İzmir’in yeni pazarlanma stratejileri: “İşte bu yüzden İzmir”

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi bir süredir “İzmir’e Doyamazsın” başlığı ile yürüttüğü tanıtım kampanyasıyla eş zamanlı olarak, “İşte bu yüzden İzmir” başlığıyla yeni bir tanıtım kampanyası düzenliyor.

İzmir Turizm ve Tanıtma Vakfı’nın (İZTAV), İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle geçtiğimiz yılın ikinci yarısında uyguladığı “İzmir’e Doyamazsın” kampanyasına ek olarak hazırladığı “İşte bu yüzden İzmir” başlıklı bu yeni kampanya, kentin güzelliklerini, tarihini, lezzetlerini ve yüksek yaşam kalitesini öne çıkarmayı ve ulusal TV’ler, radyolar, gazeteler, dergiler, internet siteleri, sosyal medya ve outdoor uygulamalarıyla tüm ülkeye ulaşmayı hedefliyor.

Doğan Medya Grubu’na bağlı Hürriyet ve Posta gazeteleriyle Milliyet gazeetesinin verdiği bilgilere göre “İzmir’e Doyamazsın” kampanyası ile eşzamanlı olarak yürütülen “İşte bu yüzden İzmir” başlıklı kampanya, ülkenin önde gelen gazeteci, yazar ve sanatçılarının gözünden İzmir’in güzelliklerinin yansıtıyor ve şimdiden sosyal medya hesaplarının yanında İstanbul, Ankara ve Bursa’daki bilboardları süslemeye başladı.

s28705

Kampanyada, kentin birbirinden güzel görselleri eşliğinde Uğur Dündar, Ayşe Arman, Melih Aşık, Fatih Altaylı, Yılmaz Özdil, Barçın Yinanç, Cengiz Semercioğlu, Deniz Zeyrek, Erdal Sağlam, Fikret Bila, Hikmet Çetinkaya, Jale Özgentürk, Mehmet Arslan, Mehmet Coşkundeniz, Murat Yetkin, Sefer Levent, Uğur Gürses, Yalçın Bayer ve Yazgülü Aldoğan gibi tanınmış gazeteci ve yazarların yanı sıra Kenan Doğulu, Behzat Uygur, Emre Aydın, Fatih Erkoç, Kerem Görsev, Leman Sam, Linet, Melek Baykal, Metin Uca, Onur Akın ve Özdemir Erdoğan gibi sanatçıların da İzmir’i anlatan cümlelerine yer veriliyor.

Neden İzmir?

Kampanyada hiçbir bedel almadan gönüllü olarak yer aldığı söylenen sanatçı ve gazetecilerin İzmir ile ilgili duygu ve düşünceleri ise şöyle ifade edilmiş:

Ayşe Arman (Gazeteci, Yazar) : “Yaşasın İzmir! Sen çok yaşa İzmir! Allah hepimize İzmir gibi bir şehirde yaşamayı nasip etsin. Buram buram özgürlük ve modernite kokan bir şehir.”

Yılmaz Özdil (Gazeteci, Yazar): “Bu şehir, bir büyük felaketten Anka kuşu gibi yeniden dirilişin sembolüdür. Bu yüzden biz asla umutsuz olmayız. Umutsuz olan herkese İzmir’e bakmasını öneririm.”

Murat Yetkin (Gazeteci, Yazar): “İzmir’e gelen, üç gün sonra ‘İzmirliyim demeye başlıyor. İzmir’in her zorluğa karşı yıkılmayıp ayakta kalmasını sağlayan, bu dayanışma ruhu oldu.”

Fatih Erkoç (Besteci, söz yazarı, ses sanatçısı): “İzmir’in kültürüne bayılıyorum. İzmir dinleyicisi, Türkiye’deki en iyi dinleyici. İzmir, iyi ki varsın, iyi ki konserlerimizi veriyoruz, iyi ki kültür şehrisin..”

Leman Sam (Ses sanatçısı): “İstanbul’da nefessiz kaldığımda, ocağına koştuğumda bana taze bir nefes olduğu için İzmir…”

Kenan Doğulu (Besteci, söz yazarı, ses sanatçısı): “Ruhuma her zaman sakin bir liman ve ilham kaynağı oldu. Vizyon sahibi insanlarıyla, sanata ve sanatçıya ayırdığı yerle beni kendine aşık etti.”

Özdemir Erdoğan (Besteci, söz yazarı, ses sanatçısı): “İzmir, çeşitli kültürlerin kendine mahsus bir atmosferde yoğrulup yeniden doğduğu eşsiz bir şehirdir. Bu kenti yönetenlere teşekkür borçluyuz.”

Kerem Görsev (Besteci, piyanist): “Her İzmir konserine gelirken kalbim kıpır kıpır hareketlenir. Hem İzmir’i çok sevdiğim için hem de müziğin kutsal mabedi AASSM’de çalacağım için.”

Uğur Dündar (Gazeteci, Yazar): “İzmir; sokaklarında güler yüzlü insanlarla karşılaştığınız, birbirini tanımayanların gülerek selam verdiği, aydınlık, demokrat ve cumhuriyetin öyküsünde çok anlamlı bir yeri olan güzelim kent…”

Emre Aydın (Besteci, söz yazarı, ses sanatçısı): “Ne zaman gitsem kendimi evimde hissettiğim için, bana öğrencilik yıllarımı hatırlattığı için, işimle ilgili bir sürü şey öğrettiği için İzmir…”

Fikret Bila (Gazeteci, Yazar): “İzmir geleceğe dönük değerlerle yaşayan bir kent. Bu konuda bir değerlendirme yapılsa birinciliği İzmir’e vermek gerekir.”

Hikmet Çetinkaya (Yazar): “İzmir bir sevdadır; İzmir çiçeklenmiş bir hayat…”

Fatih Altaylı (Gazeteci, Yazar): “İzmir Homeros’tur… İzmir Amazon’dur… İzmir Hasan Tahsin’dir… İzmir Kubilay’dır… İzmir Zübeyde Hanım’dır… İzmir demokrasidir… İzmir eşitliktir… İzmir her taşında özgürlüktür… İzmir modernliktir… İzmir güzeldir, güzel İzmir’dir…”

Onur Akın (Ses sanatçısı): “Türkiye’nin en çağdaş, modern, uygar ve aydınlık kenti İzmir… İzmirli olmak, İzmir’de olmak bir ayrıcalık… İzmir’i çok seviyorum.”

Melih Aşık (Gazeteci, Yazar): “Rüzgarında özgürlük… Güneşinde kalpleri ısıtan dostluk… Gökyüzünde sonsuz aydınlık… Taşlarında uygarlık… Sanki bir rüya şehir…”

Behzat Uygur (Tiyatro sanatçısı): “Sevdiğim bir arkadaşımı özler gibi özlüyorum İzmir’i. Gelir gelmez ‘Oh be’ diyorum.”

Erdal Sağlam (Gazeteci, Yazar): “İzmir’in hem uluslararası rating kuruluşlarından hem de halktan aldığı puanları çok yüksek. Güçlü bir yerel yönetim olabilme koşulunun ‘güçlü bir finans yapısı’ olduğunun bilincindeler. Yüksek rating puanını şehirlere boşuna vermiyorlar.”

Barçın Yinanç (Gazeteci, Yazar): “İzmir özgürlüğü ile övünen bir şehir. Gidin İzmir’e. Pek çok şeyi beğeneceksiniz. Beğenmeyeceğiniz şeyler de olabilir elbet. O zaman eleştiri özgürlüğünüzü kullanın. Kullanın ki İzmirli bir kez daha gurur duysun özgürlüğüyle.”

izmir-buyuksehir-belediyesinin-kent-turizminin-gelistirilmesi-003

Cengiz Semercioğlu (Gazeteci, Yazar): “İzmir’e gidince özgürlüğün bir şehri nasıl güzelleştirdiğini ne kadar önemli olduğunu iliklerine kadar hissedersin . İzmir böyledir işte; gitsen dönemezsin. Gitmesen özlersin.”

Deniz Zeyrek (Gazeteci, Yazar): “İzmir’de yaşayanların kültürü, Türkiye genelinden farklı. Karamsar değiller, yaşamayı seviyorlar. Açık görüşlüler; kısıtlamaya gelmiyorlar. İtirazları varsa söylüyorlar. Farklı kültürleri birlikte yaşatıyorlar.”

Jale Özgentürk (Gazeteci, Yazar): “Büyük bir şansı var İzmir’in. Rantı değil, yaşam kalitesini odak alan bir yerel yönetim.”

