“Kentli” ya da “partili” olmak…

Ali Rıza Avcan

Son yıllarda hangi kentte, hangi siyasi partiden belediye ya da belediye başkanı olursa olsun, kentli olmak adına yaşadığımız sorunlar azalacağına artıyor ve hangi biriyle uğraşacağımızı açıkça bilemiyoruz.

Çoğu kez suyumuzun akmaması, çöplerin zamanında alınmaması, kaldırımların tekrar tekrar yapılması, verdiğimiz vergilerin çarçur edilmesi gibi klasik sorunların yanına çevrenin, doğanın tahrip edilmesi, sahip olduğumuz değerlerin hoyratça ortadan kaldırılması gibi yenileri ekleniyor. 

Kısacası kötülük dediğimiz şey, faşizmin kurumsallaştığı günümüz koşullarında kendine daha uygun bir ortam bulup çoğaldıkça çoğalıyor, üredikçe ürüyor.

Kültürpark 105 - Kıvılcım Güngörün

Bizler ise bunu önlemek adına bizim gibi düşünen insanlarla sosyal medya ortamlarında paylaşımlar yapıyor, gruplar kuruyor ya da en yakınımızdaki insanlarla dertleşmeye, bir araya gelmeye, halk forumu dediğimiz yerel örgütlenmelere gitmeye çalışıyoruz.

Çünkü bizi memnun edecek bir yaşam kalitesine sahip olmadığımızı, yerel yöneticilerimizin bu işi yapabilecek liyakatte olmadığını, ufak ve akılcı çözümlerle çok daha etkin, verimli ve anlamlı sonuçlara ulaşılabileceğini biliyor, daralan yaşam alanlarımızı genişletmeye çalışıyoruz.

Tüm amacımız hak ettiğimiz yaşam kalitesi yüksek bir kentte yaşamak…

Bizler bütün bunları yaparken, birçok siyasal örgütlenme ve eylemde kendilerine destek verdiğimiz, yardımcı olduğumuz partililerin şikayetçi olduğumuz şey şayet kendi partileri, kendi partilerinden yöneticiler ise titizlikle uzak durduklarını, o işe bulaşmak istemediklerini, sosyal medyada bir beğeni yapmaktan bile kaçındıklarını görüyoruz.

Bizlerle birlikte aynı tavrı göstermemekle birlikte, partileri içinde, parti disiplin ve düzenine uyarak bu konuları dile getirmediklerini, parti içi görüşme ve tartışma süreçlerine bu konuları taşımadıklarını görüyoruz.

Bu durum haliyle bizleri hayal kırıklığına uğratıyor ve çoğu kez, bir demokrat olduklarını düşündüğümüz için yanımızda görmek istediğimiz o partililerin sessiz, suskun kalıp bir anlamda yapılan yanlışa ortak olmaları nedeniyle onlara daha fazla kızıyoruz.

Çünkü özel görüşmelerimizde bize haklı olduğumuzu, bizi desteklediklerini söylemelerine karşın, iş açık mücadeleye geldiğinde onları yanımızda, arkamızda göremiyoruz.

Yapay Ada 01

Çünkü ülke genelinde yaptıkları demokrasi mücadelesini kendi partilerinden seçilen belediye başkanlarının yönettiği kentlere taşımak istemediklerini, böyle bir durumun kendi ellerini zayıflatacağını düşündüklerini, bu nedenle kent hakkı çerçevesinde gerçekleştirilen mücadele ve eylemler karşısında seçici davrandıklarını, eylem ve mücadele alanları arasında partilerinden yana bir seçim yaptıklarını görüyoruz. 

Geçtiğimiz yazdan bu yana sürdürdüğümüz Kültürpark mücadelesi, İzmir Körfezi’ni kurtarmak adına yürüttüğümüz İzmir Körfez Geçişi Projesi ve en son Karşıyaka’daki Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın aslına uygun restore edilmesi için başlattığımız mücadele hep bu örnekleri yaşadığımız alanlar oldu.

Ne zaman iktidar ya da hükümet karşıtı bir eylem varsa oraya gidip kendilerini gösteriyorlar. Ama söz konusu olan şey partileri ve kendi partilerinden seçilmiş iktidarlar ise o zaman mücadeleyi genellikle uzaktan seyretmeyi tercih ediyorlar.

Oysa demokratik bir parti yapılanmasına sahip olduklarını, partilerinin Türkiye’nin en demokratik partisi olduğunu, parti içinde demokratik hakların kullanımı konusunda özgür olduklarını iddia ediyorlar.

Öte yandan da, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı için Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’ın yaptığı basın toplantısı sırasında başkanın yanında yer alan il başkanının kendilerine karşı disiplin sopasını sallaması karşısında sessiz kalıyorlar.

Ayrıca parti içinde bir yere gelebilmek, seçilebilmek, başka birinin ayağına basmamak ya da düşmanlığını kazanmamak adına, kazanmaya odaklı kişisel politika, strateji ve menfaatler adına da sessiz kalmayı tercih ediyorlar.

Bizler ne kadar dil döküp ne kadar ikna etmeye kalksak da anlaşılan onlar orada duracaklar ve zincirlendikleri parti disipliniyle kendi özgür iradeleri doğrultusunda hareket edemeyecekler.

1

Faşizmin günden güne kurumsallaşarak yaygınlaştığı günümüz koşullarında herkesin bir araya gelip oluşturacağı demokrasi cephesi içinde mücadele etmesi gerekirken, bazı parti yöneticilerinin parti üyelerini korkutmak adına sopa gibi kullandıkları parti disiplini, o arkadaşları daha ne kadar teslim alıp bizlerden uzakta tutacak bilinmez; ama, ülkemize çöreklenen faşizm, kent ölçeğindeki mücadeleye katılmayanları da zamanla etkisizleştirip o meşhur Protestan papaz konumuna sokacak gibi gözüküyor…

Verilen not, ödül ve hibelerden memnun olmak…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinde uluslararası bir kuruluş not, ödül ya da hibe verdiğinde aşırı sevinme ve giderek övünmeye neden olan ilginç tepkiler ortaya çıkmaya başladı…

Belediyeye kredi verecek kuruluşlara belediyenin mali performansı hakkında bilgi veren Fitch, Moody’s gibi kredi derecelendirme kuruluşlarının verdikleri notlar ve düzenledikleri raporlar kentte neredeyse havai fişek şenliği ile kutlanacak kadar bir neşe, bir sevinç yaratmaya başladı…

Fireworks-at-Lake-Lanier-Islands-SunsetCove.jpg

Sanki, Türkiye’nin aleyhine olduğu açık olan Gümrük Birliği anlaşmasının imzalandığı günün ortasında Ankara semalarına atılan havai fişekler gibi garip bir sevinç hali ortaya çıkmaya başladı…

Yine aynı şekilde herhangi bir belediye, tanıdığımız ya da haberimizin bile olmadığı birtakım uluslararası kuruluşlar tarafından bir ödüle layık bulunduğu ya da o kuruluşlardan hibe aldığı zaman aynı sevinçler, aynı heyecanlar yaşanır oldu…

Belediye genel sekreterinin, meclisi üyelerinin, onların gözüne girmek isteyen ve o nedenle “kraldan çok kralcı olan” belediye çalışanlarının ve çoğu İzmirli’nin sosyal medya ortamındaki mesajları ne hikmetse hep bu sevinç, hep bu gururla dolu oluyor…

Oysa, kimse çıkıp da o raporları düzenleyip not veren kuruluşlarla kredi, ödül ya da hibe veren uluslararası kuruluşların birbirleriyle ilişkisini araştırıp sorgulamıyor, bilmiyor ya da bilse bile bilmemezliğe geliyor gibi bir durum var ortada…

Aynen ülkemizde çevreyi en fazla kirleten şirketlerin bir araya gelip bir “arka bahçe” olarak kurdukları ÇEVKO ya da WWF gibi sahte yeşil örgütler gibi…

Uluslararası alanda parayı yöneten bu kuruluşların belediyelere yönelik  al gülüm-ver gülüm politikalarını kimse bilmiyor, bilmeye çalışmıyor ve de sorgulamıyor.

O nedenle her not verilişinde, her ödül ya da hibe alındığında havalara sıçrayıp bir marifet yapmışız gibi sevinip duruyoruz.

***

Bu garip durumu, kendisinin üç yıl öğrencisi olmakla övündüğüm Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın bir sözüne bağlamak isterim.

Tabii ki 1972-1980 döneminde benim tanıyıp bildiğim İlber Ortaylı formatıyla…

İlber Hoca hep, “Biz bir imparatorluğun artığı olduğumuzu ve geride bıraktığımız zamanlarda o imparatorluğun ahalisi olarak sahip olduğumuz gücü unutuyor, imparatorluk bile kuramamış toplumlarla aramızdaki farkı bilmiyoruz” der. Bu söz hiçbir zaman bir Osmanlıcılık fikriyatı olarak yorumlanmamalıdır. İlber Hoca bu sözüyle, Türkiye’nin diğer ülkelerle, özellikle de eskiden imparatorluk olmuş ya da bugün halen imparatorluk olduğunu iddia eden ülkelerle ilişkilerinde kendini geçmişten gelen imparatorluk geleneği ile güçlü hissetmesini, o eski gücü unutarak kendine haksızlık yapmamasını ister.

O anlamda, evet biz bugün çökmüş bir imparatorluğun ardılları olmakla birlikte arkada bıraktığımız imparatorluk kurmuş bir toplum olmanın gücü ile kendimizi diğer uluslar ya da toplumlar düzleminde onlarla eşit, hatta onlar kadar güçlü olduğumuzu hissetmeliyiz diye bizi uyarır.

