Yazı dizimizin bugünkü bölümünde ele alıp hatırlamaya çalışacağımız ressam ve dekoratör Kadri Atamal, İstanbul doğumlu bir sanatçı olmakla birlikte; yurt içi ve dışındaki eğitimi sonrasında İzmir‘e gelip İzmir‘deki gençlerin resim eğitiminde görevler üstlenmiş, İzmir Resim ve Heykel Galerisi‘ni kurmuş; bütün bunlara karşın İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi‘nde tek bir tablo ile yer alan, İzmir‘in kültür sanat yaşamında büyük emeği olan değerli bir insan.
Kaynak:Murat Saraç, İzmir Atatürk Lisesi Mezunları Derneği Arşivi.
Gazetelere verdiği ilanlarda kendisini ressam ve dekoratör olarak tanıtan Kadri Atamal, 1901 yılında anne Hatice Atiye ile baba Mehmet Bahattin‘in oğlu olarak İstanbul’da doğdu. Sırasıyla Beşiktaş‘taki Afitab Maarif Mektebi‘ni ve İstanbul Sultanisi‘ni bitirdikten sonra Sanayi-i Nefise Mektebi‘nde İbrahim Çallı (1882-1960) ve Hikmet Onat (1882-1977) atölyelerinde edindiği birikimi, 1920-1924 döneminde Akademi der Bildenden Künste München (Münih Güzel Sanatlar Akademisi)’de ünlü Alman düşünür ve sanat adamı Hans Hoffmann (1880-1966) Atölyesi’nde daha sonra Müstakiller Grubu‘nu oluşturacak olan arkadaşları Zeki Kocamemi (1900-1959), Ali Avni Çelebi (1904-1993) ve Mahmut Cuda (1904-1987) ile pekiştirdikten sonra 1927 yılında İzmir‘e yerleşerek İzmir Erkek Muallim Mektebi, Birinci Erkek Lisesi (Atatürk Lisesi), Namık Kemal Lisesi, Karşıyaka Kız Öğretmen Okulu ve Gazi Ortaokulu‘nda resim öğretmenliği yapar. 9 Eylül 1952 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı‘na bağlı Güzel Sanatlar Genel Müdürü olarak görev yapan ressam Halil Dikmen (1906-1964)’in emriyle, Kültürpark‘taki İzmir Resim ve Heykel Galerisi‘ni kurar ve oranın müdürlüğünü yapar. Galeriye müdür olarak atanır ve bir yıl sonra Birinci Kordon‘da kiralanan bir binaya taşınmasını sağlar. 1964 yılındaki emekliliği sonrasında Kordon‘da dekorasyon mağazası açarak resim yapmaya devam eder ve 92 yaşındayken 16 Haziran 1993 tarihinde İstanbul‘davefat etmiş ve Zincirlikuyu Mezarlığı‘na (Ada 31, 173-A Mezar No.) defnedilmiştir.
Kadri Atamal, daha çok Çallı Kuşağı‘nın İzlenimci tutumunu paylaşan bir tutum içindedir. Arkadaşları Ali Avni Çelebi (1903-1994) ve Zeki Kocamemi (1900-1959)’de görülen Hans Hoffmann etkili dışavurumcu duyarlıktan fazla etkilenmemiştir. Kadri Atamal İzmir‘e yerleştiği 1927’de, bu kentte açıldığı bilinen ilk resim sergisine katılan sanatçılardan biridir. Halkevi ve İzmir Ressamlar Cemiyeti‘nin süreklilik kazanan etkinliklerine katılmış, 1991 yılında Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği‘nin Onur Ödülü’nü almıştır. Sanatçının bugün özel koleksiyonlardaki eserlerinin yanında Ankara Resim ve Heykel Müzesi‘nde bir, İzmir Resim ve Heykel Müzesi ve Galerisi‘nde de “Sarı Lale” isimli eseri bulunmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı 7. Devlet Resim ve Heykel Sergisi kataloğu.
Kadri Atamal, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 31 Ekim-30 Ekim 1945 tarihleri arasında Ankara Sergievi‘nde düzenlediği 7. Devlet Resim ve Heykel Sergisi‘ne 2 natürmort ve 2 manzara ile “İzmir Alsancak iskelesi“, “Tire’de bir saçak“, ve “Tire” isimli toplam yedi tablo ile katılır.
Kadri Atamal, İzmir’de yayınlanan Halkın Sesi gazetesi muhabiri Gönül Emre‘nin “İzmir ressamları Manisa’da sergi açtı” başlıklı ve 24 Haziran 1938 tarihli haberine göre, 22 Haziran 1938 tarihinde Manisa Halkevi‘nde açılan sergiye ressam arkadaşları Ragıp Erdem ve İlhan Dalman ile katılmış, Manisa Valisi Lütfü Kırdar‘ın da bulunduğu törende Halkevi başkanı ve Gazi Mektebi başöğretmeni Azmi Bey‘den sonra konuşarak Atatürk‘ün sanat ile ilgili hedefleri konusunda bilgi vermiş.
Kadri Atamal, B. Vedat Ar (1907-1921), Hakkı Tez, Adil Tuzcu ve Hayati Kültür ile birlikte 23 Nisan 1937 tarihinde Ankara Sergievi‘nde açılan Ankara Beynelmilel Kömür Sergisi‘nin dekorasyonunu hazırlamıştır. Yazımın ekindeki Kültür ve Turizm Bakanlığı ile TRT‘ye ait belgesellerin bazı bölümlerinde serginin düzenlendiği salonların duvarlarında bu sanatçılar tarafından yapılan duvar resimleri dikkatimizi çekmektedir. Sanatçının İzmir Enternasyonal Fuarı için düzenlenen yapılarda birçok resmi ve dekoratif düzenlemesi bulunmasına karşın bunların hiçbiri bugüne kadar korunup saklanmamıştır.
Ankara Beynelmilel Kömür Sergisi Açılışı, 23 Nisan 1937
Kadri Atamal’ın 1939 tarihli Halkevi Sergisi’ndeki bir tablosu.
Değerli dostum Lütfü Dağtaş‘ın verdiği bilgilere göre ressam ve dekoratör Kadri Atamal‘ın resim ve dekorasyon dışında toplum içinde kabul gören ilginç bir kişiliği varmış. Bu bilgilere göre Atatürk, İzmir‘e ilk geldiğinde Kadri Atamal‘ın eşi ile Şehir Gazinosu‘nda dans ederken ressamın kendisi ise “tango kralı” olarak anılacak kadar iyi dans etmektedir.
Şair Eşref Bulvarı, No.71 adresindeki Atamal Apartmanı.
Sanatçıya ait olduğunu bildiğimiz Şair Eşref Bulvarı No.71 adresindeki “Atamal Apartmanı“, İzmir Resim ve Heykel Müzesi ve Galerisi‘ndeki “Sarı Lale” isimli tablo dışında İzmir‘de adının anıldığı ikinci mekan olup bugün bu apartmanda ailesinden kimseler oturmamaktadır.
Sanatçının kızı ressam Esin Atamal‘ın oğlu Nihat Sinan Erül ise, aynen dedesi gibi İstanbul’da iç mimar olarak çalışmaktadır.
Kadri Atamal (1901-1993)
…………………………………………………………………………………………………….
Dağtaş, L., İzmir Gazinoları, 1800’lerden 1970’lere, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, Nisan 2004, İzmir.
Sağlam, M. İzmirli Ressamlar Ansiklopedisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Nisan 2011, İzmir.
Tabloları
Kadri Atamal (1901-1993), İzmir.
Kadri Atamal (1901-1993), Isparta Gölü, İmzalı, Tuval üzerine yağlıboya, 47X61 cm.
Kadri Atamal (1901-1993).
Kadri Atamal (1901-1993), İzmir Rıhtımı.
Kadri Atamal (1901-1993), Kemer, Kontraplak üzerine yağlıboya, 47X62 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Motel İmbat Kuşadası posta kartı ön yüzü.
Kadri Atamal (1901-1993), Peyzaj, Duralit üzerine yağlıboya, 39X45 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Still Life, Tuval üzerine yağlıboya, 59,5X40 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Sergi Katalog Kapağı.
Kadri Atamal (1901-1993), Sergi Katalog Kapağı.
Kadri Atamal (1901-1993), Otoportre, Tuval üzerine yağlıboya, 1942, 30X40 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Kur-an’ı Kerim, Tuval üzerine yağlıboya, 1959, Aile Koleksiyonu, 66X51 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Halı Dokuyan Kadınlar, Tuval üzerine yağlıboya, 1973, 85X65 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Karanfil Natürmort, Tuval üzerine yağlıboya, 65X55 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Paris 2, Tuval üzerine Yağlıboya, 1962, 40X50 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Paris, Tuval üzerine yağlıboya, 1960, 50X65 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Sarı Lale, İzmir Resim ve Heykel Müzesi ve Galerisi, R-0358.
Uzun bir süredir heyecanla beklediğim ve kendim dahil tüm katılımcıların bilgilenmesi amacıyla, toplumcu belediyecilik konusunda daha önce yapılmış çalışmaları ya da değişik mecralarda yayınlanmış kitap, broşür ve bildirileri sosyal medyada paylaşarak hazırlandığım “İzmir, Yerel Seçimler ve Toplumcu Belediyecilik” toplantısı, 17 Aralık 2023, Pazar günü İzmir Mimarlık Merkezi‘nde yapıldı.
Bu toplantının organizasyonu, organizasyona katkıda bulunan ya da bulunmadığı anlaşılan kurumlar, konuşmacılar, konuşma konuları ve dinleyiciler hakkında birçok şey söylemek mümkün olmakla birlikte; tarihe not düşmek adına, toplantının Forum bölümünde dile getirip yanıt alamadığım iki, üç noktayı sizlerle paylaşmak isterim.
1) Anladığım kadarıyla toplumcu belediyecilik kavramı, dinlediğimiz 15 konuşmacının kendine, durduğu yere, ilgi duyduğu konuya, sahip olduğu düşünce, ideoloji ve siyasi görüşe göre değişen bir kavram… Bu nedenle, aynen “kör adam ve fil” öyküsünde olduğu gibi herkesin filin farklı bir yerine dokunarak bir diğerinden farklı yorumlar yaptığını görmüş olduk… Hele ki, uygulama içinde yer almayıp bu işi sadece okuyarak ve ders vererek öğrenenler açısından…
Evet, toplumcu belediyecilik konusunda farklı görüş ve düşüncelerin olması olağan; hatta iyi bir şeydir. Ama benim sözünü etmek istediğim şey, toplumcu belediyeciliğin farklı yanlarını ele alan düşünce farklılıkları değil, toplumcu belediyecilikle hiç ilgisi olmayan; hatta onun tam karşıtını oluşturan, onu bozacak şeylerin, neoliberal bir anlayış ve dille sanki toplumcu belediyecilikmiş gibi anlatılmış olması ile ilgilidir.
2) Toplumcu belediyecilik kavramının temel özelliklerinden biri, halkın belediye yönetimi ile ilgili karar ve uygulama süreçlerine aktif ve etkin bir şekilde katılımı olmasına karşın, gerek açış konuşmalarında dile getirilip okunan toplumcu belediyecilik bildirgesinin hazırlığında, gerekse dört oturumdan oluşan toplantının ilk üç oturumunda dinleyicilere tek bir kez olsun söz verilmemesi, onlardan görüş, düşünce, öneri ve katkıların alınmaması, soru sormalarına imkân tanınmaması söz konusu toplantının katılım ilkesi açısından demokratik olmadığını göstermiştir.
Sabah saat 09.30’da başlayıp akşamüstü 16.00’ya kadar devam eden uzun bir zaman aralığında biz dinleyicilere tanınmayan bu hakkın, toplantının son 30 dakikasında tanınmış olması nedeniyle, ilk üç oturumda konuşan konuşmacılara soru sormamız, görüşlerini öğrenmemiz, söylediklerine katkıda bulunmamız mümkün olmamış, toplantı ile ilgili tüm soruları -dinleyicilerin salonu terk etmeye başladığı anlarda- üçüncü oturum konuşmacılarının cevaplaması gibi garip bir durum ortaya çıkmıştır.
Dinleyicilerin de, aynen konuşmacılar gibi sağlık sorunları, başka bir program ya da iş nedeniyle istediği an toplantıdan ayrılma tercihinin dikkate alınmaması nedeniyle, adeta 6,5 saat bekle, sorunu ancak ondan sonra sor ya da katkını ondan sonra ver denilmiş, önceden hazırlandığı anlaşılan bildiri hakkında dinleyicilerin görüşünü sormak hiç kimsenin aklına gelmemiştir.
3) Söz konusu toplantının başlığı “İzmir, Yerel Seçimler ve Toplumcu Belediyecilik” olmasına karşın hiçbir konuşmacının konuyu İzmir‘e ve yaklaşan yerel seçimlere getirmemesi toplantının hangi amaçla yapıldığı konusundaki kaygılarımızı güçlendirmiştir. 15 konuşmacıdan sadece Dr. Turgay Gülpınar‘ın konuşma konusu itibariyle 1970’li yıllardaki Gültepe Belediyesi ile belediye başkanı Aydın Erten‘den söz etmesi, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı Koray Önalan‘ın da depreme dirençli kentlerle ilgili konuşmasının bir bölümünde, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi‘nin Bayraklı, Bornova ve Karşıyaka‘da yarattığı ağır tahribatı anlatırken İzmir‘den söz etmesi dışında diğer 13 konuşmacının hiçbiri İzmir‘in ve yaklaşan yerel seçimlerin toplumcu belediyecilikle ilgisini, yaşadığı sıkıntı ve sounları ele almamış, bu konuda hiçbir şey söylememiştir.
Dileğim, konuşmacıların söyledikleri kadar dinleyicilerin de görüşlerine önem ve değer verilmesi, “ben/biz biliriz ey ahali, gelin bizi dinleyin, bizi alkışlayıp destekleyin” anlayışından uzak karşılıklı etkileşime dayalı demokratik bir toplantı ortamının yaratılması ve toplumcu belediyecilik bağlamında İzmir‘in sorunlarını ele alıp tartışmaktan kaçınılmamasıdır.
Aynı yanlışlıkların, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu tarafından 22-23 Aralık 2023 tarihlerinde İzmir Mimarlık Merkezi‘nde yapılacak 3. İzmir Kent Sempozyumu‘nda yapılmaması dileğiyle…
Sözlükler adaleti, “herkesin yasalarla tanınmış olan hakkını vermek, bu hakka ilişmemek ilkesi ya da eylemi” olarak tanımlıyor. Yaygın bir şekilde kabul gören bu tanımda, “herkesin yasalarla tanınmış hakkını vermek” ifadesi yer aldığı için, ortada bu hakkı verecek ya da dağıtacak, bununla görevlendirilmiş bir birim, bir güç ya da bir iktidarın; yani devletin var olması gerekiyor. O nedenle bizler, devletin kurulduğu tüm sınıflı toplumlarda bireyler arasında adaleti dağıtma görevinin devlete ait bir görev; daha doğrusu devletin devlet olma koşullarından biri olduğunu kabul ederiz.
