Sessiz sedasız yapılan iyilikler…

Ali Rıza Avcan

Bizim kültürümüze, geleneklerimize göre gizli saklı ve karşılıksız yapılan iyilikler makbuldür.

Çünkü iyilik yapmak, iyilik yapan kişinin alçak gönüllü olmasını, yaptığı iyilikle övünmemesini gerektirir. O nedenle yapılan iyiliğin cümle aleme duyurulması ve bir gösteriye dönüştürülmesi ahlaki yönden ayıp, dini inançlar yönünden de günah olarak kabul edilir.

Ama ne yazık ki, günümüzde birçok kurum ya da şahıs birilerine iyilik yaptığında bunu anlatmadan duramıyor; hatta bu konuda bir adım daha ileriye gidip iyiliğini herkesin içinde, iyilik yaptığı kişileri incitecek şekilde göstere göstere yapıyor.

britain-comes-4th-in-world-goodness-table-7c1e75146e9573daea7c08396678038e

Ben bugün size, yaptığı iyilikleri gizli saklı tutan bir dostumun uzun bir süredir kendini “vakfettiği” mülteci, göçmen ve sığınmacılar için yaptıklarını, ortaya koyduklarını anlatarak bu tür iyiliklerin ve iyi insanların artıp çoğalması için kendi payıma düşeni yapmaya çalışacağım.

Mete Hüsünbeyi ismi birçok İzmirli için; özellikle de kent, demokrasi, emek ve hak mücadeleleri alanında yer alan herkesin tanıyıp bildiği ve yanında hissettiği bir isimdir. 

CHP’li bir aileden gelen Mete’yi ben İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’ndeki çalışmalarım nedeniyle tanıdım. Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin bir projesi olarak geliştirdiğimiz Alsancak Sivil Katılım Platformu çalışmalarında kendisiyle birlikte çalıştım ve onun mücadeleci kimliğini yakından tanıma fırsatını edindim. Güzel anılarla dolu bu çalışma sonrasında diğer alanlarda; özellikle Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği‘nin çalışmalarında, Konak ve Karabağlar kent konseylerinin mülteci çalışma grupları ve meclislerinde de birlikte çalıştık.

WhatsApp Image 2018-01-09 at 14.13.18(1)

Bu çalışmalar sırasında çok uyumlu çalışmalar yaptığımız gibi eşyanın doğasının gereği olarak zaman zaman çatıştığımız, birbirimizi anlamak için çabaladığımız zamanlar da oldu. Ama her zaman için dostluğumuza değer verdik ve onu korumak için elimizden geleni yaptık.

Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi yönetimindeki çalışmaları sırasında da çoğu kez kültür ve sanat faaliyetlerine ağırlık verdiğini, bu kentteki kültür ve sanat etkinliklerinin derinlik kazanıp yoğunlaşması için elinden geleni yapmaya çalıştığını hatırlarım.

Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin mülteci, göçmen ve sığınmacı çocuklarına da süt yardımı yapması için 200 sivil toplum kuruluşunu tek tek dolaşarak imzalarını aldığını ve bu çok imzalı bildiri neticesinde 2017 yılından itibaren mülteci, göçmen ve sığınmacı çocuklarına da süt yardımı yapılmaya başlandığını hatırlarım.

Mete’nin birbirinden değişik birçok ortamda kabul gören rahat, ılımlı ve çatışmadan uzak kişiliği, çözüm odaklı esnek yaklaşımı ve sahip çıktığı soruna kendini adayan yapısı onu tanımlayacak en güzel özellikleridir. 

WhatsApp Image 2018-01-09 at 14.13.17

Kendisi son dört, beş yıldır mültecilerin sorunlarıyla ilgilenmeye, bu konuda çözümler üretmeye yoğunlaşmış durumda. Bu amaçla Mültecilerle Dayanışma Derneği‘nde (Mülteci-Der) başlattığı mücadelesini zaman içinde Konak ve Karabağlar kent konseylerindeki çalışmalarıyla devam ettirdiğini ve Konak Kent Konseyi Mülteci Meclisi Başkanı olarak iyi çalışmalar yaptığını biliyorum.

Ancak son zamanlarda onun çok fazla ortalarda olmaması; ayrıca aldığım haberlerde Basmane Kapılar’da iyi bir şeyler yaptığını duymuş olmam nedeniyle kendisini arayarak yaptıklarını göstermesini istedim.

Bu isteğimi hemen yerine getiren sevgili Mete, Deri Tekstil ve Kundura İşçileri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Yalçın Yanık ile birlikte Aya Vukla Kilisesi’nin hemen yanında, eskiden iş hanı olarak kullanılan binaya götürerek harap halde kiraladıkları ve Çok Amaçlı Mülteci Merkezi olarak adlandırdıkları dört katlı binayı kullanılır hale getirmek amacıyla yaptıkları çalışmaları gösterdi. Gösterirken de dolaştığımız oda ve salonlarda başta çocuklar olmak üzere kadın, genç, yetişkin tüm mahalle sakinleriyle neler yapmak istediğini örnekler vererek tek tek anlattı.

Mülteci, göçmen ve sığınmacıların yoğun bir şekilde yaşadığı büyük bir mahallenin tam ortasında burada yaşayan insanların öğrenme, eğlenme, dinlenme ve dayanışma ihtiyaçlarını karşılayacak bir mekânı oluşturmanın yanında, bütün bunların adı sanı bilinmeyen gönüllülerin katkılarıyla sessiz sedasız bir şekilde gerçekleştirilmiş olması benim açımdan çok güzel ve etkileyiciydi.

Mete’nin verdiği bilgiye göre bu merkezin çevresinde yaşayan mülteciler, göçmenler, sığınmacılar ve mahallede yaşayan diğer insanlar burada bir araya gelerek drama, tiyatro, resim, spor gibi etkinlikleri yapacaklar ve birbirleriyle daha iyi kaynaşacaklar; böylelikle onları birbirlerinden ayıran dil, din, kültür gibi engelleri birlikte aşabileceklerdi.

Mete Hüsünbeyi 002

Sevgili Mete anlattıklarıyla bu binada, adeta “Nuh’un Gemisi” ya da “ütopya kent” gibi bir hayali gerçekleştirmek istiyordu. Bu hayalini de çoğunu tanıdığı kamu görevlilerinden ya da belediye yetkililerinden yardım istemeden, onların katkısını almadan kendi imkânları ve kendisi gibi gönüllü olanların katkılarıyla sağlıyordu. 

Bu öylesine bir iyilikti ki, katkı koyan gönüllülerle o binada verilecek hizmetlerden yararlanacak olanlar dışında kimsenin haberi yoktu… İyi ki yoktu…

Belki de haberi olsaydı; o iyilik gerçek bir iyilik olmaktan çıkar ve böylesi bir övgüyü hak etmezdi…

Ne dersiniz? Şimdi bizlerin de kimsenin haberinin olmadığı, buna benzer bir iyiliği ya da iyilikleri olsun mu?

 

 

Gediz Deltası’nda Yaşam*

Bir deniz kuşu adasının yakınındayken gördükleriniz, dünyada rastlayabileceğiniz en güzel manzaralardan biridir. Türkiye ve Akdeniz için çok ender bir deniz kuşu olan Hazar sumrusunun (Sterna caspia) tüm Akdeniz’deki en büyük üreme kolonisi Gediz Deltası’nda bulunmakta. Daha yaygın bir tür olan Sumru (Sterna hirundo) için delta tüm Akdeniz’deki üçüncü büyük ve Türkiye’deki en büyük üreme popülasyonuna sahip. Kara gagalı sumru (Sterna sandvicensis) ise Türkiye’de sadece burada ürüyor. Nesli dünya ölçeğinde tehlike altında bulunan Tepeli pelikan (Pelecanus crispus) bu adalarda üreyen kuşların en büyüğü. Üreme kolonilerini birbirine komşu olan üç büyük ada üzerinde kuruyor. Türkiye’deki en kalabalık tepeli pelikan kolonilerinden birisi Gediz’de bulunuyor.

Sterna caspia 4, Reuzenstern, Saxifraga-Mark Zekhuis
Hazar sumrusu (Sterna caspia)

 

Sumru (Sterna hirundo)
Sumru (Sterna Hirundo)
1200px-Sandwich_TernSterna_sandvicensis
Kara gagalı sumru (Sterna sandvicensis)

Kuşların bu adacıklarda üremeye devam edebilmeleri için bu bakir alanların hep böyle kalması gerekiyor. Yuvaların olduğu adacıklar üzerinde yürümek, üremenin başarısız olmasına hatta bazen koloninin bütünüyle dağılmasına neden olabiliyor. BU nedenle ziyaretçilerin bu alanları ziyaret etmemeleri konusunda hassasiyet göstermeleri gerekmektedir.

Bölgede, yakın zamanda kaldırılan Homa Dalyanı dışında iki dalyan bulunuyor. Bunlardan küçük olan Kırdeniz Dalyanı kuzeyde, büyük olan Çilazmak Dalyanı ise güneybatıda bulunuyor.

Çukurova’dan sonra Türkiye kıyılarındaki en büyük tuzlu kum düzlükleri Gediz’de bulunuyor. İlk bakışta boş ve işlevsiz gibi görünen bu alanlar Akça cılıbıt (Charadrius alexandrinus), Bataklıkkırlangıcı (Glareola pratincola) ve Kocagöz (Burhinus oedicnemus) gibi nesli azalmakta ya da tehlike altında olan bir çok tür için çok önemli üreme alanlarıdır. Daha da önemlisi, tuzlu kum düzlükleri deniz canlılarının besin zincirinde ilk halkayı oluşturmakta.

