Toplu ulaşımla ilgili kararlar, halkla birlikte verilmelidir…

Ali Rıza Avcan

Karşımızda, 14 Kasım 2006 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü tarafından % 50 – % 50 sermaye payı ile kurulmuş ve sermayesi 10 Ocak 2018 tarih, 51.6 sayılı İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi kararı ile 615.000.000 liraya çıkarılmış bir sermaye şirketi var.

Şirketin tam adı, İZBAN – İzmir Banliyö Taşımacılığı Sistemi Ticaret Anonim Şirketi şeklinde.

Yönetim kurulu; yönetim kurulu başkanı murahhas üye Zeliha Gül Şener, yönetim kurulu başkan yardımcısı murahhas üye Özkan Dalbay, yönetim kurulu murahhas üyeleri Ahmet Ataşçı, Güler SAĞIT, Sönmez Alev, Yıldız Devran, Mehmet Seçkin Mutlu ve Selim Koçbay‘dan oluşuyor. 

Şirketin denetimini ise diğer belediye şirketlerinde olduğu gibi merkezi İstanbul’da olan Aren Bağımsız Denetim ve S.M.M. A.Ş. yapıyor.

İZBAN’da şirketin verdiği bilgilere göre 30.11.2017 tarihi itibariyle toplam 391 kişi çalışıyor.

30 Ağustos 2010 tarihinde yolculu ön işletmeye başlayan İZBAN, 135,54 kilometre uzunluğundaki güzergâhta 40 istasyon ve toplam 219 adet vagonla hizmet vermekte olup; taşınan yolcu sayısı ile ilgili verilerle yaptıkları anketlerin sonuçları kamuoyu ile paylaşılmamakta.

whatsapp_image_2018-02-12_at_08.47.23_0

İZBAN tarafından yayınlanmayan istatistik verileri zaman zaman İZBAN haber ve tanıtımlarında, yaptıkları hizmetin başarısını göstermek amacıyla kullanılmaktadır. Bu haberlerden, İZBAN’ın 2016 yılında toplam 88 milyon, açıldığı günden 3 Kasım 2017 tarihine kadar da toplam 500 milyon yolcu taşıdığını öğrenmekle birlikte; bu verileri yıl, ay, gün, yolcu türleri, istasyonlar, hatlar ve mesafeler gibi farklı değişkenler itibariyle öğrenmemiz -ne yazık ki- mümkün olmamaktadır.  

Ancak TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan Demiryolu Sektörü Raporu 2016 verilerine göre, İZBAN’ın 2011 yılında 35.437.833, 2012 yılında 50.360.607, 2013 yılında 61.204.688, 2014 yılında 75.195.878, 2015 yılında 87.441.755, 2016 yılında da 87.593.152 yolcu taşıdığı; yolcu taşımacılığındaki gelişme açısından 2015 ve 2016 yılları arasında belirgin bir artışın gerçekleşmediği görülmektedir. (1) 2017 yılında taşınan yolcu sayısı ise, 2 Ocak 2018 tarihli İnternet gazetesi haberlerine göre 98 milyon civarındadır. (2)

Ayrıca İZBAN’ın İnternet sitesindeki (www.izban.com.tr) “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümünde sadece şirket türü, Mersis numarası, ticaret sicil memurluğu ve numarası, ticaret unvanı, adres, iletişim bilgileri, taahhüt edilen ve ödenen sermaye miktarları, tescil tarihi, vergi dairesi ve numarası gibi şirketle ilgili genel bilgilerle yönetim kurulu üyeleri ve şirketi denetleyen şirketle ilgili bilgilere yer verildiği, aynı bölümün “belge görüntüleme” kısmında ise 16.06.2015, 29.03.2016 ve 11.04.2017 tarihli son üç olağan genel kurulun tutanaklarına yer verildiği; ancak şirketin mali durumunu gösteren kar-zarar tabloları ile bilançolarının bu bölüme eklenmediği görülmüştür.

Belge görüntüleme” kısmına eklenen olağan genel kurul kararlarında ise çoğu kez karar verilen konunun ayrıntılarına yer verilmeyişi nedeniyle, şirket dışına bilgi sızdırılmaması için özel bir gayretin gösterildiği anlaşılmaktadır.

Bu konudaki tek istisna, 11.04.2017 tarihli genel kurulda alınan bir kararla yönetim kurulu üyelerinin her birine net 2.500 lira düzeyinde aylık ödenmesi ile ilgili karardır. 

Şirketin son üç yılına ait kar-zarar tabloları ile bilançolarının verilmesi talebiyle BİMER kanalıyla yaptığımız başvuruya cevaben gönderilen 01.12.2017 tarihli yazıda ise sadece çalışan bilgisinin verilmesi ile yetinilmiş, istediğimiz diğer bilgilerin verilmesinden kaçınılmıştır.

Bütün bu bilgi ve sergilenen tutumdan da anlaşılacağı üzere, 2006 yılında İzmir’de metro standartlarında raylı sistem banliyö taşımacılığı yapmak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü tarafından % 50 – % 50 sermaye payıyla kurulan İZBAN şirketinin kurulduğu günden bu yana kâr mı yoksa zarar mı ettiğini gösteren bilgi ve belgeler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi Stratejik Planında yazılı olan “hesap verebilirlik ve şeffaflık” ve “bilgide erişebilirlik” ilkelerine rağmen “ticari sır” oldukları gerekçesiyle kamuoyundan saklanmaktadır.

Mevcut durum bu şekilde olmakla birlikte, İZBAN işçi ve emekçilerinin alacakları ya da grev gibi istenmeyen durumlar söz konusu olduğunda medya eliyle birbirleriyle çatışan İzmir Büyükşehir Belediyesi ve TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü, şimdi sıra gizli bir zammın sistem değişikliği adı altında yürürlüğe konulması söz konusu olduğunda, taraflardan birinin bu zamlardan zarar görecek İzmirliler’i savunmak yerine birbirleriyle uyuşup anlaşmayı tercih ettikleri, işi ile evi arasında uzun yolculuklar yapmak zorunda kalan yoksul, dar gelirli işçi ve emekçilerin, öğrenci ve emeklilerin hakkını korumaya kalkmadığı görülmektedir. 

Her fırsatta sosyal belediyecilik yaptığını iddia eden bir belediye yönetiminin, uzun mesafeler arasında yolculuk yapan hemşehrilerini ucuz ulaşım ücretleriyle rahatlatmayı sosyal bir görev olarak düşünmek yerine; onlardan uzun yolculuk yapıyorsunuz diye daha fazla para talep etmesi aslında yaptığı hizmetin kamu hizmeti olduğu gerçeğini unuttuğunu ya da açık bir şekilde kamu hizmeti yapmaktan vazgeçtiğini göstermektedir.

Bu anlamda, CHP’li İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin partisinin politika ve programlarına aykırı olarak kamu hizmeti yapmaktan vazgeçtiği ve sosyal belediyecilik anlayışından uzaklaştığı söylenebilir.

Çünkü kamu kaynaklarıyla kurulmuş İZBAN’la diğer belediye şirketlerinin mali durumlarını gösteren bilgi ve belgeleri bizlerden kaçırıp saklamak suretiyle belediyeyi ve onun şirketlerini adeta bir özel şirketin patronu gibi yönettikleri, kamu yararından önce şirket kârlarını düşündükleri ortadadır.

* Oysa bunu yaparken daha fazla para istedikleri uzun mesafe yolcularının sayısı ve yoğunluğu hakkında bizlere doğru bilgiler verip; bu yolcuların şirkete getirdiği mali yükün, kısa mesafe yolcularından elde ettikleri faydadan ya da belediyenin diğer mali kaynaklarından sağlanan olanaklarla karşılanabileceğini göstererek bizleri ikna etmiş olsalardı,

* Oysa daha fazla para talep ettikleri uzun mesafe yolcularına daha ucuz, kolay ve konforlu başka alternatif ulaşım olanaklarını sunabilselerdi,

* Oysa İZBAN’ın bugüne kadar yaptığı zararların gerçek nedenlerini ortaya koyup açıklayabilselerdi,

Kısacası, bir kentin ulaşımı açısından bu kadar önemli olan kararları, halkın gerçek ve aktif katılımını sağlayarak alabilselerdi, muhtemelen sorun bugünkü kadar büyük ve vahim olmayacaktı.

izban-da-arti-para-donemi-basladi-180181

Bu kararı birlikte aldıkları anlaşılan İzmir Büyükşehir Belediyesi ve TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü yetkilileri, şayet söyledikleri gibi dürüst ve şeffaf iseler, aldıkları kararın doğru, yerinde, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir karar olduğu iddiasında iseler;

* Mevcut hattaki yolcu ve sefer sayılarıyla gecikme, iptal ve kazalarla ilgili verileri yolcu türlerine, istasyonlara, güzergahlara, kısa ve uzun seyahatlere göre ayrıntılı olarak verip bu değişkenlere göre hesaplanan her bir yolcu türünün maliyetini açıklarlar,

* Bugüne kadar sebep oldukları zararların, geç ya da yanlış yaptıkları yatırımların nedenlerini büyük bir samimiyet içinde ortaya koyarlar ve şirket zarar ederken her bir yönetim kurulu üyesine büyük miktarlarda hazirun ücretleri ödemezler…

Daha doğrusu doğru, sağlıklı verilerle halka hesap verip bütün bu eksiklik ve yanlışlıkları bize fatura etmekten vazgeçerler… 

Biz, kendilerinden “bilgi edinme”, “şeffaflık”, “hesap verebilirlik” ve “bilgiye erişim” gibi demokratik hak ve ilkeler çerçevesinde ticari sırların arkasına gizledikleri gerçekleri açıklayarak İzmir’deki toplu ulaşımla ilgili kararları bizle; yani halkla birlikte almalarını bekliyoruz…


(1) Demiryolu Sektörü Raporu 2016, TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü, Mayıs 2017, s.48

(2) https://www.egehaber.com/izmir/izban-da-2017-rekorlari-h204710.html

 

 

Toplu ulaşım bir haktır!

Ali Rıza Avcan

İzmir il/belediye sınırları içinde, önce Aliağa-Cumaovası arasındaki 79,78 kilometrelik hatta, daha sonra yeni bölümleriyle Selçuk’a kadar uzatılan 135,54 kilometrelik hatta çalışan hızlandırılmış banliyö treni (İZBAN) hizmetinden alınacak ücretin miktarı ve bunun ne şekilde tahsil edileceği hususu İzmir’de şu sıralarda en fazla tartışılan sorunlarından biri…

Hem de belediye yöneticilerinin “zam” yerine, “artı para sistemi” demeyi tercih ettiği bir saptırma ya da yanıltma içinde, hepimizin cebini yakıp zamanımızı alacak yeni bir sorun…

Şu aralarda İzmir’de herkes; özellikle de TKP İzmir Kent Komitesi, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu ve Haziran Meclisleri gibi kurum ve oluşumlar bu sisteme karşı çıkmak için imza kampanyaları düzenliyor, İZBAN istasyonlarında bildiriler dağıtıyor, uzun yolculuklar yapan dar gelirli yoksul kentlilerin aleyhine olan bu uygulamanın başlatılmaması için çaba gösteriyor, mücadele ediyor.  

Çünkü, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 15 Aralık 2017 tarihli kararına göre İZBAN’da 15 Şubat 2018 tarihinden itibaren ulaşımı zorlaştırıp ücretleri arttırmayı hedefleyen yeni bir ücretlendirme tarifesine geçilecek.

DVp_x2DX4AA5sgH

Bu yeni tarifeyle 135,54 kilometre uzunluğundaki ve 40 istasyondan oluşan hatta 25 kilometre üzerindeki yolculuklar için standart ücretlendirme haricinde, gidilen her bir kilometre için 7 kuruşluk ek bir ödemenin yapılması öngörülüyor.

15 Şubat 2018 öncesinde tüm istasyonlarda halka dağıtılan el ilanlarıyla İZBAN’a ait İnternet sitesinde verilen bilgilere göre, “Artı Para Sistemi” adı verilen bu değişikliğin temel özellikleri şunlardan oluşuyor:

Adı “artı para sistemi” ama paranızı çoğaltmayıp azaltıyor…

1. 15 Şubat 2018 tarihinden itibaren, İZBAN’a her binişinizde bundan böyle kartınızda en az 10,60 liralık bir bakiyenin bulunması gerekiyor. Bu durum, şayet kartınızda bu kadar bakiye yoksa İZBAN’a binemeyeceksiniz anlamına geliyor.

