Ekolojik Emperyalizm

Emperyalist kapitalizm günümüzde ekolojik emperyalizm aşamasına gelmiştir. Artık sermayenin tek amacı kendini büyütmektir. Sermaye için doğa sadece hammadde deposudur. Yaşamsal unsurlar da yatırım yapılması gereken birer kâr kaynağıdır.

Harry S. TRUMAN’ın 20 Ocak 1949’da Başkan olarak göreve gelirken yaptığı konuşma, bu sürecin politik başlangıcı olarak kabul edilebilir:

Az gelişmiş bölgelerin geliştirilmesi ve ekonomilerinin büyütülmesi için bilimsel ilerlememizi ve endüstriyel gelişmemizi yeni bir cesur programla bu bölgelere sunmamız gerekiyor… Eski emperyalizmin başka ülkelerden kâr elde etmesi gibi bir anlayışın bizim programımızda yeri yoktur. Bizim tasarladığımız… bir kalkınma programıdır

ABD kalkınmacı retoriğe sarılarak, komüncülüğün yayılmasının önünü kesmek ve Amerikan yatırımlarının önünü açmayı amaçlıyordu. Bunun için de MARSHALL Yardımı devreye sokuldu. Bu yardım, tulumbaya verilen bir maşrapa su gibiydi. Bu yardımı verdikten sonra, yardım edilen ülkenin tulumbasından istediğiniz kadar su çekebilirdiniz.

_live-simplygrif1960’ların sonuna gelindiğinde “kalkınma” ile ilgili söylemle, gerçekleşenler arasındaki uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyordu. Beklentilerin aksine yoksulluk, işsizlik ve açlıkla birlikte “doğal tahribat” da ilk kez gündeme geliyordu. Bu koşullarda artık “kalkınma” kavramı önüne bir başka sözcük eklenerek kullanılmalıydı.

“Sürdürülebilir Kalkınma” son dönemde en uygun bulunan ve kullanılan sıfattı. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca hazırlanan bir raporda: “Sürdürülebilir kalkınma, en genel anlamıyla karar vermede ekonomik ve ekolojik düşünceleri bütünleştirme ana teması ile bugünün gereksinimlerini ve beklentilerini geleceğin gereksinim ve beklentilerinden ödün vermeden karşılamanın yollarının aranması” olarak tanımlandı.

İlk bakışta içerdiği bütün ‘iyi’ (!) niyete karşın sürdürülebilir kalkınma kavramı da uygulamaya yönelik taşıdığı belirsizlikler ve muğlâklık nedeniyle, gelişmiş Kuzey ülkelerinde ve geri kalmış, sömürülen Üçüncü Dünya ülkelerinde tamamıyla farklı sonuçlar doğurmaktaydı. Çevre sorunları açısından ise iki önemli sonucu vardı:

1. Üretim için gerekli kaynakların Üçüncü Dünya ülkelerinden Kuzey ülkelerine aktarılması: Sömürgen ülkeler, bu sömürgeci politikaları gereği olarak, kendi ülkelerinde doğal kaynakların hammadde olarak dışalımını özendiriyorlardı. Örneğin, OECD ülkelerinde çeşitli hammadde dışalımlarına uygulanan ortalama gümrük vergisi oranları şöyledir: Bakırda; bakır cevheri ve konsantresi % 0, bakır tel % 4,6, bakır boru ve tüpler % 4,12, bakır mutfak eşyası % 3,98’dir. Alüminyumda cevher ve konsantresi % 0, hurda olmayan metal % 4,10, tel % 6,13, masa ya da mutfak eşyası % 5,83’dir. Bu oranlar petrol için % 0,00 reçine, politerpen için % 7,00, naylon kumaş için % 8,47, PVC için % 7,52, polikarbonatlar için % 7,84. Bu dağılım çinko, kalay, nikel, kurşun için de benzer bir görünümdedir.

2. Çok su ve enerji gerektiren yatırımlarla eskimiş teknolojilerin ve sömürgen ülkelerde toplumsal tüketim ve endüstriyel üretim sonucu oluşan atıkların üçüncü dünya ülkelerine aktarılması. (Madencilik, gemi sökümü, demir-çelik, deri sanayi, çimento, kültür balıkçılığı vb) Anlaşılacağı gibi, yeni sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerim madenlerine el koymaktadırlar. Tüm ülke ulusal gelirinin içinde, maden dış satışlarından elde edilen gelirin oranı ne kadar yüksekse, o ülke o kadar geri kalmış demektir. Örneğin, Bostwana’da elde edilen tüm ulusal gelirin % 35,1’i maden dış satışlarından elde edilmektedir. Bu ülkenin dünya insani gelişmişlik sırasındaki yeri de 122’liktir. Bu veriler Sierra Leone için % 28,9 pay ve 174. sırada; Zambiya için % 26,1 ve 153. sıradadır.

Madenlerimizi çıkartıp, satmakla zengin olacağımızı düşünmek ham bir hayâldir. Bu sömürgecilerin propagandası sonucu oluşturulmuş bir önyargıdır.

