Unutmuyor ve soruyoruz…

Türkiye tarihinin en büyük katliamlarından biri olan, Dünya tarihine büyük bir insanlık suçu olarak geçen Sivas Katliamı Davası ile adalet arayışı halen sürmekte; fakat kamuoyu ve aileler yeterli ve etkili bir biçimde yargı ve kamu bürokrasisi tarafından bilgilendirilmemektedir. Tutuklu, tutuksuz, firari sanıklar hakkında değişik zamanlarda farklı açıklamalar yapılmış, bu durum kamuoyunda kuşku uyandırmıştır.

 Bu bağlamda;

1) Halen cezaevlerinde bulunan hükümlülerin sayısı kaçtır? Bu hükümlülerin isimleri nelerdir?

2) İnfazı tamamlanıp serbest kalan hükümlü sayısı kaçtır? Bu hükümlülerin isimleri nelerdir? Bu hükümlüler ne kadar süre cezaevlerinde kalmıştır?

3) Hakkında arama ve yakalama kararı olan sanık sayısı kaçtır? Bu sanıkların isimleri nelerdir?

4) Firari sanıklardan yurtdışında olduğu tespit edilen sayısı kaçtır? Bu sanıkların isimleri nelerdir? Bu sanıkların hangi ülkelerde olduğu tespit edilmiştir?

5) Hakkında yakalama kararı bulunan sanıkların yakalanması için ne gibi çalışmalar yürütülmektedir? Firari oldukları ülkelere talep yazıları gönderilmiş midir? Gönderilmişse ne zaman gönderilmiştir?

28027692135_034e98f374_o6) Kırmızı bültenle aranan sanık var mıdır? Varsa sayısı kaçtır? İsimleri nelerdir?

7) Son dönemde yazılı ve görsel medyada Sivas Katliamı hükümlülerinin cezaevinden gönderdiği mektuplarla “masum olduklarına” ilişkin yaygın bir algı operasyonu yürütüldüğüne tanıklık etmekteyiz. Ayrıca Temmuz 2014 tarihli Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurumu Raporu’nda da sanıkların sorumluluğu perdelenmiş ve tüm kusur kamu yönetimine yüklenmek istenmiştir. Bu çerçevede Bakanlığınız Sivas Katliamı hükümlülerinin daha önce başka katliamların sanıklarının, suikastların katillerinin sessizce torba yasalarla serbest bırakıldığı gibi serbest bırakılmasına dair bir çalışma mı yürütmektedir? Bu algı operasyonlarıyla kamuoyu buna alıştırılmak mı istenmektedir?

İzmir kayıkları…

Ali Rıza Avcan

Bugün 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı…

Bugün, denizlerine, boğazlarına ve limanlarına bile hakim olamayan çökmüş bir imparatorluğun ardından, bu alanlardaki egemenliğini 1 Temmuz 1926 tarihinde kabul ettiği Kabotaj Kanunu ile dosta düşmana duyuran Cumhuriyet’in önemli bir bayramını kutluyoruz.

İzmir Kayıkları 003

Aradan geçen 91 yıl içinde yürürlüğe giren kanunlar, kabul edilen uluslararası sözleşmeler ve pratikteki uygulamalarla bu kanunun getirdiği egemenlik hakkı yer yer delinip zedelenmiş olmakla birlikte Türkiye’nin kendi deniz ve limanları üzerindeki egemenliği fikri esas olmuş ve bu durumun önemi her geçen gün daha fazla anlaşılır hale gelmiştir.

Aslında bir ülkenin denizler ve limanlar üzerindeki egemenliğini kurmak ve sürdürmek asıl olarak o ülkenin ve halkının denizle, daha doğrusu suyla kurduğu iyi ilişkilerle mümkündür. 

Suyu sevmeyen, suyu aynen kara toprağa yaptığı güzellemelerdeki gibi sadık yâri olarak görmeyen, açıkçası sudan korkup kaçan bir halkın suyun bulunduğu yerlerde egemen olması, oraları koruyup kollaması mümkün olmayacaktır.

O nedenle su ve akarsular üzerinde ya da kıyısında yaptıkları spor, ulaşım, konaklama, yeme içme, tatil, üretim ve eğlence etkinlikleriyle öne çıkmayan birey ve kentlerin, sudan, denizlerden ve akarsulardan elde ettikleriyle yaşamlarını zenginleştirmeleri mümkün olmayacaktır.

İzmir Kayıkları 002

Kısacası deniz ve akarsuların kullanımından kaynaklanan bir kültüre sahip olmadığımız sürece sular üzerinde bir etkimiz, egemenliğimiz de olmayacaktır.

İşte o nedenle yaşadığımız kent güzel bir körfezin etrafında kurulmuş olmakla birlikte, kentin merkezine kadar girmiş olan o suyu kullanarak eğlenmeyi, gezmeyi, bir yerlere gitmeyi, ondan yeterince yararlanmayı ve suyu yaşamımıza sokmayı beceremiyoruz.

Körfez içindeki vapur seferlerimiz o nedenle her geçen yıl azalıyor, deniz yoluyla bir yerlere gidenlerin sayısı artan kent nüfusuna oranla her yıl azalıyor, dere, çay ve nehirlerimize kanalizasyon muamelesi yaparak onları yüksek beton duvarlar içine alıyor, üstlerini kapatarak onları adeta unutmaya başlıyor, suyu büyük köprü ve tünellerle aşmaya çalışıyor, sahillerimizdeki kumsalların yerine taş döşeli sedler oluşturarak insanlarımızı sudan uzaklaştırmaya çalışıyoruz.

İzmir Kayıkları Tabelası 01

Ayrıca 2005 yılında, bu kentin kendi özgün tasarımı olarak hatırlanan tarihi İzmir Kayıkları sevgili dostum Gemi Mühendisleri Odası İzmir Şube eski başkanı Yrd. Doç. Dr. Emrah Erginer’in de içinde olduğu 360 Derece Araştırma Grubu sayesinde tekrar canlandırılmış ve 12 adet İzmir Kayığı yapılmış olmakla birlikte bugün o proje kapsamında imal edilen kayıklar İnciraltı’ndaki İzmir Kayıkları Tesisi’nde çürümek için sıraya girmiş durumdalar…

Evet, bir kent halkı olarak sudan korkuyor, sudan kaçıyor ve geçmişimizde suyla ilgili ne varsa hepsini birer birer bırakmaya ve unutmaya başlıyoruz…

Suyu sadece enerji üretilen, üstünden köprülerle geçilen ya da sadece yaz aylarında İzmir çevresindeki plajlara gittiğimizde içine girip yüzdüğümüz bir eğlence nesnesi olarak görüyor; o nedenle de çoğu kez bir deniz kentinde yaşadığımızı unutuyoruz.

IMG_3907

Suyu ve suyla ilgili her şeyi bu şekilde sevmediğimiz, koruyup kollamadığımız, onu yaşamımıza katmadığımız sürece, bayramını kutlamış ya da kutlamayı unutmuş olsak da deniz, liman ve boğazlarımızı koruyup kollamamız, onlar üzerindeki egemenliğimizi sürdürmemiz ne yazık ki mümkün olmuyor, olamıyor…

Ve tabii ki, bu önemli günde anılarımızla birlikte, sırf daha çok balık avlansın düşüncesiyle Karaburun açıklarında batırılan 9 Eylül Vapuru’nu unutmamak , onu devamlı anımsamak dileğiyle…

 

 

Gediz Deltası’nda yeni oyunlar

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfezi’nin iki yakası arasına yapılacak olan İzmir Körfez Geçişi, bildiğiniz gibi hem AKP hükümetinin hem de CHP’li İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin uzunca bir süredir yapmak istediği büyük bir proje.

Projenin sahibi Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü. İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyeleri de sanki bu proje kendi sınırları içinde hiç yapılmayacakmış gibi sessiz kalıp işe ortak olan belediyeler.

Hükümet bu projenin 2017 yılında başlayıp 2023 yılında bitmesi için kolları sıvamış durumda. Bu amaçla çok hızlı bir şekilde hazırlanan ÇED raporunu onaylayıp kesinleştirdiler. Amaçları 2917 yılı içinde ihaleyi yapıp inşaata başlamak. Aksi takdirde sıra sıra dizilip fotoğrafları çekilen o binlerce kamyon ve iş makinesi işsiz kalmış olacak…

road-pant-shutterstock_59147689

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise projeye yasal zeminini kazandıracak olan İzmir Ulaşım Ana Planı’nı hazırlamakla meşgul. Planın hazırlığını üstlenen Boğaziçi Limited Şirketi ile yapılan sözleşmeye göre planın normal koşullarda 10 Nisan 2017 tarihinde bitirilmesi gerekiyordu. Ancak belediye her işte olduğu gibi bu işi de uzattığından planın hangi tarihte bitirilip onaylanacağı şimdilik bilinmiyor.

Ancak iktidar çevreleri de bu arada boş durmuyor. Projenin başlangıç noktası olan Çiğli ve Sasalı bölgelerinde önemli hazırlıklar yapıyor. Porjeye karşı çıkanların Gediz Deltası Sulak Alanı, İzmir Kuş Cenneti ya da Ramsar Sözleşmesi ile korunan alanlar üzerinden yapabilecekleri olası itirazları karşılamak amacıyla Gediz Deltası Sulak Alanı ve İzmir Kuş Cenneti üzerinde ciddi müdahaleleri başlatıyor.

Bu müdahalelerin ipuçlarını, projeye ait ÇED Raporunun 170 ve 182. sayfaları arasındaki anlatımlarda bile görmek mümkün. Bu anlatımlardan da göreceğimiz gibi, iktidarın etkin olduğu tüm devlet kurumlarının olası hamleleri sanki bir film senaryosu gibi hazırlanarak hangi kurumun ne yapacağı, hangi işlemleri yapacağı önceden net bir şekilde öngörülmüş.