Charadrius_alexandrinus_-_Laem_Pak_Bia
Akça cılıbıt (Charadrius alexandrinus)
Bataklıkkırlangıcı (Glareola pratincola)
Bataklıkkırlangıcı (Glareola pratincola)
Burhinus oedicnemus
Kocagöz (Burhinus oedicnemus)

Yapay birer oluşum olmalarına karşın bölgedeki besin zenginliğini önemli derecede arttıran tuzlalar, deltanın batısında geniş bir alanı kaplıyor. Çamaltı Tuzlası olarak bilinen bu bölge, 1800’li yılların ortalarından bu yana tuz üretim amaçlı işletilmekte. Zaman içinde tuzlaların kapladığı alan yavaş yavaş büyütülmüş. Tuzlalar kuşların beslenmesi için olduğu kadar üremeleri için de çok önemli. Flamingo (Phoenicopterus ruber) başta olmak üzere, Suna (Tadorna tadorna), Kılıçgaga (Recurvirosta avocetta) ve Küçük sumru (Sterna albifrons) gibi pek çok tür, tuz göletlerinin ortalarındaki adalarda yuvalanıyor.

Recurvirosta avocetta
Kılıçgaga (Recurvirosta avocetta)
Sterna albifrons
Küçük sumru (Sterna albifrons)
SONY DSC
Suna (Tadorna tadorna)

 

Phoenicopterus ruber Linnaeus, 1758 ()
Flamingo (Phoenicopterus ruber)

* İzmir Kuş Cenneti, Gediz Deltası, Atlas Dergisi, Mart 2005

 

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili son gelişmeler

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfezi’nin tam ortasına; hem de koskocaman bir AKP ampulü şeklinde beton bir ada kondurularak yapılacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili son gelişmeleri özetleyecek olursak;

1. İzmir Körfez Geçişi Projesi’ni sahiplenen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, bu projenin TCDD ve İZSU tarafından geliştirilen İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ile körfez akıntılarıyla deniz suyu kalitesinde yaratılacak % 40 oranındaki iyileşmenin % sıfır düzeyine ineceğini -geç de olsa- öğrendiğinde “Büyük Körfez Projesi” adını verdiği İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nden kendi payına düşen işleri yapmayı 2018 yılı için askıya aldığını duyurdu.

Gediz Deltası 040

2. Bu arada İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması amacıyla birlikte dava açan Doğa Derneği ve Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği (EGEÇEP) ile Ankara’daki genel merkezleri üzerinden ayrı bir dava açmayı tercih eden  Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği‘nin (TMMOB) “dava açan kurumlar” adıyla yaptıkları ortak çalışmaların bir sonucu olarak 20 Aralık 2017 tarihinde Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi’nde yapılan toplantıda, İzmir genelindeki kent mücadelesini kucaklamak amacıyla İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nden hareketle geliştirilecek kent hareketine ilgili tüm kurum ve bireylerin davet edilmesine ve hareketin kentin tüm sorunlarıyla ilçelerini kapsayacak şekilde örgütlenmesine karar verildi. Ancak bu konuda -ne yazık ki- ortak bir sonuç bildirgesi düzenlenip kamuoyu ile paylaşılmadı.

3. Doğa Derneği ve EGEÇEP ile TMMOB tarafından açılan iki ayrı dava mahkeme tarafından birleştirilerek davaya esas bilirkişi raporunu hazırlamak amacıyla tümü İzmir’deki üniversitelerde görev yapan konusunda uzman akademisyenlerden oluşan dokuz (9) kişiden oluşan bir bilirkişi heyeti belirlendi.

4. İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmenin durdurulması talebi ile ilgili davaya bakan mahkeme, ilk bilirkişi incelemesinin 25 Ocak 2018 tarihinde yapılmasına karar verdi.

Gediz Deltası 036 - Mustafa Kasapoğlu
Fotoğraf: Mustafa Kasapoğlu

5. Bu süre içinde bilgilendirme amacıyla TMMOB tarafından bazı kent konseyleriyle birlikte yapılan bilgilendirme toplantılarına devam edilmiş ve en son toplantı bu davada Doğa Derneği ile EGEÇEP‘in avukatlığını yapan Arif Ali Cangı‘nın katılımıyla 24 Aralık 2017 tarihinde HDP Karşıyaka İlçe Örgütü üyeleri için yapılmıştır.

6. İzmir Körfez Geçişi Projesi için EGEÇEP ve TMMOB‘den ayrı kampanya yürüten Doğa Derneği ise Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınması için uluslararası bir kampanya başlatmış, bu doğrultuda UNESCO başta olmak üzere uluslararası kuruluşlarla yazışmaya ve milletvekilleriyle görüşmelere ağırlık vermiş, yerel basın için Gediz Deltası’nda bir basın toplantısı düzenlemiş; ayrıca hafta sonlarında isteyen herkesin ücretsiz olarak katılabildiği kuş gözlemi etkinlikleri ve yürüyüşleri düzenleyerek halkın ilgisini hem Gediz Deltası Sulak Alanı‘na hem de bu deltada yapılacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ne çekmeye çalışmıştır.

Doğa Derneği‘nin İzmir Körfez Geçişi Projesi için yaptığı bu çalışmaların Fatih Portakal tarafından sunulan Fox TV’deki akşam haberlerinde görseller eşliğinde gündeme getirilmesi üzerine pop sanatçısı Tarkan Instagram hesabına yazdığı bir mesajla “Neredeyse her köşesi betona dönüşen ülkemizde geriye kalan birazcık doğamızı koruyalım bari. Bu nasıl bir yok ediştir? Bu nasıl bir rant hırsıdır? Nasıl bir vicdansızlıktır? Doğa olmazsa biz de var olamayız. Bu gerçeği ne zaman anlayacağız? Ne zaman uyanacağız?” diyerek bu çalışmalara destek vermiş; böylelikle yapılan mücadeleden milyonlarca insanın haberdar olması sağlanmıştır. 

7. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 28 Aralık 2017 tarihinde düzenlediği İzmir Ulaşım Ana Planı (UPİ) 4. Paydaş Toplantısı‘nda hazırlanan planın sonuçlarını paylaşan belediye yöneticileriyle plan danışmanları ise, böylesi bir ihtiyacın bulunmayışı nedeniyle İzmir Körfezi Geçiş Projesi‘nin İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda yer almadığını belirtmişlerdir.

8. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, hazırlanan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın tanıtımı amacıyla 8 Ocak 2018 tarihinde yapılan toplantıda,  “Ulaşım Master Planı’nda bilim insanları 2030 projeksiyonunda körfez geçişini öngörmüyorsa, fizibıl bulmuyorsa, biz onu birilerinin gönlü olsun diye ulaşım master planına koyamayız. Bilim derse ki koy, memnuniyetle alır, savunuyoruz. Biz akla ve bilime inanırız. Ulaşım Master Planı’na konulmaması, bu planın bilimsel bir vesika olmasını güçlendirir. Bizim duruşumuz, kamuoyunda merkezi hükümetin yapacağı bir yatırımın desteklenmesi konusudur. İkisini birbirine karıştırmak doğru değildir. Farklı manipülasyon amacıya yapılmıştır ki, o işlerin içinde biz olmayacağız.” demiş; böylelikle İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni içermeyen İzmir Ulaşım Ana Planı‘nı bir şekilde sahiplenip savunmuştur.

gediz deltası (1)
Karikatür: Kürşat Zaman

Şimdi bu durumda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile onun  başkanından beklenen tavır, 2,5 yıldır hazırlanıp sonuçlandırılan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nına katkıda bulunan meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının, belediye yöneticileriyle uzman ve danışmanların bilimsel gerçeklere dayanarak söylediklerine sahip çıkarak onları savunması ve İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni içermeyen bir İzmir Ulaşım Ana Planı‘nı kabul ederek uygulamaya sokmasıdır.

Çünkü bu durum, bu işin uzmanlarıyla sivil toplum örgütlerinin ve İzmirliler’in bu projeyi kesin bir şekilde istemediklerini, merkezi yönetimden böyle bir taleplerinin olmadığını göstermektedir.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi (1)

Ali Rıza Avcan

Anımsayacağınız gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014-2017 döneminde hazırladığı Yarımada, Gediz-Bakırçay ve Küçük Menderes havzaları ile ilgili üç ayrı strateji belgesini esas aldığımız yazı dizimizin birinci bölümünde genel olarak sürdürülebilir kalkınma olgusunu, ikinci bölümünde ise bu çalışmanın ilk adımı olan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesini ele alıp tartışmaya çalışmıştık. 

Bugünkü yazımızda ve bunu izleyecek diğerlerinde ise İzmir kent merkezinin kuzeyinde yer alan Gediz ve Bakırçay havzalarındaki Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Kınık, Kemalpaşa ve Menemen ilçeleri ile Gediz Deltası’nın Çiğli ilçesi sınırları içinde yer alan bölümleri için 2015 yılında hazırlanıp halen uygulanmakta olduğunu varsaydığımız Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesini ele alarak tartışmaya çalışacağız.

C2KH5cHWgAAVnbe

Hazırlanan belge resmi bir plan mı yoksa başka bir şey midir?

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi çalışması, yapımına İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından karar verilip onaylanan bir plan belgesi değildir. O nedenle söz konusu belgede ısrarlı bir şekilde “plan” denilmesinden kaçınılmakta, yapılan tüm işler “çalışma” olarak adlandırılmaktadır.

Tabii ki bütün bunların doğal bir sonucu olarak, hem uygulayıcısı olan belediye başkanı ile yönetici ve çalışanları açısından bir görev, yetki ve sorumluluk doğurmamakta; hem de belgenin “dış paydaşları” olarak nitelenebilecek havzadaki kurumlar, işletmeler, sivil toplum örgütleri ve İzmirliler açısından bir taahhüt niteliği taşımamaktadır.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Strateji belgesi, belgeyi hazırlayan akademik kadro tarafından ısrarlı bir şekilde bir ‘çalışma’ olarak tanımlanmakla birlikte; bu çalışma kapsamında yapılan işin ulusal düzeydeki üst planlama belgeleri yanında yerel fiziki ve tematik planlarla ilişkisi sorgulandığı için; ayrıca belgenin ‘Gelişme Senaryosu’ bölümünde ortaya konulan varlık-odaklı fikirlerin hazırlanan Gantt şemalarıyla ‘kısa’ ve ‘uzun’ vadede ‘öncelikli’, ‘programlı’, ‘koruma’ ve ‘yatırım’ boyutlarındaki zamanlaması ortaya konulduğundan bu ‘çalışma’nın aslında bir ‘plan’ olarak ya da planlama mantığıyla hazırlandığı söylenebilir.