Sömürgeci devletler bu sömürü düzenini sürdürebilmek için, sömürdükleri üçüncü dünya ülkelerini gittikçe derinleşen bir dış borç çıkmazına sürüklemekte, Kuzey’den üçüncü dünya ülkelerine kaynak akışını zorunlu hâle getirmektedirler. Bu koşullar altında güney ülkeleri çareyi ellerindeki doğal kaynakları pazarlamakta aramaktadırlar.

kizilderililer-05Delaware Kabilesi Reisi Okanıcon, “Biz, Büyük Ruh’un bizim için yarattığı şeylerden hoşnuttuk. Onlar ise değildi. Uygun bulmazlarsa ırmakları, dağları bile değiştiriyorlardı” demişti. Bugün Filipinler Hükümeti’nce Fortune dergisine, böyle bir ilân verilmektedir: “Sizin gibi şirketleri çekebilmek için dağlarımızı düzledik, ormanlarımızı tıraşladık, nehirlerimizin yollarını değiştirdik, şehirlerimizi kaydırdık… Tüm bunlar sizin için, şirketleriniz için, burada Filipinler’de daha kolay, daha kârlı iş yapabilmeniz için.

27 Temmuz 2009 tarihli Der Spiegel Dergisinin haberinden: “Türkiye Tarım Bakanı Çin, Japon, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine sesleniyor: “Gelin, beğenin, Türkiye’den istediğiniz toprağı alın.” Geri ve kirli teknolojilerini ihraç ediyorlar, iç savaşları kışkırtıyorlar. Bu anlayışlarıyla yaptıkları yatırımlarla sömürgeci devletler ve korudukları şirketler, son 30 yılda dünyanın yaşam kaynaklarının yüzde 30’unu yok etmişlerdir.

Teknolojinin sunduğu olanakların, doğanın sınırları içinde kalması gereklidir. Yaşam yoksa kalkınmanın ne anlamı olabilir ki?

İnsanlar sermayenin çıkarları için köleleştiriliyorlar. Hatta köleleştirilmiyorlar bile; kullanılıp atılıyorlar. Bu koşullarda seçimimiz hangisi olacak? Sermayece kullanılıp atıldığımız düzeni mi, yoksa insanca yaşayabileceğimiz; özgürlükçü, eşitlikçi, sınıfsız, doğanın kabul edebileceği sınırlar içinde yaşamsal ve zorunlu toplumsal gereksinimler için üretim ve tüketim yapılan eko-komünal bir düzen mi?

Okumayan, okuyamayan, çalışan çocuklar…

Ülkemizdeki ilk ve orta öğretim kurumları dün açıldı. Anneler, babalar ve çocuklar yollara düşüp okullarına, öğretmenlerine koştular… Bazısı öğretmenine ulaştı, bazısı da rüzgarı şiddetle esen bir cadı avı nedeniyle öğretmenine kavuşamadı…

Ama diğer yandan da okula gitmeyen, gidemeyen işçi çocuklar, çırak çocuklar her zaman yaptıkları gibi çalışmaya devam ettiler… Okulların açıldığından, bazı öğretmenlerin haksız yere görevden uzaklaştırıldığından haberleri bile olmadı…

Bu gün sizlerle, babası ülkemizdeki halk sağlığı, sağlıkta sosyalleştirme ve nüfus planlaması uygulamalarının mimarı Nusret Fişek, ağabeyi benim sevgili hocam rahmetli Kurthan Fişek, kendisi de doktora eğitimimden arkadaşım olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Gürhan Fişek’in kurduğu Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Vakfı’nın 2002 yılından bu yana düzenlediği Çalışan Çocuklar Fotoğraf Yarışması’nın 8. etabında yarışmayı kazanan ve sergilemeye değer görülen 18 fotoğrafla bu fotoğraf yarışmaları için yaptıkları çağrıyı paylaşmak istiyorum. 

Değerli Çocuk Dostları

Çocukların küçük yaşta oyun ve kendini geliştirme olanaklarından yoksun kalmalarına; çalışmak ve kendi yaşamını kurtarmak gibi büyük bir sorumluluğu yüklenmelerine sizler gibi karşıyız. Onların yerinin 18 yaşına kadar eğitim olduğunun bilincindeyiz. Bunun için geniş çabalar içindeyiz. Ama bu sağlanana kadar da çalışan çocukların yanında olmak, onlara dostluğumuzu ve tüm desteğimizi vermek ödevimiz…

2002 yılından bu yana, çalışan çocukların iş yaşamlarını konu alan fotoğrafları yarıştırarak, fotoğraf sanatçılarının ve kamuoyunun dikkatini bu alana çekmeye çalışıyoruz. Bu yarışmaların fotoğraflarını hem yayınladığımız iki albümde, hem de internet sitemizde (fisek.org) görebilirsiniz. Fotoğraf yarışmasıyla oluşan arşivin çalışan çocukları esirgeme mücadelemize büyük bir destek verdiğini görüyoruz. Birçok kurumun, çalışmalarında bu fotoğraf arşivinden yararlandığına tanık oluyoruz. Mücadelelerimizle bir gün ortadan kalkacak olan çocuk emeğini belgelemek ve tarihe iz bırakmak da bu yarışmanın önemli amaçlarından biri. Ulusal düzeyde belirli bir başarıyı ve çoğaltıcı etkiyi de yakaladığımız inancındayız.