Sözkonusu ÇED raporundaki anlatımlara göre; İzmir-Manisa Planlama Bölgesi 1/100.000 ölçekli Çevre Düzenleme Planına giren proje alanının, Çiğli ve Karşıyaka ilçe sınırlarındaki güzergahı 1. derece doğal sit alanında, Sasalı kesimi Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi’nde ve Ramsar alanının dışında, Balçova ve Narlıdere ilçe sınırlarındaki kısmı ise 3. derece doğal sit alanında; ayrıca İzmir Valiliği İl Gıda Tarım Hayvancılık Müdürlüğü’nün belirlediği İP-15 nolu Kara Midye yetiştirme alanıyla 102 nolu Akivades Yetiştirme Alanı’nda kalmaktadır.  Proje alanı ayrıca Kıyı Kanunu gereğince yapı yasağı getirilen alanlar içinde bulunmaktadır.

Bütün bu engelleri ortadan kaldırmak ve projeyi yapacak olan müteahhit firmaya her türlü sorundan arındırılmış bir alanı teslim etmek amacıyla;

1. Proje alanının Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi içinde yer alması nedeniyle gelebilecek itirazları karşılamak amacıyla, sulak alanların ya tümüyle ortadan kaldırılmasını ya da sınırlarının daraltılmasını kolaylaştıran ve 04 Nisan 2014 tarih ve 28962 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği çerçevesinde Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca yapılmakta olan revize çalışmalarının sonuç vermesi beklenmektedir.

Bunun bir ilk adımı olarak da İzmir Kuş Cenneti’nin  korunması amacıyla oluşturulan çok ortaklı İzmir Kuş Cenneti Koruma ve Geliştirme Birliği’ni (İZKUŞ) sudan sebeplerle dağıtarak bu alandaki tek hakimin Orman ve Su İşleri Bakanlığı olduğunu hatırlatılmaktadır.

2. Proje alanın 1 ve 3. derece doğal sit alanında olması nedeniyle ortaya çıkabilecek bir takım sıkıntıların, bu konularda görevli ve yetkili olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın vereceği izinlerle aşılabileceğine inanıyorlar.

3. Kara midyesi ve akivades yetiştirme alanlarıyla ilgili sıkıntının, 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ve yönetmeliği kapsamında Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı’nın mütalaasına dayalı olarak alınacak izinler sayesinde aşılabileceğine emindirler.

4. Projenin 3621 sayılı Kıyı Kanunu hükümlerine tabi güzergahı kapsamında kıyı kenar çizgisinin deniz tarafını içeren kısmına ait imar planı teklifinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Mekansal Planlama Genel Müdürlüğü’ne iletilerek bu alana ait imar planının söz konusu bakanlık tarafından hazırlanacağı belirtilmektedir.

flamingo

Görüldüğü gibi, İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin kolaylıkla yapılabilmesi için iktidar tarafından bütün yollar açılmakta, açılan yollar tesviye edilip döşemesi yapılmakta, bütün pürüz ve sorunlar oldukça organize bir şekilde çözülmeye çalışılmaktadır.

Tabii ki, bütün bunları izleyip sessiz kalmak suretiyle suça ortak olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerinin işbirliğiyle…

Anlaşılan odur ki projeyle ilgili birçok sorun, iktidar olmanın pervasızlığı ve yerel yönetimlerin bu işi kolaylaştıran sessizliği ile aşılacak ve projeye başlanacaktır…

Tek bir istisna; suç ortaklığı yapıp iktidarın işini kolaylaştıranları tanımak, bilmek ve unutmamak koşuluyla…

 

 

Turizm: plajlar ve mavi bayraklar

Ali Rıza Avcan

Ülkemizdeki plajlarla marinalarda uygulanan Mavi Bayrak Programı, kâr amacı gütmeyen uluslararası bir sivil toplum örgütü olan FEE (Foundation for Environmental Education/Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı) tarafından yetkilendirilen Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜRÇEV) tarafından yürütülmektedir.

Mavi Bayrak Programı ilk olarak 1985 yılında Fransa’da başlatılmış, 1987 yılında Avrupa’da, 2001 yılından sonra da Avrupa dışındaki ülkelerde uygulanmaya başlamış ve sayısı her geçen yıl artan katılımcı ülkelerle gerçek anlamda küresel bir programa dönüşmüştür.

Tatlı su ve deniz alanlarında sürdürülebilir kalkınmayı destekleyen Mavi Bayrak Programı, yüzme suyu kalitesi, çevre yönetimi, çevre eğitimi ve can güvenliği konularında yüksek standartlara ulaşmayı hedeflemekte ve yerel yönetimlerle plaj işletmelerinin gösterdiği ilgi çerçevesinde; yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde turizm ve çevre sektörlerini bir araya getiren bir sisteme dönüşmektedir.

Vakıf başkanlığını Rıza Tevfik Epikmen‘ın yaptığı Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜRÇEV), kurulduğu 1993 yılından bu yana Mavi Bayrak, Eko Okullar, Çevrenin Genç Sözcüleri, Okullarda Orman ve Yeşil Anahtar gibi uluslararası çevre eğitim programlarıyla her yaştan insanın çevre koruma bilincine ulaşması için faaliyetler yapmaktadır.

Vakfın 14’ü şeref, 89’u kurucu olmak üzere toplam 158 üyesi bulunuyor. Üyeleri arasında Korel Göymen, Barış Mater, Çelik Tarımcı gibi bilim insanları, Köksal Toptan ile Yıldırım Aktuna, Erdal İnönü ve Ali Talip Özdemir gibi rahmetli politikacılar, Antalya, Aydın, Çanakkale, İstanbul ve Muğla valilikleri ile Antalya Büyükşehir Belediyesi, Dedeman Holding, Alarko Holding, SETUR, MİLTA gibi şirketler, Başaran Ulusoy, Hayrettin Karaca gibi iş adamları, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB), Türkiye Otelciler Birliği (TÜROB), Turizm Yatırımcıları Derneği (TYD) gibi turizm örgütleri, Deniz Ticaret Odası, Antalya Rehberler Odası gibi meslek örgütlerinin bulunduğu bu vakıfın kuruluş aşamasında hem de kuruluş sonrasında İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir Belediyesi dahil olmak üzere hiçbir İzmirli kurum, kuruluş ya da işletmenin yer almamış olması da oldukça dikkat çekici bir eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır.

Ayrıca kıyı turizmi alanında bildiğimiz bütün valilik ve belediye başkanlıklarıyla turizm şirketlerinin, turizm meslek örgütleriyle akademisyen ve politikacıların yoğun bir şekilde katıldığı böylesi bir örgütlenmede tatlı su ve deniz alanlarındaki plaj ve marinalardan yararlanacak olan insanları, başka bir anlatımla tüketicilerle doğa savunuculuğu yapanları temsil eden bir sivil toplum örgütünün bulunmaması da diğer büyük bir eksikliktir. 

Yeni Microsoft Excel Çalışma Sayfası

Türkiye Çevre Eğitim Vakfı’nın (TÜÇEV) Türkiye ölçeğinde yaptığı mavi bayrak çalışmalarını 2010-2017 yıllarını kapsayan sekiz yıllık dönem itibariyle ortaya koyan yukarıdaki tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere;

* Mavi bayraklı plan sayısı % 45, mavi bayraklı marina sayısı % 57, mavi bayraklı yat sayısı da % 8 oranında artmıştır.

* Mavi bayraklı plaj sayısı itibariyle sekiz yıl itibariyle Antalya birinci, Muğla ikinci, İzmir üçüncü, Aydın dördüncü ve Balıkesir de beşinci olmuştur.

* 2010-2017 döneminde mavi bayraklı plaj sayısı açısından en büyük gelişmeyi gösteren İzmir, 2017 verileri itibariyle ülkemizdeki toplam 454 mavi bayraklı plajdan 51’ine (% 11,25), toplam 22 mavi bayraklı marinadan 3’üne (% 13,65), toplam 13 mavi bayraklı yattan sadece 1’ine (% 7,70) sahiptir.

Mavi bayrak uygulamasının ülkemizdeki durumunu gösteren bu verilerin değerlendirilmesinin hemen ardından, turizmi ve çevre koruma çalışmalarını çok yakından ilgilendiren plaj, marina ve yatlardaki mavi bayrak uygulamasında İzmir’in eksikliğinin İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Çeşme, Seferihisar, Urla gibi önemli turizm ilçelerinin bu uygulamayı yapan Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜÇEV) içinde yer alarak aktif bir konuma gelmesini; ayrıca Tema Vakfı ya da Doğa Derneği gibi doğa/çevre savunuculuğu yapan sivil toplum kurumlarının bu vakıf içinde yer alarak sivil toplum denetimini gerçekleştirmelerini öneriyor, bu konunun da toplumsallaşması için çaba gösterilmesini istiyoruz.

