Şiir Atlası…

KİMLİK KARTI

Kütükte kayıtlıyım.

Arabım.

Kartımın numarası elli bin.

Sekiz çocuğum var.

Dokuzuncusu yolda.

Yazdan sonra burda.

Kızıyor musun?

 

Kütükte kayıtlıyım.

Arabım.

Bir işim var, çalışıyorum.

Arkadaşlarım var, acı çeken,

sekiz de çocuğum.

Taştan çıkarıyorum ekmeklerini,

üstlerini başlarını, defterlerini

taştan çıkarıyorum.

Dilenmiyorum kapı kapı,

olmuyorum iki büklüm

eşiğinde senin

Kızıyor musun?

 

Kütükte kayıtlıyım.

Arabım.

Halktan biriyim.

Sabırlıyım.

Öfkeyle kaynayan topraklara

salmışım köklerimi.

Çağlardan çok uzaklara bağlı

babam benim,

yüzyılları doğuşundan çok uzaklara,

selvilerden, zeytinlerden, çok uzaklara,

bütün bitkilerden çok uzaklara bağlı.

Nujub efendilerinden değil,

kara saban sürenlerden.

Büyük babam da köylüydü,

yoktu soy ağacı.

Başımızı sokacak bir kulübe

benim yuvam,

kamışlardan, dallardan.

Hoşnut musun benim bu halimden?

Halkım ben.

 

Kütükte kayıtlıyım.

Arabım.

Saçları: Kara.

Gözler: Kahve rengi.

Özel belirtiler:

Alnında bir çatkı.

El ayası deniz kabuğunun içi gibi kırmızı.

Uyuşturur tuttuğu eli bu eller.

Ayrıca zeytin yağını,

bir de kekiği severim çok.

Arayan bulsun beni

bir yitik köyde,

adsız yollarda unutulmuş.

Tarlalarda ter döker insanları,

taş ocaklarında ter döker.

Özlüyor insanlar

insan gibi yaşamayı.

 

Kütükte kayıtlıyım.

Arabım.

Atalarımın üzüm bağlarını sen aldın elimden,

çocuklarımla ektiğim toprağı

sen aldın.

Bıraktın bu taşları

bize, çocuklarımıza.

Alacakmışsınız

elimizden bu taşları da

doğru mu?

 

Bir daha diyorum!

Bir daha!

Kütükte kayıtlıyım

Birinci sayfanın ta başına.

Nefret etmem insanlardan

saldırmam hiç kimseye.

Ama aç korlarsa beni,

korlarsa çırılçıplak,

yerim etini beni soyanın,

hem de yerim çiğ çiğ.

Açlığımı kolla benim

ve öfkemi.

 

Damarıma basma.

Mahmut Derviş, Çeviren: A.Kadir – Afşar Timuçin

6111229511_da568b7081_o

BİR ŞEHİR

Birkaç yokuş tırmandım bir iki dönemeç döndüm ve yürüdüm

burnumun doğrusuna yürüdüm yürüdüm

                                                           bir kapı açıldı girdim

                                                                  yitrdim kendimi kendi içinde

bilmediğim bir şehir

görmediğim biçimde evleri

kimi karınca yuvası gibi bomboş

kimi baştan aşağı pencere kimi kör duvar

bir sokağı saptım çamurlu dar eğri büğrü

dönüp dolaştırdı getirdi beni eski yere

asfalt bir caddeyi çıktım bulvar ortası

uzayıp gidiyor tanyerine kadar dosdoğru geniş

bir mahallede yağmur yağıyor

                                                        bitişiğinde güneş

                                                                            üçüncüsünde ayışığı

bir köprü geçtim

yarısında fenerler pırıl pırıl

                                    yarısı kapkaranlıktı

yan yana iki ağaç gördüm

yaprak kımıldamıyor birinde

öbürü kıvrana kıvrana inleyip haykırıyor

bir şehirde birbirine benzemiyor hiçbir şey

                                                               insanları bir yana

onların hepsi ikizdi üçüzdü beşizdi onuzdu milyonuzdu

hepsi korkak

       hepsi yiğit

              hepsi aptal

                     hepsi akıllıydı

                             hepsi domuzdu

                                    hepsi melekti

Nazım Hikmet, Son Şiirleri, 7 Eylül 1961, Laypzig

www-02-Augustusplatz

ERKEN TRENLERDE

Bu yıl Moskova’nın dışındaydım,

Ama karda, ayazda, fırtınada,

Zorunlu olduğu zaman daima

İşlerim için kente uğruyordum.

 

Sokakların henüz zifiri gece

Olduğu sıra yola koyuluyordum

Ve orman karanlığı boyunca

Serpiyordum gıcırdayan adımlarımı.

 

Kavşaklarda beni karşılıyordu

Yerinden kalkıp aksöğütleri boşluğun.

Dünya üzerinde yükseliyordu takım yıldızlar

Ocak ayının soğuk çukurunda.

 

Çokluk avluların gerisinde

Geçmek için bana özeniyordu

Kırk numara ya da posta treni,

Ama ben altı yirmi beşe yürüyordum.

 

Birden ışığın hünerli buruşukları

Çimdiklerin tutamıyla toplaşıyordu bir küreye.

Tüm azametiyle projektör geçiyordu

Sağırlaşmış viyadükün üzerine.

 

Vagonun sıcak bunaltısında

Kapılıp gidiyordum bütünüyle

Doğuştan bir zaafın akışına

Ve edinilmiş olana ana sütüyle.

 

Geçmişin ani karmaşaları

Ve savaş yılları ve yoksunluklar içinden

Ben susarak tanıyordum Rusya’nın

Eşi bulunmaz çizgilerini.

 

Zapt ediyordum da bir tapınmayı

Ben tanrılaştırarak gözlüyordum.

Burada köy kadınları vardı, kasabalılar,

Okullular, çilingirler.

 

Onlarda yoksulluğun yerleştiği

Uşaklanmadan yoktu hiçbir iz,

Yetersizlikleri ve yenilikleri

Beyler olarak taşıyorlardı onlar.

 

Atlı arabalarda gibi yerleşip topluca,

Bütün çeşitliliği içinde pozların,

Okuyorlardı yeni yetmeler ve çocuklar,

Düzenlenmişler gibi sağlamca.

 

Moskova bizi karşılıyordu

Gümüşe dönüşen karanlıkta,

Ve, terkederek ikili ışığı

Çıkıyorduk dışarıya metrodan.

 

Genç kuşak tranzanlarda sıkışıp ilerliyordu

Ve kaplanıyordu yürüyüş halinde

Taze kuşkirazı köpüğüyle

Ve ballı pryanik’lerle.¹

1. Rusya’ya özgü tatlı ve bahartlı bir bisküvi.

Boris Pasternak

 

Banaz Oturak 56523 Makina, 1987

Nilgün Marmara ve şiirleri

Nilgün Marmara (13 Şubat 1958-13 Ekim 1987), yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde yapmış ve üzerine incelemeler yaptığı Amerikalı şair ve yazar Sylvia Plath’in yaşama bakışından ve düşüncelerinden oldukça etkilenmiştir. Şiirlerinde çoğunlukla, birinci tekil kişinin düşle gerçek arasında gidip gelen, kırılgan izleklerini kullanan Marmara’nın eserleri Daktiloya Çekilmiş Şiirler (1988), Kırmızı Kahverengi Defter (1993, Günlük, Gülseli İnal tarafından hazırlanmıştır), Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntihar Bağlamında Analizi (1985) dir.

C3mdnk2XUA0dhko 

KENT

Ağarmaz kanı kargışın;

                                  kent,

                eklemeden kendine,

                bulmaz sınırını sevinin,

                bulmaz dizisini yüreğinin.

 

Kent eflatun göğü taç kılmış,

               korunuyor surlarla.

O da bilir eksiktir,

              biri eksik olduğunda.

 

Geçmiş gecenin imgesini zorlar,

              belirsizliğe gizlenen izini.

Dönüşü alıkoyanın kim olduğunu,

Yıldızsı kuraklığın kaç koyağında

              durulduğunu sorgular.

 

O; kent,

                kendi görümüne kör olan,

                hep işitti öz sesini,

                içinde yaşayanın.

                                                                           Eylül, 81

nilgun-marmara

. . .

Ve doğruluruz her karanlıkla

Sarsılmanın yakın imgesinde.

Bu şehrin insanları dostum

Yokuşları mutsuz çıkıp da

mutlu mu inerler?

Hayal çiçeklerini mi koklarlar

kafes içkievlerinde?

İletilir mi bengi ay?

Öyle ya güneş de yorar

Çalışmak gibi.

Bundan işte izbeler yalnızlığı

Kaçkın bocalayanlar öyle

Kentlerle köyler arası.

Sarı yayılmış hücrelere

Korkunç uzanır günler

Durdukça çorak gecelere

Rüzgar ne katar varlığa

Yabanıl dönüşlerle?

Yüreğin burkulması,

Göz dayanıksızlığı,

Aşk azlığı. . .

                                                        Kasım, 83

maxresdefault

REMBETİKO

Söyler ve çalar
Rembetiko
taşkın imparatorluğunu ayrılığın.

Alt yerlerde irin çoğulluğu,
görülemeyen yanık ezgidir üzerimizde.

Vakti yok rembetikonun hiçbir telde,
dehşet ritmi nde yığılan göğün,
ölçer dibini lağımın, köstebek yuvalarında.

Şimdi bir çalgı rembetiko kendini süren
İstemeden, istenmeden, zayıf, benzersiz
sıfırı sollayarak kayıp giden.

Haziran, 85

 

Ey, iki adımlık yerküre

Senin bütün arka bahçelerini

           gördüm ben !

sylvia-plath-ve-nilgun-marmara-listelist

…. Çocukluğun kendini saf bir biçimde

akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte!..

 

“Metin Altıok Ağıtı”

Ben bu dünyada bir pıtrağım

Görebiliyorsam eğer…

          Sonbahar yapraklarından sehpa örtüsü yaptığımızdandır.

Düşünebiliyorsam eğer…

          “Rakılar içip resimler astığınızdan”dır.

Hep güzeli arıyorsa meğer…

          Kahvaltıda bir dilim ekmeğimin zeytinden gözü, reçelden ağzı,

          makarnadan burnu olduğundandır.

Hissedebiliyorsam eğer…

Ekmek içlerinde yoğurulmuş tilkiden oyuncağım olduğundandır

          içki sofrasında.

Okuyabiliyorsam eğer…

          Masal kitabımda zümrüd-ü ankanın resmi olduğundandır.

Özleyebiliyorsam eğer…

          “Aramızda dağlar varken, elin elime yakın olduğundandır.”

Affedebiliyorsam eğer…

          “Fare deliğinde sinek babam” olduğundandır.

Merhamet edebiliyorsam eğer…

          Bingöl dağlarından gelen sincap postuyla konuştuğumdandır.