Tabii bu yeni sistemin uygulanması durumunda, her bir yolcunun elindeki milyonlarca kartta 10,60 liralık bir limitin bulunması suretiyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yeni bir fona sahip olacağını herkes biliyor… Aynen ev sahiplerinin kiracılardan alıp istedikleri şekilde kullandıkları teminatlar gibi….

2017 yılı nüfusu 4.279.677 kişi olan İzmir’de ortalama 2 milyon civarında İzmirim Kart bulunduğunu varsaydığımızda; bu şekilde bloke edilen 21 milyon 200 bin lira gibi büyük bir tutarın sürekli devridaim içinde değişmeyen bir finans kaynağı olarak elde tutulması gibi…

dsc_0078

Adı “artı para sistemi” ama kendisi “artı değer” gibi sömürü kokuyor…

2. 15 Şubat 2018 tarihinden itibaren, İZBAN hattındaki hangi istasyondan binerseniz binin, giriş turnikelerinden geçtiğiniz an kartınızdaki 10,60 liranın tümü bloke edilecek.

Adı “artı para sistemi” ama kendisi “sistem” bile değil…

3. 15 Şubat 2018 tarihinden itibaren, bloke edilen 10,60 lira, bindiğiniz istasyonla indiğiniz istasyon arasındaki uzaklığı dikkate alan bir tarife çerçevesinde ücretlendirildikten sonra şayet geriye kalan bir tutar varsa; bu miktarı indiğiniz istasyondaki artı para terminallerinden geri alabileceksiniz. 

Örneğin, tam abone olarak İZBAN hattının iki ayrı ucundaki Aliağa’dan kalkıp Selçuk’a gittiğiniz takdirde kartınızdaki 10,60 lira, öğrenci ya da 60 yaş grubu abone iseniz 6,07 lira, öğretmen iseniz 7,73 lira bloke edilecek ve 135,54 kilometrelik bu uzun yolculuk sonucunda  Selçuk’a ulaştığınızda bloke edilen paranızın tümü seyahat bedeli olarak ücretlendirildiği için artı para terminallerine gitmenize gerek kalmayacak. 

Şayet Aliağa’dan kalkıp Alsancak’a geliyorsanız yaptığınız 58,55 kilometrelik yolculuk size 5,21 liraya mal olduğu için, geriye kalan 5,39 liranızı kartınıza yeniden aktarmak için Alsancak İstasyonu’ndaki artı para terminaline gitmeniz gerekecek.

Benim gibi çoğu kez Şemikler ve Alsancak arasında gidip geliyorsanız, başlangıçta bloke edilen 10,60 liradan arta kalan 7,74 lirayı yeniden kartınıza aktarmak için ya Alsancak ya da Şemikler istasyonlarındaki artı para terminallerine gitmek zorunda kalacaksınız.

Tabii ki, artı para terminallerine gidip çözülen paranın karta aktarılması işinin ek bir zaman gerektirdiğini, bunun yolcu sayısının yoğun olduğu Alsancak, Halkapınar ve Şirinyer gibi kalabalık istasyonlarda uzun sıralara girmek anlamına geldiğini, bu işlemi o an için unuttuğunuz takdirde size tanınan sürenin 3 saat olduğunu ve bu süreyi de geçirdiğiniz takdirde o paranın üstüne bir bardak su içmek zorunda kalacağınızı bilerek…

Ayrıca kartınızdaki blokajı muhakkak ve muhakkak indiğiniz istasyonda kaldırmanız gerektiğini; şayet bu işlemi başka bir istasyonda yapmaya kalkarsanız, blokajı kaldırma işlemi sırasında sizden tahsil edilecek yolculuk ücretinin indiğiniz istasyona göre değil, geri yükleme işlemini yaptığınız o istasyona göre hesap edileceğini unutmamanız koşuluyla…

Adı “artı para sistemi” ama kendisi aslında bir zarar kapatma operasyonu

4. 15 Şubat 2018 tarihinden itibaren, aynı kartın aynı yolculukta birden fazla kişi tarafından kullanılması mümkün olmayacak. Örneğin turnikeler önünde yeterli bakiyesi olmadığını fark eden bir arkadaşınız için kendi kartınızı bundan böyle kullanamayacaksınız.

izban_zammi_ulasim_hakkinin_gaspidir_h22488_fce68

Kısacası,

18 Şubat 2018 tarihinden itibaren, İZBAN önce sizin cüzdanınıza bakacak ve cüzdanınızda yeterli paranız olduğunu anladıktan sonra size yolculuk hakkı tanıyacak…

Aynen yurt dışı seyahatlerde vize alırken bize bankadaki paramızın miktarını sorup kişisel ve ulusal onurumuzu zedeleyen Batı ülkelerinin yaptığı gibi…

Paran kadar yolculuk” diyecekler…

Bundan böyle bizlere “İZBAN’a cebinde yeterli miktarda paran varsa binersin, yoksa binemezsin” diyecekler…

Böylelikle, kamu hizmeti anlayışıyla değil; kar/zarar hesabıyla hareket eden tüccar belediyeci anlayışıyla hareket ettiklerini gösterecekler…

Böylelikle, toplumcu belediyecilik idealinden nasıl uzaklaştıklarını kanıtlayacaklar…

Böylelikle, kentte yaşayanları “hemşehri” ya da “kentli” değil; “müşteri” olarak gördüklerini sergileyecekler…

Böylelikle, kendi kötü yönetimleri nedeniyle ortaya çıkan zararları ellerini bizlerin ceplerine atarak kapatmaya çalıştıklarını gösterecekler…

O nedenle; şayet yaşadığımız kenti, birlikte olduğumuz insanları; komşularımızı, akraba, eş dost ve arkadaşlarımızı, bu kentte çok düşük ücretlerle çalışanları, emeklileri, kadınları, işsizleri, engellileri,  yaşlıları, çalışan ya da okuyan gençleri seviyor, onların daha uygar, daha konforlu bir ulaşıma sahip olmalarını istiyorsak;

dvlbpqnvmaartgv

Bu bize sorulmadan, fikrimiz, düşüncemiz ve önerilerimiz alınmadan oldu bittiyle ortaya konulan “Artı Para Sistemi“ne, daha doğru bir ifadeyle İZBAN’daki gizli zamlara, kent içi yolculuğu zorlaştıran değişikliklere hep birlikte  HAYIR! diyelim…

Ulaşımda da HAK; HUKUK ve ADALET! diyelim…

Bunun için de tüccar belediye anlayışını önce yaşantımızdan, kentimizden, cadde, meydan ve sokaklarımızdan def edelim !

 

 

Geçmişin derslerinden yararlanmak…

Ali Rıza Avcan

Birkaç gün önce hepimizi sevindiren güzel bir haber aldık.

Bu habere göre, Alsancak 1480 sokak 10 numaradaki Nazım Hükmet Kültür Merkezi bundan böyle Kemeraltı Os-Ka Pasajı’ndaki tarihi Konak Sineması’na taşınıyormuş. 

konak-sinemaası-konak-belediyesi-13-691x967

Yani, 2012 yılından bu yana kapalı olan Kemeraltı’ndaki tarihi Konak Sineması, bu kez tiyatro, sinema ve konserlere ev sahipliği yapacak bir kültür merkezi olarak faaliyete geçecekmiş.

Haliyle, yaşadığı kenti ve Kemeraltı’nı seven biri olarak bu güzel habere fazlasıyla sevindim. Çünkü uzunca bir süredir kapalı olan Konak Sineması’nın bir kültür sanat merkezi olarak faaliyete geçmesiyle birlikte, Kemeraltı’nın daha da gelişeceğine ve geceleri girilmeye korkulan bir yer olmaktan çıkacağına inanıyorum.

Bu güzel haberi duyar duymaz, bundan tam yedi yıl önce Konak Sineması’nın yine buna benzer bir girişimle yeniden açılması sırasında yaşadığım tatsız olayları ve izlediğim acemilikleri anımsamaktan kendimi alamadım.

Tabii ki, yıllar öncesinde kalan acemiliklerden dersler çıkarıp, bu yeni girişim sırasında da aynı hataların tekrarlamaması gerektiğini düşünerek…

Takvimler, Merkezi Ankara’da bulunan Gezici Festival‘in 17. yaşını kutladığı 2011 yılını gösteriyordu. Organizasyon komitesinde bulunan sinemacı arkadaşlarım, 2-18 Aralık 2011 tarihlerinde yeniden İzmir’de olacaklarını haber vererek beni hem gala ve film gösterimlerine davet ediyorlar hem de festival etkinlikleri dışında nerelerde ne yapabileceğimizi soruyorlardı.

Gezici Festival, -bildiğim kadarıyla- ilk İzmir yolculuğunu 2004 yılında yapmış, o yıl yaşadığı birtakım sıkıntılar nedeniyle 2011 yılına kadar İzmir’e gelmemişti. Ancak İzmirli sinemaseverlerin başlattığı Gezici Festival’in İzmir’e de Gelmesini İstiyoruz imza kampanyası sonucunda bir kez daha İzmir’e gelmeye karar vermişlerdi.

Verdikleri haberlere göre festivalin galası, film gösterimleri ve ödül töreni yeniden açılacak tarihi Konak Sineması’nda yapılacaktı. 

27331826_1426601960795685_6168000170783604123_n

Aldığımız haberlere göre Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki bir kısım akademisyen ve öğrenciyle sanatseverin bir araya gelerek kurdukları İzmir Sinema ve Görsel Sanatlar Derneği (İZSGD), Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan aldıkları 500.000 lira tutarındaki yardımla Konak Sineması’nın tekrar açılması için girişimde bulunmuş ve festivalin açılış günü olan 2 Aralık 2011 tarihinde salonun festival açılışına hazır olacağı konusunda organizasyon komitesine söz vermişlerdi.

Ancak festivalin açılış günü geldiğinde Konak Sineması’ndaki inşaat henüz bitmemiş ve dernek yöneticilerinden biri de çıkıp bu durum nedeniyle festival organizasyonundan özür dilememişti. Üstüne üstlük sanki kendilerinde hiçbir kusur yokmuş gibi festival komitesi; özellikle de festivalin danışmanlığını yapan sinema eleştirmeni Alin Taşçıyan hakkında oldukça kötü sözler söylemişlerdi.

Festivalin açılış konuşmasını yapan büyük sanatçı Tuncel Kurtiz ise inşaat çalışmalarının devam ettiği salonda, salonun o hali nedeniyle gelen davetlilerden özür dilemiş ve aynı zamanda bir emek ortamı olan inşaatın ortasında festival açmanın ilginçliğinden dem vurmuştu.

Benim dikkati çeken ve o nedenle de aklımda kalan diğer bir ayrıntı ise, çalışan işçilerin çıkış kapılarının hemen yanında sahnenin ya da perdenin zor görüldüğü yerlere bile koltuk monte etme çabalarıydı. Daha fazla seyirci ve daha fazla bilet anlayışına dayanan bu duruma bir sinemasever olarak tepki duymuş ve tepkimi dernek yöneticilerine iletmiştim.

Dernek yöneticileriyle yaptığımız diğer bir söyleşi konusu ise, böylesi bir profesyonel işin dernek çalışması gibi amatör, gönüllü bir düzeyde yürütülmesinin mümkün olmayışı ve bu çalışmaya devam etmek istiyorlarsa profesyonel ölçekte örgütlenmek zorunda oluşlarıydı. Onlar ise bütün bu çalışmaları dernek olarak yürütebileceklerini iddia ediyorlar, bizim bu işi bilmediğimiz gibi bir algı yaratmaya çalışıyorlardı.

Oysa üniversitede araştırma yapmak ya da öğrenci okutmak ayrı bir şeydi, sinema işletmeciliği ise kendi alanında bilgi, birikim ve deneyim isteyen başka bir işti. Üniversitede görev yapan akademisyenlerden böylesi bir bilgi, birikim ve deneyimi beklemek ise resmen abesle iştigal etmekti.

