Yayaların örgütlenmesi…

Ali Rıza Avcan

Türkçe Sözlük “yaya” sözcüğünü “yürüyerek giden“, İnternetin sanal ansiklopedisi Wikipedia ise “yürüyerek seyahat eden kişi” olarak tanımlıyor. 

Türk Dil Kurumu’nun 1971 baskı Kavramlar Dizini’nin ikinci cildinde “yürümek” sözcüğü eş anlamlı toplam 55 sözcükle ilişkilendiriliyor. Bunların insanla ilgili olan belli başlı örnekleri ise şu şeklide sıralanıyor:

adım, adım adım, adımları açmak, adım atmak, adi adım, arşınlamak, badi badi, dolaşma, emekleme, gerilemek, gezinme, gezme, gitmek, hatve, ilerleme, koşar adım, mesafe almak, paytak paytak, piyade, sallana sallana, seke seke, seyrek adım, sık adım, sıralama, taban tepmek, tabanları yağlamak, tabanları patlamak, topallaya topallaya, trafik, uygun adım, uykuda gezme, yan yan, yol almak, yollara düşmek, yürüme, yürüyüş.

Görüldüğü gibi temel bir insan hareketi olarak iki ayak üzerinde ileriye geriye ya da sağa sola doğru yapılan “yürüme” eylemi ile ilgili olarak Türkçe’de birçok sözcük bulunuyor.

Sözcük dağarcığımız, “yürümek” ve onu gerçekleştiren “yaya“lardan yana oldukça zengin olmakla birlikte; bunun keyif alınan bir eylem olarak kabul görmesi ya da temel bir insan hakkı olarak kabulü ise yaşadığımız toplum için oldukça yeni bir olgu…

通勤途中

Rebecca Solnit, “Yol Aşkı, Yürümenin Tarihi” isimli kitabında doğada yürümenin İngiltere’de uzun yıllar mümkün olmadığını, arazideki özel mülkiyet haklarının sert bir şekilde uygulanması nedeniyle ana yollar dışında doğa içinde yürümeye kalkanların özel mülk sahiplerinin korucuları tarafından dövülüp öldürüldüğünü anlatıyor. Ardından da İngiltere’deki doğa yürüyüşü kulüplerinin bu durumu ortadan kaldırmak amacıyla örgütlendiğini ve kahramanca mücadele ettiklerini söylüyor. 

Solnit, yürümenin İngiltere macerasını anlatırken özel mülk sahiplerinin uyguladığı bu zorbalığın geniş kamu topraklarına sahip Amerika’da yaşanmadığını, neredeyse tüm toprakların doğudan batıya doğru geniş bir fetih hattında ilerleyen Amerikalılar’ın yürüyüşüne açık olduğunu, karşılarına çıkan Kızılderililer’in ise rahatlıkla yok edildiğini belirtiyor.

Anlaşılan o ki, toprak mülkiyetinin Osmanlı döneminde sultana; yani devlete ait olması nedeniyle bizim ülkemizde de doğaya çıkıp yürümenin, bir yerden bir yere gitmenin, o güzergahtaki yol kesen eşkiyalar ya da asker kaçakları dışında kolay olduğunu gösteriyor.  O nedenle de, insanların İmparatorluk toprakları içinde bir yerden diğer bir yere gitmesi, doğada; tarlaların, bağların arasında, dağlarda ve ovalarda, göl ve nehirlerin çevresinde yürümesi, yol alması, bunun bir toprak sahibi tarafından engellenmesi mümkün olmamış, kabul görmemiş…

Doğada yürümek, ülkemiz koşullarında engellenip kısıtlanmamış olmakla birlikte; kentte yaşayanların kamusal alanlarda rahatlıkla yürümesinin; özellikle de kadınların ve engellilerin meydan, bulvar, cadde, sokak ve kaldırımlarda her türlü tehlike ve riskten uzak bir şekilde var olup yaşayabilmesi, bununla ilgili temel haklarının bilincinde olması, bu haklara sahip çıkıp koruması ve geliştirmesi ise oldukça yeni bir toplumsal gelişmedir.

O nedenle, “kent hakkı”nın temel bir bileşeni olan “yaya hakları” ile ilgili ilk temel belge olan Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi‘nin Avrupa Parlamentosu’nca 1988 yılında, İnsan Hakları Derneği Çevre Komisyonu tarafından hazırlanan Yaya Hakları Bildirgesi‘nin ise 1990 yılında kabul edilmesi mümkün olmuş…

Bilimsel literatürde yaptığımız taramalarda ise yaya haklarının o tarihlerden bu yana hem akademi çevreleri hem de insan haklarıyla ilgili kurum ya da uzmanlar tarafından pek ele alınıp incelenmediğini, bu konunun “kaldırımlar yayalarındır” gibi genel geçer söylem ve kampanyalar dışında gündeme getirilmediğini görüyoruz.

Yaya hakları ile ilgili örgütlenme çalışmaları da -ne yazık ki- aynı durumda…

1963 yılında Birleşmiş Milletler tarafından bir sivil toplum kuruluşu olarak akredite edilen Uluslararası Yaya Federasyonu (International Federation of Pedesterians – IFP)’na, 2018 yılı başı itibariyle 29 ülkeden 41 ulusal örgüt ve 2 uluslararası örgüt üye olduğu halde Türkiye’den hiçbir örgütün üye olmadığı bilinmektedir.

Uluslararası Yaya Federasyonu’na (IFP) üye olan örgütlerin ülkeler itibariyle isimleri ve sayıları aşağıdaki listede gösterilmiştir:

IFP Kurumsal Üyeleri_Sayfa_1

Bu listenin de gösterdiği gibi dünyanın 29 ülkesinde yaya olmayı bir hak ve yaşam kültürü olarak ele alınıp örgütlenmiş 41 vakıf ya da dernek bulunduğu; hatta bu ülkeler arasında burnumuzun dibindeki Yunanistan yer aldığı halde ülkemizde yaya haklarını savunmayı ve yaya olarak yürümeyi bir yaşam kültürü olarak geliştirmeyi hedefleyen tek bir dernek, vakıf, oluşum ya da platform yok.

Bu konuda 2010 yılında, İstanbul’da “Yaya Yaşam Derneği” ismiyle bir dernek kurulup “Çek Arabanı” kampanyası gibi oldukça başarılı çalışmalar yürütmüş olmakla birlikte, bu derneğin, yöneticilerinin dernek çalışmalarına yeteri kadar zaman ayıramaması nedeniyle 2012 yılında kapandığını biliyoruz.

Bunun dışında kalan Sokak Bizim Derneği ise kurulduğu 2007 yılından bu yana “Kaldırım Nerede?”, “Sokağını Yaşa”, “Bir gün sokak bizim”, “Aklımdaki Mahallem”, “Otomobilsiz Hayat, Oh ne rahat” adıyla çeşitli kampanyalar düzenlemiş, çoğunlukla sokak ölçeğinde çalışan bir sivil toplum kuruluşu. Damla Özgü Yıldız, Arzu Erturan, Melike Selin Durmaz ve Serim Dinç tarafından kurulduğu anlaşılan derneğin http://www.sokakbizim.org isimli internet sayfası ile 2013 yılında uyguladığı “Kaldırım Nerede?” kampanyası için düzenlediği http://kaldirimnerede.org isimli web sayfası halen etkin durumda.

1998 yılında yine İstanbul’da kurulan Yaya Hakları İçin Yurttaş Lobisi ise, aynı zamanda Sefertası Hareketi’nin de kurucusu olan Ümit Sinan Topçuoğlu’nun yaşadığı dönemde etkin olmuş, 2000 yılında Kadıköy Belediyesi ile “Yaya Hakları İçin Kadıköy Protokolü”nü imzalamış; ancak Ümit Sinan Topçuoğlu’nun vefatı ile birlikte o tarihten bu yana adı duyulmaz olmuş.

Görüldüğü gibi, 2018 yılı itibariyle ülkemizde yayaların kamusal alanlardaki haklarını savunacak ve kent içi yürüyüşü bir yaşam kültürü olarak geliştirecek dernek, vakıf, oluşum ya da platform gibi herhangi bir sivil bir örgütlenme ülkemizde bulunmamaktadır.

Yaya 010

O nedenle, kentlerdeki taşıt ağırlıklı ulaşıma alternatif olarak yayaların haklarını savunmak ve bu hakkın uygulama alanını geliştirmek, kentlilerin daha fazla yürüyerek bunu bir yaşam biçimine dönüştürmelerini sağlamak amacıyla hak temelli bir mücadele platformunun oluşturulması gerekmektedir.

O nedenle haydi tüm yayalar! Yolların gerçek proleterleri olarak ayaklarınızdaki ayakkabılar, sandaletler ya da kullandığınız tekerlekli araçlar ve koltuk değnekleri dışında kaybedecek başka bir şeyiniz olmadığı için gelin ve hep birlikte hak temelli bir mücadele platformu oluşturmak için el ele verin!

Arama yapıp kapatacak dernek arıyoruz…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde iki önemli derneğin kuruluş işlemlerini yürütüyorum. İsimleri şimdilik bende kalacak bu iki dernek için kurucularla birlikte tüzük taslakları üzerinde tartışıyor, bütün antidemokratik yönlendirmelere karşın en demokratik dernek yapılanmasının nasıl olabileceğini düşünüyor, mevzuatın getirdiği sınırlamaları nasıl aşabileceğimizi araştırıyoruz.

Bütün bu araştırma, tartışma ve değerlendirmeler için tabii ki mevcut yasa ve yönetmeliklerle benzer derneklerin tüzüklerine bakıyor, İçişleri Bakanlığı’na bağlı Dernekler Dairesi Başkanlığı’nın rehberleri inceliyor, katıldığımız eğitimlerin notlarını karıştırıyoruz.

Elimizdeki mevzuat bilgileriyle rehber ve İnternet kayıtlarına göre kurulacak bir derneğe adres gösterme konusunda mevzuattan gelen herhangi bir kısıtlama ya da yasaklama yok. Bu çerçevede başka bir derneğin ya da özel ve tüzel kişiliğin adresinde; hatta oturduğunuz dairede tüm kat maliklerinin yazılı onayını almak koşuluyla dernek kurabiliyorsunuz.

Ancak bu özgürlük, kuracağınız derneğin belgelerini teslim etmek için gittiğimiz il dernekler müdürlüğünde sona eriyor. Orada sizin önünüze yeni bir belge koyarak ,başka bir dernek ya da tüzel kişiliğin adresinde veya kuruculardan birine ait dairede dernek kuramayacağınızı söylüyorlar. 

closeddoor

İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği’nin 10.04.2013 tarih, 97110469-045-4910 sayılı ve 22.08.2013 tarih, 97110469-045.02-10522 sayılı iki ayrı yazısında;

Dernek ile diğer işyeri veya konutların aynı adreste bulunması halinde derneklerin denetiminin yapılması, kolluk kuvvetlerinin yetkilerini kullanması ve diğer hususlarda önemli sorunlar yaşanabileceği dikkate alındığında, birden fazla derneğin veya bir dernekle başka bir özel veya tüzel kişiliğin aynı adreste bulunmasının uygun olmayacağı” belirtiliyor.

Üstüne üstlük “hukuki” denilen bu görüş, aynı şekilde denetlenmesi mümkün ya da kolluk kuvvetlerinin yetkilerini kullanıp arama yapabileceği şirket, vakıf ve kooperatiflerin kuruluşunda gündeme getirilmezken sadece ve sadece derneklerin denetlenip aranması ve kapatılabilmesi için geçerli oluyor.

Hem de, yasa, yönetmelik ve genelgelerde, hazırlanıp bizlere dağıtılan rehberlerde ve bu konu ile ilgili İnternet sitelerinde dernek adresleri konusunda herhangi bir yasaklayıcı ya da kısıtlayıcı hüküm olmadığı ve konutların dernek adresi olarak gösterilmesi durumunda tüm kat maliklerinin onayının alınması gerektiği açık bir dille belirtildiği halde…

Çünkü İçişleri Bakanlığı’na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü bir derneğin aranması ya da kapatılması durumunda başka bir derneğin, tüzel kişiliğin yanında veya bir konutta kurulmuş derneklerde sıkıntılar yaşandığını, aranan ya da kapatılan dernekle aynı adresi paylaşan diğer derneklerin, şirketlerin ve derneğin kurulduğu dairede yaşayanların zor durumda kaldığını belirterek örgütlenme özgürlüğünü ortadan kaldıran bu görüşü aldırmış durumda.

Bu yoruma göre, İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği’nde çalışan hukukçular, “kapatma” eyleminden sadece içinde tek bir derneğin faaliyet gösterdiği bağımsız bir bölümün kapısına kilit vurmayı, orayı mühürleyerek kapatmayı anlıyorlar. Sanki oranın kapısına mühür vurmasalar o dernek çalışmayacakmış gibi…

Resmi akıl, kapatma eylemini bir kilit ya da mühürle eşleştirecek kadar kısır ve dar düşünüyor….

medical_rounds_close_the_door_2_pyramid

Bu hukuki görüş oluşturulduğu 2013 yılından bu yana öyle bir uygulama alanı yaratıyor ki; çoğu şirket ve kooperatifin kolaylıkla yararlanabildiği “e-ofis” ya da başka bir deyişle “sanal ofis” adı verilen çağdaş yeni uygulamalardan da yararlanmanıza izin verilmiyor.

Kısacası, derneğin daha kuruluş aşamasında dernek kurucularına, “İstediğim takdirde sizi kolaylıkla arayabileceğim ya da kapatabileceğim ayrı bir adres ver” deniliyor….

İdare hukuku alanında, kamu yönetimlerinin oluşturduğu hukuki görüşler zorlayıcı ve bağlayıcı olmayıp sadece yol gösterici olmakla birlikte; bu tür bir hukuki görüş hepimizi, özellikle de yeni dernek kurmak isteyen herkesin elini kolunu bağlıyor.

Böylelikle bir derneğin henüz kurulduğu aşamada kolaylıkla kapatılabilmesini düşünüp bunun için önlem alıp örgütlenme özgürlüğünün önünü açan önemli bir hak kolaylıkla ortadan kaldırılabiliyor. Bunun temel nedeni ise son yıllarda ortaya çıkıp tüm yönetim mekanizmasına egemen olan güvenlikçi zihniyetin ta kendisi.

Hem de demokratik hakların ortadan kaldırıldığı Olağanüstü Hal’in yürürlükte olduğu, KHK’lerin yayınlandığı son dönemlerde değil; aksine, onun öncesinde, bundan tam 5 yıl önce düzenlenmiş bir “hukuki” görüş yazısına dayanılarak…

Yaptığımız görüşme ve araştırmalar sonucunda da, bu kısıtlamadan sivil toplum yapılanması ile ilgili birçok kimsenin ya da kurumun haberdar olmadığını ya da haberdar olsa bile önemsemediğini anlıyoruz.

Özellikle de sivil toplumun önemine vurgu yapan bazı kurum ve kişiler düzleminde…

Oysa kendisini sivil toplum merkezi ilan eden, herkese ve her kesime sivil toplumculuk alanında öğütler verip önerilerde bulunan; hatta bu işi şirket adı altında ticarete dönüştüren birçok kurum bu konuda kılını bile kıpırdatmıyor, sanki böyle bir sorun yokmuş gibi davranıyor; hatta istediğimiz takdirde evimizi dernek adresi olarak gösterebileceğimizi söyleyip duruyor..

ankara_valiligi_batikent_seyran_umut_muhurleme

Çünkü onların kuracakları dernekler itibariyle mali bir sıkıntıları yok… Sağdan soldan aldıkları ödenekler, proje gelirleri ile kendilerine dayalı döşeli bürolar, dernek merkezleri kurabiliyorlar… Bırakın bir aylık kirayı ödemeyi yıllık kira bedelini toptan bile ödeyebiliyorlar…

Ya maddi imkanları kısıtlı bireylerin, dar gelirli işçi, emekçi, ve emeklilerin, yoksulların kolları sıvayarak kurmak istedikleri dernekler… Onlar bu engeli nasıl aşacaklar ve ne yapacaklar?