Linet (Ses sanatçısı): “Sevmenin, aşık olmanın ayıp sayılmadığı ve her yaştan çifti her an el ele, göz göze görebildiğimiz bir yer, İzmir…”

Mehmet Arslan (Spor Yazarı): “İzmir’deyim. Özgürlükler şehrinde. Bir şehir özgürse korkun ondan. O özgürlük sizi tutsak eder, aşık eder, kendine bağlar. Kopamazsınız. Benim bundan böyle bir parçamın hep İzmir’de kalacağı gibi…”

Mehmet Coşkundeniz (İnternet Yayın Yönetmeni): “Bana aşkı anlatan, aşkı yaşatan şehir… Bir kez gelsen bu şehre ya İzmir’e aşık olursun ya da bir İzmirliye…”

Melek Baykal (Tiyatro sanatçısı): “İzmir, seni seviyorum ve İzmir, seninle gurur duyuyorum. Yaşasın İzmir!”

Metin Uca (Yazar, TV programcısı): “İstanbul üstüme gelince nefes alamaz hale dönüşünce sığındığım sensin, benim İzmir’im! İyi ki varsın. Seni özlemle öpüyorum, her zaman kollarına geliyorum.”

Sefer Levent (Gazeteci, Yazar): “Fuar İzmir’e mutlaka uğrayın. Ekonomik kalkınmadan, üretimden büyümeden bahsediyorsak, böyle önemli projeler sayesinde olacak.”

Uğur Gürses (Ekonomist, Yazar): “İzmir hem etrafındaki kentleri hem de yurdun dört bir yanından umutla göç eden insanları aydınlatıyor; iyi ve özgür bir yaşam arayışına.”

Yalçın Bayer (Gazeteci, Yazar): “Türkiye’nin yükselen odak kenti İzmir. İzmir’e doğru bir sosyolojik göç var. İki büyük kentte kendilerini kuşatılmış hisseden aileler, çocuklarının özgür bir şekilde yetiştirilmesini istiyor.”

Yazgülü Aldoğan (Gazeteci, Yazar): “Özgürlük kokar imbatı; hoşgörülüdür, rahattır insanı; işvelidir, güzeldir kadını! Yaşamayı sever, yaşamın kıymetini bilir, biat etmez, boyun eğmez, kısrak gibidir: Delidir, doludur, gemlenemez!”

***

Şimdi gelelim bu kampanyanın adı, amacı, hedef kitlesi, kampanya yüzleri, bu yüzlerin ve mensubu oldukları kurumların toplumsal itibarları ve söyledikleri ile ilgili sorulara…

yeni-kent-merkezi-ucacak_4072_dhaphoto2

1.İzmir’e doyamazsın” ve “İşte bu yüzden İzmir” başlıklı tanıtım kampanyalarının amacı nedir; kente gelen yerli turistleri mi yoksa yabancı turistleri mi arttırmayı amaçlamaktadır?

2. Uygulanmakta olan bu kampanyaların kente gelen yerli ve yabancı turistlerin sayısı ve niteliği üzerindeki etkisi, şu ana kadar ne olmuştur ve hedeflenen nicel ve nitel sayılar nedir?

3. Her iki kampanyanın temel amacı, turizm olarak ifade edilmekle birlikte; gözlerden saklanan gerçek amacı, Ankara ve İstanbul merkezli inşaat firmalarının yapmakta olduğu yüzlerce gökdelen, lüks konut ve rezidansla kentin kırsalındaki arsa ve arazilere İstanbul ve Ankara’dan yeni müşteriler bulmayı hedefleyen nitelikli bir toplumsal göçü örgütlemek midir?

4. Ulusal medya kurumlarının ve bu kurumlara bağlı gazeteci ve televizyonların toplumsal itibarları bu kadar düşük düzeydeyken Doğan Medya Grubu gibi kurumlardan ve bu kurumların mensuplarının söylediklerinden medet ummak ne anlama gelmektedir? Toplumsal itibar ölçeğinde yıpranmış, yorulmuş bu kurum ve yüzlerin İzmir’in tanıtımında gerçekten olumlu bir etkilerinin olacağına inanılmakta mıdır?

5. Tümü İstanbul’da yaşayan bu gazeteci ve sanatçıların abartılı sözcüklerle ifade edilen İzmir sevgileri hakkında İzmir halkı, İzmir’de yaşayanlar ne düşünmektedir?

Bu sorulara yetkililerce verilecek doğru ve samimi yanıtlar, gerçekleştirdikleri bu tanıtım kampanyaları ile ne yapılmak istendiğini açık bir şekilde ortaya koyacaktır.

İzmir kayıkları…

Ali Rıza Avcan

Bugün 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı…

Bugün, denizlerine, boğazlarına ve limanlarına bile hakim olamayan çökmüş bir imparatorluğun ardından, bu alanlardaki egemenliğini 1 Temmuz 1926 tarihinde kabul ettiği Kabotaj Kanunu ile dosta düşmana duyuran Cumhuriyet’in önemli bir bayramını kutluyoruz.

İzmir Kayıkları 003

Aradan geçen 91 yıl içinde yürürlüğe giren kanunlar, kabul edilen uluslararası sözleşmeler ve pratikteki uygulamalarla bu kanunun getirdiği egemenlik hakkı yer yer delinip zedelenmiş olmakla birlikte Türkiye’nin kendi deniz ve limanları üzerindeki egemenliği fikri esas olmuş ve bu durumun önemi her geçen gün daha fazla anlaşılır hale gelmiştir.

Aslında bir ülkenin denizler ve limanlar üzerindeki egemenliğini kurmak ve sürdürmek asıl olarak o ülkenin ve halkının denizle, daha doğrusu suyla kurduğu iyi ilişkilerle mümkündür. 

Suyu sevmeyen, suyu aynen kara toprağa yaptığı güzellemelerdeki gibi sadık yâri olarak görmeyen, açıkçası sudan korkup kaçan bir halkın suyun bulunduğu yerlerde egemen olması, oraları koruyup kollaması mümkün olmayacaktır.

O nedenle su ve akarsular üzerinde ya da kıyısında yaptıkları spor, ulaşım, konaklama, yeme içme, tatil, üretim ve eğlence etkinlikleriyle öne çıkmayan birey ve kentlerin, sudan, denizlerden ve akarsulardan elde ettikleriyle yaşamlarını zenginleştirmeleri mümkün olmayacaktır.

İzmir Kayıkları 002

Kısacası deniz ve akarsuların kullanımından kaynaklanan bir kültüre sahip olmadığımız sürece sular üzerinde bir etkimiz, egemenliğimiz de olmayacaktır.

İşte o nedenle yaşadığımız kent güzel bir körfezin etrafında kurulmuş olmakla birlikte, kentin merkezine kadar girmiş olan o suyu kullanarak eğlenmeyi, gezmeyi, bir yerlere gitmeyi, ondan yeterince yararlanmayı ve suyu yaşamımıza sokmayı beceremiyoruz.

Körfez içindeki vapur seferlerimiz o nedenle her geçen yıl azalıyor, deniz yoluyla bir yerlere gidenlerin sayısı artan kent nüfusuna oranla her yıl azalıyor, dere, çay ve nehirlerimize kanalizasyon muamelesi yaparak onları yüksek beton duvarlar içine alıyor, üstlerini kapatarak onları adeta unutmaya başlıyor, suyu büyük köprü ve tünellerle aşmaya çalışıyor, sahillerimizdeki kumsalların yerine taş döşeli sedler oluşturarak insanlarımızı sudan uzaklaştırmaya çalışıyoruz.

İzmir Kayıkları Tabelası 01

Ayrıca 2005 yılında, bu kentin kendi özgün tasarımı olarak hatırlanan tarihi İzmir Kayıkları sevgili dostum Gemi Mühendisleri Odası İzmir Şube eski başkanı Yrd. Doç. Dr. Emrah Erginer’in de içinde olduğu 360 Derece Araştırma Grubu sayesinde tekrar canlandırılmış ve 12 adet İzmir Kayığı yapılmış olmakla birlikte bugün o proje kapsamında imal edilen kayıklar İnciraltı’ndaki İzmir Kayıkları Tesisi’nde çürümek için sıraya girmiş durumdalar…

Evet, bir kent halkı olarak sudan korkuyor, sudan kaçıyor ve geçmişimizde suyla ilgili ne varsa hepsini birer birer bırakmaya ve unutmaya başlıyoruz…

Suyu sadece enerji üretilen, üstünden köprülerle geçilen ya da sadece yaz aylarında İzmir çevresindeki plajlara gittiğimizde içine girip yüzdüğümüz bir eğlence nesnesi olarak görüyor; o nedenle de çoğu kez bir deniz kentinde yaşadığımızı unutuyoruz.

IMG_3907

Suyu ve suyla ilgili her şeyi bu şekilde sevmediğimiz, koruyup kollamadığımız, onu yaşamımıza katmadığımız sürece, bayramını kutlamış ya da kutlamayı unutmuş olsak da deniz, liman ve boğazlarımızı koruyup kollamamız, onlar üzerindeki egemenliğimizi sürdürmemiz ne yazık ki mümkün olmuyor, olamıyor…

Ve tabii ki, bu önemli günde anılarımızla birlikte, sırf daha çok balık avlansın düşüncesiyle Karaburun açıklarında batırılan 9 Eylül Vapuru’nu unutmamak , onu devamlı anımsamak dileğiyle…

 

 

Gediz Deltası’nda yeni oyunlar

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfezi’nin iki yakası arasına yapılacak olan İzmir Körfez Geçişi, bildiğiniz gibi hem AKP hükümetinin hem de CHP’li İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin uzunca bir süredir yapmak istediği büyük bir proje.