0011Nitekim, amatörce gerçekleştirilen bu girişim çerçevesinde seyrettiğimiz festival filmleri için ödediğimiz ücretler karşılığında bizlere, o sıralarda İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Havagazı Kültür Merkezi’ni çalıştırdığı söylenen Erhan Ok ile Ayşe Emre Ermin’e ait  Ekru Turizm İnşaat Sanayi Organizasyon Danışmanlık ve Ticaret Limited Şirketi’ne ait biletleri vermişlerdi. O tarihten bu yana sakladığım 17 Aralık 2011 tarih ve 004252 numaralı 16.30 seansı için alınmış 6 liralık giriş bileti bence bunun en güzel örneğidir.

Tabii ki bu amatör ve kısa soluklu çalışma, çok kısa bir süre sonra bitti. Akabinde de inşaatı yapan şirketin alacakları nedeniyle sinemadaki bir kısım eşyanın haczedildiğini ve salondaki teknik donanımın icradan kaçırılarak satıldığını duymuştuk.

Oysa o dönemde Konak Sineması’nın bulunduğu Os-Ka Pasajı’nın hemen arkasındaki 1. Beyler Sokağı’nda Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV)‘a ait büyük bir lokal açılmış, böylelikle bir kısım seyircinin bu vakıftaki toplantı, kurs ve lokale gelenlerden çıkabileceğini, birbirine yakın bu iki kültür ve sanat kurumunun birbirine destek vererek Kemeraltı’nın o bölgesinde özel bir bölge yaratabileceğini düşünmüştük. 

Bu durumda tabii ki, film temini ve dağıtımının günümüzde koskocaman bir sektör haline geldiğini ve sektör içinde acımasız kuralların geçerli olduğunu dikkate almadan bu işin amatör bir ruhla yaşama geçirebileceğini sanan acemiliğin büyük payı olduğunu da düşünüyorum.

Bu bağlamda, Nazım Hikmet Kültür Merkezi‘ndeki dostlarımız şayet bu yapıyı tekrar tüm halkın gidip geldiği bir sinema, tiyatro ve konser mekânı olarak kullanmak ve bunun sürekliliğini gerçekten sağlamak istiyorlarsa, İzmir Sinema ve Görsel Sanatlar Derneği (İZSGD) isimli derneğin 2011 yılında yaptıklarını yapmamaya ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi‘ne daha fazla İzmirli’nin gelmesi; ayrıca, Kemeraltı esnafı ve emekçilerinin bu merkeze sahip çıkıp yaşatması için yeni  ve değişik yöntemler bulmaları gerekir diye düşünüyorum.

27655251_1434237020032179_606885682664805971_n

Çünkü, ben de birçok İzmirli gibi tarihi Konak Sineması’nın yeniden kapatılması gibi kötü bir haberi yeniden duymak istemiyorum.

Kent bilgi sistemleri

Ali Rıza Avcan

Benim kent bilgi sistemleri pratiği ile ilk tanışmam 1994 yılına dayanır. 

Daha önce yabancı dildeki kitaplardan okuyup öğrendiğimiz ve bir kenti bilgisayar ortamına sığdırmak olarak tanımladığımız ilk kent bilgi sistemini Kent Bilgi Sistem Merkezi (KEBİM) ismiyle İstanbul’daki Bahçelievler Belediyesi’nde oluşturmuş ve bu süreç içinde kent bilgi sistemlerinin bir kentin yönetimi için ne ölçüde önemli ve zor bir iş olduğunu fazlasıyla anlamıştık.

Bahçelievler Belediyesi, 1992 yılında devasa büyüklükteki Bakırköy Belediyesi’nin Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy ve Güngören şeklinde dörde ayrılması suretiyle kurulmuş ve 1992-1994 döneminde Refah Partisi’nin yönetiminde kalmış büyük bir belediyeydi. 1994 tarihli yerel seçimlerde ise, Türkiye’de ilk kez “Refah Partisi’nden teslim alınan belediye” özelliği ile ANAP’lı belediye başkanı mimar Saffet Bulut‘un yönetimine geçmişti.

Tümü yapılaşmış 1.674 hektarlık yerleşimin 11 ayrı mahallesinde, 1990 nüfus sayımına göre 322.234 kişi yaşıyordu. Bu sayı 2000 nüfus sayımında ise 478.623’e ulaşmıştı.

Bahçelievler 01

Bahçelievler 02

İlçe Altınyıldız Tekstil, Duran Ofset, SEK Süt Fabrikası gibi büyük üretim tesislerini barındıran İstanbul’un eski bir sanayi bölgesiydi. Ayrıca TGRT Haber, Zaman Gazetesi gibi o tarihlerde büyük ve etkili olan medya kuruluşlarının yer aldığı bir bölgeydi. 

Anavatan Partili belediye başkanlarının, genel başkanları Mesut Yılmaz’ın çok önem verdiği Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi İşlem Merkezi (KEBİM) projelerini uygulamak için adeta sıraya girdiği, bu projeleri uygulayıp başarılı olmak istedikleri bir dönemdi.

Bahçelievler Belediye Başkanı Saffet Bulut da bu projeleri uygulayarak hem genel başkanının gözüne girmek istiyor; hem de bu projeler sayesinde yeni gelir kaynaklarına kavuşarak kenti daha rahat yöneteceğini seziyordu.

Nitekim 1994-1997 döneminde oluşturduğu Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi Sistemi (KEBİM) projeleri sayesinde çok az sayıdaki emlak vergisi mükellef sayısını kısa bir sürede 4-5 kat arttırması mümkün oldu… Hem de zaman aşımına uğramamış son beş yılın vergilerini gecikme zamları ile birlikte tahsil etmek suretiyle…

Böylelikle, “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığı ile başlangıçta büyük bütçeler ayırdığı Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi Sistemi (KEBİM) sayesinde  ikinci bir dönem daha belediye başkanlığı yapmak suretiyle…

Tabii ki bunu yapabilmek için; daha doğrusu alandaki fiziki yapılaşmayı kadastro kayıtlarıyla uyumlu hale getirebilmek için önce bütün ilçenin imar planını, halihazır durumu esas alarak sil baştan yenileme becerisini gösterdi. Şayet bunu yapmasaydı, kadastro kayıtlarıyla çakıştıramadığı sayısal plan verilerini bilgisayar ortamına aktarmasının hiç bir anlamının olmayacağını iyi biliyordu.

Kebim Saha 01

İlçedeki halihazır yapılaşma üzerinden imar planlarının hazırlanması hem zor oldu hem de uzun sürdü. Ama sonunda herkes hazırlanan imar planından memnun kalmış, hem de tüm kadastral bilgilerin imar planı bilgileriyle uyumlu olması sağlanmıştı.

Ardından, hazırlanan bu yeni imar planına göre yasal hale gelen halihazır durumla ilgili sayısal verilerle yapılardaki bağımsız bölümlere ait sözel verilerin geniş bir ekiple sahadan toplanıp derlenmesi ve kontrol edilip bilgisayar ortamına aktarılması sağlandı.

Tabii bütün bu işlemler sırasında Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) gibi resmi kurum ve üniversitelerden bilgi ve katkı almakla birlikte; çoğu şeyi “karanlıkta yürümek” suretiyle keşfettik.  Yapılan birçok işlem çoğu kez daha doğrusunu eksiksiz  yapmak amacıyla iptal edilerek yeniden yapıldı. Böylelikle yaparak, deneyerek ve düzelterek; adeta ülkemiz koşullarına uygun bir kent sistem modelinin oluşturulması için ilk adımları atmış olduk.

Tabii ki bütün bunları, 1994’lü yıllar gibi bilgisayar ve iletişim teknolojisinin yeni yeni gelişmeye başladığı yıllarda yaptık. Çoğu kez fazla işlem yapmaktan kilitlenen bilgisayarların çalışmasını kapa-aç yöntemiyle çözmeye çalıştık ya da topladığımız verileri, Google’un kurulduğu ilk yıllarda yaptıkları gibi, bilgisayarları birbirine bağlayarak kapasitesini arttırdığımız hard disklere kaydetmeye çalıştık.

Kısacası ülkemizdeki ilk kent bilgi sistemini, bu konunun yeterince bilinmediği, teknolojinin yeterince gelişmediği, veri denilen o sihirli şeyin ortalarda gözükmediği yıllarda yaptık, yapmaya çalıştık.

Tüm mahalle, sokak ve binalardan toplayıp bilgisayar ortamına aktardığımız sayısal ve sözel verileri daha sonra belediyenin elindeki imar, zabıta, vergi gibi değişik verilerle ve bilgisayar altyapısını oluşturduğumuz ve bu altyapıya tapu-kadastro kayıtlarını kaydettiğimiz dört ayrı tapu-kadastro müdürlüğündeki tapu bilgileriyle eşleştirilmesini, tapudaki günlük hareketlerin oluşturduğumuz Kent Bilgi Sistemi’ne anında transferini sağladık. Böylelikle o tarihler için yapılamaz denilen birçok şeyi başararak uzun, keyifli bir yolu katettik.

Çok iyi hatırladığım bir şey de, kurduğumuz sistemin bizden sonra nasıl güncellenip tazeliğini koruyacağı sorunuydu. Çünkü kurumların yeni yeni kurduğu bilgisayar sistemleri DOS ve UNIX adı verilen iki farklı sistem altında çalışıyor, çoğu kez bu iki ayrı sistemi birbiri ile ilişkiye sokmamız mümkün olmuyordu. Her iki sistemi pazarlayıp satan firmalar diğer sistemin yaşayıp var olmaması için türlü çeşitli engeller koyuyor, sadece kendi sistemlerinin kullanılmasını istiyorlardı. Bu çerçevede muhtarlıklara verdiğimiz bilgisayarlardaki veriler Kent Bilgi Sistemi’ne (KEBİM) nasıl aktarılacak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İSKİ, TEK gibi kurumların verileriyle nasıl bir çakışma sağlanacaktı? Bütün bunlar büyük zorluklarla kurduğumuz sistemi bekleyen, belki de en önemli sorunlardı…

Sokaklar 01

Bütün bu sorun ve o zamanlar için bilinemeyen konulara karşın bu titiz çalışma öyle bir hale geldi ki, sistemin açılış törenine gelen o zamanın başbakanı Mesut Yılmaz‘ın sunum sırasında adını verdiği bir akrabasının Siyavuşpaşa Mahallesi’ndeki hangi binada yaşadığını, oturduğu binanın hangi özelliklere sahip olduğunu ve yaşadığı bağımsız bölümdeki diğer aile fertlerinin kimler olduğunu hiç zorlanmadan bulup kendisine söylediğimizde yaptığımız işten büyük bir gurur duyduk. Hem de bize önceden böylesi bir sorunun sorulacağı söylenmemiş, bir hazırlık yapmamız istenmemiş olmasına karşın… Verdiğimiz bilgiler üzerine Mesut Yılmaz‘ın yüzünde gördüğümüz o gülümseme ve bizlere söylediği güzel sözler aslında bizim başarımızı açık bir şekilde gösteriyordu…

Koskocaman bir kentin mahalle, cadde, sokak ve binalarıyla hatta her bir binada yaşayan ya da çalışanlarıyla bilgisayar ortamına aktarıldığı, kentle ilgili her türlü konu, karar ya da sorunun bilgisayar ekranlarına bakılarak çözümlendiği bir kentten kalkıp İzmir’de geldiğimizde; o tarihlerde Konak Belediyesi’nden yeni ayrılmış Balçova Belediyesi ile Konak Belediyesi arasındaki Üçkuyular ve İnciraltı bölgeleriyle ilgili sınır anlaşmazlıklarının kullanıla kullanıla parçalanmış haritalar üzerinden çözümlenmeye çalışılması, İstanbul ve İzmir’deki belediye yöneticileri arasındaki anlayış, yaklaşım ve teknoloji farkını somut bir şekilde ortaya koyuyordu.

