Havanda su dövmek: Romanlar için eşitliği sağlama eylem planı önerileri hazırlamak…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin geçtiğimiz günlerde yayınlanan 18 Temmuz 2022 tarihli haberi, “Roman Hakları Çalıştayı düzenleniyor“, 17 Ağustos 2022 tarihli haberi de “Eşit yaşam için Roman eylem planı hazırlandı” şeklindeydi. Söz konusu haberler, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Kent Konseyi ile merkezi İstanbul‘da olup İzmir‘de temsilciliği bulunan Eşit Haklar İçin İzleme Derneği işbirliğinde, 19 Temmuz 2022 tarihinde milletvekillerinin, belediye meclisi üyelerinin ve mahalle muhtarlarının katılımıyla kapalı oturum şeklinde “Roman Hakları Forumu“nun düzenleneceğini , 22-23 Temmuz 2022 tarihlerinde de Türkiye’nin 80 ilinden gelen Roman hakları alanında hak temelli çalışan sivil toplum örgütlerinin, aktörlerin, akademisyen ve uzmanların katıldığı ve kapalı oturum şeklinde yapılan “Roman Hakları Çalıştayı“nın düzenlendiğini ve bu çalıştayda “Roman Hakları Forumu“nda geliştirilen öneriler çerçevesinde, “İnsan Haklarına Erişimde Romanlar İçin Eşitliği Sağlamak: Eşitlik İçin Eylem Planı” önerilerinin hazırlandığını duyuruyordu.

Verilen haberlere göre, çalıştayda konuşan İzmir Büyükşehir Belediyesi Sosyal Projeler Dairesi Başkanı Anıl Kaçar,  “2016-2021 yıllarını kapsayan Roman Vatandaşlara Yönelik Strateji Belgesi geliştirildi. Ancak bu belgenin süresi doldu. Öte yandan bu süreç bağımsız izleme mekanizmasının geliştirildiği ve kamu bütçesinin ayrıldığı bir doğrultuda ilerlemedi. Romanların yaşadığı hak kayıplarında veya maruz kaldıkları ayrımcılıkta gözle görülür bir iyileşme yaşanmadı.  Kamuoyuna yansıyan ve sivil toplum örgütlerine aktarılan bilgiler ışığında Ağustos-Eylül 2022 tarihleri içerisinde Roman Strateji Belgesi ve Eylem Planı’nın (2022-2025) yayımlanacağı biliniyor. Biz de bu yüzden Roman sivil toplum örgütlerinin, Roman aktivistlerin, bu alanda hak temelli çalışan  uzman ve akademisyenlerin katılımıyla Roman Hakları Çalıştayı düzenledik. Çalıştaydaki tespit ve öneriler çerçevesinde ‘İnsan Haklarına Erişimde Romanlar için Eşitliği Sağlamak: Eşitlik İçin Eylem Planı’ hazırlandı. Roman sivil toplum kuruluşları ortaya çıkan önerileri Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na, farklı siyasi partilere ve milletvekillerine yüz yüze veya çevrim içi olarak iletiyor” diyerek yaptıkları ve yapacakları çalışmaları anlatıyordu.

Çalıştay’da hazırlanıp habere eklenen “İnsan Haklarına Erişimde Romanlar için Eşitliği Sağlamak: Eşitlik İçin Eylem Planı”nda Romanlar için sağlanacak eşitliğin temeli olarak sağlık, eğitim, barınma ve istihdam hakkının esas alındığı görülmektedir. ⁽¹⁾

Söz konusu eylem planına biraz daha ayrıntılı bakıldığı takdirde, “sağlık hakkı” kapsamında 4 stratejik hedef ve 19 alt hedefin, “eğitim hakkı” kapsamında 4 stratejik hedefin ve 32 alt hedefin, “barınma hakkı” kapsamında 3 stratejik hedef ve 11 alt hedefin, “istihdam hakkı” kapsamında 3 stratejik hedef ve 25 alt hedefin; toplam olarak 14 stratejik hedefin ve 87 alt hedefin yer aldığı;

Ayrıca bunlardan ayrı olarak, “Ayrımcılıkla mücadelenin yaygınlaştırılması ve etkili başvuru yollarının oluşturulması“, “Roman dil, tarih ve kültürü açısından haklar“, “Toplumsal cinsiyet eşitliği“, “Kapasite geliştirme Çalışmaları ve Roman Stratejik Eylem Planı’nın izlenmesi ve değerlendirilmesi” başlığı altında 5 ayrı stratejik hedefle bu hedeflerin altında yer alan 29 alt hedefin; böylelikle, söz konusu eylem planı kapsamında toplam 8 stratejik hedef ölçeğinde toplam 116 alt hedefe yer verildiği belirlenmiştir.

Şimdi gelelim bir stratejik planlama uzmanı olarak 27 sayfadan oluşan bu eylem planı önerilerinin değerlendirmesine:

1. İzmir’deki Romanlara ait bir ‘mevcut durum analizi’ bulunmamaktadır.

Hazırlanan belge başlı başına bir plan olmayıp, bir planın hedefleri arasında yer alması istenen önerilere ait olsa da, her gerçekçi, doğru, uygulanabilir ve sürdürülebilir planın altlığını oluşturan ‘mevcut durum analizi‘nden yoksundur.

Planın vizyon, misyon, temel değer, amaç, hedef ve performans göstergelerinden önce hazırlanması gereken mevcut durum analizi dediğimiz çalışma ise, planın uygulanacağı ortamın geçmişini ve mevcut durumunu ortaya koyan ayrıntılı bir tespit çalışmasıdır. Böylelikle hem hazırlanan planın amaç ve hedeflerinin o ortamın koşullarına uygun olup olmadığı sorusuna temel olur, hem de o ortama ait ihtiyaç ve sorunların belirlenmesini sağlar. Örneğin Romanların İzmir özelindeki tarihi gelişim ve yerleşimleri, nüfusları ve bu nüfusa ilişkin demografik bilgileri, ilçeler, bölgeler, semt, mahalleler ve hatta cadde-sokaklar düzlemindeki yerleşimleri, eğitim düzeyleri, mesleki dağılımları, yaşadıkları sorunlar, talep ve şikayetleriyle benzeri hususlar bu analizle ortaya konularak Romanların İzmir özelindeki durumu gösteren net bir fotoğrafın çekilmesi sağlanır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin bundan 3 yıl önce, 14 Aralık 2019 tarihinde yaptığı İstanbul Roman Çalıştayı‘na baktığımızda ise “İstanbul Roman Çalıştayı Ön Hazırlık Raporu” adıyla 73 sayfalık bilgilendirici bir raporun hazırlandığını ve kamuoyu ile paylaşıldığını görürüz. ⁽²⁾

Ama bizlere iletilen belgede böylesi bir ayrıntılı ön çalışmanın yapılmadığı gibi öneri olarak ortaya konulan hedeflerin arasında buna benzer çalışmaların hedef olarak belirlendiği görülmüştür. Oysa mevcut durumu, sorunları, şikayet ve talepleri gösteren ‘mevcut durum analizi’ planla yapılacak bir çalışma değil; planın hazırlanabilmesi için önceden yapılması gereken bir ön çalışmadır ve böylesi bir çalışma yapılmadığı sürece, öneri olarak takdim edilen hedeflerin gerçeklik ve geçerliliği tartışma konusu olacaktır.

Bu arada uzun bir süredir aklımda olan başka bir konuyu dile getirmek isterim…

Yakın zamanda değerlendirmesini yaptığım sosyolog Dr. İrfan Özet’in “İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı” isimli araştırmasında görüşme yaptığı Çağdaş Romanlar Derneği Başkanı Halit Keser, İzmir’deki Romanların 80 yılı aşkın zamandır yerleşik hayata geçtiklerini söylediğine göre⁽³⁾ ve ben de uzun bir süredir Romanların İzmir‘deki varlıklarına ilişkin tarihi bir araştırma ya da yayına rastlamadığıma göre; şayet bir bilen varsa ya da herhangi bir araştırma yapılmışsa, İzmir‘deki Romanların son 80 yılını ya da daha öncesini ortaya koyan bilimsel bir kaynağı bana bildirirse sevineceğim… Hele ki Tepecik‘teki 116 yıllık olduğu söylenen tarihi bir konak, Konak Belediyesi tarafından restore edildikten sonra, aynen “Silahhane” dedikleri yere “Sanathane” adını verdikleri gibi, o bina Romanların yaşadığı bir konak olmadığı halde Roman Kültür Merkezi adıyla açılmışsa…

2. Yetkisizlikle malûl hedef önerileri

Hazırlanan eylem planı önerilerinde, bu önerileri kabul edip plana koyacak ve uygulayacak her bir kamu otoritesine yasalarla verilmiş görev, yetki ve sorumluluklarla bunların kamu otoriteleri arasındaki dağılımının dikkate alınmadığı belirlenmiştir.

Stratejik planlama çalışmalarında, adına plan hazırlanan kamu otoritesinin yasal görev, yetki ve sorumlulukları ile o görev, yetki ve sorumluluklara dayanak olan mevzuat hükümleri tek tek belirlenerek bu yasal hükümlerle görevler arasında eşleştirmeler yapılır ve hukuki zemini olmayan görev, yetki, sorumluluk, amaç ve hedeflere hem stratejik planlarda hem de eylem planlarında yer verilmez. Daha doğrusu, değerlendirmemize konu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi Romanlar İçin Eşitlik Strateji Planı ya da ona bağlı Eşitlik İçin Eylem Planı, öncelikle o planın yapılmasını talep eden İzmir Büyükşehir Belediyesi adına hazırlanacağı için öneri olarak geliştirilen amaç ve hedeflerin, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumlulukları ile sınırlı olması, bu görev, yetki ve sorumlulukları aşan amaç ve hedeflere planda yer verilmemesi gerekir. Şayet birden fazla kamu, özel ve sivil kurumu kapsayan bir planlama yapılıyorsa, plan kapsamına giren her bir kurumdan plan hazırlama izninin alınması ve hazırlanan eylem planlarında o kurumların görev, yetki ve sorumluluklarının dikkate alınarak her bir amaç ya da hedefin hangi sürede hangi kurum tarafından yerine getirileceği belirtilmelidir. İzmir Büyükşehir Belediyesi için plan hazırlama ya da öneri alma yetkisinin kullanıldığı böylesi bir durumda ise, talepte bulunmamış ya da yetki vermemiş olan Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile bu bakanlıklara bağlı merkezi yönetim birimlerini kapsayan bir planın düzenlenmesi ya da bu önerilerin böylesi bir plana dahil edilmesi hem yasal hem de pratik nedenlerle mümkün değildir. O nedenle, planda yer alacak amaç ve hedeflerle bu amaç ve hedeflerin belirlenmesinde yararlanılacak önerilerin hazırlanmasında sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumluluk alanında olan kamu hizmetleriyle bu hizmetlerin kapsamının dikkate alınması gerekir.

Oysa incelediğimiz “Eşitlik İçin Eylem Planı Önerileri“nde “sağlık hakkı” için belirlenmiş toplam 21 hedeften 14’ünün merkezi, 7’sinin yerel yönetime, “eğitim hakkı” için belirlenmiş 32 hedeften 22’sinin merkezi, 10’unun yerel yönetime, “barınma hakkı” için belirlenmiş 11 hedeften 1’inin merkezi, 10’unun yerel yönetime, “istihdam hakkı” için belirlenmiş 25 hedeften 14’ünün merkezi, 11’inin merkezi yönetime, diğer haklar için belirlenmiş 23 hedeften 6’sının merkezi, 17’sinin yerel yönetime; toplam bütün haklar için belirlenmiş 89 hedeften 51’inin merkezi, 38’inin yerel yönetime ait hedefler olması örnektir.

Nitekim 22-23 Temmuz 2022 tarihlerinde yapılan Roman Hakları Çalıştayı‘na, İzmir dışından; Ankara, Aydın Balıkesir, Çanakkale, Denizli, Edirne, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmit, İznik, Manisa, Mersin, Sakarya, Samsun, Tekirdağ ve Van‘dan Roman hakları alanında çalışan akademisyenler, sivil toplum çalışanları ve aktivistlerin çağrılmış olması, hedeflenen stratejik planla eylem planının İzmir için değil, Türkiye için yapıldığını gösterir ki, bu da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumluluk alanı dışında kalan, amiyane bir deyimle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “haddini aşan” bir iş yaptığının göstergesidir.

3. İşbirliğinden uzak bir çalışma

İzmir Büyükşehir Belediyesi haberleriyle gazete haberlerinden öğrendiğimize göre, “Roman Hakları Forumu” ve “Roman Hakları Çalıştayı”, sadece bir daire başkanlığına bağlı bir şube müdürlüğü (İzmir Büyükşehir Belediyesi Sosyal Projeler Dairesi Eşitlik ve Kentsel Adalet Şube Müdürlüğü) ile İzmir Kent Konseyi ve merkezi İstanbul’da bulunan Eşit Haklar İçin İzleme Derneği tarafından gerçekleştirilmiş, belediyede konu ile ilgili diğer birimler bu çalışmanın dışında tutulmuştur.

Oysa 14 Aralık 2019 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen “İstanbul Roman Çalıştayı“nda daha doğru bir seçimle, belediyenin konu ile ilgili değişik birimlerinin işbirliği içinde çalıştıkları görülmektedir. Bu konu ile ilgili olarak hazırlanan İstanbul Kültür Çalıştayı Ön Raporu‘nu incelediğimiz takdirde, işbirliği içinde gerçekleştirilen ortak çalışmada yer alan paydaşların Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı ile Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı olduğunu, bu iki dairenin birlikte çalışarak böyle bir çalışmayı gerçekleştirdiğini görürüz.

4. Nasıl bir katılım?

Bugünkü yazımıza konu olan eylem planı önerileri için 2022 yılı Temmuz ayı içinde biri forum, biri de çalıştay olmak üzere iki toplantı düzenlendiği, bu toplantılardan çalıştay adı verilen birleşimin kamuoyuna va basına kapalı 80 kişilik bir toplantı olduğu görülmektedir. Forum adı verilen ilk toplantıya milletvekili, belediye meclisi ve mahalle muhtarları, çalıştay adı verilen kapalı oturuma ise sayısı 80 ile sınırlanan ve Roman hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütleriyle aktörlerin, akademisyenlerin ve uzmanların katıldığı belirtilmekle birlikte toplantılara hangi kurum temsilcilerinin ve yurttaşların katıldığı belli değildir. Çalıştay’la ilgili fotoğraflara bakıldığında ise ön sıralarda belediye bürokratlarıyla bir kaç akademisyenin yer aldığı, arka sıralarda yer alanların ise kimliklerinin belli olmadığı anlaşılmaktadır.

Ayrıca belediyedeki arkadaşlarımızdan aldığımız bilgilere göre, Amsterdam merkezli Radio Patrin‘in CEO’su ve gazeteci Bosna-Hersek vatandaşı Roman Orhan Galjus‘un başkanlık binasında danışman olarak çalışmaya başladığını öğreniyoruz.

Şimdi bu iki toplantıyı tasarlayıp gerçekleştirenlere şu soruları sormak gerekir:

📌 Milletvekillerini, belediye meclisi üyelerini ve mahalle muhtarlarını ayrı bir yerde, Roman hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütleriyle aktörleri, akademisyenleri ve uzmanları ayrı bir yerde toplamak ve sadece milletvekilleriyle belediye meclisi üyeleri ve mahalle muhtarlarından öneri alıp bunun dışında kalanların; yani, İzmir’de yaşayan ya da çalışan Romanlarla ve Roman olmayanları bu ortak çalışmasına dahil etmemek kimin aklıdır ve böylesi bir ayırım niye yapılmıştır?

📌 İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin haber metninde yer alan “kapalı toplantı” ifadesi ile basına servis edilen tek bir fotoğrafın varlığı, bu çalıştayın basına ve kamuoyuna kapalı yapıldığını göstermektedir. Konu Roman haklarıyla ve bu hakların tüm toplum kesimlerince kabul görüp toplumsallaşması olduğuna göre, bu çalıştay niye kapalı kapılar ardında yapılmıştır? Toplantının kapalı yapılmasını gerektiren şey ne olabilir?

📌 Roman Hakları Forumu ile Roman Hakları Çalıştayı‘na katılan kurum temsilcileri ve kişiler kimlerdir? İzmir dışında Ankara, Aydın Balıkesir, Çanakkale, Denizli, Edirne, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmit, İznik, Manisa, Mersin, Sakarya, Samsun, Tekirdağ ve Van‘dan geldiği söylenen ve Roman hakları alanında çalışan akademisyenler, sivil toplum çalışanları ve aktivistler kimlerdir? İzmir dışından gelen katılımcıların İzmir için hazırlanan bir plana yapabilecekleri katkıların ne olduğu düşünülmüş ve bu katkılarından hangi ölçü ve düzeyde yararlanılmıştır?

📌19 Temmuz ve 22-23 Temmuz 2022 tarihlerinde yapılan Roman Hakları Forumu‘nu ve Roman Hakları Çalıştayı‘nı düzenleyenler, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 14 Aralık 2019 tarihli İstanbul Roman Çalıştayı‘nda olduğu gibi katılımcıları ve atölye moderatörleriyle raportörleri neden açıklamamaktadır?

📌 Türkiye‘de ya da İzmir‘de yaşayan Romanlar ve onların temsilcileri yeterli görülmeyip İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne niye Bosna-Hersek vatandaşı bir Roman danışman ithal edilmiştir?

5. Akıntıya kürek çekip uygulanmayacak planlar yapmak

İşin bilimsel gereği, planlar uygulanmak üzere yapılır; ama, bizim ülkemizde, özellikle de belediyelerimizde yasak savarcasına ve yapmış olmak için göstermelik niyetlerle yapılır, plana çoğu kez uyulmaz ya da mümkünse ilk adımda değiştirilmeye çalışılır. O nedenle her resmi kurumun çöplüğe dönüşmüş bol sayıda planı, programı vardır. Yapılan planların çoğu da yukarıda belirttiğim nedenler başta olmak üzere eksik, yanlış ve yetersizdir.

Benim sivil yaşamımdaki plan hazırlığı ile ilgili bir çok gönüllü katkılarım, uygulanmayacak ya da ilk çırpıda ihlal edilecek planların hazırlığına samimi, belki de safça yaptığım yardımlarla malûldür. 2015-2019 döneminde hazırlanan İzmir Ulaşım Ana Planı ile onun hemen ardından hazırlanan İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Dönemi Stratejik Planı için yaptığım birçok yardım, katkı bu anlamda boşa gitmiş, uygulanmayan ya da plan harici yapılan işlerin kurbanı olmuştur. O nedenle de, kendimi yaşadığı olaylarla ağzı yanmış bir “katılım gazisi” olarak görüp; bundan böyle iyi niyetimin bu şekilde kötüye kullanılıp istismar edilmesine izin vermek istemem.

İşte o nedenle de, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen İzmir Roman Forumu‘na, İzmir Roman Çalıştayı‘na ya da diğer toplantılara samimi hislerle katılan sivil toplum kuruluşlarıyla kişisel katılımcıları, bir ‘gösteri nesnesi‘ olarak kullanıldıkları bu tür süreçler için daha dikkatli, daha seçici ve daha uyanık olmaları konusunda uyarıyorum. Hele ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumluluk alanına girmeyen plan hedefleri konusunda yaşayacakları hüsran konusunda…

6. Sonuç olarak,

Demokratik ortamlarda katılımcı ve demokratik yöntemlerle hazırlanan her plan, ilgili olduğu tüm tarafların katkısı ve rızası alınıp kabullenildiği takdirde onaylanıp uygulanabilir. Ancak plan hedeflerinin, kapalı kapılar ardında, planın uygulanacağı ortamın doğru ve yeterli bir ‘mevcut durum analizi‘ yapılmadan, bu konudaki sorun, şikayet ve talepler belirlenmeden, hukuki ve yönetsel ölçekte plan yapma yetkisi aşılarak, planın gerçek tarafları plan hazırlık sürecine dahil edilmeden; hele ki, İzmir merkezindeki önemli bir Roman yerleşimi olan Ege Mahallesi‘nin çevresinde lüks rezidansların yapılması yetmezmiş gibi, uzun yıllardır bekletilip en nihayetinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce ihale edilen Ege Mahallesi Kentsel Dönüşüm Projesi‘nin, o bölgedeki lüks yatırımlardan biri olan Evora İzmir projesinin müteahhidine verildiği, böylelikle, Ege Mahallesi‘nde yaşayan Romanların, soylulaştırma amaçlı bu projenin bitimiyle birlikte kentin çeperlerindeki mahallelere taşınması için senaryoların yazıldığı bir ortamda hazırlanan her plan, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin plan çöplüğüne atılmaya mahkum, kentin gerçeklerinden kopuk bir plandır… Böyle biline ve bu işi ciddiye alan iyi niyetlilere duyurula…

…………………………………………………………………………..

¹https://www.izmir.bel.tr/CKYuklenen/Duyuru/esitlik-icin-eylem-plani-onerileri2022.pdf

²https://calistay.ibb.istanbul/wp-content/uploads/2020/07/IstanbulRomanCalistayi_ Dijital.pdf

³⁾ Özet, İ. (2022) İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı, İletişim Yayınları, İstanbul.

“Mukayyet” ya da “vasi” olmak…

Ali Rıza Avcan

Daha çok eski kuşakların kullandığı “mukayyet olmak” sözcük grubu, Türkçe’de “gözetmek” ya da “korumak” anlamına gelmekte. Arapça “kayd” sözcüğünden türeyen “mukayyed” sözcüğünün anlamı ise, Ferit Develioğlu‘nun “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat‘ında “(المقيّد) 1. kayıtlı, bağlı, bağlanmış. 2. ayağında zincir ve pranga bulunan. 3. bir işe ehemmiyet (önem) veren. 4. kaydolunmuş, deftere geçirilmiş.” şeklinde açıklanmakta.

Ben bugünkü yazımda, bu sözcüğün iki farklı anlamını bir araya getirerek, “ayağında zincir ya da pranga bulunanın gözetilip korunması” anlamında kullanıp, buna örnek olduğunu düşündüğüm yaşadığım ya da tanık olduğum dört, beş olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü uzunca bir süredir karşıma çıkan bu sıkıntılı halin; bu yazıda ele alacağım “gözetme” ya da “koruma” sözcüklerinin bir adım ötesindeki “vesayet altına alma” ya da “vesayet altına girme” durumuna dönüşebileceğini; böylelikle, birilerinin başka birilerinin gözetim ya da koruması altında vesayet altına alınabileceğini düşünüyorum.

Bu durumla ilgili olarak karşılaştığım ilk örneğin, üniversitelerde yazılan yüksek lisans ve doktora tezlerinde danışman hoca ya da kürsü başkanlarına gösterilen “aşırı nezaket“in bir ürünü olduğunu söyleyebilirim. Tezi yazan öğrencinin, tezin başında yer alıp çoğu kez “teorik çerçeve” olarak adlandırılan ve tez konusu ile ilgili olarak daha önce kimin ne yapıp ne söylediği ile ilgili bölümde, muhakkak tez danışmanı ya da kürsü başkanından söz etmesi, onun bir kitap ya da makalesine atıf yapması zorunluluğu, bu “hoca vesayeti” çerçevesinde böyle bir şeyi yapılmadığı takdirde, tezin kabul görmeyeceği gerçeği, eğitimini bu düzeyde yapmış olanların kabullenip uyguladığı bir gerçektir.

Yani ayağında zincir ya da pranga olan tez öğrencisiyle onun yazdıklarına onay verecek olan tez hocası, danışmanı ya da kürsü başkanı arasındaki vesayet ilişkisi olayında olduğu gibi…

Bu sorunla ilgili olarak dikkatimi çeken ikinci örneğin, televizyonlardaki tartışma programları olduğunu söyleyebilirim. AKP’nin iktidara geldiği 2000’li yıllarda iktidara yakın televizyonların tartışma programlarında konuşmacıların arasına adeta bir “komiser” gibi yerleştirilenlerin muhalif konuşmacılara ayar vermeye çalıştığını, söylenecek aykırı bir sözü olanları engellemeye çalıştığını ya da CNNTürk‘teki programında Diyarbakır Barosu başkanı rahmetli Tahir Elçi‘yi sorduğu soruları cevaplamaya zorlayarak kamuoyu önünde linç etmeye kalkan program sunucusu Ahmet Hakan‘ın yaptıklarını hatırlıyorum. O yıllarda televizyon kanallarına çıkarılan muhalifleri bu şekilde susturmak ya da tehdit etmek mümkün olmakla birlikte; günümüzde buna gerek bile kalmadığı; adeta bütün konuşmacıların iktidara yakın ve iktidarı savunan kişilerden seçildiğini görüyoruz. Şimdi, artık eskiden olduğu gibi konuşmacıları izleyip gözetleyen, onları bir şekilde vesayet altına alanlara gerek kalmamış, konuşmacılar adeta sunucu ile birlikte bir koro gibi iktidarı güzellemeye başlamışlar, hatta kendi aralarındaki rekabet çerçevesinde, iktidarı en fazla güzelleyip yağlayan kim olacak yarışına girmişlerdir.