Bugünkü yazımızın konusu ise, devletin adalet dağıtma işlevinin ücretli mi, yoksa ücretsiz mi olması gerektiği konusu ile ilgili olacak. Özellikle de bireylerin menfaatlerini değil, devletin iş ve işlemleriyle toplumun genelini; yani kamuyu ilgilendiren temel haklar; örneğin çevre hakkı ya da kent hakkı yok olduğunda adaleti aramak için yapılan mücadelenin ücretli mi; yoksa ücretsiz mi olması gerektiği ile ilgili kişisel bir değerlendirme yapıp öneriler geliştirmeye çalışacağım. O nedenle de, yapacağım değerlendirmede yer yer kanun maddelerine ya da başımdan geçen bazı olaylara dayalı çıkarsamalar yapıp öneriler geliştirmeye çalışacağım.
Çevre konusu ile ilgili ilk çalışmam, 1981 yılında değerli öğretmenim Prof. Dr. Ruşen Keleş‘in yönlendirmesi ile Türkiye Çevre Vakfı adına gerçekleştirdiğim Türk mevzuatında çevre ve çevre koruma ile ilgili düzenlemeleri tarayıp listelemekle ilgiliydi. Daha sonraki yıllarda bir kitap olarak yayınlanan o çalışma, hazırlanmakta olan 1981 Anayasası’na çevre koruma ile ilgili maddelerin konulması amacıyla yapılmıştı. Böylelikle, bilgisayarın olmadığı o yıllarda 1923’den bu yana kabul edilmiş tüm yasa, tüzük ve yönetmelikleri kelime kelime tarayarak içlerindeki çevre ve çevre koruma ile ilgili düzenlemeleri bulup listeleyerek çevre ve çevre koruma konusundaki ilk eğitimimi almıştım.
Çevre mücadelesi ile ilgili ilk kişisel davamı ise, 2015 yılında Doğa Derneği Gediz Deltası Sorumlusu sevgili arkadaşım Göker Yarkın Yaraşlı ile birlikte açmıştım. Davanın konusu, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü tarafından Karşıyaka, Yamanlar Dağı yamaçlarında yapılacak Bostanlı Barajı‘nın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nca onaylanmış ÇED raporunun iptali ile ilgiliydi. Çünkü bu barajın yapımı amacıyla Yamanlar, Menemen ve Aliağa‘da açılacak taş, kum ve çakıl ocaklarının çevreye zarar vereceği açık seçik vaziyette ortadaydı. Davayı açmadan önce, o sıralarda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yapılacak Yamanlar Katı Atık Dönüşüm Tesisi için dava açıp kazanmış olan sevgili dostum avukat Senih Özay‘la gidip görüşmüş, onun önerisiyle genç bir avukatla çalışmaya karar vermiştik. Ancak iş, binlerce liralık bilirkişi ücretinin ödenmesi aşamasına gelince her ikimizin de ödeme gücü olmadığı için davayı TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi‘ne devretmek amacıyla o zamanlar şube başkanı olan sevgili Helil İnay Kınay‘la görüşmüş; ancak onların dava yoğunluğu nedeniyle sonuç alamamış, sonuçta bizim yokluğumuzda yapılan duruşmalar neticesinde davayı kaybederek yine binlerce liralık dava masrafı ile bu davada kılını kıpırdatmamış olan İZSU avukatlarının ücretlerini ödemek zorunda kalmıştık. Neyse ki, o davayı kaybetmiş olsak da, o baraj yapılmadı ve barajın yapımı için açılacağı söylenen taş, kum ve çakıl ocakları bugüne kadar açılamadı.
Ardından İzmir Körfez Geçişi Projesi davası ile bu dava ile yakından ilişkili Gediz Deltası‘ndaki alanların koruma derecelerinin indirilmesi ile ilgili 2016-2019 tarihli davalar geldi. Neyse ki, bu davaların masrafları TMMOB ve Doğa Derneği tarafından karşılandığı için müdahil olan bizlere sadece fiilen mücadele etmek düştü. Ancak her iki davada da 10.000 lira olarak belirlenen bilirkişi ücretlerini ödemek için hem TMMOB‘nin, hem de Doğa Derneği‘nin epey bir zorlandığına tanık olduk.
Sonrasında 2021 yılında benim yeşil pasaport almak için yaptığım başvuru nedeniyle, 28 yıl önce, devlet memuriyetinden istifa ettikten sonra benden hiçbir şekilde savunma istenmeden, daha doğrusu bana tebligat bile yapılmadan devlet memurluğundan çıkarılmış olmamla ilgili davaya sıra geldi. Önce Ankara 3. İdare Mahkemesi‘nde, sonra istinaf mahkemesi olarak Ankara 2. İdari Dava Dairesi‘nde, en sonunda da Danıştay 2. Dairesi‘nde görülüp benim talebimin kabulü ile geri dönen davam için 2020-2023 döneminde toplam olarak 1.253,80 TL ödedim. Tabii ki tüm dava dilekçelerini kendim yazdığım için hem kendimi bunan böyle yarı-avukat olarak görmeye, hem de avukata ödeyeceğim ücretten tasarruf ederek zenginleşmiş hissetmeye başladım. 😀
Kişisel olarak dava açma maratonumdaki en son nokta ise İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 13 Eylül 2021 tarihinde kabul ettiği Geçici Süreli İşgal Noktalarındaki Faaliyetlerin Düzenlenmesine İlişkin Yönetmeliğin; yani İzmir‘deki seyyar satıcıların 5393 sayılı Belediye Kanunu‘na aykırı olarak kamusal alanlarda serbestçe satış yapmalarını mümkün kılan yönetmeliğin iptali için İzmir Ticaret Odası‘ndan, İzmir Esnaf ve Sanatkârları Odaları Birliği‘nden ve bir zamanlar genel koordinatörlüğünü yaptığım İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği‘nden dava açmalarını istemem üzerine, “biz belediye ile işbirliğimizi bozmak istemeyiz” gerekçesiyle üyesi olan tüccar ve esnafların çıkarlarını korumak yerine suspus kalmayı tercih etmeleri üzerine İzmir 2. İdare Mahkemesi‘nde, istinaf mahkemesi olarak İzmir 7. İdari Dava Dairesi‘nde ve temyiz makamı olarak Danıştay 4. Dairesi‘nde dava açmam nedeniyle bugüne kadar yaptığım harcamalar -dilekçelerimi avukat yerine kendimin yazması nedeniyle- toplam olarak 3.917.- TL’yı bulmuş oldu.
Bu arada, istinaf mahkemesi olan İzmir 2. İdare Mahkemesi‘nin verdiği karar henüz bana tebliğ edilmeden İzmir Büyükşehir Belediyesi 1. Hukuk Müşavirliği‘nin adeta “gümrükten mal kaçırırcasına” benden 5.500.- TL tutarındaki vekalet ücretini talep ettiğini de ilave etmek isterim.
Şayet dava dilekçelerini yazmayıp başvurumu avukatım eliyle yapacağımı düşünseydik, böylesi bir davanın neye mal olacağını bilmeniz için size, insan hakları konusunda toplantılar düzenleyip bildiriler hazırlamakla tanınan İzmir Barosu‘nun 2024 yılı için üyesi avukatlara; bürodaki sözlü danışmalar için 8.018.- TL, Danıştay’da temyiz yoluyla yürütülen duruşmasız davalar için 61.578.-TL, duruşmalı davalar için 95.830.- TL, Anayasa Mahkemesi‘nde görülen dava ve işler için 151.428.-TL, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nde görülen duruşmalı davalar için de 247.400.-TL almayı tavsiye ettiğini ifade etmek isterim. Tabii ki cebinizde bu miktarda para varsa ya da gidip kredi çekerek bankalardan borçlanmayı göze alırsanız…
Kendi şahsi menfaatim için açtığım devlet memurluğundan çıkarılmamla ilgili dava dışında, çevreye ve kente dair tüm davalarda kamu yararı; yani, toplumun ya da başka bir deyişle ben dahil başkalarının genel yararı için açtığım davalarda benden harç, ücret, posta masrafı, vekalet, avukatlık ve bilirkişi ücreti gibi adlar altında binlerce lira istenmesinin 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nda sözü edilen hemşeri hukukuna aykırı bir tutum olduğunu, idarenin vatandaşların başvuruları ile denetlenmesine ilkesini göz ardı den bir uygulama olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca bu davalar için bugüne kadar ödediğim paralar birçok arkadaşım ve dostum için önemsiz olabileceği gibi, benim de içinde yer aldığım emekliler, dar gelirliler, işsizler ve yoksullar için gözden çıkarılan büyük bir fedakarlığı ifade ettiğini belirtmeden geçmek istemem.
Benim bu değerlendirmem üzerine bazı arkadaş ve dostlarım yoksulluk nedeniyle bu duruma düşenlere yapılan ve eski hukuk dilinde “adli müzaheret” denilen adli yardımdan söz ederek yoksul, dar gelirli, işsiz ve emeklilerin bu yoldan yararlanılabileceğini iddia edebilirler.
Bilindiği üzere, adli yardım, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 334-340. maddeleri, yargılama ve takip giderlerinin devletçe karşılanmasına ilişkin adli yardım talebini, o kişinin yoksul ve haklı olması koşuluna bağlamaktadır. Ayrıca kişilerin yoksul ve haklı olmasına ilişkin kararın da o işi karara bağlayacak mahkeme tarafından kabul edilmesini öngörmektedir. Bu ise, davayı karara bağlayacak mahkemenin, o kararı bağlamadan önce kişiyi haklı görmesi gibi adil yargılanmayı zedeleyecek garip bir durumun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ayrıca adli yardımı düzenleyen bu maddelere göre kamuya yararlı dernek ve vakıflar dışındaki diğer dernek ve vakıfların da bu haktan yararlanması mümkün değildir. Bu konuda asıl önemli olan hüküm ise 339. maddesinin 1. fıkrasında yazılıdır: “adli yardım kararından dolayı ertelenen tüm yargılama giderleri ile devletçe ödenen avanslar dava veya takip sonunda haksız çıkan kişiden tahsil olunur.”
Avukat talep etme şeklindeki adli yardımda ise, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu‘nun 176-181. maddeleri ile bu maddelere dayanılarak düzenlenmiş olan Türkiye Barolar Birliği Adli Yardım Yönetmeliği hükümlerine göre başvuruda kişi hakkında ilgili baro tarafından ikinci bir karar alınması gerekmektedir.
Bütün bu yasal düzenlemeleri bir arada düşündüğümüzde ise, yargılama ve takip giderleri açısından yoksul olarak kabul edilme kararının, bu işi karara bağlayacak mahkeme tarafından karar alınması ya da kamu yararına çalışmayan dernek ve vakıfların bu yardımın dışında tutulması gibi adil yargılanma hakkını zedeleyen garip durumların ortaya çıkması, avukatlık hizmeti için de bir de barolar tarafından inceleme yapılıp ikinci bir kararın alınması keyfiyeti yoksul, dar gelirli, işsiz ve aylık 7.500 lira emeklilik maaşı alanların kişilik haklarını zedeleyen, onların kendilerine ve çevrelerine saygılarını örseleyen, açılan el karşılığında yardımla teslim alınmış, yurttaş olmaktan uzak bireylerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
İşte o nedenle, bireysel menfaatin yanında kamunun, toplumun geniş menfaatlerini ilgilendiren başvurularda hiçbir şekilde yargılama, takip gideri, avukatlık ücreti gibi hiçbir harç, vergi ve ücretin alınmaması, kamu kurumlarının aldığı yanlış kararları denetleyip ortadan kaldırmak amacıyla açılan tüm davalarda ortaya çıkacak bütün masrafların kamu bütçesinden karşılanması; hatta bu yargı giderlerinin yanlış, hukuka aykırı kararları alıp yargılamaya neden olan kamu görevlilerinden tazmin edilmesinin önünü açacak yasal düzenlemelerin yapılması yerinde ve doğru olacaktır.
Tabii ki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Cumhuriyet’in hukuk devleti, laiklik, sosyal devlet gibi temel niteliklerini belirleyen 2. maddesine, devlet tarafından yerine getirilen eğitim, sağlık ve adalet hizmetlerinin ücretsiz olacağına, bu hizmetler karşılığında hiçbir vergi, resim, harç ya da ücret alınmayacağına ilişkin bir maddenin eklenmesi en doğrusu olacaktır.
Aksi takdirde geleceğimiz; hatta şu an itibariyle geldiğimiz nokta, paran kadar eğitim, paran kadar sağlık, paran kadar adalet hali olacaktır…
Ressam ve illüstratör Christian de Marinitsch‘in 1868’de Avusturyalı bir ailenin çocuğu olarak İzmir’de dünyaya geldiği bilinmekle birlikte, bu kentte hangi tarihe kadar yaşadığı, ne zaman, ne şekilde Fransa’ya gittiği bilinmemektedir.
Sanatçının, Fransa’da Jules Joseph Lefebvre (1836-1911), William-Adolphe Bouguereau (1825-1905), Charles Robert-Fleury (1797-1890) ve Gabriel Ferrier (1847-1914)’den resim eğitimi aldığı bilinmektedir.
Christian de Marinitsch (1868-1954?)
1892 yılında Fransa‘nın Bretonya bölgesindeki Roscoff‘a giderek Fransa‘nın en uzun sahiline sahip Brittany yarımadasını keşfetti. Sanatçı kısa bir süre sonra Concarneau‘ya, ardından 1914’ten önce Pont-Aven‘e taşındı ve burada İkinci Dünya Savaşı‘na kadar yaşadı. Bu arada 1867’de kurulup 1946’da kapanan Académie Julian‘ın çalışmalarıyla 1879-1914 yılları arasında Paris’te düzenlenen Société des Artistes Français’in sergilerine katılmıştır.
Sanatçı 1954 yılında, 86 yaşındayken vefat etmiştir.
Christian de Marinitsch’in, mimarlar Jacques Lachaud ve René Legrand tarafından Pont-Aven’de yapılan sazdan evi.
Sanat yaşamını Fransa’da sürdürmüş olan sanatçının bazı eserlerine o dönemde İzmir’deki galerilerin de ev sahipliği yaptığı anlaşılmaktadır; Galerie P. Miolti ve 1897’de kendisine onur ödülü kazandıran “Gece Vakti Dönüş” adlı çalışmasının yer aldığı Galerie Sparlati bunlar arasındadır. Ayrıca mesleki kariyerine bakıldığında, Monde Illustré, La Revue de Paris, l’Illustration, La France Illustrée ve l’Univers Illustré için çalışmalar yaptığı anlaşılmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.27-44.
Martin, J., Nos Peintres et Sculpteurs, Graveurs, Dessinateurs – Portraits et Biographies, C. II, Paris 1898.
Christian de Marinitsch, Les Toits bleus, Pont-Aven, 1914, Pastel ve Guaj, 34×49 cm.
