Bu bir ihbar yazısıdır….

Ali Rıza Avcan

Evet, bu bir ihbar yazısıdır.

Hem de 2024 yılının ilk gününde içim sızlayarak yazdığım bir ihbar yazısı, bir feryat, bir isyan yazısıdır…

Ama alışıldığı üzere cumhuriyet savcılarına, CİMER‘e, HİM‘e ya da kendilerine devlet diyen kamu otoritelerine değil; tarihi ve kültürel değerlerin korunup sahiplenilmesine önem veren kamuoyuna, insanlığa ve 30 Mart 2024 tarihli yerel seçimlerde oy kullanacak seçmenlere, özellikle de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile Konak Belediye Başkanlığı için oy kullanacak seçmenlere yönelik bir ihbar yazısıdır.

Büyük Kardıçalı Han

1928 yılında yapılan ve Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi‘nin tüm özelliklerini yansıtan İzmir‘in ilk, ülkemizin ikinci betonarme karkas yapısıdır. Birincisi ise İstanbul‘da 1923’de inşa edilmiş olan İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü binasıdır.

Büyük Kardıçalı Han

İzmir‘i, İzmir yapan, İzmir‘in mimari kimliğini belirleyen, her daim gözümüzün önündeki en önemli tarihi yapılardan biridir. Hemen önünde Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin temel öğelerini öne çıkaran Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi‘nin önemli temsilcisi Mimar Kemalettin Bey‘in heykeli bulunmaktadır.

Bina, batıda 2. Kordon olarak bildiğimiz Cumhuriyet Bulvarı, kuzeyde Mimar Kemalettin Caddesi, doğuda ise Şehit Fethi Bey Caddesi ile çevrelenen ve tapunun Konak ilçesi, Akdeniz mahallesi 77 pafta, 951 ada, 2 parselindeki 1.718 metrekarelik bir arsa üzerinde bulunmaktadır. 2024 yılı itibariyle 96 yaşına giren bu muhteşem bina, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü‘nün Parsel Sorgulama Uygulaması verilerine göre 119, İzmir Büyükşehir Belediyesi Üç Boyutlu Kent Rehberi verilerine göre kat mülkiyetinin geçerli olduğu 132 bağımsız bölümden oluşmaktadır.

Büyük Kardiçalı Han Kuzey cephe kesiti.
Büyük Kardiçalı Han planı.

1. derece kültürel varlık olarak koruma altına alınan yapı, tescil fişindeki bilgilere göre zemin + iki katlı, iç avlusu olan bir yapıdır. Şehit Fethi Bey Caddesi‘nden 15, 17 (han girişi) ve 19, Mimar Kemalettin Caddesi‘nden 16-A, 16, 14, 10, 8, 6 ve 4, Cumhuriyet Bulvarı‘ndan 56, 54 (han girişi), 52, 50, 48 ve 48/A kapı numaralarını almıştır.

1927-1928 yıllarında yapılan yapının sahibi, Yunanistan‘ın Batı Teselya bölgesindeki Kardiçe (Καρδίτσα Karditsa) kentinden önce Manisa, Akhisar‘a, daha sonra İzmir‘e gelip yerleşen tütün tüccarı Kardıçalı İbrahim Bey (1880-1958)’dir. Hakkındaki bazı iddialar, İbrahim Kardıçalı‘nın Sabetay Sevi‘yi Mesih olarak tanıyıp din değiştirenlerin Karakaş kolu ile ilişkili olduğu ile ilgilidir. Tütün ticaretiyle kısa zamanda zenginleşen Kardıçalı İbrahim Bey‘in bu binayı, abartılı bir söylemle demiri Almanya‘dan, çimentoyu Romanya‘dan, keresteyi de İtalya‘dan getirmek suretiyle apartman olarak yaptırdığı söylenmekle birlikte Cumhuriyet‘in ilk yıllarında demir, çimento ve kereste gibi inşaat malzemelerini üretemeyen bir ülke ve kentte, bu malzemelerin ülke dışından getirilmesi kadar normal bir şey olmayacağı da dikkate alınmalıdır.

Bu muhteşem yapıyı yapan mimarın ismi, çoğu araştırma, makale ve doktora tezinde herhangi bir kaynak gösterilmeksizin Mehmet Fesci olarak gösterilirken, İzmir Kent Ansiklopedisi‘nin mimarlıkla ilgili 2. cildindeki “Özel Yönetim ve İş Merkezi Yapıları Mimarisi” başlıklı bölümünü kaleme alan Doç. Dr. İnci Uzun ise ortalama bir yol izleyerek ve yine hiçbir kaynak göstermeden yapının o dönemde yapılan İzmir Ticaret Odası (1927) ve “Elhamra İdaresinde Milli Kütüphane Sineması” inşaatlarında birlikte çalışan mühendisler Fesçizade İbrahim Galip (İbrahim Galip Fesçi) ile Mehmet Galip (Galip Sinap) tarafından inşa edilmiş olabileceğini ifade etmektedir. (1) 2005 tarihli İzmir Mimarlık Rehberi‘ni hazırlayan Deniz Güner yapının mimarının Mehmet Fesçi olduğunu söylerken, Şeref Etker Büyük Kardiçalı Han‘a ait betonarme projesinin, Paris‘teki École Nationale des Ponts et Chaussées (Ulusal Köprüler ve Yollar Okulu)’den mezun olduktan sonra 1919-1922 yılları arasında Mühendis Mekteb-i Alîsi ile Sanayi-i Nefise Mektebi‘nde betonarme muallimliği yapan Muallim Mühendis Mehmet Galip Bey (Sinap) (1888-1962)’e ait olduğunu söylemektedir. (2, 3) Diğer yandan da Büyük Kardiçalı Hanı‘nın kuzey-batı köşesindeki kubbe rüzgarlığında bulunan çini kitabede ise “1927, İbrahim Mustafa” ismi bulunmaktadır.

Kardıçalı İbrahim, Tütün Tüccarı ilanı, Ticari ve İktisadi İzmir Rehberi 1926 – s.53.
Kardıçalı İbrahim Bey’in, 1936 Eylül ayından sonra Kültür Koleji olarak kullanılan Kemeraltı, Numanzade (847) Sokak’taki konağı.
Kardıçalı İbrahim Bey (1880-1958).

Büyük Kardiçalı Han‘ın en büyük paya sahip mülk sahiplerinin ise, Yeni Asır gazetesinin 22 Aralık 2023 tarihli nüshasında yayınlanan “Büyük Kardiçalı Hanı’nda büyük talan” başlıklı haberle, ülkemizin ve kentimizin tanınmış sermayedarlarından ve Migros‘un sahibi Tuncay Özilhan‘ın eşi ve İbrahim Kardıçalı‘nın torunu olan Emine Özilhan ile Macit Erzel ve Cemal Çiftçiler olduğunu öğreniyoruz.

Bina ile ilgili ilginç bir bilgi, “Taçsız Kral” adıyla ünlenen futbolcu Metin Oktay‘ın, 12 Mayıs 1965 tarihinde hanın sahibi İbrahim Kardıçalı‘nın kızı Servet Kardıçalı ile aileye haber vermeden ikinci evliliğini yapması nedeniyle, benim de bir kez gittiğim bu hanın altındaki “Gol Pub” isimli birahaneyi işletmesidir.

Büyük Kardıçalı Han‘la ilgili diğer ilginç bir tesadüf de, “Büyük Kardiçalı Han Pasajı” isminin geçtiği bir tabelaya ünlü Fransız çizgi roman yazarı Pierre Christin‘in yarattığı ve ünlü Fransız illüstratörü Andre Juillard‘ın çizdiği 2020 tarihli Lena’s Odyssey isimli çizgi roman albümünde karşılaşmamız oldu…

Binasının üzerindeki bakır tabelaya göre Adnan Beyamoğlu ithalatçı-ihracatçıydı. Ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu; ama, önemli değildi.

Asansörü olmakla birlikte uzun yıllardır kullanılmayan bu binanın sahibi olarak, şu an itibariyle 20 hissedarı bulunmaktadır. Bina 2019 yılında geçirdiği yangından sonra 2003 yılında ciddi bir tadilat geçirmiş; ancak, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi sonucunda ağır bir hasar almıştır. Nitekim bu durum, Prof. Dr. Eti Akyüz Levi ile Dr. Umut Devrim Tunca‘nın birlikte kaleme aldıkları 2023 tarihli “Afetlerin Tarihi Kentlere Etkisinin Koruma Bağlamında Değerlendirilmesi: İzmir Örneği” başlıklı makalede “Kardiçalı Han’da düşey taşıyıcılarda ciddi kesme hasarları saptanmıştır” şeklinde ifade edilmektedir. (4)

İmar sahasında Banka Osmani. Kardıçalı İbrahim Bey inşaatı“.
Büyük Kardıçalı Han inşaatı devam ediyor…
Faytonların gezindiği bir İzmir coğrafyasında inşaatı bitmiş Büyük Kardıçalı Han…
Faytonların at arabalarıyla birlikte 2. Kordon’a çıkabildiği zamanların Büyük Kardıçalı Han’ı…

Bunun üzerine hanın mülk sahipleri özel bir firmaya deprem performans analiz raporu düzenletirler ve bu raporu Konak Belediyesi‘ne sunarlar. Konak Belediyesi Koruma Uygulama ve Denetim Bürosu (KUDEB) ise bu raporu, taşınmazın tescilli olması nedeniyle görüşünü almak üzere İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü‘ne iletir. Hazırlanan raporda çatı alın duvarında öteleme olması ve her an kendiliğinden yıkılabileceğinden hanın ışıklandırmasının bulunduğu koridorun kapatılarak kullanılmaması gerektiği belirtilir.

Yakın zamanların Büyük Kardıçalı Han’ı…
Büyük Kardıçalı Han.
Büyük Kardıçalı Han merdivenleri.
Büyük Kardıçalı Han koridorları ve muhteşem döşeme karoları…
Büyük Kardıçalı Han koridorları ve muhteşem döşeme karoları…

Koruma Kurulu ise ivedi olarak yapısal güçlendirme yöntemlerini önerecek bir statik raporla birlikte taşıyıcı sistem sorunlarının giderilmesiyle ilgili bir sanat tarihi raporunun; ayrıca, yapı rölöve ve restitüsyon etüdüyle restorasyon projesinin hazırlanması gerektiği şeklinde bir karar alarak, bu süreçte can ve mal güvenliğini sağlamaya yönelik gerekli önlemlerin ilgili kurumlarca alınması gerektiğini belirterek yapının mühürlenerek kullanımına kapatılmasının yasa kapsamında sakıncalı olmadığını belirtir. Kararda, konunun imar mevzuatı açısından Konak Belediyesi tarafından değerlendirilmesi gerektiğinin de altı çizilir.

Konak Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürlüğü‘nün 4 Mayıs 2023 tarihinde gönderdiği yazıda, tüm mülkiyet sahipleriyle kiracıların bilgilendirilerek, 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 39. maddesi gereği, handaki eşya ve insanların 30 gün içerisinde tahliye edilmesi istenip; tescilli taşınmaza inşaat anlamında müdahalede bulunulmadan taşınmaz ve çevresinde can ve mal güvenliğini sağlayacak emniyet tedbirlerinin mülkiyet sahipleri tarafından alınmasının talep edilmesi üzerine handaki kiracılar, bu kararın yasal olmadığını savunup, İzmir İdare Mahkemesi‘nde ‘yürütmeyi durdurma‘ talebiyle dava açarlar.

Böylelikle bu tarihi tescilli binayı yıkmaktan çok onu restore ederek kurtarmakla görevli olan belediye yöneticilerine de, -her zaman yaptıkları gibi- “biz mevzuatın bizden istediğini yerine getirerek görevimizi yaptık. Şimdi mahkemeden karar alınmasını bekliyoruz” diyerek hem işi yokuşa sürmenin, hem de yağmacılara yol açmanın bahanesi de çıkmış oldu…

Bina cephesindeki tehlikeli radyal çatlaklar…
Bina cephesindeki tehlikeli düşey çatlaklar…
Bina cephesindeki tehlikeli düşey çatlaklar…
Bina cephesindeki tehlikeli düşey çatlaklar…
Bina cephesindeki düşey çatlaklar…
Binanın Cumhuriyet Bulvarı (2. Kordon) cephesindeki balkon konsollarının ve zeminlerinin yıpranmış içler acısı hali…

Bu gelişmeler İzmir‘deki yerel gazeteler ve ajanslar tarafından gündeme taşınmakla birlikte (5) tahliye edilen yapı içinde ve çevresinde gerekli önlemler alınmadığı için bir süre sonra yapının yağmalanmaya başladığı ile ilgili haberleri okumaya başladık. Önce 24 Ekim ve 1 Kasım 2023 tarihlerinde Egepostası gazetesi, “Hırsızlar Asırlık hanı mesken tuttu: Göz göre göre yağmalanıyor!” ve “Egepostası Asırlık Han’ın yağmalanmasını gündeme getirmişti: Yetkililer önlem aldı“, ardından 21 Kasım 2023 tarihinde İlkses gazetesi “Kardiçalı Han ‘tehlike’ saçıyor: Yeterli önlem yok!“, en sonunda da 22 Aralık 2023 tarihinde Yeni Asır gazetesi “Büyük Kardiçalı Hanı’nda büyük talan” başlıklı haberleri gündeme getirerek bu değerli yapıdaki hırsızlık, soygun ve talanı fotoğraflayıp bu konuda görevli, sorumlu ve yetkili olan kamu görevlilerinin dikkatini çekmeye çalışırlar. (6, 7, 8,9)

Yaklaşmak can ve mal güvenliği açısından tehlikeli ama binanın yanından geçmek ne ölçüde tehlikeli?
Bine girişlerini saç tabakalarla örtüp gitmek ne ölçüde etkili?
Yağmacılar, yerleştirilen saç tabakaları kesip binaya girerlerse, ne olur?

Bu resmi yazışma ve gazete haberlerinden anlaşıldığı kadarıyla, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu bu değerli yapının restorasyonu için gerekli olan raporların hazırlanmasını ve bu raporların hazırlandığı süreçte binada herhangi bir inşaat faaliyetinin yapılmaması koşuluyla binanın içinde ve çevresinde can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla -“ilgili kurumlarca” ifadesiyle Konak Belediyesi‘ni işaret ederek- önlem alınmasını istediği halde Konak Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürlüğü‘nün binayı İmar Kanunu‘nun 39. maddesinde tanımı yapılan “yıkılacak derecede tehlikeli yapılar” sınıfına sokarak binayı tahliye ettirdikten sonra bina girişlerini saç levhalarla kapatarak; ama bina çevresinde alınması gereken can ve mal güvenliği ile ilgili önlemleri mal sahiplerine bırakarak görevini yapmadığı ya da savsakladığı görülmektedir. Zira bina sahiplerinin bina çevresi olarak tanımlanan; ancak, Konak Belediyesi ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olan bu bulvar, cadde, kaldırım ve yaya alanlarında mal ve can güvenliğini, bu iki belediyeye rağmen nasıl sağlayacağı konusunun anlamsızlığı bir yanda dururken, bina girişlerini saç levhalarla kapatıp gittikten sonra o saç levhaların eğrilip bükülerek, kesilerek ya da yok edilerek başlatılan yağma süreçlerinde bu yöntemin can ve mal güvenliğini sağlama açısından yeterli bir önlem olmadığı ne yazık ki anlaşılmamış ya da anlaşılmakla birlikte bu konularda görevli, yetkili ve sorumlu olan hiçbir belediye yetkilisinin kılı bile kıpırdamamıştır.

Kısacası, başta Konak Belediye Başkanı Abdül Batur olmak üzere hiçbir belediye yetkilisi görevini yapmamış, o binanın önünden gelip geçen başta İzmir Valisi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olmak üzere İzmir İl Emniyet Müdürü, İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürü ve UNESCO İzmir Tarihli Liman Kenti Alan Başkanı, bizim sade bir yurttaş olarak sorduğumuz “burada ne oluyor?” sorusunu sormamış, sahip oldukları yetkileri kullanarak bu soygun ve yağmaya müdahale etmemiştir.

Oysa Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu‘nun Taşınmaz Kültür Varlıklarının Gruplandırılması, Bakım ve Onarımları başlıklı 5 Kasım 1999 tarih, 660 nolu ilke kararının “Esaslı Onarım İlkeleri” başlıklı kısmının (b) maddesinde, korunması gereken taşınmaz kültür varlığı olarak tescil edilen yapıların yıkılmadan korunmalarının esas olduğu, yıkılacak şekilde tehlike yaratan (mail-i inhidam) korunması gerekli taşınmaz kültür varlıklarının yıkılması ilgili kararların ancak koruma kurullarınca alınacağı, anılan taşınmaz kültür varlıklarının belediyeler veya valiliklerce boşaltılacağı, gerekli fiziki ve güvenlik önlemlerinin ilgili valilik ve belediyesince alındıktan sonra konunun koruma kuruluna iletilerek alınacak karara göre işlem yapılacağı hüküm altına alınması gerektiği hüküm altına alındığı; ayrıca, Danıştay 6. Dairesi‘nin 22.12.2006 tarih, E.2004/8089, K. 2006/6505 sayılı emsal kararında gerekli fiziki ve güvenlik önlemlerin belediye ya da valilikçe alınması gerektiği kesin bir şekilde belirtildiği halde; Büyük Kardıçalı Hanı‘nın çevresindeki fiziki ve güvenlik önlemlerinin Konak Belediyesi‘nce yerinde getirilmeyerek bunun mal sahiplerinden istendiği, sonuç olarak Konak Belediyesi‘nin binanın dış yüzeyine astığı tabelalarda her an yıkılabileceği belirtilen binanın çevresinden geçenler tesadüflerin insafına bırakılmış, kamu görevlisi yapması gereken kamu görevini yerine getirmemiştir.

Üstüne üstlük 24 Temmuz 2007 tarihinde çekilerek Vikipedi‘nin “Kardiçali Han” maddesine eklenen fotoğrafta gördüğümüz yapının kuzeybatı köşesindeki kubbenin üstündeki 1927 tarihli tarihi kitabe ya rüzgarda düşerek ya da çalınarak kaybolmuş ve kimseler bunun farkına varmamıştır.

Yapının zemin katında rahatlıkla ulaşabildiğimiz işyerlerinin son durumu.
Yapının çalınan yağmur suyu oluklarının son durumu.
Yapının çatısındaki son manzara, Fotoğraf: Yeni Asır Gazetesi, 23.12.2023.
   Uzun bir süredir mevcut olmayan 1927 tarihli kitabe, Kaynak: Vikipedi, “Kardiçalı Han”, https://tr.wikipedia.org/wiki/Kardi%C3%A7al%C4%B1_Han#/media/Dosya:Kardi%C3%A7al%C4%B1_Han_20070724.jpg
Kaynak: Orhan Beşikçi, 30.12.2023.

