Daha çok eski kuşakların kullandığı “mukayyet olmak” sözcük grubu, Türkçe’de “gözetmek” ya da “korumak” anlamına gelmekte. Arapça “kayd” sözcüğünden türeyen “mukayyed” sözcüğünün anlamı ise, Ferit Develioğlu‘nun “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat‘ında “(المقيّد) 1.kayıtlı, bağlı, bağlanmış. 2.ayağında zincir ve pranga bulunan. 3.bir işe ehemmiyet (önem) veren.4.kaydolunmuş, deftere geçirilmiş.” şeklinde açıklanmakta.
Ben bugünkü yazımda, bu sözcüğün iki farklı anlamını bir araya getirerek, “ayağında zincir ya da pranga bulunanın gözetilip korunması” anlamında kullanıp, buna örnek olduğunu düşündüğüm yaşadığım ya da tanık olduğum dört, beş olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü uzunca bir süredir karşıma çıkan bu sıkıntılı halin; bu yazıda ele alacağım “gözetme” ya da “koruma” sözcüklerinin bir adım ötesindeki “vesayet altına alma” ya da “vesayet altına girme” durumuna dönüşebileceğini; böylelikle, birilerinin başka birilerinin gözetim ya da koruması altında vesayet altına alınabileceğini düşünüyorum.
Bu durumla ilgili olarak karşılaştığım ilk örneğin, üniversitelerde yazılan yüksek lisans ve doktora tezlerinde danışman hoca ya da kürsü başkanlarına gösterilen “aşırınezaket“in bir ürünü olduğunu söyleyebilirim. Tezi yazan öğrencinin, tezin başında yer alıp çoğu kez “teorik çerçeve” olarak adlandırılan ve tez konusu ile ilgili olarak daha önce kimin ne yapıp ne söylediği ile ilgili bölümde, muhakkak tez danışmanı ya da kürsü başkanından söz etmesi, onun bir kitap ya da makalesine atıf yapması zorunluluğu, bu “hoca vesayeti” çerçevesinde böyle bir şeyi yapılmadığı takdirde, tezin kabul görmeyeceği gerçeği, eğitimini bu düzeyde yapmış olanların kabullenip uyguladığı bir gerçektir.
Yani ayağında zincir ya da pranga olan tez öğrencisiyle onun yazdıklarına onay verecek olan tez hocası, danışmanı ya da kürsü başkanı arasındaki vesayet ilişkisi olayında olduğu gibi…
Bu sorunla ilgili olarak dikkatimi çeken ikinci örneğin, televizyonlardaki tartışma programları olduğunu söyleyebilirim. AKP’nin iktidara geldiği 2000’li yıllarda iktidara yakın televizyonların tartışma programlarında konuşmacıların arasına adeta bir “komiser” gibi yerleştirilenlerin muhalif konuşmacılara ayar vermeye çalıştığını, söylenecek aykırı bir sözü olanları engellemeye çalıştığını ya da CNNTürk‘teki programında Diyarbakır Barosu başkanı rahmetli Tahir Elçi‘yi sorduğu soruları cevaplamaya zorlayarak kamuoyu önünde linç etmeye kalkan program sunucusu Ahmet Hakan‘ın yaptıklarını hatırlıyorum. O yıllarda televizyon kanallarına çıkarılan muhalifleri bu şekilde susturmak ya da tehdit etmek mümkün olmakla birlikte; günümüzde buna gerek bile kalmadığı; adeta bütün konuşmacıların iktidara yakın ve iktidarı savunan kişilerden seçildiğini görüyoruz. Şimdi, artık eskiden olduğu gibi konuşmacıları izleyip gözetleyen, onları bir şekilde vesayet altına alanlara gerek kalmamış, konuşmacılar adeta sunucu ile birlikte bir koro gibi iktidarı güzellemeye başlamışlar, hatta kendi aralarındaki rekabet çerçevesinde, iktidarı en fazla güzelleyip yağlayan kim olacak yarışına girmişlerdir.
Aslında bu da bir tür, RTÜK, suç icat eden cumhuriyet savcıları, AKP’li troller ve dışarıdaki silahlı çetelerle ayağına zincir ya da pranga vurulmak istenen dürüst konuşmacı ile onu övecek ya da linç ederek yok edecek sunucu ve diğer konuşmacıların yer aldığı kötü bir filmin senaryosudur…
Daha sonrasında da üçüncü bir örneğe, İzmir Akdeniz Akademisi‘ningeçmiş yıllardaki sempozyumlarında, Akademi‘nin onursal başkanlığını yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin sempozyum öncesi ve sırasındaki tutum ve davranışlarıyla tanık oldum.