Bir dernek kurulup tüzel kişilik edinmeden karşısına çıkarılan bu antidemokratik uygulama konusunda eminim birilerinin vereceği bir cevap, önereceği bir çözüm vardır…

Derneği satın almak…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta sonu, ikinci kez Mülkiyeliler Birliği genel kuruluna katılarak iki dönemdir yönetimde olan ekip yerine KHK’larla fakülteden atılan İzmirli Dinçer Demirkent ve arkadaşlarından oluşan ekibin yönetime gelmesi için katkı koymaya çalıştım.

Daha önceki 2 Mart 1990 tarihli genel kurula, iki vagon dolusu kalabalık bir Mülkiyeli grupla birlikte İstanbul’dan Ankara’ya giderek katılmıştım.

Bu kez yine büyük umutlarla; hem eski arkadaşlarımla buluşup görüşmek, hem de güzel insanlardan oluşan genç bir ekibe destek vermek için Ankara’ya gidiyordum.

Bu genel kurul öncesinde Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nde görev yapan eski yönetici ve denetçileri kamu zararına yol açmış olmaları nedeniyle cumhuriyet savcılığına bildirmiş; ayrıca aynı ekibin desteği ile son genel kurulda seçimi yedi oy farkıyla kazanan yeni ekibin bu genel kurulda yaptığı usulsüzlükleri İl Dernekler Müdürlüğü’ne bildirmiştim. 

Kamu yararının önem ve önceliğine inanan bir Mülkiyeli olarak görevimi yapmış olmaktan kaynaklanan memnuniyetle, bu tür usulsüzlük ve yolsuzluklara fırsat vermeyeceklerini bildiğim Ankara’daki o pırıl pırıl genç insanları desteklemek ve onlara yapılan haksızlıklara karşı çıkmak için Ankara’ya gidiyordum.

Bir oy bir oydu. Belki de onlara yapılan haksızlık ve baskılara karşı bir oy farkıyla kazanmalarını sağlayabilir, genel kurulda onlar için söylenenlere “hayır” deyip karşı çıkabilirdim.

Ancak bütün bir yolculuk boyunca, son yıllarda Mülkiyeliler Birliği’ni yıpratan, derneğin ve camianın saygınlığını zedeleyen bütün bu olumsuzlukların, kanıtlanan ya da kanıtlanamayan söylentilerin; hatta İzmir Şube’de olduğu gibi tüm yönetim kurulu üyelerinin imzasıyla ortaya çıkarılan usulsüzlük ve kamu zararlarının nereden kaynaklandığını, şahısları aşan asıl nedenlerin neler olduğunu, sistemin hangi nedenle hangi noktada aksamaya başladığını düşünüp durdum.

1976 yılından bu yana üyesi olduğum Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi ve şubeleri niye eski günlerde olduğu gibi değildi? Niye hep elindeki değerli gayrimenkullerin kiralanması, işletilmesi ya da yıkılıp yapılması ile ilgili tartışmaları yaşıyordu? Bu tartışmalar sonucunda niye bazı yöneticiler usulsüzlük ya da yolsuzluk yapmakla suçlanıyordu? Niye bir genel başkan genel kurul açılış konuşmasında yıkılan bina ile ilgili olarak uzun uzun kendini savunmak zorunda kalıyordu? Bütün bu konuşmalara karşın genel kurulun çoğunluğunu ikna edemediği için neden yeniden seçilemiyordu? Bütün bu kötülüklerin, olumsuzlukların ve söylentilerin altında yatan asıl neden neydi?

Ayrılmak 001

Son yıllarda dernek, vakıf, platform ve kent konseyi gibi birçok sivil toplum kuruluşunun oluşum ve çalışması için ayrıntılı ve mukayeseli çalışmalar yapıp; özellikle bu kurum ve oluşumların mali performansları konusunda dünyada ve ülkemizde uygulanan farklı model ve yöntemleri araştırıp soruşturduğum için, bütün bu soruların doğru cevaplarının, son yıllarda, özellikle de 2014 yılında yapılan tüzük değişikliği sonrasında üyeye ve onun temel yükümlülüğü olan aidata önem verilmesinden vazgeçilip, onun yerine üyelerle değişik kişi ya da kuruluşların yapacağı bağış ve sponsor katkılarına; ayrıca sahip olunan değerli gayrimenkullerin getirdiği yüksek kiralarla inşaat rantlarına daha fazla önem ve değer verilmesinde yattığını fark ettim.

Evet, genel kurulda da söylendiği gibi derneğimizin temel kaynağı olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden her yıl ortalama 400 civarında öğrenci mezun olmakla birlikte, bunların içinden üye olanların sayısı -ne yazık ki- 30 ya da 40’ı geçmiyordu. Mezun olan öğrencinin derneğe gelip üye olmasını engelleyen başka birçok neden olmakla birlikte; dernek yönetiminin de bu gençlerin derneğe kazanılması için özel bir çaba göstermediği, bunun için ayrı bir program hazırlayıp uygulamadığı herkesin bildiği bir gerçekti.

O nedenle, üyeler ve özellikle de yeni mezunlar eski önem ve değerini kaybetmişti. Genel kurullar dışında kendisine önem ve değer verilmediğini gören üyeler ise derneğe olan aidat yükümlülüğünü yerine getirmemekle birlikte hem derneğin tüm imkanlarından yararlanıyor hem de dernek genel kurullarında aidat ödeyip ödemediğine bakılmaksızın görüşlerini ifade edip oyunu kullanabiliyordu.

Üstüne üstlük -son genel kurul öncesi ve sonrasında karşımıza çıktığı gibi- yeni üyelerin bir süre oy kullanmaması gerektiği gibi antidemokratik fikirlerin  ortaya atıldığı görülüyordu.

Oysa üye, derneği dernek yapan, onun varlık nedeni olan önemli bir unsurdur. Çünkü üye olmadan dernek var olamaz ve üye sayısı artmadan derneğin gelişmesi, güçlenmesi mümkün değildir.

Sivil toplum anlayışının temel kuralı bu olmakla birlikte; Mülkiyeliler Birliği özelinde ortaya çıkan gerçeğin ve sorunun en yalın hali, üyeyle onun ödemesi gereken aidatın eski önem ve değerini kaybetmiş olmasıdır.

Dernek üyesine eski önem ve değerinin verilmeyişinden kaynaklanan boşluk ise, bazı varlıklı üyelerle Mülkiye dostu olduğu anlaşılan kişi ve kurumların verdikleri bağış ve sponsor katkılarıyla doldurulmaya çalışılıyor ya da aynen İzmir Şube’de olduğu gibi derneğin elindeki değerli gayrimenkuller yüksek gelirler elde edebilmek amacıyla şaibeli işlerin yapıldığı mekânlara dönüştürülüyor.

Hatta bu konuda öylesine ileriye gidiliyor ki, yüksek bedellerle kiraya verdiğimiz gayrimenkulde faaliyet gösteren barın korumaları birini öldürerek Mülkiyeliler Birliği’nin geçmişinde olmayan bir utancı bize yaşatıyorlar (1); ayrıca aynı gayrimenkul bir sonraki şube yönetimi tarafından bu tür sorunların yeniden yaşanmaması düşüncesiyle daha düşük bedelle bir pizzacıya kiralandığında, bu durum genel merkez yöneticileri tarafından “daha az gelir elde ediyoruz” diye eleştirilebiliyor. (2)

Yeter ki daha fazla kira alınıp derneğin kasası dolsun, yeter ki dernek yöneticilerinin başarısı kazanılan bu paraların miktarıyla ölçülsün…

Diğer yandan kimin umurundaydı derneğin bir suç yuvasına dönüşmesi ve Mülkiyelilerin zedelenen kurumsal itibarı…

Bu durum Ankara’da otel olarak kullanılan binanın yıkılarak Çankaya Belediye Başkanı tarafından seçilen bir müteahhit tarafından yeniden yapılması söz konusu olduğunda da karşımıza çıkıyordu.

Dernek üyesiyle onun aidat yükümlülüğüne önem ve öncelik verilmeyişinin geldiği son noktayı en açık şekilde, 25 Mart 2018 tarihinde Ankara’da yapılan Mülkiyeliler Birliği genel kurulunda bizlere dağıtılan 2016-2018 Dönemi Çalışma Raporu‘nun 43. sayfasındaki “Mülkiyeliler Birliği Derneği 2016/2017 Gelir Tablosu“nda gördük:

Bu tablodaki verilere göre, 2016 ve 2017 yıllarını kapsayan dönemde elde edilen toplam gelirin (875.700,51 TL) % 15,10‘unu (132.244,30 TL) üye aidatları, % 6,41‘ini (56.146.-TL) bağışlar, geriye kalan % 78,49‘unu ise (687.310,21 TL) içinde yüksek kira gelirleriyle rantların ve sponsor katkılarının bulunduğu diğer gelirler oluşturmaktadır.

Bunun yanında toplam 64 sayfadan oluşan bu raporda derneğin kurumsal Facebook sayfasının ne kadar beğeni aldığı ayrıntılı olarak belirtildiği halde; derneğin ne kadar üyeye sahip olduğu, bu sayıdaki azalış ve artışlarla üyelerin nasıl bir profile sahip olduğu konularında tek bir bilgi verilmemiştir.

25 Mart 2018 tarihi genel kurul öncesinde gördüğüm diğer bir olumsuzluk ise bağışta bulunan ya da sponsor katkısı sağlayan üyelerin kendilerini daha bir üst perdeden ifade etmeleri, kendilerini adeta diğer üyelerden daha değerli ve belirleyici görmeleriydi. Nitekim bunu yapan, daha doğrusu yaptığı bağış ya da sponsor katkılarıyla adeta derneği satın aldıklarını düşünenlerin ya da kendilerini böyle ifade edenlerin isimlerini aday listelerinde görünce, bunun aslında bir satın alma-ödüllendirme sistemine dönüştüğünü fark ettim.

Resim1

Evet, her sistemde, her düzende olduğu gibi üyelerin sayısını artırmadıkça ve tüm üyelerden eşit miktarda aidat almadıkça, aidat ödemeyenlere -buna ne yazık ki ben de dahilim- söz ve oy hakkı verildikçe, aidat ödeyenle ödemeyen arasındaki fark korunmadıkça, aidatların toplam gelirler içindeki payı azaldıkça ortalık bağış ve sponsor katkılarıyla “derneği satın aldığını” düşünenlere kalmakta ve bunun somut bir şekilde yaşama geçtiği de dağıtılan aday listeleriyle kanıtlanmakta…

O nedenle, Mülkiyeliler Birliği’nin yeni genel başkanı Dinçer Demirkent ve ekibinden yeniden üyeye özellikle de yeni mezun üyelere öncelik vermelerini, tüm üye aidatlarının tahsil edilmesi hususuna yoğunlaşmalarını, genel kurulda vaat ettikleri gibi üye sayısını arttırarak üyelerle ilgili bilgileri güncellemelerini; ayrıca üyelerin hem kendi aralarındaki hem de dernekle olan ilişki ve iletişimlerini geliştirmelerini, birilerinin verdikleri bağış ve sponsor katkılarıyla derneği ve derneği ve dernekteki “koltukları” satın alamayacakları adil ve demokratik bir üyelik yapısını oluşturmalarını talep ediyor ve bekliyorum.


(1) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/izmirde-bar-kavgasi-bir-kisi-olduruldu-25008940

http://www.haberegeli.com/girmeye-calistigi-barin-onunde-olduruldu-haberi-11537.html

(2) Mülkiyeliler Birliği Derneği Genel Merkezi tarafından İzmir Şubesi Yönetim Kurulu’na gönderilen 17.01.2018 tarih, 2018/9 sayılı yazı ekinde yer alan avukat Ahmet Tan’a ait 15.01.2018 tarihli rapor.

“Canla başla çalışmak…”

Ali Rıza Avcan

Mynet web portalinin verdiği bilgiye göre, 24 Mart 2018 tarihinde İzmir Valisi Erol Ayyıldız‘ı ziyaret eden Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanı Ahmet Arslan İzmir’deki ulaşımın hizmetlerinin daha iyi olması için gece gündüz çözümler ürettiklerini, güzel ve yararlı projeler yaptıklarını ifade etmiş.

Üstüne üstlük, Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) tarafından yapılan son Bölgesel Satınalma Gücü Paritesi araştırmasında İzmir’in ulaşım harcamaları grubunda birinci sırada yer aldığı anlaşıldıktan sonra…

Söz konusu haberin ayrıntılarına baktığımızda ise Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik bakanının İzmir halkına sormadan yaptıkları Konak Tüneli ile  Urla-Çeşmealtı Yat Limanı ve İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili değerlendirmelerini görmekle birlikte; ben bugün burada, Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı Devlet Demiryolları (TCDD) Genel Müdürlüğü tarafından Ankara-İzmir-Ankara arasında çalıştırılan Mavi Tren’de neler yapıldığını ya da yapılmadığını dilim döndüğünce anlatarak, söylenenlerin ne ölçüde ciddi, samimi ve doğru olduğunu göstermeye çalışacağım. 

Geçtiğimiz hafta sonunda Ankara’da yapılan Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi Genel Kurulu’na katılmak için Cumartesi gecesi otobüsle Ankara’ya gidip Pazar gecesi de trenle İzmir’e döndüm.

Otobüs yolculuğunu Pamukkale firmasıyla yaptım ve gece saat 24.00’de başlayan yolculuğu sabah saat 08.00’de Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali‘nde (AŞTİ) bitirdim. Yolculuğum, otobüs firmasının önceden taahhüt ettiği gibi toplam 8 saatlik sürede bitti ve bu süre içinde herhangi bir sorun yaşamadım.

Pazar gecesi yapacağım Ankara-İzmir yolculuğu için de, demiryolcu aile çocuğu olarak eski günleri anmak adına tren yolculuğunu tercih etmiş, biletimi almak amacıyla Basmane Garı’na gittiğimde Ankara-Eskişehir arasındaki yolculuğu Yüksek Hızlı Tren (YHT) adı verilen hızlı trenle, Eskişehir-İzmir arasındaki yolculuğu da İzmir Mavi Treni ile yapacağımı öğrenmiştim.

1_Y0n8TSdtR9NGRiBTonFz0w

İsterseniz trenle yaptığım bu maceralı Ankara-Eskişehir-İzmir yolculuğunun “yarın öbür gün yazarım” düşüncesiyle not aldığım ilginç anlarını ve bunlarla ilgili değerlendirmelerimi maddeler halinde sizlerle paylaşmaya başlayayım:

1. Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi-Ankara Garı arasında bindiğim taksinin sürücüsünden trene binmek eskiden olduğu gibi Tarihi Ankara Garı‘na gitmeme gerek kalmadığını; bundan böyle Tarihi Ankara Garı‘nın güneydoğusundaki Celal Bayar Bulvarı üstündeki yeni YHT Garı’na gitmem gerektiğini öğrendim.

2. Yüksek Hızlı Tren (YHT) için yaptırıldığı anlaşılan çelik ve cam karışımı pırıl pırıl parlayan yeni binanın bir gar binası konseptinden çok bir AVM konseptinde tasarlandığını gördüm ve bu görüşümü gişedeki bayan görevli ile paylaştığımda onun da aynı görüşte olduğunu anladım.

3. Yüksek Hızlı Tren (YHT) bana söylendiği gibi saat 20.55’de hareket ederek 1 saat 31 dakikalık yolculuğun sonunda saat 22,26’da Eskişehir Garı’na ulaştı.

