Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi (4)

Ali Rıza Avcan

Bir iktidar projesi olarak tepeden indirilip önümüze konulan ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile İzmirli sermayedarlar ve onların medyası tarafından desteklenen ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin en sorunlu yönlerinden biri İzmir Körfezi’nin içindeki ve çevresindeki diri faylarla ilgilidir. O anlamda sözkonusu projenin bölgenin depremselliği ile ilgili ciddi sorunları olduğu söylenebilir.

‘İzmir Körfez Geçişi Projesi’ ile ilgili ÇED raporu ile bu raporun ekindeki, Yüksel Proje Uluslararası A.Ş. tarafından Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı öğretim üyeleri Emekli Prof. Dr. Mustafa Erdik, Yrd. Doç. Dr. Karin K. Şeşetyan, öğretim görevlisi Dr. Mine B. Demircioğlu ve araştırma asistanı Dr. Ebru Harmandar‘a hazırlattırılan Mayıs 2015 tarihli “İzmir Körfez Geçişi Deprem Tehlikesi ve Tasarım Bazlı Deprem Yer Hareketi Belirlemesi” isimli 50 sayfalık rapor, depreme karşı yapı tasarım kriterleri, neo-tektonik yapı, deprem oluşumları, deprem tehlike analizi, sahaya özgü tasarım bazlı ivme spekturumları, spekturum uyumlu deprem yer hareketlerinin belirlenmesi konusunda çoğu uzmanın bildiği genel geçer şeyleri söylemekle birlikte köprünün, batırma tüp tünelin ve yapay adanın yapılacağı alanın depremselliği ile ilgili tek somut bir bilgi vermemektedir.

DSCN0505

Çünkü, İzmir Körfezi’nin çevresindeki aktif ve pasif birçok fay hattı; özellikle de İzmir Fayı olarak adlandırılan Körfez’in güneyinden geçen fay uzun bir zamandır bilinmesine karşın, Körfez içindeki fayların varlığı ve özellikleri, bugüne kadar hiçbir ayrıntılı çalışma yapılmadığı için bilinmemektedir.

Ayrıca bu kadar büyük bir yatırım öncesinde elde olanaklar olmasına karşın tutup böyle bir araştırma yapılmıyor ve Körfez çevresinde daha önce yapılmış olan yüzey araştırmaları dikkate alınarak bilinmeyen bir dünya olan Körfez için tahminlerde bulunuluyor. Hem de 1.000 ve 2.475 yıllık ortalama tekrarlanma periyodları ve tasarım spekturumları kullanılarak… (!)

Bu anlamda sözkonusu raporda tüm yazılan çizilenler tasarla ya da modelleme eylemi üzerinden yapılan bir şaka gibidir aslında…

Oysa İzmir Yerel Gündem’21 meclisinde çalışan birçok kişinin hatırlayacağı gibi, 1999 yılındaki Gölcük, Adapazarı ve Düzce depremleri sonrasında Gölcük’teki donanma komutanlığının batırma tüp tünelin yapılacağı Yenikale askeri tesislerine taşınarak oradaki tesislerin genişletilmesi gündeme geldiğinde; hem İzmir Yerel Gündem’21 katılımcıları hem de bu işten anlayan uzmanlar askeri yetkililere orada da bir fay hattının bulunduğunu hatırlatarak donanma komutanlık binalarının Marmaris’teki Aksaz Üssü’nde yapılmasını sağlamışlardı.

Bu anlamda 1999 sonrasında fay hattında yer alması nedeniyle tercih edilmeyen yere aradan 17-18 yıl geçtikten sonra bırakın bir askeri tesisin, ondan defalarca büyük bir yatırım yapılacak olması sanırım aklı başında kimsenin aklına gelmezdi.

Ayrıca ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi’ ÇED raporunun henüz kesinleşmediği tarihlerde Milliyet, Yeni Şafak, Birgün, Akşam gibi ulusal gazetelerle Yeni Asır gibi yerel gazetelerde yayınlanan haberlerde Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknoloji Enstitüsü’ne ait Piri Reis gemisiyle İzmir Körfezi’nde yapılan akademik çalışmalar sonucunda deniz tabanında 3-4 kilometre uzunluğunda 4 yeni fay zonunun belirlendiğine ilişkin yeni haberleri okuduğumuz halde bütün bu güncel ve önemli gelişme ve bilgiler ÇED sürecinde dikkate alınmamış, bu iddialara ilişkin tek bir araştırma yapılmamıştır.

fft261_mf20731122Bu haberlerin gazetelerde yayınlandığı tarihlerde açıklama yapan TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı Sinan Öziçer verdiği demeçte “Jeofizik yöntemlerden biri olan sismik yansıma yöntemiyle Uzunada ile Foça açıkları arasındaki bölgeden İzmir Körfezi’ne doğru yapılan çalışmalarda 4 tane yeni fay hattı tespit edildi. Bu çalışmalar akademik bir çalışma olarak gerçekleştirildiğinden bunun projelendirilerek daha ayrıntılı ve detaylı şekilde yapılmasını öneriyoruz. Çünkü körfeze doğru gelindikçe derinlik sığlaşıyor. Derinliğin sığlaşması nedeniyle Piri Reis gemisi, draftından dolayı algılama anlamında o bölgede net ve doğru sonuç vermeyebilir. Bundan dolayı aynı teknolojiye sahip biraz daha küçük gemilerle körfezin içindeki sığ alanla limana doğru yapılacak çalışmalarla o tespit edilen diri fay zonlarının körfezde nereye doğru geldiğinin de belirlenmesi gerekiyor. Aynı şekilde bu fayların olduğu yerlerde gaz çıkışları da belirlendi. Bu gaz çıkışları da orada yapılacak etüt ve çalışmalarla, ayrıntılı cihazlar yerleştirip bir ağ oluşturarak belirlenmelidir. Çünkü gaz çıkışlarının olması demek, orada aktif bir fayın olduğu anlamına gelir ki, bu da sismik aktivitenin her an değişebileceği şeklinde değerlendirilebilir” şeklinde bir çözüm önerip fayların bulunduğu bölgede çok büyük bir maliyetlerle yapılacak olan ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin bu riskten etkilenmemesi için projenin yapılacak araştırmalar boyutunda gözden geçirilmesini, bu araştırmalar yapılmadan bu boyutta büyük bir projenin yapılmamasını istemiştir.

Ancak bütün bu haber, uyarı ve önerilere karşın projenin ÇED raporu, adeta yangından mal kaçırırcasına kabul edilmiş; böylelikle 16 Nisan tarihli referandum öncesinde iktidarın yaptığı köprülere, yollara ve tünellere bir yenisinin eklenmesi sağlanmıştır.

Hem de CHP’li bir büyükşehir belediye başkanının, “onu da ben önceden düşünmüştüm” diyeceği kadar bir dar görüşlülükle…

Şimdi karşımıza, Körfez’deki akıntıyı azaltarak su kalitesinin düşmesini ve İzmir Körfezi’nin giderek bataklık bir alana dönüşmesini sağlayacak bir köprü ihtimalinin yanına, olası büyük bir depremde zarar görerek birçok insanın ölümüne ya da yaralanmasına neden olacak bir sırat köprüsü ihtimali daha eklenmiştir….

The-Great-Hanshin-earthquake-1-1

Evet, ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ İzmir Körfezi’ndeki fayları ve ciddi depremleri dikkate almayan büyük bir aymazlığın sonucunda, bundan böyle kimin geçip kimin geçemeyeceğinin belli olmadığı bir sırat köprüsüne dönüşmüştür diyebiliriz…

Devam Edecek…

İzmir bir turizm kenti midir? (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün düzenleyip “İzmir Kenti Turizmi ve İzmir Kentinin Tanıtım ve Pazarlama Zirvesi” adını verdiği “İzmir Kent Zirveleri“nin üçüncüsü, 21 Nisan 2017, Cuma günü 10.00-18.00 saatleri arasında İzmir Ticaret Odası’nda yapılacak.

Sözkonusu toplantının duyurusu ile ilgili İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne ait linkinde¹ toplantının 10.00-18.00 saatleri arasında yapılacağı belirtilmekle birlikte programın ayrıntıları arasında kapanışın 16.45’de yapılacağı belirtiliyor.

Hazırlanıp duyurulan bu programa göre açılış konuşmaları ve üç ayrı oturum olarak gerçekleştirilecek toplam 5 saat 45 dakikalık toplantıda, unvanları isimlerinden daha uzun toplam 23 kişi konuşacak.

Programa göre toplantının sabah yapılacak birinci oturumunda “İzmir Kent Turizmi ve Tanıtımı“, öğleden sonra yapılacak ikinci oturumunda da “İzmir Kentinin Turizm Pazarlaması” konularında sunumlar yapılacak.  

Duyurusunu yaptığımız bu toplantıdaki konuşma ve tartışmaları günü geldiğinde izleyip sizlerle paylaşmayı düşünmekle birlikte, bu toplantıya bir hazırlık olarak düşündüğümüz ve bugünden itibaren yayınlayacağımız bir dizi yazıyla, ilgili ya da ilgisiz birçok insanın konuşmak için sıraya girdiği bu toplantı öncesinde İzmir turizminin son yıllardaki acıklı halini ortaya koyup çözümler önermeye çalışacağız.

O anlamda bugünkü yazımızda turizm denilince ilk akla gelen yabancı ziyaretçi sayılarını gösteren temel göstergeleri ele alarak; yani son beş yılda İzmir’e hava ya da deniz yolu ile gelen yabancı ziyaretçilerin aylar ve yıllar itibariyle sayı ve oranlarını belirleyerek, daha doğrusu yabancı ziyaretçi sayıları üzerinden son yıllardaki İzmir turizmindeki çakılmayı ortaya koyarak başlamak istiyoruz.