980977_10151635636687485_708570558_o

Yazımızın bu bölümünde ise Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜÇEV) tarafından plajlar için belirlenmiş mavi bayrak kriterlerini açıklayarak bu konu ile ilgili olanları bilgilendirmek istiyoruz: 

PLAJLAR İÇİN MAVİ BAYRAK KRİTERLERİ 

ÇEVRE EĞİTİMİ VE BİLGİLENDİRME

Kriter 1: Mavi Bayrak Programı ve diğer FEE eko-etiketi ile ilgili bilgiler plajda sergilenmelidir. (zorunlu koşul)

Kriter 2: Sezon süresince farklı kategorilerde en az beş çevre bilinçlendirme etkinliği gerçekleştirilmelidir. (zorunlu koşul) 

Kriter 3: Yüzme suyu kalitesi bilgileri (deniz suyu analiz sonuçları) plajda sergilenmelidir. (zorunlu koşul)

Kriter 4: Plajı kullananlara, yörede yer alan kıyı alanları ekosistemi, hassas doğal alanlar ve çevresel özellikleri ile ilgili bilgiler verilmelidir (zorunlu koşul)

Kriter 5: Plajda bulunan donanımı ve olanakları gösteren bir harita Mavi Bayrak Panosunda sergilenmelidir.(zorunlu koşul)

Kriter 6: Yasalara göre hazırlanan plaj davranış kuralları panoda sergilenmeli ve plaj kullanımını düzenleyen yasalar istenildiğinde kolayca ulaşılabilecek bir yerde bulundurulmalıdır. (zorunlu koşul)

YÜZME SUYU KALİTESİ

Kriter 7: Plaj, numune alım yöntemi ve numune alma takvimi konusundaki şartlara tamamen uymalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 8: Plaj, alınan numunelerin analizi konusunda yüzme suyu kalitesi analiz standartları ve şartlarına tamamen uymak zorundadır. (zorunlu koşul)

Kriter 9: Sanayi ve kanalizasyon atıkları plaj alanını etkilememelidir. (zorunlu koşul)

Kriter 10: Yüzme suyu değerleri, mikrobiyolojik parametreler için verilen limitler içerisinde olmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 11: Yüzme suyu fiziksel ve kimyasal parametreler için verilen limitler içerisinde olmalıdır. (zorunlu koşul)

ÇEVRE YÖNETİMİ

Kriter 12: Plajın bağlı olduğu yerel yönetim/plaj yöneticisi plajlarda çevresel denetimleri ve kontrolleri yapmak ve bir çevre yönetim sistemini oturtmak amacıyla belde bazında Mavi Bayrak Plaj Yönetim Komitesi oluşturulmalıdır. (tavsiye)

Kriter 13: Plaj, arazi kullanımı ve işletme açısından kıyı alanları kullanımını içeren tüm yasalara uymalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 14: Hassas alanların yönetiminde ilgili yönetmeliklere uyulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 15: Plaj temiz tutulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 16: Plaja gelen yosun ve diğer doğal bitki kalıntıları, kötü bir görüntü yaratmadığı sürece plajda bırakılmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 17: Plajda yeterli sayıda çöp kutusu, atık konteynırı bulunmalı, düzenli olarak boşaltılmalı ve temiz tutulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 18: Plajda geri dönüştürülebilen atıkların ayrı ayrı toplanabilmesi için imkanlar olmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 19: Yeterli sayıda sıhhi olanaklar (tuvalet-lavabo) bulunmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 20: Sıhhi olanaklar temiz tutulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 21: Sıhhi olanaklar atıksu sistemine bağlı olmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 22: Plajda izinsiz kamp, araç kullanımı ve herhangi bir atık boşaltımı yapılmamalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 23: Köpekler ve diğer evcil hayvanların plaja girişleri katı bir şekilde kontrol edilmelidir. (zorunlu koşul) 

Kriter 24: Plajın bütün yapı ve ekipmanları bakımlı olmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 25: Yörede deniz ve tatlısu hassas alanları varsa, buradaki doğal yaşamı izleme programı uygulanmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 26: Plaj alanına ve belde içerisinde sürdürülebilir ulaşım araçları (toplu taşıma, bisiklet vb.) teşvik edilmelidir. (tavsiye)

CAN GÜVENLİĞİ VE HİZMETLER

Kriter 27: İhtiyaca cevap verebilecek sayıda cankurtaran ve gerekli tüm malzemeleri plajda bulundurulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 28: Plajda ilkyardım malzemeleri bulundurulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 29: Kirlilik kazaları ve riskleri ile mücadele edebilecek acil durum planları oluşturulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 30: Plajda farklı kullanımlar sonucu olabilecek kazalara karşı önlemler alınmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 31: Plajda kullanıcıların güvenliği için gerekli önlemler alınmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 32: Plajda içme suyu bulundurulmalıdır. (tavsiye) 

Kriter 33: Beldede en az bir Mavi Bayraklı plajda engelliler için tuvalet, erişim rampası gibi imkanlar bulunmalıdır. (zorunlu koşul)

the-blue-flag-greecepng

2017 yılında mavi bayrak almaya hak kazanmış İzmir plajları ile marina ve yatları ise şu şekilde sıralanabilir:

İzmir Mavi Bayraklı Plajlar & Marinalar_Sayfa_2

Blue

Had bildirmek…

Ali Rıza Avcan

Had bildirmek… Son zamanlarda gücü elinde bulunduranların ya da bulundurduğunu sananların sıklıkla kullandığı, bu nedenle de adeta moda olmuş bir deyim… Dün bir başbakan ya da cumhurbaşkanı, bugün bir gazeteci , yarın da menfaati tehlikeye girecek herhangi birinin; ama özellikle de iktidarı elinde bulunduran ya da bulundurduğunu sananların kullandığı, kullanacağı tehdit kokan bir deyim…

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğüne göre aşama, derece, sınır anlamına geliyor. Ömer Asım Aksoy’un Deyimler Sözlüğüne göre de “neler yapabileceğini ya da neler yapması gerektiğini bilerek onun ötesine geçmemek” anlamına geliyor.

Bu anlatımlara göre “haddini bilmek“, insan ilişkilerinde bir aşama, derece ya da sınırı ifade ediyor. Bu sınırın, derecenin ya da aşamanın geçilmemesi gerektiğini bir uyarı olarak anlatmaya çalışıyor.

Ama bir yandan da “haddini bildirmek“, “haddine mi düşmüş” ya da “haddi varsa” deyişlerinde olduğu gibi bir ast-üst ilişkisini çağrıştırıp tehdit eden bir gizli anlamı da var. Çünkü yine Ömer Asım Aksoy’un Deyimler Sözlüğüne göre, “haddini bildirmek” deyimi, “yetkili olmadığı işlere karışan, küstahça işler yapan kimseye sert işlemler uygulayarak yetki sınırını aşmaması gerektiğini öğretmek” anlamına geliyor.

Nitekim bu deyimin günlük kullanımına; özellikle de siyaset platformundaki son kullanımlarına baktığımızda genellikle kendini diğerinden daha üstte gören makam sahipleri tarafından kullanıldığını ve kendisinden aşağıda gördüğü kişi ya da kurumlara karşı bir tür azar, paylama ya da uyarı amacıyla kullanıldığını görüyoruz.

***

Gelelim geçtiğimiz hafta, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkımına “HAYIR!” dediğimiz için basın dünyasından gelen bize yönelik “had bildirme” uyarısına…

Ama bu konuya girip tartışmadan önce, bu tür tehdit kokan uyarılar karşısındaki kişisel tavrımı netleştirmek isterim.

Çünkü kendimi, oldum olası kuralları dikkate alan; akılcı, adil ve ikna edici oldukları sürece onlara uyan biri olarak görürüm.

O nedenle de basın dünyasından bir gazeteci, dikkat etmemiz gereken bir had ya da sınırdan söz edip bizim o sınırı aştığımız iddiasıyla haddimizi bildirme uyarısında bulunursa, aklıma hemen o gazeteciyle aramızdaki ilişkileri düzenleyen basın dünyasının ortak değer ve ilkeleri aklıma gelir.

Three-Monkeys-Wallpaper-Hd

Öncelikle yaptığım ya da yaptığımız şeyin o ilke ve değerlere göre doğru olup olmadığını araştırırım. Çünkü bana göre o camianın haddi; yani sınırı, o kurum ya da topluluk tarafından önceden belirlenmiş olan o ortak ilke ve değerlerdir ve o gazetecinin de o ilke ve değerlere uyma zorunluluğu bulunmaktadır.

Söz konusu “had bildirme” uyarısını yapan gazeteci, basın dünyamızın amiral gemisi olarak nitelenen Doğan Medya Grubu’nda gazeteci ve yönetici olarak görev yaptığından, öncelikle Hürriyet Gazetesi dahil 37 ayrı kurum ve markayı kapsayan Doğan Medya Grubu üyelerinin uymak zorunda olduğu 8 kurumsal ortak değer ile 34 maddeden oluşan yazılı basın yayın ilkelerine bakarak bize uyarıda bulunan gazetecinin o değer ve ilkelere uyup uymadığını araştırmamız gerekmektedir.

Bu amaçla Google’da yaptığım kısa bir araştırma sonucunda kolaylıkla bulduğumuz Doğan Medya Grubu Yazılı Basın Yayın İlke ve Değerleri‘nin bu konuyla ilgili düzenlemelerini şu şekilde özetleyebiliriz: 

“ORTAK DEĞERLERİMİZ

Ortak Değerler”imiz, yayıncının ve çalışanların en önemli ortak varlığı, yayın ilkelerimizin temelidir.

Ortak değerlerimiz, aynı zamanda, okur ve izleyicimizle aramızdaki sözleşmenin de esasını oluşturur.

Bizi tercih eden okur ve izleyicimize, mümkün olan en iyi kalitede, meslek etik ilkelerine uygun, yaratıcı, zaman zaman kalıp ve gelenekleri kıran, ama her zaman izleyicilerimize ve okurlarımıza saygılı bir yayıncılık faaliyeti vaad ediyoruz.