Bu farkı, Ulusal Adres Veri Tabanı (UAVT) ve Coğrafi Adres Bilgi Sistemi (CABS) çalışmaları kapsamında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Türkiye İstatististik Kurumu (TÜİK) işbirliği içinde yürütülen Bornova ilçesindeki 36 mahalle ve 12 köyle ilgili adres verilerinin bilgisayar ortamına aktarmayı amaçlayan 2007 tarihli Bornova Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi Projesi‘nde proje koordinatörlüğü görevini yaparken de -bir kez daha- görüp; İzmir’in Kent Bilgi Sistemleri konusunda ne kadar gerilerden geldiğini fark etmiştim.

Kullandığımız teknoloji aradan geçen 13-14 yıl içinde oldukça gelişmiş olmakla birlikte bir kent bilgi sisteminin daha ilk adımını oluşturan Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi çalışmalarında İzmir Büyükşehir Belediyesi yönetici ve çalışanlarında göremediğim bilgi, deneyim ve heyecan noksanlığı beni hep şaşırtmış ve düşündürmüştür.

Layers_of_information_lolly-e1455878622168Kent yönetiminde “akıllı” olma becerisinin öne çıkarıldığı ve “akıllı kent” kavramının yaygınlaştığı günümüz koşullarında ne yazık ki İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin elinde doğru düzgün kurulmuş, çalışan ve sürekli güncellenen bir kent bilgi sistemi yok.

2007-2009 yılları arasındaki dönemde ilçeler ölçeğinde oluşturulan Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi bile istenen düzeyde verimli çalışmıyor. Bu çalışmaları yapacak birimlerin başında ise; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı bir bilişim şirketi olan Ünibel‘in genel müdürlüğünü yapan iyi bir bilişim uzmanının bu görevi bırakmasından hemen sonra bu göreve ve şirket yönetim kurulu başkanlığına emekli bir vali yardımcısının getirilmiş olması bu kadar önemli bir şin ne ölçüde ehline yaptırıldığını gösteren önemli bir kanıttır.

Bunun ötesinde, Ünibel‘e ait İnternet sitesi’nin “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümünü açıp baktığımızda ise, yönetim kurulu üyelerinin uzmanlık bilgileri ile ilgili bir kısım olmakla birlikte yönetim kurulu üyelerinin hangi uzmanlık bilgisine sahip olduğunu gösteren özgeçmiş bilgilerine ulaşmanız mümkün olmuyor.

Evet, bence daha rahat bir ulaşım ve akıcı bir trafik düzenini oluşturmak adına bu kentin cadde, sokak, meydan, köprü ve tünellerinde seyreden araç, motosiklet ve  bisikletlerle ilgili geniş bir veri çalışmasına ihtiyaç olmakla birlikte; kesinlikle ve kesinlikle o çalışmadan önce bu kentin yapılaşması ile ilgili sayısal verilerle sözel verileri bir araya getirecek ve devamlı güncelleyecek bir kent bilgi sistemine ihtiyaç var.

Özellikle de kentin yönetiminde önemli rollere sahip valilik, emniyet, trafik, karayolları, Gediz Elektrik ve belediyeler gibi resmi kuruluşların bünyesinde; hatta her bir belediyenin kendi içinde birbirinden kopuk ve çoğu kez birbirleriyle uyumsuz çok sayıda bilgisayar ağının ya da sisteminin varlığını bildiğimiz için bu sistem ya da ağların birbirleriyle ilişkilendirilerek tek bir kent bilgi sisteminde birleştirilmesi, bence öncelikle yapılması gereken en önemli görevlerden biridir.  

0000000536435-1İşte o nedenle, bu konuda görevli, yetkili ve sorumlu olan tüm merkezi ve yerel yönetim birimlerinde yönetici olarak çalışanların, geçtiğimiz günlerde bir tesadüf neticesinde elime geçen Prof. Dr. Gürol Banger‘in “Kent Bilgi Sisteminin Esasları” isimli kitabını okumalarını öneriyorum.

Çünkü, bizim İstanbul Bahçelievler Belediyesi’ndeki Kent Bilgi Sistemi’ni (KEBİM) kurduğumuz 1990’lı yıllarda, kitapçı raflarında ya da kütüphanelerde bu tür yayınların bulunmadığını düşündüğünüzde; şimdi, elimizde yeteri kadar bilimsel kaynak ve teknolojinin bulunduğu günümüz koşullarında bir kent bilgi sistemini kurmanın o kadar da zor olmayacağını biliyorum.

Tabii ki ülkemizdeki ilk kent bilgi sistemi olarak bilinip tanınan İstanbul Bahçelievler Belediyesi Kent Bilgi Sistemi’nin (KEBİM) tasarım, planlama ve uygulama aşamalarında büyük emekleri bulunan Oya Berik Yanardağ‘ı, Gürkan Büyükturan‘ı, Hasibe Eren‘i ve Işık Kutlayan arkadaşlarımı da unutmamak koşuluyla…

 

Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi (2)

Ali Rıza Avcan

26 Ocak 2018 tarihinde yayınlanan bu yazı serisinin ilk bölümünde 2016 yılı içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin tanıtımını yaparak “Önsöz” ve “Sunuş” bölümlerindeki eksiklik ve yanlışlıkları göstermiştik. 

Bugün ise kentteki üç devlet üniversitesinde görev yapan akademik bir kadro tarafından hazırlanan mevcut durum analizi hakkındaki tespit, değerlendirme ve yorumlarımızı sizlerle paylaşacağız:

395 sayfadan oluşan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin toplam 128 sayfasını işgal eden mevcut durum analizinde, “Küçük Menderes Havzasının Yapısal Durumu” ana başlığı altında havzanın doğal yapısı [coğrafi konum, iklim, jeolojik, jeomorfolojik, hidrojeolojik ve toprak özellikleri, vejetasyon (Bitki örtüsü), doğa koruma alanları (Bayındır Ovacık Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, Meryemana Tabiat Parkı, Efeoğlu Tabiat Parkı, Gümüldür Tabiat Parkı)], sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı (demografik yapı, istihdam, yerleşim yapısı ve Küçük Menderes Havzası kültür varlıkları, tarım, turizm, yenilik ve girişimcilik alt yapısı) ve çevre ve enerji altyapısı (havzadaki mevcut ve planlanan çevre yatırımları ile su ve enerji kaynakları) ile ilgili bilgilere yer verildiği görülmektedir.

Bütün bu araştırılıp yazılan bilgiler, havza ile ilgili ayrıntılı ve güncel verileri kapsamakla birlikte; böylesi bir planlama ya da strateji çalışmasında bu tür mevcut güncel bilgilere başvurulmasının asıl nedeni, plan hedefi olarak belirlenecek sonuçlarla bunlara temel oluşturacak mevcutlar arasında anlamlı ve doğru ilişkiler kurulması düşüncesidir.

Bu düşünce çerçevesinde şayet hazırlanan strateji belgesinde bu havzadaki ekolojik turizmle ilgili hedefler yer alacaksa, bu hedeflerin nasıl bir mevcut üzerinden geliştirileceğinin analiz edilmesi ve mevcut olanla hedeflenen arasında yapılabilir ve sürdürülebilir bir gelişme çizgisinin oluşturulması gerekir.

Bu basit örnekten hareketle, stratejilerin belirlendiği dönemde havzada ekolojik turizm yapan tesis sayısı, bu tesislerin özellik ve kapasiteleri, bu tesislere gelen turistlerin sayısı gibi sağlıklı veriler önceden biliniyorsa, bunların nicelik ve nitelik olarak gelişmesi ile ortaya çıkacak ulaşılabilir yeni hedeflerin belirlenmesi mümkün olabilir. Ama şayet bu konuda elimizdekini gösteren herhangi bir veri yoksa ya da bu  veriler hazırlanan strateji belgesinde gözükmüyorsa mevcut olanla ulaşılacak hedef arasında anlamlı bir ilişkinin kurulması her zaman için mümkün olmayacaktır. 

Bu düşünceden hareketle, 128 sayfalık mevcut durum analizini inceleyip bu veriler ışığında aynı belgenin arka sayfalarında yazılı hedeflere bakıp birbirleri ile mukayesesini yapmaya kalktığımızda, belirlenen çoğu hedef proje ile ilgili olan mevcut durum bilgisinin, mevcut durum analizinde yer almadığını görürüz: 

I – Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi üzerinde yaptığımız inceleme sonucunda, Küçük Menderes Havzası’ndaki ekoturizmin geleceği ile ilgili birçok hedef bulunmakla birlikte bu konu ile ilgili mevcut durum analizinde sadece Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ait turizm işletme belgeli ve turizm yatırım belgeli konaklama tesisleri ile ilgili verilere yer verildiği, belediye belgeli konaklama tesislerinden hiç söz edilmediği, havza sınırları içindeki Bayındır ilçesinde yıllardan bu yana ekolojik turizm faaliyetlerini yürüten Marmariç Ekolojik Yerleşimi ve Marmariç Ekolojik Yaşam Derneği ile Gağgı Çiftliği ile ilgili tek bir bilgiye yer verilmediği görülmektedir.

720x720nc-izm-10-12-16-gaggi-ciftligi2
Gağgı Çiftliği, Bayındır

II – Mevcut durum analizinin turizmle ilgili bölümündeki bilgi ve verilerin ilçeler ölçeğinde değerlendirildiği, bu ilçelerin ulusal ve uluslararası turizm sektörünün geçerli yönetim birimleri olan turizm bölgeleri (destinasyonlar), turizm gelişim koridorları ve turizm kentleri boyutunda ele alınmadığı görülmüştür.

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanmış Türkiye Turizm Stratejisi 2023 belgesinde iç ve turizm boyutundaki bölümleme, turizm bölgeleri (destinasyonlar), turizm gelişim koridorları ve turizm kentleri boyutunda tanımlandığından ve bu strateji çalışması kapsamında ele alınan Küçük Menderes Havzası turizm ölçeğinde fiili olarak İzmir ve Kuşadası destinasyonları arasında paylaşıldığından havzadaki turizmle ilgili tespit, değerlendirme ve çıkarımların coğrafi anlamdaki havza kavramı üzerinden değil; turizm ölçekli mekânlar (bölgeler/destinasyonlar, gelişme koridorları, kentler vb.) düzleminde yapılması; en azından bu iki ayrı yönetim düzeyi arasında uyumlu bir ilişki ağının kurulması daha doğru ve uygun olurdu.

III – Ayrıca Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin asıl iddiası, havza açısından çok önemli olan tarımsal ürünlere yönelik kooperatifleri hem nicelik hem de nitelik yönünden geliştirmek olmakla birlikte, hazırlanan mevcut durum analizinde İzmir İl Tarım Müdürlüğü tarafından hazırlanan yıllık istatistik verileri dışında havzada faaliyette olan tarım kooperatifleri ile ilgili verilere yer verilmediği; bu nedenle Küçük Menderes Havzası’nda kaç adet kooperatifin faaliyette olduğu, bu kooperatiflere kaç çiftçi ya da üreticinin ortak olduğu, bu kooperatiflerin her yıl hangi miktarlarda ne ürettiği ve kazandığı gibi konularda hiçbir bilginin verilmediği görülmüştür.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin başka bir çalışması olup Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılan “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, -çok fazla sağlıklı olmamakla birlikte- İzmir genelindeki tarım kooperatifleri hakkında birtakım veriler yer aldığı halde Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi gibi farklı bir kooperatifleşme önerisinde bulunan bir çalışmanın mevcut durum analizinde, Küçük Menderes Havzası’ndaki tarım kooperatifleri hakkında bu öneriye temel olacak bilgilerin bulunmaması büyük bir eksikliktir. 

tarım-toprakları

IV – Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin mevcut durum analizi bölümünde ayrıca kooperatifler dışındaki diğer tarımsal örgütlenmelerle havzadaki tarım topraklarının mülkiyeti, tarımın finansmanı ve sözleşmeli tarım gibi can alıcı bir çok konuda bilgi verilmediği görülmektedir.

Havza ölçeğindeki tarım faaliyetlerinin temelini oluşturan halihazırdaki tarım topraklarındaki mülkiyetin dağılımı, tarımsal örgütlenmenin düzeyi, tarımın finansmanı, sözleşmeli tarımın yaygınlığı ve tarım sektöründeki yoksullaşma gibi temel bilgilerinin verilmeyişi ve bu bilgi ve verilerle belirlenen hedef ya da projeler arasındaki ilişkinin net bir şekilde ortaya konulmayışı, hazırlanan bu strateji belgesinin geçerliliği, etkinliği, güvenilirliği ve uygulanabilirliği açısından önemli bir sorundur. 

V – Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin “Yenilik ve Girişimcilik“le ilgili mevcut durum analizinde,  sadece bölgedeki organize sanayi bölgelerinin sayısıyla her bir ilçedeki yüksek öğrenim görmüş nüfusun miktarı, iş gücünün niteliği, bitirilen okullara göre eğitimin düzeyi ve hayvancılık istatistiklerine yer verildiği görülmüştür.

1343980145

Resmi, özel ve sivil kurumlarla üniversitelerin havza ile ilgili ya da havza içinde yaptıkları Ar-Ge yatırımları, bu yatırımların GSYİH’ya oranı, Ar-Ge harcaması yapan kurum sayısı, Ar-Ge ve yenilik ekosistemi, kurumların, bireylerin ve işletmelerin patent başvuru sayıları, temel araştırma, uygulamalı araştırma, deneysel geliştirme, teknolojinin ticarileştirilmesi ve danışmanlık verileri, KOSGEB’in “Girişimcilik Destek Programı” gibi programlarının havza ile ilgili verileri ve benzerleri dururken organize sanayi bölgelerinin sayısı, yüksek öğrenim görmüş nüfus miktarı, iş gücünün niteliği, bitirilen okul dağılımı ve hayvancılık istatistiği gibi yenilikçilik ve girişimcilik açısından dolaylı ilişkisi olan verilerin dikkate alınmış olmasının nedeni anlaşılamamış; nitekim bilgi ve verisi verilen bu konularla sonuçta ortaya çıkan hedef ya da projeler arasında da doğrudan bir ilişki de kurulamamıştır.

Devam Edecek…

Kamu yatırım ve hizmetlerinde adil olmak… (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir ve bu kentin içinde yer aldığı Ege Bölgesi, tabii ki İstanbul ve Marmara Bölgesi’ni dışarıda bıraktığımızda, ülkemizin diğer bölge ve illerine göre hem ekonomik hem de toplumsal ve kültürel yönden gelişmiş bir kent ve bölge…

Türkiye İş Bankası’nın 2015 yılı Nisan ayında hazırlattığı 2013 Verileriyle Türkiye’de İllerin Gelişmişlik Düzeyi Araştırması‘na göre İstanbul iller arası gelişmişlik sıralamasında birinci, Ankara ikinci, İzmir de üçüncü sırada bulunmakta. Antalya, Bursa ve Kocaeli ise bu üç büyük kenti izleyen en gelişmiş iller olarak dördüncü, beşinci ve altıncı sıraları işgal etmekte…

Türkiye’nin en gelişmiş illerini oluşturan bu 1. bölgeden sonra gelen Muğla Konya, Adana,  Eskişehir, Gaziantep, Denizli, Kayseri, Mersin, Tekirdağ, Trabzon, Balıkesir, Aydın, Samsun, Sakarya, Manisa, Hatay ve Çanakkale illeri ise 2. derecede gelişmiş iller grubunu oluşturuyor.

Aşağıdaki çizelgenin incelenmesinden anlaşılacağı gibi Batman, Gümüşhane, Bayburt, Adıyaman, Yozgat, Kilis, Bingöl, Kars, Iğdır, Şırnak, Ağrı, Ardahan, Siirt, Bitlis, Muş ve Hakkari illeri ise en az gelişmiş illeri bir araya getiren beşinci grupta yer alıyorlar.

ar_07_2015_Sayfa_10ar_07_2015_Sayfa_13

Eskiden; daha doğrusu ülke genelinin kalkınmasını esas alan 1960 sonrası planlama çalışmalarında kamu yatırım ve hizmetlerinin bu birbirinden farklı düzeylerde gelişmiş bölge ve iller arasında adil bir şekilde dağıtılmasını sağlamak amacıyla daha gelişmiş bölgelerden elde edilen fayda ve kaynakların daha az gelişmiş bölgelere aktarılmasına özel bir önem verilir; böylelikle tüm ülkenin aynı gelişme düzeyine çıkması için özel bir çaba gösterilirdi.

Türkiye, Planlı Dönem olarak adlandırılan bu yıllarda uzun vadeli kalkınma stratejileri, orta vadeli kalkınma planları (beş yıllık kalkınma planları) ve Bölgesel Rekabet Edebilirlik Operasyonel Programı (BRROP) ile bölgesel kararlar alarak ve bölgelerin eşitsizliğine yönelik politika ve projeler üreterek bölgeler ve iller arasındaki farklılıkları gidermeye çalışmıştır.

Tabii ki bölge ve iller arasındaki bu dengelemenin bir çırpıda olmayacağı bilinir; ancak her kalkınma planı hazırlığında daha önceki kalkınma planı ile sağlanan sonuçlar değerlendirilerek yeni dengeli ve adil kalkınma hedeflerinin belirlenmesine çalışılırdı.

neoliberalism-tiago-hoisel

Ancak kalkınma planlarının hazırlık ve uygulamasında esas alınan bütün bir ülkeyi esas alan kapsayıcı planlama anlayışının, küreselleşmeci neoliberal zihniyetin dayatması sonucunda terk edilerek onun yerine rekabetçi bölgesel kalkınma anlayışının yerleştirildiği 2000’li yıllardan bu yana, bu planları hazırlamak üzere kurulup görevlendirilen her kalkınma ajansı, ülkemizde neredeyse kendi bölgesi dışında başka bölgelerin bulunduğunu ve bu bölgeler arasında sanki hiç karşılıklı ilişki ve etkileşim yokmuş gibi kendilerini diğer bölge ve illerden yalıtarak planlar yapmaya başladılar. Çünkü kendilerinden diğer bölgelerin önüne çıkmalarını sağlayacak bir rekabeti gözetmeleri isteniyor, bölgeler arası rekabet sonucunda öne çıkan bölgelerin dünya ölçeğinde markalaşarak oyunu kazanacağı söyleniyordu.

İşte bu gerçeklere dayanmayan yanlış kurgu sonucunda, önce İzmir, asırlardır kendini var eden Ege Bölgesi bütününden koparılarak il ölçeğinde tek bir bölge olarak tanımlandı ve oluşturulan İzmir Kalkınma Ajansı eliyle hazırlanan bölgesel planlar boyutunda düne kadar varlığını borçlu olduğu diğer komşu bölge ve illerle yarışarak öne çıkması istendi. Önümüze konulan bu oyunun yanlış senaryosuna göre artık bundan böyle Manisa, Aydın, Denizli, Balıkesir, Uşak ve Muğla gibi iller eskiden olduğu gibi İzmir’in ortakları değil; yarışıp geçmek zorunda olduğu rakip kentler, rakip bölgeleriydi. 

Batı Avrupa ülkelerinin kendi özel koşullarında geliştirdiği bölgeleme şablonunun ülkemiz koşulları dikkate alınmadan alınıp aynen uygulanması gibi bir anlayıştan yola çıkan bu uygulamanın  yanlışlığı, çok kısa bir zaman içinde anlaşıldı ve İzmir Kalkınma Ajansı bugün, kurulduğu 2006 yıllarına göre eski gücünü, önemini, etkisini ve parlaklığını kaybetti.

Şimdi artık herkes; özellikle de Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) gibi bölgesel kuruluşların yöneticileri İzmir’i Ege Bölgesi’nden koparmanın yanlışlığından, istatistiki bölge olarak tanımlanan yapay bölgelemeler üzerinden kalkınmanın mümkün olmadığından ve bu uygulamanın yanlışlığından söz etmeye başladılar.

2000’li yılların başında büyük ve iddialı söylemlerle takdim edilen bölgesel kalkınma  anlayışı, bugün artık eskisi gibi herkesi etkilemiyor.

2006 yılında ülkemizde kurulan ilk kalkınma ajansı unvanına sahip İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ise merkezi yönetimden alması gereken mali kaynakları alamayıp çoğu hizmetini belediyelerden sağladığı paylarla yürüten, bu nedenle de aradan geçen 12 yılın sonunda, başlangıçta ifade edilen iddialı hedeflere ulaşamayan; hatta 2015, 2016 ve 2017 yıllarını en önemli organı olan Kalkınma Kurulu’ndan yoksun bir şekilde rölantide çalışarak geçiren yerel kalkınma örgütü olarak tanınıyor.

Gerçek durum bu olmakla birlikte, sanırım memleketçilik şovenizmi ile desteklenen bu yanlış bölgecilik anlayışının bir yan ürünü olarak bazı belediye yöneticileri, sanayiciler, iş adamları ve akademisyenler, İzmir’in üretip devlete verdiğinden daha az bir payı geri aldığını, İzmir’e verilmeyen bu fazlanın başka bölge ve illerdeki işlere verildiğini söyleyerek bu iddialarını raporlarla belgelemeye, bu iddiayı bir siyasi söylem olarak ifade edip kendileri lehine bir mağduriyet yaratmaya çalışıyorlar.

Oysa hepimizin bildiği gibi İzmir, üretip ortaya koyduklarıyla tüm ülke genelindeki diğer il ve bölgelerden bağımsız, kendi başına var olan bir bölge ya da eyalet değil…

Anadolu’nun ve Ege’nin kaynaklarıyla gelişmiş bir bölge ya da bugüne kadar kent olarak, Anadolu’ya, Ege’ye, Anadolu’nun diğer bölge ve illerine kadim bir borcu var…

Bu borç hem tarihi, doğal, ekonomik, toplumsal ve kültürel nedenlere, hem de bir ülke bütününde var olmanın getirdiği siyasi bütünlüğe dayanıyor…

DAYANISMA-1024x410

Silahlanma harcamaları, savaşlar, kahramanlıklar, milli birlik ve beraberlik söylemi gündeme geldiğinde unutulan bu konu, yoksa bunu raporlayan, siyasal bir söylem haline getirenler açısından barış zamanlarında bir anlam ifade etmiyor mu ?

Ne dersiniz?

Gelişmiş ve gelişmemiş, zengin ve fakir, sömüren ve sömürülen, parça ve bütün gibi kavramlar; bir elmanın ya da madeni bir paranın iki farklı yüzü gibi birbirine bağlı, birbirini bütünleyip var eden diyalektik bir gerçeklik değil mi yoksa?

Karşıyaka Kent Meclisi hakkında yazılmayanlar…

Ali Rıza Avcan

Kişisel tarihimden İzmir’in payına düşen 1999-2000 yıllarında, Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin yedek yönetim kurulu üyesi olarak sevgili Mülkiyeli dostum Mete Hüsünbeyi ile birlikte Alsancak bölgesindeki sorunların çözümünü kolaylaştırmak amacıyla, o bölgedeki tüm meslek odalarıyla dernek ve vakıfları, Alsancak’ta yaşayan ya da çalışanları bir araya getirerek Alsancak Sivil Katılım Platformu adı altında yerel bir toplumsal örgütlenmeyi gerçekleştirmiş; o nedenle İzmir Yerel Gündem 21‘in Genel Kurulu ile Yürütme Kurulu‘nda çalışma fırsatını bulmuştum.

İlk yıllarda Alsancak Sivil Katılım Platformu, daha sonraki yıllarda Konak Belediyesi‘nin katılımı ile Alsancak Bölge Kurulu adını verdiğimiz bu yerel örgütlenme kapsamında, katılımcımız olan 76 meslek odası, dernek ve vakıfla yedi mahalleden oluşan Alsancak Bölgesi’nin sorunlarını çözme konusunda başarılar elde etmeye başladığımızda, bu durum hem yerel halk hem de belediye başkanları tarafından fark edilmeye başlamıştı. Nitekim elde ettiğimiz başarıyı fark eden Konak Belediye Başkanı Erdal İzgi de Konak Belediyesi olarak bu platforma dahil olmak istediklerini belirtmiş ve bu teklifin kabulü sonrasında beraberliğimizi Alsancak Bölge Kurulu adıyla sürdürmüştük.