Projenin sahibi Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü. İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyeleri de sanki bu proje kendi sınırları içinde hiç yapılmayacakmış gibi sessiz kalıp işe ortak olan belediyeler.

Hükümet bu projenin 2017 yılında başlayıp 2023 yılında bitmesi için kolları sıvamış durumda. Bu amaçla çok hızlı bir şekilde hazırlanan ÇED raporunu onaylayıp kesinleştirdiler. Amaçları 2917 yılı içinde ihaleyi yapıp inşaata başlamak. Aksi takdirde sıra sıra dizilip fotoğrafları çekilen o binlerce kamyon ve iş makinesi işsiz kalmış olacak…

road-pant-shutterstock_59147689

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise projeye yasal zeminini kazandıracak olan İzmir Ulaşım Ana Planı’nı hazırlamakla meşgul. Planın hazırlığını üstlenen Boğaziçi Limited Şirketi ile yapılan sözleşmeye göre planın normal koşullarda 10 Nisan 2017 tarihinde bitirilmesi gerekiyordu. Ancak belediye her işte olduğu gibi bu işi de uzattığından planın hangi tarihte bitirilip onaylanacağı şimdilik bilinmiyor.

Ancak iktidar çevreleri de bu arada boş durmuyor. Projenin başlangıç noktası olan Çiğli ve Sasalı bölgelerinde önemli hazırlıklar yapıyor. Porjeye karşı çıkanların Gediz Deltası Sulak Alanı, İzmir Kuş Cenneti ya da Ramsar Sözleşmesi ile korunan alanlar üzerinden yapabilecekleri olası itirazları karşılamak amacıyla Gediz Deltası Sulak Alanı ve İzmir Kuş Cenneti üzerinde ciddi müdahaleleri başlatıyor.

Bu müdahalelerin ipuçlarını, projeye ait ÇED Raporunun 170 ve 182. sayfaları arasındaki anlatımlarda bile görmek mümkün. Bu anlatımlardan da göreceğimiz gibi, iktidarın etkin olduğu tüm devlet kurumlarının olası hamleleri sanki bir film senaryosu gibi hazırlanarak hangi kurumun ne yapacağı, hangi işlemleri yapacağı önceden net bir şekilde öngörülmüş.

Sözkonusu ÇED raporundaki anlatımlara göre; İzmir-Manisa Planlama Bölgesi 1/100.000 ölçekli Çevre Düzenleme Planına giren proje alanının, Çiğli ve Karşıyaka ilçe sınırlarındaki güzergahı 1. derece doğal sit alanında, Sasalı kesimi Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi’nde ve Ramsar alanının dışında, Balçova ve Narlıdere ilçe sınırlarındaki kısmı ise 3. derece doğal sit alanında; ayrıca İzmir Valiliği İl Gıda Tarım Hayvancılık Müdürlüğü’nün belirlediği İP-15 nolu Kara Midye yetiştirme alanıyla 102 nolu Akivades Yetiştirme Alanı’nda kalmaktadır.  Proje alanı ayrıca Kıyı Kanunu gereğince yapı yasağı getirilen alanlar içinde bulunmaktadır.

Bütün bu engelleri ortadan kaldırmak ve projeyi yapacak olan müteahhit firmaya her türlü sorundan arındırılmış bir alanı teslim etmek amacıyla;

1. Proje alanının Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi içinde yer alması nedeniyle gelebilecek itirazları karşılamak amacıyla, sulak alanların ya tümüyle ortadan kaldırılmasını ya da sınırlarının daraltılmasını kolaylaştıran ve 04 Nisan 2014 tarih ve 28962 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği çerçevesinde Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca yapılmakta olan revize çalışmalarının sonuç vermesi beklenmektedir.

Bunun bir ilk adımı olarak da İzmir Kuş Cenneti’nin  korunması amacıyla oluşturulan çok ortaklı İzmir Kuş Cenneti Koruma ve Geliştirme Birliği’ni (İZKUŞ) sudan sebeplerle dağıtarak bu alandaki tek hakimin Orman ve Su İşleri Bakanlığı olduğunu hatırlatılmaktadır.

2. Proje alanın 1 ve 3. derece doğal sit alanında olması nedeniyle ortaya çıkabilecek bir takım sıkıntıların, bu konularda görevli ve yetkili olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın vereceği izinlerle aşılabileceğine inanıyorlar.

3. Kara midyesi ve akivades yetiştirme alanlarıyla ilgili sıkıntının, 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ve yönetmeliği kapsamında Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı’nın mütalaasına dayalı olarak alınacak izinler sayesinde aşılabileceğine emindirler.

4. Projenin 3621 sayılı Kıyı Kanunu hükümlerine tabi güzergahı kapsamında kıyı kenar çizgisinin deniz tarafını içeren kısmına ait imar planı teklifinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Mekansal Planlama Genel Müdürlüğü’ne iletilerek bu alana ait imar planının söz konusu bakanlık tarafından hazırlanacağı belirtilmektedir.

flamingo

Görüldüğü gibi, İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin kolaylıkla yapılabilmesi için iktidar tarafından bütün yollar açılmakta, açılan yollar tesviye edilip döşemesi yapılmakta, bütün pürüz ve sorunlar oldukça organize bir şekilde çözülmeye çalışılmaktadır.

Tabii ki, bütün bunları izleyip sessiz kalmak suretiyle suça ortak olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerinin işbirliğiyle…

Anlaşılan odur ki projeyle ilgili birçok sorun, iktidar olmanın pervasızlığı ve yerel yönetimlerin bu işi kolaylaştıran sessizliği ile aşılacak ve projeye başlanacaktır…

Tek bir istisna; suç ortaklığı yapıp iktidarın işini kolaylaştıranları tanımak, bilmek ve unutmamak koşuluyla…

 

 

Turizm: plajlar ve mavi bayraklar

Ali Rıza Avcan

Ülkemizdeki plajlarla marinalarda uygulanan Mavi Bayrak Programı, kâr amacı gütmeyen uluslararası bir sivil toplum örgütü olan FEE (Foundation for Environmental Education/Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı) tarafından yetkilendirilen Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜRÇEV) tarafından yürütülmektedir.

Mavi Bayrak Programı ilk olarak 1985 yılında Fransa’da başlatılmış, 1987 yılında Avrupa’da, 2001 yılından sonra da Avrupa dışındaki ülkelerde uygulanmaya başlamış ve sayısı her geçen yıl artan katılımcı ülkelerle gerçek anlamda küresel bir programa dönüşmüştür.

Tatlı su ve deniz alanlarında sürdürülebilir kalkınmayı destekleyen Mavi Bayrak Programı, yüzme suyu kalitesi, çevre yönetimi, çevre eğitimi ve can güvenliği konularında yüksek standartlara ulaşmayı hedeflemekte ve yerel yönetimlerle plaj işletmelerinin gösterdiği ilgi çerçevesinde; yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde turizm ve çevre sektörlerini bir araya getiren bir sisteme dönüşmektedir.

Vakıf başkanlığını Rıza Tevfik Epikmen‘ın yaptığı Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜRÇEV), kurulduğu 1993 yılından bu yana Mavi Bayrak, Eko Okullar, Çevrenin Genç Sözcüleri, Okullarda Orman ve Yeşil Anahtar gibi uluslararası çevre eğitim programlarıyla her yaştan insanın çevre koruma bilincine ulaşması için faaliyetler yapmaktadır.

Vakfın 14’ü şeref, 89’u kurucu olmak üzere toplam 158 üyesi bulunuyor. Üyeleri arasında Korel Göymen, Barış Mater, Çelik Tarımcı gibi bilim insanları, Köksal Toptan ile Yıldırım Aktuna, Erdal İnönü ve Ali Talip Özdemir gibi rahmetli politikacılar, Antalya, Aydın, Çanakkale, İstanbul ve Muğla valilikleri ile Antalya Büyükşehir Belediyesi, Dedeman Holding, Alarko Holding, SETUR, MİLTA gibi şirketler, Başaran Ulusoy, Hayrettin Karaca gibi iş adamları, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB), Türkiye Otelciler Birliği (TÜROB), Turizm Yatırımcıları Derneği (TYD) gibi turizm örgütleri, Deniz Ticaret Odası, Antalya Rehberler Odası gibi meslek örgütlerinin bulunduğu bu vakıfın kuruluş aşamasında hem de kuruluş sonrasında İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir Belediyesi dahil olmak üzere hiçbir İzmirli kurum, kuruluş ya da işletmenin yer almamış olması da oldukça dikkat çekici bir eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır.