Bu amaçla hazırladığımız istatistiki verileri ve grafikleri izlediğimizde 2013 yılında hava ve denizyolu ile İzmir’e gelen yabancı ziyaretçi sayısı 1.407.240 kişi iken, bunun 2014 yılında 1.294.461’e, 2015 yılında 1.201.921’e, 2016 yılında 672.299’a ve 2017 yılının ilk üç ayında da 57.618’e indiğini görürüz. Bu anlamda, 2017 yılının ilk üç ayındaki gerçekleşmeler bile en kötü yıl olan 2016 yılının ilk üç ayına ait verilerin altındadır. (*)

İzmir 2013-2017 Gelen Yabancı İstatistikleri

Bu durum, İzmir turizminin son beş yılda ciddi boyutta kan kaybettiğini, kaybın 2013-2016 döneminde % 52,23 oranındaki bir küçülmeyle karşımıza çıktığını göstermektedir.

Bu daralmayı aylar ölçeğinde incelediğimizde ise Mayıs-Ekim ayları arasındaki geleneksel yoğunlukla ilgili temel eğilimler değişmemekle birlikte; asıl sorunun turizmcilerin “yüksek sezon” olarak tanımladığı Mayıs-Ekim döneminde ortaya çıktığını, bir aylarda % 50, hatta % 60’lara varan oranlarda azalma yaşandığını, diğer aylardaki azalmanın bu dönemde gerçekleşen azalmadan daha az olduğunu görürüz. Bu ise, asıl sorunun İzmirli turizmcilerin asıl iş yapıp para kazandıkları dönem itibariyle ortaya çıktığını; bu nedenle önemseyip öne çıkardıkları bu özelliklerine zarar verildiğini, başka bir deyimle tam da hassas oldukları noktadan vurulduklarını göstermektedir.

Sayı ve oranlarını yukarıda verdiğimiz yabancı ziyaretçilerin havayolu ve denizyolu ile gelişlerini dikkate aldığımızda ise, havayolu ile gelenlerin sayısındaki azalışın toplam yabancı ziyaretçi sayısındaki azalışla paralellik göstermekle birlikte; denizyolu ile gelenlerin sayısındaki azalışın çok ciddi boyutlarda olduğu görülecektir.

İzmir 2013-2017 Havayolu İle Gelen Yabancı İstatistikleri

İzmir 2013-2017 Denizyolu İle Gelen Yabancı İstatistikleri

Denizyolu ile gelen yabancı ziyaretçi sayısındaki bu ciddi azalışın en önemli nedeni, bir dönem İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş tarafından adeta üstlenilen kruvaziyer gemi turizminin son yıllardaki yok oluşunda yatar. O nedenle düzenlenen kent zirvesinde markalaşma, pazarlama gibi genel geçer konuları konuşmaktan çok belki de kruvaziyer turizminin masaya yatırılarak bu konuda yapılan yanlışların ve eksikliklerin tartışılması daha doğru olurdu diye düşünmeden edemiyoruz.

Dünyanın, bölgenin ve ülkemizin içinde bulunduğu bu olumsuz koşullarda turizmin, özellikle de İzmir turizminin eskisi gibi gelişip güçlenmesi kimsenin dünden bugüne beklediği bir şey değildir. O nedenle bu toplantıdan da somut, uygulanabilir, ilaç yerine geçecek bir reçetenin hazırlanması beklenmemelidir.

O anlamda, 28 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilecek toplantının ve o toplantıda yapılacak sunum ve tartışmaların da bu ciddi soruna çare olmayacağını, turizmin 2017 yılında da eskisinden daha kötü hale geleceğini hepimiz biliyoruz.

İzmir 012

Bize göre, turizm sektörünün bütün aktörlerinin bir araya geldiği böylesi önemli ve büyük bir toplantıda İzmir turizmi adına konuşan tüm kurum, kişi ve konuşmacılar ülkemizin, bölgemizin ve kentimizin şimdikinden daha çok demokrasiye, barışa ve özgürlüklere ihtiyacı olduğunu haykırıp tüm devletlere, devlet adamlarına ve siyasetçilere savaş, terör ve mülteciler üzerinden birbirlerini tehdit etmemeleri; ayrıca turizmi baltalayan söylemlerden kaçınmaları çağrısı yapsalar; değil İzmir turizmine, belki de tüm ülkenin, hatta bölge ülkelerinin turizmine önemli bir katkıda bulunmuş olurlar.

Çünkü turizmin özü barış, özgürlük ve farklılıklara saygı anlayışında yatar…


¹ http://www.izmirkulturturizm.gov.tr/TR,177886/izmir-kent-zirveleri-3-.html

(*) İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün 2013-2017 dönemine ait aylık istatistik verileri.

Devam Edecek…

Her yeni, ilk ve güzel olan şey iyi ve yararlı mıdır?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin düzenlediği “İzmir Bölgesi Enerji Forumu“nda ESHOT yetkilisi Hakan Üzkat‘ın “İzmir Elektrikli Otobüs Filosu Projesi” sunumunu izlerken aklıma eski bir anım ve o anıdan çıkardığım kişisel bir ders geldi.

Anımsadığım olay, yurtdışında çalışan gurbetçi yurttaşlarımızın ülkemizdeki kamu kurumlarına, özellikle de belediyelere araç ya da iş makinesi bağışlamasının mümkün olduğu 1990’lı yıllara aitti. Kendilerine tanınan bu hak çerçevesinde çalıştıkları ülkede edindikleri taşıt araçlarıyla iş makinelerini geldikleri ilin, ilçenin ya da kasabanın belediyesine bağışlayabiliyorlar; böylelikle taşıt aracına ya da iş makinesine sahip olmayan birçok belediyenin bu eski model araç ve iş makineleriyle yeni olanaklara kavuşturmalarını sağlıyorlardı.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

O yıllarda İçişleri Bakanlığı’ndaki denetim görevimden ayrılarak belediye başkanlarına danışmanlık hizmeti verdiğim için, danışmanlığını yaptığım bir belediye başkanını, yurt dışında ekonomik ömrünü doldurularak kullanılamaz hale gelmiş taşıt araçlarını ve iş makinelerini önce anlaşmalı gurbetçiler tarafından belediyelere bağışlanmasını sağlayan, ardından da o araçları onararak haksız kazanç temin eden Adana merkezli bir dolandırıcılık çetesinin elinden kurtarmak için çalışıyordum. Çünkü, danışmanlığını yaptığım belediye başkanı yeni taşıt araçlarıyla iş makinelerine kavuşmak amacıyla bilmeden ya da gözünü karartarak sırf ilçesine yeni taşıt araçlarıyla iş makineleri getirmek uğruna bu suç şebekesinin ağına düşmüş ve teslim aldığı araçların bakım ve onarımını yaptırmaya kalktığında araçların işe yaramaz olduğunu görerek dolandırıldığını anlamış ve kendi seçmeni karşısında zor duruma düşmüştü.

Benim görevim ise eksik olan bazı resmi belgeleri bu işi örgütleyenlerden temin ederek taşıt araçlarıyla iş makinelerini geri vermenin yollarını aramaktı. O nedenle belediye başkanı ile birlikte işin tezgahlandığı Adana’ya giderek çetenin elebaşısı ile görüşmüş ve elde etmek istediğimiz sonuca ulaşmıştık.

Ancak bütün bu işlemleri yaparken muazzam büyüklükteki ofisinde yine büyük bir masanın arkasında oturan çete başına yurdun değişik bölgelerinden telefon eden belediye başkanlarının adeta yalvarırcasına araç ve iş makinesi istediğine tanık olmuş ve bu durumu hayretle karşılaştım.

Evet, yurdumun belediye başkanları yöneticisi olduğu il, ilçe ve kasabalara daha fazla hizmet götürmek amacıyla bu bağış sisteminden yararlanmak istiyor ve bu nedenle de bir dolandırıcılık şebekesinin reisine adeta yalvarıyor, küçük sevimlilikler yapıp daha daha fazlasını temin etmeye çalışıyorlardı. Bu durum onların zayıf halkası ya da yumuşak karınlarıydı. Onların bu zayıflığından yararlanmak isteyenlerin de sahip oldukları büyük bir güç, hedefi tam da 12’den vuran etkili bir silahtı.

1990’lı yıllarda yaşadığım ve kendimce dersler çıkardığım bu anıyı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı ESHOT Genel Müdürlüğü temsilcisi Hakan Üzkat‘ın sunduğu “İzmir Elektrikli Otobüs Filosu” başlıklı bildiriyi dinlerken yeniden hatırladım. 

s593909

Tabii ki belleğimdeki bu anıyla elektrikli otobüslerin satın alınıp hizmete girmesi arasında bir bağlantı kurarken bu yeni işin, yaşadığım olaydaki gibi bir sahtekarlık, bir dolandırıcılık işi olduğunu söylemek istemiyorum. Yapılan satın alma ve hizmete sokma eyleminin yasalara uygun olarak yapıldığını biliyor ve  bu anlamda iki olay arasındaki bağlantının sadece ve sadece yöneticilerin yaklaşımı açısından bir benzerlik taşıdığını düşünüyorum.