Bizim Alsancak bölgesindeki bu çalışmalarımızdan ve elde ettiğimiz başarılardan haberdar olan diğer bir belediye başkanı ise Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘tı. Şebnem Tabak‘la, ortak arkadaşımız DSP Menemen Belediye Başkan Adayı Semih Köse aracılığıyla tanıştıktan sonra kendisine İstanbul Şişli’de başarılı bir şekilde uygulanan “Şişli Kart” uygulamasının Karşıyaka’da da uygulanması için “35,5 Karşıyakalı Kart” projesini sunmuştuk.

25443159_511292049242479_6168138642157200136_n

İşte tam da bu sırada Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘tan, kendisine tanınan kontenjan içinde Karşıyaka Kent Meclisi üyesi olarak görevlendirildiğimi belirten ve bundan böyle üyesi olduğum Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğü hazırlık çalışmalarına katkıda bulunmamın talep edildiği resmi bir davet yazısı aldım. Bu daveti kabulümden sonra da yeni tanıştığım Metin Erten ve avukat Ayten Ünal ile birçok kez bir araya gelerek yeni oluşturulacak Karşıyaka Kent Meclisi‘nin tüzük taslağını hep birlikte hazırladık. Bu çalışmalara zaman zaman eski senatörlerden Erdoğan Bakkalbaşı da  katılarak bizlere yardımcı olmuştu.

Bu çalışmalar sırasında tüzük taslağının kent meclisi ile belediye başkanı arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümleriyle bazı meclis üyelerinin mahalle muhtarları tarafından belirlenmesi konusunda hassas davrandığımı, önümüze konulan metinde olduğu gibi kent meclislerinin doğrudan doğruya belediye başkanlarına bağlı olmaması gerektiği, belediye yönetimine gerçek anlamda yardımcı olabilmeleri için ayrı, hatta özerk bir yapıya sahip olmasının daha doğru olacağı konusunda şiddetli tartışmalar yaptığımızı hatırlıyorum.

Bu çalışmalar sonucunda, 06 Şubat 2000, Pazar günü saat 13.00’de Karşıyaka Nikah Sarayı’nda yaptığımız genişletilmiş bir toplantıda tüzüğün, üyelerini seçerek belirlediğimiz bir kurul eliyle son kez değerlendirilmesi istendiğinden katılımcılar arasında bu kurula katılacaklar için bir seçim yapılmış ve ortaya şu sonuçlar çıkmıştı:

Yılmaz Yılmaz 70 oy, Erdoğan Bakkalbaşı 61 oy, Metin Erten 60 oy, Ayten Tekeli 57 oy, Ali Rıza Avcan 55 oy, Seher Bülbül 52 oy, Gürbüz Özler 52 oy, Sevim Çeliker 48 oy, Sedat Demirer 40 oy, Sadiye Ateş 40 oy ve  Atakan Kıryaşaroğlu 21 oy. 

Aday olan Rafet Aksoy ve Kerem Ali Sürekli ise seçim öncesi adaylıktan  çekildiklerini belirtmişlerdi.

7-16 Şubat 2000 tarihleri arasında seçilen bu kurul tarafından son şekli verilen bu tüzük, Karşıyaka Kent Meclisi‘nin 17 Şubat 2000 tarihli ikinci toplantısında katılımcıların görüşüne sunularak kabul edilmişti.

Ancak kabul edilen tüzükte gerek hazırlanış gerekse kabulü sonrasında bütün uyarılarıma karşın anti demokratik hükümlere yer verilmiş olması nedeniyle bir süre sonra Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘a bilgi vererek meclis üyeliği görevimden ayrıldığımı hatırlıyorum. 

Ayrıca bu ayrılışla birlikte Karşıyaka’da yaşayan ya da Karşıyaka’yı sevip kendini Karşıyakalı hisseden tüm tanıdıklarıma Karşıyaka Kent Meclisi üyeliğinden ayrılış gerekçemi belirten mesajlar gönderdiğimi de hatırlıyorum. Örneğin, elimdeki 6 Temmuz 2000 tarihli faks metninden Deniz Sipahi’ye gönderdiğim kesinleşen tüzük metni ile, Karşıyaka’da ikamet ediyor olma koşulu dikkate alınarak hazırlanan 270 kişilik Karşıyaka Kent Meclisi üye listesine Karşıyaka’da iş yeri olan ya da çalışanların üye olamaması hususu ile tüzükte “geçici üye” olarak tanımlanan ve toplam üye sayısının % 25,93’ünü oluşturan 70 üyenin mahalle muhtarları tarafından belirlenecek olmasını antidemokratik bulduğumu; ayrıca Karşıyaka Kent Meclisi‘nin görev süresinin belediye başkanının görev süresiyle eş tutulmasının bu meclisin devamı ve kurumsallaşması açısından sakıncalı bulduğumu belirterek kurulan meclisin daha demokratik, katılımcı ve çoğulcu olması için çaba gösterdiğimi ve bunu sağlamak amacıyla Karşıyakalılar düzleminde bir kamuoyu oluşturmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Şimdi bütün bu anlattığım anı ve bilgiler karşısında çıkıp, “durduk yerde 18 yıl öncesinde kalmış o günleri niye hatırlatıp bunları anlatıyorsun?” şeklinde bir soru sorabileceğinizi düşünüyorum….

Çünkü, 2014 tarihli yerel seçimler sırasında Karşıyaka Kent Meclisi ile ilgili bilgilerin, meclisin tüzüğünü birlikte hazırladığımız ve daha sonraki süreçte bu meclisin genel sekreterliği görevini yürüten Metin Erten tarafından “Karşıyaka Kent Meclisi, Kent Yönetimine Bir Katılım Deneyimi” adıyla kitaplaştırıldığını tesadüfen öğrenmiş ve bunun üzerine, 10 yıl önce yayınlanmış bu kitabı sahaflardan arayarak inceleme fırsatını bulduğumda sizlere yukarıda anlattığım bilgilere yer verilmediğini ve Karşıyaka Kent Meclisi kuruluşunun farklı bir şekilde anlatıldığını görmüştüm.

Tabii ki ilk düşündüğüm şey, Karşıyaka Kent Meclisi gibi o dönem için doğru ve yararlı bir girişimi anlatan böylesi bir kitapta, bu girişime emek verenlerin çalışmalarından söz edilmeyerek bizlere haksızlık yapılmış olmasıydı. Nitekim o tarihten bu yana beni tanıyan herkese yeri geldiğinde bu öyküyü bir şekilde anlatarak toplumsal bellekteki bu eksikliği gidermeye çalıştım.

Ancak geçtiğimiz yaz aylarında Karşıyaka Belediyesi tarafından yıkılan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın 1972-1973 döneminde nasıl yapılıp açıldığına ilişkin belge ve bilgileri araştırırken, aslında bu tür eksik ya da yanlış bellek parçalarının oluşmasına izin vermenin ilkesel olarak yanlış olduğunu fark ederek, kitabın yayınından 14, benim bunu  fark etmemden bu yana 4 yıl geçmiş olmasına karşın yazılmayan eksiklerin tamamlanması ve yapılan yanlışlıkların düzeltilmesi adına bunu yapmanın ahlaki bir davranış olduğunu anladım.

Big (1)Çünkü bana göre tarih, yazanların değil; yaşayanların tarihi olmalı ve yaşananlar da doğrusu ve yanlışı ile birlikte eksiksiz bir şekilde anlatılıp yazılmalıydı…

O nedenle bugün benim elimdeki belgelere göre hatırlayıp adını yazdığım ya da adını unuttuğum herkese, hatırlananlara ve hatırlanmak istenmeyen “meçhul” kişi ve kurumlara Karşıyaka Kent Meclisi çalışmalarının içinde ya da dışında yer alarak katkıda bulundukları için teşekkür etmek isterim….

İzmir Günlükleri (1)

Ali Rıza Avcan

Şu sıralar İzmir’de, değişik meslek odalarıyla önemli ve büyük derneklerin seçimleri yapılıyor…

Böylelikle, 2021 yılına kadar İzmir’in toplumsal ve ekonomik yaşamında kimlerin, hangi grupların etkili olacağı birer birer ortaya çıkıyor… 

Bugüne kadar örgütünün yolunu unutmuş birçok esnaf, sanatkar, tacir, mühendis, mimar ve plancı, kendilerini arkalarına almaya çalışan değişik çıkar gruplarının eşliğinde gelip konuşulanları dinleyip oy kullanıyor, sadece seçimlerden oluşan bir demokrasinin aktörü olarak hem örgütlerinin hem de bu kentin geleceğinde belirleyici olmaya çalışıyorlar….

Gözümüzün önünde yoğun bir şekilde devam eden bu faaliyetlerin aslında yaklaşmakta olan yerel ve genel seçimlerle ilgili olduğunu biliyor; bugün elde edilenlerin gelecek yıl yapılacak seçimler için bir yatırım olduğunu anlıyoruz.

Aynen gelecekteki seçimin finansmanını sağlamak amacıyla var olan yol, kaldırım, meydan ve sokakların yıkılıp yeniden yapılmasını amaçlayan ihalelerdeki artışlar gibi…

Çünkü meslek odalarıyla önemli ve büyük derneklerin kimin elinde olduğu yerel ve genel seçimlerde oy isteyecek siyasi partiler, belediye başkanları ve siyasetin mimarları açısından çok önemli…

shutterstock_854813411

İzmir’de sonucu merakla beklenen en önemli seçim, şimdilik Nisan ayında yapılması beklenen İzmir Ticaret Odası seçimleri gibi gözüküyor..

26 yıldır İzmir Ticaret Odası’na başkanlık yapan Ekrem Demirtaş bakalım bu kez koltuğunu terk edecek mi? Onu o koltuktan edecek kendinden daha güçlü bir aday karşısına çıkacak mı?

Onun yerine göz koyan eski Futbol Federasyonu Başkanı iktidar destekli Mahmut Özgener’in, mevcut yönetimden istifa ederek kendisine destek veren ekiple birlikte bu seçimi kazanması mümkün olabilecek mi? Daha doğrusu seçimi kazandığı takdirde; her zaman olduğu gibi gelen gideni aratacak mı?

Bu seçim öncesinde, Ekrem Demirtaş-Aziz Kocaoğlu beraberliği nasıl bir şekil alacak? Kültürpark ya da İzmir Körfez Geçişi Projesi’nde ortaya koydukları ortaklık devam edecek mi? 

Bu anlamda, Ekrem Demirtaş’ın izni olmadığı sürece tek bir yaprağın bile kımıldayamayacağı İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde görevli olan Prof. Dr. Oğuz Esen, iktidarın İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir’e haksızlık yaptığını söyleyen “bilimsel” raporu tam da şimdi niye düzenleyip kamuoyuna açıkladı acaba? 

Yoksa yaklaşan İzmir Ticaret Odası seçimleri için Ekrem Demirtaş ile Aziz Kocaoğlu İzmir Ticaret Odası seçimleri için gizli bir ittifak yapıp iktidar karşısında bir duruş mu geliştiriyorlar? Hazırlanan raporla belediyenin yanında durup niye iktidara yükleniyorlar? Kendilerini yakından tanıyanlar böyle bir şeye ihtimal vermese de İzmir Ticaret Odası’nın CHP’li ya da CHP sempatizanı üyelerinin oyları acaba böyle bir manevra ile Ekrem Demirtaş adına devşirilmek mi isteniyor diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz.

Ayrıca, geçtiğimiz hafta yapılan ve yönetimdeki Çağdaş Demokrat Mimarlar Grubu’nun kazandığı TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi seçimlerinde İzmir Büyükşehir ve Karabağlar belediyeleri ile İzmir Ticaret Odası’nın birlikte oluşturduğu muhalif grubun görevi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Karabağlar Belediyesi ve İzmir Ticaret Odası işbirliği içinde Mimarlar Odası İzmir Şubesi’ni ele geçirerek oradan kaynaklanan haklı muhalefeti kesmek miydi diye düşünüyor, bu işbirliğinin hikmet-i sebebini bulmaya çalışıyoruz…

Çünkü bu hafta sonu yapılan TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası ile Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi seçimlerinde gücünü Aziz Kocaoğlu’ndan alanların oluşturduğu ittifakların az farkla da olsa başarıyı yakaladıklarını gördük…

Yoksa, İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri üzerinden gelen baskı ya da yönlendirmelerle meslek odalarıyla büyük ve önemli dernekler üzerinde bir vesayet ya da etki mi yaratılmak isteniyor?