1. Güven
Genel tavırlarımızla toplumun, yayınlarımızla okurlarımızın ve izleyicilerimizin güvenini kazanmak en önemli değerimizdir. Doğan Yayın Grubunun bugününün ve yarınının temeli bu güven duygusudur

2. Bağımsızlık
a) Toplumun ve izleyicimizin güven duygusunun temelinde, Doğan Yayın Grubunun yönetimi ve çalışanlarıyla bağımsızlığı yatar.

Çalışanlarımız ve yöneticilerimiz, mesleki çalışmalarını her türlü çıkar ve nüfuz ilişkisinin dışında tutar; Grubun, kurumunun ve şahsının itibarını sarsacak türden bir faaliyet ve organizasyon içinde olamaz, bağımsızlığına gölge düşürecek çıkar çatışması durumlarından uzak durur.

3. Doğruluk ve gerçeklik
a) Yayınlarımızın temel işlevi, gerçekleri bozmadan, abartmadan, sansürlemeden, hiçbir baskı veya çıkar grubunun etkisi altında kalmadan, objektif bir biçimde kamuoyuna iletmektir.

b) Hiç bir zaman yayıncılık hızı, doğruluğun; abartma veya basitleştirme, gerçeğin çok yönlülüğünün önüne geçmemelidir. Bilmediğimizi açıkça kabul etmeli ve spekülasyona neden olmamaya çalışmalıyız.

c) İzleyicimizi ve okurumuzu, bilerek, kasten yanıltmamak; bilgi ve özen eksikliğimizden kaynaklanan yanıltmaları en aza indirmek ve en kısa zamanda düzeltmek hedefimizdir.

4. Tarafsızlık, çoğulculuk, hakkaniyet
a) Yayınlarımız, gerçeğin farklı boyutlarını yansıtacak şekilde çoğulcu, gerçeğin farklı yönlerini temsil eden düşünceler ve toplumsal aktörler karşısında ise tarafsız olmalıdır……………..

YAZILI BASIN YAYIN İLKELERİ

1. Gazetecilikte temel işlev, gerçekleri bulup bozmadan, abartmadan, sansürlemeden, hiçbir baskı veya çıkar grubunun etkisi altında kalmadan, objektif bir biçimde kamuoyuna iletmektir………………..

5. Gazete ve dergi çalışanlarının yayın amaçlı gezilerinin giderlerini karşılar. Davetle yapılacak gezilerde ise, gezilere gidilmesi ilgili birim yöneticisinin iznine bağlıdır. Davetle katılınan gezinin haber yapılması halinde, yayında, gezinin davet olduğu mutlaka belirtilir……………………….

23. Doğan Yayın Grubu Ortak Değerleri, bütün dijital platformlarında yapılan yayıncılığa, gazete ve dergilerin sosyal medyadaki faaliyetlerine ve yayınlarına dışarıdan katkıda bulunanları da kapsar.

24. Gazete ve dergi çalışanları, sosyal medyada da mesleki ve kurumsal kimliklerini unutmamalı, kurumun itibarını zedeleyecek ve saygınlıklarına gölge düşürecek davranışlardan kaçınmalıdır… 

25. Gazete ve dergi çalışanları dürüstlük, doğruluk başta olmak üzere geleneksel mesleki kurallar ve etik ilkeleri dijital mecrada da dikkat etmelidir…

31. Gazete ve dergi çalışanları, dijital mecrada yazdıklarını üçüncü kişilerin bağlamından kopararak başkalarına iletilebileceğinin bilincinde olmalıdır. Gazeteci, okur ve takipçilerini yanıtlarken hakaret, aşağılama, alay ve suçlama içeren dil kullanmamalı, özel hayatlara müdahale etmemeli, eleştirilere karşı yapıcı ve anlayışlı olmalıdır.”

Press-Freedom

BU değer ve ilkelerin incelenmesinden de görüleceği gibi, Doğan Medya Grubu’nda çalışanların yapacakları haber ve yorumlarda uymak zorunda kaldıkları değer ve ilkeler çok açık olup; sosyal medyada yayınladıkları yorumlara karşı fikirlerini özgürce beyan edenlere hadlerini bildirmek gibi bir görevleri bulunmamakta; aksine yapılan eleştirilere karşı yapıcı ve anlayışlı olmak gibi bir yükümlülükleri bulunmaktadır.

Bayramlık şiirler…

İki Kent

Dizlerinde kalırsın bir akşam vakti
Soluklarına uğrarsın, kısılmış gözlerine
Geçersin, geçersin, geçersin
Gökteki tek yıldızdan üşüyerek.

Görüyorsun değil mi?
Ne kadar inceldi kent
Ansızın bir kent daha görünecek.

Bak işte, duyuyor musun?
Öpüldün bırakıldın sanki
Bir değil iki tülü senin de soluğun.

Edip Cansever, Şairin Seyir Defteri

maxresdefault (1)

 

TEKNOKRATLAR

Bütün mimarlar yüksek, mühendisler de

Bir sen kaldın alçak mimar ey Sinan Usta!

Cemal Süreya, Üstü Kalsın

maxresdefault

DİLEKÇE
Sokağımsan
Ben anahtarı çevirdiğim zaman
Kapanan evin kapısı değil,
Senin kapın olsun açılan.

Adresimsen,
Mektuplarım doğru dürüst gelsin;
İki kişi telefonla konuşurken
Olmayalım hemen üç kişi.

Kentimsen,
Başka kentler de girsin araya;
Daha bir sevinçle katılayım,

Şenliğimsen.
Her şeyi yaz, tarihimsen,
Ama her bir şeyi;

Dilimsen,
Sen de koru biraz dilliğini.

Düşüncemsen,
Kızkardeşim pencereyi açsın;
Sorguçlu bir ışık aracılığıyla
Günyenisi dolsun içeri.
Uzat saçlarını Frigya,

Yarimsen,

Yurdumsan,

Söz ver Anadolu!

Cemal Süreya, Üstü Kalsın

Bayramlık fotoğraflar

Bayramın ikinci gününü de 2017 yılında yapılan Büyükçekmece 8. Uluslararası Fotoğraf Yarışması’nda ödül kazanan ya da sergilemeye değer bulunan fotoğraflardan yaptığımız seçkiye ayırıyoruz.

FİAP Altın Madalya - Mahfuzul Hasan Rana - ABD
FİAP Altın Madalya – Mahfuzul Hasan Rana – ABD
FİAP Altın Madalya - Rıdvan Süslü - Türkiye - Su
FİAP Altın Madalya – Rıdvan Süslü – Türkiye – “Su”
FİAP Bornz Madalya - Mehmet Kılıçoğlu - Türkiye - Perşembe Yaylası
FİAP Bronz Madalya – Mehmet Kılıçoğlu – Türkiye – “Perşembe Yaylası”
FİAP Bornz Madalya - Zülfü Gül - Türkiye - Benden İçeru
FİAP Bronz Madalya – Zülfü Gül – Türkiye – “Benden İçeru”
FİAP Gümüş Madalya - Aditi Singh Roy - Hindistan - Break the Fear
FİAP Gümüş Madalya – Aditi Singh Roy – Hindistan – “Break the Fear”
FİAP Gümüş Madalya - Erdal Türkoğlu - Türkiye - Son Bakış
FİAP Gümüş Madalya – Erdal Türkoğlu – Türkiye – “Son Bakış”
FİAP MAnsiyon - Ahmet Burak Güralp - Türkiye - Sokaklar
FİAP MAnsiyon – Ahmet Burak Güralp – Türkiye – “Sokaklar”
Sergileme - Bekir Yeşiltaş - Türkiye - Kar
Sergileme – Bekir Yeşiltaş – Türkiye – “Kar”
Sergileme - Mahfuzul Hasan Rana - ABD
Sergileme – Mahfuzul Hasan Rana – ABD
Sergileme - Ramazan Darı - Türkiye - Game
Sergileme – Ramazan Darı – Türkiye – “Game”
Sergileme - Soyer Özgür - Türkiye - Çocukların Gölgesi
Sergileme – Soyer Özgür – Türkiye – “Çocukların Gölgesi”

Bayramlık çizgiler…

Aydın Doğan Vakfı’nın 2012 yılında düzenlediği 29. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışmasında dereceye giren ve sergilemeye değer bulunan toplam 1.835 karikatür arasından bu bayram sabahı sizin için seçtiğimiz 35 güzel karikatürü, bayram neşesi, heyecanı içinde sizlerle paylaşmak istiyoruz. 