Ama yine biz, onun söylediklerini, uyarılarını ya da bir zamanlar o emperyal güçlerin ordularına, kurumlarına kafa tutmuş bir ulusun bireyleri olduğumuzu unutup uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının düzenlediği raporlarla verdiği notları önemseriz… Hem de o raporların düzenlenmesi için ayrıca para ödediğimizi unutarak…

Ama yine biz, Avrupa’daki en küçük kasaba belediyelerine bile verilen ödüller bu sene bize verildi diye havalara uçarız ve kendimize bu ödül üzerinden bir paye vermeye çalışırız…

Ama yine biz, “hibe” adıyla verilen paraları sanki bize ödül verilmiş gibi kabul eder ve bu durumu kendimize vehmettiğimiz özelliğin bir delili olarak sunarız…

Oysa biz eskiden başka birinden borç almaya sıkılır ve çoğu kez bunu başkaları bilmesin, öğrenmesin kaygısıyla borçlu olduğumuzu cümle alemden saklardık…

Şimdi ise borç almak istediğimizi, aldığımızı ve o borcu büyük bir beceri ile yönettiğimizi dünya aleme duyuruyoruz…

Oysa biz, birinden bir bağış ya da hibe aldığımızda bunun gizli tutulmasını ister, hatta yaptığımız yardımların, bağışların duyulmasını istemezdik…

Şimdi ise kimden hibe aldığımızı sıkılıp üzülmeden, adeta bir ödül almışız gibi duyurup böbürleniyoruz… 

Hand giving money - United States Dollars (or USD)

Ne oldu şimdi bize? Nerede kaldı kişisel, toplumsal ve ulusal gururumuza?

Niye unuttuk birbirimiz ödül vermeyi de; yabancıların verdiği ödüllerle sevinir olduk?

Niye Gümrük Birliği’ne alındık diye gün ortasında havai fişek atıyoruz?

Niye elalem bize karne notu verir gibi not verdiğinde yakasına kırmızı kurdela takılmış çocuklar gibi seviniyoruz?

Niye birileri bizi yardım ve hibeye layık görüp para verdiğinde bunu cümle aleme anlatıyoruz?

Yoksa bizler, eski bir imparatorluğun halkı olarak emperyalizme karşı mücadelenin başladığı ve ilk kurşunun atıldığı bir kentte yaşamıyor muyuz?

Geçmişimizi ve sahip olduğumuz gücü bu kadar mı unuttuk?

En önemli ve büyük ödülün, yaşam kalitemizin artması nedeniyle bu kentte yaşamaktan duyduğumuz memnuniyet olduğunu niye unuttuk?

 

“Onarımı mümkün…”

Bugünkü paylaşımımız, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın mevcut statik durumunu belgelemek amacıyla geçtiğimiz günlerde İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Yapı ve Deprem Mühendisliği Birimi öğretim üyesi Prof. Dr. Oğuz Cem Çelik‘in  İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Bölge Kurulu’na sunduğu 4 Haziran 2017 tarihli statik raporu. 

Konu: İzmir Karşıyaka “Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı” Yapısal Hasarları

ANIT YAPISAL SİSTEMİNİN BUGÜNKÜ DURUMU VE ONARIM ÖNERİLERİ
HAKKINDA KİŞİSEL GÖRÜŞ

İzmir Karşıyaka Anayasa Meydanı’nda yer alan “Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı” ulusal bir yarışma sonucunda yapımına 1972 yılında karar verilmiş ve 1973 yılında açılmıştır. Anıt yaklaşık olarak H=27m yüksekliğindedir (Foto 1~9). Anıt
yapısal sistemi yedi adet düşeye yakın konumdaki dikdörtgen kesitli betonarme kolonun dairemsi bir plan şeması üzerinde düşey konsol biçiminde yerleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Kolonlar zemin üst kotundan itibaren değişken kesitli ve eğrisel bir formda başlayıp üst kotlara çıktıkça sabit kesitli ve doğrusal bir şekil almaktadır. Anıt yüksekliğinin yaklaşık 1/3~1/4’ü yükseklikte dairesel betonarme bir kiriş kolonları bu kotta bağlamakta, heykel ve diğer kabartma figürler bu betonarme kirişe mesnetlenmektedir.

Anıtın betonarme uygulama projesine ulaşılamamasına karşın yerinde çekilen pek çok fotoğrafı vardır. Bu fotoğraflar incelendiğinde zamanla oluşan bazı hasarlar göze çarpmaktadır. İzlenen hasarların neredeyse tümü betonarme elemanlar (kiriş ve kolonlar) içindeki çelik donatının korozyonu sonucu ortaya çıkan değişik düzeydeki hasarlardır. Hasar, anıtın zemine yakın bölümlerinde yoğunlaşmakta, üst kotlara çıktıkça azalmaktadır. Kolonlardaki boyuna donatı yoğunluğu dikkati çekmekte, proje olmamasına karşın, bu durum anıtın önemli bir mühendislik hizmeti gördüğünü kanıtlamaktadır. Döneminin pek çok yapısı gibi bu yapı da gerek denize olan yakınlığı gerekse zaman içindeki bakımsızlığı ve gereği gibi dış etkilerdenkorunamaması sonucu korozyon hasarına uğramıştır.

Yapının yapıldığı dönemin yönetmeliklerine uygun olarak özenle projelendirildiği ve
inşa edildiği görülmektedir. Başka bir deyişle, yapı iyi bir mühendislik hizmeti almış
olup mühendislik bakımından döneminin iyi örneklerindendir; korozyon dışında günümüze kadar bölgede oluşan irili ufaklı depremlerden hasar görmemiştir. Gerçekte yapıda deprem hasarı oluşturacak aşırı bir yük de yoktur. Ana sorun bakımsızlıktır.

Mevcut hasarlar Türkiye’deki aynı döneme ait pek çok betonarme binada izlenen korozyon hasarının çok tipik bir benzeridir. Bu tür hasarlar yapının özgün biçimini bozmadan çok rahatlıkla giderilebilmektedir. Örneğin, anıtta heykel ve kabartma figürler askıya alındıktan sonra, betonarme elemanlardaki beton örtü tabakası (pas payı) kaldırılabilir ve hasarlı çelik donatılar belirlenebilir. Bu konuda gelişmiş yapı kimyasalları kullanılarak çelik donatılarda korozyona karşı koruma etkin bir biçimde gerçekleştirilebilir. Yüksek mukavemetli tamir harcı ile de betonarme elemanlarda onarım tamamlanabilir. Bu şekilde onarılmış sayısız betonarme yapı bulunmaktadır. Donatılarda kesit kaybı olması durumunda, donatı eklenerek sistem özgün durumundaki güvenlik düzeyine getirilebilir. Ortaya çıkacak hasar durumuna bağlı olarak yapının onarılarak özgün tasarım taşıma gücüne ulaştırılması ya da gerekli olması durumunda güçlendirilmesi için ileri kompozitlerden de yararlanmak mümkündür (CFRP elemanlar gibi). Bu çalışmaların kapsamlı bir proje kapsamında ele alınması gerekmektedir. Bunun için öncelikle yapısal sistemin rölövesinin hazırlanması gereği açıktır.

Resim2

Sonuç olarak, İzmir Karşıyaka “Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı”nda izlenen hasarın türünün betonarme elemanlarda sıkça görülen korozyon hasarı olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür hasarlar genelde aşırı bakımsızlıktan ve çevre koşullarından kaynaklanmakta olup deprem yükleri ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Anıt yapısal sisteminin yukarıda açıklanan yöntemlerin uygulanması durumunda (anıtın özgün durumunu koruyarak) çok rahat bir şekilde onarılabilir/iyileştirilebilir olduğu açıktır. Bu çalışma yapıldıktan sonra anıt bu tür yapılardan beklenen güvenlik düzeyinde kullanılabilir durumda olacaktır.

Halkın belleğine kazınan anıtlar…

Bugün sizinle, tarihe not düşürmek amacıyla Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın aslına uygun restore edilmesini öneren DOCOMOMO Türkiye Çalışma Grubu raporunu paylaşmak istiyoruz.

DOCOMOMO_Türkiye Çalışma grubu, modern mimarlık ürünleriyle bu ürünlerin korunması konusunda karşılaşılan sorunları tanımlamak ve gündemde tutmak için hem bilimsel, hem de popüler kamuoyu oluşturmak üzere, ilgili diğer kuruluşlarla işbirliği içinde kapsamlı envanter ve değerlendirme çalışmaları yürüten bir kuruluştur.

docomomo_avatar_2

Geçtiğimiz günlerde bu kuruluş tarafından hazırlanıp İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu‘na sunulan ve Docomomo Türkiye Eşbakanı Mimar ve Koruma Uzmanı Yrd. Doç. Dr. (İTÜ) Yıldız Salman, Docomomo Türkiye Eşbaşkanı Mimar ve Koruma Uzmanı Yrd. Doç. Dr. (YTÜ) Ebru Omay Polat, Docomomo Türkiye Sekreteri Mimar ve Koruma Uzmanı Doç. Dr. (AGÜ) Nilüfer Yöney ve Docomomo Türkiye Ankara Temsilcisi ve Mimarlık Tarihçisi Prof. Dr. (ODTÜ) Elvan Altan Ergut tarafından imzalanan bilimsel rapor, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı konusunda bizlere şunları söylüyor: 

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı

İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürlüğü’ne;

Konu: Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın kültür varlığı olarak tescili hakkında bilimsel görüş.