Christian de Marinitsch, Bahçe, Tuval üzeri yağlıboya, sol altta imzalı. 50×65.
Christian de Marinitsch, Barques Sur, 16X24 cm.
Christian de Marinitsch, Bigouden’de Küçük Fırkateynin Donatılması, Tuval Üzerine Yağlıboya, 60X73 cm.
Christian de Marinitsch, Bois d’Amour’daki Cadde, 1917, Renkli Kalem ve Pastel Boya, 36X25 cm.
Christian de Marinitsch, Châteauneuf du Faou’daki Köprü, Panel Üzerine Yağlıboya, 16X24 cm.
Christian de Marinitsch, Peyzaj.
Christian de Marinitsch, Peyzaj, 33X48 cm.
Christian de Marinitsch, Plouénan’ın Dedikoducuları. (Exposition aux Salon d’Artistes Français 1893, No. 1199).
Christian de Marinitsch, Tremalo Şapeli, 34X46 cm.
Christian de Marinitsch, Bir Köy Sokağı Manzarası, Guaj.
Christian de Marinitsch, Sur L’Aven, Bretagne, 1910, 24X35 cm.
Christian de Marinitsch, Aven Limanı’ndaki Genç Breton, 78,5X55,5 cm.
Şirket… Sözlüklere baktığımızda şirketin, gerçek veya tüzel kişilerin emek, mal ya da paralarını ortaya koyarak para kazanmak; yani üretilen artı değerden pay almak amacıyla kurdukları bir işletme anlamına geldiğini görürüz.
“Amerikan Rüyası“: Kör bir adalet, yazarkasaya dönüşmüş mide, domuzla taşınan para kasası, deve sırtında petrol ve tüm eski değerlerin hüznü…, Salvador Dali
Kapitalist sistem, “laissez faire, laissez passer“; yani, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” dediği günden bu yana şirketi sistemin merkezine koyarak kutsuyor ve kimsenin ona dokunmadan, onu yasaklamadan çalışması için elinden ne geliyorsa onu yapıyor. İşte o nedenle, her bir ülkenin başta ticaret kanunu olmak olarak tüm ticaret mevzuatı sonsuz bir esneklikle şirketlere hizmet ediyor. Hatta bu konuda karşımıza Man, Jersey, Cayman adaları gibi öylesine ülkeler çıkıyor ki, o ada ülkeleri adeta uluslararası şirketlerin her şeyi yapabildikleri, ellerindeki kara parayı rahatlıkla aklayabildikleri bir çamaşır makinası özelliği ile öne çıkıyor. Bu anlamda şirketlere ait her türlü bilgi, “ticari sır” denilerek kamuoyunun dikkatinden kaçırılıyor. Yolsuzluk da, kara para aklama da, kadın ticareti de, uyuşturucu satışı da hep bu “ticari sır” ardına sığınılarak yapılıyor ve bütün bunlar yeni yeni çıkarılan hukuki düzenlemelerle kolaylaştırılıyor.
Diğer yandan da kamu düzeni ile ilgili her türlü kurumun şirketleşmesi, kurum yöneticilerinin şirketmiş gibi düşünüp davranması için büyük bir ideolojik mücadele veriliyor. Merkezi ve yerel yönetimlerle vakıfların ve hatta derneklerin bile açık ya da gizli bir şekilde şirketleşmesi, şirket gibi yönetilmesi, kendilerini şirket gibi hissetmeleri için büyük bir beyin yıkama faaliyeti yürütülüyor.
Bu bağlamda, “toplumcu belediyecilik” denilen olgunun ortaya çıktığı yıllarda; ne Terzi Fikri‘nin Fatsa Belediyesi, ne Aydın Erten‘in Gültepe Belediyesi‘nin kapitalizmin kalesi olan şirketlerinin bulunmadığını, yaptıkları her şeyi şirket kurmadan bizatihi kendilerinin yaptığını unutmamamız gerekiyor. O zamanlar belediye başkanları, meclis üyeleri, belediye çalışanları ve mücadele katılan halk her şeyi belediye eliyle gerçekleştiriyor, hizmet denilen her şey belediyenin parası, çalışanı ve malzemesi tarafından üretiliyor, halkın bu üretime katılması sağlanıyor; böylelikle belediyenin halkın belediyesi olması sağlanıyordu. Hiç unutmam, teftişe gittiğim Anadolu yerleşimlerinde akşamları elektrikler kesildiğinde belediye başkanı, belediye çalışanı ile birlikte herkes dışarlara çıkar, ne yapabilirim düşüncesiyle işe yaramaya çalışırdı. Şimdi ise, herhangi bir belediye hizmetinin kesilmesi ya da aksaması durumunda bulunduğumuz yerde durup o hizmetin yeniden gelmesini bekler hale geldik… Çünkü o tarihlerde belki “katılım” sözcüğü bugünkü anlamında kullanılmıyor; ama eylemde ortaya çıkan o katılım en sahicisinden, en samimisinden hayata geçiyor, halk sorunların çözümüne bizzat katılıp işin içinde olmak için neoliberallerin “katılım” kavramını icat edip bir ilaç gibi sunmalarını beklemiyordu.
Şirket’e tapmak…
Yolsuzluk, hırsızlık, yağma, yalan ne varsa hepsi, belediyelerde şirketlerin ortaya çıkması ile arttı, azgınlaştı ve yaygınlaştı. Çünkü şirketlerle ilgili kanunlar, yönetmelikler yalan üzerine kurulu kapitalist sistemi ihya etmek adına her şeye izin veriyor, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyerek her şeyi, özellikle de yalanı meşrulaştırıyor. Yasaların, yönetmeliklerin sağladığı bu kolaylık ve teşvikler hem iktidarın, hem de muhalefetin belediyelerine yaradığı için de, herkesin hayatından memnun olduğu bir ortamda namus ehli kimse de çıkıp bu durumu kaldıralım ya da değiştirelim demiyor, diyemiyor.
Üstüne üstlük, şimdilerde CHP genel başkan yardımcılığı ile onurlandırılıp Rönesans Holding‘in şirketi Florya Gayrimenkul Yatırım İnşaat Turizm Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin avukatlığını yapan ve Üçkuyular‘daki İzmir İstinyepark ile ünlenen CHP İzmir milletvekili Murat Bakan‘ın, bu yolsuzlukları tahrik edercesine 2016 yılında belediye şirketlerinin ihalesiz iş yapması için kanun teklifi verdiğini hatırladığımızda…
Belediye şirketleri icat edilip ortaya çıktı, toplumcu belediyecilik öldü…
Ama ondan önce, halkın zorunlu ihtiyaçları için kurulan tanzim satış mağazalarının yer yer ve zaman zaman yararlı işler yaptığını bilmekle birlikte; oralarda yöneticilik yapanların tabaktaki bala parmaklarını sokarak yolsuzluk, hırsızlık yapmayı nasıl keşfettiklerini, kendi ‘özel ihtiyaçlarını‘ nasıl karşıladıklarını, oradan kazandıkları deneyimle ileride özel sermayeye pazarlayacakları TANSAŞ‘ı, aynı anlayışla kurdukları KİPA‘yı nasıl dönüştürdüklerini, bugünlerde bir efsane gibi anlatılan tanzim satışların yolsuzluk, hırsızlık ve sahtekarlık suçlarının kaynağı olmaya başladığını söyleyebiliriz. Geriye doğru dönüp baktığımızda, aklımıza tanzim satışla ilgili birçok soruşturma ve ceza alan belediye başkanı ve tanzim satış yöneticisi gelir… Hele ki, yaşadığımız kentte beyaz peynir üzerinden yapılan yolsuzluklara kimlerin bulaştığını, bu şahısların nasıl zenginleştiklerini konu ile ilgisi olanlar gayet iyi bilirler. Aynen 1940’lı yıllardaki olağanüstü savaş ortamında ortaya çıkan vurguncu savaş zenginleri gibi…
Devlet adına belediyeleri denetleyip soruşturmalar yaptığım yıllarda, ben dahil tüm meslektaşlarımı en fazla zorlayan şeyin, tanzim satış mağazalarının denetimi olduğunu itiraf etmek isterim. Ticari işletme tekniğinin karmaşıklığı ve esnekliği içinde bilgisayarın olmadığı bir ortamda zorunda ihtiyaç malzemesi olmayan yüzlerce malın giriş ve çıkışını takip edebilmek, bir büyük ya da küçük baş hayvandan yerine ve zamanına göre göre kaç kilo kıyma, kaç kilo kuşbaşı et, kaç kilo biftek ya da bonfile çıkacağını hesaplamak, her bir malzemedeki fire ile boş çuval gibi üretim sonrası ortaya çıkan malzemelerle ilgili kritik konular bizleri hep zorlar, her biri ayrı bir soruşturma konusu olurdu. Ama aramızdaki “Semih abi” gibi çocukluğu babasının Feneryolu‘ndaki bakkalında geçtiği için hangi konularda nasıl sahtekarlık yapıldığını gayet iyi bilen kamu denetçileri, bu konuda yapılmış tüm yolsuzlukları eliyle koymuş gibi ortaya çıkarır, bizleri de kıskandırırdı.
Bu anlamda, hem devlet adına denetim ve soruşturmalar yaptığım, hem de cephe değiştirip belediyeleri ve başkanlarını devlete, baskıcı merkezi vesayete karşı savunduğum danışmanlık dönemlerinde karşıma tek bir tane bile olsa belediye şirketi çıkmadı, hiçbirini denetlemedim ya da inceleyip soruşturmasını yapmadım. Hoş zaten istesem bile, böyle bir şey yapamazdım; zira mevcut ticaret mevzuatı o şirketleri ihale mevzuatı dışında tutarak koruyor, böyle bir şey yapmamıza izin dahi vermiyordu…
Daha sonra belediyelerin şirket kurduklarını duymaya başladığımda, bunun Turgut Özallı yıllardaki özelleştirme furyasının belediye ayağını oluşturduğunu, asıl amacının ise, belediyelerdeki ihale mevzuatının getirdiği kural ve yasakları aşmak düşüncesi olduğunu anladım.
Şirket: “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın“
İzmir‘e yerleştiğim 1997-1998 döneminde ise, belediyelerce kurulmuş şirketleri birer birer tanımaya başladım. İzmir Yerel Gündem 21 Yürütme Kurulu‘nda yer aldığım 2001 yılında benim önerim üzerine gerçekleştirilen ülkemizdeki ilk sivil toplum fuarı olan 1. İzmir Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı ile Uluslararası İzmir Sivil Toplum Sempozyumu‘nda organizasyona İzmir Büyükşehir Belediyesi ve IULA-EMME dışında İZFAŞ’ A.Ş.‘nin de katılmasını önerdiklerinde, yapacağımız sivil etkinliğin ticari bir şirketle bir araya gelmesini istemediğim için, aslında belediye bütçesinden rahatlıkla yapabilecekleri birçok harcamayı sırf bu şirket üzerinden yaparak ihale mevzuatının getirdiği şekil ve şartları aşmak istediklerini anladım.
2012 yılında Kuşadası Belediyesi adına yaptığım “Kuşadası Belediyesi İmaj, Algı Araştırmaları ve Marka Kent Kurumsal Kimlik Çalışmaları” kapsamında yaptığım gözlemler sırasında da, bir araya gelen iki, üç kişinin kurduğu bir şirketin, o tarihlerdeki mevzuata göre alınması gereken Bakanlar Kurulu izin şartı aranmaksızın belediyeye bağışlanabildiğini, daha sonraki yıllarda da bu bağış yönteminin bir alışkanlığa dönüşerek Kuşadası Belediyesi‘nin 2022 yılı itibariyle kavgalara döğüşlere konu olan dört ayrı şirkete sahip olduğunu öğrendim.
Yakın zamanda ise, ipin ucunu iyice kaçıran İçişleri Bakanlığı, yayınladığı bir genelge sayesinde belediyelerin istedikleri kişilerle şirket kurabildiklerini, bunu engelleyen herhangi bir yasal düzenlemenin ya da şartın mevcut olmadığını, şirket kurma konusunda belediyelere büyük bir özgürlük tanındığını büyük bir şaşkınla öğrendim.
Anlaşılan o ki, yakında çıkarılacak yeni hukuki bir düzenleme ile belediyelerin de şirkete dönüşmesine izin verilecek!
İçişleri Bakanlığı‘nın şirket kurma, mevcut şirketlere katılma ya da şirketlerin bağışlanması suretiyle devredilmesini veya istediğin biriyle gidip bir şirket kurmayı mümkün kılan politika ve uygulamaları nedeniyle başta büyükşehir belediyeleri olmak üzere neredeyse tüm il, büyükşehire bağlı ya da bağlı olmayan ilçe ve belde belediyelerinin kendilerine bağlı binlerce şirketinin şişkin ciroları ve çalışan kadrolarıyla adeta belediyelerle rekabet eden bir şekilde ortaya çıkmaya başladığına tanık olduk.
İzmir Büyükşehir Belediyesi 2022 Yılı Sayıştay Denetim Raporu, Sayfa 19.
Örneğin 2021 ve 2022 yılları Sayıştay denetim raporları üzerinden yaptığımız bir araştırma sonucunda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 22, mevcut belediye şirketlerinin hissedarı olduğu 8 şirket olmak üzere toplam 30 şirkete, Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 10, mevcut belediye şirketlerinin hissedarı olduğu 5 şirket olmak üzere toplam 15 şirkete, Çankaya Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 6 şirkete, Konak Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 2, belediye şirketlerinin hissedarı olduğu 1 şirket olmak üzere toplam 3 şirkete, en halkçı-devrimci belediye olarak bilip tanıdığımız Dersim Belediyesi‘nin bile 1 adet şirkete sahip olduğunu belirledik.
Sıra İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne geldiğinde ise işin farklı bir boyutta değiştiğini görürüz. Çünkü İzmir, Ankara ve İstanbul‘un nüfusuna göre daha küçük bir kent olmasına rağmen; diğer büyükşehir belediyelerine fark atacak kadar şirket zengini bir belediye olduğu görülmektedir. Hele ki bu işe ilçe belediyelerindeki onlarca şirketi de kattığımızda…
Sayıştay‘ın 2022 yılı denetim raporuna göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 16, belediye mevcut şirketlerinin hissedarı olduğu 9 şirket olmak üzere toplam 25 şirketi bulunmakta. Buna Sayıştay denetçisi tarafından hazırlanan yukarıdaki listede yer almayıp 2021 yılında İzenerji tarafından 2.000.000.- TL sermaye ile kurulan İZETAŞ Anonim Şirketi ile yakın zamanda belediye şirketi İzenerji‘nin % 49 ortaklığı ile kurulan İzgüneş‘i de ilave ettiğimizde sayı 27’yi bulmaktadır.