Oysa İmar Kanunu‘nun 39. maddesinin 2. fıkrası hükmüne göre yapı sahibinin tahliye tebligatını izleyen 30 gün içinde yapıdaki tehlikeyi ortadan kaldırmaması halinde, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu aldığı kararda yıkımdan değil, restorasyondan söz ettiği için binadaki tehlikenin bizatihi Konak Belediyesi tarafından giderilmesi; yani restorasyonun Konak Belediyesi tarafından yapılarak, yine aynı fıkra hükmüne göre masrafının % 20 fazlası ile yapı sahiplerinden tahsil edilmesi gerekiyor.

Şimdi ise yapı sahiplerinin, alınan tahliye kararının yürütmesinin durdurulması talebiyle idare mahkemesine gitmesine neden olunarak sorunun çözümlenmek yerine dondurulması; böylelikle hem binanın girişlere yerleştirilen saç levhaların eğrilip bükülmesi suretiyle yağma edilmesinin yolu açılmış, hem de binanın çevresinden gelip geçen insanların mal ve can güvenliği göz ardı edilmiştir.

Oysa başında mimar bir belediye başkanının bulunduğu ve o mimar belediye başkanının İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olduğu bir süreçte belediye mülk sahipleri ile oturup onlara durumu anlatıp onların restorasyonla ilgili raporları hazırlayamadığı ve restorasyon masraflarını karşılayamadığı bir koşullarda, işin içine İzmir Valiliği Yatırımları İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB) emrindeki emlak vergisi fonunu, (İZKA) İzmir Kalkınma Ajansı‘nın yaptığı yardımları ya da olası sponsor katkılarını da dahil ederek bu sorunu çözmesi, böylelikle hem binanın yağmasını engellemesi hem de bina çevresindeki mal ve can güvenliğini sağlaması beklenirdi. Unutmayalım ki, Konak Belediyesi geçmişte kendisine ait olmayan birçok yeri, örneğin Basmane Çukuru yakınındaki Maliye Hazinesi‘ne ait TEKEL binasını restore ederek İzmir İl Emniyet Müdürlüğü‘ne teslim etmişti. O nedenle, buna benzer bir yöntem niye Büyük Kardiçalı Han için tercih edilmemiş ve mülk sahiplerinin mahkemeye gitmesi sağlanmıştır, işte bunu anlamak gerçekten mümkün değildir…

Hele ki bu binayı yıllarca kullanan, bu binanın iç mekanlarında sergiler, festivaller, toplantılar düzenleyip bu işin rantını yiyen sanat merkezi sahiplerinin ve sanatçılarının herkesi gözü önünde sergilenen bu yağma, talan ve hırsızlık sürecine tepkisiz kalmalarını, tek bir ses çıkarmamalarına da şaşırmamamız gerekiyor… Belli olmaz, belki bir gün bu çirkinliği bile sanatsal bir etkinlik, örneğin bir enstalasyon olarak bizlere sunmaya kalkabilirler…

Ama tabii ki, 30 Ekim 2020 Sisam Depremi sonrasında kullanılamaz hale gelmiş olan kendi binasını bile bugüne kadar yapamayan bir belediyenin ve o belediyenin başkanı olan bir mimarın şimdi çıkıp bu binayı sahiplenmesini, bırakın onu bir aday adayı olarak seçildiğinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı sıfatıyla İzmir‘e sahip çıkmasını beklemenin bir hayal olduğunu biliyor ve başta Konak Belediye Başkanı Abdül Batur olmak üzere bu sürecin seyirciliğini yapan İzmir Valisi Dr. Süleyman Elban‘ı, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘i, İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürü‘nü, İzmir İl Emniyet Müdürü Celal Sel‘i, UNESCO İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanı Abdülaziz Ediz‘i ve geçmişimize sahip çıkmayan tüm görevli, yetkili ve sorumlu zevatı kamuoyuna, halka; daha doğrusu 30 Mart 2024 seçimlerinde oy kullanacak İzmirli seçmenlere ihbar ediyorum… Çünkü onların, o tarihi değeri yağmalayanlardan daha çok suçlu olduklarına, bu yağmayı izleyerek görevlerini kötüye kullandıklarına inanıyorum…

Büyük Kardıçalı Hanı‘nın bu derece ihmal edilip yağmacıların insafına terk edilmesi ile ilgili akla gelen diğer bir kötü ihtimal de, mülk sahiplerinin bu soygun, hırsızlık ya da yağma neticesinde binanın yok olup çökeceği bir süreçte burayı kurtarmak bahanesiyle bu hanı yıldızlı bir otel yapma ihtimalidir ki, Özilhanlar olarak adlandırılan bu sermaye grubunun Ankara‘daki ve Çeşme‘deki otellerini dikkate aldığımızda bu şüphenin pek de yabana atılmayacak bir ihtimal olması kuvvetle muhtemeldir…

…………………………………………………………………………………………………………….

(1) Uzun, İ., “Özel Yönetim ve İş Merkezi Yapıları Mimarisi“, İzmir Kent Ansiklopedisi, Mimarlık, Cilt 2, İzmir Büyükşehir Belediyesi yayını, 2013, İzmir, sh. 31-32.

(2) Güner, D. İzmir Mimarlık Rehberi, TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi Yayını, 2005, sh. 120.

(3) Etker, Ş., “Türk Mühendis ve Mimar Birliği Nizamname-i Esasisi (İzmir, 1924), Osmanlı Bilim Araştırmaları Dergisi, Cilt XIII, Sayı I, 2011, s. 109-116.

(4) Akyüz Levi, E., Tunca, U. D., “Afetlerin Tarihi Kentlere Etkisinin Koruma Bağlamında Değerlendirilmesi: İzmir Örneği, IV. Kentsel Morfoloji Sempozyumu, Konya, 2023, sh. 268-281.

(5) “İzmir’deki tarihi Büyük Kardiçalı Han’da tahliye kararına karşı yürütmeyi durdurma davası, DHA – Demirören Haber Ajansı, 23 Mayıs, 2023, https://www.dha.com.tr/foto-galeri/izmirdeki-tarihi-buyuk-kardicali-handa-tahliye-kararina-karsi-yurutmeyi-durdurma-davasi-2255046, Erişim Tarihi: 29.12.2023.

(6) “Hırsızlar Asırlık Han’ı mesken tuttu: Göz göre göre yağmalanıyor!, Egepostası gazetesi, 24.10.2023, https://www.egepostasi.com/haber/Hirsizlar-Asirlik-Han-i-mesken-tuttu-Goz-gore-gore-yagmalaniyor/317474

(7) “Egepostası Asırlık Han’ın yağmalanmasını gündeme getirmişti: Yetkililer önlem aldı!, Ege Postası, 01.11.2023, https://www.egepostasi.com/haber/Egepostasi-Asirlik-Hanin-yagmalanmasini-gundeme-getirmisti-Yetkililer-onlem-aldi/318127, Erişim Tarihi: 29.12.2023.

(8) “Kardiçalı Han ‘tehlike’ saçıyor: Yeterli önlem yok!, İlkses gazetesi, 21.11.2023, Erişim Tarihi: 29.12.2023, https://www.ilksesgazetesi.com/guncel/kardicali-hani-tehlike-saciyor-yeterli-onlem-yok-200625.

(9) “Büyük Kardiçalı Hanı’nda büyük talan, Yeni Asır gazetesi, 22.12.2023, Erişim Tarihi: 29.12.2023, https://www.yeniasir.com.tr/izmir/2023/12/22/buyuk-kardicali-haninda-buyuk-talan

Kim daha güçlü?

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazımın konusu müstakbel belediye başkanlarının birlikte çalışmak zorunda olduğu belediye yöneticileri ve çalışanları ile; diğer bir deyişle, seçilecek belediye başkanlarını aportta bekleyen belediye bürokrasisi ile ilgili olacak ve yazının sonunda belediye başkanları ile bürokrat olarak tanımlanan bu yöneticiler arasında bir mukayese yaparak “kim daha güçlü?” sorusunu gündeme getireceğim.

Ancak ondan önce sizi yıllar yıllar öncesi yaşadığım deneyimlere götürmek isterim.

CHP genel başkanı Bülent Ecevit’in transfer ettiği milletvekillerini bakan yaparak kurduğu; bu nedenle, “Güneş Motel Hükümeti” olarak da tanımlanıp 5 Ocak 1978-12 Kasım 1979 tarihleri arasında görev yapan 37. hükümetin hüküm sürdüğü 1979 yılının başında SSK‘daki görevimden ayrılarak Mahmut Özdemir‘in bakanı olduğum Yerel Yönetimler Bakanlığı‘nda müfettiş yardımcısı olarak çalışmaya başladığım dönemde, SSK Genel Müdürlüğü‘nde 1,5 yıl süreyle üstümde bağlı olduğum şef yardımcısı, şefi, müdür yardımcısı, müdürü, daire başkanı ve genel müdürü olan 9. derecenin 1. kademesinden memur olarak çalışıp o durumun ruh halini yaşayarak öğrendiğim için, memuriyetin tadını tatmadan doğrudan doğruya sınavla müfettiş yardımcısı olan diğer arkadaşlarıma göre geldiğim yeri düşünerek yaptığım belediye teftiş ve soruşturmalarında belediye memurlarına daha ılımlı, daha sıcak, daha demokratik yaklaşıyor, özellikle de belediye başkanlarının uğraşıp görev yerini değiştirdiği memur ve işçileri koruyup kollamak için çabalıyor, hatta sık sık memur ve işçiyi tacize eden belediye başkanları hakkında soruşturmalar açıyordum. Hoş, benim bu soruşturma açma merakım nedeniyle bir süre sonra teftiş grubuna göre daha prestijli olan soruşturma grubuna alınıp ödüllendirilmiş olsam da; belediye çalışanlarının da belediye başkanları kadar sorunlu olabileceğini, gerek tek başlarına gerekse gruplar, klikler halinde belediye başkanının otoritesini sorgulayıp kendilerine nasıl bir güç alanı oluşturduklarını kavrayıp öğrenmem uzun sürmedi. Böylelikle, sevgili hocalarım Nermin Abadan Unat ile Kurthan Fişek‘in anlattığı bürokrasinin gücü ve etkisiyle tanışmam, onu ne kadar dikkate almam gerektiğini öğrenmem mümkün oldu.

Daha sonraki yıllarda belediyelerdeki siyasetten yılıp özel sektörle tanıştığım, şirketlerin yönetici ve çalışanlarına eğitim, araştırma, danışmanlık ve planlama konularında yardımcı olmaya çalıştığımda; özellikle de bu kurum ve kuruluşların yeniden yapılanma çalışmalarında yönetici ve çalışanlardan oluşan grupların gerektiğinde patrona nasıl kafa tuttuklarını, yeniden yapılanmayı nasıl zorladıklarını; hatta onun uygulanmasını nasıl engellediklerini görmem zor olmadı. O nedenle de, nerede yeniden yapılanmaya dair bir çalışmaya yapmışsam karşıma çıkacak ilk tehlike ya da riskin yönetici ve çalışan gruplarının olası dirençleri, engellemeleri olabileceğini düşünmeye başladım.

Bir sivil toplum örgütlenmesi olan İzmir Yerel Gündem 21‘de yürütme kurulu üyesi ve sade bir katılımcı olarak görev yaptığım yıllarda belediye başkanı Ahmet Piriştina‘nın ölümü üzerine makama oturan Aziz Kocaoğlu yönetimindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi bürokrasisi içindeki çıkar grupları arasındaki kıyasıya mücadeleye tanık olup birbirlerini harcayıp saf dışı bırakmak için nasıl kıyasıya bir mücadeleye koyulduklarını yakından görmem mümkün oldu.

2019 yılında Kemalpaşa Belediyesi‘nin stratejik plan hazırlığına danışmanlık yaptığım süreçte de AKP‘nin belediye yönetiminde olduğu süreçlerde oluşturulan politik belediye bürokrasisinin işleri nasıl engellediğine, belediye başkanı ile başkan yardımcılarının; hatta benim yaptığım çalışmaları nasıl sabote ettiğine, işi alternatif bir stratejik plan ve bütçe hazırlama noktasına getirdiğine yakından tanık oldum ve mücadele ettim.

O nedenle, her yeni gelen belediye başkanının yılların birikimi neticesinde kemikleşmiş olan bu menfaat gruplarının kendisini kabul edip kullanmaya çalışmaları ya da reddedip altını oyma çabaları nedeniyle işlerinin zor; hem de çok zor olduğuna inanırım. Hele ki, şu sıralarda gemin azıya alındığı “kral öldü, yaşasın yeni kral!” tutumu, belediye içinde aday adaylarına göre şekillenen yeni menfaat gruplarının ortaya çıkması nedeniyle…

O nedenle, çoğu belediye başkanının yeniden aday yapılmayacağının her geçen gün netleştiği bir dönemde içerideki yönetici, danışman ve tarafını belli etmiş ATM’lik parti delegesi ya diğer aday adaylarından yana bir tutum alıp sahip oldukları cepheyi güçlendirmeye çalışıyorlar ya da gidici olduklarını bildikleri için kendilerine yeni kapılar arıyorlar. Özellikle de çevre ilçe belediye başkanlıklarına aday olan müstakbel belediye başkanları nezdinde. O nedenle kendileri ya da yönettikleri gruplar bu yeni belediye başkanı adaylarına yardımcı oluyoruz diyerek, o kişilerin adaylığı henüz kesinleşmemişken, daha önce yapmadıkları yardımları yapmaya başlayıp onun peşinden gitmeye çalışıyorlar. İşte o nedenle, bence müstakbel belediye başkan adaylarının bu kuşatmaya dikkat etmesi, bunlar bana niye yardım ediyor diyerek mevcut durumu sorgulaması ve çevresinde beliren bu kişi ve gruplara borçlanarak kendi güç ve iradelerini kaybetmemeleri gerekiyor.

Yazının son sözü, son sorusu olan “kim daha güçlü?” sorusunu sormadan önce, mevcut aday adaylarının talip oldukları makamlara geldiklerinde karşılarına çıkacak bu güçlü dirence ya da kuşatmaya nasıl karşı çıkacaklarını düşünmelerini, bunun için önceden bir politika belirleyerek planlama yapmalarını öneriyorum. Çünkü belediyenin nasıl yönetileceği konusunun, belediye başkanı seçilmek kadar önemli ve öncelikli olduğunu düşünüyorum.

Ve tabii ki, yıllarını hem düşünce hem de uygulama düzeyinde bu tür konulara vermiş biri olarak, daha işin başında kendilerine “kim daha güçlü?” sorusunu sorup düşünmelerini istiyorum.

İzmir’in unutulan sanatçıları 24 – Necmettin (Necmeddin) Emre

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin bugünkü bölümünde, İzmir‘in ve İzmirlinin unutma dışında açıkça haksızlık yaptığı usta bir yüksek mimarı ele alıp hatırlatmaya çalışacağım.

Bu unutulmuşluk ve haksızlık nereden kaynaklanıyor derseniz; ben de size, İzmir’in tarihi kent merkezinde Gazi ve Fevzipaşa bulvarları arasında kalan büyük bir bölgeye, İzmir‘de yaptığı tek bir bina olmadığı halde önce çarşı, daha sonra moda merkezi olarak adı verilen Mimar Kemalettin‘in yanında, 1927’den itibaren İzmir Türk Ocağı, 1932’den sonra İzmir Halkevi ve 1957’den sonra da İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi olarak kullanılan sahildeki zarif binayı ya da Gazi ve Necati Bey bulvarlarının kesiştiği köşedeki anıtsal Silahçıoğlu Hanı‘nı veya Alsancak‘taki Gazi İlkokulu binasını yapan yüksek mimar Necmettin Emre‘nin kentin hiçbir yerinde adının anılmamasını, anılmayı bırakın adının dahi hatırlanmamasını kendisine yapılmış büyük bir haksızlık olarak görüyorum.

Necmettin Emre ve İkincilik Ödülü kazandığı Türbe Projesi.

İstanbul doğumlu Necmettin Emre, Şeyh Ahmet Efendi ile Hatice Nükhet Hanım‘ın oğludur. Ailenin diğer oğlu ise Hayrettin Bey‘dir. Annesi Hatice Nükhet Hanım‘ın, oğlu Necmettin Emre tarafından tasarlanıp yapılan mezarı ise İzmir‘deki Kokluca Mezarlığı‘nda bulunmaktadır.

Necmettin Emre’nin tasarladığı annesi Hatice Nükhet Hanım’ın İzmir Kokluca Mezarlığı’ndaki mezarı.

Yüksek mimar Necmettin Emre, İstanbul‘daki Sanayi-i Nefise Mektebi‘ni (Güzel Sanatlar Akademisi) 1913 yılında bitirmiş ve Şehbal dergisinin 1 Şubat 1829 ((1913) tarihli 90. sayısında verilen bilgiye göre, Sanayi-i Nefise Mektebi Mimarlık Sergisi‘nde hazırladığı türbe projesi ile ikincilik ödülünü kazanmıştır.

Le Corbusier (ortada), İzmir kordonundaki Ticaret Odası binasının önünde (bina artık yıkılmış durumda), mimarlar ve yerel belediye meclis üyeleriyle birlikte, Ekim 1948 , Bu fotoğrafta, aşağıdaki fotoğraftakinden farklı olarak Necmettin Emre, Le Corbusier’in yanında değildir. Fotoğraf: Le Corbusier Vakfı
İmar planı çalışması yapmak üzere İzmir’e gelen Le Corbusier İzmirli mimarlarla birlikte. O.L. Akad, Melih Pekel, Le Corbusier, Necmettin Emre, Rıza Aşkan, Alp Türksoy, Fahri Nişli, Ekim 1948. (Fahri Nişli Albümü)
Ayaktakiler (soldan sağa): Alp Türksoy, Suat Erdeniz, Mesut Özok, Melih Pekel, H. Ulvi Baflman, Abdullah Pekön, Necmettin Emre, Sadi Kentoğlu, Hikmet Baraz, İhsan Arif, Faruk San, Harbi Hotan, Orhan Akbaş, sağ öndeki kişi tanınamadı. Ön sıradakiler: Fuat Bozinal, Muzaffer Seven, Akif Kınay, Faruk Aktaş, (Y. Mimar Sinan Kınay arşivi)
Türk Yüksek Mimarlar Birliği Merkez (Ankara) Yöneticileri, İzmirli yöneticilerle İzmir’de bir ortak toplantı sonrasında. (soldan sağa ayaktakiler) Suat Erdeniz, Alp Türksoy, Orhan Akbaş, Ferruh Akarcalı, İhsan Ariş, Sadi Kentoğlu, Muzaffer Seven, (oturanlar) Emin Balin, Fahri Nişli, Necmettin Emre, Mithat Yenen, Talat Özışık, Rıza Aşkan. (Talat Özışık Ailesi Albümünden)
Soldan sağa: Alp Türksoy, Emin Balin, Necmettin Emre, Mesut Özok, Ziya Nebioğlu (Fotoğraf: Fahri Nişli Arşivi)

Yüksek mimar Necmettin Emre, öncülüğünü Mimar Kemalettin Bey‘in yaptığı 1. Ulusal Mimarlık Dönemi mimarlarından olup; Cumhuriyet’in ilk yıllarında Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin mukarnas, çini bezeme, kubbe, kule gibi mimarlık öğelerini kullanarak hem anıtsal eserler hem de apartman, villa gibi sivil mimari örnekleri inşa etmiştir.