Çünkü sunum sırasında konuşmacının sarf edip beni irkilten anlatımı benim geçmişte kalan anım ile şimdiki eylem arasında bağlantı kurmama arttı da yetti bile…

Çünkü sunumu yapan ESHOT yetkilisi Hakan Üzkat, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Ankara’da üretim yapan TCV Otomotiv Makine San. ve Tic. A.Ş’den (Bozankaya) toplam 8,8 milyon Euro‘ya satın alınan E-Karat marka 20 adet elektrik otobüsle (her bir otobüs için 400.000.- Euro ya da yaklaşık 1,750 milyon TL) şarj ekipmanları ve kurulumuyla ilgili süreci anlatırken Avrupa Birliği ülkelerinin henüz bu boyutta bir filoyu hizmete sokmadıklarını, elektrikli otobüslerin bazı kentlerde deneme amaçlı kullanıldığını anlatıyor ve dünyadaki üretici firmalarla kullanıcıların uygulamadan kaynaklanan geri bildirimlerle saha verilerini paylaşmaktan ısrarlı bir şekilde kaçındıklarını ifade ediyordu. (1)

Evet, bu otobüslerin imalatçısı olan firmalarla elektrikli otobüslerin Avrupa Birliği’ndeki kullanımı ile ilgili olarak geleceğe yönelik önemli kararlar alan ülkeler hem bu otobüsleri yaygın bir şekilde kullanmıyorlar hem de kullanımdan kaynaklanan geri bildirim bilgilerini ısrarlı bir şekilde paylaşmaktan kaçınıyorlar, bu konuda işbirliğine yanaşmıyorlardı. 

Haliyle bu alengirli işte bir neden olduğunu, saha verilerini niye sakladıklarını  ve saha verileri saklanmış bir teknolojik ürünün neden satın alındığını düşünmeden edemiyorsunuz…

Nitekim sunumu yapan Hakan Üzkat ile sunum sonrasında yaptığımız sohbette de bu otobüslerin aslında bir filo olarak değil, sırf deneme amacıyla alındığını öğrendiğimde benim aklıma gelen bu şüphenin bu alımı yapan kamu görevlilerinin de aklında olduğunu hissederek bir nebze olsun rahatladım.

Ayrıca, bu sunum sırasında her bir elektrikli otobüsteki enerjiyi sağlayan ve Bozankaya tarafından üretilen LİfePO4 (Lityum Ferrofosfat), kuru bataryaların 2,3 ton ağırlığında olduğunu ve bunların ekonomik ömrünün, aynen akıllı telefonlarımızdaki bataryalar gibi zaman içinde güç kaybına uğradığını, bataryaların her yıl % 50 oranında güç kaybetmesinin beklenen bir şey olduğunu öğrendiğimde ister istemez irkildim. Çünkü bu otobüslerden üç yıl içinde toplam 400 tane alınması düşünülmekteydi ve bu anlatıma göre her otobüsün bataryasının maksimum iki yıl içinde değiştirilmesi, eskisinin yerine yenisinin takılması gerekiyordu. Hem de 2,3 ton ağırlığındaki binlerce bataryanın… Bunların yenilerinin depolanıp takılması ve eskilerinin toplanıp imha edilmesi… Aynen kullanıp attığımız piller gibi…

Görüldüğü kadarıyla elektrikli otobüsler çevreci, güvenilir ve ekonomik olmaları nedeniyle tercih edilmekle birlikte 2,5 tonlara kadar varan devasa büyüklükteki bataryaların kullanım ömrünün bitmesi durumunda ne yapılacağı konusu, bu büyüklük ve sayıdaki bataryaların nasıl imha edileceği, imha edilirken yaratacağı çevre kirliliği gibi sorunlar henüz düşünülmemekte, bunun için bir çözüm bulunmamaktaydı. 

Ayrıca Lityum İyon pillerin nano teknoloji ile geliştirilmiş hali olan ve Fosfatların ya da Fosforik asitlerin demir ve lityum tuzlarıyla ısıtılmasıyla üretilen LiFePO4 (Lityum Ferrofosfat) pillerin yanlış kullanılması durumunda yanma, patlama ve batarya süresinin kısalması gibi durumların ortaya çıkması ve uzmanların söylediğine göre bunu önlemek amacıyla toplam batarya grubunun her bir hücresi ile birlikte yönetimini gerçekleştirecek bir ana yönetim sistemiyle hücrelerdeki denetimi sağlayan uydu yönetici birimleriyle ana yönetim birimi arasında kurulacak etkin bir haberleşme sisteminin gerekliliğini dikkate aldığımızda araçların tavanındaki pil gruplarının olası risk ve tehlikeler açısından çok önemli olduğunu düşünüyoruz. (2) 

Sunum sırasında ayrıca bu otobüslerin nerede ne şekilde şarj edileceği konusunun da önemli bir sorun olduğunu ve bu sorunun henüz çözülemediğini öğrenince toplantının soru-cevap bölümünde konuşmacıdan İzmir’de bir zamanlar kullanılan ama daha sonra ortaya çıkan sakıncaları nedeniyle kullanımından vazgeçilen troleybüsleri ya da ekonomik, konforlu ve hızlı olduğu için satın alınan yeni gemilerin yüksek işletme maliyetleri nedeniyle kullanılmayıp bir köşede bekletilmesini hatırlatarak satın alınan 20 otobüsle satın alınması öngörülen 380 elektrikli otobüsün güçlü yanlar/zayıf yanlar, olası fırsatlar/olası tehlike ve riskler analizini; yani İngilizce kısaltması ile SWOT, Türkçe kısaltması ile de GZFT analizi yapmasını rica ettim.

Çünkü bu otobüslerin devamlı olarak iyi ve güçlü yönleri anlatılıyor, zayıf, tehlikeli ve riskli yanları ise hiç anlatılmıyordu. 

DCIM100MEDIADJI_0006.JPG

Konuşmacının cevap olarak elektrikli otobüslerin zayıf, tehlikeli ya da riskli bir yönünün olmadığını belirtmesi üzerine de aklıma gelen ilk zayıflık, risk ya da tehlikenin uluslararası standartlarla Türkiye standartlarının birbirine uymaması olasılığından söz ederek her bir belediyenin farklı kaynaklardan aldığı sistemler nedeniyle ülke ölçeğinde bir standart yaratılamayacağını; ayrıca bu tür otobüslerin bir sır gibi saklanan know-how’u nedeniyle ileride büyük sorunlar yaşanabileceğini hatırlatmakla yetindim. Tabii ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Hollanda’dan aldığı yararlı ama oldukça pahalı metrobüs örneğini hatırlatarak…

Sonuç olarak, hatırladığım anı ile bize anlatılan elektrikli otobüsler arasında alım yöntemi açısından bir benzerlik olmamakla birlikte; daima en yeni ve güzeli gerçekleştirip halka sunmak isteyen, bunu ellerine geçebilecek en güzel fırsat olarak gören belediye başkanlarının bazen halının altına süpürülmüş gerçekleri göz ardı ederek ve sırf o alanda ilk olmayı önemsemeleri nedeniyle yanlış ya da eksik işler yapabileceği ihtimalinin de olabileceğini düşünmemiz gerekebilir diye düşünüyorum.

Aynen anlattığım anıda, taşıt aracı ve iş makinesi almak için sıraya giren belediye başkanlarının onca araç ve gerecin niye ucuz ve kolay temin edildiğini araştırıp soruşturmamalarında olduğu gibi…


(1) İzmir Bölgesi Enerji Forumu Bildiriler Kitabı, 7-8 Nisan 2017, İzmir Mimarlık Merkezi, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi, İzmir, Nisan-2017, s. 57-72

(2) Kılıç, Arda; “Batarya Yönetim Sistemlerinde Ana ve Uydu Denetleyici Modül Tasarımı ve Can Protokolü Kullanımı“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2016 (Bu çalışma 2539,TÜBİTAK (Türkiye)-FWO (Belçika) İşbirliği Programı kapsamında yürürlükte olan 114E023 numaralı ve “Şehir içi Kullanımlar İçin Yüksek Verimli Elektrikli Araç Prototip Tasarımı ve Gerçekleştirilmesi” başlıklı proje kapsamında desteklenmiştir.)

Yeniden Körfez Geçişi Projesi (3)

Ali Rıza Avcan

İzmir sermaye çevreleriyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin talep, ısrar ve destekleriyle gelişip tepeden inme bir iktidar projesi olarak önümüze konulan ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi’, hiçbir zaman İzmir’in ve İzmirli’nin ihtiyaçlarından kaynaklanmamış ve onun somut bir talebi ile ortaya çıkmamıştır.

Aksine 2014 yerel seçimlerinde İzmir büyükşehir belediye başkan adayı olarak karşımıza çıkan; ancak yeterli oyu alamadığı için seçilemeyen şimdinin başbakanı Binali Yıldırım’ın seçim beyannamesinde yer alan 35 büyük projeden biri olarak genel anlamda kabul görmemiş, o nedenle de siyasi ve pratik anlamda reddedilmiş bir projedir. 

Hal böyle olmakla birlikte, seçimi kazanan Aziz Kocaoğlu’nun seçim bildirgesinde de yer almayan bu proje hem İzmir sermaye çevrelerinin hem de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun ısrarlı talepleri sonucunda olgunlaştırılarak uygulama aşamasına getirilmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu projenin uygulanması ile ilgili talebini ya da ısrarını saklama ihtiyacını bile duymamış, geçtiğimiz günlerde verdiği bir demeçte bu projeyi ilk teklif edenin kendisi olduğunu ifade edecek kadar ileri gitmiş, açık bir şekilde projenin sahipliğini ve savunuculuğunu üstlenmiştir.

Ardından da kentteki her büyük projede menfaati olan ya da malum nedenlerle bir şeylerden çekinen yandaş medya kuruluşlarıyla iktidar tarafından esir alınan Doğan Medya Grubu, projeyi allayıp pullayıp İzmirli’nin gündemine yerleştirmeye başlamışlardır.

