varlıklarını katılaştırmakta, dolayısıyla toplumsal dinamiklerin kısırlaştırılmasına yol açmaktadır. İkincisi; bu model ile tarımsal üretici yerli-yabancı sermayenin taşeron-üreticileri haline getirilmektedir. Böylece ülkenin tarımsal üretim planlamasının yerini, ulusal mekanizmaların denetim alanı dışında kalan uluslararası piyasaların değişken yapısı almaktadır. Bu nedenle, modelin -iç dinamikleri kısırlaştırma ve kılavuzluğu uluslararası ticaret merkezlerine terk etme gibi- iki sonucu kısa dönemde tarımsal ihracat gelirlerini artırma hedefi uğruna katlanılamayacak kadar ağırdır (Güler, 1996).

hydroponics-2

Kırsal toplumsal yapıya etkileri

Sözleşmeli üretim modeli uygulamasının kırsal toplumsal yapıya etkileri özet olarak şöyle sıralanabilir:

  • Tarım-sanayi bütünleşmesinin halkalarından başlıcasını oluşturan sözleşmeli üretim uygulaması ile çiftçiler taşeronlaştırılmakta ve uluslararası tarım-gıda tekellerinin uzantısı haline getirilerek bağımlılaştırılmaktadır.
  • Elde edilen getirinin artması bu modele bağlılığı daha da artırarak üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktirmektedir.
  • Bir yandan yeni teknolojiler kırsal alana iletilmekte ve küçük üreticiler daha iyi bir yaşam düzeyine kavuşturulmakta, öte yandan politik anlamda muhafazakâr bir çiftçi kitlesi yaratılmaktadır.
  • Bu modelde, çiftçi ile firma arasında ayrıntıları kesin kurallarla belirlenmiş bir işbirliği söz konusudur. Bu süreçte üreticinin işletmesindeki üretim etkinliği ve kullandığı yöntemler üzerindeki denetimi kısıtlanmakta, karar verme yetkisi kısmen ya da tümüyle firmaya devredilmektedir.
  • Model mevcut üretim desenini ülkenin gereksinimleri yerine emperyalist metropollerin amaçları ve tarım-gıda tekellerinin gereksinimlerine uygun olarak biçimlendirmenin yolunu açmakta, böylelikle ürün çeşitliliği giderek azalmaktadır.
  • Kimyasalların (gübre, tarım ilacı) aşırı kullanımıyla birlikte aşırı sulama yüzey ve yeraltı sularının kirlenmesine, taban suyunun yüksek olduğu alanlarda çeşitli toprak sorunlarına neden olmaktadır. Sözleşme süresince üreticinin işletmecilik kararlarına müdahale edilmesine karşın, sürdürülebilir kaynak kullanımı konusundaki sorumluluk üreticiye bırakılmaktadır. Çevresel etki, şirket ile çiftçi arasındaki sözleşmede yer almayan bir maliyet öğesidir.

KAYNAKLAR

– AKAD, M. T. 1987. “Kırsal Kesime Devlet Müdahaleleri ve Kooperatifler”. 11. Tez, Kitap Dizisi: 7, İstanbul, s. 141-157.

– AYDOĞAN, Y. ve A. KAPUCU. 1998. “Türk Tarımında Türkiye Kalkınma Vakfı Modeli”. Hayvansal Üretimi Artırmada Yeni Yaklaşımlar, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Ankara, s. 48-61.

– CEYLAN, İ. C. 1998 a. Sözleşmeli Tarımda Yayım Eğitimi ve Çiftçi Katılımı. TZOB Yayını, Ankara.

– CEYLAN, İ. C. 1998 b. “Türkiye’de Sözleşmeli Tarımda Yayım Eğitiminin Önemi ve Geleceği”. Türkiye 3. Tarım Ekonomi Kongresi, Tarım Ekonomisi Derneği, Ankara, s. 231-240.

– GÜLER, B. A. 1996. Yeni Sağ ve Devletin Değişimi. TODAİE Yayınları: 266, Ankara.

– KANSU, I. 2000. “Suyla Gelen Suyla Giden (GAP Bölgesinden İzlenimler)”. Cumhuriyet, 16-18 Temmuz.

– KURMUŞ, O. 1974. Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi. Bilim Yayınları, İstanbul.

– ÖZÇELİK, A., A. TURAN ve H. TANRIVERMİŞ. 1999. Türkiye’de Tarımın Pazara Entegrasyonunda Sözleşmeli Tarım. TEAE Yayınları: 14, Ankara.

– ÖZTUKSAVUL, A. 2000. “Tarım Reformu Kimler İçin Yapılıyor ?”. Evrensel, 20-23 Temmuz.

– REHBER, E. 1997. Gıda Sanayiinde Üretici-Sanayi İlişkisi ve Sözleşmeli Tarım. Uludağ Üniv. Ziraat Fak., Bursa.

– TİB. 1976 a. “Toprak Reformu Üzerine”. TİB Aylık Bülteni, No: 22, Mayıs, Ankara, s. 14-21.

http://www.sendika.org   web sitesinden alınmıştır.

 

Ya bizim başımıza da gelseydi…

Ali Rıza Avcan

Dün ve bugün, okuduğumuz gazetelerde, seyrettiğimiz televizyonlarda ve takip ettiğimiz sosyal medya ortamında İstanbul’da meydana gelen aşırı yağışlar sonucunda oluşan ilginç manzaraları, metro merdivenlerinde oluşan şelaleleri, içinde insanların yüzdüğü büyük su birikintilerini, o birikintiler içindeki araçları, azgın suların aktığı otoyolları, kapanan tünelleri, sel sularının metroyu işgalini ve insanların çektiği büyük sıkıntıları görme fırsatımız oldu.

Bir kent için, o kentte yaşayan insanlar için oldukça kötü, acıklı ve düşündürücü olan bu görünümlere sosyal medyada, fırsat bu fırsattır diye siyaset üzerinden, çarpık kentleşme ve yapılaşma üzerinden, plansız ve programsız çalışılmış olması üzerinden eleştiriler yaptık ve bu eleştirilerinizi zeki, yaratıcı esprilerle süslemeye çalıştık. Böylelikle neredeyse gizliden gizliye “15 Temmuz Destanı“nın rövanşını almaya çalıştık… Hatta, “İstanbul’da olunca afet, İzmir’de olunca rezalet” diyen ironi dolu mesaj yazanlarımız bile oldu…

istanbul_sel

Bütün bu eleştirileri yazmamız, yaratıcı esprileri yapmamız bizim doğal bir hakkımızdı.

Çünkü ortaya çıkan bu kötü manzara, o kent ve orada yaşayanlar için bir yıkım olmakla birlikte; o kentin nasıl yönetildiğini, kentin doğasına, insanına ve gelişimine hangi açıdan ve hangi amaçla bakıldığını, yapılan onca yeni yol, köprü ve tünel üzerinden geliştirilen büyük bir propagandanın nasıl kof bir şey olduğunu ortaya koyuyor ve bizim muhalefetimizi güçlendiriyordu.

Velhasıl, İstanbul daha önceki yönetimlerde olduğu gibi, AKP’nin belediye yönetiminde olduğu son 20 yılda da kötü yönetilmiş, mevcut kötülüklere daha büyük boyutlu yeni kötülükler ilave edilmiş, koskoca bir doğa harikası yerleşimden insan aklı ve eliyle koskocaman bir dere, koskocaman bir göl, koskocaman bir kaos yaratılmıştı.

Ancak bu doğal yıkımı siyaset üzerinden okumaya, rant ve beton odaklı kentleşmeyi AKP’nin kötü yönetimi üzerinden değerlendirip eleştirmeye kalktığımızda bunun sadece AKP ile değil; aynı zamanda diğer partilerin yönetiminde olduğu belediyeler için de genelleştirmenin doğru olacağını düşünüyorum. 

Çünkü aldığımız haberlere göre, aşırı yağıştan kaynaklanan doğal yıkımın kötü sonuçları sadece AKP’li belediyelerin olduğu ilçelerde değil; CHP’nin uzun yıllardır yönetiminde olduğu Silivri, Kadıköy gibi yerlerde de ortaya çıkmış, tüm bir kent bu yağışla felç olmuş, yaşanabilir bir kent olmaktan çıkmıştır.