Ayrıca kıyı turizmi alanında bildiğimiz bütün valilik ve belediye başkanlıklarıyla turizm şirketlerinin, turizm meslek örgütleriyle akademisyen ve politikacıların yoğun bir şekilde katıldığı böylesi bir örgütlenmede tatlı su ve deniz alanlarındaki plaj ve marinalardan yararlanacak olan insanları, başka bir anlatımla tüketicilerle doğa savunuculuğu yapanları temsil eden bir sivil toplum örgütünün bulunmaması da diğer büyük bir eksikliktir. 

Yeni Microsoft Excel Çalışma Sayfası

Türkiye Çevre Eğitim Vakfı’nın (TÜÇEV) Türkiye ölçeğinde yaptığı mavi bayrak çalışmalarını 2010-2017 yıllarını kapsayan sekiz yıllık dönem itibariyle ortaya koyan yukarıdaki tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere;

* Mavi bayraklı plan sayısı % 45, mavi bayraklı marina sayısı % 57, mavi bayraklı yat sayısı da % 8 oranında artmıştır.

* Mavi bayraklı plaj sayısı itibariyle sekiz yıl itibariyle Antalya birinci, Muğla ikinci, İzmir üçüncü, Aydın dördüncü ve Balıkesir de beşinci olmuştur.

* 2010-2017 döneminde mavi bayraklı plaj sayısı açısından en büyük gelişmeyi gösteren İzmir, 2017 verileri itibariyle ülkemizdeki toplam 454 mavi bayraklı plajdan 51’ine (% 11,25), toplam 22 mavi bayraklı marinadan 3’üne (% 13,65), toplam 13 mavi bayraklı yattan sadece 1’ine (% 7,70) sahiptir.

Mavi bayrak uygulamasının ülkemizdeki durumunu gösteren bu verilerin değerlendirilmesinin hemen ardından, turizmi ve çevre koruma çalışmalarını çok yakından ilgilendiren plaj, marina ve yatlardaki mavi bayrak uygulamasında İzmir’in eksikliğinin İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Çeşme, Seferihisar, Urla gibi önemli turizm ilçelerinin bu uygulamayı yapan Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜÇEV) içinde yer alarak aktif bir konuma gelmesini; ayrıca Tema Vakfı ya da Doğa Derneği gibi doğa/çevre savunuculuğu yapan sivil toplum kurumlarının bu vakıf içinde yer alarak sivil toplum denetimini gerçekleştirmelerini öneriyor, bu konunun da toplumsallaşması için çaba gösterilmesini istiyoruz.

980977_10151635636687485_708570558_o

Yazımızın bu bölümünde ise Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜÇEV) tarafından plajlar için belirlenmiş mavi bayrak kriterlerini açıklayarak bu konu ile ilgili olanları bilgilendirmek istiyoruz: 

PLAJLAR İÇİN MAVİ BAYRAK KRİTERLERİ 

ÇEVRE EĞİTİMİ VE BİLGİLENDİRME

Kriter 1: Mavi Bayrak Programı ve diğer FEE eko-etiketi ile ilgili bilgiler plajda sergilenmelidir. (zorunlu koşul)

Kriter 2: Sezon süresince farklı kategorilerde en az beş çevre bilinçlendirme etkinliği gerçekleştirilmelidir. (zorunlu koşul) 

Kriter 3: Yüzme suyu kalitesi bilgileri (deniz suyu analiz sonuçları) plajda sergilenmelidir. (zorunlu koşul)

Kriter 4: Plajı kullananlara, yörede yer alan kıyı alanları ekosistemi, hassas doğal alanlar ve çevresel özellikleri ile ilgili bilgiler verilmelidir (zorunlu koşul)

Kriter 5: Plajda bulunan donanımı ve olanakları gösteren bir harita Mavi Bayrak Panosunda sergilenmelidir.(zorunlu koşul)

Kriter 6: Yasalara göre hazırlanan plaj davranış kuralları panoda sergilenmeli ve plaj kullanımını düzenleyen yasalar istenildiğinde kolayca ulaşılabilecek bir yerde bulundurulmalıdır. (zorunlu koşul)

YÜZME SUYU KALİTESİ

Kriter 7: Plaj, numune alım yöntemi ve numune alma takvimi konusundaki şartlara tamamen uymalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 8: Plaj, alınan numunelerin analizi konusunda yüzme suyu kalitesi analiz standartları ve şartlarına tamamen uymak zorundadır. (zorunlu koşul)

Kriter 9: Sanayi ve kanalizasyon atıkları plaj alanını etkilememelidir. (zorunlu koşul)

Kriter 10: Yüzme suyu değerleri, mikrobiyolojik parametreler için verilen limitler içerisinde olmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 11: Yüzme suyu fiziksel ve kimyasal parametreler için verilen limitler içerisinde olmalıdır. (zorunlu koşul)

ÇEVRE YÖNETİMİ

Kriter 12: Plajın bağlı olduğu yerel yönetim/plaj yöneticisi plajlarda çevresel denetimleri ve kontrolleri yapmak ve bir çevre yönetim sistemini oturtmak amacıyla belde bazında Mavi Bayrak Plaj Yönetim Komitesi oluşturulmalıdır. (tavsiye)

Kriter 13: Plaj, arazi kullanımı ve işletme açısından kıyı alanları kullanımını içeren tüm yasalara uymalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 14: Hassas alanların yönetiminde ilgili yönetmeliklere uyulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 15: Plaj temiz tutulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 16: Plaja gelen yosun ve diğer doğal bitki kalıntıları, kötü bir görüntü yaratmadığı sürece plajda bırakılmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 17: Plajda yeterli sayıda çöp kutusu, atık konteynırı bulunmalı, düzenli olarak boşaltılmalı ve temiz tutulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 18: Plajda geri dönüştürülebilen atıkların ayrı ayrı toplanabilmesi için imkanlar olmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 19: Yeterli sayıda sıhhi olanaklar (tuvalet-lavabo) bulunmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 20: Sıhhi olanaklar temiz tutulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 21: Sıhhi olanaklar atıksu sistemine bağlı olmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 22: Plajda izinsiz kamp, araç kullanımı ve herhangi bir atık boşaltımı yapılmamalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 23: Köpekler ve diğer evcil hayvanların plaja girişleri katı bir şekilde kontrol edilmelidir. (zorunlu koşul) 

Kriter 24: Plajın bütün yapı ve ekipmanları bakımlı olmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 25: Yörede deniz ve tatlısu hassas alanları varsa, buradaki doğal yaşamı izleme programı uygulanmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 26: Plaj alanına ve belde içerisinde sürdürülebilir ulaşım araçları (toplu taşıma, bisiklet vb.) teşvik edilmelidir. (tavsiye)

CAN GÜVENLİĞİ VE HİZMETLER

Kriter 27: İhtiyaca cevap verebilecek sayıda cankurtaran ve gerekli tüm malzemeleri plajda bulundurulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 28: Plajda ilkyardım malzemeleri bulundurulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 29: Kirlilik kazaları ve riskleri ile mücadele edebilecek acil durum planları oluşturulmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 30: Plajda farklı kullanımlar sonucu olabilecek kazalara karşı önlemler alınmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 31: Plajda kullanıcıların güvenliği için gerekli önlemler alınmalıdır. (zorunlu koşul)

Kriter 32: Plajda içme suyu bulundurulmalıdır. (tavsiye) 

Kriter 33: Beldede en az bir Mavi Bayraklı plajda engelliler için tuvalet, erişim rampası gibi imkanlar bulunmalıdır. (zorunlu koşul)

the-blue-flag-greecepng

2017 yılında mavi bayrak almaya hak kazanmış İzmir plajları ile marina ve yatları ise şu şekilde sıralanabilir:

İzmir Mavi Bayraklı Plajlar & Marinalar_Sayfa_2

Blue

Had bildirmek…

Ali Rıza Avcan

Had bildirmek… Son zamanlarda gücü elinde bulunduranların ya da bulundurduğunu sananların sıklıkla kullandığı, bu nedenle de adeta moda olmuş bir deyim… Dün bir başbakan ya da cumhurbaşkanı, bugün bir gazeteci , yarın da menfaati tehlikeye girecek herhangi birinin; ama özellikle de iktidarı elinde bulunduran ya da bulundurduğunu sananların kullandığı, kullanacağı tehdit kokan bir deyim…

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğüne göre aşama, derece, sınır anlamına geliyor. Ömer Asım Aksoy’un Deyimler Sözlüğüne göre de “neler yapabileceğini ya da neler yapması gerektiğini bilerek onun ötesine geçmemek” anlamına geliyor.

Bu anlatımlara göre “haddini bilmek“, insan ilişkilerinde bir aşama, derece ya da sınırı ifade ediyor. Bu sınırın, derecenin ya da aşamanın geçilmemesi gerektiğini bir uyarı olarak anlatmaya çalışıyor.

Ama bir yandan da “haddini bildirmek“, “haddine mi düşmüş” ya da “haddi varsa” deyişlerinde olduğu gibi bir ast-üst ilişkisini çağrıştırıp tehdit eden bir gizli anlamı da var. Çünkü yine Ömer Asım Aksoy’un Deyimler Sözlüğüne göre, “haddini bildirmek” deyimi, “yetkili olmadığı işlere karışan, küstahça işler yapan kimseye sert işlemler uygulayarak yetki sınırını aşmaması gerektiğini öğretmek” anlamına geliyor.