Aynı adlı uluslararası koruma kuruluşunun Türkiye dalını oluşturan DOCOMOMO_Türkiye Çalışma grubu, Modern Mimarlık ürünleri ve bu ürünlerin korunması konusunda karşılaşılan sorunları tanımlamak ve gündemde tutmak için hem bilimsel, hem de popüler kamuoyu oluşturmak üzere, ilgili diğer kuruluşlarla işbirliği içinde kapsamlı envanter ve değerlendirme çalışmaları yürütmektedir. Bu bağlamda öne çıkan sorunlar, dönem yapılarına kültür varlığı olarak yasal statü kazandırılması ve özellikle yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalan yapıların sürekliliğinin sağlanarak korunması ve değerlendirilmesidir.

DOCOMOMO_Türkiye, ilgi alanını oluşturan ve yaklaşık olarak 1920-1975 yılları arasına tarihlenen Türkiye Modern Mimarlık Mirasının belgelenmesi ve korunması için ulusal ve uluslararası düzeyde 2002 yılından bu yana çalışmalarını sürdürmektedir. Uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmalarda, konutlar, kamu yapıları, endüstri tesisleri, spor tesisleri, dini yapılar gibi farklı alt kategorilerde ele alınan tek yapılar ya da yapı toplulukları yanında, kentsel peyzajı oluşturan açık alanlar ve anıtlar da modern mimarlık mirası kavramı içinde yer aldığı kabul edilmektedir.

Gerek DOCOMOMO uluslararası merkez bürosu gerekse de ulusal çalışma grupları, modern mimarlık mirasının korunması konusunda, çeşitli nedenlerden risk altında olan yapılara karşı ilgili kurumları ve yetkilileri bilimsel doğrulara bağlı kalarak bilgilendirmeyi mesleki sorumluluk olarak görmektedirler.

Bu dilekçeye konu olan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın gerek İzmir- Karşıyaka’nın kentsel kimliğinde ve kentlilerin belleğinde önemli bir yeri olması, gerekse de 1970’ler Türkiye Modern Mimarlığının dünyadaki diğer örneklerine benzer biçimde sanatları biraraya getiren nitelikli bir tasarım örneği olması nedeniyle, mimar ve heykeltraş işbirliği ile tasarlanmış ve inşa edilmiş bir yapı olarak, uluslararası kabul görmüş tanımlara göre “kültürel değer” taşıdığı tartışılmazdır.

Nitekim, anıtın 1967 yılında kurulan Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği’nin düzenlediği bir ulusal yarışma aracılığı ile tasarlanmış oluşu ve sonrasında zamanla ilçe belediyesinin logosuna dönüştürülmesi ve hatta anıtın logolarının kuaför, çiçekçi olarak çalışan esnafın vitrinlerinde dahi yer alarak gündelik hayatın içine çekilmiş olması, yapının toplumsal hafızadaki yeri ve sahip olduğu simgesel değerini açıkça göstermektedir.

Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği, 1970’lerin başında Karşıyaka’ya dikilecek Atatürk Anıtı için bir yarışma düzenlemiştir. Mimar Erkal Güngören ile heykeltıraş Tamer Başoğlu’nun geliştirdikleri ve yarışmada birinci seçilen proje, 8.000 m2’lik bir alan için tasarlanan çevre düzenlemesi ve bir anıtı içermektedir. 1972-73 yıllarında uygulanan projede yer alan anıt ve çevre düzenlemesi anlamsal ve biçimsel olarak ayrılmaz bir bütün olarak tasarlanmıştır.

Anıtı çevreleyen alanın taraklı beton zemininde ışınsal bir düzenleme olarak biçimlenen tasarım, taraksız betondan oluşan ışınsal bantların göğe doğru yükselerek anıtın yedi dikitten oluşan gövdesini meydana getirir. Bu dikit beton plaklar çiğnenmekte olan kadın haklarının Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet sayesinde yücelmeye başladığını simgeler. Dikitlerden en yüksekte olanı yerden 15.54 m. yüksektir. Bu mimari yapının üzerinde yerden 3.80 m. yükseklikte monte edilmiş olan 6.50 m çapında ve 1.40 m. yüksekliği olan bronz kuşakta ise rölyefler yer almaktadır. Kuşakta yer alan figürler arasında ulu önder Atatürk, Karşıyaka’da kabri ve parkı bulunan Zübeyde Hanım, mermi taşıyan Türk anaları ile her dalda yetişen ve uğraş veren Türk kadınlarını simgeleyen kabartmalar bulunmaktadır.

Özgün tasarımda anıta üç yönden basamaklarla ulaşılmaktadır. Basamakların olmadığı yerlerde, daha sonraki dönemlerde kaldırılmış olan, yeşil alan düzenlemeleri öngörülmüş ve uygulanmıştır.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 005

Anıt ve çevresinin ilk tasarlandığı ve gerçekleştirilen biçimi ile kentsel ilişkileri günümüze kadarki süreçte çeşitli olumsuzluklar yaşamıştır. Örneğin, özgün çevre düzeninde yeşil alan olan kısımlar bozulmuş, yer döşemesi olarak devam eden ayakların uzantıları iptal edilerek özgün tasarımı bozacak nitelikte bir malzeme ile zemin kaplanmıştır. Ayrıca eserin betonarme kısımlarında, yüksek korozyondan kaynaklanan beton ve donatının birbirinden ayrılması gibi malzeme ve taşıyıcı sistem hasarları oluşmuştur. Eserin ivedilikle özgün düzenlemesine geri döndürülmesi ve çağdaş yöntemlerle taşıyıcı sistem ve tasarım bütünlüğünün sağlanması amaçlı bir koruma-onarım (restorasyon) projesi geliştirilmesi, anıtın sahip olduğu tarihi, mimari, sanatsal değerler ile geleceğe aktarılabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Böylece anıtın ve çevre düzeninin iyileştirilmesi ve zaman içinde kaybettiği özgün tasarım ilişkilerinin yeniden oluşturulması mümkün olabilecektir.

Günümüzde, yerel yönetimin iyi niyetle başlattığı çalışmanın, anıtın yukarıda anlatılan nitelikleri gözönüne alındığında, geri dönüşü olmayan sorunlar doğuracağını belirtmek gerekir. Gerçekleşmesi planlanan çalışmalarda anıtın boyutunun büyütüleceği öngörülmektedir; bu tür bir müdahale, anıtın kentsel bağlam düşünülerek oluşturulmuş olan özgün oran ve kimliğini geri dönülemez şekilde bozacağı için koruma bilimi açısından uygun görülmemektedir.

Ayrıca, anıtın tasarım ve inşa sürecinin Karşıyakalıların maddi ve manevi desteği ile tamamlanabilmiş olması, yapının kamuoyu tarafından Karşıyaka’nın simgesi olarak kabülünde çok önemli bir tarihsel faktördür. Benzer şekilde, günümüzde kültür varlığı olarak tescillenmiş bulunan Çanakkale Şehitler Abidesi’nin de yapımı çeşitli ekonomik nedenlerden sekteye uğramış ve halkın da katılımı ile tamamlanmıştır. Her iki anıt da, halkın bu yapıların gerçekleştirilmesi sürecinde önemli bir aktör olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ancak, ne yazık ki bu tutum günümüzde yerel yönetim tarafından gündeme gelen projelendirme sürecinde izlenmemektedir. Oysa çağdaş koruma ve planlama yaklaşımları, özellikle yerel yönetimlerin katılımcı modeller oluşturmasının önemini vurgular. Anıtın yıkılarak yeniden yapılmasını içeren söz konusu proje, basın ve sosyal medyadan da izlenebileceği gibi, kamuoyu ile mesleki ve diğer sivil toplum örgütlerinin tepkisiyle karşılanmıştır. İlçe belediyesinin, hem yerel hem ulusal kamuoyunu ilgilendiren böyle kapsamlı bir projede ilgili tüm paydaşların görüşünü alması ve sürecin katılımcı bir yöntemle ele alınması daha uygun olacaktır. Bu sürecin, yeni tasarımdan vazgeçilerek, özgün tasarım ve eserin onarılarak korunması yönünde bir toplumsal kararla sonuçlanması da olası görünmektedir.

Yukarıda sunulan değerlendirmeler ve çalışmalar ışığında DOCOMOMO_Türkiye Çalışma Grubu olarak, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın Türkiye Modern Mimarlık tarihi ve mirası açısından, döneminin simgelerinden olan bir anıt ve kentsel açık alan düzenlemesi örneği olarak değerlendirilmesini ve bir yarışma sonucu elde edilmiş özgün bir tasarım olduğu da göz önüne alınarak, yukarıda belirtilen nitelikleriyle, T.C. Kültür Bakanlığı Kültür Ve Tabiat Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu’nun Anıt heykeller ile ilgili 729 nolu ilke kararı çerçevesinde ve “Taşınmaz Kültür Varlıklarının Gruplandırılması, Bakım ve Onarımları” ile ilgili 5.11.1999 tarih, 660 sayılı ilke kararında yer alan, “Toplumun maddi tarihini oluşturan kültür verileri içinde tarihsel, simgesel, anı ve estetik nitelikleriyle korunması zorunlu yapılardır” tanımı kapsamında, bir kültür varlığı olarak tescili konusunda gereğini arz ederiz.

Dökülen yaşlar yoksa timsah gözyaşları mıdır?