Bu kez, fotoğraf yarışmamızın duyurusunu yalnızca ulusal sınırlar içerisinde sınırlı tutmak yerine, uluslararası kamuoyuna da açmayı planladık. Sizlerin de desteği ile dünyada dikkat çeken ve fotoğraf sanatçıları içerisinde bir uzmanlaşmaya yol açan evrensel karakterli bir randevu vermek istiyoruz.

Çevrenizdeki çalışan çocuğa duyarlı fotoğraf sanatçılarına ekte gönderdiğimiz yarışma şartnamesini duyurabilirseniz, bizi mutlu edersiniz. Her şeyin bugünkünden daha güzel olduğu bir dünyaya ulaşılması dileğiyle, çalışmalarınızda kolaylıklar dileriz.

Yarışmanın Konusu ve Amacı

Yarışmanın konusu Çalışan Çocuk Fotoğraflarıdır. Yarışmanın amacı ülkemizin çalışma yaşamında yer alan çocuk emeği olgusunu ön plana alarak, çalışan çocukların tarım ve sanayideki çalışma yaşamlarını belgelemek, arşivlemek; amatör fotoğraf sanatçılarını özendirmek ve onlara destek vermektir.

http://www.fisek.org.tr/

erol-ayyildiz-isimsiz-1-odulu
Erol Ayyıldız – “İsimsiz” – Birincilik Ödülü
kumral-kepkep-dokumcu-ciragi-sultanbeyl-istanbuls-2-odulu
Kumral Kepkep – “Dökümcü Çırağı” – Sultanbeyli, İstanbul – İkincilik Ödülü
ali-fuat-altin-komurcu-kiz-mansiyon
Ali Fuat Altın – “Kömürcü Kız” – Mansiyon
yavuz-yaman-cayci-sanliurfa-mansiyon
Yavuz Yaman – “Çaycı” – Şanlıurfa – Mansiyon
mustafa-gezer-komurun-karasi-tarsus-vakif-ozel-odulu
Mustafa Gezer – “Kömürün Karası” – Tarsus – Vakıf Özel Ödülü
ali-fuat-altin-komurcu-cocuklar-1
Ali Fuat Altın – “Kömürcü Çocuklar”
ali-fuat-altin-komurcu-cocuklar-2
Ali Fuat Altın – “Kömürcü Çocuklar”
celal-gezici-isimsiz-konya-1
Celal Gezici – “İsimsiz” – Konya
celal-gezici-isimsiz-konya-2
Celal Gezici – “İsimsiz” – Konya
gulnur-besceli-baklavaci-gaziantep
Gülnur Besceli – “Baklavacı” – Gaziantep
gulnur-besceli-nalbur-afyon
Gülnur Besceli – “Nalbur” – Afyonkarahisar
haydar-kilic-boyaci-kiz-istanbul
Haydar Kılıç – ” Boyacı Kız” – İstanbul
israfil-doganyigit-satici-cocuk-kayseri
İsrafil Doğanyiğit – “Satıcı Çocuk” – Kayseri
m-nevzat-hiz-kiremit-yikayan-bursa
M. Nevzat Hız – “Kiremit Yıkayan” – Bursa
m-nevzat-hiz-supuren-cocuk-adana
M. Nevzat Hız – “Süpüren Çocuk” – Adana
mehmet-emre-yilmaz-isimsiz-sanliurfa
Mehmet Emre Yılmaz – “İsimsiz” – Şanlıurfa
yavuz-yaman-egsozcu-istanbul
Yavuz Yaman – “Egsozcu” – İstanbul
mustafa-gezer-bakis-agva-istanbul
Mustafa Gezer – “Bakış” – Ağva, İstanbul

Kent Konseyleri

21.yüzyılın gündemi olarak belirlenen, ”sürdürülebilir kalkınma ve çevrenin korunması” konularında, kendilerine bir misyon yüklenen kent konseylerinin, ülkemizde yeterince anlaşılamayan önemi üzerine düşüncelerimi belirtmek istiyorum.

Kentte yaşayanların, kentleriyle ilgili karar süreçlerine katılımının, söz söyleyebilmelerinin, en kolay ve uygun aracı olan kent konseylerine üç şekilde yaklaşılmaktadır ülkemizde.

Birincisi, belediye yasalarında kurulmasının zorunluluğu açıkça belirtilmesine rağmen, böyle bir kavram böyle bir örgütlenme yokmuş gibi davranan yerel yönetimler.

İkincisi, bizim kamu yönetimi geleneğimizde çok rastladığımız şekilde,”kent konseyi kurulacaksa, onu da en iyi biz yaparız” deyip, olayı kendi içlerinde çözen, yani -mış gibi yapan yerel yönetimler. Bu tip kent konseylerinin yürütme kurulları da, ağırlıklı olarak yerel yönetim ve kamu kurumu yöneticileriyle oluşmuştur.