Sanırım bunun en iyi örneğini çoğunluk sağlandığı takdirde 3-4 Şubat 2017, sağlanamadığı takdirde 10-12 Şubat 2017 tarihlerinde yapılacak olan TMMOB Şehir Plancıları Odası seçimlerinde göreceğiz… 

Uzun bir zamandır İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin; özellikle de İstanbul kaçkını inşaat baronlarının korkulu rüyası olan “muhalif” ve “istemezükçü” oda ve derneklerin en önemli savaşı, bu hafta sonunda yapılacak olan TMMOB Şehir Plancıları Odası seçimlerinde ortaya çıkacak.

Çoğu üyesi İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinde çalışan, İzmir Büyükşehir Belediyesi genel sekreterinin ve diğer üst düzey yöneticilerinin; hatta başkan danışmanlarının bile şehir plancısı olduğu İzmir’deki bu mücadele muhtemelen çok şiddetli geçecek ve yine ranta karşı mücadele ederek kamu yararını savunan mevcut yönetim, aynen Mimarlar Odası’nda olduğu gibi görevine devam ederek… 

O nedenle TMMOB Şehir Plancıları Odası’na ve onun doğrultusunda mücadele eden diğer meslek odalarına bugüne kadar yaptıkları çalışmalar için hem teşekkür ediyor hem de yeni mücadelelerinde başarılar diliyoruz…

31Mar14_Groysberg_manage-your-work1Bu anlamda şu anda görevde olup bu hafta ya da önümüzdeki hafta yapılacak genel kurulda seçime katılacak TMMOB Şehir Plancıları Odası yöneticilerine başarılar diliyor ve İzmir halkının çıkarlarını savunmanın kendileriyle birlikte her geçen gün daha bir önem kazandığını ifade etmek istiyorum.

Bilmeyenler için İzmir Körfez Geçişi Projesi (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin asıl müşterisi, yerleşime açılmamış kamu mallarını yağmalayacak yandaş sermaye ve inşaat baronlarıdır.

İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nden öncelikle bu işin ihale ve işletmesini, Yap-İşlet-Devret yöntemiyle alacak olan iktidar yandaşı inşaat firmaları yararlanacaktır.

İkinci olarak böylesi büyük bir projeyi hayata geçirerek İzmir Körfezi’nin ortasına koskocaman bir AKP damgası vuracak olan AKP iktidarı yararlanacak, kamuoyu nezdinde İzmir’in fethedildiği algısı yaratılacaktır.

Üçüncü olarak da bu proje sayesinde Çiğli, İnciraltı, Menemen, Sasalı ve Ulukent çevresindeki kamu arazilerinin rantını paylaşacak olan inşaat şirketleri kazanacaktır.

Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi & İzmir Körfez Geçişi Projesi

İzmir Körfez Geçişi Projesi İzmir Körfezi’yle Gediz Deltası Sulak Alanı’n ve İnciraltı bölgesine zarar verecektir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi, öncelikle İzmir Körfezi’ndeki zayıf su akıntılarının daha da azalmasını sağlayarak Körfez’in daha kısa sürede kirlenmesine neden olacaktır. 

İzmir Körfezi’ndeki mevcut su akıntılarının % 40 oranında arttırılması suretiyle su kalitesinin iyileştirilmesi hedefleyen İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon (Büyük Körfez) Projesi, ilk yıllarda mevcut su akıntılarını arttırıp suyun kalitesini iyileştirecek olmakla birlikte orta ve uzun vadede bu projenin etkisi ortadan kalkacak ve İzmir Körfezi, İzmir Körfez Geçişi Projesi kapsamında yapılacak 114 adet köprü ayağı ve 800 metre uzunluğundaki beton ada nedeniyle daha fazla kirlenip kokacak, İzmir ikinci bir Efes olmaya başlayacaktır.

İzmir Körfez Geçişi Projesi, proje alanının kuzeyindeki Gediz Deltası Sulak Alanı ile Ramsar Sözleşmesi uyarınca korunan alanlara; ayrıca proje alanının güneyinde bulunan  İnciraltı bölgesindeki doğal koruma alanlarına zarar verecek, kuşların, balıkların, bitkilerin ve diğer canlıların burada barınıp üremelerini zorlaştıracaktır. 

İzmir’i İzmir yapan bu son derece hassas doğal değerlerin kaybedilmesi ise asıl kaybedenin İzmir ve İzmir halkı olmasını sağlayacaktır.

İzmir Körfez Geçişi Projesi hazırlanırken olası güçlü depremler ve fay hatları dikkate alınmamıştır.

İzmir Körfez Geçişi Projesi için Boğaziçi Üniversitesi tarafından hazırlanan deprem raporu bugüne kadar derlenmiş mevcut verilerin kullanılması suretiyle hazırlandığı; ayrıca bu raporun hazırlanması sonrasında körfezde yeni fay hatlarının keşfedildiği ilişkin medya haberlerini okuduğumuz için projenin yapılacağı alanda hassas sismik araştırmalar yapılması gerekmektedir.

Bu tehlikenin farkına varmamızın en önemli nedeni ise, 1999 Gölcük Depremi sonrasında Gölcük’teki donanma üssünün oradan kalkıp şimdi İzmir Körfezi Geçiş Projesi’nin; özellikle de batırma tüp tünelin yapılacağı Yenikale mevkiine gelmesi fikrinin ortaya atıldığı tarihlerde Yenikale mevkiindeki fay hatlarının mevcudiyeti nedeniyle bu girişimden vazgeçilerek donanma üssünün Marmaris’e taşınmış olmasını hatırlıyor olmamızdır.

O nedenle İzmir Körfezi’nin iç ve orta kesimlerinde ciddi araştırmalar yapılmadan böylesi büyük bir yatırıma izin verilmemesi gerekir.

59

İzmir Körfez Geçişi Projesi kapsamında körfezin dibinden çıkarılacak milyonlarca metreküp çamurun “tehlikeli” sınıfında olması durumunda bundan tüm İzmir etkilenecek ve projenin maliyeti artacaktır.

İzmir Körfezi’nden, aynı dönemde uygulanacak iki ayrı proje kapsamında (İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi çerçevesinde 46.990.000 metreküp, İzmir Körfez Geçişi Projesi çerçevesinde 19.870.542 metreküp) toplam 66.860.542 metreküp dip çamuru çıkarılacak ve bu kadar büyük miktardaki çamur hem Alsancak Limanı’nın yapımında, hem İzmir Kuş Cenneti önünde yapılacak üç ayrı yapay adanın imalatında hem de kent içindeki yeşil alan ve park yapımlarında kullanılacaktır.

Bu iki proje ile ilgili ÇED raporlarındaki yazılı bilgilere göre Gediz Nehri’nin kimyasal, bakteriyolojik ve ağır metal varlığı açısından kirli bir olduğu bilinmekle birlikte; bu nehrin getirip deniz dibine yığdığı çamurun “tehlikeli” mi yoksa “tehlikesiz” mi olduğu henüz araştırılıp analiz edilmemiştir. Ancak ÇED raporu sanki analiz raporları olumlu olacakmış gibi hazırlanmıştır.

İzmir Körfezi’nin dibinden çıkarılacak çamurun tehlikeli olup olmadığını ortaya koyacak analizler, her ne kadar TUBİTAK gibi devletten; yani proje sahibi kuruluştan yana resmi kuruluşlar tarafından yapılacak olmakla birlikte; “tehlikeli” çıkması durumunda bu “tehlikeli” malzemenin nasıl ve hangi maliyetlerle bertaraf edileceği düşünülmemiştir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi kapsamında İzmir Körfezi’nin ortasına yapılacak beton ada AKP’nin sembolünü çağrıştıran ampul şeklinde olacaktır.

İzmir Körfezi Geçişi Projesi kapsamında İzmir Körfezi’nin ortasına yapılacak beton adanın örnek alınan yurt dışındaki uygulamaları çok değişik biçimlerde olduğu halde bu proje için tasarlanan adanın biçimi ampul şeklindedir.

Proje ile ilgili ÇED raporunun anlatımından anlaşılacağı üzere, bu adanın tam ortasına ay-yıldız şeklinde bir düzenleme yapılarak bu düzenlemenin geceleri aydınlatılması; böylelikle AKP’nin ampulünü çağrıştıran bir figürünün tam ortasına Türk bayrağını simgeleyen bir ay-yıldızın yerleştirilmesi sağlanacaktır. 

Resim1

İzmir Körfez Geçişi Projesi, yeni bir Deli Dumrul Köprüsü olacaktır.

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile yapılmak istenen şey, İzmit Körfezi’ndeki Osmangazi, İstanbul Boğazı’ndaki Yavuz Sultan Selim ve Çanakkale Boğazı’ndaki 1915 Çanakkale Köprüsü gibi yeni bir Deli Dumrul Köprüsü yapmaktır. Böylelikle köprüden ister geçin ister geçmeyin Karayolları Genel Müdürlüğü ile yapımcı/işletmeci firma arasında imzalanan sözleşmeye göre taahhüt edilen tüm araçların geçiş parası devlet hazinesinden ödenecek, böylelikle devlet imkânları ile yandaş müteahhitlerin daha da zengin edilmesi sağlanacaktır.

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporuyla sulak alanların değiştirilmesine ilişkin karar dava konusu olmuştur.

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması talebiyle Doğa Derneği, Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği (EGEÇEP) ve Ankara’daki Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) Genel Merkezi ile 85 İzmirli sivil yurttaşın girişimi ile 4 Mayıs 2017 tarihinde İzmir İdare Mahkemesi’nde iki ayrı dava açılmıştır.

Ayrıca proje alanındaki sulak alanların sınırlarıyla kullanım özelliklerini değiştiren Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Ulusal Sulak Alan Komisyonu’nun (USAK) 30.03.2017 tarih, 28-2017/1 numaralı kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması talebiyle 25.08.2017 tarihinde Doğa Derneği, Cem Altıparmak ve Ali Rıza Avcan tarafından İzmir Nöbetçi İdare Mahkemesi’nde ikinci bir dava açılmıştır.

4 Mayıs 2017 ve 25.08.2017 tarihlerinde açılan davaların görüşülmesine halen devam edilmektedir.

Doğa Derneği, EGEÇEP ve TMMOB tarafından açılan ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması ile ilgili davanın mahkeme tarafından belirlenen dokuz bilirkişisi ile 25 Ocak 2017 tarihinde yapılacak keşif çalışması, bilirkişi heyeti başkanının, bir bilirkişinin İzmir Körfez Geçişi Projesi hakkında daha önce yazı yazarak görüş belirtmiş olmasını gerekçe göstererek itiraz etmesi; ayrıca davacı kurumların yeni bilirkişi talepleri nedeniyle yapılamamış ve başka bir tarihe ertelenmiştir.

İzmir Körfezi Geçiş Projesi’ne karşı örgütlenen muhalefet çalışmalarına devam etmektedir.

