Bu kez ele alıp hatırlatmaya çalışacağımız sanatçı, tüm yayın ve kaynaklarda “Türk ressamı” olarak tanıtılan ve ticaret yapmak amacıyla önce Hersek‘den Trieste‘ye, 18. yüzyılda da ihracat ve uluslararası taşımacılık işlerini yürütmek üzere İzmir‘e gelen Slav kökenli Curtovich (Kurtoviċ) ailesinin bir ferdidir: Ovide Curtovich.
1835’de İzmir‘de doğan, Avusturya‘da resim eğitim alan ve genellikle İzmir ve yakın çevresinin resimlerini yapan Curtovich‘in hangi tarihte nerede ne şekilde öldüğü ise bilinmemektedir.
Ovide Curtovich, Tuval üzerine yağlıboya, 52X42 cm. , Viyana Sanat Tarihi Müzesi
Curtovich hakkında araştırmalar yapıp makaleler yazan Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Semra Daşçı‘nın verdiği bilgilere göre, Curtovich ailesinin adına Trieste kentinin 18-19. yüzyıllardaki ticaret yaşamı ile ilgili yayınlarda sıklıkla rastlanmakta ve ailenin İzmir‘de ve Belgrat‘ta ticari temsilcilikler açtığı bilinmektedir.
Ressam Ovide Curtovich‘in, pasaport almak amacıyla İstanbul‘daki Fransa Büyükelçiliği‘ne verip sonuç alamadığı başvurusunda, bizzat kendisi tarafından kaleme alınan otobiyografik özete göre, sanatçımız o tarihlerde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içinde kalan Fiume‘de, bugünse Hırvatistan sınırları içinde bulunan Rijeka‘da doğan bir baba ile İzmirli bir annenin çocuğudur. 1870’lerde İzmir’deki Lazarist Lisesi’ne devam etmiş, 1877’de Trieste’ye giderek ticaret şirketleri için iş bağlantıları kurmuş, Avusturya konsolos yardımcısının önerisi ile 1879-1883 yılları arasında Viyana Güzel Sanatlar Akademisi‘nde eğitim görerek Avusturyalı tarihi portre ressamı Edouard Ritter von Engerth‘in (1818-1897) öğrencisi olmuş, 1883’de önce Paris‘e, daha sonra ise yakalandığı sinir hastalığının tedavisi için Budapeşte‘ye gitmiş; ayrıca, Fransızca diploması alarak okullarda ders verme hakkı kazanmıştır. 1897’de ise İzmir’e geri dönmüştür.
Ovide Curtovich’e ait ilan. Annuaire des Commerçants de Smyrne and de l’Anatolie, Smyrne, 1893, s.333
Ressamın adının geçtiği kaynaklardan bir diğeri de 1893, 1894, 1895 ve 1896 yıllarına ait İzmir ticaret yıllıklarıdır. Sanatçının adı bu yıllıkların ‘Ressamlar’ başlığı altında büyük puntolarla yazılıp çerçeve içine alınarak özellikle öne çıkarılmıştır. Bu rehberlerde adres olarak gösterdiği yer ise “Atölye Pasajı, Smyrna“dır.
Curtovich’in resimleri Berliner Künstlerhaus (Berlin Sanatçılar Evi) ile 1892 yılında Londra Kraliyet Akademisi’nde açılan sergilere katılmış, Londra Kraliyet Akademisi‘ndeki sergide “Dinlenme Anı, Sabah“, “Bornova Ovası” ve “Nymphia Yolunda, Öğlen” adlı tabloları ile yer almış ve 1911 yılında Osmanlı sultanı V. Mehmet Reşad‘ın portresini yapmıştır.
“Batılı eğitimin kendisine kazandırdığı kurgusallık, yer yer doğallığın önüne geçmişse de, resimleri tam bir Batılı Oryantalist’in yaklaşımından da uzaktır. Batılı’nın Doğu’ya yakıştırdığı ya da Doğu’da görmek istediklerini değil, yaşadığı Doğu’da gördüklerini anlatmıştır. Özetle Ovide Curtovich, İzmir’in çok uluslu, çokrenkli ve o çok zengin mozaiğinden bir renktir gerçekten de, daha doğrusu renklerinden biridir.” (1).
Anforalı Levanten Kız, 1896, Tuval üzerine yağlıboya, 96X76,5 cm.
Su Taşıyan Köylü Kızı, 1910, Tuval üzerine yağlıboya, 52,5X42 cm.
Bahribaba’dan İzmir Körfezi, Tuval Üzerine Yağlıboya, 81X121 cm.
Deve Kervanı, 1855, 21X27 cm.
Manisa’da Karaosmanoğlu Sarayı’nın Avlusu (Detay), 1896, Tuval üzerine yağlıboya, 134,5X101,5 cm.
Manisa’da Karaosmanoğlu Sarayı’nın Avlusu, 1896, Tuval üzerine yağlıboya, 134,5X101,5.
Camargue boğaları, Tuval üzerine yağlıboya., Sağ altta imzalı ve açıklamalı Marsilya, 33x41cm.
George Ypsilantis, 1879
Kıbrıs Sedirlerinin Altında, Tuval üzerine yağlıboya, 78X54 cm.
Meyveli̇ Bohem Kadehli̇ Natürmort, 1918
Nymphia Yolunda, Öğlen, 1891, Tuval üzerine yağlıboya, 29,85X43,82 cm.
Tuval üzerine yağlıboya, 66X52,5 cm., Viyana Sanat Tarihi Müzesi
Çiftçi Saz Kulübenin Önünde, 1922.
Çölde Karavan, Tuval üzerine yağlıboya, 31,5X47 cm.
İstanbul Yakınlarındaki Prens Adaları, 1912, Tuval üzerine yağlıboya, 23X29 cm.
İzmir Yangını, Benaki Müzesi.
Terasta Türk Aile, 1909, Tuval üzerine yağlıboya, 86X63 cm.
Binici, Tuval üzerine yağlıboya.
İzmir Kırsalında Kadın ve Çocuklar, 1908, Tuval üzerine yağlıboya, 56X80 cm.
1892 Tarihli sergi kataloğu.
(1) Daşçı, S., “İzmir Mozayiğinden Bir Renk: Ressam Ovide Curtovich“, Yayınlanmamış makale, s. 9.
Yararlanılan Kaynaklar
Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.27-44.
Daşçı, S. (2012) “1893-1896 İzmir Ticaret Yıllıklarında Adı Geçen Sanatçılar ve Sanatla İlgili Meslekler Üzerine Bir Değerlendirme“, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 2012, Cilt 1, sayı 3, s.17-52.
Daşçı, S., “İzmir Mozayiğinden Bir Renk: Ressam Ovide Curtovich“, Yayınlanmamış makale, s. 9.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve belediyeye bağlı İstanbul Planlama Ajansı (İPA) tarafından hazırlanan 2021 tarihli İstanbul Gıda Strateji Belgesi’nden sonra bu tür bir belgenin ikincisini, okuduğumuz sosyal medya haberleri nedeniyle Bursa’nın Nilüfer Belediyesi’nden beklediğimiz bir süreçte, İzmir, Karşıyaka Belediyesi’nin hamlesi ile 22 Ağustos 2023 tarihinde, ülkemizin ikinci gıda strateji belgesine sahip olduk. Hazırlık çalışmaları uzun bir süredir devam etmekte olan Nilüfer Belediyesi’ne ait belgenin ise ne zaman bitip uygulamaya konulacağı ise henüz belli değil.
Üçüncü bir gıda strateji belgesiyle ardından gelecekleri beklediğimiz bu süreçte, İstanbul, Londra, Bristol ve Malmö gibi kentlerde uygulamaya konulan gıda strateji belgeleriyle Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’nün hazırladığı rehberleri, bu konuda yazılmış yayınlarla bilimsel makaleleri dikkate alarak, gündemimize aldığımız Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi’ni, hem bir planlama uzmanı hem de 25 yıllık Karşıyakalı bir hemşeri/seçmen olarak bu ve gelecek Pazartesi günü yayınladığımız/yayınlayacağımız iki ayrı yazıyla inceleyip değerlendirmeye çalışacağız.
Ancak bundan önce, yapacağımız inceleme ve değerlendirmelere esas olmak üzere gıda strateji belgesinin ne olduğu ve İzmir metropolünün önemli bir ilçesi olan Karşıyaka’nın tarım ve gıda açısından sahip olduğu geçmişteki ve bugünkü potansiyelini elimizdeki verileri kullanarak ve bir hemşeri olarak Karşıyaka’da yaşadığımız gerçekleri dikkate alarak ortaya koymamız gerekmektedir.
Kentsel Gıda Stratejisi Nedir?
BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), “kentsel gıda stratejisi” terimini, bir kentin gıda sisteminde nasıl bir değişimin hedeflendiğini ve bu değişim için kimlerle nasıl bir çaba gösterileceğini kapsayan bir süreç olarak tanımlıyor ve bu iş için hazırladığı rehberde, kentsel gıda stratejilerinin, bir Avrupa projesi olan Foodlink Projesi çerçevesinde geliştirildiğini, projenin geliştirme amacını, kentlerdeki gıda sisteminin sürdürülebilir hale getirilmesi çerçevesinde; gıda fiyatlarının artışı, gıda yoksunluğu, gıdaya erişimin kırılganlığı ve beslenme biçimlerinin çevresel etkileri gibi nedenlerle dünya çapında ortaya çıkan ya da çıkabilecek isyanları engellemek ve bunu doğrudan bir sonucu olarak ulusal güvenliği sağlamak olarak açıklıyor. (1)
Aynen isyanları, komünleri ve devrimleri ile meşhur Paris‘in, Paris yoksul ve aç halkının barikatlar kurup Saray‘ın askerlerine karşı direnmemesi için kentin Baron Haussmann tarafından yeniden şekillendirilip kentteki tüm ara sokakların kaldırılarak yerine geniş bulvarların yapılmasında olduğu gibi… Kapitalizm, başına gelebilecek belaları önlemek için zaman zaman ve yer yer bu tür önlemleri almak istiyor ve alıyor…
Görüldüğü gibi kapitalizmin çağdaş krizleri boyutunda; özellikle de, kapitalist sistemin egemen olduğu kentlerde yerel/uluslararası Bayer, Unilever, Wall-Mart ve Cargill gibi tarım ve gıda tekelleriyle o tekellerin hakimiyetindeki kent yönetimlerinin uyguladığı neoliberal/özelleştirmeci politikaların sonucunda refahtan ve sosyal güvenlikten yoksun bırakılan halk kitleleri, karşı karşıya kaldıkları bu derin açlık, yoksulluk ve yoksunluk halinin getirdiği evsizlik, gıdasızlık gibi sorunların çözümü için geniş kitleler halinde ayaklanıp mevcut sisteme, uluslararası tekellerin ve o tekellerin şekillendirdiği Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Birleşmiş Milletler (UN), Birleşmiş Milletler’e bağlı Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Bankası (WBG), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve onların yerli işbirlikçilerine; özellikle de yasal olarak kente gelen gıdanın uğramak zorunda olduğu hallerdeki mafya örgütlenmesi, hal dışı kaçak satış ve mafyatik ilişkileri ile ünlenen sebze meyve ihracatçılarına karşı farklı alternatifler üretebilirler. İşte tam da bu tehlike karşısında, adını andığımız uluslararası kuruluşlar, kapitalizmin bir ürünü olan bu sorunun sonuçlarını yumuşatıp geniş kitleleri, sahte bir katılım hikayesiyle “paydaş” adı altında sanki sorunun çözümüne katkıda bulunuyorlarmış gibi işin içine sokarak ve kendi hazırladıkları sahte şablon ve reçeteleri dayatarak, onların bu bozuk gıda ve tarım sistemini düzeltebileceği gibi bir algı yaratmakta, kendilerine bağlı STK ve akademik çevrelerle bunun etkisini arttırmaya çalışmaktadır. O nedenle, bu tür belgelerin hazırlığına katılanlara şu soruyu sormak gerekir: Hazırlayıp tanıtımını yaptığınız bu tür belgelerle hangi uluslararası tarım ve gıda tekeline, lobisine ya da onların ulusal ve uluslararası alanda güçlü, yaygın ve egemen örgütüne karşı çıkıp söz geçirmeye, onlara rağmen geniş halk kitlelerini beslemeyi vaat ediyorsunuz? Dünya tarım ve gıda krizinin nedeni olan kapitalizmle mücadele etmeden, onu mücadelenin odağına koymadan, mücadelenin siyasi boyutunu dikkate almadan, kurduğunuz STK’larla ve ideolojinizi yaymaya çalışan emrinizdeki akademisyenlerle ve içinde tek bir kez “kapitalizm” ya da “anti-kapitalizm” sözcüğünü geçirmeden hazırladığınız strateji belgeleri, planları ile hangi kentte hangi gıda ve tarım sistemini düzenleyebileceksiniz ki?
İşte o anlamda, hazırlanan bu tür belgeler çağdaş kapitalizmin bir sonucu ortaya çıkan derin açlık, yoksulluk ve yoksunluk gibi sorunları çözmekten uzak, kapitalizmin bir iki nefes daha almasını sağlayacak, kapitalist sistemin koşullarını kent boyutunda yeniden üreten, geniş halk kitlelerinin kızgınlığını giderip gazını alacak, onları “yapacağız”, “edeceğiz” diyerek oyalayıp kandırdığı sahte reçetelerden başka bir şey değildir. Yaptığınız ise, açlığa, yoksulluğa, yoksunluğa neden olan kapitalizme, kapitalist sisteme hizmet etmekten başka bir şey değildir.
