İZBAN için kamulaştırma yapılmış olsaydı ne olurdu?

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu uzunca bir süredir İzmir’in Türkiye’nin en uzun raylı sisteme sahip kenti olduğunu belirterek bütün bu sistemin merkezi yönetimden tek bir kuruş para alınmadan, sadece belediyenin kendi olanaklarıyla yapıldığını ifade ediyor.

Nitekim yakın zamanda sonuçlanan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın tanıtımı amacıyla yapılan toplantıda ve Son Söz TV’de katıldığı son programda “Başka kentlerin metroları, raylı sistemleri merkezi hükümet tarafından yapılırken, biz kendi yağımızla kavrulup 11 km raylı sistemi 170 km’ye çıkarmışken, bizden yetki ve imza desteğinin bile esirgenmesini bu vesileye İzmirli hemşerilerimle paylaşmak istedim. Bu konularda fazla konuşmak istemediğimi, iş odaklı çalıştığımı biliyorsunuz. Ama zaman zaman bazı konuların paylaşılmasının yararlı olduğunu düşünüyorum” diyerek bütün bu 170 kilometrelik raylı ulaşım sistemini kendi olanaklarıyla yaptıklarını ifade etmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın bu demecini değerlendirmeden önce toplam uzunluğu 170 kilometre olarak ifade edilen raylı ulaşım sistemini, İzmir Metro ile İZBAN’ın verdiği resmi bilgilere göre gözden geçirelim:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi İzmir Metro’nun verdiği bilgiye göre şu an Fahrettin Altay-Evka3 hattında çalışmakta olan 17 istasyonlu hattın toplam uzunluğu 20 kilometredir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’nün (TCDD) % 50 + %50 ortaklığıyla kurduğu İZBAN’nın verdiği bilgiye göre şu an Selçuk-Aliağa hattında işletilmekte olan 40 istasyonlu İZBAN hattı ise toplam 136 kilometre uzunluğundadır.

Bu iki hattı birleştirdiğimizde bulduğumuz rakam ise 156 kilometredir.

Bu uzunluğa yine şu an itibariyle Alaybey-Ataşehir hattında işletilmekte olan 8,83 kilometre uzunluğundaki 14 duraklı Karşıyaka tramvayını eklediğimizde toplam uzunluk 164,83 kilometreyi bulmaktadır. 

Henüz Fahrettin Altay-Halkapınar güzergahında inşa edilmekte olan 12,83 kilometre uzunluğundaki 18 duraklı Konak tramvayını dikkate aldığımız ise bu uzunluk 177,66 kilometreye ulaşmaktadır.

haber372_0

Bu hesaptan da anlaşılacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu 170 kilometrelik hattan söz ederken henüz yapım aşamasında olması nedeniyle işletmeye alınmamış olan Konak tramvayını bu hesaba dahil etmektedir.

Bu durumda metro, hızlandırılmış tren ve tramvay hatlarından oluşan sistemin % 77’sinin hızlandırılmış trene (İZBAN), % 11’nin metroya (İzmir Metro), geriye kalan % 12’sinin ise henüz bitmemiş kısımlarıyla birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait tramvay sistemine ait olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bildiğimiz kadarıyla toplam raylı ulaşım sisteminin 3/4’ünü oluşturan hızlandırılmış tren, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Devlet Demiryolları’nın (TCDD) % 50 + % 50 oranında ortak oldukları İZBAN tarafından işletiyor.

Bu iki resmi kuruluş arasında yapılan anlaşmaya göre hızlı tren sisteminin üzerinde çalıştığı mevcut demiryolu hattının mülkiyeti Devlet Demiryolları’na (TCDD) ait olup; aynı hatta İZBAN dışında Devlet Demiryolları’na (TCDD) ait yük ve yolcu trenleri de çalışmaktadır.

Hızlandırılmış trenin kullandığı 136 kilometre uzunluğundaki demiryolu hattının Devlet Demiryolları’na ait olup kira karşılığında İZBAN’ın kullanımına tahsis edilmesi aslında, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun iddia ettiğinin aksine merkezi yönetimin kent içi toplu ulaşıma sunduğu büyük bir olanak, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ve İzmir’e yapılmış bir yardımdır.

Resim1
Çift hatlı demiryolundaki kamulaştırma sınırı genişliği

Çünkü İzmir gibi büyük bir kent içinde oldukça uzun bir demiryolu hattının açılmasındaki en önemli ve büyük harcama kaleminin kamulaştırma bedelleri olduğunu ve bu çerçevede Aliağa-Alsancak-Selçuk hattındaki mevcut çift hatlı demiryolunun her iki yanındaki kamulaştırma koridorlarının genişliğini düşündüğümüzde; mevcut demiryolu hattı dışında çift hatlı ikinci bir koridorun açılmaya kalkılması durumunda kamulaştırılacak milyonlarca metrekare büyüklüğündeki arazi ya da arsa karşılığında rayiç değerler üzerinden ne kadar büyük miktarda ödeme yapılacağı ortaya çıkacaktır. 

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü arasında İZBAN gibi başarılı ortak bir işletmecilik modelinin oluşturulması sayesinde böylesi bir kamulaştırma bedelinin ödenmesi gibi gereksiz bir harcamadan kaçınıldığı ve bu hizmet karşılığında hat kirası bedellerinin ödenmesi yoluna gidildiği dikkate alındığında; aslında merkezi yönetimin İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ve dolayısıyla İzmirliler’e önemli bir katkıda bulunduğu görülecektir.

izbanizmir

Bunu görmeden ya da unutmayı tercih ederek merkezi yönetimin raylı ulaşım sistemleri için yardım yapmadığını ya da katkıda bulunmadığını söylemek; -ne yazık ki- gerçeği yansıtmayan ve konu hakkında bilgisi olmayan İzmirliler’i yanıltmayı hedefleyen politik bir söylem olarak kabul edilmelidir.

Öte yandan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun yine aynı tanıtım toplantısı ve televizyon mülakatında yaptığı konuşmalarda İZBAN’ın taşıdığı yolcu sayısının arttırılması amacıyla hattın sadece kent içi toplu ulaşıma tahsis edilmesini, yük trenlerinin gece çalışmasını, şehirlerarası yolcu trenlerinin bu hattan çekilmesini ve Basmane Garı’nın Alsancak Garı gibi hizmet dışı bırakılmasını talep etmesini doğru bulmuyor ve bu durumun konuk geldiği yere sahip çıkıp ev sahibini kovmaya kalkanların tavrına benzetiyorum.

İZBAN hattının açıldığı 2010 yılından bu yana bu hattaki sinyalizasyon sistemini yapıp bir türlü hayata geçirememiş ve istasyonların güvenliğini sağlayamamış bir belediyenin, halkın Devlet Demiryolları (TCDD) tarafından karşılanan ulaşım ihtiyacını dikkate almaksızın sırf İZBAN’la taşınan yolcu sayısını arttırmak amacıyla tüm sistemi sahiplenmeye yönelik bu hamlesini doğru, adil ve uygulanabilir bulmadığım için bu kez aynı güzergahta kamulaştırma bedellerini de kendi bütçesinden ödemek koşuluyla ve -iddia ettiği gibi- kendi olanakları ile 136 kilometre uzunluğunda ikinci bir demiryolu hattı oluşturarak merkezi yönetimden tek bir kuruş almadan yatırım yapmanın ne anlama geldiğini görmesini istiyorum.

Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek

Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek – İlkel Birikim, Yönetimsellik ve Postkolonyal Kapitalizm (Rethinking Capitalist Development, Primitive Accumulation, Governmentality and Post-Colonial Capitalism)

Yazar: Kalyan Sanyal

Çeviren: Ali Karatay

Metis Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2017, 318 sayfa


100654Yazar Hakkında: Kalyan Sanyal (1951-2012) Hindistan doğumlu iktisatçı. Uluslararası Ekonomi Araştırmaları Lisansüstü Enstitüsü’nde Kanada, Waterloo ve Notre Dame üniversitelerinde ziyaretçi öğretim görevlisi olarak çalışmalarda bulundu. Kalküta Üniversitesi İktisat Bölümü’nde profesör olarak araştırmalarına devam etti. The American Economic Review, Economical Rethinking Marxism gibi dergilerde yazılan, çeşitli derlemelerde makaleleri yayınlandı.


Tanıtım Yazısı: Kalkınma incelemeleri alanında çalışanlar son yıllarda, postkolonyal dünyadaki nüfusun kayda değer bir bölümünün sermaye mantığının yönettiği “modern ve dinamik ekonomi”nin dışında kaldığına dikkat çekiyor. Toplum dışına itilmiş insanlar, bu “artı insanlık”, sermaye dünyasının yanı başındaki enformel sektörde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Dışlama ve marjinalleştirme olgusuna, neoliberalizm bağlamından da önce, postkolonyalizm bağlamında dikkat çekilmiştir. Gelgelelim, şaşırtıcı bir biçimde, bu olguyu teorik olarak postkolonyal kapitalist formasyonun siyasal iktisadıyla ilişkili biçimde ele almak için çaba gösterilmemiştir.

Sanyal’ın kitabı işte tam da böyle bir girişimin ürünü; postkolonyal dünyada kapitalist kalkınmayı kökten farklı bir biçimde düşünmeye çağırıyor bizi. Dışlama ve marjinalleştirmeyi kapitalizmin gelişiminin ayrılmaz bir parçası olarak öne çıkarıyor. Bilindiği üzere liberal, hatta Marksist teoriler, kapitalist azgelişmişliği sermayenin ekonomiyi kendi suretinde kökten dönüştürememesinin bir örneği olarak ele alırlar. Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek ise bu deneyimi tarihselci geçiş anlatısından kurtarmaya girişiyor; postkolonyalizm bağlamında azgelişmişliği kavramlaştırırken, bunun kapitalist kalkınmanın içinden kaynaklandığını öne sürüyor.

Partha Chatterjee’nin dediği gibi “önemli ve özgün bir teorik atılım” bu: Sanyal’ın argümanları yalnızca Hindistan gibi ülkelerde olup bitenlerle değil, modern dünyanın “kapitalizm” dediğimiz o her şeyi kuşatan niteliğinin anlaşılmasıyla da çok yakından ilgili.