Nitekim bu deyimin günlük kullanımına; özellikle de siyaset platformundaki son kullanımlarına baktığımızda genellikle kendini diğerinden daha üstte gören makam sahipleri tarafından kullanıldığını ve kendisinden aşağıda gördüğü kişi ya da kurumlara karşı bir tür azar, paylama ya da uyarı amacıyla kullanıldığını görüyoruz.

***

Gelelim geçtiğimiz hafta, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkımına “HAYIR!” dediğimiz için basın dünyasından gelen bize yönelik “had bildirme” uyarısına…

Ama bu konuya girip tartışmadan önce, bu tür tehdit kokan uyarılar karşısındaki kişisel tavrımı netleştirmek isterim.

Çünkü kendimi, oldum olası kuralları dikkate alan; akılcı, adil ve ikna edici oldukları sürece onlara uyan biri olarak görürüm.

O nedenle de basın dünyasından bir gazeteci, dikkat etmemiz gereken bir had ya da sınırdan söz edip bizim o sınırı aştığımız iddiasıyla haddimizi bildirme uyarısında bulunursa, aklıma hemen o gazeteciyle aramızdaki ilişkileri düzenleyen basın dünyasının ortak değer ve ilkeleri aklıma gelir.

Three-Monkeys-Wallpaper-Hd

Öncelikle yaptığım ya da yaptığımız şeyin o ilke ve değerlere göre doğru olup olmadığını araştırırım. Çünkü bana göre o camianın haddi; yani sınırı, o kurum ya da topluluk tarafından önceden belirlenmiş olan o ortak ilke ve değerlerdir ve o gazetecinin de o ilke ve değerlere uyma zorunluluğu bulunmaktadır.

Söz konusu “had bildirme” uyarısını yapan gazeteci, basın dünyamızın amiral gemisi olarak nitelenen Doğan Medya Grubu’nda gazeteci ve yönetici olarak görev yaptığından, öncelikle Hürriyet Gazetesi dahil 37 ayrı kurum ve markayı kapsayan Doğan Medya Grubu üyelerinin uymak zorunda olduğu 8 kurumsal ortak değer ile 34 maddeden oluşan yazılı basın yayın ilkelerine bakarak bize uyarıda bulunan gazetecinin o değer ve ilkelere uyup uymadığını araştırmamız gerekmektedir.

Bu amaçla Google’da yaptığım kısa bir araştırma sonucunda kolaylıkla bulduğumuz Doğan Medya Grubu Yazılı Basın Yayın İlke ve Değerleri‘nin bu konuyla ilgili düzenlemelerini şu şekilde özetleyebiliriz: 

“ORTAK DEĞERLERİMİZ

Ortak Değerler”imiz, yayıncının ve çalışanların en önemli ortak varlığı, yayın ilkelerimizin temelidir.

Ortak değerlerimiz, aynı zamanda, okur ve izleyicimizle aramızdaki sözleşmenin de esasını oluşturur.

Bizi tercih eden okur ve izleyicimize, mümkün olan en iyi kalitede, meslek etik ilkelerine uygun, yaratıcı, zaman zaman kalıp ve gelenekleri kıran, ama her zaman izleyicilerimize ve okurlarımıza saygılı bir yayıncılık faaliyeti vaad ediyoruz.

1. Güven
Genel tavırlarımızla toplumun, yayınlarımızla okurlarımızın ve izleyicilerimizin güvenini kazanmak en önemli değerimizdir. Doğan Yayın Grubunun bugününün ve yarınının temeli bu güven duygusudur

2. Bağımsızlık
a) Toplumun ve izleyicimizin güven duygusunun temelinde, Doğan Yayın Grubunun yönetimi ve çalışanlarıyla bağımsızlığı yatar.

Çalışanlarımız ve yöneticilerimiz, mesleki çalışmalarını her türlü çıkar ve nüfuz ilişkisinin dışında tutar; Grubun, kurumunun ve şahsının itibarını sarsacak türden bir faaliyet ve organizasyon içinde olamaz, bağımsızlığına gölge düşürecek çıkar çatışması durumlarından uzak durur.

3. Doğruluk ve gerçeklik
a) Yayınlarımızın temel işlevi, gerçekleri bozmadan, abartmadan, sansürlemeden, hiçbir baskı veya çıkar grubunun etkisi altında kalmadan, objektif bir biçimde kamuoyuna iletmektir.

b) Hiç bir zaman yayıncılık hızı, doğruluğun; abartma veya basitleştirme, gerçeğin çok yönlülüğünün önüne geçmemelidir. Bilmediğimizi açıkça kabul etmeli ve spekülasyona neden olmamaya çalışmalıyız.

c) İzleyicimizi ve okurumuzu, bilerek, kasten yanıltmamak; bilgi ve özen eksikliğimizden kaynaklanan yanıltmaları en aza indirmek ve en kısa zamanda düzeltmek hedefimizdir.

4. Tarafsızlık, çoğulculuk, hakkaniyet
a) Yayınlarımız, gerçeğin farklı boyutlarını yansıtacak şekilde çoğulcu, gerçeğin farklı yönlerini temsil eden düşünceler ve toplumsal aktörler karşısında ise tarafsız olmalıdır……………..

YAZILI BASIN YAYIN İLKELERİ

1. Gazetecilikte temel işlev, gerçekleri bulup bozmadan, abartmadan, sansürlemeden, hiçbir baskı veya çıkar grubunun etkisi altında kalmadan, objektif bir biçimde kamuoyuna iletmektir………………..

5. Gazete ve dergi çalışanlarının yayın amaçlı gezilerinin giderlerini karşılar. Davetle yapılacak gezilerde ise, gezilere gidilmesi ilgili birim yöneticisinin iznine bağlıdır. Davetle katılınan gezinin haber yapılması halinde, yayında, gezinin davet olduğu mutlaka belirtilir……………………….

23. Doğan Yayın Grubu Ortak Değerleri, bütün dijital platformlarında yapılan yayıncılığa, gazete ve dergilerin sosyal medyadaki faaliyetlerine ve yayınlarına dışarıdan katkıda bulunanları da kapsar.

24. Gazete ve dergi çalışanları, sosyal medyada da mesleki ve kurumsal kimliklerini unutmamalı, kurumun itibarını zedeleyecek ve saygınlıklarına gölge düşürecek davranışlardan kaçınmalıdır… 

25. Gazete ve dergi çalışanları dürüstlük, doğruluk başta olmak üzere geleneksel mesleki kurallar ve etik ilkeleri dijital mecrada da dikkat etmelidir…

31. Gazete ve dergi çalışanları, dijital mecrada yazdıklarını üçüncü kişilerin bağlamından kopararak başkalarına iletilebileceğinin bilincinde olmalıdır. Gazeteci, okur ve takipçilerini yanıtlarken hakaret, aşağılama, alay ve suçlama içeren dil kullanmamalı, özel hayatlara müdahale etmemeli, eleştirilere karşı yapıcı ve anlayışlı olmalıdır.”

Press-Freedom

BU değer ve ilkelerin incelenmesinden de görüleceği gibi, Doğan Medya Grubu’nda çalışanların yapacakları haber ve yorumlarda uymak zorunda kaldıkları değer ve ilkeler çok açık olup; sosyal medyada yayınladıkları yorumlara karşı fikirlerini özgürce beyan edenlere hadlerini bildirmek gibi bir görevleri bulunmamakta; aksine yapılan eleştirilere karşı yapıcı ve anlayışlı olmak gibi bir yükümlülükleri bulunmaktadır.

Yönetişimin de iyisi olabilir mi?

Ali Rıza Avcan

Yönetişim” sözcüğü, her ne kadar yönetme eylemiyle ilgili gibi gözükse de aslında siyasi anlamı olan bir sözcük. 

Ulusal devletin artık yeterince başarılı olamadığı ve yönetemediği iddiasında olanların ortaya atıp önerdiği bir siyasal iktidar modeli aslında.  Devletin başrol yerine sivil toplum ve sermaye kesimi arasında kolaylaştırıcı olarak yer almasını, böylelikle sermayenin egemenliğini kolaylaştıran bir aktör olarak görev yapmasını öneren bir zihniyet. 

Ulusal  ve yerel iktidar alanlarını, “katılım“, “demokrasi“, “şeffaflık“, “hesap verme” gibi içi boşaltılmış kavramların desteğiyle sermayeden yana şekillendirme iddiasındaki bu zihniyet, yaşadığımız kentte -ne hikmetse- karşımıza hep sermayeden, ranttan yana işlerle ve büyük projelerle karşımıza çıkıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elindeki kamu mülklerinin kullanımında; örneğin Kültürpark’ta, Basmane Çukuru’ndaki Folkart binasında, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale ile diğer yeşil alanlarda hep yönetişimin gerekliliğinden söz edilip bu alanların sermayenin emrine verilmesinde bir ikna aracı olarak kullanılmak isteniyor.