Şimdi gelelim bu ideolojik ve eleştirel yaklaşım çerçevesinde, İzmir’in ve Karşıyaka’nın gerçeklerini dikkate alarak yapacağımız Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi analiz ve değerlendirmesine…
Karşıyaka’nın Bilinen ve Yaşanan Gerçekleri
2007 yılında 515.184 kişiye ulaşan Karşıyaka ilçe nüfusu, 2008 yılında Bayraklı’nın bir ilçe olarak ayrılması sonucunda, % 42,54 oranındaki nüfus kaybı ile 296.031’e inmiş, 2012 tarihli 6360 sayılı yasa gereği, Yamanlar Dağı’nın eteğindeki Sancaklı ve Yamanlar köylerinin mahalleye dönüşmesi nedeniyle, 2012 yılı verilerine göre 286 kişi olan köy nüfusu kent nüfusuna eklenmiş, coğrafi olarak Çiğli, Bayraklı, Bornova ve Menemen ilçelerine komşu, İzmir metropolünün önemli ve büyük bir ilçesidir. Nüfus 2020 yılında en yüksek düzeyi olan 350.100’e ulaşmakla birlikte; nüfus 2021 ve 2022 yıllarında sürekli azalarak 2022 itibariyle toplam 27 mahallede yaşayan 346.264 kişiye ulaşmıştır.
Karşıyaka’nın Tarımsal Faaliyetler Açısından Potansiyeli
Karşıyaka ilçesinin tarım faaliyetleri açısından potansiyelini inceleyip değerlendirmeye kalktığımızda, ilk kullanacağımız resmi veriler, Türkiye İstatistik Kurumu MEDAS veri tabanındaki 2004-2022 dönemi ile ilgili veriler olup; Karşıyaka ilçesi ölçeğinde veri sunan bitkisel üretim, hayvancılık ve tarımsal alet ve malzeme varlığı ile ilgili istatistiklerdir.
Bu verilerle ilgili olan ve yazımıza eklediğimiz bu tablolara baktığımızda, Karşıyaka’daki bitkisel üretim ve hayvancılıkla ilgili tarımsal verilerin, buna ek olarak tarımsal faaliyette kullanılan alet ve malzeme miktarlarının 2004 yılından 2022 yılına kadar devam eden 19 yıllı süre içinde devamlı ve düzenli olarak azaldığını; hatta yok olduğunu görürüz. Örnek verecek olursak, 2004 yılında 312 dekar olan tahıl ve bitkisel ürünlerin ekimine ayrılan tarımsal alan miktarının 2017 yılından sonraki dönemde “0” düzeyine inmesi, 2004 yılında 174 dekar olan sebze ekilen alanların 2022 yılında 67 dekara düşmesi ve buna bağlı olarak ürün başına hesaplanan verimle üretim miktarının devamlı azalmasını gösterebiliriz. (2)
Karşıyaka’daki tarımsal faaliyetlerin bu ölçüde küçülmesi; hatta yok olması çerçevesinde, İzmir İl Tarım ve Orman Müdürlüğü’nün 2021 yılı verilerine göre Karşıyaka ilçesinin 51.105 dekar büyüklüğündeki alanının % 7,32’inin (3.740 dekar) tarım alanı olduğunu ve Tarım ve Orman Bakanlığı’na ait Çiftçi Kayıt Sistemine sadece 7 çiftçinin kayıtlı olduğunu, ilçe kapsamında 7 adet bitkisel üretim, 17 adet yem işletmesi, 20 adet büyükbaş, 46 adet küçükbaş, 37 adet de arıcılık üretim işletmesi, 5 adet gübre bayii, 2 adet bitki koruma ürünleri bayii, 1 adet tohum bayii, 3 adet zirai alet ve makine bayii, 81 adet petshop, veteriner kliniği, hayvan hastanesi ve benzeri işletmelenin bulunduğunu görürüz. Ayrıca mevcut olan 1 adet tarımsal kalkınma kooperatifinin 7 ortağı, 2 adet su ürünleri kooperatifinin de 214 ortağı olduğunu öğreniriz.
Konuya Karşıyaka’daki 2021 yılı tarımsal üretiminin hangi düzeyde olduğu sorusu üzerinden yaklaştığımızda ise, Karşıyaka’da tarla bitkileri üretiminin olmadığını, tarım arazilerinin % 78,27’sini (2.927 dekar) oluşturan alanda 36 tonu yağlık zeytin, 6 tonu sofralık zeytin, 38 tonu erik olmak üzere toplam 129 ton meyve, % 2,04’ünü (76 dekar) alanda 123 tonu sofralık domates, 7 tonu fasulye 6 tonu börülce olmak üzere toplam 175 ton sebze üretildiğini; ayrıca, 394,17 ton süt, 40.000 adet yumurta, 14.05 ton bal, 561.992 ton su ürünü elde edildiğini, ilçe sınırları içinde 196 adet büyükbaş, 3.943 adet küçükbaş, 267 adet kanatlı hayvanın yaşadığını, arı kovanı sayısının ise 2.810’u bulduğunu öğreniriz. (3)
Tabii ki, bütün bu veriler İzmir’in tarım ve gıda faaliyetleri açısından önde gelip “tarım ilçesi” olarak tanımlanan Ödemiş, Tire, Bergama, Kemalpaşa ve Menemen gibi tarım ilçelerine göre oldukça düşük kalan, önemsiz rakamlardır. O nedenle de, Karşıyaka’nın bir tarım kenti olduğu, gıdaya yönelik tarımsal faaliyetlerin Karşıyaka için önemli ve öncelikli olduğu, bu nedenle Karşıyaka Belediyesi‘nde bir Tarımsal Hizmetler Müdürlüğü oluşturup başına bu zamana kadar tarımla ilgisi olmamış ve bu alanda bilgi, birikim ve deneyime sahip olmayan birinin atanmasının gerekli olduğu söylenemez. Nitekim Karşıyaka Belediyesi’nin 2020-2024 dönemine ait stratejik planı ile 2019, 2020, 2021 ve 2022 mali yıllarına ait faaliyet raporlarında ve performans programlarında bu konuya önem ve öncelik verilmediği için tarım ve gıdaya ilişkin hiçbir amaç, hedef, faaliyet ve performans verisi; hatta bu belgelere ait metinlerde –ilgili yasaların madde hükümleri dışında- tek bir kez olsun “gıda” ve “tarım” sözcükleri yer verilmemiştir. Bu durum, 1 Nisan 2022 tarih, 93 sayılı belediye meclisi kararı ile Tarımsal Hizmetler Müdürlüğü‘nün kurulup başına İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden gelme bir göevlinin atanması sonrasında, 2023 yılına ait performans programına eklenen ve 2.2.7.1 kodu ile imlenen “Sürdürülebilir Tarım Uygulamalarını Arttırmak” başlıklı performans hedefi ile değiştirilmiş; böylelikle, Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi‘ni hazırlama ile ilgili çalışmalara yasal ve mali bir dayanak kazandırılmıştır. (4)
Karşıyaka tarımındaki bu yoksullaşma ve yok olmanın nedeninin ise, Karşıyaka’da yaşayanlar ya da Karşıyaka’ya, özellikle de belediye meclisinin binlerce kararına nesnel bir şekilde bakanlar için ilçedeki rant kokan çarpık yapılaşma ve belediye meclisinin parsel bazındaki değişikliklerle ilgili binlerce kararı sonucunda ortaya çıkan tarım arazilerinin imara açılması ya da yağmalanması olduğu söylenebilir.
Şemikler’deki mandalina bahçesinin dünü ve bugünü…
Elimizde Karşıyaka’daki imara açılan alanların ya da imar planlarındaki işlev değişikliklerinin, tarım alanları aleyhine yıllar itibariyle gelişimini gösteren yayınlanmış resmi bir istatistik olmamakla birlikte; Karşıyaka’da yaşayıp gördüklerimiz, yıllar içinde verimli tarım alanlarının; özellikle de Bostanlı, Şemikler ve Demirköprü gibi mahallelerdeki büyük mandalina ve sebze bahçelerinin imara açılması ya da tarım arazisi olmaktan çıkarılması nedeniyle devamlı azalıp yok olduğunun kanıtıdır. Şahsen tanık olduğum bir olay çerçevesinde, Şemikler’in yerlisi rahmetli’ya ait geniş mandalina bahçelerinin 50 daire karşılığında müteahhide verilmesi nedeniyle bugün orada büyük bir sitenin var olmasını ya da belediye tarafından açılan Ordu Bulvarı’nın Erdoğan Akkaya Sokağı ile kesiştiği köşede yer alan büyük mandalina bahçesinin, sahibinin ölümünden sonra varisleri tarafından hem Kılıçoğlu İnşaat’a verilerek yerine iki ayrı blok halinde koskocaman bir apartman yapılmasını hem de o güzelim bahçenin yola terk suretiyle yok edilmiş olmasını örnek olarak verebilirim.
İşte bütün bu veriler ve yaşanan gerçekler ışığında, bir zamanlar az da olsa anlamı olan Karşıyaka tarımının bilerek ve bilinçli bir şekilde yok edilmesinden sonra ve bu yok oluşun nedenlerini arayıp çözümü için önlem geliştirip önermek ya da talep etmek yerine çıkıp da; “biz burada kent tarımı yapalım”, “belediyeye ait park ve bahçelerde agroekolojik uygulamalara geçelim”, “balkonlarda ve apartman bahçelerinde agroekolojik tarım yapalım” demenin, gerçek sorunu görüp üzerine gidememekten kaynaklanan ikiyüzlü bir politikanın, sahte bir hayal ticaretinin sonucu olduğuna inanıyorum. (5)
Karşıyaka’nın Gıdanın İşlenmesi, Dağıtımı ve Tüketimi İle İlgili Potansiyeli
Konunun gıda ile ilgili yönünde ise, İzmir İl Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nün 2021 yılı verilerine göre ilçe genelinde 3.092 adet gıda işletmesi, incelediğimiz 2023 tarihli Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi verilerine göre de 174 adet süpermarket, 111 adet e-ticaret birimi, 7 adet pazar yeri (Çok Katlı Pazaryeri, Bostanlı, Şemikler, Cumhuriyet, M. Kemal, Örnekköy, Zübeyde Hanım), 2 adet yenilenebilir peyzaj alanı bulunduğu bilinmekle birlikte; bugüne kadar Karşıyaka ilçesinin gıda talebi, arzı ve tüketimi konusunda hiçbir bilgiye sahip olunmadığı, gıdanın üretimi, işlenmesi, lojistiği, tüketimi ve atık olarak değerlendirilmesine ilişkin hiçbir verinin toplanmadığı, gerekli araştırma ve analizlerin yapılmadığı, buna ilişkin envanterlerin hazırlanıp güncellenmediği, gıda ile ilgili işyerlerinin yeterince denetlenmediği, gıdanın ilgili diğer sektörlerle birlikte Karşıyaka içi ve çevresinde; ayrıca, metropol bütününde geçirdiği süreçler konusunda geçerli ve güvenilir verilere sahip olunmadığı ortaya çıkar. Nitekim 2023 tarihli Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi’nin “Eylemler” bölümünde, gıda ile ilgili olarak kent-bölge sınırlarının belirlenmesi, tarım/gıda sistemi, üretici ve tedarikçi, üretici, çiftçi, köylü ve topraksız tarım emekçisi envanterlerinin hazırlanması, iklime ve coğrafyaya özgü tarımsal ürünlerin araştırılması faaliyetinin önümüzdeki dönemlerde yapılacak yedi ayrı hedef olarak yazılı olmuş olması da bu büyük eksikliğin en somut kanıtıdır.
Tarımsal faaliyetlerin gün geçtikçe azalıp yok olduğu ve gıda ile ilgili hiçbir verinin olmadığı bir ortamda hazırlanan Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi ile ilgili çözümleme ve değerlendirmelerimi ise önümüzdeki hafta paylaşacağım yazıda dile getirmeye çalışacağım.
(1) Moragues, A.; Morgan, K.; Moschitz, H.; Neimane, I.; Nilsson, H.; Pinto, M.; Rohracher,H.; Ruiz, R.; Thuswald, M.; Tisenkopfs, T. and Halliday, J. (2013) Urban Food Strategies, The Rough Guide to Sustainable Food Systems, FOODLINKS FP7 projesi çerçevesinde geliştirilen belge (GA No.265287), FAO, s.5.
(2) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Bitkisel Üretim ve Hayvancılık İstatistikleri 2004-2022.
(3)İzmir, Tarımla Büyüyen Şehir, İl Tarım ve Orman Müdürlüğü Karşıyaka Tarım Sunumu, 2021.
(4) Karşıyaka Belediyesi Strateji Planı 2020-2024, 2109, 2020, 2021, 2022 ve 2023 Mali Yılları Performans Programları.
Son zamanlardaki yazı yazma düzenime göre, hafta başında İzmir‘e ve diğer kentlere dair talep, beklenti ve sorunları ele alıp öneriler geliştirmeye çalıştığım yazıları, Perşembe günleri de İzmir‘in unutulan sanatçılarına dair seri yazıları sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.