Biz bugün karşı çıktığımız bu projenin maliyetini ve finans kaynaklarını inceleyerek bu işin aşağı yukarı kaç paraya mal olacağını tahmin etmeye çalışacağız.

01.30 - Körfez Köprüsünün Bitmiş Durumunun Bilgisayar Ortamında Modellenmiş Görüntüleri (B)

İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Maliyeti ve Finans Kaynakları

Elimizdeki 2017 “İzmir Körfez Geçişi Projesi (Otoyol ve Raylı Sistem Dahil) Son Şekli Verilen Çevresel Etki Değerlendirme Raporu“na göre Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli ile inşa edilecek projenin toplam bedeli 3.520.000.000.- TL. olarak belirlenmiştir.

Yine aynı ÇED raporundaki bilgilere göre ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin finansmanının % 20’lik bölümünün özkaynak, geriye kalan % 80’lik bölümünün ise dış kredi ile sağlanacağı kabul görmüş; böylece düşük faiz ve geri ödemesiz süre gibi uygun koşulları bulunan krediler kullanılarak projenin mali yapılabilirliğinin artacağı öngörülmüştür. Bu koşullar ile kredi verebilecek bazı kuruluşlar şu şekilde sayılmıştır:

  • Uluslararası finans kuruluşlarından uzun vadeli kredi (Avrupa Yatırım Bankası, Dünya Bankası, İslami Kalkınma Bankası ve/veya Çin, Japon finans kuruluşları),
  • İhracat kredisi veren kuruluşlar.

Kredinin LİBOR + % 3,5 faiz oranına sahip olacağı öngörülmüş ve yıllık LİBOR değeri olarak % 0,842 (2013 yılı içinde gözlenen en yüksek yıllık LİBOR değeri) alınmıştır. 

Kredi koşulları ise şu şekilde belirlenmiştir:

  • Kredi Miktarı: 1.079.042.883 USD
  • Kredi Faiz Oranı: % 4,342
  • Geri Ödemesiz Süre: Projenin işletmeye açıldığı yıl geri ödeme başlayacak.
  • Geri Ödeme Süresi: 10 yıl (2023-2032)
  • Ödeme Biçimi: Yıllık eşit ödemeler halinde
  • Taahhüt Komisyonu: % 0,10
  • Yönetim Komisyonu: % 0,15

Proje ve yatırım maliyetlerinin yıllar itibariyle kredi ve özkaynak dağılımını gösteren aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, özkaynak ve kredinin büyük bölümünün inşaatın son yıllarında kullanılması öngörülmüştür.

Tabii ki bütün bu hesaplamalar, ÇED raporunun düzenlendiği süreçte yapıldığı ve aradan geçen süre içinde Dünya’nın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik, toplumsal gelişmeler bambaşka bir seyir izlemeye başladığı için; ayrıca inşaatın yapıldığı süreçte ne ölçekte değişimler olacağı bilinmediği için bu rakamların kesin olmadığı, bize sadece genel bir fikir vereceğini de unutmamamız gerekiyor.

         Tablo: Proje Yatırım Maliyetlerinin Özkaynak/Kredi Dağılımı (USD)

Resim1

Proje bedeli ve bu bedelin finansman modeli bu şekilde olmakla birlikte, 3.520.000.000.-TL. olarak telaffuz edilen proje bedelinin ÇED raporu hazırlama işinin başladığı 13 Kasım 2012 tarihi ile halkın bilgilendirilmesi toplantısının yapıldığı 25 Haziran 2015 tarihi arasında hesaplandığı ve proje bedelinin % 80’inin yurt dışından kredi alınarak finanse edileceği dikkate alındığında belirtilen miktarın Dolar ya da Euro üzerinden ifade edilmesi durumunda çok daha yüksek bir düzeye çıkması beklenmelidir.

Çünkü, 25 Haziran 2015 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından belirlenmiş kurun 1 Amerikan Doları için 2,6638 TL, 1 Euro için 2,9813 olduğunu bilir ve bu rakamları dikkate alarak bulunacak proje bedelinin Dolar cinsinden karşılığının 1,321 Milyar USD, Euro cinsinden karşılığının da 1,181 Milyar € olduğunu hesaplarsak, bu tutarlarının bugünkü karşılığının ise 3,520 Milyar.-TL. değil; 4,922 Milyar TL olduğunu kabul etmemiz gerekir. 

Ayrıca, hesaplamalar bu şekilde yapılmakla birlikte projede henüz imalata dönüştürülmemiş, bu nedenle de bütçeleştirilmemiş imalatlar bulunmaktadır.

Bu imalatlardan verilebilecek en önemli örnek, deniz dibine yerleştirilecek batırma tüp tünelin altındaki 265.384 m²’lik bir alandan çıkarılacak 2.855.136 m³ miktarındaki dip tarama çamuru ile köprü ayakları ve sirkülasyon kanalının civarında -4 metre kodunda taranacak 11.559.086 m²’lik bir alandan çıkarılacak 17.015.406 m³ miktarındaki dip tarama çamurunun; yani toplam olarak 19.870.542 m³ miktarındaki dip tarama çamurunun, “Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması (Barselona) Sözleşmesi-Akdeniz Boşaltım Protokolü“ ekinde yer alan başlıklar kapsamında analizler edilip tehlikeli çıkması durumunda bu kadar büyük miktardaki tehlikeli dip çamurunun geri kazanım/bertaraf tesisine nakliyesi, geri kazanım ya da bertaraf etme maliyeti ve tekrar geri getirilerek yapay ada yapımında kullanılması durumunda bütün bu iş ve işlemler için gerekli olan ek süre ve bedelin henüz hesaplanmamış ve proje bedeline dahil edilmemiş olmasıdır.

O nedenle, işin ihaleye çıkarılması aşamasında bu tutarın yeniden hesaplanacak olması nedeniyle; ayrıca iş devam ederken dipten çıkarılacak çamurun analiz edilmesi, bu analiz sonucunda tehlikeli çıkması durumunda geri kazanılması ya da bertaraf edilmesi öngörüldüğünden buna ilişkin ek maliyetlerin ihale bedeline eklenmesi nedeniyle gerçek proje maliyetinin çok daha fazla çıkması ihtimali oldukça kuvvetlidir.

Başka bir deyişle, bu gidişle “bu pilav daha çok su kaldıracağa” benzemektedir.

Sırat Köprüsü 001

Bu konu ve süreçte bizlere düşen en önemli görev ise, RAMSAR Sözleşmesi ve “Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması (Barselona) Sözleşmesi-Akdeniz Boşaltım Protokolü” gibi çok ciddi uluslararası anlaşmalarla korunan böylesi hassas bir bölgede yapılacak projeye kredi verecek kuruluşlar düzeyinde, bu uluslararası sözleşme ve anlaşmalar ölçeğinde etkili olmak, belki de engellemek için girişimlerde bulunmak ve projenin bu sözleşme ve anlaşmalara uyularak gerçekleştirilmesini sağlamak olabilir.

Devam Edecek…

 

Kentin kanaat önderleri ve anayasa referandumu…

İnternet’in ansiklopedisi olarak kabul ettiğimiz ve çoğu araştırmamızda ilk başvurduğumuz yer olan Vikipedi‘ye göre “kanaat önderi kavramı, psikolojik  bir kavram olup, fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan liderdir. Kanaat lideri, kendi grubu gibi yaşar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkindir. Onun yaptıkları grup tarafından çok çabuk benimsenir. Birisinin, insanları etkileme becerisinin yüksek olması, onun kanaat lideri olması için yeterli değildir. Kişilerin kanaat lideri olmaları için her seviyeye inebilmesi, hatipliğinin olması, her türlü olgudan sonuç çıkarabilmesi şarttır. Ünlüler, sanatçılar, köşe yazarları veya yazarlar kanaat lideri değildirler. Kanaat liderlerinin en belirgin özellikleri tüm gelişmeleri sıkı sıkıya takip etmeleri, toplumda sözü dinlenilen kişiler olmaları, her olgudan fikir üretme kabiliyetine sahip olmaları ve grup üyeleri gibi yaşamalarıdır.”

Kanaat Önderi 002

Yolumuzu İnternet’ten ayırmayıp yine “İzmir, kanaat önderi” sözcük grubu ile Google’da yaptığımız bir aramada karşımıza İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Başkan Kocaoğlu: Kanaat Önderleri ‘Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın’ Dememeli‘ başlıklı bir haberi çıkıyor. 21 Nisan 2007 tarihini taşıyan bu belediye haberine göre EBSO Genç Sanayiciler Birliği’nin toplantısına katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu genç sanayicilere hitaben yaptığı konuşmada, kentteki “kanaat önderliği kavramının” sorgulanması gerektiğini, bunlardan bazılarının sıkıntı yarattığını, İzmirlilerin bu kişileri sorgulaması gerektiğini söyleyip “İzmir’in kanaat önderlerinde bir sıkıntı vardır. Bu kanaat önderlerinden sıkıntı yaratan insanların kanaat önderi olmadığını yaşayarak görüyoruz. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, işim var gücüm var’ derse olmaz. İzmir, kanaat önderlerini irdelemek, sorgulamak zorundadır” demiş. 

Aradan tamı tamamına 10 yıl geçmiş olmasına ve sayın Aziz Kocaoğlu‘nun bugün halen aynı fikirde olup olmadığını bilmiyor olmamıza karşın “İzmirlilerin kanaat önderlerini sorgulaması” gerekir düşüncesine katılıp bugün İzmir’deki kanaat önderlerinin devam etmekte olan anayasa referandumu karşısında nasıl bir tavır aldıklarını izleyerek onların İzmir için nasıl bir sıkıntı yarattıklarını ortaya koymaya çalışacağız.