Necmettin Emre salt yapı üretmeyen, aynı zamanda İzmir Mühendis ve Mimarlar Birliği ile sonradan Mimarlar Birliği Başkanlığı’nda çalışarak mimarlık camiasında mesleki örgütlenme çalışmalarına katılan; Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu, Ankara Vakıflar Mimarlığı, İmâr Vekâleti, İzmir Şubesi İmâr Şefliği, İzmir Belediye Fen Müdürlüğü, Vilâyet Başmimarlığı görevlerinde ve Vilâyet Umum Meclis üyeliğinde bulunan; İzmir Belediyesi tarafından açılan İzmir Kültürpark Spor ve Sergi Sarayı Projesi Yarışması gibi önemli mimari proje yarışmalarına jüri olarak katkı koyan; İzmir Valisi Kâzım Dirik ve Aziz Oğan’ın kurdukları İzmir Asâr-ı Atika Muhipleri Cemiyeti’nde eski eserler üzerinde önemli çalışmalar yapan; Türk mimarisi, konut sorunu ve Aydınoğulları’na ait eserler üzerinden yazdığı makaleleri Arkitekt dergisi ile mimarlara; İstanbul’da İkdam, Yeni Mecmua, İzmir’de Anadolu, Yeni Asır ve Hizmet gazeteleri üzerinden de topluma aktarma derdinde olan bir entelektüeldir.

Necmettin Emre, 17 Mart 1961 tarihinde kalp krizi nedeniyle vefatından sonra cenazesi İstanbul Karacaahmet Mezarlığı‘na defnedilmiştir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İstanbul Mezarlık Sistemi‘nde yaptığımız tüm aramalara rağmen mezarının bu mezarlık içindeki yeri ve kaydı bulunamamıştır.

İzmir‘in mimari kimliğini oluşturan önemli yapıların sahibi Yüksek mimar Necmettin Emre‘nin İzmir‘e kazandırdığı, bugün bir kısmı mevcut, bir kısmı da yok olan 13 eserini şu şekilde sıralayabiliriz:

Tapunun Konak ilçesi, Selimiye mahallesi, 83 pafta, 527 ada, 2 parselinde ve Mithatpaşa Caddesi No.310 adresinde bulunan bina, bugün İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi olarak kullanılmaktadır. Binanın temeli, İzmir Valisi Kazım Dirik‘in talebi üzerine 1926 yılı Ocak ayı sonlarında atılmış, 1927 yılı Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında açılmıştır. Tapu kaydındaki niteliği halen “Halkevi ve gazino” olarak geçmektedir. Bina yapılışını izleyen ilk yıllarda İzmir Türk Ocağı olarak kullanılmakla birlikte, Türk Ocaklarının lağvedilmesi ile birlikte 1932 yılından itibaren İzmir Halkevi binası olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1951 yılında hazineye, 1954 yılında da belediyenin mülkiyetine geçen yapı, 1957 yılında Devlet Tiyatrosu‘na tahsis edilmiş, bu tahsis öncesinde iç yapısında esaslı bir değişiklik geçirmiştir. 2005 yılında yapının cephe bakımı yapılmış, 2009-2010 yılları arasında da tümüyle restore edilmiştir.

Yapı, (GEEAYK) Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu‘nun 14.07.1978 tarih, 1213 sayılı kararıyla tescillenmiştir.

Servet-i Fünûn Dergisi’nin İzmir Türk Ocağı binasının inşaatı ile 23 Ağustos 1928 tarihli kapak resmi.
İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi, (İzmir Türk Ocağı ve Halkevi) 1926-1927 (Yaşar Ürük Arşivi).
İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi (İzmir Türk Ocağı ve Halkevi) 1926-1927.
İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi (İzmir Türk Ocağı ve Halkevi) bina cephe kesitleri, 1926-1927. (Çizim: Oğuzhan Bozdağ).
İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi Salonu tavan süsleme detayı (Çizim: Oğuzhan Bozdağ).
İzmir Türk Ocağı Salonu.
Mustafa Kemal Atatürk İzmir Türk Ocağı’nda.
(İsmet) “Paşa Hazretleri şerefine Halkevinde verilen müsamereden bir poz“, 27 Temmuz 1932, İzmir, Foto Resne.

Yapının bulunduğu parselin tapu kaydı Konak ilçesi, Akdeniz mahallesi, 75 pafta, 958 ada, 9 parsel şeklindedir. Yüksek mimar Necmettin Emre tarafından yapılan ve Necati Bey ve Gazi bulvarlarının kesiştiği köşede yer alan tarihi yapı zemin+ üç katlıdır. Köşede yarım daire şeklinde dışa taşan kubbeli kulenin zemin katında yuvarlak gövdeli sivri kemerli 2 sütun ile 3 bölüme ayrılan bir giriş mevcuttur. Birinci katında ise dikdörtgen üç pencere yer alır. Pencere denizlikleri altında dikdörtgen panolar içinde döner mihrabiye motifi bulunur. Lento üzerinde ise Kütahya çinisi dekorlu panolar vardır. İkinci kattaki sivri kemerli 3 pencerenin kemerlerinin üstünde panolar yer alır. Üçüncü kat pencereleri ise düz lento ve sövelidir. Pencere üzerinde sivri kemerli taş veya demir şebekeli tepe pencereleri bulunur. Kemerlerin üzeri çini kaplamadır. Necati Bey Bulvarı‘na bakan cephe, zemin katta iki bölüm halinde olup, kullanım nedeniyle değişikliğe uğramıştır. Gazi Bulvarı cephesi düz lentolu sütunçe motifli, söveli, lento köşeleri dekoratif kemerli giriş, bir giriş kapısı mevcuttur. Yapının tümü zemin kattan dışa 30 cm. kadar çıkma yapmaktadır. Girişin üzerinde 1. ve 2. katlarda ikişer taş konsol ile taşınan ön yüzleri taş şebekeli köşeleri, mermer balkon bulunmaktadır.

1927 yılında iş yeri olarak inşa edilip 1944 yılına kadar Sanat Enstitüsü, 1945 yılından sonra sevgili dostum Orhan Beşikçi‘nin de belgelediği gibi Akşam Kız Sanat Okulu (Enstitüsü) olarak kullanılan, İzmir Kız Sanat Enstitüsü‘nün kapatılması sonrasında özel eğitim kurumu ve bir dönem öğrenci yurdu olarak kullanılan tarihi yapı, İzmir 1 No’lu (K.T.V.K.K.) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun 23 Haziran 1988 tarih, 391 sayılı kararı ile 1. derece korunması gerekli kültür varlığı olarak tescillenmiş olup; tescil fişindeki adı “Türk Eğitim Derneği” olarak geçmektedir.

2000’li yılların başında esaslı onarım geçiren yapı daha sonrasında esaslı bir restorasyona konu olmuş ve ardından 2006 yılında “Özgün İşlevin Değiştirildiği Esaslı Onarım” ve “Emek” dallarında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Tarihe Saygı Yerel Koruma Ödülünü kazanmış, restorasyon sonrasında önce özel eğitim kurumu olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise alt kattaki dükkanlar bağımsız giyim mağazaları, diğer katlar da bir gelinlik tasarım firması tarafından kullanılmaktadır.

Danger-Prost planına uygun olarak açılan Gazi Bulvarı. Kaynak: Dilara Taciroğlu, Müge Cengiz, “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı“.
Mimar Kemalettin Bey Caddesi, 1935 yılları, Prof. Dr. Çınar Atay arşivinden.
Erken Cumhuriyet Dönemi İzmir’i limanından görünüm, sarı daire içindeki yapı Silahçıoğlu İş Hanı, öndeki büyük yapı ise Kardıçalı Hanı.
Yapıya ait restorasyon projesi 0.00 ve 5.45 kot planları, yapı müellifinin arşivinden elde edilmiştir. Kaynak: Dilara Taciroğlu, Müge Cengiz, “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı
Yapıya ait restorasyon projesi A-A kesiti ve Kuzey Görünüşü, yapı müellifinin arşivinden elde edilmiştir. Kaynak: Dilara Taciroğlu, Müge Cengiz, “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı“.
Silahçıoğlu Hanı.
Silahçıoğlu Hanı’nın girişi, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Hanı, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Hanı üst kat pencere süslemeleri, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Hanı merdiveni, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Han girişi, Kaynak: Dilara Taciroğlu, Müge Cengiz, “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı
Silahçıoğlu Hanı iç mekânı, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Hanı’nın günümüzdeki iç mekân kullanımı, Kaynak: Dilara Taciroğlu, Müge Cengiz, “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı
Silahçıoğu Hanı Tavan Süslemeleri, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Hanı’nın Akşam Kız Sanat Okulu (Enstitüsü) olarak kullanıldığı yıllardaki bir öğrenci defilesi, Fotoğraf: Orhan Beşikçi.
Bugünkü adı Doğan Güven İş Merkezi olan Silahçıoğlu Hanı’nın giriş kapısının üstünde Kûfî yazım üslubu ile yazılmış “Mimar Necmeddin” Kitabesi, Fotoğraf: Orhan Beşikçi.

Yapının bulunduğu parselin tapu kaydı Konak ilçesi, Akdeniz mahallesi, 76 pafta, 961 ada, 1 parsel şeklindedir. Yapı betonarme malzeme ile zemin üzerine iki kat olarak inşa edilmiştir. Zemin katta bir batar kat vardır. Yapının duvarları sıvalı olduğu için cephelerdeki kaplama malzemesi anlaşılamamaktadır. Üzeri kiremit kaplı bir çatı ile örtülü olan çatı, çatı seviyesini çepeçevre dolanan ve belirli aralıklarla yerleştirilmiş bodur payelere sahip bir korkuluğun gerisinde kalmaktadır. Yapının üstündeki kubbenin ise daha sonra yandığı söylenmektedir. Zemin kat birinci kattan ince bir silme şeridi ile ayrılmaktadır. Yapının zemin kattaki dükkanlarının üzerine sonradan sundurma yapılmıştır.

Yapının Mimar Kemalettin Caddesi‘ne bakan güney cephesinin zemin katında profilli, düz lentolu bir dükkan bulunmaktadır. Bu dükkanın batar kat seviyesinde kare biçimli, demir panjurlu bir pencere, birinci katta düşey dikdörtgen biçimli bir pencere, ikinci katta ise üst kısmı Kütahya yapımı çinililerle süslenmiş sivri kemerli bir pencere bulunmakta, ikinci kattaki pencerenin önünde iki adet konsol tarafından taşınan küçük bir balkon yer almaktadır.

Tarihi yapının Necati Bey Bulvarı‘na bakan doğu cephesinin zemin katında üç dükkan, dükkanların üzerindeki batar katta demir panjurlu birer pencere, birinci ve ikinci katlarda ise üçer adetten toplam altı pencere yer almaktadır. Birinci kattaki pencereler düşey dikdörtgen iken ikinci kattakiler sivri kemerli olup bu pencerelerin önünde konsollarla taşınan biri kısa, ikisi uzun üç balkon, üstlerinde de yine Kütahya yapımı çini süslemeler bulunmaktadır.

1927 yılında yapıldığı anlaşılan yapının yüzeyindeki iki ayrı mermer kitabeden ilkinde mimar Necmettin Emre‘nin adı, diğerinde de mühendis-müteahhit olarak şehir mühendisleri Nihat, Lütfi ve Fevzi‘nin adı yazılıdır.

Tarihi yapı, İzmir 1 No’lu (K.T.V.K.K.) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun 23 Haziran 1988 tarih, 391 sayılı kararı ile tescillenmiştir.

Hacı Sadık Efendi İşhanı, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Efendi İşhanı konsollu balkonları, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Efendi İşhanı cephe süslemeleri, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Efendi İşhanı cephesindeki mermer kitabeler, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Efendi İşhanı cephesindeki ilk mermer kitabe: “Nihat, Lütfi, Fevzi, 1927“, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Efendi İşhanı cephesindeki ikinci mermer kitabe: “Mimar Necmettin, 1927“, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Orhan Beşikçi.

Yapının bulunduğu parselin tapu kaydı Konak ilçesi, Akdeniz mahallesi, 75 pafta, 957 ada, 12 parsel şeklindedir. Yapı plan şeması bakımından “L” biçimlidir. Yapının zemin katında dışarıya açılan dükkanlar, üst katlarında ise işyeri olarak kullanılan ve önlerindeki koridora açılan mekânlar bulunmaktadır.

Yapı betonarme malzeme ile bodrum üzerine üç katlı olarak inşa edilmiş ve çatısı Marsilya tipi kiremit ile örtülüdür. Yapının çatı seviyesinin hemen altında dışa taşkın ahşap bir saçak yapıyı çepeçevre dolanmaktadır. Köşe biriminin üstü ise oldukça yüksek tutulmuş sekizgen bir kasnak üzerinde bulunan soğan biçimli kurşunla kaplanmış bir kubbe ile örtülüdür. 1916 tarihli çinileri ise Kütahya’daki Hafız Mehmet Efendi atölyesinin ürünleridir.

Tarihi yapı Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi‘nin özelliklerini yansıtacak şekilde soğan kubbe, sivri kemerli pencereler, taş ve Kütahya işi çini süslemeler, kurt dişi motifli konsollarla taşınan balkonlarla süslenmiştir. Binanın ön cephesinde yer alıp yapılan badana nedeniyle okunamaz hale gelmiş olan mermer kitabesinde Mimar Necmettin adı yazılıdır.

Hacı Sadık Akseki Hanı, Mimar Kemalettin Caddesi No.57, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Akseki Hanı Cephe Süslemeleri, Mimar Kemalettin Caddesi No.57, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Akseki Hanı Kubbesi ve Cephe Süslemeleri, Mimar Kemalettin Caddesi No.57, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Akseki Hanı Cephesindeki Mermer Kitabe, Mimar Kemalettin Caddesi No.57, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Akseki Hanı Cephesindeki Mermer Kitabe: “Mimar Necmettin“, Fotoğraf: Orhan Beşikçi.

Mimar Necmittin Bey’in büyük bir zarafetle tersim eylediği cephe ve lüks paviyonların resimleri komite tarafından çok beğenilmiştir. Cephe paviyonlarına talip olan büyük firmalara bugün gösterilecek ve örnek tutulacaktır.” Anadolu Gazetesi, 6 Ağustos 1933, s. 3.

9 Eylül Kapısı Methali (Giriş Cephesi), 1933, Y. Mimar Necmettin Emre.

Vilayet fen heyeti şefi mimar Necmittin Bey tarafından çok mükemmel bir şekilde hazırlanmış olan bir şekilde planı hazırlanmış olan methalin bir kısmı bitmiştir. Evelki gece bu kısma elektrik cereyanı verilmiştir. Methal, ziya aksettirilen reflektörlerle inşa edilmiş olduğu için ziya sütunları görülecek bir manzara teşkil ediyordu. Ta uzaklardan semalara yükselen bol ziya sütunlarını görmek imkanı elde edilmiştir.” Anadolu Gazetesi, 1 Eylül 1933, s. 3.

Bilhassa Gazi heykeli meydanında ve Panayır sahasının içinde havuzlu gazino gerisinde sağlam ve betondan süslü bir köşk (telefon köşkü) yaptırılacaktır. Bunun planını Necmettin Bey verecektir.” Hizmet Gazetesi, 7 Ağustos 1933, s.2.

Sümerbank Pavyonu, Mimar: Necmettin Emre.

1936 tarihli 6. İzmir Enternasyonal Fuarı için tasarımı mimar Seyfi Arkan tarafından yapılan Sümerbank pavyonu, mimar Necmettin Emre ve dekoratör Vedad Ar tarafından inşa edilmiştir.

Sümerbank Pavyonu, Mimar: Necmettin Emre.

Necmettin Emre ile Vedad Ar‘ın birlikte yaptıkları pavyonlarla ilgili gazete haberleri ise şu şekildedir:

Fuar sahasında en güzel, büyük ve cazip pavyonları Mimar Necmiddin Emre ile şeriki Vedad Ar yapmaktadırlar. Bu iki çalışkan genç, 14 pavyonun inşasını üzerlerine almışlardır. Ve şu birkaç gün içinde inşaatı bitireceklerdir.Anadolu Gazetesi, 22 Ağustos 1936, s. 3.

Sümerbankın 16 bin liraya mimar Necmeddin Emre ve şeriki dekorasyon profesörü Vedad Ar taraflarından inşasına başlanan büyük ve daimi paviyonu ile inhisarlar, Sovyet Rusya, Yunan ve vilayetler pavyonlarının inşaatı süratle ilerlemektedir.Anadolu Gazetesi, 8 Ağustos 1936, s.3.

Muhakkak ki, 936 fuarının en muazzam ve heybetli pavyonlarının başında Sümerbank pavyonu geliyor. Karşıdan yüksek bir kale duvarını andıran bir pavyon Türk zevkile Türk san’atkarları tarafından hazırlanmıştır. Mimar Necmeddin Emre’nin pek kısa bir zaman içinde hazırladığı Sümerbank pavyonu başvekilimizin de takdirlerini celbetmiştir.Yeni Asır Gazetesi, 6 Eylül 1936, s.4.

Yüksek mimar Necmettin Emre‘ye ait yapı Talatpaşa Bulvarı ile Plevne Bulvarı‘nın kesiştiği köşede yer almaktadır. Tapu kaydındaki bilgileri Konak ilçesi, Kültür mahallesi, 189 pafta, 1167 ada, 1 parsel şeklindedir. Bodrum üzerine yapılan iki kattan oluşan yapı geniş L biçiminde bir plan göstermektedir. L’nin kollarının kesiştiği nokta dairesel bir forma dönüştürülerek, yapının ana girişi bu noktaya yerleştirilmiştir. Girişe dairesel merdivenlerden çıkılarak ulaşılması ve cephe duvarının çatıdan daha yüksekte olması girişin daha anıtsal algılanmasına neden olmaktadır.