Ama bugün ilk kez hafta başında bir yazı yazıp paylaşamadım. Çünkü Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerinde, uzun zamandır Almanya‘nın Frankfurt kentinde yaşayıp dünyanın birçok ülke ve kentini dolaşmış ve sonunda emekli olduktan sonra Ağustos ayının başında vefat eden sevgili dayımın İznik‘teki evinde yaşayan ve ona bakan kuzenim İbrahim‘i ağırlamaya, ona eşlik edip İzmir‘i gezdirmeye çalıştım.
Benden üç yaş küçük olan İbrahim, İzmir‘e tam 33-34 yıl önce yakın arkadaşı Rudi ile birlikte gelmiş ve o tarihte onları, -bu kentte yaşamadığım halde- gezdirmeye çalışmış, Rudi‘nin onca gezmeden sonra oturup bir bira içmek istediği o Burhan Özfaturalı yılların Konak Meydanı‘nda açık tek bir birahane bulamamış, en sonunda Fevzi Paşa Bulvarı üzerinde keşfettiğimiz efsane futbolcu Metin Oktay‘a ait “Gol Pub“da istediğimiz biraları içebilmiştik. Bunun nedeni ise, o devrin belediye başkanı Burhan Özfatura‘nın içki içilen yerler üzerindeki baskısıydı ve o baskı sonucunda İzmir‘in orta yerinde bira içilen tek bir yerin olmaması nedeniyle utanarak Rudi‘den özür dilemiştim.
Şimdi ise, aradan tam 33-34 yıl geçtikten sonra Rudi‘yi anarak İbrahim‘le birlikte, şimdi daha iyi tanıdığım İzmir‘i gezecektik..
Önce Konak Meydanı ve İzmir Saat Kulesi…
İlk olarak Bostanlı İskelesi‘nden vapurla Konak Meydanı‘na gitmeye kalktık… O nedenle de evden çıkıp tramvayla Bostanlı İskelesi‘ne, Bostanlı İskelesi‘nden de vapura binip Konak İskelesi‘ne gittik. İbrahim yoldaki sohbetlerimiz sırasında bir yandan çay içip diğer yandan da İzmir‘i seyredebileceğimiz eski vapurları hatırlayınca verdiğim cevap, “inşallah üstü açık olan motorlar gelir” demek oldu; ama gelen vapur benim tost makinasına benzettiğim ve çoğu kez Norveç‘in ya da İsveç‘in fiyortlarında kullanılıp İzmir‘in kent kimliğini yansıtmayan yeni nesil vapurlar oldu. O nedenle açıkta, denizin serin rüzgarını tenimizde hissedip çay içerek ve İzmir‘i seyrederek bir yolculuk yapamadık.
Konak iskelesine inip ikimizin de almayı unuttuğu su ihtiyacımızı karşılamaya kalktığımızda ilk kızgınlığımız, ilk öfkemiz baş gösterdi. Çünkü iskeledeki bir yeme-içme mekanı bizden yarım litrelik içme suyu için 10 lira istedi ve biz de, bir önceki müşterinin yaptığı gibi söylenerek su şişesini iade ettik.
Ardından tarihi İzmir Saat Kulesi‘nin bulunduğu Konak Meydanı‘na geldik ve İbrahim‘in arka fonuna saat kulesi ile palmiyeleri aldığım fotoğraflarını çektim. Özellikle de uçan güvercinleri fotoğrafa dahil etmeye çalışarak… İbrahim de çektiğim fotoğrafları Almanya‘daki oğullarına, arkadaşlarına göndererek İzmir‘deki varlığını kanıtlamaya çalıştı.
Sonrası Kemeraltı…
Sonrasında Valilik binasının yanından Anafartalar Caddesi‘ne girerek sağlı sollu tarihi binalara baktık, İzmir denilince akla gelen şerbet satıcılarına bakmakla birlikte içlerindeki sentetik boyaları, özellikle de hiç de doğal olmayan mavi renkli şerbetleri görünce şerbet almaktan vazgeçtik.
Kemeraltı Camisi kavşağından sola dönerek dosdoğru Ali Paşa Meydanı‘na gittik ve oradaki esnafın o zarif şadırvanı kuşatıp meydanı nasıl işgal ettiğine tanık olduk.
Ali Paşa Meydanı‘ndan sonra yıllardır çevresindeki çelik örgülerle teslim alınmış Dalan Sabun İmalathanesi‘nin önünden geçerek Kızlarağası Hanı‘na gittik. İbrahim‘i önce hanın üst katlarında gezdirdim, sonrasında da hanın arkasındaki kahvecide oturarak kızgın kumda yapılan kahvemizi ve suyumuzu içtik. Bu arada önümüzdeki Roman grubunun yaptığı sokak müziğini dinledik. Ancak bu keyif, onları uyarıp susmalarını sağlayan bir zabıta memuru nedeniyle kesildi. Roman müzisyenler ceplerinden çıkarıp bizlere gösterdikleri belediye yetkililerince imzalanıp onaylanmış kimlik kartlarına rağmen bu şekilde susturmaya isyan edip yeniden müzik yapmaya başladılar. Çünkü, biz dahil çevredeki herkes onları dinleyip resim ya da videolarını çekiyor, onların müzik yapmasını istiyordu.
Kahvelerin tadı damağımızda iken sevgili arkadaşlarım fotoğraf sanatçısı Erol Üzmez’i ve sahaf Hakan Kazım Taşkıran‘ı dükkanlarında ziyaret ederek onlarla sohbet edip Kemeraltı ile ilgili kitaplar aldık.
Sonrasında cepleri dolu Almancıların alış veriş yaptığı İpekçiler Çarşısı‘nı dolaşarak gelinlik, damatlık alan son zamanların “Yuro” zenginlerini izledik, asırlık Karagöz Saat‘in vitrindeki saatlerine baktık.
Basmane…
Anafartalar Caddesi üzerinden çıktığımız Agora Parkı‘nın tarihi dur ağaçları altında soluklanarak suyumuzu içtik ve Agora’yı seyrettik. Oradan da Namazgâh Yokuşu‘na sararak Altınordu Spor Kulübü‘nün bulunduğu Pazaryeri Meydanı‘na ve İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilip TARKEM‘e verilecek olan Tevfik Paşa Konağı‘na ve Dönertaş‘a vardık. Geçen seneden bu yana restorasyon adına tek bir çivinin çakılmadığı Tevfik Paşa Konağı ve şimdilerde dönmeyen Dönertaş’ın durumu haliyle ikimizi de üzdü. İbrahim bu arada Basmane Altınpark‘taki tuvalete giderek İzmir‘deki tuvalet gerçeği ile yüz yüze geldi.
Belki dostum Orhan Beşikçi’ye rastlarım diye dolaştığım kaderine terk edilmiş Altınpark‘ta bu kez Orhan Bey yerine eşi ressam Bedriye Hanım‘la karşılaştık ve onunla sohbet edip Orhan Bey‘e selam söyledik.
Yok olan Kültürpark…
Basmane‘den sonra 9 Eylül Kapısı‘ndan; daha doğrusu yıkılıp yeniden yapılan kapının hemen yanındaki girişten Kültürpark‘a girdik. İzmirli olmamasına karşın İbrahim‘in gayet iyi hatırladığı Manolya Gazinosu‘nun, Göl Gazinosu‘nun içler acısı halini, kuruyan, kesilen ya da budanan ağaçları ibretle izleyerek Lozan Kapısı‘ndan çıkıp Alsancak‘a yöneldik. Kapıdan çıkmadan önce de Mustafa KemalAtatürk ve İsmet İnönü heykelinin hemen yanında demir putrellerin kaynakla birleştirilerek imal edilen reyonların Kültürpark‘ı nasıl yıpratıp yorduğunu yakından gördük.
Alsancak, Kıbrıs Şehitleri ve 1. Kordon…
Gazi İlkokulu, Kıbrıs Şehitleri Caddesi, Gazi Kadınlar Sokağı istikametinde önce Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi‘nin, sonrasında da Sardunya Bar‘ın önünden geçtik, Sardunya Bar‘ın sahibi sevgili Hami ile sohbet ettik.
Ardından 1. Kordon‘dan yürüyerek Alsancak İskelesi‘ne vardık ve yine aynı tost makinasına benzeyen vapurla Karşıyaka‘ya geçtik. İbrahim yolda, bu vapurdaki insanların niye arka arkaya oturduklarını, eskiden olduğu gibi niye karşılıklı oturmadıklarını sordu. Bense bu akılcı ve yerinde soruya -ne yazık ki- cevap veremedim.
Bostanlı, Atakent, Mavişehir…
Ertesi günkü İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olup gazoz satışının olmadığı Atakent‘teki Yasemin Kafe maceramız 2 fincan Neskafe ve bir kutu Lipton Tea bedeli olarak toplam 170 liraya, Karşıyaka Belediyesi‘ne ait olup gazoz satılan Gondol Kafe maceramız ise bir tabak salata için 85 liraya mal oldu. Hem de her düzeydeki halkın gidip ucuza, kaliteli şeyler yiyip içilmesi için açılan belediyelere ait mekanlarda…
Pazar akşamı yaptığımız Bostanlı yürüyüşünde ise cadde ve sokakların balık lokantaları, barlar, restoranlar tarafından nasıl işgal edildiğine tanık olduk.
Metronun Otogarı’na gitmediği bir kent olmak…
İbrahim‘in Pazartesi sabahı İznik‘e gitmek için Bostanlı‘dan kalkacak Pamukkale servisine binme macerası ise, metrosu ya da İZBAN’ı İstanbul ya da Ankara’nın aksine otogara kadar gitmeyen bu kentte, Pazartesi günlerinin yoğun trafiği nedeniyle otobüsün kalkış saatinden 2 saat önce kalkacak olan servis minibüsüne biniş maratonu ile başladı. Adeta uçağa binecekmiş gibi… Şayet bu servise binemeyecek olsaydık, yaşadığımız evden Otogar‘a ulaşmamız ancak 3 otobüs değiştirerek olacaktı… Tabii ki, oraya kaç saatte varacağımızı bilmeden ve bu nedenle otobüsü kaçırma ihtimalini göze alarak…
Şimdi diyeceksiniz ki, “adeta tüm kenti kapsayan bu küçük gezi sırasında karşılaştığınız sorunları, olumsuzlukları ve şikayetlerini anlatıp durmuşsun…. Peki, bu kentte beğendiğin için öveceğin hiç mi güzel bir şey yok mu?” diye sorarsanız; ben de size, bu kentteki tarihi , arkeolojik, kültürel ve doğal değerlerle iyi, güzel ve samimi arkadaş, dost ve yoldaşların beni teselli eden büyük bir zenginlik olduğunu, bu kentteki büyük yanlışlığın yine bizim yanlış kararlarımızla seçtiğimiz kötü yöneticilerin kötü yönetimi olduğunu söyleyebilirim.
“Natüralizm çuvaldaki her şeyi kabul eder… Realizm heykele ait olanı seçer, doğayı görür ve inşa ederken de asli unsurları seçer… Eseri olduğu gibi değil, olduğu gibi yapan özü.” , Athanase (Thanasis) Apartis
Heykeltraş Athanase (Thanasis) Apartis 24 Ekim 1899’da İzmir‘de altı çocuklu bir terzinin oğlu olarak doğdu. İzmir‘den hangi tarihte ve hangi nedenle ayrıldığı bilinmemektedir. Wikipedia‘nın Yunanca kaydında, Yunan ordusunun Anadolu‘yu işgali sonrasında; yani, 9 Eylül 1922’de 23 yaşında iken ailesi ile birlikte İzmir‘i terk etmek zorunda kaldığı söylense de; öğrenim görmek için önce Roma ve Venedik‘e, daha sonra da 1919 yılında Paris‘e gittiği bilindiğine göre İzmir‘i, 1922 öncesinde kendi isteği ile terk ettiği ortadadır…
Athanase (Thanasis) Apartis, Roma ve Venedik‘teki heykeltraşlık eğitimi sırasında Ermeni heykeltıraş Papazyan‘ın atölyesinde çalışıp ressam Vasilis Ithakisios‘tan (1878-1977) dersler aldı. 1919’da Paris’e gitti ve Académie Julian‘da okumaya başladı. Ekim 1919’da École des Beaux Arts ‘a kabul edildi; ancak, orada sadece iki ay kaldıktan sonra Fransız heykeltraşlar Paul Landowski (1875-1961) ve Henri Bouchard (1875-1960) ile iki yıl çalıştığı Académie Julian‘a döndü.
Apartis, 1921’de Salon d’Automne‘da üç eser sergiledi. Orada kendisini fazlasıyla etkileyecek Fransız heykeltraş ve sanat öğretmeni Antoine Bourdelle (1861-1929) ile tanıştığında Académie Julian‘dan Académie de la Grande Chaumière‘e transfer olmaya karar verdi ve burada dört yıl okuduktan sonra 1925’te mezun olmadan ayrıldı. Bourdelle, Apartis‘e kariyerinde çok yardımcı oldu ve çalışmalarının 1923’te Salon des Tuileries sergilerinde gösterilmesini sağladı. Apartis, 1920’lerde önde gelen kişilerin birkaç büstünü yaptı. Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos‘un eşi Helena Venizelos, Yunanistan‘a kısa dönüş ziyaretleri dışında 1940’a kadar Paris‘te yaşamasını sağlayan 40.000 Fransız Frangı tutarında burs verdi. Aynı yıl ünlü Fransız heykeltraş Charles Despiau (1874-1946) ile tanıştı. 1939’da Légion d’honneur madalyası ile ödüllendirildi. Eserleri Petit Palais ve Jeu de Paume gibi sanat müzelerinde sergilendi. “Kadın ve Kız” isimli eseri Fransız hükümeti tarafından satın alındı ve Yunan hükümeti tarafından Adonis‘in bir heykelini yapması istendi.
