Yıllar önce sevgili şair dostum Sedat Şanver ve bir grup arkadaşla bir dergi çıkartma serüvenimiz olmuştu. Dergiyi 1998 yılı içinde çıkardık hatta on sayıya bile ulaştık. Sonra parasızlıktan battık.
Sevgili arkadaşım Ali Rıza Avcan, kent üzerinde sözü olanların yazı yazabileceği bir blog oluşturduğunu söyleyince aklıma bizim dergi serüvenimiz geldi. Onu bir anlatmam gerekli:
Yıl 1998 olsa gerek heyecanla bir dergi çıkartalım diyoruz. Eh dergi denilince edebiyat olur, böyle bir klişe vardır; ama bizim dergi edebiyat değil “Şehir Kültürü” adıyla bir dergi oldu. On sayıda şehri anlattık.
Sedat’a ve diğer edebiyatçı arkadaşlara şehrin önemini gelecekte kentlerdeki yatırımın, finansın, mücadelenin, yaratılan rantların, projelerin çok şeyleri beraberinde getirdiğini, bu nedenle şehir dergisinin gerekliliğini dilimin döndüğünce anlattım.
Onlar da kabul ettiler ve edebiyat yerine içerik şehirle ilgili konular oldu.
On sayıda kentlerle ilgili ne anlatılabilinirse biz de bunlardan bir bölümünü anlattık.
Ama anlatılacak, tartışılacak ve altı çizilerek geniş kesimlere taşınacak onlarca konu ve meselenin olduğunu söylemeye bile gerek yok.
Aradan neredeyse on- onbeş yıl geçti, şehirler daha da önem kazandı. Bu yapıları çözemeyen bir anlayışın hiçbir alanda başarı şansının olamayacağını düşünenlerdenim. Yerel yönetimler zaten banko bu alanın içinde yer alıyor ama ülke siyasetinde de başarılı olmak şehirlerin yeni bir vizyonla ele alınmasından buradaki projelerin hayata geçirilmesinden geçiyor. Nitekim yıllardır bunu yaşayarak görüyoruz.
Şehir benim için “Beş Şehir” de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın destansı anlatımında dile gelen adeta bir canlı, varlığıyla bir şeyler fısıldayan bir ruhtur.
Başka bir açıdan bizimle birlikte yaşlanan, içinde hayatımızın geçtiği bizi sarıp sarmalayan ana kucağıdır. Orada anılarımız, aşklarımız, kavgalarımız ve mücadelemiz vardır.
Bir başka şehir tahayyülümüz ise şehrin kendine özgü bir iktisadının ve finansının olmasıdır. Gerçi David Harvey’in Marksistlerin bu konuya gereken önemi bir türlü vermediklerini yana yakıla anlattığını hepimiz biliyoruz.
Öyle ki bir semtte yapacağınız kentsel dönüşümle koca semti bir anda itibarlı hale getirip oradaki insanları hali vakti yerinde vatandaş haline getirip dünyalarında yeni anaforlara kapı aralayabilirsiniz.
Başka bir söylem de kentlerdeki ortak alanların tasarlanması konusunda kentte yaşayanlarla karar verenlerin aynı noktada buluşamamasıdır. Bu da Gezi’ de olduğu gibi muazzam bir mücadele alanın önümüze açılması demektir.
Karar verme süreçlerine katılımı içine sindirmemiş yönetimlerin şehri kendi malı gibi görmesi ve üzerinde her türlü tasarrufu yapabileceğini sanması ne yazık ki, mücadele alanının ve efektinin yoğunlaşmasına neden oluyor ve buradan iktidar ilişkilerinin sorgulandığı bir mecraya dönüyor.
Belki de Henri Lefebvre’nin dediği kıvılcım da buradan çakacaktır: yurttaşla yoldaşın birlikteliği devrimi ateşleyen bir unsur olacaktır.
Neden olmasın artık işçi de, beyaz yakalı da, ofiste gününü tüketen çalışan da mekân olarak kentte yaşamıyor mu?