Ali Rıza Avcan

AKP iktidarı tarafından 2023 Türkiye vizyonu doğrultusunda gerçekleştirilmek istenen İzmir Körfez Geçişi Projesi, şu an itibariyle İzmir’in üstünde sallanmakta olan bir kılıç ve sonuçları itibariyle de İzmir’in ve İzmir Körfezi’nin sonunu getirecek büyük bir beladır.

Yereldeki belediyeler uzun bayrak direkleri, büyük bayraklar ve görkemli anıtlar peşinde koşup oyalanırken iktidar da İzmir Körfezi’nin ortasına kendi damgasını vuracak ampul şeklinde bir beton ada, körfezin tüm ufkunu kaplayacak bir köprü ve yerin altında uzun bir tünel yapma sevdasındadır.

Böylelikle hangi siyasi görüş ya da ideolojiden olduğuna bakılmaksızın merkez ya da yereldeki her yöneticinin büyük yollar, köprüler, tüneller, havaalanları ve benzerlerini yaparak iktidarını güçlendirmeyi hedefleyen anlayış ve uygulamalar içinde zamanla birbirlerine benzediğini; adeta hiçbirinin diğerinden farkı kalmadığını görebiliriz.

O nedenle uzun bir süredir çevremizde durumun farkında olup şikayetini ifade eden herkes, merkezi iktidarla yerel iktidardakilerin günden güne birbirlerine benzemeye başladığını, hiç birinin diğerinden farkı kalmadığını, dün “solcu” ya da “devrimci” bildiklerimizin bile bugün karşı cephede yer aldığını ifade ederek hepsini aynı çuvala koymaya başlamıştır.

İşte o nedenle, merkezi yönetimin İzmir Körfezi’nin ortasına kondurmaya niyetli olduğu İzmir Körfez Geçişi Projesi, bu nedenle yerel iktidarın temsilcisi olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nca kabullenilmiş; hatta bu işte bir adım daha öteye gidilerek, “bu işi ilk ben düşünmüştüm” fırsatçılığıyla projenin sahipliği noktasına kadar gidilmiştir.

Bu projenin sahibi kimdir, bu projeyi önce kim düşünmüştür?” şeklindeki yararsız tartışmayı bir yana koyduğumuzda ortaya atılabilecek en ciddi iddialardan biri, bu projenin halka yeterince anlatılmadığı, halkın projeye katılımın sağlanmadığı ve bu işte İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin üstüne düşen görevleri yeterince yerine getirmediği iddiasıdır.

Pélican frisé

Projenin, ÇED hazırlık sürecinde sadece İzmir Ticaret Odası’nın halktan yalıtılmış salonunda gerçekleştirilen Halkın Bilgilendirilmesi Toplantısı dışında halka yeteri kadar anlatıldığı dikkate alındığı takdirde bu iddia, yerden göğe kadar haklıdır.

Şu an itibariyle proje hakkındaki bilgi yetersizliği öyle bir noktaya varmıştır ki, hazırlanan ÇED raporundaki değişiklikler sonucunda 396 sayfaya ulaşan ÇED raporuyla onun 3484 sayfadan oluşan eklerini tam olarak okuyup anlamaya çalışan uzmanlar bile, konunun birçok bilim ve disiplini ilgilendirmesi, ÇED raporunun “kopyala-yapıştır” tekniğiyle oldukça özensiz bir şekilde yazılması, deniz dibinden çıkarılacak tarama malzemesinin analizi gibi birçok konu ve izin işleminin ÇED raporu dışında tutulması nedeniyle kendilerini yetersiz hissetmektedir.

Buna bir de yasaların tanıdığı sürelerin kısa tutulması ve her şeyin aceleye getirilmesini eklediğimizde projenin adeta hırsızdan mal kaçırırcasına kabul edildiği görülecektir.

Bugün itibariyle dava açmış olan TMMOB, EGEÇEP ve Doğa Derneği’nin elinde ÇED raporunun değerlendirilmesi amacıyla 17 Ocak 2017 tarihinde Ankara’da yapılan İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu Toplantısındaki bazı belgelerin bulunmuyor olması bunun en somut örneğidir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca kabulü sonrasında yasal süresi içinde TMMOB, Doğa Derneği, EGEÇEP ve 84 adet bireysel doğa savunucusunun dava açtığı süreçte ısrarlı bir şekilde dava açmasını ya da açılan davalara müdahil olmasını istediğimiz İzmir Büyükşehir Belediyesi ile kendilerinden görüş istenen Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyelerinin suskun kalması da çok anlamlıdır.

Hatta bırakın dava açmayı, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun projeyi savunan; giderek sahiplenen demeçlerinden sonra belediyelerin böylesi bir durumda ortaya çıkmayacaklarını, “büyük başkan”larının izinde giderek bizlerin haklarını savunmayacaklarını anladık.

Ama ne olduysa oldu, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin önündeki engelleri kaldırarak projenin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun başkanı olduğu İZKUŞ–İzmir Kuş Cennetni Koruma ve Geliştirmei Birliği’ni lağvetmesi üzerine küçük bir kıyamet yaşandı (!)

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir Kuşcenneti’ne katkıda bulunmadıklarını söyleyen Orman ve Su İşleri Bakanı’na karşı çıkarak bugüne kadar İzmir Kuşcenneti için ne kadar para harcadıklarını teker teker sayarak bu hareketin arkasında büyük bir rantın olduğunu iddia etti.

Ama bunu yaparken de şikâyetçi olduğu olay ile İzmir Körfez Geçişi Projesi arasında bir ilişki kurmayı hiç düşünmedi ya da böyle şeyleri düşünmek pek de işine gelmedi.

Çünkü bir yanda kendisinin yeterince para harcamadığı gerekçesiyle mağdur edildiğini iddia ettiği bir el koyma hareketi, diğer yanda da İzmir Kuşcenneti’nin içinden geçip orayı mahvedecek olmasını dikkate almadan sahiplendiği büyük bir proje vardı.

Konu bu haliyle “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali gibiydi…

O nedenle kısa bir süre için esip gürleyip parladı, değişik vesilelerle çıktığı kürsülerden kendisinden beklenen sert çıkışları yaptı…

Ama kendisini yakından tanıyanlar bu çıkışların saman alevine benzeyeceğini, o nedenle İZKUŞ’un lağvedilmesi konusunun en yakın zamanda unutulacağını ve her şeyin iktidarı korkutmayacak şekilde kendi mecrasında akacağını söylediler.

01.30 - Körfez Köprüsünün Bitmiş Durumunun Bilgisayar Ortamında Modellenmiş Görüntüleri (A)

Şimdi o nedenle bekliyoruz.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu timsah gözyaşları eşliğinde feryat edip rant iddiasıyla suçladığı İZKUŞ konusunu unutup kulağının üstüne mi yatacak; yoksa, bu olayla daha büyük bir lokma olan İzmir Körfez Geçişi Projesi arasında bir ilişki, bir nedensellik bağı kuracak mı?

Her zaman olduğu gibi İzmir’in yaz sıcaklarında bekleyip İzmir’in asıl sahibinin kim olduğunu hep birlikte göreceğiz.

              

Bir Katılım Hikâyesi…

Ali Rıza Avcan

Dün yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin davetlisi olarak Havagazı Kültür Merkezi’ndeydik…

Sabah saat 9’dan akşam saat 18’e kadar toplam 9 saat birbirimizi dinledik, konuştuk, sohbet ettik ve yemek yedik…

Konumuz İzmir’in Yeşil Altyapı Stratejisi çalışmalarına katkıda bulunarak bu konuyla ilgili görüş, düşünce ve önerileri tartışmaktı…

Başkalarını bilmem ama ben şahsen senaryosu önceden hazırlanmış ve bizlere birer figüran rolünün verildiği “katılımcılık ” adı verilen bir oyun oynayacağımızı biliyor ve toplantıya bu önyargı ile gidiyordum.

GIWordCloud

Çünkü bundan önce katıldığımız tüm toplantılarda başımıza aynı şeyler gelmiş, senaryosu önceden yazılmış bir oyunun oyuncuları olarak çırpınıp çabalayıp bir şeyler yapmaya çalışmış; ancak ortaya çıkan raporlarda, strateji belgelerinde bizlerden, bizlerin ifade ettiği şeylerden tek bir şey görememiştik…

Dün katıldığımız toplantıya gitmeden konuştuğum arkadaşlarım ya da toplantı sırasında yeni tanışıp konuştuğum çoğu katılımcı -ne yazık ki- aynı şekilde düşünüyor, açıkçası bu yeni girişimlerinde de ikna edilmeyi bekliyordu.

O nedenle katıldığım grubun ilk konuşmalarında kalkıp ikna edilmek istediğimizi ifade ettim.

Evet, ikna edilmek istiyordum. Çünkü ben ve benim gibi iyi niyetli birçok insan, daha önce yaptıkları gibi işini gücünü bırakmış oraya gelmiş, söyleyip önerdikleriyle itirazlarının ciddiye alınacağını görmek istiyorlardı.

Ancak, ben inatla toplantının sonuna kadar kalıp olacakları görmek istemekle birlikte, tanıdığımız birçok insan toplantıyı erkenden terk etti.

Bu da gösteriyordu ki, toplantının düzenlenme amacı, kurgusu ve gelişimi değerli bir çok uzmanı, akademisyeni ikna edememişti. 