İkinci Dünya Savaşı devam ederken 1940’ta Yunanistan‘a döndü ve Alman işgali sırasında birçok Komünist partizan faşizme karşı savaşırken o mevcut rejimle barışık bir şekilde heykel yapmaya devam etti. Bu arada kısa bir süreyle mimar ve ressam Dimitris Pikionis‘in (1887-1968) asistanlığını yaptı. Savaşın bitimiyle birlikte gittiği Paris‘te 1947 yılında Fransız Eğitim Bakanlığı‘nın Palmes Académiques ödülünü aldı. 1956 yılında yeniden Yunanistan‘daydı. 1959’da Atina Teknolojik Eğitim Enstitüsü‘ne çizim profesörü olarak atandı. 1961’de Atina Güzel Sanatlar Okulu‘nda heykel profesörü oldu. Orada 1969’a kadar öğretmenlik yaptı. 1967’de Fransız Academie des Beaux Arts‘ta heykel bölümünün ortak üyeliğine seçildi ve kralların, generallerin, tanrıların, piskoposların büst ve heykellerini yapan bir heykeltraş olarak 1 Nisan 1972’de 72 yaşında iken öldü.
Apartis çalışmalarında, antik Mısır ve Yunan heykellerinden; ayrıca, Auguste Rodin ile öğretmeni Antoine Bourdelle‘den etkilenmiştir. Berrak plastik hacimler, ana hatların netliği, sağlam yapı ve klasik geleneğin, özellikle de antik Yunan heykel standartlarının öne çıkarılması sanatının temel özelliğidir. Düzenlediği 7 adet kişisel serginin tümü Atina’da, katıldığı 20 adet karma serginin 8’i Yunanistan’ın Atina ve Hydra kentlerinde, geriye kalan 12 karma serginin 3’ü İsveç’in Stockholm ve Göteborg kentlerinde, 1’i İtalya’nın Venedik kentinde, geriye kalan 8’i de Fransa’nın Paris kentindeki Salon d’Automne, Salon des Tuileries, Salon des Independants ve Musée des Petit Palais gibi önemli galeri ve sanat müzelerinde açıldı. Eserleri daha sonra Venedik Bienali (1950) ile São Paulo‘da (1961) sergilendi. 1984’te çalışmaları Yunanistan Ulusal Galerisi‘nde retrospektif olarak sergilendi. Çalışmalarının büyük bir kısmı bugün Yanya Belediye Sanat Galerisi‘ndedir. Anıtsal eserleri ve ünlü kişilerin büstleri ise Yunanistan’daki birçok kamu alanını süslemektedir.
Apartis, kendi stüdyosunda müzisyen Dimitri Mitropoulos’un büstünü yaparken…
Atölyesi ve kullandığı araçlar.
Tanınmış kişilerin büstleri:
• Ioannis Psycharis, 1927, mermer büst.
• Odysseas Androutsos, 1936, mermer büst, Atina, Pedion tou Areos.
• Nikos Kazancakis, pirinç büst, Atina Perivolos Kültür Merkezi. Büst Mart 2013’te çalındı.
İzmir Ticaret Odası‘nın 2008 yılında Kültür, Sanat ve Tarih Yayınları serisinden çıkardığı ve dört ciltten oluşan bir yayını var: “İzmir Ticaret Odası Meclis Karar Defterleri I-II, 1922-1930“, “İzmir Ticaret Odası Meclis Zabıt Defterleri I-II 1926-1930“, “İzmir Ticaret Odası İdare Heyeti Defterleri I-II, 1926-1930” ve “İzmir Ticaret Odası Komisyon Defteri, 1925-1929“.
Dr. Fikret Yılmaz tarafından yayına hazırlanan bu dört yayın, adlarından da anlaşılacağı üzere Cumhuriyet’in kurulduğu; hatta kurulmadan öncesine rastlayan 1922-1930 döneminde eski yazıyla kaleme alınmış İzmir Ticaret Odası meclis karar ve zabıtlarıyla idare heyeti kararları ve komisyon kayıtlarının Türkçe’ye kazandırılması anlamına geliyor.
O tarihlerde 1.000’er adet basılan bu kitaplar, İzmir Ticaret Odası‘nın “prestij kitabı” olarak takdim edildiği için, basımını izleyen tarihlerde asıl kullanıcısı olan araştırmacılara ya da ilgilisine vermek yerine protokolde yer alan zevata dağıtıldığından ve onlar da bu kitapları alıp okumadan kitaplıklarına koyduğu ve bir süre sonra sahaflara sattığı için; bu kitapların künyesinde “para ile satılmaz” ibaresi bulunduğu halde bu kitapları şu günlerde sahaflara giderek ya da “Nadir Kitap” ya da “Kitantik” gibi sahaf portallarına siparişler vererek; hatta, Google Store, İdefix ve Amazon gibi dijital satış sitelerinden her birine 80 Avro; yani, bugünkü kur itibariyle 2.361,78 lira vererek satın alabiliyorsunuz.
Bu durum, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Valiliği, İzmir Kalkınma Ajansı, İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası ve Ege Bölgesi Sanayi Odası gibi kamu kurumlarıyla meslek odalarının yayın politikaları açısından, ana hedef olan “kullanıcı” ya da “okuyucu” yerine protokolde yer alan zevata öncelik vererek, daha doğrusu “yayın yapmış olmak için yayın yapmak” gibi yanlış bir yayın politikasına sahip olduklarını ve bu tür yayınları hazırlayan akademisyenlerle uzmanların da sadece bu iş karşılığında alacakları parayı düşünüp, -nitekim, aldığım bilgilere göre, kitap yazma işi karşılığında aldıkları paraların da oldukça düşük olduğunu dikkate aldığımızda- “okunmayan kitapların yazarı olma” haline düşmeyi kabullendikleri anlaşılıyor.
Böyle bir durum nedeniyle, ben de bu kitapların yayınlandığını o tarihlerde öğrenmekle birlikte kitapları edinememiş, kitaplarda yer alan bazı sakıncalı bilgiler nedeniyle kitap dağıtımının İzmir Ticaret Odası tarafından kısıtlandığını duymuştum.
Bu kitapları edinip okumak ise bana ancak bu yıl; yani aradan 15 yıl geçtikten sonra nasip oldu. Bunun nedeni de, İzmir‘deki “emvâl-i metrûke” mallarının dağıtımı konusunda yeni bir araştırmaya başlamam ve bu araştırma sırasında okuduğum Nevzat Onaran‘a ait “Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi” isimli 720 sayfalık devasa araştırmada verilen bildiğim ama yine de okuyunca şaşırmaktan kendimi alamadığım bilgilerdi. O nedenle, bu kitaplardaki İzmir Ticaret Odası Meclisi‘nin 1922-1924 tarihleri arasında “emvâl-i metrûke” mallarının şirketlerin ya da şahısların kayıtlı sermayeleri arttırılırken kefalet olarak gösterilmesi ile ilgili kararlara ulaşmam lazımdı ve o nedenle 4 ciltten oluşan kitapları Basmane‘deki Fersuden isimli sahafa giderek temin ettim; hatta, bu kitaplardan birinde Yörük Ali Efe ile ilgili bir bilgiye rastlamam nedeniyle o kitabı bir kez daha alarak dostum ve kızım gibi sevdiğim sevgili Elif Erginer‘e armağan ettim.
İzmir’in 15 Eylül 1922’deki görüntüsü (Foto: Türk Kurtuluş Savaşı, cilt: 2, 5. baskı, ATO, s. 312).
Selanik kentinin yangın sonrasındaki görüntüsü, 5 Ağustos 1917
Şimdi gelelim bu kitaplardan ilkinde; yani, “İzmir Ticaret Odası Meclis Karar Defterleri I-II 1922-1930” tarihli ciltteki “emvâl-i metrûke” ile ilgili kararları bulmaya, okumaya ve değerlendirmeye…
Ancak ondan önce “emvâl-i metrûke” sözcüğünün ne anlama geldiğini, bilmeyenler için açıklaya çalışayım.
“Emvâl-i metrûke” sözcüğü bugünkü Türkçe anlamıyla metruk, boş, sahipsiz mallar anlamına geliyor. Bu anlamıyla da, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında ve özellikle de Lozan Antlaşması uyarınca ülkemizi terk eden ya da terk etmek zorunda kalan Rum ve Ermenilere ait olup, sahipsiz olduğu kabul edilen gayrimenkulleri akla getiriyor. Şayet Nevzat Onaran‘a ait 2 ciltlik “Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi“, “Ermeniler, Rumlar ve Kürtler: Türk Nüfus Mühendisliği 1914-1940” ve “Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi” isimli kitapları; ayrıca benim fazlasıyla önem verdiğim Prof. Dr. Tülay Alim Baran‘ın 1994 yılında önce bir doktora tezine konu yaptığı “İzmir’in İmarı ve İskanı 1923-1958” araştırması, daha sonra 2003 yılında Arma Yayınları‘nca çıkarılan “Bir Kentin Yeniden Yapılanması 1923-1958” isimli kitabında dile getirilen gönüllü ya da zorunlu olarak göç eden/ettirilen Rum ve Ermenilerden kalan gayrimenkullerin ve diğer değerlerin yapılan uluslararası anlaşmalarla nasıl haksız bir şekilde sahiplenildiği konusunu bu yazının konusu dışında bırakarak, bu haksız ve tartışmalı edinim sonrasında “emvâl-i metrûke” denilen değerlere sahip olanların bu değerleri ticari anlamda nasıl kullandıklarını, böylelikle nasıl daha da zenginleştiklerini İzmir özelinde ortaya koymak istiyorum. İşte o nedenle de, İzmir‘deki bazı esnaf, tüccar ve tacirlerin sahiplendikleri”emvâl-i metrûke” adı verilen değerleri kullanarak diğer esnaf, tüccar ve tacirler arasında öne çıktıklarını, İzmir Ticaret Odası‘nda kayıtlı oldukları sınıflar arasında yükselerek büyük, önemli ve itibarlı esnaf, tüccar ve tacir haline geldiklerini 1923-1930 dönemindeki İzmir Ticaret Odası meclis kararlarını tek tek inceleyerek ortaya koymaya çalışıyorum.
Tabii ki, suyun bu yakasında kör bir milliyetçiliğin sonucu ortaya konulan bütün bu haksızlık, el koyma, soygun ve yağmalar gerçekleşirken; suyun diğer yakasında da Balkan Savaşları ile başlayıp 1917 tarihli Büyük Selanik Yangını ile devam eden diğer bir kör milliyetçiliğin ürünü olarak tüm Makedonlar, Sırplar, Bulgarlar ve Pomaklar ustaca kurgulanmış bir asimilasyonun sonucunda Ortodoks dininden ve Helen milliyetinden oluveriyor, tarihte Makedonya olarak bildiğimiz topraklar bir anda kadim Helen toprağı ilan ediliyordu. Çoğu kimsenin bilmediği bu gerçeği ise, en iyi şekilde Makedon, Sırp ve Bulgar tarihçilerden dinliyor, onların yazdıklarından öğreniyoruz.
İşte o nedenle, bu şekilde milliyetçilikle; hatta şovenizmle malul bu tür olaylarda fanatikleşmiş tarafların yazıp söylediklerinden çok, bir üçüncü taraf olarak olaylara daha soğukkanlı, daha bilimsel ve tarafsız bir şekilde bakarak tüm tarafların ortaya çıkan olumsuzluktaki paylarını dikkate alarak değerlendirmeler yapmamız gerekiyor.
Bu düşünceyle ele alıp değerlendirmeye çalıştığımız İzmir Ticaret Odası Meclisi‘nin 1923-1930 dönemine ait kararlar arasındaki “emvâl-i metrûke” ile ilgili kararlar, 5 Kasım 1922 ile 15 Ocak 1924 tarihleri arasındaki; yani daha İzmir İktisat Kongresi yapılmadan ya da Lozan Antlaşması imzalanmadan önce gerçekleştirilen 8 oturumda aceleyle alınan 14 ayrı kararı kapsıyor. Kararların bir kısmında isimleri tek tek verilen şahıslara ait kefaletlerden söz edilirken bazı kararlarda içinde kaç kişinin bulunduğu belirtilmeyen listelerden söz ediliyor.
Ayrıca bu kararlara baktığımızda “emvâl-i metrûke” konusunda sadece evler, hanlar, hamamlar ve arsalar gibi gayrimenkullerle yetinilmediği; bunların yanında zeytin ağacı, bağ, tütün, afyon ve palamut ürünleriyle mağaza, bahçe ve fabrikalara da el konulduğu için bunlara ait bedel ve kiraların da sermayeye dönüştürüldüğü görülmektedir.
Aşağıdaki listede İzmir Ticaret Odası‘na kayıtlı olup gösterdiği kefaletin onaylanması ile sermayesini ve buna bağlı olarak odadaki sınıfını yükselten 33 esnaf, tüccar ya da tacirin toplam kazancının, 1923 yılındaki 100 guruş = 1 lira, 1 Dolar -> 1,67 Lira kuru üzerinden, sermaye kıtlığının çekildiği o tarihler itibariyle toplam 57.424,21 Dolar tuttuğu bilinse de; 12, 20 ve 21 Aralık 1922 tarihli üç kararla 8 Ocak 1924 tarihli meclis kararı ile kefaleti kabul edilip sermayesini ve sınıfını arttıran kaç kişinin bu sayıya ve sermaye toplamına dahil edileceği -ne yazık ki- bilinmemektedir.