2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından kurulan İzmir Akdeniz Akademisi‘nin düzenlediği sempozyumlarda, sayın Tekeli‘nin sempozyum konusu ve konuşmacıları belirleme yetkisi dışında adeta konuşmacıların anlattıkları şeyleri belirleyen akademik vesayetine tanık olup; aksini yapanların ya da o “Tekeli cemaati“ne kabul edilmeyenlerin şikâyet ve sızlanmalarını sık sık dinledim. Sempozyumun bir gün öncesinden sayın Tekeli‘ye ait academia.edu sayfasında yayınlanan açılış konuşması metni ile belirlenen teorik çerçevenin sempozyum süresince yapılan konuşmalara şekil ya da ilham verdiğine sık sık tanık oldum. Tabii ki, bu sempozyumlarda, Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu gibi bu çerçeveyi dikkate almayan; hatta ele alınan konunun ya da yöntemin yetersizliğini net bir şekilde ortaya koyan konuşmalar da yapıldı; ama o cesur konuşmacıları, izleyen diğer sempozyum ve etkinliklerde bir daha göremez olduk. Üstüne üstlük her sempozyumda sayın Tekeli‘nin bütün konuşmacıları notlar alarak titizlikle izlediğini ve sempozyumun sonunda yaptığı kapanış konuşmasında, şayet o oturumda aykırı muhalif sesler çıkmışsa onları da kendi tezini doğrulayacak şekilde kullandığına tanık olduk. Böylelikle akademik vesayetin, tez yazma aşaması dışındaki cemaatleşmiş başka bir türünü de sayın Tekeli sayesinde görüp öğrenmiş olduk.
Yani ayağında zincir ya da pranga olan konuşmacıyla onun söylediklerine onay verecek olan Akademi başkanı arasındaki vesayet ilişkisinde olduğu gibi…
Ardından, tam da Georges Poulimenos isimli Yunan yazarın “Smirna Seyahat Rehberi 1922” isimli kitabını okuyup analiz ettiğim dönemde, İstanbullu Rum yazar Yorgos Theotokas‘ın İstos Yayınları‘ndan çıkan, Aralık 2021 baskısı “Leonis, Bir Dünyanın Merkezindeki Şehir İstanbul 1914-1922” isimli romanını okumaya başladım. Ancak 320 sayfalık bu romanın başında, çevirmenin 15 sayfalık açıklaması dışında, hiç de alışık olmadığımız bir şekilde İstanbul’daki Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü (IFEA) ile Türk, Osmanlı, Balkan ve Merkezi Asya Araştırmaları Merkezi‘ne (CETOBaC) bağlı olarak çalışan tarihçi Nikos Sigalas‘a ait 37 sayfalık “Gerçeklik Potansiyeli Taşıyan Bir Ütopya Leonis ya da Genç Yorgos Theotokas’ın İstanbulu” başlıklı koskocaman bilimsel bir makaleyi okumak zorunda kaldım. Romanı yayına hazırlayan Anna Maria Aslanoğlu ve Seçkin Erdi adeta romanı okumadan önce bu makaleyi okumamız konusunda bizi zorluyor, romanı bu makaleyi okuduğumuz takdirde daya iyi anlayıp yorumlayabileceğimizi bizim adımıza düşünüyordu. Bu ise hem yazar hem de okuyucu adına büyük bir haksızlıktı. Tabii ki okuyuculardan bir kısmı romanı okumadan önce ya da okuduktan sonra yazar ve dönemi hakkında tercih ettikleri başka kaynaklara başvurup ek bilgiler edinebilirlerdi; ama, yayına hazırlayanların uygun görüp önümüze koydukları bir makaleyi, kitap bedeline dahi edilen sayfaların maliyetini de dikkate alarak -belki de- hiç tercih etmeyebilir, böylelikle de bu makalenin sahibine yeni okuyucular olarak dahil edilmezdik.