4. Teknolojinin son nimetleriyle donatılmış olmasına karşın trenin, yurt dışındaki örneklerine kıyaslandığında sarsıntılı olduğunu gördüm. Nitekim bir gece önce İzmir’den Ankara’ya gelen Mülkiyeli arkadaşlarımda da aynı şeyleri söyleyerek bu durumu doğrulamışlardı.

5. Eskişehir Garı benim bilip aradığım, trenin pencerelerinden sarkarak simit aldığımız ya da boza içtiğimiz eski Eskişehir Garı değildi. Yaptıkları müdahalelerle O eski tarihi yapıyı asıl kimliğinden uzaklaştırmışlardı. O nedenle de, havada eski günlerin kokusu yoktu…

Yeni gar ile ilgili olarak aklımda kalan tek şey ise onca para ile yapılan bu yeni garın, yapım esnasında yalıtım sorunlarının çözülemeyişi nedeniyle kesif bir şekilde küf kokmasıydı.

6. Yüksek Hızlı Tren (YHT) Eskişehir Garı’na 22.26’da varmış olmasına karşın onun devamı olan Eskişehir-İzmir Mavi Tren‘i ancak bir saat sonra, 23.30’da hareket etti. O nedenle de gar ve çevresinde anlamsız bir şekilde zaman geçirmek zorunda kaldım.

7. İzmir Mavi Treni‘nin tekli koltuklarında oturmakla birlikte içerisi oldukça sıcaktı ve klimaların yeterince çalışmayışı nedeniyle içerideki hava sabaha kadar oldukça ağırlaştı. Konuştuğum görevliler bile bu sorunu kabul edip kendi rahatsızlıklarını ceplerinde taşıdıkları kolonyalarla çözdüklerini itiraf ettiler.

8. Gece saat 02.00 sıralarında tuvalette cüzdanını düşürüp kaybettiğini iddia eden bir yolcu bu durumun yapılacak bir anonsla duyurulmasını ve kendisine yardımcı olunmasını istediği halde; görevliler tarafından “şimdi herkes uyuyor, anons yapamayız” denilerek oyalandı. Hatta kendisine indiği yerde polise başvurabileceği, kendilerinin hiçbir şey yapamayacağı bile söylendi. Ancak bu durum sabah 06.00-07.00 sıralarında değişerek yolcuyla ilgilenilmeye başlandı ve gerekli olan anonslar yapıldı. Ancak aradan geçen zaman içinde tren bir çok ara durakta durmuş ve belki de cüzdanı bulan ya da çalan yolcu çekip gitme olanağından yararlanmıştı.

9. Cüzdanı kaybolan yolcu ile görevliler arasındaki diyaloglar sırasında görevlilerden, bu trene en kısa mesafenin en ucuz bilet bedelini ödeyerek dadanan “tren fareleri“nin varlığından haberdar olduk. Tabii ki o saatten sonra yeni binen her yolcu bizim için yeni bir “tren faresi” olup çıkmıştı.

10. İzmir Mavi Treni olarak tanımlanan ekspres, sabaha karşı aniden hüviyet değiştirerek birden bire eskilerin “posta treni“ne dönüştü. Tren o andan başlayarak adeta her istasyonda uzun süreler durarak indisi-bindisi çok yerel bir banliyö gibi çalışmaya başladı. Bu durum Manisa sınırları içinde adeta yerel bir Manisa İZBAN’I halini aldı.

Daha sonra İnternette yaptığım araştırmalarda ise bindiğim trenin Eskişehir-İzmir hattındaki toplam 24 ara istasyonda durup beklediğini öğrendim:

Eskişehir – Porsuk – Sabuncupınar – Uluköy – Alayunt – Kütahya – Tavşanlı – Değirmisaz – Ballıköy – Gökçedağ – Sındırlar – Dursunbey – Gazellidere – Mezitler – Balıkesir – Savaştepe – Soma – Kırkağaç – Akhisar – Kapaklı – Saruhanlı – Manisa – Muradiye – Menemen – Çiğli – Basmane.

Tabii ki bütün yaşadığım, Ankara’dan İzmir’e trenle gidip eski günleri anmak isteyen benim gibi birinin sabrını zorlayacak şekilde o kadar fazla istasyon duruşu ve uzun bekleyişlerin sonunda adeta köy ve kasabalar arası çalışan posta katarına dönüşen bir maceradan başka bir şey değildi…

11. Yaşadığım yolculuğun en acıklı yanı ise otobüsle 8 saatte gittiğim bir mesafeyi, içinde bulunduğumu koşullarda tamı tamamına 14 saat 27 dakikada almış olmamdı. Diğer bir ifadeyle ülkemizdeki en hızlı tren olan Yüksek Hızlı Tren (YHT)’den sonra toplam 566,2 kilometre uzunluğundaki Eskişehir-İzmir hattını saatte 47,18 kilometre hızıyla kat ederek “attan inip deveye binme” halini yaşamış olmamdı. 

Buna da resmen “eziyet” ya da “işkence” deniliyordu…

dscn6605

Şimdi gelin hep birlikte Ulaştırma, Habercilik ve Denizcilik Bakanı Ahmet Arslan’a doğrudan bağlı TCDD Genel Müdürlüğü’ndeki bilgili, deneyimli ve birikimli yönetici ve çalışanlarla sayın bakanın bizlere uygun gördükleri böylesi bir ulaşım hizmetini sağlamak için canla başla nasıl çalıştığını hep birlikte hayal edip yorumlayalım…

Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası

Ali Rıza Avcan

Çocuğun politik bilgi ve tutum alışı kavrayıp öğrenmesi; daha doğrusu siyasal bilinç sahibi olması oldum olası ilgimi çeken ve çoğu kez de karşıma çıkan “politikleşmiş çocuk“larla her seferinde beni şaşırtan bir olgudur.

O nedenle, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi 4. sınıf öğrencisi iken hocam Prof. Dr. Nermin Abadan Unat‘ın lisans ödevi kapsamında Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Prof. İnci San ve ODTÜ Bilgisayar Merkezi yönetmeni Prof. Dr. Necdet Bulut‘la arkadaşlarım Gülgün Tezgider ve Sıdıka Erestin‘in yardımlarıyla Ankara’nın sosyo-ekonomik açıdan farklı dört mahallesindeki (Yenimahalle, Tuzluçayır, Çankaya ve Kızılay Devlet mahalleleri) dört ilkokulun beşinci sınıf öğrencileriyle yaptığım alan araştırmasının konusu, Çocuğun Politik Sosyalizasyonu idi.

O yıllar için dördüncü sınıftaki bir üniversite öğrencisinin böylesi bir araştırmayı yapması, hocalarının desteği ve yönlendirmesi olmadan mümkün değildi. Ayrıca, daha önceden yine Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, Doç. Dr. Ahmet Kışlalı ve Asistan Dr. Doğu Ergil ile birlikte Milliyet Gazetesi adına Türkiye’deki ilk kamuoyu araştırmasını yaparak onlardan bilimsel bir araştırmanın nasıl yapılacağını öğrenen ve o deneyimle böylesi bir işe kalkışan benim için de büyük bir cesaret işiydi.

Sevgili Hocam Prof. Dr. Nermin Abadan Unat‘a teslim ettiğim, kendime ayırdığım nüshanın geçen yıllar içinde kaybolduğu bu çalışma talihin garip bir cilvesi olarak seneler seneler sonra karşıma bir kez daha çıkacaktı.

Bu hoş tesadüf, İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda tanıştığım Kabile Kitabevi sahibi Şefika Topalakçı ile sohbet ederken sohbetimize katılan ve o tarihlerde Buca Belediyesi Halkla İlişkiler Sorumlusu olan Çetin Güney‘in adımı duyması üzerine adımın geçtiği bir kitaptan bahsetmesi ile oldu. Sözünü ettiği kitap aynı fakültedeki diğer bir hocam Prof. Dr. Türker Alkan, kitabın adı da Siyasal Bilinç ve Toplumsal Değişim idi. Çetin, sıkı bir bibloyofil olduğu için 15 gün sonra kitabı getireceğini söyledi ve gerçekten de 15 gün sonra Türker Hoca’nın kitabı ile çıkageldi.

Evet, Türker Hoca 1976 yılında yaptığım alan araştırması raporunu Nermin Hoca’dan almış ve bu kitapta bol bol kullanarak adımdan sıklıkla bahsetmişti. Böylelikle araştırmayı yaptığım tarihten 23, kitabın yayınlandığı 1989 yılından 10 yıl sonra araştırmanın önemli bir kaynak olarak kullanıldığı bu kitapla tanışma fırsatını bulmuştum.

Şimdi o kitap, sevgili hocam Türker Alkan bu yılın Ocak ayı içinde vefat etmiş olsa da kütüphanemdeki yerini koruyor ve onu saygıyla anmanın vesilesi oluyor.

001Çocuğun politik sosyalizasyonu, benim için 1976’lı yıllarda kalmış bir konu olmakla birlikte aradan geçen yıllarda bir şekilde peşimi bırakmadı.

Bu kez de, Çanakkale Kent Müzesi‘nin 7. yılının kutlandığı 2015 yılında Çanakkale’ye gidip Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) hakkında bir bildiri sunduğumda karşıma genç bir siyaset bilimci çıkıp doktora tezinin Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası adıyla yayınlandığını söylediğinde, ortak konular üzerine araştırmalar yapmış kişiler olarak keyif duymuştuk. Yaptığımız bu söyleşide sevgili Gürkan’ın hem benim araştırmamdan hem de Türker Alkan hocanın Siyasal Bilinç ve Toplumsal Değişim isimli kitabından haberdar olmadığını öğrensem de aynı konuya farklı açılardan yaklaşan insanlar olarak ortak paydamızın çocuk olması ikimizi de mutlu etmişti.

turkeralkan

Şimdi  ise, Güven Gürkan Öztan‘ın Bilgi Üniversitesi tarafından ilk kez 2011, ikinci kez 2013 yılında baskısı yapılan Türkiye’de Çocuğun Politik İnşası isimli kitabını tanıtmak istiyorum.

Kitabın Adı: Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası

Yazarı: Güven Gürkan Öztan

Yayınevi: İstanbul Bilgi Üniversitesi

Basım Tarihi ve Yeri: 1. Baskı Aralık 2011, 2. Baskı Ağustos 2013, İstanbul

Yayına Hazırlayan: Fahri Aral

Düzelti: Remzi Abbas

371 sayfa.

nm_berge_photo_guven_gurken_1340_0144

Güven Gürkan Öztan

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Yazar, 2009 yılında “Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası” adlı doktora tezi ile İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde doktorasını tamamladı. Tezi kitaplaştırılarak, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası (2011) adıyla yayınlandı. Türkiye’de resmî ideoloji, milliyetçi akımlar, milliyetçilik-toplumsal cinsiyet ilişkisi, militarizm ve kent kültürü konuları başta olmak üzere makaleleri Toplum ve Bilim, Doğu-Batı, Dipnot, Düşünen Siyaset, Eğitim-Bilim-Toplum gibi dergilerde yayımlandı. İnci Ö. Kerestecioğlu’yla birlikte Türk Sağı: Mitler, Fetişler ve Düşman İmgeleri (2012) adlı derlemesi İletişim Yayınları, Serdar Korucu ile birlikte hazırladığı Tutku, Değişim ve Zarafet, 1950’li Yıllarda İstanbul (2017) adlı kitabı da Doğan Kitap tarafından okuyucuya sunuldu. Yazarın akademik makalelerinin yanı sıra farklı dergi ve gazetelerde yayımlanmış çok sayıda deneme, eleştiri ve inceleme yazısı mevcuttur. Halen İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyaset Bilimi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışan Güven Gürkan Öztan; lisans ve lisansüstünde Siyaset Bilimine Giriş, Siyaset Bilimi, Siyaset Sosyolojisi, Ordu ve Siyaset, Etnik Sorunlar ve Milliyetçilik dersleri vermektedir.

Kitap Tanıtımından

Çocukluğun sosyal, siyasal ve kültürel tarihi, toplumda cinsiyet bağlamında biçimlenmiş egemen söylemin yaratmış olduğu rol dağılımını ve bunun sonucunda oluşan değer yargılarına kaynaklık eden zihniyet dünyasını öğrenmemizi sağlar. Modernizmin günümüzde ulaştığı çocukluk algısı ise, sadece çocuğa ait ve “naiflik” içeren bir tespitin dışında, aynı zamanda yetişkinliği de içine alan, daha geniş ve ideolojik verilerle yüklenmiş bir çerçeveyi de çizer. Bir başka deyişle modern çocukluk paradigması, tahayyül edilen, bu anlamda hedeflenen yetişkinliğin ve yaratılmak istenen toplumsal yapı içinde en başta eğitimde ulaşılmak istenen “ulvi” amaçların da varacağı sınırları belirler.


Kitabın “Giriş” kısmını okumak isterseniz….

Çocukluk, salt biyolojik bir kategori değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir tahayyüldür; tarihsel serüveni boyunca ekonomik, sosyo-kültürel ve politik düzlemde farklı şekillerde algılanmış ve kavramsallaştırılmıştır. Tüm coğrafyaları kapsayan tek bir çocukluk anlayışı olmadığı gibi çocukluk özelinde lineer bir çocuk imajından söz etmek de olanaksızdır. Jacques Gelis’in vurguladığı gibi, aynı zaman zarfında ve hatta aynı toplumda birbiri ile çelişen farklı çocukluk imgelerinin ve tecrübelerinin varlığı kolaylıkla tespit edilebilir. Bugünkü anlamı ile “çocukluğun keşfi” ya da bir başka deyişle inşası”, modernitenin bir ürünü olmakla birlikte, mevcut paradigmadaki değişimin ve sürekliliğin izleri, ancak pre-modern çağa dair tarihi bilgilerin ve analizlerin göz önüne alınması ile mümkündür. Özellikle erken Ortaçağ’a ilişkin belge ve bilgi noksanlığına rağmen sosyal tarih alanındaki kapsamlı

çalışmalar, sözü edilen analiz sürecini görece kolaylaştırmaktadır. Bu bağlamda, bugün için daha çok sosyo-ekonomik tarih çalışmaları kapsamında çocukluk meselesine yoğunlaşan akademik faaliyetlerin iki farklı yaklaşımdan beslendiği ifade edilmelidir. İlk yaklaşım, kültürel ve belirli ölçüde siyasal yapıların çocukların yaşamlarına, formasyonlarına ve toplumdaki çocukluk algısına etkisini temel almaktadır. İkinci yaklaşım ise biyolojik özelliklerin, çocuk gelişimini ve yetişkinlerin çocuklarla kurduğu ilişkiyi ağırlıklı olarak etkilediği varsayımından yola çıkmaktadır. Hal böyleyken çocukluk tarihi ile annelik tarihini birlikte düşünmenin “kaçınılmazlığı”na ve “gerekliliği”ne atıf yapılmaktadır. Çocukluğu, sadece soy / aile temelli araştırmaların içerisinde irdeleme eğilimi, bilhassa bu kaynaktan beslenmektedir. Her iki yaklaşımın kullandığı temel kaynaklar da farklılık arz etmektedir. Çocukların gündelik yaşamına ve kültürel / siyasal biçimlenişine odaklanan çalışmalar, çocuk edebiyatına, dergilerine, günlüklere, otobiyografilere ve pedagoji kitapları dâhil birçok yazılı / görsel malzemeye bakarken, konuya soy / aile paradigmasından yaklaşan araştırmacılar, özellikle insan ve aile davranışları gibi modellemelere başvurmaktadır. (1) Bu çalışmada kaygı, çocukluğun politik inşası sürecini analiz etmek olduğundan daha çok ilk yaklaşıma uygun bir metodoloji izlenecektir. Ancak not etmekte fayda var; bu tercihin, ele alınan dönemdeki tüm çocukluk anlayışlarını ve deneyimlerini keşfetmede tek başına yeterli olduğu iddiası elbette savunulmamaktadır.