Bu listede isimleri yer alanları dikkate aldığımızda ya da o isimlerin izini sürerek bugüne geldiğimizde ihaleyle satın alma, zorla el koyma, belgelerde tahrifat yaparak edinme ya da eşi dostu araya koyarak sahip olma gibi yöntemlerle edinilen bu malların, aynen her iki dünya savaşı sırasında ortaya çıkan harp zenginleri gibi, İzmir’in yeni zenginlerini oluşturduğunu görürüz. Zira 17 Şubat- 3 Mart 1923 tarihleri arasında toplanan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi’ne katılan çiftçi ve işçi gruplarının böyle bir talebi olmadığı halde, kongreye büyük hazırlıklar yaparak hazırlanan sanayi grubu temsilcilerinin söz konusu kongrede, İzmir’deki Rum ve Ermenilerden kalan fabrikaları gördükten sonra ağızlarının suyunu akıtarak aldıkları kararlardan birini de, “Emval-i metrukeye kalan sanayi kuruluşlarının özellikle sanat erbabına verilmesi ve sanayi çevrelerinin bölünmekten korunması” kararı oluşturmaktadır. Tahmin edileceği üzere, bu karara işçi grubu temsilcileri red, çiftçi ve tüccar grubu temsilcileri de ezeli sınıfsal ittifakları gereğince kabul oyu vermiştir.
Bu karardan da anlaşılmaktadır ki; sanayici adı verilen; ama aslında sanayi adı altında her türlü işi yapan temsilciler Rum ve Ermenilerden kalan her türlü malı hukuk ya da hukuk dışı yollarla sahiplenerek devrin yeni “emvâl-i metrûke” zenginleri olma niyetindedirler. Nitekim kaynak olarak gösterdiğimiz bilimsel çalışmalarla ele alıp hatırlatmaya çalıştığımız İzmir Ticaret Odası meclis kararlarının da gösterdiği gibi İzmir’in kurtuluşunu simgeleyen 9 Eylül 1922 sonrasında yaşananlar da bu kesimlerin istediklerini almakta oldukça başarılı olduklarını göstermektedir.
Sonuç olarak;
1922-1925 döneminde İzmir‘deki bazı esnaf, tüccar ve tacirlerle devlet görevlilerinin ve askerlerin; daha doğrusu yerel ve merkezi iktidar düzleminde güç sahibi olanların karıştıkları bu yağma süreci, bunun doğal bir sonucu olarak bugünlere kadar gelmekte, İzmir‘deki sermaye sahipleri, yine o zamanlarda olduğu gibi üretmek eylemi yerine mal, mülk, arsa, arazileri değişik yöntemlerle edinip satma ya da kiralama eylemi üzerinden zenginleşmeyi, o değerleri yasal engelleri aşarak ya da arkasından dolanarak edinmeye ve o edinimden rant sahibi olmaya çalışmaktadır. Aynen Basmane Çukuru, İzmir Hilton Oteli, Konak Pier, İnciraltı, Mavişehir ve son günlerde gündemde olan Kemeraltı ve Basmane‘de olduğu gibi…
Yazı dizimizin bugünkü bölümünde klasik Türk ve Yahudi müziğinin büyük bir yorumcusunu, İzak Algazi‘yi konuk ediyoruz sayfamıza…
Türkiye Yahudilerinin ve Sefarad Dünyası‘nın hazzanlarından haham İzak Algazi, 24 Nisan 1889 tarihinde İzmirli köklü bir ailenin oğlu olarak İzmir‘de doğdu ve İmparatorluğun çöküş sürecinde bağnaz dini değerlerle özgür düşüncenin çatıştığı bir ortamda yetişti. Bir yandan, Alliance Israélite okullarının yaydığı Fransız kültürünün etkisi altında yeni bir anlayışla yetişiyor, bir yandan da “Talmud Torah” adı verilen geleneksel dinî eğitim kurumlarında ortodoks bir öğrenim görüyordu.
İlk eğitimini bir Türk okulunda bitirdi. Daha sonra İzmir hahambaşısının müdürü olduğu “Hillel Yeshiva“ya devam etti. On dokuz yaşında iken, 1907’de İzmir‘in Karataş semtinde ibadete açılan Beth-İsrael Sinagogu‘na hazzan olarak atandı. 1914’te İzmir‘deki Musevi okullarında öğretmenliğe başladı. Çok genç yaşta Musevi cemaati içinde ve dışında çeşitli toplumsal etkinliklere katılarak cemaate bağlı kuruluşlarda görevler üstlendi ve cemaatin çocuklarıyla özel gruplara müzik dersleri verdi. 1908-1911 yılları arasında İzmir belediye meclisi üyesi olup 1918’de evlendi ve bir yıl sonra da büyük oğlu Salamon doğdu.
20. yüzyılın başında Musevi tören müziği yanında, klasik Türk müziği öğrenmeye başladı. Müzik alanındaki ilk hocaları “Bülbülî Salamon” lakabı ile tanınan babası Salamon Algazi ile Musevi besteciler Şem Tov Şikâr (1840-1920) ve Hayyim Alazraki (?-1913)’dir.
İzmir‘in, ardından Ön Asya‘nın Yunan ordusunca işgali ve sonrasında maddi sıkıntılar çeken İzak Algazi, 1923 yılında İstanbul‘a gider. Şişhane‘deki Neva Şalom Sinagogu‘nun maftirimine (korosuna) girer. Bir süre sonra, müzik faaliyetleriyle tanınan Galata‘daki İtalyan Sinagogu‘na hazzan olarak atanır ve müzikle ilgili işlerinin yönetimi ona verilir.
Algazi İstanbul’da geçirdiği on yıl içinde Musevi eğitim-öğretim kurumlarında faal görevler yaparak cemaatin ileri gelen kişilerinden biri olur ve cemaatle cumhuriyet yönetiminin ileri gelenleri arasındaki ilişkileri geliştirmeye çalışır. Musevi cemaatinin genç cumhuriyetin ülküleriyle bütünleşmesini ve cumhuriyet kadrolarının savunduğu modernleşme/batılılaşma idealini savunup bu görüşünü kendine ait haftalık La Voz Orientale gazetesinde dile getirir. Bu arada Türk sanat müziğinin birçok sanatçısı ile tanışıp dostluklar kurar. Müzik, edebiyat, tarih ve felsefe bilgisiyle cumhuriyet aydınları arasında kendisine bir yer edinmeyi başarır.
Algazi o sıralarda, Türk sanat müziğini seven Atatürk‘ün huzurunda, Dolmabahçe Sarayı‘nda Türk sanat müziği eserleri okur; Türk sanat müziği tarihi hakkında, örnekler sunarak Atatürk‘e bilgi verir.
Yeni düzenle ilgili bütün iyimser beklentilerine rağmen, 1930’lar Algazi‘nin huzursuz olduğu yıllardır. Bunun ilk belirtisi, iş bulma olanaklarının azalması, ikincisi de, devlet memuriyetinde Türkleri gayrimüslim cemaatlere tercih eden siyasetin uygulamaya konulmasıdır. Bu yeni uygulamanın bir örneği, bizzat Algazi‘nin başına gelmiş ve radyo yönetim kurulu üyeliği önerisi kabul edilmemiştir. Ancak bu konuda, Algazi‘nin, Fransız ve Türk milliyetçiliğinin etkisiyle, Yahudilerin de bir yurda sahip olmasını hedefleyen Siyonizm taraftarlığı da etkili olmuştur.
Paris yılları: 1933 – 1935
İzak Algazi, 1933 yılında Paris‘teki Yahudi cemaatinin daveti üzerine Paris‘e gitti. Oradaki cemaatin yardımlarıyla 2 yıl süreyle Victoire mahallesindeki Grande Synagogue de Paris (Büyük Paris Sinagogu)’nda hahamlık yaptı. Bir yandan da Türkiye‘de başlattığı eğitsel ve toplumsal çalışmalarını sürdürdü. Aydınlarla, yüksek düzeydeki devlet görevlileriyle, bu arada Fransa başbakanı Eduard Herriot ile ilişki kurdu. Ama bütün çabalarına rağmen, hazzanlık dışında, yeteneklerini gösterebileceği bir yer edinemedi. O yıllarda Paris‘teki cemaatin önderleri arasında birçok parlak aydın ve zengin işadamı vardı. Bu cemaattin müzik alanındaki liderliğini ise, kendisiyle hiçbir akrabalık ilişkisi olmayan Romanya doğumlu besteci ve orkestra şefi Léon Algazi yönlendiriyordu. İzak Algazi çok sayıda yetenekli, sivrilmiş kişi ile dolu bu çevrede istediği ölçüde ilgi çekemedi. Cemaat gazetesinde bile adı pek az geçiyordu. Böyle bir ortamda umduğunu bulamaması onu uzak bir ülkeye çekecekti.
Fotoğraf: Edwin Seroussi Koleksiyonu.
Montevideo dönemi: 1935 – 1950
Algazi 1935 Eylül’ünde Uruguay‘ın başşehri Montevideo‘da özel dinî günlerde hazzanlığa başladı. Uruguay‘daki cemaatin büyük çoğunluğunu İzmir‘den göç etmiş Sefarad Yahudileri oluşturuyordu. Bu bakımdan cemaatle yakınlık kurması zor olmadı. Ziyaret ve zemin yoklaması için gittiği Uruguay‘da ülkeye yerleşme ve cemaat önderliğini üstlenme teklifi aldı. Aradığını bu ülkede bulacağını umarak teklifi kabul etti. Anayurdunun ve Avrupa‘nın önemli Sefarad merkezlerinin çok uzağında kalacak olsa bile, kendi önderliğini benimseyen, kişilik arayışı içindeki genç bir cemaat bulmuştu orada. Nitekim Montevideo‘da kısa sürede önemli bir kişi oldu. Hayatının bu döneminde hem toplumsal kişiliğiyle, hem de hazzanlığıyla sivrildi. Brezilya, Şili ve Arjantin‘de de hazzan ve hatip olarak göründü.
Müzikle ve şiirle ilgili çalışmalarına son verdiği bu dönemde, Uruguay‘daki Siyonist hareketin Latin Amerika kolunun gelişmesine, Yahudi katliamından kurtulan mültecilerin iskân edilmesine, Yahudi Ulusal Fonu‘nun oluşmasına, Dünya Sefarad Federasyonu‘nun kurulmasına yardımcı olup, Filistin Destekleme Komitesi‘ni kurdu. Bu komite Uruguay‘ın Filistin‘deki Arap topraklarında bir Yahudi devleti kurulması çalışmalarına destek vermesinde etkili oldu.
İzak Algazi 3 Mart 1950’de Uruguay‘ın başkenti Montevideo‘da vefat etti.
Yaşamı İzmir‘de başlayan sanatçının ömrü Türkiye‘deki müzik çalışmalarıyla, müziği bıraktığı Paris ve Montevideo günlerinde de Siyonizm savunuculuğu yaptığı siyaset çalışmalarıyla geçmiştir.
Algazi‘nin edebi eserleri, dini şiirleri, gazete makaleleri ve Yahudi sorunları üstüne eğitici amaçlarla hayatının son yıllarında yazılmış iki kitaptan oluşmaktadır. Yazdığı şiirler Osmanlı-Yahudi şiir geleneğine uygun bir yapı içinde bestelenmek amacıyla yazılan güftelerdir.
İzak Algazi‘nin okuduğu şarkıları ise, ağızdan ağıza aktarılıp bugüne gelen ya da kendisine mal edilen parçalarla notaya alınmış eserlerden ve 78 devirli plaklardan tanıyoruz.
İsrail’deki Yahudi Müzik Enstitüsü (Israel Music Institute) 1989 yılında Algazi‘nin taş plaklarından 32’sinin temiz kopyalarını çıkarıp iki kaset halinde yayınlamıştır. Bu kasetlerde makam temeline dayalı İbranice güfteli Musevi dini tören musikisi, Yahudi İspanyolcası güfteli dini ezgiler, Yahudi İspanyolcası ile halk şarkıları ve Siyon şarkısı (şimdiki İsrail ulusal marşı) bulunmaktadır. Ancak hem bu iki kasette hem de AlmanWengo firmasının 2002 yılında yayınladığı CD’de, Türk sanat müziği formunda yorumladığı eserler bulunmamaktadır.
Algazi‘nin Türk sanat müziği plaklarının gerçek sayısı ve içeriği ise kesin olarak bilinmemektedir. Cemal Ünlü ve Bülent Aksoy‘un yaptığı araştırmalar sonucunda bu sayının 27’ye ulaştığı bilinmektedir.
İzak Algazi‘nin müzikle uğraştığı yıllarda yorumladığı Türk sanat müziği, İbranice güfteli dini icralar ve Ladino şarkılarla Yahudi İspanyolcası ile yorumladığı dindışı şarkıların sayısı, Sephardic Music isimli İnternet sayfası kayıtlarıyla Kalan Müzik tarafından 2004 yılında derlenen albümdeki bilgilere göre 73’ü bulmaktadır.