O nedenle bu sorun karşısında hemen belediyelerin hangi parti kadroları tarafından yönetildiğine değil; partilerin gün geçtikçe birbirine benzemeye başlayan çarpık, yanlış kentleşme politika ve stratejileri açısından bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin, aynı ölçüdeki yağış dün İstanbul’a değil de, İzmir’e yağmış olsaydı acaba ne olurdu? diye sorsaydık eğer…

Bu soruya şayet, “İstanbul’dakinden farklı bir sonuç olurdu, insanlar bu doğal yıkımdan hiç etkilenmezlerdi, aynı manzaralar ortaya çıkmazdı” diyorsanız ben de size 3-4 Kasım 1995 tarihinde toplam 61 insanın öldüğü büyük sel yıkımını bir köşeye koyarak, 25 Kasım 2013 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin aşırı yağışlar nedeniyle taşan Yeşildere kenarındaki merkez itfaiye ve AKS 110 binasının sel suları altında kaldığını, Üçyol-Üçkuyular arasındaki metro hattının son duraklarında zaman zaman zeminden çıkan yer altı suyunu ve bu kentin kıyısında köşesinde bizi bekleyen benzeri sorunları hatırlatmak isterim.

izmir_sel_28742

İşte o nedenle, aynı yıkımın yarın öbür gün İzmir’i de tehdit edebileceğini, aynı manzaralarla İzmir’de de karşılaşabileceğimizi düşünerek buna neden olan çarpık ve plansız kentleşme, betona, talana ve ranta dayalı yapılaşmaya dur dememiz, yetersiz altyapıya sahip bölgelerde yüksek yapılara izin vermememiz, özellikle gevşek zeminlerde kurulu olan Mavişehir, Atakent, Bostanlı, Bayraklı ve Halkapınar yerleşimlerinde de aynı yıkımı yaşayabileceğimizi akıldan çıkarmamamız gerekiyor.

En azından tanık olup gördüğümüz kötü şeylerden ders çıkararak gerek önlemleri almamız dileğiyle…

“Tarım Sorunu”

Praksis Dört Aylık Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 43, 2017/1

Sayı Editörleri: Aylin Topal, Ecehan Balta, Muammer Kaymak, Sinan Yıldırmaz, Umut Ulukan

Bu Sayıda 

* Tarım ve Köylülük “Sorun”larına Dair Bir Tartışma Çerçevesi / Nevzat Evrim Önal

Kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkışından bu yana gelişiminin tüm aşamalarında, tarım ve köylülük farklı düşünce ekolleri tarafından kendi düşünsel pozisyonlarına göre sorunsallaştırılmış ve tartışılagelmiştir. Bu tartışmaların tamamı, tartışmayı yürüten ekollerin temsil ettiği sınıfsal çıkarların izlerini taşır. Öte yandan tarım ve köylülük “sorun”larının farklı coğrafyalarda sergilediği gelişme süreçleri arasındaki büyük nitel farklılıklar, her birini kendi içerisinden ele alarak ortak bir çerçeveye varmayı kuramsal olarak imkânsız kılmasa da, tarih dışı bir çabaya dönüştürmektedir. Ne var ki, bilhassa son yirmi yıl zarfında, gıda başlığının da eklenmesiyle beraber tartışma yeniden alevlenmiş ve daha da karmaşıklaşmıştır. Bu çalışmanın odağında, Türkiye’de de hararetle yürütülmekte olan bu tartışmanın, sadeleştirilmesi gereken kuramsal zemini bulunmaktadır. Bu doğrultuda, tarihsel materyalist düşüncenin tarım ve köylülüğün sorunsallaştırılmasına yönelik yaklaşımı güncel bağlamda yeniden üretilecek ve bir tartışma çerçevesi sunulacaktır.

* Doğadan Tüketiciye Tarımda Kapitalist Tahakkümün Kimi Görünümleri, Yabancılaşma ve Alternatifler Üzerine / Fatih Özden

Marx’ın yabancılaşma kuramı, doğaya, üretici etkinliğe ürüne, diğer insanlara ve türüne yabancılaşması olmak üzere beş başlık altında incelenebilir. Doğaya yabancılaşma Marksist yazında insan doğa arasındaki kopuşu ifade eden metabolik yarılma ile açıklanmaktadır. Tarımda üretici etkinliğe yabancılaşma ise tohumla başlamaktadır. Tarımsal üretim sürecinin belki de en kritik noktası olarak kabul edilebilecek tohum artık tam anlamıyla kapalı bir kutudur. Metalaşma, mülk edinilme ve doğası değiştirilme gibi etkenler, geçmişte toplumlar ve topluluklar için özne konumunda olan tohumu genetik materyal konumuna indirgemiştir. Tohumdaki genetik kodlar süreç sonunda elde edilecek ürünün tohumlarının yeniden kullanılmasını engellediği gibi, üretimde kullanılacak ilacı, gübreyi ve teknolojiyi de belirlemesi bakımından yeni bağımlılıklara kapı aralamaktadır. Söz konusu bağımlılıklar yeni egemenlik ilişkilerinin kurulmasını da beraberinde getirmektedir. Bu noktadan sonra çiftçinin üretici etkinliği ve ürünü, daha çok girdi satmak isteyen dev tekellerin ve bu tekellerin uzmanlarının kontrolüne geçmektedir. Çiftçilerin ürünüyle yabancılaşmasının yanında, günümüzde tüketicilerin ürünle yabancılaşması ve tüketici-üretici arasındaki karşılıklı yabancılaşmada üzerinde durulması gereken konulardır. Çalışmada tüm bu konular incelenmeye çalışılmış ve tarımdaki sermaye egemenliğine karşı geliştirilmeye çalışılan pratikler üzerinde durulmuştur.

* Türkiye Tarımında Neoliberal Dönüşüm ve Metalaşma / Ekin Değirmenci

Tarımda son yıllara ilişkin en çarpıcı süreç tarımsal üreticilerin meta ve piyasa ilişkilerine görülmemiş derecede bağımlı hale gelmesidir. Metalaşmanın ve piyasa egemenliğinin artmasına rağmen tarımdaki küçük meta üretiminin bütünüyle çözülmemiş olması, küçük meta üreticiliğinin varlığını hangi koşullarda devam ettirebildiğinin araştırılmasını gerektirir. Bu çalışmada tarımsal ekonomi politik ve metalaşma tartışmalarının sunduğu olanaklardan faydalanarak Türkiye tarımındaki neoliberal yeniden yapılanma ve metalaşma süreci incelenmektedir. Türkiye’de bu süreç, mevcut destekleyici kural ve kurumların ortadan kaldırılması ve yeni kurumsal ve yasal düzenlemelerin getirilmesinden oluşan iki aşamadan oluşmaktadır. Bu bağlamda finansallaşma, borçluluk ve güvencesizlik küçük meta üreticileri üzerinde daha belirleyici hale gelmiştir.

* Kırsal Dönüşüm ve Metalaşan Yaşamlar: Soma Havzası’nda İşçileşme Süreçleri ve Sınıf İlişkileri / Coşku Çelik

Neoliberalizm bağlamında, sermayenin en önemli stratejilerinden birisi, ortak varlıkları sermaye birikimi için kullanmak olmuş, bunun tarımdaki etkisi küçük üreticilerin piyasaların işleyişine tabiiyeti olmuştur. Piyasa koşullarının belirsizlikleri ve küçük üreticinin rekabet edebilirliğinin sınırlılığı gibi sebeplerle, bu süreç çoğunlukla, küçük köylünün tarımda veya tarım dışında işçileşmesiyle sonuçlanmaktadır. Soma Havzası’nda da, 2000’li yıllarda tecrübe edilen işçileşme dalgasının belirleyicisi, başta tütün üreticiliği olmak üzere tarımın neoliberal dönüşümü ile kömür üretiminin özel şirketlere devrinin eşzamanlılığı olmuştur. Bu yazı, Marksist ilkel birikim (ve sürekliliği), topraktan kopma ve işçileşme tartışmalarını Soma’daki madenci ailelerinin hikâyelerine atıfla yeniden düşünmekte ve bunun yerel sınıfsal ilişkiler üzerindeki etkilerini tartışmaktadır.