Ancak bu yeni durum muhtemeldir ki, çalışmayı yapanlar açısından birçok yeni sorunun ortaya çıkmasına neden olacaktır. Çünkü bu çalışmada bir planlama çalışmasında olması gereken birçok şey bulunmakla birlikte; bu çalışmanın bir planlama çalışması, ortaya çıkan belgenin de bir plan kimliğine kavuşması ve uygulanabilmesi için öncelikle belediyenin en üst kararı organı olan belediye meclisi tarafından mevcut stratejik planla ilişkilendirilerek onaylanması gerekir. Aksi takdirde belediyelerin “icra organı” olarak kabul edilen belediye başkanının bilgisi içinde hazırlanıp “karar organı” olan belediye meclisinin önüne gelmediği için belediye başkanının görevde olduğu sürece uygulanma şansına sahip olan bir belge hiçbir zaman resmi bir plan olma niteliğine sahip olmayacaktır.

Oysa bu tür büyük iddialar taşıyan bölge ya da havza ölçeğindeki stratejik kalkınma belgelerindeki sonuçların bir “temenni” olmaktan çıkıp bir “amaç” ve ““hedef” haline gelebilmesi için yine aynı belediye meclisinin böylesi bir belgenin hazırlanmasına karar verip bu hazırlık sonrasında ortaya çıkan belgeyi daha önce onayladığı stratejik planlarla ilişkilendirmesi durumunda hem yapılan işin gerçek anlamda “sürdürülebilir” kılınması, hem de sadece bir belediye başkanının çalışma süresi ile sınırlı bir çalışma olmaktan çıkararak “kurumsallaşması” sağlanabilir.

İşte bütün bu nedenlerle, bu tür belgelerin öncelikle hem mevcut stratejik planla hem de diğer fiziki planlarla ilişkilendirilerek resmi bir geçerliliğe kavuşturulması daha uygun ve doğru olacaktır.

Çalışmada esas alınan coğrafi havza ve ilçeler böyle bir çalışma için doğru ve yeterli midir?

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesi (Aşağı) Gediz ve  Bakırçay havzaları esas alınarak hazırlanmış olmakla birlikte; çalışma kapsamına bu iki coğrafi havzanın çevresinde ya da arasında yer alan Foça, Aliağa ve Kemalpaşa gibi ilçelerin de dahil edildiği; böylelikle İzmir kent merkezini doğudan ve kuzeyden saran tüm bir kuzey İzmir bölgesi ele alındığı görülmektedir.

İzmir_districts

Düzenlenen strateji belgesinde coğrafi anlamda Gediz ve Bakırçay havzası sınırları içinde bulunmayan Foça, Aliağa ve Kemalpaşa gibi ilçeler yer alırken Çiğli ilçesinde coğrafi olarak tanımlanan Gediz Nehri Sulak Alanı ile ilçenin diğer bölümleri arasında niye kesin bir ayırım yapılarak Çiğli ilçesindeki kentsel yerleşim alanlarının bu çalışma kapsamına alınmadığı anlaşılamamıştır.

Ayrıca İzmir’in kuzeyindeki Aliağa, Bergama, Foça, Kınık ve Menemen’den oluşan bütünle Kemalpaşa ilçesi arasında araya Bayraklı, Bornova ve Karşıyaka ilçelerinin giren kopukluğun nedeni ve bu kopukluk nedeniyle iki ayrı bölge arasındaki ilişki ve iletişimin nasıl formüle edildiği de belli değildir.

Bütün bu nedenlerle, coğrafi havza ve ilçe olarak tanımlanan birimler dikkate alınarak belirlenen alanın çalışma bütünlüğü açısından sorunlu olduğu söylenebilir. 

Gediz-Bakırçay Havzası olarak belirlenen alanın hem kendi içindeki hem de diğer alanlarla etkileşimi ne olacaktır?

Yapılan çalışmada, Gediz ve Bakırçay havzaları içinde ilçe düzeyindeki yönetsel bölümlerin esas alınması nedeniyle seçilen alanın, her iki havzanın geri kalanı ve havza dışı yakın alanlarla ilişkisinin ve karşılıklı etkileşiminin dikkate alınmaması, bu konuların araştırılmamış olması büyük bir eksikliktir.

Ayrıca yapılan çalışma ve düzenlenen stratejik belge kapsamındaki varlık-odaklı fikirlerin/projelerin, havza içinde yer alan ilçeler arasındaki ilişki ve benzeşimleri dikkate alınıp analiz edilmekle birlikte; bunun havza dışında kalan ve havza ile ilişkileri bulunan İzmir’in diğer ilçeleriyle ve İzmir dışında kalan yakın bölgeler, örneğin Manisa ve Balıkesir açısından analiz edilmemesi, bu tür ilişki ve iletişimin düzeyi, yoğunluğu ve içeriği ile ilgili araştırmaların yapılmaması diğer bir büyük eksikliktir.

Gediz-Bakırçay Havzası’nın turizm destinasyonlarıyla (bölgeleriyle) ilişkisi var mıdır?

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinde turizm ile ilgili değerlendirme, amaç ve hedefleriyle varlık-odaklı kalkınma fikirlerinin/projelerinin turizm etkinliklerinin ölçeği olan destinasyon ve alt-destinasyonlar ölçeğinde dikkate alınmadığı ve havzadaki turizm faaliyetlerinin İzmir ve Dikili-Bergama destinasyonlarıyla ilişki ve etkileşiminin analiz edilmediği görülmüştür.

Devam Edecek…

Gediz Deltası Neden Kuş Cenneti?

Hakan Öge*

“Burada toprak bütünüyle kumlu, kuru ve sert, tabanı deniz kabukları ile kaplı. Yer yer toprağı örten bitkilerin hepsi aynı türden ve boyları bir pabucundakinden daha fazla değil. Çıplak tuz düzlükleri bölgenin  çoğunluğunu kaplıyor ve bu kuzeybatıya doğru uzayıp gidiyor. Ama yuvaların olduğu yere geldiğimizde her şey değişiveriyor. Sabah güneşi bataklık kırlangıçlarını ve sumruları seyrediyorum. Bu kuşların üremek için neden insanlara bu kadar yakın bir yeri seçtiklerini bir türlü anlıyamıyorum!“

Guido von Gonzenbach, Gediz Deltası’nın kuşlar için ne kadar önemli olduğunu keşfeden ilk insandı ve yukarıdaki sözcükleri Ağustos 1859’da yazmıştı. Onun insanlara bu kadar yakın diye kastettiği yer, o yıllarda küçük bir kıyı kenti olan İzmir değildi. O, deltanın batısında yeni yeni kurulmaya başlanmış olan tuz işletmelerinden bahsediyordu. O yıllardan bu yıllara, Türkiye’de ve dünyada pek çok şey değişti. Dünya savaşları oldu, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu, insan uzaya gitti, bilgisayar ve internet keşfedildi. Ancak Gediz Deltası kuşlar için bir cennet olmaya devam etti ve günümüze kadar ulaşarak “İzmir Kuş Cenneti” adını aldı. Peki Gediz Deltası kuşlar için neden bu kadar önemli? Kuşlar neden ısrarla insanlara çok yakın olan bu alanı seçiyor?

Türkiye’nin tüm Ege ve Akdeniz kıyılarında yüksek sayılarda su kuşunu barındırabilecek zenginlikte yalnızca beş delta var ve Gediz Deltası bunlardan biri. Yani Gonzenbach‘ın anlayamadığı çelişkinin altında, büyük ölçüde deltanın coğrafi benzersizliği yatmakta. Öte yandan, deltasının yapısına daha yakından baktığımızda, özellikle deniz ve kıyı kuşlarının üremesi için gerekli olan oluşumların bu alanda Türkiye’deki diğer deltalara oranla çok daha yaygın olduğunu görüyoruz. Deniz kuşlarının bir deltada üreyebilmesi için gereken en önemli oluşum adacıklar.

Deniz Börülcesi (Salicornia europaea)

Delta adacıkları, çoğunlukla tuzcul bitkiler olan deniz börülceleri (Salicornia sp.) ya da deniz kabuklarıyla kaplı. Buralar yırtıcı hayvanların ulaşamayacağı kadar derin, insanların yüzemiyeceği kadar sığ ve bulanık sularla çevrili oldukları için son derece güvenli alanlar. Böylece kuşlar bu adalara rahatça ulaşabiliyor ve özgürce uyuyor, yuva kuruyor ve yavrularını çıkarıyorlar. Gediz’de bu özelliğe sahip onlarca adacık olduğu için burası kuşlar için gerçek bir yeryüzü cenneti.

Deltayı kuşlar ve diğer canlılar için vazgeçilmez kılan diğer bir özellikse, bölgedeki besin zenginliği. Özellikle dalyanlar besin açısından deltalardaki en değerli oluşumlar. Deltada denizin tuzlu suyu ile nehirler, azmaklar veya yüzey akımlarıyla ulaşan tatlı su buluştuğu için müthiş bir besin ve canlı çeşitliliği oluşuyor. Milyonlarca balık, üremek için deniz ve kara arasındaki bu çok ince ancak zengin çizgiyi tercih ediyor.

36275443536_61f40b433d_o
Fotoğraf: Mustafa Kasapoğlu

Bu özelliklerinden dolayı Gediz Deltası uluslararası kriterlere göre önemli bir sulakalan (Ramsar Alanı), Önemli Kuş Alanı (ÖKA) ve Önemli Doğa Alanı (ÖDA) olarak tanımlanmıştır. 700’den fazla bitki, yaklaşık 250 kuş, çok sayıda memeli, sürüngen ve balık türünü barındıran delta aynı zamanda dünya ölçeğinde önemli sulakalanlardan.

* İzmir Kuş Cenneti Gediz Deltası, Atlas Dergisi, Mart 2005

 

 

Sahi, İzmir ve İzmirli için neyi vaat ediyorlar?

Ali Rıza Avcan

Cumhuriyet Halk Partisi’nin örgütleri günlerden bu yana il ve ilçe kongrelerini yapıyor. 