Bu durumda;
2022 yılı nüfusu 15.907.951 nüfusu bulan İstanbul‘da ortalama 530.265 kişi başına 30 şirket,
2022 yılı nüfusu 5.782.285 olan Ankara‘da ortalama 385.486 kişi başına 15 şirket varken
2022 yılı nüfusu 4.462.056 olan İzmir‘de de ortalama 165.261 kişi başına 27 şirket olduğunu, belediyenin bu haliyle tüm belediye hizmetlerini şirketlerine devrederek ve böylelikle birçok yasal kural ve kısıtlamadan kurtularak koskocaman bir holding yarattığını görürüz. Tabii ki şirket sayısının şimdilik bu düzeyde kalacağını varsaydığımızda…
Artık bundan böyle, “biz bilgi edinme kanunu kapsamında değiliz“, “sorduğunuz husus ticari sır kapsamına girmektedir“, “bu konularda kamuoyuna bilgi verilmesi mümkün değildir” ya da “sorduğunuz sorular kişisel verilerin korunması ile ilgili mevzuat kapsamına girmektedir. O nedenle açıklayamayız” diyen, kamu kaynakları ile kurulduğu halde çoğunda belediye hissesi % 51’ye ulaşmadığı için Sayıştay denetimine tabi olmayan, bu arada devamlı zarar edip zararları belediye bütçesinden karşılandığı halde binlerce işçi çalıştıran bu şirketlerle; daha doğrusu koskocaman bir holdingle karşı karşıyayız…
Üstüne üstlük bu şirketlerin genel müdür, yönetim kurulu başkanı, yönetim kurulu üyesi, murahhas üye, koordinatör gibi yüzlerce koltuğu var ki; kendilerinden o şirketin faaliyet konusu ve alanı ile ilgili olarak; örneğin restoran, kafe ve büfe işletmeciliği yapan Grand Plaza A.Ş. ya da İzmir Körfezi içinde deniz yoluyla yolcu taşımacılığı yapan İzdeniz A.Ş.‘in gerektirdiği bilgi, birikim, deneyim ve beceriye; yani, o iş için gerekli olan yeterliliğe (liyâkat) sahip olmayan kişileri bu şirketlerde üst yönetici olarak görevlendirildiği, o kişilerin de “bu şirketin faaliyet konusu ve alanı benim uzmanlık alanıma girmiyor, ben burada verimli olamam” diyerek itiraz etmedikleri bir süreçte, bu kişilere kah -zaman zaman aldıkları rakamları küçümseseler de- huzur hakkı adıyla, kah başka adlarla ne miktarda ödeme yapıldığını ya da devamlı zarar eden bu şirketlerden para alan bu şahısların ortaya çıkan kamu zararında ne ölçüde pay sahibi olduklarını dahi bilmiyoruz. Ama hemen arkasından geçmiş seçimlerde milletvekilliğine, belediye başkanlığına ya da belediye meclisi üyeliğine aday olup seçilemeyenlerin, Eren Erdem gibi siyasi kimliği tartışmalı kişilerin, barış imzacısı olma vasfını kendi kişisel menfaati için kullanan akademisyenlerin, özel şoförlerin, Suat Çağlayan gibi eski bakanların, Erdal İzgi gibi eski belediye başkanlarının ya da gelecek seçimlerde aday olmayı hedefleyen siyasi adayların bu koltuklara layık görüldüğüne tanık oluyoruz. Aslında çoğunun atandığı görevle ilgili bir bilgisi, birikimi, deneyimi ve becerisi; yani uygun görüldüğü işle ilgili herhangi bir yeterliliği, liyakati olmadığı halde bu şekilde satın alınan bu kişiler, -ne yazık ki- kamu kaynaklarını sömüren tahta kuruları gibi gövdenin tümüne yayılmış vaziyette. Onların tek özelliği atamayı yapan belediye başkanı ile Mason localarından, birlikte okudukları okuldan ya da siyasi, kişisel, ailevi ya da özel tercihleri nedeniyle bir yakınlıklarının, bir muhabbetlerinin olmasıdır. Çünkü onlar kendilerine verilmiş o koltuğu korumak için bildiği, tanık olduğu ya da altına imza attığı yanlış işleri hiçbir şekilde eleştirmeyip devamlı övmek, parlatmak zorundadırlar… Çünkü efendileri sayesinde gittikleri yerde doyup tıkanıncaya kadar beslenip “sahibinin sesi” olarak velinimetinin sesini yankılayıp çoğaltarak kendisinden beklenen şeyleri yapmak zorundadırlar… Ama bir yandan da doğru ya da yanlış, çoğu suç olan eylemlerle küplerini doldurmaktan ya da birilerinin işine yaramaktan da kendilerini alamazlar. Hele ki seçim öncesi dönemlerde…
Şirket ve şirkete dair her şey…
Çünkü kapitalizmin kutsal kanunlarına göre, içinde bulunup etinden, sütünden, kılından tüyünden yararlandıkları şirketler, titizlikle korunup kollanması gereken kapitalizmin kutsal mekânlarıdır. O kutsallığın başına bir şeyin gelip etkisini kaybetmesini hiç istemezler. O nedenle, kentin ortasındaki Basmane Çukuru, 32 yıldır tek bir kuruş getirmeyen İzmir Hilton Oteli, Konak Pier, Kültürpark, Şehirlerarası Otobüs Terminali,tarihin getirip bize teslim ettiği Kemeraltı ve Basmane‘nin soylulaştırılıp ticari bir mal olarak pazarlamasına karşı seslerini çıkarıp itiraz edemezler. Bir zamanlar itiraz edip seslerini çıkarmış olsalar bile kendilerine sunulan lütuflardan sonra dut yemiş bülbüle dönerler… Onlar sadece yerel yönetimlerin neden olduğu sorunlar yerine, iktidarın neden olduğu sorunları suret-i haktan bir tavırla havanda dövüp dururlar ve sahici olmadıkları, insana dokunmadıkları için de başarıyı bir türlü yakalayamazlar. Örneğin göçmen, mülteci ve sığınmacılar ya da yoksulluk gibi konularda, bir şeyler yapar gözükmekle birlikte çalıştığı kendi belediyesi cadde ve sokaklardaki Arapça tabelaları söküp kaldırdığında ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ndeki kadın yöneticilerin bazıları etek boyu denetimi yaptığında sus pus olurlar. Sadece sadece neoliberal anlayışın geliştirip ortaya attığı “dayanışma“, “kentsel ağlar“, “kentsel katılım“, “çoğulculuk“, “yoksulluk“, “yerel kalkınma” ve “dirençli kent” gibi kavramları sınıfsal özünden koparıp insan hakları boyutunda ve kapitalist sistemle ilişkisini ortaya koymadan, bizim oyalanıp durabileceğimiz konularmış gibi anlatır dururlar. Çünkü onların arkasındaki dokunulmaz kutsal şirketler, holdingler, bu şirket ve holdingleri destekleyen AB Türkiye Temsilciliği, Avrupa kalkınma ajansları ve onların denetiminde kurulan vakıf ve dernekler, kendi mahallesinin kendi “beşli çeteleri” ve “başka bir tarım” adıyla endüstriyel tarım şirketlerini destekleyen politika ve uygulamalar, ceplerinde de oralardan aldıkları paralar vardır…
Artık bundan böyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve diğer ilçe belediyeleri, kendi işgücü, mali kaynakları ve teknolojisi ile iş yapmayı unutmuş, her şeyi şirketlerine; hatta şirketleri eliyle İZSİAD adıyla dernekleşmiş sermayedarlara kurdurttuğu kooperatiflere devretmiş; böylelikle, her işi yolsuzluğa, yağmaya ve hırsızlığa hazır hale getirmiştir. O nedenle de, Kültürpark‘ın bakımı ve sulaması bile artık ihale edilmekte, bu işin belediye imkanları ile yapılması akla dahi getirilmemektedir…
Ondan sonra da yıllardır o şirketleri arkasına alıp oralardan beslenenler, o şirketlerde proje adıyla araştırmalar yapıp kitap yazanlar, 2019 yılında yaptıkları Kemeraltı araştırmasının sonuçları halen teslim etmeyip kamuoyu ile paylaşmayanlar, tırmak işareti içindeki “Toplumcu Belediyecilik” adına sipariş ettikleri bir organizasyonda karşınıza çıkıp oldukça ikna edici bir söylemle bu işin psikolojisini, dayanışma ağlarını, kentteki yoksulluk durumlarını anlatmaya kalkarlar.
Kapitalist kentte toplumcu belediyecilik yapmak mümkündür?
İşte bu soruyu, yıllar önce hem ilginç ve farklı yaklaşımları hem de “Zardanadam“‘ın kurucusu olarak müzik yaşamına kattığı zenginlikle beğenip değer verdiğim Erbatur Çavuşoğlu ile Murat Cemal Yalçıntaş birlikte sormuşlar. 22-24 Ekim 2009 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nde yapılan ve benim de bizzat katıldığım “İzmirli Olmak Sempozyumu“nda sunulan ve daha sonra Deniz Yıldırım ile Evren Haspolat tarafından derlenip yayınlanan “Değişen İzmir’i Tanımak” isimli kitapta yer alan bu makale, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Planlama Atölyesi II çalışmaları kapsamında 2008–2009 akademik yılında Dikili‘de, Osman Özgüven‘in belediye başkanlığını sürdürdüğü yıllarda gerçekleştirilen anket, mülakat ve gözlemlere dayanmakta ve bütün bu araştırmaların özeti olarak belediye düzleminde anti-kapitalist politika ve uygulamalar ortaya konulmadan ve yapılan işlerin sürekliliği için gerekli örgütsel bir yapı oluşturulmadan toplumcu belediyecilik yapılamayacağını ortaya koymakta.
İşte bu bağlamda, toplumcu belediyecilik yaptık, yapıyoruz ya da yapacağız diyenler ya da toplumcu belediyecilik adına söz söylemeye çalışanlar, acaba kapitalist sistemin her geçen gün uluslararası kuruluşları, devleti, üniversiteleri, medyayı, holding ve şirketleri, sivil toplumu ve benzerlerini kullanarak üzerimizde kurduğu ekonomik, toplumsal, kültürel ve ideolojik ağlarla bizi teslim aldığı bir ortamda, toplumcu belediyeciliğin mümkün olup olmadığını, anti-kapitalist olmadan, anti-kapitalist politika ve uygulamalar geliştirmeden ve kapitalizmin yararlı aletleri olan şirketleri kullanmadan, onların içinde yer almadan ve nimetlerinden yararlanmadan toplumcu belediyeciliğin nasıl yapıldığını ya da yapılacağını bize anlatmalıdırlar…
6) Gültekin, A.K., Gündoğdu, Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler, Patika Yayınları, İstanbul, 2013, 240 sayfa.
7) Kamalak, İ., Gül, H. (Der.) Yerel Yönetimlerde Sosyal Demokrasi, Toplumcu Belediyecilik, Teorik Yaklaşımlar, Türkiye Uygulamaları, SODEV, Sosyal Demokrasi Vakfı, Kalkedon Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, Mayıs 2013, 352 sayfa.
8) Toplumcu Belediyeler Bildirgesi, 2013, Ankara.
9) Uyan, M. M. Toplumsal Dalganın Kırılışı, Fatsa 1978-1980, Arayış Yayınları, 321 sayfa.
10) Yıldırım, D., Haspolat, E. (Der.) Değişen İzmir’i Anlamak, Phoenix Yayınları, Nisan 2010, Ankara, 638 sayfa.
11) Yıldırım, S. Yeni Toplumcu Belediyecilik Üstüne, Çankaya Belediyesi, Kasım 2013, Ankara,200 sayfa.
Bugünkü yazımızın konusu bir zamanlar büyük hayallerle yola çıkıp güçlü ve yaygın bir şekilde örgütlenen bazı kooperatiflerin ve kooperatif birliklerinin, kapitalizmin neoliberal çağında yaşadıkları hazin sonla ile ilgili…
Her şeyi şirketleştirmeye çalışan neoliberal kapitalist sistemin, kooperatifleri de bu yola sokması nedeniyle kooperatiflerin zaman içinde demokratik özünden kopup nasıl yok olduğu ya da etkisini yitirdiği ile ilgili…
Kaynak: Birol Üzmez Koleksiyonu
Hem de İzmir ya da Ege deyince aklımıza gelen TARİŞ ve eczacı kooperatifi deyince aklımızaa gelen EDAK örneğiyle…
Bir zamanlar ülkemizin en büyük tarım satış kooperatifleri birliğini oluşturan TARİŞ ile bir zamanlar İzmir‘deki en büyük, en etkin eczacı kooperatifi olan EDAK düzeyinde…
Şimdilerde herkesin; özellikle de genci, yaşlısı, kadını, erkeği, iş insanı, işçisi ve emeklisi, okumuşu okumamışı kooperatiflerin iyi ve etkin bir örgütlenme şekli olduğunu sanarak kooperatif örgütlenmelerini övüp göklere çıkardığı, bu hayalle kooperatifler kurup kah bağımsız kah sırtını belediyelere dayayarak bir şeyler yapmaya çalıştığı bir ortamda bu büyük, tanınmış ve geniş örgütlü kooperatiflerin niye yok olduğunu ya da eski güç ve etkisini yitirdiğini tartışmamız gerekiyor…
Benim kooperatifçilikle ilgili ilk bilgilerim üniversitede seçmeli ders olarak Prof. Dr. Cevat Geray‘dan aldığım kooperatifçilik dersine dayanır. Ardından rahmetli hocam Prof. Dr. Fehmi Yavuz‘un ağzından kooperatiflerin; özellikle de yapı kooperatiflerinin ülkemizde nasıl kötü bir yola girdiğini, her bir yapı kooperatifinin ne tür yolsuzluklarla boğuştuğunu öğrenmiş, o vakitler Ankara Belediye Başkanı olan Murat Karayalçın‘ın ekibinde olan arkadaşlarımdan, başarılı olarak tanıtılan Batıkent uygulaması dahil bu işin püf noktalarını görmeye başlamıştım.
Ardından İzmir‘deki TARİŞ direnişini duyup uzaktan da olsa desteğimi vermiş, o zamanlar çalıştığım SSK Genel Müdürlüğü‘nde TARİŞ direnişi sırasında çatıdan çatıya atlarken iş kazası sonucu ölen bir TARİŞ işçisinin geride kalan eşi ve çocuklarına maaş bağlayabilmek için her düzeydeki yöneticimi ikna ederek başarıya ulaştıktan sonra üzerime düşen vazifeyi yerine getirmiş olmanın huzurunu yaşadığımı hatırlıyorum.
Sonrasında, İzmir‘e yerleştiğimde o ünlü direniş sırasında TARİŞ genel müdürü ve yardımcısı olarak tanıyıp saygıyla andığım Erdinç Gönenç ve Metin Dikenelli ile birlikte çalışma fırsatını yakalamış; ayrıca, direnişe katılan diğer yönetici ve işçi arkadaşlarla tanışma imkanını bulmuş, o direnişi konu alan belgeselleri izleme fırsatını yakalamıştım.
O anlamda, TARİŞ ve TARİŞ Direnişi benim için bir efsane düzeyinde önemliydi….