Yani ayağında zincir ya da pranga olan yazar ya da okuyucuyla onun yazdıklarına onay verip kitabı basacak olan yayıncı arasındaki vesayet ilişkisinde olduğu gibi…
Son olarak da, sosyolog İrfan Özet‘in 2022 yılında yayınlanan “İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı” isimli kitabında rastladım aynı duruma. Kitabın ön yüzünde kitabın ve yazarın ismi ile kitabı yayınlayan İletişim Yayınları‘nın logosu basılı olmakla birlikte; toplam 309 sayfa olan kitabın başında Reyhan Ünal Çınar ile Tanıl Bora‘nın 25 sayfalık “Kulturkampf/Kültür Savaşı ve AKP İktidarı” başlıklı korsan makalesini okumak zorunda kaldım. İzmir’le ilgili böylesi yeni ve bence önemli bir araştırma kitabının başına niye kitabın yazarı dışındaki iki ayrı kişinin birlikte yazdığı bir makale eklenir, açıkçası anlamış değilim… Yoksa kitabın yazarı, aynı kitabın editörü tarafından bu makalede yer alan konuları, kitabın içinde ele alıp irdeleyecek kadar bilgili, deneyimli ve tecrübeli mi bulunmamıştı ya da makalede yazılı olan yorum ve değerlendirmeleri araştırma metninde kullanmak mı istememişti? Tanıl Bora ve arkadaşı bu makaleyi kendisine ait olmayan bu kitapta değil de, herhangi bir dergide, örneğin her zaman yazdığı Birikim‘de ya da kendi kitaplarında yayınlayamazlar mıydı?
Açıkçası bu olayda da yazara ve okura büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Evet, kitabın başında yazarın güvendiği, saygı duyduğu, ele aldığı konuların uzmanı olan birinin bir giriş yazısı yazması bilinen ve beklenen bir davranıştır. Ama bu yazının, başka bir yazarla birlikte yazılan 25 sayfalık bir makaleye dönüşmesi de garip, beklenmeyen bir durumdur. Şayet benim gibi Tanıl Bora yazılarını okumak istemeyen biri, belki bu makalede kitabın konusu ile ilgili bir şey vardır düşüncesiyle makaleyi okumak zorunda kalıyorsa; ortada para verip kitabı satın alan okurun kandırılması, en azından istismar edilmesinden rahatlıkla söz edilebilir. Hele ki, Tanıl Bora gibi, söz konusu makalede AKP dönemini analiz ederken kendisinin ve Birikim Dergisi/İletişim Yayınları grubunun yaptıklarından; özellikle de Ergenekon davaları, 2010 Anayasa Referandumu sırasında ortaya koydukları, “yetmez ama evet” tavrı konusunda tek bir sözcük bile etmeyen biri yıllar önce söyleyip haklı çıkmadığı birçok konuda, bu yazarın kitabının başına koyduğu makale ile kendini aklayıp haklı çıkarmaya çalışıyorsa…
Burada yazara da bir çift sözüm olacak…. Kapağında sadece kendi isminin yer aldığı, kendisine ait bir kitapta editör de olsa başka bir yazara ait uzun bir makalenin eklemesine izin vermiş olması, aslında İzmir ölçeğinde ele alıp araştırdığı önemli bir konuda sanki başka birinin yorum ya da desteğine ihtiyacı varmış gibi bir durumun ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Yani ayağında zincir ya da pranga olan yazar ya da okuyucuyla onun yazdıklarına onay verip kitabı basacak olan yayıncı arasındaki vesayet ilişkisinde olduğu gibi…
Bu arada söylemeden geçmeyeyim; söz konusu kitabın İrfan Özet‘e ait 269 sayfalık bölümünü halen okuyorum ve okumam bittiği zaman kendimce bir değerlendirmesini yapıp sizlerle paylaşacağım…
Geçtiğimiz günlerde basına ve sosyal medyaya düşen haberlerden, Basmane, Pazaryeri Mahallesi’nin önemli kültürel değerlerinden biri olan ve 2017 yılında TARKEM tarafından satın alınıp İzmir Büyükşehir Belediyesi ile işbirliği çerçevesinde restore edilecek olan tarihi Tevfik Paşa Konağı’nın, aradan geçen beş yılın sonunda Yaşar Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü öğrencileri tarafından yeniden tasarlandığını öğrendik.
Tevfik Paşa KonağıTevfik Paşa Konağı
Anafartalar Caddesi ile 945. Sokağın kesiştiği noktada ve Hatuniye Meydanı’na egemen bir konumda olan konak, yaklaşık 100 yıl önce Tevfik Paşa ailesine aitti. Yapının daha sonra Tevfik Paşa Oteli, Akseki Oteli olarak hizmet verdiğini ve son olarak da Paşa Oteli ismini aldığını, bugün yapının altında faaliyet gösteren kasapların kiralarını TARKEM’e ödediğini biliyoruz.