Bu amaçla ortaya bir çok aday, bu adaylarla ilgili bilgi, dedikodu ve senaryolar sürülüyor. Parti genel merkezi belediye başkanlarının bu sürece karışmamasını istiyor ve ama bu bir türlü mümkün olmuyor. Hatta adayları bizzat belediye başkanlarının belirlediği ya da işaret ettiği bile söyleniyor.

Belediye başkanının belirlediği aday ise ilçe belediye başkanlarının eşliğinde ilçe ilçe dolaşıp kendilerine destek istiyor…

Anlaşılan o ki, hem büyükşehir hem de ilçe belediye başkanları kolaylıkla yönlendirip kullanabilecekleri, gel dediklerinde gelip git dediklerinde gidecek, konusunda bilgisiz, birikimsiz ve deneyimsiz adayları daha çok seviyorlar ve destekliyorlar…

Yeri geldiğinde bir demokrasi şöleni olarak nitelenen bu kongrelerden dışarıya yansıyanlara  baktığımızda durumun hiç de öyle söylendiği gibi olmadığı anlaşılıyor.

Bu dönemlerde ortalığı öyle bir hırs, husumet, rekabet ve yarışma duygusu sarıyor ki; kimin partili kimin partisiz, kimin yoldaş kimin düşman olduğu bile anlaşılamıyor.

Velhasıl aklınıza gelebilecek her düzeydeki senaryonun planlanıp sergilendiği bir didişme, çekişme ve kavga ortamı yaşanıyor bu kongrelerde… Bazen açık; ama çoğu kez kapalı, gizli ve pek fazla ortaya saçılmadan….

Ama her ne hikmetse, kıyasıya çatışan taraflar o kongreler bittiğinde birbirlerine söylediklerini unutup birlik, beraberlik ve kardeşlik mesajları vermeye başlıyorlar.

Partililer, delegeler ve yöneticiler bu dönemde birbirleriyle uğraşıp mücadele ettikleri için çoğu kez dış dünyada gerçekleşen şeyleri izleyip değerlendirmeyi ve tepki vermeyi ihmal ediyorlar. 

reluctant-manager-web

Geçen yıllardaki seçimlerle bu yılki seçimleri yakından izlemiş biri olarak ilçe ve il yönetimine aday olanların partileri dışında İzmir için ne düşündüklerini, yönetime geldikleri takdirde bizlerin bu kentte daha rahat yaşayabilmemiz için ne yapacaklarına dair hiçbir şey söylemediklerini, bu konuları pek fazla düşündüklerini görüyoruz.

O koltuklara oturabilmek için peşleri sıra gelenlerle birlikte ve bütün güçleriyle bir mücadele yürütüyorlar. 

Evet, bu kenti yönetenler öncelikle merkezi yönetimin atanmış temsilcisi vali ile halk tarafından seçilen belediye başkanı olmakla birlikte; Cumhuriyet Halk Partisi’nin hazırladığı parti programı ile seçim bildirgelerinde bu kent için öngördüğü amaç ve hedeflerin olduğunu biliyoruz. Parti program ve bildirgelerinde yazılı olan bu amaç ve hedeflerin büyük bir kısmını yönetiminde oldukları büyükşehir ve ilçe belediyeleri eliyle gerçekleştiriyor olmakla birlikte, partiye ait il ve ilçe örgütlerinin de parti tarafından vaat edilenlerin takipçisi olduğunu; daha doğrusu olması gerektiğini düşünüyoruz. 

Bu anlamda İzmir’le ilgili karar ve uygulamalarda Cumhuriyet Halk Partisi’nin taşra örgütü olarak il ve ilçe yönetimlerinin de payı olduğunu biliyor; o nedenle bu örgütlere, parti program ve bildirgelerinde söylenen amaç ve hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığını izleyip takip eden, bu amaç ve hedeflere ulaşılmadığı takdirde gerekli önlemleri alacak birimler olarak bakıyoruz.

O nedenle il ve ilçe yöneticilerinin sorumlu oldukları yerleşimleri mahalle mahalle, ilçe ilçe çok iyi bilmesi, bu yerleşimlerle ilgili özel politika, strateji ve uygulamalar geliştirmeleri gerektiğine inanıyoruz.

2014 tarihli mahalli idareler seçimlerinde, seçim konuşması yapmak için Aliağa’ya gelen o zamanki il başkanının yapılan toplantıda, çevre sorunları içinde bunalmış bir sanayi kentinin ahalisine tarımın sorunlarından ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Kordon’da yaptığı yatırımlardan  söz edip Aliağa ile ilgili hiçbir önemli konuyu, örneğin termik santralları gündeme getirmemesini hatırlar ve o günden bu yana bu düzeydeki yöneticilerin dünya, Türkiye ve İzmir hakkında geniş ve  ayrıntılı bir bilgi ve deneyim birikimine sahip olması gerektiğini düşünürüm.

Evet, bu anlamda seçilen ilçe yöneticileri seçildikleri ilçeler, yarın öbür gün seçilecek olan il başkanı ve çevresindekiler de ülkemiz, içinde bulunduğumuz bölge ve İzmir için üyesi oldukları partinin program ve bildirgesi çerçevesinde ne düşünmektedirler, ne söylemektedir ve partili olan ya da olmayan bizlere nasıl bir İzmir vaat etmektedirler?

Örneğin İstanbul’dan gelip kendine yeni rantlar arayan, kuralsız kaidesiz gökdelenler dikip inşaatlar yapan iktidar yandaşı inşaat şirketleri için ne düşünmektedirler? Bu şirketlerin İzmir Büyükşehir Belediyesi ile olan oldukça samimi ilişkileri konusunda ne yapacaklardır? İzmir’in önemli değerleri olan Gediz Deltası Sulak Alanı ile İnciraltı’nı ve İzmir Körfezi’ni mahvedecek olan İzmir Körfezi Geçiş Projesi ile ilgili fikirleri nedir? İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu proje nedeniyle askıya aldığı İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nin bir an önce uygulanması için harekete geçecekler midir?

3

Bütün bu yaşamsal soruları daha da arttırmak -tabii ki- mümkün….

Sanırım rakiplerini nasıl savuşturacaklarını, hangi delegeyi ikna edeceklerini , hangi adayı destekleyeceklerini düşünmek kadar bütün bunları da düşünüp bizlerle paylaşmak zorundadırlar.

Bunu yapmadıkları takdirde, daha baştan mevcut belediye yönetimlerinin güdümünde bir siyaset izlemeyi tercih edecekler demektir…

 

Yeni yılın ilk sabahına zamlarla uyanmak…

Ali Rıza Avcan

Evet, her yıl olduğu gibi bu yıl da güne içtiğimiz suda, tükettiğimiz enerjide, kullandığımız ulaşımda zamlarla başladık…

Artık bundan böyle, tabii ki yeni bir zam yapılmadığı sürece; otobüse, vapura, metroya ve İZBAN’a daha pahalıya binip, daha büyük rakamlı su faturaları ödeyeceğiz, otoparklar için daha büyük ödemeler yapacağız, katı atık ve su bedeli ile ilgili faturalarımız daha fazla kabaracak, köprülerden, tünellerden ve otoyollardan geçen ve geçmeyen araçların parasını devlete verdiğimiz vergi, harç ve ücretlerle ödemeye çalışacağız.

Hatta, İZBAN’da uygulamaya konulan “gittiğin kadar öde” sistemine göre elimizdeki İzmirim Kart‘ta en uzak istasyonun ulaşım bedeli olan 6,48 lira olmadığı takdirde İZBAN’a bile binemeyeceğiz.

28 Aralık 2017 tarihinde yapılan Ulaşım Ana Planı (UPİ) 4. Paydaş Toplantısı‘nda öğrendiğimiz yeni bilgilere göre, bu “gittiğin kadar öde” uygulaması 2017 yılında merkez kent olarak tanımlanan 1. bölgeden 2, 3 ve 4. bölgelere giden tüm ulaşım araçları için de geçerli olacak; böylelikle “gittiğin kadar öde” uygulaması tüm İzmir’i kapsamına alacak.

izmir-de-ulasima-buyuk-zam-geliyor-ve-gittigin-kadar-ode-sistemi-tn-play

Öte yandan hazırlanan yeni tarifede en dikkat çeken nokta ise, 60 yaş kartlarının kullanımdan kaldırılması oldu. 125 TL karşılığında 60-65 yaş arası vatandaşların satın aldığı ve 10.00-16.00 ile 19.00-24.00 saatleri arasında yaşlılara sınırsız biniş imkanı tanıyan kartların yerine yeni bir ücret tarifesi belirlendi. 

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu bu zamları, Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) tarafından duyurulan % 14.47 düzeyindeki 2017 Ekim ayı yurt içi fiyat endeksine dayandırıp yaptıkları % 10 oranındaki zammın bunun altında kaldığını ifade ederek savunmaya kalksa bile İzmir’deki yaşamın bundan böyle pahalılaşan belediye hizmetleriyle dayanılmaz bir düzeye çıktığı da kesin…

Oysa hepimizin bildiği gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetiminde olduğu bir belediye…

Cumhuriyet Halk Partisi son yıllarda emekçiden, işçiden yana, emeğe saygı duyan bir parti olduğunu yüksek sesle ifade edemese de kendisinden beklenen açıkçası bu!

Kentte yaşayan işsizlerin, yoksulların, dar gelirlilerin, emeklilerin, gençlerin ve öğrencilerin yaşamını kolaylaştırmak, İzmir’i yaşanabilir bir kent haline getirebilmek….

Oysa son yıllarda bu kent gittikçe yaşanmaz hale geliyor ve İzmirli bunu bir şikayet olarak daha fazla dile getirmeye başlıyor.