Kaynak: Birol Üzmez Koleksiyonu
EDAK ile tanışıklığım ise, o zamanlar üyesi olduğum Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği İzmir Şubesi‘nin, çalıştığım işyerinin bulunduğu Santa apartmanında kapı komşum olmasından sonra, şube başkanı eczacı Asuman Özçam-Boyacıgiller ile tanışıklığımla başlamış ve kısa adı EDAK olan S.S. İzmir Eczacılar Üretim, Temin ve Dağıtım Kooperatifi‘nin 1978 yılında kurulan Manisa Eczacı Kooperatifi (MEDAK) ile eczacı eşi Nur Işık Boyacıgiller ve bir grup meslektaşı eczacının önderliğinde 1979’un Haziran ayında nasıl kurulduğunu öğrenmiştim.
Üstüne üstlük 27 Nisan 2003 tarihinde başta İnsan Kaynakları Müdürü Alpay Onkardeşler, halkla ilişkiler sorumlusu Emek Çalışkan olmak üzere tüm EDAK yönetici ve çalışanlarına Bafa Gölü kenarındaki Club Natura Oliva isimli konaklama tesisinde takım çalışması odaklı bir açık alan etkinliği düzenleyerek sayıları 87’yi bulan tüm çalışanları tanımış, kooperatif çalışmaları hakkında ayrıntılı bilgiler almıştım. Sonrasında da EDAK ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği işbirliği ile düzenlenen kampanya çerçevesinde evde okuduğum gazeteleri, ÇYYD tarafından öğrencilere verilen bursları finanse etmeleri için yakınımdaki eczanelere vermeye başlamış, çalışanlardan ve ortak olan eczacılardan İstanbul‘dan gelen yeni genel müdürle ilgili şikayetleri dinlemeye başlamıştım.
Ancak son günlerde yakın bir dostuma EDAK‘tan ve beğendiğim çalışmalarından söz edince, uzun bir süredir izleyip haberdar olmadığım EDAK‘ın artık kapandığını, eskisi gibi ortağı eczanelere ilaç dağıtmadığını duydum. Ardından evimin yakınındaki bir iki eczacı ile konuşup sorular sorduğumda ise bu kooperatifin hazin sonu ve kendilerince dile getirmeye çalıştıkları çöküş nedenlerini öğrenmiş oldum. EDAK‘ın İnternetteki web sayfasına baktığımda ise, o koskocaman kooperatifin küçülerek ve çalışmalarına ara vererek sadece genel kurullarını yapan bir ölüye döndüğünü anlayıp bu gelişmeler nedeniyle sevgili Asuman Özçam-Boyacıgiller‘in nasıl bir acı duyduğunu hissetmeye başladım.
Kaynak: Birol Üzmez Koleksiyonu
Binlerce ortağa sahip asırlık TARİŞ‘in sonu ise EDAK‘a göre daha da kötü oldu. Hele ki Alsancak‘taki eski genel müdürlük binasının hemen arkasında bir zamanlar TARİŞ‘e ait arsalarda yükselmekte olan gökdelenleri gördükçe ve geçtiğimiz günlerde unutulduğu için hatırlatmak istediğim ressam ve illüstratör Vittorio Pisani‘nin bir zamanlar hem Aydın İncir Müstahsilleri Şirketi hem de TARİŞ için tasarladığı kuru incir etiketleriyle birlikte diğer arşivlik malzemenin haraç mezat satıldığını; hatta çöpe atıldığını öğrendiğimde… Hele ki, yıllarca TARİŞ‘in halkla ilişkiler biriminde çalışıp kaybolan ya da satışa konu olan bu malzemeleri kullanmış olan sevgili Birol Üzmez‘in gözündeki acıyı gördüğümde…
Evet şimdi yazdığım bu yazıyı bir zamanlar EDAK‘ta ya da TARİŞ‘te yönetici ya da işçi olarak çalışan arkadaşlarımla dostlarımın okuyup olumlu ya da olumsuz bir şekilde tepki vereceklerini biliyorum. O nedenle de, şimdi onları “birinci el” ya da bu kooperatiflerin asıl sahipleri olarak kabul ederek, EDAK‘ın ya da TARİŞ‘in bugün bu hale niye geldiği ile ilgili bilgileriyle görüş, düşünce ve eleştirilerini; hatta özeleştirilerini bizlerle paylaşmalarını bekliyorum.
Aynen 8 Eylül 2017 tarihinde 33 yıllık başkanlık görevini kendi isteğiyle bırakan TARİŞ Zeytin ve Zeytinyağı Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Cahit Çetin gibi “Batı emperyalizmi kendi dışındaki ülkelerde örgütlü tarım istemiyor. İşin dramatik yanı bizler bu tuzağa düşüp, büyük sermayenin karşısında durabilecek en önemli birleştirici gücümüzü kaybediyoruz. Kooperatif ve birliklerimize sahip çıkmalıyız. 16 tarım satış kooperatifi birliklerinden kaçı faal, en önemlisi kaç tanesi etkili pazar politikasını yürütebiliyor, buna bakmak lazım. Ortaklarımız kooperatiflerine sahip çıktığı sürece piyasa belirleyici gücü katlanarak artacak.” demesi gibi ya da kooperatiflerin yok olmasında iktidarların etkisini sorgulayarak veya başka nedenleri sıralayarak bu iki güçlü kooperatifin ya da kooperatif birliğinin bugün niye komada olduğunu açıklamaları dileğiyle…
İzmir‘deki kooperatiflerin analizini yapan İzmir Kalkınma Ajansı(İZKA) verilerine göre (1) 2022 yılı nüfusu 4.462.056 olan İzmir‘de tarımsal amaçlı toplam 9.898 adet kooperatifin toplam 2.479.251 ortağının olduğu; yani nüfusun neredeyse % 55,57’sinin (*) kooperatifleştiği söylenen bir kentte TARİŞ bu duruma geliyorsa ya da ilerici fikirlerle oluşturulan bir eczacılar kooperatifi çalışamaz durumdaysa; üstüne üstlük eldeki verilere göre nüfusun büyük bir çoğunluğu kooperatif ortağı bu kentte kooperatifler için yapılan methiyeler arşa çıkıyorsa bir zamanlar efsane olan bu kooperatiflerin niye ve ne şekilde yok olduğunu bir kez daha düşünüp tartışmamız gerekiyor.
(1) İzmir Kooperatif Analizi, İzmir Kalkınma Ajansı, İzmir 2022, s.45.
Yararlanılan Kaynaklar
(1) Tariş Tarihi, Türkiye Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı Tariş Tarihi Projesi, İzmir, 1993.
(*) Kooperatifler Kanunu’na göre 18 yaş üstü bireylerin kooperatiflere üye olması mümkün olmakla birlikte; TÜİK tarafından düzenlenen ADNKS verilerinde İzmir’in 18 yaş üstü nüfusu belirtilmediğinden, esasen 4.462.056 olan İzmir nüfusundan 0-17 yaş grubundaki nüfusun çıkarılması suretiyle bulunacak yetişkin nüfusunun 2.479.251 olan ortak sayısı ile mukayese edilmesi gerektiği halde, TÜİK’in bu belirsizliği nedeniyle esasen % 55,57’den çok daha fazla olması gereken İzmir nüfusunun gerçek kooperatifleşme oranı hesaplanamamıştır.
13 Ekim 1899’da Korfu adasında İtalyan baba (Spiridone Pisani) ile Yunan annenin (Melpomene Pisani) çocuğu olarak doğan ve 75 yaşındayken 27 Nisan 1974 tarihinde Venedik‘in kuzeyindeki Vittorio Venet‘da vefat eden illüstratör ve ressam Vittorio Pisani‘yi bizler, 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusunun İzmir‘i işgal ettiği gün ve sonrasında gerçekleştirdiği savaş ve insanlık suçlarını resmettiği 10 adet suluboya tablosu nedeniyle tanıyor, bu tabloları yaptıktan sonra ne yaptığını ise pek bilmiyoruz.
Vittorio Pisani (1899-1974)
Ressam olan babasının, İtalyan hükümeti tarafından finanse edilen 2. Kordon’da, şimdiki Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü‘nün bulunduğu yerde 1906 yılında açılıp 1945 yılında yol yapımı nedeniyle yıkılan İtalyan Kız Mektebi [Istituto centrale femminile (di İzmir)] binasındaki İtalyan Güzel Sanatlar Okulu‘na (Scuola Italiana di Belle Arti) müdür olması nedeniyle 1906 yılında 7 yaşındayken İzmir‘e geldiğini biliyoruz. Dante Alighieri Derneği‘nin kayıtlarına göre okul her yıl bir resim sergisi düzenliyor ve serginin açılışını İtalyan konsolosu yapıyordu. Vittorio Pisani‘nin ilk resim eğitimini babasının müdür olduğu bu okulda aldığı bilinmektedir. Nail Moralı‘nın “Mütarekede İzmir, Önceleri ve Sonraları” isimli kitabında verilen bilgiye göre kayık ve yelkenlilere meraklı baba Pisani aynı zamanda İzmir İdadisi‘nde dersler vermiştir. (1)
İtalyan Kız Mektebi (Istituto centrale femminile) binası.
İtalyan Güzel Sanatlar Okulu (Scuola Italiana di Belle Arti) müdürü Spiridone Pisani.
İzmir‘in 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan ordusu tarafından işgal edilmesi üzerine ailesi ile birlikte İtalya‘ya göç ederek resim eğitimine Roma Güzel Sanatlar Akademisi‘nde devam ettiği ve daha sonraları yeniden İzmir‘e gelip 16 yıl yaşadığı bilinmektedir.
Yunan ordusunun işgal sırasında İzmir ve Ege‘de gerçekleştirdiği savaş ve insanlık suçlarını yaptığı suluboya tablolarda ortaya koyan Vittorio Pisani‘nin bu tabloları Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin‘in 1921’de Roma‘da Fransızca olarak yayımladığı Lettres d’Angora la Sainte (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabında (*) savaş ve insanlık suçlarının delili olarak kullanılmış; ayrıca bu tabloların dokuzu, İstanbul İnkılap Müzesi komisyonunda yer alan tarihçi Osman Nuri Ergin‘in 1933 tarihli İstanbul Belediye Mecmuası’nda yayınlanan “İstanbul Belediyesi’nin On Sene İçinde Yaptığı Başlıca İşler” başlıklı makalesinde verdiği bilgilere göre, bugünkü adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kent Müzesi‘nin koleksiyonuna katılmış, 10. tablo ise 2014 yılında Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü tarafından satın alınarak koleksiyona eklenmiştir. (2)
Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin‘in yayımladığı Lettres d’Angora la Sainte (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabın Vittorio Pisani tabloları ile ilgili bölüm kapağı
Sevgili dostum araştırmacı ve koleksiyoner Nejat Yentürk‘ün verdiği bilgiye göre, İstanbul Kent Müzesi‘ndeki on suluboya tablo dışında yaptığı tabloların bir kısmı İzmir‘deki bazı ailelerin elindedir.
Vittorio Pisani‘nin ilk ücretli işi, 1915 yılında İncir, Üzüm, Pamuk ve Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri, kısa adıyla TARİŞ olarak anacağımız Aydın İncir Müstahsilleri Şirketi için yapıp, bizim 1927 ya da 1928 tarihli İzmir Sergisi‘nde sergilenen kuru incir ürünleri sayesinde bilgi edindiğimiz etiketlerin tasarımı ile ilgilidir. Yine araştırmacı, yazar ve koleksiyoner Nejat Yentürk‘ün verdiği bilgiye göre, son yıllarda TARİŞ‘in kooperatif olmaktan çıkmasıyla birlikte, çöpe atılan eski belge ve malzemeler arasında Vittorio Pisani‘ye ait etiketler ve kutu kapakları da bulunmaktaydı.
Aydın İncir Müstahsilleri Şirketi (TARİŞ)’in dış pazarda kullandığı İNTASKO markası için Vittorio Pisani tarafından tasarlanan kutu etiketi. Kaynak:Nejat Yentürk Koleksiyonu.
Vittorio Pisani‘nin ahşap kuru incir kutularının üzerine yakılmak suretiyle aktarılan tasarımı. Kaynak:Nejat Yentürk Koleksiyonu.
13-28 Mayıs 1933 tarihleri arasında açılan Paris Fuarı‘ndaki İncir Kooperatifi standı ve sol başta “Peasant Brand” yazılı etiketin afişi. (4)
Vittorio Pisani 1924’de gittiği İtalya‘da 1963’e kadar Roma‘da yayınlanan haftalık Tribuna İllustrata dergisi ile İtalyan kışlalarının duvarlarında reprodüksiyon şeklinde sergilenen 4.000’den fazla kapak çizimi hazırladı. Ayrıca İtalyan ordusunun birçok birimi ve özellikle Ulusal Güvenlik Gönüllü Milisleri için kartpostallar yaptı. Nazilere karşı mücadele edip şehit olan ünlü jandarma kahramanı Salvo D’acquisto‘yu betimlediği illüstrasyon, Silvano Campeggi tarafından özenle hazırlanan altın madalya ile İtalyan posta pullarında kullanıldı. Bu dönemde yaptığı eserler, Jandarma Tarihi Müzesi (Museo Storico dell’Arma dei Carabinieri)’nde bulunmaktadır.
Vittorio Pisani (1899-1974) ve kayıkları…
Emekli olduktan sonra Belluno‘daki Farra d’Alpago‘da yaşamaya başladı ve yıllardır çektiği şeker hastalığının yarattığı yan etkiler nedeniyle Vittorio Veneto‘daki sivil hastanede hayatını kaybetti.
Vittorio Pisani‘nin yeğeni İzmir‘de, oğlu Roberto ise İtalya‘da yaşamaktadır.
Vittorio Pisani‘nin 15 Mayıs 1919 tarihindeki İzmir‘in işgali ve sonrasında yaptığı 10 adet suluboya ülkemizde daha çok Yunan ordusunun işlediği savaş ve insanlık suçları kanıtlamak amacıyla bir propaganda malzemesi olarak kullanılmış, 1924 sonrasında İtalya‘da yaptığı çoğu illüstrasyon ise Mussolini liderliğinde gelişen İtalyan Faşizmi ve faşizm döneminde partizanların Nazilere karşı mücadelelerini gösteren sahnelerle ilgili olmuş, o nedenle sanatçı adeta savaşın fotoğraf yerine tablosunu ya da illüstrasyonunu yapan bir rolü üstlenmiştir.
Vittorio Pisani‘nin İzmir‘le ilişkisi boyutunda üzerinde düşünüp cevabını arayacağımız en önemli sorulardan biri, İzmir‘in Yunan ordusu tarafından işgal edildiği 15 Mayıs 1919 günü İzmir‘de ve daha sonrasında Anadolu‘da işlediği savaş ve insanlık suçlarını sergileyen 10 suluboya tablonun niye İzmir‘de değil de, İstanbul‘da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İstanbul Kent Müzesi‘nde olduğu sorusu olmalıdır.