Belediyeler ve devlet şimdiye kadar bu alanlardaki sorunları çözme konusunda başarılı olamadı, o nedenle belediyeler ve devlet sivil toplum ve özel sektörle el ele vererek birlikte çalışmalı, bu alanlar bu işbirliği içinde yeniden yapılandırılarak kurtarılmalı dendi. O nedenle, TARKEM gibi çok ortaklı şirketlerle o çökmüş bölgelerin keşfedilip öğrenilmesi ve kurtarılması istendi.

Ama ne hikmetse keşfedilip kurtarılacak bölgelerin hepsi, kentsel rantın söz konusu olduğu bölgelerdi…

Yönetişim” adı verilen bu zihniyet, bugüne kadar kentteki rant ile bu ranttan kaynaklanan ticari kazançlar adına birçok şeyi yapmakla birlikte ne yazık ki kültür, sanat, eğitim adına hiç bir şey yapmadı, yapmak bile istemedi.

Örneğin yapımı uzun zamandır konuşulan Mavişehir Opera Binası için, Ege Medeniyetleri Müzesi için, İzmir’in ihtiyaç duyduğu tiyatro, konser, bale, müzik salonları için ya da bugün gündeme getirmeye çalışacağım Milli Kütüphane’nin daha iyi hale getirilmesi için…

dt-06

O nedenle İzmir Devlet Opera ve Balesi, İzmir Senfoni Orkestrası gibi kuruluşlar uzun bir süredir İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından destekleniyor, İzmir Devlet Tiyatrosu uzun bir süredir 1920’li yıllarda yapılan küçük binasıyla yetinmek zorunda kalıyor, İzmir Arkeoloji Müzesi yetersiz binalarıyla hizmet vermeye çalışıyor… Üstüne üstlük bu kentin en eski kurumlarından biri olan Milli Kütüphane kendi özgün binasında yıllardır kısıtlı imkanlarla ayakta durmaya çalışıyor…

Şimdi biri çıkıp bu zihniyeti savunanlara bu kentin kültürü, sanatı ve eğitimi sizin bu sihirli formülünüzden fayda umuyor, devletin ve belediyelerin bugüne kadar yapamadığını sizlerin yapmanızı istiyor; gelin belediyeler, valilik, sivil toplum ve özel sektör olarak hep birlikte bu işe el atın ve kentimiz, halkına layık tesislere kavuşsun, İzmir Dünya’nın en büyük kütüphanesine, en büyük tiyatro salonuna, en büyük konser salonuna, en büyük bale salonuna, en büyük opera salonuna kavuşsun dese, yıllardır “yönetişim” adına arsa ve arazi rantı cengaverliği yapan bu akademisyenler, danışmanlar, kentin “kanaat önderleri“, kent simsarları ve sermayedarlar ne derler acaba?

izmirmillikutuphane

Evet baylar, bayanlar… Bu kentin yetersiz konser salonları, tiyatroları, opera binaları, müzeleri, kütüphaneleri ve özellikle de Milli Kütüphanesi sizin ilginizi ve o sihirli yönetişim zihniyetiyle ortaya koyacaklarınızı bekliyor…

Gösterin şu sihirli “yönetişim” sözcüğünün gücünü kuvvetini…

Ama oralarda rant, kazanç, kar yok demeyin…

Oralarda bu kente, ülkeye ve dünyaya kazandırılacak çok zengin bir insan kaynağı var… Orada çocuklar var, orada gençlik var, orada bilim, kültür ve sanat var…

Kısacası orada medeniyetin kaynağı var…

Ne tesadüf…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız ülkenin ve kentin bugününü ve geleceğini anlayabilmek için, kesin olarak geçmişe gidip o yıllarda kimin neleri ne şekilde yaptığına bakmak, bu bilgilerden yeni yeni dersler çıkarmak gerekiyor…

Çünkü, bugün ve gelecekte birçok şey değişse bile, insanların tavır ve tutumlarıyla aralarındaki ilişkilerin özü ve biçimi genellikle aynı kalıyor…

Bu iddialı sözü boşuna söylemiyorum.

Çünkü iki gündür, Milli Kütüphane’nin gazete arşivinde Yeni Asır gazetesi üzerinden İzmir’in 1971, 1972 ve 1973’lü yıllarını araştırıyor, öğrenmeye çalışıyorum. Yıpranmış, yer yer koparılmış ya da jiletlenmiş gazete ciltleri arasında geçmişin İzmiri’ni görüyor, öğreniyor ve yer yer fotoğraflıyorum.

Amacım, yakın zamanda büyük bir vandallıkla yıkılan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın yapılışı ile ilgili gazete haberlerini, açılan davalarda delil olarak kullanmak amacıyla araştırıp ortaya koymak.

Kullanılan medya dili bugün itibariyle eskimiş olsa da, okuduğum haberler bu anıtı yapan iki sanatçıdan birinin, izleyen yıllarda diğerinin ölümünü fırsat bilerek sanat, sanatçı ve onun emeği adına kötü bir tavır sergileyeceğinin ipuçlarını vermiyor. Haberin başlığına attığı “Karşıyaka Atatürk Anıtı Birincilik Ödülünü Başoğlu ve Güngören Kazandı” ifadesiyle iki sanatçının birlikte çalışarak bir eseri ortaya koyduğunu söylüyor. 

Ama benim bugün değinmek istediğim konu bu değil.

Ben bugünkü yazımda daha çok, bundan 45 yıl önce İzmir’in gündemini oluşturan konularla bugünkü konuların aşağı yukarı aynı olduğunu gösterip anlatmaya çalışacağım.

Örneğin İzmir Körfezi’nin o günlerdeki durumu.

14 Ocak 1973 tarihli Yeni Asır Gazetesi’nde şöyle bir başlık var: “İnşaat Mühendisleri Odası İkaz Ediyor: Böyle Giderse 2 Yıl Sonra İzmir Körfezi Haliç’e Dönecek“…

Bu haberden anladığımız kadarıyla, o dönemin İnşaat Mühendisleri Odası yöneticileri, -aynen şimdi de yaptıkları gibi- kamu yararı adına kentin yöneticilerini uyararak, İzmir Körfezi’nin İstanbul’un Haliç’ine dönmemesi için işlerin bugünkü gibi gitmemesi gerektiğini, Körfez’in kurtulması için farklı şeylerin yapılması gerektiğini söylemiş.

Yeni Asır 14.01.1973 001

O yıllarda İstanbul’daki Haliç’e benzetilerek anlatılmaya çalışılan bu önemli sorun, bugün bile, belki eskisinden daha büyük bir boyutta devam ediyor. Bizler İzmir Körfezi temizlenmezse limana gemiler giremez, körfez bataklığa dönüşebilir; o nedenle Körfez’deki suyun kalitesini ve akıntıları azaltacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi’nden vaz geçilsin, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ise bir an önce gerçekleştirilsin derken aslında bundan 45 yıl önce söylenenleri, başka bir şekilde söyleyip tekrarlamış oluyoruz.

Ne tesadüf…

11 Şubat 1973 tarihli diğer bir haberde de “Körfez Sahil Yolu Sahil Doldurularak Yapılacak” deniliyor.

Yeni Asır 11.02.1973 002

Aynen bugün de yapıldığı gibi… Kentimizdeki yerel yönetimlerin ciddi bir taşınmaz yönetim stratejisi olmadığı ve bu nedenle elindeki taşınmazları sudan sebeplerle satıp savurduğu için gün gelip ciddi bir yatırım yapmak istediğinde aklına ilk gelen çözümün denizi doldurmak fikri olduğu gibi…

Bugün de yerel yönetimlerin yol açmak, tünel yapmak ya da büyük anıtlar yapmak istediğinde kolay bir yöntem olan denizi doldurulmasına karşı çıkıp bu tür yatırımlarla Körfez akıntılarının bozulmaması gerektiğini ifade ettiğimiz gibi…

Ne tesadüf…

Oysa aradan geçen onca zaman içinde her şeyin değiştiğini biliyoruz. Yerel yönetimlerin, onların yasalarının, kullandıkları teknolojilerin ve bizim anlayışımızın, hayata bakışımızın; her şeyin ama her şeyin değiştiğini biliyoruz…

O nedenle, o yıllara ait gazete haberlerini okuduğumuzda yazılıp söylenenlere karşı içimizde küçümseyen; hatta hor gören bir duygu oluşmakla birlikte yazılıp çizilenlerin özüne indiğimizde aslında fazla bir değişimin olmadığını, asıl yönetim anlayışında bir fark olmadığını görüyor ve bu durum karşısında şaşırıyoruz.

Aslında şaşırmamamız gerekiyor. Çünkü “Eski Roma’dan bu yana değişen fazla bir şey yok” diyen o ünlü sözü haklı çıkaracak şekilde, o dönemlerden bu yana insan ilişkilerinin özünde değişen fazla bir şey bulunmadığını bilip kabullenmemiz gerekiyor.