Sanatçının müzikle uğraştığı verimli yıllarında kayda giren yorumlarından bazılarını ise şu şekilde paylaşabilirim:
“Bak Ne Hale Koydu Bu Baht-ı Siyah“, Beste: Hacı Arif Bey, Yorumlayan: İzak Algazi, Türk Sanat Müziği Şarkıları.
“Ay Mancebo, Ay Mancebo“, Yorumlayan: İzak Algazi, Yahudi İspanyolcası İle Dindışı Şarkılar, Kalan Müzik.
“Adonay Sham’ati Shim’akha Yareti” (Ey Tanrım, Söylediklerini Duydum, Korktum), Yorumlayan: İzak Algazi, İbranice Güfteli Dini İcralar, Kalan Müzik.
Bu arada, İzak Algazi adına İzmir Saferad Kültür Festivali kapsamında 8 Aralık 2018 tarihinde İzak Algazi Sinagogu‘nda tanbur sanatçısı Kağan Ulaş, klasik kemençe sanatçısı Mehmet Yalgın, Kanun sanatçısı Çağlar Fidan ve solist Burcu Göktürk‘ün katılımıyla, “İzmir’in Sesi İzak Algazi” adıyla bir anma konseri düzenlendiğini hatırlayarak bu konserin bir bölümünü kayda alan Mustafa Yenihayat‘a teşekkürlerimizi sunuyoruz.
“İzmir’in Sesi, İzak Algazi Anma Konseri“
Bu konuda ifade edip iletmek istediğim bir değerlendirme ve öneri ise, İzmir Musevi Cemaati‘nin kendi dini ve din dışı kültürünü araştırma, tanıtma ve geliştirme konusundaki yetersizliği ile ilgilidir. İzmir‘e ilk geldiğim yıllarda o zamanki cemaat başkanı ile tanıştığımda, kendisine İzmir Musevi Cemaati‘nin kültürü konusunda, İstanbul‘daki çalışmalara benzer şekilde neler yapıldığını sorarak bu etkinlikleri izleyip bilgi edinmek istediğimi dile getirmiş, karşılığında aldığım cevaptan ise İzmir‘de bu konularda pek bir şey yapılmadığını anlamıştım. Oysa, şehrin -daha sonra tanıştığım, zaman zaman da birlikte çalıştığım- zengin ihracatçıları, fabrika sahibi sanayicileri ve mülk sahibi zenginleri arasında adı sanı öne çıkmış ve geleneklerine sahip çıkan Musevileri vardı; ama onlar Levanten Arkas ailesinin yaptığının aksine, İzmir Musevi/Yahudi kültürünün araştırılıp tanıtılması ve geliştirilmesi için pek bir şey yapmıyorlardı. Bu durum son yıllarda, AB fonlarıyla ya da belediye kaynaklarıyla finanse edilen festivaller dışında halen devam etmekte, İspanya‘dan gelip Fransız kültürü ile dönüşen kültürü ve özellikle de bu kültür üzerindeki İzmir etkilerini araştırıp desteklemek ve tanıtmak yerine, İstanbul kaynaklı mevcut kültürün sunulup sergilenmesinden ibaret kalmaktadır. İşte o nedenle, son bir söz olarak kentin önde gelen Musevi ihracatçı, sanayici, tüccar, tacir ve mülk sahibi zenginlerinin İzmir Musevi kültürünün araştırılıp tanıtılması ve geliştirilmesi; ayrıca, arşiv ya da müzesinin oluşturulması için; örneğin, daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi, Çankaya semtindeki eski Alliance Israélite okulunun bu alanda araştırmalar yapacak bir kültür sanat merkezine dönüştürülmesi için çaba göstermeye davet etmek istiyorum.
Özel Teşekkür
Kalan Müzik‘in 2004 yılında hazırlayıp şimdilerde sahaflarda yüksek bedellerle satılan “Osmanlı – Türk ve Osmanlı – Yahudi Musikisinin Büyük Sesi İzak Algazi Efendi” albümünü vererek kopyalamamı sağlayan fotoğraf sanatçısı arkadaşım sevgili Birol Üzmez‘e binlerce kez teşekkür etmek isterim.
Yararlanılan Kaynaklar
1. Aksoy, Bülent (2004) “Osmanlı-Türk ve Osmanlı-Yahudi Musikisinde Bir Büyük Ses: Haham İzak Algazi Efendi“, Kalan Müzik tarafından hazırlanan albümün ekindeki kitapçıkta yer alan bu makaleyi okumak için:
2. Arslan, Hammet (2014) – “Tarihsel Süreçte İzmir Yahudi Cemaatinin Sosyo-Kültürel ve Ekonomik Durumu“, Milel ve Nihal 121.
3. Dağ, Muhammed (2021) “Bütünsel Bir Tarih Araştırması – Yirminci Yüzyılın İlk Çeyreğinde İzmir Yahudi Cemaati“, Tarih OKulu Dergisi, Nisan 2021, Yıl 14, Sayı L1, ss.875-909.
4. Demir, Mehtap (2011) Kültürel Etkileşim ve Göç Bağlamında İsrail’de Türk Musikisi İcraları, Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antropoloji Ana Bilim Dalı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2011.
5. Şaul, Linet (2012) Sefarad Şarkılarını Evrensel Formlara Dönüştürme Çalışmaları ve Lied Formu Üzerine Özgün Yorumlar, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Opera Ana Sanat Dalı Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, İzmir-2012.
Yenip içilen şeylerin öğütülüp sindirildikten sonra dönüşmüş bir biçimde dışkı olarak bedenin dışına atılması, hayvanların ve insanların; yani, bir kısım canlının temel fonksiyonlarından biridir. Sağlıklı yetişkin bir canlıda çok daha düzenli çalışan bu sistem çocuklarda, yaşlılarda ve hastalarda zamanla bozulup aksayabilir, hastalıklara neden olabilir. Hele ki nüfusu sürekli ve düzenli olarak yaşlanan, 65 yaş üstü nüfusu toplam nüfusun % 10,8’ini bulduğu bir kentte… Bu nüfusa, çocukları ve hastaları da dahil ettiğimiz takdirde o kentte yaşayan ya da çalışanların büyük bir kısmının ev ya da iş dışındaki sosyal yaşamlarında yiyip içtiklerini bedenin dışına atabileceği ve bizlerin “umumi” ya da “genel” demeyi tercih ettiğimiz modern, sağlıklı, hijyenik tuvaletlere ihtiyaç duyacağı ortaya çıkar.
Bu ihtiyaç, içinde yaşayıp çalıştığımız İzmir için uzun yıllardır büyüyen bir sorun olarak varlığını sürdürdüğü için bugünkü yazımı, bu sorunun son durumunu, toplu ulaşım sistemi ve yeme-içme sektörüyle kentin Kemeraltı, Basmane, 1. Kordon, Alsancak ve Karşıyaka gibi iç ve dış turizm açısından önemli cazibe merkezleri itibariyle tespit edip öneriler geliştirmeye ayırdım.
Ancak ondan önce, bu sorunu 28 Mayıs 2018 tarihinde; yani, bundan tam 5 yıl 2 ay 16 gün önce dile getirip linkini aşağıda paylaştığım “Umumi tuvalet sorunu” başlıklı yazıyı yazdığım için, bir girizgâh olarak, önce o eski yazıyı okuyarak aradan geçen süre içinde bu sorunun nasıl büyüyüp arttığını yakından görmenizi diliyorum.
Toplu ulaşım sistemindeki “tuvalet” sorunu…
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorumluluğundaki kent içi ve dışı toplu ulaşım hizmetlerinde genel tuvalet konusu halen çözümlenmemiş büyük bir sorundur. Çünkü, İzmir Metrosu ve İZBAN istasyonlarına güvenlik gerekçesiyle tuvalet yapılamayacağı söylenmekte, genel tuvaletlerin güvenlik açısından riskli olduğu anlatılmaya çalışılmaktadır. Ama ESHOT otobüslerinin Halkapınar Aktarma Merkezi‘nde otobüs sürücülerinin kullanması için kapısı kilitli olup anahtarı hareket şefliğinde olan bir tuvalet bulunduğu halde tuvalete gitmek isteyen yurttaşlar yakındaki caminin tuvaletine yönlendirilmektedir.
Ayrıca, şayet İZBAN‘ın Alsancak istasyonundaysanız sizin ihtiyacınızı acilen karşılayacak tek yerin, istasyonun hemen yanındaki TCDD mescidinin tuvaleti olduğunu söyleyebilirim.
İzmir Metrosu ve İZBAN‘la ESHOT otobüslerinin hareket noktalarıyla istasyonlarda güvenlik gerekçesiyle genel tuvalet bulunmamakla birlikte; aynı toplu ulaşım sistemindeki İZDENİZ‘e ait iskelelerde; örneğin, Konak, Karşıyaka, Pasaport ve Bostanlı iskelelerinde genel tuvaletler bulunmakta, feribotlardaki tuvaletler ise girip kullananların sağa sola dokunmaktan çekindiği pis, bakımsız ve hijyen koşullarından uzak bir manzara sergilemektedir. Bu durum insanın aklına “metro, tramvay ve İZBAN için geçerli olan güvenlik tehlikesi İZDENİZ iskeleleri için geçerli değil mi?” sorusunu getirmektedir.
Bu arada, iskelelerdeki tuvaletlerin vapur seferlerinin devam ettiği ve yolcuların iskelere geldiği ya da gittiği bozuk olma ya da temizlik yapılması gerekçesiyle sık sık kilitlenip kapatılmasını ya da bazı iskelelerdeki tuvaletlerin niye Alsancak iskelesinde olmadığını düşünüp sorgulamamanız gerekmektedir…
Tramvay durağında tuvalet olmadığı için yakındaki işyerine gitmek isterken trafik kazasında ölen görevlinin ölümü…
Bu alandaki diğer bir sorun ise, tramvay duraklarındaki görevlilerin tuvalet ihtiyaçlarını nasıl karşılayacakları sorunudur. Yakın zamanda tramvayın Köprü durağında tuvalet olmadığı için yolun karşısındaki bir işyerinin tuvaletine gitmek isterken geçirdiği bir trafik kazası sonucu ölen Hülya Onaylı vesilesiyle basına yansıyan bu sorun, -ne yazık ki- halen çözümlenmemiş, duraklarda uzun sürelerle görev yapan görevliler çözümü en yakındaki işyerinin tuvaletini kullanma şeklinde çözmeye devam etmektedirler.
Yeme-içme mekânlarındaki “tuvalet” sorunu…
Bu kentteki yeme-içme mekânlarında; özellikle Kemeraltı, Basmane, 1. Kordon, Alsancak ve Karşıyaka gibi turizm açısından önemli bölgelerdeki lokanta, restoran, bar ve kafelere gittiğiniz takdirde o işyerlerinin tuvaletlerinin genellikle minarelerdeki örneklerine benzeyen dar merdivenlerle çıkılan üst katlarda yer aldığını, çoğunun mekânın küçük olması nedeniyle yetersiz olduğunu, sırf bir tuvalet yapılmış olması için yapıldığını görürsünüz. Ama kabul etmek gerekir ki, bu tuvaletler o işletmenin sorumluluğunda olduğu için diğerlerine göre daha iyi durumdadır: En azından temiz, bakımlı ve daha sağlıklı koşullara sahiptir.
Kemeraltı çarşısındaki “tuvalet” sorunu…
İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı Çarşısı‘nın tuvalet sorunu, deyim yerindeyse ezeli ve ebedi bir sorundur ve yakın zamanda, “Kemeraltı’nın 50 yıllık sorununu çözdük” iddiasıyla ortaya çıkıp aynı partinin mensubu eski belediye başkanlarını bir kalemde harcayan belediye başkanlarının kendi hizmet dönemlerinde beceremediği bir konudur. Her gün binlerce turistin ve müşterinin ziyaret ettiği çarşıdaki genel tuvaletler kadın turistlerin çekinerek, cami cemaatinin de bu durumu istemeden kabullendiği cami tuvaletleriyle Kızlarağası ve SSK hanlarındaki tuvaletlerdir: Hisar, Kemeraltı, Kestanepazarı, Hacı Mahmut, Salepçioğlu gibi camilerin tuvaletleriyle Kızlarağası ve SSK işhanlarındaki pis, bakımsız, hijyen koşullarından uzak, denetlenmeyen ve her birinde birbirinden farklı yüksek ücretlerin talep edildiği kötü tuvaletler… Rivayet odur ki, çoğunluğu Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne ait olan bu tuvaletleri devamlı olarak kiralayan kişinin de bir avukat olduğu söylenir.
Kemeraltı’nda davul zurnayla açılan bir tuvalete dair gazete haberi…
Bu sorun bugün öylesine komik; hatta trajik bir hal almıştır ki, Kemeraltı‘nda yukarıdaki gazete haberine konu olan davullu zurnalı tuvalet açılışlarına tanık olur veya her zaman yaptıkları çay ya da kahve içme davetlerine kanıp TARKEM‘e gitmeye kalktığınızda, genel tuvaletler dışında Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale‘yi kurtaracağız diyen bu soylulaştırma şirketinin misafiri olarak gidebileceğiniz tek tuvalet o handaki tüm işyerlerinin ve müşterilerinin kullandığı oldukça kötü koşullar altındaki Abacıoğlu Hanı‘nın tuvaletidir. Ya da biraz daha ileriye gidip eski bir ibadethane olan 926 sokaktaki Portekiz Havrası‘nın hemen karşısında çirkin bir maviyle boyanmış duvarın dibine bırakılmış insan ve köpek dışkılarıyla muhatap olursunuz.