Acı çekebiliyorsam eğer…

          Acım şiiri ne, şiirini bana işlediğindendir.

Gülebiliyorsam eğer…

          Adım “Zozima Zoziteralo” olduğundandır.

Paylaşabiliyorsa meğer…

          Ölümün acısını, evladı yakılan analardan saklamak zorunda

          kaldığımdandır.

 

                                                  “O gün çok güzel bir gündü,

                                                  Ama çabucak geçip gitti.

                                                  Bir mektup yazsam;

                                                                      Sayın Pazartesi

                                                                      22 Ekim 1979

                                                                      ANKARA

                                                  Desem, acaba gider mi?”

 

                                                                                                             Zeynep Altıok

 

Metin-Altıok

DÜŞERİM

Bazen oturduğum yerde

Kendi kendime dalıp giderim,

Bulanık geçmişimle.

Genişleyen halkalar çizerim,

Bir düşün uyanık imgesine.

Gölünüze taş düşerim.

Sizse hep konuşursunuz

Sığınıp kof sözlere,

Kaçarak kendinizden

Uğuldayan hüznünüzle.

Telaşla geceyi bulursunuz.

Gözünüze yaş düşerim.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_43

YIKICILAR GELDİLER

Ve evin yüzü burkuldu,

Bir kıpırtı vardı şakaklarında.

Yıkıcılar geldiler, çatıdan başladılar;

Kiremitleri topladılar birer birer.

Tahtaları söktüler, kanırtıp çivileri

Ellerinde keserler.

 

Anımsar mısın denize karşı oturmuştuk.

İkimiz de arkamızı dönmek istememiştik kıyıya.

Susmuştuk uzun bir hesaplaşmayla.

İki sevgili vardı yan masada;

Umurlarında bile değildi deniz,

Alınları birbirine değecekti az daha.

 

Yıkıcılar geldiler,

Çıkardılar kapı ve pencerelerin pervazlarını.

Kör gözleri ve açılmış ağzıyla

Kaldı temelleri üstünde umarsız ev.

Sıra balyozlardaydı artık,

Çelik iskeletini evin ortaya çıkarmak için.

 

Benim göğüs kafesimde bir iskete,

İskeletimin bekçisi, içten bağlı kemiklerime.

Sıçrayıp duruyordu ordan oraya,

Duyuyordum kıpırtısını içimde.

Bir bulut geçiyordu senin gözlerinden.

Oturuyorduk; ben kızgın çölüm, sen yıldızsız göğünle.

 

Yıkıcılar geldiler;

Düştü gürültüyle yüzü köhne evin,

Göründü bazı odaları ve iç duvarları.

Ayrı renklere boyanmış sofası, isli mutfağı.

Bir kesit kalmıştı geriye şimdi o evden

Eski bir yaşantıyı simgeleyen.

 

Çıkıp yürümüştük kıyı boyu

Benim sıvası dökük yüzüm, senin çocuk gözlerinle.

Oysa sen yürümeyi sevmezsin.

Nasıl da değişmişti görünüşü

Yıllardır görmediğimiz kentin!

Yürümüştük anısıyla eski cumbalı evlerin.

 

Yıkıcılar geldiler, yıktılar bütün duvarları.

Yalnız temel kaldı geriye ve birkaç tuğla kırığı.

İş araçlarındı artık,

Bir canavar ağzıyla deşmek için toprağı.

Ve temizleyecekler kazılan yerlerde

Bizden kalan balçığı.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_42

RÜZGAR

Sanki bir çocuk hayaleti

Koşuyor, koşuyor da

Tozuyor durmadan

Ardında kalan izi.

Rüzgar geniş eğriler çiziyor,

Yine kendisinin sildiği.

At diye bindiği

Kuru söğüt dalını,

Uçarı bir sevinçle

Sekerek sürükler gibi.

Rüzgar geniş eğriler çiziyor,

Yine kendisinin sildiği.

Oyuna dalmış besbelli,

Alıp başını gitmiş

Ve yitirmiş düzlükte

İncecik gövdesini.

Rüzgar geniş eğriler çiziyor,

Yine kendisinin sildiği.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_45

YALNIZLIK

Yalnızlık belki de gece yarısı

Işık sızan bir penceredir ama,

Kimi zaman da bozkırda

Çıplak dağlarda,

Yerde yatan bir taştır

Yorgun ağırlığıyla.

 

Yalnızlık kale kapısında,

Fındık kabuğunda,

Atılmış bir ayakkabıda çöpler arasında,

Kozasında ipekböceğinin,

Gergin bir örümcek ağında,

Ama daha çok oteldedir

Küçük bir taşra kasabasında.

 

Hey yolcu; acıyım unutma,

Ben de varım orda.

 

Akan sudadır yalnızlık,

Adak ağacında;

Issız bir yamaçta

Sallanan renkli çaputlarıyla.

Her biri bir başka dert simgesi.

Sessiz yatırdadır yalnızlık,

Devrik bir mezar taşında.

 

Eski bir konsolda, kendine aşık

Ve saat tıkırtısında,

Uğuldayan rüzgardadır

Dallar arasında,

Bir kadeh rakının

Puslu beyazlığında,

Yalnızlık asıl yürektedir ama.

 

Hey yolcu; acıyım unutma,

Ben de varım orda.

 

Işık sızan bir pencere olabilmişsen,

Bozkırda çıplak dağlar,

Fındık kabuğu, kale kapısı,

Yerde duran kara taş

Ve atılmış ayakkabı çöpler arasında;

Hem kalabalık,

Hem de yalnızsın bana kalırsa.

 

Saymaya gerek yok gerisini,

Söylendi ve kesildi.

Ama ben tarttım kendimi,

Bastırdım elimi göğsüme;

Kentleri düşündüm, yoksul köyleri

Ve kendimi biraz da

Pıhtı bir gecede dostlardan uzakta.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_55

KONYAK, KİTAP VE KAHVE

Tenha bir eylül bahçesinde

Bir bardak konyak, kitap ve kahve

Otururken dalmış kendi kendime,

Güz rüzgarı geçiyor kitabımın içinden

Ot kokan nefesiyle.

Hızla çevirerek sayfalarını

Savuruyor bütün harfleri

Gözlerimin önünde,

Koparıp kimbilir hangi sözlerden

İrili ufaklı belki binlerce.

Telaşla kapatıyorum kapağını kitabın

Bastırıp üstüne elimle.

Bakıyorum her şey yerli yerinde,

Tenha bir eylül bahçesinde

Bir bardak konyak, kitap ve kahve.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_64

SONE -XIII

Birbirine benzer bütün ara istasyonlar;

Sarıya boyanmış yapılar arasında,

Yutkunup duran huzursuz ağaçlar

Ve paslı bir hüzün bulaşığı her yanda.

Katardan ayrılmış yük vagonları

Yorgun beygirler gibidir raylar üzerinde.

Uzaklardan sürekli köpek havlamaları

Karışır bir trenin isli düdük sesine.

Bir adam dolaşıp durur kendine konuşarak,

Bekler belki de bir posta trenini,

İçinde bir deniz kayalara vurarak,

Parçalar hışımla kendi kendini.

Ara sıra giderim o küçük istasyonlara;

Ağzımdan dilsiz bir çığlık karışır rüzgarlara.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_96

SONE -IV

Bende vardı, ama ben yıllar yılı,

Bende olanı hep sizde de aradım.

Biraz ürkek, biraz suçlu, kaygılı,

Yüreğinizi sezdirmeden yokladım.

Dem çekse bir güvercin karşı çatıda;

Sizdekini arardım bırakıp bendekini.

Böyle böyle gördüm işte sonunda,

Bir yılanın deri değiştirmesini.

İnsanın talihsiz oyunudur bu,

Yıkımı yine kendi elinden olur.

Engelleyemez paylaşmak duygusunu;

Gün gelir yorulur, kendini de unutur.

“Ben buraya bebe hakkı için geldimdi;”

Ben kimdim unuttum, bebeler kimdi.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_50

BİR GÜN ÖLÜRÜM

Uzak, solgun çocukluğum;

Akşam alacası, kasaba,

Çatılarda kargalar.

Hüzünlü gençliğim;

Sabahçı kahveleri,

Umutsuz aşklar.

Bir anı tüneği şimdi

Yaşadığım geçmiş yıllar.

 

Ben derim ki;

Ömrüm, ömrüm!

Mumlar neden eriyip sönerler de

Tersine doğru yanmazlar

Uzayarak yeniden

Ve insan doğmak ister mi

Bir daha ölmek için?

 

Ölümü arayarak geçti

Bunca yılım.

Kötü annem

Beni komşunun oğlu kadar seven,

Yok olan babamdı belki

Ölüm tutkumu pekiştiren.

 

Elbet bir gün ölürüm.

Ömrüm, ömrüm

Ve yanan mum

Kara bir fitil bırakan ardında

Ne kadar benziyor birbirine.

 

Zifiri karanlıktı gece.

Mum bitti yanmadı tersine.

Beyaz mürekkeple yazdım

Bu şiiri karanlığın üstüne.

 

Ben derim ki;

Geçip gider zaman.

Geri alınmaz bazı şeyler.

 

Ömrüm, ömrüm

Ve yanan mum biter.

 

Soğur cehennem bile!

notlar-metin-altiok01-620x330

SÜRGÜN

Kendine sürgün

Bir garip kişiyim;

Sabah akşam imza veren.

Bilmemem gereken

Şeyler öğrendim;

Taraf tutmaz

Tanrı bilirim

Kaybetmekten

Korktuğu için.

Sorular sordum

Sormamam gereken.

Kendime bir

Kefen biçtim

Kendi tenimden.

Sınırlarımı aşmak

Yasaktır bana.

Yoksul yüreğim

En kuytu kahvem.

Acıya tezhibim,

Hüzne redif.

Yalnızlığın gözlerine

Sürme çeken.

Öyle biriyim ki;

Geceleri uykusuz

Kuyuları dinleyen.

Adım büyücüye

Çıktı bu yüzden.

Kendine sürgün

Bir garip kişiyim;

Kutsallığı zincir gibi

Parmağında çeviren.

Umudu depremden,

Aşkı külden

Bekleyen benim

Aranızda

Yerim yok zaten

Heybesinde yılan

İşaretleri,

Baldıran zehiri

Yüzüğünün içinde

Ve yanında

Kav taşıyan ben;

Tekinsizim size göre

ibret için

Yakılması gereken

Merhabam kalmadı

Kimseyle.

Haç çıkardım

Namaza dururken.

Herkes tanır beni

Alnımdaki döğmelerden.

İnançsızım, dinsizim

Yeminle yalan

İkiz kardeşken

Kendine sürgün

Bir garip kişiyim;

Bulanık sularda

Yüzünü ararken sevda,

Bir tutam saç derisiyle

Uçuşurken rüzgarda.