Tabii ki öncelikle İzmir’in kanaat önderi denilince akla kimlerin geldiğini sorgulayarak…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) Genç Sanayiciler Birliği‘nde yaptığı 2007 tarihli bu konuşmasında genç sanayicilere hitaben kentin kanaat önderlerinden söz ettiğine göre sanayicileri kanaat önderi, özellikle de Ege Bölgesi Sanayi Odası Başkanı Ender Yorgancılar‘la diğer eski ya da yeni yöneticileri kentin kanaat önderi olarak gördüğü kesin.

Sayın Aziz Kocaoğlu sanırım sanayicinin yanında tüccarın, tacirin temsilcisi olarak tanıyıp bildiğimiz ve çoğu toplantıda belediye başkanının hemen yanında oturan İzmir Ticaret Odası (İZTO) başkan ve yöneticilerini de kentin kanaat önderlerinden biri olarak kabul edecektir. Nitekim İzmir Limanı, Kültürpark Projesi gibi birçok önemli projede onun fikirlerini kabul edip uygulamak istediğine göre kentin diğer bir önemli kanaat önderi, olsa olsa İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş olmalıdır.

Kültürpark Projesi hakkında oturup bir rapor düzenleyip kendilerince önemli önerilerde bulunduklarına ve belediyenin yaptığı projeyi desteklediklerine göre Ege Sanayici ve İş Adamları Derneği ya da adının sonunda “giad” ya da “siad” olan her iş adamı, sanayici derneğinin yöneticileri de kentin önde gelen kanaat önderlerinden biri olsa gerek…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 2009 yılında kurduğu İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘na (İEKKK) üye olanlar da kuvvetle muhtemel bu kentin kanaat önderleridir. Kentin tüm önemli, büyük ve sorunlu projeleri önce bu kurul üyelerine tanıtılıp onların görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerine öncelik verildiğine göre bu kurulda yer alan kalburüstü zevat da kuvvetle muhtemel kentin kanaat önderleridir.

Hele ki kentteki değişik sermaye ve çıkar grupları arasındaki ilişkileri düzenleyen, çoğu kişinin korku ile karışık bir şekilde saygı gösterdiği, son günlerde anlaşılmaz bir nedenle, muhtemelen aldığı nazik bir uyarı nedeniyle İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) üyeliğinden inandırıcı olmayan bir nedenle ayrılan Uğur Yüce de bu kentin önemli bir kanaat lideridir.

Muhakkak ve muhakkak ki, bütün bu kanaat önderlerinin bir araya geldiği TARKEM isimli şirketin ortak ve yöneticileri de bu kentin kanaat önderleridir.

Velhasıl bir saadet zinciri şeklinde birbirlerine göbekten bağlı bütün bu zevat bu kentin kanaat önderleridir.

Tabii ki bu kentte yaşayan İzmirliler de bu kanaat önderlerinin ağızlarına bakan, onların ne yaptığını izleyen, kentle ilgili konularda kanaati olmadığı için kanaati olanların peşinden giden kişilerdir (!)

Kanaat Önderi 003

Kentin kanat önderleri anayasa referandumunda ne yapıyor?

Şu sıralarda, aynen ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nde yapıldığı gibi tepeden inme bir şekilde önümüze konulan bir anayasa değişikliği çerçevesinde anlamadan bilmeden bir “Evet” dememiz isteniyor bizden…

İzmir ve İzmirli olarak bu antidemokratik dayatmaya karşı, haklı olarak “HAYIR!” dediğimiz bir süreçte ise o hepimize “kanaat önderi” olarak dayatılan kişi ya da kurumlar ise ortaklıkta gözükmüyor…

Üstüne üstlük Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İzmir Ticaret Odası (İZTO), İzmir Ticaret Borsası (İTB) ve Ege İhracatçı Birlikleri (EİB) ve İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İESOB) olarak 22 Şubat 2017 tarihinde düzenledikleri “Anayasa Bilgilendirme Toplantısı“nda Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum‘la birlikte Akdeniz Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Muharrem Kılıç ve Milli Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay‘ı dinledikleri halde anayasa değişikliğine “Hayır” diyecek olanları konuşmacı olarak niye davet etmediklerini açıklamamışlar, üstüne üstlük Hürriyet Gazetesi’nin verdiği bilgiye göre bu konuda kendilerine yöneltilen eleştirileri yanıtlayan İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş “CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da gelecek ay İzmir’e gelecek. Onların ekibini de dinleyeceğiz” demesine karşın bu toplantının, Anayasa oylamasına 7 gün kala gerçekleşmediği hepimizin malumudur.

Evet, bize bu kentin kanaat önderi olan tanıtılan, kendilerini öyle tanıtmak isteyen bu kişi ve kurumlar ne yazık ki, bu tavırlarıyla iktidarın değirmenine su taşırken “Hayır” diyenlere aynı fırsatı vermemişler ve kendilerinin “Evet’çi” olduğunu açık bir şekilde belli etmişlerdir.

Kanaat Önderi 001

Çünkü karşılarında “Hayır da çıksa, evet de çıksa, biz bu memlekette birlikte yaşayacağız. Birbirimizin bir bardak suyuna, bir dilim ekmeğine ihtiyacımız var.” diyerek bu tür demokrasiden ve ahlaki değerlerden uzak ikiyüzlü tutum ve davranışları içine sindiren ortay-yolcu bir belediye başkanı olduğu sürece, İzmir’in ellerindeki sermaye  ya da saadet zincirinin bir halkası olmaları nedeniyle bir yerlere gelmiş ‘sözde‘ kanaat önderleri, “bugün burada, yarın şurada” anlayışıyla sergiledikleri kıvrak tavırlarını sürdürecek, kimse onlardan bu ikiyüzlülüklerinin hesabını soramıyacaktır.

Ama biz yine de 10 yıl öncenin belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 2007 yılında söylediği o güzel sözleri tekrarlayarak, kendilerini, aileleri ve yakınlarıyla yönetici ve çalışanlarını “HAYIR!” kampanyası içinde göremediğimiz kurum ve kişiler için “kanaat önderliği kavramını ve İzmir’deki kanaat önderlerini sorgulayalım” diyoruz.

Kentler, üniversiteler ve belediyeler

Ali Rıza Avcan

Yine bir kıyım dönemindeyiz…

Üniversitelerde görev yapan öğretim üyeleri, eğitim gören öğrenciler, işçiler, memurlar ve gazeteciler sudan bahanelerle; çoğu kez de hiçbir bahane gösterilmeksizin işlerinden atılıyor ya da öğrencilikten çıkarılıyor… Hatta atılmakla kalmayıp topluma, suç örgütlerine hedef gösteriliyorlar…

Bu insanlar büyük bir pervasızlıkla kapının önüne konuldukları gibi yaşamlarının bundan sonraki bölümünde çalışmamaları, yeniden öğrenci olmamaları ya da emeklilik haklarından yararlanamamaları için elden gelen yapılıyor…

cadi-avi1.jpg

Amaç, bu yetişmiş insan gücünü toplumdan yalıtarak dışlamak ve yoksulluğa mahkum ederek cezalandırmak… Aynen Eski Yunan’daki istenmeyen kişilerin halk oylamasıyla sürgüne gönderildiği ‘Ostrokismos‘ kuralı ya da Hiristiyanlık’taki afaroz kurumu gibi onları yok saymayı amaçlıyorlar… Ellerinden gelse, bu şekilde atıp gözden çıkardıkları öğretim üyeleriyle öğrencilerin, işçi ve emekçilerle gazetecilerin kollarına Hitler Dönemi Almanyası’nda olduğu gibi sarı renkli Davut yıldızının takılmasını isteyecekler…

Histeri düzeyine varan bu dışlama, öteleme ve yok varsayma gayretinin asıl amaçlarından biri de yaratılan bu örnekler üzerinden toplumun genelini tehdit etmek, onlara bu örnekler üzerinden gözdağı vermek… Açıkçası, olası destek, dayanışma niyetlerini sindirerek toplumu suskunlaştırmak ve hep birlikte suça ortak kılmak istiyorlar…

Bırakılan oda, masa ve sandalyelerin paylaşımında, yaratılan akademik boşlukların doldurulmasında ve boşalan koltukların yeniden doldurulmasında ortaya çıkan vefasızlık; hatta ihanet çabaları da işin çabası…

Oysa otoriter, totaliter ya da faşist yönetimlerin bu sistemli baskı, yıldırma ve sindirme gayretlerine karşı çıkışların, dayanışmanın ve sahip çıkmanın o kadar önemi var ki….

Bu duyguyu en iyi şekilde, geçtiğimiz aylarda İzmir Mimarlık Merkezi’nde yapılan ilk Dayanışma Akademisi toplantısında konuşmacı olarak Kocaeli’nden gelen bir öğretim üyesinin, “şehir bize sahip çıktı” sözünü duyduğumda hissetmiş ve çocukluğumun yazlık kenti Kocaeli’ni daha bir sevmiştim….

ortacagda-cadi-avi-

O anlamda, burada ya da başka bir kentte bir akademisyene, bir öğrenciye ya da sıradan bir insana iktidarın zoru ile bir haksızlık yapıldığında, onu örseleyip yıpratan hukuksuzlar gerçekleştiğinde, onun bir yurttaş, bir hemşehri ya da bir insan olarak sahip olduğu hakları çiğnendiğinde; bizler, yani kentliler ya da seçtiğimiz kent yönetimleri olarak onlara sahip çıkıp yapılanın haksızlık olduğunu yüksek sesle haykırabiliyor muyuz? O haksızlığa, o hukuksuzluğa karşı çıkabiliyor muyuz? O haksızlığı yapan kişi ya da kurumlarla ilişkilerimizi gözden geçiriyor muyuz? Yoksa sessiz kalıp suça ortak olurcasına sanki o kentte yaşamıyor ya da o kenti yönetmiyor gibi mi davranıyoruz? Veya sadece tanıdıklarımıza ya da birlikte çalıştıklarımıza sahip çıkıp diğerlerini dışlayıp dikkate almıyor muyuz?