Gördüklerimi daha yakından çekmek istemedim…
İşte bu anlamda, Kemeraltı Çarşısı‘nın ezeli ve ebedi genel tuvalet sorunu, adres olarak gösterilen cami ve işhanı tuvaletleri dışında yıllardır çözümlenmemiş, İzmir’in güzel bir özeti olan Kemeraltı bir türlü çağdaş, temiz, bakımlı, hijyenik ve ucuz genel tuvaletlerine kavuşamamıştır.
UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alınan İzmir Tarihi Liman Kenti alanında yer alan Basmane‘de de tuvalet ihtiyacınızı gene çok kötü koşullardaki cami tuvaletleri ile çözebilirsiniz. O nedenle Basmane ve Kadifekale‘deki gezilere katılan birçok turist temiz, bakımlı ve hijyen koşullarına sahip tuvalet bulmakta zorluk çekmektedir. Bu konudaki tek istisna ise, İzmir Agora Örenyeri girişindekituristik tuvalettir ki, ona da 130 lira gibi oldukça yüksek giriş ücretini ödedikten sonra ulaşabilirsiniz.
Kordon’da, Alsancak’ta ve Karşıyaka’daki “tuvalet” sorunu…
İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Ahmet Piriştina döneminde tasarlanıp düzenlenen 1. Kordon‘da 75 santimetreden yüksek yapı yapmak ilk yıllarda mümkün olmamakla birlikte; bu yasağı ilk delen bizzat İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kendisi olmuş, Alsancak İskelesi‘nin hemen önüne bozuk para ile girilen, bozuk paranız olmadığı takdirde en yakındaki işyerinin tuvaletine yönelip reddedilme riskini göze alacağınız bir ortamda, yüksekliği 3 metreyi geçen bir tuvalet yapılmış, ardından bu prefabrik yapının hacmi ve yüksekliği daha da arttırılmıştı. Bugün iskelenin önündeki o heyûla portatif tuvalet, 1. Kordon’daki tek genel tuvalet olma vasfını sürdürmektedir.
Alsancak‘taki genel tuvalet sorunu ise işyerlerinin yasakladığı ya da para karşılığında kullandırdığı yeme-içme mekânlarına ait tuvaletlerle çözülmekte, İtalyan Kültür Merkezi‘nin yanındaki hastalık kapabileceğiniz perişan haldeki tuvalet ise kapatıldığı için büyük bir kamusal tuvalet açığı varlığını sürdürmektedir.
Genel olarak “tuvalet” sorunu…
Evet, bugün itibariyle İzmir‘in genelinde hepimizin; özellikle çocukların, çocuklu annelerin, yaşlıların ve hastaların kullanabileceği modern, sağlıklı ve hijyen koşullarına sahip genel tuvalet yokluğu her geçen gün boyutunu arttırarak sürdürmektedir. Bu anlamda;
1. Kentte, kentin toplu ulaşım sisteminde ve özellikle Kemeraltı, Basmane, Alsancak, 1. Kordon ve Karşıyaka gibi önemli çekim merkezlerinde büyük bir genel tuvalet sorunu bulunmaktadır. Bu sorunun en önemli kanıtı ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait resmi verilerdir. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin açık veri portalindeki verilere göre, tüm kentteki “akıllı tuvalet“den Konak‘ta 3, Karşıyaka‘da 2, Bayraklı‘da 4, Bornova‘da 1, Karabağlar‘da 1, Bornova‘da 1 ve Buca‘da 1 olmak üzere toplam 13 adet, “modüler tuvalet“den de Konak‘ta 5, Bornova‘da 3, Balçova‘da 2, Karşıyaka‘da 1, Buca‘da 1 ve Urla‘da 1 olmak üzere toplam 13 adet olması, bu acıklı durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu durumu daha farklı bir anlatımla ortaya koymak istediğimiz takdirde ise, 2022 yılı nüfusu 4.462.056 olan İzmir‘de 171.618 kişi başına bir “akıllı” ya da “modül” tuvalet düştüğünü, tuvaletlerin sabah 09.00-12.00 ve öğleden sonra 13.00-17.00 arasında açık olup bu saatler dışında vatandaşın ihtiyacını istediği yerde istediği şekilde karşılayabileceğini söyleyebiliriz.
2. Mevcut olan tuvaletler düzenli olarak denetlenmediği için tümü hijyen koşullarından uzak, kötü, pis ve bakımsız vaziyettedir.
3. Bu büyük eksikliği gidermek ve mevcut olanları iyileştirmek için ufukta bir planlama, uygulama ve denetleme çabası da gözükmemektedir.
Tabii ki kendi görev alanındaki genel tuvalet sorununu çözemeyen bir belediyenin Akbelen mücadele alanına seyyar tuvalet gönderen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin durumu, o tuvaletleri oraya sokmak istemeyen iktidar ve onun zor gücü kadar acınacak bir durumu ortaya koymaktadır.
Güulietta de Riso, 19 Temmuz 1898’de İzmir‘de doğup, 17 Nisan 1988’de Roma‘da ölen bir tiyatro ve sinema sanatçısıdır.
İzmir‘de doğduktan sonra İtalya’ya nasıl ve neden gittiği, ailesinin kimlerden oluştuğu; ayrıca, İtalyan asıllı bir Levanten mi yoksa başka bir milliyetten mi geldiği belli değildir.
İlk oyunlarından biri, Giulio Piazza‘nın Giulietta de Riso için yazıp ilk kez 7 Aralık 1908’de Torino‘daki Teatro Balbo‘da sergilenen “La Figlia di Lola” (Lola’nın Kızı) isimli 3 perdelik komedisidir. Bu oyunda 12 yaşındaki Giulietta De Riso, bir şarkı yazarı annenin kızı olarak annesinin özgür yaşamına engel olmamak için bir aile tanıdığı ile yaşar ve annesiyle bir araya geldiğinde hayatın yeni, tuhaf durumuna, şüphelere ve sorunlara karşı koyamayıp hastalanan ve ölen bir kızı canlandırır. (1)
Beyaz perdedeki ilk çıkışını ise 1911-1914 döneminde henüz on üç yaşındayken akrabası Giuseppe De Riso ile birlikte Ambrosio Film için Arturo Ambrosio, Gino Zaccaria ve Luigi Maggi‘nun yaptığı 9 kısa filmle yaptı. Devamında ise 1913’den 1917’ye kadar 9 uzun metrajlı filmde oynadı. 1920’lerde İtalia Almarante ve Tullio Carminati ile birlikte Luigi Almirante Company şirketine bağlı çalışmış, 1928’de Memo Banassi ile birlikte kendi şirketini kurmuştu. Giulietta De Riso‘nun düzenli yardımcı oyuncuları Mario Bonnard, Carlo Campogalliani ve Gigetta Morano idi.
Sinemanın sesli düzene geçtiği 1927 sonrasında ise 1934 ile 1957 yılları arasında İl Cardinale Lambertini (1934), Abbandono (1940), Finalmente Si (1944) ve Mattino di Primavera (1957) isimli 4 filmde rol aldı. Kardinal Lambertini‘nin Parsifal Bassi tarafından yönetilen ilk sesli versiyonunda Isabella Pietramelara rolünü oynadı.
1936’da Rodolfo De Angelis, Ernesto Ferrero ve Mario Consiglio tarafından yönetilen üç ses için eğlenceli bir diyalog olan 78 rpm E’un Tango (It’s a Tango)’yu kaydetti. Radyoda da çalıştı ve 1944’te Erminio Macario ile Mario Amendola‘nın “Scandalo al Collegio” adlı revüsünün oyuncuları arasında yer aldı.
Giulietta De Riso, senarist Arpad De Riso‘nun ablası ve oyuncular Alfonso, aktör ve yönetmen Camillo di Riso ve aktör Giuseppe de Riso‘nun akrabasıydı.
(1) Piazza, G. Un Triestino Dimendicato (Leone Fortis), La Porta Orientale, Anno VII, Fasc. 1-2, Gennaio Febbraio, 1937-XV, 557-558.
“E Un Tango” – Rodolfo de Angelis, Giulietta De Riso, Orkestra Şefi: Mario Carlo Consiglio.
Fotoğrafları
Uzun metrajlı filmleri
1) 1913, Mater Dolorosa (Acılı Anne), Yönetmen: Mario Caserini
2) 1913, I Promessi Sposi (Nişanlı), Yönetmen: Eleuterio Rodolfi
Alphons Johann Gustav von Cramer, De Cramer ailesinin İzmir‘deki son temsilcilerinden Frederick De Cramer ile 18.06.2012 tarihinde yapılan röportaj bilgilerine göre; 1757-Köln doğumlu Avusturya-Macaristan Konsolosu Hermann Ambroise De Cramer‘le 1765-İzmir doğumlu Sarah Maltass‘ın oğlu olarak 1834’de İzmir‘de doğmuş ve 1884’de henüz 50 yaşındayken, o zamanki İtalya Krallığı‘nın Ligurya Bölgesi‘ndeki Cenova şehrinin Pegli-Multedo yerleşiminde vefat etmiş Avusturya kökenli ve Düsseldorf Okulu‘na mensup İzmirli bir ressamdır. (1)
İzmirli bir Rum-Avusturya ailesinin çocuğu olarak doğan von CramerViyana‘da büyüdü ve ticaretle uğraştı. İlk sanat eğitimini 1860’dan itibaren Floransa ve Padova‘da aldı. Daha sonra Paris‘e ve 1862’de portre ressamı Wilhelm Sohn‘un öğrencisi olarak Malkasten Sanatçılar Derneği‘ne üye olduğu Düsseldorf‘a gitti ve orada 1876’ya kadar oturdu. Bu arada Yunanistan ve Küçük Asya‘ya birkaç gezi yaparak İstanbul‘da kendisini Mecidiye nişanıyla onurlandıran Sultan Abdülaziz‘in portresini üç kez çizdi. En tanınmış eseri, İzmir Bornova’daki St. John (Yuhanna) Katedrali‘nde Vaftizci Yahya‘yı betimlediği mihrap resmidir. 1873’de yaptığı Eavesdroppers (Kulak misafirleri) adlı tablo, Düsseldorf‘taki Kunstpalast Müzesi‘nde sergilenmektedir.
Hocası Wilhelm Sohn‘u takip eden von Cramer, eserleri için genellikle Düsseldorf Sanat Akademisi‘nin (Kunstakademie Düsseldorf) geliştirdiği tür ve tipte, ağırlıklı olarak tarih ya da kostüm türüne dahil edilebilecek resimler veya yaptığı yurtdışı seyahatlerde uğradığı ülkelerle ilgili tablolar yaptı. “Venedikte Buluşma” ve “Yunan Ailesi” isimli tablolar bu durumun en iyi örnekleridir. Cramer, eserlerini Düsseldorf dışında Dresden‘deki Akademische Kunst-Ausstellung (1868) ve Münih Glastpalas (1876) gibi büyük sanat sergilerinde sergiledi. (2)
Eserleri günümüzde, Sotheby’s gibi dünyaca ünlü müzayede evleri tarafından yüksek fiyatlarla satılırken bir “Türk” sanatçısı olarak tanıtılmaktadır.
Eserleri
1. Yunan Ailesi, 1886’da Dresden‘deki Akademik Sanat Sergisi‘nde sergilendi.
2. Venedik’te Buluşma, 1872’de Düsseldorf‘taki Salon Eduard Schulte‘de sergilendi.
3. The Eavesdroppres, tuval üzerine yağlıboya, 1873, Museum Kunstpalast, Düsseldorf, 1874’de Berlin‘deki Akademik Sanat Sergisi‘nde, 1875’te Dresden‘deki Akademik Sanat Sergisi‘nde ve 1877’de Viyana‘daki Yıllık Sergi‘de sergilendi.
4. Aziz Yuhanna Katedrali’ndeki Vaftizci Yahya Sunağı, Bornova, İzmir.
5. Balkondaki Kadın, 1876 yılında Münih‘teki Cam Saray‘da sergilendi.
6. Dalmaçyalı Çocuk Çoban.
7. Abundantia, 1877 yılında Düsseldorf‘ta sergilendi.
8. Tefeci, 1880 yılında Düsseldorf‘taki 4. Genel Alman Sanat Sergisi‘nde yer aldı.
9. Sonbaharın Zaferi, 1883.
10. Vasiyetnamenin Okunması.
11. Vahadaki Durak, 1878.
12. Akşam ışığında eve dönen pazar kadınlarının olduğu güney manzarası, tuval üzerine yağlıboya.
13. Coralie Teyze (Coralie de Cramer).
14. Çiçekçi Kız, tuval üzerine yağlıboya, 141X98,8 cm.
15. Çingene Kızı.
16. Saray girişinin önünde jonglörler, Tuval üzerine yağlıboya, 121X95 cm., 1877.
17. Doğulu Kız.
18. Genç bir kadının portresi, ahşap üzerine yağlıboya. 23,7x16cm.
1. Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, C.XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.37-44.
2. Daşçı, S. (2012) “1893-1896 İzmir Ticaret Yıllıklarında Adı Geçen Sanatçılar ve Sanatla İlgili Meslekler Üzerine Bir Değerlendirme“, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 3, s.17-52.