* Köylülüğün İtibar Kaybı: Bakırçay Havzası Dağ Köylerinden Kadınların Anlatıları ve Kırsal Dönüşüm / Zeynep Ceren Eren

Neoliberal kapitalist politikaların kırsal alanda yaşayan küçük üreticiler üzerinde etkileri yıkıcı olmaktadır. En geniş anlamıyla mülksüzleşme, bahsi geçen hanelerin üretim ve yeniden üretim kapasitelerini zayıflatmaktadır. Fakat bu makale, köylülüğün sadece ekonomik bir kriz içerisinde olmadığını, aynı zamanda bir toplumsal kategori olarak da kendini yeniden üretmekte zorluk çektiğini tartışmaktadır. Toplumsal bir kategori olarak kendini yeniden üretememe, ‘köylülüğün itibar kaybında’ somutlaşmaktadır.

Bu çalışma, ‘itibar kaybının’ izini halen Bakırçay Havzası’nın, (Ege Bölgesi, Türkiye) neredeyse boşalmış dağ köylerinde yaşayan kadınların anlatıları üzerinden sürmeye çalışıyor. Bu anlatılar aynı zamanda, bir zamanlar hayvancılık, tütün ve zeytin üretimi ile geçinen köylerin sönümlenme hikâyelerinin de temelini oluşturuyor. Bahsi geçen köylerdeki kadınlar, köyün yakın geçmişine odaklanırken, köy nüfusunun yaşlanmasının ve çocuksuzlaşmasının altını çiziyorlar. Kadınlar genç hemcinslerinin birer birer köyden ayrılmalarına tanıklık ederken, artık kadınların ‘köye evlenmek’ istemediklerini, toplumsal cinsiyet temelli iş bölümü ve eşitsiz iş yükü ile özdeşleşmiş tarım işlerinden uzak durmak istediklerini vurguluyorlar. Temel hizmetlerin ve sosyo-kültürel hayatın yokluğu ise gitmek için diğer sebepler arasında gösteriliyor. Bu şartlar altında dağ köyleri, şehirde hayatta kalma olanaklarından yoksun, köyü terk edemeyen kırılgan bir nüfusu barındırıyor gözüküyor. Bu noktada kadınların tercihleri, bir başka deyişle, hangi koşullar altında, neyi, neden seçtikleri, bize bugünün kırsalını anlamak istiyorsak, kadın deneyimini de anlamamız gerektiğini anlatıyor. Kırsal dönüşümün bir tezahürü olarak ortaya çıkan köylülüğün itibar kaybının kadın bakış açısından yapılan bu analizi, bahsi geçen bu sürecin toplumsal cinsiyet dinamikleri ile şekillendiğini gösteriyor.

* Tarımsal İşletmelerin İstihdam Stratejileri: Adapazarı Örneği / Elif S. Uyar-Mura

Bu makale, Adapazarı örneğinde, tarım sektöründeki işverenlerin istihdam stratejilerini; işçi/aracı sosyal ağlarına erişim, ürün tercihi, işletme büyüklükleri ve işin niteliği ile aracı kullanma pratiği arasındaki dinamik ilişkiye odaklanarak çözümlemektedir. Aracılar, işgücü piyasasında aktif olarak işçi istihdamına aracılık eden kişilerdir. Bu istihdam biçimi işçi haklarının yasal güvence altına alınmadığı ve düzensiz/kısa süreli işgücü ihtiyacı görülen tarım gibi sektörlerde yaygındır. Aracılık, mevcut literatürde genel olarak işçi odaklı—işçilerin tercihleri, sosyal ağları, hemşehrilik, akrabalık ilişkileri, geleneksel davranış kodları ve benzeri—analizlere tabi tutulmaktadır. İşçiler, tarım emek pazarının güvensizliği düşünüldüğünde, aracılarla çalışmayı, ücretlerinin ödenmesini garantilemek, göçün getirdiği belirsizlikleri aşmak, yeni işler bulmak, kolluk kuvvetleriyle ve işverenle temaslarını sorunsuzlaştırmak gibi pek çok nedenle tercih edebilmektedir. Ancak bu makale işveren tercihlerine odaklanmakta; aracı kullanımına işletmelerin kâr artırma stratejilerinden biri olarak yaklaşmaktadır. Nitekim, Türkiye tarım emek piyasasında yaygın olan aracılık sisteminin önemli işlevlerinden biri, pek çok işverenin kısa süreli olarak hazır ve verimli işgücü ekiplerine erişimini sağlamasıdır. Başka bir deyişle, işverenler açısından aracı kullanımının avantajlarından biri, özellikle kısa süreli tarım işlerinde gerekli ve önemli olan “vasfın kolektif boyutu” sebebiyle, hazır ve uyumlu çalışma ekiplerini istihdam etmenin işgücü maliyetini düşürmesidir. Adapazarı ve çevresinde gerçekleştirilen saha araştırması, işgücüne erişim sorununun, tarla sahiplerinin ürün tercihleri, aracı kullanma pratikleri ve tüccarlarla yaptıkları anlaşmaların niteliğini etkileyen temel bir dinamik olduğunu göstermektedir. Çapa ve hasat gibi kısa süreli tarla işlerinde işletmeler, genellikle aracılar vasıtasıyla, uyumlu ve deneyimli işçi ekiplerini istihdam ederek işgücü maliyetini düşük tutar. Bu strateji, küçük ölçekli işletmelerin ölçekten kaynaklanan dezavantajlarını azaltmaya yardımcı olur.

* Orhan Kemal ve Yaşar Kemal Romanlarında Tarımda Dönüşüm ve Mevsimlik İşçiler / Uygar Dursun Yıldırım

Türkiye’de tarımda işçileşme, imparatorluğun son yıllarından bu yana devam eden bir süreçtir. Özellikle son yıllarda mevsimlik işçiler Türkiye’de çeşitli tarımsal alanlarda yaygın olarak görülen bir emek profili haline gelmiştir. Oysa Türkiye’de tarım sektörü çoğunlukla köylüler ve küçük üreticilere odaklanarak ele alınmış, tarımda ücretli çalışanlar uzun yıllar boyunca ihmal edilmiştir. Bu çalışmada tarımda kapitalistleşme ve makineleşme süreçlerinde önemli bir dönemeç sayılan 1950’lerde mevsimlik tarım işçileri; köylülükle olan ilişkileri, içinde bulundukları yaşam ve çalışma koşulları, sınıfsal davranış ve düşünüş biçimleri gibi çeşitli boyutlarıyla aydınlatılmaya çalışılmıştır. Eserlerini toplumsal gerçekçi tarzda yazan Orhan Kemal ve Yaşar Kemal’in Çukurova’nın toprak sahiplerini, köylülerini ve mevsimlik işçilerini konu alan edebi eserleri bize bu alanda geniş bir malzeme sağlamaktadır. Bu eserler sayesinde 1950’lerde tarımda yaşanan hızlı kapitalistleşme sürecini mevsimlik tarım işçileri özelinde ele almak mümkün hale gelmektedir.

9674012688434

* Bir Bilim Alanı Olarak Psikoloji, Sosyal Yapıyı Anlamanın Neresinde? Davranış ve Yapı İlişkisi Üzerine Eleştirel Bir Deneme / Özden Melis Uluğ ve Ahmet Çoymak

Bir sosyal bilim alanı olarak psikoloji, bireyi anlamaya çalışırken, oldukça uzun süre onun duygu, biliş ve davranışlarının inşasında önemli rol oynayan sosyal yapıyı görmezden gelmiştir. Bir taraftan psikolojide mikro alanda birey ve makro alanda yapı arasındaki karşılıklı etkileşimden ortaya çıkan gruplar arası ilişkilerin doğasını ve ele alınışını ilgilendiren disiplinin kendine özgü önemli sorunları bulunmaktadır. Diğer taraftan, psikoloji alanından yükselen eleştiriler, yapı ve birey arasındaki ilişkileri anlamak için yeni bazı yöntemler geliştirmekte ve psikolojinin sorunsal analiz kapasitesinde bir artış gözlenmesine de olanak sağlamaktadır. Bu sebeple mevcut makalede; psikolojinin toplumsal yapıdan kendini uzaklaştırmasının tarihsel sürecini, sorun nesnelerini ve yöntemlerini eleştirel bir biçimde tartışarak, bu uzak duruşun sebep olduğu ve mikro alanda bireyin duygu, biliş ve davranışlarını belirleyen ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi günümüz sorunlarına yönelik neden çözüm üretemediğini ele almaktayız. Bu eleştirel değerlendirmenin, psikoloji alanındaki araştırmacılara, sosyal yapının dâhil edildiği mikro alanda üretilebilecek analizler ve önerebileceği çözümler için daha geniş bir anlama kapasitesi sunacağını iddia etmekteyiz. Bu sayede, psikoloji alanında sosyal yapı bağlamında üretilecek bilginin hem psikolojinin kendi yöntemsel paradigmasının gelişmesine katkı sağlayacağını, hem de kuramsal bir bakıştan yola çıkarak sistematik gözlemlerle toplumsal sorunlara dair mikro alanda da önemli çözümler üretebileceğini düşünmekteyiz.