1913-1996 yılları arasında yaşayan rahmetli babamın ve ailesinin memleketi, Çerkezlerin Rusya‘nın Soçi kenti yakınlarındaki topraklarını terk edip Anadolu‘ya göç ettikleri 93 Harbi ya da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, o zamanlar İzmit Sancağı‘na bağlı Şile (Alacalı) kazasında geniş ve yoğun meşe ormanlarıyla kaplı vadideki Yeşilvadi (Saffetiye, Heciz), Avcıkoru (Hamidiye), Kaşbaşı ve Darlık köyleridir. O nedenle, memleketimi soran herkese ilk yıllarda “Şileliyim” d,yr crvap verirken, Cenevizlilerin yaptığı tarihi Şile Kalesi‘nin kötü bir restorasyonla, Nickelodeon kanalı için Stephen Hillenburg tarafından bir animasyon karakteri olarak yaratılan Sünger Bob‘a benzetilmesi nedeniyle, artık “benim memleketim, Sünger Bob’un memleketidir” demeye başladım ve bundan böyle bu kötü restorasyon örneğinden haberdar olanlar benim Şileli olduğumu anlamaya başladılar.
Eski ve yeni haliyle Şile Kalesi…
Bu kötü örnekten hareketle, hemen herkes tarihi bir yer restore edilmeye başlandığında o işin sonunda karşısına kötü bir şeyin çıkacağını düşünüp kaygılarını ifade ediyor. Bu anlamda, tüm ülkeye yayılan zengin kültürel ve doğal değerleri, -ne yazık ki- koruyamadığımızı, onlara sahip çıkamadığımızı herkes biliyor ve kabul ediyor. Leonard Cohen‘in “Everbody Know” şarkısında söylediği gibi, her şeyi bilmekle birlikte bu konuda sonuç alıcı bir şeyler yapmıyor, yapamıyoruz ve çoğu kez başarılı olamıyoruz.. İşte o nedenle, İzmir Büyükşehir ve Konak Belediyesi gibi kültürel değerleri korumakla görevli kurumlara ucuz koruma projeleri hazırlayan ünlü mimarın bile, şu sıralar Kemeraltı‘nın tam ortasına tarihi dokuyla örtüşmeyen betonarme bir bina yaptığını gördüğümüzde, bu suçun belediyeler, belediyelere bağlı KUDEP birimleri, koruma kurulları, iş bilir tacir şehir plancılarıyla mimarlar, danışmanlık yapan akademisyenler, kent simsarlığı yapan rant peşindeki sermaye çevreleri tarafından işlenen çok ortaklı bir suç olduğunu görüyor ve kime güveneceğimizi bilemiyoruz.
Çünkü kendi şahsi kasamızda sakladığımız para, takı ya da mücevherlerin değerinde; hatta onlardan daha kıymetli olan bu zenginlikleri para, mevki ya da rant uğruna yok edenler olduğu gibi korur gibi yapıp korumayanlar da aramızda yaşıyor.
Örneğin, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın bizatihi kendisi, bu bakanlığa bağlı koruma kurulları, ulusal ya da uluslararası koruma kuruluşlarının Türkiye ofisleri, üniversitelerdeki akademisyenler bu değerlerden bol bol söz edip sayfalar dolusu kitap, tez, makale ve rapor yazıp kongre, seminer, sempozyum gibi toplantılarda konuşurken bu değerlerin yok edilip kaybolmasına seyirci kalmayı tercih ediyorlar.
Gür Yapı tarafından gerçekleştirilen restorasyon sırasında akustiği bozulan Süleymaniye Camii…
SELİMİYE CAMİİ VE KÜLLİYESİ RESTORASYONU İLE İLGİLİ BÜYÜK YALAN…
Yakın zamanda dile getirmeye çalıştığım Edirne‘deki Mimar Sinan eseri Selimiye Camii ve Külliyesi restorasyonunda ya da 2012 yılında yapılan restorasyon sonucu o muhteşem akustiğini kaybeden Mimar Sinan‘ın diğer bir eseri Süleymaniye Camii örneğinde gördüğümüz gibi, bu eserlerin eşsiz özelliklerini bozan ya da yok eden barbarlık karşısında üniversiteler, meslek odaları ve medya dahil hiç kimse sesini çıkarmıyor, çıkarsa bile çıkan o cılız ses çoğalıp yayılmıyor ve bir noktada kaybolup gidiyor.
Aynen 4,5 yıl süren zorlu bir çalışma sonucunda Selimiye Camii ve Külliyesi restorasyon projesini hazırlayan yüksek mimar Acar Avunduk‘un feryadına kimsenin katılıp destek vermemesinde, Danıştay‘da açtığı ve halen devam eden davanın şahsi bir dava olarak algılanmasında olduğu gibi…
Selimiye Camii ve Külliyesi restorasyonu tüm uzman firmaların katılabileceği bir ihale yapılmak yerine ihalesiz bir şekilde doğrudan Gür İnşaat‘a; hem de Süleymaniye Camii akustiğini bozan firmaya Kamu İhale Kanunu‘nun 21. maddesinin (b) fıkrasına göre pazarlıkla ve adrese teslim şekilde verildiği halde yapılan tüm basın açıklamalarında ve gazete haberlerinde söz konusu restorasyonun Sultanahmet Camii restorasyonunu yapan firma; yani Taş Yapı olduğu, firmanın adı titizlikle saklanarak söylenmekte; böylelikle daha önce kusurlu bir restorasyon yapıp Süleymaniye Camii‘nin akustiğini bozduğu bilinen yandaş bir şirket kayırılıp kollanmaktadır (1) (2), (3), (4).
Ayrıca caminin devam etmekte olan restorasyonu sırasında hem Trakya Üniversitesi akademisyenlerinin hem de Selimiye Camii ve Külliyesi Alan Başkanlığı‘nda görevli yetkililerle kurul üyelerinin restorasyon alanına sokulmadığı için yapılan işi izleyip denetleyemediği bir süreçte, restorasyonu üstlenen yandaş şirket Gür Yapı yetkisi yerine Vakıflar Bölge Müdürü Ahmet Saraç‘ın yanında siyasi bir kişilik olarak yer alan TBMM Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu Başkanı AKP Edirne Milletvekili Fatma Aksal‘ın basına demeç verdiklerine tanık oluyor ve bu etrafı yüksek panellerle çevrelenip kamuoyu denetiminden kaçırılan restorasyonun aslında yandaş şirket, yandaş bürokrat ve iktidar partisi milletvekili üçgeninde Saray‘ın emirleri doğrultusunda devam ettirildiğini, yapılacak yanlışlık ve eksikliklerinin görülmeyip, Süleymaniye Camii örneğinde olduğu gibi, örtbas edileceğini ve eserin temel özelliğini bozan yandaş şirkete bir öncesinde olduğu gibi ceza verilmeyeceğini anlıyoruz.
UNESCO’NUN ÜZERİNE DÜŞEN VAZİFE…
İşte bütün bu yaşadığımız olaylar ve sorunlar nedeniyle, sahip olduğumuz zengin kültürel değerleri korumada son bir çare olarak UNESCO‘ya başvuruyor, o eserlerin korunması için UNESCO‘nun Dünya Mirası Geçici ve Daimi Listesine girmesini önemsiyoruz. Çalakalem hazırlanan dosyalarla UNESCO‘nun kapısını çalıp “bunu da, şunu da listeye alın” diyerek adeta yalvarıyoruz. Bunun doğal bir sonucu olarak da başvuru sayısı itibariyle, UNESCO‘ya başvurup Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne giren ülkeler arasında ön sıralardayız. Bunun doğal bir sonucu olarak, UNESCO‘nun Dünya Mirası Daimi Listesi‘nde 21 adet kültürel ve doğal değerimiz olmasına karşın, Dünya Mirası Geçici Listesi‘nde yer alıp daimi listeye alınmayı büyük bir heves ve heyecanla bekleyen 79 adet kültürel ve doğal değer bulunmaktadır. Adeta, Anadolu‘daki her il ve ilçenin ısrarlı bir şekilde kendi şehrinde üniversite açılmasını talep ettiği bir durumla karşı karşıyayız. Hatta bu uğurda her yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından UNESCO Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne yapılan teklifler konusunda ilginç bir çekişmeyi izliyor, bu teklife konu olmayanların bunun politik bir tavır olduğu ile ilgili iddialarına tanık oluyoruz.
Üstüne üstlük Antalya Karain Mağarası gibi 1994’den bu yana; yani 29 yıldır ya da İshakpaşa Sarayı, Harran ve Şanlıurfa Yerleşimleri, St. Nicholas Kilisesi, Sümela Manastırı, Termessos Milli Parkı ve Kekova gibi 13 adet kültürel ve doğal değerin 2000’den bu yana; yani, 23 yıldır UNESCO Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne girmesini içeri girmek istediğimiz kapının ardında beklediğimiz bir süreçte…
Aslında böyle yapmakla, UNESCO Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne girmeyi bekleyen 79 kültürel ve doğal değer sırasını beklerken ortaya çıkacak her yeni müracaatın, sırada bekleyenlerin şansını azalttığını fark etmeden ya da düşünmeden…
Çünkü biz koruyamıyoruz ve son bir çare olarak bizim yapamadığımızı UNESCO‘nun yapmasını istiyoruz…
2021-2025 döneminde restore edilecek olan ve içeriye restorasyon projesini hazırlayan yüksek mimar Acar Avunduk’un alınmadığı Selimiye Camii….
UNESCO’DAN BEKLEDİKLERİMİZ…
UNESCO ise, yakın zamana kadar Amerika Birleşik Devletleri‘nin yıllık aidatlarını durdurması nedeniyle küçülen bütçesini telafi etmek amacıyla küçük ülkelerin ödedikleri küçük aidatları önemsemesi nedeniyle, eski titizlik ve takipçiliğini neredeyse bırakmış durumdaydı. Neyse ki, Amerika Birleşik Devletleri yakın zamanda birikmiş yıllık aidatlarını ödemeye başladı. Böylelikle UNESCO‘nun o eski dönemlerinde olduğu gibi nitelikli uzmanlarla birlikte titiz incelemeler yapıp doğru kararlar alarak o eski yaptırım gücüne ulaşacağını umuyor ve böylesi hamleler yapmasını bekliyoruz.
Çünkü UNESCO Dünya Mirası Daimi Listesi‘nde yer alan İstanbul Tarihi Yarımada‘daki çarpık yapılaşmalar nedeniyle UNESCO‘nun 2010 yılında, daimi listeden çıkarma tehdidi ile birlikte yaptığı uyarı üzerine, bu uyarının nasıl ciddiye alınıp neler yapıldığını gayet iyi anımsıyor ve aynı tür uyarıların bugünkü koşullarda UNESCO kriterlerine rağmen korunmayan kültürel değerler için de yapılmasını arzuluyoruz.
Ancak diğer yandan da UNESCO Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne giren ya da girmek için sıra bekleyen bu kültürel ve doğal değerlerin nasıl korunup yönetileceğini gösteren alan yönetim planlarını hazırlanmıyor ya da süresi geçmiş alan yönetim planlarını güncellemiyoruz. İşte o nedenle, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın ulusal yönetim planlarını gösteren İnternet sayfasına baktığımızda, daimi ve geçici listede bulunan toplam 100 adet kültürel değerden sadece 28’inin planının bulunduğunu ve bunlardan 12’sine ait planların güncellenmesi gerektiğini görüyoruz. Örneğin İstanbul Tarihi Yarımada‘ya ait en son planın 2018-2022, Ani Kültürel Peyzaj Yönetim Planı‘nın 2015, Aphrodisias Antik Kenti Alan Yönetim Planı‘nın 2014-2018, Edirne Selimiye Camii Külliyesi Yönetim Planı‘nın da 2011-2015 döneminden sonra yenilenmediğine tanık oluyoruz.
SELİMİYE CAMİİ VE KÜLLİYESİ RESTORASYONU KONUSUNDA YAPILMASI GEREKENLER…
Oysa ülkelerin kültürel değerlerinin yönetimi ile görevli otoritelerin, o eserin bulunduğu yerdeki belediyelerle alan yönetimlerinin o eserin yönetilip korunması ile ilgili planları devamlı güncelleyerek bu konuda ne ölçüde ciddi olduklarını göstermesi gerekiyor. Tabii ki de, bunu izleyip denetleyecek olan UNESCO‘nun da…
Ama ne yazık ki, UNESCO Türkiye Ofisi yetkilileriyle merkezi Paris‘te bulunan UNESCO‘nun, bizim gösterdiğimiz bu ciddiyet ve titizliği göstermediklerini, süresi dolmuş planların güncellenmesi konusunda çaba harcamadıklarını, en azından bu konuda bir şeyler yapmış olsalar bile koruma konusunu açısından önemli bir konu olan “toplumsallaşma” boyutunda kamuoyunu bilgilendirmediklerini görüyoruz. Aynen Mimar Sinan‘ın kalfalık eserim dediği ve muhteşem akustiği ile bildiğimiz Süleymaniye Camii restorasyonu sonrasında o eşsiz akustiğin bozulması, Ayasofya Müzesi‘nin camiye dönüştürülmesi ya da bugün çevresi yüksek panellerle kapatılıp hem yasal, hem de kamuoyu denetimine kapatılan gizli saklı restorasyon sonucunda kötü sürprizlerle karşı karşıya kalabileceğimiz Selimiye Camii ve Külliyesi restorasyonunda yaşayıp gördüğümüz gibi…
İşte o nedenle ülkemizde, yaşadığımız kent ve kasabalarda yan yana, iç içe yaşadığımız bu kültürel ve doğal değerlerin korunması konusunda “son çare” olarak gördüğümüz UNESCO‘nun da, UNESCO Türkiye Ofisi‘nin de uyarılması konusunda bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyorum.
2021 yılında başlayıp 2025 yılında bitecek olan Selimiye Camii ve Külliyesi ve diğer kültürel değerlerin restorasyonları sonucunda, Süleymaniye Camii restorasyonunu yapan Gür İnşaat isimli aynı firmanın bize yeni bir kötü sürpriz yaşatmaması, bunu sağlamak amacıyla yasal yetkiye sahip olan proje müellifinin ve alan yönetimi üyelerinin restorasyon alanına girip yapması gereken denetimi gerçekleştirmesi; ayrıca, bu tür kültürel ve doğal değerlerin halk tarafından korunup sahiplenilmesi amacıyla kamuoyu denetimine açılması dileğiyle…
Yakın zamanda Halit Ziya Uşaklıgil‘in 40 Yıl isimli anı kitabını okurken tanıdığım İzmirli gazeteci ve şair. 1865 yılında İzmir‘de doğup 1905 yılında Adana‘da öldürülmüş. Kendisi bir şair, bürokrat, eğitimci, yayımcı, gazeteci ve her şeyden önce iflah olmaz bir Abdülhamit; daha doğrusu istibdat muhalifi. Abdülhamit karşıtı fikirleri ve yazıları nedeniyle birkaç kez soruşturma geçirip serbest kaldıktan sonra 1903 yılında yargılanıp kalebendliğe mahkum edilmiş ve cezasını çektiği Adana‘da intihar ettiği açıklanmış ve bu nedenle intihar iddiasını şüpheli bulan dönemin muhalif çevreleri Tevfik Nevzat‘ın cinayete kurban gittiği iddia etmişler. Bu nedenle Tevfik Nevzat‘ın Osmanlı basınında öldürülen ilk gazeteci olduğu söylenebilir.