Sonradan asıl yapıya bitiştirilerek inşa edilen ek bina sütunlar üzerine oturtulmuş olup ana bina ile içten bağlanmıştır. Ana giriş kapısından dairesel planlı bir giriş holüne geçilir. Oldukça geniş, köşeleri yuvarlatılmış ahşap çerçeveli ikinci kapı ile yapının iç mekanına girilir. L planın kolları boyunca yer alan koridorun iki yanında odalar yer almaktadır. Birinci kattaki odalar yöneticilere ayrılmış olup sağdaki koridorun sonunda konferans salonu yer alır.

Yapının dikdörtgen açıklıklı pencereleri yatay bordürlerle birleştirilmiştir. Yapının taşıyıcı sistemi betonarme olup bodrum katın duvarlarında moloz taş, üst katlarda tuğla kullanılmıştır. Dış cepheler ise sıvanmış haldedir.

Ana giriş kapısının üzerinde demir dökme harflerle 29 Teşrin-i Evvel 1933 yazmaktadır. Yapı o tarihlerde Türkiye‘de yapılan en büyük ilkokul olarak Mustafa Kemal Atatürk‘ün beğenisini kazanmıştır.

Tarihi yapı, İzmir 1 No’lu (K.T.V.K.K.) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun 9 Haziran 1993 tarih, 4556 sayılı kararı ile tescillenmiştir.

İzmir‘de çok katlı konut türünde Birinci Ulusal Mimarlık Akımı‘nın izlerini taşıyan ilk yapı Mithatpaşa Caddesi üzerindeki Anadolu Apartmanı olmakla birlikte, betonarme tekniğiyle yapılan diğer bir büyük ve modern apartman, Karantina semtindeki Hasan Nuri Bey Apartmanı’dır. Kira evlerinin ilk örneği olan bu yapı, Göztepe Caddesi ile deniz arasındaki arsaya 1930–1933 döneminde inşa edilmiştir. Tasarımı mimar Necmettin Emre’ye ait olan bu binada, zemin sağlam ve kayalık olduğundan tekil temel yöntemi kullanılmış, betonarme karkas taşıyıcı sistem ve duvarlarda delikli tuğla uygulanmıştır.

Hasan Nuri Bey Apartmanı deniz cephesi ve kat planları

Mutfak ve banyolarda havagazı ve bütün binada elektrik tesisatı bulunmaktaydı. Mutfaklarda yapılan çöp bacası ile çöpler bodrum katta toplanmaktaydı. Asansör ve kalorifer kazanı yeri ile bacası yapılmış ancak tesisat yapılmamıştır. Dönemin yapılarında ve 1950’lerde ayrı bir mutfak girişi (çift giriş) yaygındır. Kübik apartman yapılarının İzmir’deki ilk örneği olan bu yapıda, dönemin yaygın anlayışına uygun olarak yuvarlak balkonlar, sürekli dış denizlikler, köşe pencereleri, düz çatı, kübik hacimlerden oluşan kompozisyonlar gibi Modernizme özgü biçimsel özellikler görülmektedir. Bina 1980’li yılların sonunda yıkılmıştır.

Kaynak: Arkitekt Dergisi, Sayı 1933/9-10, s.273-277.

Karşıyaka, 1728 sokak No.17 adresindeki iki ayrı yapıdan ilki 1934 yılında, ikincisi ise 1948 yılında yapılmıştır. Her iki yapı da bugüne ulaşmamıştır.

Gedik ailesi konutları.

1934 yılında Dr. Mustafa Enver Caddesi üzerindeki yapı bodrum, zemin ve birinci kattan oluşmaktadır. Bodrum ve zemin katlar taşla, birinci kat duvarları ise tuğla ile örülmüştür. İki kat arasındaki merdiven, birinci katın ileride ayrı bir daire olabileceği düşünülerek yapılmıştır. Yapı bugün itibariyle mevcut değildir.

Kat planları, 1934.

Kaynak: Arkitekt Dergisi, Sayı 1934/3, s. 67-68.

Karantina semtindeki tramvay hattı ile sahil arasındaki geniş bir bahçe içinde yer alan yapı bodrum üstüne iki kattan oluşmaktadır. Yapının girişinden kabul odası, salon ve yemek salonunun bağlı bir koridora girilmektedir. Mutfak ve servis kısmı ise yemek odasının yanına bir koridorla eklenmiştir. Bugüne ulaşamayan yapının ikinci katı ise yatak odalarına ayrılmıştır.

Kaynak: Arkitekt Dergisi, Sayı 1937/4, s.100-102.

Karantina‘da tramvay yolu ile sahil arasında aile evi olarak planlanan bina iki buçuk katlıdır. Yan bir antreden zemin kattaki hole girilerek kabul odasına, salona ve kat merdivenlerine ulaşılmaktadır. Yemek salonunun bulunduğu arka cephede denize nazır geniş bir veranda tasarlanmıştır. Birinci kat ise yatak odalarına ayrılmıştır.

Kaynak: Arkitekt Dergisi, Sayı 1937/5, s.134-135.

1930’lu yıllarda Voroşilof Bulvarı, bugün ise Plevne Bulvarı olarak adlandırılan aks üzerindeki bir bahçe içindeki yapı depoların, hizmetçi odalarının, banyo, tuvalet ve küçük bir mutfağın bulunduğu bodrum katı ile kabul dairesi ve servisi bölümünün bulunduğu zemin kat ile yatak odalarıyla banyonun bulunduğu üst kattan oluşmaktadır. Bu güzel yapı ne yazık ki günümüze ulaşamamıştır.

Kaynak: Arkitekt Dergisi, Sayı 1938/8, s.218-220.

Yararlanılan Kaynaklar

Altun, D., Gökmen, H., Özkaban, F., Uzun, İ., “İzmir Mimari Belleğinin Önemli Bir Tanığı, Mimar Fahri Nişli“, Ege Mimarlık Dergisi Yıl 28, Sayı 100, 2018-3, s. 10-15.

Aslanoğlu, İ., Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı, ODTÜ Mİmarlık Fakültesi Basım İşliği, Ankara 1980, s. 128-129.

Aşkan, A.A., 1922-1960 Yılları Arasında, İzmir’deki Mimarlık ve Kentsel Planlama Bağlamında Rıza Aşkan, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Haziran 2011, İstanbul.

Ballice, G., İzmir’de 20. Yüzyıl Konut Mimarisindeki Değişim ve Dönüşümlerin Genelde ve İzmir Kordon Alanı Örneğinde Değerlendirilmesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2006, İzmir.

Ballice. G., “İzmir’de 20. Yüzyıl Konut Mimarisinin Kentsel Doku ve Mimari Özellikler Açısından Tarihsel Süreç İçinde Değerlendirilmesi“, İzmir’de 80’li Yıllardan Konut ve Mimarlık Kültürü, 29-30 Kasım 2008, Sempozyumu, 2008.

Beşikçi, O., Silahçıoğlu Hanı, Milliyet Gazetesi, 04 Nisan 2019, https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/mehmet-tez/2024te-muzikte-neler-olacak-7053424

Beşikçi, O., “Gazi Bulvarı’nda Bir Okul, Milliyet Gazetesi, 21 Aralık 2018, https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/orhan-besikci/gazi-bulvari-nda-bir-okul-2798680

Beşikçi, O., “Mimar Necmeddin Emre’nin Kokulca’da annesi için mezar tasarımı“, Kent Yaşam Portalı, https://www.kentyasam.com.tr/haber_detay.php?id=118544

Biçer, S., “Geçmişin Modern Mimarisi – 6İ İzmir, Arkitera Dergisi, https://www.arkitera.com/haber/gecmisin-modern-mimarisi-6-izmir/

Dokgöz, D., Selçuk, F., Akgül, R., “Necmettin Emre – Arafta Bir Mimar“, Ege Mimarlık Dergisi, Nisan 2019, s.12-19.

Bozdağ, O., Türk Ocakları İdeolojisi ve Mimarisi (1912-1931), Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Eylül 2013, Ankara.

Emre, N., “Mimar Vedad’ın Sanat Hayatı“, s.234-235.

Güner, D., “İzmir’de Modern Konut Mimarlığı” 1950-2006, Planlama Dergisi 2006/3, s.123-141.

Güner, H. E., “Türk Ocakları, Mimarisi ve Geleneksel Öğeleri” – Ankara ve İzmir Örneği, Online Journal of Art and Design, Volume 6, issue 1, January 2018, s.99-108.

Işıkhan, S., Köse, E., “İzmir Tarihi Akseki Han Çinileri Belgelenmesi ve Koruma Önerisi“, Yedi: Sanat, Tasarım ve Bilim Dergisi, KIş 2017, Sayı 19, s.41-46.

İzmir Kent Ansiklopedisi, Mimarlık, 1-2 Cilt, 2013 İzmir.

Konak Sahnesi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Konak_Sahnesi

Kuyulu, İ. “İzmir’de Cumhuriyet Dönemi Mimarisi“, s.91-100.

Özkaban, F. F., Modern Mimarlık Mirasının Korunması Sorunsalı – İzmir Konut Mimarlığı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Aralık 2014, İzmir.

Pehlivanoğlu, C. K., “Mimar Kemalettin, İzmir Dergisi, https://www.izmirdergisi.com/tr/mimari/85-mimar-kemalettin

Silahçıoğlu Hanı, https://kulturenvanteri.com/tr/yer/silahcioglu-hani/#17.1/38.424141/27.135447

Silahçıoğlu Hanı, https://www.visitizmir.org/tr/Destinasyon/12612

Sözen, M., Yılmazyiğit, K. B., “Mimar Zühtü Başar ve Üsküdar Kaymakamlığı“, Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 12, Sene 1981-1982, s.719-734.

Şaşmaz, E., Hacı Sadık Akseki İş Hanı, https://www.erolsasmaz.com/?oku=2197

Şaşmaz, E. Hacı Sadık Efendi İş Hanı – Mimar Kemalettin Bul., https://www.erolsasmaz.com/?oku=2270

Taciroğlu, D., Cengiz, M. “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı, Ege Mimarlık, Ekim 2020, s. 138-145.

Tanyeli, U., “Çağdaş İzmir’in Mimarlık Serüveni“, Üç İzmir, Yapı Kredi Yayınları, s.327-338.

Türkelleri, B., İzmir’de Erken Cumhuriyet Dönemi Eserleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2004, İzmir.

Ünalın, Ç., Cumhuriyet Mimarlığının Kuruluşu ve Kurumlaşması Sürecinde Türk Mimarlar Cemiyeti’nden Mimarlar Derneği 1927’ye, Mimarlar Derneği 1927, Nisan 2002, Ankara.

Yazıcı, C., “Türk Ocağı’ndan Devlet Tiyatrosu’na“, İzmir Dergisi, https://www.izmirdergisi.com/tr/mimari/2837-turk-ocagi-ndan-devlet-tiyatrosu-na-3

Yücel, E., “Vakıf Eserlerini Restore Eden Mimarlardan Vasfi Egeli“, Restorasyon Yıllığı 2015, Sayı 11, s. 72-78.

İzmir’in unutulan sanatçıları 23 – Kadri Atamal

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin bugünkü bölümünde ele alıp hatırlamaya çalışacağımız ressam ve dekoratör Kadri Atamal, İstanbul doğumlu bir sanatçı olmakla birlikte; yurt içi ve dışındaki eğitimi sonrasında İzmir‘e gelip İzmir‘deki gençlerin resim eğitiminde görevler üstlenmiş, İzmir Resim ve Heykel Galerisi‘ni kurmuş; bütün bunlara karşın İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi‘nde tek bir tablo ile yer alan, İzmir‘in kültür sanat yaşamında büyük emeği olan değerli bir insan.

Kaynak: Murat Saraç, İzmir Atatürk Lisesi Mezunları Derneği Arşivi.

Gazetelere verdiği ilanlarda kendisini ressam ve dekoratör olarak tanıtan Kadri Atamal, 1901 yılında anne Hatice Atiye ile baba Mehmet Bahattin‘in oğlu olarak İstanbul’da doğdu. Sırasıyla Beşiktaş‘taki Afitab Maarif Mektebi‘ni ve İstanbul Sultanisi‘ni bitirdikten sonra Sanayi-i Nefise Mektebi‘nde İbrahim Çallı (1882-1960) ve Hikmet Onat (1882-1977) atölyelerinde edindiği birikimi, 1920-1924 döneminde Akademi der Bildenden Künste München (Münih Güzel Sanatlar Akademisi)’de ünlü Alman düşünür ve sanat adamı Hans Hoffmann (1880-1966) Atölyesi’nde daha sonra Müstakiller Grubu‘nu oluşturacak olan arkadaşları Zeki Kocamemi (1900-1959), Ali Avni Çelebi (1904-1993) ve Mahmut Cuda (1904-1987) ile pekiştirdikten sonra 1927 yılında İzmir‘e yerleşerek İzmir Erkek Muallim Mektebi, Birinci Erkek Lisesi (Atatürk Lisesi), Namık Kemal Lisesi, Karşıyaka Kız Öğretmen Okulu ve Gazi Ortaokulu‘nda resim öğretmenliği yapar. 9 Eylül 1952 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı‘na bağlı Güzel Sanatlar Genel Müdürü olarak görev yapan ressam Halil Dikmen (1906-1964)’in emriyle, Kültürpark‘taki İzmir Resim ve Heykel Galerisi‘ni kurar ve oranın müdürlüğünü yapar. Galeriye müdür olarak atanır ve bir yıl sonra Birinci Kordon‘da kiralanan bir binaya taşınmasını sağlar. 1964 yılındaki emekliliği sonrasında Kordon‘da dekorasyon mağazası açarak resim yapmaya devam eder ve 92 yaşındayken 16 Haziran 1993 tarihinde İstanbul‘da vefat etmiş ve Zincirlikuyu Mezarlığı‘na (Ada 31, 173-A Mezar No.) defnedilmiştir.

Müstakil Grubu’nun Sanayi-i Nefise Mektebi yılları, Sıhhiye Müzesi Binası. Ayaktakiler soldan sağa Necmettin Halil, Ali Avni Çelebi, Elif Naci, Kadri Atamal vd.

Kadri Atamal, daha çok Çallı Kuşağı‘nın İzlenimci tutumunu paylaşan bir tutum içindedir. Arkadaşları Ali Avni Çelebi (1903-1994) ve Zeki Kocamemi (1900-1959)’de görülen Hans Hoffmann etkili dışavurumcu duyarlıktan fazla etkilenmemiştir. Kadri Atamal İzmir‘e yerleştiği 1927’de, bu kentte açıldığı bilinen ilk resim sergisine katılan sanatçılardan biridir. Halkevi ve İzmir Ressamlar Cemiyeti‘nin süreklilik kazanan etkinliklerine katılmış, 1991 yılında Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği‘nin Onur Ödülü’nü almıştır. Sanatçının bugün özel koleksiyonlardaki eserlerinin yanında Ankara Resim ve Heykel Müzesi‘nde bir, İzmir Resim ve Heykel Müzesi ve Galerisi‘nde de “Sarı Lale” isimli eseri bulunmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı 7. Devlet Resim ve Heykel Sergisi kataloğu.

Kadri Atamal, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 31 Ekim-30 Ekim 1945 tarihleri arasında Ankara Sergievi‘nde düzenlediği 7. Devlet Resim ve Heykel Sergisi‘ne 2 natürmort ve 2 manzara ile “İzmir Alsancak iskelesi“, “Tire’de bir saçak“, ve “Tire” isimli toplam yedi tablo ile katılır.

Kadri Atamal, İzmir’de yayınlanan Halkın Sesi gazetesi muhabiri Gönül Emre‘nin “İzmir ressamları Manisa’da sergi açtı” başlıklı ve 24 Haziran 1938 tarihli haberine göre, 22 Haziran 1938 tarihinde Manisa Halkevi‘nde açılan sergiye ressam arkadaşları Ragıp Erdem ve İlhan Dalman ile katılmış, Manisa Valisi Lütfü Kırdar‘ın da bulunduğu törende Halkevi başkanı ve Gazi Mektebi başöğretmeni Azmi Bey‘den sonra konuşarak Atatürk‘ün sanat ile ilgili hedefleri konusunda bilgi vermiş.

Kadri Atamal, B. Vedat Ar (1907-1921), Hakkı Tez, Adil Tuzcu ve Hayati Kültür ile birlikte 23 Nisan 1937 tarihinde Ankara Sergievi‘nde açılan Ankara Beynelmilel Kömür Sergisi‘nin dekorasyonunu hazırlamıştır. Yazımın ekindeki Kültür ve Turizm Bakanlığı ile TRT‘ye ait belgesellerin bazı bölümlerinde serginin düzenlendiği salonların duvarlarında bu sanatçılar tarafından yapılan duvar resimleri dikkatimizi çekmektedir. Sanatçının İzmir Enternasyonal Fuarı için düzenlenen yapılarda birçok resmi ve dekoratif düzenlemesi bulunmasına karşın bunların hiçbiri bugüne kadar korunup saklanmamıştır.

https://filmmirasim.ktb.gov.tr/tr/film/ankara-da-enternasyonal-komur-sergisi-1937-1

Ankara Beynelmilel Kömür Sergisi Açılışı, 23 Nisan 1937
Kadri Atamal’ın 1939 tarihli Halkevi Sergisi’ndeki bir tablosu.

Değerli dostum Lütfü Dağtaş‘ın verdiği bilgilere göre ressam ve dekoratör Kadri Atamal‘ın resim ve dekorasyon dışında toplum içinde kabul gören ilginç bir kişiliği varmış. Bu bilgilere göre Atatürk, İzmir‘e ilk geldiğinde Kadri Atamal‘ın eşi ile Şehir Gazinosu‘nda dans ederken ressamın kendisi ise “tango kralı” olarak anılacak kadar iyi dans etmektedir.

Şair Eşref Bulvarı, No.71 adresindeki Atamal Apartmanı.

Sanatçıya ait olduğunu bildiğimiz Şair Eşref Bulvarı No.71 adresindeki “Atamal Apartmanı“, İzmir Resim ve Heykel Müzesi ve Galerisi‘ndeki “Sarı Lale” isimli tablo dışında İzmir‘de adının anıldığı ikinci mekan olup bugün bu apartmanda ailesinden kimseler oturmamaktadır.

Sanatçının kızı ressam Esin Atamal‘ın oğlu Nihat Sinan Erül ise, aynen dedesi gibi İstanbul’da iç mimar olarak çalışmaktadır. 

Kadri Atamal (1901-1993)

…………………………………………………………………………………………………….

Dağtaş, L., İzmir Gazinoları, 1800’lerden 1970’lere, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, Nisan 2004, İzmir.

Sağlam, M. İzmirli Ressamlar Ansiklopedisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Nisan 2011, İzmir.