Aslında bu da bir tür, RTÜK, suç icat eden cumhuriyet savcıları, AKP’li troller ve dışarıdaki silahlı çetelerle ayağına zincir ya da pranga vurulmak istenen dürüst konuşmacı ile onu övecek ya da linç ederek yok edecek sunucu ve diğer konuşmacıların yer aldığı kötü bir filmin senaryosudur…

Daha sonrasında da üçüncü bir örneğe, İzmir Akdeniz Akademisi‘nin geçmiş yıllardaki sempozyumlarında, Akademi‘nin onursal başkanlığını yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin sempozyum öncesi ve sırasındaki tutum ve davranışlarıyla tanık oldum.

2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından kurulan İzmir Akdeniz Akademisi‘nin düzenlediği sempozyumlarda, sayın Tekeli‘nin sempozyum konusu ve konuşmacıları belirleme yetkisi dışında adeta konuşmacıların anlattıkları şeyleri belirleyen akademik vesayetine tanık olup; aksini yapanların ya da o “Tekeli cemaati“ne kabul edilmeyenlerin şikâyet ve sızlanmalarını sık sık dinledim. Sempozyumun bir gün öncesinden sayın Tekeli‘ye ait academia.edu sayfasında yayınlanan açılış konuşması metni ile belirlenen teorik çerçevenin sempozyum süresince yapılan konuşmalara şekil ya da ilham verdiğine sık sık tanık oldum. Tabii ki, bu sempozyumlarda, Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu gibi bu çerçeveyi dikkate almayan; hatta ele alınan konunun ya da yöntemin yetersizliğini net bir şekilde ortaya koyan konuşmalar da yapıldı; ama o cesur konuşmacıları, izleyen diğer sempozyum ve etkinliklerde bir daha göremez olduk. Üstüne üstlük her sempozyumda sayın Tekeli‘nin bütün konuşmacıları notlar alarak titizlikle izlediğini ve sempozyumun sonunda yaptığı kapanış konuşmasında, şayet o oturumda aykırı muhalif sesler çıkmışsa onları da kendi tezini doğrulayacak şekilde kullandığına tanık olduk. Böylelikle akademik vesayetin, tez yazma aşaması dışındaki cemaatleşmiş başka bir türünü de sayın Tekeli sayesinde görüp öğrenmiş olduk.

Yani ayağında zincir ya da pranga olan konuşmacıyla onun söylediklerine onay verecek olan Akademi başkanı arasındaki vesayet ilişkisinde olduğu gibi…

Ardından, tam da Georges Poulimenos isimli Yunan yazarın “Smirna Seyahat Rehberi 1922” isimli kitabını okuyup analiz ettiğim dönemde, İstanbullu Rum yazar Yorgos Theotokas‘ın İstos Yayınları‘ndan çıkan, Aralık 2021 baskısı “Leonis, Bir Dünyanın Merkezindeki Şehir İstanbul 1914-1922” isimli romanını okumaya başladım. Ancak 320 sayfalık bu romanın başında, çevirmenin 15 sayfalık açıklaması dışında, hiç de alışık olmadığımız bir şekilde İstanbul’daki Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü (IFEA) ile Türk, Osmanlı, Balkan ve Merkezi Asya Araştırmaları Merkezi‘ne (CETOBaC) bağlı olarak çalışan tarihçi Nikos Sigalas‘a ait 37 sayfalık “Gerçeklik Potansiyeli Taşıyan Bir Ütopya Leonis ya da Genç Yorgos Theotokas’ın İstanbulu” başlıklı koskocaman bilimsel bir makaleyi okumak zorunda kaldım. Romanı yayına hazırlayan Anna Maria Aslanoğlu ve Seçkin Erdi adeta romanı okumadan önce bu makaleyi okumamız konusunda bizi zorluyor, romanı bu makaleyi okuduğumuz takdirde daya iyi anlayıp yorumlayabileceğimizi bizim adımıza düşünüyordu. Bu ise hem yazar hem de okuyucu adına büyük bir haksızlıktı. Tabii ki okuyuculardan bir kısmı romanı okumadan önce ya da okuduktan sonra yazar ve dönemi hakkında tercih ettikleri başka kaynaklara başvurup ek bilgiler edinebilirlerdi; ama, yayına hazırlayanların uygun görüp önümüze koydukları bir makaleyi, kitap bedeline dahi edilen sayfaların maliyetini de dikkate alarak -belki de- hiç tercih etmeyebilir, böylelikle de bu makalenin sahibine yeni okuyucular olarak dahil edilmezdik.

Yani ayağında zincir ya da pranga olan yazar ya da okuyucuyla onun yazdıklarına onay verip kitabı basacak olan yayıncı arasındaki vesayet ilişkisinde olduğu gibi…

Son olarak da, sosyolog İrfan Özet‘in 2022 yılında yayınlanan “İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı” isimli kitabında rastladım aynı duruma. Kitabın ön yüzünde kitabın ve yazarın ismi ile kitabı yayınlayan İletişim Yayınları‘nın logosu basılı olmakla birlikte; toplam 309 sayfa olan kitabın başında Reyhan Ünal Çınar ile Tanıl Bora‘nın 25 sayfalık “Kulturkampf/Kültür Savaşı ve AKP İktidarı” başlıklı korsan makalesini okumak zorunda kaldım. İzmir’le ilgili böylesi yeni ve bence önemli bir araştırma kitabının başına niye kitabın yazarı dışındaki iki ayrı kişinin birlikte yazdığı bir makale eklenir, açıkçası anlamış değilim… Yoksa kitabın yazarı, aynı kitabın editörü tarafından bu makalede yer alan konuları, kitabın içinde ele alıp irdeleyecek kadar bilgili, deneyimli ve tecrübeli mi bulunmamıştı ya da makalede yazılı olan yorum ve değerlendirmeleri araştırma metninde kullanmak mı istememişti? Tanıl Bora ve arkadaşı bu makaleyi kendisine ait olmayan bu kitapta değil de, herhangi bir dergide, örneğin her zaman yazdığı Birikim‘de ya da kendi kitaplarında yayınlayamazlar mıydı?

Açıkçası bu olayda da yazara ve okura büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Evet, kitabın başında yazarın güvendiği, saygı duyduğu, ele aldığı konuların uzmanı olan birinin bir giriş yazısı yazması bilinen ve beklenen bir davranıştır. Ama bu yazının, başka bir yazarla birlikte yazılan 25 sayfalık bir makaleye dönüşmesi de garip, beklenmeyen bir durumdur. Şayet benim gibi Tanıl Bora yazılarını okumak istemeyen biri, belki bu makalede kitabın konusu ile ilgili bir şey vardır düşüncesiyle makaleyi okumak zorunda kalıyorsa; ortada para verip kitabı satın alan okurun kandırılması, en azından istismar edilmesinden rahatlıkla söz edilebilir. Hele ki, Tanıl Bora gibi, söz konusu makalede AKP dönemini analiz ederken kendisinin ve Birikim Dergisi/İletişim Yayınları grubunun yaptıklarından; özellikle de Ergenekon davaları, 2010 Anayasa Referandumu sırasında ortaya koydukları, “yetmez ama evet” tavrı konusunda tek bir sözcük bile etmeyen biri yıllar önce söyleyip haklı çıkmadığı birçok konuda, bu yazarın kitabının başına koyduğu makale ile kendini aklayıp haklı çıkarmaya çalışıyorsa…

Burada yazara da bir çift sözüm olacak…. Kapağında sadece kendi isminin yer aldığı, kendisine ait bir kitapta editör de olsa başka bir yazara ait uzun bir makalenin eklemesine izin vermiş olması, aslında İzmir ölçeğinde ele alıp araştırdığı önemli bir konuda sanki başka birinin yorum ya da desteğine ihtiyacı varmış gibi bir durumun ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Yani ayağında zincir ya da pranga olan yazar ya da okuyucuyla onun yazdıklarına onay verip kitabı basacak olan yayıncı arasındaki vesayet ilişkisinde olduğu gibi…

Bu arada söylemeden geçmeyeyim; söz konusu kitabın İrfan Özet‘e ait 269 sayfalık bölümünü halen okuyorum ve okumam bittiği zaman kendimce bir değerlendirmesini yapıp sizlerle paylaşacağım…

Çok bilinmeyenli bir denklem…

Ali Rıza Avcan

Tüm belediyeler ve bugünkü yazımızın odağına oturtacağımız Konak Belediyesi de bir kamu kurumudur. Kamunun yararını gözeterek kamu hukuku çerçevesinde görev yapan bir kamu tüzel kişisidir. O nedenle de, belediyelerin ve özelinde Konak Belediyesi‘nin kamu yararını gözeterek hizmet etmesini bekleriz. Nitekim son aylarda Konak Belediyesi tarafından hazırlanan 1/1000 ölçekli Gültepe ve Beştepeler imar planı düzenlemelerinin İzmir 4. İdare Mahkemesi tarafından iptal edilme gerekçelerinden biri de, söz konusu mahkeme kararında planların düzenlenmesinde Konak Belediyesi‘nce kamu yararı ilkesinin dikkate alınmayışı ile ilgili olduğu gözlerden kaçmamıştır.

Bu anlamda bir kamu kurumu olan belediyelerin ve özelinde Konak Belediyesi‘nin kamu yararını gözeterek gerçekleştireceği tüm kamu hizmetlerinde kamu zararına yol açmaması, kamuya; yani bizlere ya da topluma ait olan kamu kaynaklarını, kamu zararına neden olmamak için ‘yerinde‘, ‘tasarruflu‘, ‘etkili‘ ve ‘verimli‘ kullanması gerekir.

10 Aralık 2003 tarih, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu‘nun “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinin (g) fıkrasına göre, “kamu kaynağı” sözcüğü “borçlanma suretiyle elde edilen imkânlar dahil kamuya ait gelirler, taşınır ve taşınmazlar, hesaplarda bulunan para, alacak ve haklar ile her türlü değerleri” kapsamaktadır. Bu çerçevede borçlanma suretiyle elde edilenler de dahil olmak üzere kamuya ait her türlü gelirler, taşınır ve taşınmaz mallar, hesaplarda bulunan para, alacak ve haklar, kamu mülkiyetindeki her türlü bilgi, belge, fikir ve sanat eserleri bir değer, bir kamu kaynağı olarak kamu kurumlarına, özelimizde belediyelere ve Konak Belediyesi‘ne aittir.

Hangi değerlerin fikir ve sanat eseri olduğu ise, 5 Aralık 1951 tarih, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu‘nun 2, 3, 4, 5, 6 ve 7. maddelerinde ayrıntılı olarak gösterilmiştir. Bu kanunun “güzel sanat eserleri” başlıklı 4. maddesine biraz daha ayrıntılı bakıldığı takdirde, her türlü grafik eserin; yani, belediyelere ait logoların hem 5018, hem de 5846 sayılı kanunlarla korunan ilgili kamu kurumuna ait fikir ve sanat eserlerinden olduğunu görürüz. (1)

Bu nedenle kamu kurum ve kuruluşlarının görsel kimliğini gösteren isim, marka ve logoların kullanımı, kamu kurum ve kuruluşlarının önceden belirlediği esas ve usuller çerçevesinde, özel izne tabi olup, aklına gelen herkes tarafından rahatlıkla kullanılamaz. Özellikle de bir takım kurum, kuruluş ve kişilerin para kazanmasına, kar elde etmesine ya da farklı bir şekilde menfaat temin etmesine dayalı ticari mal ve hizmetler söz konusu olduğunda. O nedenle kurumsal kimliği oluşmuş kurum ve kuruluşlarda o kuruma ait görsel kimliğin kim ya da kimler tarafından nasıl kullanılacağı, bu konudaki izin ve uygulamaların nasıl yapılacağı özel yönetmelik, yönerge ya da genelgelerle düzenlenir. Bunun en iyi örneği de Marmara Üniversitesi Kurumsal İletişim Koordinatörlüğü tarafından hazırlanan 2018/01 sayılı iç genelgedir. (2)

Bu konudaki diğer bir iyi örnek ise, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘na aittir. Söz konusu bakanlık kendisine ait İnternet sitesinin “Site Kullanım Koşulları (Yasal Uyarı)” başlıklı bölümünde;

Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim, görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.) Kültür ve Turizm Bakanlığı’na (Bakanlık) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Bakanlık ilgili yasal işlem başlatma hakkına sahiptir.” şeklinde bir uyarıya yer verilmektedir. (3)

Ayrıca 10 Ocak 2015 tarih, 29232 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği“nin “Tanımlar” başlığını taşıyan 4. maddesine göre, “örtülü reklam” sözcüğü, “Reklam olduğu açıkça belirtilmeksizin yazı, haber, yayın ve programlarda, mal veya hizmetlere ilişkin isim, marka, logo ya da diğer ayırt edici şekil veya ifadelerle ticaret unvanı ya da işletme adlarının reklam yapmak amacıyla yer almasını ve tanıtıcı mahiyette sunulmasını” anlamına geldiğini belirtip; aynı yönetmeliğin 6. maddesinin 4. fıkrasına göre, “Herhangi bir mecrada yayınlanan yazı, yayın ve program ile özdeşleşmiş bir başlık, logo, set veya müziğin bir reklamda kullanılması halinde, söz konusu mesajın reklam olduğu tüketiciler tarafından kolaylıkla fark edilebilir olmalıdır.” demektedir.

Kamu kurumu“, “kamu yararı“, “kamu kaynağı“, “kamu zararı“, “kamu hizmeti“, “kamu hukuku” ve “kamu malı” gibi sözcüklerin anlamı ve kamusal alandaki kullanımları ile ilgili açıklamalardan sonra gelelim işin Konak Belediyesi ile ilgili yanına…

Bildiğiniz gibi geçtiğimiz aylarda Yunan yazar George (Yorgo) Poulimenos tarafından yazılan “Smirna, Seyahat Rehberi 1922” isimli kitabın Türkçe’ye çevrilmesinden sonra Altay Spor Eğitim Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren Altay Tarih Araştırmaları Merkezi tarafından Yakın Yayınları‘na bastırılarak tanesi 120 liradan satışa sunulmuştu. Yazarın İzmir‘de olduğu 8 Nisan 2022 tarihinde Altay Spor Kulübü‘nde, Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un katılımıyla bu kitabın tanıtım toplantısı düzenlenmiş, ardından da Yakın Kitabevi‘nde bir imza günü düzenlenmişti.

Sonrasında da, 18 Mayıs 2022 tarihli “1922 İzmir: cennet mi; yoksa, cehennem mi?“, 31 Mayıs 2022 tarihli “Προσθήκη: Σμύρνη 1922, Παράδεισος ή Κόλαση?” ve 13 Haziran 2022 tarihli “işgal ve savaşlar şehrin, uygarlığın ve insanlığın düşmanıdır…” başlıklı üç ayrı yazı ile kitap ve yazarı hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmıştım.

Birbiri ile bağlantılı bu üç yazı sonrasında artık bu kitap hakkında yazılacak tek bir satır kitabın reklamı olur düşüncesiyle yazılarıma ara vermiştim ki, aklıma birden bu kitabın baş kısmında Konak Belediyesi‘ne ait logo ile “Konak Belediyesi’nin değerli katkılarıyla” ifadesine yer verilen tam bir sayfanın Konak Belediyesi‘ne; yani bizim ödediğimiz vergi ve ücretlerle oluşan kamu kaynakları açısından kaç paraya mal olduğunu öğrenme fikri geldi. Evet, Konak Belediyesi bu ifade karşılığında kitabın çevirisine ve basımına acaba kaç lira harcamıştı?

Daha önce Konak Belediyesi‘ne giderek elden verdiğim 7 Şubat 2020 tarihli dilekçeye verilen cevabın, ilgili servisteki görevlilerden aldığım bilgiye göre Konak Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Yunak tarafından el konulup tarafıma gönderilmediğini bildiğim için bu kez Konak Belediyesi yerine Bilgi Edinme Kanunu ve Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde CİMER kanalıyla soru sormayı tercih ettim. CİMER‘i tercih etmemin diğer bir nedeni de, sonrasında yapılan birtakım dedikodularda ifade edildiği gibi Konak Belediyesi‘ni şikayet etmek değil, Konak Belediyesi tarafından bilinip de kamuoyu tarafından bilinmeyen bir konudaki doğru bilgiye ulaşma isteğiydi.

14 Haziran 2022 tarihinde 2202720522 başvuru numarasıyla “Georges Poulimenos’a ait “Smirna 1922 Rehber” isimli kitabın tercümesi ve basımı için ne miktarda ödeme yapıldığı hususunu İzmir’in Konak Belediye Başkanlığı’ndan öğrenmek istiyorum.” diyerek başvurumu yaptım.

4 Temmuz 2022 tarihinde Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü‘nden gelen cevap ise aynen şu şekildeydi: “14/06/2022 Tarih ve 2202720522 sayılı evrağınıza cevaben Sayın: İsmi Gizli Smirna 1922 Rehber isimli kitap Altay Spor Eğitim Vakfı  bünyesinde yer alan Altay Tarih Araştırmaları Merkez’ince tercüme ettirilip Yakın Kitabevi tarafından basılmıştır. Baskı ve Tercüme için Belediyemizce  herhangi bir ödeme yapılmamıştır. Bilginize

Evet, bana verdikleri cevapta “biz bu kitabın baskı ve tercümesi için herhangi bir ödeme yapmadık” diyorlardı. Bu arada ayrıca ve özellikle de şunu belirteyim ki, bu soruyu sorarken CİMER‘e kimliğimle ilgili tüm bilgileri verdim ve bu bilgilerin soruyu cevaplayacak olan diğer tarafça bilinmemesi için herhangi bir talepte bulunmadım. Oysa bana verilen cevapta “İsmi gizli” gibi anlamsız ve yakışıksız bir ifade bulunmakla birlikte, soruyu soranın ben olduğumu cümle aleme ve Konak Belediye Başkanı Abdül Batur ile Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Abdullah Tunalı‘ya buradan açıkça duyuruyor ve demokratik haklarımı sonuna kadar kullandığım için gizlenmeyi de hiç düşünmüyorum.

Ama söz konusu kitabın numaralanmamış baştan dördüncü sayfasında Konak Belediyesi logosuyla “Konak Belediyesi” isminin altında yazılmış olan “Konak Belediyesi’nin değerli katkılarıyla” ifadesiyle, “biz belediye olarak bu kitabın tercümesine ve baskısına ödeme yapmadık” ifadesini bir araya getirip anlamakta bayağı bir zorlanıyorum. Ben bu kitabın tercümesine ve baskısına katkıda bulunmadım derken, o kitabın tanıtım toplantısında o belediyenin başkanı cism-i gövdesiyle yer alıp konuşmuş olması ile söz konusu kitabın ilk sayfalarından birinde “değerli” olduğu söylenen katkılardan söz edilmiş olmasını bir araya getirip yorumlamakta zorlanıyorum. Kitaba yazılanla bana verilen cevap arasında, açıklanmadığı ya da açıklamaktan kaçınılan üçüncü bir nokta olduğunu tahmin ettiğim için bu çok bilinmeyenli denklemin kolaylıkla çözülemeyeceğine inanıyorum.

Yazarın İzmir‘de bulunduğu üç günlük konaklama bedeli belki bu “değerli katkı” çerçevesinde Konak Belediyesi‘nce ödenmiştir diyeceğim; ama, bu harcamanın, konuyla hiç ilgisi olmayan bir arkadaşım tarafından fazlasıyla ödendiğini de biliyorum. Diğer yandan da, bu kitabın Altay Spor Eğitim Vakfı‘na verilen telif hakkı çerçevesinde tercüme edilip basılması dışında başka bir harcama kalemi olabilir de, ben mi bilmiyorum diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Belki de, çoğu belediyede olduğu gibi yaptığı katkıların bedelini bir belediye şirketine ya da belediye ile devamlı iş yapan bir kuruma ve şahsa ödetmiş olabilir diye düşünüyorum… Ara ara da, bütün iyi niyetimle belki belediye başkanının bu kitabı yayına hazırlayıp basanların sırtını sıvazlayıp başarılar dilemesi anlamına geliyor olabilir diye düşünmekten de kendimi alamıyorum…

Sahi, hem kitapta hem de aşağıdaki Youtube linkindeki videoda George (Yorgo) Poulimenos tarafından dile getirilen Konak Belediyesi’nin verdiği “değerli katkılar” ya da teşekküre konu olan “destekler” nedir ki; bir koskocaman beyaz sayfada yazılma ihtiyacı duyulmuş, kitabın tanıtım toplantısında George Poulimenos tarafından ifade edilmiştir? Bu ifadeler, bana CİMER kanalıyla verilen cevap sonrasında ne anlama gelmektedir? Yoksa bu kitabın ilk sayfalarına bir belediyenin adını ve logosunu koyup katkıda bulunduğu ya da destek verdiği gibi bir izlenim yaratılarak o kitabın daha çok satması, daha çok okunması, daha fazla değer kazanıp kamuoyunda daha fazla ses getirmesi için “örtülü reklam” mı yapılmıştır? Bilemiyorum…

Video 7 dakika 45 saniye – George Poulimenos: “…ve tabii ki Konak Belediyesi’ne ve Belediye Başkanına teşekkür etmek istiyorum, bu kitabın hazırlanması için büyük destek verdi.” (Çeviri: Teodora Hacudi)

Ama bunun da, yukarıda yazıp çizdiğimiz kanunlar, yönetmelikler çerçevesinde mümkün olmadığını, kamuya ait isim ve logoların “örtülü reklam” şeklinde gelişigüzel kullanılamayacağını, bunun önceden belirlenmiş kurallar çerçevesinde izin alınarak ve bedeli ödenmek suretiyle yapılabileceğini, bir belediye başkanının bu mevzuat hükümlerini dikkate almaksızın böyle bir şeye izin ya da onay vermeyeceğini biliyor; daha doğrusu, tahmin ediyorum.

CİMER kanalıyla bana gönderilen, “baskı ve tercüme için herhangi bir ödeme yapılmamıştır” cevabıyla,

Yoksa, koskocaman boş bir sayfanın alt kısmına yerleştirilen ve “değerli” olarak nitelendirilen katkı sözcüğü ile başka bir “şey” mi anlatılmak isteniyor ya da,

Böyle bir katkı, gerçek anlamda hiç yapılmamış ama yapılmış gibi bir ifade mi kullanıldı demek isteniyor, inanın hiç anlamıyorum…

Şimdi buradan açık açık yazıyorum ki, aklımı karıştıran bu durumla ilgili yeni soruları Konak Belediyesi’nin 2020-2024 Dönemi Stratejik Planı‘nın 2. sayfasında Konak Belediyesi‘nin temel değeri olarak yazılmış olan “şeffaf ve hesap verebilir yönetim anlayışı” çerçevesinde, yine aynı şekilde CİMER kanalıyla Konak Belediye Başkanlığı‘na soracağım ve verdikleri cevabı da burada sizlerle paylaşacağım…

Sanırım bu kez şimdiye kadar yazılıp söylenenlerle uyuşan, birbirini bütünleyen doğru yanıtları verirler…

Hep birlikte göreceğiz…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

(1) Pehlivan, S. (2020) “Devlet Kurumlarında Görsel Kimlik: Türkiye Cumhuriyeti Bakanlık Logolarında Dönüşüm“, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Ekim 2020, Cilt 19, Sayı 26, s.2191-2203

(2) https://kurumsaliletisim.marmara.edu.tr/koordinatorluk/kurumsal-logo-kullanim-usul-ve-esaslari-ic-genelgesi (Erişim Tarihi: 06.07.2022)

(3)https://pgm.ktb.gov.tr/TR-136926/site-kullanim-kosullari-yasal-uyari.html#:~:text=1.%20Bu%20İnternet%20Sitesinde%20yer,Kullanım%20Koşulları”%20kabul%20edilmiş%20sayılır. (Erişim Tarihi: 06.07.2022)

Bay “yetmez ama evetçi”yi, takdimimdir…

Ali Rıza Avcan

İzmir‘de; özellikle de Bornova‘da sessiz sedasız bir şeyler oluyor ve şayet bu gelişmeleri dışarıdan tarafsız bir gözle izlerseniz, gelişmelerin içinde yer alan kişi ve kurumlar arasında ilginç bağlantılar kurulduğunu, adeta ince ince dantel gibi bir ağ oluşturulduğunu görürsünüz… Hem de eğitim, sinema, kültür, sanat ve hak mücadelesi gibi çoğu insan için tartışılamayacak kadar önemli olan masum konular öne alınmak suretiyle…

Size bugünkü yazımda 13 Ekim 2020 tarihinde Bornova‘da kurulan ve içinde bulunduğumuz tarih itibariyle Bornova‘daki 12 vakıftan biri olan Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı, kısa adıyla BAYETAV‘dan, BAYETAV‘ın genel koordinatörü Prof. Dr. Ferhat Kentel‘den ve BAYETAV‘ın işbirliği içinde olduğu kurum, kuruluş ve kişilerden söz edip dikkatinizi bu noktaya çekmek istiyorum.