Sayısı her geçen gün artan gökdelenler, yersiz gereksiz yatırımlarla Arap saçına dönüşen trafik, büyük projelerle halkın kullanımına kapatılan geniş kamusal alanlar, kesilen zeytin ağaçları, açılan yeni taş ocakları, sayısı her geçen gün artan RES’ler ve balık çiftlikleriyle ortaya çıkan doğa talanı ve bütün bunların üstüne gelen bu zamlar…

Keşke her yılın başında, küçük esnaf zihniyetiyle ulaşım ve içme suyu ücretlerinin ne oranda artacağını hesaplamak ya da İzmir’deki belediye hizmetlerinin bedelini gelir düzeyi daha yüksek Ankara ve İstanbul gibi kentlerle mukayese edip teselli bulmak yerine; işsizi, yoksulu, dar gelirliyi, emekliyi, genci ve öğrenciyi rahatlatacak sosyal politika, strateji ve çözümler üretebilseler, zarar ve zamlara neden olan yanlış yatırım kararlarıyla işletme sorunlarını gözden geçirip akraba, eş, dost, tanıdık ve partililer ile şişirilen bilgisiz ve deneyimsiz kadroları azaltsalar, sağdan soldan derlenen yönetici kadroların kalitesini yükseltmek için çalışsalar ve yeni yeni sorunları oluşturmak yerine kalıcı çözümler öneren toplumcu bir belediye haline gelebilseler…

Ya da başka bir yönteme başvurup; “biz acaba nerede yanlış yapıp ürettiğimiz hizmetlerin maliyetlerinin yükselmesine neden oluyoruz” ya da “şirketlerimiz niye devamlı zarar ediyor” diye sormaları, kendi kendileriyle hesaplaşmaları beklenir.

Tabii bu hesaplaşmayı sadece kendi başlarına değil; tüm açıklığıyla birlikte bizlerle birlikte yapmaları, hepimizin yaşamına değen bu yanlış ve eksikliklerin nedenleriyle çözümlerini bizlerle birlikte araştırıp bulmaları gerekiyor.

Çünkü, böylesi bir uygulama bizleri; yani halkı, işin içine çekerek ve verilecek kararlara ortak yaparak sorumluluğu da paylaşmamıza ve o işi sahiplenmemize yol açabilir.

Nitekim Brezilya’nın toplumcu belediyecilik uygulamalarıyla ünlenen Porto Alegre kentinde “Katılımcı Bütçe” adı verilen yöntemlerle tam da bu yapılmakta, paylaşımla ilgili tüm mali kararlar yaşanılan bölgelerin birbirinden farklı yoksulluk düzeyleri dikkate alınarak halkın bilgisi içinde halkla birlikte verilmektedir.

Bizde ise, belediyeler bırakın halka bilgi verip danışmayı; bu tür maliyet ve hesapları gösteren tüm bilgi ve belgeleri büyük bir titizlikle halktan saklıyor, en basitinden içme suyunun maliyet hesabının bilinmemesi için özel bir çaba gösteriyor. Çünkü o bilgi ve belgelerin o güne kadar söylediklerini yalanlamasından ve gerçeğin tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmasından korkuyorlar.

Belediyelerle onlara bağlı şirketlerin mali performansı ile ilgili bilgilerin halktan kaçırılmasının en son örneği ise, BİMER aracılığıyla öğrenmek istediğim İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 17 şirketin bütçe, bilanço, kar-zarar cetveli ve çalıştırdıkları insan sayısı ile ilgili temel bilgilerin önce “şirketlerimiz Bilgi Edinme Kanunu kapsamına girmiyor” ya da “bu bilgiler ticari sırdır, verilemez” gerekçesiyle defalarca reddedilmesi; ardından da Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’nun verdiği 6 Kasım 2017 tarihli aksi karar doğrultusunda, “bu bilgileri şirketlerden derleyip toparlayıp size ileteceğiz” şeklindeki cevabın üzerinden (şimdilik) koskocaman bir 1,5 ayın geçmiş olmasına karşın bu bilgilerin henüz elimize ulaşmamış olmasıdır.

Bu son durum da bizi, belediye şirketleri ile ilgili yaşamsal bilgilerin belediye yöneticileri tarafından bile bilinmediğini ve bütün bu bilgileri bir araya getirmek için 15 Kasım 2017 tarihinden bu yana harıl harıl çalıştıkları gibi komik bir sonuca götürmekte.

Tabii ki bütün bu söylenip yazılanları, sadece yerel yönetimler düzeyinde bırakmayıp; aynı zam uygulamalarını “fiyat güncellemesi” adı altında daha büyük boyutlarda yaşama geçirerek hepimizin daha fazla yoksullaşmasına neden olan merkezi iktidarlar için de dile getirmeli, halkın yoksullaşmasına neden olan bu politikalara hem merkezi hem de yerel yönetimler düzeyinde karşı çıkabilmeliyiz.

Kamu Yararı 001

Bütün bu bilgi, değerlendirme ve yorumlar sonucunda;

Bugünden başlayarak, belediye ve şirketlerin mevcut mali durumunu gösteren bilgi ve belgelere ulaşıp o bilgiler ışığında kötü yönetimin bu zarar ve zamlardaki payını görüp sorumlulardan hesap sorabileceğimiz demokratik, katılımcı, eşitlikçi ve saydam bir sistemin oluşumu için hem ülke hem de yaşadığımız kentler ölçeğinde mücadele etmemiz gerektiği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

 

Sanatın ve sanatçının sermaye ile imtihanı…

Ali Rıza Avcan

Her şey, dünyaca ünlü Brezilyalı belgesel fotoğraf sanatçısı Sebastião Salgado‘nun “Workers” adlı fotoğraf serisinin 2015 yılının Ekim ayında Bayraklı’daki Folkart gökdeleninin bilmem kaçıncı katındaki salonunda sergilenmesi ile başladı.

Bu haberi alır almaz ilk tepkim sanatçı ve onun eserleri adına isyan etmek oldu.

Çünkü Sebastião Salgado, 1982 ile 1992 yılları arasında Güney Amerika’nın şeker kamışı, Brezilyalı maden, Fransız çelik ve Bangladeş’in gemi söken işçilerini fotoğraflayarak onların hangi koşullar altında çalıştığını, nasıl sömürüldüklerini ortaya koyan sosyalist bir belgesel fotoğrafçıydı ve onun kaderine -ne hikmetse- İzmir’deki bir gökdelenin bilmem kaçıncı katındaki bir sergi salonu düşmüştü.

İşçi ve emekçilerden söz eden o fotoğrafların neoliberal düzenin yeni tapınaklarından biri olan Folkart gökdeleninin bilmem kaçıncı katında sergilenecek olması, hem o büyük sanatçıya hem de o fotoğraflara konu olan işçilere, emekçilere yapılan büyük bir saygısızlıktı.

Bana göre o tür fotoğrafların eski bir fabrikada, Basmane ya da Alsancak garlarından birinde sergilenmesi, fotoğraflarla sergilendiği mekanın ilişkisi açısından daha uygun olurdu.

Ama bir inşaat baronu yeni geldiği İzmir’e, İzmirliler’e, İzmirli sanatçı ve sanat dostlarına kendini sevdirmek, sempatik görünmek, onları kültür ve sanat üzerinden etkilemek adına parayı basıp o fotoğrafları kendi binasında sergilemek istemişti. Böylelikle hem fotoğrafları hem de binasını İzmirlilere sergileyerek bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedeflemişti.

Haliyle o sergiye gitmektense Sebastião Salgado‘nun hem “Workers” dizisindeki hem de ondan daha yeni olan diğer fotoğraf serilerindeki görselleri İnternetten ve diğer basılı yayınlardan izlemeyi, Wim Wenders’in sanatçının yaşam öyküsü ile ilgili The Salt of the Earth (Toprağın Tuzu) filmini bir kez daha seyretmeyi tercih ettim.

the-hell-of-sierra-pelada-mines-1980s-10

Ardından hem Folkart hem de Bomonti Mahal gibi gökdelenleri yapan Türkerler Holding gibi inşaat şirketleri bu tür kültür ve sanat etkinliklerini sürdürmeye devam ettiler. 

Folkart, Sebastião Salgado benzeri ünlü fotoğrafçıların sergilerini sürdürmeye, resim sanatının ustalarınca yapılmış tabloları kültür endüstrisinin ünlü isimleriyle birlikte İzmir’e getirmeye devam ederek tiyatro okulları düzenlemeye başladı.

Eski Şaraphane mevkiini Bomonti semti adıyla pazarlayarak büyük bir yalanın sahipliğini üstlenen Türkerler Holding ise İzmir’deki üniversitelerde görev yapıp sergiler açan ve araştırmalar yapan İzmirlileri ve sanat dostlarını verdiği büyük sponsorluk katkıları ile yanına çekmeye, onların itibarı üzerinden kendi kurumsal itibarını oluşturmaya çalıştı.

Hatta hayırsever görünmek adına, sağlıkla ilgili vakıflara ve spora, özellikle futbol üzerinden itibar kazanmak amacıyla İzmirli spor kulüplerine yardımlar yapmaya başladılar.

Kamu mallarının yağması ile zenginleşen bu tür şirketler yaptıkları reklamlarda, yayınladıkları kurumsal dergilerde ve sosyal medyada bütün bu yaptıkları işlerin ne kadar önemli olduğunu, İzmir’e ne kadar katkıda bulunduklarını belirterek İzmirli tarafından kabul görmeye çalışıyorlar.

İzmir’i mesken edinen inşaat şirketlerinin bu tür ilişkileri haliyle İzmir’deki bir kısım kültür ve sanat çevresini de etkiliyor. Şimdiye kadar İzmir’de yeterli düzeyde destek bulamayan kurum ve kişiler, iktidarın desteği ile palazlanıp büyüyen bu şirketlere giderek yaptıklarının finansmanını sağlamaya çalışıyor. 

İşin daha ilk başında, bu tür desteklerin İzmir’deki kültür ve sanat altyapısı açısından yararlı olabileceğini düşünüp umutlanmakla birlikte; bu şirketlerin bugüne kadar gerçekleştirdiği etkinliklerin ve sağladıkları desteklerin kendi başına bağımsız ve kalıcı bir sonuca yönelmeyip devamlı bir şekilde sattıkları bina, daire, dükkan ve ofislerin tanıtımı, satış ve pazarlamasıyla ilişkilendirildiği, kültür ve sanatın bir emlak objesi haline getirildiği, kalıcı herhangi bir kültür ve sanat faaliyeti için girişimde bulunmadıkları görülüyor.