Bütün bu soruları geçtiğimiz aylarda kentimizdeki üniversitelerden atılan öğretim üyesi dostlarımızın, öğrenci arkadaşlarımızın, gazetecilerin, işçi ve emekçilerin dışlandığı durumda kentimizdeki belediye başkanlarıyla belediye meclislerinin ne yaptıklarını ya da yapmadıklarını hatırlayarak yanıtlamamız gerekebilir….

Belki de bu konudaki en iyi soruyu, 2014-2015 döneminde belediye-üniversite işbirliği üzerinden Ege Üniversitesi ile ortak çalışmalar yapmaya başlayan, tüm Bornova’yı bir kampüs alanına dönüştürmeyi hedeflediğini cümle aleme duyuran Bornova Belediyesi’ne ve sayın başkanına sormamız gerekebilir.  

Kendi sınırları içindeki bir üniversitede yaşanan bu tatsız olay ve baskıların, birlikte çalıştıkları akademisyenlerin başına gelenlerin ve İzmir dışından görevlendirilen partizan bir rektörün uygulamaya koyduğu icraatlerin Bornova’daki demokratik kent yaşamı açısından ne anlama geldiğini, bu antidemokratik uygulamalar karşısında neler yapmayı düşündüklerini belediye başkanıyla meclis üyelerine sormamız uygun olur diye düşünüyorum.

Ya da kendisi ve çalışma arkadaşları ile ilgili kumpas davası devam ederken hukuka sahip çıkmak adına tek bir görüş belirtmeyen ya da karar açıklamayan Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin yeni yapılan binasının donanım ve tefrişi için 11 Kasım 2015 tarih, 1107 sayılı Belediye Meclisi kararı ile 1.770.000.-TL tutarında yardımda bulunan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’na sormamız belki daha da uygun olur diye düşünüyorum.

baris-icin-akademisyenler-3

Evet, demokratik bir kent ideali ile yola çıkan ve bunu belediyelerinin anayasası olan stratejik planlarına, vizyon ve misyonlarına yazan kent yöneticilerimiz, kendi kentlerindeki üniversitelerde yaşanan bu cadı avları konusunda ne düşünmekte ve ne yapmayı hedeflemektedir? Bunu kendilerinden dinlemek ve bu konuda da “HAYIR!” deyip demediklerini görmek isteriz…

Çünkü hepimizin bildiği gibi iyi dost iyi günde değil, kötü günde belli olur…

Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi (2)

Ali Rıza Avcan

Dizi yazımızın ilk bölümünde belirttiğimiz gibi, Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü (TCK) tarafından İzmir Körfezi’ne yapılacak asma köprüyü, yapay adayı, batırma tüp tüneli ve bağlantı yollarını kapsayan ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin son şeklini almış nihai ÇED Raporu ile ilgili itirazlarımızı, yasaların bizlere tanıdığı 10 günlük süre içinde bakanlığa iletip sonuçlarını beklediğimiz süreçte; daha doğrusu dilekçelerimizi gönderdiğimizden tarihten tam bir gün sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İzmir Valiliği Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’ne ait web sayfasının “Duyurular” bölümünde 4 Nisan 2017 tarihi taşıyan aşağıdaki onay metni ile karşı karşıya kaldık:

“İzmir ili Balçova, Çiğli, Narlıdere, Karşıyaka ilçesi Üçkuyular Mahallesi, Çiğli 2. Ana Jet Üssü, Sahilevler Mahallesi ve Mavişehir Mahallesi mevkiindeki T.C. Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yapılması planlanan İzmir Körfez Geçişi (Otoyol ve Raylı Sistem Dahil) projesi ile ilgili olarak Bakanlığımıza sunulan ÇED Raporu İnceleme Değerlendirme Komisyonu tarafından incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Proje ile ilgili olarak ÇED Yönetmeliğinin 14. maddesi gereğince Bakanlığımızca “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu” kararı verilmiş olup; İzmir Valiliği (Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü) tarafından kararın halka duyurulması gerekmektedir. Ayrıca, söz konusu projeye ait Nihai ÇED Raporu ve eklerinde belirtilen hususlar ile 2872 sayılı Çevre Kanununa istinaden yürürlüğe giren yönetmeliklerin ilgili hükümlerine uyulması, mer’i mevzuat uyarınca ilgili kurum/kuruluşlardan gerekli izinlerin alınması ve ÇED Yönetmeliği gereğince yatırımın başlangıç, inşaat dönemine ilişkin izleme raporlarının Bakanlığımıza, projede yapılacak Yönetmeliğe tabi değişikliklerin de İzmir Valiliklerine (Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü) iletilmesi gerekmektedir. İlgililere ve kamuoyuna duyurulur.”

Kuş Cenneti 001

Bu binlerce flamingo proje sonrasında ne yapacaklar?

Daha ilk günden hukuksuz uygulamalar

Bu karar, yasal olarak bizlere tanınan On (10) günlük sürenin sonunda ilettiğimiz itirazların ve taleplerin dikkate alınmadığını; hatta bu talepler henüz ellerine geçmeden adeta yangından mal kaçırırcasına bir karar alındığını gösteriyordu.

Oysa bu kararda sözü geçen Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Yönetmeliği’nin 14. maddesinin 1. fıkrasında “Komisyon tarafından incelenerek son şekli verilen ÇED Raporu, halkın görüş ve önerilerini almak üzere, Bakanlık ve/veya Valilik tarafından askıda ilan ve internet aracılığı ile on (10) takvim günü görüşe açılır. Bakanlıkça proje ile ilgili karar alma sürecinde bu görüşler de değerlendirilir. Bakanlık halktan gelen görüşler doğrultusunda, rapor içeriğinde gerekli eksikliklerin tamamlanmasını, ek çalışmalar yapılmasını ya da Komisyonun yeniden toplanmasını isteyebilir.” deniyor; ayrıca aynı maddenin 3. fıkrasında “Bakanlık, Komisyon çalışmalarını ve halkın görüşlerini dikkate alarak proje için “ÇED Olumlu” ya da “ÇED Olumsuz” kararını on (10) iş günü içinde verir ve bu kararı Komisyon üyelerine bildirir. Proje için verilen  “ÇED Olumlu” ya da “ÇED Olumsuz” kararı Bakanlık ve Valilik tarafından askıda ilan ve internet aracılığı ile halka duyurulur.” denilerek bütün bu işlerin nasıl gerçekleştirileceğini açık bir şekilde ortaya koyuyordu.

Hazırlanan ÇED raporu ile ilgili halkın görüş ve önerilerinin alınacağı süreç, söz konusu duyurunun 22 Mart 2017 tarihinde yapılması nedeniyle 23 Mart-01 Nisan 2017 tarihlerini kapsamakla birlikte; bu süre son günün 1 Nisan 2017, Cumartesi gününe rastlaması ve o günün de resmi tatil günü olması nedeniyle sürenin o resmi tatil gününü izleyen ilk çalışma gününe, yani 03 Nisan 2017, Pazartesi gününe uzatılması gerekmekte ve söz konusu proje ile ilgili görüşlerin 03 Nisan 2017 Pazartesi günü mesai saatinin bitimine (17.30) kadar alınması gerekmekteydi.

fft99_mf6756555
Körfez’in ortasına vurulan sembolik damga…. Razı mıyız?

Çünkü 13 Nisan 2005 tarih, 25785 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri İle Başvuru Usul ve Esasları Hakkındaki Yönetmelik”in “Başvuru ve Res’en İnceleme Usul ve Esasları” başlığını taşıyan IV. bölümündeki 35. maddenin (e) fıkrası hükmünün son cümlesinde; başvurularda “Sürenin son gününün resmi tatil gününe rastlaması durumunda, tatili izleyen çalışma günü sürenin son günü olarak kabul edilir.” hükmüne  yer verildiği için, son başvuru tarihi olan 03 Nisan 2017 Pazartesi günü mesai saati bitimi olan 17.30’a kadar yapılmış başvurular hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmeden işlem yapılmış olması, 25/5/2004 tarihli ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun‘un 4. maddesi ile bu kanuna göre çıkarılmış yönetmeliğe aykırıdır.

Tabii ki bu durum, ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin iptali amacıyla açılacak davalarda ayrı bir iptal gerekçesi olarak ele alınıp değerlendirilecek; ayrıca bu işlemi gerçekleştiren kamu görevlileri hakkında 5176 sayılı Yasa ile bu yasaya göre düzenlenen yönetmelik hükümlerine göre işlem yapılması talep edilecektir.

Devam Edecek…

Bir kentin kimliği fetih ya da işgal üzerinden değil; barış üzerinden okunmalıdır…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde AKP iktidarı tarafından İzmir’e giydirilmek istenen yeni bir kisve, yüklenmek istenen yeni bir kimlik adı altında İzmir’in fethinin 936. yılını kutladık.

Bu fetihten ve kutlamalardan kimlerin haberi oldu, kimler sevindi ya da üzüldü, kimler fethin kutlandığı etkinliklere katıldı, İzmir’deki hangi akademik ya da yerel tarihçi bu etkinlikleri izleyip katkıda bulundu bilmiyorum ama İzmir’in ve İzmirlinin bunlardan pek haberi olmadı, pek de ilgi göstermedi.