BAYETAV‘ın İnternet sitesinde (www.bayetav.org) yayınlanan vakıf senedine göre, Ali Rıza Çelik ve eşi Serap Baş Çelik tarafından kurulan vakfın amacı; “ülkemizdeki eğitim sisteminin bilimsellik, akılcılık, eşitlik, demokratlık, niteliklilik, özgünlük ve yaygınlık niteliklerini kazanarak kurumsallaşmasına katkıda bulunmak, çocuklarımızın okul öncesi dâhil olmak üzere eğitim ve öğretimlerinin her aşamasında bu ilkeler doğrultusunda akılcı, sağduyulu, özgüven sahibi, düşünen, sorgulayan, kendi iç yaratıcığını harekete geçirebilen, barışçı, farklı düşünce ve inançlara saygılı bireyler olarak yetişmelerini sağlamak, toplumsal yaşamın tüm alanlarına ilişkin olarak her türlü araştırmanın ortam, kurum ve araçlarını yaratarak toplumsal gelişme ve teknoloji ilişkileri dâhil her türlü araştırma ve incelemeyi yapmak ve yaptırmak” şeklinde belirlenmiş.

Aynı vakıf senedinin ‘Başlangıç‘ bölümünde yer alan,

İnsanlık var olduğundan beri eşitsizlikler ve adaletsizlikler de var oldu. Modern dünyada bu daha da artmakta. Pandemi süreci (Covid-19) bunu daha da keskinleştirdi.

Dünyada hızla bozulan gelir dağılımı ve toplumsal eşitsizlikler bir arada yaşama olanaklarını hızla daraltıyor. İnsanları insanlaştıran en önemli erdemlerden biri, insanın kendisi dışındaki insanları da düşünme ve onlar için çaba gösterme gücüdür.

Bu vakfın kuruluş amacı da eşitsizliklere, adaletsizliklere, bir arada yaşama kültürünün hızla
zedelenmesine yol açan bu süreçte, kısıtlı olanakları olan bireylere de iyi bir eğitim olanağı sağlamak, böylelikle eşitsizlik ve adaletsizlikleri en aza indirmek, bir arada yaşama olanaklarını çok daha fazla artırmak düşüncesidir.

Biz de bu zorluklar içinde ülkemizin bize sunduğu eğitim olanakları ve ailemizin verdiği düzgün ahlakla belirli bir başarıya ulaştık.

Bu vakfın en önemli amaçlarından biri de bu topraklardan aldıklarımızı çoğaltarak ülkemize borç öder gibi yeniden geri verme sorumluluğudur.

Ardıllarımızın da aynı erdemli yollardan yürümesi dileğiyle..” şeklindeki bir ifadeye ver verilerek söz konusu vakfın amaç ve hedefleri sıralanmıştır.

Ayrıca “Manifesto” adı verilen diğer bir temel belgede, “derin eşitsizlik, adaletsizlik ve ayrımcılıklarla yarılıp birbirlerinin acısına, endişesine, olumsuz koşullarına duyarsız, sorumsuz, bunlar karşısında kaygı duyanların bile ortak dil ve eylem oluşturamadığı, güç birliği geliştiremediği günlerde yaşıyoruz” deniliyor olmasına karşın; bu eşitsizliklerin maddi kaynağı olan kapitalist sistemden, onun yarattığı eşitsizliklerden tek bir söz bile etmeden, sanki tüm eşitsizlikler iyi bir eğitim olanağına sahip olmakla giderilecekmiş gibi, bu eşitsizlik, adaletsizlik ve ayrımcılığın emek ve sermaye arasındaki derin çelişki ve çatışmadan kaynaklandığı belirtilmeksizin; ‘diğerkâmlık‘, ‘farklılıklara ve emeğe saygı‘, ‘dayanışma‘, ‘tevazu‘, ‘eşitlik, ‘özgürlük’, ‘sorumluluk‘, ‘dürüstlük‘, ‘üretkenlik‘, ‘iyimserlik‘ ve ‘umut‘ gibi kişisel insani özellik ve değerler üzerinden eğitim, bilgi, sanat ve politika üretimi konularında adımlar atılacağı, benzer çabalar içerisinde olan kişi ve kurumlarla iş ve güç birliği yapılıp ilişkilerin geliştirileceği belirtiliyor.

Nitekim vakfın 2021 yılının Ağustos ayında oluşturulan ve 26 Haziran 2022 tarihi itibariyle 378 takipçisi olan Twitter hesabındaki paylaşımlar üzerinden yaptığımız ilk incelemeye göre, Bornova Belediyesi, İnci Holding Vakfı, Ege Çağdaş Eğitim Vakfı (EÇEV), Zühtü-Mevlüt Çelik MTA Lisesi, Konda Araştırma, Kemalpaşa Belediyesi, İzmir Kent Konseyi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği gibi kurum ve kuruluşlarla yaptıkları işbirliği ve ortak çalışmalar çerçevesinde halka açık ücretsiz konserler düzenlediği, kendilerine tahsis edilen lüks ortamlarda “Mekânlar ve İnsanlar” sergisi gibi sergiler açtığı, “Hayvan Etiği ve Feminizm“, “Eğitimde Çok Kimliklilik: Fırsatlar ve Zorluklar” ve “Gıda, Ekoloji ve Toplumsal Barış“, “Siyasi Ekoloji” başlıklı toplantılar düzenlediği, Konda Araştırma şirketinin sahibi Bekir Ağırdır ve İstanbul merkezli SAM Araştırma Danışmanlık şirketi ile birlikte “Türkiye’de Bir Arada Yaşarız” araştırmasını yaptığı, Friedrich Ebert Vakfı tarafından desteklenen Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından Diyarbakır‘da düzenlenen etkinliklere katıldığı, Ali Babacan‘ın genel başkanı olduğu Deva Partisi yetkililerini misafir olarak kabul ettiği görülmektedir.

Yukarıda yazılı olan anlatımlardan görülebileceği gibi, vakfın kuruluş amacı, eğitim sistemindeki eşitsizlik ve adaletsizlikleri en aza indirmek, bir arada yaşama olanaklarını çok daha fazla arttırmak gibi hepimizin üzerinde uzlaşıp altına imza atabileceğimiz; hatta destek vermek isteyeceğimiz konularla ilgili…

Peki o halde bu iyi, güzel ve yararlı amaç ve hedeflere kimlerle ve ne şekilde ulaşmak istiyorlar?

Bayetav Vakfı‘nın kurucularından 1963, Akseki doğumlu işadamı Ali Rıza Çelik aynı zamanda 5 Şubat 2020 tarihinde açılan Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi Zülfü-Mevlüt Çelik Mesleki ve Anadolu Meslek Lisesi‘ni annesi ve babası adına yaptırmış becerikli bir sermayedar. Ailesi, kendisi 6 aylıkken Akseki‘den Tire‘nin Halkapınar köyüne taşınmış. 1986 yılında İstanbul Orman Fakültesi Tütün Teknoloji Mühendisliği Bölümü‘nden mezun olmuş ve bir süre tütün eksperi olarak çalışmış. Kendisi, 2004 yılında kurduğu Bornova‘daki Adalya Kafe’yi işletirken önce 2007 yılında Orhan Atilla ve Ali Aluç ile birlikte Abdülgani Sevinç ve İsrail uyruklu Ahmed Saada‘dan satın aldığı 50.000.-TL. sermayeli Smyrna Tobacco isimli şirketle (www.smyrnatobacco.com.tr) Rosanna marka aromalı nargile tütünlerini üretmeye başlamış ve şirketteki hissesini 2016 yılında tek ortak Orhan Atilla‘ya devretmiş, daha sonra 2016 yılında tek ortaklı Ege Efe Yatırım Limited Şirketi ile yine tek ortaklı ve 2.000.000.- TL. sermayeli Adalya Tobacco Ltd. (www.adalyatobacco.com.tr) isimli şirketleri kurup 2017’de Kemalpaşa‘daki fabrikayı açan ve beş yıl gibi oldukça kısa bir süre içinde dünyanın 46 ülkesine aromalı nargile tütünü ihraç ederek, adeta Amerikan Rüyası hikayesinin; yani, “çok çalışma ile başarı, refah ve şöhretin yakalanabileceği” fikrinin İzmir örneğini oluşturan ve devamlı olarak anlattığı kendi yaşam öyküsü üzerinden bizim buna inanmamızı isteyen; ayrıca, bu çerçevede, tabii ki ödeyeceği verginden düşmek suretiyle hayır niyetine milyon liralık okullar yaptıran, vakıflar kurup kesenin ağzını açan bir nargile tütünü sanayici ve ihracatçısı.

Adalya Tobacco Tütün Mamulleri Sanayi Ticaret Limited Şirketi bugün itibariyle 15.000.000.-TL. sermayeye sahip. Bu şirketin tek ortağı olan Ege Efe Yatırım Limited Şirketi ise sermayesinin % 94’üne Ali Rıza Çelik‘in, % 6’sına eşi Serap Baş Çelik‘in ortak olduğu toplam 9.500.000.-TL: sermayeli ikinci bir şirket. Bu durumda, Ali Rıza Çelik ve eşi Serap Baş Çelik‘in dünyanın 46 ülkesi ile yaptıkları aromalı nargile tütün üretim ve ticaretini 15.000.000.- TL. ve 9.500.000.-TL. sermayeli bu iki şirketle yaptıkları anlaşılıyor. Ayrıca Ali Rıza Çelik‘in ifadesiyle, Adalya Tobacco ürünlerinin yurtiçi satışını yaparak kaçak nargile tütünü olayını engellemek amacıyla, 2016 yılında Ergül Yazıcı ve Rıza Güven Alptekin ortaklığında kurulan Fez Tobacco Tütün Mamulleri Sanayi Ticaret A.Ş. bulunuyor. Bu şirket, Adalya Tobacco‘nun ürettiği tüm aromalı tütünleri İzmir‘in Torbalı ilçesinde üretip yurtiçi satış ve pazarlamayı yapıyor. Bu şirketin ortakları 13 Mayıs 2019 tarih, 9827 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’ndeki ilama göre Hamza Alper Gümüş ve Rıza Güven Alptekin, 20 Mayıs 2019 tarih, 9832 sayılı TTSG’ndeki ilama göre Halil Boyraz ve Hamza Alper Gümüş, 2 Mart 2021 tarih, 10278 sayılı TTSG’ndeki ilama göre tek ortak olarak Halil Boyraz, 10 Ağustos 2021 tarih, 10384 sayılı TTSG’ndeki ilama göre tek ortak olarak Erzade Ercan olarak değiştirilmiş olup, Erzade Ercan halen şirketin tek ortağıdır.

Nargile tütününün genellikle ülkemizin Hatay-Samandağı bölgesinde yetiştirildiğini, son günlerde İzmir emniyetince yapılan operasyonlara konu olan kaçak tütün merkezinin Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu olduğunu bilmekle birlikte; Adalya Tobacco‘ya ait Türkçe ve İngilizce web sayfalarında nargile tütünün menşei ya da hangi bölge tütününden yapıldığı konusunda bir bilgiye yer verilmediğini; ayrıca, İzmir’de en fazla vergi veren kurumların 2019, 2020 ve 2021 yılları ile ilgili listeler yayınlanmadığı için elimizdeki 2018 yılı listesine baktığımızda, Adalya Tobacco‘nun 7.686.180,54 TL’lık kurumlar vergisi ile en fazla vergi veren 100 kurum arasında 61. sırada yer aldığını görüyoruz. (1)

Bayetav Kültür Merkezi – Fernand Pagy Levanten Köşkü

Adalya Tobacco ile Ege Efe Yatırım‘ın patronu Ali Rıza Çelik tarafından kurulan Bayetav Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı‘nın yönetim kurulunda ise Ali Rıza Çelik‘in kendisi, eğitmen olan eşi Serap Baş Çelik, akademisyen Prof. Dr. Ferhat Kentel, eski tütün eksperi Serkan Yerlikaya ve makine mühendisi Turan Yalçın‘ın görev yaptığını görüyoruz. Turan Yalçın ile Serkan Yerlikaya, aynı zamanda Adalya Tobacco‘nun da yöneticisi.

Vakfın denetim kurulu üyeleri ise, Ali Rıza Çelik‘in Adalya Tobacco‘da yönetici olarak istihdam ettiği makine mühendisi Murat Kuşaksız ile muhtemelen şirketin mali müşavirliğini yapan Harun Tunaboylu ve avukatlığını yapan avukat İlker Genç‘den oluşuyor.

Bütün bu bilgileri, Adalya Tobacco‘ya ait İnternet sayfasından ve Ali Rıza Çelik‘in çeşitli basın kuruluşlarına verdiği beyanatlarla ilgili Youtube videolarından rahatlıkla öğrenebiliyorsunuz.

Ocak 2010-Şubat 2021 döneminde, mütevelli heyet üyeleri arasında eski başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun da bulunduğu Bilim ve Sanat Vakfı tarafından kurulup, Ahmet Davutoğlu‘nun 12 Aralık 2019 tarihinde Gelecek Partisi‘ni kurarak muhalefet cephesine geçmesi ile birlikte 30 Haziran 2020 tarihinde kapatılan Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü‘nde çalışan ve 2010 yılı Anayasa referandumunda “yetmez ama evet” diyerek AKP iktidarını destekleyen akademisyenlerin en bilindiklerinden biri olan Prof. Dr. Ferhat Kentel ile Ali Rıza Çelik‘in yolunun ne zaman, nerede ve ne şekilde kesiştiği ve bu beraberliği hangi siyasi, ekonomik ya da kişisel nedenlerle bugüne kadar sürdürdükleri bilinmiyor.

Hepimizin bildiği gibi ya da bazılarımızın hatırlayacağı üzere sosyolog Dr. Ferhat Kentel, ülke siyasetini sarsan Ergenekon davalarının mimarı Taraf gazetesiyle Serbesiyet, Jineps ve Marksist.org‘da yazılar yazmış, araştırmaları TESEV ve Bilgi Üniversitesi tarafından yayınlanmış, Troçkist olarak bilinen Devrimci Sosyalist İçi Partisi (DSİP)‘e üye, bugüne kadar sürdürdüğü AKP yandaşı “evet ama yetmezci” tavrı ve dini, etnik, cinsel kimlikleri temel alan çalışmaları nedeniyle AKP muhalifleri tarafından sevilmeyen bir liberal demokrat.

Bayetav’ın “Çalışma Ekibimiz” olarak duyurduğu isimler ise çözümleyebildiğim kadarıyla Ali Rıza-Serap Baş Çelik ikilisine yakın olup Adalya Tobacco‘da çalışan mühendis kimlikli isimlerle Prof. Dr. Ferhat Kentel‘e yakın, belki de kendi ekibi olarak beraberinde getirdiği siyasi kimlikli isimlerden oluşuyor.

Çelik ailesine yakın olan ekip çalışanları, vakfın genel koordinatör yardımcılığı ile idari ve mali işlerinden sorumlu Murat Kuşaksız, eğitim koordinatörü olarak çalışan Ayzin Akgün, kütüphane ve açık mekân sorumlusu Özlem Polat, vakıf sekreteri Meriç Yavuz, mimari danışman mimar Bora Alaca ve okul öncesi eğitim danışmanı Ersin Akkurt‘dan oluşuyor. Ersin Akkurt ayrıca Bornova merkezli R.O.D. Danışmanlık şirketinin de sahibi. Bu ekibe katılan son isim ise vakfın hukuk danışmanlığını yapan avukat Sinem Gökçen Sönmez.

Genel koordinatör Prof. Dr. Ferhat Kentel‘in ekibi olarak niteleyebileceğimiz isimler ise vakfın genel koordinatörü Cuma Çiçek, toplumsal araştırmalar koordinatörü Serkan Turgut ve danışman Yiğit Ali Ekmekçi‘den oluşuyor. Bu grupta yer alan isimler genellikle yurt dışında akademik kariyer yapmış, yurtiçinde Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Artuklu Üniversitesi ya da UNDP, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu gibi uluslararası kuruluşlarda görev yapmış, Kürt ve Ermenilerle ilgili kitap ve makaleler yazmış, siyasal anlamda ‘sol liberal‘ olarak tanınan kişiler. Nitekim danışman olarak çalıştırılan Yiğit Ali Ekmekçi şu an Gezi Davası’nın sanığı olarak Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Can Atalay gibi isimlerle birlikte tutuklanmış durumda.

Seksen Bin liralık nakdi bir varlığın vakfedilmesi suretiyle kurulan BAYETAV‘a, vakıf kurucusu Ali Rıza Çelik ve eşi tarafından oldukça fazla sayıda, lüks ve İzmir‘de başka bir vakıfta pek göremediğimiz 4 ayrı çalışma mekânı tahsis edilmiş durumda. Bunlar sırasıyla şu şekilde:

Bayetav Akademik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi
Kütüphane
Açık Mekan
40 Kişilik Cep Sineması
Toplantı Salonu

1. Bornova’nın en mutena mahallerinden Evka 3‘de, Bornova Belediye Başkanı Mustafa İduğ‘un da oturduğu sokakta, içinde 1 kütüphane, 1 açık mekân, 50 kişilik cep sineması ve 1 toplantı salonu bulunan Bayetav Akademik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi binası,

2. Bornova‘nın merkezindeki Erzene Mahallesi‘nde, içinde 1 Levanten kültürü sergi alanı, 1 etkinlik/buluşma alanı ve 1 kültür kafe bulunan ve Bayetav Kültür Merkezi olarak adlandırılan Fernand Pagy Levanten Köşkü,

3. Kemalpaşa‘da geniş bir arazi içinde bulunan Çınarköy Doğa Merkezi,

4. Öğretmenlerin birlikte kendilerini geliştirmelerine olanak sağlamak amacıyla oluşturulacak bir proje kapsamında kullanılacak olan Öğretmen Köyü.

Kemalpaşa, Çınarköy Doğa Merkezi

Bayetav‘a tahsis edilen bu dört değerli gayrimenkulün ne şekilde edinildiği ya da kiralanıp kiralanmadığı bilinmemekle birlikte, bütün bunların bedelleriyle bakım, onarım ve işletme giderlerini; ayrıca, koordinatör, koordinatör yardımcısı, danışman, hukuk danışmanı, sorumlu ve sekreter olarak çalıştırılan 9 kişinin ücretlerini ve diğer genel giderleri dikkate aldığımızda karşımıza oldukça büyük bir harcama bütçesinin çıkacağını düşünmek hiç de zor olmayacaktır. Peki o halde, bunca harcamanın karşılığı hangi kaynaklardan gelmekte, hangi kurum ya da kişilerden tahsil edilen gelirler bu harcamaları karşılamaktadır?

Tabii ki bütün bu soruların, vakıflardan sorumlu kamu kurumlarınca incelenip yanıtlanması gerekir; ama bir yandan da, vakfın bugüne kadar gerçekleştirdiği onca araştırma, toplantı, etkinlik ve benzeri çalışmaların masrafları ile çalışanlara ödenen ücret, sigorta ve vergi ödemelerinin hangi kaynaklardan karşılandığı, hangi fon, vakıf ve benzerlerinden ne miktarda yardım, hibe ya da destek alındığını, Bayetav‘ın ‘Etik Kod‘ olarak ilan ettiği metin içinde yer almayan ‘şeffaflık‘ ya da ‘saydamlık‘, ‘bilgi edinme hakkı‘ ve ‘hesap verebilirlik‘ gibi ilkeler çerçevesinde kamuoyu ile paylaşılıp yaşama geçirilemez mi? Böylelikle kısa bir süre içinde başarılı olup zenginleşen bir sanayici ile onun kurduğu vakıf arasındaki ilişkiler, vakfın kuruluş amaçlarını doğrulayacak şekilde bizlerle paylaşılamaz mı?

Evet, Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı, kısa adıyla Bayetav‘ın kurulduğu 13 Ekim 2020 tarihinden bu yana geçen 1,5 yılı aşkın sürede neler yaptığını vakfa ait internet sitesi ile Facebook, Twitter ve Instagram gibi sosyal medya hesaplarını incelediğimizde;

📌Online Zoom toplantısı olarak “Yaratıcı Problem Çözme Programı: Çocukların Doğayla Bağlarını Nasıl Güçlendirebiliriz?“, Bir Arada Yaşarız Söyleşileri kapsamında “Bir Arada Yaşamak Paneli“, “Birey, Cemaat ve Toplum“, “Eğitimde Çok Kimliklilik: Fırsatlar ve Zorluklar“, “Gıda, Ekoloji ve Toplumsal Barış” toplantılarının,

📌Toplantı olarak “Nörobilim: Öğrenmeyi Yeniden Konuşmak“, “Psikoloji: İnsan Ruhunun Dinamikleri” ve “Hayvan Etiği ve Feminizm“, “Siyasi Ekoloji” toplantılarının,

📌Araştırma olarak Konda ve SAM Araştırma ile birlikte yapılan “Türkiye’de Bir Arada Yaşarız” ve Bayetav olarak tek başına yapılan “İzmirli Olmak” araştırmalarının,

📌Sergi olarak Novidies Medya Kültür Sanat A.Ş. ile birlikte yapılan “1900’lerden 2000’lere Mekanlar ve İnsanlar” sergisinin”,

📌Atölye çalışması olarak çoğu çocuk ve gençlerle yapılan “Bulutlarla Yolculuk“, “Plastiklerin İleri Dönüşümü“, “Geçmiş ile Gelecek“, “Beni Ben Yapan Şeyler“, “Sanatta Terapi” ve “Renklerin Dansı” isimli atölye çalışmalarının,

📌Söyleşi olarakİzmir, Farklılıklarla Bir Arada Yaşamak” ve “İzmirlilik Kimliği var mı?” söyleşilerinin,

📌Konser olarak Salut de Smyrne Grubu‘nun ve İnci Vakfı Çocuk Orkestrası‘nın konserleri ile Bornova Belediyesi ile işbirliği içinde Muammer Ketencoğlu, Ahura Ritim Topluluğu, Şudabap, Saksafoncu Hasan Dayı ve Orgcu Murat ve Agora Minör konserlerinin,

📌Sinema söyleşisi olarak İzmir Sinema Evi ile birlikte Bayetav Sinema Söyleşilerinin ,

📌Etkinlik olarak Ege Çağdaş Eğitim Vakfı (EÇEV) ile birlikte “Genel Ruh Sağlığına Giriş ” başlıklı etkinliğin,

📌Eğitim çalışması olarak Kemalpaşa Belediyesi ile birlikte “Etkili Anne Baba Eğitimi” başlıklı çalışmanın yapıldığı,

📌Bayetav Koordinatörü Prof. Dr. Ferhat Kentel‘in Mültecilerle Dayanışma Derneği‘nin İzmir Kent Konseyi‘nde düzenlediği “Türkiye’de ve Dünyada Mülteci olmak” başlıklı panelde ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile BM Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından düzenlenen “Ayrımcılığa Karşı Yeni Bir Söylem ve Bir Arada Yaşam Politikaları Paneli“nde Prof. Dr. Melek Göregenli ve Prof. Dr. Sevda Alankuş ile birlikte konuşmacı olarak yer aldığı,

Ayrıca Bornova Halk Eğitim Merkezi, İnci Vakfı, Ege Kültür Derneği, Eğitimde Görme Engelliler Derneği ve Derin Yoksulluk Ağı ile görüşmeler yapıldığı söylenmekte…

Şimdi gelelim Bayetav‘ın genel koordinatörü Prof. Dr. Ferhat Kentel konusuna….

Prof. Dr. Ferhat Kentel 2010 yılında yapılan ve Fethullah Gülen‘in “Mezardakilere bile evet oyu kullandırmak lazım” dediği Anayasa referandumunda, AKP tarafından önerilen değişikliklere “yetmez; ama evet” diyerek kabul oyu veren ve bunun için kampanya düzenleyerek halkın da bu şekilde davranmasını isteyen yazar Orhan Pamuk, sosyolog Nilüfer Göle, tarihçi Edhem Eldem, ekonomist Seyfettin Gürsel, siyaset bilimci Ahmet İnsel, siyasetçi Ufuk Uras, gazeteci Abdurrahman Dilipak, siyasetçi Abdüllatif Şener, yazar Adalet Ağaoğlu, yazar Ahmet Altan gibi bir kısmı yurt dışında yaşayan bir kısmı da iktidarın dümen suyunda dolaşan liberallerden sadece biri… Yani bir anlamda AKP destekçilerinden biri… 2010-2021 yılları arasında 11 yıl süreyle başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun kurduğu Şehir Üniversitesi‘nde görev yapan ve bu üniversitenin kapatılması üzerine İzmir‘e göç edip kendi ekibiyle birlikte Bayetav‘ın genel koordinatörlüğünü üstlenen ve kendisi gibi liberallerle birlikte toplantı toplantı gezip mültecilik, ayrımcılık, bir arada yaşama ve eğitim gibi konular üzerinden İzmir‘e ısınmaya çalışan, böylelikle “yetmez ama evetçi“leri unutmayan İzmir‘in ve İzmirlinin kendisini kabul etmesini uman; ayrıca, 1 Eylül 2020 tarihli Jineps gazetesindeki yazısıyla halen “On yıl sonra yetmez ama evet” demekte ısrar eden bir politikacı. (2)

Evet, sonuç olarak karşımızda İzmir açısından sessiz sedasız gelişen iki önemli olay var: 2017-2021 dönemini kapsayan 4 yıllık sürede yaptığı başarılı üretim, planlama, satış pazarlama ve ihracat hamlesi ile dünya lideri olduğunu söyleyen bir aromalı nargile tütün fabrikatörü ve bu patronun kurduğu vakıfta bir araya gelen “yetmez ama evetçi” bir ekip… “Amerikan rüyası” gibi inandırıcı olması beklenen, aromalı nargile tütünü sayesinde bir araya gelen garip bir ekip ve bu ekibin yeni İzmir maceraları…

Bakalım İzmir ve İzmirliler kendilerine layık görülüp bir yerlerden getirilen ve sıklıkla kullanılmaya başlanan bu zorlu “yetmez ama evet” lokmasını yutabilecekler mi? Hep birlikte göreceğiz….