Her şey ne kadar

Kendisidir düşünün

Hızla kokuşurken dünya!

Rıh dökülürken

Kan damlalarına,

Cesetler gördüm

Irmak boylarında

Çalıların arasında.

Faili meçhul

Cinayetler bilen

Çaresiz bir adamım

Adını bile kekeleyen.

Bilmemem gereken

Şeyler öğrendim.

Sorular sordum

Sormamam gereken.

Gördüm apaçık

Görmemem gerekeni.

Söylenmezi söyledim.

Suçum büyük

Ve taammüden.

fft1_mf13397-1

SONE -1

Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman;

Aşındırarak bütün güzel duyguları.

Bir yarım umuttur elimizde kalan,

Göğüslemek için karanlık yarınları.

Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı,

Damağımda kösnüyle gezinirken;

Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı,

Dışarda rüzgar acıyla inilderken.

Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri,

Seninle bir döşekte sevişirken bile.

Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri,

Çarşılarda, pazarda ellerinde file.

Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka;

Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.

 

 

Kent şiirleri…

BİR KENTİN DIŞARDAN GÖRÜNÜŞÜ

Bütün bir gün derin suları kolladı şunun için
Bir çoban mevsimini geçirmek için saçının billûrundan
Üç kulesi altı şairi sayısız minareleri
Ve yer yer uçuklamış kıyılarıyla
Bu kent bütün bir gün. Hadi gidelim.

O senin bir türlü belleyemediğin
Kuştur. Bir türkünün hallacında dağılmış
Keçedir. Onu Doğuda nehirlerin kaynaklarına
basıyorlar
Balkondur. En bencil sarmaşığa çekilidir tetiği
Lekedir. Eski Frikya üzümünden inansız menekşeden
Taştır. Bizansın yıkılışını kibirle sürdürmektedir
Çocuktur. Babasınınkine benzer annesinin yüzü
Çünkü mutlu İstanbul kadını alır erkeğinin yüzünü
Çünkü daha dün dört tarafından çekiştirilmiş
utancınla
Şiirime güvenli bir barınak aramıştın

İnce parmaklarıyla
Aralamaya çalışırken kederini
Sen yitip giden aşkta

Senin kahkahanın boğumunda
Söz temiz değil

İklim. Devrik tezgahı güneşin
Sokaklardan kadınsı bir seccade gibi akıyor iklim
Gözlerimiz bozuluyor kanımızın gürültüsünden
Kırmızılar bitişiyor hiçbir şey kesin değil
Tenteler gökyüzüne bir folklor kazandırıyor
Yeni yapıların kekemeliği ve akasya
Ve çınar. Yelesinin içinde tükenmiş bir aslan
Ve sütunlar başıbozuk devriyeleri
Ne kuşatmalar ne dostluklar pahasına
Büyük bir mutfak yaratmış bir imparatorluğun,
Yalnız sütunlar savunuyor serinliği

Saatler uzun günler kısa

Fenikelileşememek. Ben bu sözü söylüyorum
Bu sözü sana söylüyorum bir gün gerekir nasıl olsa
Serhas’ın askerlerine gümüş zincirlerle döğdürdüğü
Öbür ucuna da gittim ben bu suyun,
Buradan taa peygamberler kıyısına kadar
Büyük suları sadece karpuz soğutmada kullanıyorlar
Fatih Sultan Mehmed gemilerini karadan yürüttü ya
Deniz kaçkını bir ulusun çocuklarıyız biz o gün bugün
Toprakçıl bir çapadır Denizyollarının arması bile,
Ama dilimizde yine de en ürpertili kelime deniz
Yine de sokaklarda bir kanal eğilimi
Dondurmacılarda bir ikinci kaptan tavrı
Teneşirlerde bir tekne beğenisi
Bir kazazede takısı bulunur sarhoşların yüzlerinde

Yine de faizcinin sesindeki hasır
Yelken olmaya özeniyor

Şoför edebiyatına önsöz olarak geçse yeridir
Yeni Cami’nin caddeye dadanmış dirsekleri
Ve
Bitişiğindeki gri gökkuşağının altından
Agop’un ülkesine bir anda geçilir
Orada işte orada
Kibrit bilekli kızların anahtar burunlu sekreterlerin
Lastik mühürle para basanların eğeyle tabanca
üretenlerin
Cüzamlı işhanlarının çiçekbozuğu basımevlerinin
Önlerinden dalgın dalgın yürüyorsun

Sen ki bu şehrin eski tutarsızlarındansın
Kök bitkilerin heterogüllerin Çin yakılarının arasından
Bir güz sonu duygusunu ancak bir kez duyulabilecek
bir sığınma eğilimini
Kuytulardan aldığın bir çiçek gibi yukarı semtlere
doğru sürüklüyorsun

Sen ki
Ayı Hugo’dan zararsız Mallarme’ye, kaçık Artaud’ya kadar
Bir şeyler okudun biraz. İyi.
İngilizlerden de saymayı öğrendin biraz. O da iyi.
Ağzında bir tatil gevezeliği
Alnında bir ayazma serinliği taşıyan
Bir kadını sevdin çok. O belki daha da iyi.
Ama ne yap biliyor musun?
Şu eski adresini değiştir artık
On yıldır bilgeliğini tüketti.

Saatler uzun, günler…

CEMAL SÜREYA

36329069126_e31e1499be_o

BÜYÜK ŞEHİRLERİ TAKDİM EDERİM

sana büyük şehirlerden bahsedecegim;

en büyük camiler orda kurulur

en küçük mezarlar orda kazılır

en kara yazılar orda dizilir

yüksek minarelerde sela verilir

civar hanelerde zina edilir

büyük şehirlerde yalan söylenir tosunum

halbuki küçük köylerin

mezarlığı bile yoktur

büyük şehirlere bağlanma mehmedim

öyle bir şehre yerleş ki

küçük fakat bizim olsun

sokaklarında tanımadığın yüz

ensesine şamar atamayacağın kimse dolaşmasın

her ağacına elin

her karış toprağına terin değsin

ve kuytu evlerden birinde

senden habersiz ölenler olmasın

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

 

34921204394_679560cb4e_o

GIRNATA’YA HİÇ GİTMEMİŞ BİRİNİN BALADI

                                            Federico Garcia Lorca’ya

Ah ne kadar da uzak denizler, ovalar, dağlar!

Ağarmış saçlarımı başkaları görüyor şimdi.

Gitmedim hiç Gırnata’ya.

Saçlarım ağarmış, yıllarım yok olmuş.

Eski silinmiş patikaları bulurdum da.

Görmedim hiç Gırnata’yı.

Uzatın yeşil bir ışık dalı bana.

Doludizgin adımlar verin, ah dizginler kısa.

Gitmedim hiç Gırnata’ya.

Hangi düşman tutmuş bütün surları?

Rüzgârda kimdir toplayan özgürlüğü?

Gitmedim hiç Gırnata’ya.

Bahçelerine kilit vuran kim bugün?

Kim zincir vurmuş çeşmelerinin akışına?

Gitmedim hiç Gırnata’ya.

Gelin, hiç gitmemiş olanlar Gırnata’ya.

Orada dökülen kan var, beni çağıran kan.

Gitmedim hiç Gırnata’ya.

En güzel kardeşin döktüğü kan.

Avluya yayılmış, mersinlere sıçramış.

Gitmedim hiç Gırnata’ya.

Kanı var mersinler üstünde en iyi dostumun.

Darro’daki kan, Genil’deki kan.

Görmedim hiç Gırnata’yı.

Surlar yükseliğince azmimiz pek.

Dağlardan denizlerden ovalardan gelin.

Gideceğim Gırnata’ya.

Rafael  ALBERTI – Çeviri: Oğuz Yaşar A.

rafael-alberti

DENİZDEKİ KENT

Bak! ölüm kendine bir taht kurdu

Loş batının aşağılarına doğru

Yapayalnız uzanan tuhaf bir şehirde,

İyinin, kötünün, en kötünün ve en iyinin bir de

Ebedi ve ezeli uykularına vardıkları yerde.

Bize ait hiç bir şeye benzemezler

Oradaki mabetler, saraylar ve kuleler.

(Zamanın kemirdiği kuleler ki titremezler)

Etraflarında, kasvetli sular,

Yükseltici rüzgarlarca unutulmuş, boyun

Eğmiş uzanırlar altında göğün.

Kutsal göklerden, uzun süren

Gecesine ışık dökülmez o şehrin;

Fakat korkunç denizden gelen nur

Sessizce kulelere vurur –

Aydınlatır bina doruklarını uzak ve özgür,

Kubbeleri, kule külahlarını, krali koridorları

Mabetçikleri, babilvari duvarları

Yontma sarmaşıkların ve taştan çiçeklerin

Çoktan unutulmuş belirsiz çardaklarını

Viyola, menekşe ve asmaları bir birine dolanmış

Frizlerle çelenklenmiş

Bir çok harikulade tapınakları.

Kasvetli sular eğip boyun

Uzanırlar altında göğün.

Kuleler ve gölgeler öyle karışmışlar ki orada

Hepsi asılı gibi görünürler havada,

Mağrur bir kulesinden şehrin

Ölüm aşağı bakarken devcileyin.

Orada açık mabetler ve aralanmış mezarlar

Işıldayan dalgaların seviyesince doluyorlar;

Fakat ne elmas gözlerinde yatan

Zenginlikler oradaki her bir putun –

Ne o göz alıcı mücevherleriyle ölü

Kandırıp yataklarından çeviriyor suyu;

Bu camdan ıssızlık boyunca, yazık!

Yok çünkü bükülen tek dalgacık –

Tek kabartı yok rüzgarların çok uzak daha şen

Bir deniz üzerinde olabileceğini söyleyen –

Yok korkunçluğu daha az dingin denizlerde

Rüzgarlar olduğunu ima eden tek yükselme.

Fakat bak, havada bir kıpırtı!

Bir dalga var orada, bir çalkantı!

Bellibelirsiz gömülerek duygusuz gel-gite,

Kuleler bir yana atılıyorlar adeta-

Uçlarına saydam tabakalı gökler içinde

Sanki hafifçe bir boşluk verilmişcesine.

Dalgalar şimdi daha kızıl bir kor gibi parlıyorlar –

Saatler donuk ve zayıf soluyorlar –

Dünyevi acılar arasında değil de, vakti geldiğinde,

Aşağıya, bu şehir aşağıya çökeldiğinde,

Cehennem, bin tane tahttan ayağa kalkarak,

Saygı ile onu selamlayacak.

EDGAR ALLAN POE – Çeviri: Dr. Osman TUĞLU

33215529654_ab71e79a44_o

KALEDONYA PAZARI 

Yedi kent yatar Troya’nın altında. 

Kazıp çıkartmışlar hepsini yeniden. 

Londra’nın altında da yedi kent yatar mı? 

En dipten çıkanları burada mı satarlar acaba?