Üçüncüsü ise, sayıca en az olan ama kent konseylerinin gerçek misyonlarıyla örgütlenebildiği ve etkin olduğu yerel yönetimlerdir.

kent-konseyleri-0032014 yerel seçimleri öncesi, 6360 sayılı yeni büyükşehirler kurulması ile ilgili yasa çıkmadan, Türkiye’de yaklaşık 3.000 belediye, bunlarında 200’ünde kent konseyleri oluşmuştu. Çoğu da yukarıda belirttiğim ikinci kategoride yer alan kent konseyleriydi.

Burada, sadece, konuya soğuk yaklaşan yerel yöneticileri değil, bunun yanında örgütlenme ve demokratik katılım pratiği oldukça eksil olan kent insanlarını, toplumu yani kendimizi de eleştirebilmeliyiz.

Bileşenlerine baktığımızda, toplumun hemen tamamını kapsayan, bunun yanında kamu kurumlarını da içine alan geniş bir örgütlenme ve platformdur kent konseyleri.

Kent konseylerinin mevcut yasalar çerçevesinde ne gibi çalışmalar yapabileceğini ve yerel yönetimlerin bu oluşumdan nasıl yararlanması gerektiği konularına bir sonraki yazıda değinmek üzere…

Kente Karşı İşlenen Suçlar – 5

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Çevre Komisyonu ile Fotopya – Fotoğraf Sanatı Portalı, 2013 yılından bu yana kentlerdeki plansız yapılaşmanın sonuçlarına dikkat çekmek amacıyla -1996 tarihli Habitat İstanbul toplantısı nedeniyle birlikte çalışma fırsatını yakaladığım- gazeteci, çevre dostu mimar Oktay EKİNCİ anısına fotoğraf yarışmaları düzenliyor.

İlki 2013 yılında “Kente Karşı İşlenen Suçlar” başlığı ile yapılan yarışma, 2014 yılında “Ağaca Ağıt“, 2015 yılında da “Kalabalıkla Gelen” temaları çerçevesinde gerçekleştirildi ve sergileri düzenlendi.

Bugün sizlerle teması “Kalabalıkla Gelen” olarak belirlenen 2015 tarihli üçüncü yarışmanın sergilemeye değer bulunan 26 fotoğrafını paylaşıyoruz. 

Kente Karşı İşlenen Suçlar fotoğraf yarışması 2016 yılı için sürdürüldüğü takdirde oradan çıkacak fotoğrafları da paylaşmak dileğiyle…

kadir-civici-02
Kadir Çivici
kayhan-guc
Kayhan Güç
kubra-akguc
Kübra Akgüç
melek-hasan
Melek Hasan
mine-ertugrul
Mine Ertuğrul
murat-ibranoglu
Murat İbranoğlu
murat-sandikci
Murat Sandıkçı
mustafa-demirbas
Mustafa Demirbaş
nazli-kilic
Nazlı Kılıç
nuri-coban
Nuri Çoban
oguz-korkmaz-01
Oğuz Korkmaz
oguz-korkmaz-02
Oğuz Korkmaz
okan-ozdemir
Okan Özdemir
onur-kuter-01
Onur Kuter
onur-kuter-02
Onur Kuter
orhan-kose
Orhan Köse
serhan-sevin-01
Serhan Sevin
serhan-sevin-02
Serhan Sevin
sezai-ozaltin
Sezai Özaltın
suha-goklu
Süha Göklü
tevfik-adatepe
Tevfik Adatepe
ummu-kandilcioglu-01
Ümmü Kandilcioğlu
ummu-kandilcioglu-02
Ümmü Kandilcioğlu
ummu-kandilcioglu-03
Ümmü Kandilcioğlu
zeynep-ilze-01-3-odulu
Zeynep İlze
zeynep-ilze-02
Zeynep İlze

Söz Meclisten İçeri: Katılım Sorunu

Yerel yönetimlerin yerel kaynak ve hizmetlerin yönetimi ve denetimi işlevini üstlendikleri düşünüldüğünde temel ilkelerden birisi, bu kaynak ve hizmetleri tüketen kesimlerin temsilcileri aracılığıyla, yönetim ve denetimde etkili olabilmeleridir.

Günümüzde ne düzeyde olursa olsun bir yönetimin demokratikliğinin ölçütünün, sağladığı katılma olanakları olduğu konusunda genel bir kabulden söz etmek de olanaklıdır. Katılma, “kamu siyasalarının belirlenmesinde ve uygulanmasında ve denetlenmesinde yer alma” ya da “iktidar kullanan kurum ve kişilerin aldıkları kararları etkileme amacına yönelik tüm eylemler” olarak tanımlanabilmektedir.

Bu tanım sonucunda yerel hizmetlerde kaynak ve hizmetlerin kullanımında yetkili temsilcilerin karar alma ve uygulama süreçlerini “katılımcı” olarak planlamaları kaçınılmaz olmalıdır.

Bu bağlamda bakıldığında “yönetime katılım” süreçlerini ve katılımın karar alma iradesine dönüşmesini sağlayan argümanların hangi düzeyde sonuç alabildiklerini incelemek gerekir.

balon-01

Türkiye’nin de kabul ettiği Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın önsözünde; vatandaşların kamu işlerinin sevk ve idaresine katılma hakkının Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin paylaştığı demokratik bir ilke olduğu ve bu hakların en doğrudan kullanım alanının yerel düzeyde olduğu belirtilmiştir.