Modernitenin çocukluk algısı, yalnızca çocuğa ilişkin bir belirlenim değil aynı zamanda yetişkinliğe dair bir konumlandırma / sınıflandırma ve anlamlandırma yöntemidir. Başka deyişle modern çocukluk paradigması, bir yönden de modern yetişkinliğin sınırlarını çizen, yaşamın rutin akışını değiştiren bir tahayyül biçimidir. Çocuklar için hazırlanan hiçbir metin, sadece ve sadece çocuklara hitap etmez; aynı zamanda onların yetişmesinden sorumlu olanlara açık ya da örtülü mesajlar gönderir. Geniş ailelerden çekirdek ailelere geçişle ve zikredilen geçişin “politik bir anlam”a tekabül etmesiyle birlikte bahsi geçen mesajların içeriği ve pratiğe yansıması da yavaş yavaş değişmiştir.

Aileye günümüzde atfedilen sorumluluk ve görevlerin ilk belirgin izlerine, büyük ölçüde çocukluğun “keşfedilmesi” ile birlikte rastlanmıştır. Aydınlanma döneminin rasyonalizmi ve pozitivist akımın belirleyiciliği ile buna mukabil yer yer romantizmden beslenen milliyetçiliğin ulus-devletleşme sürecindeki hegemonyası, “yeni çocuk” ve “yeni yetişkin”in ortaya çıkmasında ve itaat ilişkilerindeki referansların görece değişmesinde etkili olmuştur. Sanayileşme ve kapitalizmin etki alanını genişletmesi ile birlikte istihdam politikalarındaki köklü değişim, kentlerde çocuk emeğinin sınır tanımayan sömürüsü, iktisadi rasyonalizmin “asri bir model” olarak ev içine uygulanmaya başlaması, okur-yazarlığın gündelik ilişkileri kapsar şekilde önem kazanması, okullaşma oranındaki artış, bilhassa ilköğretimin ulus-devletin etkin ideolojik araçlarından biri olarak hem seküler hem de mecburi bir şekilde yaygınlaşması, “modern çocukluk” ve “modern yetişkinlik” inşasının ana yönünü belirleyen somut gelişmelerdir. Aries’in altını çizdiği gibi “standartlaşmayı” amaçlayan modern eğitim ve Postman’ın dillendirdiği üzere kapitalist matbaanın hızlı gelişimi, Latincenin ve kısmen diğer “kutsal diller”in eski önemini yitirmesi ve ulusal dillerin “canlanması”, okur-yazar kültürünün yeni formunu oluşturması, çocuklar ile yetişkinlerin konumlandırılmasında yeni bir çığır açmıştır. Kuramsal olarak egemenliğin tanrısal ve soya bağlı kaynaklardan kopartılarak dünyevileştirilmesi ve “millet iradesi”yle özdeşleştirilmesi, çocuğa yönelik eğitim-öğretim anlayışını kökten değiştirmiş; değişim zamanla pratiğe de yansımış; çocukları, ulus-devletin arzu edilir yurttaşları olarak yetiştirmek, devlet politikalarının merkezine yerleştirilmiştir. Değişen ordu düzeni ve örgütlenme felsefesi ile eğitim kurumları arasında kurulan analoji, okullarda hem öğretmenlerin hem de öğrencilerin tekbiçimli görünümler arz etmesini neredeyse zorunlu hale getirmiştir. Üniforma ve üniformize tavırlar, giderek belirginleşen sınıfsal farkları gizleyecek “sihirli bir çözüm yolu” oluvermiştir. Benzer bir şekilde okullardaki disiplin ve itaat anlayışı, birebir uygulamaya yansımasa da –ilkesel bağlamda– büyük ölçüde ordudaki emir-komuta usulüne uygun olarak yeniden formüle edilmiştir. Ulus-devletin milletin geleceğinin “teminatı” olarak gördüğü çocuklar, küçük yaştan itibaren sosyo-kültürel motiflerin yanı sıra, çeşitli dozlarda milliyetçi endoktrinasyon araçlarının etkisi ve disiplini altında büyütülmüştür. Çekirdek aile formundaki orta sınıf temelli “milli aileler”, çocuklarını okullara yönlendirirken ya da yönlendirme ile mükellef kılınırken, okullar da öğrencilerini ekseriyetle ulusal
pazarlara, ordulara ve diğer “yurttaşlık vazifelerine” hazırlamıştır.

Çocukluğun sosyo-kültürel ve politik tarihi, aynı zamanda toplumsal cinsiyet bağlamında hegemon söylemin ve alternatiflerinin öngördüğü rol dağılımını inceleyebilmek için bulunmaz bir fırsattır. Kadınlardan ve erkeklerden ebeveyn olarak beklenen davranış örnekleri ve “terbiye edici vasıflar” tarihsel perspektifte değişim gösterir. Modern çağda, genelde ebeveynlik çerçevesinde, özelde ise “ideal annelik-babalık” bağlamında hane içi davranışlardan vatandaşlık eğitimine kadar uzanan bir yelpazede rasyonelleştirilmiş, görece “yeni” ve “makbul” formlar yaratılmıştır. (2) Elbette bu formların yaygınlığının artması ise ülkeden ülkeye, hatta aynı ülke içinde bölgeden bölgeye farklılık arz etmiştir. Sınıfsal konumlar, farklılaşmanın dinamizmine olumlu ya da olumsuz katkı yapmıştır.

Modern çocukluk paradigması, tüm ebeveyn ve çocuklara fakat özellikle de kız çocuklarına ve annelerine ilave sorumluluklar yüklemiştir. Çoğu zaman bizzat devlet iktidarı tarafından rasyonelize edilmek istenen kadının “annelik vazifesi”, ulus-devletin hâkim siyasal birim olma süreci ile birlikte, –elbette coğrafyaya göre değişim gösteren kültürel öğelere ilaveten– milliyetçi değerlerin aktarımı mekanizmalarına dâhil edilmek istenmiştir. Bu bağlamda “müstakbel anneler” olarak kız çocuklarına, küçük yaştan itibaren kendi “iffetleri” ile “ailenin ve ulusun namusu” arasında sıkı bir bağın mevcut olduğu fikri aşılanmıştır. Özellikle büyük çatışma ve kriz dönemlerinde bahsi geçen muhayyel bağ, propagandif yöntemlerle hızla militarize edilmiştir. Tüm bu süreçlerin çocuk yazınındaki etkileri ise bilhassa incelenmeye değerdir. Zira çocuk edebiyatı “iyilerin tam iyi, kötülerin tam kötü” olduğu; farklılıkların abartıldığı; verilmek istenen mesajın ise net sonuçlar aracılığı ile aktarıldığı örneklerle doludur. Bu tür eserlerin çoğuna hâkim olan ve doğallaştırılan didaktik üslup ise “otoritenin yanılmazlığı” ve “yol göstericiliği” savını alttan alta desteklemiştir.

Türkiye özelinde “yeni çocukluk” anlayışının gündeme gelmesi, 19. yüzyılın ikinci yarısına doğru hız kazanan modernleşme çabaları ve değişim rüzgârı ile paralellik arz etmiştir. Siyasal ve toplumsal yaşamda meydana gelen gelişmeler, imparatorluğun merkezlerinde “yetişkinlik” ve “çocukluk” tasavvurlarına ilişkin geleneksel yaklaşımın “görünür” yanlarını büyük ölçüde erozyona uğratmıştır. Çocukların sosyal hayatındaki dönüşüm, zaman içerisinde, edebiyattan tiyatroya, kıyafetlerden oyun mekân ve araçlarına kadar geniş bir sahayı kapsamıştır. Önce ticari ve kültürel hayatın canlı olduğu merkezlerde gerçekleşen bu dönüşüm, zaman içersinde taşraya –tüm yönleri ile olmasa da– bir şekilde yansımaya başlamıştır. Farklı bölgelerdeki sosyo-kültürel ve ekonomik dinamikler, bahsi geçen “yansıma biçimleri”ni de şüphesiz derinden etkilemiştir.

Osmanlı coğrafyasında çocuğun, milletin ve devletin geleceğinin “garantisi” olarak görülmesi ile birlikte çocuk eğitimi ve terbiyesi, kamusal anlamda müstakil bir ilgi alanı olarak ortaya çıkmıştır. Sosyal denetim mekanizmasının formel yapılanması olarak modern okulların tesisi ve çocukluğun siyasal iradeye ve onun tesis ettiği düzene uygun “arzu edilen rol ve davranışlar” ile donatılması fikri, Batı’da olduğu gibi Osmanlı-Türk modernite projesinde de bir sosyo-politik vizyon meselesi olmuştur. Sultan’a, otoritesine, “kadim düzen”e itaat ve sadakatle bağlılık ile “müstakbel mümin” olma arasındaki teorik sentez, yerini II. Meşrutiyetle birlikte nazariyede “ideal yurttaşlığa” ve özellikle Balkan Harbi esnasında milliyetçi ve militarist öğelerle donatılmış; ulusal intikam peşinde koşan “milli asker-yurttaş”a bırakmıştır.  Çocuklar ve kadınlar, Batılı örneklerde olduğu gibi, tüm bu aşamaların gözdeleri”dir. Özellikle geçmişten kopma iddiası ile büyük değişimlerin yaşandığı süreçlerde çocuklar ve çocukluk daha da önem kazanır. Zira onların belleği, yetişkinlerden farklı olarak “eski düzen”in istenmeyen kalıntıları ile dolu değildir; “deforme” olmamıştır. Bu durum, Türkiye özelinde 1923 ve hemen sonrasında adeta bir kez daha onaylanır. Cumhuriyetin ilânı sonrasında siyasi iklimde ve sosyal yapıda yaşanan dönüşüm, rejimle özdeş kılınan “cumhuriyet çocuğu” imgesinin doğuşuna ve adım adım popülerleşmesine yol açmıştır.

Yukarıda özetlenen bakış açısı ve tarihsel sürece uygun olarak bu çalışmada, öncelikle çocukluk(lar) ve çocukluğun modern inşasından ne anlaşıldığı ifade edilecektir. Bu doğrultuda ilkin Batı’da modern çocukluk paradigmasının oluşumu, daha önceki dönem ile gösterdiği farklılıkları ifşa edecek bir biçimde ele alınacaktır. Sözü edilen amaç doğrultusunda, Batı’da Ortaçağ’da “müstakil” bir çocukluk algısının var olup olmadığına dair akademik tartışmalar kısaca aktarılacaktır. Daha sonra “modern çocuğun doğuşu”nu hazırlayan siyasal, ekonomik ve toplumsal gelişmelerden bahsedilecek ve Aydınlanma düşüncesinin çocukluk özelinde “kurucu” niteliğine atıfta bulunulacaktır. Bilindiği üzere, Fransız Devrimi’nin sosyo-politik iklimi ile gündeme gelen yeni yurttaşlık anlayışı içerisinde modern çocuğun inşası, günümüze kadar uzanan “ideal çocuk” tasvirinin sosyo-psikolojik zeminini tesis etmiştir. Bu bağlamda, zorunlu eğitim ile çocukluk arasında kurulan ilişki ve çocuğun “müstakbel yurttaş” olarak değer kazanması üzerinde durulduktan sonra, zaman içerisinde değişen eğitim-öğretim usullerinden özetle bahsedilecektir. Bu bölümün son kısmında ise Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve iki savaş arası dönemde çocukluğun nasıl militarize edildiğine dair ipuçları verilmeye çalışılacaktır. Despotik eğitim sistemlerinin ve çocuklara yönelik farklı militarizasyon faaliyetlerinin çocukluğun politik tarihinde kapladığı yerin tespiti, 19. yüzyılın son çeyreği ve bilhassa 20. yüzyılın ilk yarısını anlamak için hayati öneme sahiptir.

Çalışmanın aynı bölümünün ikinci kısmında, Türkiye’de çocukluğun politik inşası çerçevesinde, öncelikle, Tanzimat süreci ile gündeme gelen yeniliklerin ve arayışların çocukluk paradigmasını, çocukların yaşamını nasıl ve ne ölçüde değiştirdiği ele alınacaktır. İlk etapta, II. Meşrutiyet’in ilânına kadar olan zaman zarfında, “arzu edilen” çocukluğun genel özellikleri ve modern anlamda ilk kurumsal çabalar üzerinde kısaca durulacaktır. Sonrasında modern çocukluğun politik tarihinde, görece bir “kırılma noktası” olarak II. Meşrutiyet’in ilânı ve “yurttaş çocuğun” inşası, eğitim-öğretim alanındaki gelişmeler ve dönemin çocuk edebiyatı göz önünde tutularak ayrıntılandırılacaktır. Bu çerçevede Meşrutiyet’in “gözde çocuğu”nun yeni siyasi otorite ile bağı ve itaat ilişkisindeki “değişim” üzerinde durulacaktır. Daha sonra, Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile yükselişe geçen Türk milliyetçiliğinin “milliyetperver çocuğu”, genel hatları ile tarif edilecek; şiddet, intikam ve etnisist karakterli milliyetçi vurgular, yine çocuk edebiyatından örnekler ile göz önüne serilecektir.

Türkiye’de çocukluğun politik inşasını irdeleme gayretindeki bu çalışmanın ikinci ve üçüncü bölümleri ise erken cumhuriyet dönemi çocuk algılamalarına ve bu algılamaların izdüşümleri ile resmi / yarı resmi uygulamalara odaklanmıştır. Bu bağlamda ikinci bölümde daha çok “cumhuriyet çocuğu”na atfedilen temel özellikler ve neden bu özelliklerin seçildiği üzerine çok boyutlu bir analize teşebbüs edilecektir. Bahsi geçen başlık altında, “cumhuriyet çocuğunun medenilik ölçütleri”, “militarist hasletleri”, “iktisadi erdemleri” ve nihayetinde “fiziksel özellikleri” ve bu bahiste rasyonelleştirilmek istenen “çocuk bakımı” mevzusu üzerinde durulacaktır. Son bölümde ise, yine “cumhuriyet çocuğu”nun yetiştirilmesi özelinde öncelikle “milli pedagoji” kavramı ve içeriği tartışılacaktır. Bu eksende “otorite”ye itaat ve disiplin kavramlarının “milli pedagoji” içerisinde oynadığı kilit role farklı boyutları ile değinilecektir. Çocuğun yetiştirilmesinde önemli yer tutan cumhuriyetçi simgelerin ve etnisist parametrelerin politik inşa sürecindeki konumu, resmi kaynaklardan ve çocuk edebiyatından örnekler ile birlikte analize tabi tutulacaktır. Son olarak da stereotipler aracılığı ile “cumhuriyet çocuğunun öteki”sinin nasıl kurgulandığı ortaya konmaya çalışılacaktır.