İÇİNDEKİLER

Sunuş
Partha Chatterjee
Önsöz ve Teşekkür1 Giriş:
Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek

2 Deliler Gemisi

3 Kalkınma Olarak Birikim: Sermayenin Doğuşu

4 Kalkınmayı Özsüzleştirmek: Sermaye ve Yönetimsellik

5 Hegemonya Olarak Fark: Sermaye ve İhtiyaç Ekonomisi

6 Sonuç:
Postkolonyal Dünya İçin Yeni Bir Siyasi Tahayyüle Doğru

Kaynakça
Dizin

chains

 

Sunuş,

Bu satırları yazarken boğazım düğümleniyor. Kalyan Sanyal neredeyse kırk yıldır en yakın dostlarımdan ve entelektüel meslektaşlarımdan biriydi. Siyasetten sinemaya, şiirden siyasal iktisada kadar dünyadaki hemen her şey hakkında muhabbet edip tartışmışlığımız var. Tuttuğumuz futbol takımının gidişatını birlikte takip ettik, Marx ve Hegel okuma gruplarının haftalık toplantılarına hiç aksatmadan birlikte katıldık, siyasi gösterilerde birlikte yürüdük ve Kalküta Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde birkaç yıl birlikte çalıştık. Jilet gibi keskin zekâsı ve gemlenmez nüktedanlığı, Kalyan’la beraber geçirdiğim her ânı renklendirdi. Son birkaç aydır, kanser yüzünden onu bu kadar zamansız kaybettiğimizden beri, kim bilir kaç kere okuduğum bir haber veya makale hakkında ne düşündüğünü sormak için elim gayriihtiyari telefona gitmiştir. Hem zihin açıcı hem de eğlenceli cevaplar verirdi kesin.

Kalyan Sanyal iktisatçı olarak, uluslararası ticaret teorileri alanında uzman olarak itibar sahibiydi; yayımladığı akademik çalışmalarının çoğu bu alandaydı. Fakat 1980’lerden itibaren, sessizce ve metodik bir şekilde, çoğu profesyonel iktisatçının hakkında pek bir şey bilmediği bir literatürle haşır neşir olmaya başladı. Marx’a ve Marksçı iktisat geleneğine ayağını sağlam basıp, kolonyal ve postkolonyal Hindistan’ın siyasi tarihi hakkındaki yeni eleştirel literatüre merak sardı. Benimle sık sık Subaltern Studies’deki yazılarımız hakkında tartışıyor, genelde madun siyasetinin özerkliğine dair iddialarımızın veya elit milliyetçilik eleştirimizin siyasal iktisatta ikna edici bir temeli olmamasından dem vuruyordu. Hatta 1989’da Kalküta’da düzenlenen Madun Çalışmaları Konferansı’nda bu konu üstüne bir sunum yapmıştı. Şimdi şimdi fark ediyorum da, Hindistan kentlerinin gecekondu mahallelerinde ve sokaklarında var olan kayıtdışı/enformel ekonomi ve siyasi toplum dünyasını incelemeye başlamam biraz da onun vesilesiyle oldu. Sanyal bazı öğrencileriyle birlikte enformel üretimin ve emeğin siyasal iktisadını çalışmaya başladı. 2005’te Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek’in taslağını verdi bana. Hatırlıyorum da, taslağı okuyunca, argümanlarının kapsamına ve gücüne, dahası onlarca yıldır iyice içine gömüldüğüm bir literatüre bu kadar hâkim olmasına ve son derece özgün değerlendirmelerine hayran kalmıştım. Kitap yayımlanmadan önce de sonra da hakkında ne kadar çok tartıştığımızı tahmin edersiniz. Kitap, yayımlandığından beridir, hem Hindistan’da hem de yurtdışında postkolonyal kalkınma üstüne eleştirel literatüre büyük bir katkı olarak değerlendiriliyor.

Bir keresinde Sanyal’la kitap hakkında resmi bir tartışma yürütme fırsatı buldum. Bu tartışma önce Bengalce olarak Kalküta menşeli Baromas dergisinde yayımlandı (2007), ardından Sanyal’ın Bengalce kitabı Sat Satero’ya dahil edildi (2011). Kitabın elinizdeki edisyonu vesilesiyle, bu tartışmanın bellibaşlı noktaları üstünde durmak istiyorum.

Sanyal’ın özellikle vurguladığı üzere, kitabının temel argümanı, postkolonyal kalkınmanın –o güne kadar çoğumuzun düşündüğünün aksine– kapitalizm öncesinden kapitalizme bir geçiş olarak görülemeyeceğiydi. Gelgelelim bu söylediği, Solun belirli kesimlerinin öne sürdüğü bir argümanı yeniden gündeme getirmekten ibaret değildi; yani Hindistan ekonomisinin çoktan kapitalist bir ekonomiye dönüştüğünü, belki de kolonyal dönemin sonlarından beridir kapitalist bir ekonomi olduğunu kastetmiyordu. Daha temel bir iddia ortaya atıyordu: Çağdaş postkolonyal kapitalizm devrimci değildir, kapitalizm öncesini kendi suretinde dönüştürmez; tam tersine, sermayenin alanına girmeyen emek ve üretim tarzlarını genellikle muhafaza eder, bazen de yaratır. Küreselleşme çağında kapitalizmin yeni bir aşaması denip geçilemez buna. Tam tersine, Marx’ın sermayenin ilkel veya ilk birikimine dair izahatının dışarıda bıraktığı bir şey ancak şimdilerde, postkolonyal kalkınma fenomeninde görünür hale gelmektedir. Öyleyse dışarıda kalan bu şey nedir?

Marx ilkel birikimi, hem Grundrisse’de hem Kapital’de, ilk üreticiyi –köylü veya zanaatkâr– üretim araçlarından ayıran bir süreç olarak tasvir etmiştir. Zanaatkâr sermayenin dolaşımına dahil edilirken, emeğini istihdam etmenin her türlü aracından yoksun kalan köylü kapitalist üretimde ücretli emekçi haline gelir. Bu dönüşüm tamamlanınca sermaye kendine yeterli hale gelir ve sermayenin dışı diye bir şey kalmaz. İlkel birikim sürecinde üretim araçlarını kaybeden bütün bu ilk üreticiler kapitalist üretim tarafından massedilemezse ne olur peki? Burada bahsedilen, kapitalistler tarafından istihdam edilmeyi bekleyen yedek sanayi ordusu değil, kapitalist üretim alanına hiç sokulamayan ve ister istemez sermaye dışı bir unsur olarak var olması gereken artı emek gücü havuzudur. Sanyal okurlarına Marx’ın Kapital’inin bu olasılıktan bahsetmediğini hatırlatıyordu. Peki ya Amerika kıtaları, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika’nın yerleşimci sömürgelerine göç eden milyonlarca mülksüz köylü? 19 ve 20. yüzyılın bitmek bilmez Avrupa savaşlarında seferber edilip en önde ölüme sürülen binlerce (belki de milyonlarca) köylü? 19. yüzyıl Avrupası’nda kıtlıklar ve salgınlar nedeniyle ölen binlerce insan? Bu milyonlarca mülksüz köylü ve zanaatkâr, kapitalizm öncesi geçmişin somut kalıntıları olarak ama kapitalist üretim alanı dışında, bir şekilde ayakta kalsaydı ne olurdu peki? Hangi açılardan sermayenin şimdisinin bir unsuru ve yine de onun dışı olarak tanımlanırlardı?

Sanyal’a göre muteber bir postkolonyal kapitalizm izahatı, bu soruyu yanıtlamaktan kaçınamaz. Kitlesel göçler, zorla askere alma ya da kıtlık veya salgınların ölümlere yol açması gibi seçenekler geçerli değil artık. Öyleyse ilkel birikimin sonucu olan ama sermayenin dolaşımı içinde massedilemeyen bu artı emek gücüne ne oluyor? Marx’ın Kapital’inin teorik çerçevesi dahilinde bu sorunun yanıtı bulunamaz. Sanyal’a göre bu sorunun yanıtlanması için, kapitalizm öncesi üretim tarzlarının kapitalizme dönüşümü süreci olarak geçiş süreci fikrinin terk edilmesi gerekmektedir. Buna göre ilkel birikim, yalnızca kapitalizm öncesi üreticileri ve onların üretim araçlarını sermayenin dolaşımına dahil eden değil, aynı zamanda sermayenin dışında bir alan yaratan bir süreç olarak görülmelidir. Peki sermaye dışarıda olan ile ne yapar? Dışarıda bırakılanlar hayatta kalmak için ne yapar? Postkolonyal kapitalizmin gündeme getirdiği sorulardır bunlar.

Sanyal’ın tespit ettiği ilkel birikimden kaynaklanan bir gereksiz artı nüfus sorunu bizzat kapitalist sistemin kendisini etkilerken, bu sorunun geçerliliğini belirleyen bir tarihsel bağlam da vardır. Sanyal’a göre bu sorunun geçerliliği, sermayenin ekonomik mantığı içinden değil, değişen siyasi bağlam tarafından tesis edilir. 18. veya 19. yüzyılda sermayeye gereksiz artı emek nüfusuna göz kulak olma gibi bir sorumluluk yüklenmiyordu. Bu insanlar gönüllü olarak veya zorla (aradaki fark genellikle açık değildi) göç edebilir ya da savaşlarda veya kıtlıklarda ölebilirlerdi. Sermayenin katı bir biçimde ekonomik olan mantığına göre bu artı nüfus, yedek sanayi ordusundan farklı olarak, sermayenin alanı dışındaydı. Sermayenin bu nüfusa gerçekten de hiç ihtiyacı yoktu, akıbetini zerre umursamıyordu. Bu ekonomik mantığa göre, postkolonyal ülkelerde kapitalist üretim için de aynı durum söz konusu olmalıydı. Fakat o arada bir şey değişti: postkolonyal kapitalizmin içinde geliştiği siyasi bağlam. Kolonyalizm karşıtı milliyetçilik, halk egemenliği, yurttaşlık hakları ve insan hakları, hatta demokrasi fikir ve pratiklerinin yaygınlığı göz önünde bulundurulursa, bugün siyasi rejimlerin hiç olmazsa nüfusunun hayatta kalmasını güvence altına almaya çalışma sorumluluğundan kaçınması mümkün değildir artık. Böylece Sanyal sermayenin alanı dışında bir geçimlik ekonominin yaratılmasına işaret eder. İlkel birikimin büyük ölçüde yok ettiği eski kapitalizm öncesi ekonomi değildir bu. Enformel ekonomi adı altında gayet uygun biçimde bir araya getirilen çeşitli biçimleriyle, yepyeni bir varlıktır.

Sanyal kitabında gereksiz artı nüfusun siyasi idaresini, ilkel birikimin tersine çevrilmesi olarak tanımlıyor. Sohbet ederken, bunun bazı bakımlardan çok da doğru bir tanım sayılamayabileceğini söyledim, çünkü ilkel birikim gerçekten de tersine çevriliyor değildi: Mülksüzleştirilmiş köylüye toprağı geri verilmiyordu veya sabık zanaatkâr eski zanaatına dönmüyordu. Mali sübvansiyonlar, yoksulluğu ortadan kaldırmaya yönelik programlar veya mikro-krediler gibi piyasa temelli girişimler yoluyla yapmaya çalışılan, ilkel birikimin sonuçlarını tersine çevirmekti. Sanyal bunun kendi görüşlerinin daha doğru bir tasviri olduğuna katılıyordu. Bunun için devlet müdahalede bulunuyor, kapitalist büyüme ekonomisinin kârlarının belli bir kısmını geçimlik ekonomiye aktararak postkolonyal sermayeye meşruiyet sağlamaya çalışıyordu.