Bu bağlamda bu katılım hakkını sağlayan ve yasayla da dayanak belirtilmiş olan kent konseylerinin doğrudan yerel demokratik katılım mekanizması içinde sayılması ve işlevlendirilmesi kaçınılmazdır.

Kent konseylerinin kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirme gibi usul ve esasları ilke edinmiş olması göz önüne alındığında bu yapıya üye olan kurumsal veya bireysel temsilcilerin “kent müfettişi” olarak katılım sürecine dâhil olmaları gerekmektedir.

Ancak ülkemizde genel kanı ve uygulamaya bakıldığında kent konseylerinin “katılımcı demokrasi” söylemi altında kentsel meselelere kafa yormaz, siyasi ve bürokratik iradenin sözü dışına çıkmaz, elit ve halk tabakası arasına sıkışarak işlevselliğini yitirmiş, yasa gereği kurulmak zorunluluğu olan yapılar olarak görülmesi katılımcılığa ne denli güdük ve sakat baktığımızın da göstergesidir.

Bu tespitten hareketle yerel yönetimlerde katılım, halka yakınlık ve yerellik gibi demokratik ölçütler bakımından olmazsa olmaz ilkeler bir efsane olarak anılmaktadır.

eller-26

Katılımcı demokrasi lehine geliştirilen ideolojik ve pragmatik argümanlara karşın, günümüzde karmaşık teknoloji toplumunda doğrudan halk katılımının uygulanabilirliğine ve beklenen faydalı sonuçları elde etmeye şüpheyle yaklaşan, hatta doğrudan halk katılımını birçok kötü etkiye sebebiyet verecek tehlikeli bir girişim olarak gören eleştirel katılım literatürü gelişmiştir. Söz gelimi (günümüzde de yaşadığımız) kentsel bir yenileme planıyla ilgili katılımı savunan nice saygın akademisyenler dahi “biz yaptık, siz bir bakın ama ne derseniz deyin, biz bunu yine de yapacağız” diyebilmektedir. Buradaki temel sorun az önce de sözünü ettiğim halk ve elit arasındaki derin uçurumdur.

Halk tarafından katılım, kamu mal ve hizmetlerinin tüketicisi olarak kendi haklarını korumanın bir aracı, danışma hakkı ve mevcut politika belirleyicilerin sahip olduğu karar alma iktidarını topluma devretmesi olarak görülebilir. Elit açısından ise katılım, statükoya destek sağlamaya yarayan bir meşrulaştırma aracı ve kamu hizmetlerini geliştirmenin bir aracı olarak görülebilir; ama asla karar alma iktidarının değişiminin bir aracı değildir.

Bu nedenle elitin halka danışması gerektiği yerel bir hizmet hakkında ifade ettiği “biz bunu katılımcı yaptık” söylemleri, sadece içsel bir duygusal yoğunluğun ve nicelik gereği bir toplantı odasında monolog şeklinde gerçekleştirdiği sunumların sonucunda aldığı kararların ifadesidir.

Hal böyle olunca yerel düzeyde katılım, zaten etkili ve yetkili mercilere erişim imkânı olan kişi ve grupların dayatmalarıyla sınırlı kalacaktır. Bu durumda mevcut iktidar ilişkilerinde herhangi bir değişim meydana getirmediği için yerel düzeyde katılım “sembolik” kalacaktır. Yasal bir gereklilik olarak katılım öngörüldüğünde, katılımın “formalite icabı” çabucak yerine getirilmesi gereken bir uygulamaya dönüşmesi kentsel planların hazırlanmasında, kentin geleceğini etkileyecek hayati kararlarda halkın memnuniyetini ölçmeyen geri dönüşü imkânsız tahribatlar yaratacaktır.

Bu bakımdan katılımcı süreci yönetenlerin katılımcı demokrasi idealine inanmış olması son derece önemlidir.

Kente Karşı İşlenen Suçlar – 4

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Çevre Komisyonu ile Fotopya – Fotoğraf Sanatı Portalı, 2013 yılından bu yana kentlerdeki plansız yapılaşmanın sonuçlarına dikkat çekmek amacıyla -1996 tarihli Habitat İstanbul toplantısı nedeniyle birlikte çalışma fırsatını yakaladığım- gazeteci, çevre dostu mimar Oktay EKİNCİ anısına fotoğraf yarışmaları düzenliyor.

İlki 2013 yılında “Kente Karşı İşlenen Suçlar” başlığı ile yapılan yarışma, 2014 yılında “Ağaca Ağıt“, 2015 yılında da “Kalabalıkla Gelen” temaları çerçevesinde gerçekleştirildi ve sergileri düzenlendi.

Bugün sizlerle teması “Kalabalıkla Gelen” olarak belirlenen 2015 tarihli üçüncü yarışmanın dereceye giren ve sergilemeye değer bulunan 22 fotoğrafını paylaşıyoruz. Sergilemeye değer bulunan 27 fotoğrafı ise önümüzdeki günlerde yayınlayacağız.