Fosforlu balıkların durduğu şu tezgahın orda, 

çorapların arasında işte bir de şapka. 

Yedi şiline alamazsınız yenisini, saçma, 

buysa yalnız iki şilin, hem kötü değil o kadar, 

                                                                        tek bir deliği var.

Korkunç tanrı oturmuştu kalkmamacasına, 

                                                            tabanları dışarı dönük, 

sonra bir gün kırıldı burnu, düştü ayak parmaklarından biri 

                                                             ve gözdağı veren kolu, 

ama bronz bedeni ağırdı çok, yalnız el yürütülmüştü 

ve geçerek bir sürü canlı ellerden düşmüştü 

                                                                 Kaledonya pazarına.

“Köprü yoktur Doğu ile Batı arasında” 

diye haykırdı ücretli ozanları. 

Gözlerimle gördüm ben ama 

o büyük Okyanusun sırtındaki kocaman köprüleri. 

Ve doğuya taşınan koskoca silahları gördüm 

ve onları şarkılarla el üstünde tutan halkı. 

Bu ara, içinden kan damlayan çay geliyordu, 

savaş yaralıları ve altın geliyordu, Doğu’dan Batı’ya.

Ve Winsdor dulu, karalar içinde, 

parayı alır, sokar çorabına, 

pohpohlamadan sırıtır, 

gönderir onu Kaledonya pazarına. 

Nerde hani o eski çeviklik, 

bir sabah gelirler topallaya topallaya, 

ve bir tahta bacak satın alırlar, elden düşme, 

uysun diye tahta kafalarına. 

Bertolt BRECHT – Çeviri: A. KADİR – Gülen AKTAŞ

63711635_74258c95b4_o

DOĞUDA BİR KENT

Siirt, ağaçsız gömütlük

çocukluğu doğal kireç

bir kent, orda he rkuyu

bir ermiş kadar su bilir

hüzne kil, öfkeye kum

bir kent, orda duyguyu

doldurur boydan boya zakkum

Siirt, rüzgarı saralı

gençliği yolgeçen hanı

bir kent, korkunun pirinci

gibi ayıklar zamanı

dilencisi, kör nergis

bir kent, ölü bir balı

gömer arıya, peteksiz

Siirt, üzüm ayna

yaşlılığı beton laleden

bir kent, orda güz bile

kurur acıyla birlikte

çürür gurbetler yüklükte

ve ölüm, bir büyük aile

gibi dağılır konaklarında

HİLMİ YAVUZ

Hilmi Yavuz

BAKÜ  

Rüzgarlı bir şehir       

                    Tükürür     

                            Kumunu gözlere

Bakü 

            Yangınlı bir diyar    

                          Balahanı od saçar

Bakü  

              Histir yaprakları    

                          Tellerdir budakları

Bakü 

               Çayları    

                           Mürekkep gibi         

                                                    Petroldür akar

Bakü  

               Yassı damlı evdir her yan    

                         Kanbur burunlu adamlardır            

                                                               Nere baksan

Bakü 

                Hiç kimse geçmez         

                                                     Buraya eğlenmeye

Bakü 

                 Bu dünyanın elbiselerinde           

                                                                      Yağlı leke

Bakü  

                 Bir çamur anbarı

                                                       Ancak yine

Bir dervişi     

                         Kadim Tibet

Müslüman’ı     

                         Koca Mekke

Haçperesti     

                          Beytülkudüs        

                                         İbadete nasıl iştiyakla çekerse            

                                                                  Daha artık bir muhabbet         

                                                                                                        Çeker beni.

Senin için  

              Arabalar  nefesiyle         

                                                      Ahlar çeker

Senin için  

             Milyonlarla        

                                                      Piston,  teker

Hey okurlar                

                      Asla                       

                                 Sakinleşmeyerek                               

Yağla  

               Neftle    

                               Hem yavaşça        

                                                        Hem emerek     

                                                                     Hem öperek      

                                                                                  İradene tabi olan

Zincirlenmiş bedenler gibi   

                                         Sürünürler sana

Sarı hatta engerek gibi        

                                                     Kat kat kıvrılan

Petrol vagonları.

Eğer  

                    Geleceğe     

                                 Sağlam inansam

Onlar için  

            Taşa Taşa      

                                          Akar müdam

Payitahtların yüreğine          

                                                                    Kara      

                                                                                   Katı              

                                                                                                       Bakü kanı                                                               

VLADIMIR MAYAKOVSKİ, 1923  Çeviri: Mecid Quliyev

P1000844

 

Sennur Sezer: Kadın’ın, direncin ve emeğin şairi…

Kendi Kaleminden Sennur Sezer

(…) 12 Haziran 1943 tarihinde doğdum. Eskişehir’de… Babam, Devlet Demiryolları teknisyenlerindendi. Çalıştırılırken işçi, ücreti ödenirken memur sayılanlardan. Fazla çalışmaya zorunlu ama örgütlenmesi yasaklı olanlardan. Annem, bana ve kardeşlerime okumayı evde öğretmeyi başaracak; şiire, müziğe düşkün biri. 1959 yılında lise 2. sınıfta, yıl sonu yaklaşırken, tersanedeki işi bulup, sınava girip öğretimimi bıraktım. Ailemin sonradan haberi oldu. Okumayı sevdiğim için şaştılar da. Düşlediğim eğitim dalının gerektirdiği para, lisenin bana artık verecek bir şeyi kalmadığına inanç, para kazanırsam daha özgür olabileceğim kanısı, bu kararda rol oynadı. Ailemle bunları tartışamazdım. Daha küçük bir okulda dikkati çekecek, velimi çağırtacak davranışım, bürokrasisi kalabalık bir lisede kaynadı. Öğretmenlerim benimle ancak lise bitirmelere girdiğimde konuşabildiler, liseyi yarım bırakma nedenlerimi.

(…) İlk şiirim, ben lise sıralarındayken yayımlandı; 1958’de. 1964’te Sosyal Adalet dergisinde yayımlanan bir şiirim, Hüseyin Cöntürk’le Asım Bezirci’nin tartışmasına yol açtı. İçerik-biçim tartışmasının zamanı gelmiş olmalı. Tartışma büyüdü. Ve TİP’li arkadaşlarımın para koymasıyla ilk kitabım yayımlandı: Gecekondu. İkinci kitabım Yasak 1966’da, yine bir arkadaşın kurduğu yayınevinin şiir dizisinin ilk kitabı oldu: Bülent Habora’nın Habora Yayınları’nın… 1967’de Öykücü-Yazar Adnan Özyalçıner’le evlendim. İyi arkadaşımdı. Sonradan işe aşk da karıştı. İki çocuğumuz, bir torunumuz var. Evlilik ve arkadaşlık sürüyor. Ben, hem şiirimi geliştirip değiştirmek, hem başarılı genç öykücü Adnan Özyalçıner’in eşi görüntüsünden kurtulmak için üçüncü kitabımı oldukça geç yayımladım; 1977’de. Direnç… Şiirimdeki “kadın” imgesi de belirginleşti. Çalışan bir kadının, bir kadın işçinin günlüğü sayılabilir şiirlerim.

Yunanca, Almanca, Sırpça, Makedonca, Türk şiiri antolojilerinde şiirlerim var. İngilizce Türk şiiri seçmelerinde, Hollanda dilinde yapılmış Dünya Kadın Şairler derlemelerinde de. Rusça ve İtalyanca da kimi şiirlerimin çevrildiği dillerden. 1991 Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı birinciliğini Adnan Özyalçıner’le birlikte yazdığımız Keloğlan ile Köse aldı. İnsan Hakları Derneği kurucu üyelerindenim. Emek Partisi girişimcilerinden. Emekliyim. 10. dereceden. Zorunlu emekli oldum, eşim Adnan Özyalçıner, Türkiye Yazarlar Sendikası yöneticilerinden olarak yargılanırken… Pek çok dergide ve gazetede yazıyorum. Evrensel’de de… Haftanın bir-iki gününde. Başka anlatılacak ne var ki? Daha güzel bir dünya istiyorum. Bütün emekçi kadınlar, bütün gerçek yazarlar gibi…

Evrensel Gazetesi, Kasım 1995

indir

İFADEMDİR

Evliyim

İki çocukluyum

Ozanım

Düzeltirim

Çocuklarımdır

Bütün çocukları dünyanın

Evet kaygılıyım

Çocuklarım için

Korkmasınlar isterim

Çalınışından kapının

Saygılıyım kurallara

Bu yüzden kurallar

Saygılı olsun isterim

İnsana

Evet ozanım

Çocuklarımdır

Bütün çocukları

Dünyanın

…….

İnsanın insandan korkmasına karşıyım

İşte bunun içindir

Bütün yazıp

Altına imza attıklarım

1b07ea403828808db4873d3421f9306c

KİRLENMİŞ KAĞITLAR

Bilir misin bekleme salonlarını küçük istasyonların?

Akşam saatleri, uzak İstanbul’a, Ankara’ya,

Dünya’ya birden iner karanlık. Ve üstüne sinmiş is

kokusuyla, hep geç kalırsın artık.

Uykusunu alamamış beden, acımış yağ ve

tanımadığın bir koku ortalıkta. Belli ki çoktan gelip

gitmiş posta. Ve ışık ışık geçen hızlı tren durmaz

bu aralıkta. Geç geldin.

Bir söylentiyle büyütülür herkes: “Gündönümü

şenliklerin ateşleri sönmeden geri döner

zemheri. Tipiye karışır erkenci çağla, çiğdem…

Savrulur erik çiçekleri. “Boy atamayan ahlat

yineler: “Geri döner zemheri…”

Ve tadını kalın kabuklar ardına saklar…

Kadınlar, ki yoklukları farkedilir olsa olsa. Kadınlar,

bir yazma, bir renk, bir devinim… Karıncalar kadar

olağan… Payları karıncalar kadar hayatta.

Göçerler, trenleri tanımadan. Selvisiz ve söğütsüz

bir ıssızda, katar katar gece taşları.

Bekleme salonları. Ucuz tütün, mektup torbası ve

bir öykü: cılız ışığıyla. Susuz ve ışıksız köylerin

kapısı. Dünyayı bir durak sayanlara, örnek:

“Budur payına düşen. Bekle…”

Ve gökte gecikmiş bir turna katarı.

Bilir misin bekleme salonlarını?

II

Gül desem gocunur musun, her gördüğüm çiçeğe.

Her dikeni gül saysam… Böyle kıraçlar varmış,

dinledim: Gül diye adlandırırmış her rengi,

Ve gül kokarmış ortalık. Sonra sevdanın

ulaşmadığı kuytularda, karasevda olmuş her

tanışıklık.

Ah, dilini anlamadığım kalabalık…

Suçludur erken açan ve erken geçen çiçek

Rüzgâra sinen koku. Yaban diye adlanır

utangaçlık. Hırsızlık yasak ama yağma helâl.