Sergiler, tiyatro okulları, konserler, dergiler için destek sağlarken örneğin uluslararası ölçekte bir tiyatro ya da konser salonu veya opera binası bulunmayan bu kentte bütün bunları yapmak, kültür ve sanatla ilgili bir eğitim kurumunu açmak ya da kurmak için girişimde bulunmuyorlar.

Bu kente gelen ya da gelmekte olan bu şirketlerin hangi amaçla kültür ve sanata bu kadar yakın durdukları kendi tercihleri olmakla birlikte; bu kentte yaşayanların, özellikle de bu kentin kültür ve sanat faaliyetlerinde yer alanların bunun farkında olması gerektiğini düşünüyorum.

mahallbomo1

Kültür ve sanat faaliyetlerinin içinde yer alan tüm aktörlerin, bu tür şirketlerle ilişkileri ve bu ilişkinin düzeyi asıl olarak kendi kişisel tercihleri olmakla birlikte; kültür ve sanatla uğraşanların, özellikle de sanatçıların, içindeki yaşadıkları kente ve topluma karşı sorumlulukları bağlamında bu tür finans kaynaklarıyla dikkatli ilişkiler geliştirmeleri, bugünün bir de yarını olacağı gerçeğini dikkate almaları gerektiğini düşünüyorum.

Bu hassasiyete sahip olmayıp, “bu konu sadece beni ilgilendirir” dediklerinde ya da canla başla bu şirketleri savunmaya kalktıklarında da bu kentte yaşayan herkesin bunun farkında olduğunun ve bundan böyle yapıp ettiklerinin toplumca kabul görebilmesi için şanslarının gittikçe azaldığını bilmelerini diliyoruz.

Evet, ne yazık ki her sanatçı ya da sanattan nasiplenen kişi, Sebastião Salgado gibi saygıyı hak eden bir geçmişe ve mücadele ruhuna sahip olamıyor….

 

 

Yüksek yapılar üzerine birkaç söz*

İlhan Tekeli

Ülkemizde 1980’li yılların ikinci yarısında siyasal gündeme yüksek yapıların tartışılması geldi. Bu yapıların hangi durumlarda gerekli, hangi durumlarda ise gereksiz oldukları tartışılmadan ve bu konuda soğukkanlı irdelemeler yapılmadan taraflar oluştu. Kamuoyu, yüksek yapılara karşı olanlar ve yüksek yapıların yapılmasının topluma bir siyasal başarı göstergesi olarak sunulmasından kaynaklandı denebilir. Yüksek yapıların bir başarı olarak sunulmasının iki duygusal kaynağı vardı: Bunlardan birincisi, daha çok mühendislere dönüktü. Yeni teknolojilerle yüksek yapı yapılması ve bu teknolojilerin Türkiye’ye girmesi bir mühendislik başarısı olarak sunuluyordu. Bu, gelişmiş Batı ülkelerinde oldukça egemen olan teknolojik olarak olanaklıyı gerçekleştirme güdüsünün geri kalmış ülkelere yansıyan bir biçimi olarak görülebilir, aynı biçimde de eleştiri konusudur. İkincisi ise -birincisine göre daha sığ olan- çağdaşlaşma ve Batılılaşmayı bu ülkelerin kent merkezlerinin bol ışıklı gökdelenlerinin yarattığı cihetle özdeşleştirmek ve ona öykünmekten kaynaklanıyordu. Bu sığ özlemlere tepki duymak çok haklıydı. Ancak, yüksek yapıların kamuoyuna sunuluşundaki bu yanlışlıklara duyulan tepkilerin haklılığı yüksek yapıların gereksizliğini kanıtlamakta yetersiz kalıyordu. Daha soğukkanlı değerlendirmelere gereksinme vardı. Hangi koşullarda yüksek yapıların ciddi bir seçenek olabileceği, hangi koşullarda ise bir özenti olarak değerlendirilmesi gerektiği gerekçeleriyle ortaya konulmalıydı.

Yüksek yapıların gerekliliği, tek yapıdan yola çıkarak ortaya konulamaz, ancak kentten yola çıkarak tartışılabilir. Hangi büyüklükte, ne tür bir kentsel arsa piyasasının bulunduğu, tarihsel dokusu ne nitelikte olan kentlerde yüksek yaoıların ciddi bir seçenek olarak gündeme geleceği araştırılabilir.

38cbcca6_z

Kentlerde yüksek yapıların ciddi bir seçenek olarak ortaya çıktığı kesim Merkezi İş Alanları’dır (MİA). Kent çevresindeki konut alanlarında çok yüksek yapılar, kanımca ciddi bir seçenek değildir. Bu nedenle çözümlemimi MİA ile sınırlı tutacağım. Kentlerin formları incelendiğinde bir temel özellik hemen dikkati çeker. Bu, kent merkezlerinin çevrelerine göre yüksek yapı yoğunluğuna sahip olmalarıdır. BU morfolojik özelliğin ortaya çıkmasının belli nedenleri vardır. Birincisi, yüksek arazi fiyatlarıdır. Bu fiyatlar üç tür rantın toplanmasıyla oluşur. Bunlardan birincisi, kentin mekandaki yayılımının fonksiyonu olan fark rantlarıdır. İkincisi, MİA içindeki noktaların özelliklerindeki farklardan doğan tekel rantları, üçüncüsü ise, gerek arazi sahiplerinin gerek kent yönetiminin kararlarından doğan mutlak rantlardır. Birinci ve ikinci tür rant kaldırılamaz, kent formunun doğal sonucudur. Ama üçüncüsü, denetlenen bir ranttır. Ülkelerin siyasal rejimlerinin özelliklerine göre azalıp çoğalabilir. Bizim tartışmamız bakımından önemli olan da bu üçüncü tür rantlardır. Kentlerde bu üç tür rantın toplamıyla yüksek arazi fiyatları oluştuğunda, yüksek yapı yoğunluğu sağlanmadıkça yapılar ekonomik olmaktan çıkarlar. MİA’larda bu yüksek arsa fiyatlarının oluşumunun tek nedeni, kent formuna göre merkezi konum değildir. Bunun kadar ve belki de daha önemli neden, iş ilişkileri içinde bazı ilişkilerin yüz yüze kurulmasının öneminin tamamen ortadan kaldırılamayışıdır. Bu da MİA’nın belli bir alanda toplanmasını gerektirmektedir. Bugün haberleşme ve bilgi aktarımı teknolojisindeki gelişmeler MİA’daki birçok büro ve hizmet işlevinin desantralizasyonuna olanak vermektedir. Ancak yüz yüze ilişkilerin kaldırılamayan önemi, merkezin öneminin büyük ölçüde korunmasına neden olmaktadır.

Bu açıklamalar kent bakımından MİA’da yapı yoğunluğunun yüksek olması gereğini ortaya koyuyor. Bu gerekliliğin kabulü yüksek yapıları tek başına temellendirmekte yetersiz kalıyor. Biliyoruz ki kentsel alanlarda göreli olarak alçak yükseklikteki yapılarla da yüksek yapı yoğunlukları sağlanabilmektedir. O zaman karşımıza iki seçenek ortaya çıkıyor: Bunlardan birincisi, bu yüksek yapı yoğunluğunu göreli olarak daha alçak yapılarla, ikincisi ise yüksek yapılarla sağlamaktır. BU seçeneklerden hangisinin yeğlenmesi gerektiğini o kente ilişkin özelliklerle o ülkedeki sermaye birikiminin nitelikleri belirleyecektir.

Genel olarak denilebilir ki eğer tarihsel bir kent merkeziyle karşı karşıya bulunuluyorsa, birinci seçeneği izlemek doğru yol olacaktır. Ancak eğer yeni bir kentsel merkez oluşuyorsa ya da kent merkezinde toplumsal açıdan haklı olarak gerçekleştirilebilmiş büyük bir yenileme projesiyle karşı karşıya bulunuluyorsa ikinci yol da gündeme gelebilecektir.

BU iki seçeneğin birbirine göre üstünülklerinin neler olabileceği üzerinde duralım. Tarihsel bir merkezde, var olan bir dokuyu tahrip eden yükselmelere imar kararlarıyla izin verilmesi, sadece kentsel dokunun oluşmuş uyumunu ortadan kaldırmakla kalmayacak -taşınmaz sahipleri belli kazançlar elde etseler de- önemli toplumsal kayıplara neden olacaktır. Kentin eski altyapısı yetersiz kalacaktır. Kullanıcılar sıkışıklıklarla karşı karşıya kalacaklar, bunun pahasını ya zaman olarak ya da daha pahalı hizmet alımlarıyla ödeyeceklerdir. Bu altyapı yetersizliklerini gidermek için de yeni altyapı yatırımları yapılmak zorunda kalınacaktır. Bunun pahasını da arazideki değer artışından pay alanlar değil tüm toplum ödeyecektir. Bunun için, eski kent merkezlerinde, kent merkezinin yeni yapılarla yeni alanlara yayılmasını sağlayan bir strateji izlemek daha akılcı yoldur. Bu yeni alanlarda yüksek yapılar ciddi bir seçenek olarak düşünülebilir.

projeye-izmirliler-oylariyla-karar-verecek_2275_dhaphoto4

Yeni gelişecek kent merkezlerinde yüksek yapılarla sağlanacak yüksek yoğunluklar, iyi planlandıkları zaman kent merkezinde halkın yararlanabileceği açık alanların artmasına olanak verecektir.  İyi bir kentsel tasarımla değerlendirildiği takdirde, bu özellik görmezlikten gelinemeyecek bir üstünlüktür. Buna karşın, yeni sorunları da içinde barındırmaktadır. Böyle bir kent merkezinin gerçekleştirilmesi, birinci seçeneğe göre çok daha büyük sermaye operasyonlarını gerektirmektedir. Böyle bir sermayenin çektiği kullanışlar ve yüksek yapılara dayanan kentsel tasarımlar genellikle çok steril çevreler yaratmakta, geceleri tamamen ölü kentsel mekanlar ortaya çıkmaktadır.