Kalkınma iktisadının kapitalist bir endüstride istihdam edilemeyen bir artı nüfusun koşullarını iyileştirmeye yönelik son dönem eğilimi, sosyalizm denemelerinin –bilhassa Çin’de– başarısızlığa uğraması nedeniyle mümkün hale geldi mi diye sorduğumda, Sanyal ilginç bir noktaya parmak bastı. Kalkınma iktisadı 1950’lerden beri, ABD’li iktisatçıların öncülüğünde, kalkınma sürecini depolitize edip teknik uzmanların himayesine sokmaya çalışıyordu. Üçüncü dünyadaki kitlesel işsizlik ve yoksulluğun tehlikeli sınıfların yükselişine ve komünist hareketlerin başarıya ulaşmasına neden olabileceği yönündeki Soğuk Savaş kavrayışının sonucuydu bu. Komünizm tehdidi geriledi belki ama tehlikeli sınıflar korkusu devam ediyor. Komünizm öcüsünün yerini, insan haklarını koruma lafları almış durumda. Fakat uzmanların idaresindeki depolitize edilmiş bir alan olarak kalkınma, bir akademik disiplin olarak doğumundan beri kalkınma iktisadının örtük ideolojisi olmuştur. Sanyal’ın söylediklerine bakılırsa, gereksiz artı nüfusun yarattığı sorunu, sosyologlar, etnologlar ve kent coğrafyacılarının yazdıklarını okuyuncaya kadar açıkça görememiş olmasının nedeni de buydu.

İlkel birikimin milyonlarca köylü ve zanaatkârı mülksüzleştirmekle beraber kapitalist ekonomide massetmemesi, postkolonyal kalkınma stratejilerinin radikal bir eleştirisini üretebilirdi. Fakat bu imkân, çoğu üçüncü dünya ülkesinde geniş çaplı yönetimsellik tekniklerinin hızla artmasıyla bir kenara atıldı. Kalkınma iktisatçıları 1970’lerden itibaren bunu öne çıkan bir olanak olarak görmeye başladı. Amartya Sen gibi iktisatçılar hükümetleri ve uluslararası örgütlenmeleri kapitalist büyümenin kurbanlarını siyasi olarak idare etmek için gereken yeni bir kalkınma pratiğine ikna etmekte başı çekiyordu. Yoksulluğun idaresi büyümenin idaresinin ayrılmaz bir parçası haline gelmelidir.

0001725199001-1

Yedek sanayi ordusundan farklı olarak gereksiz artı nüfus, kalıcı olarak dışlanmış, kapitalist üretim alanı dışında bir nüfus muamelesi görüyor artık; bu nüfus için ayrı bir altekonomi yaratıp sürdürmek gerektiği düşünülüyor. Genelde enformel ekonomi başlığı altında değerlendirilse de, Sanyal bu ekonomiyi ayrı bir sektör olarak ele alıp ihtiyaç ekonomisi diye adlandırıyor, birikimden ziyade geçim mantığıyla niteliyordu. Her kayıtdışı üretim veya hizmet birimi ille de Sanyal’ın tabiriyle ihtiyaç ekonomisinin bir parçası olacak diye bir şey yok – açıkçası bu kavramın Sanyal’ın kitabında yeterince tanımlanmadan ve analiz edilmeden kaldığını düşünüyorum. Eski öğrencileriyle birlikte giriştiği iş buydu: postkolonyal kapitalist kalkınmanın ürettiği bu altekonomiyi ampirik olarak tanımlamak ve yeterince teorileştirmek. Maalesef, araya ölüm girdi.

Bu kitabı ilk okuyuşumdan beri her gün, Kalyan Sanyal’ın gerçekleştirdiği teorik atılımın ne kadar önemli ve özgün olduğunu biraz daha güçlü bir biçimde fark ediyorum. Argümanlarının yalnızca Hindistan gibi ülkelerde olup bitenin değil, modern dünyanın “kapitalizm” dediğimiz o her şeyi kuşatan niteliğinin anlaşılmasıyla da yakından ilgili olduğuna hiç kuşkum yok.

Partha Chatterjee

20 Haziran 2013

Antropoloji Bölümü, New York Columbia Üniversitesi ve Sosyal Bilimler Çalışmaları Merkezi, Kalküta

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Kemalpaşa, Kınık ve Menemen ilçeleriyle Çiğli ilçesinin Gediz Deltası Sulak Alanı‘nı kapsayan bölümü için hazırlanan Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin incelenip değerlendirilmesine ayırdığımız bugünkü yazımızda hazırlanan belge ile ortaya çıkan hedeflerin paydaşları, mevcut durum analizi ve katılımdan kaynaklanan sorunları hakkındaki görüş ve düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız.

I – Hedef projelerle o projeleri uygulayacak paydaşlar arasındaki ilişkiler görev, yetki ve sorumluluk bağlamında yeterince incelenip tartışılmamıştır.

Yeraltı sularında yapay besleme barajlarının yapılması” ya da “yeraltı sularının yenilenebilir enerji kaynakları ile bütünleştirilerek kullanılmasının sağlanması” gibi projelerde yerel yönetimlerle üniversitelerin ve özel sektörün proje paydaşı olarak gösterilmesine karşın yeraltı sularının bulunup kullanılması konusunda görevli, yetkili ve sorumlu olan Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın ve ona bağlı birimlerin ya da “Çamaltı Tuzlası sınırları içinde yer alan kültürel değere sahip mevcut yapıların koruma altına alınması, tuz müzesinin oluşturulması ve Sasalı-Tuzla arasında bisiklet yolu oluşturulması” projesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Çamaltı Tuzlası İşletmesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Devlet Demiryolları İşletmesi’nin proje ortağı olarak sayılıp sulak alanlardan sorumlu Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın; ayrıca tuzlanın işletme hakkını 2010 yılında satın alarak işletmekte olan Binbir Gıda Tarım Ürünleri Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin proje paydaşları arasında sayılmamış olması bu durumun en somut örnekleridir.

O nedenle, Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinde hedef olarak gösterilen projelerin paydaşları belirlenirken, o paydaşlarla projeler arasındaki kurumsal ilişkilerin, o tarihte geçerli hukuki düzenlemelere göre görev, yetki ve sorumluluk analizlerinin yapılması; böylelikle hukuki anlamda görevli, yetkili ve sorumlu olan tüm kurumların dikkate alınması mümkün olur diye düşünüyorum.

 

Termik_Santral1483609702

II – Mevcut durum analizindeki yetersizlikler…

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin hazırlanmasına esas olan mevcut durum analizi çalışmasında, ortaya konulan hedefler/projeler e esas olan bilgilerin ortaya konulmasını sağlayacak olan araştırmaların yapılmadığı görülmektedir.

Çalışmanın temel iddiası olan varlık-odaklı fikirlerden hareketle ulaşım, lojistik, sağlık, spor, eğitim gibi birçok alanda hedefler/projeler geliştirildiği halde bu hedef/projelerin altlığını ya da gerekçesini oluşturan toplumsal duyarlılık, gönüllülük ve sivil örgütlenme düzeyi, ticari yaşam ve örgütlenme düzeyi, bölge için yaşamsal önemde olan sanayi, yatırım ve altyapı hizmetleri, ulaşım ve lojistik, mevcut gelir yapısı ve dağılımı, göç ve işgücü, işsizlik, yoksulluk ve sosyal hizmetler, eğitim, kültür ve sanat, sağlık ve spor, iletişim ve bilişim, tüketici eğilimleri ve bölgede ağırlıklı olarak faaliyet gösterip varlık-odaklı kalkınma fikirleri üzerinde etkili olan sektör ve alt sektörlerle ilgili bilgi ve değerlendirmelerin bulunmayışı bu eksikliğin en belirgin örnekleridir.

Ele alınan bölgedeki mevcut durumun yeterince incelenip ortaya konulmadığı durumlarda hem önerilen hedeflerin/projelerin gerek ve geçerliliğinin hem de bu hedeflerin/projelerin mevcut durumu nasıl bir sonuca götürdüğünün ölçülmesi açısından mevcut durum bilgileri ile hedefler/projeler arasındaki doğrusal ilişkinin net bir şekilde ortaya konulması uygun ve doğru olacaktır.

III – Katılımdaki sorunlar…

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ hazırlık çalışmalarına, söz konusu belgede iddia edildiği gibi 572 kişi değil; bazı çalıştay ve panellere aynı kişilerin katılması nedeniyle toplam 431 katılımcının katkıda bulunduğu belirlenmiştir.

Strateji belgesinin hazırlığına katkıda bulunanlar arasında ilgi, bilgi ve deneyim açısından bir denge yaratılmamıştır.

Hazırlanan strateji belgesinin ‘iyi yönetişim’ anlayışı çerçevesinde kamu sektörü-özel sektör-sivil toplum kuruluşları işbirliği içinde hazırlandığı iddia edilmesine karşın, ‘özel sektör’ olarak tanımlanan kesimin belgenin hazırlanışında etkin bir şekilde yer almadığı; ayrıca ilçe düzeyinde yapılan halk çalıştaylarıyla uzman çalıştayına davet edilen katılımcıların bilgi, ilgi ve deneyimlerinin hem araştırma teknikleri hem de katılımların temsiliyeti açısından test edilmediği ve bunlar arasında bir dengenin gözetilmediği görülmüştür.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ belgesinin hazırlık aşamasında gerçekleştirilen 7 ayrı ilçe halk ve 1 ufuk tarama çalıştayı ile uzman paneline ve 4 ayrı odak grup toplantısına davet edilen üniversite, kamu kesimi, STK temsilcileri ve özel sektör kuruluşlarının kendi aralarındaki dağılımları aşağıdaki tablolarda ayrıntılı olarak gösterilmiştir:

Halk Çalıştayları AnaliziUfuk Tarama ÇalıştayıOdak Grup Toplantısı AnaliziKatılımcıların Oransal Dağılımı

 

Yukarıdaki tablolardan da görüleceği gibi, strateji belgesinin hazırlık çalışmaları için yapılan tüm çalıştay, panel, ufuk tarama ve odak grup toplantılarında üniversiteler, kamu kesimi, STK’lar ve özel sektör arasında adil, dengeli ve anlamlı bir dağılımın sağlanması mümkün olmamış, her toplantıda kamu kesimi temsilcilerinin sayısal olarak ezici bir çoğunluğa sahip olduğu görülmüştür.

Oysa incelememize konu olan strateji belgesinin temel ilkelerinden biri olan ‘iyi yönetişim’ anlayışı, üniversiteler, kamu kesimi, STK’lar ve özel sektör olarak belirlenen dört temel toplumsal paydaşın planın yapılması sürecine adil, dengeli ve anlamlı bir şekilde katılmasını öngörmektedir. Mevcut durum ise, bunun tam aksine merkezi yönetimin taşra kuruluşları, kaymakamlıklar ve belediyeler düzeyinde gelen temsilciler eliyle bir ağırlık oluşturduğu ve böylelikle kamu ağırlıklı varlık-odaklı fikirlerin öne çıktığı anlaşılmaktadır.