  • Ali Rıza Avcan ve Göker Yarkın Yaraşlı, 29 Mart 2017 tarihinde Tema Vakfı İl Temsilciliği gönüllülerini, 11 Nisan 2017 tarihinde de HDK İzmir Ekoloji Meclisi üyelerini İzmir Körfez Geçişi Projesi hakkında bilgilendirmiştir.
  • Doğa Derneği, 26 Nisan 2017 tarihinde İzmir Mimarlık Merkezi’nde “Köprüden Önce Son Çıkış: İzmir’in Kuşları” adını verdiği panel ve forumla İzmir halkını bilgilendirdi.
  • Doğa Derneği, Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği (EGEÇEP) ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Sekreterliği’nin 20 Eylül 2017 tarihinde İzmir Mimarlık Merkezi’nde ortaklaşa düzenlediği basın toplantısında, ortaklaşa hazırlanan “İzmir ve Bölgemizde Planlanan Rant Projeleri Hakkında Rapor” kamuoyu ile paylaşılmıştır.
  • İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması ile ilgili dava açan Doğa Derneği, EGEÇEP ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Sekreterliği’nin kent konseyleri ile birlikte düzenlediği toplantılar çerçevesinde Konak (30 Ekim 2017), Buca (30 Kasım 2017), Güzelbahçe (11 Ocak 2018) kent konseylerinin katılımcılarına, İzmir Halkevi üyelerine (14 Aralık 2017), HDP Karşıyaka İlçe Örgütü üyelerine (25 Aralık 2017); ayrıca Karşıyaka ve Güzelyalı Haziran Meclisi üyelerine proje hakkında bilgi verilmiştir.
  • 20 Aralık 2017 tarihinde davacı Doğa Derneği, EGEÇEP ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Sekreterliği’nin yaptığı çağrı üzerine Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi’nde yapılan geniş katılımlı toplantıda İzmir Körfez Geçişi Projesi üzerinden İzmir genelindeki toplumsal mücadelenin nasıl gerçekleştirileceği tartışılmış ve bu tür çalışmaların devamına karar verilmiştir.
  • Doğa Derneği, 23 Eylül 2017 ve 10 Aralık 2018 tarihli kuş gözlemi gezileriyle 14 Ocak 2018 tarihinde Magma Dergisi okurlarıyla birlikte düzenlediği kuş gözlemi gezisiyle kalabalık bir İzmirli grubunun proje alanı olan Gediz Deltası Sulak Alanı ile tanışmasını sağlayarak katılımcılara bu projeden olumsuz etkilenecek flamingolarla diğer kuş ve canlılar hakkında bilgi vermiştir.
  • Doğa Derneği 23 Kasım 2017 tarihinde İzmir, 19 Ocak 2018 tarihinde de İstanbul medyası ile uluslararası basın mensupları için Gediz Deltası Sulak Alanı’nda düzenlediği basın toplantıları ile yerel, yerli ve yabancı basın mensuplarına proje ve sakıncaları hakkında bilgi vermiştir.
  • Doğa Derneği, 12 Aralık 2017 tarihinde yaptığı basın açıklaması ile Gediz Deltası Sulak Alanı’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası Listesi’ne girmesi için ulusal ve uluslararası alanda bir kampanya başlattığını duyurmuş ve bunun için hazırlanan bilimsel bir raporu kamuoyu ile paylaşmıştır.
  • Doğa Derneği tarafından hazırlanan haber ve görüntülerin Fox TV Haber Programı sunucusu Fatih Portakal tarafından gündeme getirilmesi üzerine ses sanatçısı Tarkan’ın paylaştığı İnstagram mesajı milyonlarca sosyal medya kullanıcısına ulaşmış; böylelikle ülkemizdeki çok geniş bir kesimin İzmir Körfez Geçişi Projesi hakkında bilgilenmesi sağlanmıştır.

Flamingoma Dokunma 23.07.2017 001

 

Bilmeyenler için İzmir Körfez Geçişi Projesi (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfez Geçişi Projesi, 29 Mart 2014 tarihli mahalli idareler seçimlerinde Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı ve İzmir milletvekili sıfatıyla Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olan Binali Yıldırım’ın seçim bildirgesindeki 1414 adet projenin ilk sırasında yer alan en önemli ve büyük projedir.

Yapılış Amacı

Projenin görünürdeki amacı, halen yapılmakta olan İstanbul-İzmir otobanı ile 1915 Çanakkale Köprüsü’nün yapımı ile başlayacak İstanbul-Çanakkale-İzmir otobanının Çeşme Otobanı’na bağlanması suretiyle İstanbul-Çeşme-Alaçatı arasındaki yolculuğun en kısa sürede konforlu bir şekilde yapılmasını sağlamaktır.

Projenin asıl yapım amacı ise, İzmir Körfezi’ndeki bu geçişin yapılması suretiyle köprünün her iki yakasında; özellikle de Çiğli, Sasalı, Ulukent ve Menemen bölgesindeki tarım topraklarıyla devlet mülkiyetindeki alanların yerleşmeye açılarak yeni kentsel rantların oluşturulmasıdır.

01.39. Çiğli'den Kuzey-Güney Yönü Genel GörünümHarcama Bütçesi

Projeyi hazırlayanlara göre “İzmir kent siluetine olumlu katkıda bulunmak ve İzmir’in marka değerini yükseltmek” amacıyla hazırlandığı söylenen İzmir Körfez Geçişi Projesi, 2015 tarihli birinci ÇED raporunda yazılı olan rakamlara göre 3.520.000.000.- liralık bir harcamayı öngörüyor. Bu rakamın 2015’den sonra yükselen kur fiyatları ve uygulama sırasında yeni imalat kalemlerinin ortaya çıkma olasılığı nedeniyle daha da büyümesi mümkündür. Ancak bu proje bu rakamla bile son yıllarda İzmir’de yapılan/yapılacak en büyük kamu yatırımı niteliğini korumaktadır.

Teknik Bilgiler

Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından “Yap-İşlet-Devret” yöntemiyle ihale edilecek olan proje ile 12,6 kilometre uzunluğundaki otoyol ve 16,4 kilometre uzunluğundaki raylı sistem (tramvay) güzergâhı içinde 4,175 kilometre uzunluğunda bir asma köprü, -29,50 kotunda deniz tabanının altına yerleştirilecek  47,30 metre genişlik ve 1,9 kilometre uzunluktaki bir batırma tüp tünel ve asma köprü ile batırma tüp tünelin birleşimini sağlamak amacıyla İzmir Körfezi’nin ortasına 880 metre uzunluk ve 150-780 metre aralığında değişen genişliğe sahip bir beton adanın yapımı amaçlanmaktadır.

Ayrıca bu proje kapsamında 21 köprü ve 1 altgeçit ile – 4 metrede yapılacak deniz dip taramasından çıkarılacak 19.870.542 metreküp miktarındaki çamurla Gediz Deltası Sulak Alanı sınırındaki Çizilmak Dalyanı‘nın kuzey batısında yapay bir ada yapılacaktır.

Yapılacak olan 4,175 kilometrelik köprünün ana açıklığı 270 metre, arka açıklığı 110 metre olup Gediz Deltası Sulak Alanı içinde 50 metre aralıkla yapılacak toplam 154 beton ayağı bulunacaktır.

Kuzeyde İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin batı yakasındaki İzmir Çevre Yolu’nun Sasalı kavşağından başlayan İzmir Körfez Geçişi Projesi, güneyde Çeşme Otoyolu ile birleştiği kavşakta sonlanacaktır.

2X3 şeritli bir otoyol ile 2X1 hatlı raylı sistemden (tramvay) oluşan proje kapsamında 1.380.000 metrekarelik bir hafriyat alanında toplam 2.110.000 metreküp dolgu yapılacağı söylenmektedir.

01.40. Anayol Plan-ProfiliKöprü geçiş ücretinin ücretsiz mi yoksa 1, 3 ya da 5 dolar mı olması gerektiği tartışmasının henüz devam ettiği bu süreçte;

* Köprüden geçişin ücretsiz olması durumunda 2023 yılında günde 56.145, 2033 yılında günde 73.205, 2043 yılında günde 90.745 araç,

* Geçiş ücretinin 1 dolar olması durumunda 2023 yılında günde 44.267, 2033 yılında günde 56.560, 2043 yılında günde 76.837 araç,

* 3 Dolar olması durumunda 2023 yılında günde 29.560, 2033 yılında günde 38.335, 2043 yılında günde 50.119 araç,

* 5 Dolar olması durumunda 2023 yılında günde 13.044, 2033 yılında günde 19.988, 2043 yılında günde 29.678 araç geçeceği;

Köprüden % 96 oranında otomobil, % 4 oranında da ağır vasıta geçeceği hesaplanmıştır.

Mavişehir-Üçkuyular güzergâhında yapılacak tramvay hattında ise 2018 yılı için 4 dakika dizi aralığı ile saatte 4.050, 2023 yılı için 3 dakika dizi aralığı için saatte 5.400, 2033 yılı için 5 dakika dizi aralığı için 6.480, 2043 yılı için 4,5 dakika dizi aralığı için 7.200 ve daha sonrasında da 4 dakika dizi aralığı için 8.100 yolcu taşınacağı öngörülmüştür.

İşletme ömrü 30 yıl olarak belirlenen projenin yapımına 2017 yılında başlanması, 2023 yılında da işletmeye açılması planlanmaktadır.

Değerlendirmeler

İzmir Körfez Geçişi Projesi, AKP’nin 2023 vizyonunda yer alan siyasi bir projedir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi, 2014 tarihli mahalli idareler seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olan ve o zaman Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanı, şimdi ise başbakan olarak görev yapan Binali Yıldırım‘ın; yani, AKP iktidarının 2023 yılı vizyonu çerçevesinde İzmir’in fethini simgelemek amacıyla hazırlanmış siyasi bir projedir. Bu proje AKP adayı Binali Yıldırım‘a ait seçim bildirgesinde yer alan 1.414 projenin birinci sırasında “Körfez’in Altın Gerdanlığı” adıyla yer almıştır.

Şimdilerde bu projeyi sahiplenen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 2014 tarihli seçim bildirgesinde ise böyle bir proje bulunmamaktadır.

1445875393187

İzmir Körfez Geçişi Projesi İzmir halkının görüşü alınmadan hazırlanmıştır.

İzmir Körfez Geçişi Projesi İzmir halkının görüşü alınarak hazırlanmamıştır. 25 Haziran 2015 tarihinde İzmir Ticaret Odası’nda yapılan halkın bilgilendirilmesi toplantısına, yeterli düzeyde duyuru yapılmadığı için çok az kişi katılmış, ardından da bu toplantıda halkın bilgisine sunulan ÇED raporu 2017 yılında esaslı bir şekilde değiştirilmiş ve bu ikinci ÇED raporu için halkın bilgilendirilmesi toplantısı yapılmamıştır.

Bu nedenle İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin İzmir halkının önüne tepeden inme bir şekilde konulduğu, bu projeden etkilenenlerin görüşlerinin alınmadığı, projenin asıl olarak bir İzmir Projesi olmadığı söylenebilir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi İzmir’in ulaşım ihtiyacına cevap vermemektedir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin İzmir’in kuzeyindeki yerleşimlerle güneyindeki yerleşimler arasındaki ulaşım ihtiyacını karşılayacağı iddia edilmektedir.

Oysa İzmir’in kuzey yerleşimleri ile güney yerleşimleri arasında gerçek bir ulaşım ihtiyaç ve talebi yoktur. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 2018 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda ifade ettiği şekilde İzmir’in gerçek ulaşım ihtiyacı doğudaki yerleşimlerle batıdaki yerleşimler arasında olup; bu projenin asıl amacı Bursa ve Çanakkale üzerinden yeni yapılmakta olan otoyolla gelecek İstanbul yolcularının Urla, Çeşme ve Alaçatı’ya daha kolay ulaşmasını sağlamaktır.

Gediz Deltası 054

İzmir Körfez Geçişi Projesi ulusal ve uluslararası hukukla korunan doğal alanları tehdit etmektedir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin güzergâhında ulusal yasalar ve uluslararası yasa ve sözleşmelerle korunan doğal alanlar bulunmaktadır. Bu alanların en önemlisi uluslararası RAMSAR Sözleşmesi ile korunan Gediz Deltası Sulak Alanı Koruma Bölgesi’dir. Diğer bir alan ise İnciraltı’ndaki Çakalburnu Sulak Alanı‘dır.

AKP iktidarı ÇED raporunun kabul edildiği tarihten bu yana elinde bulundurduğu parlamento ve bürokrasiyle yasa ve yönetmeliklerle kurul kararlarında değişiklikler yaparak bu alanların sınırlarını ve niteliklerini değiştirmekte; böylelikle projenin bu bölgelerde kolaylıkla yapılmasının yolunu açmaya çalışmaktadır.

Nitekim İzmir’in önemli bir doğal değeri olan Gediz Deltası Sulak Alanı’nın, UNESCO Dünya Doğa Mirası Listesi’ne girebilmek için gerekli olan dört kriteri tam olarak karşılaması nedeniyle Doğa Derneği geçtiğimiz günlerde Gediz Deltası Sulak Alanı’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası Listesi’ne alınması için girişimde bulunmuş, bunun için ulusal ve uluslararası alanda bir kampanya başlatmıştır.

Devam Edecek…