1600x400
Doğan Arslan, Birincilik Ödülü, Türkiye
600x450(1)
Javad Alizadeh, Birincilik Ödülü, İran
600x450(2)
Vladimir Stankovski, İkincilik Ödülü, Sırbistan
600x450(7)
Jose Antonio Costa, Başarı Ödülü, Brezilya
600x450(8)
Ludo Goderis, Başarı Ödülü, Belçika
600x450(9)
Muhittin Köroğlu, Başarı Ödülü, Türkiye
600x450(14)
Sergeii Riabokon, Başarı Ödülü, Ukrayna
600x450(30)
Abdul Rahaeem Yasir, Hasan Al Talgani, Irak
600x450(32)
Abdul Rahaeem Yasir, Hasan Al Talgani, Irak
600x450(56)
Agim Sulaj, Arnavutluk
600x450(58)
Agostino Natale, İtalya
600x450(67)
Ahmet Öztürklevent, Türkiye
600x450(89)
Aleksandr Dubovksi, Ukrayna
600x450(199)
Ayat Naderi, İran
600x450(367)
Dinçer Pilgir, Türkiye
600x450(297)
Cemalettin Güzeloğlu, Türkiye
600x450(380)
Doğan Arslan, Türkiye
600x450(384)
Dokhshid Ghodratipour, İran
600x450(444)
Fakhredin Dost Mohamad, İran
600x450(529)
Hadi Rahmati, İran
600x450(576)
Hasan Tekinalp Güreken, Türkiye
600x450(572)
Hasan Fazlic, Bosna-Hersek
600x450(889)
Mahmood Nazari, İran
600x450(964)
Mehmet Zeber, Türkiye
600x450(1170)
Nikola Listes, Hırvatistan
600x450(1358)
Raul Fernando Zuleta, Kolombiya
600x450(1459)
Samane Esvand Mahmoodi, İran
600x450(1522)
Shahram Rezaei, İran
600x450(1534)
Sidenei Marques, Brezilya
600x450(1588)
Srecko Puntaric, Hırvatistan
600x450(1598)
Sun Baoxin, Çin Halk Cumhuriyeti
600x450(1631)
Toyomasu Hideo, Japonya
600x450(1636)
Tsocho Peev, Bulgaristan
600x450(1735)
Wen Feng Gang, Çin Halk Cumhuriyeti
600x450(1747)
Vitolo Marian Barbara, Polonya

Postmodern Coğrafyalar

POSTMODERN COĞRAFYALAR: ELEŞTİREL TOPLUMSAL TEORİDE MEKÂNIN YENİDEN İLERİ SÜRÜLMESİ

Özgün Adı: Postmodern Geographies: The Reassertion of Space in Critical Social Theory
Yazar: Edward W. Soja
Çeviren: Yunus Çetin
Dizi Editörü: Bilge Sancı
Editör: Barış Cezar
Yayına Hazırlayan: Bülent Doğan
Kapak Tasarımı: Gülay Tunç
Sayfa Sayısı: 352
Özgün Dili: İngilizce
Basım Tarihi: Haziran 2017 |
Fiyat: 26,00 TL
ISBN: 978-975-570-873-7

Toplumsal bilimlerde “mekân”uzun süre tarihselciliğin gölgesinde kaldı. Düşünürler hep tarihsel olana, süreçlere odaklanıp mekânı yapay, ampirik düşünceye ve diyalektiğe aykırı görürken coğrafyacılar da kendi disiplinlerine saplanıp kaldılar. Postmodern Coğrafyalar’da Edward W. Soja, mekânın eleştirel teoride yeniden boy gösterme sürecini ele alarak, bu süreçteki tartışmaları gözler önüne seriyor. Foucault ve Lefebvre’den Giddens ve castells’e dek yirminci yüzyılın pek çok düşünürünün coğrafya ve kent planlamasına bakışını inceleyen Soja, postmodern dönemin coğrafi veçhesine odaklanarak tarihi mutlaklaştırıp coğrafyayı geri plana iten yaklaşımların kapsamlı bir eleştirisini yapıyor ve eleştirel toplumsal teoriyi mekânı içerecek bir kapasiteyle donatıyor.

Coğrafya disiplininin sınırlarını aşan bu çalışmasında Soja, Marksist coğrafyacıların mekân konusundaki eksiklerini irdelemenin yanı sıra toplumsal mekâna odaklanan kendi diyalektik düşüncesinin de temellerini atıyor.

Mekânın zamanla ilişkisinin kentsel teoriyi ne açılardan derinleştirebileceği ve kent mücadelesinde ne tür perspektifler sunabileceği üzerine düşünenler için.

Soja_Edward

YAZARI HAKKINDA

EDWARD W. SOJA, (1940-2015) doktorasını Syracuse Üniversitesi’nden almış, ilk araştırmalarını Kenya’da şehir planlaması üzerine yapmış ve sonrasında da uzun yıllar California Üniversitesi’nde şehir planlaması profesörü olarak görevini sürdürmüştür. Şehir planlaması, siyasi coğrafya ve kent teorisi alanlarında dünyanın sayılı araştırmacılarından biri olan Soja, başta Los Angeles olmak üzere kent mekânlarının ve toplumlarının postmodern eleştirel analizine odaklanmıştır. Soja mekânsal oluşumlar ve sosyal adalet konusunda önemli çalışmalar yapmış, 2015 yılında coğrafya alanının Nobel’i olarak da bilinen Vautrin Lud Ödülü’ne layık görülmüştür. 

Edward Soja’nın başlıca eserleri şunlardır: Thirdspace: Journeys to Los Angeles and Other Real-and-Imagined Places (1996), Postmetropolis: Critical Studies of Cities and Regions (2000), Seeking Spatial Justice (2010), My Los Angeles: From Urban Restructuring to Regional Urbanization (2014).

İÇİNDEKİLER

Önsöz ve Sönsöz

1. Tarih: Coğrafya: Modernite

2. Mekânsallaştırmalar: Marksist Coğrafya ve Eleştirel Toplumsal Teori

3. Sosyo-mekânsal Diyalektik

4. Kentsel ve Bölgesel Tartışmalar: İlk Tur

5. Yeniden İleri Sürme Girişimleri: Mekânsallaştırılmış Bir Ontolojiye Doğru

6. Mekânsallaştırmalar: Giddens’çı Yaklaşımın Eleştirisi

7. Kentsel ve Bölgesel Yeniden Yapılanmanın Tarihsel Coğrafyası

8. Her Şeyin Bir Araya Geldiği Yer: Los Angeles

9. Los Angeles’ı Parçalarına Ayırmak: Postmodern Bir Coğrafyaya Doğru

KAYNAKÇA

DİZİN

PostmodernCografyalar_KKK

OKUMA PARÇASI

Önsöz ve Sonsöz

Önsöz’le Sonsöz’ü birleştirmek, postmodern coğrafyalar üzerine yazılmış denemelerden oluşan bir kitabı sunmaya (ve noktalamaya) epey uygun bir tercih gibi geliyor. En başından itibaren bir niyetin, daha “yatay” ve farklı bağlantıların kurulabilmesi adına zamanın bildik kiplerini kurcalama ve doğrusal metnin olağan akışını sarsma niyetinin işaretini veriyor. Art arda sıralanarak gelişen anlatılara dayalı bir disiplin, okuru tarihsel biçimde düşünmeye koşulladığı için, metni bir harita gibi, zamansal değil de mekânsal bir mantıkla düğümlenen eşzamanlı ilişkiler ve anlamların bir coğrafyası olarak görmeyi zorlaştırmaktadır. Bense tarihsel anlatıyı mekânsallaştırmayı, durée’ye kalıcı bir eleştirel beşeri coğrafya eklemeyi amaçlıyorum.

Kitaptaki her deneme aynı merkezi temanın farklı bir veçhesini sunuyor: çağdaş toplumsal teori ve analizde eleştirel bir mekânsal perspektifin yeniden yerleştirilmesi. Zaman ve tarih, Batı Marksizminin ve eleştirel beşeri bilimlerin pratik ve teorik bilincinde en az yüz yıldır imtiyazlı bir konuma sahip olmuştur. Tarihin nasıl yapıldığını bilmek, özgürleştirici bilginin ve pratik siyasi bilincin öncelikli kaynağı, toplumsal yaşam ve pratiğin eleştirel yorumunun en önemli değişken taşıyıcısıydı. Ama belki de önemli sonuçları bizden gizleyen zamandan çok mekândır artık. En açıklayıcı taktiksel ve teorik dünyayı sunan edim de “tarihin yapımı”ndan ziyade “coğrafyanın yapımı” olabilir. Postmodern coğrafyaların üzerinde ısrarla durduğu önerme ve taahhüt budur.

Kitapta sunulan denemeler, özü itibarıyla tarihsel bir argümanın metin odaklı gelişimi olarak sırayla okunabilirler elbette. Ne var ki her denemenin merkezinde, katı tarihsel anlatıyı parçalarına ayırıp yeniden oluşturmaya; dilin zamansal hapishanesinden ve eleştirel teorinin esarete dayalı bildik tarihselciliğinden kurtularak, mekânsal bir yorumbilgisine, yani açıklayıcı bir beşeri coğrafyanın sağladığı bilgilere yer açmaya yönelik bir çaba yer almaktadır. Dolayısıyla, eşzamanlılıkları teşhis etmek uğruna yeri geldikçe metnin akışından sık sık sapılmıştır. Zaman ve mekânın, tarih ve coğrafyanın, dönem ve bölgenin, ardışıklık ve eşzamanlılığın birleşimlerinin değerlendirilmesi konusunda eleştirel açıdan daha açıklayıcı yollar yaratan bu sapmalar, anlatıya asıl amaçtan sapmaksızın neredeyse her noktasından dahil olmayı olanaklı kılan yatay şablonlardır. Sonsöz parantezine alınan ve aynı zamanda sonsöz yerine geçen bu önsöz, buradaki bilinçli yeniden dengeleme çabasının oyunbaz işaretlerinin ilkidir.