Kirletilmiş düşler, parçalanmış yürek…

Gülün morardığında menekşe sayıldığı…

Gülün tanınmadığı gerçek…

Ah, sesime sağır yalnızlık…

Güzle ballanacak dikenleri tanı. Dil buran

meyvelerden sakın… Ağuludur terle, kanla

sulanmayan ürün. El değmemiş bahçe,

görülmemiş düş hayretmez.

Ey adım uydurduğum koşu… Yorulmaz aşk…

Yetinmez aşkınlık.

DLTsF2QWAAEhmfn

KÖYÜNÜ BIRAKANIN AĞIDI

Gördüm

Bilirim

Gülümser cefayla ölenler

Yüktür cesetleri cellatlarına

Ve sevdiklerinden uzak

Mezarsız gömülenler

Gözleri yarı örtük

Güneşle dönerler

Kır lalelerine

Vay bana!

Sevdiklerim mezarsız

Mezarlarım ıssızdır!

Bilirim

Süsüdür saçı kadının

Uzatılır

Sevdaya, duvağa ve kefene

Örtmez aklı

Kestim örgülerimi gömdüm

Bahçeme

Duvağımın ve sevdamın

Kalsın izi

Kefenim kimbilir nerde

Değer toprağa

Ah!

Sesim bana düşman

Uykum yabandır

32083

2012 YILI DÜNYA ŞİİR GÜNÜ BİLDİRİSİ

ŞİİR ÇAĞININ YANKISIDIR

Şiir, çağının seslerinin yankısını taşır: Kahkahalar, çığlıklar, ıslıklar… Aşk şarkılarına marşlar karışır, ağıtlara çocuk sesleri. Çok sesli bir korodur şiir, bir orkestra.

Şairler hükümdarlara övgüler yazsalar da bu sesleri şiirin orkestrasına ekleyemezler. Bir yıl geçmeden yıpranır gider o övgülerin kumaşı.

Eskimeyen, yaşamaya övgüdür, adalete, aşka. Bir de diktatörlere yazılmış alaylar eskimez, bin yıllarca.

Şairler söz ustasıdır. Anadildir ustalığın nedeni. Vay şairlere ana dilini yasaklayana. Vay insanlara şiiri yasaklayanlara! Her dilde aşağılanmalı insanın düş gördüğü dilde yazmasını, şarkı söylemesini engelleyenler. Onlar için sövgüler bile armağan sayılmalı. Adları silinmeli tarihten.

Şiir, çağının seslerinin yankısıdır. Şair bu sesleri işler olan gücüyle. Aşk şarkıları, yaşama övgüleri duyulsun ister şiirinde. Hıçkırıklar aşktan kopsun, bir ağlayış olacaksa çocuğun ilk ağlayışı olsun.

Ve kadınlar, sesleri yüzyıllardır savaşları lanetlemekten yorgun, ağıtlardan kısık, şiirler söylerler güzel günler için, rüzgâra karışır. Onlara şiir yazılmaz, yazılanlar aşka övgüdür belki.

Şiir, çağının seslerinin yankısıdır. Sokaklardan kopup gelen seslerin uğultusudur. Zafer şiirlerinde ölen askerlerin analarının ağıtı duyulur. Aç çocuk ağlayışları ve dul kadınların çığlıkları. Bu yüzden ürperir bu şiirleri okuyanlar.

Çağının seslerinin yankısı duyulur şiirde. Şiirinde güzel seslerin yer almasını isteyen şairin işi zordur. Çünkü açlığı, savaşları durdurmak için uğraşmak zorundadır. O şairlerin seslerini duyarız, çocuk seslerine kulak verdiğimizde.

SENNUR SEZER

DUR VE DÜŞÜN

Aynı ağırlığı duyar omuzlarında hamallar

Suya hasret topraklarda

Nasırlı ellerin acısı eşit

Ve kerpetenler, tornavidalar

Eş avuçlarda sıkılır sekiz saat.

Saçlardan fışkıran ter

Kasılmalar kalçalarda

Çocuklar eş acılarla doğar

Onlar, çocuklarını acısız doğururlar

Uyuyarak

İpek geceliklerle, çiçeklerle süslü

Gelin odalarına eş

Güneş, her gün onlar için doğar

Onlar için sıkılır vidalar

Ve silahlar onları korur.

Dur

Ve düşün,

Bugün ellerin temizse

Yarın da kirlenmesin

Eksilmesin bir çocuğun sütü,

Ve bir işçi

Bir patron bifteği için ölmesin

indir (1)

KAZILARDA BULUNMUŞ EN ESKİ BELGE

Öpücüklerden doğmamış çocuklarımız

avuçlarımızda bir tutam tuz

gözyaşlarıymış mayaları

ya da ter

“yeter bunca acı” diye haykırışımız

belki tadını bilmediğimizden balın.

Ey sözlerin efendileri

kağıtların kitapların

biraz da bizi anlatın

sabahın yakıcı ayazında

neden yürürüz

ve neden bıkmadan toplanırız alanlarda

Balı tatmayan ağızlarımızı kapatan tülbentleri

söyleyin

ve renklerin sevincine yabancı

gövdelerimizi

anlatın

yalın sözlerin yabancıları

susmayın.

Çiğdemlerin sevinci gündönümüne

ağıtlar eklemeyin

sağ verdik sağ isteriz

ter ve gözyaşıyla mayalı çocuklarımızı

verin.

 

Füruğ Ferruhzad

Duvar

Kaçıyorum senden, senden uzak, açayım diye

istek kentinin yolunu

ve kentin içinde

düş sarayının ağır altın kilidini

ancak senin gözlerin suskun çığlıklarıyla

yolları gözlerimde bulandırıyor

gizinin karanlığında durmadan

çevremde duvar örüyor

sonunda bir gün…

kuşku gözünün büyüsünden kaçarım

saçılırım alaca düş çiçeklerinden saçılır gibi

gece esintisi saçlarının dalgasından süzülürüm

giderim güneş kıyılarına değin

sonsuz dinginliğinde uyuyan bir dünyada

usulca kayarım altın renkli bir bulut yatağına

dökülür ışık sevinçli gökyüzüne

dökülür yığınla şarkının tarhı

ben oradan, esrik ve özgür

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

yollarını gözümde bulandırdığı

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

gizemli karanlığında durmadan

çevresinde duvar ördüğü

(Çeviren: Haşim Hüsrevşahi)

CmOCfqCWMAAlYkg

Gecenin Soğuk Caddelerinde

Pişman değilim

Düşünürken yenilgiyi, o acı yenilgiyi

Çünkü ölüm tepesinin doruğunda

Öptüm yazgımın çarmıhını

Gecenin soğuk caddelerinde

Hep tedirgin ayrılıyor çiftler

Birbirlerinden

Bir tek fısıltı duyuluyor: Hoşçakal! Hoşçakal!

Gecenin soğuk caddelerinde

Pişman değilim

Zamanın ötesinde akıp gidiyor benim yüreğim

Yaşam yeniden doğuracak onu

Yeniden yaşatacak beni rüzgârların

Göllerinde yüzen haberci gülü

Bak, görüyor musun

Nasıl çatlıyor beynim

Süt nasıl oluşuyor mavi damarlarında soğuk memelerimin

Nasıl filizlenmeye

Başlıyor kan

O çok sabırlı çizgisinde belimin?

Ben senim

Seven

Ve kendi içinde olan kimse o

Belli belirsiz bir bağlantı buluyor birden

Binlerce garip ve belirsiz şeyle

Koyu isteğiyim ben toprağın

Yeşersin diye uçsuz bozkırlar

Kendine çeken bütün suları

Uzaklardan

Gelen sesimi dinle benim

Gör beni koyu sisinde sabah dualarının

Ve aynaların dinginliğinde

Bak, gene de nasıl dokunabiliyorum

Kalıntısıyla ellerimin karanlık düşlerin dibine

Nasıl bir dövme yapabiliyorum yüreğime kan lekesi gibi

Suçsuz mutluluklarından yaşamın?

Pişman değilim

Benden konuş ey sevgilim bir başka benle

Gecenin soğuk caddelerinde

Gene aşk dolu gözlerini gördüğün

Benden!

Ve hatırla beni, kederle öperken o

Gözlerinin altındaki çizgileri…

(Türkçesi: Onat Kutlar ve Celal Hosrovşahi)

2560

Pencere

Bir pencere, bakmaya

Bir pencere, duymaya

Bir pencere yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi

Tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan.

Yalnızlığın küçücük ellerini

Cömert yıldızların verdiği gece bahşişi kokularıyla

Dolduran bir pencere

Belki de konuk etmek için güneşi şamdan çiçeklerinin gurbetine

 

Bir pencere, yeter bana

 

Oyuncak bebeklerin ülkesinden geliyorum ben

Bir resimli kitap bahçesinde

Kağıt ağaçların gölgesi altından

Toprak yollarında geçip giden

Kuru mevsiminden, kısır aşk ve dostluk deneylerinin

Sıralarında veremli okulların

Alfabelerin soluk harflerinin büyüdüğü yıllardan

Ve kara tahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar

Ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak

Uçup gittikleri

o andan

Etobur bitkilerin köklerinden geliyorum ben

Ve hala başım

Dopdolu

Bir deftere toplu iğnelerle

Çakılan

O kelebeğin yabansı sesiyle

Asılınca güvenim adaletin koptu kopacak ipiyle

Ve bütün kente

Parıldayan ışıklarımın yüreğini parça parça edince onlar

Koyu renk mendiliyle yasanın, bağladıklarında

Aşkımın çocuksu gözlerini

Ve isteğimin acili şakaklarından

Fışkırdığında kan

Yaşamım artık

Hiçbir şey olmadığında, hiçbir şey olmadığında duvardaki saatin tiktaklarından başka

Anladım birden yolum yok yolum yok yolum yok

Çılgınca sevmekten başka

 

Bir pencere yeter bana bir tek pencere

Bilince ve bakışa ve suskunluğa

Işte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı

Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı

Ve sor aynadan

Adini kurtarıcının

Ve işte senden daha yalnız değil mi

Ayaklarının altında titreyen gökyüzü?

Yıkıntı elçiliğini, peygamberler

Kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?

Ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin

Bu patlamalar ardarda

Bu zehirli bulutlar?

Ey dost, ey kardeş, ey herkes!