Model mi, örnek mi yoksa yöntem mi? (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım hizmetlerinin, başka belediye, bölge ya da ülkelere önerilebilecek bir “model” olup olmadığı hususunu tartıştığımız bu yazı dizisinin bugünkü bölümünde, küreselleşmeci neoliberal kapitalizmin ortaya attığı Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramı ile bu kavram çerçevesinde geliştirilen üç önemli tarımsal kalkınma modelinden söz ederek her yer, zaman ve koşulda uygulanabilecek bu tür bölgesel sürdürülebilir kalkınma modellerinde aranması gereken özellik ve ilkeleri tartışmaya çalışacağız. 

Böylesi bir yolu izlememizin nedeni de, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir “model” olarak tanımlanmaya çalışılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin, bizce asıl olarak Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası kuruluşlar tarafından geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde uygulanmakta olan ulusal kalkınma modelleri yerine ulus-altı coğrafyaları; yani “bölge” adı verilen alanları esas alarak geliştirilen Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma anlayışı içinde gerçekleştiriliyor olmasından kaynaklanmaktadır. O nedenle yapılıp ortaya konulanları, önce kendi mantığı içinde tartışmak ve o mantığa ne ölçüde uyduğunu ya da uymadığını ortaya koymak gerekir diye düşünüyorum.  

O nedenle bundan böyle anlatmaya çalışacağım bütün kavram, olgu, olay ve durumları hep bu Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramını ortaya atanların düşünce ve dil çerçevesinde anlatıp aktarmaya çalışacağım.

agriculture

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramı, bölgesel düzeyde uygulanabilme özelliğine sahip ekolojik bir sürdürülebilir kalkınma anlayışını tanımlamaktadır.

Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilirlik konusunu ele alan ve 1992 tarihli Rio Konferansı’na giden yolu açan 1987 tarihli Çevre ve Kalkınma (Brundtland) Raporu, sürdürülebilir kalkınmayı, “gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğini tehlikeye atmadan bugünkü neslin ihtiyaçlarını karşılayan bir kalkınma anlayışı” olarak tanımlar. Bu kavram, bir başka anlatımla “doğal sermaye stokunda bir azalma olmadan gelecek nesillerin bu günkü nesiller gibi aynı refah düzeyine sahip olması” anlamına da gelir.

Söz konusu rapor, sürdürülebilir kalkınmayı, aynı zamanda bir değişim süreci olarak nitelendirir. Buna göre sürdürülebilir kalkınma; ekonomik, sosyal ve çevresel sistemlerin esnekliği korunarak, sürdürülebilir bir zaman diliminde birey ve toplumun kendi arzuları doğrultusunda kendi potansiyellerini ortaya koymalarını sağlayacak bir dizi fırsatın yaratılması sürecidir. Bu durum, doğal kaynakların aşırı tüketiminden kaynaklanan çevresel bozulmalar dikkate alındığında daha iyi anlaşılmaktadır.

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınmanın nasıl sağlanacağı konusuyla ilgili ilk reçeteler 1990’lı yılların ortasında ortaya çıkmaya başlamış, Smutko, Collades ve Duane ve Medhurst gibi kalkınma iktisatçıları bu düşüncenin kaynağındaki bölgesel dinamikler üzerine yoğunlaşarak ve aşağıdaki sorulara yanıtlar arayarak farklı tarımsal kalkınma modelleri oluşturmaya başlamışlardır. 

  • Doğanın farklı kategorilere ayrılmasının nedeni nedir?
  • Doğal sermaye; bölgenin yaşam kalitesi, hayat standartları ve refahını kısaca kalkınma düzeyini nasıl etkiler?
  • Hangi alternatif bölgesel kalkınma yolları sürdürülebilir özelliktedir?
  • Sürdürülebilir kalkınma bölgesel ölçekte nasıl gerçekleştirilebilir?

Bu konuda, ilk tarımsal kalkınma modelini oluşturan L. Steven Smutko’ya göre bölgesel sürdürülebilir kalkınma bölgenin çevresel, ekonomik, sosyal ve kültürel özelliklerinin göz önünde bulundurulmasını ve bunların ölçülebilmesini gerekli kılar. Çünkü sürdürülebilir bir kalkınma modelinin ekonomik büyümeye yön verecek şekilde uygulanması bölgesel kaynak ve unsurların bunu yeterli düzeyde desteklemesi durumunda etkili olacak; aksi takdirde hiçbir etkisi olmayacaktır.

Smutko‘ya göre ayrıca tüm coğrafi alanlara ilişkin tek bir sürdürülebilir kalkınma ölçütü kullanmak mümkün olmadığı gibi, pek çok alternatif ekonomik, sosyal, kültürel ve ekolojik göstergeye ihtiyaç vardır. Bu göstergeler; yerel tercihler, ilgi duyulan ekonomik etkinlikler, yerel kaynakların sınırlı olması ve kaynak uyumu gibi faktörlere bağlı olarak belirlenebilir.

L. Steven Smutko bu nedenle kendi çalışmalarında sadece ekolojik ve ekonomik göstergeleri dikkate almış, alternatif kalkınma senaryolarının ekonomik ve ekolojik özelliklerini belirleyebilmek için bir girdi-çıktı yapısı geliştirmiştir. Ekolojik çeşitlilik, ekonomik verimlilik ve ekonomik istikrar konularında kalkınma alternatiflerinin etkilerini tahmin edebilmek için farklı analitik teknikler kullanmış, böylece ekonomik ve ekolojik sürdürülebilirlik indeksleri oluşturması mümkün olmuştur. Bu şekilde oluşturduğu metodoloji, Virginia eyaletinin Northampton bölgesinde alternatif kalkınma yolları denenerek test edilmiş ve bu testler sonucunda iki ekonomik kalkınma senaryosu üzerinde durulmuştur:

1) Bölgeye para girdisi sağlayan ve önemli ölçüde ziyaretçiyi cezbetme özelliğine sahip doğa odaklı turizm faaliyetlerinin geliştirilmesi ve

2) İstihdam artışı sağlayabilen sebze işleyen endüstrilerin canlandırılması.

Sonuç olarak, her bir sürdürülebilirlik göstergesine için hem turizm hem de sebze işleyen endüstrilerle ilgili bir sürdürülebilirlik indeksi oluşturulmuştur. Bu indeks değerleri karşılaştırıldığında doğa odaklı turizm senaryosunun diğerine oranla daha yüksek bir başarı yakaladığı görülmüş, bu nedenle bu alternatifin daha sürdürülebilir bir kalkınma alternatifi olduğu kabul edilmiştir..

Bölgesel sürdürülebilir kalkınma konusunda dünyaca en fazla bilinen ikinci tarımsal kalkınma modelinin sahipleri Collades ve Duane (1999) ise, bölgesel düzeyde doğal sermayenin farklı türleri ile insan refahı üzerindeki uzun dönemli etkileri arasında teorik bir ilişki kurarak bu alandaki boşluğu doldurmuşlardır.