Aliağa 10
Aliağa – Fotoğraf: Kudret Karakulak

Planın Hazırlık Sürecinde Düzenlenen Toplantılara Çağrılanların Tanımları Belli Değildir.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ belgesinin hazırlık süresinde gerçekleştirilen her bir toplantıya davet edilen katılımcılarda aranan temel özelliklerin baştan belli olmayışı nedeniyle bazı katılımcıların toplantılara neden davet edildiği ya da bazı katılımcıların neden iki ya da üç toplantıya katıldığı kesin olarak belirlenememiştir. Bunun başlıca örnekleri şunlardır:

* İlçe çalıştaylarına katılan 69 davetlinin ‘Ufuk Tarama Çalıştayı’na katılırken geriye kalan 215 davetlinin bu çalıştaya katılmamış olması ve bunun nedeninin belli olmaması,

* Düzenlenen uzman paneline İzmir dışındaki üniversitelerden davet edilen altı akademisyenin daha önce bu bölgeyle ilgili çalışmalar yapmamış olmalarına karşın toplantılara katılmasının nedeniyle bu akademisyenlerin seçimi ile ilgili kriterlerin açıklanmaması.

* Bölgede faaliyette bulunan ve planın hedef olarak belirlediği varlık-odaklı fikirler kapsamında birçok toplumsal sorumluluk projesi gerçekleştiren ya da bunların finansmanı için katkıda bulunan PETKİM, TÜPRAŞ ve ENKA gibi büyük sanayi ve enerji kuruluşlarının bu toplantılara neden davet edilmediğinin bilinmemesi.

Devam Edecek…

 

“Öğrenmenin övgüsü” – Bertolt Brecht

ERiK AGACI
Bir erik ağacı durur avluda
Öyle cılız, inanmak zor.
Çevresinde bir çit var da
Kimse ezmiyor neyse.
Bizim küçük boy atamaz.
Oysa gönülden ister bunu.
Ama nerde, sözü olmaz
Güneş gördüğü yok ki.
Erik ağacı olduğuna inanmak zor
Hiç erik vermez çünkü
Ama yine de erik ağacı işte
Yapraklarından belli.

plumgarden

ÖĞRENMENlN ÖVGÜSÜ
En basil olanı öğren! Hani şu
Vakti saati gelenler için
Hiçbir zaman geç değildir bu!
Abc’yi öğren, yeterli değilse de, yine
Öğren sen! Şevkin kırılmasın!
Giriş işe! Her şeyi bilmek zorundasın!
Yönetimi kendi eline almak zorundasın.
Yoksullar yurdundaki adam, öğren!
Hapishanedeki adam, öğren!
Mutfaktaki kadın, öğren!
Babalık, öğren!
Yönetimi kendi eline almak zorundasın.
Yersiz yurtsuz avare, ara bul okulu!
Soğuktan buz kesen, bilgi edin kendine!
At pençeni kitaba, açlıktan ölen: Bir silahtır o.
Yönetimi kendi eline almak zorundasın.
Sormaktan utanma, yoldaş!
Etki altında kalma
Kendin araştır!
Sen kendin bilmiyorsan bir şeyi
Bitti bilmiyorsun demektir.
Güzden geçir hesabı
Kendin ödeyeceksin.
Her kaleme parmak bas
Sor bakalım: Nasıl çıkmış?. ,
Yönetimi kendi eline almak zorundasın.

Mücadele 001

OKUYAN BİR İŞÇİNİN SORULARI
Yedi kapılı Teb şehrini kim kurdu?
Kitaplarda kralların adı yazılı.
Krallar mı sürükledi kaya parçalarını?
Ya kaç kere yıkılan Babil –
Kim yaptı onu boyuna yeni baştan? Hangi evlerinde
Altın pırıltılı Li.ma’nın otururdu yapı işçileri?
Nereye gittiler Çin Duvarı bittiği gece
Duvarcılar? Ulu Roma’da
Geçilmez zafer anıtından. Kim dikti hunları? Kimleri
yenerek
Zaferler kazandı Sezar’lar? O üstüne türküler yakılmış
Bizans’da
Yalnız saraylar mı vardı oturacak? Masal ülkesi
Atlantis’de bile
Haykırarak gece yarısı, deniz her şeyi yutarken,
Kölelerine seslendi boğulanlar.

Genç İskender Hindistan’ı aldı.
Bir başına mı?
Sezar Galyalılar’ı yendi.
Hiç olmadı bir ahçı da mı yoktu yanında?
İspanyalı Filip ağladı, filosu
Battığında. Başka ağlıyan olmadı mı?
II. Frederik Yedi Yıl Savaşı’nı kazandı. Kim
Kazandı ondan başka.
Her sayfada bir zafer.
Zafer yemeğini kim pişirdi?
Her on yılda bir büyük adam.
Masrafları kim yüklendi?
Bunca olay.
Bunca soru.

Protesto 200

YENİ KUŞAGA
I
Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!
Saflık sayılıyor dürüst söz. Kırışıksız bir alın
Duygusuzluğa yomluyor. Gülen
Korkunç haberi
Almamış daha.
Ne biçim günler bunlar, şöyle
Ağaçlar üstüne iki söz etmek nerdeyse cinayet
        sayılmada
Çünkü sayısız yolsuzluğun üstü bir susuşla örtülü!
Şurda kendi halinde yolunda yürüyene
Yaklaşamıyacak .mı dostları artık
Başları darda kaldı mı?
Doğru: Hayatımı kazanıyorum daha.
Ama inanın bana: Sırf bir raslantı bu. Hiçbiri
Yaptıklarunın tıka basa doymamı haklı gösteremez.
Zarar görmemiş olmam bir raslantı. (Şansım bir ters
         gitti mi işim tamam demektir.)
Diyorlar ki: Yemene içmene bak sen! Dua et
         bulduğuna!
Ama nasıl yiyebilir, içebilirim,
Açların önünden çekip alarak yiyeceğimi, ya
İçtiğim bir bardak suyu susuzlar bulamazken?
Yine de yiyorum işte, içiyorum.
İsterdim ben de bilge olayım.
Bilgelik nedir yazar eski kitaplarda:
Yeryüzünün kavgasından uzak durmak, bu kısa zamanı
Gün etmek korkusuzca
Hem de güc kullanmadan başarmak bir işi
Kötülüğe iyilikle karşılık vermek
Kendi isteklerini yapmamak, hepten unutmak,
Bunlar bilgelik sayılıyor.
Ama yapamıyorum ben:
Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!
II
Kargaşalık günlerinde geldim şehirleri
Açlık kol gezerken.
Ayaklanma günlerinde katıldım arasına insanların
Onlarla birlikte karşı koydum.
Böylece geçti günlerim
Yeryüzünde bana verilmiş olan.
Boğazlaşmalar arasında yedim yemeğimi
Uykuya katiller arasında yattım
Sevgiyi hiç önemsemedim
Sabırsızca baktım doğaya.
Böylece geçti günlerim
Yeryüzünde bana verilmiş olan.
Yollar bataklığa çıkardı benim zamanımda.
Dilimin belası düştüm kasapların eline.
Öyle güclü biri de değildim. Yine de baştakiler
Bensiz daha güven duyacaklardı yerlerinde sandım;
Böylece geçti günlerim
Yeryüzünde bana verilmiş olan.
Kuvvetler pek sayılıydı. Hedef
Uzaktaydı çok
İyice seçiliyordu, benim için ulaşması
Pek zor da olsa.
Böylece geçti günlerim
Yeryüzünde bana verilmiş olan.
III
Sizler, yüzüne çıkıp da kurtulan
Bizim içinde boğulduğumuz selin
Çıkarmayın aklınızdan
Zayıflıklarımızın sözünü ederken
O karanlık günleri de
İçinden kaçıp kurtulduğunuz.
Durmadan yürüdük ayakkabıdan çok ülke değiştirerek
Sınıf kavgalarının arasından, şaşa kaldık
Ortada hep haksızlık, hiç karşı koyan yok.
Biliyoruz da üstelik:
Alçaklığa karşı duyulsa da nt>fret
Burar yüzünü insanın.
Haksızlığa karşı olsa da öfke
Kabalaştırır sesini insanın. Ah,
Dostluk tohumunu atmıya kalkan bizler
Dost olamadık biz kendimiz.
Ama sizler, her şey düzelince
1 nsan insana yardım edecek kadar
Hoşgörürlükle
Getirin bizi aklınıza.
TH_Alienation Effect_Brecht glasses

BU iYi iŞTE
Kimseyi kötülüğe sürmemek, hem de kendini
Herkesi mutlu yapmak, kendini de, bu
İyi işte.

Öğrenmenin Övgüsü, Bertolt Brecht, Türkçesi: Hasan Kuruyazıcı, Uğrak Kitabevi Yayınları, Şubat 1966

 

Kapadokya’dan…

Nevşehir Belediyesi’nin düzenlediği 8. Uluslararası Fotoğraf Yarışması’nda dereceye girip ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 40 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.

001
FIAP Altın Madalya – Liming Yang, Çin Halk Cumhuriyeti – “Ship of the desert”
002
FIAP Gümüş Madalya – Rebwar Rebwar, İran – “Milkyway Over Boat
003
FIAP Bronz Madalya – Gürhan Şahin, Türkiye – “Cappadocia
004
FIAP Mansiyon – Murat Güven , Türkiye – “Bulutların üstünde
005
FIAP Mansiyon– Tahir Uzun,  Türkiye – “Siste_balonlar
006
FIAP Mansiyon – Yevhen Samuchenko, Ukrayna – “Aurora_night
007
FIAP Mansiyon – Murat Marangoz, Türkiye – “İstanbul
008
FIAP Mansiyon – Houyu Liu , Çin Halk Cumhuriyeti – “Curve of the field
009
FIAP Mansiyon – Lihe Zhou, Çin Halk Cumhuriyeti – “Camel bell in the desert
010
Sergileme – Ahmet Burak Güralp, Türkiye – “Erciyes
011
Sergileme – Ahmet Burak Güralp, Türkiye – “Baloon
012
Sergileme – Yüksel Açıkgöz,  Türkiye – “Kar
013
Sergileme – Murat Kaplan, Türkiye – “Bacalar
014
Sergileme – Abit Kullebi, Türkiye – “Gün batarken
015
Sergileme – Murat Güven, Türkiye – “Dünyadan kaçış
016
Sergileme – Murat Aldemir, Türkiye – “Eğirdir gölü
017
Sergileme –  Galip Çetiner, Türkiye -“Kumdaki hayat izleri
018
Sergileme – Mehmet Müsebbih Ergin, Türkiye – “Cappadocia
019
Sergileme – Hakan Gümüş, Türkiye – “Kış balıkçısı
020
Sergileme – Barun Rajgarai, Hindistan – “Misty morning
021
Sergileme – Stojan Gorup, Slovenya – “Vitaleta in mist
022
Sergileme – Mohammed Arfan Asif, Birleşik Arap Emirlikleri – “Autumnal Hue
023
Sergileme – Banu Cihan, Türkiye – “Yağmur sonrası
024
Sergileme – Grigore Roibu, Romanya – “Transylvanian village
025
Sergileme – Azim Khan Ronnie, Bangladeş – “Mass of boats
026
Sergileme – Hossein Mahmoodi, İran – “Reddish
027
Sergileme – Dr. Sanjib Basak, Hindistan – “Symmetry
028
Sergileme – Doan Cao Liem, Vietnam – “Net Dep Thien Nhien
029
Sergileme – Marek Biegalski, İrlanda – “Hidden Gates
030
Sergileme – Ying Han, Çin Halk Cumhuriyeti – “Walking and taking
031
Sergileme – Jun Lu, Çin Halk Cumhuriyeti – “Green and blue
032
Sergileme – Weijian Ou, Çin Halk Cumhuriyeti – “Big turn of Jinsha River
033
Sergileme – Kepian Yang, Çin Halk Cumhuriyeti – “Bright mirror
034
Sergileme – Apurba Banik, Hindistan – “İce floral
035
Sergileme – Ping Lu, Çin Halk Cumhuriyeti – “Towering soil forest
036
Sergileme – Jian Ma, Çin Halk Cumhuriyeti – “Calm lake and high mountain
037
Sergileme – Jian Ma, Çin Halk Cumhuriyeti – “Snowfield
038
Sergileme – Lee Yongjian, Çin Halk Cumhuriyeti – “Stars over the temple
039
Sergileme – Saeed Mohammadzadeh, İran – “End of floating
040
Kapadokya Özel Ödülü – Kemal Çavuşoğlu, Türkiye – “Balon

Sessiz sedasız yapılan iyilikler…

Ali Rıza Avcan

Bizim kültürümüze, geleneklerimize göre gizli saklı ve karşılıksız yapılan iyilikler makbuldür.