Alıntılar

(1) Kaçak Sigaranın Bermuda Üçgeni, Türün Eksperleri Derneği, (Erişim Tarihi: 26.06.2022) http://www.tutuneksper.org.tr/dernek/basin-bildirileri/kacak-sigaranin-bermuda-ucgeni, https://www.dha.com.tr/yerel-haberler/antalya/manavgat/markette-kacak-tutun-sigara-ele-gecirildi-2081855

(2) Ferhat Kentel,On yıl sonra yetmez ama evet“, Jineps gazetesi, 1 Eylül 2020, https://jinepsgazetesi.com/2020/09/on-yil-sonra-yetmez-ama-evet/

Pazaryeri’nden bir Cittaslow Metropol yaratmak…

Ali Rıza Avcan

İzmir’in orta yeri, KonakKonak ilçesi ve onun yerel yönetimi…

Aslında eski İzmir denince ilk akla gelen yer… Tarihi saat kulesiyle, valilik ve belediye binalarıyla simgelenen, tarihi Kemeraltı Çarşısı‘yla Kadifekale eteklerinde mevzilenen bitkin, yorgun ve çökmüş eski mahallelerin çevresini sardığı tarihi kent merkezi…

Konak ilçesi, 2009 yılında Karabağlar ve Konak ilçeleri olarak ikiye ayrılmasından bu yana sürekli kan kaybediyor… İlçenin ekonomik canlılığını, kültürel varlıklarını ve mutlu geleceğini oluşturacak canlı, dinamik ve genç nüfusu devamlı olarak azalıyor, semtler, mahalleler ve evler devamlı olarak boşalıyor, tarihi yapılar yıkılıyor… Tüm Türkiye, İzmir ve İzmir’in diğer 29 ilçesinde nüfus devamlı artarken Konak‘ta 2009 yılında 411.112 olan nüfus, her yıl devam eden düzenli azalışla 2021 yılında 336.545’e iniyor. Bu haliyle Konak ilçesindeki 113 mahalleden -bir ikisi dışında- hepsi nüfus itibariyle hem yaşlanıyor hem de devamlı kan kaybediyor, ticari canlılığını, dinamizmini ve geleceğe yönelik umutlarını yitiriyor. Sürekli kan kaybından ortaya çıkacak koma hali ve onun sonucundaki hazin ölüm hali, “Kırmızı Pazartesi” gibi geleceği önceden belli olan bir yok oluşu çağrıştırıyor… ya da başka bir anlatımla, “geliyor gelmekte olan” halinin pek de iyi olmayan halini açığa çıkartıyor…

Ancak diğer yandan da nüfusun bu şekilde sürekli azalması, evlerin boş kalması ve yapıların siyasetle el ele veren mafya grupları tarafından yıkılıp ruhsatsız kaçak otoparklara dönüştürülmesi, bu bölgeleri değişik şekillerde soylulaştırıp daha zengin sınıflara pazarlamak isteyen yerli ve yabancı sermaye ile rant çevrelerinin ağzının suyunu akıtıyor… Bir yandan İstanbul sermayesinin buralardan yer aldığı dedikoduları yayılıyor, diğer yandan da İzmir sermayesinin taşeron ruhlu temsilcileri tarafından, “Aman İstanbullular gelmesin de biz yiyelim” kaygısıyla ucuza kapatılıyor ve buradaki yağmadan TARKEM ve TARKEM‘le işbirliği içinde olan oluşumlar sayesinde kahramanlık hikayeleri yazılıyor… Hem de kentteki bir kısım kültür ve sanat çevresinin ‘kiralanması‘ ya da ‘satın alınması‘ marifetiyle…

Bölgenin soylulaştırılıp zenginlere pazarlanması ile ilgili ilk hamle, hepimizin bildiği gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu zamanında, kafasının üstündeki uhrevi hâle ile her kapıyı açabilen ve kentin sermaye çevreleri ile sıkı dostluklar geliştiren başkan danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin öncülüğünde, onun kaleme aldığı İzmir Tarih Projesi ile yapıldı…

Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin, kendisinden önce yapılmış değerli birçok çalışmayı büyük bir kibirle çöpe attığı bu proje raporuna göre, 5366 sayılı yasa uyarınca 1 Ekim 2007 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı kararına ek olarak Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki 45 mahalleyi kapsayan 248 hektarlık alan, uzun adıyla “İzmir Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi“, kısa adıyla “İzmir Tarih Projesi” kapsamına alınmış ve bu bölgede yapılacak soylulaştırma çalışmalarını yürütmek amacıyla, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi dahil olmak üzere 112 adet belediye, belediye şirketi, şirket, meslek odası ve iş insanının ortak olması suretiyle TARKEM A.Ş. isimli yatırım şirketi kurulmuştu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin; ayrıca TARKEM A.Ş.’nin 2012-2022 dönemindeki faaliyetlerine bakıldığında, bu bölgede dişe dokunur herhangi bir çalışmanın yapılmadığı, bölgenin proje raporunda iddia edildiği ve tanımlandığı gibi bir “cazibe merkezi” haline getirilemediği görülecektir. Nitekim projenin 3. stratejik hedefi, bölgedeki gereksiz boşalmalara karşı çıkılmasını öngördüğü halde, 2012-2022 döneminde projenin uygulandığı 45 mahallede, tüm Konak ilçesinde görülenden daha fazla bir nüfus kaybı yaşanmış, 2012’de endeks değeri 100 olarak kabul edilen 62.324 olan nüfus, 2021 yılında endeks değeri olarak 60,09’a, sayısal olarak 37.448’e gerilemiş, proje alanı kovboy filmlerindeki hayalet kasabalar gibi insansız, çocuksuz ve hatta gece nüfusu olmayan mahalleler haline gelmiştir.

2012-2022 dönemi çalışmalarının sonucunda ortaya çıkan büyük başarısızlık, bu kez 248 hektarlık alanın bütününde değil de; bunun sadece % 1,64’ünü oluşturan 57.079,98 metrekarelik alana sahip ve devamlı nüfus kaybı nedeniyle 2021 yılı itibariyle 1.090 nüfusa sahip Basmane, Pazaryeri Mahallesi‘nde bir Cittaslow Metropol oluşturulması düşüncesiyle ikinci bir girişimde bulunulması suretiyle ortaya çıkmıştır. Bundan da anlaşılan tek şey, geriye kalan iki yıllık icraat süresinde 248 hektarlık alanın bütünü ile değil, hedef küçültülerek bunun sadece % 1,64’ünü oluşturan 5,71 hektarlık alandaki bir mahalle ile yetinileceğidir.

28 Nisan 2022 tarihinde Konak Belediye Başkanı Abdül Batur ve kalabalık bir grupla birlikte Pazaryeri Mahallesi‘ni başındaki kasketle ziyaret eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, burada gazetecilere verdiği demeçte, “Cittaslow Metropol, dünyanın umutlu şehirlerinin simgesidir. İzmir umudun şehridir. Sakinleşmeye Agora’dan başladık. Şehrimizde adaleti ve refahı herkes için çoğaltmak, birinci önceliğimiz. Cittaslow Metropol, bedenlerimizi, duygularımızı ve düşüncelerimizi özgürleştirmek için attığımız bir adımdır” diyerek “Toplum“, “Kentsel direnç“, “Herkes için gıda“, “İyi yönetişim“, “Hareketlilik” ve “Cittaslow Mahalleleri” gibi 6 ana teması olan İzmir’deki Cittaslow Metropol hareketine Basmane‘nin Pazaryeri Mahallesi‘nden başlanacağını duyurmuştu.

Söyleminde “Ulaşım” yerine “Hareketlilik“, “Yönetim” yerine “İyi Yönetişim“, “Ulaşılabilir gıda” yerine “Herkes için gıda” gibi neoliberal alfabenin sözcüklerini kullanan bu yeni Cittaslow Metropol kavramı, hepimiz için yeni, yeni olduğu için de bilinmeyen bir olgu. Ayrıca Cittaslow konusunda şimdiye kadar söylenip de Metropol olgusuna ters düşen, bu tersliğin farkında olduğu için de Cittaslow iddiasıyla ilgili kavramlarla Metropolü tanımlayan kavramları bir araya getirmeye çalışan, bu birbirine ters iki özelliği gerçeklik ötesi bir şekilde bir araya getirmenin gerekçesini açıklamakta zorlanılan bir durum. Ana tema olarak belirlendiği söylenen kavramlar ise, neoliberal kent anlayışını oluşturan kavramlardan oluşuyor. O nedenle, söylenen ya da yazılanların yeni bir şey içermediği de ortada. Mustafa Tunç Soyer‘in bir ilçe olan Seferihisar‘dan sonra 4-4,5 milyonluk bir metropolün belediye başkanı olması ile birlikte, ülkemiz ve dünyadaki başarısız uygulamaları ile bilinen Cittaslow markasını, adeta kendisi için ısmarlanan bir elbise gibi parlatmasıyla ortaya atılan bu yeni Cittaslow Metropol markasının uygulamada nasıl bir şekil alacağı da bilinmiyor.

Gelelim Basmane, Pazaryeri Mahallesi‘ne. Pazaryeri Mahallesi Konak İlçesi’nin 113 mahallesi arasında büyüklük itibariyle 82. sırasında, İzmir Tarih Projesi‘nin uygulandığı 45 mahallesi arasında da 17. sırasında yer alan küçük bir mahalle. Etrafı doğudan nüfusu 775 olan Altınordu, kuzeyden nüfusu 3.787 olan Akıncı, batıdan nüfusu 112 olan Kurtuluş ve geceleyen hiçbir nüfusa sahip olmayan Namazgâh, güneydoğudan nüfusu 2.229 olan Kubilay, güneyden nüfusu 1.462 olan Ali Reis, güneybatıdan da nüfusu 736 olan Yeni Mahalle ile çevrelenmiş durumda.

Mahalle, Basmane bölgesinin merkezinde ve diğer mahallelere göre insan ve araç trafiği açısından işlek bir yerde olması; ayrıca, İzmir’in turistik yerlerinden biri olan Agora Kazı Alanı‘nın hemen yanı başında olmasına karşın; 2009 yılında 1.612 olan nüfusu 2010’da 1.640’a, 2011’de 1.584’e, 2012’de 1.545’e, 2013’de 1.543’e, 2014’de 1.509’a, 2015’de 1.482’ye, 2016’da 1.376’ya, 2017’de 1.304’e, 2018’de 1.246’ya, 2019’da 1.222’ye, 2020 yılında 1.162’ye, 2021 yılında da 1.090’a inmiş durumda. Buna göre, mahallenin nüfusu Konak ve Karabağlar belediyelerinin birbirinden ayrıldığı 2009 yılına göre % 32,38 oranında, İzmir Tarih Projesi‘nin uygulanmaya başladığı 2012 yılına göre % 29,45 oranında azalmış olup nüfustaki azalışın hızı son 2-3 yıl içinde daha da artmıştır. (1)

İzmir Büyükşehir Belediyesi 3 Boyutlu Kent Rehberi verilerine göre mahallede toplam uzunluğu 2,27 kilometre olan 1 cadde (Anafartalar Caddesi), 17 sokak (Tarık Sarı Sokağı, 943, 945, 946, 947, 948, 949, 950, 951, 952, 953, 954, 955, 956, 961 ve 1030 sokaklar) olmak üzere 18 yol ve 313 adet yapı bulunmaktadır. Sokakların 7 tanesi mahalleyi çevreleyen sınır sokağı, 5 tanesi hem sınır hem de iç sokak, 5 sokağı da mahalle içinde kalan iç sokaktır. Bu cadde ve sokaklardan sadece Anafartalar Caddesi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorumluluğunda kalıp geriye kalan 17 sokağın tümü Konak Belediyesi‘nin sorumluluğundadır.

Mahalle muhtarı Mehmet Sıraç Batuk‘un bürosu, 949 sokak No: 6 adresindedir.

Tevfik Paşa Konağı / Oteli

Çevre uzunluğu 1.173,39 metre, posta kodu 35.240 olan mahalledeki başlıca taşınmaz kültür değerleri ile bilinen yerler şu şekilde sıralanabilir:

1) Fersuden Sahaf, 2) Kamer Kuyumculuk, 3) Smyrna Çay Evi, 4) Namazgâh Ekmek Fırını, 5) Konak 20 Nolu İkiçeşmelik Aile Sağlık Merkezi, 6) Konak Toplum Sağlığı Merkezi Göçmen Sağlığı Birimi, 7) Sevdan AVM, 8) Adalet Taksi, 9) Yenigün Market, 10) Köşem 47 Kadir Usta Lokantası, 11) Fındık, 12) BİM Mağazası, 948 Sokak No.25, 13) İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı, 14) Tekel Bayii, 15) Altınordu Spor Kulübü Derneği, 16) Altınordu Halı Sahası, 17) İzmir Arçelik Servisi, 18) Tayyip Gıda Market, 19) Kayapınarlar Taziye Evi, 20) Emir Sultan Türbesi ve Haziresi, 21) Saitoğulları Kıraathanesi (Geçici olarak kapalı), 22) Kamuran Bakkal, 23) Hacı Baba, 24) Otel Hikmet, 25) Paşa Konağı Oteli (Tevfik Paşa Konağı), 26) Elzevak Kafe (Geçici olarak kapalı), 27) Büşra Balık Evi, 28) Otel Aksu, 29) Gülen Otel, 30) İzmir Tarih Tasarım Atölyesi, 946 Sokak No.2, 31) Namazgâh Pazaryeri Camii, 32) Kapanizade Köşkü, 33) Merdivenli Medrese ve İplikçi İsmail Dede Türbesi, 34) Çukur Çeşme, 35) Carfi Köşkü.

Mahallenin sahip olduğu taşınmaz kültür varlıklarının en önemlilerinden biri olan Emir Sultan Türbe ve Haziresi 2013 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilip İzmir Valiliği‘ne devredilmekle birlikte; İzmir Valiliği tarafından Süleymancı tarikatların yönetimine verilmiş ve 1982 Anayasası’nın 174. maddesi ile kaldırılması yasaklanan 30 Kasım 1925 tarih, 677 sayılı yasa ile tekke ve zaviyeler yasaklanmış olmasına karşın, hem bu eserin kapısına, küçük tekke anlamına gelen “Zaviye” tabelası asılmış, hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen http://www.visitizmir.org adresi ile http://www.kulturenvanteri.org isimli İnternet sayfalarında bu eser, “Emir Sultan Türbesi ve Zaviyesi” ya da “Emir Sultan Zaviyesi” olarak tanıtılmaktadır. Bugün bu tarihi yapı, Ege’ye Bakış Gazetesi‘nden gazeteci Adem Sarıkaya‘nın haberine göre içinde ya da çevresinde takkeli ve entarili küçük çocukların dolaştığı bir gericilik yuvasına dönüşmüş durumdadır.

Kaynak: Ege’ye Bakış, Adem Sarıkaya, 23 Nisan 2022
Kaynak: Ege’ye Bakış, Adem Sarıkaya, 23 Nisan 2022

İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı ve İzmir Tarih Tasarım Atölyesi‘nin bu bölgeye taşınması ile birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi yönetimi açısından önem kazanan Pazaryeri Mahallesi‘ndeki diğer bir önemli tarihi yapı Tevfik Paşa Konağı‘dır. Konağın bulunduğu parsel dahilinde bir tarihi kıraathane, bir dükkan, üç katlı bir otel binası ve üç adet müştemilat yapısı bulunmaktadır. Bu konak ve 945 Sokak’tan girilen iki katlı “Pembe KonakTARKEM tarafından geliştirilen Tevfik Paşa Konakları Projesi‘ne alınmakla birlikte bugüne kadar herhangi gelişme olmamıştır. Anlaşılan o ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi bu mahallede Cittaslow Metropol çalışmaları yaparak hem TARKEM‘in, hem de bu bölgede gayrimenkul alan diğer sermayedarların soylulaştırma amaçlı yatırımlarının önünü açmak, onların işini kolaylaştırmak amacındadır.

Bölgenin diğer bir önemli değeri de, uzun yıllardır sabırla restore edilmeyi bekleyip şu sıralar İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yürütülen restorasyonu bitmek üzere olan Ege Çağdaş Eğitim Vakfı‘na (EÇEV) ait olan Carfi Köşkü‘dür.

Mahalle, bölgeyi iyi bilen uzmanlar açısından hizmet yoksunu bir mahalledir… Ayrıca sadece bu mahalle değil, bu mahalleyi çevreleyen mahalleler ve Kemeraltı, Basmane, Kadifekale bölgesindeki tüm mahalleler yıllarca ihmal edilmiş, hizmet götürülmemiş, yapılan belediye yatırımlarından adil bir şekilde pay almamış mahallelerdir… Kanalizasyon ve yağmur suyu sistemi olarak adlandırılan altyapısı ve üst yapı olarak nitelenecek yolları, meydanları, sokakları, elektrik bağlantıları son derece kötü ve bakımsızdır… Bu bağlamda mahallenin öncelikle kentin diğer mahallelerinin yararlandığı hizmetlere, eşitlik ve adalet anlayışı içinde ihtiyacı vardır… Mahallenin bu çerçevede, hiç gece nüfusu olmayan Namazgâh Mahallesi‘nin tümünü kaplayan Agora Kazı Alanı‘nın hemen yanında bulunması büyük bir şans olmakla birlikte, yeni Agora Kazı Alanı girişinin İkiçeşmelik Katlı Otoparkı‘nın yanına alınması nedeniyle Agora Kazı Alanı‘na gelen yerli ve yabancı turistlerden yararlanması şimdilik mümkün görülmemektedir.

Pazaryeri Mahallesi‘nden yeni bir Cittaslow Metropol yaratmanın zorluklarından biri de, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi arasındaki; daha doğrusu, belediye başkanları arasındaki rekabete dayalı derin anlaşmazlıktır. Çünkü her iki belediye başkanı da önümüzdeki ilk yerel seçimler sonrasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı koltuğuna oturmayı istemekte ve bunu garantiye almak için açıktan olmasa da, alttan alta birbirleriyle çekişmektedir. 28 Nisan 2022 tarihli mahalle gezisinde bir araya gelmiş olsalar da, iş uygulamaya geldiğinde birlikte çalışamayacakları cümle alemin bildiği bir gerçektir. Hele ki, mahalledeki 17 sokağın Konak Belediyesi‘ne, Anafartalar Caddesi‘nin çok kısa bir bölümüne isabet eden bölümünün de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olduğunu öğrendiğimizde ve bu görev dağılımın İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından değiştirilmesi durumunda konunun Konak Belediyesi açısından içinden çıkılmaz bir hale geleceğini bildiğimizde, böylesine sorunlarla yüklü bir mahalleden yeni bir Sığacık, yeni bir Seferihisar ya da yeni adıyla Cittaslow Metropol mahallesi yaratmanın ne kadar zorlu; hatta imkansız bir iş olduğu görülecektir. Ayrıca son günlerde, daha önce İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce beton dökülerek yapılan meydan düzenlemesinin Konak Belediyesi‘nce değiştirilmeye başlanması da bu uyumsuzluğun, rekabetin ve israfın en küçük örneklerini oluşturmaktadır.

Hatırlarsanız bir süre önce, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Pazaryeri Mahallesi‘ni Cittaslow Metropol mahallesi yapılmak istenmesi ile ilgili bir tanıtım videosunda, saç traşı gelmediği halde Pazaryeri Mahallesi‘ndeki erkek berberi Şükrü Dağuşağı‘nın önüne oturarak, kendisini traş ediyormuş gibi davranmak zorunda kalan berberle geliştirdiği amatör iletişim çabası nedeniyle inandırıcı bulmadığımız İzmir Ekonomi Üniversitesi hocasını yapmacık tavır ve söylemini nedeniyle eleştirmiş, yapılmak istenen işin o videodaki anlatım kadar basit olmadığını ifade etmiştik. Bunu söylerken haklıydık. Çünkü öğrencilerine müşteri gözüyle bakan ve tüm araştırma çalışmalarını üniversiteye mali kaynak sağlamak ya da akademik kariyerini geliştirmek amacıyla para karşılığı yapan bir özel vakıf üniversitesinin ve hocalarının böylesine iddialı; hatta imkansız bir projede işi başarmak yerine, hem üniversiteye hem de projede çalışanlara para kazandırmak için çalıştıklarına ve samimi olmadıklarına inanıyorum. Nitekim o kısa videoda ortaya konulan amatörlük ve işi hafife alma; hatta “biz geldik, değiştireceğiz” ifadesiyle özetlenebilecek üstten bakma tavrı da bunu doğruluyordu.

İzmir Ekonomi Üniversitesi hocasının berberle yaptığı sohbet sırasında bu işi aynı üniversiteye bağlı Ekokent Araştırma ve Uygulama Merkezi olarak yaptıklarını öğrendiğim için adı geçen üniversitenin İnternet sayfasından bu proje ile ilgili bölüme baktığımda “Sakin mahalleler için davranış değişikliği ve toplumsal dönüşüm” olarak adlandırılan projenin şu şekilde açıklandığını gördüm:

Sakin Mahalle, çocukların evlerinin önünde oynayabildiği, 15 dakikalık güvenli ve zevkli bir yürüyüşle okul, iş, sağlık ocağı, pazar, esnafa, yeşil alanlara, toplu ulaşıma ulaşabilen mahalleler oluşturulmasını hedefleyen bir projedir. Daha aktif bir yaşamı da destekleyen bu proje sayesinde toplumun sağlığının da olumlu yönde etkilenmesi hedeflenmektedir. Şehrin daha sürdürülebilir ve canlı olması, şehirde yaşayan insanların daha mutlu olmasını sağlarken, Sakin Şehir projesinin geleceğe bir miras olarak aktarılmasında önemli rol oynayacaktır. Yavaş felsefesinde yatan esas düşünce daha huzurlu ve kendi kendine yetebilen mahalleler yaratmaktır. Bu proje kapsamında mahallelerde gerçekleşecek davranışsal ve toplumsal değişim, dönüşümleri kolaylaştırmak Ekokent kapsamında bir araya gelen araştırma-uygulama ekibi tarafından üstlenilmiştir. Ön araştırma, veri analizi, müdahale tasarımı, uygulama ve ölçümleme safhalarından oluşacak çalışmada iletişim, sosyoloji ve kent çalışmaları alanlarından uzmanlar görev alacaktır.

Bu anlatımdan da anlaşıldığı gibi, toplam 1.294 mahallesi olan bir kentte, toplam 113 mahallesi olan merkezi bir ilçede ve 45 mahalleden oluşan İzmir Tarih Projesi kapsamında sadece ufak; ama büyük sorunlarla dolu bir mahalleyi seçerek ve mahalle halkında davranış değişikliği ile mahalle ölçeğinde toplumsal dönüşüm sağlamak amacıyla yapılan işin oldukça önemli bir girişim olduğu anlaşılmaktadır. Hem de bu mahalleyi çevreleyen diğer mahallelerle Basmane‘yi, Kadifekale‘yi, Konak ilçesini ve İzmir’i oluşturan bütün içinde görmeden, parça ile bütün arasındaki sorunlu ve zor ilişkileri dikkate alınmaksızın… Aynen balığın içinde bulunduğu dere, nehir, deniz ve okyanusları dikkate almadan yapılmak istenen diğer başarısız işler gibi…

Sonuç olarak;

1. Basmane’in Pazaryeri Mahallesi‘nde, Cittaslow markasının asıl sahibi İtalyanların ya da uzun yıllardır açık ya da gizli bu İtalyan markasının gelişip güçlenmesi adına çalışan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in büyük hayalleriyle gerçekleştirilmek istenen Cittaslow Metropol Mahallesi Projesi, mekan ölçeğinde parça ile bütünün ilişkisini dikkate almayan, bu nedenle de ayakları yere basmayan, “yapılabilir” ve “sürdürülebilir” olmaktan uzak bir şablon proje olarak son iki yıllık hizmet süresi içinde yapılamayacak, yapılmaya çalışılsa bile başarıya ulaşamayacak bir projedir.

2. Gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde, gerekse Konak Belediyesi‘nde mevcut olmayan “birlikte iş yapma kültürü” nedeniyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi arasındaki kopuk; hatta hasmane ilişkiler, bu projenin başarıya ulaşmasını zorlaştıracaktır.

3. Ama asıl önemlisi, hem Pazaryeri Mahallesi, hem de bu mahalleyi çevreleyen diğer mahallelerdeki halkın böyle bir projenin varlığından bile haberi olmayacaktır. İşin asıl can alıcı noktası da zaten budur. Çünkü bu proje, o mahallelerde yaşayan insanlara üstten bakarak, onlara yeni davranış kalıpları ve dönüşüm rolleri biçerek, emrivaki ile oluşturulmuş, halka rağmen bir projedir.

(1) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2009, 2010, 2011, 2012, 2013, 2014, 2015, 2016, 2017, 2018, 2019, 2020 ve 2021 Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verileri.