Toplantı ile ilgili ilk karmaşayı aynı anda aynı salonda çalışan beş ayrı grubun yarattığı gürültü konusunda yaşadık. Aynı salonda yakın mesafelerde konumlanan beş ayrı grubun mikrofonla ya da yüksek sesle konuşup tartışmaya başlaması aslında toplantının yöntemi ile mekan arasındaki ilişkinin başlangıçta hiç düşünülmediğini açık bir şekilde gösteriyordu.

Gruplar bu krizi kendi aralarında daha alt gruplara bölünerek ve kendi aralarındaki iletişimi koparmayı göze alacak şekilde seslerini azaltarak çözmeye çalıştılar. Bu durumda da haliyle grup içi görüşmelerin kalitesini düşürdü.

Toplantıda sıkıntısı çekilen diğer bir konu da kullanılan terminolojide yaşanan sıkıntılardı. Çünkü bu çalışma kapsamında öne sürülen bazı sözcükler, deyimler ve tamlamalar çoğu katılımcı için doğru seçilmiş sözcükler değildi ya da anlatılmak istenen şey ve olguları karşılamakta yetersiz kalıyordu. Örneğin planlama sürecinin farklı aşamaları olan yeşil altyapı planı ile yeşil altyapı uygulama eylem planının ya da bio-çeşitlilik planın birbirinin alternatifi gibi gösterilmesi bunun en somut örnekleriydi.

Ama asıl sıkıntı çekilen konu, bu çalışma ile neyin gerçekleştirildiğini anlamakta yatıyordu. Çoğu katılımcı böylesi bir çalışmanın niçin yapıldığını ve bundan sonraki süreçte neler olacağını bilmiyordu. 

Çünkü bu çalışmayı yapan ekibin daha önce buna benzer şekilde yaptığı çalışmaların toplantılarına da katılıp katkıda bulundukları halde o çalışmaların sonucu, başarısı ya da başarısızlığı konusunda herhangi bir fikirleri yoktu. Ya da başka bir anlatımla, daha önce yaşadıkları şeylerin yeniden tekrarlanacağından korkuyor ya da çekiniyorlardı.

Kısacası toplantıyı yapanlarla katılımcılar arasında ciddi bir güven krizi vardı. Söylenenler, önerilenler, tartışılanlar ne ölçüde dikkate alınacak, rapor ve planlara geçirilecekti? Yoksa yine boşu boşuna mı gelip katılmışlardı?

1210-1240955295Hn8Q-1200x821

Sanırım bu soruların yanıtını zaman geçtikçe görüp ya sevineceğiz ya da yine, yeni yeniden bir hayal kırıklığı daha yaşayacaktır.

Bütün bunlara karşın kesin olan bir şey vardı ki; o da “katılım” olan şeyin, “biz sizi çağırdık, siz de gelip katıldınız ve bunun ortağısınız” sözü ile özetlenen, bir anlamda bizleri, yapılan bir şeye gerçek, ciddi bir katkımız olmasa bile ortak kılan bir oyuna dönüştürülmüş olması ve bizlerin, kapitalizmin piyasaya sürülmüş “Yeşil Altyapı” denilen yeşile boyanmış yeni bir mamûlü için bir kez daha kullanılmış olmasıydı. 

 

Taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve belediyeler

Ali Rıza Avcan

Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş, Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Ait Katkı Payına Dair Yönetmelik hükümleri uyarınca Konak Belediyesi’ne verilen katkı payları konusunda İzmir Valiliği’nin adil olmadığını söyleyip şikayet ediyor.

3 Nisan 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin verdiği habere göre 3 yıldır ilçede emlak vergilerinden toplanan paranın 19 milyon 58 bin 642 TL’sinin Valilik Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’na kültür varlıkları katkı payı olarak verdiklerini; ancak en çok tescilli eser Konak İlçesi’nde bulunmasına karşın 2 milyon 700 bin TL’sını geri alabildiklerini söylemiş. 

Aradan bir ay geçtikten sonra, yine Konak Belediye Meclisi’nin Mayıs ayı toplantısında belediye olarak emlak vergilerinden kesilen payların karşılığını alamadıklarını belirterek yaşanan duruma tepki göstermiş ve “Belediye olarak biz hemşerilerimizden 6 milyon 608 bin lira vergi topladık, İzmir Valiliği’ne sunduk. Verdiğimiz paya karşılık aldığımız miktar ise sadece 240 lira. Bu pay Konak’ta tarihi varlıkların korunması için yapılan projeler için alınıyor. Sonra da İzmir’deki tarihi binalara bakılmadığı söyleniyor. Konaklı hemşerilerimizin paralarını geri alabilseydik daha fazla yeri düzenleyebilirdik. Konaklının parasını Konak için kullanamadık.  Biz Vali Bey’e gerekli yerleri göstermek için gezdirdik. Yapılması gereken projeleri kendisine sunduk. Bu benim bir sitemimdir” demiş.

Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Ait Katkı Payına Dair Yönetmeliğin 7. maddesinin 2. fıkrası hükmüne göre katkı payları, belediyeler, il özel idareleri ve yatırım izleme ve koordinasyon başkanlıklarınca taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla hazırlanan planlama, proje, uygulama ve kamulaştırma işlerinin (KDV dahil) maliyetinin katkı payı hesabında toplanan tutar yeterli olmak şartıyla % 95’ini aşmamak kaydıyla mevcut taşınmaz kültür varlığı sayısı, mevcut durumu, ilin kültürel değerlerine katkısı dikkate alınarak Valilik tarafından hakkaniyet ölçüsünde kullandırılıyor.

Bu pay, İzmir’de özel idare yapılanması olmadığı için İzmir Valiliği’ne bağlı Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’nca belirlenip dağıtılıyor.

Agora - Chenavard
İzmir Agorası, Chenavard

Ancak yönetmeliğin bu hükmü ve bunu izleyen madde düzenlemeleri arasında bir belediyenin ödediği payın hepsinin yeniden aynı belediyeye geri ödeneceği ya da en fazla taşınmaz kültür varlığına sahip olan belediyeye en fazla geri ödemenin yapılacağı şeklinde bir hüküm yer almadığı gibi; Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü’nün 2012 yılında yayınladığı üç ciltlik İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri isimli kitaptaki listelere baktığımızda Konak ilçesinin diğer ilçeler arasında nicelik yönünden en fazla sayıda taşınmaz kültür varlığına sahip olmakla birlikte geriye kalan 29 ilçenin tümünde hem nitelik hem de nicelik yönünden çok daha fazla sayıda taşınmaz kültür varlığının bulunduğu, Selçuk ve Bergama gibi ilçelerdeki taşınmaz kültür varlıklarının özellikle tarihi önem ve nitelik yönünden ağırlıkta olduğu görülecektir.

Ayrıca İzmir Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’nca yayınlanmış 2014 ve 2015 yıllarına ait katkı payı ödemesi yapılan proje listelerine baktığımızda;

2014 yılında yapılan 56 adet katkıdan 36 tanesinin 13 ayrı belediyeye (Büyükşehir 1, Aliağa 2, Bayraklı 1, Bergama 6, Bornova 1, Kemalpaşa 3, Kınık 4, Konak 4, Menderes 4, Ödemiş 3, Torbalı 1, Tire 3, Selçuk 3) yapıldığı, geriye kalan 20 adet katkının İzmir Valiliği adına 11 ilçedeki (Bornova 1, Konak 5, Tire 2, Bornova 1, Ödemiş 1, Menemen 2, Buca 1, Bergama 3, Bayındır 1, Urla 2, Karaburun 1) taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için tahsis edildiği,

2015 yılında yapılan 24 yardımdan 14 tanesinin 10 belediyeye (Aliağa 1, Bayraklı  2, Bergama 3, Çeşme 1, Dikili 1, Kınık 1, Konak 1, Ödemiş 1, Selçuk 1, Urla 2)  yapıldığı, geriye kalan 10 adet katkının ise bizzat İzmir Valiliği adına 9 ilçedeki (Bergama 1, Bornova 1, Çeşme 1, Foça 1, Karaburun 1, Seferihisar 2, Selçuk 1, Tire 1, Torbalı 1) taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için tahsis edildiği görülecektir.

2016 yılına ait veriler henüz yayınlanmadığından 2014 ve 2015 yıllarına ait verileri dikkate alarak yaptığımız değerlendirmelere göre Konak ilçesinin 2014 yılında bu fondan yapılan toplam 56 yardımdan 4’ü Konak Belediyesi, 1’i İzmir Büyükşehir Belediyesi, 5’i İzmir Valiliği olmak üzere toplam 10 adet proje için yardım aldığı, yardım sayısının genel olarak azaldığı 2015 yılında ise toplam 24 yardımdan sadece 1’inin belediyeye verildiği, bu yıl en fazla yardım olan belediyelerin 3 proje ile Bergama, 2’şer proje ile Bayraklı, Seferihisar ve Urla olduğu görülmektedir.

Bu durum bize, Konak ilçesindeki taşınmaz kültür varlıklarının sadece Konak Belediyesi tarafından değil; bunun yanında, İzmir Valiliği ile Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi diğer kamu kurumları tarafından da korunduğunu, bakım, onarım ve restorasyonlarının bu kurumlar tarafından da yapıldığını hatırlatmaktadır. 