Yüksek yapılara dayalı bu tür kentsel mekanlarda yapı maliyetleri ve yapı işletmeleri çok pahalıdır. Bu alanların ekonomisi ancak yüksek mutlak rantlar oluşturulduğunda sağlanabilecektir. Kentte yüksek rant yüzeylerinin oluşturulması, taşınmaz sahiplerinin çıkarına olmakla birlikte, tüm kentlinin kaybınadır. Kentsel yaşamı, başka bir deyişle emeğin yeniden üretimini pahalılaştırmaktadır. Mutlak rant, daha önce sözünü ettiğimiz diğer iki rant türünden farklı olarak kaçınılabilecek bir rant türüdür. Bir kentte ne kadar az mutlak rant oluşmuşsa o kent o kadar rasyonel ve başarılıdır denilebilir. Bu nedenle, varlığı mutlak rantlarla ekonomik hale gelen girişimlerden kaçınılması gerekir.

Yüksek yapıların kente dayanarak gerekçelendirilmesindeki tek rasyonel, MİA’na ilişkin çözümlemelere dayanmak değildir. Başka rasyonellerden de söz edilebilir. Düz bir ovada yayılan kentte, halkın kullanışına açık bir ya da birkaç yüksek yapının kenti yeni bir boyuttan algılama imkanı vermesi, kentsel yaşamı ve algılamayı zenginleştirmesi kolayca savunulabilir. Kentte bir görsel nirengi noktasının oluşturulmasının kenti öğrenmeyi kolaylaştıracağı, kentte simgeler oluşturulmasının ona bir kişilik kazandıracağı da bu arada sayılabilir. Ancak bu rasyoneller az sayıda yapı için geçerlidir. MİA’daki gibi, tüm bir alanın yüksek yapılaşmasını gerekçelendirmekte yetersiz kalır.

3A4GEr

Yüksek yapıları daha çok kentsel morfoloji açısından tartışan bu yazımı sonuçlandırırken bir noktaya daha değinmekte yarar görüyorum. Yüksek yapılar, işletilmesi ve bakımı çok iyi örgütlenme gerektiren yapılardır. Bu konuda özenli davranılmadığında çok kısa zamanda hem kullanıcılar hem de mülk sahipleri bakımından büyük sorunlar ortaya çıkabilir. Yangın vb. tehlikeler bu yapılarda, diğer yapılarla karşılaştırılmayacak düzeyde büyük felaketlere yol açabilmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise binaların bakımı ve işletilmesi konusundaki hünerler en kıt hünerler arasında bulunmaktadır. BU hünerlerin geliştirilmesi yapı teknolojisinin geliştirilmesinden daha zor olmaktadır.


(*) Arredemento Dekorasyon Dergisinin 1991/12. sayısında yayınlanmıştır.

 

Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023

Ali Rıza Avcan

Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023

Hazırlayan: İzmir Kalkınma Ajansı – İZKA

Tarih, yer: Temmuz, 2014 – İzmir

Sayfa sayısı: 283

İzmir, Çeşme Yarımadası’nda yer alan Güzelbahçe, Urla, Karaburun, Çeşme ve Seferihisar ilçelerinin kalkınmasını sağlamak amacıyla, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından 2014-2023 İzmir Bölge Planı çalışmaları kapsamında İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) ile Ege ve Dokuz Eylül üniversitelerine hazırlattırılan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesinin hazırlık süreci, mevcut durum analizi, strateji eksenleri, yol haritası/gelişme senaryosu, sonucu ve uygulama yöntemi ile ilgili görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerimiz aşağıdaki bölümlerde ayrıntılı olarak belirtilmiştir:

A – KATILIM

1. Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesinin halkın ve uzmanların katılımıyla hazırlanması için her bir ilçede birer halk çalıştayı, tüm ilçeler düzleminde bir Ufuk Tarama Çalıştayı ve bir Uzman Paneli yapılmıştır.

İlçeler düzleminde yapılan Beş (5) ayrı halk çalıştayına toplam 191 kişi, Ufuk Tarama Çalıştayı’na 113 kişi, Uzman Paneli’ne 53 kişi katılmış; halk çalıştayına katılan bazı kişilerin hem Ufuk Tarama Çalıştayı’na hem de Uzman Paneli’ne katılması nedeniyle gerçek katılımcı sayısı 303’ü bulmuştur.

Beş ayrı ilçe düzleminde gerçekleştirilen hazırlık çalışmalarına toplam 303 kişinin katılması Başlangıçta olumlu olmakla birlikte; katılanların ya da katılmayanların durumu ile katılımcıların özelliklerine baktığımızda bazı eksiklik ya da yanlışlıkların olduğunu görürüz:

Çalıştay ve panel katılımcıları temsil ettikleri kurum, kuruluş ve örgütler düzleminde analiz edildiği takdirde; konu ile ilgili olan birçok kişi ve kuruluşun bu çalışmalara katılmadığı, yapılan her bir çalıştay ve panel arasında katılımcı sayısı, niteliği ve temsiliyeti açısından bir benzerlik, denge ve uyumun oluşturulmadığı; aşağıdaki çizelgede de görüleceği gibi öncelikli stratejik alanlar olan turizm, tarım, ekonomi ve enerji alanlarında çalışan birçok uzman ve uygulayıcının, katılımcılarının % 50’sini akademisyenlerin oluşturduğu Uzman Paneli’ne katılmadığı belirlenmiştir.

Çalıştay ve Panel Katılımcıları Çizelgesi

Yapılan çalıştay ve panellere turizm sektörünün temel aktörleri olan turizm yatırımcılarının, tur operatörlerinin, rent a car dahil turizm taşımacılarının, seyahat acentesi sahiplerinin, TÜRSAB ve ETİK gibi turizm meslek örgütlerinin, kruvaziyer ve Ro-Ro taşımacılık örgüt ve temsilcilerinin, turizm rehberliği örgütlerinin ya da rehberlerin, inşaat sektörü temsilcileriyle emlak komisyoncularının, liman başkanlığı temsilcilerinin, İzmir Ticaret Odası (İZTO) ve Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) temsilcilerinin çağrılmamış ya da çağrıldığı halde katılmamış olması; ayrıca ilçe düzleminde yapılan çalıştayların her birinde değişik kesimlerden gelen katılımcıların farklı ağırlıkta olmaları; bu bağlamda, Seferihisar’da yapılan çalıştaya 13 muhtar katılırken Karaburun ilçesi çalıştayına hiçbir muhtarın katılmamış olması bu tespitlere örnektir.

Çalıştaylarla panele çağrılmayan/katılmayan turizmcilerin yanı sıra Ege Bölgesi Sanayi Odası meslek grubu/sektör temsilcileri, sivil toplum kuruluşları ve benzerleriyle daha sonra yüz yüze görüşmeler ya da odak grup toplantıları yapılması da proje yöneticilerinin bu eksikliğin bilincinde olduğunu ve bunu telafi etmek düşüncesiyle çalışma programında bulunmayan araştırma yöntemlerini kullandıklarını göstermektedir.

Bireylerin ortak bir konu üzerinde çalışmalarını, düşünüp öğrenmelerini sağlayan; bu nedenle de uygulamalı bilimsel öğretim ya da araştırma tekniği olarak da kabul edilen çalıştay ya da workshop çalışmaları; daha çok yüksek düzeyli bilişsel süreçlerin kullanıldığı bilgi aktarım uygulamalarında tercih edilen, uzmanlık alanlarına dönük bir uygulamadır. Amacı, önemli, hassas ve belirsiz konularda “kaliteli kararlar” alınabilmesi için durumun ya da konunun katılımcı bir ortamda ele alınıp irdelenmesini, çözümlenip tartışılmasını ve bir bütün olarak birleştirilmesini sağlamaktır. Bu nedenle ele alınan konuya uygun ve o konunun tüm taraflarını kapsayan bir grup tasarımının yapılması, katılımcılarının konuyla ilgili tüm alanlardan doğru olarak seçilmesi, bu seçim sırasında katılan her kesime toplum içindeki yer ve önemlerine uygun ağırlıkta yer verilmesi ve çalıştay ya da forum işleyişinin akılcı bir şekilde planlanıp yönetilmesi, bütün bu gereklerin gerçekleşmediği durumlarda eksikliklerin diğer uygulama yöntem ve teknikleriyle tamamlanması uygun ve doğru olacaktır.

s737574

B – BÖLGE TANIMI

2. Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesinde bu bölgenin kendi içindeki benzerliği ile çevresindeki diğer yerleşimlerden farklılığını ortaya koyan varlık/değerlerin ne olduğu net bir şekilde ortaya konulamamıştır.

Bu anlamda bu beş ilçenin niye bir araya getirilerek “Yarımada” olarak tanımlandığı, bu beş ilçeyi birbirine bağlayan bağın ne olduğu; öte yandan bu bölgenin İzmir’in genel bütününden niye ayrıldığı da belli değildir. Ortada coğrafi anlamda bir yarımada bulunmakla birlikte bu yarımadanın üstünde ya da yakın çevresinde yaşayanların, bunların ortak geçmişlerinin, ekonomik, sosyal, kültürel vb. özelliklerinin bir ya da benzer olduğu gibi tespit de yapılmamıştır. Bu anlamda “Yarımada” ile “Yarımada Dışı” olanın temenniler dışında somut bir gerçekliğe dayanmadığı söylenebilir.

Nitekim bu sınırların tarihi, ekonomik, toplumsal ve kültürel bir dayanağının olmayışı nedeniyle bu stratejik kalkınma çalışması kapsamına, bir süre sonra 1997 yılında kurulan Yarımada Belediyeler Birliği’nin diğer üyeleri Balçova, Narlıdere, Menderes ve Selçuk ilçeleri de katılarak başlangıçta 5 ilçeyi kapsayan bu çalışmanın 9 ilçeyi kapsar bir hale getirilmesi sağlanmış; böylelikle bu 9 ilçe ile çevresindeki diğer ilçeler arasındaki fark ve benzerlikler üzerinden tanımlanan bir bölge bütünlüğünden iyice uzaklaşılmıştır. 

Bütün bu tespitler, “Yarımada” olarak tanımlanan coğrafya için “bölge”, “alan” ya da “havza” kavramlarının birbirinin içine girdiğini, bunların birbirinden farkının olmadığını ya da dikkate alınmadığını da göstermektedir. 