Alphons Johann Gustav von Cramer, Mecidiye Nişanı ile.
Vahadaki durak, 1878
Akşam ışığında eve dönen pazar kadınlarının olduğu güney manzarası, Tuval üzerine yağlıboya, Arka tarafta sanatçı tarafından imzalı, 37X50 cm.
Coralie Teyze (Coralie de Cramer)
Çiçekçi Kız, tuval üzerine yağlıboya, 141X98,8 cm.
Çingene kızı.
Dalmaçyalı dansçı, 1876
Doğulu kız
Genç bir kadının portresi. Ahşap üzerine yağlıboya. 23,7x16cm, çerçeveli.
Saray girişinin önünde jonglörler, Tuval üzerine yağlıboya, sol altta sanatçı tarafından imzalı, 121X95 cm., 1877.
Vaftizci Yahya, St John Katedrali, İzmir.
Alphons Johann Gustav von Cramer’in imzası, Vaftizci Yahya, St John Katedrali, İzmir.
Şayet 2023 Haziran seçimleri öncesindeki İzmir gündemini düşünürsek, ilk aklımıza gelen olaylardan birinin, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, ilki 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de toplanan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi‘nin 100. yılı nedeniyle, 15-21 Mart 2023 tarihleri arasında Türkiye’nin geleceğine damga vurmak gibi büyük iddialarla düzenlediği İkinci Yüzyılın İzmir İktisat Kongresi olduğunu hatırlarız.
1922 yılının Ağustos ayından başlayan bir süreç içinde ve sekiz aylık bir sürede binlerce insanın katılımı ile adeta AKP iktidarının İzmir‘de düzenlemek isteyip de 11 ildeki büyük deprem felaketi nedeniyle erteleyip yapamadığı kongreye alternatif olarak gerçekleştirilen bu toplantıda, bir büyükşehir belediyesinin uygulama kabiliyeti olmayan Türkiye‘nin önümüzdeki 100 yıllık süreçte uygulanması için birtakım kararlar alınıp bir sonuç bildiri yayınlandığını hatırlamamız zor olmayacaktır.
Ancak gerek Cumhurbaşkanlığı, gerekse milletvekilliği seçimlerinde CHP‘nin büyük bir hezimeti uğraması üzerine, adeta CHP iktidarı için hazırlandığı izlenimini veren bu kararların ve programın uygulanma kabiliyetini bir kez daha kaybettiğini; böylelikle bir bardak suda koparılan fırtınanın sonuçsuz, akim kalmış bir hareket olduğunu hep birlikte gördük.
Bu kongrede alınan kararlar ve düzenlenen program Türkiye adına alındığı için, kongre sonrasında resmi olarak kongreye katılanların kimler olduğunu, alınan kararların hangi temsilciler tarafından oylandığını, oylama sonuçlarının “evet“, “hayır” ya da “çekimser” düzeyde nasıl bir dağılım gösterdiğini merak ettim. Zira, o dönem yazdığım yazılardan da hatırlayacağınız gibi, 100 yıl önce 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir‘de yapılan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi tutanaklarının bir tomar halinde Ankara‘ya gönderilmiş olmasına karşın bugün bu tutanaklara ulaşılamadığını, o nedenle söz konusu kongreye katılan … adet temsilcinin kimlerden oluştuğuna dair kesin bir listeye sahip olamadığımızı, bu önemli tarihi belgelerin kaybolması konusunda bazı tarihçilerin Kongre Heyeti Başkanlığını yapan Kazım Karabekir‘i üstü kapalı bir şekilde suçladığını biliyor ve bu nedenle bu kongreden 100 yıl sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan kongreye, 100 yıl öncesine göre gelişen teknolojik olanaklar çerçevesinde yapılacak tespitlere göre kurum ya da bireysel katılım düzeyinde kimlerin katıldığını, temsilcilerle izleyicilerin karışık oturduğu oturumlarda kimlerin ne şekilde oy verdiklerini öğrenip bunu kamuoyu ile paylaşmak istiyordum. Aynen TBMM oturumlarındaki oylamalarda hangi milletvekillerinin ne şekilde oy kullandıklarını yayınlanan tutanaklarla bildiğimiz gibi…
“Bir zamanlar maziye bak, ne kadar şendik…”
Ama bu bilgiye, -ne yazık ki, şimdilik- ulaşmamız mümkün olmuyor, olamıyor.
Neden derseniz, bu konu ile ilgili olarak bugüne kadar yürüttüğüm mücadelenin aşamalarını gelin sizlere ayrıntılarıyla anlatayım:
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen kongreye resmi olarak kimlerin katıldığı ve oylamaların ne şekilde gerçekleştiğine ilişkin sorularımı kongreyi düzenleyenlere sorup cevap alamadığım için, bu soruları CİMER üzerinden 11 Nisan 2023 tarihli dilekçemle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne sordum ve tahmin ettiğim gibi sorularıma yasal olarak belirlenmiş 1 aylık süre içinde cevap alamadım. Bunun üzerine durumu 18 Mayıs 2023 tarihli itiraz dilekçesi ile, bu konulardaki itirazları inceleyip karara bağlaması gerekip üyeleri Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu‘na ilettim.
Delege ile izleyicinin iç içe oturup kimin kime oy verdiğinin belli olmadığı bir ortam…
11 Nisan 2023 tarihinde CİMER eliyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne yönelttiğim bilgi talebim aynen şu şekildeydi:
“15-21 Mart 2023 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen İkinci Yüzyılın İktisat Kongresi isimli etkinlikte;
1. “Çiftçi Grubu”, “İşçi Grubu” ve “Sanayici, Tüccar ve Esnaf Grubu” şeklinde belirlenen meslek gruplarına delege olarak davet edilip çalışmalara bizzat katılanların isimleriyle temsil ettikleri kurumların,
2. Bu kongre kapsamında, 21 Mart 2023 tarihinde düzenlenen 3 ayrı deklarasyondaki ilke ve kararların oylanması için özel bir oylama usulünün belirlenip belirlenmediğinin; şayet, böyle bir düzenleme yapılmamışsa, yapılan fiili oylamaların hangi ilke ve hususların dikkate alındığının,
3. “Çiftçi Grubu”, “İşçi Grubu” ve “Sanayici, Tüccar ve Esnaf Grubu” olarak kümelenen delegelerden hangilerinin hangi oylamalara katıldığının,
4. “İşçi”, “Çiftçi” ve “Sanayici, Tüccar ve Esnaf” gruplarındaki her bir oylamada hangi delegelerin ne şekilde (kabul, ret, çekimser) oy verip muhalefet şerhi yazdırdığının bildirilmesini rica ederim.“
Bu sorulara İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yasal süresi içinde cevap verilmemesi nedeniyle bir üst kurul olan Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu‘nun 7 Haziran 2023 tarih, 2023/857 sayılı kararını ise geçtiğimiz günlerde teslim aldım.
Yazıma eklediğim karar örneğinde göreceğiniz gibi, söz konusu kurul İzmir Büyükşehir Belediyesi; yani, bir “kamu kurumu” tarafından “kamu kaynakları” kullanılarak “kamu görevlileri” tarafından düzenlenen bu toplantıyla ilgili olarak talep ettiğim bilgilerin ,”kamuoyunu ilgilendirmeyeceği” ve “özel hayatın gizliliği” ile ilgili olması nedeniyle bana verilemeyeceğine hükmederek bilgi talebimi reddediyor. Bu kararını da, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu‘nun 21. maddesindeki “Kişinin izin verdiği haller saklı kalmak üzere, özel hayatın gizliliği kapsamında, açıklanması halinde kişinin sağlık bilgileri ile özel ve aile hayatına, şeref ve haysiyetine, mesleki ve ekonomik değerlerine haksız müdahale oluşturacak bilgi ve belgeler, bilgi edinme hakkı kapsamı dışındadır” hükmü ile yine aynı kanunun 25. maddesindeki “Kurum ve kuruluşların, kamuoyunu ilgilendirmeyen ve sadece kendi personeli ile kurum uygulamalarına ilişkin düzenlemeler hakkındaki bilgi ve belgeler, bilgi edinme hakkının kapsamı dışındadır” hükmüne dayandırıyor ve şayet bu kararı beğenmemişsem 60 gün içinde idari yargıda dava açabileceğimi söylüyor. Yani, bana oldukça masraflı ve uzun zaman alacak bir yolu önererek aradan sıyrılıyor….
Şimdi bu durumda, hukuka aykırılığı açık olan bu kararın altına imza atıp belediye hizmetlerini, “özel hayatın gizliliği” ve “kamuoyunu ilgilendirmeyeceği” gibi gerekçelerle kapalı kapılar ardında saklamaya çalışan ve “Saray” tarafından seçilen bu beyefendilere şu hatırlatmaları yapmam gerekiyor:
Kamu kurumları tarafından, kamu kaynakları ve personelinin kullanılması suretiyle yapılan hizmetlerin “özel hayatın gizliliği” ile ilgisi yoktur…
1. Yöneticileri halkın oyuyla seçilmiş bir kamu kurumu; daha doğru bir ifadeyle bir büyükşehir belediyesinin elindeki kamu kaynaklarını kullanıp yüzlerce kamu personelini görevlendirerek ve binlerce kişiyi konuşmacı ya da izleyici olarak davet ederek organize ettiği, bütün bu yaptıklarını her türlü medya aracını kullanarak kamuoyu ile paylaştığı bir kongreye kimlerin katıldığı ve bunların ne şekilde davrandığı ile bilgilerin “kamuoyu ile paylaşılamayacak bilgiler” olduğunu iddia etmek, açıkçası ipe un sermek kabilinden bilginin kamuoyundan saklanması çabasından başka bir şey değildir… Ayrıca iktidara muhalif olduğunu söyleyen CHP‘li bir belediyenin, AKP iktidarının hukusuz bir şekilde sağladığı bu imkandan yararlanmış olması da yüz kızartacak bir utançtır. Bu anlamda CHP‘li belediyelerin yapması gereken şey, daha çok bilginin daha geniş kesimlerle hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın paylaşılmasını sağlamak, bilgi edinme hakkının yaşama geçmesi için şimdi yaptığının tam tersini yapmak olmalıdır.
Gelecek Yüzyılın İzmir İKtisat Kongresi’nin “özel hayatın gizliliği” ile ne alakası var?
2. Ben, CİMER eliyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ilettiğim bu sorularla İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in, ailesinin ya da bu organizasyona karışan başka bir belediye görevlisinin veya kongreye katılan herhangi birinin vatandaşlık kimlik numarasını, kan grubunu, ne kazanıp ne biriktirdiğini, ne yiyip ne içtiğini, ne zaman yatıp uyuduğunu, karısının ya da sevgilisinin veya çocuklarının adını, doğum günlerini, E-Nabız‘da kayıtlı hastalıklarını sormuyorum ki…. Ben, sadece -üzerine hiç de vazife olmayan- önümüzdeki 100 yıllık sürede Türkiye ekonomisinin nasıl olması gerektiği konusunda, kamu kaynaklarıyla ve kamu görevlilerinin kullanımı suretiyle gerçekleştirilen bir organizasyonda alınan kararların nasıl alındığını soruyorum… Sorduğum soruların neresi özel hayatın gizliliği ile ilgili? Hangisi kişinin sağlığı, özel yaşamı, aile hayatı, şeref ve haysiyeti, mesleki ve ekonomik değerleri ile ilgili? Hangisi bu bilgileri kullanarak haksız müdahalede bulunmamı sağlayacak özellikler taşıyor?
Bütün bu soru ve tespitlerden de anlaşılacağı üzere; İzmir Büyükşehir Belediyesi, Saray iktidarının da koruyup kolladığı bir tavırla sorularıma cevap vermeyerek, ardından itiraz ettiğim üyeleri Saray tarafından seçilen Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu da sorularımın kamuoyunu ilgilendirmediği ve kişisel yaşamın gizliliği ile ilgili olduğunu iddia ederek açık bir şekilde bilgi edinme hakkımı gasp ediyor…
Yoksa, bana gelen bu Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu kararında yazılı isimleri ve kararı sizlerle paylaşarak, kurulda yer alan zevatın kişisel bilgilerini mi açıkladım; açıkçası bundan da emin değilim…
Son olarak, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, 2019 Mahalli İdareler Seçimi öncesinde Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin talebi üzerine imzaladığı Şeffaflık Taahhütnamesi‘ni sizlerle paylaşıp sözünü tutmayan bir belediye başkanı itibariyle sözün bittiği yerdeyiz demek istiyorum… Evet, gerçekten sözün bittiği yerdeyiz ve bu belediye başkanı, 2024 seçimlerinde de ciddi bir şekilde yeniden CHP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olmayı arzuluyor ve bunu açık açık ifade ediyor…
Başka bir açıdan da, 100 önce yapılan kongrenin tutanakları ve katılımcı listesi nasıl ortaya yoksa, 100 yıl sonra yapılan kongrede de katılımcılara ve onların ne şekilde oy kullandıkları bilinmiyor, bilinse bile kamuoyu ile paylaşılmıyor diye düşünebiliriz…
Seçimlere bir yıldan az bir zamanın kaldığı bu süreçte, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da verdiği taahhüdü yerine getirmeyip söz konusu belge ve bilgileri kamuoyu ile paylaşmayan ve bu tutumu Saray’ın adamı konumundaki Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu tarafından desteklenen bu belediye başkanı hakkında bundan böyle ne düşünürsünüz?