1865 yılında İzmir‘in İkiçeşmelik semtinde doğan Tevfik Nevzat‘ın babası Kırım Savaşı gazisi Seferihisarlı Binbaşı Hasan Efendi, annesi Seferihisarlı Habibe Hanım’dır. İlk ve orta eğitimini İzmir‘de yapan Tevfik Nevzat, İzmir Rüştiyesi‘nden mezun oldu. Ayrıca İbn-i Melek Medresesi‘nde Yozgatlı Mustafa Keşfi Efendi‘den din, edebiyat, felsefe dersleri alarak Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi.
İzmir İdadîsi açıldıktan sonra 1887’den itibaren burada edebiyat ve hukuk derslerini vermiş, 1888 yılında birinci sınıf davavekili belgesini almış ve ömrünün sonuna kadar avukatlık yapmıştır. Fransız uyruğundaki Banelly isimli bir şahsın davasında başarılı olduğu için Fransız hükûmeti, 1900 yılında kendisine “Palme Academique” nişanını vermiş ve “Officer Academique” unvanını kazanmıştır. Yine aynı yıl İzmir‘in tanınmış ailelerinden birinin kızı olan ve Abdülkadir Geylani‘nin soyundan gelen Cemile Hanım‘la evlenmiş, Emine Menije (?-1973), Mutahhare ve Zübeyde Benal (1903-1990) isimlerinde üç kız çocuğunun babası olmuştur.
Tevfik Nevzat, 1930-1934 döneminde İzmir Belediye Meclisi üyesi, ardından ülkenin ilk kadın milletvekilleri arasında yer alıp 1935-1950 yılları arasında dört dönem İzmir milletvekili olarak TBMM‘nde görev yapan şair ve yazar ZübeydeBenal İştar Arıman‘ın babasıdır.
Tevfik Nevzat‘ın büyük kızı Menije Nevzat, Rahmi Öke ile evlenerek “Öke” soyadını almış ve bu evlilikten doğan oğulları Nevzat Öke, Uşşakizade Latife Hanım‘ın kız kardeşi olup, Latife‘nin Mustafa Kemal‘le evliliği sırasında Çankaya Köşkü‘nde sık sık kalan Vecihe Uşşaki İlmen‘in kızı Gülümser Öke ile evlenerek Uşşakizade ailesi ile akraba olmuştur.
Bu arada, Tevfik Nevzat‘ın büyük kızı Menije Nevzat Öke‘ye gelin olan Gülümser Öke‘yi, oğlu Mehmet Öke‘ye emlak vergisi konusundaki sorunlarının çözümüne yardımcı olduğum bir dönemde, Bebek Ayşe Sultan Korusu‘ndaki tarihi köşklerini ziyaret ettiğimde kapıyı açıp bizi içeri buyur eden beyaz saçlı yaşlı bir kadın olarak tanımış bir fani olarak mutluluk duyduğumu da ifade etmek isterim.
İzmir‘in İlk Türkçe gazetesi Hizmet‘i çıkaran ekip – Uşakizade Halit Ziya Bey, Sermürettip Şerif Efendi, Mektupçu Hayri Bey ve Tevfik Nevzat.
Tevfik Nevzat‘ın ilk şiirleri 1883’ten itibaren Ahmet Mithat‘ın Tercüman-ı Hakikat gazetesiyle Bıçakçızade Hakkı Bey‘in kurduğu İzmir gazetesinde yayımlandı.1881 yılında İzmir Vilayeti‘nde yazıcı olarak çalıştığı yıllarda Halit Ziya‘yla tanışması üzerine Avrupa edebiyatını incelemeye yöneldi. 1884’te Halit Ziya ve Bıçakçızade Hakkı Bey ile birlikte İzmir‘in ilk edebiyat dergisi olan ve ancak 10 sayı yayınlanabilen Nevruz dergisini kurdu.
İzmir İdadi Mektebi‘nde Osmanlıca dersleri veren Tevfik Nevzat, 13 Kasım 1886’da Halit Ziya ile birlikte Namık Kemal‘in düşünceleri doğrultusunda kurup daha sonrasında sık sık kapatılan ve takibata uğrayan Hizmet Gazetesi‘ni yayımlamaya başladı. Nevruz dergisi ile Hizmet gazetesinde yayımlanan şiirleriyle Fransızcadan yaptığı çevirileri, 1899’da Aheng-i Şebab adlı kitabında toplanmıştır. Bunlarda Abdülhak Hamid‘in Sahrave Makber adlı kitaplarında yer alan şiirlerinin etkisi çok belirgindir. Düşünce yapısı bakımından da Namık Kemal‘i hatırlatan düşünce ve kavramlarla karşılaşılır.
Halit Ziya‘nın İstanbul‘a gidişiyle birlikte Tevfik Nevzat‘ın çevresine İstanbul‘daki düşünce ve sanat çevreleri de katıldı. Bu kapsamda maarif nazırı Emrullah Efendi, Meşrutiyet‘in ilanında Paris‘e kaçmaya karar verince ona katıldı ve Jöntürklerle yakın ilişki içinde Cenevre‘de Hizmet gazetesini yayımlamaya başladı.
Padişahın kendisini ve arkadaşlarını affettiğini öğrenince İzmir‘e döndü. Sürekli denetim altında bulunmasına karşın 1896’da Ahenk gazetesini yayımladı. Aynı dönemde İzmir gazetesini yayımlayan Bıçakçızade Hakkı Efendi‘yle giriştiği tartışma nedeniyle dinsizlikle suçlandı ve Saray‘a ihbar edildi. Bunun üzerine 1897’de Tokadîzade Şekip, Abdülhalim Memduh, Taşlızade Ethem ve Mevlevi şeyhi Nuri gibi İzmir‘in tanınmış şair ve yazarlarıyla birlikte Bitlis‘e sürüldü.
Sekiz ay sonra İzmir‘e dönüşünde Ahenk‘in yayınını sürdürdü ve Servet-i Fünun hareketinden uzaklaşıp Türkçü düşünceye yöneldi. Tevfik Nevzat, gazetesini 1900-1902 yıllarında Türkçü Necib‘in İzmir‘de açtığı “Türkçe yazmak çığırı“nın yayın organı haline getirmiş, kendisinin ve Türkçü Necib‘in yazıları ve diğer gazetelerle yapılan tartışmalar bu yıllarda İzmir‘in düşünce hayatına büyük canlılık kazandırmıştır. Başka gazete ve dergiler tarafından da sürdürülen bu hareketin temel düşünceleri, daha sonra Ömer Seyfettin aracılığıyla Selanik‘teki “Yeni Lisan” hareketine taşınmıştır. Onun Hizmet ve Ahenk gazetelerindeki imzalı ve imzasız diğer makalelerinde bilim, teknoloji, eğitim, ilerleme gibi konular sık sık ele alınmış, “medeniyet” ve “terakki” kavramları sürekli vurgulanmıştır.
İhbarların ve sansürün yoğunlaştığı 1903 yılında tutuklanıp Şair Eşref‘le birlikte İstanbul‘a götürüldü. 1904’te yayımlanan Deccal adlı kitabında anlattığına göre 10 gün İzmir‘de karakolda tutulmuş, vapurla gönderildiği başkentte de hakim karşısına çıkmak için uzun süre ışıksız zindanda beklemesi gerekmişti. Eskişehirli tanımadığı bir kişi tarafından gönderilen ihbar doğrultusunda sorgulanıp Adana‘da üç yıl kalebentliğe mahkum edildi. 10 Aralık 1903’te Adana Cezaevi‘nin Mehterhane bölümüne, ardından Namık Kemal‘in de Kıbrıs sürgününden önce bir müddet yattığı Payas Kalesi‘ne gönderildi.
Payas Kalesi, Kaynak: Ali Saim Ülgen, SALT Araştırma Koleksiyonu
Ailesine yazdığı mektuplarda durumunun iyi olmadığını bildiriyordu. Ancak mücadelesini sürdürdüğü anlaşılmaktaydı. 22 Mayıs 1905’te ailesine çekilen telgrafta 41 yaşındaki Tevfik Nevzat‘ın kuyuya atlayarak intihar ettiği bildirildi. Bu acı olay, II. Meşrutiyet devri İzmir ve İstanbul basınında çok konuşulmuş, uzun süre “şehid-i hürriyet” olarak anılan yazarın Abdülhamid‘in emriyle öldürüldüğü ileri sürülmüştür.
Mezarı, kızı Benal Zübeyde İştar Arıman‘ın verdiği bilgiye göre önce kimsesizler mezarlığına konulmakla birlikte Meşrutiyet döneminde kendisine bir mezar yapılır ve üstüne de “Şehid-i Hürriyet İzmirli Tevfik Nevzad” yazılır. Mezarı daha sonra Adana Ziraat Mektebi müdürü olan büyük damadı Rahmi Öke tarafından Adana Asri Mezarlığı‘na taşınır. Bu mezar bugün Adana‘da olmakla birlikte o mezarın yerini öğrenip İzmir‘e getirmek ya da bu değerli sanatçı ve gazeteciyi her ölüm yıldönümünde mezarı başında anmak -ne yazık ki- ne biz İzmirlilerin ne de başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere İzmirGazeteciler Cemiyeti ile Gazeteciler Sendikasıİzmir Şubesi‘nin aklına gelmemektedir.
Tevfik Nevzat‘ın kızı şair, yazar ve siyasetçi Benal Zübeyde İştar Arıman
İbnülemin Mahmut Kemal İnal, “Son Asrın Türk Şairleri” adlı kitabında, İzmir‘den kendisine iletilen bilgiye göre, Tevfik Nevzat‘ın kalebentliğe mahkum edilip kürek cezasına tabi tutulduğunu, tahliyesinden üç ay önce Adana Hapishanesi‘nde öldürülüp intihar süsü verildiğini yazdı.
Bezmi Nusret Kaygusuz ise “Bir Roman Gibi” başlıklı anılarında Adana valisi Bahri Paşa‘nın saraydan aldığı emir doğrultusunda Tevfik Nevzat‘ın gardiyanlar tarafından oda kapısına asıldığını, daha sonra ölümüne intihar süsü verildiğini belirtti.
Arkadaşı Halit Ziya Uşaklıgil de anılarında yaşama direncini ve sevincini hiçbir koşulda kaybetmeyen Tevfik Nevzat‘ın cesedinin kuyuda bulunması senaryosuna inanmadığını belirtir: “Bedensel gücü bitip tükenip sona erdikten sonra ruhsal gücü de tükenmiş de bu sonuç o yüzden mi meydana gelmişti? Yoksa ruhsal gücünün bir türlü öldürülemeyeceği kanısında varılarak, sonunda onu bir kuyu dibinde söndürmek mi istemişlerdi?”
Adana Halkevi tarafından yayınlanan Görüşler dergisinin 1937 yılı Mayıs ayına ait 2. sayısında “Şair Tevfik Nevzatın Mezarı” başlıklı haber aynen şu şekildedir:
Tevfik Nevzat‘ın 1937’den bu yana unutulmuş mezarını bularak geçmişteki ve günümüzdeki istibdat yönetimlerine karşı çıkıp hem onun hem kendimiz adına itiraz etmek amacıyla, 20 Kasım 2023 günü telefonla arayarak kendisine bilgi verdiğim Çukurova Gazeteciler Cemiyeti başkanı sayın Cafer Esendemir‘e ve Adana Büyükşehir Belediyesi basın danışmanı sayın Utku Sağılır‘a, Adana Karşıyaka Mezarlığı‘nda olduğu söylenen mezarı bularak mezarın bugünkü durumunu gösteren fotoğrafları bizlerle paylaşması ricasında bulundum. O nedenle, önümüzdeki günlerde o fotoğrafları temin ettiğimizde istibdat idaresine karşı çıkan İzmirliler ve gazeteciler olarak hem İzmir Gazeteciler Cemiyeti‘nden, hem de Çukurova Gazeteciler Cemiyeti‘nden bu büyük özgürlük mücadelecisine sahip çıkıp unutmamaları için talepte bulunacağız.
Yararlanılan kaynaklar
1) Aldırmaz, Y., “19. Yüzyıldan 20. Yüzyılın Başlarına İzmir’de Yayınlanan Gazeteler: Envanter Çalışması“, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, sh.1-13.
2) Asan, N., “Anılardan Hareketle İzmir’de 20. Yüzyıl Edebiyat Hayatı“, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2012 Güz (17), sh.31-43.
3) Duroğlu, S., Türkiye’de İlk Kadın Milletvekilleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2007 İzmir.
4) Hanioğlu, Ş., Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti ve Jön Türklük, 2. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, Ocak, 1989.
5) Huyugüzel, Ö. F., “Tevfik Nevzat“.İzmir Fikir ve Sanat Adamları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2000, 73-80.
6) İnan, R. “Tevfik Nevzat ve Ölümü Üzerine Bir Okuma“, International Journal of Language Academy, Volume 4/1 Spring 2016, p.134-142.
7) Kağnıcı, R. M., Türkiye’nin İlk Kadın Milletvekillerinden Benal Nevzat Arıman’ın Siyasi, Kültürel ve Toplumsal Faaliyetleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2019, İzmir.
8) Mehmetefendioğlu, A., Gürel, C. N., “Kızı Benal Nevzat’ın Kaleminden İlk Jön Türklerden “Şehid-i Hürriyet” Tevfik Nevzat Bey“, Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı 224, Ağustos 2012, sh.62-70.
10) Somar, Z.,Bir Adamın ve Bir Şehrin Tarihi: Tevfik Nevzat, İzmir’in ilk Fikir-Hürriyet Kurbanı, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Kent Kitaplığı Dizisi: 21, Eylül 2001.
11) Somar, Z., Yakın Çağların Fikir ve Edebiyat Tarihimizde İzmir, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, 2001, İzmir.
12) Şahin, İ., İzmirli Bir Şair: Tevfik Nevzat, İzmir: Akademi Kitabevi, 1993.
13) Şahin, İ., “Tevfik Nevzat’ın Hayatı“, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2/1999, Sh. 95-118.
14) Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Cilt II, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mayıs 2008.
Ek 1-Tevfik Nevzat yazdığı şiirlerde Arapça ve Farsçanın etkisiyle ağdalı bir dil kullanmakla birlikte, daha yalın bir dille yazıp 2 Temmuz 1887 tarihli Hizmet gazetesinde yayınladığı “Sevmem” isimli şiirini günümüz Türkçesine çevirmeye çalıştım.