Tabloları

Kadri Atamal (1901-1993), İzmir.
Kadri Atamal (1901-1993), Isparta Gölü, İmzalı, Tuval üzerine yağlıboya, 47X61 cm.
Kadri Atamal (1901-1993).
Kadri Atamal (1901-1993), İzmir Rıhtımı.
Kadri Atamal (1901-1993), Kemer, Kontraplak üzerine yağlıboya, 47X62 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Motel İmbat Kuşadası posta kartı ön yüzü.
Kadri Atamal (1901-1993), Peyzaj, Duralit üzerine yağlıboya, 39X45 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Still Life, Tuval üzerine yağlıboya, 59,5X40 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Sergi Katalog Kapağı.
Kadri Atamal (1901-1993), Sergi Katalog Kapağı.
Kadri Atamal (1901-1993), Otoportre, Tuval üzerine yağlıboya, 1942, 30X40 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Kur-an’ı Kerim, Tuval üzerine yağlıboya, 1959, Aile Koleksiyonu, 66X51 cm.
   Kadri Atamal (1901-1993), Halı Dokuyan Kadınlar, Tuval üzerine yağlıboya,    1973, 85X65 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Karanfil Natürmort, Tuval üzerine yağlıboya, 65X55 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Paris 2, Tuval üzerine Yağlıboya, 1962, 40X50 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Paris, Tuval üzerine yağlıboya, 1960, 50X65 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Sarı Lale, İzmir Resim ve Heykel Müzesi ve Galerisi, R-0358.

İzmir, Yerel Seçimler ve Toplumcu Belediyecilik toplantısı hakkında…

Ali Rıza Avcan

Uzun bir süredir heyecanla beklediğim ve kendim dahil tüm katılımcıların bilgilenmesi amacıyla, toplumcu belediyecilik konusunda daha önce yapılmış çalışmaları ya da değişik mecralarda yayınlanmış kitap, broşür ve bildirileri sosyal medyada paylaşarak hazırlandığım “İzmir, Yerel Seçimler ve Toplumcu Belediyecilik” toplantısı, 17 Aralık 2023, Pazar günü İzmir Mimarlık Merkezi‘nde yapıldı.

Bu toplantının organizasyonu, organizasyona katkıda bulunan ya da bulunmadığı anlaşılan kurumlar, konuşmacılar, konuşma konuları ve dinleyiciler hakkında birçok şey söylemek mümkün olmakla birlikte; tarihe not düşmek adına, toplantının Forum bölümünde dile getirip yanıt alamadığım iki, üç noktayı sizlerle paylaşmak isterim.

1) Anladığım kadarıyla toplumcu belediyecilik kavramı, dinlediğimiz 15 konuşmacının kendine, durduğu yere, ilgi duyduğu konuya, sahip olduğu düşünce, ideoloji ve siyasi görüşe göre değişen bir kavram… Bu nedenle, aynen “kör adam ve fil” öyküsünde olduğu gibi herkesin filin farklı bir yerine dokunarak bir diğerinden farklı yorumlar yaptığını görmüş olduk… Hele ki, uygulama içinde yer almayıp bu işi sadece okuyarak ve ders vererek öğrenenler açısından…

Evet, toplumcu belediyecilik konusunda farklı görüş ve düşüncelerin olması olağan; hatta iyi bir şeydir. Ama benim sözünü etmek istediğim şey, toplumcu belediyeciliğin farklı yanlarını ele alan düşünce farklılıkları değil, toplumcu belediyecilikle hiç ilgisi olmayan; hatta onun tam karşıtını oluşturan, onu bozacak şeylerin, neoliberal bir anlayış ve dille sanki toplumcu belediyecilikmiş gibi anlatılmış olması ile ilgilidir.

2) Toplumcu belediyecilik kavramının temel özelliklerinden biri, halkın belediye yönetimi ile ilgili karar ve uygulama süreçlerine aktif ve etkin bir şekilde katılımı olmasına karşın, gerek açış konuşmalarında dile getirilip okunan toplumcu belediyecilik bildirgesinin hazırlığında, gerekse dört oturumdan oluşan toplantının ilk üç oturumunda dinleyicilere tek bir kez olsun söz verilmemesi, onlardan görüş, düşünce, öneri ve katkıların alınmaması, soru sormalarına imkân tanınmaması söz konusu toplantının katılım ilkesi açısından demokratik olmadığını göstermiştir.

Sabah saat 09.30’da başlayıp akşamüstü 16.00’ya kadar devam eden uzun bir zaman aralığında biz dinleyicilere tanınmayan bu hakkın, toplantının son 30 dakikasında tanınmış olması nedeniyle, ilk üç oturumda konuşan konuşmacılara soru sormamız, görüşlerini öğrenmemiz, söylediklerine katkıda bulunmamız mümkün olmamış, toplantı ile ilgili tüm soruları -dinleyicilerin salonu terk etmeye başladığı anlarda- üçüncü oturum konuşmacılarının cevaplaması gibi garip bir durum ortaya çıkmıştır.

Dinleyicilerin de, aynen konuşmacılar gibi sağlık sorunları, başka bir program ya da iş nedeniyle istediği an toplantıdan ayrılma tercihinin dikkate alınmaması nedeniyle, adeta 6,5 saat bekle, sorunu ancak ondan sonra sor ya da katkını ondan sonra ver denilmiş, önceden hazırlandığı anlaşılan bildiri hakkında dinleyicilerin görüşünü sormak hiç kimsenin aklına gelmemiştir.

3) Söz konusu toplantının başlığı “İzmir, Yerel Seçimler ve Toplumcu Belediyecilik” olmasına karşın hiçbir konuşmacının konuyu İzmir‘e ve yaklaşan yerel seçimlere getirmemesi toplantının hangi amaçla yapıldığı konusundaki kaygılarımızı güçlendirmiştir. 15 konuşmacıdan sadece Dr. Turgay Gülpınar‘ın konuşma konusu itibariyle 1970’li yıllardaki Gültepe Belediyesi ile belediye başkanı Aydın Erten‘den söz etmesi, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı Koray Önalan‘ın da depreme dirençli kentlerle ilgili konuşmasının bir bölümünde, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi‘nin Bayraklı, Bornova ve Karşıyaka‘da yarattığı ağır tahribatı anlatırken İzmir‘den söz etmesi dışında diğer 13 konuşmacının hiçbiri İzmir‘in ve yaklaşan yerel seçimlerin toplumcu belediyecilikle ilgisini, yaşadığı sıkıntı ve sounları ele almamış, bu konuda hiçbir şey söylememiştir.

Dileğim, konuşmacıların söyledikleri kadar dinleyicilerin de görüşlerine önem ve değer verilmesi, “ben/biz biliriz ey ahali, gelin bizi dinleyin, bizi alkışlayıp destekleyin” anlayışından uzak karşılıklı etkileşime dayalı demokratik bir toplantı ortamının yaratılması ve toplumcu belediyecilik bağlamında İzmir‘in sorunlarını ele alıp tartışmaktan kaçınılmamasıdır.

Aynı yanlışlıkların, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu tarafından 22-23 Aralık 2023 tarihlerinde İzmir Mimarlık Merkezi‘nde yapılacak 3. İzmir Kent Sempozyumu‘nda yapılmaması dileğiyle…

Paran kadar adalet…

Ali Rıza Avcan

Sözlükler adaleti, “herkesin yasalarla tanınmış olan hakkını vermek, bu hakka ilişmemek ilkesi ya da eylemi” olarak tanımlıyor. Yaygın bir şekilde kabul gören bu tanımda, “herkesin yasalarla tanınmış hakkını vermek” ifadesi yer aldığı için, ortada bu hakkı verecek ya da dağıtacak, bununla görevlendirilmiş bir birim, bir güç ya da bir iktidarın; yani devletin var olması gerekiyor. O nedenle bizler, devletin kurulduğu tüm sınıflı toplumlarda bireyler arasında adaleti dağıtma görevinin devlete ait bir görev; daha doğrusu devletin devlet olma koşullarından biri olduğunu kabul ederiz.

Bugünkü yazımızın konusu ise, devletin adalet dağıtma işlevinin ücretli mi, yoksa ücretsiz mi olması gerektiği konusu ile ilgili olacak. Özellikle de bireylerin menfaatlerini değil, devletin iş ve işlemleriyle toplumun genelini; yani kamuyu ilgilendiren temel haklar; örneğin çevre hakkı ya da kent hakkı yok olduğunda adaleti aramak için yapılan mücadelenin ücretli mi; yoksa ücretsiz mi olması gerektiği ile ilgili kişisel bir değerlendirme yapıp öneriler geliştirmeye çalışacağım. O nedenle de, yapacağım değerlendirmede yer yer kanun maddelerine ya da başımdan geçen bazı olaylara dayalı çıkarsamalar yapıp öneriler geliştirmeye çalışacağım.

Çevre konusu ile ilgili ilk çalışmam, 1981 yılında değerli öğretmenim Prof. Dr. Ruşen Keleş‘in yönlendirmesi ile Türkiye Çevre Vakfı adına gerçekleştirdiğim Türk mevzuatında çevre ve çevre koruma ile ilgili düzenlemeleri tarayıp listelemekle ilgiliydi. Daha sonraki yıllarda bir kitap olarak yayınlanan o çalışma, hazırlanmakta olan 1981 Anayasası’na çevre koruma ile ilgili maddelerin konulması amacıyla yapılmıştı. Böylelikle, bilgisayarın olmadığı o yıllarda 1923’den bu yana kabul edilmiş tüm yasa, tüzük ve yönetmelikleri kelime kelime tarayarak içlerindeki çevre ve çevre koruma ile ilgili düzenlemeleri bulup listeleyerek çevre ve çevre koruma konusundaki ilk eğitimimi almıştım.

Çevre mücadelesi ile ilgili ilk kişisel davamı ise, 2015 yılında Doğa Derneği Gediz Deltası Sorumlusu sevgili arkadaşım Göker Yarkın Yaraşlı ile birlikte açmıştım. Davanın konusu, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü tarafından Karşıyaka, Yamanlar Dağı yamaçlarında yapılacak Bostanlı Barajı‘nın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nca onaylanmış ÇED raporunun iptali ile ilgiliydi. Çünkü bu barajın yapımı amacıyla Yamanlar, Menemen ve Aliağa‘da açılacak taş, kum ve çakıl ocaklarının çevreye zarar vereceği açık seçik vaziyette ortadaydı. Davayı açmadan önce, o sıralarda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yapılacak Yamanlar Katı Atık Dönüşüm Tesisi için dava açıp kazanmış olan sevgili dostum avukat Senih Özay‘la gidip görüşmüş, onun önerisiyle genç bir avukatla çalışmaya karar vermiştik. Ancak iş, binlerce liralık bilirkişi ücretinin ödenmesi aşamasına gelince her ikimizin de ödeme gücü olmadığı için davayı TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi‘ne devretmek amacıyla o zamanlar şube başkanı olan sevgili Helil İnay Kınay‘la görüşmüş; ancak onların dava yoğunluğu nedeniyle sonuç alamamış, sonuçta bizim yokluğumuzda yapılan duruşmalar neticesinde davayı kaybederek yine binlerce liralık dava masrafı ile bu davada kılını kıpırdatmamış olan İZSU avukatlarının ücretlerini ödemek zorunda kalmıştık. Neyse ki, o davayı kaybetmiş olsak da, o baraj yapılmadı ve barajın yapımı için açılacağı söylenen taş, kum ve çakıl ocakları bugüne kadar açılamadı.

Ardından İzmir Körfez Geçişi Projesi davası ile bu dava ile yakından ilişkili Gediz Deltası‘ndaki alanların koruma derecelerinin indirilmesi ile ilgili 2016-2019 tarihli davalar geldi. Neyse ki, bu davaların masrafları TMMOB ve Doğa Derneği tarafından karşılandığı için müdahil olan bizlere sadece fiilen mücadele etmek düştü. Ancak her iki davada da 10.000 lira olarak belirlenen bilirkişi ücretlerini ödemek için hem TMMOB‘nin, hem de Doğa Derneği‘nin epey bir zorlandığına tanık olduk.

Sonrasında 2021 yılında benim yeşil pasaport almak için yaptığım başvuru nedeniyle, 28 yıl önce, devlet memuriyetinden istifa ettikten sonra benden hiçbir şekilde savunma istenmeden, daha doğrusu bana tebligat bile yapılmadan devlet memurluğundan çıkarılmış olmamla ilgili davaya sıra geldi. Önce Ankara 3. İdare Mahkemesi‘nde, sonra istinaf mahkemesi olarak Ankara 2. İdari Dava Dairesi‘nde, en sonunda da Danıştay 2. Dairesi‘nde görülüp benim talebimin kabulü ile geri dönen davam için 2020-2023 döneminde toplam olarak 1.253,80 TL ödedim. Tabii ki tüm dava dilekçelerini kendim yazdığım için hem kendimi bunan böyle yarı-avukat olarak görmeye, hem de avukata ödeyeceğim ücretten tasarruf ederek zenginleşmiş hissetmeye başladım. 😀

Kişisel olarak dava açma maratonumdaki en son nokta ise İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 13 Eylül 2021 tarihinde kabul ettiği Geçici Süreli İşgal Noktalarındaki Faaliyetlerin Düzenlenmesine İlişkin Yönetmeliğin; yani İzmir‘deki seyyar satıcıların 5393 sayılı Belediye Kanunu‘na aykırı olarak kamusal alanlarda serbestçe satış yapmalarını mümkün kılan yönetmeliğin iptali için İzmir Ticaret Odası‘ndan, İzmir Esnaf ve Sanatkârları Odaları Birliği‘nden ve bir zamanlar genel koordinatörlüğünü yaptığım İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği‘nden dava açmalarını istemem üzerine, “biz belediye ile işbirliğimizi bozmak istemeyiz” gerekçesiyle üyesi olan tüccar ve esnafların çıkarlarını korumak yerine suspus kalmayı tercih etmeleri üzerine İzmir 2. İdare Mahkemesi‘nde, istinaf mahkemesi olarak İzmir 7. İdari Dava Dairesi‘nde ve temyiz makamı olarak Danıştay 4. Dairesi‘nde dava açmam nedeniyle bugüne kadar yaptığım harcamalar -dilekçelerimi avukat yerine kendimin yazması nedeniyle- toplam olarak 3.917.- TL’yı bulmuş oldu.

Bu arada, istinaf mahkemesi olan İzmir 2. İdare Mahkemesi‘nin verdiği karar henüz bana tebliğ edilmeden İzmir Büyükşehir Belediyesi 1. Hukuk Müşavirliği‘nin adeta “gümrükten mal kaçırırcasına” benden 5.500.- TL tutarındaki vekalet ücretini talep ettiğini de ilave etmek isterim.

Şayet dava dilekçelerini yazmayıp başvurumu avukatım eliyle yapacağımı düşünseydik, böylesi bir davanın neye mal olacağını bilmeniz için size, insan hakları konusunda toplantılar düzenleyip bildiriler hazırlamakla tanınan İzmir Barosu‘nun 2024 yılı için üyesi avukatlara; bürodaki sözlü danışmalar için 8.018.- TL, Danıştay’da temyiz yoluyla yürütülen duruşmasız davalar için 61.578.-TL, duruşmalı davalar için 95.830.- TL, Anayasa Mahkemesi‘nde görülen dava ve işler için 151.428.-TL, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nde görülen duruşmalı davalar için de 247.400.-TL almayı tavsiye ettiğini ifade etmek isterim. Tabii ki cebinizde bu miktarda para varsa ya da gidip kredi çekerek bankalardan borçlanmayı göze alırsanız…

izmir%20barosu.pdf erişimi için tıklayın

Kendi şahsi menfaatim için açtığım devlet memurluğundan çıkarılmamla ilgili dava dışında, çevreye ve kente dair tüm davalarda kamu yararı; yani, toplumun ya da başka bir deyişle ben dahil başkalarının genel yararı için açtığım davalarda benden harç, ücret, posta masrafı, vekalet, avukatlık ve bilirkişi ücreti gibi adlar altında binlerce lira istenmesinin 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nda sözü edilen hemşeri hukukuna aykırı bir tutum olduğunu, idarenin vatandaşların başvuruları ile denetlenmesine ilkesini göz ardı den bir uygulama olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca bu davalar için bugüne kadar ödediğim paralar birçok arkadaşım ve dostum için önemsiz olabileceği gibi, benim de içinde yer aldığım emekliler, dar gelirliler, işsizler ve yoksullar için gözden çıkarılan büyük bir fedakarlığı ifade ettiğini belirtmeden geçmek istemem.

Benim bu değerlendirmem üzerine bazı arkadaş ve dostlarım yoksulluk nedeniyle bu duruma düşenlere yapılan ve eski hukuk dilinde “adli müzaheret” denilen adli yardımdan söz ederek yoksul, dar gelirli, işsiz ve emeklilerin bu yoldan yararlanılabileceğini iddia edebilirler.

Bilindiği üzere, adli yardım, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 334-340. maddeleri, yargılama ve takip giderlerinin devletçe karşılanmasına ilişkin adli yardım talebini, o kişinin yoksul ve haklı olması koşuluna bağlamaktadır. Ayrıca kişilerin yoksul ve haklı olmasına ilişkin kararın da o işi karara bağlayacak mahkeme tarafından kabul edilmesini öngörmektedir. Bu ise, davayı karara bağlayacak mahkemenin, o kararı bağlamadan önce kişiyi haklı görmesi gibi adil yargılanmayı zedeleyecek garip bir durumun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ayrıca adli yardımı düzenleyen bu maddelere göre kamuya yararlı dernek ve vakıflar dışındaki diğer dernek ve vakıfların da bu haktan yararlanması mümkün değildir. Bu konuda asıl önemli olan hüküm ise 339. maddesinin 1. fıkrasında yazılıdır: “adli yardım kararından dolayı ertelenen tüm yargılama giderleri ile devletçe ödenen avanslar dava veya takip sonunda haksız çıkan kişiden tahsil olunur.

Avukat talep etme şeklindeki adli yardımda ise, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu‘nun 176-181. maddeleri ile bu maddelere dayanılarak düzenlenmiş olan Türkiye Barolar Birliği Adli Yardım Yönetmeliği hükümlerine göre başvuruda kişi hakkında ilgili baro tarafından ikinci bir karar alınması gerekmektedir.