Ayrıca toplam beş ilçe ile ilgili strateji belgesinin hazırlanmasından sonra bunlara dört ayrı ilçenin dahil edilmesi ve bu dört ilçenin böylesi bir çalışma kapsamına analiz edilmeden alınması, bu konuda nasıl bir “yamalı bohça” stratejisinin uygulandığını ortaya koymaktadır.

C – YÖNTEM

3. “Varlık-odaklı kalkınma yaklaşımı” ile hazırlandığı söylenen Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin, Yarımada bölgesinin sahip olduğu zayıflıklardan çok güçlü yanlara ve varlıklara odaklandığı; bu varlıkların ve potansiyellerin yerel halk tarafından kolaylıkla algılanması nedeniyle bu varlıkların bir kalkınma faktörü olarak kabul edildiği belirtilmekle birlikte; bu çalışma ile ortaya çıkan beş ana temanın, 10 stratejik gelişme ekseninin ve 130 varlık-odaklı kalkınma fikrinin, bu plan öncesinde hazırlanmış diğer fiziki mekân temelli bölgesel planlardaki tema, eksen ve faaliyetlerle farklılık göstermediği; böylesi bir planlama çalışması ile “bardağın dolu tarafından bakılarak” geliştirildiği söylenen kalkınma fikirlerinden çok, İzmir bütünü içinde ayrı bir Yarımada örgütlenmesi için öneriler geliştirilmesine, merkezi ve yerel yönetimler dışında sermayenin, sivil toplumun, üniversitelerin katıldığı, yerel yönetimlerin ve kalkınma ajansının desteklediği yerel yönetimler dışında ayrı bir bölgesel yönetim modelinin önerilmesine önem verildiği görüşüne varılmıştır.

Yarımada bölgesinin yönetilmesi için İzmir Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeleri ve merkezi yönetimin kuruluşları yanında kurulması önerilen Yarımada Koordinasyon Kurulu, Yarımada Turizm Birliği, Yarımada Belediyeler Birliği, Yarımada Kent Konseyleri Birliği, İzmir Yarımada Uygulama ve Araştırma Merkezi, Yarımada Üst Üretici Birlikleri, Yarımada Muhtarlar Meclisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinde oluşturulması istenen kırsal kalkınma birimleri, İzmir Yarımada Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından yönetilmesi önerilen Yarımada Bilgi Sistemi, bu görüşü doğrulayan örneklerdir.

0014D – MEVCUT DURUM ANALİZİ

4. Çeşme, Güzelbahçe, Karaburun, Seferihisar ve Urla ilçelerinden oluşan bölgedeki somut ve somut olmayan tarihi, arkeolojik, kültürel, doğal ve turistik varlıkların / değerlerin envanteri çıkarılmadan bunların ilçe halk çalıştaylarına katılanlar tarafından hatırlanıp belirlenmesinin nedeni anlaşılamamış ve bu belirlemelerin ne ölçüde doğru ve tam olduğu ortaya konulmamıştır.

Nitekim tüm strateji belgesinin incelenmesi sırasında maddi olmayan halk kültürünün, sualtındaki tarihi, arkeolojik, kültürel ve doğal varlıkların, özellikle Karaburun ilçesi köylerinde ortaya çıkan ve Börklüce Mustafa ile simgelenen Alevi / Bektaşi / Tahtacı kültürünün, Bademler Köyü’nde kurulan ilk köy tiyatrosuyla ahşap çocuk oyuncakları evinin, henüz tescillenmemiş Çılga Mağarası gibi doğal zenginliklerin, Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı’nın Barbaros Köyü’ndeki Çocuk Köyü, 1892-1898 döneminde gündeme gelen İzmir-Urla-Alaçatı-Çeşme hattı buharlı tramvay projesinin gündeme getirilmemiş olması bu durumun en iyi örnekleridir.

5. Yarımada bölgesi ile ilgili mevcut durum analizinde, belirlenen stratejik önceliklerle ilgili birçok bilgiye yer verilmediği belirlenmiştir. Eksik olan bilgiler şu şekilde sıralanabilir:

a) İlçelerdeki nüfus artış oranları, nüfus projeksiyonları ve iç göçle ilgili bilgiler; ayrıca ilçelerin yaz nüfusları ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,

b) Bölgedeki spor altyapısı ve etkinlikleri ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,

c) Bölgedeki sanat altyapısı ve etkinlikleri ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,

d) Bölgedeki ulaşım altyapısı ile ulaşım / taşıma hizmetleriyle ilgili istatistik, analiz ve çıkarımlar,

e) Bölgenin mülkiyet altyapısı ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar.

f) Stratejik planın “Sonuç” bölümünde Yarımada’da turizm sektörünün sürdürülebilirliğinin sağlanabilmesi için yerel yatırımcıların güçlendirilmesi önerilip dış kaynaklı yatırımcıların Yarımada’da kitlesel odaklı girişimlerde faaliyet göstermeye başlamasının doğal ve tarımsal yapı ile çelişen uygulamaların ortaya çıkmasına neden olacağı belirtilmekle birlikte; planın mevcut durum analizi bölümünde Yarımada’daki yerli ve yabancı turizm yatırımcılarıyla ilgili hiçbir bilgiye ya da veriye yer verilmediği, bu durumun analiz edilmediği ve geleceğe yönelik çıkarımlarda bulunulmadığı görülmüştür.

g) Bölgedeki ekonomik yapı ve ticari yaşamla ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,

h) Bölgede faaliyette olan sektör (sanayi, ticaret, hizmetler vd.) ve alt sektörlerle ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,

ı) Bölgedeki sağlık altyapısı ve hizmetleriyle ilgili istatistik, analiz ve çıkarımlar,

i) Bölgenin güvenlik altyapısı ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,

j) Bölgenin mevcut enerji altyapısı ve hizmetleriyle ilgili istatistik, analiz ve çıkarımlar,

k) Türkiye’de ilk kez Seferihisar ilçesinde uygulanan Citta Slow uygulaması ile Seferihisar’ın ülkemizdeki diğer Citta Slow yerleşimleri arasındaki merkezi konumu ve bu kalkınma stratejisinin geleceği ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar, bu çıkarımların bölge içindeki diğer ilçelerdeki uygulanabilirliği,

l) Bölge içinde turizm açısından ayrıksı bir gelişim sergileyen Alaçatı yerleşiminin hem bölge ile hem de bölge dışındaki rakipleri ile ilişkisini ortaya koyan analiz ve çıkarımlar,

m) Mevcut durum analizinde ele alınan ya da alınmayan yerel varlıklarla ilgili olarak merkezi ve yerel yönetimlerle ulusal ve uluslararası girişimcilerin olası düzenleme, yatırım ve müdahaleleri konusundaki bilgi, beklenti, analiz ve çıkarımlar.

ysk

5. Mevcut durum analizi bölümünde istihdamla ilgili olarak Türkiye İstatistik Kurumu’nun 15 yıl öncesine ait (2000 yılı) güncel olmayan verilerin kullanıldığı, işsizlikle ve istihdamla ilgili olarak Yarımada düzleminde bir araştırmanın yapılmadığı belirlenmiştir.

6. Mevcut durum analizinde köylerin 6360 sayılı yasa ile mahalleye dönüşeceği belirtilmekle birlikte bunun sakıncaları analiz edilerek kestirimlerde bulunulmamış; planın sonuç bölümünde bununla ilgili olarak sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde ve ilçe belediyelerinde kırsal kalkınma birimlerinin ve muhtarlar meclisinin kurulması gibi kurumsal öneriler geliştirilmiştir.

7. Mevcut durum analizinde Yarımada Bölgesi’nin hem çevresiyle (Narlıdere ve Menderes ilçeleri) hem de İzmir bütünüyle toplumsal, ekonomik ve kültürel ilişkileri; ayrıca bir turizm destinasyonu olarak Kuşadası destinasyonu ile ilişkileri, bağlantıları ele alınmamış, analiz edilip çıkarımlarda bulunulmamıştır.

8. Yarımada Bölgesi’nin turizm düzlemindeki yurtiçi ve dışı rakiplerinin belirlenip bu rakipler üzerinden rekabet analizinin yapılmadığı, rekabetçi stratejiler geliştirilmediği belirlenmiştir.

9. Yarımada Bölgesi için geliştirilen stratejilerle ilgili risk analizlerinin yapılmadığı ve risk planlarının hazırlanmadığı görülmüştür.

10. 2011 yılından bu yana yapılmakta olan Yarımada Tohum Takas Şenlikleri bağlamında yerel tohum mirasının, Monsanto/Bayer gibi küresel şirketler düzleminde karşılaştığı tehditlerin ve yerli tohumun satışını yasaklayan ulusal ve uluslararası yasal düzenlemelerin ele alınmadığı görülmüştür.

E – İZLEME VE DEĞERLENDİRME

Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesinin “Yarımada Stratejik Yol Haritası / Gelişme Senaryosu” başlığını taşıyan altıncı ve son bölümünde “…varlık odaklı kalkınma fikirlerinin hangi sıra ve zaman diliminde yer alabileceğine yönelik bir gelişme senaryosu sunulmaktadır.” şeklinde ifade edilmiştir.

Bu bölümde 5 ana tema kapsamında yer alan toplam 128 ayrı kalkınma fikrinin 10 yılı kapsayan 2014-2023 döneminin hangi yıllarında gerçekleştirileceği belirtilmiş olmasına karşın; bu stratejilerin uygulandığı 2014, 2015 ve 2016 yıllarında kısa, orta ve uzun vadede gerçekleştirilmesi öngörülen fikirlerden hangilerinin hayata geçirildiği, hangilerinin geçirilemediği; başka bir anlatımla öngörülen hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı henüz belli değildir.

ada2

Bunun en önemli nedenlerinden biri Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesinin, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi stratejik planı ile ilişkilendirilmemiş olması, diğer bir nedeni de bu belge ile öngörülen strateji ve fikirlerin uygulamasını izleyip ölçmek ve değerlendirmek amacıyla önerilen “yönetişim stratejisi” ile ilgili yapılanmanın henüz yaşama geçirilememiş olmasıdır.