Bilindiği üzere, Milli Mücadele sonrasında ulus-devlet projesini ellerine alan seçkinler, ilk andan itibaren “çocuk meselesi” ile karşı karşıya kalmıştır. Uzun süren savaş yıllarının neticesi olarak çok sayıda çocuk, yetim ve öksüz kalmış; yaygın sefaletin ve açlığın etkisi ile çocuk nüfusunun önemli bir kısmı yaşamını sürdürmekte zorlanmıştır. Tüm bunlara ilaveten sağlık hizmetlerinin ve çocuk bakımına dair temel bilgilerin noksanlığı, salgın hastalıkların ve bebek ölümlerinin önlenmesini güçleştirmiştir. Birçok Batılı örnekteki gibi, nüfusun bir “beka” ve “iftihar meselesi” olduğu cumhuriyetin ilk dönemlerinde, çoğalmanın teşviki ve çocuğun korunması başlıkları, adeta “milli bir hedef” haline gelmiştir. Resmi makamlar, “çocuk bakımı” ile ilgili olarak özellikle genç annelerin ve anne adaylarının bilinçlenmesine önem vermiş; her ne kadar ülke genelinde yaygınlaşamasa da bu konuda çok sayıda eser basılmıştır. Bu bağlamda, sağlıklı çocuk nüfusunun arttırılması ve çocuk bakımı konusunun, yeni rejimin ilk somut adımları arasında yer aldığı söylenebilir. Ayrıca savaş sonrası yoksulluğun etkisiyle, çocukların bir kısmının evsizliğe mahkûm olduğu; bir kısmının da ailelerine yardım etmek maksadı ile çeşitli işlerde çalışmak zorunda kaldığı gerçeği de hesaba katılmalıdır. Fakir çocuklar ile zengin çocuklar, taşralı çocuklar ile kentli çocuklar arasında bir nevi “cumhuriyetçi eşitlik” yaratma projesinin gerekliliği gündeme taşınmıştır. Cumhuriyet Halk Fırkası himayesindeki çocuk bakım yurtlarından, Çocuk Esirgeme Kurumu’na uzanan örgütlü faaliyetler genel çerçeve içinde dikkate
değerdir fakat bilanço yapıldığında sonuç memnuniyet vericilikten uzaktır. Tüm bu tartışmaların ve çabaların, yalnızca yetişkinlere hitap eden yayınlar ile sınırlı kalmadığı; özellikle “edebi örüntüler” içinde farklı kaynaklardan çocuklara da yansıtıldığı tespitinden hareketle, bu çalışmada bahsi geçen konulara çocuk edebiyatından örnekler ile birlikte değinilecektir.

1923 sonrasının sosyo-politik ikliminde, nüfus ve yoksulluk meselesi dışında, soyut düzlemde, çocukluğa dair “yeni” olduğu iddia edilen bir kurgulama çabasının olduğu belirtilmelidir. Cumhuriyetin ilânını takiben yeni rejimin giriştiği modernleşme ve kalkınma hamlesi içerisinde özellikle “cumhuriyetçi-vatansever çocuk” imgesinin yeri ve önemi büyüktür. Her şeyden önce cumhuriyet, yeni vücuda getirilen bir idare şekli olarak yeni nesillerin inşası ile sosyo-psikolojik bağlamda birlikte düşünülmüştür. Cumhuriyet Türkiye’sinde, çocukluğun politik tahayyülü çerçevesinde öncelikli yer tutan mesele; rejimi ve inkılâpları yerleştirmek, savunmak ve yurdu, dünya ülkeleri arasında maddi ve manevi açıdan “üstün” ve “güvenli” bir mevkide konumlandırmaktır. “Cumhuriyet çocuğu”nun özelliklerini betimleyen tüm resmi /yarı resmi eserlerde ve popüler kaynaklarda, Osmanlı döneminden bu yana süreklilik arz eden anne-baba sevgisi, büyüklere saygı, dürüstlük, çalışkanlık gibi motiflerin dışında geçmiş ile kopuşu açıkça sergileyen ifadelere sıkça rastlamak mümkündür. “Milli pedagoji” eserleri, eğitimcilere ve öğretmenlere yönelik çıkarılan süreliler, ders kitapları ve çocuk edebiyatı, bu süreklilik ve kopuşun analiz edilebileceği temel kaynaklardan en önemlileridir. Özellikle çocuklara hitap eden edebi eserlerin (3) ve elbette bu kapsamda çocuk dergilerinin (4) küçük okuyucular için daha “çekici” olduğu hatırlandığında, sözü edilen yapıtların içerdiği mesajların politik ve sosyo-psikolojik etkilerinin materyallere ulaşabilenler üzerindeki derinliği tahmin edilebilir. (5) Yalnız bu bahiste, özellikle sözü edilen çocuk mecmualarına taşrada ulaşmanın oldukça zor olduğu, dergilerin daha çok İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük illerde orta sınıf ailelerce satın alındığı da unutulmamalıdır.

Çocukluğun kavramsal sınırları, kolektivist kültürün içinde / onu aşmadan ve büyük ölçüde milliyetçi/kalkınmacı ideoloji tarafından cumhuriyetçi diskur ve simgeler kullanılarak belirlenmiştir. Cumhuriyet çocuğu, imparatorluktan ulus-devlete geçişin tüm “kırılganlıklarını” üzerinde barındırmıştır. “Şarklı” olmaktan bir an önce kurtulup Batı medeniyetinin bir parçası haline gelme, bağımsızlığı tescilleme ve güvenliği konsolide etme projesinin güvencesi olarak görülen çocuklar, ulus-devlet inşası sürecinde resmi diskurun ve popüler türevlerinin gözdelerinden biri olmuştur. Bir başka deyişle; kahramanlık ve savaşkanlıktan çalışkanlığa; dürüstlük ve doğruluktan, tutumluluk ve yerli malı kullanımına, teşvik edilen ve altı çizilen tüm özellikler, resmi ideolojinin belirleyicisi olan milliyetçilik / kalkınmacılık düşüncesi ve militarist öykünmeler ile yakından ilişkilidir. Bu çalışmada cumhuriyetin “makbul çocuğu”nun inşasında etkili olan etnisist vurgulardan militarist argümanlara, iktisadi yönelimlerden kalkınma hedeflerine, cinsiyetçi göndermelerden taşra-kent çatışmasını barındıran ifadelere kadar birçok unsur, dönemin resmi / yarı resmi kaynakları ve özellikle de çocuk edebiyatı dikkate alınarak incelenmeye çalışılacaktır. Teknik açıdan hangi metinlerin çocuk edebiyatı olduğu tartışmasına girmeden, ele alınan dönemde çocuklara “edebi” olarak sunulan ve rağbet gören eserler çalışmanın kapsamına alınmıştır. Bu çerçevede erken cumhuriyet döneminde çocuklar için hazırlanan ders kitapları (bilhassa kıraat-okuma, yurttaşlık, tarih ve coğrafya ders kitapları), yayınevlerinin çocuklar için çıkardığı “eğitici-öğretici” seriler ve kitap dizileri, çocuk edebiyatı içinde düşünülebilecek telif eserler ve çocuk dergilerinden (özellikle Çocuk, Çocuk Duygusu, Çocuk Sesi, Cumhuriyet Çocuğu, Gürbüz Türk Çocuğu Dergisi gibi görece net sosyo-ekonomik ve politik mesajlar içerenler) birinci derecede yararlanılmıştır. Araştırmaya çocuklar için kaleme alınan edebi kaynakların dâhil edilmesinin, dönemin “ideal çocukluk” algılarının farklı yönleri ile ortaya konmasında ve bugüne dair izdüşümlerinin keşfinde yararlı olacağı fikri savunulacaktır. Zira 87 Oğuz’dan Bağrıyanık Ömer’e dönemin bir dizi çocuk edebiyatı örneği, günümüzde halen dolaşımdadır ve zikredilenlerin bir kısmı Milli Eğitim Bakanlığınca özellikle tavsiye edilmektedir. Bunların dışında doğrudan çocuk bakımı ve pedagojisine dair kaleme alınmış incelemeler, makale ve kitaplar da çalışmanın kaynakları arasında önemli bir yere sahiptir. Ebeveynler, öğretmenler ve çocuk eğitiminde rehberlik vazifesi gö-
ren diğer elemanlar için yazılan eserler (süreliler özelinde bilhassa Terbiye, Okul ve Öğretmen, Yeni Kültür), sosyo-politik bağlamı içerisinde ve “ideal çocukluk” algısı ile birlikte düşünerek tahlil edilmeye çalışılmıştır. Son olarak çalışmada kullanılan kaynaklara dair bir noktayı daha açıklığa kavuşturmak gerekir: Bu çalışmada ele alınan döneme ilişkin günlük ve otobiyografi gibi doğrudan öznel olan eserler, metodolojik kaygılar ile bilhassa birincil kaynaklara doğrudan dâhil edilmemiştir. Zira bahsi geçen eserler, kendi içinde kıymetli ve analize değer olmakla beraber hem yakın tarihli başka çalışmalarda kısmen incelenmiştir (6) hem de çeşitlilik, belirsizlik, dağınıklık, sübjektiflik gibi belirgin özellikleri nedeni ile bence politik açıdan hegemon söylemi ve ona konan şerhleri tümüyle açığa çıkarma potansiyelinden görece uzaktır.

Bu çalışmada temel iddiam, Türkiye’de çocukların öznelik potansiyelinin keşfiyle onları politik projelerde nesneleştirme eğiliminin çakıştığı; bu çakışmayla paralel olarak çocukluğun politik inşasının “otorite”ye atfedilen “ontolojik üstünlük” ve doğallaştırılan didaktik üslup çerçevesinde biçimlendiğidir. Varoluşsal olarak tartışılmaz bir yere konan “otorite”, kendisine atfedilen “yanılmazlık vasfı” ile “mutlak iyi” ve “mutlak kötü” kategorileştirmesinin büyük ölçüde tek belirleyicisidir. Güç mesafesinin yüksek olduğu kolektivist kültürün hâkim kodlarına (7) milliyetçiliğin eklemlenmesi ile birlikte temel katalizör fonksiyonunu “Türklük” ve modernite ile bir tutulan “siyasal rejim” üstlenmiştir. Tıpkı İttihat ve Terakki kadroları gibi cumhuriyet seçkinleri de çocukluk özelinde bireyselleşme ve özerk eyleme potansiyelini değil; kolektivist kültürün yeniden üretimini ve lider kültünü desteklemiştir. Devlet ve millet tanımı, sosyo-politik rol dağılımı da büyük ölçüde bu pencereden yapılmıştır. Çocuklar kendi başlarına bir değer olarak kutsanırken bu durum onların büyümüş de küçülmüş olarak tasvir edilmesini engellememiştir. Neticede ortaya hem çocuk ve fakat “çocuktan fazla” –genellikle “otorite” bağlamında çocukça davranmayan– stereotipler çıkmıştır. Bu çalışmada mümkün olduğunca zengin ve ilginç örneklerle yukarıda özetlenen iddia eşliğinde çocukluğun politik inşasına odaklanılacaktır.


(1) Bu konuda bkz. H. Cunningham, “Histories of Childhood“, The American Historical Review, cilt 103, no. 4, Ekim 1998, s. 1195, 1196.

(2) Toplumsal cinsiyet araştırmalarında “ideal baba” üzerine yapılan çalışmaların annelik rollerine ilişkin incelemelerden çok daha az yer kapladığı gerçeğini ifade etmek gerekir. Özellikle Türkçe literatürde bahsi geçen araştırmalar henüz emekleme dönemindedir.

(3) Bu bağlamda küçük bir hatırlatma yapmakta fayda var: Çocuk edebiyatı, sınırları ve içeriği itibari ile tanımlanması zor bir alandır. Bir başka deyişle hangi eserlerin çocuk edebiyatı başlığı altında mütalaa edileceği tartışmalıdır. Fakat yine de çocuk edebiyatı üzerine yapılan akademik araştırmalar dikkate alındığında, genellikle 2-14 yaş grubuna hitap eden ve içerisinde belirli kriterleri barındıran yazılı ve sözlü edebi ürünler, çocuk edebiyatı olarak nitelendirilir. Sözü edilen yaş grubunu 0-16 olarak genişleten görüşler de mevcuttur. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. A. F. Bilkan, “Çocuk Edebiyatı – Kavram ve Mahiyet”, Hece, sayı 104-105, Ağustos-Eylül 2005, s. 7-17. Bu çalışmada yaş aralığını geniş tutan ikinci tür bakış açısı temel alınacaktır.

(4) Ele alınan dönemde çocuk dergilerinin satış rakamlarını tam olarak belirlemek oldukça zordur. Psikolog Ziya Talat Çağıl’ın Çocuklar ve Gençler Ne Okuyorlar? (1938) adlı çalışması bize bu konuda ancak sınırlı bilgiler vermektedir. Çağıl’ın Ankara’da 8-18 yaşları arası öğrencilerle yaptığı anket çalışmasının neticesinde çocuk mecmualarının en çok rağbet edilen metinlerin başında olduğu  görülmektedir. Bkz. Z. T. Çağıl, Çocuklar ve Gençler Ne Okuyorlar?, Resimli Ay Matbaası, İstanbul, 1938.

(5) Eğitim psikolojisi üzerine yapılan çalışmalar, özellikle tarihi çocuk romanlarının ve hikâyelerinin çocuklar için ders kitaplarına oranla daha ‘etkili bir anlatım’ gücüne sahip olduğunu ortaya koymuştur. Çocukların eserlerdeki kahramanlar ile kendilerini özdeşleştirmesi ve gündelik yaşama dair ayrıntıları görmesi, bu çerçevede edebi eserlerin ‘üstünlüğü’ olarak görülebilir.

(6) Bu çerçevede Bekir Onur’un çalışmalarını özellikle zikretmek gerekir. Onur, çok farklı hayat hikâyelerinden yola çıkarak Türkiye’de çocukluğun sosyo-kültürel tarihi üzerine bilgiler vermektedir. Örneğin bkz. B. Onur, Türkiye’de Çocukluğun Tarihi, İmge, Ankara, 2005; B. Onur, Çocuk, Tarih ve Toplum, İmge, Ankara, 2007 ve B. Onur, Türk Modernleşmesinde Çocuk, İmge, Ankara, 2009.

(7) Bu meseleyi G. Hofstede’in ele aldığı kavramsal çerçeve içinde düşündüğümü belirtmeliyim. Hofstede, güç mesafesinin fazla olduğu toplumlarda genellikle gücün sorgulanmadığını, güce rıza gösterme temayülünün yüksek olduğunu ve ayrıca katılımın düşük olduğunu ifade eder. Türkiye bu anlamda güç mesafesinin yüksek olduğu, kültürel anlamda kolektivist bir toplumdur. Bkz. G. Hofstede, Cultures and Organizations: Software of the Mind, Londra-New York, 1991. Murat Önderman’a bu konudaki aydınlatıcı bilgileri için teşekkür ederim. Bkz. M. Önderman, Türkiye’de Devlet, Sosyal Kontrol ve Öznellik, Filiz Kitabevi, İstanbul, 2007.

001

Yazarın, Agos gazetesinde yayınlanan “Türkiye, çocukları Türk milliyetçiliğinin taşıyıcısı kıldı” başlıklı söyleşisini okumak isterseniz:

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/6999/turkiye-cocuklari-turk-milliyetciliginin-tasiyicisi-kildi

 

 

İzmir’in Nevruz’u…

Ali Rıza Avcan

Dün, Alsancak Gündoğdu Meydanı’ndaki Nevruz bayramı kutlamasındaydım.

Barış, demokrasi ve özgürlükten yana tüm meslek örgütleriyle sendika ve partilerin, sivil toplum kuruluşlarıyla platformların katılıp destek verdikleri, bir arada oldukları keyifli bir beraberliğin ortağıydım… 

İlk kez 2015 yılında yapılan, 2016 yılında devam ettirilen, 2017 yılında ise Valilikçe yasaklanan kutlamanın bu yılki programına göre etkinlik gündüz 12.00-17.00 saatleri arasında yapılacaktı.

Bir kutlamaya bu şekilde beş saatlik uzun bir sürenin ayrılması ve bunun hafta içi bir günde gerçekleştirilmesi; ayrıca gelenlerin bir süre sonra ayrılması nedeniyle büyük bir meydanda kalabalık bir görüntünün yakalanması oldukça zordu. Ama yine de o büyük meydanda beklenilenden daha fazla sayıdaki katılımcının bir araya geldiği ve bunun geçen her dakikada daha da arttığını gördüm.