Bütün bu yasal düzenlemeleri bir arada düşündüğümüzde ise, yargılama ve takip giderleri açısından yoksul olarak kabul edilme kararının, bu işi karara bağlayacak mahkeme tarafından karar alınması ya da kamu yararına çalışmayan dernek ve vakıfların bu yardımın dışında tutulması gibi adil yargılanma hakkını zedeleyen garip durumların ortaya çıkması, avukatlık hizmeti için de bir de barolar tarafından inceleme yapılıp ikinci bir kararın alınması keyfiyeti yoksul, dar gelirli, işsiz ve aylık 7.500 lira emeklilik maaşı alanların kişilik haklarını zedeleyen, onların kendilerine ve çevrelerine saygılarını örseleyen, açılan el karşılığında yardımla teslim alınmış, yurttaş olmaktan uzak bireylerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

İşte o nedenle, bireysel menfaatin yanında kamunun, toplumun geniş menfaatlerini ilgilendiren başvurularda hiçbir şekilde yargılama, takip gideri, avukatlık ücreti gibi hiçbir harç, vergi ve ücretin alınmaması, kamu kurumlarının aldığı yanlış kararları denetleyip ortadan kaldırmak amacıyla açılan tüm davalarda ortaya çıkacak bütün masrafların kamu bütçesinden karşılanması; hatta bu yargı giderlerinin yanlış, hukuka aykırı kararları alıp yargılamaya neden olan kamu görevlilerinden tazmin edilmesinin önünü açacak yasal düzenlemelerin yapılması yerinde ve doğru olacaktır.

Tabii ki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Cumhuriyet’in hukuk devleti, laiklik, sosyal devlet gibi temel niteliklerini belirleyen 2. maddesine, devlet tarafından yerine getirilen eğitim, sağlık ve adalet hizmetlerinin ücretsiz olacağına, bu hizmetler karşılığında hiçbir vergi, resim, harç ya da ücret alınmayacağına ilişkin bir maddenin eklenmesi en doğrusu olacaktır.

Aksi takdirde geleceğimiz; hatta şu an itibariyle geldiğimiz nokta, paran kadar eğitim, paran kadar sağlık, paran kadar adalet hali olacaktır…

İzmir’in unutulan sanatçıları 22 – Christian de Marinitsch

Ali Rıza Avcan

Ressam ve illüstratör Christian de Marinitsch‘in 1868’de Avusturyalı bir ailenin çocuğu olarak İzmir’de dünyaya geldiği bilinmekle birlikte, bu kentte hangi tarihe kadar yaşadığı, ne zaman, ne şekilde Fransa’ya gittiği bilinmemektedir.

Sanatçının, Fransa’da Jules Joseph Lefebvre (1836-1911), William-Adolphe Bouguereau (1825-1905), Charles Robert-Fleury (1797-1890) ve Gabriel Ferrier (1847-1914)’den resim eğitimi aldığı bilinmektedir.

Christian de Marinitsch (1868-1954?)

1892 yılında Fransa‘nın Bretonya bölgesindeki Roscoff‘a giderek Fransa‘nın en uzun sahiline sahip Brittany yarımadasını keşfetti. Sanatçı kısa bir süre sonra Concarneau‘ya, ardından 1914’ten önce Pont-Aven‘e taşındı ve burada İkinci Dünya Savaşı‘na kadar yaşadı. Bu arada 1867’de kurulup 1946’da kapanan Académie Julian‘ın çalışmalarıyla 1879-1914 yılları arasında Paris’te düzenlenen Société des Artistes Français’in sergilerine katılmıştır.

Sanatçı 1954 yılında, 86 yaşındayken vefat etmiştir.

Christian de Marinitsch’in, mimarlar Jacques Lachaud ve René Legrand tarafından Pont-Aven’de yapılan sazdan evi.

Sanat yaşamını Fransa’da sürdürmüş olan sanatçının bazı eserlerine o dönemde İzmir’deki galerilerin de ev sahipliği yaptığı anlaşılmaktadır; Galerie P. Miolti ve 1897’de kendisine onur ödülü kazandıran “Gece Vakti Dönüş” adlı çalışmasının yer aldığı Galerie Sparlati bunlar arasındadır. Ayrıca mesleki kariyerine bakıldığında, Monde Illustré, La Revue de Paris, l’Illustration, La France Illustrée ve l’Univers Illustré için çalışmalar yaptığı anlaşılmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.27-44.

Martin, J., Nos Peintres et Sculpteurs, Graveurs, Dessinateurs – Portraits et Biographies, C. II, Paris 1898.

Christian de Marinitsch, Les Toits bleus, Pont-Aven, 1914, Pastel ve Guaj, 34×49 cm.
Christian de Marinitsch, Bahçe, Tuval üzeri yağlıboya, sol altta imzalı. 50×65.
Christian de Marinitsch, Barques Sur, 16X24 cm.
Christian de Marinitsch, Bigouden’de Küçük Fırkateynin Donatılması, Tuval Üzerine Yağlıboya, 60X73 cm.
Christian de Marinitsch, Bois d’Amour’daki Cadde, 1917, Renkli Kalem ve Pastel Boya, 36X25 cm.
Christian de Marinitsch, Châteauneuf du Faou’daki Köprü, Panel Üzerine Yağlıboya, 16X24 cm.
Christian de Marinitsch, Peyzaj.
Christian de Marinitsch, Peyzaj, 33X48 cm.
Christian de Marinitsch, Plouénan’ın Dedikoducuları. (Exposition aux Salon d’Artistes Français 1893, No. 1199).
Christian de Marinitsch, Tremalo Şapeli, 34X46 cm.
Christian de Marinitsch,
Bir Köy Sokağı Manzarası, Guaj.
Christian de Marinitsch, Sur L’Aven, Bretagne, 1910, 24X35 cm.
Christian de Marinitsch, Aven Limanı’ndaki Genç Breton, 78,5X55,5 cm.

Şirket belediyeciliği, toplumcu belediyecilik midir?

Ali Rıza Avcan

Şirket… Sözlüklere baktığımızda şirketin, gerçek veya tüzel kişilerin emek, mal ya da paralarını ortaya koyarak para kazanmak; yani üretilen artı değerden pay almak amacıyla kurdukları bir işletme anlamına geldiğini görürüz.

Amerikan Rüyası“: Kör bir adalet, yazarkasaya dönüşmüş mide, domuzla taşınan para kasası, deve sırtında petrol ve tüm eski değerlerin hüznü…, Salvador Dali

Kapitalist sistem, “laissez faire, laissez passer“; yani, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” dediği günden bu yana şirketi sistemin merkezine koyarak kutsuyor ve kimsenin ona dokunmadan, onu yasaklamadan çalışması için elinden ne geliyorsa onu yapıyor. İşte o nedenle, her bir ülkenin başta ticaret kanunu olmak olarak tüm ticaret mevzuatı sonsuz bir esneklikle şirketlere hizmet ediyor. Hatta bu konuda karşımıza Man, Jersey, Cayman adaları gibi öylesine ülkeler çıkıyor ki, o ada ülkeleri adeta uluslararası şirketlerin her şeyi yapabildikleri, ellerindeki kara parayı rahatlıkla aklayabildikleri bir çamaşır makinası özelliği ile öne çıkıyor. Bu anlamda şirketlere ait her türlü bilgi, “ticari sır” denilerek kamuoyunun dikkatinden kaçırılıyor. Yolsuzluk da, kara para aklama da, kadın ticareti de, uyuşturucu satışı da hep bu “ticari sır” ardına sığınılarak yapılıyor ve bütün bunlar yeni yeni çıkarılan hukuki düzenlemelerle kolaylaştırılıyor.

Diğer yandan da kamu düzeni ile ilgili her türlü kurumun şirketleşmesi, kurum yöneticilerinin şirketmiş gibi düşünüp davranması için büyük bir ideolojik mücadele veriliyor. Merkezi ve yerel yönetimlerle vakıfların ve hatta derneklerin bile açık ya da gizli bir şekilde şirketleşmesi, şirket gibi yönetilmesi, kendilerini şirket gibi hissetmeleri için büyük bir beyin yıkama faaliyeti yürütülüyor.

Bu bağlamda, “toplumcu belediyecilik” denilen olgunun ortaya çıktığı yıllarda; ne Terzi Fikri‘nin Fatsa Belediyesi, ne Aydın Erten‘in Gültepe Belediyesi‘nin kapitalizmin kalesi olan şirketlerinin bulunmadığını, yaptıkları her şeyi şirket kurmadan bizatihi kendilerinin yaptığını unutmamamız gerekiyor. O zamanlar belediye başkanları, meclis üyeleri, belediye çalışanları ve mücadele katılan halk her şeyi belediye eliyle gerçekleştiriyor, hizmet denilen her şey belediyenin parası, çalışanı ve malzemesi tarafından üretiliyor, halkın bu üretime katılması sağlanıyor; böylelikle belediyenin halkın belediyesi olması sağlanıyordu. Hiç unutmam, teftişe gittiğim Anadolu yerleşimlerinde akşamları elektrikler kesildiğinde belediye başkanı, belediye çalışanı ile birlikte herkes dışarlara çıkar, ne yapabilirim düşüncesiyle işe yaramaya çalışırdı. Şimdi ise, herhangi bir belediye hizmetinin kesilmesi ya da aksaması durumunda bulunduğumuz yerde durup o hizmetin yeniden gelmesini bekler hale geldik… Çünkü o tarihlerde belki “katılım” sözcüğü bugünkü anlamında kullanılmıyor; ama eylemde ortaya çıkan o katılım en sahicisinden, en samimisinden hayata geçiyor, halk sorunların çözümüne bizzat katılıp işin içinde olmak için neoliberallerin “katılım” kavramını icat edip bir ilaç gibi sunmalarını beklemiyordu.

Şirket’e tapmak…

Yolsuzluk, hırsızlık, yağma, yalan ne varsa hepsi, belediyelerde şirketlerin ortaya çıkması ile arttı, azgınlaştı ve yaygınlaştı. Çünkü şirketlerle ilgili kanunlar, yönetmelikler yalan üzerine kurulu kapitalist sistemi ihya etmek adına her şeye izin veriyor, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyerek her şeyi, özellikle de yalanı meşrulaştırıyor. Yasaların, yönetmeliklerin sağladığı bu kolaylık ve teşvikler hem iktidarın, hem de muhalefetin belediyelerine yaradığı için de, herkesin hayatından memnun olduğu bir ortamda namus ehli kimse de çıkıp bu durumu kaldıralım ya da değiştirelim demiyor, diyemiyor.

Üstüne üstlük, şimdilerde CHP genel başkan yardımcılığı ile onurlandırılıp Rönesans Holding‘in şirketi Florya Gayrimenkul Yatırım İnşaat Turizm Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin avukatlığını yapan ve Üçkuyular‘daki İzmir İstinyepark ile ünlenen CHP İzmir milletvekili Murat Bakan‘ın, bu yolsuzlukları tahrik edercesine 2016 yılında belediye şirketlerinin ihalesiz iş yapması için kanun teklifi verdiğini hatırladığımızda…

https://www.kentstratejileri.com/2016/10/16/bir-chp-milletvekili-belediye-sirketlerinin-ihalesiz-is-yapabilmesi-icin-kanun teklifi-verirse/

Ama ondan önce, halkın zorunlu ihtiyaçları için kurulan tanzim satış mağazalarının yer yer ve zaman zaman yararlı işler yaptığını bilmekle birlikte; oralarda yöneticilik yapanların tabaktaki bala parmaklarını sokarak yolsuzluk, hırsızlık yapmayı nasıl keşfettiklerini, kendi ‘özel ihtiyaçlarını‘ nasıl karşıladıklarını, oradan kazandıkları deneyimle ileride özel sermayeye pazarlayacakları TANSAŞ‘ı, aynı anlayışla kurdukları KİPA‘yı nasıl dönüştürdüklerini, bugünlerde bir efsane gibi anlatılan tanzim satışların yolsuzluk, hırsızlık ve sahtekarlık suçlarının kaynağı olmaya başladığını söyleyebiliriz. Geriye doğru dönüp baktığımızda, aklımıza tanzim satışla ilgili birçok soruşturma ve ceza alan belediye başkanı ve tanzim satış yöneticisi gelir… Hele ki, yaşadığımız kentte beyaz peynir üzerinden yapılan yolsuzluklara kimlerin bulaştığını, bu şahısların nasıl zenginleştiklerini konu ile ilgisi olanlar gayet iyi bilirler. Aynen 1940’lı yıllardaki olağanüstü savaş ortamında ortaya çıkan vurguncu savaş zenginleri gibi…

Devlet adına belediyeleri denetleyip soruşturmalar yaptığım yıllarda, ben dahil tüm meslektaşlarımı en fazla zorlayan şeyin, tanzim satış mağazalarının denetimi olduğunu itiraf etmek isterim. Ticari işletme tekniğinin karmaşıklığı ve esnekliği içinde bilgisayarın olmadığı bir ortamda zorunda ihtiyaç malzemesi olmayan yüzlerce malın giriş ve çıkışını takip edebilmek, bir büyük ya da küçük baş hayvandan yerine ve zamanına göre göre kaç kilo kıyma, kaç kilo kuşbaşı et, kaç kilo biftek ya da bonfile çıkacağını hesaplamak, her bir malzemedeki fire ile boş çuval gibi üretim sonrası ortaya çıkan malzemelerle ilgili kritik konular bizleri hep zorlar, her biri ayrı bir soruşturma konusu olurdu. Ama aramızdaki “Semih abi” gibi çocukluğu babasının Feneryolu‘ndaki bakkalında geçtiği için hangi konularda nasıl sahtekarlık yapıldığını gayet iyi bilen kamu denetçileri, bu konuda yapılmış tüm yolsuzlukları eliyle koymuş gibi ortaya çıkarır, bizleri de kıskandırırdı.

Bu anlamda, hem devlet adına denetim ve soruşturmalar yaptığım, hem de cephe değiştirip belediyeleri ve başkanlarını devlete, baskıcı merkezi vesayete karşı savunduğum danışmanlık dönemlerinde karşıma tek bir tane bile olsa belediye şirketi çıkmadı, hiçbirini denetlemedim ya da inceleyip soruşturmasını yapmadım. Hoş zaten istesem bile, böyle bir şey yapamazdım; zira mevcut ticaret mevzuatı o şirketleri ihale mevzuatı dışında tutarak koruyor, böyle bir şey yapmamıza izin dahi vermiyordu…

Daha sonra belediyelerin şirket kurduklarını duymaya başladığımda, bunun Turgut Özallı yıllardaki özelleştirme furyasının belediye ayağını oluşturduğunu, asıl amacının ise, belediyelerdeki ihale mevzuatının getirdiği kural ve yasakları aşmak düşüncesi olduğunu anladım.

Şirket: “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın

İzmir‘e yerleştiğim 1997-1998 döneminde ise, belediyelerce kurulmuş şirketleri birer birer tanımaya başladım. İzmir Yerel Gündem 21 Yürütme Kurulu‘nda yer aldığım 2001 yılında benim önerim üzerine gerçekleştirilen ülkemizdeki ilk sivil toplum fuarı olan 1. İzmir Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı ile Uluslararası İzmir Sivil Toplum Sempozyumu‘nda organizasyona İzmir Büyükşehir Belediyesi ve IULA-EMME dışında İZFAŞ’ A.Ş.‘nin de katılmasını önerdiklerinde, yapacağımız sivil etkinliğin ticari bir şirketle bir araya gelmesini istemediğim için, aslında belediye bütçesinden rahatlıkla yapabilecekleri birçok harcamayı sırf bu şirket üzerinden yaparak ihale mevzuatının getirdiği şekil ve şartları aşmak istediklerini anladım.

2012 yılında Kuşadası Belediyesi adına yaptığım “Kuşadası Belediyesi İmaj, Algı Araştırmaları ve Marka Kent Kurumsal Kimlik Çalışmaları” kapsamında yaptığım gözlemler sırasında da, bir araya gelen iki, üç kişinin kurduğu bir şirketin, o tarihlerdeki mevzuata göre alınması gereken Bakanlar Kurulu izin şartı aranmaksızın belediyeye bağışlanabildiğini, daha sonraki yıllarda da bu bağış yönteminin bir alışkanlığa dönüşerek Kuşadası Belediyesi‘nin 2022 yılı itibariyle kavgalara döğüşlere konu olan dört ayrı şirkete sahip olduğunu öğrendim.

Yakın zamanda ise, ipin ucunu iyice kaçıran İçişleri Bakanlığı, yayınladığı bir genelge sayesinde belediyelerin istedikleri kişilerle şirket kurabildiklerini, bunu engelleyen herhangi bir yasal düzenlemenin ya da şartın mevcut olmadığını, şirket kurma konusunda belediyelere büyük bir özgürlük tanındığını büyük bir şaşkınla öğrendim.

Anlaşılan o ki, yakında çıkarılacak yeni hukuki bir düzenleme ile belediyelerin de şirkete dönüşmesine izin verilecek!

İçişleri Bakanlığı‘nın şirket kurma, mevcut şirketlere katılma ya da şirketlerin bağışlanması suretiyle devredilmesini veya istediğin biriyle gidip bir şirket kurmayı mümkün kılan politika ve uygulamaları nedeniyle başta büyükşehir belediyeleri olmak üzere neredeyse tüm il, büyükşehire bağlı ya da bağlı olmayan ilçe ve belde belediyelerinin kendilerine bağlı binlerce şirketinin şişkin ciroları ve çalışan kadrolarıyla adeta belediyelerle rekabet eden bir şekilde ortaya çıkmaya başladığına tanık olduk.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2022 Yılı Sayıştay Denetim Raporu, Sayfa 19.

Örneğin 2021 ve 2022 yılları Sayıştay denetim raporları üzerinden yaptığımız bir araştırma sonucunda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 22, mevcut belediye şirketlerinin hissedarı olduğu 8 şirket olmak üzere toplam 30 şirkete, Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 10, mevcut belediye şirketlerinin hissedarı olduğu 5 şirket olmak üzere toplam 15 şirkete, Çankaya Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 6 şirkete, Konak Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 2, belediye şirketlerinin hissedarı olduğu 1 şirket olmak üzere toplam 3 şirkete, en halkçı-devrimci belediye olarak bilip tanıdığımız Dersim Belediyesi‘nin bile 1 adet şirkete sahip olduğunu belirledik.

Sıra İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne geldiğinde ise işin farklı bir boyutta değiştiğini görürüz. Çünkü İzmir, Ankara ve İstanbul‘un nüfusuna göre daha küçük bir kent olmasına rağmen; diğer büyükşehir belediyelerine fark atacak kadar şirket zengini bir belediye olduğu görülmektedir. Hele ki bu işe ilçe belediyelerindeki onlarca şirketi de kattığımızda…

Sayıştay‘ın 2022 yılı denetim raporuna göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 16, belediye mevcut şirketlerinin hissedarı olduğu 9 şirket olmak üzere toplam 25 şirketi bulunmakta. Buna Sayıştay denetçisi tarafından hazırlanan yukarıdaki listede yer almayıp 2021 yılında İzenerji tarafından 2.000.000.- TL sermaye ile kurulan İZETAŞ Anonim Şirketi ile yakın zamanda belediye şirketi İzenerji‘nin % 49 ortaklığı ile kurulan İzgüneş‘i de ilave ettiğimizde sayı 27’yi bulmaktadır.