Çünkü işin farkında olan her İzmirli biliyor ki, AKP iktidarı ve onun zihniyetinde olan egemen güçler sahiplenemedikleri, nüfuz edemedikleri yerlere, kentlere girebilmek için orayı İslami bir fetih anlayışıyla ele geçirip bayraklarını o kentin kalesine dikmek, kendi sembol ve siluetlerini adeta bir damga gibi o kentin üstüne vurmak istiyorlar.

Bunu nasıl önce İstanbul’un fethi adına İstanbul için, ardından Çanakkale’de ve son olarak Kut’ül Amare savaşlarını yenilgiden zafere dönüştürerek yapmaya çalıştılarsa şimdi de İzmir’de bir fetih senaryosu yaratarak gerçekleştirmeyi deniyorlar.

Tabii ki bunun yanında bu kentin belediye başkanını teslim alıp yönlendirerek ya da bir AKP projesi olarak halka sorulmadan yapılmak istenen “İzmir Körfez Geçişi Projesi” kapsamında körfezin tam ortasına ampul şeklinde bir yapay ada yaparak da sembolleştirmek istiyorlar.

Resim2
“İzmir Körfez Geçişi Projesi” kapsamında İzmir Körfezi’ne yapılacak yapay adanın şekli

Böylelikle “Gavur İzmir” olarak görüp adlandırdıkları bu kenti İslamlaştıracaklarına inanıyorlar. O nedenle yaptıkları/yapacakları büyük yatırımlar yanında fetih organizasyonu gibi büyük etkinlikler düzenleyerek bu kenti halen İslamlaştırılıp fethedilmemiş bir “gavur kent” olarak gördüklerinin ipuçlarını veriyorlar.

İzmir’in 25 Mart 1081 tarihinde Çakabey tarafından fethedildiğini önemseyip; ama daha sonra Bizans ve Cenevizliler tarafından defalarca ele geçirilidği gerçeğini gözardı ederek düzenlenecek bu etkinliklerden haberim, geçen sene Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne yaptığım bir görüşmede, bu konularla görevli belediye görevlisinin önüme uzattığı Katip Çelebi Üniversitesi’ne ait resmi bir yazıyı okumamla oldu. Ardından aynı görevlinin böylesi bir organizasyon karşısında ne yapılması gerektiği konusundaki sorusuna da “ben olsam, bu tür girişimlerin etkisiz olması için aynı tarihlerde daha büyük boyutlarda uluslararası bir etkinlik düzenler, böylelikle etkinliğin gölgede kalmasına ve devamı konusundaki cesareti kırmaya çalışırım” cevabını verdim. Çünkü böylesi saçma bir iddia ile yapılacak ilk girişimin başarılı olması durumunda tutunup devam etmesinin daha kolay olacağı düşüncesiyle, aynen 23 Nisan kutlamalarına bir alternatif olarak her yıl aynı tarihlerde düzenlenen Kutlu Doğum haftası örneğinde olduğu gibi ondan daha fazla ses getirecek başka bir büyük ve uluslararası etkinliğin düzenlenmesi suretiyle bu anlamsız girişimin önünün kesilmesini sağlamış olabilirdik.

Ardından da İzmir Valiliği düzleminde yaptığım araştırmalarla bu organizasyonun amacını, içeriğini ve programını öğrenmeye çalışmış ve bu durumu değişik düzlemlerde ifade ederek kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmıştım.

Öğrendiğim bilgilere ve daha sonra ortaya çıkan kutlama programına göre, “1081 Çakabey ve İzmir Fetih Kutlamaları” esas olarak Ankara’daki Türk Tarih Kurumu tarafından düzenleniyor, İzmir Valiliği ile Ege ve Katip Çelebi üniversiteleri tarafından destekleniyordu.

Etkinliğin kesinleşmiş programına baktığımızda da, 24-26 Mart 2017 tarihleri arasında “1081 İzmir’in Türkler Tarafından Fethi Kutlamaları ve Uluslararası Çaka Bey Sempozyumu” ve “1081 Çaka Bey Türk Tarih Kurumu İzmir Kitap Günleri“yle “Türk Tarih Kurumu Fotoğraf ve Resim Sergisi“nin düzenlendiğini, Selçuk’taki İsa Bey Camii’nde Çaka Bey ve şehitler anısına mevlit okutulduğunu, “Fetih Kupası Yıldızlar ve Gençler Halı Saha Futbol Karşılaşmaları“, “Fetih Kupası İlkokullar Arası Satranç Karşılaşmaları“, “Halk Sağlığı İl Müdürlüğü Genel Sağlık Taraması“, “Kulüplerarası Çaka Bey Bisiklet Yarışları“, “Süper Stage Pist Etkinliği (Fetih Rallisi)” adı altında yarışmalar yapıldığını, tarihi mehteran birliğinin gösteri yaptığını, halkın ve öğrencilerin Sahil Güvenlik Komutanlığı’na ait bir arama kurtarma gemisini ziyaret ettiklerini, yarışmalarda kazananlara ödüllerin verildiğini ve İzmir Devlet Senfoni Orkestrası’nın verdiği konserde zeybek gösterisinin yapıldığını öğreniyoruz.

Kutlama etkinliği programıyla gazete haberlerine baktığımızda ise elindeki Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) ile İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA) gibi bu konularda görevli yetkili ve sorumlu iki kurum olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu konularda ilgisiz ya da habersiz kaldığı, kutlama programına da belediye başkan vekili gibi düşük bir düzeyde katıldığı görülmektedir.

20170325_2_22629731_20276837_High
İzmir’i fethediyoruz…

Oysa bizler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kentin tarihinin araştırılması ile ilgili iki önemli birimi ile birlikte sus pus olmayıp bu işin doğrusunu söyleyip karşı çıkmasını, 1081 yılında böyle bir ele geçirme durumu olsa bile izleyen yıllarda bu durumun devam etmediğini, “fethedildi” denilen yerin uzun yıllar “gavurlar“ın elinde kaldığını; bu anlamda İzmir’in kent kimliğinin fetih ya da işgal etmek eylemleri üzerinden değil; farklı kültürlerin bir arada yaşayacağı barış dolu bir Ege/Akdeniz kenti ideali üzerinden okunmasını önerebilir ve bu karşı çıkışını da biz İzmirliler ile paylaşabilirdi.

Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi (1)

Ali Rıza Avcan

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından biz İzmirlilere sorulmadan, fikrimiz alınmadan; adeta tepeden inme bir zorlamayla bir seçim vaadi olarak hazırlanıp karşımıza çıkarılan; o nedenle de demokratik, katılımcı ve çoğulcu bir anlayışla hazırlanmadığını; ayrıca uluslararası düzeydeki RAMSAR Sözleşmesi ile korunan Gediz Deltası ile İnciraltı gibi kentimizin doğal zenginliklerine zarar vereceğini bildiğimiz İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nde önemli bir aşamaya gelmiş durumdayız.

2014 tarihli son yerel seçimlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olarak karşımıza çıkan, şimdilerde de gönüllü olarak başbakanlıktan vazgeçmeye hazır olan İzmir milletvekili ve Başbakan Binali Yıldırım’ın “çılgın projeler” adıyla sunduğu 35 projeden biri olan; ancak aldığı yenilgiyle İzmir halkı tarafından kabul görmeyen “Altın Gerdanlık, İzmir Körfez Geçişi Projesi” ile ilgili nihai ÇED Raporu’na itiraz edebileceğimiz son gündeyiz. Artık bugünden sonra yapacağımız tüm itirazları, mevcut yasal düzenlemeler nedeniyle vatandaş görüşü olarak değil; açacağımız ya da müdahil olacağımız davaların tarafı olarak yapabileceğiz.

İşte o nedenle değerli dostumuz ve yoldaşımız Arif Ali Cangı‘nın hazırlayıp “Kent Stratejileri Merkezi” isimli Facebook sayfamızda bizimle paylaştığı dilekçe örneğini sevinçle karşılıyor ve grup üyesi olan tüm arkadaşların bu dilekçeyi düzenleyerek İzmir Valiliği İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’ne şahsi olarak göndermelerini rica ediyoruz.

Köprü Karikatür

Biz ise, Kent Stratejileri Merkezi – KSM olarak Doğa Derneği Gediz Deltası Sorumlusu Göker Yarkın Yaraşlı ile birlikte İzmir Körfez Geçişi Projesi nihai ÇED Raporu’nda yazılı olan sorunları belirleyerek ayrı bir dilekçe hazırladık ve bu dilekçedeki konuları “Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi” adını verdiğimiz yeni bir yazı dizisinde ayrıntılarıyla birlikte izleyen yazımızdan itibaren sizlerle paylaşacağız.

Tabii ki, bu paylaşım sürecinde sizlerin görüş, düşünce, öneri, uyarı ve eleştirilerini de dikkate almak suretiyle…

Devam Edecek…

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (6)

Ali Rıza Avcan

Bayraklı ilçesine bağlı Turan mahallesinin dününü, bugününü ve geleceğini bir mahalle monografisi boyutunda ele alıp irdelemeye çalıştığımız dizi yazımızın bugünkü bölümünde, mahallenin büyük bir kısmını oluşturan Atatürk Ormanı‘nı ele alıp anlatmaya çalışacağız.