Yazın tarihini gül soykırımının

FURUG-2

Veda

 gidiyorum; yorgun, solgun, ağlamaklı

viraneme doğru

sizin şehrinizden Tanrı’ya götürüyorum

perişan ve divane gönlümü

alıp götürüyorum, o uzak noktaya

günahın renklerinden arındırmaya

aşkın lekesinden temizlemeye

yok olup gitmiş, yersiz bunca istekten arındırmaya

alıp götürüyorum, senden uzak kalsın diye

senden, ey boş umudun cilvesi

alıp götürüyorum onu, diri diri gömeyim diye

bundan sonra konuşmayı hatırlamasın diye

inleyiş titriyor, gözyaşı oynuyor

ah, bırak, bırak kaçıp kurtulayım

senden, ey günahın coşkun pınarı

en iyisi bu belki de, senden sakınayım

Tanrı şahit ki mutluluk goncasıydım ben

aşkın eli geldi ve dalımdan kopardı beni

âhın alevi oldum, yazık ki

dudağım bir daha o dudağa kavuşmadı

sonunda yolculuk bağı bağladı ayağımı

gidiyorum, dudaklarımda gülümseme, bağrımda kan

gidiyorum, gönlümden çek elini

ey, hiçbir şey vermeyen, boş umut

Çeviri: Makbule Aras

furug-ferruhzad-2-min

Dünyasal Şiirler

İşte güneş soğudu

ve yeryüzü nimetleri yok oldu

ve tepelerde soldu otlar

ve sonra

sığmadı toprağa ölüler.

 

Ve gece birleşmişti topluluk ve başkaldırıyla

bir ayna görüntüsü gibi bulanık

bütün renksiz pencerelerde

ve yollar bırakmıştı karanlığa doğrultularını.

 

Gayrı düşünmedi kimse sevdayı

gayrı düşünmedi kimse utkuyu

ve düşündüğü de yoktu kimsenin artık.

 

Yalnızlığın kovuklarında

doğdu boşluk

afyon ve ban-otu kokuyordu kan

gebe kadınlar başsız çocuklar doğurdu

ve beşikler utanç içinde gömütlere gizlendi.

 

Karanlık ve buruk zamanlardı.

Ekmek yok etti

yalvaçsı tansıkların gücünü

aç ve umutsuzca

göçtü peygamberler

adanmış topraklardan

ve yitik kuzular

duyamadı artık çoban seslenişlerini.

 

Devinim, renk ve biçim

dönüyordu sanki aynaların gözlerinde

yukarı ve aşağı doğru

ve ışıtan kutsal bir hâle

yandı ateşler içindeki bir şemsiye gibi

kaba soytarıların kafaları

ve utanmaz fahişelerin yüzleri etrafında.

 

Acı ve zehirli buharıyla

çekti alkolün bataklığı

etkisiz entelektüel yığınını

dibe

ve iğrenç fareler

kemirdi eski dolaplardaki

altın yapraklı kitap sayfalarını.

 

Güneş ölüydü.

Ölüydü güneş

ve yitirmişti anlamını yarın sözcüğü

çocuk anlaklarında.

Bu tuhaf eski sözcüğü çizdiler

defterlerindeki kara bir mürekkep lekesi gibi.

 

İnsanlar

yığınla başarısız insan

geldi gitti bir sürgünden bir sürgüne

ürkerek, felç içinde ve şaşkınca

kendi cesetlerinin çirkin yükü altında

ve acı yüklü öldürme isteği

büyüyordu ellerinde.

 

Bazen bir kıvılcım

miniminnacık bir kıvılcım bu sessiz ve cansız

topluluğu infilâk ettiriyordu-

Atılarak üzerlerine

kestilerdi erkekler birbirlerinin boğazını

ve ırzına geçtilerdi küçük kızların

kanlı bir yatakta.

 

Kendi zalimliklerinde boğuldular

ve müthiş bir suçluluk duygusu

felç etti kör ve miskin ruhlarını.

 

Törensel idamlarda

fırlatırken darağacının ipi

ölünün gözlerini yuvalarından

çekilirdi onlar kendi kabuklarına

ve yaşlı yorgun sinirleri

titrerdi

şehvetle.

 

Ama bulvarlarda görürdün

her zaman bu küçük canileri

durmuş bakarken

fıskiyelerin sonsuz devinimlerine.

 

Belki de hâlâ

donmuş derinliklerindeki

ezilmiş gözleri ardında

yaşayan, yarı canlı

bir şey var

en sonunda inanmak isteyen

suyun temiz türküsüne.

 

Belki

ama ne de sonsuz bir boşluk bu.

Güneş ölüydü

ve bilmiyordu kimse

yüreklerimizden uçan

üzgün güvercinin

inanç olduğunu.

 

Ah – tutuklu ses

senin umutsuz ihtişâmın asla

kazamayacak nefretli geceden

ışığa doğru uzanan bir tünel

ah – seslerin son sesi…

Çeviren: İsmail Aksoy

Furug-Ferruhzad(pp_w1200_h750)

 

İzmir şiirleri (6)

HEYBE

Doğumu Antalya’dan getirdim,

Yenikapı’nın bilmediğim bir evinden..

Binbaşım yeni gelmiş cepheden,

Anam en güzel yaşında.

 

Çocukluğu Topkapı’dan getirdim,

Tarhana çorbası kokar.

Bir gecesini görsem yetimliğin aynasında

Anıları durdurmak gelir içimden.

 

İlk gençliği İzmir’den getirdim,

Özgürlük sözcüğü yetmez anlatmaya…

Nasıl sığmış avuçlarıma koca dünya,

Kitabın biri insan, biri ben.

 

Denizli’den getirdiğim

Mahpushane işi bir fotoğraf..

Kayar gider belleğimden,

Ne kadar yattım, ne zaman çıktım, ne zaman girdim?

 

Balıkesir’den yüz köyün adamını getirdim

Gözleri hüzün çiçekleridir

Kimi kuşkuyla bakar yüzüme,

Kimi kardeş bilir beni.

 

Kadıköy’den kimi getirdim bilirsiniz,

Yılların eskimeyen şiiri..

Yeni çağlara birlikte yürüdüğüm,

Bilmediğim çağlardan gelen.

ŞÜKRAN KURDAKUL

Şükran Kurdakul

SUNU

Küçüğüm, sen şimdi on sekizindesin

Güzelliğin gün günden dillere destan

Hatırımda her biri seninle canlanan

İzmir’in günlerinde gecelerindesin

Sönmüş yanardağlar, kaleler eteğinde

Yüzyıllardır uyuyan şu bizim İzmir

O aşık kadınları, levent erkekleri nerde?

Sahiden yaşayıp göçtüler mi kim bilir?

Balkonlara, yalılara dalar düşünürüm

O günler uzaklaşan yelkenlerin peşi sıra

Akan bulutlar gibi geçmişine izine hatıra

Sır şimdi bunca güzel hayat, güzel ölüm

Sır şimdi gözyaşları, saadet dilekleri

Bize gelen yüzyılların hikâyesi sır

Eski İzmir diye ne varsa şunun bunun bildiği

Yaşlıların kırık dökük anlattığıdır

Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır diyorum

Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler, anılırsa

Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa

İzmir için ne yazarsam sana sunuyorum

NECATİ CUMALI

Necati_Cumali_by_Gurdal_Duyar

BASMANE

Deniz üç adım ilerinde

-Gidebilirsen git.

Bir rüzgâr esti hayal meyal

-Tutabilirsen tut.

 

Bir kamyon geldi tozlu, yorgun

Dörtyol ağzına yığıldı kaldı

İşte iki elin, işte kolların

-İşletebilirsen işlet.

 

Duvarda bir küçük yüz, şavkı vurur

Sinema gibi, ama haber yok

Anılar durmadan bir şey söyler

-İşitebilirsen işit.

 

Buranın adı Basmane

Yosmaları deli divane

Türküleri saçlarından beter

-Avutabilirsen avut.

 

Bir yanda gece bekler

Bir yanda yorgan döşek

Saatler deli gibi işler

-Yatabilirsen yat.

CAHİT KÜLEBİ

372241800_6a828fa05b_o

EXODUS

her kentte şu aşılmaz yalnızlık duygusu

işte kaç yıl sonra İzmir’deyim yine

kim demişti: “geberiyorum kederden”

kuş motiflerinin ölümü çağırdığı

karanlığın ufku nasıl da geniş

tuğrul, namık, ünal ve arkadaşlar

soruyorlar,-abi neyin var?

nasıl anlatsam menekşelerin intiharını

ne mektuplar ne de kar

aşklar da bir bir bitiyorlar

işte kaç yıl sonra İzmir’deyim yine

sevda bile kar etmiyor

gökyüzünün unuttuğu uçurumlar

terkedilmiş bir aşiretin şarkısı gibi

ne mektuplar ne de kar

içimde bir exodus’un gezdirdiği

BEHÇET AYSAN, 5.12.1989, İzmir

Behçet Aysan

KOSTAS’A DÜŞ GAZELİ

Bir düş fotoğrafı çektirdik hüzünlere eklenir

Atina 1938,puslu günler yağmurlarla çiçeklenir

 

Marika yoktu o gün onu yitirdik bir sokak dalaşında

Atina’nın çılgın gürültüsünde bile sesi hala menevişlenir

 

O gün yeni bir resim çektirdik Rita, Roza, Dalgas, Semsis

Gün şuradan batıyordu Kostas, kuşlar ki eksiklenir

 

O gün Roza’yla dans ettik, kuşyemi aradık çarşılarda

Zarfları kuşlayıp yolladık İzmir’e çiçek tozlarıyla seslenir

 

Meyhanelerde, salaş kahvelerde sahi biz yaşadık mı Kostas

Bir düş fotoğrafı mıydı yoksa hiç durmadan yenilenir

AHMET ADA

Ahmet Ada 1

YORGO SEFERİS’E İSKELE IŞIKLARI

Aya Nikola’nın damındaki

Marsilya kiremitleri yerlerde zor tanınıyor

Korkma kimse alamaz

kilisenin enkazı tel örgüyle çevrili

Okula giderken

sandalyelerden köprü yapıp geçtiğimiz

dere

şimdi cadde

Hiçbir şeyi karşılaştırmak

hesaba kitaba vurmak istemiyorum

Bugünü ve geleceği hiç

geçmişi asla

Denizin ve gökyüzünün

ne kadarı senin

ne kadarı benim

Söyle

Gergios Stylianou Seferiades

Söylersen gider bulurum

Kokaryalı’daki amcanın evini

bahçesinde koruk suyu içtiğin yerde

kahve içerim

Değişmeyenin düş olduğunu

lodosun sana günlük tutturduğunu

martıların sıkıntılarına iyi geldiğini

anlarım belki

SÜREYYA BERFE, Yorgo Seferis’e İskele Işıkları

2919

İzmirli bir Didem Madak…

CEVŞENÜ’L-KEBİR
Işıl. Uzun siyah saçlı kız
Bu rutubetli mektup selamlarla doludur.
Hüznümü assam kururdu ütü masasına.
Ama çoraplarım kurumayacak sabaha.
Hem bilirsin,
Yağmur kadar İzmirliyimdir.
Plastik gardırobumun karnı deşilmiş.
Sanki kanat çırpmaya hazır bir martı.
İşe yine geç kalacağım.
Kızarsa, müdüre bir parça gevrek atarım.
İzmir’ de simite gevrek derler,
Gevrek apayrı bir şeydir bizim burda.
Böyle mavi,
Böyle yeşil, böyle sarı değil.
Kara, kapkara büyü.
Ben de bundan sonra artık,
İnadına
Susamlı ve yoksul şiirler yazacağım.
Bazen pencereden baktığımda
Elma şekerleri asmışlar sanıyorum ağaçlara.
Ama saat beş buçuk olduğunda
Vallahi kalbimin yerinde hep bir elma şekeri vardır.
Sevinçli bir kalp, sevinçli bir çocuğa benzer Işıl:
Koşmak ister,
Salıncağa binmek ister …
Şubatta falan dağ laleleri çıkıyor ya
Alıp ıslıyorum koca bir kaseye.
Bazen yağmura bağırıyorum:
Bas ulan! Bas evimi basacaksan!
Yaşım yirmi altı oldu bu sene.
Duvar döküldü rutubetten
Beton gri bir kabak gibi ortaya çıktı.
Bazen gecenin ortasında yağda yumurta pişiriyorum.
Dünyanın en ıssız cızırtıları bunlar Işıl,
Duyuyor musun?
Hayatı seviyorum yine de.
İstersen iki kalp çizer altını da imzalarım.
Bana beni kötülüklerden korusun diye verdiğin
Cevşenü’l-Kebir’i duvara astım.
Ölüm. Siyah taşlı gümüş yüzük.
Bu mektup,
Rutubetli selamlarla doludur.
Didem Madak / Grapon Kağıtları