Nicelikten çok niteliği önemseyen bu kalkınma modeli, sürdürülebilir bölgesel kalkınmayı destekleyen kurumların oluşumuna esas almaktadır. Bölgesel yaşam kalitesi ile doğal sermayenin spesifik türleri arasında ilişki kuran model; bölgesel politika, kalkınma ve değerlendirmeler için temel bir yapı niteliğindedir. Model genel olarak çevre iktisadı üzerine kurulmuş olup, alternatif bölgesel kalkınma yollarının sürdürülebilirliğini ortaya koymaktadır. Modelde doğal sermaye, hizmet sunma yeteneğine bağlı olarak üç kısma ayrılmıştır:

Doğal sermaye, bir bölgenin yaşam kalitesini birbirini tamamlayan iki şekilde destekler:

  • Birincisi, ithal edilemeyen yani bölge dışından getirilemeyen çevresel hizmetler sunarak.
  • İkincisi, insan kontrolündeki üretim sistemleriyle doğal kaynak sağlayarak.

Yaşam kalitesi üzerinde etkili olan bu iki yönün farklı bileşimleri, bölgenin kalkınma yolunu da belirleyecektir. Eğer bölge kendini yeniden yapılandırmak ve çevresel hizmetlerin üretilmesi için oldukça gerekli olan kritik doğal sermayeyi kullanırsa, uzun dönemde yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek bir kalkınma yoluna girmiş olacaktır. Onun yerine, ekosistemin çevresel hizmetler üretmesini sağlayacak şekilde kendi doğal sermayesini kullanırsa, uzun dönemde yaşam kalitesini geliştirecek bir kalkınma yolunu tercih etmiş olur.

Turkey-agriculture

Collados ve Duane yaklaşımı, sürdürülebilir kalkınmaya farklı bir perspektif getiren, doğal sermaye ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi bölgesel ölçekte inceleyen güçlü bir sürdürülebilir kalkınma modelidir. 

Hakkında bilgi vereceğimiz üçüncü model olan Medhurst (2003) modeli ise sosyal refaha yönelik hizmetlerin temelindeki unsurlar üzerinde yoğunlaşarak insan refahını arttıran hizmet ve faydaların kişi başına sermaye stokunda bir azalma olmadan sağlanmasını hedeflemektedir. 

Medhurst tarafından geliştirilen ve kısaca Dört Sermaye Modeli adı verilen bu model, sosyal refahın arttırılması gereğini ortaya koymakta ve sosyal refahın, sosyal sermaye, beşeri sermaye gibi farklı sermaye stoklarının kullanılmasından doğan fayda ve hizmetler akımı ile sağlanacağını ifade etmektedir. Modelin güçlü yönlerini aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:

  • Model, sürdürülebilir kalkınmanın üç temel dinamiğinin-ekonomik, sosyal ve çevresel- analizlerde kullanılabileceğini göstermektedir.
  • Model, sadece varlık ya da kaynak stoku değil, hizmetler akımı üzerinde de yoğunlaşmaktadır.
  • Model, üç sürdürülebilir kalkınma dinamiğinin, program ve proje belirleme, uygulama ve izlemede dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır.

Böylece bölgesel ölçekte sürdürülebilir kalkınma modellerine örnek oluşturması açısından üç farklı model üzerinde durulmuştur. 

Bölgesel sürdürülebilir kalkınma alanında tarımsal kalkınma için geliştirilmiş üç modelin incelenmesinden de anlaşıldığı üzere yapısal modelleme ölçeğinde geliştirilecek bölgesel kalkınma odaklı tarımsal modellerin aşağıdaki özelliklere sahip olması gerekmektedir:

  1. Kuramsal bir temel ya da dayanak,
  2. Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi,
  3. Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti,
  4. Modelin tasarlanıp uygulanmasını geçerli ve güvenilir bir veri tabanı,
  5. Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi,
  6. Modelin zaman içinde iyileştirilmesini sağlayacak mekanizmalar,
  7. Modelin geri bildirimlerle doğrulanması .

İzmir için gerekli bir tarım odaklı bölgesel sürdürülebilir kalkınma modelinde dikkate alınması gereken ilkeleri ise şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Yapılabilirlik / Uygulanabilirlik,
  2. Sürdürülebilirlik,
  3. Farklılık / Özgünlük,
  4. Esneklik,
  5. Etkinlik,
  6. Duyarlılık / Dinamik tepki vermek,
  7. Kullanışlılık / Geçerlilik,
  8. Yerindelik,
  9. İktisadi olmak.

agriculture-india-agritech-startups

Yazımızın bir sonraki bölümünde, “model” olarak adlandırılan İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım hizmetlerinin bu özelliklerle ilkeleri barındırıp barındırmadığını ortaya koyup her bir hususu bir soruya dönüştürüp gördüğümüz, okuduğumuz ve bildiğimiz kadarıyla her birine cevap vermeye çalışacağız.

Devam Edecek… 

 

Sony Dünya Fotoğraf Yarışması

Bu hafta sonu sizlerle birlikte, yine 2017 yılında yapılan Sony Dünya Fotoğraf Yarışması’nda finale kalan değişik ülkelerden değişik sanatçıların güzel fotoğraflarını paylaşıyoruz.

Herkesin güzel bir Pazar günü geçirmesi dileğiyle…

Andreas Hemb - Güney Afrika
Andreas Hemb – Güney Afrika
Andres Gallardo Albajar - İspanya
Andres Gallardo Albajar – İspanya
Anisleidy Martinez Fonseca - Küba
Anisleidy Martinez Fonseca – Küba
Beniamino Pisati - Gürcistan
Beniamino Pisati – Gürcistan
Eduard Korniyenko - Rusya
Eduard Korniyenko – Rusya
Emrah Karakoç - Türkiye - Yas Seromonisi (İran)
Emrah Karakoç – Türkiye – Yas Seromonisi (İran)
Guilia Piermartiri & Edoardo Delille - ABD
Guilia Piermartiri & Edoardo Delille – ABD
İoana Moldovan - Romanya
İoana Moldovan – Romanya
İvor Prickett - Kerkük
İvor Prickett – Kerkük
Mahesh Shantaram - Afrika
Mahesh Shantaram – Afrika
Masayasu Sakuma - Japonya
Masayasu Sakuma – Japonya
Placido Faranda - Karadağ
Placido Faranda – Karadağ
Tavepong Pratoomwong - Metropolis
Tavepong Pratoomwong – Metropolis, ABD
Yulla Grigoryants - Ermenistan
Yulla Grigoryants – Ermenistan

Plansız, programsız işler…

Ali Rıza Avcan

Yapım sürecinde defalarca plansız programsız olduğunu, yeterince düşünülüp danışılmadan yapıldığını söylediğimiz Karşıyaka Tramvayı uzun bir “ön işletme” dönemi sonrasında açıldı.

Ön işletme” adı verilen ve yolcuların ücretsiz bindiği  dönemde işletme maliyeti ve kar/zarar gibi unsurlar dikkate alınmadığı için, işletmeci açısından gündeme gelmeyen müşteri bulma gibi çok sıkıcı bir sorun, gündemin tam ortasına gelip oturdu.

Çünkü yapılan tramvay hattını ayakta tutacak yeteri kadar yolcu yoktu (!) Bunu sağlamak için de yolcuların 2 ya da 3 aktarma yapmasını gerektirecek şekilde, otobüs hatlarının kaldırılması gerekiyordu. Ayrıca uzun yıllardır halka hizmet eden taksi dolmuşların devreden çıkarılması uygun görülmüştü. 

Bütün bunlar tramvay projelerinin hazırlandığı süreçte, diğer ulaşım sistemlerinin olumlu ve olumsuz etkileri dikkate alınarak hesaplanmamıştı. Aynı hatta çalışan belediye otobüsleriyle taksi dolmuşların yeterli olup olmadığı, olmadığı takdirde özellikle otobüs seferlerini arttırmak suretiyle yeterli düzeye çıkarılıp çıkarılmayacağı da hiç dikkate alınmamıştı.

Çünkü tramvay teknolojisini satan şirketlerin, yabancı ajansların, belediyeye not veren kredi derecelendirme kuruluşlarının ve yabancı ülke başkentlerinde konferanslar ayarlayan şirket mi yoksa sivil toplum kuruluşu mu olduğunu belli olmayan odakların etkisinde kalınmıştı. Onlara göre tramvay demek nostalji demekti, temiz enerji demekti, en az karbon salınımı yapan ulaşım türüydü, filandı falandı.