Tek taraflı barış olabilir mi?

Ali Rıza Avcan

Hepimizin bildiği gibi içinde bulunduğumuz yılın 9 Eylül tarihinde İzmir’in işgalden kurtuluşunun 100. yılını kutlayacağız.

İzleyebildiğim kadarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi bu kutlamayı düzenlemek amacıyla Konak, Büyükşehir Belediyesi meclisi üyesi ve İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı avukat Ulvi Puğ başkanlığında bir komite kurmuş durumda. Bu komitenin hangi kriterlere göre kimlerden oluştuğunu ise bilmiyorum.

Bu komite ile ilgili olarak kulağıma gelen ilk haber, söz konusu komitenin yeni bir 9 Eylül anıtının yapımını gündeme getirdiği ile ilgiliydi. Kesinleşen kutlama programını ise gazeteci arkadaşlarıma gönderilen bir haber bülteni sayesinde öğrendim.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Şube Müdürlüğü’ne ait 2 Haziran 2022 tarihli bu haber bülteninde, 9-11 Eylül 2022 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılacak etkinliklerin “Barış” teması altında gerçekleştirileceği belirtiliyordu.

Düzenlenen haber bültenine göre, 2 Haziran 2022 tarihinde Tarihi Havagazı Fabrikası’nda yapılan tanıtım toplantısında konuşan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, “Şehrimizin kurtuluşunun bir asrı tamamladığı bu yıl, bizim için barışın 100 yıllık hikayesidir. İzmir’in kurtulduğu gün, 9 Eylül, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun başladığı gündür. Bu nedenle şehrimiz, Türkiye için aynı zamanda umudun yüzüdür. Bu yıl İzmir’in kurtuluşunun 100’üncü yılını büyük bir coşkuyla kutlayacak ve ardından Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılını karşılayacağız. Birinci yüzyıl, yaşadığımız tüm zorluklara rağmen barışın yüzyılı oldu. Hiç şüpheniz olmasın ki çocuklarımıza bırakacağımız ikinci yüzyıl da yine barışın yüzyılı olacak”, o nedenle “özellikle, 9-10 ve 11 Eylül tarihlerinde İzmir’den ayrılmayın. Tarihi üç gün yaşanacak. Tüm İzmir’i ayağa kaldıracağız.” demiş.

Ayrıca sözlerine ek olarak, “Askeri dehasıyla dünya tarihine yön veren, sayısız cephede tartışılmaz zaferler kazanan Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, verdiği onca savaşın ardından aslında en büyük zaferin barış olduğunu göstermiştir. Onun için; ‘Yurtta barış, dünyada barış’ demiştir. Biz bu vasiyetten yola çıkarak İzmir’in kurtuluşunun yüzüncü yılını Cumhuriyetimizi ikinci yüzyılına kavuşturan bu tarihi yıl dönümünü ‘Barışın Yüzyılı’ olarak tanımlıyoruz.” diyerek 100. Yıl 9 Eylül kutlamalarını, yurttaki ve dünyadaki barış çabaları ile ilişkilendirmiş, yapılacak tüm etkinliklerin barışı geliştirmek adına yapılacağına vurgu yapmıştır.

Barışın yüzyılı olacak” sloganı ile düzenlenecek olan etkinliklerle ilgili programa baktığımızda ise, çoğunlukla 9-11 Eylül 2022 tarihleri arasında yapılacak olan; ancak, 30 Ağustos 2022 tarihinde yapılacak 99. Zafer Bayramı kutlamasının 100. Yıl kutlaması adıyla ve gelecek yıl kutlanacak olan Cumhuriyet’in 100. yılı kutlaması nedeniyle düzenlenmiş olan marş, şiir ve beste yarışmasının da bu programa dahil edildiği, böylelikle 20 ayrı etkinlikten oluşan bir programın oluşturulduğu görülmektedir:

1. 25 Ağustos-9 Eylül 2022 tarihleri arasında Afyonkarahisar’ın Dereçine kasabasından başlayıp İzmir‘de bitecek 217 kilometrelik “Zafer ve Anma Yürüyüşü“,

2.Çok sayıda kurumun katılacağı ve Türkiye ekonomisinin yeniden inşa edileceğiİzmir İktisat Kongresi,

3. 100. Yıl 3X3 Sokak Basketbolu Şampiyonası İzmir Finali,

4. 9 Eylül Fotoğraf Yarışması,

5.İz Bırakan 9 Eylül Kutlamaları Fotoğraf Sergisi“,

6. Sanatçılar Edis ile Gazapizm‘in sahne alacağı 30 Ağustos Zafer Bayramı 100. Yıl Kutlaması (Cumhuriyet Meydanı) ve Türkiye Halk Oyunları Gecesi (Bornova Aşık Veysel Açıkhava Tiyatrosu),

7. 100. Yıl Kütüphanesi,

8. 100. Yıl Senfonik İzmir Türküleri Albümü ve Konseri, 10 Eylül 2022,

9. 100. Yıl Anı Evi,

10. 100. Yıl Taşı,

11. 100. Yıl Belgeseli,

12. 100. Yıl Resepsiyonu,

13. 100. Yıl Yarı Maratonu,

14. 100. Yıl İzmir Yangını Panel ve Sergisi,

15. 100. Yıl Panel ve Söyleşileri,

16.En Büyük Zafer Barıştır Anıtı” yapımı,

17. Cumhuriyetimizin 100. Yıl Marşı, Şiir ve Beste Yarışması,

18.Kurtuluştan Kuruluşa 100. Yılında İzmir” Temalı Kitap Çalışması (10 cilt),

19. 100. Yılında İzmir Sempozyumu, Aralık 2022,

20. 100. Yıl APİKAM Kitapları (7 adet).

Görüldüğü gibi, listelenen 20 ayrı etkinliğin iki tanesi (30 Ağustos 2022 Zafer Bayramı Kutlaması ile Cumhuriyetimizin 100. Yıl Marşı, Şiiri ve Beste Yarışması) 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşunun 100. Yılı Kutlaması ile değil; 2023 yılında kutlanacak olan Cumhuriyetin 100. Yılı Kutlaması ile ilgili olduğu için geriye kalan 18 etkinlik hakkındaki görüş ve düşüncelerimi paylaşmak isterim.

29 Ekim 1998, Cumhuriyet’in 75. Yılı Kutlama Törenleri, İzmir

Çünkü, İzmir’e yerleştiğim ilk günlerde; yani bugünden geriye 24 yıl önce gerçekleştirilen Cumhuriyet’in 75. Yıl Kutlamalarında yer almış, tüm Türkiye genelinde Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı‘na verilen kutlama organizasyonlarını düzenleme görevinin İzmir ayağında tasarım-kurgu ekibi olarak görevlendirilen İzmir Kültür ve Sanat Vakfı‘ndan sevgili Doç. Dr. Oğuz Makal, Prof. Dr. Murat Tunçay, Prof. Dr. Adem Genç, Prof. Dr. Gürhan Tümer, Prof. Dr. Hüsnü Erkan, Yrd. Doç. Dr. Yavuz Seçkin ve Kayhan Kırmızıgül, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) İzmir Şubesi başkanı sevgili Asuman Özçam Boyacıgiller, İzmir Çağdaş Kültür ve Sanat Etkinlikleri Derneği (İZÇAKSED) başkanı sevgili Prof. Dr. Aydın Bıçakçı hocamız, sevgili Alpaslan Mater, Mükerrem Püskülcü, Ebru Mete ve Ayşen Aksüt ile birlikte ve Başoptik firmasından Necati Ortabaş ile Halay Parfümeri‘den rahmetli Lokman Ölgün arkadaşımızın katkıları çerçevesinde kutlamaların açılış töreni olan Cumhuriyet Meydanı’ndaki 2.5000 çocuktan oluşan çocuk korolarının gösterisini düzenlemiş, Alsancak İstasyonu’ndan hareketle Afyonkarahisar’a gidip geri dönen ve her bir istasyonda trendeki tiyatrocuların, müzisyenlerin, halk oyuncularının gösteri yaptığı Cumhuriyet Sanat Treni’ni uğurlayıp geri dönüşünde karşılamış, 75. Yıl nedeniyle Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı tarafından düzenlenen sergilere yardım edip sorumluluk üstlenmiş deneyimli biri olarak, 75. yıl kutlamaları nedeniyle 1998 yılında yapılan ve yapılamayanlarla 9-11 Eylül 2022 tarihlerinde 9 Eylül İzmir’in kurtuluşunun 100. yılı nedeniyle yapılacak olan etkinlikleri birbirleriyle mukayese edebilecek, başarılı bir gösteri ve kutlamada dikkate alınması gereken ‘anlamlılık‘, ‘yenilikçilik‘, ‘temsiliyet‘, ‘katılımcılık‘ ve ‘kitlesellik‘ gibi kriterlerin dikkate alınması itibariyle farklılıklarını ortaya koyabilecek bir deneyime sahip olduğumu söyleyebilirim.

29 Ekim 1998, Cumhuriyet’in 75. Yılı Kutlama Törenleri, İzmir

Söylemde değil, eylemde barıştan yana olmak…

Bu konuda söylenecek ilk şey, ana teması “barış” olarak belirlenen kutlama etkinliklerinde barışı oluşturacak tüm taraflara yer verilmediği, ortada sadece İzmir halkını temsilen İzmir Büyükşehir Belediyesi olduğu takdirde yapılacak etkinliklerle barış ideali arasında bir ilişki kurmanın zor olacağı ile ilgili olacaktır. Çünkü, barış hiçbir zaman için tek taraflı değil; en azından iki tarafı ya da çok tarafı ilgilendiren bir olgudur. Taraflardan birinin barıştan söz edip diğer tarafın ya da tarafların barıştan söz etmediği, onun için çaba göstermediği durumlarda söyleminiz barış bile olsa eyleminizin barışla hiç bir ilgisi olmayacağı söylenebilir.

Kutlanacak tarihi olay, emperyalist ülkelerin maşası olarak ülkemizi işgal eden Yunan ordusunun bu toprakları terk etmek zorunda kalmasıyla ilgili olduğu için, barış temasıyla yapılacak bu etkinliklerin en azından işgalci ordunun ülkesi Yunanistan ile birlikte yapılması, buna belki de, Yunan ordusunun işgaline neden olan İngiltere, Fransa gibi ülkelerin de dahil olması; böylelikle, bundan tam 100 yıl önce savaşa neden olanlarla işgal edilen kentin temsilcilerinin katılacağı uluslararası etkinliklerle Ege Denizi’nde ya da Ege’nin her iki yakasında barış ortamının yeniden oluşturulması için yeni bir girişimde bulunulması mümkün olabilirdi. Hatta bu etkinliklere bir zamanlar Ege’nin iki yakasında güçlü barış rüzgarları estiren Barış Derneği, Ege Barış Derneği, SİNİPARKSY (Ege’de Birlikte Var Olma ve İletişim Derneği) gibi derneklerle eski Yunanistan başbakanı ve Kardak krizinin yaşandığı dönemde dışişleri bakanı olan Yorgo Papandreou, yine Kardak krizinin yaşandığı dönemde Yunanistan başbakanı olan Kostas Simitis, hem Atina belediye başkanı Kostas Bakoyannis‘in annesi, hem de Yunanistan başbakanı Kiryakos Mitçotakis‘in ablası olan eski Atina belediye başkanı ve dışişleri bakanı Dora Bakoyannis, Ege’de ve Trakya’da Gazeteciler Barış Platformu‘nu kuran gazeteciler Stratis Balaskas ve Yannis Cumas, Yunanistan’ın barıştan yana ünlü gazetecileri Stelyo Kouloglou ve Pavlos Tsimas, halası Bornova’da oturan Midilli eski valisi Pavlos Vogiacis, Türkiye’deki birçok gazete ve televizyon kanalının Yunanistan temsilciliğini yapan gazeteci Stelyo Berberakis gibi isimlerin bu kutlamaya davet edilmesi suretiyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in barış niyetinde ciddi olunduğu net bir şekilde ortaya konulabilirdi. Böylelikle hem devamlı dünyayı dolaşan danışmana bu isimlere yapılacak daveti takip etmek gibi anlamlı bir görev verilebilir, hem de milliyetçi bir Yunan yazarın hayal mahsulü kitabı yerine daha büyük ölçekte iddialı bir barış mücadelesi verilebilirdi.

Ancak İzmir’in işgalden kurtuluşunun 100. yılı için yapılacak etkinliklerin duyurulduğu ve bunun barış için yapılacağının duyurulduğu günlerde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in partisi CHP, grup başkanvekilinin ağzından Suriye’ye yapılacak bir operasyona destek verecekleri söyleyerek güney sınırlarındaki olası bir savaşa evet diyor, diğer yandan da Yunanistan başbakanı Kiryakos Miçotakis, ‘İhtiyaç duyulduğunda kendimizi savunma yeteneğine sahip olduğumuzdan çok eminiz … NATO içindeki müttefiklerimiz de bu konuda haklı olduğumuzu ve olaylara başka bir şekilde bakmanın mümkün olmadığını söylediğinde Türkiye şaşırmamalı…” diyerek Ege Denizi’ndeki barışın çok uzak olduğunu ifade ediyordu.

CHP grup başkanvekili ile Kiryakos Miçotakis‘in savaştan bahsettikleri günlerde barıştan bahsetmek belki de güzel bir şeydi; ama anlaşılan o ki o barış idealinin ayakları yere basmıyor, iletilen barış mesajına karşı taraftan ses gelmiyordu.

Oysa yakın zamanda Atina’yı ve Atina Belediyesi‘ni ziyaret eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, yaptığı görüşmelerde 9 Eylül ve izleyen günlerin 100. yılı için ortak eylem girişiminde bulunabilir ya da Yunanistan gelecek kültür ve sanat temsilcilerini davet edebilir; böylelikle, her iki taraf arasındaki çatışma ve savaşı körükleyen aşırı milliyetçi taraflara fırsat vermeyebilirdi. Bu anlamda, 9 Eylül’ün 100. yıl kutlamalarının Yunanistan ya da diğer ülkelerle uluslararası boyutta ele alınmayışı nedeniyle, “barış, barış” diye bağırılırken barıştan yana büyük bir fırsat kaçırılmış diyebiliriz.

Her seferinde bir öncekini aşmak hedefi…

9 Eylül İzmir’in kurtuluşu 100. yıl kutlama programına baktığımızda bir kısım dağcının, sporcunun, gençlerin Afyonkarahisar’dan başlayıp 9 Eylül günü İzmir’de sonuçlanacak bir yürüyüşü gerçekleştirecekleri belirtilmekle birlikte hepimiz biliyoruz ki bu tür etkinlikler her yıl yapılan 9 Eylül kutlamalarında yapılan bilindik etkinliklerdir. Afyonkarahisar-İzmir Zafer Yürüyüşü adı verilen bu etkinlik genellikle Türkiye Dağcılık Federasyonu ile birlikte gerçekleştirilmekte olup İnternet kayıtlarına göre 350 kilometrelik 8. yürüyüş organizasyonu 2007 yılında yapılmış olup, MHP İzmir milletvekili Tamer Osmanağaoğlu‘nun korumaları ile vatandaşlar arasında ön sırada olma nedeniyle arbedenin yaşandığı en son yürüyüş ise 2021 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, böylesi bir yürüyüş etkinliği katılımcılar açısından oldukça etkileyici olmakla birlikte, 100. yıla yaraşır bir etkinlik olarak düşünülmesi doğru olmamıştır. Hepimizin üzerinde uzlaştığı temel amaç, her yeni yılda daha farklı, daha yenilikçi, daha gelişkin ve daha çok kişinin katıldığı kitlesel bir etkinliğin yapılması olduğuna göre, uzun bir süredir yapılıp rutine dönüşen bu etkinliğin 100. yıla yaraşır bir şekilde genişletilip geliştirilmesi daha uygun olacaktır.

Yapmak isteyip de yapamamak…

Görevi olmayan işleri yapacakmış gibi davranmak…

Programın açıklaması ile ilgili haber bülteninde yapılacak olan İzmir İktisat Kongresi’nde Türkiye ekonomisinin yeniden şekillendirileceği gibi oldukça iddialı bir ifade yer almaktadır. Söz konusu ifade, Türkiye ekonomisi ile ilgili tüm sorunların bu kongrede ele alınıp ekonominin bu analiz ve tartışmalar çerçevesinde yeniden şekillendirileceği gibi bir algı ya da hayal yaratılmaya çalışılsa bile bu konuda görevli, yetkili ve sorumlu olanın, İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da bu kongreye katılacak kişi ve kurumlar değil, başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere merkezi yönetimi elinde bulunduran AKP iktidarı olduğunu cümle alem herkes bilmektedir.

Kütüphane, ama nasıl?

İzmir fazlasıyla kütüphane ihtiyacı olan, bir vakıf tarafından yönetilen Milli Kütüphanesi ise acilen yenilenip büyütülmesi gereken bir kent…

Ama 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu’nun 100. Yılı Kutlama programını hazırlayan komitenin başkanlığı bizzat İzmir Milli Kütüphane Vakfı başkanı tarafından yürütülmekle birlikte, bizlere gönderilen basın bülteninde bu konuda yazılı olanlar ise kelimesi kelimesine şu şekilde:

100. Yıl Kütüphanesi, İzmir’in bağımsızlığını simgeleyecek ve 100. Yıl adıyla anılacak modern, teknolojik altyapıya sahip ve güncel kitap envanteri olan kütüphane 100. yılda İzmir’e kazandırılacak.

Kütüphanenin adı ve işlevi belli olmakla birlikte, nerede yapılacağı, kaç adet yayın ve koleksiyonu barındıracağı belli değil… Tabii ki, 2022 yılında yapılan bir kütüphane doğal olarak modern ve teknolojik altyapıya sahip olacak. Güncel yayın bulundurmak ise bir tercih meselesi. Ama asıl önemli olan, bu kütüphane İzmir’e ve 9 Eylül’ün 100. yılına layık bir büyüklükte mi olacak? Ayrıca ne zaman yapılıp açılacak? Bu kütüphaneden kimler yararlanacak? İşte bütün bunlar şimdilik meçhul…

Sıradan bir kutlama…

9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu 100. Yıl Kutlamaları ile ilgili programın elime geçtiği andan itibaren konu ile yakından ilgisi olan arkadaşlarıma, özellikle de 4 Haziran 2022 tarihinde tarihçi arkadaşımız Pelin Böke‘yi anmak amacıyla Aliağa’da yapılan toplantıya katılan tarihçi arkadaşlarıma bu programla ilgili görüş ve kanaatlerini sordum. İstisnasız hepsi de hazırlanan programın çok derece sıradan, 9 Eylül’ün 100. yılının kutlamasına layık olmayan bir program olduğunu, bu tür etkinliklerin her zaman yapılan etkinlikler olduğunu, yapıldıktan sonra akılda kalacak şeyler olmadığını ifade ettiler.

Sivil ve katılımcı değil, resmi bir organizasyon…

Anlaşılmaktadır ki, İzmir’in Kurtuluşunun 100. Yılı Kutlamaları, 24 yıl önceki Cumhuriyet’in 75. yılı İzmir kutlamalarında uygulanan Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, Çağdaş Yaşam Derneği (ÇYDD), İzmir Kültür ve Sanat Vakfı, İzmir Çağdaş Sanat ve Kültür Etkinlikleri Derneği (İZÇAKSED) ve Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) gibi sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapma anlayışının aksine organizasyonun belediye yetkililerinin takdirleri doğrultusunda yapmayı tercih etmiş; böylelikle başka kutlamalara örnek olabilecek katılımcı ve demokratik bir işbirliği fırsatını kaçırmıştır.

Sonuç olarak,

İzmir Büyükşehir Belediyesi, muhakkak ki İzmir Valiliği’nden ayrı yapılacağı anlaşılan 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu 100. Yıl Kutlama etkinliklerini, tek yanlı “barış” adına şimdiden belirlediği birilerine kitaplar yazdırarak, belgeseller yaptırarak, konserler verdirerek, sergiler açtırarak, organizasyonlar düzenlettirerek açıkladığı program çerçevesinde kendi resmi iradesi çerçevesinde yapacak; böylelikle, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in “Türkiye tarihinin en görkemli kutlaması olacak” ifadesi ile tanımlamaya çalıştığı kutlama etkinlikleri devlet eliyle resmi bir hüviyetle gerçekleştirilecektir.

Ama bütün bu yapılanlar sayesinde İzmir halkının, -sporcuların yapacağı yürüyüş ve koşular dışında- fikri ve eylemleriyle bizzat katılarak değil, kendisine layık görülüp önüne konulan etkinlikleri her zaman olduğu gibi seyrederek ya da dinleyerek hoş vakit geçireceği kesindir.

Προσθήκη: Σμύρνη 1922, Παράδεισος ή Κόλαση?

Ali Rıza Avcan

İzmir’in 100. kurtuluş yıldönümünün kutlanacağı 9 Eylül tarihine beş ay kala, tanıtım toplantısı ve imza günü eşliğinde Altay Spor ve Eğitim Vakfı, Konak Belediyesi ve İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İzenerji A.Ş.‘nin katkılarıyla Yakın Kitabevi & Yayınları tarafından yayınlanan George Poulimenos‘un “İzmir 1922, Bir Seyahat Rehberi” isimli kitabı hakkındaki ilk düşüncelerimi, 18 Mayıs 2022 tarihinde yayınladığım “İzmir 1922: Cennet mi; yoksa cehennem mi?” isimli yazımda dile getirmeye çalışmış, 1922 yılında Yunan işgali altındaki İzmir’e gelmek isteyecek bir gezgin için hazırlandığı söylenen rehberdeki bilgilerin, kentteki gerçek durumun anlatılmaması nedeniyle yanlış, en iyimser ifadeyle eksik olduğunu iki ayrı yabancı tarih kitabındaki bilgilere dayanarak göstermeye çalışmıştım.

İşgal altındaki İzmir için yazılan rapor…

İlk yazıma bir “ek“, eski Türkçe’nin diliyle bir “zeyl” niyetine yazdığım bugünkü yazımda ise 1921 yılındaki İzmir’in ‘Cennet gibi‘ olmayan; yani, yabancı bir ziyaretçi açısından sıkıntılı ve sorunlu olabilecek ahvalini, aynı yıl Buca‘nın Paradiso (Cennet) denilen mevkiinde faaliyet gösteren Uluslararası Amerikan Koleji öğretmenlerinden oluşan araştırma komitesinin kaleme aldığı rapordaki bilgilere dayanarak ortaya koymaya çalışacağım. Üstüne üstlük bu konu muhataplarımca daha iyi anlaşılsın diye, bugünkü yazımın Türkçe başlığı olan “Ek: İzmir, 1922, Cennet mi; yoksa cehennem mi?” sorusunu, Yunanca tercümesiyle, “Προσθήκη: Σμύρνη 1922, Παράδεισος ή Κόλαση?” şeklinde sorarak…

Tuhaf bir tesadüfün eseri olarak, Yunan işgal altındaki İzmir’de görevli olan Amerikalı öğretmenlerden oluşan araştırma komitesi İzmir’le ilgili bu raporu yazarken, aynı tarihlerde yine İngiliz işgali altındaki İstanbul’daki Robert Koleji’n sosyoloji profesörü Clarence R. Johnson editörlüğündeki 15 Amerikalı akademisyen de, Türkçesi Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından 1995’de “İstanbul 1920” ismiyle yayınlanan başka bir belgeyi, “Constantinople To-day or The Pathfinder Survey of Constantinople – A Survey in Oriental Social Life” isimli raporu yayınlamışlardır. Anlaşılan o ki, İzmir ya da İstanbul’da görevli olan Amerikalılar, Sevr Antlaşması sonrasında daha rahat ticaret yapacaklarını umdukları işgal altındaki İzmir ve İstanbul‘u Amerika’ya ve Amerikan sermaye çevrelerine kentlerin olumlu özelliklerini ön plana çıkararak daha iyi tanıtma çabasındadırlar. Onlara göre İzmir’in raporda vurgulanan eksiklikleri, yapılan öneriler çerçevesinde giderilirse, örneğin İzmir’de bir şehir kulübü açılırsa bu topraklara gelecek Amerikan sermayesinin yatırımları daha da kolay yapılacaktır.

İşgal altındaki İstanbul için yazılan rapor…

Ama ondan önce İzmir Büyükşehir Belediyesi kültür yayını olarak, Aykut Candemir‘in çevirisiyle Aralık 2000’de yayınlanan “İzmir’deki Bazı Sosyal Koşullar Hakkında Bir Araştırma, İzmir 1921” (A Survey of Some Social Conditions in Smyrna, Asia Minor-May 1921) isimli raporu bana hatırlatıp öneren araştırmacı dostum Aybala Yentürk‘e ve bende bulunmayan bu kitabı temin etmemi sağlayan tarihçi genç arkadaşlarıma teşekkür etmek istiyorum.