 

afis

kadir-civici-01-1-odulu
Kadir Çivici, 1. Ödülü
mustafa-kocakoc-2-odulu
Mustafa Kocakoç – 2. Ödülü
zeynep-ilze-01-3-odulu
Zeynep İlze – 3. Ödülü
banu-diker-mansiyon-odulu
Banu Diker – Mansiyon
gultekin-alkurt-mansiyon-odulu
Gültekin Alkurt – Mansiyon
ibrahim-aysundu-mansiyon-odulu
İbrahim Aysundu – Mansiyon
alahattin-kanlioglu-01
Alahattin Kanlıoğlu
alahattin-kanlioglu-02
Alahattin Kanlıoğlu
Ali Mermertaş.jpg
Ali Mermertaş
arzu-ibranoglu-01
Arzu İbranoğlu
arzu-ibranoglu-02
Arzu İbranoğlu
aysegul-yilmaz-01
Ayşegül Yılmaz
aysegul-yilmaz-02
Ayşegül Yılmaz
cemal-cetin
Cemal Çetin
cetin-kulekci
Çetin Külekçi
emre-bulduk
Emre Bulduk
engun-guneysu
Engün Güneysu
fusun-tirman
Füsun Tırman
hakan-senbahceli
Hakan Şenbahçeli
hasan-icel-01
Hasan İçel
hasan-icel-02
Hasan İçel
hatice-karakan
Hatice Karakan

Hem o, hem bu durumu

suleyman-gencel-02
Süleyman Gençel

1975’lerde çatıdaki kılçık anteni çok çevirmişliğim vardır. Cunda ve Midilli’den aynı eksende TRT ve ERT’yi birlikte izleyebilmek için. Hep şu sözle irkilirdim dönemin gökdeleni sayılan 3 katlı bir Rum evinde anten yöneticisi olarak.

Karlı; sağa çevir, sola çevir.

Hep karlı.

Ama zaten hayatın kendisi karlı.

Hangi netlikte görüyoruz ki yaşamı? Yoksa bize verilen netlik ayarları mı var yaşamı algılatan, süreci okumaya çalışan.

Netliği başkaları yapıyor da biz sadece figüran mıyız?

Şans mı bizi buralara getiren ya da tercihler üzerine kurulan bir iktidarın reayaları olmak mı bize biçilen elbise?

Bilmiyorum.

Gerçi bilseydim âlim olur, blog yerine New York Times’da yazardım.

E.H. Carr gibi konuştum ya neyse

Aslında 21. yüzyılda bu sorunun yanıtı yok.

Rönesans dönemi bilgi birikimi ile zeki bir birey felsefe de yapar tarih de okur matematik de geliştirirdi.

Ama bugünün bilgi teknolojisi içerisinde böyle bir birikime sahip olmak çok zor hatta imkânsız.

Öküzün boynuzundaki dünya tanımlamasını geçtik.

Bir öküzün kafasını çevirip dünyada deprem yarattığı tezinden evrilip en azından öküzlerin sosyal medya kullanabildiği dönemlere devrildik.

Bu da bizim Jean-Jacques Rousseau’ya karşı belki de tek avantajımız.

Konu İzmir olacaktı biz nerelerde dolaşıyoruz.

İzmir deyince “Biz simite gevrek deriz” şeklindeki vulger anlayışın dışına çıkmak lazım.

Nedir bu İzmir?
izmir-kimlikleri-02İzmir Life’ın 2001 Eylül sayısında “Kentin aynaları” başlıklı yazdığım bir yazı geldi aklıma. Hatta o yazı dolayısıyla Ege Ordu Komutanlığı’na “nezaketen” çağrıldığımı da hatırlıyorum. Tamamı kırmızı çizgilerle çizilen makalemin yazış nedenlerini sormuşlardı bana.

Herkes bir şey diyor, sanayi kendi diyen var, ticaret kenti, kongreler merkezi olacak iddiasında bulunan aklı evvellere bile rastlanıyor son dönemde.

Ama İzmir aslında bildiğiniz asker kenti.

Kentin neresinden girerseniz girin bir askeri tesis karşılar sizi tüm haşmetiyle. Narlıdere, Çiğli, Gaziemir, Bornova…

İnersiniz kentin merkezine. Bu kez orduevleri dikilir karşınıza kapıdaki nöbetçileri ile birlikte.
izmir-012Neyse ki Konak Pier’deki firkateynler kalktı da en azından bir derece sivilleştik.

Aslında İzmir, tarihinde bu derece militer bir pozisyonda hiç olmamıştı.

Tersine muhalefetin merkezlerinden biriydi.

Sabetaycılık’tan tutun da Demokrat Parti’ye kadar. Hatta Fethullah örgütlenmesi bile buradan başladı aslında.

Gerçi bu konu şu aralar sıkıntılı.

Yazsan bir dert yazmasan bir dert.

Aslında herşeyi yazmak gerekiyor. Özellikle kentin üzerine bir kâbus gibi çöken masonik örgütlenmeyi.

Neyse bir gün onu da yazarız.