Bu verilere göre, 2014 ve 2015 yıllarında yapılan yardım sayısı itibariyle Konak ilçesine haksızlık yapıldığını söylemek açıkçası mümkün değildir. Çünkü ilçe ölçeğinde yapılan yardımlar sadece belediyeye değil aynı zamanda valiliğin sorumluluğundaki ve Konak ilçesi sınırları içindeki taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için il kültür ve turizm müdürlüğü, il milli eğitim müdürlüğü, il emniyet müdürlüğü gibi valiliğe bağlı kuruluşlara da yapılmaktadır. O nedenle ödenen vergi paylarından geri ödeme yapılmadığını ifade edip şikayetçi olunurken bu hususun da dikkate alınması, ayrıca Konak ilçesi dışındaki büyükşehir belediyesi ile diğer 29 ilçede tahsil edilen emlak vergisi miktarlarının azlığı nedeniyle emlak vergisi yüksek olan ilçelerden bu ilçelere doğru bir transferin de yapıldığını, bu tür ilin farklı ilçeleri arasında bir dengenin yaratılmak istendiğini de göz ardı etmemek gerekir.

Ayrıca Konak ilçesi sınırları içindeki taşınmaz kültür varlıklarının bakım, onarım ve restorasyonlarının yapılması konusunda sadece valilikten alınan katkı dışında dışındaki sorunlara da dikkat çekmemiz gerekmektedir.

Bildiğimiz kadarıyla Konak Belediyesi bu işleri yapmak üzere yapılandırdığı hizmet biriminde çalışan uzman teknik elemanları başka birimlere aktararak bu birimin yeterlik düzeyini düşürmüş; üstüne üstlük bu birimin başındaki başarılı yöneticiyi de alıp yerine deneyimsiz bir görevliyi atamıştır. 

O nedenle, Konak Belediyesi’nin taşınmaz kültür varlıklarının korunması çalışmalarındaki düşüşün temel nedeni sadece daha az yardım alması değil, aynı zamanda hem bu konularda artık uluslararası bir disiplin haline gelmiş olan Kültürel Miras Yönetimi anlayışıyla önceden belirlenmiş vizyon, politika ve temel tercihlerini gösteren stratejik planla eylem planından yoksun olması hem de eski belediye başkanı Muzaffer Tunçağ döneminden bu yana başarıyla çalışan bir ekibi zayıflatıp beceriksiz bir şekilde dağıtmış olmasıdır.

Alsancak 20

Kendi düşen ağlamaz” deyişini bir kez daha haklı çıkaran bu durum nedeniyle, bir zamanlar kendisinden çok şeyler beklediğimiz Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş’a, İzmir Valiliği yerine, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale’nin rantına el koymak amacıyla kurulan ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile kendi belediyesinin de ortağı olduğu TARKEM isimli şirketin İzmir’in zenginlerinden oluşan ve her fırsatta İzmir’i çok sevdiklerini söyleyen güzide 116 ortağına ya da Basmane Çukuru’ndaki gökdelene ruhsat vermek için beis görmediği Folkart’ın sahiplerine başvurarak yeni kaynaklar bulmasını öneriyoruz.

Alsancak’ın sakini Altay

“1970’li yılların sonuna doğruydu… Henüz çocuktum ve bir Altay maçındaydım. Maç oynandı, bitti. Çıkış tüneline girerken kaleci Tanzer, sağ bek Kunta Sabahattin, sol bek Bilal, Erol Togay, Zagor Zafer, Nevruz, Taytay Mustafa, Cruyff Mithat, Miço Mustafa, Şeref, Büyük Mustafa ve diğerleri bir an benim olduğum tarafa baktılar. ‘Bizi hep hatırla olur mu Orhan? Hayatının sonuna kadar sakın unutma,’ dediler. Statta kimse duymadı. Bir tek ben duydum. Hâlâ hatırlıyorum…”

Altay, seyircisinin nispeten az olması ve “sakinliğiyle”, İzmir futbol ortamının biraz küçümsenen bir mensubu. Oysa, Karşıyaka’dan sonra şehrin en kıdemlisi. En üst ligde uzak ara en fazla kalmış İzmir kulübü. Küçümsenecek bir şahsiyet değil yani, Altay. En önemlisi, o bir şahsiyet!

Orhan Berent’in hem tutkuyla yazılmış hem titiz bir araştırmaya dayanan “Alsancak’ın Sakini Altay” isimli kitabı, Altay’ın hikâyesinin içinden aynı zamanda İzmir’in sosyal tarihini anlatıyor. Her kulübün bir nevi roman kahramanı olduğunu bize bir kez daha gösteren bir kitap. İkbali de düşüşü de görmüş, güngörmüş bir roman kahramanı: Altay.

altay

Yazar Hakkında

ORHAN BERENT 1964 yılında İzmir’de doğdu, 1985’te Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1997 yılında Birleşmiş Milletler Bölgesel Habitat için İzmir demiryolları ile ilgili bir etüt hazırladı. Levent Cantek’in derlediği Çizgili Hayat Kılavuzu’nda (İletişim, 2002) iki incelemesi yer aldı. 2002-2007 yılları arasında Lal Kitap’tan çıkan Zagor ve Martin Mystere dergilerinde editörlük ve yayın danışmanlığı yaptı. Yine 2004-2007 arasında Levent Cantek’in önderliğinde çıkan yarı akademik Serüven Çizgi Roman Araştırmaları dergisinde yazarlık yaptı, yayın kurulunda bulundu. Dergide ek olarak çıkan iki kitapçıkta Türkiye’de yayımlanmış Zagor maceralarının envanterini hazırladı. 2012 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan, Kemal Varol’un derlediği Memleket Garları ve Tanıl Bora’nın derlediği Tren Bir Hayattır adlı eserlere yazılarıyla katkı verdi. Aynı yıl bir grup gönüllünün çıkardığı İstanbul Seyahat Planlama İSAP dergilerine ulaşımla ilgili yazılar yazmaya başladı. 2013 yılında yine İletişim Yayınları’ndan çıkan, deniz ve denizcilikle ilgili İskeleye Yanaşan adlı kitabı Murat Koraltürk ile birlikte derledi. Bu kitabı 2016 yılında çıkan Trenler Çıldırırsa isimli kitap izledi. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde akademik uzman olarak çalışan Orhan Berent’in açık kaynak kodlu yazılımlar ve Unix tabanlı işletim sistemleri hakkında da makaleleri, ders notları bulunmaktadır. Arada sırada Agos ve Evrensel gazetelerinde popüler kültür ve sporla ilgili yazılar yazıyor.

***

Kitaptan…

1970’li yılların sonuna doğruydu… Henüz çocuktum ve bir Altay maçındaydım. Maç oynandı, bitti. Çıkış tüneline girerken kaleci Tanzer, sağ bek Kunta Sabahattin, sol bek Bilal, Erol Togay, Zagor Zafer, Nevruz, Taytay Mustafa, Cruyff Mithat, Miço Mustafa, Şeref, Büyük Mustafa ve diğerleri bir an benim olduğum tarafa baktılar. ‘Bizi hep hatırla olur mu Orhan. Hayatının sonuna kadar sakın unutma’ dediler. Statta kimse duymadı. Bir tek ben ben duydum. Hâlâ hatırlıyorum…” 

Aslında bu çalışmayı hazırlamaya 2007 yazında başladım. O zamanlar Altay’ın tarihini yazmak aklımın köşesinden bile geçmiyordu ama şeytan mı dürttü nedir, Osmanlı’nın çöküş evresinde ve Cumhuriyet’e doğru İzmir futbolunun durumunu ve 1923’ten sonra Altay’ın bağrından çıkan Altınordu ve Göztepe’nin hikâyelerini kaleme aldım. Sonra aradan 3 yıl geçti. 2010 Ekim ayında Altay’ın kıdemli üyelerinden ve ortaokuldan arkadaşım Ayhan Önder’in abisi Tayyar Önder’le tanıştım. Yazıp çizdiklerimden bahsettim. Bana “Neden Altay’ın tarihini  yazmıyorsun?” dedi. O günden sonra “Acaba yapabilir miyim, çok sevdiğim Altay’ın tarihini yazabilir miyim,” diye bir düşünce içimi kemirip durdu. Sonra arkası geldi. Eski futbolcular ve yöneticilerle sözlü tarih çalışmaları, İzmir’le ilgili çeşitli kaynak kitaplardan Altay’ın izini sürmeler ve elbette gazete koleksiyonlarını tarama.

Zor bir dönemde bu işe soyunmuştum. Çünkü efsanevi başkanlarımızdan Mazhar Baba (Zorlu) birkaç yıl önce vefat etmiş, Lejyoner (Rıdvan Burteçin) sonsuzluğa göçeli 10 yıl geçmiş, Esin amcayı (Özgener) kaybedeli de birkaç sene olmuştu. Babamın yakın dostu büyük kaptan Bayram Dinsel de artık hayatta değildi. En önemlisi futbola pek de meraklı olmayan ama Altay’ın ve İzmir’in 1940’lardan itibaren tarihini iyi bilen babam da artık bu dünyada yoktu. Fakat mukadderat işte. Kalanların hatıralarını derleyip, yarı akademik bir çalışmayla canım kadar sevdiğim Altay’ın tarihini yazacaktım.

Gençliğimde Edward Gibbon’un Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi adlı eserini okumuş ve hayran kalmıştım. Böyle bir kitap nasıl yazılır diye derin derin düşünmüştüm. Biraz da ondan esinlendim. Mümkün olduğu kadar anakronizmden uzak durmaya ve yapısalcılığın göze hoş görünen cezbedici tuzaklarına düşmemeye çalıştım. İlk etüt yaklaşık 1.000 sayfaydı. Sevgili editörüm Tanıl Bora kısaltmamı istemiş ve gereksiz ayrıntılardan uzak durmam yolunda beni uyarmıştı. Kolay okunan ve Altay’ı hiç bilmeyen okuyucuya da hitap edecek bir metin üretmeyi amaç edindik.