Başka bir deyimle şehir ruhu olan ve bize fısıldadıklarıyla koca bir fabrika değil midir?
Kısaca anılarımızla yaşlandığımız şehir aynı zamanda meydanında itirazımızı da haykırdığımız devasa bir arenadır.
Evet, teşekkür ederiz sevgili Alirıza Avcan’ a.
Bu arenayı gündeme taşıdığı için.
Salim Çetin, Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü


















1976 yılında ise Alaybey tersanelerinde iki gemi kızağa konulunca bunların isimlerinden birinin tersanenin adını taşıması, diğerinin ise Dokuz Eylül olması kararlaştırılmıştı. 1966’dan on yıl sonra Dokuz Eylül tekrar sulara geri dönecekti. Mazotla çalışacaklar ve formları Atatürk’ün isimlerini verdiği Efes ve Sur gemilerine benzeyecekti. İki katlı, ön ve arka güvertenin bir bölümü açık ve Türk mühendislerinin imzasını taşıyan bu iki kuğunun yukarıda bahsettiğimiz Alman vapurlarından farkı ise dikdörtgen ve ahşap pencerelerin kareye dönüşmesiydi. İki vapur 2012 yılına kadar İzmir körfezinin iki yakası arasında milyonlarca yolcu taşıdılar. Ekonomik ömürlerinin sona ermesiyle -ki ne derece doğru olduğunu bilemeyiz- önce satışa çıkarıldılar, daha sonra da müşteri çıkmadı bahanesiyle batırıldılar. Memleketimizde sanayi müzeciliğine önem verilmediğinden balıklara yuva olmaları daha uygun görüldü. Çağdaş uygarlığa ulaşmakta bir kez daha sınıfta kalmıştık.
Dokuz Eylül, ikiz kardeşi Alaybey’le derin sular altında huzur içinde sonsuz uykularına daldılar demek isterdim ama maalesef öyle değil. Çünkü huzursuz bir uyku onlarınki. Bin bir özenle yaratılan ve on yıllarca okul çocuklarına kutsal bir mitoloji olarak aktarılan en önemli simgeyi kendi elleriyle deniz dibine gönderen bir şuursuzluğun sebebini düşünmekte ve acıyla çürümekteler. Sanırım onlar sular altında yok olurken biz de kimliğimizi kaybetmenin acısını yaşayacağız. Çok uzun konuştuk galiba. Gelin şimdi tören alanına gidelim ve hamasi nutukları dinleyip kendimizi uyuşturalım.
rle ilgili operasyonların kapsamını ve bu operasyonların hangi toplumsal aktörler tarafından yapılacağını belirlemek amacıyla toplanan çalıştaylarda, bu bölgenin sahip olduğu havra kümelenmesi nedeniyle kültür ya da inanç turizmi özelinde yüksek bir potansiyele sahip olduğu belirlenmiş ve bu kabul çerçevesinde İzmir Musevi Cemaati Vakfı tarafından geliştirilen “İzmir Projesi: Kemeraltı’ndaki Sinagogların Turistik Mekân Olarak Korunmasına ve Bir Musevi Müzesi Kurulmasına İlişkin Plan” kapsamında İzmir Musevi Cemaati Vakfı ve diğer örgütleyici aktörlerle birlikte İzmir Musevi Müzesi’nin yapılması uygun görülmüştür.
2014 yılında önerilen bu proje ne yazık ki içinde bulunduğumuz tarihe kadar yaşama geçme şansını bulamamış, bunun için yapılan girişimlerden sonuç alınamamıştır. Öte yandan İzmir Musevi cemaatinin önde gelen mensuplarının TARKEM tarafından kurulan İzmir Kültür Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği’ne fahri üye yapılmaları suretiyle, TARKEM’in bu bölgedeki amaç ve hedeflerine itibar kazandıran dini bir azınlık cemaati desteğinin örgütlenmesi sağlanmıştır.