Gelelim Buca’nın o zamanki adıyla Paradiso (Cennet) denilen bölgesindeki Uluslararası Amerikan Koleji‘nde görevli 13 öğretmenin 1921 yılının Mayıs ayında hazırladığı 200 sayfadan oluşan, kısa adıyla İzmir, 1921 tarihli raporun, bu raporda verilen bilgi ve önerilerin incelemesine:

Rapor kısa bir “Önsöz“den sonra İzmir hakkındaki genel bilgileri (nüfus, konuşulan diller, yaşam standardı, Avrupa ve Amerikan mallarının kullanımı, iklim, İzmir çevresinin fiziki özellikleri, kaynaklarına ve miktarlarına göre başlıca ithalat malları, ABD’ye yönelik ihracat, Okyanus ötesiyle ülkenin iç kısımlarına yönelik ulaşım, bankacılık faaliyetleri ve mevcut bankalar), 1668 ve 1778 depremleri dahil şehir tarihi, belediye ve vilayet yönetimi (Osmanlı sistemi içinde vilayet yönetimin yeri, vilayetin idari yapısı, memurlar, belediye gelirleri, mahalle örgütlenmesi, belediye örgütlenmesindeki aksaklıklar, cemaat örgütlenmeleri), sanayi (İzmir’in ideal durumu, İzmir’deki sanayi, ücretler ve ücretliler, çalışanların sağlık ve güvenlik koşulları, üretim yapmanın avantajları, modern donanımlı fabrikalar, enerji maliyeti, kadın ve çocuk işçiler, dinlenme ve yemek salonları, sendikalar, iş bulma kurumları), sağlık (kentin sağlık açısından avantajları, doğumlar, ölümler, bağırsak, kalp, böbrek hastalıkları, zatürree, verem, sıtma, gıda yetersizliği, çocukların bünye zayıflığı, hastaneler, akıl hastaları, zührevi hastalıklar, tıbbi ve diş sağlığı ile ilgili uygulamalar, eczaneler, berber dükkanları) yiyecek satışları (ekmek, süt, dondurma, etler, yumurta, tarım ürünleri, bakkallar, alkollü içki satıcıları), otel ve restoranlar, su kaynakları ve kuyular, yol döşemesi ve temizlik, çöplerin imhası, kanalizasyon, konut sorunu, eğlence (oyun alanları, sokakların ve açık alanların çocuklar tarafından kullanılması), parklar (gezinti ve piknik alanları), deniz banyoları ve Türk hamamları, kahvehaneler, sosyal kulüpler, meyhaneler, birahaneler, sinemalar (sayıları ve mülkiyetleri, iç ve dış düzenlemeleri, seanslar, filmler, diğer eğlenceler), dans (halk, salon, hayır amaçlı, halka açık danslar), atletizm (kulüpler, okullardaki, YMCA ve YWCA’daki faaliyetler, izciler), zarar verici eğlence türü olarak kumar ve fahişelik, adalet sistemi (bilginin temin edilme yolları, suç ve suçlarla ilgili uygulamalar, mahkemeler, Yunan mahkemeleri, polis sistemi, hapishaneler, Yunan yönetimi, karakollar), Rum, Ermeni, Musevi ve Türk hayır kurumları, eğitim (Ermeni, Yahudi, Türk, Rum, Katolik, Amerikan okulları) ile bilgileri ve bu konularla ilgili önerileri kapsamakta.

Kentin güney kısmı… Aykut Candemir koleksiyonu

Araştırma Komitesi adıyla yazılan önsözde, 1921 İzmir’inde yaşanmakta olan siyasi geçiş dönemiyle iktisadi belirsizliğin yarattığı talihsiz koşulların günden güne şaşmaz bir süreklilikle değişmesi nedeniyle olan biteni bir bütünlük içinde açıklama zorunluluğunun ortaya çıktığı belirtilip; eğer gelecekteki koşullar bilgiye dayanılarak değiştirilecekse ve kentin kendisinde, yaşadığı değişimlerden daha fazla değişim ve gelişim olanağı varsa mevcut durumun en iyi şekilde tanımlanması gerektiği ifade edilmektedir.

Bu ifadeden de anlaşılmaktadır ki, 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması uyarınca İzmir’in ve işgal edilen diğer bölgelerin kimin elinde kalacağına ilişkin 5 yıllık sürenin bitiminde yapılması öngörülen halk oylaması sonrasındaki değişim ve gelişim, 1921 yılında yapılan bu tespit ve önerilere göre planlanması, Uluslararası Amerikan Koleji Araştırma Komitesi‘nin önerilerine uyulması tavsiye edilmektedir.

Şimdi gelelim, İzmir’i Amerikalı yatırımcılara tanıtmaya odaklanan bu araştırma raporunda ya da kent monografisinde, 1921 İzmir’inin öne çıkarılıp methedilen özellikleri dışında içinde bulunduğu savaş ortamı nedeniyle ortaya çıkan ekonomik, toplumsal ve kültürel sorun ve sıkıntıları ortaya koymaya…

Türk Mahallesi… Aykut Candemir koleksiyonu

Nüfus tartışmaları

1. 1921 tarihli Uluslararası Amerikan Koleji Raporu, İzmir’in nüfusunu Amerikan Başkonsolosluğu‘nun raporlarına dayandırarak 155.000’i ( % 38,75) Rum (40.000 Yunanlı, 115.000 Osmanlı tebası), 165.000’i (% 41,25) Türk, 35.000’i (% 8,75) Yahudi, 25.000’i (% 6,25) Ermeni, 20.000’i (% 5) yabancı (10.000 İtalyan, 3.000 Fransız, 2.000 İngiliz, 200 Amerikalı ve diğerleri) olmak üzere 400.000 olarak belirtip işgal sonrasında adalardan gelen 100.000 Rum’un kente yerleştiğini belirtmesine karşın, George Poulimenos‘un kitabında İzmir’in 1922 yılındaki toplam nüfusu, 140.000’i (% 50) Rum, 80.000 (28,58) Türk, 25.000 (% 8,93) Yahudi, 15.000 (% 5,36) Ermeni, 15.000 ( % 5,36) Avrupalı, Amerikalı ve Levanten, 5.000 (% 1,79) diğerleri (Sırp, Pers, Arap, Kürt, Çingene vb.) olmak üzere 280.000 olarak verilmekte ve nüfusla ilgili bu verilerin kaynağı belirtilmemektedir. (1)

1921 yılında bir nüfus sayımı yapılmış mıdır?

2. George Poulimenos‘un “Smirna Seyahat Rehberi 1922″ isimli kitabının 3. sayfasında “Yunan yönetimi henüz resmi bir nüfus sayımı yapmadı. Bununla birlikte, yakındaki banliyöler dahil olmak üzere Smirna’nın nüfusunun yaklaşık 280.000 kişi olduğu tahmin edilmekte ve aşağıdaki etnik kökenlerden oluşmaktadır.” denilmiş olmasına karşın (2), aynı kitabın 114. sayfasında Karşıyaka (Kordelyo) nüfusunun, 1921 nüfus sayımına göre 12.500 kişi olduğu, bunun 9.500’ünün Rum, 1.300’ünün Türk, 500’ünün Ermeni, 150’sinin Yahudi, 1.050’sinin de Levanten ve yabancı olduğu belirtilmektedir. (3)

İşgal dönemindeki İzmir nüfusunun sayımının yapılıp yapılmadığı ile ilgili olarak, aynı kitap içinde birbirini yalanlayan iki farklı ifadenin yer alması haliyle bize bu konuda bir yorum yapma imkanını vermemektedir.

Türk Mahallesi… Aykut Candemir koleksiyonu

Finans dünyası ve bankalar

3. George Poulimenos tarafından yazılan Smirna Seyahat Rehberi 1922 isimli rehberde İzmir’de 11 banka (Crédit Foncier d’Algérie et de Tunisie, Banco di Roma, Orient Bankası, National Bank of Turkey, Yunan Milli Bankası, Crédit Lyonnais, Osmanlı Bankası, Atina Bankası, Banque Française des Pays d’Orient, Selanik Bankası, Türkiye Ziraat Bankası) şubesinin bulunduğu belirtilirken Uluslararası Amerikan Koleji Araştırma Komitesi tarafından yazılan İzmir 1921 isimli monografide bu sayının 9 (Osmanlı İmparatorluk Bankası, The Orient Bank, Credit Lyonnais, Atina Bankası, Selanik Bankası, Yunan Milli Bankası, Türk İktisat Bankası, Banko di Roma) olduğu ve iki bankanın (Wiener Bank Reisen, Hungarian Bank) da tasfiye sürecinde olduğu belirtilmektedir. (4)

Türk Mahallesi… Aykut Candemir koleksiyonu

İçme suyu ve şehir aydınlatmasındaki sorunlar…

4. Şehrin dışında, Şirinyer yakınlarında bir yerden, şehrin su ihtiyacının bir bölümü karşılanmakta ancak borulardan ve sistemden kaynaklanan hatalar nedeniyle çok büyük miktarlarda su kaybedilmektedir. Eğer bu su kaynağı doğru bir şekilde kullanılırsa bir elektrik üretim tesisinin çalıştırılması yoluyla enerji elde edilerek şehrin aydınlatması sağlanabilir. Zira sokakları kapkaranlık olan bir şehir için bu alternatif iyi bir şekilde incelenmelidir.” (5)

Kervan Köprüsü’nün üstünde… Aykut Candemir koleksiyonu

Had safhada yetersiz gıda miktarı…

5. Şu anda İzmir’de ilgilenilen tüm diğer konular gibi sağlık da olağanüstü bir durum içinde bulunmaktadır. Bu olağanüstü durumun başlıca sebebi elbette ki savaştır. İzmir’in Avrupa ve Asya’daki diğer şehirler kadar zarar görmemesi sevindiricidir, ancak şehir yine de önemli zararlar görmüştür ve zarar görmeye de hala devam etmektedir. Burada insanların sağlığı yüksek fiyatlar, yetersiz tren yolu, denizyolu ulaşımı ve savaş sonucunda büyük bir kısmı kalite açısından normalin altında olan yetersiz gıda miktarı nedeniyle etkilenmektedir. Bu araştırmada görüleceği üzere yönetim değişikliği sebebiyle durum had safhada anormaldir.” (6)

Türk mahallesi çeşmesi… Aykut Candemir koleksiyonu

Yüksek fiyatlar…

6. Ulaşım faaliyetlerindeki yetersizlikler, yiyeceklerin çoğunun oldukça düşük kalitede ve insanların satın alamayacakları kadar yüksek fiyatlarda olmasına yol açmaktadır. Savaşın yarattığı sonuçlar nedeniyle İzmir’in hinderlandındaki gıda maddeleri üretiminde sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. Gıda maddelerinin çoğu İzmir’e deniz yoluyla ithal edilmek suretiyle getirilmektedir, hatta ithalat yapılan bu ülkelerden bazıları tarım açısından Küçük Asya’dan daha yetersiz ülkelerdir. Bu durum yüksek fiyatların ortaya çıkmasındaki en önemli etkendir… İzmir’de yoksulları ilgilendiren ciddi bir yiyecek sıkıntısının yanında besin maddelerinin pahalılığı da insanların pek çoğunun sağlığı üzerinde ciddi etkilerde bulunmaktadır.” (7)

İngiliz Subaylar… Kaynak: Imperial War Museums

Rum nüfusun miktarı ile ilgili yanıltma çabası…

7. Metroplithane’ye göre Rumlar toplam nüfusun % 60’ını oluşturmaktadır. Rumlar İzmir’de baskın cemaat olsalar da nüfusun % 60’ını oluşturduklarına dair bir kanıt yoktur.” (8)

İngiliz Subaylar Frenk Caddesi’nde… Kaynak: Imperial War Museums

Gıda ve barınma sorunları…

8. Zatürreden ölüm oranı oldukça yüksek olup bu hastalığın özel nedenleri olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. …. Bu ölümlerin çoğu savaşla dolaylı olarak ilgilidir….”

Doktorların da genelde kabul ettiği üzere, verem vakalarına olması gerekenden fazla rastlanmaktadır. … Ancak hastalığın şu anda İzmir’de yaygın olmasının açıkça görülebilen özel nedenleri vardır. Başlıca neden daha önce belirtilen faktörlerden dolayı bünyenin zayıflaması, özellikle gıda sıkıntısı ve daha sonra da sözü edilecek olan barınma ile ilgili sorunlardır. İzmir’in sakinlerinin çoğu tüm yıl boyunca barınaklarda yaşamaktadır.” (9)

İzmir Hapishanesi’ndeki Türk Esirler ve İngiliz Subaylar… Kaynak: Imperial War Museums

Dikkat edici kıtlık…

9.yiyecek temini sorunu şu anda İzmir için çok ciddi bir sorundur. Savaştan önce dünyada az sayıda şehir gıda maddeleri arzı bakımından İzmir’e göre daha iyi koşullarda idi ve bu gıda maddeleri İzmir’de daha düşük fiyatlarla satılmaktaydı. Bu durum ne yazık ki artık geçerli değildir. Gıda maddeleri nispeten kıt sayılabilir. Fiyatlar onbeş ile otuz katına çıkmıştır. Satın alma gücü ise aynı oranda artmamıştır. İzmir’de dikkat çekici bir kıtlık vardır” (10)

İzmir Limanı – Kaynak: Imperial War Museums

Konut sorunu…

10. Konut sorunu “İzmir’de en keskin şekilde görülmektedir. Son beş yıl içinde şehir nüfusuna önemli eklemeler olmuştur; bu dönemde artış 200.000 kişi olarak tahmin edilmektedir ve yine aynı dönemde mahallelerde hiçbir genişleme de söz konusu olmamıştır. Bu gelişmelerin sonucunda özellikle fakir bölgelerde korkunç bir kalabalıklaşma, büyük rahatsızlık, kira artışları ve insanlarının sağlıklarının bozulması durumu ortaya çıkmıştır.” (11)

Evet, 1921 yılında Buca‘nın Cennet/Paradiso bölgesindeki Uluslararası Amerikan Koleji öğretmenlerinden oluşan J.K. Birge başkanlığındaki araştırma komitesinin, Sevr Antlaşması ile belirlenen beş yıllık sürenin bitiminde işgal edilen bölgenin hangi ülkenin elinde kalacağını belirlemek amacıyla yapılacak halkoylaması sonrasında İzmir’e gelip yatırım yapmak isteyecek Amerikalı sermayedarlara İzmir’i kıyısı köşesiyle anlatmak ve mevcut eksiklik ve sorunlar üzerinden önerilerde bulunmak amacıyla, Amerikalı sermayedarları ürkütüp korkutmayacak kadar iyimser bir dille yazıp çizdiklerinden oluşan “İzmir’deki Bazı Sosyal Koşullar Hakkında Araştırma, İzmir 1921” isimli monografinin ilk 40-50 sayfasının incelenmesiyle ortaya çıkan gerçek, 1921 İzmir’inin önemli sağlık ve barınma sorunları yaşayan, elektrik sıkıntısı nedeniyle geceleri karanlığa gömülen, savaş, yoğun dış göç ve fiyat artışları nedeniyle yiyecek kıtlığının yaşandığı bir kent olduğudur. Ayrıca işgal dönemi öncesinde İzmir Limanı‘na girip çıkan ticaret gemileriyle yapılan yoğun ithalat ve ihracat miktarlarıyla ilgili istatistiklerinin ayrıntılı ve düzenli bir şekilde verilmesine karşın 1919-1922 dönemine ait hiçbir bilginin verilemediği, yaşanmakta olan Yunan işgal yönetimi yerine 15 Mayıs 1919 öncesindeki Osmanlı yönetiminin ayrıntılarıyla anlatıldığı, işgalle ilgili yönetim anlaşmazlıklarının görmemezlikten gelinip halının altına süpürüldüğü; ama yine de kentte yaşanan sorunları anlatmaktan kendini alamayan, yer yer ve zaman zaman bu sıkıntıları ifade eden bir monografidir.

İşte o anlamda, Buca‘nın Cennet/Paradiso bölgesindeki Amerikalı öğretmenlerin ülkelerindeki yatırımcılara beş yıl sonrası için vaat edilmiş kendi yaşadıkları kenti bir Cennet olarak önermeleri de bir o kadar ilginç, bir o kadar tesadüf olmuştur…

İşgalin başlangıcı – Imperial War Museums

Sonuç olarak;

Bir önceki yazımızda ele aldığımız Giles Milton‘un “Kayıp Cennet Smyrna 1922, Hoşgörü Kentinin Yıkılışı” kitabı ile Marie-Carmen Smyanelis‘in “İzmir 1830-1930 Unutulmuş Bir Kent mi? Bir Osmanlı Limanından Hatıralar” kitabına ek olarak bugün ele alıp incelediğimiz Uluslararası Amerikan Koleji Araştırma Komitesi tarafından yazılmış “İzmir’de Bazı Sosyal Koşullar Hakkında Bir Araştırma, İzmir 1921” isimli raporun da ortaya koyduğu gibi,

1921 ve 1922 yıllarındaki işgal altındaki İzmir bir yabancı ziyaretçinin rahatça ziyaret edemeyeceği kadar kargaşa, kaos, kıtlık ve yokluk içinde, limanındaki yoğun asker ve silah sevkiyatı ve yakın çevresindeki yerleşimlerde işgale karşı direniş hareketinin gelişip kenti etkilemeye başladığı, bırakın Cennet‘i, tam anlamıyla Cehennem‘i hatırlatan, Anadolu’nun iç kısımlarda yaşanan yenilgiler, kente gelen yaralılar ve cenazeler nedeniyle savaşı iliklerine kadar yaşayan bir şehridir. Evet, işgal güçleriyle işbirliği yapan İngiliz, Amerikalı ve Levantenlerle işgal sonrasında kentin en zengini olacak Türk tüccar ve tacirler için vur patlasın çal oynasın eğlence ve balolarla geçen bir şehirdir; ama aynı zamanda da Anadolu’nun içlerinden gelecek umudu bekleyen bir şehirdir. O nedenle de, hiç kimse, özellikle de tarihçi olmayan hiç kimse 1922’deki bir “Yunan şehri” tahayyülü ile seyahat rehberi yazdığı rivayeti ile bizleri aldatmaya ve bu milliyetçi tavrı ile uzun yıllardır bin bir çaba ile oluşturmaya çalışılan barış ve kardeşlik ortamını bozmaya kalkmasın…

Ama bu arada tabii ki, kitabın “ASEV-ATAM Önsözü” olarak adlandırılan ilk bölümünde büyülü olarak niteledikleri 1922 yılı İzmir’inde giysileri, sokakları, şehir ışıkları ve mekanları ile gezerek masal gibi bir yolculuk yapmak istedikleri ifade eden Altay Spor Eğitim Vakfı yöneticilerine; ayrıca yaptıkları katkılarla bu hayale ortak olan Konak Belediye Başkanı Abdül Batur ile İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İzenerji A.Ş. yönetim kurulu başkanı Ali Ercan Türkoğlu‘na 1922 İzmir’inin tarihi gerçekleri üzerinden hayırlı bir selam göndermek de isteriz….


Teşekkür:İzmir’de Bazı Sosyal Koşullar Hakkında Bir Araştırma, İzmir 1921” isimli raporu Türkçeye çeviren Aykut Candemir‘in, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı serisinden basılan kitapta kullandığı kendi koleksiyonuna ait olan ve yayınlamaktan kendimizi alamadığımız fotoğrafları için teşekkür ederiz….

(1) İzmir’de Bazı Sosyal Koşullar Hakkında Bir Araştırma, İzmir 1921, Çeviri Aykan Candemir, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, 2008, İzmir, ss. 3

(2) A.g.e. ss.114

(3) A.g.e. ss. 3

(4) A.g.e. ss. 3

(5) A.g.e. ss. 21

(6) A.g.e. ss. 27

(7) A.g.e. ss. 28

(8) A.g.e. ss. 29

(9) A.g.e. ss. 33

(10) A.g.e. ss. 45

(11) A.g.e. ss. 56

(10) A.g.e. ss. 3

(11) A.g.e. ss.114

Yararlanılan Kaynaklar

1. Durgun, B. (1998) 1919-1922 Yılları Arasında İzmir’de İktisadi Durum, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İzmir-1998.

2. Tağmat, Ç. D. (2020) “İşgal Yıllarında İzmir’de Yunan İdari Sistemi”, 1918-1919 Mütarekeden Mücadeleye, 2020, İstanbul, ss.118-130.

3. Genç, T.(2022) Symrna’dan Izmir’e Finansın ve Bankacılığın Gelişimi, Türkiye Bankalar Birliği Yayını, Yayın No: 344, Şubat 2022, İstanbul.

4. İnceburun, N.; Mehmetefendioğlu, A. (2021) “İşgal Dönemi’nde İzmir ve Çevresinde Gerçekleşen Asayiş Olayları 1919-1922“, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XXI/43, (2021/Güz), ss. 679-712.

5. Mutlu, M. (2013) İzmir Basınında İzmir’in İşgali ve Kurtuluşu Üzerine Bir İnceleme 1922-1938 – Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kırşehir, Eylül-2013.

6. Tantay, A. (2007) “Milli Mücadele Yıllarında İzmir’de Etkili Olan Başlıca Bulaşıcı Hastalıklar“, ÇTTAD, VI/15, 2007/Güz Sayısı, ss. 39-54

7. Tantay, A. (2008) İşgalden Kurtuluş’a İzmir’de Sağlık Sorunları ve Sağlık Hizmetleri 1919-1922, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İzmir-2008.

1922 İzmir: cennet mi; yoksa cehennem mi?

Ali Rıza Avcan

Tarihçi değilim; ama siyasi tarih konusunda eğitim almış, iyi bir tarih dostu ve okuruyum. Çocukluk döneminde Resimli Tarih Mecmuası, Yakın Tarih ve Hayat Tarih Mecmuası gibi dergilerdeki yazıları defalarca okuyarak ezberlediklerimin üstüne 1972-1981 döneminde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki lisans, lisansüstü ve doktora eğitimim sırasında İlber Ortaylı, Taner Timur, Sina Akşin ve Seha Meray gibi çok değerli hocalardan siyasi tarih, diplomasi tarihi gibi çok değişik dersler alarak, tarihi bir çalışmanın hangi yöntemlerin uygulanması suretiyle nasıl yapılması gerektiği konusunda bilgi sahibi oldum.

Daha sonrasındaki çalışmalarımı ise, 1991 yılında İstanbul’da kurulan Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı‘nın kuruluş çalışmalarına verdiğim katkılarla 1998-1999 döneminde İzmir’de bir kısım akademisyen ve tarih dostu arkadaşımızla birlikte kurduğumuz İzmir Tarih Çevresi ve Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Eşgüdüm Kurulu üyeliği ile devam ettirdim. Son yıllarda arkeoloji ile başlayan bir yelpaze içinde Eski Yunan, Bizans, Osmanlı tarihleriyle kent tarihleri ve özellikle de Balkan savaşları üzerine okumalar yapıp tarih alanındaki bilgimi geliştirmeye çalışıyorum.

Bu bağlamda, yaşadığım kent İzmir’le ilgili tüm araştırma, inceleme,, yorum ve önerilerimi, bugüne kadar yayınlanmış ya da yayınlanacak tarih kitaplarıyla kent rehberlerini, tarihi fotoğraf ve haritalarla kente dair her türlü bilgi ve belgeyi okuyup bilgi edinerek şekillendirmeye çalışıyor; böylelikle kentin geçmişiyle geleceği arasında doğru ilişkiler kurmak istiyorum.

Bu çerçevede, hazırladığı Eski İzmir Etkileşimli Haritası ile George Galdies ve Alex Baltazzi ile birlikte yazdığı İzmir Rumcası Sözlüğü sayesinde tanıdığım George Poulimenos‘un Smirna Seyahat Rehberi 1922 isimli kitabının yayınlanmasını büyük bir sabırsızlıkla bekledim. Yakın Kitabevi‘ne her gittiğimde kitabın çıkıp çıkmadığını sorarak ve kitabın yayınlanacağı gün yapılacak toplantı ile imza gününün ilanlarını sosyal medyada paylaşarak 8 Nisan 2022, Cumartesi günü merakla beklediğim bu kitabı alıp incelemeye başladım.

Ancak bu arada yazarın kendisini 7 Nisan 2022 tarihinde İzmir Kalkınma Ajansı tarafından İzmir Ticaret Odası‘nda düzenlenen İzmir Limanı Sempozyumu‘yla aynı akşam verilen yemekte yan yana düştüğümüz için dinleme fırsatını yakalamış, karşımdaki kişinin bir tarihçiden çok teknik özellikleriyle öne çıkan bir kişi olduğunu, yaptığı çalışmalarda tarihçilerden yararlandığını kavramıştım. O nedenle 8 Nisan 2022 tarihinde Altay Spor Eğitim Vakfı‘nda yapılan tanıtım toplantısı ile Yakın Kitabevi‘nde yapılan imza gününe gitmedim.

Kitabı alır almaz yaptığım ilk iş, tabii ki okuyup diğer rehberlerden farklılığını anlamaya çalışmak oldu. Ancak daha kitabın 6. sayfasında karşıma çıkan, “2 Mayıs 1919’da Yunan ordusu, I. Dünya Savaşı galiplerinin temsilcisi olarak şehri işgal ederken” ifadesini okumakla birlikte irkildim ve kızgınlık olarak tanımlayabileceğim bu tepkinin ilk anlatımı olarak 11 Nisan 2022 tarihinde Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunda, “TARİHİ NİYE YAZARSINIZ? başlığıyla “Çünkü, 1. Dünya Savaşı’nı çıkaran saldırgan emperyalist ülkeleri ve onların maşası olarak İzmir’e çıkan Yunan ordusunu, “1. Dünya Savaşı galiplerinin temsilcisiadıyla yeniden tanımlayıp emperyalizmin dünyanın paylaşımı fikrine destek vermek için…” paylaşımını yaptım.