tumblr_on29mzC5IC1ron3qio1_1280

ENKAZ KALDIRMA ÇALIŞMALARI
1.
Bir tezgahtar parçasıyım ben
Üç kuruşluk acıya müdahale edemem
Kanatlarımda sigara yanıkları
Gül diye okşadım onu yıllarca
Sen istersen derdim müşterilerime
Sen istersen kalbimin hepsi de melek olsun
İnanırım bazen bir kase bal bile umutsuzdur.
Gül tutan bir adam aradım yıllarca
Rakamlar büyür, şehir küçülürdü.
Vazgeçtim, vazgeçtim sonra
Beni anneme götürsün bindiğim bütün taksiler.
Kalbim neden isli bir şehir?
Kalbim! Neden ben?
Bir tek aşk sözü söylememiş gibiyim.
II.
Bir tezgahtar parçasıyım ben
Kendime alıştım bodrum katlarında
Geceleri yokluğum karşıladı beni
Kuru yapraklar sererdi merdivenlerine
Viks sürdüm burnuma, coca-cola içtim
Ağlamaklı oldum kaç kere çilek reçeli yüzünden.
Büyülendim Sibel Can çalınan taksilerden
Büyülendiğin şeyler,
Büyülenmediğin şeyleri döverdi bilem.
Neden sen böyle çocukluk resmiydin kalbim?
Kendime alıştım bodrum katlarında
Artık bir karanlık bağımlısıyım.
Kezzap attı yüzüme sokak lambaları
Tenekeden bir aydınlıkla kestim
Hayatla ilgili bütün bağlarımı
Hazırım ben
Bir anne ismine bağlamayı her şeyi:
Füsun …
III.
Acıklı sözler kraliçesiyim ben
Yağmur bir daktilo kız kadar hızlı
Hızlı daha hızlı
Fazla vaktim kalmadı
Artık ifadem alınmalı.
Asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de!
Beni bir sutyen lastiği ile asın.
İnanın kendimin
“Yokluğunda çok kitap okudum”
Bana birkaç hayati meseleyi ödünç ver kalbim
Görüş günlerinde seninle konuşabilmem için.
Kalbim neden ben?
Sırf sevinesin diye seni bir kere bile
Elinden tutup parka götürmedim.
IV.
Melankoli ve kolonya şişesi
Kalbim ile İzmir aynı şey mi?
Boyunlarında simsiyah birer halka
Kumruların hepsi de dişi mi?
Gugukguk yusufçuk
Nerdesin? Burdayım.
Bekleyin, bekleyin geliyorum!
Melankoli ve kolonya şişesi
Hayatımın üstünde imkansız kuşlar uçuyor.
V.
Kalbimi bıraktım bir yanıbaşımda
Kanatlarımla hep böyle yalnız başıma
Son şiirimi de kaybettim.
Kalbim! Neden ben?
Son çocukluk resmimi de bir yabancıya gönderdim.
Didem Madak / Grapon Kağıtları

didem-madak

KARINCA KUMU
Işıl’a . . .
Yine gittin o karanlık odaya
Karanlık uykularına.
Sen hep gülerdin oysa, gülüverirdin
Bir bakardım eğilmiş su içiyor
Gamzelerinden kuşlar.
Bir bakardım gözlerinde
Güneşli ve sıcak iki hurma.
bir bakardım hayata dikleniyor
Diktiğin horoz ibikleri saksılarda.
Biriciğim, kardeşim ne oldu sana?
Karşıyaka vapurunda alıştı dilim en çok acıya
Acı çaylar içer ve bakardım karanlık sulara
Bir balığın uykusunu düşlerdim
Karanlık sularda kaybettiği rüyaları,
Sigaramdan kopup giden iki kıvılcım
Merak ederdim ne konuşurlar aralarında?
Sen beni hep merak ederdin,
Sen beni hep yemeğe beklerdin,
Seni sıcacık evimizde bulduğumda
İki kıvılcım buluşmuş gibi olurdu
Balığın karanlık uykusuyla.
Bir kesmeşeker koymuş gibi olurdun sanki
Dilimin ucuna.
Berekettir diye hani geçen hıdrellezde
Karınca kumu toplayıp getirmiştin
Kimse bereketi öyle getirmedi bana
Küçük, küçücük bir torbada
Az gerçi cüzdanımda hala kağıtlar,
Ama bozuklar harmandalı oynuyor,
Zil oluyor parmağımın ucunda,
Küçücük insanlar şimdi cüzdanıma her bakışımda
Neşeli bir ateşin üstünden atlıyor.
Kardeşim, biriciğim, kimse yoksulluğu benim için
Böyle sevimli kılmadı şimdiye kadar.
Kötü rüyalar görürdüm durmadan
Bağırırdı bir yaşlı kadın:
“Mavi alevlerin ortasına,
Bu kırmızı elbise giymiş kadın yakışır.”
Sanırım birileri beni yakacak
diye tuttururdum sabahları.
Ateş iyidir derdin sen, başarıdır,
Çok şeyler başaracaksın.
Kardeşim, biriciğim sen olmasan,
Ablanın kabuslarını kim hayra yorardı?
Yine gülsen, gülüversen,
Ben böyle saymazdım
çarşafımdaki kırmızı gülleri o zaman.
Sayıyorum, sayıyorum
Hiç bitmiyor güller,
sensiz hiç bitmiyor zaman.
Çıksan o karanlık uykudan,
Kilerde fazla güneşimiz kalmış mı bir baksan.
Bütün serotonin geri alım inhibitörleri birleşseler
Geri alamazlar çünkü,
hayra yorulmuş bir rüya kadar sevinen hayatı,
geri alamazlar bir avuç karınca kumunun huzurunu.
Kardeşim, biriciğim
Bazı yaralar yararlıdır buna inan,
Bazı yaraların ortasından küçücük bir el,
Sanki geçmişine çiçek uzatır,
Bazı yaralardan sızan kanla,
Tüm geleceğin yıkanır.
Bazı yaralar. ..
Sayıyorum, sayıyorum
Hiç bitmiyor güller
Sensiz hiç bitmiyor zaman.
Belki saymayı mutsuzlar bulmuştur.
Mutsuzlar hep sayar.
Bizler mihsabıyız hayatın,
Tam on gün oldu,
Gamzelerinden su içmiyor kuşlar.
Kardeşim, biriciğim
Hadi çık o karanlık odadan.
Didem Madak / Ah’lar Ağacı

maxresdefault

Ben kırmızı tırtıl dili gördüm. bize geldi. siren sesleri arasında. Her şey bir arada ve aynı anda olmuştu. yangın çıkmış, yaralananlar olmuş, su basmış, ölen ölmüştü. aynasızlar vardı, tutuklamalar vardı. ey beni dili kesik bir korku filmine esas kız yapan hayat! bak küfrün sokaklarında lambalar yandı. ben sesleri birbirine uyduğu için yalnızca perşembeleri endişelenen bir şair değilim. bilesin ki devamlı endişeliyim. bilhassa pazarları. İzmir’deyken eski günlerde. benim eski günlerim İzmir’de kaldı. işte o günlerde Pazarları pazara çıkıp sebze ve meyveleri rengarenk bir eski düğme kutusu gibi karıştırır ve rahatlardım. bilhassa inanmaya inanırdım. ümitvardım. ümitvarların acısı büyüktür. o zamanlar inanan bir ümitvar acısı ile ağlardım. dilimdeki tutuklama İstanbul’da başladı. bazı geceler dilimi tutan pası ovar ve inançlarımı geri isterdim. ümitvar acılarımı geri isterdim. benimle konuşmalarını isterdim. bana söyleyin derdim. “beni böyle çaresiz, beni böyle derbeder” bırakmayın derdim. ben söyledim. böyle söyledim. kısa ve sert söyledim. bunu sadece ve sadece ……..
Didem Madak / Pulbiber Mahallesi

İzmir şiirleri (5)

YORGUN ÇARŞI

Bakışların Arap atı
Yüreğin göğsüne yük
Cumbalarında gülen
Yaşlı yüzler
Uzun çarşılarından büyük

Mevlüt ve teravi
Kokar aktarları
Çekmecelerinde
Az karanfil, bol hüzün

Mağazaların gecekondusu
İşporta
Çay kaşığı, limonluk ve bardak
Kimbilir, şu sabun satıcı
Ve terlik çağırtkanı
Eski bir meddah

Uzun bir alacakaranlık
Ve eski bir sudur Kemeraltı
Yıkıntısından
Yeni rüzgarlar doğacak

HİDAYET KARAKUŞ / Kemeraltı Şiirleri

5cfa7f22ce51c857ba2e38871cb809b6

İZMİR

Kan kardeşi hayatın

armağanı anıların

yasemen kokar

Ay dolanır şavkı vurur

meltemin sabahına

akşamın imbatına

İzmir yaşar ve yaşanır

ömrüm,İzmir misali

yasemen kokar

Ay çıplaktır,ışığı da

İzmir hem ay

hem ayın ışığı kokar

REFİK DURBAŞ

image-14806277891138686981

ÜÇ ANI ÜÇ ŞEHİR

sığırcıkların altından geçiyorduk,kara

bir güneşle beraber ve caddelerde

yalnız kuş ölüleri,yıkık evler,büyük

düşlerim,güz yaprakları,sinema afişleri

eski

bir çınar

yağmura duruyordu kalabalıklar

‘avare yıllar’ı imzalıyormuş

sergi kitabevinde

orhan kemal.