Kütüphanede ve üniversitemdeki odamda çalışırken, eski Altaylılarla görüşürken ve bittabii Altay’ın her iç saha maçını kaçırmadan takip ederken, kimi zaman umutsuzluğa da düştüğüm oldu. Bazen sararmış bir gazetede okuduğum satırlar gözlerimi yaşarttı, bazen de eski bir futbolcunun bana aktardığı 1950’li ve 60’lı yıllara dair anılar güldürdü. Bu çalışmanın tek bir kişinin enerjisiyle halledilemeyeceği de zaman zaman aklıma geldi. Ancak esin kaynağım (Gibbon) azimli bir insandı. 2007’nin sıcak yaz aylarında başlayan nacizane serüvenim 2014 kışının ortasında sona erdi. Kimi yerde hislerime mağlup olduğum da söylenebilir. Ancak kesinlikle hamasete düşmemeye gayret ettim. Sanırım ara sıra hislerime mağlup olduğum yerlerin niceliği Altay’ın özellikle son yıllarda maruz kaldığı haksızlıkların yanında devede kulak kalır. Hoş görülmesi en büyük temennim.

Kitap bittiğinde yakın gözlüğümün numarası bir derece daha artmış ve bir sene içinde yaklaşık 10 kilo kadar kaybetmiştim. Bu çalışmada bana İstanbul’dan destek olan Maçkolik’ten Mehmet Yüce, elindeki arşivini benimle paylaşan Darüşşafakalı futbol araştırmacısı dostum Fethi Aytuna, eline geçen eski dergileri gözden geçirmem için bana ödünç veren Kafkaflı sahaf Muzaffer Ceyhan Yerlikaya, Göztepeli dostum Haydar Evrenosoğlu, vaktinde biriktirdiği Altay gazetelerini bana veren Altay Hukuk Kurulu Başkanı Namık Marmara. En çok sıkıldığım ve bunaldığım zamanlarda bana destek olan Çerkes halkının en cana yakın bireylerinden Altaylı Önder kardeşler, Tayyar ve Ayhan Önder. Onların dışında kendi kulübümden, yani Altaylılardan pek destek aldığım söylenemez. Hatta yok sayıldığım da epey oldu. Ne yapalım, bizim camia da böyle işte.

Neden Altaylıyım?

Bu tür soruların cevabını vermek hem kolay, hem zor. “Falanca kulübü tutuyorum, çok seviyorum, ölesiye hastasıyım” dersin, geçer gider. Kaldı ki insanlardan taraftarı olduğu kulübü neden çok sevdiğini irdelemesini beklemek yanlış bir şey. Kimsenin de mantıklı bir açıklama yapma mecburiyeti yok. Anne ve babanı çok seversin, çocuklarını seversin, memleketini seversin, yaşadığın şehri çok seversin vesaire vesaire… Altında bir sebep aramazsın. Yani sevgide mantık aranmaz… 

Düşünüyorum da Göztepeli de olabilirdim. Neticede babamın futbolla ilgisi yoktu. Daha çok at yarışı hastasıydı. Fakat “Hangi takımı tutuyorsun baba?” diye sorduğumda “Biz Altaylıyız” derdi. Babam için Alsancak’ta oturmak Altay’ı tutmak için geçerli bir sebepti ve ben Alsancak’ta doğmuştum. Asıl futbolun içinden gelen ise dayımdı ve o Göztepeliydi. Poligon’a yakın oturuyorlardı ve bir adım ilerisi Göztepe’ydi. Hem onlar bizim kadar az değillerdi. Üstelik stada orkestra götürüyorlardı.

Ben Göztepe’nin efsane kadrosunun son demlerine yetiştim. Kaleci Ali’yi zaten sık sık görürdüm, Sponza’larla komşuyduk. Papi Mehmet, Fuji Mehmet, İngiliz Nevzat, Kel Nihat, Küçük Ali seyrettiklerim arasındaydı. Dayımla siyah-beyaz televizyondan
o haftanın naklen verilen lig maçını 10 dakikalık dilimler halinde izlerken kulağım da radyodaydı. Elbette Tanzerli, Ayferli, Zinnurlu, üç Mustafalı Altay’ı da biliyordum. Hepsinden haberim vardı.

Şimdi mikrofonlarımız Mithatpaşa Stadı’nda, karşınızda Orhan Ayhan… Fakat İzmir’den gol sesi var diyor Murat Ünlü… Mütemadiyen sağ kulvarda gidip gelen Miço Mustafa ortaladı, Ayfer voleyi yapıştırdı, top ağlarda… Eskişehir’den selamlar, ben Necati Karakaya. Seslerden anladığınız gibi Eskişehir golü buldu, İsmail attı… Tekrar İzmir’e bağlanıyoruz. Bölge binasındaki kaleye yakın kendi etrafında döndü, Ayfer’e vermedi, ilerdeki Büyük Mustafa’ya baktı… Huzurlarınızda Halit Kıvanç… Vedat taaaa en geriye Niko’ya attı topu, ondan Zekeriya aldı kalecisi Sabri’ye teslim etti. Beşiktaş bugün çok arzulu oynuyor. Ding dong. Altaylı Zinnur taç çizgisinin beş metre önünde, orta diagonalin 10 metre gerisine yakın bekleyen arkadaşını gördü… Demarke vaziyette Cemil, Fenerbahçe’den Osman’ın sakatlığında epey yorulmuşken yapılan faulden doğan serbest atışı kullanacak. Söz sende Doğan Yıldız. Köşe gönderinden Metin Kurt’un uzattığı top, Gökmen’den deniz tarafındaki kaleye şuuuttt, farklı dışarda… Ve bu yayını kapatırken Ankara’da Tansu Polatkan, Abidin Aydoğdu, merkezde ben Tanzer Kozan herkese iyi günler dileriz. Burası Türkiye Radyoları, şimdi türkülerle oyun havaları…

18788531_10155294670547645_204499506_n
Altay 1926, Alsancak Stadı (Panionion Sahası) (Fotoğraf için sevgili dostumuz Tufan Atakişi’ye ayrıca teşekkür ediyoruz)

Fakat şimdi bunlara takılmanın sırası değil. Mademki Altay’ın tarihini anlatmaya niyetlendik öyle yapalım. Arada sırada kişisel tarihime fırsat buldukça kaçamak yaparım yine. Lakin bunca yıldan sonra çok rahat söyleyebilirim ki, aileden miras ezbere ya da Kemalizm dürtüsüyle değil, sokağa çıktığımda Altaylı oldum ben. Gençliğimi Alsancak stadının açık tribünlerine gömdüm, üstünü siyah-beyaz bir bayrakla örttüm. Şimdi kapalı tribünden ara sıra o tarafa bakıyorum. Genç halim en
sıkıntılı anlarımda o bayrağın altından başını çıkarıp “Korkma moruk” diyor Altay’ın şaşaalı dönemlerini seyretmiş olmanın verdiği şımarıklıkla, “Bunlar da geçer, elbet geri döneriz bir gün…”

Ceplerimde bayat çiğdem, ihtiyarlamış yüzümde cılız bir ümidin tebessümüyle… Bekliyorum. Bir gün mutlaka…

 

Kraldan çok kralcı olmak…

Ali Rıza Avcan

Bu yazıyı, kraldan çok kralcı olan bazı kamu görevlilerinin durumunu tarihe not düşmek adına yazıyorum…

AAEAAQAAAAAAAAjuAAAAJGVhN2FlYTBjLTEzOWItNGEwYi05MTkwLTFlYzIzOWU3NDc0Yg

Amacım, yöneticisine yaranmak ya da sırf iddiasında haklı çıkmak ya da davayı kazanmak adına kraldan çok kralcı olan bazı belediye görevlilerine, bir kamu görevlisinin nasıl yaptığı işi ve hizmet ettiği insanları seven, onlara saygı duyan bir insan olması gerektiğini göstermek ya da hatırlatmak…

***

Çoğu İzmirli ve Karşıyakalı’nın bildiği gibi şu son günlerde Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar, Karşıyaka sahilindeki Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nı yıkarak onun yerine 2,5-3 misli büyüğünü yapmanın sevdasında. Bunun için eserin iki müellifinden birinin onayını almış, diğerinin müellifliğini bile kabul etmez durumda. Tek istediği anlaştığı müellifle kurduğu tezgahın bozulmaması ve bunu bozabilecek her türlü müdahaleyi önlemek için anıtı bir an önce bir oldu bitti ile yıkmak.

Geçtiğimiz hafta bu anıtın çevre düzenlemesi ile yedi adet beton dikitin projesini hazırlayan Mimar Erkal Güngören‘in kızı ve yasal varisi Yrd. Doç. Dr. Ela Güngören ile tanıştık. Kendisi İstanbul’daki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı’nda mimarlık tarihi konusunda araştırma ve çalışmalar yapıp dersler veren, bu alanda değerli yayınları bulunan saygın bir akademisyen. Günlük konuşma dilimizdeki anlatımıyla mimarlık tarihi konusunda uzman bir “Hoca“. İzmir’e geliş nedeni ise babası tarafından yapılanları korumak amacıyla anıtın yıkımını durdurmaya yönelik bir basın açıklaması yapmaktı. 