1968 yılında başlayıp 1982’de biten bir ağaçlandırma çalışması sonucunda İzmir Valiliği’nin 26 Kasım 1980 tarih, 05.04.15-4/2672 sayılı çağrı yazısı üzerine 9 Aralık 1980 tarihinde Vali Nazmi Çengelci’nin başkanlığında yapılan toplantıda kurulmasına karar verilen Atatürk Ormanı, 1982 yılı kayıtlarına göre toplam 367,30 hektarlık bir proje alanında 360,28 hektarlık bir uygulama alanını kapsamaktadır. 

Proje dosyasındaki 1982 yılı kayıtlarına göre bu ormanın 191,20 hektarı (% 52,05) orman kadastrosu yapılıp Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilen hazine arazisinden, 36,24 hektarı (% 9,86) Orman Genel Müdürlüğü adına tahsis işlemi devam eden Hazine arazisinden (2046 Ada, 7 Parsel), 88,08 hektarı (% 24) Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilecek olan Hazine arazisinden (2261 Ada, 2 Parsel), 43,40 hektarı (% 11,81) Orman Genel Müdürlüğü’nce kamulaştırılacak özel arazilerden (2261 Ada, 2 Parsel) ve 8,38 hektarı da (% 2,28) mülkiyeti henüz çözümlenmemiş alanlardan oluşmaktadır.

İzmir Valiliği’nin aldığı bu karara göre orman kadastrosu yapılıp Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilen 191,20 hektarlık Hazine arazisinin 150,82 hektarı alınan karar uyarınca ağaçlandırılacak, geriye kalan 40,38 hektarı ise toprak kalitesinin kötü olması (Andezit kaya) nedeniyle ağaçlandırılmayacaktır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin verilerine göre Turan mahallesi toplam 221,25 hektarlık (2.212.548,76 m²) bir alanı kapsadığına göre, Atatürk Ormanı‘nın mahalle sınırları dışına taştığını kabul etmemiz gerekiyor.

Atatürk Ormanı Harita 002
Atatürk Ormanı
Atatürk Ormanı Harita 001
Atatürk Ormanı Kadastrosu

Haritaya baktığımızda ise Atatürk Ormanı‘nın güneyden Anadolu Caddesi ve Ege Deniz Bölge Komutanlığı arazisiyle, batıdan Gümüşpala mahallesi, kuzeyden çevre yolu ve Doğançay mahallesi, doğudan da Cengizhan, Alparslan ve Fuat Edip Baksı mahalleleri ile çevrelenmiş durumda olduğunu ve esas olarak Yamanlar Dağı’nın doğu yamaçlarında yer alan Alurca Vadisi’nde ve çevresinde yayıldığını görüyoruz.

Atatürk Ormanı resmi ve özel kuruluşların web sayfalarıyla tüm internet dünyası açısından adeta mevcut olmayan bir yer. İzmir Orman Bölge Müdürlüğü ile İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Bayraklı Belediyesi’ne ait web sayfalarını açıp baktığınızda “Atatürk” ismiyle onurlandırılmış 367 hektar büyüklüğündeki bu kent ormanına hiç yokmuş gibi hiç yer verilmediğini, bu orman ve özellikleri hakkında tek satır bile olsun tanıtıcı bilginin bulunmadığını , tek bir görüntüsünün yayınlanmadığını, tanıtımının yapılmadığını görüyorsunuz. Atatürk Ormanı bu haliyle görüp bildiğimiz ama hakkındaki bilgilere ulaşamadığımız bir kent sırrı gibi orada duruyor ve ne yazık ki hiçbir resmi kurum ya da yetkili tarafından sahiplenilmiyor.

Bu konudaki tek istisna ise, 2010-2012 yılları arasında bu ormanın doğusundaki 4.119 metrekarelik alanda Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı tarafından yaptırılan Gemi Trafik Hizmetleri Merkez Binası ve Trafik Gözetleme İstasyonu inşaatının, inşaatın yapıldığı alanın 1. derece doğal SİT alanında kalması nedeniyle Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nin açtığı dava sonucunda durdurulması ile ilgili internet gazetesi haberleri.

55eaa846f018fbb8f88e5e1f (1)

Bu haberlere baktığınızda değişik kamu kuruluşlarının bu ormanlık alanı adeta kemirircesine sağından solundan daraltmaya çalıştığını ve bu konudaki tek savunma hareketinin Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nden geldiğini, sözkonusu meslek odasının her zaman yaptığı gibi kamu yararını gözeterek dava açtığını ve sonuç aldığını görerek seviniyorsunuz.

Ama bu haberlerde bile konunun Atatürk Ormanı ile değil; Cumhuriyet’in 50. yılı olan 1973 yılında oluşturulduğu anlaşılan ‘50. Yıl Gazeteciler Cemiyeti Hatıra Ormanı‘yla ilişkilendirildiğini görüyorsunuz. Oysa burasının 1973 yılında ‘50. Yıl Gazeteciler Cemiyeti Hatıra Ormanı‘ olarak tanımlanmış olmasına karşın, aradan 9 yıl geçtikten sonra 1982 yılında İzmir Valiliği tarafından Atatürk Ormanı olarak tanımlandığını ve koruma altına alındığını biliyoruz. 

Ancak aradan geçen 35 yıl içinde Atatürk Ormanı‘nın bu bölgeden sorumlu İzmir Orman Bölge Müdürlüğü’nün ve ona bağlı Ağaçlandırma Şefliği’nin gündeminden düştüğü anlaşılmaktadır. Çünkü İzmir Orman Genel Müdürlüğü’ne gidip Atatürk Ormanı hakkında bilgi istediğimizde bile, görevlilerin bu ormanla ilgili 1982 tarihli son proje dosyasını -bütün samimi çabalarına karşın- 1-2 saat süreyle aradıklarına, buldukları resmi belgelerin en yenisinin 1982 tarihli olduğuna ve bu tarihten sonra hiçbir işlemin yapılmadığına tanık olduk.

Ayrıca yetkililerle yapılan özel görüşmelerde Atatürk Ormanı‘nın artık orman sınıflamasına göre “bozuk okaliptüs ormanı” olarak tanımlandığını, ormanın oluşumunda yanlış bir tercih sonucu okaliptüsün seçilmesi ya da bu ağaçlara ağırlık verilmesi nedeniyle bugün bu bölgenin yeniden ıslah edilmesi gerektiği düşüncesinde olduklarını, bölgede önemsedikleri tek ağaç varlığının Ege Deniz Bölge Komutanlığı’nın batısında yer alan küçük bir fıstık çamı kolonisi olduğunu öğrendik. Nitekim onlardan aldığımız orman haritası ve orman kadastro haritası da bu durumu doğruluyordu.

Oysa 1981-1982 döneminde Atatürk Ormanı’na 6.000 adet kızılçamı, 10.000 adet Halep çamını, 30.000 adet fıstık çamını, 5.500 adet serviyi, 4.000 adet Kıbrıs akasyasını, 3.000 adet akasyayı, 300 adet çınarı, 500 adet akçaağacı, 1.000 adet sahil çamını, 1.000 adet sediri, 200 adet iğdeyi, 20 adet erguvanı, 100 adet karabiberi, 1.000 adet demir ağacını, 20 adet porsuku, 50 adet hatmiyi, 100 adet ateş dikenini, 100 adet zakkumu, 100 adet palmiyeyi, 100 Fenixin tahsis edilip dikilmesini öngören resmi belgeyi gördüğümüzde yaratılmak istenen şeyin bugünkü gibi bozuk bir okaliptüs ormanı değil; iklime ve coğrafyaya uygun bütün ağaç, ağaççık ve çalıların bir arada yer aldığı bir arboretum olduğunu anlamanız hiç de zor değil.

8
Sancar Maruflu

Oysa bugün Atatürk Ormanı ormancıların nitelemesiyle “bozuk okaliptüs ormanı” olarak tanımlanan; o nedenle de ıslah edilmediği sürece hem devletin kamu kurumları hem de büyük inşaat şirketlerinin, müteahhitlerin rant iştahları karşısında savunulamayacak, gözden ilk çıkarılacak yerlerden biri gibi gözükmektedir. Hele ki, bazı askeri bölgelerin; özellikle de Atatürk Ormanı‘nın hemen yanındaki Ege Deniz Bölge Komutanlığı sahasının bazı inşaat firmalarının ya da meslek odalarının iştahını kabarttığını hissettiğimiz günümüz koşullarında…

SCX-3200_20170331_13141101Atatürk Ormanı‘nın geliştirilip güçlendirilmesi için İzmir’in değerli bir markası olarak gördüğümüz sevgili Sancar Maruflu‘nun başkanlığındaki İzmir Atatürk Ormanı-Kültürpark’ı Koruma ve Anıt Yaptırma Derneği‘nin Atatürk Ormanı‘nın kuruluşundan bu yana yaptığı değerli çaba ve çalışmaları, hatta bu ormanda seyir teraslarıyla arkeolojik ve askeri müzeyi, piknik alanlarıyla çocuk bahçesi ve çayhaneyi, gölge altı oturma alanlarıyla havuzu da kapsayan büyük bir zafer anıtı yaptırabilmek amacıyla neler yaptığını bilip kendisine teşekkür etmekle birlikte; bu tür çalışmalarla yapacağımız yeni katkı ve desteklerin de artarak yoğunlaşması gerektiğini, özellikle İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Bayraklı Belediyesi’nin bu konuyu bir görev kabul ederek el atmasının uygun olacağını düşünüyor, Atatürk Ormanı‘nın yeni rant alanı olma ihtimalini ortadan kaldırmak amacıyla bir an önce nitelikli bir kent ormanı haline getirilmesi gerektiğini tüm resmi, özel ve sivil kuruluşlarla İzmir ve Bayraklı halkıyla tüm kamuoyuna hatırlatmak istiyoruz…

130285242