Değişen tek şeyin ise sadece ve sadece bu ilişkilere verilen yeni ad ve tanımlamalar olduğunu, işin özünde her şeyin aynı kaldığını fark etmemiz gerekiyor.

Depremler ve İzmir

Ali Rıza Avcan

Son günlerde kah Karaburun yakınlarında kah Ege Denizi’nde, zaman zaman da Manisa kırsalında gerçekleşen irili ufaklı depremle korkulu anlar yaşıyoruz.

Birinci derece deprem kuşağında yaşayan bir kent olarak geçmişimizdeki büyük depremlerin tekrar yaşanması ihtimali hepimizi korkutuyor.

Taiwan Earthquake Kills Thousands

Evet, biliyoruz; inşaat teknolojisindeki yeni gelişmeler sonucunda içinde yaşadığımız binalar, köprüler, tüneller eskisine göre daha dayanıklı, daha güvenilir; ama yine de üstünde yaşadığımız zeminin özellikleri nedeniyle esaslı bir depremde güvendiğimiz yapıların da zarar göreceğini biliyoruz.

Üstüne üstlük yaşadığımız bu kentte sanki bu bölgenin özellikleri hiç bilinmiyormuş gibi yeni köprüler, yeni tüneller, yeni viyadükler yapılıyor. Sanki yeraltı tanrısı Hades’e yeni kurbanlar verecek yeni ölüm tuzakları hazırlanıyor.

Bir yanda Konak Tüneli, diğer yanda İzmir Körfezi’nin iki yakasını birleştirecek İzmir Körfez Geçişi Projesi ve sağlam olmayan zemine yapılan ve yapılacak olan yüzlerce gökdelen… Zeminin oynak olduğu Halkapınar gibi yerde yerin altına yapılan İZBAN ve Metro garajları…

Sanki birinci derece deprem kuşağında yaşamıyor gibiyiz… Teknolojiye hayranlıkla gelişen bir sarhoşluk içinde adeta depreme meydan okuyoruz…

Oysa her şey işi öğrenip bilmekle başlıyor…

Bunu yapmak için iç, orta ve dış körfezde, suyun altında ciddi bir araştırma yapmış değiliz… O nedenle de denizin içindeki diri fayları yeterince bilmiyoruz…

Denizin içini araştırmak, haritalamak için ciddi bir çalışma yapmamakla birlikte; bu iş için harcamamız gereken paraları gerekli gereksiz yatırımlarda heba ediyoruz…

1999 yılında yaptırılan Deprem Master Planını (RADİUS) aradan 18 yıl geçmesine, bu arada yeni fay hatları bulunmuş olmasına karşın yenilemiyoruz, ciddi bir deprem olduğunda her bir kurum ve kuruluşa düşen görevleri yeni durumun koşullarına göre tartışmıyor, kendinden emin bir ruh haliyle gelecek olan depremleri bekliyoruz.

Üstüne üstlük kentteki olası bir depremde halkın toplanacağı alanları gözden geçirmiyoruz. Çoğu denizden doldurulmuş alanlarda bulunan bu bölgelerin olası bir tsunami halinde işe yarayıp yaramayacağını tartışmıyoruz.

Varsa yoksa yeni yollar, köprüler, tüneller, viyadükler, yeraltı garajları ve binalar yapıyoruz… Böylelikle İzmir’i köy ya da kasaba olmaktan çıkaracağımızı umuyoruz…

ITALY EARTHQUAKE

Seçim yatırımlarında kullanmak amacıyla kredi kullanarak aldığımız paraları daha büyük, daha büyük, daha büyük anıtlar, yapılar yapmakta kullanırken eğildiği insan gözüyle bile görülen ve hem içinde hem de altındaki lokanta, restoran ve kafelerde yüzlerce insanın bulunduğu Bostanlı apartmanlarını yıkmaktan kaçınıyoruz.

Ama yarın öbür gün bütün o yaptıklarımız çürük zemin nedeniyle toprağın içine gömüldüğünde, o enkazın altında yüzlerce, binlerce insan ölüp yaralandığında olan biten ve zarar gören tek kişi hep biz, biz İzmirliler olacak…

Ne dersiniz, şu acil olarak talep edip yollara düştüğümüz ADALET’in yanına bir de GÜVENLİK’i de ekleyip daha yaşanılabilir bir kent için bağırmaya ve mücadele etmeye başlayalım mı?

 

Belediye şirketleri ve şeffaflık…

Ali Rıza Avcan

Belediyelere bağlı şirketler, hepimiz için bilinmeyen, bilinmediği için de devamlı şüpheyle baktığımız, yolsuzluklara açık olduğunu kabul ettiğimiz kurumlar…

Oysa onları kuran ya da yönetenler açısından da her şeyin daha kısa sürede kolaylıkla yapılmasını sağlayan harika formüller…

O nedenle de, çoğu kez kantarın topuzunu kaçırtan, insanı gafil avlayan ya da gafillerin işine yarayan şeyler…

s-df5e98480373e1a333b487298e98e1f917291e21

1980’li yıllarda belediye şirketlerinin kuruluşu ile başlayan özelleştirme çalışmaları, bildiğimiz gibi küreselleşmeci neoliberal ideolojinin devletin küçülmesi adına ortaya attığı düşüncenin bir ürünü…

İlk yıllarda ihale mevzuatını aşmak amacıyla kurulduğu söylenen belediye şirketleri zaman içinde belediye bütçesini aşan büyüklükteki cirolarıyla belediyelerdeki özelleştirme çalışmalarının merkezine oturmuş ve zaman içinde belediye mevzuatının şirketlere yer bırakmayacak şekilde düzenlenmesi yerine, belediyelerin şirketleşmesi özendirilerek belediye şirketlerine özel sermayenin katılımı ile bu sürecin sonuna gelinmiştir.

İşte o nedenle biz işin içine özel sermayenin de girdiği bu şirketlere hep kuşkuyla bakıyoruz…

Çünkü o şirketler, şimdiye kadar sergiledikleri performans ile belediyelerde taşeron işçi çalıştırılmasını sağlayan iktisadi kurumlar olmuştur.

Çünkü o şirketler, yasaların kamu adına koyduğu sınırların kolaylıkla aşılmasını sağlayan yararlı bir alet çantası olarak kullanılmıştır.

Çünkü o şirketler, birer kamu şirketi olmakla birlikte serbest ticaretin koruma ve kollamasından yararlanarak suç konusu olabilecek şeylerin kolaylıkla saklanıp gizlendiği yerler olarak kullanılmıştır.

Örneğin, neredeyse tüm belediyelerde “hizmet alımı” ile istihdam edilen taşeron işçilerinin asıl patronu, hep bu şirketler olmuştur.

Örneğin, ihale mevzuatının getirdiği sınırlamaları dinlemeyen, çoğu kez gözden kaçırılmak istenen usulsüz, fuzuli harcamaların merkezi, hep bu şirketler olmuştur.

Örneğin, sponsor katkısı adı altında yandaş şirketlerden alınan paraların gizlenip saklandığı yerler, hep bu şirketler olmuştur. 

Şayet bugün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bilgi edinme hakkı ile ilgili internet sayfasını açtığınızda karşınıza çıkan bilgi notunda belediyeler ve belediye şirketleri bir kamu kurumu olmasına karşın “ticari sır” niteliğindeki bilgilerin verilemeyeceği belirtiliyorsa, hep bu şirketler nedeniyle olmuştur.

Resim1

Hele ki bütün bu kolaylıklarının üstüne bir de yasal zorunlulukları yerine getirmezseniz; işte o zaman, istediğiniz her şeyi istediğiniz şekilde yapabileceğiniz bir ortamda bulursunuz kendinizi…

Örneğin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre üst üste iki yıl bağımsız denetime tabi olma kriterlerinden en az ikisini aynı anda taşıyan sermaye şirketinizi bu yasal zorunluluğa karşın bağımsız denetim kurumları denetlemiyorsa ya da internet sayfanızda şirketinizle ilgili önemli mali bilgileri; örneğin bilanço ve kar-zarar cetvelleriyle önemli kararlarınızı koyacağınız “Bilgi Toplumu Hizmetleri” denilen bölüm yoksa ya da olsa bile orada bu bilgilere yer vermiyorsanız; işte o zaman şirket içinde istediğiniz gibi at oynatabilirsiniz…

Aynen Karşıyaka Belediyesi‘nin şirketi Kent Anonim Şirketi gibi ya da internet sitesi uzun süredir yapım aşamasında olan Konak Belediyesi’ne ait Merbel Turizm, Ticaret ve Sanayi Anonim Şirketi‘nde olduğu gibi… 

Oysa diğer belediyelerde olduğu gibi bu iki belediye de hazırladıkları stratejik planlarda şeffaf olacaklarını dosta düşmana duyurmalarına karşın; bazı karar ve hesaplarını ısrarlı bir şekilde kamuoyunun bilgi ve denetiminden kaçırmaya çalışıyorlar…

Hele ki bu şirketler devamlı zarar eden; yani halkın parasını çarçur eden şirketlerse…

Danışmanlık-10

İşte o zaman, bu şirketlerde kimlerin görevlendirildiğini, hangi belediye meclisi üyelerinin işin içinde olduğunu, görevli olanların liyakatlerini, sürekli zararın neden oluştuğunu, harcamaların nerelere yapıldığını, kimlerden tahsilat yapılıp kimlerden yapılmadığını, bu şirketlerin bir insanlık suçu olan taşeron sistemi içindeki suç ortaklıklarını daha fazla izleyip daha fazla öğrenmemiz ve daha fazla teşhir etmemiz gerekiyor…

Belediye başkanlarının yüksek lisans merakı…

Ali Rıza Avcan

1976-1978 döneminde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek lisans eğitimi yapmış biri olarak, hem fakültemin yüksek eğitim düzeyi hem de aynı anda çalışıyor olmam nedeniyle yüksek lisans eğitimi yapmanın ne derece zor olduğunu iyi bilir ve o nedenle de çalışıyorken yüksek lisans yapanlara özel bir sempati duyarım.