Çünkü iyilik yapmak, iyilik yapan kişinin alçak gönüllü olmasını, yaptığı iyilikle övünmemesini gerektirir. O nedenle yapılan iyiliğin cümle aleme duyurulması ve bir gösteriye dönüştürülmesi ahlaki yönden ayıp, dini inançlar yönünden de günah olarak kabul edilir.

Ama ne yazık ki, günümüzde birçok kurum ya da şahıs birilerine iyilik yaptığında bunu anlatmadan duramıyor; hatta bu konuda bir adım daha ileriye gidip iyiliğini herkesin içinde, iyilik yaptığı kişileri incitecek şekilde göstere göstere yapıyor.

britain-comes-4th-in-world-goodness-table-7c1e75146e9573daea7c08396678038e

Ben bugün size, yaptığı iyilikleri gizli saklı tutan bir dostumun uzun bir süredir kendini “vakfettiği” mülteci, göçmen ve sığınmacılar için yaptıklarını, ortaya koyduklarını anlatarak bu tür iyiliklerin ve iyi insanların artıp çoğalması için kendi payıma düşeni yapmaya çalışacağım.

Mete Hüsünbeyi ismi birçok İzmirli için; özellikle de kent, demokrasi, emek ve hak mücadeleleri alanında yer alan herkesin tanıyıp bildiği ve yanında hissettiği bir isimdir. 

CHP’li bir aileden gelen Mete’yi ben İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’ndeki çalışmalarım nedeniyle tanıdım. Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin bir projesi olarak geliştirdiğimiz Alsancak Sivil Katılım Platformu çalışmalarında kendisiyle birlikte çalıştım ve onun mücadeleci kimliğini yakından tanıma fırsatını edindim. Güzel anılarla dolu bu çalışma sonrasında diğer alanlarda; özellikle Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği‘nin çalışmalarında, Konak ve Karabağlar kent konseylerinin mülteci çalışma grupları ve meclislerinde de birlikte çalıştık.

WhatsApp Image 2018-01-09 at 14.13.18(1)

Bu çalışmalar sırasında çok uyumlu çalışmalar yaptığımız gibi eşyanın doğasının gereği olarak zaman zaman çatıştığımız, birbirimizi anlamak için çabaladığımız zamanlar da oldu. Ama her zaman için dostluğumuza değer verdik ve onu korumak için elimizden geleni yaptık.

Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi yönetimindeki çalışmaları sırasında da çoğu kez kültür ve sanat faaliyetlerine ağırlık verdiğini, bu kentteki kültür ve sanat etkinliklerinin derinlik kazanıp yoğunlaşması için elinden geleni yapmaya çalıştığını hatırlarım.

Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin mülteci, göçmen ve sığınmacı çocuklarına da süt yardımı yapması için 200 sivil toplum kuruluşunu tek tek dolaşarak imzalarını aldığını ve bu çok imzalı bildiri neticesinde 2017 yılından itibaren mülteci, göçmen ve sığınmacı çocuklarına da süt yardımı yapılmaya başlandığını hatırlarım.

Mete’nin birbirinden değişik birçok ortamda kabul gören rahat, ılımlı ve çatışmadan uzak kişiliği, çözüm odaklı esnek yaklaşımı ve sahip çıktığı soruna kendini adayan yapısı onu tanımlayacak en güzel özellikleridir. 

WhatsApp Image 2018-01-09 at 14.13.17

Kendisi son dört, beş yıldır mültecilerin sorunlarıyla ilgilenmeye, bu konuda çözümler üretmeye yoğunlaşmış durumda. Bu amaçla Mültecilerle Dayanışma Derneği‘nde (Mülteci-Der) başlattığı mücadelesini zaman içinde Konak ve Karabağlar kent konseylerindeki çalışmalarıyla devam ettirdiğini ve Konak Kent Konseyi Mülteci Meclisi Başkanı olarak iyi çalışmalar yaptığını biliyorum.

Ancak son zamanlarda onun çok fazla ortalarda olmaması; ayrıca aldığım haberlerde Basmane Kapılar’da iyi bir şeyler yaptığını duymuş olmam nedeniyle kendisini arayarak yaptıklarını göstermesini istedim.

Bu isteğimi hemen yerine getiren sevgili Mete, Deri Tekstil ve Kundura İşçileri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Yalçın Yanık ile birlikte Aya Vukla Kilisesi’nin hemen yanında, eskiden iş hanı olarak kullanılan binaya götürerek harap halde kiraladıkları ve Çok Amaçlı Mülteci Merkezi olarak adlandırdıkları dört katlı binayı kullanılır hale getirmek amacıyla yaptıkları çalışmaları gösterdi. Gösterirken de dolaştığımız oda ve salonlarda başta çocuklar olmak üzere kadın, genç, yetişkin tüm mahalle sakinleriyle neler yapmak istediğini örnekler vererek tek tek anlattı.

Mülteci, göçmen ve sığınmacıların yoğun bir şekilde yaşadığı büyük bir mahallenin tam ortasında burada yaşayan insanların öğrenme, eğlenme, dinlenme ve dayanışma ihtiyaçlarını karşılayacak bir mekânı oluşturmanın yanında, bütün bunların adı sanı bilinmeyen gönüllülerin katkılarıyla sessiz sedasız bir şekilde gerçekleştirilmiş olması benim açımdan çok güzel ve etkileyiciydi.

Mete’nin verdiği bilgiye göre bu merkezin çevresinde yaşayan mülteciler, göçmenler, sığınmacılar ve mahallede yaşayan diğer insanlar burada bir araya gelerek drama, tiyatro, resim, spor gibi etkinlikleri yapacaklar ve birbirleriyle daha iyi kaynaşacaklar; böylelikle onları birbirlerinden ayıran dil, din, kültür gibi engelleri birlikte aşabileceklerdi.

Mete Hüsünbeyi 002

Sevgili Mete anlattıklarıyla bu binada, adeta “Nuh’un Gemisi” ya da “ütopya kent” gibi bir hayali gerçekleştirmek istiyordu. Bu hayalini de çoğunu tanıdığı kamu görevlilerinden ya da belediye yetkililerinden yardım istemeden, onların katkısını almadan kendi imkânları ve kendisi gibi gönüllü olanların katkılarıyla sağlıyordu. 

Bu öylesine bir iyilikti ki, katkı koyan gönüllülerle o binada verilecek hizmetlerden yararlanacak olanlar dışında kimsenin haberi yoktu… İyi ki yoktu…

Belki de haberi olsaydı; o iyilik gerçek bir iyilik olmaktan çıkar ve böylesi bir övgüyü hak etmezdi…

Ne dersiniz? Şimdi bizlerin de kimsenin haberinin olmadığı, buna benzer bir iyiliği ya da iyilikleri olsun mu?

 

 

Gediz Deltası’nda Yaşam*

Bir deniz kuşu adasının yakınındayken gördükleriniz, dünyada rastlayabileceğiniz en güzel manzaralardan biridir. Türkiye ve Akdeniz için çok ender bir deniz kuşu olan Hazar sumrusunun (Sterna caspia) tüm Akdeniz’deki en büyük üreme kolonisi Gediz Deltası’nda bulunmakta. Daha yaygın bir tür olan Sumru (Sterna hirundo) için delta tüm Akdeniz’deki üçüncü büyük ve Türkiye’deki en büyük üreme popülasyonuna sahip. Kara gagalı sumru (Sterna sandvicensis) ise Türkiye’de sadece burada ürüyor. Nesli dünya ölçeğinde tehlike altında bulunan Tepeli pelikan (Pelecanus crispus) bu adalarda üreyen kuşların en büyüğü. Üreme kolonilerini birbirine komşu olan üç büyük ada üzerinde kuruyor. Türkiye’deki en kalabalık tepeli pelikan kolonilerinden birisi Gediz’de bulunuyor.

Sterna caspia 4, Reuzenstern, Saxifraga-Mark Zekhuis
Hazar sumrusu (Sterna caspia)

 

Sumru (Sterna hirundo)
Sumru (Sterna Hirundo)
1200px-Sandwich_TernSterna_sandvicensis
Kara gagalı sumru (Sterna sandvicensis)

Kuşların bu adacıklarda üremeye devam edebilmeleri için bu bakir alanların hep böyle kalması gerekiyor. Yuvaların olduğu adacıklar üzerinde yürümek, üremenin başarısız olmasına hatta bazen koloninin bütünüyle dağılmasına neden olabiliyor. BU nedenle ziyaretçilerin bu alanları ziyaret etmemeleri konusunda hassasiyet göstermeleri gerekmektedir.

Bölgede, yakın zamanda kaldırılan Homa Dalyanı dışında iki dalyan bulunuyor. Bunlardan küçük olan Kırdeniz Dalyanı kuzeyde, büyük olan Çilazmak Dalyanı ise güneybatıda bulunuyor.

Çukurova’dan sonra Türkiye kıyılarındaki en büyük tuzlu kum düzlükleri Gediz’de bulunuyor. İlk bakışta boş ve işlevsiz gibi görünen bu alanlar Akça cılıbıt (Charadrius alexandrinus), Bataklıkkırlangıcı (Glareola pratincola) ve Kocagöz (Burhinus oedicnemus) gibi nesli azalmakta ya da tehlike altında olan bir çok tür için çok önemli üreme alanlarıdır. Daha da önemlisi, tuzlu kum düzlükleri deniz canlılarının besin zincirinde ilk halkayı oluşturmakta.