Ayrıca Nevruz’u kutlamak amacıyla Gündoğdu’ya gelenlerin kara tarafından çift sıra bariyerlerle çevrelenmiş; daha doğrusu “hapsedilmiş” olması, tek giriş noktasının eski NATO binası önünde bulunması ve diğer mitinglerde gördüğümüzün aksine Alsancak tarafında herhangi bir giriş-çıkış kapısının açılmaması, bu kutlamaya daha fazla insanın katılmaması amacıyla emniyet güçlerinin geliştirdiği gizli stratejilerden biriydi.

001 (2)

Çünkü böylelikle Sevinç Pastanesi’nin önüyle Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki kalabalıkların bu kutlamayla ilişkisinin koparılması suretiyle, o bölgedeki halkın kutlamalara ilgisiz kalması mümkün olacak, oluşturulan bütün zorluklara karşın katılmak isteyenlerin eski NATO Binası’na kadar yürümeyi göze alması gerekecekti. 

Ama ben, varlığımla orada olup yapılan onca baskı, adaletsizlik ve haksızlığa karşı durmak, yaşanan sevince ortak olmak ve dostlarla merhabalaşmak amacıyla Alsancak İzban İstasyonu’ndan başlayarak eski NATO Binası hizasındaki girişe kadar yürüyerek kutlama alanına girdim, sonrasında bu giriş kapısından Gündoğdu Meydanı’na kadar geldiğim yolun aksi yönünde geri yürüyerek platformun kurulduğu alana ulaştım ve çıkarken de bütün bunların tersini yaptım.

Aslında polisin bu tür mekan düzenlemeleri, insanların toplumsal bir etkinliğe katılmasını zorlaştıran, çevreye yığdığı üniformalı ve sivil polisler, zırhlı araçlar, tepede dolaşıp duran helikopter ve dronlarla herkesi korkutup sindirmeyi amaçlayan bilinçli çabalardı.

Ama bütün bu gizli strateji ve çabalara karşın barıştan, demokrasiden ve özgürlüklerden yana insanların bir araya gelerek Nevruz’u çoşkuyla kutlaması, içinde yaşadığım kentin ve ülkenin geleceği açısından oldukça umut veren bir gelişmeydi.

Kutlama alanında uzun bir süre oynanan oyunları seyredip yapılan konuşmaları dinledikten sonra dışarı çıkıp o bariyerlerin arkasındaki İzmir’in ne vaziyette olduğunu görmeye karar verdim.

Karşıma çıkan manzara ise oldukça ilginçti….

Bir yanda, meydanda insanlar müzikler dinleyip halaylar çekip gelen baharı barış dilekleriyle kutlarken Kıbrıs Şehitleri’nin kafelerinde, lokantalarında insanlar kendi hallerinde yiyip içiyor, arkadaşlarıyla sohbet ediyor, karşılarına çıkan kahve falı tekliflerini kabul ediyor, Kitapsan önündeki müzik grubundan “Gülnihal” şarkısını dinliyor, sanki Gündoğdu Meydanı’nda kalabalık bir grubun ayrı bir Nevruz kutlaması yaptığından haberleri yokmuş gibi günlük yaşamlarını kendi hallerinde sürdürüyorlardı.

Ortada açık ve net bir şekilde iki ayrı İzmir’in olduğunu görüyordum….

Biri allı güllü, pırıltılı elbiseleriyle, halaylarıyla, Kürtçe türküleriyle ve barış haykırışlarıyla Nevruz bayramını kutluyor, diğeri ise ötekinin yaptığından habersiz ya da ilgisiz bir şekilde kendi İzmir’ini yaşıyordu.

Bu duruma belki birileri, “İzmir’de farklı din, dil, düşünce, ideoloji, mezhep ve etnik köken üzerinden farklı insan grupları bir arada yaşayabiliyorlar, böylesi bir uyumu bir sorun olmadan hayata geçirebiliyorlar” diye olumlu yaklaşabilir; ama ya görünen şey, uyumlu bir beraberliği, barış içinde bir arada olmayı yansıtmıyorsa?

Kentte yaşayan insanlar ve gruplar arasında gerilim yaratan farklılıklar varsa ve bu farklılıklar bir kesimin bariyerler içine alınması suretiyle kabul görüyorsa?

asla-ve-asla-yalnYz-yasamayacagiz2-izmir-izgazete_1

Daha farklı bir anlatışla, Nevruz kutlaması yapan kitlenin çevresine iki sıra halinde döşenen bariyerler, aslında bu iki İzmir arasındaki farkı, sınırı ya da uçurumu anlatıyorsa?

Sanırım bu çift sıra bariyerleri sorun dahi etmeyen İzmirliler açısından, bu iki ayrı İzmir sorununun fark edilerek gündeme getirilmesinin ve tartışılmasının zamanı -belki de- gelip geçmektedir…

Korkarım ki, bu tartışmayı yapmanın zamanını henüz kaçırmamışızdır….

 

Kamu yararını unutmak…

Ali Rıza Avcan

Lisans eğitimini 1976, yüksek lisans eğitimini 1978 ve doktora eğitimini de 1980 yılında bitirmiş; 1980 Faşist Darbesi sonrasında çoğu hocamın 1402’lik olup okuldan atılması nedeniyle üniversitede kalma hayalini gerçekleştiremeyip “havlu atmış” bir Mülkiyeliyim.

Üstüne üstlük, 5 Ocak 1978 tarihinde kurulup 12 Kasım 1979 tarihinde kapatılan Yerel Yönetimler Bakanlığı‘nda kontrolör ve müfettiş yardımcısı olarak çalışıp, bakanlığın kapatılması sonrasında önce Devlet İstatistik Kurumu‘na memur olarak atanan ve bu atama işleminin Danıştay kararı ile iptal edilmesi sonrasında “müstafi” duruma düşen bir Mülkiyeliyim.  

Ankara’daki Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi ile İstanbul Şubesi’nin “mutfağı“nda bir “sıra neferi” olarak görev yapmış, İstanbul Mülkiyeliler Vakfı‘nın (IMV) kurucuları arasında yer almış, bu vakfa bağlı İMV Uluslararası Danışmanlık Ltd. şirketinde yöneticilik yapmış, İzmir Şube yönetiminde görev almış bir Mülkiyeliyim.

Okuldan mezun olduğum 1976 yılından bu yana hem mesleki hem de özel yaşamımda “kamu yararının önceliği” düşüncesinin yaşama geçip kabul görmesi için mücadele etmiş bir Mülkiyeliyim.

Yetiştirilme tarzım, Mülkiye’de öğrendiklerim ve tüm yaşamım süresince görüp bildiklerim bana “kamu”nun; yani toplumun  ve onu koruyup kollayacak “kamu yararı” düşüncesinin ne kadar önemli yaşamsal bir ilke olduğunu gösterdi.

sbf-den-khk-karari-meslektaslarimiz-hukuksuz-sekilde-damgalanmakta-kriminalize-edilmektedir-1484162188

Ancak son yıllarda, gerek “mutfağında” gerekse yönetiminde görev alıp sahiplendiğim Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi’nde ve İzmir Şubesi’nde Mülkiyeliliğin temel ilkelerinden biri olan “kamu yararı” anlayışı yerine, küreselleşmeci neoliberal ideolojinin allayıp pullayıp öne çıkardığı para ve mevki sahibi olarak sınıf atlamayı hedefleyen tüccar dernekçilik anlayışının öne çıktığını görüyor ve üzülüyorum.

 

İşte o nedenle, 2016-2018 döneminde görev yapan Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi yöneticilerinin, 2012-2014 ve 2014-2016 hizmet dönemlerinde görev yapan eski şube yönetici ve denetçilerinin derneğimize ait gayrimenkulün kiralanması sırasında usulsüzlük yaparak derneğimizi zarara uğratmış oldukları iddiasının araştırılması; şayet iddia edildiği gibi bir kamu zararı söz konusu ise bu  zararın tazmin edilmesi ve bu zarara neden olanların cezalandırılması talebiyle 9 Şubat 2018 tarihinde İzmir Cumhuriyet Savcılığı‘na suç duyurusunda bulundum.

Çünkü, Mülkiyeliler Birliği gibi “kamu yararına çalışan” derneklerdeki zararlar, Dernekler Kanunu’nun 27. maddesinin son paragraf hükmüne göre “Kamu zararı” olarak kabul ediliyor ve bu zararın ortaya çıkması durumunda buna neden olanlar hakkında devlet malına zarar verenler gibi işlem yapılıyor.

Oysa Mülkiye’de bize nerede, hangi konumda bulunursak bulunalım, her işte “kamu yararı“nı önceleyip bu tür kamu zararlarına neden olmamamız gerektiği ve bunun büyük bir suç olduğu öğretilmişti.

O nedenle böylesi bir iddianın öncelikle İzmir Şube, sonuç olarak Genel Merkez tarafından ilgili cumhuriyet savcılığına iletilmesi gerektiğini; şayet bu iki ayrı yönetim bu görevi yapmadıkları takdirde bunun herhangi bir Mülkiyeli tarafından yapılabileceğini düşünmeye başladım. Ama yine de Ankara’daki Genel Merkez yöneticilerinin böyle bir şeye izin vermeyerek üstlerine düşen görevi yapacaklarını tahmin etmek istiyordum.

Sonuçta, Ankara’daki Genel Merkez yöneticileri, yasal olarak kendi görev, yetki ve sorumluluk alanlarına girmeyen böylesi bir konuda ilgili cumhuriyet savcılığına gitmeyerek ve işi komisyona sevk ederek üstlerine düşen görevi bir anlamda “taca atmayı” tercih ettiler. Üstüne üstlük, haklarında suç isnat edilen eski yöneticileri, yetkileri olmadığı halde bir avukatın hazırladığı raporla aklamaya çalıştılar.

Böylelikle Genel Merkez yöneticilerinden beklediğim “kamu yararını” gözeten hukuki ve adil bir tutum, -ne yazık ki- ortaya konulmamış oldu.

8 Ocak 2018 tarihinde, mahkeme kararıyla tespit edilmiş büyük miktardaki kamu zararının telafisi ve buna neden olanların cezalandırılması talebiyle İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na giderken, Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi tarafından görevlendirilen avukat Ahmet Tan‘ın hazırladığı bu değerlendirme raporu beni fazlasıyla etkilemiş, cumhuriyet savcılığına gitme konusundaki tereddütlerimi kesin bir şekilde ortadan kaldırmıştı. Çünkü Mülkiye Birliği Genel Başkanı tarafından görevlendirilmiş bu avukat, düzenlediği raporun 10. sayfasında aynen şunları söylüyordu:

“… Ocak 2014 ile Ağustos 2016 arası yaklaşık 2,5 yıllık süre içinde yapılan tahsilat tutarı 549.200,00 TL., imzalanan iki sözleşmenin kira başlangıcı olan Ocak 2012’den tahliye tarihi olan Ağustos 2016’ya kadar olan toplam tahsilat tutarı ise 801.000.-TL’dir. Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesinin elde ettiği toplam kira geliri karşısında, meydana geldiği iddia edilen zarar miktarının ihmal edilebilecek bir miktar olduğu görülecektir.

1_wuc820c7lVcA-ub8twbUFgEvet, bu ifadeden de görüleceği gibi Mülkiyeliler Birliği Derneği’nin çıkarlarını korumak amacıyla görevlendirilen avukat Ahmet TAN, Mülkiyeliler Birliği Genel Merkez Yönetim Kurulu Başkanlığı’na hitaben yazdığı 15 Ocak 2018 tarihli 11 sayfalık değerlendirme raporunun 10. sayfasında, “elde edilen kira geliri karşısında, meydana geldiği iddia edilen zarar miktarının ihmal edilebilecek bir miktar olduğu görülecektir” diyerek sanki bir holdingin ya da şirketin hukuk danışmanı gibi sahip olduğumuz gayrimenkulden elde edilen kira gelirinin miktarı ile ortaya çıkan kamu zararının miktarı arasında mukayese yapmakta ve iddia edilen zarar miktarının az olması nedeniyle ihmal edilmesini önermekte; ayrıca hakkında suç isnat edilen tüm eski yöneticilerin suçsuz olduğuna kanaat getirmektedir.

Hazırladığım dilekçeyi teslim ettiğim Cumhuriyet Savcısı bile, dava dilekçesi ekindeki bu raporu okuduğunda bu avukatın kim olduğunu ve bu raporu neye istinaden yazdığını bana sorma ihtiyacını hissetti…

Eski İzmir şube yöneticilerini kurtarma konusunda böylesi bir rapor hazırlatılmakla birlikte Mülkiyeliler Birliği Genel Merkez yönetiminin başka bir bir sıkıntısı daha vardır…

Çünkü, 16 Ocak 2018 tarihli yönetim kurulu toplantısında bu iddianın incelenmesi için üç kişiden oluşan bir komisyonun kurulmasına karar verilmiş olmakla birlikte; 11 gün sonra, yani 27 Ocak 2018 tarihinde İzmir’de yapılacak şube seçimlerinde, yaptıkları usulsüzlüklerle derneği zarara uğrattığı iddia edilen bu eski yöneticilerin dizayn ettiği yeni ekibin seçilmesini kolaylaştıracak bir yöntemin bulunması gerekmektedir…

Bu sıkıntı da, İzmir Şube’ye gönderilen 17 Ocak 2018 tarihli yazıya, eski şube yöneticilerinin suçsuz olduğunu söyleyen avukat Ahmet Tan‘ın raporunu ekleme düşüncesiyle aşılır…

Böylelikle bir yandan iddia konularını inceleyecek üç kişilik bir komisyon oluşturulurken diğer yandan bu eski yöneticilerin suçsuz olduğunu iddia eden bir avukat raporunu hazırlatıp bir yazı ekinde İzmir’e gönderilir (!)

Bu durum aslında, trajik bir çaresizliği ortaya koyan davranışlardır…

Bir yandan “ben bu konuyu inceleyip karar vereceğim” deyip komisyona sevk edeceksin, diğer yandan da tek bir avukatın raporu ile hakkında suç isnadında bulunulanları “suçsuzdurlar” deyip aklayacaksın….

Hem de Dernekler Yasası ve yönetmeliği ile Mülkiyeliler Birliği Tüzüğü ve Mülkiyeliler Birliği Disiplin Yönetmeliği sana bu konuda herhangi bir görev, yetki ve sorumluluk vermediği halde… Bu konuda yapılabilecek tek işlem bu durumu Cumhuriyet Savcılığı’na bildirmek iken… 

Böylelikle, avukat Ahmet Tan tarafından hazırlanan bu değerlendirme raporunun İzmir Şube genel kurulunun yapılacağı 27 Ocak 2018 tarihine beş gün kala İzmir Şube’ye gönderilmesi suretiyle, kamu zararına yol açtığı iddia edilen eski yöneticiler tarafından dizayn edilen yeni ekibin seçimi kazanması için etkili bir manevra yapılmış, seçime beş gün kala gönderilen bu rapor ile seçime katılan ekibi oluşturup onların propagandasını yapan eski yöneticilerin Genel Merkez tarafından suçsuz bulunduğu algısı yaratılmaya çalışılmıştır.

Bu anlamda, böylesi bir rapor İzmir Şube seçimleri öncesinde İzmir’e gönderilmemiş olsaydı belki de Cumhuriyet Savcılığı’na gitmez, Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi‘nin bu suç isnadı hakkında işlem yapmasını bekler dururdum.

Ancak, Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı Erdal Eren, 27 Ekim 2017 tarihinde eski şube yönetici hakkında düzenlenip kendisine İzmir’de elden teslim edilen inceleme dosyasını iki ay gibi uzun bir süre beklettikten sonra, İzmir Şube yönetiminin 22 Aralık 2017 tarihinde bu dosyanın bir kısmını elektronik posta ve sosyal medya kanalıyla biz İzmir Şube üyeleriyle paylaşması üzerine, dosyanın kendisine tesliminden tam iki ay sonra; yani 28 Aralık 2017 tarihinde dosyayı hukuki görüş almak üzere avukat Ahmet Tan‘a vermiştir.