Çünkü siyasi tarih okumuş biri olarak bu işgalin Emperyalizmle ilişkisi ortaya konulmadan izah edilemeyeceğini; işgalin İngiltere Başbakanı Lloyd George ile Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos‘ın Paris Barış Konferansı’nda ortaya koydukları ısrarlı çabalar sonucu gerçekleştiğini ve “I. Dünya Savaşı galiplerinin temsilcisi” olarak değil, emperyalist ülkelerin maşası olarak Yunan ordusu tarafından gerçekleştirildiğini biliyor ve gerçeğin bu şekilde saptırılmasına haklı olarak itiraz ediyordum.

Daha sonrasında değerli tiyatro yazarı ve gazeteci Efdal Sevinçli‘nin 18 Nisan 2022 tarihli 9 Eylül Gazetesi’nde yayınlanan “İzmir 1922/Gezi Kılavuzu/Gezgin Kılavuzu” isimli makalesindeki haklı çıkışlarını okuyup aynı tarihte yine aynı Facebook grubunda “İyi ki barış ve kardeşlik adına akılcı sorular sorup tarafsız çözümler öneren Eftal Sevinçli gibi yazarlar var…” yorumuyla paylaştım.

Efdal Sevinçli‘nin nazik ve yumuşak bir dille ifade ettiği kaygıların doğru ve yerinde olduğunu görünce üniversitelerde görev yapan tarihçi arkadaşlarımla kent tarihi konusunda çalışan arkadaşlarımı arayarak; hatta bazen onlarla yüz yüze sohbet ederek bu kitapla dile getirilen bilgi ve düşünceler konusundaki görüşlerini öğrenmeye çalıştım. Ama tabii ki, ben de 1922 yılında İzmir’e geleceği düşünülen ziyaretçiler için hazırlandığı söylenen bu rehberi bu tarihten önce ya da sonra yayınlanmış diğer İzmir rehberleriyle mukayese ederek benzerlik ya da farklılıklarını görmeye çalışıyor, diğer yandan da kitapta 1922 yılındaki İzmir’i anlatan bilgileri, 15 Mayıs 1919-9 Eylül 1922 dönemindeki işgal İzmir’ini anlatan diğer tarihi kaynaklardaki bilgilerle karşılaştırıyor, işgal İzmir’indeki toplumsal ve ekonomik yaşamın nasıl olduğunu ya da bu kitapta anlatıldığını gibi olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordum.

Çünkü Yunan işgali ile geçen 3 yıl 3 ay 24 günlük sürede İzmir’in bir ziyaretçiyi ağırlayacak kadar sakin olmadığını, İzmir’in yakınındaki ya da uzağındaki savaşların kenti olumsuz anlamda etkileyeceğini, kentin sivil bir valinin değil askeri bir valinin yönetiminde olduğunu bilerek kentteki yaşamın ekonomik gelişmeler, toplumsal olaylar ve kültürel ilişkiler bağlamında bir turistin ya da ziyaretçinin gelip gezemeyeceği kadar sorunlu olabileceğini öngörüyordum.

En sonunda İngiliz yazar ve gazeteci Giles Milton‘un 2009 yılında Şenocak Yayınları tarafından yayınlanan “Kayıp Cennet Smyrna 1922 Hoşgörü Kentinin Yıkılışı” isimli kitabında, kentin o yıllardaki, özellikle de 1921 yılındaki hazin durumunu anlatan İngiltere kaynaklı doğru bilgilere ulaştım. Çünkü 1922 yılında kullanılmak üzere hazırlanan bir rehberin mantıki olarak 1921 yılında hazırlanması ve hazırlanırken de kentteki günlük yaşamı tüm gerçekliğiyle bilip ortaya koyması gerektiğini düşünüyorum.

Yazdıklarını yüzlerce tarihsel kaynağa ve tanıklığa dayandıran Giles Milton‘un “Kayıp Cennet Smyrna 1922 Hoşgörü Kentinin Yıkılışı” isimli kitabının 140. sayfasında aynen şöyle yazıyordu:

Gelecek gerçekten de belirsizdi. Levanten ailelerinin kalıtımsal neşesi her şeyin iyi gittiğini gösteriyordu. Giraud’lar, görkemli kostümlü balo ile yeni yıl şerefine kadeh kaldırdığında kimse Smyrna’nın ekonomik bir felaketin sınırında gezindiğinin farkında değildi. Orta Anadolu’da devam eden savaşın insanların moralini gitgide daha fazla etkilediğinin de farkında değillerdi. Birlikler savaşta başarı kazandıkça Smyrna’lılar korkulacak bir şey olmadığını hissediyorlardı ama Yunan ordusunun yenilgisi onlara ulaştığında umutsuzluk artıyordu. İlk defa olarak, Smyrna halkı, orduyu Anadolu’nun derinliklerine sokmanın nasıl bir fikir olduğunu sorgulamaya başlamışlardı.

Smyrna’daki İngiliz konsolos yardımcısı James Morgan şehrin ciddi bir probleme doğru yol aldığını ilk fark eden kişi oldu. Ocak 1921’de iç bölgelerden her yıl gelen karavanların bu sene gelmediklerini fark etti. ‘Smyrna ile Yunan idaresi dışında kalan yerler arasında kesinlikle hiç ticaret yok2 diye yazmıştı. Birçok Yahudi tüccarın depolarını satıp büyük şehri terk ettiklerini de görmüştü; ilerideki kötü zamanların bir işaretiydi bu.

Yine de, ne kendisi ne başkası şehrin bu kadar hızlı bir şekilde düşüşe geçeceğini öngörememişti. 1921 ilkbaharında ekonomi ani bir şekilde eridi. Ticaret yoktu, ihracat yoktu, alınıp satılan hiçbir mal yoktu. İlk kez, normalde çok gürültülü olan Smyrna limanı sessizlik içindeydi. Körfezdeki tek donanma faaliyeti Yunan destroyerlerinin ve karaya yanaşan filikaların gidip gelmesiydi.

Nisanda, İstanbul’daki İngiliz ticari sekreteri Courthope Monroe Smyrna’yı ziyaret ederek işlerin acı durumunu kendisi gördü. Şehri bekleyen kriz konusunda uyarılmıştı ama hiçbir şey onu durumun gerçekliği konusunda hazırlamamıştı. ‘Şehrin durumu sefalet içinde’ diye Londra’ya yazdığı raporunda belirtmişti ‘ve Avrupalı hem de yerel halk zavallı durumda.’

Stergiadis’in yönetiminin ilk aylarında açık kalmış olan Türk belediyesinin artık işlevinin kalmadığını öğrenmek onu şaşırttı. Şehrin tüm ışıklandırmasını sağlayan Osmanlı Gaz Şirketi de kapanmıştı. Monroe, ‘Gece olunca’ diye yazmıştı, ‘bir iki otel ve büyük mağazalar dışında tüm şehir karanlığa gömülüyordu.’

Sokakların temizliği, tamir, bakım ve şehir kanalizasyon şebekesi de artık çalışmıyordu. ‘Sokaklarda büyük delikler vardı’. Bu delikleri, geçen zırhlı araçlar oluşturmuştu. ‘Delikler alttan akan kanalizasyonu meydana çıkardığından koku ve pislik dayanılmazdı.” (1)

Bu konu ile ilgili diğer önemli bir tarihi kaynak ise Marie-Carmen Smyanelis‘in derlemesi ile 2008 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanan “İzmir 1830-1930, Unutulmuş Bir Kent mi? Bir Osmanlı Limanından Hatıralar” isimli kitaptaki Evangelia Achladi‘nin “Savaştan Yunan İdaresi’ne: Kozmopolit Smyrna’nın Sonu” başlıklı makalesidir.

Evangelia Achladi, söz konusu makalesinde,

Kasım 1920 seçimlerinde Venizelos’un yenilgisi, Türklerin durumunun askeri ve diplomatik olarak güçlenmesi, Müttefiklerin yön değiştirmesi, Yunan ve Türk hırsız ursuz çetelerinin faaliyetleri ve düzenin genel olarak çöküşü, Ortodoks Yunan toplumu tarafından şaşkınlıkla izlenir: Uzun bir kendi kendini idare etme geleneğine dayanan bu toplum geleceğine kendi dışında karar verildiğini hisseder. Aşırı-vatanseverlikleriyle gözleri kör olmayanlar kaygı içindedir. 16 Ekim 1921 tarihli bir mektupta fotoğrafçı Fred Henri-Paul Boissonnas Smyrna’dan şunu yazar: “Burada korkunç bir ruh çöküntüsü hakim., faaliyetlerin düşüşünü ise saymıyorum. Herkes paranın yeni bir değer kaybıyla enflasyonu bekliyor.” Vaktiyle bol ve ucuz ürünleriyle tanınan şehir 1921 yılında Atina’dan daha pahalıdır.” diyerek Smyrna’daki ekonomik ve sosyal yaşamın çöküş ve çözülüşünü ortaya koymaktadır. (2)

9 Eylül 1922

Evet, bu bilgilerin de gösterdiği gibi 1922 yılında İzmir’e gelecek ziyaretçiler için hazırlandığı söylenen “Smirna Seyahat Rehberi 1922” isimli kitap İngiliz kaynaklarına göre kentte ticaretin ve ihracatın durduğu, satılan hiçbir malın bulunmadığı, gece olunca tüm şehrin karanlığa gömüldüğü, sokak temizliği ile tamir ve bakımlarının yapılmadığı, şehir kanalizasyon şebekesinin çalışmaması nedeniyle ortalığı kötü koku ve pisliğin sardığı bir ortamda yazılmışsa; kente gelecek ziyaretçiye bu sorunları niye anlatıp uyarmamakta, onlara sağlık, hijyen, güvenlik, rahatlık ve konfor adına ne önermektedir? Adeta günümüz koşullarında Ukrayna’nın herhangi bir kenti için seyahat rehberi yazıp oradaki savaş koşullarını anlatmamak gibi…

Öte yandan kent hakkında İngiliz kaynaklarının verdiği bu bilgileri bir adım daha öteye giderek yorumlamaya kalktığımızda, 1921 ya da 1922 yılında seyahat ya da ticaret niyetiyle kente bir ziyaretçinin gelip gelmediğini de sorgulamamız, bu kadar kötü koşulların yaşandığı ve ticaretin yapılamadığı bir savaş ortamında bu rehberi kullanmak isteyecek bir ziyaretçinin de gerçekten var olup olmadığını da düşünmemiz gerekmektedir. Hele ki yapılan anlaşma uyarınca beş yıl sürecek geçici idare sonucunda yapılacak plebisit için adalardan yoğun göçün alındığı ve her geçen gün cepheden gelen yaralı ve ölü sayısının arttığı bir kentte…

Anlaşılan o ki, 1921-1922 yıllarında yazıldığı anlaşılan bu seyahat rehberinde, 19. yüzyılın ikinci yarısında İngiliz yayımcı John Murray ya da 1861 yılından itibaren yayınladığı seyahat rehberleri konusunda “Krallar ve hükümetler yanılabilir, ancak Bay Baedeker asla yanılmaz” inancının yerleşmesine neden olan Alman yayımcı Karl Baedeker tarafından düzenlenen Baedeker seyahat rehberlerinin gerçeği büyük bir titizlikle ve ayrıntısıyla belirtme ilkesine uyulmamış, adeta İzmir’e gelecek ziyaretçilere gerçeği yansıtmayan bir cennetin vaadi yapılmıştır.

Peki bu durumda, 1 Ocak-9 Eylül 1922 döneminde limanına ticaret gemisi gelmeyen, ticaretin ve ihracatın olmadığı, güvenliksiz, elektriksiz, bakımsız ve kanalizasyon sisteminin çalışmadığı; kısacası, çökmekte ve çözülmekte olan gerçek İzmir’i anlatmayan Smirna Seyahat Rehberi 1922 isimli bu kitap, o yıllardaki koşulları bilmeyen ya da dikkate almayan, bunu yaparken de hiçbir tarihi kaynağa dayanmayan George Poulimenos tarafından 2021 yılında hangi amaçla yazılmış ve 2022 yılında, Türkçe’ye çevrilmesi gereken oldukça fazla sayıda Yunanca kitap varken, İzmir’de Altay Spor Eğitim Vakfı, Konak Belediyesi ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin şirketi İzenerji A.Ş.‘nin desteği ile niye yayınlanmıştır?


(1) Milton, G., Kayıp Cennet Smyrna 1922, Hoşgörü Kentinin Yıkılışı, Şenocak Yayınları, Mart 2009, İzmir, sh.140

(2) Achladi, E., Savaştan Yunan İdaresine: Kozmopolit Smyrna’nın Sonu, Derleyen: Marie-Carmen Smyrnelis, İzmir 1830-1930 Unutulmuş Bir Kent mi? Bir Osmanlı Limanından Hatıralar, İletişim Yayınları, 2008, İstanbul, sh. 226

Kent hakkı söylemi, bu hakkın yaşama geçmesi için verilen toplumsal mücadeleye saygı duymakla anlam bulur…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazımıza, anlatmak istediklerimi özetleyen güzel bir örnekle başlamak isterim….

Düşünce özgürlüğü kapsamında üniversite özerkliği ile akademik özgürlüğü temel alan bir belgesel filmin hazırlandığını; ama bu belgeselde, KHK’larla ya da hukuk dışı başka yöntemlerle üniversitelerden atılan akademisyenlerle ilgili sorunların ele alınmadığını, söz konusu belgeselin 12 Eylül döneminin 1402’likleri ya da günümüzün KHK’lı barış akademisyenlerini içeren dönemi unuttuğunu ya da dikkate almadığını gördüğümüzde….

Böylesi bir belgeselle karşılaşıp seyrettiğinizde ne yaparsınız?

Şayet olaya iyi niyetle yaklaşıyorsanız, bunun belgeselin sonunda tek tek isimleri sayılan onca kalabalık bir kadroya rağmen, masum bir unutkanlık olduğunu düşünür ve belgeseli hazırlayanlarla görüşerek onlardan bu eksiklik konusunda bir açıklama ya da özür beklersiniz… Beklediğiniz o açıklama yapılmadığı ya da özür dilenmediği takdirde de o eksikliğin altında yatan gerçeği merak eder araştırırsınız….

İşte böylesi tatsız bir durumla, geçtiğimiz hafta hiçbir sorgulama yapmadan Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunda yayınladığım bir belgesel video nedeniyle karşı karşıya kaldım. Twitter’daki Monokritik isimli hesapta linki paylaşılan bu videoyu seyrettikten sonra hiçbir ön değerlendirme yapmadan doğrudan doğruya paylaşıp yayınladım. Daha sonra bu belgeselin İzmir Kent Hakkı Merkezi tarafından hazırlandığını ve Monokritik isimi Youtube hesabının da bu merkeze ait olduğunu öğrendiğimde, katılımcısı olduğum Kültürpark Platformu‘ndaki mücadele arkadaşlarımın uyarısı üzerine söz konusu belgeseli bir kez daha inceleyerek bana söylenen eksiklik ve yanlışlıkların farkına vardım.

Ama ondan önce Monokritik isimli Youtube hesabını incelemeye, bu hesabın ne zaman kurulduğunu ve bugüne kadar neler yaptığını öğrenmeye karar verdim. Yaptığım incelemeye göre 18 Şubat 2021 tarihinde oluşturulan bu hesaba, 8 Mayıs 2022, saat 16.40 itibariyle 1.480 kişinin üye olduğunu ve bu hesap adına bugüne kadar yüklenen toplam 23 videonun toplam görüntülenme sayısının 142.777, ortalamasının ise 6.208 olduğunu öğrendim. Yine aynı tarih itibariyle 8 gün önce yayınlanan “Basmane Çukuru” isimli video, genellikle insan hakları üzerine videolar yayınlayan bu hesabın kent üzerine yayınladığı ilk video olduğunu anladım.

Üniversitelerden atılan barış imzacısı akademisyenlerin oluşturduğu İzmir Dayanışma Akademisi ve İzmir Kent Hakkı Merkezi‘ne ait Monokritik isimli Youtube hesabında, videonun son ifadesi olan “İzmir’in orta yerinde bir çukur. Ama her zaman bir çukur değildi. Türkiye’de kentsel siyasetin 1980 sonrası dönüşümünün ve bir kamu arazisinin özelleştirilmesinin hikâyesi. Bu hikâyenin bir parçası olabilirsiniz, belki de öylesinizdir.” başlığıyla tanıtılan 25 dakika 28 saniyelik “Basmane Çukuru” isimli bu belgesel, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim görevlisi Dr. Gökhan Erkan‘ın arka plan sürekli anlatımı ile açılıp devam ediyor ve söz konusu üniversitenin aynı bölümünde görev yapan Doç. Dr. Ayşegül Altınörs Çırak‘ın 7, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 3, Mazhar Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Zorlu‘nun 4, TMMOB Şehir Plancıları Odası eski başkanı Özlem Şenyol‘un “şehir plancısı” sıfatıyla 3, TMMOB Şehir Plancıları Odası yönetim kurulu üyesi Yusuf Ekinci‘nin de 3 parçada yayınlanan röportajlarından oluşup, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in söyledikleri ile son buluyor. Bu haliyle 2 akademisyen, 1 meslek odası yöneticisi, 1 şehir plancısı, 1 belediye başkanı ve 1 holding sahibinden oluşan; ancak sivil toplum yanı eksik kalan röportajlar bütününden oluşan belgesel, 8 Mayıs 2022, saat 17.06 itibariyle 2.589 kez izlenmiş, 116 beğeni, 3 yorum almış ve bu yorumlardan birine cevap verilmiş durumda.

Yayınlanan video hakkındaki ilk yoruma verilen cevapta “belgeselde güncel duruma kadar olan tüm süreci anlattık ve takipçisiyiz.” denilmiş olmakla birlikte, 2015-2022 döneminde Basmane Çukuru için Basmane, Basmane Çukuru ve Çankaya/Folkart ile Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale/TARKEM boyutlarında bütüncül mücadele veren biri olarak tüm sürecin anlatılmadığını, 2015-2022 dönemindeki bu antikapitalist kent ve çevre mücadelesinin bu belgeselde göz ardı edildiğini düşünüyor, bu yazıyı da bütün bu nedenleri dikkate alarak yazıyorum.

Evet, “Basmane Çukuru” belgeselinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin İzmir sermaye çevreleri ile birlikte el ele yürüttüğü Kültürpark‘ı, Basmane‘yi, Basmane Çukuru‘nu, Çankaya bölgesini, Kemeraltı ve Kadifekale‘yi kapsayıp daha sonra UNESCO‘nun koruma alanı olarak belirlenen geniş bölgedeki soylulaştırma girişimlerine karşı önce Kültürpark’a Dokunma, daha sonra Kültürpark Platformu eliyle yürütülen mücadelenin görmezden gelindiğini görüyoruz. Aynen üniversitelerle ilgili belgeselde 1402’lik öğretim üyelerinin ya da barış imzacısı KHK’lı akademisyenlerin yaşadıklarının görmezden gelinmesi, onlardan hiç söz edilmemesinde olduğu gibi…

Bu durumda sanki,

📌İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Burhan Özfatura‘nın özelleştirmeci politikaları nedeniyle ortaya çıkan bu önemli sorun için bir sonraki belediye başkanı Yüksel Çakmur dava açmamış,

📌Kültürpark ile Basmane Çukuru‘nu bir bütün olarak ele alan Kültürpark Projesi ilk kez sermaye temsilcilerinden oluşan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘nda ele alınmamış, bu proje Ege Genç İş Adamları Derneği , EGİAD tarafından hazırlanan Kültürpark Raporu ile desteklenmemiş,

📌Kültürpark mücadelesi için Ayşen Teksen, İnci Özer ve Çiğdem Özer tarafından kurulan “Kültürpark’a Dokunma” grubu 22 bin üyeye, daha sonra kurulan “Kültürpark Platformu” grubu 10 bin üyeye ulaşmamış,

📌Basmane Çukuru denilen yer Folkart tarafından satın alınmamış ve etrafı Folkart reklamlarının yer aldığı yüksek plakalarla kapatılmamış,

📌Orada yapılacak 67 ve 48 katlı iki ayrı gökdelenle ilgili projeyi sanki Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş desteklememiş,

📌Bütün ilçe belediye başkanları Pakistan Pavyonu önünde toplanıp Sema Pekdaş‘ın okuduğu bildiri ile Kültürpark Projesi‘ni desteklediklerini açıklamamış,

📌Sanki aralarında Deniz Zeyrek gibi gazetecilerin de bulunduğu Doğan Medya Grubu yazarları projeyi görmeden projeyi övmemişler,

📌Kültürpark Platformu tarafından bu konularda iki kez çalıştay, bir kez kamuoyu araştırması yapılmamış,

📌Belediye Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli ortaya çıkıp projeye karşı çıkan bizleri ve TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi yönetimini azarlamamış,

📌Bizler defalarca İZFAŞ, Kültürpark ve Basmane Çukuru‘ndaki Folkart tabelasının önünde basın açıklaması yapmamış, bir yandan İzmir Körfez Geçiş Projesi‘ne karşı mücadele edip diğer yandan barış imzacısı KHK’lı akademisyenlerin mücadelesine destek verirken aynı anda antikapitalist nitelikli Kültürpark ve Basmane Çukuru için mücadele etmemişiz

gibi bir dönemin, bir mücadelenin ve o mücadeleyi yürütenlerin yok sayılması, çekilen videoyu ister istemez belgesel olmaktan çıkarmaktadır. Çünkü belgesel adıyla çekilen bu videoda gerçeğin bir bölümünden söz edilirken diğer bölümünden söz edilmemiş, halen İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkanı Tunç Soyer nezdinde sürdürülen Kültürpark Mücadelesi, belgeseli çekenlerin niyetlerini sorgulatırcasına göz ardı edilmiştir. Tüm belgesel boyunca tek bir kez Folkart‘tan, Mesut Sancak‘tan ve belediyelerin Folkart‘la işbirliğinden söz edilmemesi ve sorunun sadece herhangi bir arsa boyutunda ele alınması bile bu yaklaşımın en önemli kanıtlarıdır.

Oysa sorun, sadece Konak İlçesi, İsmet Kaptan Mahallesi 140 pafta, 1039 ada, 8 parseldeki 20.866,10 metrekarelik alan ve bu alanda yapılmak istenen bir gökdelen değil; Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale özelinde TARKEM, Basmane, Basmane Çukuru, Çankaya ve hatta Pasaport özelinde -o tarihler itibariyle Folkart eliyle- gerçekleştirilmek istenen büyük bir soylulaştırma girişimini başlatacak olan ilk hareketin, Kültürpark ve Basmane Çukuru bütününde ele alınmasından oluşan daha derin, yaygın ve yoğun bir sorundur. O nedenle de, bu sorun belgeselde anlatıldığı kadarıyla basit değildir. Bu sorun Folkart‘ın TMSF‘den satın aldığı arsayı devretmesi ile de bitmemiş olup halen devam etmektedir.

Bu anlamda, söz konusu belgeselin, dün nelerin yaşandığı ya da bugünkü durumun ne olduğu dışında yarın ne olacağını araştırıp soruşturması, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in kamu yönetimin saydamlığını dikkate almayan “… geldiğimiz günden beri de bununla ilgili çok yoğun bir çalışma sürdürüyoruz. Bütün bu çalışmalar bitmeden bununla ilgili hangi noktada olduğumuzu paylaşmam mümkün değil, doğru da değil” sözlerinin arkasındaki gerçeği ya da niyeti araştırması, perde arkasındaki görüşme ve pazarlıkları ortaya çıkarması, en azından olası alternatifleri sorgulaması gerekirdi. Çünkü, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in “Aslında herkesin bir parça içinde, kendisinin sorumluluğunu bulabileceği, sorumluluğunu görebileceği bir çukur” sözleriyle anonimleştirip adeta suç olmaktan çıkarmaya çalıştığı kent suçunun sorumluluğunu üstlenecek hiçbir şey yapmadık ve bu suçun işlenmemesi ya da işleyenlerin cezalandırılması için mücadele ettik ve etmeye de devam ediyoruz.

Evet, söz konusu belgeseli hazırlayanların da ifade ettiği gibi bu konuda konuşup mülakat verecek kurum ve kişilerin sayısı fazla olmakla birlikte; bu belgeselde görmek istediğimiz yüzlerden birinin yakın zamana kadar belediye başkan danışmanı ve “İzmir Modeli” denilen garabetin mucidi olan Prof. Dr. İlhan Tekeli olmasını, Tunç Soyer dışında eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu ile Folkart‘ın yapacağı gökdelene hukuksuz bir şekilde ruhsat veren Konak Belediyesi eski başkanı Sema Pekdaş‘ın, danışman olduğunu unutup icraata karışan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hedefe konulup düşmanlaştırılan TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi eski başkanı Halil İbrahim Alpaslan‘ın, arsayı TMSF‘den alıp daha sonra iade eden Folkart‘ın sahibi Mesut Sancak‘ın; hatta, Kültürpark uğruna mücadele eden bizlere çıkıp Kemalpaşa sırtlarındaki güzel ormanlara gitmemizi öneren İzmir Ticaret Odası eski başkanı Ekrem Demirtaş‘ı da bu belgeselde görüp dinlemek, bugün ne düşündüklerini bilmek, sermaye çevrelerinin hem Kültürpark hem de Basmane Çukuru ile ilgili yeni dönemdeki niyetlerini öğrenmek isterdik…

Şimdi bu durumda, bugüne kadar yürüttüğümüz ve henüz sonuçlanmamış olan antikapitalist Kültürpark Mücadelesi ile uzun yıllardır bir sözcük olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünmesi için çaba gösterdiğimiz Kent/Şehir Hakkı adına, belgeseli hazırlayan arkadaşlarımızın, bir takım görüşmeler yapmanın ötesinde yaptığımız mücadeleye saygı duyduklarını ifade eden bir açıklama yapmasını ya da özür dilemesini; ayrıca, bu hususun söz konusu belgeselde özel olarak belirtilmesini bekliyoruz….