Bu durumda;

2022 yılı nüfusu 15.907.951 nüfusu bulan İstanbul‘da ortalama 530.265 kişi başına 30 şirket,

2022 yılı nüfusu 5.782.285 olan Ankara‘da ortalama 385.486 kişi başına 15 şirket varken

2022 yılı nüfusu 4.462.056 olan İzmir‘de de ortalama 165.261 kişi başına 27 şirket olduğunu, belediyenin bu haliyle tüm belediye hizmetlerini şirketlerine devrederek ve böylelikle birçok yasal kural ve kısıtlamadan kurtularak koskocaman bir holding yarattığını görürüz. Tabii ki şirket sayısının şimdilik bu düzeyde kalacağını varsaydığımızda…

Artık bundan böyle, “biz bilgi edinme kanunu kapsamında değiliz“, “sorduğunuz husus ticari sır kapsamına girmektedir“, “bu konularda kamuoyuna bilgi verilmesi mümkün değildir” ya da “sorduğunuz sorular kişisel verilerin korunması ile ilgili mevzuat kapsamına girmektedir. O nedenle açıklayamayız” diyen, kamu kaynakları ile kurulduğu halde çoğunda belediye hissesi % 51’ye ulaşmadığı için Sayıştay denetimine tabi olmayan, bu arada devamlı zarar edip zararları belediye bütçesinden karşılandığı halde binlerce işçi çalıştıran bu şirketlerle; daha doğrusu koskocaman bir holdingle karşı karşıyayız…

Üstüne üstlük bu şirketlerin genel müdür, yönetim kurulu başkanı, yönetim kurulu üyesi, murahhas üye, koordinatör gibi yüzlerce koltuğu var ki; kendilerinden o şirketin faaliyet konusu ve alanı ile ilgili olarak; örneğin restoran, kafe ve büfe işletmeciliği yapan Grand Plaza A.Ş. ya da İzmir Körfezi içinde deniz yoluyla yolcu taşımacılığı yapan İzdeniz A.Ş.‘in gerektirdiği bilgi, birikim, deneyim ve beceriye; yani, o iş için gerekli olan yeterliliğe (liyâkat) sahip olmayan kişileri bu şirketlerde üst yönetici olarak görevlendirildiği, o kişilerin de “bu şirketin faaliyet konusu ve alanı benim uzmanlık alanıma girmiyor, ben burada verimli olamam” diyerek itiraz etmedikleri bir süreçte, bu kişilere kah -zaman zaman aldıkları rakamları küçümseseler de- huzur hakkı adıyla, kah başka adlarla ne miktarda ödeme yapıldığını ya da devamlı zarar eden bu şirketlerden para alan bu şahısların ortaya çıkan kamu zararında ne ölçüde pay sahibi olduklarını dahi bilmiyoruz. Ama hemen arkasından geçmiş seçimlerde milletvekilliğine, belediye başkanlığına ya da belediye meclisi üyeliğine aday olup seçilemeyenlerin, Eren Erdem gibi siyasi kimliği tartışmalı kişilerin, barış imzacısı olma vasfını kendi kişisel menfaati için kullanan akademisyenlerin, özel şoförlerin, Suat Çağlayan gibi eski bakanların, Erdal İzgi gibi eski belediye başkanlarının ya da gelecek seçimlerde aday olmayı hedefleyen siyasi adayların bu koltuklara layık görüldüğüne tanık oluyoruz. Aslında çoğunun atandığı görevle ilgili bir bilgisi, birikimi, deneyimi ve becerisi; yani uygun görüldüğü işle ilgili herhangi bir yeterliliği, liyakati olmadığı halde bu şekilde satın alınan bu kişiler, -ne yazık ki- kamu kaynaklarını sömüren tahta kuruları gibi gövdenin tümüne yayılmış vaziyette. Onların tek özelliği atamayı yapan belediye başkanı ile Mason localarından, birlikte okudukları okuldan ya da siyasi, kişisel, ailevi ya da özel tercihleri nedeniyle bir yakınlıklarının, bir muhabbetlerinin olmasıdır. Çünkü onlar kendilerine verilmiş o koltuğu korumak için bildiği, tanık olduğu ya da altına imza attığı yanlış işleri hiçbir şekilde eleştirmeyip devamlı övmek, parlatmak zorundadırlar… Çünkü efendileri sayesinde gittikleri yerde doyup tıkanıncaya kadar beslenip “sahibinin sesi” olarak velinimetinin sesini yankılayıp çoğaltarak kendisinden beklenen şeyleri yapmak zorundadırlar… Ama bir yandan da doğru ya da yanlış, çoğu suç olan eylemlerle küplerini doldurmaktan ya da birilerinin işine yaramaktan da kendilerini alamazlar. Hele ki seçim öncesi dönemlerde…

Şirket ve şirkete dair her şey…

Çünkü kapitalizmin kutsal kanunlarına göre, içinde bulunup etinden, sütünden, kılından tüyünden yararlandıkları şirketler, titizlikle korunup kollanması gereken kapitalizmin kutsal mekânlarıdır. O kutsallığın başına bir şeyin gelip etkisini kaybetmesini hiç istemezler. O nedenle, kentin ortasındaki Basmane Çukuru, 32 yıldır tek bir kuruş getirmeyen İzmir Hilton Oteli, Konak Pier, Kültürpark, Şehirlerarası Otobüs Terminali, tarihin getirip bize teslim ettiği Kemeraltı ve Basmane‘nin soylulaştırılıp ticari bir mal olarak pazarlamasına karşı seslerini çıkarıp itiraz edemezler. Bir zamanlar itiraz edip seslerini çıkarmış olsalar bile kendilerine sunulan lütuflardan sonra dut yemiş bülbüle dönerler… Onlar sadece yerel yönetimlerin neden olduğu sorunlar yerine, iktidarın neden olduğu sorunları suret-i haktan bir tavırla havanda dövüp dururlar ve sahici olmadıkları, insana dokunmadıkları için de başarıyı bir türlü yakalayamazlar. Örneğin göçmen, mülteci ve sığınmacılar ya da yoksulluk gibi konularda, bir şeyler yapar gözükmekle birlikte çalıştığı kendi belediyesi cadde ve sokaklardaki Arapça tabelaları söküp kaldırdığında ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ndeki kadın yöneticilerin bazıları etek boyu denetimi yaptığında sus pus olurlar. Sadece sadece neoliberal anlayışın geliştirip ortaya attığı “dayanışma“, “kentsel ağlar“, “kentsel katılım“, “çoğulculuk“, “yoksulluk“, “yerel kalkınma” ve “dirençli kent” gibi kavramları sınıfsal özünden koparıp insan hakları boyutunda ve kapitalist sistemle ilişkisini ortaya koymadan, bizim oyalanıp durabileceğimiz konularmış gibi anlatır dururlar. Çünkü onların arkasındaki dokunulmaz kutsal şirketler, holdingler, bu şirket ve holdingleri destekleyen AB Türkiye Temsilciliği, Avrupa kalkınma ajansları ve onların denetiminde kurulan vakıf ve dernekler, kendi mahallesinin kendi “beşli çeteleri” ve “başka bir tarım” adıyla endüstriyel tarım şirketlerini destekleyen politika ve uygulamalar, ceplerinde de oralardan aldıkları paralar vardır…

Artık bundan böyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve diğer ilçe belediyeleri, kendi işgücü, mali kaynakları ve teknolojisi ile iş yapmayı unutmuş, her şeyi şirketlerine; hatta şirketleri eliyle İZSİAD adıyla dernekleşmiş sermayedarlara kurdurttuğu kooperatiflere devretmiş; böylelikle, her işi yolsuzluğa, yağmaya ve hırsızlığa hazır hale getirmiştir. O nedenle de, Kültürpark‘ın bakımı ve sulaması bile artık ihale edilmekte, bu işin belediye imkanları ile yapılması akla dahi getirilmemektedir…

Ondan sonra da yıllardır o şirketleri arkasına alıp oralardan beslenenler, o şirketlerde proje adıyla araştırmalar yapıp kitap yazanlar, 2019 yılında yaptıkları Kemeraltı araştırmasının sonuçları halen teslim etmeyip kamuoyu ile paylaşmayanlar, tırmak işareti içindeki “Toplumcu Belediyecilik” adına sipariş ettikleri bir organizasyonda karşınıza çıkıp oldukça ikna edici bir söylemle bu işin psikolojisini, dayanışma ağlarını, kentteki yoksulluk durumlarını anlatmaya kalkarlar.

https://www.kentstratejileri.com/2020/06/03/vahsi-kapitalizmin-karanlik-yuzu-şirketler/

Şimdi gelelim en önemli soruya;

İşte bu soruyu, yıllar önce hem ilginç ve farklı yaklaşımları hem de “Zardanadam“‘ın kurucusu olarak müzik yaşamına kattığı zenginlikle beğenip değer verdiğim Erbatur Çavuşoğlu ile Murat Cemal Yalçıntaş birlikte sormuşlar. 22-24 Ekim 2009 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nde yapılan ve benim de bizzat katıldığım “İzmirli Olmak Sempozyumu“nda sunulan ve daha sonra Deniz Yıldırım ile Evren Haspolat tarafından derlenip yayınlanan “Değişen İzmir’i Tanımak” isimli kitapta yer alan bu makale, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Planlama Atölyesi II çalışmaları kapsamında 2008–2009 akademik yılında Dikili‘de, Osman Özgüven‘in belediye başkanlığını sürdürdüğü yıllarda gerçekleştirilen anket, mülakat ve gözlemlere dayanmakta ve bütün bu araştırmaların özeti olarak belediye düzleminde anti-kapitalist politika ve uygulamalar ortaya konulmadan ve yapılan işlerin sürekliliği için gerekli örgütsel bir yapı oluşturulmadan toplumcu belediyecilik yapılamayacağını ortaya koymakta.

İşte bu bağlamda, toplumcu belediyecilik yaptık, yapıyoruz ya da yapacağız diyenler ya da toplumcu belediyecilik adına söz söylemeye çalışanlar, acaba kapitalist sistemin her geçen gün uluslararası kuruluşları, devleti, üniversiteleri, medyayı, holding ve şirketleri, sivil toplumu ve benzerlerini kullanarak üzerimizde kurduğu ekonomik, toplumsal, kültürel ve ideolojik ağlarla bizi teslim aldığı bir ortamda, toplumcu belediyeciliğin mümkün olup olmadığını, anti-kapitalist olmadan, anti-kapitalist politika ve uygulamalar geliştirmeden ve kapitalizmin yararlı aletleri olan şirketleri kullanmadan, onların içinde yer almadan ve nimetlerinden yararlanmadan toplumcu belediyeciliğin nasıl yapıldığını ya da yapılacağını bize anlatmalıdırlar…

Yararlanılan Kaynaklar

1) Aksakal, P.Bir Yerel Yönetim Deneyi (Fatsa Devrimci Yol Davası), Simge Yayınevi, 1989.

2) Aksakal, P. , Fatsa Gerçeği, Penta Yayınevi, 2007.

3) Ankara Belediyesi Başkanlık Uzmanları, Toplumcu Belediyecilik, Ankara Belediyesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü, Mayıs 1977, 96. sayfa.

4) Bayramoğlu, S., Toplumcu Belediye, Nam-ı Diğer Belediye Sosyalizmi, Notabene Yayınları, 2015, Ankara, 181 sayfa.

5) Sedat Göçmen, (Söyleşi: İlbay Kahraman), Fırtınalı Denizi Yolcuları, Ayrıntı Yayınları, 2013.

6) Gültekin, A.K., Gündoğdu, Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler, Patika Yayınları, İstanbul, 2013, 240 sayfa.

7) Kamalak, İ., Gül, H. (Der.) Yerel Yönetimlerde Sosyal Demokrasi, Toplumcu Belediyecilik, Teorik Yaklaşımlar, Türkiye Uygulamaları, SODEV, Sosyal Demokrasi Vakfı, Kalkedon Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, Mayıs 2013, 352 sayfa.

8) Toplumcu Belediyeler Bildirgesi, 2013, Ankara.

9) Uyan, M. M. Toplumsal Dalganın Kırılışı, Fatsa 1978-1980, Arayış Yayınları, 321 sayfa.

10) Yıldırım, D., Haspolat, E. (Der.) Değişen İzmir’i Anlamak, Phoenix Yayınları, Nisan 2010, Ankara, 638 sayfa.

11) Yıldırım, S. Yeni Toplumcu Belediyecilik Üstüne, Çankaya Belediyesi, Kasım 2013, Ankara,200 sayfa.

İzmir’in unutulan sanatçıları 21 – “Macar Tevfik” veya “Venedikli Tevfik” ya da nam-ı diğer Alessandro Voltan

Ali Rıza Avcan

Macaristan’ın Avusturya-Macaristan Habsburg İmparatorluğu’ndan ayrılması için 1848’de Macarların başlattığı isyan kanlı bir şekilde bastırılmış ve bu isyanı yöneten Macar milliyetçilerinin Osmanlı topraklarına girerek sığınma hakkı istemeleri üzerine Sultan Abdülmecit kendisine sığınan mültecileri, Rusya ve Avusturya’nın savaş tehditlerine rağmen geri vermemiştir. Polonya, Macaristan ve çevresindeki bölgelerden gelen ve çoğu iyi öğrenim görmüş bu subaylar o dönem devam etmekte olan ıslahat hareketleri içinde modernleşme sürecine destek olmuştur. Müslümanlığı kabul eden bu subaylardan biri de daha sonra Mehmet Ali Paşa adını alan ve o zamanlar Prusya Krallığı’ndaki Magdeburg‘da doğup Ayşe Sıdıka Hanım‘la evlenen Mareşal Ludwig Karl Fried Detroit adındaki bir askerdir. (1)

Bugün ele alıp hatırlamaya çalıştığımız sanatçı ise, uzun yıllar İzmir‘de yaşayıp yaşamının son demlerinde kendisini İstanbul‘daki Darülaceze‘ye götüren Anadolu Gazetesi muharriri Orhan Rahmi Gökçe‘ye “ben Macar Mehmet Ali Paşa’nın yeğeniyim, bunu kimse bilmiyor” diyen “Macar Tevfik” veya “Venedikli Tevfik” diye tanıdığımız Alessandro Voltan‘dır. (2)

Tarihin tozlu sayfalarından çıkarıp hatırlamaya çalışacağımız bugünkü sanatçımız Alessandro Voltan‘ın yaşamı, aristokrat bir ailenin konforlu ortamında başlamakla birlikte, son yılları yaşlılıktan ve yoksulluktan dolayı hazin bir şekilde sonlanmıştır. Yaşlandığı için kendi bakımı yapamayan besteci ve piyanist Alessandro Voltan, 60 yıl yaşadığı İzmir‘de “Macar Tevfik” ya da “Venedikli Tevfik” adıyla tanınmış, Romanya ve Osmanlı saraylarında geçen yaşamının sonunda İstanbul‘daki Darülaceze‘ye yatırılan ve ölümünden sonra kimsesizler mezarlığına defnedilen bir İzmirlidir.. İleri yaşında İzmir‘den kopmak istemeyen, gittiği İstanbul‘dan devamlı olarak İzmir‘e dönmek isteyen bir sanatçıdır…

Alessandro Voltan‘ın toparlayabildiğimiz bilgilere göre soyağacı, aşağıdaki grafikte gösterilmiş olup bu soyağacında eksik ve yanlış bilgiler varsa, arkadaş ve dostlarımızın uyarılarına açık olduğumuzu ifade etmek isterim.

1853 yılında Rusçuk‘da doğduğu bilgisi kesinlik kazanmamış olsa da, 1941 yılının Nisan ayında Darülaceze‘de vefat ettiği bilinen sanatçı, aristokrat bir ailenin oğludur. Annesi Kontes Allegri, babası 1877 Osmanlı-Rus Harbi’nde şehit düşmüş süvari komutanı İzzet Bey, amcası da Müşir Mehmet Ali Paşa‘dır. Anne ile babası bir süre sonra geçinemedikleri için ayrılmışlar. Sayın Yaşar Ürük‘le Can Dündar‘ın verdiği bilgiye göre de amcası Müşir Mehmet Ali Paşa Macar değil, o dönemin coğrafyasına göre Prusyalı, babası İzzet Bey ise Sicilli Osmani‘de “Mızıkacı” olarak kayıtlı ve işin daha ilginç yanı Nazım Hikmet‘in annesi tarafından büyük dedesi olmaktadır. Nazım Hikmet‘in annesi Celile Hanım, Ayşe Sıdıka Hanım ile Müşir Mehmet Ali Paşa‘nın kızı Leyla Hanım‘ın Enver Paşa (neyse ki, bu bizim bildiğimiz malum Enver Paşa değil) ile yaptıkları evlilikten doğan dört çocuktan biridir. Nazım Hikmet ise daha sonra Enver Paşa ile Leyla Hanım‘ın oğlu Mustafa‘nın kızı Münevver ile evlenmiştir. Nazım Hikmet bu durumu yazdığı bir şiirde çok iyi anlatmaktadır.

Sevgilim, dayı kızım, Memed’imin anası /
dedelerimizden biri, / 1848 Polonya muhaciri/
belki ben bu yüzden böyle sarı bıyıklı / böyle uzun boyluyum/
oğlumuzun gözleri böyle kuzey mavisi/
Lehistan’dan gelmiş dedelerimizden biri,
Gözlerinde karanlığı yenilginin/ Saçları al kana boyalı.
Uykusuz geceleri Borjenski’nin/ Benimkine benzer olmalı.
Tıpkı benim gibi o da/ çok uzaklarda kalan bir ağacın altında/
Unutmuş olabilir uykusunu/ Onu da benim gibi deli etmiştir, deli.
Her solukta alıp da memleket kokusunu/
Memleketi bir daha görmemek ihtimali.
” (3)

Bugünkü sanatçımız Alessandro Voltan‘ı anlatmaya devam ettiğimizde ise;

Çocukluk yılları Venedik ve Viyana’da geçen Voltan, ilk piyano derslerini piyanist annesi Kontes Allegri’den almıştır. Oğlunun besteci olarak yetişmesini önemseyen annenin sosyal çevresini, evlerine gelen Franz Liszt (1811-1856), Richard Wagner (1813-1883), Kolbert ve İgnacy Jan Paderewski (1860-1941) gibi isimler oluşturmaktadır. O müzisyenlerin etkisiyle büyüyen Voltan, küçük yaşta konserler vermeye başlamıştır.

Macaristan’da askeri okul eğitimi sırasında Franz Lizst ekolününün en iyi temsilcisi olarak kabul edilen Carl Tausig (1841-1871)’le piyano çalışmış, Emil von Sauer (1864-1942)’den dersler almıştı. 1855–1859 yılları arasında Liszt’le piyanonun yanı sıra orkestrasyon, kompozisyon ve kontrpuan çalışmış, birlikte konser turnelerine katılmıştır.