Ardından benim, eski şube yöneticileriyle iddialar konusunda ivedilikle işlem yapılması talebiyle 8 Ocak 2018 tarihinde Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi‘ne gönderdiğim şahsi dilekçe ve kendisiyle 16 Ocak 2018 tarihinde yaptığım telefon görüşmesi üzerine konuyu aynı gün Mülkiyeliler Birliği Derneği Genel Merkezi Yönetim Kurulu’na taşıyarak iddiaların -bu konuda hukuki hiçbir yetkisi olmadığı halde- üç kişilik bir komisyon tarafından incelenmesine karar verilmesini sağlamıştır.

Evet şimdi, yaşamı boyunca “kamu yararı” ilkesine önem veren; bu nedenle de eski şube yöneticilerinin neden olduğu “kamu zararı“nın bir an önce tazmin edilmesi ve buna neden olanların cezalandırılması için üzerine düşeni yapıp İzmir Cumhuriyet Savcılığı‘na gidip yasal hakkını kullanmış bir Mülkiyeli olarak;

Mülkiyeliler-Birliği-Vakfı-3

Bu şekilde kamu yararını önemsemeyen, “kamu yararına çalışan” bir derneğe sadece kâr ya da zarar eden bir işletme ya da şirket gibi yaklaşan, tüm şube yöneticileri tarafından ortaya çıkarılıp imzalanan kanıtlı bir iddiayı aylarca elinde tutup gereğini yerine getirmeyen, benim ve İzmir Şube yönetiminin ısrarlı takibi sonucunda avukat Ahmet Tan‘a hazırlattığı değerlendirme raporu ile bu işe basit bir kãr ve zarar anlayışıyla yaklaşan; kısacası Mülkiye değerleri açısından erozyona uğramış dernek yöneticilerinin görevlerini bir an önce bırakmasını ve bu görevlere “kamu yararı“nı önceleyen, buna önem veren Mülkiyeli arkadaşlarımın gelmesini; daha doğrusu Mülkiyeliler Birliği’nin yeniden “fabrika ayarlarına” dönmesini arzuluyorum.

Çünkü bugün bunu bizler yapmazsak ve gereken önlemleri önceden almazsak, yarın daha büyük sorunlarla karşılaşacağımızı adım gibi biliyor; en azından yaklaşan kötülükleri şimdiden hissedebiliyorum…

“İzmir için Elele” anlayışıyla “pamuk eller cebe”…

Ali Rıza Avcan

İzmir’in Alsancak semtinde uzunca bir süredir harabe haliyle kaderine terk edilen tarihi Alsancak Elektrik Fabrikası, geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan satış haberleriyle ranttan nemalanan kesimlerin heveslerini canlandırmış gözüküyor.

Haberi ilk önce 22 Ocak 2018 tarihli Ege’deSonSöz ile Gözlem gazetelerinin “İzmir’in kalbinde ‘tarihi’ özelleştirme!” başlıklı haberlerle duyduk.

Ardından 21 Şubat 2018 tarihli Hürriyet Ege “Tarihi Elektrik Fabrikası satışa çıkarıldı“, 22 Şubat 2018 tarihli Sözcü “Kocaoğlu’ndan ‘Elektrik Fabrikası’ çıkışı“, yine aynı tarihli Cumhuriyet “AKP, tarihi de satıyor” ve 23 Şubat 2018 tarihli İz Gazete “Tarihi Elektrik Fabrikası TBMM gündeminde” başlıklarıyla bu konudaki gelişmeleri okurlarına duyurdular.

Bu arada TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi, 9 Şubat 2018 tarihinde yaptığı basın açıklaması ile “Tarihi Alsancak Elektrik Fabrikası İzmirlinin kalsın” dedi.

Aynı tarihte başını avukat Senih Özay‘ın çektiği ve Ali Ercan Özgür, Betal Özay, Ahu Tahmilci, Nefne Atik, Oğuz Dönmez, Emel Çoban ve Nart Atik‘den oluşan bir grup aktivist ve avukat bir araya gelerek bu yapının çocuk oyun alanları ile birlikte bir modern sanatlar müzesi olarak yapılandırılmasını talep edip yapılacak satış işlemini mahkemeye taşıyacaklarını ifade ettiler.

Konunun köşe yazarları düzeyinde gelişimi, Selim Türsen‘in “40 medeniyete bir müze yetmez” başlıklı 26 Şubat 2018, Oğuz Örnek‘in “103 yılımı satamazsın” (Habertürk) başlıklı 2 Mart 2018, Nedim Bubik‘in “Tarihi Elektrik Fabrikası için İzmir kolları sıvar mı?” (Hürriyet) başlıklı 3 Mart 2018, Saadet Erciyas‘ın “Tarihi Elektrik Fabrikası kentin gündeminde” (kentyasam.com) başlıklı 14 Mart 2018 tarihli yazılarıyla ortaya çıktı. 

Bu konudaki son çıkış ise, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu’ndan geldi ve kurul üyesi meslek odaları 16 Mart 2018 tarihinde CHP İzmir milletvekilleri Musa Çam, Kamil Okyay Sındır, Zeynep Altıok, Murat Bakan, Tacettin Bayır ve Özcan Purçu ile birlikte tarihi Alsancak Elektrik Fabrikası‘nın önünde düzenledikleri basın açıklamasında, “Kentin, İzmirlinin bu ortak sesini, hep birlikte büyütelim. Tarihi değerimizin kültürel yaşama katkı sağlayacak şekilde teknoloji müzesi ve eğitim merkezine dönüştürülmesi çağrımızı tekrarlıyoruz. Korunması gereken bu fabrikanın ‘özelleştirme’ adı altında zamanla yok edilerek, arazisinin ticari olarak yapılaşmaya açılmasına karşı hep birlikte mücadele edelim” dediler.

Bütün bu haber ve gelişmelerden de anlaşılacağı üzere, tarihi Alsancak Elektrik Fabrikası‘nın satılmayıp bir kültür sanat merkezine dönüştürülmesi için milletvekilleri, TMMOB, basın mensupları ve sivil girişimler düzeyinde güçlü bir İzmir savunması örgütlenmiş durumda.

izmir-ekonomik-kalkinma-koordinasyon-kurulu-nda-gorev-degisimi

Ben de böylesi güzel ve güçlü bir kent savunması çerçevesinde, tarihi Alsancak Elektrik Fabrikası‘nın bir çağdaş kültür ve sanat merkezi olarak İzmir’e kazandırılması amacıyla şöylesi bir teklifte bulunmak istiyorum:

Öncelikle bu tarihi yapının bugüne kadar bütün yazılıp çizilen ya da söylenenlerin aksine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce satın alınmasını, İzmir Büyükşehir Belediyesi kaynaklarının bu konuya ayrılmasını istemiyorum.

Ardından da 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde oluşturulan ve bugün 137’ye ulaşan üye sayısıyla oldukça güçlü bir mali güce sahip olan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun (İEKKK) varlığını hatırlatmak, bu hayırlı girişimde devreye bu kurulun girmesini istiyorum.

2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin önerisi üzerine İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından genellikle AKP yandaşı olmayan iş adamları, sanayiciler, iş dünyası derneklerinin yöneticileri ve medya mensupları arasından seçilip oluşturulan; bu nedenle de “İzmir’in patronlar kulübü” olarak nitelenen bu grubun, bu tarihi yapının İzmir’e yeniden kazandırılması konusunda bir görev üstlenmesini, kendi aralarında oluşturacakları bir finansman havuzu ile İzmir’e örnek oluşturacak güzel bir girişimde bulunmalarını öneriyorum.

Aralarında Akça Holding, Arkas Holding, Bakioğlu Holding, Enda Enerji Holding, Güçbirliği Holding, İnci Holding, Petkim Holding, Yaşar Holding, Mopak Grup, ESBAŞ, İzmir Demir Çelik, Tesco Kipa, Batıçim, İzmir Ticaret Odası (İZTO), Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), Ege Sanayici ve İş Adamları Derneği (ESİAD), Ege Genç İş Adamları Derneği (EGİAD) gibi İzmir’in önde gelen holding, şirket, meslek örgütü ve derneklerinin bulunduğu; üstüne üstlük İzmir’le ilgili her düzeydeki büyük ve önemli projede, özellikle de Kültürpark gibi kenti ilgilendiren konularda kentin büyük bir kültür sanat merkezine ihtiyacı olduğunu söyleyip İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Kültürpark ile ilgili projesini savunan; ayrıca verdikleri fikirlerle İzmir’le ilgili diğer büyük ve önemli projeleri şekillendiren bu patronlar kulübünün tarihi Alsancak Elektrik Fabrikası‘nın satın alınıp işletilmesinde bir adım öne çıkarak İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin üstündeki bu yükü almasını, kamu kaynakları ile yapılan işlere çeki düzen vermekten vazgeçerek kendi sloganları olan “İzmir İçin Elele” anlayışı çerçevesinde kendi ceplerinden çıkaracakları paralarla bu tarihi yapıyı İzmir’e armağan etmelerini bekliyorum.

Ayrıca İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) üyelerinin kimler olduğu konusunda sizlere fikir vermesi amacıyla 137 kişilik üye listesini gösteren linki aşağıya ekliyorum.

tarihi-alsancak-elektrik-fabrikasi

Tabii ki bu arada, bu tarihi yapının İzmir’e kazandırılması için öne çıkan Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği‘ne, bu konuda yazdıkları haber ve makalelerle kamuoyu oluşturan gazetecilere ve mücadele etmek için bir araya gelen avukat Senih Özay ile arkadaşları gibi sivil oluşumlara teşekkür etmeden geçmek istemiyorum…


İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu üyelerini öğrenmek için:

http://www.izmirelele.com/content.aspx?id=1&mid=66

 

 

Karşıyaka’nın Cumhuriyet hafızasına sahip çıkmak…

Ali Rıza Avcan

Karşıyaka’da Antik dönemlerden bu yana varlığını koruyan kaç adet arkeolojik, tarihi ve kültürel değer vardır ve bunların özellikleri nelerdir?

Bu soruların cevabı, bugüne kadar Karşıyaka’daki arkeolojik, tarihi ve kültürel değerleri belirlemek amacıyla ayrıntılı bir envanter çalışması yapılmadığı için -ne yazık ki- net bir şekilde verilememektedir.

Bu anlamda, Karşıyaka’daki somut  ya da somut olmayan tüm arkeolojik, tarihi ve kültürel değerlerin sayısı, yerleri ve özellikleri bilinmemekte ve bunun doğal bir sonucu olarak bu değerlerin korunması için doğru, sağlıklı ve sonuç alıcı bir koruma planı hayata geçirilememektedir.

İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından hazırlanıp 2012 yılında “İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri” adıyla yayınlanan üç ciltlik çalışmanın ikinci cildindeki bilgilere göre;

Karşıyaka ilçesi sınırları içinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca tescillenmiş 1 anıt mezar (Zübeyde Hanım Anıt Mezarı), 1 doğal sit alanı (Zübeyde Hanım Parkı), 1 havra (Mezaket Arabim Havrası), 2 kilise (Saint Antoine ve Saint Helen Katolik kiliseleri), 2 cami (Hacı Osman Paşa ve 1843 sokak cami), 1 tren istasyonu (Karşıyaka Tren İstasyonu), 1 Hamam (Alibey Hamamı), kamu kurumlarınca kullanılan 3 bina (Karşıyaka Polis Merkezi Amirliği, MEB Rehberlik ve Araştırma Merkezi, Necip Demir Ticaret Meslek Lisesi), 5 köşk (Alyotti, Heinrich Van Der Zee, Löhner, Penetti ve Uşakizade Latife Hanım), Karşıyaka Öğretmenler Lokali, anaokulu olarak kullanılan 2 bina, 1 konsolosluk evi, 16 iş yeri olarak kullanılan bina, 23 konut olarak kullanılan bina, 42 adet sivil mimari örneği bina, 4 adet taşınmaz, 2 mezarlık (Dedebaşı ve Soğukkuyu Mezarlığı), Donanmacı mahallesindeki 1 adet eski kaymakamlık binası, Gün Sazak Bulvarı’ndaki çam ağaçları, Rüştü Şardağ Caddesi’ndeki 4 adet dut ağacı, Yalı Caddesi’ndeki palmiyeler, Soğukkuyu’daki meşe ve manolya ağaçları bulunmaktadır. (1)

Gördüğümüz kadarıyla listelenen bu taşınmaz kültür varlıklarının çoğunu Osmanlı Dönemi eserleri oluşturmaktadır. Cumhuriyet Dönemi’nde yapılıp tescillenmiş tek  taşınmaz, Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım‘ın anıt mezarı ve o mezarın içinde yer aldığı Zübeyde Hanım Parkı‘dır. 

Karşıyaka tarihi ile ilgilenenlerin de bildiği gibi Zübeyde Hanım‘ın ölümünden sonra Latife Hanım tarafından yaptırılan mezarı, aradan 17 yıl geçtikten sonra 1940 yılında Mustafa Kemal Atatürk‘ün arzuladığı hale getirilmiş; böylelikle Karşıyakalılar, 95 yıllık Cumhuriyet Dönemi’nde yapılan tek değere sahip olmuşlardır.

Bu acıklı durumun ortaya çıkmasında, hem koruma mevzuatının hem de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kültür varlıklarını koruma bölge kurullarının Cumhuriyet dönemi yapı, anıt, heykel ve diğer eserleri koruma konusundaki isteksiz, olumsuz tutumlarının büyük etkisi vardır. 

Nitekim, 1972-1973 yıllarında Cumhuriyet’in 50. yılı nedeniyle Karşıyaka halkı tarafından yaptırılan 44 yıllık Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı bile tescillenip korunmadığı, daha doğrusu tescillenmesi Cumhuriyet düşmanı güçler tarafından reddedildiği için geçtiğimiz yıl Karşıyaka Belediyesi ile İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu‘nun işbirliği içinde yeni bir vandallık örneği olarak daha büyüğünün yapılacağı vaadiyle yıkılmış ve yerine hiçbir ortak yaşanmışlık duygusu ile yüklü olmayan devasa bir beton kitle yükselmeye başlamıştır.

Bu anlamda, Karşıyaka’da Zübeyde Hanım Anıtı ve Zübeyde Hanım Parkı dışında Karşıyaka’nın Cumhuriyet Dönemi hafızasını temsil etmek amacıyla tescillenip koruma altına alınmış tek bir yapı, tek bir taşınmaz bulunmamaktadır (!)

Bu saptama, Karşıyaka halkının sahiplendiği Cumhuriyet değerleri, Mustafa Kemal Atatürk‘e saygı ve “Karşıyakalılık” ruhu kapsamında sanırım çoğu Karşıyakalı’nın bilmediği, fark etmediği ya da dikkate almadığı veya almak istemediği; ama eminim hepsinin yüreğini kanatacak önemli bir saptamadır (!)

89948911

Gelelim şimdi dökümünü yaptığımız Osmanlı Dönemi taşınmaz kültür varlıkları içinde Cumhuriyet Dönemi ve onun değerleriyle ilişkili olanlara….

Hepimizin bildiği gibi tescilli Osmanlı Dönemi taşınmazları arasında Cumhuriyet Dönemi ile ilgili olan üç önemli taşınmaz kültür varlığı bulunmaktadır:

Birincisi, İzmir’in Yunan işgalinden kurtulduğu 9 Eylül 1922 tarihi sonrasında çok kısa bir süreyle Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk‘ün karargah binası olarak kullandığı meşhur İplikçizadeler (Alatini) Köşkü….