O nedenle kent, yabancı kredi kuruluşlarından, bankalardan alınan faizli borçlarla acilen tramvay hatlarıyla döşenmeli, İzmir bir an önce köy ya da kasaba olmaktan çıkıp kentleşmeli, ikinci bir İstanbul olmalıydı.

Bu konuda öylesine ileri gidildi ki; sırf bu işi Türkiye’de ilk yapan belediye olmak adına son derece masraflı olan monoray projeleri bile hazırlandı. Neysek ki akl-ı selim devreye girerek bu monoray işinin pahalı ve gereksiz olduğunu ortaya koyarak bu işten vazgeçilmesini sağladı.

Oysa biz bir süre önce bu kentte, tartıştığımız tramvay projesine de örnek olabilecek şekilde, iç körfezde kullanılmak üzere alınacak gemilerle ilgili bir tartışmayı yaşamıştık.

trv1

Anımsarsanız, polikarbon olması şart koşulan teknelerin yapım işi neredeyse bu konuda tek üretici olma niteliğine sahip Hollandalı bir firmaya verilmiş iken, bunun doğru olmadığını, polikarbon yerine alüminyumdan yapılacak gemilerin Türkiye’de daha ucuza mal edilebileceğini söyleyen TMMOB Gemi Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı ve bu konularda uzman bir bilim insanı olan sevgili dostum Emrah Erginer, sırf polikarbon tekne yapımına karşı çıktığı için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından alüminyum lobisinin adamı olarak ilan edilmiş ve TMMOB İl Koordinasyon Kurulu’nun ağır dilli ortak bildirisi ile layık olduğu cevabı almıştı. Ardından da sonuç itibariyle oldukça yararlı olan bu tartışma sonucunda gemilerin ülkemizde yapılması yoluna gidilerek hem İzmir’in hem de Türkiye’nin daha kazançlı çıkması sağlanmıştı.

Rahmetli demiryolcu bir babanın oğlu olarak tren vagonlarının bir zamanlar TCDD’nın Adapazarı Arifiye fabrikalarında yapılabildiğini hatırlıyorum. Ayrıca ülkemizdeki sanayinin, tramvay ulaşımında kullanılan birçok imalat ve aksamı yapabildiğini bilen bir araştırmacı olarak, bu tramvay vagonlarına her bindiğimde bunun tümünü ya da bir kısmını, bizim ülkemizde, bizim sanayicimizin olanaklarıyla yapmak mümkün değil miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Hele ki kendi gemilerimizi, hatta uçak gemimizi bile kendi imkanlarımızla yapabileceğimizin söylendiği günümüz koşullarında…

Velhasıl Karşıyaka tramvayı herhangi bir gerçek ihtiyacı karşılamayı düşünmeksizin plansız ve programsız bir şekilde, bu teknoloji ve imalatı yapan yabancı sanayi kuruluşlarıyla onları destekleyen yurt dışı kredi kuruluşlarının desteği ile yapılmış, böylelikle İzmir halkı ağır bir dış borcun altına sokulmuş; bu nedenle de halka sorulmadan yapılan bu hatta yolcu bulmak amacıyla mevcut otobüs hatlarıyla taksi dolmuş hattı kaldırılmıştır.

tramvay

Artık bundan böyle Karşıyaka İskele’den Çiğli’ye, Güzeltepe’ye ya da başka bir yere gitmek isteyen yolcunun önce Bostanlı İskele’ye kadar tramvay’a binmesi, ardından da ikinci bir araca binerek evine ya da işine ulaşması sağlanarak İzmirli’nin rahat, kolay ve konforlu yolculuk yapması engellenmiş, taksi dolmuş hattından ekmek yiyen onca sürücü ve ailesinin ortada bırakılması sağlanmıştır.

Sonuç olarak, belediyenin plansız programsız bir şekilde halka sormadan yaptığı bu işten her zaman olduğu gibi yine halk zararlı çıkmış, böylelikle bu teknolojiyi satan yabancı kuruluşlarla bunun finansmanını sağlayanlara yeni kazanç kapıları yaratılmıştır.

 

Model mi, örnek mi yoksa yöntem mi? (1)

Ali Rıza Avcan

Uzun bir aradan sonra, yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana İzmir’in bazı ilçelerinde uygulamakta olduğu tarımsal hizmetlerin gerçekten bir sürdürülebilir kalkınma modeli mi, yoksa kavramsal açıdan henüz model olma aşamasına gelmemiş, model olma olgunluğuna ulaşmamış bir “örnek” ya da bir “yöntem” mi olduğunu tartışmak isterim.

Çünkü, yine uzun bir süredir bu konuyla ilgili olanların konuyu kavramsal düşünmemeleri ve analitik bir şekilde ele alıp değerlendirmemeleri nedeniyle “model“, “örnek“, “yöntem” gibi sözcükleri birbirine karıştırarak, bu sözcüklerin gerçek etimolojik kaynaklarını bilmedikleri ve çoğu kez birini diğerinin yerine kullanarak bir kavram kargaşası yaşadıklarını görüyorum. İşte o nedenle, -çok iyi bilmekle birlikte- elimdeki tüm sözlüklere ve bilimsel kaynaklara bakarak bu birbiri yerine kullanılan sözcüklerin etimolojik kaynaklarıyla gelişimlerini dikkate alarak bilim ve konuşma dili itibariyle ne anlama geldiklerini araştırmaya çalıştım. 

Model” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihli Türkçe Sözlük bilgilerine göre “biçim” ya da “örnek” anlamına, Erkan Kiraz’ın Etimolojik Türkçe Sözlük, Kelime ve Köken isimli kitabına göre de Latince’de “Modus“, Fransızca’da “Model“, Türkçe’de de “tasarlanan ya da mevcut bir nesnenin küçük biçimi, mostra, örnek, manken” anlamına geliyor.

Hepimizin çocukluğundan hatırlayacağı gibi, “model” sözlüğünün benim yaşamıma girişi, annemin bana ve diğer aile üyelerine elbise dikmek için satın aldığı ya da arkadaşlarından edindiği Burda ya da Güler Erkan elbise kalıpları gibi moda dergilerinin ekinden çıkan ve katları açıldığında büyük bir kağıt üzerindeki elbise kesimlerini, diğer bir deyimle kalıplarını gösteren çizimleri görmemle olmuştur. Ardından da mahalle arkadaşlarıyla birlikte gidip Türk Hava Kurumu’ndan aldığımız planör yapım setlerinin içinden çıkan modellerle tanıştım ve yaptığım tüm planörlerde, özellikle A-2 modellerinde hep o çizimlere uymaya çalıştım.

22

O nedenle, “model” sözcüğü bana her yer, zaman ve koşulda aynı sonuca ulaşmak için önceden hesaplanıp belirlenmiş bir standardı hatırlatır.  O öyle bir standarttır ki, onu dikkate alıp örnek aldığımızda her yer, koşul ve zamanda aynı sonuca ulaşırız.  

Daha sonraları ise üniversite öğretimim sırasında toplumsal gerçekliğin anlaşılıp açıklanabilmesi için hazırlanan basitleştirilmiş analitik çerçevelere kısaca model denildiğini öğrendim. Karmaşık gerçekler ve bu gerçeklikler içinde yer alan ilişkiler modeller yardımıyla daha basit ve anlaşılabilir hale getirildiğini gördüm. Bu yönüyle gerçek hayattaki bir nesne, durum, düzenek ya da sistemin küçük ölçekli basit bir benzeri olan modellerin haritalara benzediğini düşünmeye başladım.

Çünkü haritalar yardımıyla bir coğrafyayı, geliştirilmiş modeller aracılığıyla da nesne, sistem ya da durumları kolaylıkla anlayıp tanıyabiliyorduk. Ancak nasıl haritalar coğrafyanın bütünüyle bir yansıması olmadığı gibi; modeller de kaçınılmaz olarak gerçekliğin birer çarpıtılıp bozulan hali olmaktan kurtulamıyorlardı. Karmaşık olan bir şeyi daha basit hale getirebilmenin kaçınılmaz bir sonucu olan bu bozulma veya kırılmanın, her şeye rağmen dünyayı anlamamıza yardımcı olduğunu görüp her işte, özellikle araştırma ve proje tasarımlarında modelleme yapmanın gerekli olduğunu savunmaya başladım.