Tam da zamansal düzeni eğip bükerek kitaba başlamışken, Los Angeles’a dair serbest bir deneme mahiyetinde olan ve kendisinden önce gelenlerle hem bütünleşen hem de onları parçalara ayıran son bölüm, postmodern coğrafyalara yapılacak en iyi girizgâh olarak önerilebilir. “Los Angeles’ı Parçalara Ayırmak” tam anlamıyla postmodern bir peyzajın sorularla yüklü bir okuması, “öteki mekânları” ve gizli saklı coğrafi metinleri açığa çıkarma çabasıdır. Bu deneme, Jorge Luis Borges’in “Alef”i –yani, dünyada her yerin bir arada olduğu tek yeri, eşzamanlılığın ve paradoksun ancak ve ancak olağandışı bir dille tarif edilebilecek sınırsız mekânını– göz kamaştırıcı bir şekilde görmesinden / konumlandırmasından beslenmiştir. Borges’in gözlemleri, postmodern coğrafyaların yorumlanmasında karşılaşılabilecek kimi ikilemlere ışık tutar:

... Ve Alef’i gördüm. … Bir yazar olarak çıkmazım da bu noktada başlıyor. Dil tümüyle bir simgeler dizgesidir, bu dizgenin o dili konuşanlar tarafından kullanılması ortak bir geçmişe dayanır. Ama eğer öyleyse, ben zihnimin bütün çabalarına rağmen tümünü kavrayamadığı sınırsız Alef’i sözcüklere nasıl çevirebilirim… Yapmak istediğim şey gerçekten de olanakdışı. Çünkü sonsuza kadar giden bir dizinin birimlerini sıralamak olanaksız. Ben bir tek dev saniye içinde hem fevkalade hem korkunç olan milyonlarca eylem gördüm; hiçbiri de beni, hepsi mekânda aynı noktayı kapladıkları halde, birbirlerini gölgelememeleri, örtmemeleri kadar etkilemedi. Gözlerimin yakaladığı şey eşzamanlıydı, fakat şimdi yazacaklarım zaman içinde sıralanacak, çünkü dil sıralayıcıdır.

Eleştirel coğrafi betimlemeler içeren, toplumsal yaşamın kuşatıcı ve siyasallaştırılmış mekânsallığını dile getirmeye yönelik her iddialı çaba, benzer bir dilsel çaresizliğe gebedir. Kişinin coğrafyalara baktığı vakit gördüğü şey katı biçimde eşzamanlıdır, ne var ki dil ardışık bir silsileyi zorunlu kılar: iki nesnenin (kelimelerin) tıpatıp aynı mekânı (sayfa üzerinde) kaplamalarını olanaksız kılan, olabilecek en mekânsal dünyevi kısıtlama tarafından sınırları çizilen, cümleye dayalı önermelerin çizgisel bir akışı. Yeniden dermekten, yaratıcı bir biçimde yan yana getirmekten, zamanın hâkimiyetine karşı mekânsalı öne sürmenin ve eklemenin farklı yollarını aramaktan başka elimizden bir şey gelmez. Nihayetinde, postmodern coğrafyaların yorumlaması olsa olsa bir başlangıç teşkil edebilir.

Deneysel nitelikteki son bölüm, günümüz Los Angeles’ının post-Fordist peyzajında sahnelenmekte olan kentsel yeniden yapılandırmanın siyasal iktisadını ana hatlarıyla çizen yoğun bir bölümle desteklenmiştir. Burada, ıslah etmeye yönelik mekânsal “çözümleri” temel alan, postmodern kültürel dokuya bağlı yeni “esnek” sermaye düzenini örneklemek adına daha somut bir bölgesel coğrafya sunulmuştur. Bu esaslı ve yüklü betimin sonrasında/öncesinde, kapitalist şehirlerdeki kentsel biçimlenmelerin gelişimi, kapitalist devlette görülen eşitsiz bölgesel gelişmenin değişken mozaiği ve mekâna dayalı uluslararası işbölümünün muhtelif yeniden düzenlemeleri analize tabi tutularak, kapitalizmin tarihsel coğrafyası daha geniş bir çerçeveye yerleştirilmiştir.

Metnin başka yerlerinde olduğu gibi burada da kapitalist gelişmenin mekânsal ve zamansal ritmine dair bir önkabul vardır: kapitalist toplumların son iki yüz yıldır başarılı bir şekilde ayakta kalmasının meydana getirdiği, dönemselliğin ve mekânsallaştırmanın makro perspektifte birleşimine dair bir önkabul. Yine aynı şekilde buradaki amaç, zamansal ardışıklıkla mekânsal eşzamanlılığın arasındaki zengin karşılıklı etkileşimden doğan eleştirel bakış açısının açılması ve keşfedilmesidir. Postmodern ve post-Fordist coğrafyalar, kapitalist gelişmenin birbirini izleyen devirleriyle bin bir farklı biçimde bağıntı kurabilecek bir dizi mekânsallığın en son ürünleridir. Ayrıca şehirlerin, bölgelerin, devletlerin ve dünya ekonomisinin tarihsel coğrafyalarını yorumlayabilecek açıklayıcı bir mekânsal ve zamansal alt-metin olarak “uzun dalga” teorisini de Ernest Mandel, Eric Hobsbawm, David Gordon gibi isimlerden uyarlıyorum.

Son üç denemenin daha ampirik bir yaklaşım sergileyen mekânsallaştırmaları, modern eleştirel toplumsal teori ve söylemin kapsamlı yeniden yapılandırmasıyla beliren başka postmodern coğrafyaların saptandığı ilk iki bölümde daha farklı biçimlerde ele alınmış ve açıklanmıştır. Michael Foucault, John Berger, Fredric Jameson, Ernest Mandel ve Henri Lefebvre’in fikirlerine başvurarak eleştirel toplumsal teorinin düşünsel tarihini mekân, zaman ve toplumsal varlığın yanı sıra coğrafya, tarih ve toplumun değişken diyalektiklerini kapsayacak şekilde yeniden yazarak geleneksel anlatıyı mekânsallaştırmayı denedim. İlk bölümde, mekânı konu edinen bir yorumbilgisinin ikincil konuma düşürülmesinin izleri, tarihselciliğin on dokuzuncu yüzyıla uzanan köklerine ve ardı sıra gelişen Batı Marksizmiyle eleştirel beşeri bilimlere dek sürülmektedir. Modernite deneyiminde ve modernitenin kavramsallaştırılmasında can alıcı değişimlerin vuku bulduğu bir dönemdir bu. Kapitalist şehirlerin ve bölgelerin makro-tarihsel coğrafyasına dalga dalga yayılan kriz ürünü ritim, eleştirel teorik bilincin tarihinde de yansımasını bulur: böylece –yeniden yapılandırma ve modernizasyonun dört temel aşamasının ilkini temsil eden– devrim çağından bu yana, kapitalizmin değişen siyasal iktisadını hemen hemen aynı yarım yüz yıllık bloklara ayrılmış evrelere bölen, iç içe geçmiş bir eleştirel düşünce “rejimleri” silsilesi sunar.

On dokuzuncu yüzyılın, odak noktasını büyük yankıları olacak 1848-51 olaylarının oluşturduğu orta devresi, rekabete dayalı sınai kapitalizmin klasik çağıydı. Eleştirel düşüncenin izini ister Fransız  sosyalizminin, ister İngiliz siyasal iktisadının, istersek de Alman idealist felsefesinin perspektifinden sürelim; söz konusu dönemde tarihselcilik ve mekânsallık, özgürleştirici bilincin hemen hemen eşit konuma sahip iki kaynağıydı. Bu coğrafyaların yeniden biçimlendirilmesi Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da yeni yeni konumlanan burjuva devletleri için önemli bir amaç haline gelmeye başlamışken sınai kapitalizmin özgül coğrafyasına karşı çıkmak ve onun mekânsal ve yerel yapılarına meydan okumak, bu dönemde ortaya çıkan radikal eleştirilerin ve bölgesel toplumsal hareketlerin çok önemli bir niteliğiydi. Ne var ki her durumda da açıkça mekânsal bir nitelik taşıyan (radikal veya liberal) eleştiriler, Paris Komünü’nün düşüşünü izleyen dönemde, zaman ve tarihin devrimci öznelliğine dair daha baskın Avrupa-merkezci savlar tarafından gölgede bırakıldı.

Geriye dönüp incelendiğinde, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreği, bir yanda tarihselciliğin yükseldiği, öte yandaysa mekânın eleştirel toplumsal düşünce içerisinde kaybolduğu bir devir olarak görülebilir. Sosyalist eleştiri Marx’ın tarihsel materyalizmi etrafında mevkilenmişti. Comte’çu ve Yeni Kantçı etkiler ise toplumsal felsefeyi yeniden şekillendiriyor, kapitalizmin gelişmesini tarihsel (ve yalnızca tali anlamda coğrafi) bir süreç olarak yorumlamak isteyen yeni “beşeri bilimleri” olanaklı hale getiriyordu. Mekânsallaştırmanın önünü kesen tarihselciliğin bu yükselişi, kapitalizmin ikinci modernizasyonuyla ve bir imparatorluklar ve şirket oligopolleri çağının başlangıcıyla çakışmıştı. Günümüzde daha yeni ayırt edilip incelenmeye başlanan bu tarihselcilik, eleştirel toplumsal söylemin bir nesnesi olarak mekânı öylesine başarılı bir şekilde ketledi, değersizleştirdi ve depolitize etti ki, neredeyse bir asır boyunca özgürleştirici bir mekânsal pratiğin olasılığı bile mevzubahis olamadı.

Rus Devrimi’nden aşağı yukarı 1960’ların sonlarına kadar uzanan bir dönemi içeren kapitalizmin üçüncü modernizasyonu ve onu izleyen Fordizm ve bürokratik devlet yönetimi çağı boyunca, tarihin coğrafya karşısındaki teorik önceliği pek değişmedi. Foucault’nun daha sonra yapacağı tanımıyla, on dokuzuncu yüzyılın zaman ve tarih saplantısı, modern eleştirel düşünceye damgasını vurmaya devam etti. İlk bölüm, Foucault’nun özet niteliğindeki gözlemiyle başlayıp yine onunla sona ermektedir: “Diyalektik olmayan; cansız, sabit ve hareketsiz addedilen mekândı. Buna karşılık yaşamın ta kendisi, bereketli, verimli ve diyalektik olansa zaman.” Coğrafi tahayyülün küçük akarsuları, ana akım Marksizm-Leninizm ve pozitivist toplum bilimleri dışında akmayı sürdürse de, anlaşılmaları güçtü ve etkileri çok sınırlı kaldı.