Kente Karşı İşlenen Suçlar – 3

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Çevre Komisyonu ile Fotopya – Fotoğraf Sanatı Portalı, 2013 yılından bu yana kentlerdeki plansız yapılaşmanın sonuçlarına dikkat çekmek amacıyla -1996 tarihli Habitat İstanbul toplantısı nedeniyle birlikte çalışma fırsatını yakaladığım- gazeteci, çevre dostu mimar Oktay EKİNCİ anısına fotoğraf yarışmaları düzenliyor.

İlki 2013 yılında “Kente Karşı İşlenen Suçlar” başlığı ile yapılan yarışma, 2014 yılında “Ağaca Ağıt“, 2015 yılında da “Kalabalıkla Gelen” temaları çerçevesinde gerçekleştirildi ve sergileri düzenlendi.

Bugün sizlerle teması “Ağaca Ağıt” olarak belirlenen 2014 tarihli ikinci yarışmanın 22 fotoğrafını paylaşıyoruz. Önümüzdeki günlerde de 2015 yılında yapılan yarışmanın fotoğraflarını paylaşacağız.

 

mehmet-fatih-yildiz-1-odulu
Mehmet Fatih Yıldız, 1. Ödülü
ahmet-turan-kural-2-odulu
Ahmet Turan Kural, 2. Ödülü
kasim-gumus-3-odulu
Kasım Gümüş, 3. Ödülü
arif-miletli-mansiyon
Arif Miletli, Mansiyon
arzu-ibranoglu-mansiyon
Arzu İbranoğlu, Mansiyon
aynur-yildirim-mansiyon
Aynur Yıldırım, Mansiyon
emre-bostanoglu-mansiyon
Emre Bostanoğlu, Mansiyon
kenan-gurbuz-mansiyon
Kenan Gürbüz, Mansiyon
serife-keser-mansiyon
Şerife Keser, Mansiyon
mehmet-ozturk-juri-ozel-odulu
Mehmet Öztürk, Jüri Özel Ödülü
agaca-agit-01
Ağaca Ağüt
agaca-agit-02
Ağaca Ağıt
agaca-agit-10
Ağaca Ağıt
agaca-agit-11
Ağaca Ağıt
agaca-agit-12
Ağaca Ağıt
agaca-agit-o3
Ağaca Ağıt
agaca-agit-o4
Ağaca Ağıt
agaca-agit-o5
Ağaca Ağıt
agaca-agit-o6
Ağaca Ağıt
agaca-agit-o7
Ağaca Ağıt
agaca-agit-o8
Ağaca Ağıt
agaca-agit-o9
Ağaca Ağıt

Hayat Normale Dönsün Dönmesin, Biz ‘Katılımcı Demokrasi’yle Olmak İsteriz

Günlerden OHAL’deyiz, aylardan gerçekten olağanüstü hallerde.

15 Temmuz’da bizim paramızla alınmış uçakları kullansınlar diye bizim paramızla okumuş çocuklar Ankara’dan başlayarak olmaz işlere kalkıştılar. Yüzlerce insanımız öldü, yüz binlerce insan işini gücünü bırakıp meydanlarda sabahladı. Kamu kaynakları önce darbe girişimine sonra bu meydanlara akıtıldı; belediyeler kent içi ulaşıma, ‘demokrasi’ meydanlarına çay, çorba, su, pide, kavurma, bayrak dağıtma çadırlarına (nereden karşıladılar şimdilik bilinmez) büyük kaynaklar harcadılar. Kalkışma nedenli gözaltılardan basına yansıyan ifadelerin bir kısmı dudak uçuklattı. Tutuklamalar, cadı avlarına dönüşmeye başlayan açığa almalardan öğrendik ki kamu yöneticilerinin bir yarısı diğer yarısından farklı bir şekilde, vatandaşa hizmet derdinde değil başka işlerle meşgulmüş. Meşhur ’paralel’, oraya buraya girmiş, oturmuş, yuvalanmış, devleti adeta işgal etmiş, miş, miş… (‘mış’ları bize masal anlatmasınlar diye yazıyorum tabii… Girmiş, oturmuş, yuvalanmış oldukları gerçek olsa da, biliyoruz keramet sihirde değil ‘’beraber yürüdük bu yollarda’’yla. Garip ama gerçek, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e göre sihirle ve üç harflilerle de olabilir. Kendisi Ankara’yı parsel parsel verirken imzaları basan elleri onların kontrolü altındaymış… mış… mış… Bu bahislerde kabahat altın iğne, alıp da takan senden benden mağdur, 12 yılın başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı bile ‘kandırılmış’… mış… mış…) Memleketin başındaki tek bela, 15 Temmuz kalkışması da değil. Son 7-8 aydır patlamalarda ölenlerin sayısını sayabilmeyi kaçımız becerebilir? Daha dün, gün güne devretmeye yakınken Van’da bomba yüklü araç patlatıldı, sabahın erken bir saatinde Elazığ’da benzeri bir olay İl Emniyet Müdürlüğü’nün neredeyse içinde gerçekleştirildi, televizyonlar bu olay yerine henüz ulaşırken Bitlis’ten bir başka patlama haberi geldi. Yüreklerimiz ağzımızda yaşar haldeyiz çoluk çocuk.