Charadrius_alexandrinus_-_Laem_Pak_Bia
Akça cılıbıt (Charadrius alexandrinus)
Bataklıkkırlangıcı (Glareola pratincola)
Bataklıkkırlangıcı (Glareola pratincola)
Burhinus oedicnemus
Kocagöz (Burhinus oedicnemus)

Yapay birer oluşum olmalarına karşın bölgedeki besin zenginliğini önemli derecede arttıran tuzlalar, deltanın batısında geniş bir alanı kaplıyor. Çamaltı Tuzlası olarak bilinen bu bölge, 1800’li yılların ortalarından bu yana tuz üretim amaçlı işletilmekte. Zaman içinde tuzlaların kapladığı alan yavaş yavaş büyütülmüş. Tuzlalar kuşların beslenmesi için olduğu kadar üremeleri için de çok önemli. Flamingo (Phoenicopterus ruber) başta olmak üzere, Suna (Tadorna tadorna), Kılıçgaga (Recurvirosta avocetta) ve Küçük sumru (Sterna albifrons) gibi pek çok tür, tuz göletlerinin ortalarındaki adalarda yuvalanıyor.

Recurvirosta avocetta
Kılıçgaga (Recurvirosta avocetta)
Sterna albifrons
Küçük sumru (Sterna albifrons)
SONY DSC
Suna (Tadorna tadorna)

 

Phoenicopterus ruber Linnaeus, 1758 ()
Flamingo (Phoenicopterus ruber)

* İzmir Kuş Cenneti, Gediz Deltası, Atlas Dergisi, Mart 2005

 

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili son gelişmeler

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfezi’nin tam ortasına; hem de koskocaman bir AKP ampulü şeklinde beton bir ada kondurularak yapılacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili son gelişmeleri özetleyecek olursak;

1. İzmir Körfez Geçişi Projesi’ni sahiplenen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, bu projenin TCDD ve İZSU tarafından geliştirilen İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ile körfez akıntılarıyla deniz suyu kalitesinde yaratılacak % 40 oranındaki iyileşmenin % sıfır düzeyine ineceğini -geç de olsa- öğrendiğinde “Büyük Körfez Projesi” adını verdiği İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nden kendi payına düşen işleri yapmayı 2018 yılı için askıya aldığını duyurdu.

Gediz Deltası 040

2. Bu arada İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması amacıyla birlikte dava açan Doğa Derneği ve Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği (EGEÇEP) ile Ankara’daki genel merkezleri üzerinden ayrı bir dava açmayı tercih eden  Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği‘nin (TMMOB)dava açan kurumlar” adıyla yaptıkları ortak çalışmaların bir sonucu olarak 20 Aralık 2017 tarihinde Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi’nde yapılan toplantıda, İzmir genelindeki kent mücadelesini kucaklamak amacıyla İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nden hareketle geliştirilecek kent hareketine ilgili tüm kurum ve bireylerin davet edilmesine ve hareketin kentin tüm sorunlarıyla ilçelerini kapsayacak şekilde örgütlenmesine karar verildi. Ancak bu konuda -ne yazık ki- ortak bir sonuç bildirgesi düzenlenip kamuoyu ile paylaşılmadı.

3. Doğa Derneği ve EGEÇEP ile TMMOB tarafından açılan iki ayrı dava mahkeme tarafından birleştirilerek davaya esas bilirkişi raporunu hazırlamak amacıyla tümü İzmir’deki üniversitelerde görev yapan konusunda uzman akademisyenlerden oluşan dokuz (9) kişiden oluşan bir bilirkişi heyeti belirlendi.

4. İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmenin durdurulması talebi ile ilgili davaya bakan mahkeme, ilk bilirkişi incelemesinin 25 Ocak 2018 tarihinde yapılmasına karar verdi.

Gediz Deltası 036 - Mustafa Kasapoğlu
Fotoğraf: Mustafa Kasapoğlu

5. Bu süre içinde bilgilendirme amacıyla TMMOB tarafından bazı kent konseyleriyle birlikte yapılan bilgilendirme toplantılarına devam edilmiş ve en son toplantı bu davada Doğa Derneği ile EGEÇEP‘in avukatlığını yapan Arif Ali Cangı‘nın katılımıyla 24 Aralık 2017 tarihinde HDP Karşıyaka İlçe Örgütü üyeleri için yapılmıştır.

6. İzmir Körfez Geçişi Projesi için EGEÇEP ve TMMOB‘den ayrı kampanya yürüten Doğa Derneği ise Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınması için uluslararası bir kampanya başlatmış, bu doğrultuda UNESCO başta olmak üzere uluslararası kuruluşlarla yazışmaya ve milletvekilleriyle görüşmelere ağırlık vermiş, yerel basın için Gediz Deltası’nda bir basın toplantısı düzenlemiş; ayrıca hafta sonlarında isteyen herkesin ücretsiz olarak katılabildiği kuş gözlemi etkinlikleri ve yürüyüşleri düzenleyerek halkın ilgisini hem Gediz Deltası Sulak Alanı‘na hem de bu deltada yapılacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ne çekmeye çalışmıştır.

Doğa Derneği‘nin İzmir Körfez Geçişi Projesi için yaptığı bu çalışmaların Fatih Portakal tarafından sunulan Fox TV’deki akşam haberlerinde görseller eşliğinde gündeme getirilmesi üzerine pop sanatçısı Tarkan Instagram hesabına yazdığı bir mesajla “Neredeyse her köşesi betona dönüşen ülkemizde geriye kalan birazcık doğamızı koruyalım bari. Bu nasıl bir yok ediştir? Bu nasıl bir rant hırsıdır? Nasıl bir vicdansızlıktır? Doğa olmazsa biz de var olamayız. Bu gerçeği ne zaman anlayacağız? Ne zaman uyanacağız?” diyerek bu çalışmalara destek vermiş; böylelikle yapılan mücadeleden milyonlarca insanın haberdar olması sağlanmıştır. 

7. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 28 Aralık 2017 tarihinde düzenlediği İzmir Ulaşım Ana Planı (UPİ) 4. Paydaş Toplantısı‘nda hazırlanan planın sonuçlarını paylaşan belediye yöneticileriyle plan danışmanları ise, böylesi bir ihtiyacın bulunmayışı nedeniyle İzmir Körfezi Geçiş Projesi‘nin İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda yer almadığını belirtmişlerdir.

8. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, hazırlanan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın tanıtımı amacıyla 8 Ocak 2018 tarihinde yapılan toplantıda,  “Ulaşım Master Planı’nda bilim insanları 2030 projeksiyonunda körfez geçişini öngörmüyorsa, fizibıl bulmuyorsa, biz onu birilerinin gönlü olsun diye ulaşım master planına koyamayız. Bilim derse ki koy, memnuniyetle alır, savunuyoruz. Biz akla ve bilime inanırız. Ulaşım Master Planı’na konulmaması, bu planın bilimsel bir vesika olmasını güçlendirir. Bizim duruşumuz, kamuoyunda merkezi hükümetin yapacağı bir yatırımın desteklenmesi konusudur. İkisini birbirine karıştırmak doğru değildir. Farklı manipülasyon amacıya yapılmıştır ki, o işlerin içinde biz olmayacağız.” demiş; böylelikle İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni içermeyen İzmir Ulaşım Ana Planı‘nı bir şekilde sahiplenip savunmuştur.

gediz deltası (1)
Karikatür: Kürşat Zaman

Şimdi bu durumda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile onun  başkanından beklenen tavır, 2,5 yıldır hazırlanıp sonuçlandırılan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nına katkıda bulunan meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının, belediye yöneticileriyle uzman ve danışmanların bilimsel gerçeklere dayanarak söylediklerine sahip çıkarak onları savunması ve İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni içermeyen bir İzmir Ulaşım Ana Planı‘nı kabul ederek uygulamaya sokmasıdır.

Çünkü bu durum, bu işin uzmanlarıyla sivil toplum örgütlerinin ve İzmirliler’in bu projeyi kesin bir şekilde istemediklerini, merkezi yönetimden böyle bir taleplerinin olmadığını göstermektedir.

Yol Aşkı, Yürümenin Tarihi

Yol Aşkı, Yürümenin Tarihi (Wanderlust: History of Walking)

Yazar: Rebecca Solnit

Çeviren: Elvan Kıvılcım

Encore Yayıncılık, Mayıs 2016, 448 sayfa.

page

“Solnit yürüyor, ama metni uçuyor!”
Mike Davis
, Observer

Bir kıyıdan diğerine yürüyorum, o yüzden Rebecca Solnit’in düşüncelerle dolu ve büyüleyici Yol Aşkı’nı bana esin vermesi için yanımda taşıyorum.

Yol Aşkı’nı “yazın okunacak kitap” olarak seçen Stephanie Merritt, Observer

Filozoflar, edebiyatçılar, müzisyenler, sosyologlar ve evrim kuramcılarıyla kırlarda, bozkırlarda, ormanlarda geziniyor Rebecca Solnit. Koltuğunun altında Rousseau’dan Wordsworth’e, Benjamin ve Patti Smith’e uzanan devasa bir kütüphaneyle yürümeyi felsefeden, eğlenceye, politikadan, cinselliğe kadar hiç bir boşluk bırakmadan arşınlıyor. Yürümenin şehirleri ve şehirlerin yürümeyi nasıl değiştirdiğini, gitgide büyüyen araba sevdasıyla birlikte yürümeyi nasıl bir geleceğin beklediğini düşünüyor. 

Bir kişinin yaşamaya başladığını anlatmanın bir yolu da ‘hayata adım attı’ demektir; kişi hayatıyla ilgili önemli bir karar verdiyse ‘kendisine yol seçmiş’tir, uzman olduysa, ‘ayaklı ansiklopedi’dir. Eski Ahit, kendini Tanrı’ya emanet etme halini ‘Tanrı’yla yürüdü’ şeklinde tasvir eder. Yürüyenin tek başına, aktif olması ve bir yere kök salmaktan daha ziyade dünyadan gelip geçmesi insan olmanın anlamına dair güçlü bir imgedir. Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır.

Yol Aşkı – Yürümenin Tarihi Üzerine

Anıtsal bir yürüme tarihi
Will Self, Guardian

Bir ayağı diğerinin önüne koymakla ilgili olduğu kadar, zaman-uzam ve dünyanın bilincini de konu alan bir yürüme tarihi
The Times

Solnit yürüyor, ama metni yükselip süzülüyor. Bizi insan tutan basit, yıkıcı etkinliğe dair şaşırtıcı derecede özgün bir betimleme bu. Dünyanın yayaları, birleşin!
Mike Davis, Gecekondu Gezegeni’nin yazarı

Bizi insan yapan etkinliklerden birine dair nefis ve kafa açıcı bir bakış
Andrew O’Hehir, Salon

Kimse yürümeye, yürümenin kültürel tarihine ve manevi müfakatlarına dair Rebecca Solnit’ten daha güzel ve daha kapsamlı bir şekilde yazmamıştı.
Maria Popova, Brainpickings.org

Rebecca-Solnit-cropped-1200x675

BAZEN YALNIZ YÜRÜMELİSİN*

Ali Bulunmaz

Rebecca Solnit, Elvan Kıvılcım’ın Türkçeye çevirdiği “Yol Aşkı – Yürümenin Tarihi”nde başlangıç, ilerleme ve varış omurgasına oturttuğu yürüme eylemini hayatla eşleştiriyor. İnsanın en önemli edimlerinden yürümenin, aynı zamanda bir kültür olduğunu söyleyen Solnit, yaşamın tarihiyle yürümenin tarihi arasındaki paralelliğe dikkat çekiyor.