Bu anlamda verdiğim tüm eğitimlerde ya da yönettiğim tüm projelerde hazırlanan modellerin, gerçekliğe ilişkin varsayımları olan kuramlardan hareketle ya da doğru verilere başvurularak iki şekilde geliştirilebildiğini, doğru verilerden hareketle oluşturulan modellerin de bir kuramsal çerçeveye oturtulmak zorunda olduğunu anlatmaya çalıştım. O nedenle de modeli haritaya, kuramı da haritayı onlar sayesinde çizdiğimiz doğru coğrafya bilgilerimize benzeterek, benden model istenmeyen işlerde bile kendi kafamın içinde bir model oluşturmaya çalıştım.

O nedenle, “model” adı verilen her şeyin, sırf ortaya çıktığı topraklarda değil, başka coğrafyalarda da uygulanıp başarılı olacak kadar iyi analiz edilmiş, doğru tasarlanmış ve doğru verilerle desteklenen bir yol haritası olduğunu iyi bilirim.

İşte o nedenle “model” olma sevdasındaki her şeyin iyi düşünülmüş, kuram tarafından desteklenen, o tarihe kadar ortaya atılmış diğer “model“lerden farklı, kendine özgü, her yer, zaman ve koşulda uygulanabilme ve sürdürülebilme özelliğine sahip, etkili bir düşünce bütünü olduğunu bilip bu özelliklere sahip olmayan girişimlere, “model” olma özelliklerine sahip olmadıkları için karşı çıkıp gerçek “model“in ne olduğunu anlatmaya çalışırım.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana yürüttüğü tarım hizmetlerinin özgün, farklı ve sürdürülebilir bir bölgesel kalkınma modeli olup olmadığı ile ilgili tartışmada yanlışlıkla kullanıldığını düşündüğüm “model” sözcüğünün yerine kullanılmasını önerdiğimiz diğer bir sözcük ise “yöntem” sözcüğüdür.

Yöntem” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihinde yayınladığı Türkçe Sözlük bilgilerine göre “bir amaca ulaşmak için tutulan düzenli yol, sistem, usul, bir gerçeğe erişmek için tutulan mantıklı düşünme yolu, metot“, Erkan Kiraz’ın Etimolojik Türkçe Sözlük, Kelime ve Köken isimli kitabına göre de “metot, usul, tarz, yol, yordam” anlamına geliyor.

3ds_max_sise_modelleme

Bu tartışmada kullandığımız sonuncu sözcük ise, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihinde yayınladığı Türkçe Sözlük bilgilerine göre “bir bütünün niteliğini anlatmak için ondan ayırıp verdikleri küçük parça; biçim, şekil, bir şeyin benzeri, tıpkısı; anlatılmak istenen bir düşünceyi açıklamak için ileri sürülen ve onu bir olay durumunda ortaya koyan söz, misal; en iyi tipte olan” anlamına gelen “örnek” sözcüğü.

Seri yazımızın bundan sonraki bölümlerinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından sonra, özellikle de 2015 ve 2016 yıllarında yoğun olarak gerçekleştirdiği sürdürülebilir kalkınma odaklı hizmetlerinin, anlamlarını, açıkladığımız bu sözcüklerden hangisine uygun olduğunu; bir “model” mi yoksa başka belediyelere “örnek” olacak bir “yöntem” mi olduğunu tartışıp; analitik düşüncenin önemiyle şimdiye kadar yapılıp uygulananlara doğru bir ad vermenin ne anlama geldiğini göstermeye çalışacağız.

Devam Edecek…

 

 

 

Kayıp aile portreleri…

2017 yılının Mart ayında, Suriye’deki ülke nüfusunun % 11,5’inin savaştan etkilendiği, 470.000’den fazla insanın öldüğü ve milyonlarca insanın göç yollarına düştüğü bir savaşın 6. yılına girdik. 

Sony’nin düzenlediği 2017 Dünya Fotoğraf Yarışmasına katılan İtalyan fotoğraf sanatçısı Dario Mitidieri, “Kayıp Aile Portreleri” adını verdiği fotoğraflarla Suriye savaşında aile üyelerini kaybedenlerin ve mülteci yolunu açanların öyküsünü anlatmayı amaçlamış. Sanatçının Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki kamplarda çektiği bu fotoğraflardaki boş koltuklar ya da boşluklar kayıp aile üyelerini simgeliyor.

Kayıp Aile Portreleri” isimli bu albüm bizlere, savaşın aileler üzerindeki yıkıcı etkisiyle Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki kamplarda Avrupa’ya gitmeyi düşünmeyen ve geri dönecek hiçbir yeri olmayan 1.5 milyon mültecinin kimsesizliğini hatırlatıyor. 

LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya

Kullanmadan kaybettiğimiz sular… (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir kent merkezinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İZSU) tarafından işletilen içme suyu sistemindeki kayıp ve kaçak su miktarlarını ele aldığımız bu yazı serisinde, geçerli ve güvenilir olması nedeniyle İZSU tarafından hazırlanan resmi istatistik verilerini dikkate almak istiyoruz.

Ancak İZSU tarafından değişik tarihlerde değişik gerekçelerle hazırlanan bu verilerin -ne yazık ki- birbirinden farklı olduğunu görüyoruz. Örneğin İzmir kent merkezindeki 11 ilçedeki içme suyu abonelerine verilmek üzere yeraltı ve yer üstü kaynaklardan temin edilen su miktarlarının, 2009-2016 dönemi faaliyet raporlarında farklı, İZSU’ya ait resmi internet sayfasındaki “Su Üretiminin Aylara ve Kaynaklara Göre Dağılımı” tablolarında farklı olduğunu görüyoruz.

Yapacağımız tüm çözümleme ve değerlendirmelerde hangi veriyi dikkate alacağımızı bilemediğimiz bu vahim farklılıkları somut bir şekilde ortaya koymak amacıyla hazırladığımız aşağıdaki tablo bu farklılıkları açık bir şekilde göstermektedir.

İZSU Veri Farkları

Konusunda bilgili ve deneyimli onca personelin çalıştığı böylesine büyük bir resmi kuruluşun farklı tarihlerde hazırladığı resmi belgelerde birbirinden farklı bilgiler vermesi, akla ister istemez içme suyu tarifelerinin hazırlanması ya da kurumun kar /zarar rakamlarının hesaplanması konularında da benzeri yanlışlıkların yapıldığı ya da yapılabileceği ihtimalini getirmektedir.

Ama biz yine de, internet sayfasındaki bilgilerin daha güncel olması ihtimalini dikkate alarak bu rakamlara itibar edeceğiz.

O nedenle, bundan sonraki tüm değerlendirmelerde, o değerlendirmeye esas olan verilerin, hangi kaynaktan alındığını belirtmeyi alışkanlık haline getirmemiz gerekiyor…

***

Western-Water-Drought1

İZSU’ya ait internet sayfasındaki 2009-2017 dönemi verilerini dikkate aldığımızda yer üstü ve altı kaynaklardan temin edilen içme suyu miktarının 2009-2016 döneminde % 64,26 oranındaki artışla 138.663.040 m³’ten 227.777.294 m³’e, faaliyet raporlarına göre abone sayısının da % 51,92 oranındaki artışla 1.113.479 aboneden 1.691.609 aboneye ulaştığını söyleyebiliriz.

Yer üstü ve altı kaynaklardan temin edilen içme suyunun 2009-2016 dönemindeki artışı ile İzmir kent merkezindeki 11 ilçenin nüfus artışını karşılaştırdığımızda ise bu dönemde nüfus artış endeksinin 106,42 düzeyine ulaşırken içme suyu artış endeksinin 164,26’ya; yani üretilen su miktarının nüfus artış miktarından fazla olduğu, böylelikle kişi başına üretilen su miktarının 50,60 m³’ten 78,10 m³’e yükseldiğini söyleyebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’ne ait web sayfasındaki bilgilere baktığımızda, 2009-2017 döneminde İzmir’in merkezindeki 11 ilçenin içme suyu ihtiyacı temel olarak 13 ayrı su kaynağından karşılandığını öğreniyoruz.