Tabii ki Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde başında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in bulunduğu TARKEM eliyle aksak köstek yürütülen soylulaştırma çalışmalarının yanında, Folkart‘ın aradan çekilmesi ile sahipsiz kalan Basmane, Basmane Çukuru, Kültürpark, Çankaya ve Pasaport bölgelerindeki soylulaştırma girişimlerini sürdürecek yeni patronunun kim olacağını da merakla bekliyoruz…

Seçim yatırımı gibi çevre etkinliği…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Cumartesi günü; yani, 16 Nisan 2022 tarihinde, TMMOB İzmir İKK, TBB İzmir Barosu, TTB İzmir Tabip Odası ve Çeşme Çevre Platformu isimli bir oluşum, büyük bir yağma projesi olarak nitelenen Çeşme Turizm Projesi‘ni protesto etmek amacıyla, Çeşme, Alaçatı Sulak Alanı Kuş Gözlem Yeri‘nde, meslek odası, sendika ve derneklerle platform ve birliklerden oluşan toplam 130 örgütün katılımıyla ülkemizdeki çevre mücadeleleri tarihine geçecek ilginç bir çevre etkinliği düzenledi. İzgazete gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin güdümündeki yerel gazeteler ise bu etkinliği, “Çeşme Projesi’ne Karşı Büyük Buluşma” manşeti ile duyurdu.

Bugünkü yazımda, belki yanlış değerlendirmeler yapabilirim kaygısıyla İzmirlilerin yakından tanıdığı 4 gazeteci arkadaşımla birlikte izlediğim bu etkinliği, etkinliğin gelmişi ve geçmişi ile birlikte değerlendirip çıkarımlar yaparak; ayrıca, “çevre mücadelesi” adı verilen toplumsal olayların temelde hangi özelliklere sahip olması ve hangi ilkelere bağlı kalması gerektiği üzerinde duracağım.

Gerçekten büyük mü?

Ama bütün bunları yazıp çizmeden önce hatırlatmam gereken bir gerçek var ki; o da, her toplumsal mücadelede olduğu gibi, çevre mücadelesinin her aşamasında onun evrensel pratiğinden kaynaklanıp kabul gören ve mücadelenin direnci ile sürdürülebilirliğini oluşturan demokratik ilke, kriter ve yükümlülüklere bağlı kalınması gerekliliğidir.

Bu bağlamda çevre mücadelesine katılan ya da katılmak isteyen her düzeydeki kurum ya da bireyin, bu ve buna benzer konulardaki temel politika ve öncelikleri, izlediği strateji ve geçmiş mücadeleleri, etkinliklere ne düzeyde katılım gösterdiği, sahip olduğu ya da harekete geçirdiği potansiyel gibi özelliklerin önem ve öncelik kazandığı söylenebilir.

Gelelim 16 Nisan 2022 tarihli etkinliğe ve bu etkinliğin habercisi olarak Havagazı Kültür Merkezi’nde yapılan 4 Haziran 2021 tarihli Yarımada Çalıştay ve Forumu‘na… Aşağı yukarı 1 yıl arayla yapılan bu iki etkinliği ele alıp değerlendirmemin nedeni ise hem düzenleyicilerinin hem de ele aldığı sorunun aynı olması…

Anımsarsanız 4 Haziran 2021 tarihli Yarımada Çalıştay ve Forumu‘nu daha önce “İzmir Büyükşehir Belediyesi, Yarımada Çalıştay ve Forumu’nu Düzenliyor…” başlıklı 1 Haziran 2021 tarihli yazımda ele alıp değerlendirmiş, bu çerçevede Çeşme Turizm Projesi‘ne açıkça karşı çıkamayan; hatta destekleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, TMMOB İzmir İKK ve İzmir Kent Konseyleri Birliği marifetiyle ve açıkça sahiplenmediği bir etkinlik yaptığını ifade etmiştim. Ayrıca etkinliği düzenleyenlerin daha sonra bir mazeret ya da bir kazanım olarak öne sürdürdükleri İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in bu çalışma sırasında sanki yeni öğrenmiş gibi lanse ettiği Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu ve ekibine ait Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 çalışmasının, Tunç Soyer‘in Seferihisar Belediye Başkanı olduğu 4 Nisan 2015 tarihinde düzenlediği Yarımada Arama Konferansı nedeniyle önceden bildiğini, bu çalışma öncesinde hazırladığım sekiz sayfalık Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 Değerlendirme Raporu‘nu 1 Nisan 2015 tarihinde bizzat Tunç Soyer‘e vermek suretiyle önemli uyarılarda bulunduğumu anlatmaya çalışmıştım.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Yarımada Çalıştay ve Forumu’nu düzenliyor…

Oyalamanın değişik yolları…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, 4 Haziran 2021 tarihli Yarımada Çalıştay ve Forumu‘nda ve bu forum sonrasında kamuoyunun karşısına çıkıp açık bir şekilde Çeşme Turizm Projesi‘ne itiraz etmediği gibi, 22 Mart 2022 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy‘un katılımı ile İzmir Ticaret Odası‘nda yapılan proje tanıtım toplantısında, Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran ile birlikte hiçbir tepki vermemiş, üstüne üstlük “Bakanımıza bugüne kadarki şeffaf ve son derece özenli sürdürülen süreç ile ilgili teşekkür ederim. Biz projeye başından beri çok olumlu yaklaştık. Türkiye’de hiç bu kadar büyük bir turizm planlaması yapılmadı. Bölgede de çok iddialı projelerden biri” diyerek adeta projeye sahip çıkıp açık bir destek vermiştir.

Ancak ne olduysa, bu toplantıdan bir hafta sonra 29 Mart 2022 tarihinde Çeşme Turizm Projesi ile ilgili bilirkişi raporunun açıklanıp bu projenin kamu yararına aykırı olduğunun anlaşılması ile birlikte olmuş; bu rapordan alınan cesaretle salonlardan çıkılarak Alaçatı Sulak Alanı Kuş Gözlem Yeri’ndeki açık alanda, belediye otobüsleriyle gidilen ve arkasında CHP İl Merkezi‘nin durduğu bir büyük etkinliğin adımları atılmıştır.

Düzenleyici kuruluşların Truva Atı rolünü oynayıp, CHP İl Merkezi ile birlikte İzmir Büyükşehir belediye başkanının atın içinde saklanan Akhalı askerlerin rolünü oynadığı bu göstermelik etkinlik için, yine TMMOB İzmir İKK ile TBB İzmir Barosu ve TTB İzmir Tabip Odası beraberliğine, ne zaman kimler tarafından kurulduğu, bugüne kadar neler yaptığı bilinmeyen Çeşme Çevre Platformu başkanı olduğu söylenen Ahmet Güler adındaki RES şirketlerine danışmanlık yapan ve bu arada Almanya’daki mevcut ilişkileri üzerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yurtdışındaki temsilciliklerini dizayn eden bir sanayici eklenmiştir. Böylelikle Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran‘ın yerine yeni bir adayın, Tunç Soyer adına hazırlanıp piyasaya çıkarılması mümkün olmuştur.

Ahmet Güler‘in yönetim kurulu başkanı olduğu Dünya Kenti İzmir Derneği‘ne (DİDER) ait tanıtım sayfasına son günlerde eklenen yeni bir paragrafta, Çeşme Çevre Platformu’nun 2017 yılında kurulduğu belirtilmiş ve Ahmet Güler ekolojik hareketlerin organizatörü olarak tanıtılmıştır:

2015’den beri yoğun olarak İzmir ve Çeşme’de ekolojik hareketlerin organize olmasında çaba harcıyor. 2017’de Çeşme Çevre Platformunu kurdu, Çeşme ve Urla Yarımadasında çevre ve doğal yaşamı korumak için sayısız eylem ve mahkeme dava başvurularını organize ediyor.. İDT (İzmir Düşünce Topluluğu) Üyesidir.

Oysa, 17 Nisan 2022 tarihi itibariyle Facebook’ta 15.633 üyeye sahip olup, Ahmet Güler‘in eşi Serap Gültekin Güler‘in diğer 9 yönetici/moderatörle birlikte yönettiği Çeşme-Urla-Seferihisar-Karaburun-Güzelbahçe Yarımada Çevre Platformu grubunda yaptığımız inceleme sonucunda, bu grubun 2017 yılında değil, 6 Ağustos 2019 tarihinde kurulduğunu ve grup adına “Güzelbahçe” isminin eklenmesi ile ilgili en son değişikliğin 22 Mayıs 2021 tarihinde yapıldığını, “Çeşme-Yarımada Çevre ve Doğal Yaşam Platformu” isimli Facebook sayfasının ise yine 2017 yılında değil 22 Eylül 2018 tarihinde oluşturulduğunu söyleyebiliriz.

2015’den beri yoğun olarak İzmir ve Çeşme’de ekolojik hareketlerin organize olmasında çaba harcıyor. 2017’de Çeşme Çevre Platformunu kurdu, Çeşme ve Urla Yarımadasında çevre ve doğal yaşamı korumak için sayısız eylem ve mahkeme dava başvurularını organize ediyor.. İDT (İzmir Düşünce Topluluğu) Üyesidir.

Topu topu bu kadarız işte….

Urla‘nın Germiyan Köyü‘nde Güral Porselen tarafından yapılan RES için yürütülen çevre mücadelesiyle tanıdığımız Ahmet Güler‘i ve eşi Serap Gültekin Güler‘i aynı zamanda aralarında Aziz Kocaoğlu, Alaattin Yüksel gibi yerel siyasetçilerle havuzlu ve çim bahçeli malikanelerde oturan iş adamlarını bir araya getiren Urla Dost Grubu ve başkanlığını yaptığı Tunç Soyer‘e pek bir yakın Dünya Kenti İzmir Derneği (DİDER) nedeniyle tanıyoruz. DİDER şu an İzmir Büyükşehir Belediyesi ile imzaladığı iki ayrı protokol (Bornova Kültür Adası, Bademler Tarım Lisesi) çerçevesinde adeta belediye ve İzmir Levantenleri ile iç içe çalışıyor ve o nedenle de belediye şirketi İzdoğa A.Ş. tarafından yıllık 2.400.000 liraya kiralanan Fevzipaşa Bulvarı üstündeki Çukurhan‘da kendilerine bir büro tahsis edilmiş durumda.

Anlaşılan o ki, Cumartesi günkü etkinliğe gelenleri düğün sahibi gibi eşi ile birlikte karşılamasında; ayrıca, organizasyonu yaptığı söylenen TMMOB İzmir İKK, TBB İzmir Barosu ve TTB İzmir Tabip Odası gibi binlerce üyeye sahip meslek örgütlerinin temsilcilerinden önce büyük bir cesaretle mikrofonu ele alıp ilk konuşmacı olarak konuşmaya başlamasında Tunç Soyer‘e bu ölçüde yakın olup iltifat görmesinin büyük payı bulunmaktadır. Hep birlikte izlediğimiz bu ibret verici manzara sonrasında, kendisinin gösterdiği onca çaba sonrasında bir sonraki belediye seçimlerinde Tunç Soyer tarafından Çeşme Belediyesi başkan adayı olarak gösterilmeyi hak ettiğini düşünmeye başladım! Tabii ki bu hareket içinde yer alıp belediye başkanı olmayı düşünen arkadaşlarımızın hiç hoşuna gitmeyecek şekilde ve kaderinin Tunç Soyer tarafından aday olarak tercih edilip seçildikten sonra tutuklanıp mahkum olan Urla Belediyesi eski başkanı Burak Oğuz‘un kaderine benzememesi koşuluyla…

“Ben hazırım…”

İzmir kamuoyunun yakından tanıdığı dört gazeteci arkadaşımın eşliğinde tanık olduğum etkinlikle ilgili izlenim ve değerlendirmelerim ise şu şekilde özetleyebilirim:

1. Etkinliğe katılacak kurum ya da kuruluş logolarının etkinlik duyurusunun altında, adeta şirketlerin sponsor duyuruları gibi yer alması, çevre mücadelelerinde hiç alışkın olmadığımız bir şeydi… Hele ki böylesi bir durumun, çevre mücadelesindeki parçalanmışlığı göstereceği kaygısını dile getirdiğimizde… Hele ki, başlangıçta 4 düzenleyici ve 45 STK olarak gösterilen 49 adet katılımcı sayısının ilerleyen an ve günlerde güncellenen her duyuru ile 80’e, Ahmet Güler‘in kürsüden yaptığı konuşmada da 130’a ulaşması durumunda bu kaygımız daha da arttı. Anlaşılan o ki, birileri, katılımcı sayısının, o katılımcıların niteliklerinden daha önemli olduğunu varsayıyor ve bunun mücadeleye güç katacağını sanıyordu.

2. 13 Nisan 2022, Saat 22.30 itibariyle etkinliğe gelecek katılımcıları gösteren Excel listede DİSK Emekli-Sen Sendikası dışında bu sendikanın İzmir’in ilçelerindeki 14 ayrı şubesinin tek tek katılımcı olarak gösterilmesi, Munzur Koruma Kurulu (DEDEF), Gaziantep Çevre Platformu ve Yeşil Artvin Derneği gibi uzaklardan gelip katılacağını söyleyenlerin listeye dahil edilmesi, belki “ne kadar çok kurum ve kişi katılırsa o kadar iyi olur” düz mantığının bir ürünü olabilir: ama, mücadele ettiğimiz AKP iktidarının ve onun yerel temsilcilerinin de oraya kimin geldiği ya da gelmediği konusunda bizden daha fazla bilgi sahibi olabileceğini düşündüğümüzde; böylesi bir yanıltıcı çabanın aslında bizden çok karşı tarafın işine yarayacağını bilmemiz gerekiyor.

3. Açık söylemek gerekirse, etkinliğin Alaçatı Sulak Alanı‘nda yapılacağını duyunca ilk aklıma gelen şey, oradaki kuşların ve diğer canlıların 130 kurum ve kuruluşun katılacağı böylesi bir etkinlikten rahatsız olacağı idi. Çünkü yurtdışında bu gibi yerlerde; hatta yakınlarında bile bu kadar çok insanın katılacağı bir etkinliğe izin verilmez, doğaya ve oradaki canlılara saygı duyulurdu. Anlaşılan o ki, düzenleyici kuruluşlarda böylesi bir saygı, hassasiyet ve çevre bilinci yoktu.

4. 16 Nisan 2022 tarihli etkinliğin en önemli eksikliklerinden biri, uzun yıllardır Çeşme Yarımadası ölçeğinde mücadele eden Çeşme merkezli Ekinoks Kültür ve Çevre Derneği‘nden Başak Yasemin Kumaş ile Çeşme Sürdürülebilir Yaşam Platformu‘nun, yine aynı şekilde yıllardır kişisel olarak çevre mücadelesi vermekle birlikte kurumsal ölçekte mücadele eden birçok dernek ve vakıftan daha etkili olan 2019 seçimlerinin Çeşme bağımsız belediye başkan adayı Fatma Esen Kabadayı Whiting ile Madeleine Staff Kura gibi bilinen isimlerin çağrılmamış olması ya da onların bu etkinliği desteklemeyişi; hatta bu çevre aktivistlerinin etkinliğe katılacak olanları hemen yakındaki Alaçatı Port‘a ya da Çeşme Yarımadası‘ndaki diğer sorun mekanlarına davet ederek samimiyet testi yapmaya çağırmaları bence dikkate alınacak önemli çıkışlardı.

5. Nitekim etkinlik günü ve etkinlik süresince olay mahallinde, katılacağı söylenen 130 kurum ve kuruluşa rağmen en iyimser tahminle 300 kişinin; yani katılımcı kuruş başına 2-3 kişinin toplanmış olması gerçeği, genel kurul olması nedeniyle TBB İzmir Tabip Odası yönetici ve üyelerinin etkinliğe katılmaması, o nedenle TMMOB İzmir İKK sözcüsünün TBB İzmir Tabip Odası adına konuşması, TMMOB katılımının kendileriyle sohbet ettiğim flama taşıyan 15-20 mühendislik-mimarlık öğrencisi ve temsilci niyetine gelen bir iki oda yöneticisi ile sınırlı kalması, bu tür konu ya da sorunlarla asıl ilgisi olan TMMOB Mimarlar Odası ile TMMOB Şehir Plancıları Odası‘nın İzmir kamuoyunca tanınıp bilinen isim ve yüzleriyle birlikte etkinlikte bulunmaması, katılımcı olduğu duyurulan bazı kurum ve kuruluşlara ait isim ya da logoların pankart, bayrak, flama, tişört ve bandanalarda karşımıza çıkmaması geleceği söylenen birçok kurum ve kuruluşun aslında oraya gelmediğini, gelmeye değer görmediğini ya da böyle bir etkinlikten haberdar olmadığını, etkinlik sırasında çekilen fotoğrafların da gösterdiği gibi birçok kurum ve kuruluşun sadece 3-4 kişi ile temsil edildiği gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

6. Etkinliğe katılacağını söylemekle birlikte katılmayanların yerini de sanırım geçmişte işledikleri kent suçlarıyla tescilli Aziz Kocaoğlu ve Murat Bakan gibi isimlerle CHP İl Başkanı Deniz Yücel, Kamil Okyay Sındır, Musa Çam, Ednan Arslan, Tacettin Bayır gibi eski ya da yeni yerel siyasetçiler, milletvekilleri doldurmuştu. Bu durum karşısında, etkinliği desteklemek ya da geleceğe yatırım yapmak amacıyla geldiği belli olan bu siyasetçilerin yanına İzmir Büyükşehir ve Çeşme Belediye başkanlarının da neden katılmadığını sormamız gerekebilir… Tabii ki kendisi gelmese bile etkinlik alanının bir köşesine yerleşip dağıttığı çay ve kahvelerin bitmesi üzerine sadece bardakla su dağıtan Çeşme Belediyesi‘ne ait ikram aracının hizmetlerini de unutmamamız koşuluyla…

7. Ahmet Güler‘in büyük bir beceri ile ele geçirdiği kürsü ve mikrofonu kullanarak yaptığı ilk konuşmanın çok uzaması, İzmir’de yakından tanıdığımız bazı çevre gruplarının tepkisine yol açarak etkinlik alanından ayrılmaları da, ortada yerel iktidarın gölgesinde nasıl bir hırs ve ego mücadelesinin yaşandığının kanıtı olmuştur…

8. Çeşme Turizm Projesi‘nin yürütmesinin durdurulması ve iptali için dava açan kurum ve şahıslarla onların avukatlarına teşekkür edilirken Hacer Nükhet Ercümenciler, Abdurrahman Akbal, Çetin Aryindoğan, Fazlı Özcan, Ali Gülbaşı, Akın Türe, Adnan Akyıldız, Alim Önder, Ertuğrul Barka, Halil İbrahim Özkahraman, Mehmet Emin Altoğ, Berrin Aksaray, Ertuğrul Dinleten, Hasan Hilmi Sezel, Barış Bilge ve Çağlayan Yıldırım adına dava açan sevgili dostumuz avukat Senih Özay‘a ve ekibine (her ne kadar kendisi bu tür şeylerden hoşlanmasa da) teşekkür edilmemiş olması; böylelikle, değişik kurum ve avukatlar tarafından farklı kanallardan yürütülen hukuki mücadele bütünlüğünün dikkate alınmaması da büyük bir talihsizlik olmuştur.

9. Etkinlikte siyasi partilere ait bayrak ve flamaların, katılım ve çoğulculuk gibi temel ilkeleri dikkate almayan düzenleyici kuruluşlar tarafından yasaklanması, etkinliğin demokratik özünü olumsuz şekilde etkilemiş; buna ilave olarak, tüm etkinlik süresince siyasi içerikli sloganların dile getirilmemesi, katılımcıların pasif bir izleyici ve dinleyici rolünü üstlenmeleri nedeniyle etkinlik ‘kır düğünü‘ havasına bürünmüş, bütün bunların sonucu olarak etkinliğe politik bir içerik kazandırılamamıştır.

10. Katılımcılarla yaptığım çoğu söyleşide bir çok kişi, böylesi bir etkinliği düzenleme cesaretinin bilirkişi heyetinin verdiği karardan sonra ortaya çıktığını, şayet böyle bir rapor yayınlanmasaydı hiç kimsenin böyle bir etkinlik düzenleyemeyeceğini ifade etmiştir. Bu nedenle etkinliği düzenleyenler bu kararın getirdiği meyveleri yeme rahatlığını kendi kişisel menfaatleri doğrultusunda kullanmak ya da bu karar kendileri sayesinde alınmış algısını yaratmak istemiş olabilirler. Oysa, bilirkişi heyetinin verdiği bu değerli görüş sonrasında, kim tarafından düzenlenirse düzenlensin yapılacak ilk etkinlikte sorunla ilgili tüm taraflara daha ileri ve yeni bir hukuki ya da siyasi bir hedefin gösterilmesi gerekirdi. Oysa, söz konusu etkinlikte tüm gözlemlerimize rağmen böylesi bir liderlik -ne yazık ki- ortaya konulamamış, davaya destek verenlerin önünde yeni bir yol açılmamıştır.

Görüp izlediklerimiz yoksa yeni bir “yeşil aklama” mı?

Sonuç olarak;

Nasıl çevre mücadelesinde önceden kabullenip uymamız gereken evrensel ahlaki ilke ve değerler varsa, gönüllülük boyutunda sürdürülen tüm kişisel/kurumsal çevre mücadelelerinin de kendi içinde evrensel ilke ve değerlere sahip olması, çevre mücadelesine katılanların öncelikle bu ilke ve değerlere önem vererek titizlikle uygulamaları gerekir.

Aslında vahşi kapitalizmin bir sonucu olarak ortaya çıkan tüm toplumsal mücadelelerde ve bunun özel bir şekli olan çevre hareketlerinde ilk akla gelen ilke, bu işin anti-kapitalist ve toplumcu yanını ortaya koyan kamu yararı ilkesinin varlığıdır. Bu ilkenin varlığı, ortaya çıkan mücadele ve çalışmalarda kişisel yarardan çok toplumsal yarara sahip çıkılarak savunulmasını gerektirir.

Çevre mücadelelerinde kişisel yararın yerine kamu yararının kabul edilip öncelenmesi, mücadeleyi yürüten kurum ve kişilerin kendi kişisel ya da kurumsal çıkarlarından önce o mücadelenin sonucunda korunacak toplumsal faydayı belirleyip ön plana alması ile ilgilidir.

Bu anlamda bu tür mücadelelere kendisinin ya da menfaat birliği içinde olduğu başka biri ya da grubun maddi ya da manevi boyuttaki şahsi çıkarlarının gerçekleşmesi için girenlere, bunun için çaba gösterenlere dikkat edilmesi, bunların anti kapitalist karakterdeki bu tür hareketler içinde barındırılmaması gerekir.

Çevre hareketi içinde yer alan bireylerle bu alanda çalışan dernek ve vakıfların, çevreye zarar veren kişi ya da şirketlerle açık ya da gizli ilişkileri, onların menfaatine yarayacak şekilde güdümlü çevrecilik faaliyetleri içinde olmaları bugünkü bilimsel literatürde “yeşil aklama” (greenwash) olarak anılmakta, çoğu büyük şirketler çevre üzerinde yarattıkları tahribatları örtüp gizleyebilmek amacıyla çevre hareketinin felsefesinden, düşünce yapısından, onun eti sütü durumunda olan kurum ve kişilerinden yararlanarak faaliyetlerini sürdürmeye çalışmakta, kendileri ile ilgili sempatiyi arttırmaya çalışmaktadır.

Ama sonuç olarak kapitalizm, bizim bildiğimiz o sınıfsal özellikleriyle vahşi, saldırgan, hiçbir ilke ve değer tanımayan eski kapitalizmdir. Onun için tek bir şey vardır: Ortaya çıkıp el konulacak artı değerin büyümesi için hem insan hem de çevre üzerindeki sömürüyü her geçen gün değişik teknolojik, sosyolojik ve psikolojik olanaklarla daha da arttırmak…

O nedenle, bu tür büyük ve ciddi çevre mücadelelerinde merkezi ya da yerel iktidar odakları tarafından açık ya da gizli bir şekilde desteklenip karşımıza çıkarılan bu tür ilkesiz, tutarsız çıkış ve savrulmalarla yanlış politika, strateji ve uygulamalara karşı uyanık olup çevre hareketine zarar verebilecek kurum, kuruluş ve kişileri dikkate almamız gerekmektedir.