Rebecca Solnit’in yakın zaman önce arka arkaya dilimize çevrilen üç kitabından Kaybolma Kılavuzu (diğer ikisi Yakındaki Uzak ve Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar‘dı), yola ve yalnızlığın değerine vurgu yapıyordu. Solnit, orada yola çıkmak için herhangi bir amaca ihtiyaç duyulmaması gerektiğini, hem dünyada kalıp hem de ondan ayrı düşmeyi sağlayan yalnızlığın, kendisine ve insanlara neler katabileceğini anlatmıştı. Yolunu kaybetmenin, kendisi için acıklı bir havadan değerli bir deneyime nasıl dönüştüğünü okura aktarmıştı yazar. Amaçsızca gezinmenin ve bilinmeyene ulaşmanın, aylaklığı ve zamanı boşlukla doldurmayı çekici hale getirdiğini söylüyordu.

Solnit, Yol Aşkı – Yürümenin Tarihi‘nde ise bu kez yolla beraber yürüme eylemine odaklanıyor. Yürümenin bazen kişinin içini boşaltma ve düşünme, bazen de tepki koyma anlamına gelebileceğini düşünen yazar, kendisini sadece bunlarla sınırlamıyor. 

SOKAKLAR VE KIRLAR BEKLİYOR”

Solnit, yürümenin içinin doldurulduğu ve anlamsızlaştırıldığı iki kategorileştirme yapıyor hemen lafa girerken: Bunlardan ilki, tüm dünyaya sesini duyurup bir şeyleri değiştirme uğruna harekete geçmek. İkincisi ise yazarın “ara zaman” dediği, kulaklığı takıp ya da cep telefonuyla ilgilenip iş bitirme amacıyla bir yerden diğerine gitmek. Bu, Solnit’e göre “yalnızlığa, sessizliğe ve bilinmeyenle karşılaşmaya karşı tampon görevi görüyor.” Biz bu duruma, hareketsiz hareketlilik veya Solnit gibi “insanın atıllaşması” da diyebiliriz. Edilgen bedenle hareket halinde ve görüp hisseden, daha doğrusu yaşayan beden arasındaki makas günden güne açılıyor. Mobilize olmaktan kendisini araçlara kıstırmayı, hatta onlara bağımlı hale gelmeyi anlayan insanları gördükçe Solnit endişeleniyor. Çünkü duran birey, beden ve zihninin birlikte çalışabileceğini, düşünmenin fiziksel ve ritmik olabileceğini unutuyor. Bu nedenle yazar, “sokaklar ve kırlar bekliyor” deyip adım atmaya başlarken yanına filozofları, şairleri, müzisyenleri, yazarları ve yürümeyi tutkuyla sevenleri alıyor.

Solnit’te göre yürümeyi anlatmak küresel, eylemin kendisi ise evrensel: “İdeal olarak yürüme zihnin, bedenin ve dünyanın, sanki nihayet birbiriyle konuşmaya başlamış üç kişi ya da aniden bir melodi oluşturan üç nota benzeri bir uyum içinde bulunduğu bir durumdur. Yürüme sayesinde bedenimizde ve dünyada var oluruz ancak onlar tarafından meşgul edilmeyiz. Bütünüyle düşüncelerimiz içinde kaybolmadan düşünmemiz mümkün olur.” Bir tür özgürlük, sürprizlerle karşılaşma ve zihin açma durumu… Bir araç veya amaç, yolculuk ve varış noktası… 

YÜRÜYÜNCE HAREKETE GEÇEN METAFOR

Solnit, tarihte önemli yeri olan bir edimden bahsediyor kitap boyunca. Tarihte gezinmenin doğasında ise “yoldan sapma ve saptırma” da mevcut: Niyetle sonun farklı olabilme ihtimali, yürümenin kimlik kartı gibi. Ama yürümeyi de yolundan alıkoyan, anlamını ve değerini bulanıklaştıran gelişmeler söz konusu; Solnit buna, boş zamanı yok etmek diyor: Olabildiğince planlanmış, belirsizlik ve sürprizlerden arındırılmış, verimli ve üretken yürüme! Bugün yürüdüğünü sanan fakat yanılan büyük bir kitlenin düştüğü bir tuzak o. Kentleri ve kent dışını adımlarken bakılan ama görülüp anlamlandırılmayan bir yürüyüş biçimi. Bunun ayırdına varıp hayret eden yazar, mağarasından çıkan filozoflardan, müzisyenlerden ve başka yazarlardan yardım alarak ilerliyor: Bir yandan yürüyor bir yandan da kendisinden seneler evvel yürüyen ve yürürken düşünenlerle bağ kuruyor. Böylece kendi gezintisi ve metni, çağları birbirine ekleyen ve düşünmenin sınırlarını sürekli genişleten bir kimliğe bürünüyor. Solnit, sayfa sayfa özgürlük açılımı yaptığı anlarda yürümenin baştan beri “gelişme yüzü görmemiş bir faaliyet” olduğunu da eklemeyi unutmuyor; bedenin, onunla kendisini yeryüzüne göre ölçüp biçtiğini not ediyor. Bu ölçüp biçme, kimi zaman bir keşif seyahatiyle kimi zaman bir hac yolculuğuyla ortaya çıkabilir. Bazen yazılan ve okunan bir hikâye, yazar gibi bizi de uzun ve simgesel bir yürüyüşe çıkarır. Solnit, bütün bunların kendi içinde farklı anlamlara ve değere sahip olduğunu anlatıyor.

Yürümek, düz anlamıyla da metafor olarak da yaşamımızda hatırı sayılır bir yere sahip; Solnit bunu da anımsatıyor bize: “Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır. Yaşam bir yolculuksa o zaman gerçekten yolculuk yaptığımızda ulaşmaya çabaladığımız hedefler, kaydettiğimiz ilerlemeler, gözle görülür başarılar sayesinde metaforlar eylemlerle birleşir ve yaşamlarımız elle tutulur hale gelir. Labirentler, hac yolculukları, dağ tırmanışları, açık seçik ve arzu edilen bir varış noktası olan doğa yürüyüşleri; bunların hepsi, bize bahşedilen zamanı, duygularımızla kavrayabileceğimiz manevi boyutlara sahip -kelimenin gerçek anlamıyla- bir yolculuk şeklinde algılamamızı sağlar.” 

DÜNYAYI BAHÇEYE ÇEVİRMEK

Yürümenin romantik, simgesel ve sadece gitmek gibi anlamları bulunsa da onu, turizme dönüştürmenin geçmişi çok uzak bir tarihe dayanmıyor. Patikalarda hafif adımlar atmak veya dağlara tırmanmak, hobi haline getirilerek “temiz” yaşamımıza biraz “kirlenerek” dönmenin popüler bir aracı olarak algılanmaya başladı. Belki de tam tersi! Bu durum, Solnit tarafından tesadüflerin rafa kakması, yürümenin otomatikleştirilmesi biçiminde yorumlanıyor. Elbette hayli ince cümlelerle ve karşılaştırmalarla… Üstelik yürüyüş edebiyatından ve şiirinden uzun uzun örnekler vermesi, Solnit’in konuyu hem düşündüğünü ve bu babta kalem oynattığını hem de okura ana yola ulaşması için kimi çıkışlar yarattığını gösteriyor.

1892’de kurulan Sierra Kulübü’nden bahseden yazar, pek çok oluşum gibi bunun da dünyayı bahçeye çevirme türünden politik bir girişimde bulunduğunu belirtir. Asıl amaçları toprağı savunmak olan Sierra Kulübü, yürüyüşü sürekli kendini yenileyen bir erdem olarak görür ve açık havada bir şeyi yok etmeden, insanın kendisini sadece ayaklarından medet umarak var olması şeklinde tanımlar. Solnit, sonradan bazı bozulmalar yaşasa da bu kulübün, yürüyüşün evrensel kodlarının günümüze ulaşmasında önemli bir eşik olduğunu ve mirasından faydalananların bulunduğunu söylemeden edemiyor.

Bu geleneği izleyenlerin, keyif yürüyüşlerinin yapıldığı alanların sınırlarını kaldırarak dünyayı kamuya ait bir bahçe şeklinde görmeye başladığını da ekliyor Solnit. Ancak söz konusu sınırsızlığın epey bir mücadeleyle gerçekleştirildiğini vurgulayan yazar, keyif yürüyüşü için bazı şartların varlığını gündeme getiriyor: Boş zaman, gidecek bir yer ve sosyal kısıtlamalara maruz kalmayan sağlıklı bir bünye. Çalışma saatlerinin düzenlenmesinden halka açılacak alanlara ve kadınların tek başına sokağa çıkmasına yönelik çabalar, bu yürüyüş için girişilen mücadelelerden bazıları. Çünkü hayatın bir şekilde aktığı sokak ve doğa, çeşitliliğin ve özgürlüğün en bilindik simgesi olduğundan ona erişimde herhangi bir kısıtlama bulunmamalı. Buradan baktığımızda Solnit, yürümenin ve dışarıda olmanın, özgürlük ve keyifle bir araya gelebileceğinin altını çiziyor. Üstelik bu özgürlük ve keyif, faydacılığa hizmet etmek zorunda da değil.

 BEDENDEN KOPAN GÜNLÜK YAŞAM

Yazar bize kendi deneyimlerinden parçalar aktarırken yürüyüşlerinde, zamanın değişen ve değiştiren gücünü nasıl öğrendiğini de aktarıyor. Sokağın ve doğanın müziğini işiten Solnit, hem yürüyüşüyle hem de kitapta anlattıklarıyla müşterek yalnızlığa dâhil olup yaşamların arasından hayalet gibi süzülürken protestolara, devrim ve direnişlere rastlıyor. Aynı zamanda insanı yürüyüşten soğutmak için tasarlanan günümüzün kimi kentleri ve onların banliyölerine de…

Solnit, yürüyecek mekânların azlığından yakınırken zaman yoksunluğunu da göz ardı etmiyor. İlham veren alanların talan edilmesine “makinelerin hızlanışını ve yaşamın da onlara ayak uyduruşunu” eklediğimizde, yazarın endişesi daha da belirgin biçimde ortaya çıkıyor. Dış mekânlar yok edildikçe ya da gidecek fazla yeri kalmayınca kendisini yürüyüş bandı ve spor salonlarında bulan insanoğlu, Solnit’in deyişiyle “bedenin erozyonuna karşı geçici bir önleme başvurur.” Bunun anlamı, günlük yaşamın bedenden kopuşundan başka bir şey değil; yazar, karşılaştığımız o durumu, yürüme kültüründen ve sanatından uzaklaşma olarak niteliyor.