7’si yeraltı kaynağı (derin kuyular), 6’sı da yüzeysel su kaynağı (barajlar) olan bu kaynakların isimleriyle dokuz yıllık dönem içinde çıkarılan toplam su miktarı içindeki önemini aşağıdaki tabloda görebiliyoruz.

İZSU 2009-2017 İçmesuyu Su Kaynakları

Bu tablodaki verilere göre İzmir merkezindeki 11 ilçenin (Balçova, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Karabağlar, Karşıyaka, Konak, Narlıdere ve Urla) ihtiyacı için üretilen içme suyunun aşağı yukarı yarısı (% 50,59) 7 ayrı grupta toplanan derin su kuyularından, diğer yarısı da (% 49,41) irili ufaklı altı barajdan karşılanmıştır.

İZSU faaliyet raporlarına göre yeraltı suyunun toplam içme suyu içindeki oranları 2011 yılında % 55,89, 2010 yılında % 60,43, 2012 yılında % 54,70, 2013 yılında % 47,66, 2014 yılında % 47, 2015 yılında % 52, 2016 yılında da % 55,57 olmuştur.

Bu konudaki diğer önemli bir ayrıntı ise İzmir merkezindeki 11 ilçenin su ihtiyacının % 16,60’ını karşılayan Göksu’daki derin kuyuların komşu il Manisa’nın Muradiye ilçesinde, % 7,62’sini karşılayan kuyuların da yine aynı ilin Saruhanlı ilçesinin Nuriye beldesinde bulunması; yani çıkarılan içme suyunun 1/4’ünün İzmir ili sınırları dışından karşılanıyor oluşudur.

İzmir merkezindeki 11 ilçenin içme suyu ihtiyacını karşılayan su kaynaklarından bazıları bazı yıllar ya da aylarda kullanılmamakta, tümüyle devre dışında bırakılmaktadır. Güzelhisar Barajı’ndan 2011 ve 2012 yıllarında, Sarıkız kuyularından 2013 ve 2014 yıllarında, Balçova Barajı’ndan da 2016/Kasım-2017/nisan döneminde hiç su alınmamış olması örnektir.

Bu yazı serimiz açısından önemli bulduğumuz su kayıp ve kaçaklarının 1998-2016 yılları arasındaki gelişimi ise İZSU faaliyet raporlarına göre şu şekilde olmuştur:

İZSU 1998-2016 Kayıp Kaçak Oranları

Bu tablodan da görüleceği gibi İzmir’in merkezindeki 11 ilçeye hizmet eden şebekeden kaybedilen suyun miktarı 19 yıl içinde % 61,58’den % 30,51 oranına, yani yarı yarıya indirilmekle birlikte bu süre içinde yitirilen 2.136.661.473 m³ miktarındaki suyun 2017 yılı değerleriyle toplam fiyatı konut abonelerine göre tamı tamamına 4.657.922.011.- TL., konut dışı abonelere göre de 11.260.205.963.-TL‘dır.

Son 19 yıl içinde kaybedilen suyun miktarı ve bedeli muazzam ölçülerdedir…. Bunun bedelini ödeyenler ise yöneticiler yerine hep halk, İzmir halkı olmuştur.

Tabloda yer alan rakamların da ortaya koyduğu gibi su kayıp oranının yıl ölçeğindeki azalışı son yıllarda genellikle % 1 ya da onun altındaki oranlarda olmuştur. Konunun uzmanlarıyla yaptığımız görüşmelerde, bu oranın yıllar içinde küçük miktarlarda azalmakla birlikte, tüm içme suyu şebekesi esaslı bir şekilde yenilenip denetlenmediği sürece sahil kesiminde denize karışan büyük boyutlardaki kaybın önlenemeyeceğini öğreniyoruz.

p-1-Why-Even-Our-Water-Supply

İşte o nedenle, hem İzmir merkezindeki 11 ilçeye hizmet veren içme suyu şebekesindeki % 30,51 oranındaki kaybın hem de diğer geri kalan 19 ilçeye hizmet veren içme suyu şebekelerindeki büyük kayıpların en kısa sürede Batı ülkelerinde, örneğin Londra’da olduğu gibi % 7’ler, 8’ler düzeyine indirilmesini, bunun için tramvay ve sahil düzenlemesi gibi gereksiz ve çok fazla miktarda su kullanımına neden olacak lüks yatırımlardan vazgeçilerek büyük boyutlu yatırımlar yapılmasını, kaybolan suyun bir an önce kurtarılmasını istiyoruz.

 

Kalkınma Yeniden, Alternatif İktisat Politikaları Elkitabı

Bugün sizlerle paylaşıp tanıtımını yapacağımız Koreli iktisatçı Dr. Ha-joon Chang ve Amerikalı iktisatçı Dr. Ilene Grabel tarafından birlikte yazılmış olan kitap, “Kalkınma Yeniden, Alternatif İktisat Politikaları Elkitabı” (Reclaiming Development, An Alternative Economic Policy Manual, 2004) adını taşıyor. Birinci baskısı Nisan 2005, ikinci baskısı Mayıs 2016 tarihinde İmge Kitabevi tarafından yapılan kitabı Türkçe’ye Emre Özçelik kazandırmış.

Kitabın yazarlarından Dr. Ha-Joon Chang‘ın Türkçeye kazandırılmış diğer bir kitabı, “Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü” (Kicking Away the Ladder: Development Strategy in Historical Perspective, Anthem, 2002) ise 2003 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış.

Resim1

Ülkemizin ve dünyanın önde gelen iktisatçılarının bu kitapla ilgili görüşleri ise kitabın arka yüzünde yer alıyor:

1980’den bu yana TC Hükümetlerinin IMF – Dünya Bankası – ABD reçetelerine teslimiyet içinde izledikleri politikaları değerlendirip eleştiren birçok iktisatçı, bu kitaptakine benzer saptamaları tekrar ve tekrar ortaya koydu. Chang-Grabel ikilisi, bu işi, iktisatçı olmayanların da rahatça izleyebilecekleri etkili bir biçimde ve sağlam bir bilgi birikimine dayanarak yapmışlar. Ve sonunda okurlara şu haklı mesajı açık seçik iletmişler: “Neoliberalizm yıkıcıdır, yararsızdır. Ve işte alternatifleri…” 
Prof. Dr. Korkut Boratav 

Artan sayıda gelişmekte olan ülke, kendi iktisat politikalarını denetleme hakkını IMF’den ve Dünya Bankası’ndan geri almakta. Bu kitapta yer alan zengin politika önerileri somut ve uygulanabilir bir dizi alternatif oluşturuyor.” 
Martin Khor, Üçüncü Dünya Ağı Yöneticisi 

Chang ve Grabel’in teorik açıdan sağlam ve ampirik olarak güvenilir eleştiriler ortaya koyan Kalkınma Yeniden adlı kitabı … gösterdiği yolda ilerleyecek olan ülkelerde etkin ve sosyal açıdan adil bir kalkınma sürecini hızlandıracak, özenle hazırlanmış, güzel ve çözümleyici bir eser.
John Langmore, BM’de ILO Temsilcisi

Chang ve Grabel, neoliberallerin ekonomik kalkınmaya ilişkin görüşlerinin temelini oluşturan ‘söylence’leri (veya palavraları) yerle bir ediyorlar. Kalkınma Yeniden tüm dünyada akademisyenlerin, öğrencilerin ve politika yapıcıların başucu kitabı olması gereken bir manifesto.” 
Prof. Lance Taylor, New School Üniversitesi

Bu kitabı, özellikle “Bölgesel kalkınma“, “tarımsal kalkınma” gibi Dünya Bankası kaynaklı kalkınma reçeteleriyle bir şeyler yapmaya çalışan ve daha sonra yaptıklarını ya da yapamadıklarını “model” adıyla tanıtmaya çalışanların, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından aldıkları notları, yakasına kırmızı kurdele takılmış ilkokul öğrencilerinin sevinciyle dünya aleme anlatmaya çalışanların ve bu reklam kampanyalarına kananların okuyup gerçekleri öğrenmesi dileğiyle…

Kitapla ilgili esaslı iki inceleme, değerlendirme ve eleştiri yazısı ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi ile Praksis Dergisi‘nde yayınlanmış:

Okumakta yarar olduğu düşüncesiyle…