eller-38Bu hallerdeyken memleket, yani güvenlik ve geleceğimizin belirsizliği birinci meseleyken, konuşulabilen elbette ‘’Çocuğunuzla veya annenizle gittiğiniz parktaki oyuncaklar sizce nasıl olmalı?’’, ‘’Kültürpark’ın yeni kültür merkezi projesi yeşili ve kültürel mirası ne kadar koruyor, nasıl daha iyi korur?’’, ‘’Ulaşım kartlarımızın değiştirilmesi sırasında yeniden kart satın almaktan başka çözümler var mıdır?’’, ‘’Körfezi köprüyle geçme projesi yerel kalkınmamıza ne gibi etkiler yapar?’’ gibi sorular çerçevesinde olamıyor elbette. Her gün şehit cenazeleri, bombalar, yeni ölümlerle kuşatılınca hayat, gülümsemek bile neredeyse suça dönüşüyor.

Oysa biz, bizim mahalleli, bizim sokaktakiler, aynı parkı kullanan, aynı muhtarlıktan ikamet alanlar veya sadece bizim caddedeki hareket noktasından, metro istasyonundan gelip geçenler… Ve hatta bambaşka şehirlerden benzer hikâyeleri olanlar… Bizim gündelik hayatımıza dair konuşmamız gereken, konuşabileceğimiz çok şeyimiz var! Üstelik de konuşmak, hayatımızı iyileştirecek yeni yaratıcı öneriler geliştirmeye açılmanın, en azından birbirimizin ve bir arada yaşadığımızın farkına varmanın başlangıcıdır.

Fırsat bulup da konuşmaya başlayabilmek için sıra beklersek… Vay halimize! Çünkü günlük yaşamımızla ilgili konular bir taraftan merkeze doğru çekilip bizden iyice uzaklaşmakta diğer taraftan da dibimizdeyken bile gündemimizden uzaklaşmakta.

İşte tam da bu yüzden, Kent Stratejileri Merkezi adlı bu bloğun önerisiyle gelen arkadaşım Ali Rıza Avcan’a teşekkür borçluyum.

muhitİşte tam da bu yüzden sizlerle burada buluşalım istiyorum. Yerel demokrasi, katılım, kent konseyleri, stratejik planlar, yerelin ve mekânın cinsiyeti, vb. Kaşığımıza ne düşerse! Kimine göre hafif, kimi zaman ağır, yazar, birlikte yürürüz.

Bir dahaki buluşmamıza kadar, belki de bir fikri, aklınıza düşmüş bir sorunun yanıtını yakalamak ya da bir fikrinizi insanlara sunmak istersiniz. Bunun için çeşitli imkânlar var. Örneğin, http://www.muhit.co gençlerin bize bu amaçla ürettiği yaratıcı bir imkân. Bir göz atın, güzel bir başlangıç olabilir. Bu yazı gibi.

Biliriz ki başlamak iyidir.

Kente Karşı İşlenen Suçlar – 2

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Çevre Komisyonu ile Fotopya – Fotoğraf Sanatı Portalı, 2013 yılından bu yana kentlerdeki plansız yapılaşmanın sonuçlarına dikkat çekmek amacıyla -1996 tarihli Habitat İstanbul toplantısı nedeniyle birlikte çalışma fırsatını yakaladığım- gazeteci, çevre dostu mimar Oktay EKİNCİ anısına fotoğraf yarışmaları düzenliyor.

İlki 2013 yılında “Kente Karşı İşlenen Suçlar” başlığı ile yapılan yarışma, 2014 yılında “Ağaca Ağıt“, 2015 yılında da “Kalabalıkla Gelen” temaları çerçevesinde gerçekleştirildi ve sergileri düzenlendi.

Bugün sizlerle 2013 tarihli ilk yarışmanın son 18 fotoğrafını paylaşarak 2013 yılı yarışması faslını kapatıyoruz. Önümüzdeki günlerde de 2014 ve 2015 yarışmalarında dereceye giren fotoğrafları paylaşacağız.

Bu arada savaşlarla, ölümlerle, haksız tutuklama ve görevden uzaklaştırmalarla dolu sıkıntılı bir ortamda yaşamaya çalıştığımız bayramınızı kutluyor, iyi seyirler diliyoruz.

resim17
Arzu İbranoğlu, Bursa
resim18
Birol Kıraç, Gaziantep
resim19
Burak Tiryakioğlu, İstanbul
resim20
Burak Tiryakioğlu, İstanbul
resim21
Cihan Deniz, Ankara
resim22
Yılmaz Aynalı, Edirne
resim23
Ercan Bozkurt, İzmir
resim24
Faruk Keskin, Antalya
resim25
Gökhan Kopuz, Rize
resim26
İsmail Okur, Sakarya
resim27
Karahan Parlatan, Adana
resim28
Mehmet Turan Özdemir, Trabzon
resim29
Mehmet Yasa, İzmir
resim30
Murat Yılmaz, İzmir
resim31
Mustafa Arslan Yüksel, İzmir
resim32
Fahri Yılmaz, İstanbul
resim33
Mürsel Yağcıoğlu, İstanbul
resim34
Sevilay Namlı, İstanbul