Voltan, İstanbul’a gelmeden önce, iki yıl boyunca Romanya Kraliçesi, Carmen Sylvia adıyla da bilinen Maria Elizabeth’in piyano öğretmenliğini ve saray müzisyenliği yapmış, ardından Nemse‘deki Avusturya Deniz Okulu‘nda eğitim alarak topçu subayı olarak diploma almıştır. 1877 yılında İstanbul’a gelerek yaveri olduğu İngiliz asıllı Tuna Donanması komutanı Hubart Paşa sayesinde, kendisi de iyi bir piyanist olan Sultan II. Abdülhamid’in sarayına piyano öğretmeni olarak atanmıştır.

Alessandro Voltan, Osmanlı Sarayı’nda piyano öğretmenliği yaptığı yıllarda, Muzıka–ı Hümâyûn sanatçılarından Haydar Bey’in “Pembe Kız” operetinin armonisini ve orkestrasyonunu yapmıştır. 1877 tarihli Osmanlı-Rus Savaşı sırasında bütün yabancı subayların İslam dinini kabul etmeleri emredilince bu emri yerine getirerek Müslüman olmuş ve Tevfik ismini almıştır. Düzenli konserler verdiği İstanbul’dan iki sene geçirdikten sonra Hobart Paşa ile birlikte Girit‘e gitmiş ve oradan dönüşünde 1879 yılında İzmir’e uğramış, Alsancak (Punta)’taki büyük bir konser salonunda verilecek Chopin konserinde hastalandığı için gelemeyen piyanist Perro‘nun yerini alarak Chopin‘in konçertolarını çalmış, orada 40 altın aylıkla çalışmaya başlayıp İzmir’e yerleşerek bir Türk kızı ile evlenmiştir. Bu süre içinde yaşamını İzmir‘in Kokaryalı (bugünkü Güzelyalı) semtindeki evinde sürdürdü, piyano konserleri verdi ve öğrenciler yetiştirdi. Franz Liszt’in piyano öğrencilerinden ısrarla istediği kompozisyon çalışmalarında da bulunan Tevfik Bey’in eserleri Macaristan, Fransa, İtalya ve Avusturya’da yayımlanmıştır.

Macar Tevfik Bey’in yetiştiği müzik kültürel ortam ile hocası Carl Tausig üzerinden kurduğumuz Franz Liszt Ekolüyle ilişkisini ders verdiği Osmanlı öğrencileri üzerinde de görmek mümkündür.

Macar Tevfik’in öğrencileri ünlü Ermeni asıllı besteci Stephan Elmas (1862-1937), besteci İsmail Zühtü Kuşçuoğlu (1877-1924) ve müzik kariyeri Cumhuriyet yıllarıyla özdeşleşmiş piyanist ve besteci Ahmet Adnan Saygun (1897-1991)’dur. Saygun, hocası Macar Tevfik Bey’le her hafta düzenli sürdürdüğü derslerinde iki piyanoda Batı Müziği repertuarını, özellikle de Beethoven’nın uvertür ve senfonilerini sık tekrarlarla çalışmıştır. Saygun’un müzikalitesinde ve senfonik müziğe yönelmesinde eğitim tekniğinin etkili olduğu Alessandro Voltan’ın, öğrencileriyle zaman zaman paylaştığı Liszt‘e dair anıları ve İzmir’deki evinde bulunan fotoğraflar Liszt ekolünü temsil ettiğini doğrular niteliktedir.

Orhan Rahmi Gökçe

Tevfik Bey, ileri yaşlarında yoksul düşmüş, Darülaceze’ye yerleştirilmiştir. Son yıllarında 200 kadar eseri olduğunu, çok sevdiği Nicolo Cappsi isimli operasının Venedik‘te Mestre‘de oynandığını belirtmiştir. Bükreş‘te ve İstanbul’da saray müzisyeni olarak başlayan müzik hayatı, Anadolu gazetesi muhabirlerinden Orhan Rahmi Gökçe tarafından vapurla götürüldüğü Darülaceze‘de 1941 yılının Nisan ayında doksanlı yaşlarında, yapayalnız sona ermiş, Kimsesizler Mezarlığı’na gömülmüştür. Darülaceze‘deyken sık sık İzmir‘e dönmekten söz eden bu sanatçının mezarının bugün nerede olduğu bilinmemektedir.

……………………………………………………………………………………….

Özel Teşekkür: Bu yazının hazırlanmasında hem Mahmut Ragıp Gazimihal‘in “İzmir’de Musiki başlığını attığı defterindeki notlarını, hem de hastalığım nedeniyle ulaşamadığım Evren Kutlay Baydar‘ın “Osmanlı’nın Avrupalı Müzisyenleri” kitabını benimle paylaşıp hazırladığım ilk metin taslağı ilgili görüşlerini ileten Yaşar Ürük‘e teşekkür etmek isterim.

………………………………………………………………………………………..

(1) Kutlay Baydar, E., Osmanlı’nın “Avrupalı” Müzisyenleri, Kapı Yayınları, Nisan 2010, İstanbul, s.79,

https://www.geni.com/people/Hayriye-Detrois/6000000177001926839

https://www.geni.com/people/Osmanl%C4%B1-Detrois/6000000177001926827

(2) Çiçekoğlu, F., “Tevfik Beye Ait Bir Hatıra, Macar Tevfik, Akşam Gazetesi, 30 Eylül 1947, Sayfa 5.

(3) Dündar, C., “Nazım’ın dedesi de bir Osmanlı paşasıydı“. Milliyet Gazetesi, 12 Aralık 2001, Erişim Tarihi: 06.12.2023, https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/can-dundar/nazimin-dedesi-de-bir-osmanli-pasasiydi-5268753

Yararlanılan Kaynaklar

Aracı, E., Ahmed Adnan Saygun, Doğu-Batı Arası Müzik Köprüsü, YKY, 2. Baskı, İstanbul, Mart 2007.

Birkan, Ü., “Saygun ve İzmir“, https://www.muziklopedi.org/?Kitap/31

Çiçekoğlu, F., “Tevfik Beye Ait Bir hatıra, Macar Tevfik“, Akşam Gazetesi, 27 Eylül 1947 ve 30 Eylül 1947.

Fenmen, M. Piyanistin Kitabı, Doğuş Matbaası, Ankara 1947.

Gazimihal, M. R., Musiki Mecmuası, Sayı: 4, Haziran 1931.

Haluk Tanju, Z., “Bir Sanatkarla Başbaşa Macar Tevfik, Eserlerimi Halkevine Vermek İstiyorum Diyor“, Anadolu Gazetesi, 19 Ocak 1938.

Kutlay, E., Fodor, G.,Osmanlı Sarayında Bir Macar Piyanist: Geza Hegyei, Max Weber STiftıng, Bonn, 2023, https://www.oiist.org/perablatter

Macar Tevfik Bey, https://eksisozluk1923.com/macar-tevfik-bey–1263487

Okan, S. Çağdaş Türk Müziği“, http://www.turkishmusicportal.org/tr/turk-muzigi-turleri/cagdas-turk-muzigi-tarih

Önen, Y. R.,”916 İnsanın Barındığı Şefkatli Müessesemiz Darülaceze“, Vakit Gazetesi, 22 Ocak 1944, Sayfa 5.

Önen, Y. R.Darülacezede Kimler Var?“, Vakit Gazetesi, 28 Ocak 1941, Sayfa.5

Özünal, M., Ahmed Adnan Saygun, Dar Köprünün Dervişi, TUDEM Yayını, İzmir, Aralık 2008.

Say, A., “Savaş ve Müzik (3)“, https://www.sanattanyansimalar.com/yazarlar/ahmet-say/savas-ve-muzik-3/410/

Ürük, Y., “Eğitim Müziği ve İzmir“, İzmir Kültür ve Turizm Dergisi, https://www.izmirdergisi.com/tr/sanat/1426-egitim-muzigi-ve-izmir

Ürük, Y., “İsmail Zühtü’nün öğrencilik günleri“, Yenigün Gazetesi, 14 Şubat 2023, https://www.gazeteyenigun.com.tr/ismail-zuhtunun-ogrencilik-gunleri

O bildiğimiz kooperatiflerin geldiği son nokta…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazımızın konusu bir zamanlar büyük hayallerle yola çıkıp güçlü ve yaygın bir şekilde örgütlenen bazı kooperatiflerin ve kooperatif birliklerinin, kapitalizmin neoliberal çağında yaşadıkları hazin sonla ile ilgili…

Her şeyi şirketleştirmeye çalışan neoliberal kapitalist sistemin, kooperatifleri de bu yola sokması nedeniyle kooperatiflerin zaman içinde demokratik özünden kopup nasıl yok olduğu ya da etkisini yitirdiği ile ilgili…

Kaynak: Birol Üzmez Koleksiyonu

Hem de İzmir ya da Ege deyince aklımıza gelen TARİŞ ve eczacı kooperatifi deyince aklımızaa gelen EDAK örneğiyle…

Bir zamanlar ülkemizin en büyük tarım satış kooperatifleri birliğini oluşturan TARİŞ ile bir zamanlar İzmir‘deki en büyük, en etkin eczacı kooperatifi olan EDAK düzeyinde…

Şimdilerde herkesin; özellikle de genci, yaşlısı, kadını, erkeği, iş insanı, işçisi ve emeklisi, okumuşu okumamışı kooperatiflerin iyi ve etkin bir örgütlenme şekli olduğunu sanarak kooperatif örgütlenmelerini övüp göklere çıkardığı, bu hayalle kooperatifler kurup kah bağımsız kah sırtını belediyelere dayayarak bir şeyler yapmaya çalıştığı bir ortamda bu büyük, tanınmış ve geniş örgütlü kooperatiflerin niye yok olduğunu ya da eski güç ve etkisini yitirdiğini tartışmamız gerekiyor…

Benim kooperatifçilikle ilgili ilk bilgilerim üniversitede seçmeli ders olarak Prof. Dr. Cevat Geray‘dan aldığım kooperatifçilik dersine dayanır. Ardından rahmetli hocam Prof. Dr. Fehmi Yavuz‘un ağzından kooperatiflerin; özellikle de yapı kooperatiflerinin ülkemizde nasıl kötü bir yola girdiğini, her bir yapı kooperatifinin ne tür yolsuzluklarla boğuştuğunu öğrenmiş, o vakitler Ankara Belediye Başkanı olan Murat Karayalçın‘ın ekibinde olan arkadaşlarımdan, başarılı olarak tanıtılan Batıkent uygulaması dahil bu işin püf noktalarını görmeye başlamıştım.

Ardından İzmir‘deki TARİŞ direnişini duyup uzaktan da olsa desteğimi vermiş, o zamanlar çalıştığım SSK Genel Müdürlüğü‘nde TARİŞ direnişi sırasında çatıdan çatıya atlarken iş kazası sonucu ölen bir TARİŞ işçisinin geride kalan eşi ve çocuklarına maaş bağlayabilmek için her düzeydeki yöneticimi ikna ederek başarıya ulaştıktan sonra üzerime düşen vazifeyi yerine getirmiş olmanın huzurunu yaşadığımı hatırlıyorum.

Sonrasında, İzmir‘e yerleştiğimde o ünlü direniş sırasında TARİŞ genel müdürü ve yardımcısı olarak tanıyıp saygıyla andığım Erdinç Gönenç ve Metin Dikenelli ile birlikte çalışma fırsatını yakalamış; ayrıca, direnişe katılan diğer yönetici ve işçi arkadaşlarla tanışma imkanını bulmuş, o direnişi konu alan belgeselleri izleme fırsatını yakalamıştım.

O anlamda, TARİŞ ve TARİŞ Direnişi benim için bir efsane düzeyinde önemliydi….

Kaynak: Birol Üzmez Koleksiyonu

EDAK ile tanışıklığım ise, o zamanlar üyesi olduğum Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği İzmir Şubesi‘nin, çalıştığım işyerinin bulunduğu Santa apartmanında kapı komşum olmasından sonra, şube başkanı eczacı Asuman Özçam-Boyacıgiller ile tanışıklığımla başlamış ve kısa adı EDAK olan S.S. İzmir Eczacılar Üretim, Temin ve Dağıtım Kooperatifi‘nin 1978 yılında kurulan Manisa Eczacı Kooperatifi (MEDAK) ile eczacı eşi Nur Işık Boyacıgiller ve bir grup meslektaşı eczacının önderliğinde 1979’un Haziran ayında nasıl kurulduğunu öğrenmiştim.

Üstüne üstlük 27 Nisan 2003 tarihinde başta İnsan Kaynakları Müdürü Alpay Onkardeşler, halkla ilişkiler sorumlusu Emek Çalışkan olmak üzere tüm EDAK yönetici ve çalışanlarına Bafa Gölü kenarındaki Club Natura Oliva isimli konaklama tesisinde takım çalışması odaklı bir açık alan etkinliği düzenleyerek sayıları 87’yi bulan tüm çalışanları tanımış, kooperatif çalışmaları hakkında ayrıntılı bilgiler almıştım. Sonrasında da EDAK ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği işbirliği ile düzenlenen kampanya çerçevesinde evde okuduğum gazeteleri, ÇYYD tarafından öğrencilere verilen bursları finanse etmeleri için yakınımdaki eczanelere vermeye başlamış, çalışanlardan ve ortak olan eczacılardan İstanbul‘dan gelen yeni genel müdürle ilgili şikayetleri dinlemeye başlamıştım.

Ancak son günlerde yakın bir dostuma EDAK‘tan ve beğendiğim çalışmalarından söz edince, uzun bir süredir izleyip haberdar olmadığım EDAK‘ın artık kapandığını, eskisi gibi ortağı eczanelere ilaç dağıtmadığını duydum. Ardından evimin yakınındaki bir iki eczacı ile konuşup sorular sorduğumda ise bu kooperatifin hazin sonu ve kendilerince dile getirmeye çalıştıkları çöküş nedenlerini öğrenmiş oldum. EDAK‘ın İnternetteki web sayfasına baktığımda ise, o koskocaman kooperatifin küçülerek ve çalışmalarına ara vererek sadece genel kurullarını yapan bir ölüye döndüğünü anlayıp bu gelişmeler nedeniyle sevgili Asuman Özçam-Boyacıgiller‘in nasıl bir acı duyduğunu hissetmeye başladım.

Kaynak: Birol Üzmez Koleksiyonu

Binlerce ortağa sahip asırlık TARİŞ‘in sonu ise EDAK‘a göre daha da kötü oldu. Hele ki Alsancak‘taki eski genel müdürlük binasının hemen arkasında bir zamanlar TARİŞ‘e ait arsalarda yükselmekte olan gökdelenleri gördükçe ve geçtiğimiz günlerde unutulduğu için hatırlatmak istediğim ressam ve illüstratör Vittorio Pisani‘nin bir zamanlar hem Aydın İncir Müstahsilleri Şirketi hem de TARİŞ için tasarladığı kuru incir etiketleriyle birlikte diğer arşivlik malzemenin haraç mezat satıldığını; hatta çöpe atıldığını öğrendiğimde… Hele ki, yıllarca TARİŞ‘in halkla ilişkiler biriminde çalışıp kaybolan ya da satışa konu olan bu malzemeleri kullanmış olan sevgili Birol Üzmez‘in gözündeki acıyı gördüğümde…

Evet şimdi yazdığım bu yazıyı bir zamanlar EDAK‘ta ya da TARİŞ‘te yönetici ya da işçi olarak çalışan arkadaşlarımla dostlarımın okuyup olumlu ya da olumsuz bir şekilde tepki vereceklerini biliyorum. O nedenle de, şimdi onları “birinci el” ya da bu kooperatiflerin asıl sahipleri olarak kabul ederek, EDAK‘ın ya da TARİŞ‘in bugün bu hale niye geldiği ile ilgili bilgileriyle görüş, düşünce ve eleştirilerini; hatta özeleştirilerini bizlerle paylaşmalarını bekliyorum.

Aynen 8 Eylül 2017 tarihinde 33 yıllık başkanlık görevini kendi isteğiyle bırakan TARİŞ Zeytin ve Zeytinyağı Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Cahit Çetin gibi “Batı emperyalizmi kendi dışındaki ülkelerde örgütlü tarım istemiyor. İşin dramatik yanı bizler bu tuzağa düşüp, büyük sermayenin karşısında durabilecek en önemli birleştirici gücümüzü kaybediyoruz. Kooperatif ve birliklerimize sahip çıkmalıyız. 16 tarım satış kooperatifi birliklerinden kaçı faal, en önemlisi kaç tanesi etkili pazar politikasını yürütebiliyor, buna bakmak lazım. Ortaklarımız kooperatiflerine sahip çıktığı sürece piyasa belirleyici gücü katlanarak artacak.” demesi gibi ya da kooperatiflerin yok olmasında iktidarların etkisini sorgulayarak veya başka nedenleri sıralayarak bu iki güçlü kooperatifin ya da kooperatif birliğinin bugün niye komada olduğunu açıklamaları dileğiyle…

İzmir‘deki kooperatiflerin analizini yapan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) verilerine göre (1) 2022 yılı nüfusu 4.462.056 olan İzmir‘de tarımsal amaçlı toplam 9.898 adet kooperatifin toplam 2.479.251 ortağının olduğu; yani nüfusun neredeyse % 55,57’sinin (*) kooperatifleştiği söylenen bir kentte TARİŞ bu duruma geliyorsa ya da ilerici fikirlerle oluşturulan bir eczacılar kooperatifi çalışamaz durumdaysa; üstüne üstlük eldeki verilere göre nüfusun büyük bir çoğunluğu kooperatif ortağı bu kentte kooperatifler için yapılan methiyeler arşa çıkıyorsa bir zamanlar efsane olan bu kooperatiflerin niye ve ne şekilde yok olduğunu bir kez daha düşünüp tartışmamız gerekiyor.

(1) İzmir Kooperatif Analizi, İzmir Kalkınma Ajansı, İzmir 2022, s.45.

Yararlanılan Kaynaklar

(1) Tariş Tarihi, Türkiye Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı Tariş Tarihi Projesi, İzmir, 1993.

(*) Kooperatifler Kanunu’na göre 18 yaş üstü bireylerin kooperatiflere üye olması mümkün olmakla birlikte; TÜİK tarafından düzenlenen ADNKS verilerinde İzmir’in 18 yaş üstü nüfusu belirtilmediğinden, esasen 4.462.056 olan İzmir nüfusundan 0-17 yaş grubundaki nüfusun çıkarılması suretiyle bulunacak yetişkin nüfusunun 2.479.251 olan ortak sayısı ile mukayese edilmesi gerektiği halde, TÜİK’in bu belirsizliği nedeniyle esasen % 55,57’den çok daha fazla olması gereken İzmir nüfusunun gerçek kooperatifleşme oranı hesaplanamamıştır.