SEVMEM
Yalan yere o kadar şan ü şöhreti sevmem
Yalan yere o kadar şan ve şöhreti sevmem
Ben ehli olmadığım nâiliyeti sevmem
Ben uzmanı olmadığım bir sonucu sevmem
Meziyyet olmalıdır, boş zarafeti sevmem
Üstünlük olmalıdır, boş inceliği sevmem
Ben adem oğluyum, öyle rezâleti sevmem
Ben insanoğluyum, öyle rezaleti sevmem
Nedir bu velveleler ey gürûh-hiçâhiç
Nedir bu patırtı gürültüler ey boş, değersiz insanlar
Elemli kalbimi zinhar etmeyin tehyiç
Acı dolu kalbimi sakın heyecanlandırmayın
Sizi süyûf-ı hakaretle eylerim tetvic
Sizi hakaretlerin kılıcı ile taçlandırırım
Sunuf-ı aczeye gerçi savleti sevmem
Güçsüzlere saldırıyı sevmem
Medar-ı nazm-ı cihandır adaleti severim
Cihanın övüncü adaleti severim
Aman ne hiss-i lâtiftir saadeti severim
Aman ne güzel bir histir, saadeti severim
Güzelleri o nücûm-ı letâfeti severim
Güzelleri o güzelliğin yıldızlarını severim
Fakat mezara da girsem hıyâneti sevmem
Fakat mezara da girsem hıyaneti sevmem
Vatan muhabbetidir bence en büyük haslet
Vatan sevgisidir bence en büyük insani değer
Anınla hasıl olur itilâ-yı cemiyet
Onunla oluşur toplumun yükselişi
O yolda parlayacak nücûm-ı tâli-i millet
O yolda parlayacak milletin talihi
Buna muarız olan bir cemiyeti sevmem
Buna karşı çıkan bir toplumu sevmem
Ridâ-yı şana girip parlamıştı bir ikbal
Şanın örtüsüne girip parlamıştı bir gelecek
Fakat cehâleti etti karin-i izmihlâl
Fakat cehaletini yok etti
Görünmemiş edebiyat içinde böyle zevâl
Görünmemiş edebiyat içinde böyle yok oluş
Bu şanı, sonra da böyle hakareti sevmem
Bu şanı, sonra da böyle hakareti sevmem
Hizmet, n. 65, 20 Haziran 303 (2 Temmuz 1887)
Ek 2- Ardından da isterseniz, Tevfik Nevzat Bey‘in güftesini yazıp Suat İsmail Gürkan tarafından bestelenen Hüseyni makamındaki “Gel toplayalım inciler aşkın denizinde” isimli şarkıyı Necmi Rıza Ahıskan’ın sesinden dinleyelim:
Ek 3- İzmir‘in Yunanlılar tarafından işgali sırasında hayatını kaybeden şehit gazeteci Hasan Tahsin‘in heykelinin yapılmasıyla sonuçlanan İzmir ve ülke çapında büyük bir heyecan uyandıran kampanyaların sürdüğü 1972 yılında, İzmir kent tarihi açısından ilk şehit gazetecinin babası olduğu düşüncesini gündeme getirmek isteyen Benal Zübeyde İştar Arıman‘ın 27 Ekim 1972 tarihinde İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sabri Süphandağlı‘ya gönderip sonuç alamadığı uzun dilekçeyi hem Tevfik Nevzat‘ın yaşamını daha iyi tanıtıp tarihe not düşmek, hem de İzmir Gazeteciler Cemiyeti‘ne görevini yeniden hatırlatmak amacıyla paylaşmak istiyorum:
Ek 4- Benal Zübeyde İştar Arıman‘ın 27 Ekim 1972 tarihinde İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sabri Süphandağlı‘ya gönderip sonuç alamadığı uzun dilekçede, babası Tevfik Nevzat‘ın, İzmir‘in Güzelyalı semtinde yaptırmağa başladığı ve hatta arkadaşı Şair Eşref‘ın bu villanın yapımı için çabalayan Tevfik Nevzat için kaleme aldığı hiciv dolu dörtlüklerden söz edip “o vakte kadar İzmirde görülmemiş tarzda modern, parkeli hatta içinde şarap muhafazasına mahsus bir kavı bulunan güzel villa” olarak tanımladığı villa ya da köşkün günümüze kadar gelip gelmediğinin; şayet, gelmişse nerede ve ne şekilde olduğunun da bu konuda gönüllü araştırmalar yapan, o semti iyi bilen yerel tarih araştırmacılarının ilgileneceği bir konu olduğunu düşünüyor ve böylesi bir araştırma sonuçlarının kamuoyu ile paylaşılmasını diliyorum…
İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ona bağlı İzmir Elektrik, Su, Havagazı, Otobüs ve Troleybüs Genel Müdürlüğü… Kısa adıyla ESHOT…
ESHOT, 4483 sayılı İzmir Tramvay ve Elektrik Türk Anonim Şirketi İmtiyazıyla Tesisatının Satın Alınmasına Dair Mukavelenin Tasdiki ve Bu Müessesenin İşletilmesi Hakkında Kanun’un 5. maddesi uyarınca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olmak üzere kurulan mülhak bütçeli bir kamu idaresi olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisinde 5216 Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile diğer mevzuatın verdiği haklar ve yüklediği görevler çerçevesinde lastik tekerlekli toplu taşımacılık hizmetini yapmakla görevli bir kurum…
İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde toplu ulaşım hizmetlerini yapmakla görevli olan bu kurumun 2019-2023 hizmet dönemindeki yıllık bütçeleri, yıl içinde alınan ek bütçelerle birlikte 2019’da 1.153.820.000.-TL , 2020’de 1.472.576.000.- TL, 2021’de 2.037.146.000.- TL, 2022’de 3.108.225.778,34 TL ve 2023’de 5.321.000.000.- TL. düzeyine yükselmiş, çalıştırdığı personel sayısı ise, ESHOT 2023 Mali Yılı Performans Programı‘na göre 316’sı memur, 99’u sözleşmeli personel, 4.271’i şirket (İZELMAN 3.872 kişi, İZENERJİ 399 kişi) olmak üzere toplam 4.686 kişiye ulaşmış durumda.
ESHOT‘a ait lastik tekerlekli toplu ulaşım araçlarıyla diğer hizmet araçları sayısının 2013-2023 dönemindeki gelişim ve dağılımı ile toplu ulaşım aracı başına düşen nüfusu aşağıdaki tablo ve grafikte görebiliriz:
2019-2022 hizmet döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi kurum ve şirketlerinin lastik tekerlekli ve raylı sistemle denizyolu üzerinden taşıdığı yolcu sayılarını ise bir diğer tabloda görebiliriz:
Bu tablo ve grafiklerde yer alan verilerin değerlendirilmesinden de anlaşılacağı üzere, ESHOT‘un sahip olduğu lastik tekerlekli ulaşım araçlarının sayısında ve yıllar itibariyle araç başına düşen yolcu ortalamalarında, aradan geçen 10 yılda kayda değer bir artış ya da iyileşme olmamış; sadece, 2020 yılında yapılan büyük alımla sahip olunan filonun gençleşmesi sağlanmıştır.
Ayrıca 2020-2021 döneminde yaşanan COVİD 19 salgını nedeniyle taşınan yolcu sayısında belirgin bir düşüş yaşanmakla birlikte; 2022 yılında 2019 düzeyinin -az da olsa- aşıldığı görülmektedir. Ancak burada dikkatimizi çeken diğer önemli bir gelişme, lastik tekerlekli ulaşım sisteminin toplu ulaşımdaki payının % 2 oranında artarken raylı sistemle denizyolu taşımacılığında 2019 yılına göre geriye düşen bir gelişmenin yaşanmasıdır.
Gazete haberleri: “İzmir’de elektrikli otobüs alev alev yandı.“, 28.06.2021
ESHOT ve İzmir’deki toplu ulaşım sistemi ile ilgili bu genel bilgilerden sonra gelelim bugünkü yazımızın konusuna; yani çevreci olduğu söylenen elektrikli otobüsler konusuna…
2016 yılından bu yana yazdıklarımı titizlikle takip eden arkadaşlarımın hatırlayacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Ankara‘da üretim yapan Bozankaya Grubu‘na ait TCV Otomotiv Makine San. ve Tic. A.Ş.‘den 8,8 Milyon Euro bedelle 20 adet elektrikli otobüs aldığı günlerde, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi‘nin düzenlediği “İzmir Bölgesi Enerji Forumu“nda, ESHOT yetkilisi Hakan Üzkat‘ın yaptığı sunum üzerine, 11 Nisan 2017 tarihinde yayınlanan “Her yeni, ilk ve güzel olan şey iyi ve yararlı mıdır?” başlıklı yazımda, alımı yapılan elektrikli otobüslerle ilgili kaygılarımı anlatarak bu konuda daha titiz ve dikkatli olunması gerektiğini ifade etmeye çalışmıştım. (1)
Çünkü o tarihlerde elektrikli otobüsler çevre kirliliğini çözecek iyi bir formül olarak kabul ediliyor ve bu nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı ESHOT Genel Müdürlüğü‘ne ait faaliyet raporlarında, “mevcutta 20 adet olan elektrikli otobüs sayısının 2024 yılına kadar toplam 400 adete çıkarılması amaçlanmaktadır” deniliyordu. Nitekim ESHOT‘un 2019-2023 döneminde neleri hedeflediğini gösteren performans programlarına baktığımızda, 2019 yılı için 20.160.00.-TL. harcama karşılığında 28 adet otobüs, 2020 yılı için 142.800.000.-TL harcama karşılığında 100 adet, 2021 yılı için 457.716.000.-TL harcama karşılığında 464 adet, 2022 yılı için 108.380.000.-TL harcama karşılığında 133 adet, 2023 yılı için 201.373.000.-TL harcama karşılığında 158 adet olmak üzere 930.429.000.-TL’lık toplam harcama karşılığında toplam 883 adet “elektrikli otobüs” ya da “çevreci otobüs” alınması ve bu otobüslerin şarj edeceği tesislerin acilen yapılması hedeflendiği halde; izleyen yıllarda hem de 2017 yılında alınan 20 adet elektrikli otobüsün sayısında bir artış olmamış, hem de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 5 Mart 2019’da Hürriyet gazetesinden Ertuğrul Özkök‘e verdiği röportajda dile getirdiği “Benim çok büyük bir rüyam var. Bu rüya Koç Holding’in genel merkezini İzmir’e taşıtmak. Tabii Koç Holding bir sembol, Eczacıbaşı zaten İzmirliydi İzmir’e dönecek. Vodafone, Turkcell, Sabancı, aklınıza ne gelirse o şirketlerin yönetim merkezlerini İzmir’e taşıtacak bir şehir hayal ediyorum ben. Bu öyle bir ütopya falan değil. Bu olay 20’nci yüzyılın başında Amerika’da olmuş. Birçok şirket yönetim merkezlerini New York’tan başka şehirlere taşımış. Starbucks’ın, Boeing’in, Coca-Cola’nın merkezleri New York dışındaysa, Türkiye’nin büyük şirketlerininki neden İzmir’de olmasın?” söylemini doğrularcasına, sözünü ettiği holdinglerin merkezi İzmir‘e gelmemiş olsa bile Koç Holding‘e bağlı Otokar şirketi tarafından “çevreci” etiketiyle üretilen mazotlu otobüslerin İzmir‘e getirilmesine ağırlık verilmeye başlanmış, alınacağı söylenen toplam 400 adet elektrikli otobüsün yerine konulan 364 mazotlu otobüs kentin meydanlarına dizilerek gövde gösterileri yapılmaya başlanmıştı. (2)
2020 yılında yapılan büyük bir ihale ile 102 solo ve 164 körüklü otobüsle 10 adet midibüs alınmış, başlangıçta hedeflenen sayıya ulaşılamamıştır. Böylelikle, 2019-2023 hizmet döneminde alımı hedeflenen 883 otobüsle alınan 266 otobüs arasındaki 617 adet otobüsün bedeli, İzmir halkına verdiği sözü tutmayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer adına borç yazılmıştır. (3)
İzmir Büyükşehir Belediyesi bir yandan kendisine ait İzmir Açık Veri Portalinde (www.acikveri.bizizmir.com) İzmir Elektrikli Otobüs Projesinin Ürettiği Çevresel Değerler adı altında halen kullanılmakta olan 20 elektrikli otobüse ait toplum yolcu sayısını, kullanımı engellenen akaryakıt miktarını, salımı engellenen CO2 miktarını ve tüm bu salımı filtreleyebilmek için gerekli ağaç sayısını hesaplamakla birlikte 2017 yılında alınan 20 otobüsün sayısı, aradan geçen 5 yıl içinde bırakın 400’ü, 21’i bile bulmamıştır. (4)
Hele ki, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 7 Ağustos 2023 tarihli gazetelere yansıyan “100 elektrikli otobüs daha alacağız” vaadini okuduktan sonra 2019 yılından bu yana devamlı bizlere vaat edilen bu sözün ne zaman hayata geçeceğini ve aradan geçen süre içinde elektrikli otobüslerin neden ve nasıl mazotlu otobüslere dönüştürüldüğünü, Koç Holding‘in merkezi yerine otobüslerinin neden İzmir‘e getirildiğini merak edip duracağız. (5)
Sahi, 2017 yılında alınan 20 elektrik otobüsün sayısı aradan geçen 6 yıl içinde 100’e ya da söz verildiği gibi neden 400’e çıkarılmadı ve onun yerine 2020/235085 numaralı açık ihale sonucunda satın alınan 204 solo, 164 körüklü otobüsün % 20 iş artışlı bedeli olan 571.345.351.-TL’nın ödendiği Koç Holding‘in şirketi OtokarOtomotiv ve Savunma Sanayi Anonim Şirketi tarafından üretilen mazotlu otobüsleri niye tercih edildi?
Hele ki, 2021 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 3’ü CHP‘den, 1’i de AKP‘den seçilen 4 kişilik denetim komisyonunun AKP‘li üyesi olan Fikret Mısırlı‘nın, ESHOT ve İZSU denetimlerini yaparken CHP‘li eski bir belediye başkanı ile başkan yardımcısının yetki belgesi olmayan OTOKAR bayii üzerinden hem OTOKAR‘a, hem de BMC‘ye ait oto yedek parçalarıyla 10 numara madeni yağ satıldığını gördüğünde yazdığı rapordan bunu yapanların isimlerinin çıkarılması ya da isimlerinin İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘ndeki görüşmede okunmaması için kendisine CHP üzerinden nasıl baskı yapıldığını, partisi üzerinden de nasıl rüşvet teklif edildiğini, İzmir Valiliği ile İçişleri Bakanlığı‘na yaptığı şikayetlerin nasıl sonuçsuz kaldığını anlattığı videoyu izleyip bu haberin yazıldığı Ege Postası gazetesini okuduğumuzda, bu kapının nasıl yağlı bir kapı olduğunu daha fazla anlamaya başlarız… (6)
Elektrikli otobüsler yerine fosil yakıt yakan otobüslerin neden tercih edildiğini bir bilen ve bütün bunlara itiraz edecek biri varsa, lütfen bir adım öne çıksın….