Ancak son yıllarda hem okuduğum yüksek lisans tezlerinin kalitesizliği hem de neredeyse hemen herkesin kolaylıkla yüksek lisans yaptığını gördükçe bu işte bir iş olduğunu düşünüp araştırmaya başladım.

Gördüm ki, uzunca bir bir süredir tezli ya da tezsiz yüksek lisans yapmak şeklinde ortaya atılan bir yöntemle hem bu bu iş kolaylaştırılmış hem de üniversiteleri, özellikle de vakıf üniversitelerini yeni öğrenci/müşterilerle ve geniş toplumsal ilişki ağlarıyla tanıştırmış.

Çevremizdeki belediye başkanlarından hangilerinin belediye başkanı seçildikten sonra bu şekilde kolaylaştırılmış yüksek lisans eğitimi yapmaya başladığını ise eski internet haberleri üzerinden araştırmaya başladığımda;

baskan.jpg

Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın, 2015 yılında Gediz Üniversitesi öğrencilerinin Basmane semtiyle ilgili 135 projeyi hazırlayıp belediyeye teslim etmeleri sonrasında aynı yıl içinde Mütevelli Heyeti Başkanlığını Abdullah Kavuklar‘ın yaptığı ve 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında çıkarılan KHK’lerle kapatılan Gediz Üniversitesi’nin Kentsel Yenileme Yüksek Lisans Programı‘nda eğitime başladığını ve üniversitenin kapatıldığı tarihe kadar yapılan tüm reklamlarda fotoğraflarının bir reklam malzemesi olarak kullanıldığını,

Diğer yandan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın da yeni kurulan Katip Çelebi Üniversitesi’ne 2014 yılında kayıt yaptırarak bu üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Vergi Hukuku ve Uygulamaları Bölümü‘nde tezsiz yüksek lisans eğitimi yaptığını ve 2016 yılında mezun olduğunu gördüm.

Tabii bu eğitimlerin, Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar açısından sonuçlandığını bilmekle birlikte, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın devam ettiği Gediz Üniversitesi’nin FETÖ örgütlenmesi nedeniyle kapatılması nedeniyle ne durumda olduğunu henüz bilmiyor ve duymuyoruz…

*** 

Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) tarafından hazırlanıp 20 Nisan 2016 tarih, 29690 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliği hükümlerine göre üniversitelerin yüksek lisans eğitimleri birbirinden ayrı iki kategoride yapılıyor.

Bu kategorilerden ilki, daha çok akademik bir kariyer yapmak isteyenlerin tercih ettikleri tezli yüksek lisans eğitimi. Yönetmeliğe göre bu eğitimi yapabilmek için ALES sınavında başarılı olunması ve eğitimin sonunda bir tezi başarıyla vermek gerekiyor. Bu anlamda bu eğitim, giriş ve yüksek lisans tezini yazma koşulları açısından zor.

Diğer ikinci kategori ise, birincisine göre daha kolay olan ve genellikle üniversitelerin öğrenciye mesleki konularda bilgi kazandırarak mevcut bilginin nasıl kullanılacağını göstermeye çalıştığı; ama aslında bu öğrenciler üzerinden para ve ilişki kazanmak amacıyla düzenlediği tezsiz yüksek lisans eğitimi. Bu eğitime katılmak isteyenler ALES sınavına girmek zorunda değiller; çünkü onlardan yabancı dil bilgisini kullanarak bilimsel bir tez yazmaları istenmiyor. Bu programa devam edenler ise yazımıza konu olan belediye başkanları dışında genellikle mesleklerinde başarılı olmak isteyen, çoğu bir işte çalışan üniversite mezunları.

Tezsiz yüksek lisans programı toplam otuz krediden ve 90 Avrupa Kredi Transfer Sisteminden (AKTS) az olmamak kaydıyla en az on ders ile dönem projesi dersinden oluşuyor. Öğrenci, dönem projesi dersinin alındığı yarıyılda dönem projesi dersine kayıt yaptırmak ve yarıyıl sonunda yazılı proje ve/veya rapor vermek zorunda. Dönem projesi dersi kredisiz olup başarılı veya başarısız olarak değerlendiriliyor. Öğrencinin alacağı derslerin en çok üçü, lisans öğrenimi sırasında alınmamış olması kaydıyla, lisans derslerinden seçilebilip senato tarafından belirlenen esaslara göre tezsiz yüksek lisans programının sonunda yeterlik sınavı uygulanabiliyor.

587498a7eb10bb118057247d

Üniversiteler aslında tezsiz yüksek lisans programlarını kullanarak kamuda ve özelde yönetici olarak çalışanlara, üniversiteye yararı olabilecek kanaat önderlerini; hatta Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş örneğinde olduğu gibi bir reklam yüzü olarak kullanmak istiyorlar. Böylelikle üniversitenin kamu kuruluşlarıyla ya da özel sektörle ilişkilerinin gelişerek geniş olanaklara kavuşması mümkün oluyor. Örneğin üniversiteye ait bir taşınmazın bu sayede daha iyi imar koşullarına sahip olması ya da söz konusu üniversite şayet bir vakıf üniversitesi ise o ünlü, tanınmış isimlerle daha fazla öğrenci/müşteri bulması kolaylaşmış oluyor. Aynen bir dönem yapılan site inşaatlarında o sitedeki dairelerden birinin İbrahim Tatlıses tarafından alındığı ya da Akdeniz’de gemiyle yapılacak bir tur programına Safiye Soyman’ın da katılacağı şeklinde yapılan ilanlarda olduğu gibi.

***

Aslında bu konuya; yani belediye başkanlarıyla üniversiteler arasındaki ilişkilerin niteliği konusuna, kentlinin hakkını koruma kaygısıyla yaklaşılması, bu nedenle de bu ilişkilerin nasıl kurulup yürütüleceğine ilişkin hem yasal hem de etik kuralların acilen belirlenmesi açısından yaklaşılması gerekmektedir.

Devlet ihale mevzuatında belediyelerin kamu üniversiteleriyle ihale ilişkisi kurmaksızın protokol yapması; ama bunu vakıf üniversiteleriyle yapamaması nasıl iki üniversite arasındaki farklılığı dikkate alan yasal bir kurala bağlanmışsa, belediye başkanlarının da görevde oldukları süre içinde böylesi kurumsal ya da kişisel ilişkilerinde devlet ve vakıf üniversiteleriyle nasıl bir ilişki kurup sürdürecekleri, bir an önce hem yasal hem de etik yönden tartışılıp kurala bağlanmalıdır.

Bir belediye başkanının “öğrenci” konumunda bile olsa, öğrenim gördüğü üniversiteden bir öğrenci olarak kendisinin başarısının tescillenmesini bekliyor olması ve bunun sonucunda başarısını tescil eden bir belge ya da tezle onurlandırılması, belediye başkanının yeni şeyler öğrenmesi ve eğitim düzeyinin yükselmesi açısından olumlu bir şey olmakla birlikte; belediye başkanı ile üniversitesi arasındaki bu borçlanma ilişkisinin niteliği açısından o kentin hemşehrilerinin menfaatlerini ilgilendiren bir hak ihlaline dönüşebilir. Özellikle de söz konusu eğitim vakıf üniversitelerinde yapılıyorsa… 

İş Ahlakı 003

O nedenle, kamu görevini yaptığı süre içinde yüksek lisans ya da doktora eğitimi yapan üst derecedeki yöneticilerin; özellikle de belediye başkanlarıyla ilgili yasal ve etik kuralların, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın Gediz Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimi yapması konusundaki skandalın bir kez daha yaşanmaması ve olası bir yozlaşmanın önlenmesi amacıyla tartışılarak belirlenmesi, belediye başkanlarının görevde oldukları sürece bu tür taahhütlere girişirken bu kodlara göre hareket etmeleri sağlanmalıdır.