Ne var ki 1960’ların son yıllarında yaşanan krizlerin tetiklediği dördüncü modernizasyon ile birlikte, bu uzun soluklu modern eleştirel gelenek değişikliğe uğramaya başladı. Hem Batı Marksizmi hem de eleştirel beşeri bilimler, kenetlenmiş merkeziyetlerini kaybederek daha heterojen parçalara bölündüler. Yeni bir yüzyıl sonuna adım adım yaklaşılırken, günümüzün yeniden yapılandırılmış dünyasında filizlenen tehlikeler ve olanaklar üzerinde kontrol sağlamak için yeni başka akımlar kendi aralarında rekabet etmektedir. Postmodernite, postmodernizasyon ve postmodernizm gibi kelimeler, her ne kadar benzeşmez ve daha çok kötüleyici yananlamlara gebe olan ihtilaflı ve çetrefil terimler olsalar da, gerek yaşanan bu kültürel, siyasal ve teorik yeniden yapılanmanın, gerekse bu süreçle birçok yönden ilişkili olan mekânın yeniden ileri sürülmesine yapılan vurgunun en doğru tarifleri gibi görünmektedir.

Bir vakitler bu çok hızlı gelişen “post’a hücum”a kuşkuyla yaklaştığım için “Antipost” adında, yalnızca postmodernizmle değil, post-endüstriyalizmden postyapısalcılığa dek bir dizi “-izmle” de mücadele edecek bir dergi kurmayı düşünmüştüm. Başlıktaki taahhütten de anlaşılacağı üzere, postmodern yaftası ve onun eleştirel düşüncede ve maddi yaşamda yaşanabilecek çığır açıcı değişimleri açıkça muştulayan tınısı, artık daha çok içime siniyor. İçinde bulunduğumuz dönemi, kendilerini postmodernist olarak tanımlayan (fakat aslında anti-modernist demenin daha yakışık alacağı) kimi isimlerin ilan ettiği gibi, tüm ilerici Aydınlanma sonrası düşünceden bütünüyle koparak onun yerini alan bir dönem olarak görmüyorum. Modernitenin baştan aşağı yeniden yapılandırıldığı bir dönemden geçtiğimize inanıyorum daha çok. Postmodern akımların sergilediği genelgeçer yeni muhafazakârlığa ve anlaşılmaz kılıcı tuhaflıklara karşı günümüz solunun takındığı kuşku dolu husumeti de anlamıyor değilim. Ne var ki, postmodernizmi hepten gerici addedecek olursak sayısız fırsatı elimizden kaçıracağımıza da bir o kadar eminim.

Bana göre postmodern solun önündeki en büyük politik görev, kapitalizmin sürmekte olan –çarpıcı ve çoğu zaman de çetrefil nitelikteki– dördüncü modernizasyonunu evvela teşhis etmek, sonra da güçlü bir şekilde yorumlamaktır. Bu kapsamlı yeniden yapılandırmanın, salt modern Marksizmin ve radikal beşeri bilimlerin geleneksel aygıt ve kavrayışlarıyla pratik ve siyasi açıdan anlaşılamayacağı gitgide netleşmektedir. Vaktiyle modern solda saf tutan birçok ismin alelacele yaptıkları gibi, söz konusu aygıt ve kavrayışları elden çıkarmaya lüzum yoktur. Kendisi de daha esnek ve uyarlanabilir bir şekilde yeniden yapılandırılan çağdaş kapitalizmle baş etmek adına, bu aygıt ve kavrayışlar da daha esnek ve uyarlanabilir bir hale getirilmelidir. Sözgelimi Reaganizm ve Thatcherizm gibi gerici postmodern siyasetlere, direniş ve gizemsizleştirmeye dayalı bilgiyle donanmış bir postmodern siyasetle doğrudan doğruya karşı konulmalıdır. Sınıf sömürüsünün, ırk ve toplumsal cinsiyet tahakkümünün, kültürel ve bireysel dışlanmanın ve çevresel bozulmanın yeniden yapılandırılmış araçlarını, günümüzde yeni ve farklı yollarla temsil edip gizleyen aldatıcı ideolojik perdeleri kaldırabilecek bir karşı çıkış olmalıdır bu. Postmodernitenin tehlikeleri ve fırsatlarına dair tartışmalardan vazgeçilmemeli, aksine bu tartışmalar bir araya getirilmelidir; çünkü tehlikede olan, hem tarih hem de coğrafya yapma kabiliyetidir.

Burada radikal bir postmodern politik program oluşturmayı öneriyor değilim. Buna karşılık, sonunda nasıl şekillenirse şekillensin, yürüttüğüm projenin en başından itibaren sürekli olarak mekânsallaştırıldığından emin olmak istiyorum. Önemli hususların mekân aracılığıyla bizden nasıl gizlendiğini, toplumsal yaşamın sözde masum mekânsallığında iktidar ve disiplin ilişkilerinin ne şekilde işlenmiş olduğunu, beşeri coğrafyaların çıkar politikası ve ideolojiye nasıl battığını her an aklımızda tutmalıyız. Dolayısıyla bu dokuz denemenin her biri, bir mekânsallaştırma teşebbüsü ya da yeni bir eleştirel beşeri coğrafya oluşturmak adına düşülen bir derkenar gibi görünebilir; çağdaş politik ve teorik değişimlere göre hizalanmış bir tarihsel ve coğrafi materyalizm olarak okunabilir.

Tarihselciliği –basit bir tarih karşıtlığına düşmeksizin– doğrudan doğruya eleştirmek, eleştirel düşüncenin ve politik eylemin mekânsallaştırılmasına yönelik atılması gereken önemli bir adımdır. İlk dört deneme, Batı Marksizmi ile Modern Coğrafya disiplinleri ve söylemlerinin giderek gelişen karşılaşmalarını katederek, eleştirel toplumsal teoride mekânın bastırılmasının ve sonra yeniden ileri sürülmesinin izini sürmek adına, tarihselciliğin azametli örgüsünü ters yüz etmektedir. Gerek bu karşılaşmanın sonunda ortaya çıkan ve açıkça Marksist bir nitelik gösteren coğrafya, gerekse sonraki teorik tartışmaları güçlü bir biçimde şekillendiren Fransız Marksizmleri üzerinde etraflıca durulmuştur. Çünkü bunlar, mekânın sahiden “önem taşıdığı”, beşeri coğrafyanın tarihsel tahayyül içerisinde topyekûn yitmediği eleştirel bir söylemi, neredeyse kendi başlarına ayakta tutmuşlardır.

3. ve 4. bölümlerde, toplumsal ve mekânsal diyalektiğin, kentsel olanın teorik özelliğinin ve kapitalizmin varlığını sürdürmesinde coğrafi eşitsiz gelişimin hayati rolleri üzerine daha önce yazdıklarıma dönüp bakıyorum. Bu üç tema, temel Marksist kavramları ve analiz yöntemlerini kullanarak, eleştirel toplumsal teoride mekânın yeniden ileri sürülmesi adına önemli birer sıçrama tahtası sağlamıştır. Tek başına ele alındıklarındaysa bu bölümler pek ikna edici bulunmayabilir; çünkü az çok geleneksel bir Marksizmin kullandığı retorik dil aracılığıyla ifade bulan, hemen hemen tamamıyla mantığa başvuran bir ikna yöntemine ve iddialı teorik argümanlara dayanmaktadırlar. Son üç bölüm bu argümanlara daha ampirik ve açıklayıcı bir temel sağlamaya çalışırken, ilk ikisi aynı argümanların tarihsel köklerine ve gelişimine açıklama getirmektedir. Ne var ki 5. ve 6. bölümlerde, teorik tartışmalardan uzaklaşıp ontolojinin daha soyut düzlemine geçerek “geride kalan bağlantılara” eğilen destekleyici ve örnekleyici bir başka yola sapıyorum. Kitabın orta kısmında yer alan bu bölümler, birçok bakımdan bu deneme toplamının ana eksenini oluşturmaktadır. Farklı bir girizgâh yapmak için okumaya bu kısımdan da başlanabilir.

Mekânın yeniden ileri sürülmesi ve postmodern coğrafyaların yorumlanması, somut toplumsal araştırmalarda ve malumata dayalı politik uygulamalarda mekânsal yönteme daha fazla dikkat çekmek adına yapılmış bir çağrıya yanıt veren ampirik bir incelemenin odağı değildir yalnızca. Mekânın yeniden ileri sürülmesi, coğrafyayı
teorik açıdan tarih kadar önemliymiş gibi gösteren yüzeysel bir dilsel mekânsallaştırma, toplumsal teorinin basit bir şekilde ve eğretilemeli olarak yeniden düzenlenmesi de değildir. Mekânı ciddiyetle ele almak, ontoloji dahil soyutlamanın her boyutunda eleştirel düşüncenin ve çözümlemenin çok daha esaslı bir biçimde parçalarına ayrılıp yeniden birleştirilmesini gerektirir. Belki de özellikle ontoloji boyutunda gereklidir bu; çünkü tarihselciliğin mekânsallaştırmayı ortadan kaldıran tahrifleri, en sağlam köklerini varoluşsal tartışmanın işte bu temel boyutunda salmıştır.