İşgal döneminde İzmir Yunan Genel Valisi Stergiyadis‘e ve İzmir’i ziyaret eden Yunan Kralı I. Konstantin‘e ev sahipliği yapan, işgal sonrası Mustafa Kemal Atatürk tarafından karargah olarak kullanılan, sonrasında pansiyon, çocuk yuvası olarak hizmet veren bu tarihi yapı, yerine modern bir apartman kondurmak amacıyla İzmir Belediye Başkanı İhsan Alyanak‘ın görevde olduğu 1976 yılında yıkıldığı için bugün artık ne yerinde ne de yukarıdaki listede yer alıyor….

Açıkçası İzmir’in ve Karşıyaka’nın önemli bir tarihi değeri, o günlerde o binayı yıkan inşaat sahipleri ve o yıkıma itiraz etmeyen iktidar sahipleri; hatta yıkımı kolaylaştıranlar sayesinde bugün -ne yazık ki- ortada yok (!)

CU5s3pSUsAEgP9t

Karşıyaka Karargah Binası 001

Bu durumu, İzmir’e yerleştiğim ilk yıl Yaşar Aksoy‘un Atlas Dergisi’nin 1996 Haziran tarihli İzmir Özel Sayısı‘ndaki “İzmir’in İçinde ve Ötesinde” başlıklı yazısından (2) öğrendiğim için çalıştığım Prometheus İnsan Kaynakları‘nın sponsorluğu çerçevesinde bu tarihi binayı ve o binada yaşananları; ayrıca o binayı yıkarak kentteki Cumhuriyet hafızasını yok etmek isteyenleri anımsatmak amacıyla o binanın bulunduğu yerdeki Çağlayan apartmanın önüne tanıtıcı bir tabela yaptırarak 9 Eylül 1999 günü Karşıyaka Belediye eski başkanı Şebnem Tabak‘la birlikte açma mutluluğunu yaşamıştım.  

Karşıyaka Karargah Binası

ÇAĞLAYAN APT (1)İkinci önemli taşınmaz kültür varlığı, Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesinin ölümü nedeniyle geldiği 27 Ocak 1923 tarihiyle bir heyetle birlikte Manisa’dan İzmir’e geldiği 11 Ekim 1925 tarihinde kullandığı Karşıyaka Tren İstasyonu‘dur.

Ancak Karşıyaka İstasyonu‘nun bugün içinde bulunduğu içler acısı durum da, bu binanın Mustafa Kemal Atatürk ile ilişkisini ortaya koymaktan uzaktır.

ataturk_kyakada_27011923

Üçüncü taşınmaz kültür varlığı ise Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım‘ın hastalığı nedeniyle yerleşip 14 Aralık 1922-14 Ocak 1923 tarihleri arasındaki bir aylık dönemde yaşadığı Latife Hanım Köşkü’dür.

Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım‘ın çok kısa bir süre yaşadığı Latife Hanım Köşkü ise yine aynı şekilde aradan tamı tamamına 85 yıl geçtikten sonra ancak 2008 yılında restore edilerek bir anı evi olarak hizmete açılmıştır.

Bu anlamda, Karşıyaka ölçeğinde Mustafa Kemal Atatürk ile annesi Zübeyde Hanım ile ilgisi olan bu değerli taşınmaz kültür varlıklarının ya yıkılıp yok olması ya da uzun yıllar ihmal edildikten sonra restore edilip korunması şeklinde bir ihmalkarlığın yaşandığı, Karşıyaka’nın bu çerçevede bugüne kadar iyi bir sınav vermediği söylenebilir. 

Bir de bunun üstüne, 1973 yılında Cumhuriyet’in 50. yılı nedeniyle Karşıyaka halkının bağış ve yardımlarıyla yaptırılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı, Karşıyaka Belediyesi‘nin İller Bankası’ndan aldığı kredi ile daha büyüğünü yaptıracağı iddiasıyla yıkılmış; böylelikle 44 yıllık bir anıtın anlam yüklü geçmişi yok sayılarak yepyeni bir beton kitlenin yapımı gündeme getirilmiştir.

Bu yıkımda çoğu Karşıyakalı ve Karşıyaka’yı temsil ettiği iddiasındaki kişi, kurum ve kuruluşlar bu yıkıma karşı çıkmamış, bu amaçla ortaya çıkanlara destek olmamış, 44 yıllık bir hafızanın aynen İplikçizade Köşkü‘nde olduğu gibi yıkımına bile bile göz yummuş, hatta yapılan basın toplantılarına katılarak bu suça ortak olmuştur.

Şimdi de çıkıp, eski anıtın yıkımına karşı çıkanlara “tamam artık, anladık; bu itirazı daha fazla devam ettirmeyin. Mevcut durumu kabul edin” diye akıl vermeye kalkmakta, eski suç ortaklarını unutarak bizlerin de kendileri gibi davranmasını istemektedirler.

Şimdi onlara şu soruları sormak gerekir;

Mustafa Kemal Atatürk‘ün anılarıyla yüklü İplikçizade Köşkü yıkılıp yerine Çağlayan apartmanı yapılırken neredeydiniz ve ne yaptınız?

Cumhuriyet dönemi sivil mimarlığın önemli ve güzel bir örneği olan Özsaruhan evinin yıkımına TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi karşı çıkıp dava açarken neredeydiniz ve ne yaptınız?

1923-2008 döneminde metruk vaziyetteyken sahibi olan inşaat şirketi, bu binayı restore etmenin karşılığında aynı parselde yüksek binalar yapabilmek için İzmir Valisi Kemal Nehruzoğlu ile pazarlık yaparken neredeydiniz ve ne yaptınız?

Atatürk’ün bizzat iki kez kullandığı Karşıyaka Tren İstasyonu garip bir kafeye dönüştürülürken, bir avuç Karşıyakalı oranın bir kent müzesi olabilmesi için mücadele ederken neredeydiniz ve ne yaptınız?

1972 ve 1973 yıllarında, sırf bu amaçla kurulan sivil bir derneğin halktan ve çocuklardan topladığı bağış ve yardımlarla yaptırdığı 44 yıllık Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı yıkılıp tüm hafızamız bir çırpıda çöpe atılırken neredeydiniz ve ne yaptınız?

Emir_ERTEN_zmir201441

Evet, sahi neredeydiniz ve ne yaptınız?

Sizin de bileceğiniz gibi Karşıyaka’yı sevmek sadece yazıp çizmekle, törenlere katılıp nutuklar atmakla, dernekler kurup anıtlar yaptırmakla, önemli günlerde kutlamalar yapıp ödüller almakla olmuyor…

Karşıyaka’yı sevmek, kentin Cumhuriyet Dönemi ile ilgili hafızasını ortaya koyan arkeolojik, tarihi ve kültürel değerleri koruyup onlara sahip çıkmakla mümkün olabiliyor… 


(1) İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri, Cilt 2 G-N, İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İzmir, 2012, s. 47-117

(2) Aksoy, Yaşar (1997), “İzmir’in İçinde ve Ötesinde“, Atlas Dergisi Özel Sayısı, Haziran 1996, s. 76-87

Delta’da eskinin kirli izleri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Çarşamba günü, yani 14 Mart 2018 tarihinde Doğa Derneği‘nden Burak Özkırlı, Eyüp Fatih Şimşek ve Avukat Cem Altıparmak ile birlikte Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın fazla bilinmeyen yerlerini dolaştık.

Amacımız, Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak ile birlikte Orman ve Su İşleri Bakanlığı aleyhine açtığımız dava için 16 Mart 2018 tarihinde yapılacak bilirkişi keşfi ile ilgili planımızı yerinde görerek belirlemekti.  

Çünkü, 4 Nisan 2014 tarih, 28962 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği“nde yer almadığı halde Orman ve Su İşleri Bakanlığı Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK) tarafından İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açmak amacıyla icat edilip Gediz Deltası Sulak Alanı haritasına  işlenen “Hassas Kullanım Bölgesi“nin mutlak koruma alanlarından hiçbir farkı olmadığını ; ayrıca uluslararası koruma altındaki Ramsar alanı ile “Kontrollü Kullanım Alanı“nın birbirleriyle çakıştığı alanları bilirkişi heyetine göstermek istiyorduk.

Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi & İzmir Körfez Geçişi ProjesiO amaçla, Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK) tarafından Hassas Kullanım Alanı” olarak tanımlanan bölge ile “Sürdürülebilir Kullanım Alanı” olarak tanımlanan bölge arasında kalan ve günlük dilde “Degaj” olarak adlandırılan bölgeyi dolaştık. 

Bunun için ilk önce İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Su Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’ne (İZSU) ait Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi çevresinden ve içinden sahile ulaşmaya çalıştık ama başarılı olamadık. Bunun nedeni İZSU’nun güvenlik gerekçesiyle bu bölgedeki birçok toprak yolu ve geçidi tahrip etmiş olmasıydı. Bu girişimimiz sırasında çok kötü kokan bir atmosfer içinde çökeltme havuzlarındaki tehlikeli atıkların arıtılmasına tanık olduk ve bütün bu kirli işlemlerin böylesi bir doğa içinde yapılmış olmasına şaşırdık.

Atık çökeltme havuzlarının hemen kenarında gerçekleştirdiğimiz bu maceralı girişim sırasında tesisin güvenlik açığını ortaya çıkardığımız için güvenlikçileri ve tesis yöneticileri yorup terlettiğimizi de fark ettik…

Proje Bölgesi

İkinci girişimimizi ise Sasalı Kent Ormanı‘ndaki mutlak koruma alanı tellerinde açılan bölümlerden girmek suretiyle yaptık. Bu sırada mutlak koruma alanını çevreleyen tel örgünün çevrede hayvancılık ve balıkçılık yapan insanlarca tahrip edildiğini, bu bölge içinde büyük ve küçükbaş hayvan besiciliği için geçici tesislerin yapıldığını, koruma bölgesi içine yayılan sürülerinin hatırı sayılır bir boyuta ulaştığını gördük. Hatta topladıkları çuvallar dolusu deniz börülcesini araçlarıyla götüren insanlarla konuşup görüştük.

Kent ormanı içinden yaptığımız bu ikinci girişimimizde amacımıza ulaştık. Böylelikle “Degaj” denilen bölgede “Sürdürülebilir Bölge” adı verilen bölge ile “Hassas Kullanım Bölgesi” olarak tanımlanan bölgenin tam ortasında durarak aslında yanyana duran bu iki bölge arasında bir farklılık olmadığını, her iki bölgenin bitki ve hayvan varlığı açısından birbirine benzediğini gördük. Bir anlamda bu iki bölge arasındaki sınır çizgisinin, cetvelle çizildiği söylenen Türkiye-Suriye ve Türkiye-Irak sınırları gibi yapay bir sınır olduğunu, doğanın böyle bir sınıra sahip olmadığını anladık.

Tabii ki, bu arada gördüğümüz ve daha önce haberimiz olmadığı için şaşkınlıkla karşıladığımız yer “Degaj” adı verilen arka arkaya sıralanmış adaların birleşiminden oluşan yapay bir yarımadaydı.

Degaj Bölgesi

Bu bölgeye gelmeden önce gördüğümüz sık aralıklarla yapılmış trafo binaları ve birbirini izleyen yüzlerce elektrik direği ise Ramsar Alanı ya da İzmir Kuş Cenneti olarak tanımlanan bu bölgede bir tarihlerde bir şeylerin yapılmak istendiğini gösteriyordu. 

O merakla dönüp bilgisayarımın karşısına oturduğumda “Degaj” sözcüğünün buraya Osmanlı Devleti zamanında Çamaltı Tuzlası‘nı işleten İtalyanlar tarafından verildiği, sözcük anlamının ise ‘serbest‘, ‘sıkıntısız‘, ‘doğal‘, ‘rahat‘, ‘açık‘ ya da ‘geniş‘ anlamına geldiğini öğrendim. 

ilks2-1
Yüzer liman maketi
ilks2-3
Arkas Holding yetkilileri

İnternette yaptığım bu araştırmaların devamında da, 12 Ağustos 2004 tarihli Yeni Asır Gazetesi haberinden, Arkas Holding’in 2004 yılında bu bölgede büyük bir konteyner limanı yapmak için girişimde bulunduğunu, limanın ilk bölümünün iki yıl içinde 300 milyon dolara tamamlanacağını, projelendirilen limanın karadan 3,5 kilometre açıkta  1.400 metre uzunluk ve 350 metre genişlikte yüzer bir platform olarak inşa edileceğini, bu platformla sahil arasındaki 3,5 kilometrelik mesafenin kazıklar üzerindeki bir yolla aşılacağını öğrendim. Gazete haberine göre projeyi anlatan Arkas Holding yetkilileri bu bölgenin Ramsar sözleşmesine dahil olan yerin de dışında yer aldığını, Gediz Deltası dışında bulunduğunu için çevreye zararının bulunmadığını ve İzmir Kuş Cenneti’ne 9 kilometre uzaklıkta inşa edileceğini belirtmişler.

Aynen şimdi İzmir Körfez Geçişi Projesi için söylendiği gibi… 

Anlaşılan, birilerinin bu bölge ile ilgili menfaatleri söz konusu olduğunda, söyleyeni kim olursa olsun, tarih bir anlamda tekerrür edip duruyor…

1. derece Doğal Sit Alanı, Ramsar alanı ve Mutlak Koruma Alanı olarak ilan edilmiş bölgede gördüğümüz beton elektrik direklerinin ise 2008 yılında dikildiğini, 2012 yılında alanın bir bölümünün gözenekli telle çevrildiği, İzmir Kuş Cenneti‘ndeki yapılaşma girişimlerinin 2003 yılına kadar uzandığını, 2003 yılının Ekim ayında Yapı Kredi Bankası’nın taşınmazları arasında yer alan ve İzmir Kuş Cenneti sınırları içinde kalan 1 milyon 200 bin metrekarelik arazinin satışına dayandığını öğrendim.

Elektrik Direkleri

Ayrıca Eskidji Müzayede Evi tarafından 10 Ekim 2003 tarihinde yapılan açık arttırmada söz konusu arazinin kimliği gizli tutulan bir kişi tarafından 4,1 trilyona satın alındığını, İzmir Kuş Cenneti‘nin göbeğinde ve kanalların yer aldığı alanın hemen yanında yer alıp yapılaşmanın yasak olduğu arazinin önceden Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde iken yapılan değişikliklerle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na devredildiğini, Kozluca Çiftliği İşlek Sırtı Mevkii‘nde Kardelen Arsa Ofisi tarafından dikilen elektrik direklerinin Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi’nin 12 Mart 2001 tarihli kararına karşın henüz kaldırılmadığını belirledim.

Beton Rampa

Sonuç olarak dün Ramsar alanının ortasındaki oldukça büyük bir bölgenin, bugün Ramsar alanının ve hemen yanındaki bölgenin liman, köprü, arıtma tesisi ya da yeni yapılaşmalar; daha doğrusu büyük boyutlu rantlar elde etme adına, İzmir Kuş Cenneti ya da Ramsar alanı şu kadar kilometre kadar uzakta gerekçesiyle işgal edilip yağmalanmak istendiğine, yerinde yaptığımız bu tespitle daha fazla inandık.

Beton Duvarlar

Nasılsa yarın öbür gün buralarda “ben yaptım oldu” mantığıyla bir liman yapılır düşüncesiyle bu bölgeye yapılan trafo binaları, dikilen beton elektrik direkleri, dökülen beton rampalar, şimdi yıkılmış olsa bile zamanında yapılmış beton duvarlar bugün yapılmak istenenlerin geçmişte kalmış somut delilleri olarak hepimizi üzüyor ve buradan rant elde etmek isteyenlerin asıl olarak İzmir sevgisinden hebardar olmadıklarını gösteriyordu…