Solnit, yürümeyi ve yürüyüş deneyimlerini anlatırken bu eylemin tarihine filozoflar, şairler, yazarlar, müzisyenler, bilim insanları ve aktivistlerin el verişine değiniyor. Dolayısıyla bu kültürü bütün boyutlarıyla masaya yatırıyor. Sonunda “Yürümenin geleceği var mı?” diye sorunca ileriye yönelik bir kaygıyı, fazla karamsarlığa kapılmadan bizimle paylaşıyor. 

SOLNIT_KAPAK

 ‘Gezinmek kumar oynamaya benziyor’ 

Kierkegaard, evinde hemen hiç misafir kabul etmemiş ve aslında çok sayıda tanıdığı olmasına rağmen tüm hayatı boyunca arkadaşım diyebileceği biri hiç bulunmamıştır. Yeğenlerinden biri, Kopenhag sokaklarının Kierkegaard’un ‘kabul salonu’ olduğunu söyler ve sanki yazarın en büyük gündelik zevklerinden biri şehrin sokaklarını arşınlamaktır. İnsanlarla birlikte olmayan biri için insanların arasında olmanın; anlık karşılaşmalar, tanıdıkların selamları ve kulak misafiri olduğu sohbetler sayesinde belli belirsiz bir insan sıcaklığını iliklerinde hissetmenin yoluydu bu. Tek başına yürüyen biri, etrafındaki dünyanın hem içinde hem de dışındadır; yaşama bütünüyle katılmaz ama sadece bir seyirci de değildir.” 

Hac yolculuğu, kutsal olanın bütünüyle tinsel olmadığı ve manevi güce ait bir coğrafya bulunduğu fikrine dayanır. Hac yolculuğu, hikâye ve onun mekânına yaptığı vurguyla manevi ve maddi olan arasındaki çizgide yürür: Arayış, her ne kadar maneviyat için olsa da en maddi ayrıntılarda -Buda’nın doğduğu veya İsa’nın öldüğü, kutsal emanetlerin bulunduğu veya kutsal suyun aktığı yerde- gerçekleşir. Manevi ve maddi olanı uzlaştırıyor da olabilir çünkü hac yolculuğuna çıkmak, ruhun arzu ve inançlarının beden ve onun edimleri aracılığıyla ifade edilmesidir. Hac yolculuğu, inancı edimle, düşünmeyi gerçekleştirmeyle bir araya getirir ve kutsal olanın bir maddi varlığı ve mekânı olduğunda bu uyuma ulaşılması da çok makuldür…” 

Gezinmek ve kumar oynamak, bazı yönlerden birbirine benzer; her ikisi de sonuca ulaşmaktan ziyade olabileceklerle ilgili beklentinin daha çok haz verdiği, arzunun tatminden daha ön planda olduğu faaliyetlerdir.”     

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/558834/Bazen_yalniz_yurumelisin.html

 

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi (1)

Ali Rıza Avcan

Anımsayacağınız gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014-2017 döneminde hazırladığı Yarımada, Gediz-Bakırçay ve Küçük Menderes havzaları ile ilgili üç ayrı strateji belgesini esas aldığımız yazı dizimizin birinci bölümünde genel olarak sürdürülebilir kalkınma olgusunu, ikinci bölümünde ise bu çalışmanın ilk adımı olan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesini ele alıp tartışmaya çalışmıştık. 

Bugünkü yazımızda ve bunu izleyecek diğerlerinde ise İzmir kent merkezinin kuzeyinde yer alan Gediz ve Bakırçay havzalarındaki Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Kınık, Kemalpaşa ve Menemen ilçeleri ile Gediz Deltası’nın Çiğli ilçesi sınırları içinde yer alan bölümleri için 2015 yılında hazırlanıp halen uygulanmakta olduğunu varsaydığımız Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesini ele alarak tartışmaya çalışacağız.

C2KH5cHWgAAVnbe

Hazırlanan belge resmi bir plan mı yoksa başka bir şey midir?

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi çalışması, yapımına İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından karar verilip onaylanan bir plan belgesi değildir. O nedenle söz konusu belgede ısrarlı bir şekilde “plan” denilmesinden kaçınılmakta, yapılan tüm işler “çalışma” olarak adlandırılmaktadır.

Tabii ki bütün bunların doğal bir sonucu olarak, hem uygulayıcısı olan belediye başkanı ile yönetici ve çalışanları açısından bir görev, yetki ve sorumluluk doğurmamakta; hem de belgenin “dış paydaşları” olarak nitelenebilecek havzadaki kurumlar, işletmeler, sivil toplum örgütleri ve İzmirliler açısından bir taahhüt niteliği taşımamaktadır.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Strateji belgesi, belgeyi hazırlayan akademik kadro tarafından ısrarlı bir şekilde bir ‘çalışma’ olarak tanımlanmakla birlikte; bu çalışma kapsamında yapılan işin ulusal düzeydeki üst planlama belgeleri yanında yerel fiziki ve tematik planlarla ilişkisi sorgulandığı için; ayrıca belgenin ‘Gelişme Senaryosu’ bölümünde ortaya konulan varlık-odaklı fikirlerin hazırlanan Gantt şemalarıyla ‘kısa’ ve ‘uzun’ vadede ‘öncelikli’, ‘programlı’, ‘koruma’ ve ‘yatırım’ boyutlarındaki zamanlaması ortaya konulduğundan bu ‘çalışma’nın aslında bir ‘plan’ olarak ya da planlama mantığıyla hazırlandığı söylenebilir.

Ancak bu yeni durum muhtemeldir ki, çalışmayı yapanlar açısından birçok yeni sorunun ortaya çıkmasına neden olacaktır. Çünkü bu çalışmada bir planlama çalışmasında olması gereken birçok şey bulunmakla birlikte; bu çalışmanın bir planlama çalışması, ortaya çıkan belgenin de bir plan kimliğine kavuşması ve uygulanabilmesi için öncelikle belediyenin en üst kararı organı olan belediye meclisi tarafından mevcut stratejik planla ilişkilendirilerek onaylanması gerekir. Aksi takdirde belediyelerin “icra organı” olarak kabul edilen belediye başkanının bilgisi içinde hazırlanıp “karar organı” olan belediye meclisinin önüne gelmediği için belediye başkanının görevde olduğu sürece uygulanma şansına sahip olan bir belge hiçbir zaman resmi bir plan olma niteliğine sahip olmayacaktır.

Oysa bu tür büyük iddialar taşıyan bölge ya da havza ölçeğindeki stratejik kalkınma belgelerindeki sonuçların bir “temenni” olmaktan çıkıp bir “amaç” ve ““hedef” haline gelebilmesi için yine aynı belediye meclisinin böylesi bir belgenin hazırlanmasına karar verip bu hazırlık sonrasında ortaya çıkan belgeyi daha önce onayladığı stratejik planlarla ilişkilendirmesi durumunda hem yapılan işin gerçek anlamda “sürdürülebilir” kılınması, hem de sadece bir belediye başkanının çalışma süresi ile sınırlı bir çalışma olmaktan çıkararak “kurumsallaşması” sağlanabilir.

İşte bütün bu nedenlerle, bu tür belgelerin öncelikle hem mevcut stratejik planla hem de diğer fiziki planlarla ilişkilendirilerek resmi bir geçerliliğe kavuşturulması daha uygun ve doğru olacaktır.

Çalışmada esas alınan coğrafi havza ve ilçeler böyle bir çalışma için doğru ve yeterli midir?

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesi (Aşağı) Gediz ve  Bakırçay havzaları esas alınarak hazırlanmış olmakla birlikte; çalışma kapsamına bu iki coğrafi havzanın çevresinde ya da arasında yer alan Foça, Aliağa ve Kemalpaşa gibi ilçelerin de dahil edildiği; böylelikle İzmir kent merkezini doğudan ve kuzeyden saran tüm bir kuzey İzmir bölgesi ele alındığı görülmektedir.

İzmir_districts

Düzenlenen strateji belgesinde coğrafi anlamda Gediz ve Bakırçay havzası sınırları içinde bulunmayan Foça, Aliağa ve Kemalpaşa gibi ilçeler yer alırken Çiğli ilçesinde coğrafi olarak tanımlanan Gediz Nehri Sulak Alanı ile ilçenin diğer bölümleri arasında niye kesin bir ayırım yapılarak Çiğli ilçesindeki kentsel yerleşim alanlarının bu çalışma kapsamına alınmadığı anlaşılamamıştır.

Ayrıca İzmir’in kuzeyindeki Aliağa, Bergama, Foça, Kınık ve Menemen’den oluşan bütünle Kemalpaşa ilçesi arasında araya Bayraklı, Bornova ve Karşıyaka ilçelerinin giren kopukluğun nedeni ve bu kopukluk nedeniyle iki ayrı bölge arasındaki ilişki ve iletişimin nasıl formüle edildiği de belli değildir.

Bütün bu nedenlerle, coğrafi havza ve ilçe olarak tanımlanan birimler dikkate alınarak belirlenen alanın çalışma bütünlüğü açısından sorunlu olduğu söylenebilir. 

Gediz-Bakırçay Havzası olarak belirlenen alanın hem kendi içindeki hem de diğer alanlarla etkileşimi ne olacaktır?

Yapılan çalışmada, Gediz ve Bakırçay havzaları içinde ilçe düzeyindeki yönetsel bölümlerin esas alınması nedeniyle seçilen alanın, her iki havzanın geri kalanı ve havza dışı yakın alanlarla ilişkisinin ve karşılıklı etkileşiminin dikkate alınmaması, bu konuların araştırılmamış olması büyük bir eksikliktir.

Ayrıca yapılan çalışma ve düzenlenen stratejik belge kapsamındaki varlık-odaklı fikirlerin/projelerin, havza içinde yer alan ilçeler arasındaki ilişki ve benzeşimleri dikkate alınıp analiz edilmekle birlikte; bunun havza dışında kalan ve havza ile ilişkileri bulunan İzmir’in diğer ilçeleriyle ve İzmir dışında kalan yakın bölgeler, örneğin Manisa ve Balıkesir açısından analiz edilmemesi, bu tür ilişki ve iletişimin düzeyi, yoğunluğu ve içeriği ile ilgili araştırmaların yapılmaması diğer bir büyük eksikliktir.

Gediz-Bakırçay Havzası’nın turizm destinasyonlarıyla (bölgeleriyle) ilişkisi var mıdır?

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinde turizm ile ilgili değerlendirme, amaç ve hedefleriyle varlık-odaklı kalkınma fikirlerinin/projelerinin turizm etkinliklerinin ölçeği olan destinasyon ve alt-destinasyonlar ölçeğinde dikkate alınmadığı ve havzadaki turizm faaliyetlerinin İzmir ve Dikili-Bergama destinasyonlarıyla ilişki ve etkileşiminin analiz edilmediği görülmüştür.

Devam Edecek…