5. bölüm yeni bir mekânsal perspektif kazanmış Nicos Poulantzas’ın, Batı Marksizm tarihini belirleyen mekân ve zamana dair yanılsamalar üzerine –Lefebvre’i ve Foucault’yu anımsatacak şekilde– yaptığı kimi gözlemlerle ontolojik bir yapısökümü başlatır. Poulantzas’ın devlet ve toplumun mekânsal “matrisini” üretim ilişkilerinin hem önkoşulu hem de tecessümü olarak, sadece “temsili” bir biçimden ziyade “asli bir maddi çerçeve” biçiminde kavramsallaştırması bilhassa önemlidir. İki süreğen yanılsamanın, Batı’da geçerli mekân görme biçimlerini ve mekânsallığı eşzamanlı (yine o kelime) şekilde hem bir toplumsal ürün (ya da sonuç) hem de toplumsal yaşamda biçimlendirici bir güç (ya da araç) olarak gören üçüncü bir yorumlayıcı coğrafyanın eleştirel incelemesine set çekecek kadar boyunduruk altına aldığını –gerek toplumsal mekânsal diyalektik için gerekse tarihsel-coğrafi bir materyalizm için hayati bir kavrayış– ileri sürmek adına, bu gözlemleri daha da ileri taşıdım.

 

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, 15 Ekim 1985 tarihinde İsveç’in başkenti Stockholm’de Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Sürekli Konferansı’nda hazırlanarak Yerel Yönetimlerden Sorumlu Avrupa Bakanlar Konferansı’nda kabul edilerek aynı tarihte sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin imzasına açılmıştır. Yürürlüğe girebilmesi için en az 4 üye ülke tarafından onaylanması koşulu bulunan Şart 1 Eylül 1988 tarihinde bu sayıya ulaşılmasıyla resmen yürürlüğe girmiş olup Eylül 2011 itibariyle Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkeden 45’i tarafından onaylanmıştır. Şart, akit tarafları, yerel yönetimlerin siyasi, idari ve mali bağımsızlığını güvence altına alan temel kuralları uygulama taahhüdü altına sokmakta, yerel özerklik ilkesinin ulusal mevzuatta ve uygulanabilir olduğu hallerde, Anayasa’da tanınması hükmünü getirmektedir.

Kanunun koyduğu sınırlar içinde hareket eden yerel yönetimler, kendi sorumlulukları altında, yerel halkın çıkarlarına uygun olarak, kamu işlerini düzenleyip yönetebilecektir. Buna göre, Şart, kamu sorumluluklarının tercihen vatandaşlara en yakın makamlar tarafından yerine getirilmesi gerektiğini, daha üst yönetim seviyelerinin yalnızca koordinasyon amacıyla veya görevlerin yerine getirilmesinin daha alt düzeylerde mümkün olmadığı veya daha az verimli olduğu hallerde düşünülmesi gerektiğini kabul etmektedir. Bu amaçla, yerel yönetim sınırlarının korunması, yerel yönetimlerin görevleri için yeterli idari yapılar ve kaynaklar bulunması, yerel düzeyde sorumlulukların yerine getirildiği koşullar, yerel yönetimlerin faaliyetlerinin idari denetimi, yerel yönetimlerin mali kaynakları ve yerel özerkliğin yasal korunmasına ilişkin ilkeleri ortaya koymaktadır.

Kent 103

Şart’ta bulunan yerel özerklik ilkeleri, yerel yönetimlerin tüm kategorileri için geçerlidir. Şartın 12. maddesine göre her akit taraf, asgari on adedi aynı maddenin 1.paragrafında belirtilenler arasından seçilmek üzere, Şart’ın asgari yirmi paragraf ile kendisini bağlı saymayı taahhüt etmekle yükümlüdür.

Özerklik Şartı 3 ana bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölümde, özerk yerel yönetim kurumu için var olması gereken anayasal ve yasal zeminden bahsedilmektedir. Böyle bir zemin içerisinde devletin rolünün azaltılması, devletin yerel yönetimler üzerindeki denetiminin en az seviyeye indirilmesi, yerel yönetimlerin görev ve yetki alanındaki kriterlerin belirlenerek görevin önemiyle orantılı gelir kaynakları sağlanmasının önemi vurgulanmaktadır.

İkinci bölümde, Şart’ı onaylayan ülkelerin yükümlülükleri ve sorumluluklarının neler olduğu açıklanmaktadır. Bu yükümlülük ve sorumluluklar, Şart’ı imzalayan devletlerin Şart’ın ilkelerini yaşama geçirmek için yaptıkları anayasal ve yasal düzenlemeleri Avrupa Konseyi’ne bildirilmelerini de zorunlu kılmaktadır.

Üçüncü bölümde ise, uygulama ve yürürlükle ilgili hususlar yer almaktadır.

Şart’ın önsözünde, yerel makamların demokratik rejimin temellerinden birisi olduğundan bahisle, halkın kamu hizmetlerine katılımı konusunda tüm üye devletlerin hemfikir olduğu düşüncesi hâkimdir. Özerklik bir toplumun veya kuruluşun ayrı bir yasaya bağlı olarak kendi kendini yönetme hakkıdır. Özerklik kesinlikle keyfi karar alma anlamına gelmemektedir. Hizmetlerdeki etkinlik ve kaliteyi sağlamak ve daha iyi bir denetimi gerçekleştirmek için verilen bir yetkidir.

Özerk yerel yönetim için asgari koşulları belirlediği kabul edilen Şart’ın 4. maddesinde özerk yerel yönetimin kapsamı aşağıdaki ilkeler çerçevesinde belirlenmektedir:

 •    Yerel yönetimlerin temel yetki ve sorumlulukları anayasa ya da yasa ile belirlenecektir. Bununla beraber, bu hüküm yerel yönetimlere yasaya uygun olarak belirli amaçlar için yetki ve sorumluluklar verilmesine engel teşkil etmeyecektir.•    Yerel yönetimler, yasa tarafından belirlenen sınırlar içerisinde, yetki alanlarının dışında bırakılmış olmayan veya başka herhangi bir makamın görevlendirilmemiş olduğu tüm konularda faaliyette bulunmak açısından tam takdir hakkına sahip olacaktır.
•    Kamu sorumlulukları genellikle ve tercihen vatandaşa en yakın olan makamlar tarafından yerine getirilecektir. Sorumluluğun bir başka makama verilmesinde, görevin kapsam ve niteliği ile kapasite ve mali yük göz önünde bulundurulmalıdır.
•    Yerel makamlara verilen yetkiler normal olarak tam ve münhasırdır. Yasada öngörülen durumların dışında, bu yetkiler merkezi idare veya bölgesel makamlar tarafından zayıflatılamaz veya sınırlandırılamaz.
•    Yerel makamların merkezi veya bölgesel bir makam tarafından yetkilendirildiği durumlarda, bu yetkilerin yerel koşullarla uyumlu olarak kullanılabilmesinde yerel makamlara olanaklar ölçüsünde takdir hakkı tanınacaktır.
•    Yerel makamları doğrudan ilgilendiren tüm konulara ilişkin planlama ve karar alma süreçleri içinde, kendilerine olanaklar ölçüsünde, zamanında ve uygun biçimde danışılacaktır.

Türkiye tarafından çekince konulan maddelerin değerlendirilmesi

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Türkiye tarafından 21 Kasım 1988 tarihinde imzalanmış, 21 Mayıs 1991 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 3723 sayılı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanunla TBMM tarafından onaylanması uygun görülmüş ve 3 Ekim 1992 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 92/3398 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanarak 1 Nisan 1993’den itibaren geçerli olmak üzere yürürlüğe konulmuştur.

Türkiye, Şart’ın 12. maddesinin birinci fıkrasına göre kendini aşağıdaki madde ve fıkralarla bağlı saymıştır:

•    Madde 2
•    Madde 3, fıkra 1 ve 2
•    Madde 4, fıkra 1, 2, 3, 4 ve 5
•    Madde 5
•    Madde 6, fıkra 2
•    Madde 7, fıkra 1 ve 2
•    Madde 8, fıkra 1 ve 2
•    Madde 9, fıkra 1, 2, 3, 5 ve 8
•    Madde 10, fıkra 1

Kent 104

Bir başka ifadeyle ülkemiz Şart’ın:

• Yerel makamları doğrudan ilgilendiren planlama ve karar süreçlerinde kendilerine danışılmasını içeren 4. maddesinin 6. fıkrasına,

• Yerel yönetimlerin iç örgütlenmelerinin kendilerince belirlenmesini içeren 6. maddesinin birinci fıkrasına,

• Yerel olarak seçilmiş kişilerin görevleriyle bağdaşmayacak işlev ve faaliyetlerinin kanun ve temel hukuk ilkelerine göre belirlenmesini içeren 7. maddesinin üçüncü fıkrasına,

• Vesayet denetiminin, denetleyen makamın müdahalesinin korunmak istenen yararın önemiyle orantılı olarak sınırlandırılmasını sağlayacak biçimde yapılmasını içeren 8. maddesinin üçüncü fıkrasına,

• Dokuzuncu maddesinin; yerel yönetimlere kaynak sağlanmasında hizmet maliyetlerindeki artışların mümkün olduğunca hesaba katılmasını içeren dördüncü, yeniden dağıtılacak mali kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda yerel yönetimlere önceden danışılmasını içeren altıncı ve yapılacak mali yardımların yerel yönetimlerin kendi politikalarını uygulama konusundaki temel özgürlüklerinin mümkün olduğu ölçüde ortadan kaldırmamasını içeren yedinci fıkrasına,

• 10. maddesinin; yerel yönetimlerin ortak çıkarlarını koruma ve geliştirme için uluslararası yerel yönetim birliklerine üye olma ve diğer devletlerin yerel makamlarıyla işbirliği yapabilmeleri içeren ikinci ve üçüncü fıkralarına,

• Yerel yönetimlerin, iç hukukta kendilerine tanınmış olan yetkilerin serbestçe kullanımı ve özerk yerel yönetim ilkelerine riayetin sağlanması için yargı yoluna başvurabilmelerini içeren 11. maddesine çekince koymuştur.