Kendisi 24 Mayıs 2017, Çarşamba günü saat 11.00’de anıtın önünde bir açıklama yaparak anıtın yıkılmasına niye karşı çıktığını açıklayarak anıtın aslına uygun olarak onarılmasını istedi.

Bizler de; Karşıyaka’da yaşayan, Karşıyaka’yı seven İzmirliler olarak anıtımızı yapıp bize teslim eden Mimar Erkal Güngören‘in kızı olarak kendisine sahip çıkıp desteklemek istedik. Yanında olup yardımcı olmaya çalıştık.

Tabii ki bu arada anıtın yıkılmasının gündeme geldiği 2015 yılından bu yana karşı çıkmak adına neler yaptığını hem kendisini dinleyerek hem de elindeki belgeleri inceleyerek öğrendik.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkılacağını ilk öğrendiğinde hemen bir avukat tutup 15 Ekim 2015 tarihinde gönderdiği bir ihtarname ile Karşıyaka Belediyesi’ni uyardığını, 2016 yılında Karşıyaka Belediyesi’ne yazdığı yazılar üzerine bu anıtın yaptırılması ile ilgili hiçbir belgenin Karşıyaka Belediyesi’nin elinde bulunmadığı gibi çok önemli bir hususu belgelediğini gördük. 

Şimdi o belgeler elimizde ve önümüzdeki günlerde bu belgeler üzerinden hukuki bir tartışmayı başlatacağız.

Ancak, şimdi bu belgelerden biri olan Karşıyaka Belediyesi’nin Karşıyaka 2. Noterliği eliyle sayın Ela Güngören‘e gönderdiği 15 Ekim 2015 tarih, 32884 sayılı cevabın son kısmında yer alan bir paragraftaki anlatıma yoğunlaşarak bu ifadeleri yazdığı anlaşılan belediye avukatının yaklaşım ve tutumunu sizlerle paylaşarak irdelemek istiyorum.

Ela Güngören’in 5 Ekim 2015 tarihinde Beyoğlu 9. Noteri eliyle gönderdiği 06965 sayılı ihtarnameye karşılık olarak gönderilen bu yazının ikinci sayfasındaki son paragrafta aynen şunlar yazılmış:

Karşıyaka Belediyesi'nin Noter Tasdikli 15.10.2015 Tarihli Cevabı 002a

Ayrıca sağlığında bizzat kendisi tarafından ileri sürülmeyen “adı ile anılma ve adının anıta yazılması” yönündeki talebin, merhum Mimar Erkal GÜNGÖREN’in vefatından sonra, mirasçısı müvekkiliniz tarafından ileri sürülüyor olması da dikkate değer bir husustur.

Bu anlatımdan da gördüğünüz gibi belediye avukatı Türkçe’nin ve hukuk jargonunun tüm inceliklerini kullanarak merhum Mimar Erkal Güngören‘in yaşadığı sürece talep etmediği bir hususun yasal varisi olan kızı tarafından talep edilmesini dikkatleri bu yöne çevirecek şekilde ilginç buluyor. Daha doğrusu böyle bir talebi yadırgadığını hissettirecek şekilde sanki Mimar Erkal Güngören‘in yaşamında böyle bir talepte bulunmayışı ile yasal varisi kızı Ela Göngören‘e yol göstermesi gerektiğini, Ela Göngören‘in babası Erkal Güngören‘in yaşamında dile getirmediği bir talebi adeta onun istek ve arzusu dışında gündeme getirerek babasının istemediği bir şeyi yapan yapan kişi durumuna getirerek taciz etmeye çalışıyor. 

Bu durum açık bir şekilde hem Mimar Erkal Güngören‘e hem de onun yasal varisi Ela Güngören‘e saygısızlıktır.

Çünkü bu anıtın yapımı ile ilgili hiçbir belge ya da dosyanın ortalıkta olmadığı bir ortamda yasal varislerin en azından müelliflerin isminin anıt üzerine yazılmasını istemeleri en doğal haklarıdır. Esasen bu belgeler ya da dosyalar Karşıyaka Belediyesi’nde olmasa bile, o anıtı görenlerin, o anıtla ilgilenenlerin o anıtı kimlerin yaptığını bilmeleri gerekir.

Nitekim Kültürpark’ın Kaskatlı Havuz kenarındaki Şadi Çalık ile Turgut Pura‘ya ait genç kız heykellerinin hemen yanına konulan sanatçıların adlarıyla heykellerin hangi tarihlerde yapıldığını gösteren tabelalar bu düşünceyle yakın zamanda oraya yerleştirilmiş, böylelikle heykellerle ilgilenenlerin bilgilenmeleri sağlanmıştır.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 002

O nedenle sanatçının ya da varislerinin bu çok haklı ve yerindeki taleplerinin altında bile başka bir şey aramak normal bir hukukçunun ya da genel anlamda aklı başında bir insanın değil; hakkını arayan saygın bir akademisyeni adeta taciz edercesine itham etmeye çalışan, böylelikle yöneticisine yaranmak isteyen işgüzar bir belediye memurunun, “lafı punduna getirmek” tekniği ile yapmaya çalıştığı acınası bir çabadır. 

İzmir’e, özellikle de Karşıyaka’ya yaraşan kamu görevlilerinin tavrı bence bu olmamalıdır. Karşıyaka’ya layık kamu görevlileri, hizmet ettikleri insanlara karşı her zaman saygılı ve terbiyeli olmalı, onlara nazik davranmalıdır. Sırf kazanmak ya da haklı çıkmak adına sadece babasının eserlerine sahip çıkmak isteyen bir insanı, değerli bir akademisyeni bu tür laf oyunlarıyla itham etmeye ya da incitmeye kalkmak hiçbir kamu görevlisinin hakkı değildir. 

Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri

Bugün sizlere yakın zamanda Yakın Kitabevi tarafından yayınlanıp Prof. Dr. Orcan Gündüz tarafından yazılan “Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri” isimli kitabı paylaşmak istiyoruz.

1945 yılında Karşıyaka’da doğan ve 2012 yılında Ege Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ndeki görevinden emekli olan Prof. Dr. Orcan Gündüz, 1975 yılından itibaren; yani 42 yıldır Karşıyaka’da yaşıyor. Kendisi ayrıca 1993-1998 yılları arasında İzmir 1 ve 2 no’lu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurullarında görev yapmış. Bireysel ya da ekip olarak ulusal mimari proje çalışmalarına katılmış ve ödüller kazanmıştır. Mimarlık ve çevre düzenleme alanlarında çok sayıda proje uygulaması bulunmaktadır.

Orcan Gündüz‘ün “Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri” isimli kitabı “Reşadiye Asfaltı’nda Üç Dönem 7 Üç Kuşak / Üç Mekan“, “Karşıyaka’da Apartmanlar“, “Karşıyaka’da Sel ve Su Baskını“, “Karşıyaka Sahilinde Anıtlar“, “Karşıyaka’nın Merkezinde Katlı Otopark” ve “Yahya Hayati Paşa Konağı” başlıklı altı bölümden oluşuyor.

Eski, yeni bir çok fotoğrafla zenginleştirilen bu yayında Karşıyaka’nın geçmişi ve bugünü arasında gezinip kaybolan ya da kaybolmakta olan birçok değeri görüp öğrenmek imkanını bulabiliyorsunuz.

Bu değerlerden en önemlisi olan ve son günlerde Karşıyaka Belediyesi tarafından yıkılmakta olan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın geçmişi hakkında da bilgi sahibi olabiliyorsunuz.

Kitabın yazarı Orcan Gündüz, kitabın arkasındaki tanıtım yazısında bizlere şunları söylüyor:

Mimarlık, biçim aline gelmiş yaşamdır.” demiş Amerikalı ünlü mimar Frank Lloyd Wright. Bu durumda mimarlığın amorf hali olarak tanımlayabileceğimiz yaşamdaki hassas nüansları yakalayabilmek için, mimari gözle rehberlik elbette önem taşımaktadır.

Kitabıyla, bu konuda bize rehberlik eden Prof. Dr. Orcan Gündüz de, mimar kimliği bir yana, aynı zamanda Karşıyaka’lı duyarlı bir birey olarak, Karşıyaka’nın mekansal anlamda geçirdiği dönüşümleri ve yaşamlara olan yansımalarını samimi bir dille aktarmaktadır. Bunun akademik ve bilimsel bir çalışma ya da bir anı kitabı olmadığını belirtmesine karşın, kaçınılmaz olarak tümüne, tadında yer vermektedir.

1950’li yılların küçük bir sayfiye kasabası görünümünde büyük bir kent boyutuna ulaşması, beldenin bahçeli evlerinin beton apartmanlara dönüşmesi, imbatının kesilmesi, denizin kirlenerek yitirilmesi, yeşilin tüketilmesi, yolların ve açık alanların araçlarla dolmasının öyküsünü öğreniyoruz. Prof. Gündüz, belirtilen süreç içerisinde doğrudan tanıklık ettiği bu dönüşümleri, bireysel gözlem ve izlenimleri olarak, özgün yorumlarıyla birlikte okurlarına sunuyor.

Karşıyaka´nın yaşadığı toplumsal ve mekansal dönüşümlerin, nostaljik fotoğraflar eşliğinde titizlikle aktarıldığı bu kitapta, başta Karşıyaka’lı ve İzmir’li bireyler olmak üzere herkes kendi yaşamından bir şeyler bulacaktır.

Orcan Gündüz 001

Herkesin, özellikle de Karşıyakalı olan ya da kendini Karşıyakalı hisseden veya Karşıyaka’yı seven herkesin alıp okuması dileğiyle…