 

bin dokuz yüz altmış sekizdi, ankara.

 

puslu bir gündü, yıldönümü nagazaki’nin

ve taşıyordum yanımda tıp kitaplarıyla

radyoaktivite’yi

genişletiyordum gülüşünü

güzelim bir kız çocuğunun

sarışın, gözleri çimen yeşili

 

bu çocuk da ölebilirdi

kalırdı sadece

yeşil bir çuhada kırmızı kan

izleri.

 

anlatmalıyım

başkalarına

anlatmalıyım

radyoaktivite’yi.

 

yağmur hızlandı,sığınsam yağmur duraklarına

ah,sevgilimse sevdiğim bir dize gibi aklımda

belki nazım’dan

belki rembo, neruda.

 

bin dokuz yüz altmış sekizdi, ankara.

 

pia pastanesinde bekliyordum

güzel bir gelecek için mavi kenarlı düşlerimi

karanlık yüzlü

bir adam

her an,gelip götürebilirdi beni

düşünüyordum yaşayanları sur kovuklarında

düşünüyordum neler olup bitiyor dünyada.

 

işçi bir kızı bekliyordum, sevgilimdi

içimde grev fırtınalarının estirdiği

uğultularla.

 

bin dokuz yüz altmış sekizdi, istanbul.

 

koşarak binlerce ayak pasaporta

denize doğru,sütliman bir denize

koşarak.

 

nasıl da

düşenler üst üste yığılıyordu

ve uzakta yabancı bir filonun çelikleri

parlıyordu

ve kalbim derin çarpıntılarla

bir sürü şeyi üst üste yığıyordu.

 

yukardan

çığlık çığlığa

bir martı sürüsü geçiyordu.

 

bin dokuz yüz altmış sekizdi, izmir.

BEHÇET AYSAN / 1978, tivoli birahanesi, izmir

4f1c744cd3a5e3863f71c00d0e99ff93

GEL HADİ PARKA GİDELİM!

Gel, hadi parka gidelim.

Aylardan mayıs olsun

İlk günleri,en başları

Ara sokaklardan gelen ıhlamurların erken kokusunu duy

ve gülümse.

Parkına bak ve gülümse.

Sen istedin,

yarısı aydınlık yarısı karanlık oldu.

Genç kadınlarla genç erkeklerin ağız ağıza öpüşmelerinin

kokusunu duyabiliyor musun?

Dil dile vuruyor,

Diş dişi kamaştırıyor

Kadınların koltukaltları terli, apışaraları da

Ve erkeklerine sımsıkı sarılıyorlar.

Sen istedin,

Sen böyle istedin ve böyle oldu.

Karanlık, ağaçlar…

Tedirginlik duymayan puhu kuşlarının göğüs geçirmeleri…

Bir kadın iç çekip inliyor,

mutlu.

sen istedin ve böyle oldu.

Çok uzaklarda,diyelim Grand Otel’in bahçesinde bir kadın şarkıcı şarkı söylüyor.

Parka kadar uzanan sesini duyuyor musun?

Ne diyor?

Diyor ki… Evet,biliyorum; hep aynı şarkı…

Kadın ve erkek… Ayrılık…

Onmaz bir tutku,

Ah, sevmek!

TARIK DURSUN K.

edebiyat-dünyasindan-aci-haber-ünlü-yazar-vefat-etti-tarik-dursun-k-kimdir

 

SMYRNA BLEUS

inga pee yudum yudum erimeden

sabahın yıldızlı aydınlığında

dudaklarından kaldırımlara dökülen

senin kanın mıdır bilemem

yalnız çığlıkların hatırımda

rıhtımda pazartesi sularında

 

gözlerinde bir rakı bulanıklığı

bir uğultu cigaranın dumanında

mermer dişlerinin soğukluğu

bıçağımın üstündeki korkak buğu

oyulmuş bileklerin hatırımda

rıhtımda pazartesi sularında

 

gece mavisine boyalı saçların

devler hıçkırır şarkılarında

dönük bir deniz gibi tutarsın

nefesin hem erkek hem kadın

ökçesiz pabuçların hatırımda

rıhtımda pazartesi sularında

 

kıvırcık kirpikli bir çocuk bağırır

yıkılmış inga pee’nin burnunda

küpeştenin demirlerini ısırır

ellerim kelepçeli,kulaklarım sağır

yalnız smyrna bleus hatırımda

rıhtımda pazartesi sularında

ATİLLA İLHAN

aylakkarga-Safiye-Can_Attila-Ilhan_Ceviri-siir_Gedicht_Übersetzung-Türkisch-Deutsch

BADEMLİ

Eşref saatiyle badem uyanıp er-erken

O acemi mevsimi günevveli baştan çıkarmaya

Baharlar açmış tekmil,Bahara nispet veriyor

Aşkın ocağından tüten o esirik Buhur

-Bilmez mi evvelsi yıl nasıl aldatıldığını!

Yine de başı bulutlarda ya siz ona bakın

Böyle başladı işte Romen bir bademin Romanı

Boş yaprağa körpe körpe yapraklar yazdı Yeşilistan

Çağla diye dallara üşüşen çocuklar kadar çocuktur

Çağlalar ki onlar bademin yeşile çalan çocukluğu

Dolanır dururlar çingene sofralarının çergilerinde

Kilosun ağır satsalar da gavurun İzmir’inde…

Öbür ağaçlar da katılmış zaten ferah-feza ahengine

Saçılıp saçılıp döküldükçe gayrı bahçe değil o bahçe

Pembe açsa da kimi,günlerce ağarmaz o “beyaz gece…”

CAN YÜCEL

1280x720-M02

İzmir şiirleri (4)

İZMİR’İN İÇİNDE

Ağlamaklı olurum

Bakıp da Kordonboyu’na

Bir çift göz için

Umutlar dolusu yeşil

 

Balıkçılar oltalarında sessiz

Bu şehir nasıl yaşar sensiz bensiz

Şu koy, azade rüzgârlarından açık denizlerin

Ve bir iklim değişikliği iliklerimde

Ellerimde dost ellerin sıcaklığı

Gene de seni ararım.

 

Ne olur düşüncelerime dokunmayın

Sevgililer beni çıldırtmayın

Birbirinize böyle sokulmayın.

 

Kordonboyu palmiye

Kordonboyu sıra sıra meyhane

Barları var aşk evleri misali

 

Sormayın sormayın bir tuhaf olmuşum

Gözlerim doğduğum şehirdedir

İzmir’in içinde vurmadılar beni

Ben vurulmuş da doğmuşum

MÜCAP OFLUOĞLU

Bulent-Ozgoren-80

ANDONİS’E UMARSIZ GAZEL

Yakmış nargilesini Andonis, sır olmuş İstanbul düşü

Eksik bıraktığı gecelerden kendine kalan yoksul düşü

1994 İzmir, “Gurbet Acısı”nı dinliyorum koskoca bir yaz

Çılgın hayat, bilgisayar, kanser ve para pul düşü

Kaç bahar geçti Andonis, kaç sonbahar sessiz ve tenha

Sesinden yapraklar uçuşuyor, sanki solgun eylül düşü

Adını yazıyorum Bornova Vapuru’na: Andonis Dalgas

Gece. Yatılmıyor sıcaktan. Balkonların gül düşü

Hiçbir şeyin yok şu dünyada türkülerinden başka

Hüzün yolculuğuna çıkmışsın yapayalnız,1945 Atina.

AHMET ADA

ahmet-ada2-1000x1051

AGORA MEYHANESİ

Sana bu satırları

Bir sonbahar gecesinin

Felç olmuş köşesinden yazıyorum

Beş yüz mumluk ampullerin karanlığında

Saatlerdir boşalan kadehlere

Şarkılarını dolduruyorum

Tabağımdaki her zeytin tanesine

“Simsiyah bakışların”ı koyuyorum

Ve kaldırıp kadehimi

Bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum

Burası Agora Meyhanesi

Burada yaşar aşkların en madarası

Ve en şahanesi

Burada saçların her teline bir galon içilir

Gözlerin her rengine bir şarkı seçilir

Sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin

Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir

Burası Agora Meyhanesi

Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası

Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı

Boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik

Bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam

Elimde değil

Bu da bir nevi namuslu serserilik

Dışarıda hafiften bir yağmur var

Bu gece benim gecem

Kadehlerde alaim-i semaların raksettiği

Gönlümde bütün dertlerin hora teptiği bu gece

Camlara vuran her damlada seni hatırlıyorum

Ve sana susuzluğumu

Birazdan şarkılar susar, kadehler boşalır

Umutlar tükenir, mezeler biter

Biraz sonra bir mavi ay doğar tepelerden

Bu sarhoş şehrin üstüne

Birazdan bu yağmur da diner

Sen bakma benim böyle delice efkârlandığıma

Mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ver

Yarın gelir çamaşırcı kadın

Her şeyden habersiz onu da yıkar

Sen mesut ol yeter ki ben olmasam ne çıkar

Dedim ya burası Agora Meyhanesi

Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer

Burası Agora Meyhanesi

Burası kan tüküren mesut insanları dünyası

ONUR ŞENLİ

onur

SOĞUKKUYU MAHALLESİ

Bu mahallenin akşamlarında yaşadım

Uyudum ve uyumadım

Sıkıldım ve sıkılmadım

Şarkı söyledim ve söylemedim

Kapıların önünde oturduğum

Evler oldu

Ve herkesten üstün

Bir derdim.

SALAH BİRSEL

Jpeg

EKSİK

en eksik kızlar izmir’e çizilmiş

dudakları simsiyah akıyor

gözlerini iyice karıştırmışlar

yaşadıkları neyse eksik

 

korkularının tadı bir tuhaf

geceleri birden yaklaşıyor

karanlıkları az uğultulu

sevdikleri neyse eksik

 

pencerelerde büyüyorlar

söyledikleri anlaşılmıyor

seyrek ıslandıkları belli

ağladıkları neyse eksik

 

kirpiklerinde toz mu ne

saçları yalnızlığa çalıyor

durdukları yerde azalıyorlar

öldükleri neyse eksik

ATİLLA İLHAN

581c4472ac1fe315c800edf3

KÜLRENGİ

Bakarken külrengine çalan opale

bir çift külrengi göz geldi gözümün önüne

yirmi yıl önce olmalı

Bir aylık aşıklardık

Sonra İzmir’e gitti sanırım, çalışmaya

bir daha göremedik birbirimizi

Hayattaysa hala- güzelliğinden eser kalmamıştır

külrengi gözlerinin

bozulmuştur o güzelim yüz.

Koru onları belleğim, oldukları gibi

Ve getir ne getirebilirsen

geri getir bu gece o aşktan

KONSTANTİN KAVAFİS

Constantine-P.-Cavafy-Konstantinos-P.-Kavafis