Yapının hangi tarihlerde kim tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte; bu boyuttaki bir yapının inşa edildiği tarihlerde yoldan geçen herhangi bir yapı kalfası ya da çırağına teslim edilmeyeceği de ayrı bir gerçek. Ancak binanın yeni sahibi olan TARKEM, bu bina için değişik tarihlerde bu bina ile projeler hazırlayarak bunları haber metni, 2 ya da 3 boyutlu mimari çizimler ve videolar şeklinde kamuoyuna duyurmuş olmakla birlikte; bu kez de binanın iç tasarımını Yaşar Üniversitesi’nin öğrencilerine teslim etmiş gözüküyor.
Paşa Oteli’nden manzaralarPaşa Oteli’nden manzaralar
Hem de ticarethane özelliği öne çıkan bir vakıf üniversitesinin “öğrenci” olarak değil de, “müşteri” olarak gördüğü öğrencileri tarafından… Başka bir anlatımla, eski mimarlar loncası ustalarının henüz icazet verip kuşak sarmadığı çıraklar tarafından…
Evet, bizim öğrenciliğimizde de hocalarımız bizim ayaklarımızın üstünde durup güven duygumuzun gelişmesi için değişik konularda görev, yetki ve sorumluluk veriyorlardı; ama, toplumun önüne çıkacak, kamuya ait önemli işlerde bizleri yalnız bırakmayarak kendi adlarıyla bilgi, birikim ve deneyimlerini de ortaya koyarak, o işi birlikte yaptığımızı vurgulayarak bizleri cesaretlendiriyorlardı….
Evet, öğrencilerin coşkusu, dinamizmi, genç ve yaratıcı fikirleri her zaman için önemlidir ve bundan azami ölçüde yararlanmak doğru ve yerindedir… Ama bu güzel meziyetler tecrübe dediğimiz deneyim ve birikimle birleşmediği takdirde bir mimarın ya da inşaat ustasının yaptığı önemli bir sivil yapıyla ilgili tasarım ve iç mimarlık düzenlemelerinin o deneyim ve birikimden yoksun insanlara verilmesi doğru ve yerinde değil; hatta bir özel üniversite öğrencisine/müşterisine yapılacak büyük bir kötülüktür, yanlış bir eğitim anlayışıdır… İşte o nedenle, bu anlayış ve uygulamalar sayesinde bir süre sonra özgüven patlaması yaşayan kötü mimar ve yapılarla karşı karşıya kalmamız da mümkündür…
Bu konuda bilgi, birikim ve deneyim sahibi olduğunu bildiğimiz Prof. Dr. Emel Kayın da Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale gibi tarihi alanlarda yapılacak tarihi otel restorasyonlarında bütünlüklü bir bakış açısının benimsenmesi gerektiğini söyleyip, tek tek yapı başına çözüm önerenleri uyarmaktadır:
“Ortak bir hikâyesi bulunan tarihi otellerin ayrı projeler dâhilinde ele alınmak yerine her hikâyenin ötekine eklemlendiği bütünlüklü bir kurguyla ele alınmalarının daha doğru olduğunu düşünüyorum. Basmane Meydanı ve Konak Meydanı yönündeki tarihi otellerin sağlıklaştırma ya da dönüşüm kararlarının ‘bütünlüklü’ ve ‘herkes için adil’ bir yaklaşımla ele alınması gerektiğine inanıyorum. Meydanlar ya da sokaklar ölçeğinde yürütülen koruma çalışmalarının da elbette çevreleri açısından yararları var; nasıl yapıldığına bağlı; iyi kurgulanırsa çevrede yarattığı değişim diğer alanlara sıçrayabilir; aksi takdirde ise bir yarılma yaratır. Bölgeyi ansızın ortaya çıkan fikir ya da talep yağmurlarından korumak, sahne ışıklarının bu alana yönlenmesine bağlı biçimde varlık bulan parlak beyanlara itidalli bir biçimde yaklaşmak, bölgede yaşayanlarla birlikte sağlıklı bir gelişim sürecini başlatmaya cesaret etmek gerekiyor.” (*)
Ayrıca günümüzde bu otelde çoğunluğunu Afrikalı göçmen, mülteci ve sığınmacıların yaşadığını bildiğimiz için, bu yapı restore edilip başka amaçlarla kullanıldığı takdirde kentsel adalet ve eşitlik adına hem bu yapıda hem de çevredeki yapılarda yaşayan yoksul, dar gelirli insanların nereye gidip nasıl yaşayacağı da planlanmalı, İzmir Büyükşehir Belediyesi2020-2024 Dönemi Stratejik Planı hükümleri çerçevesinde fırsat verilmeyecek olan bu tür “soylulaştırma” girişimlerine fırsat verilmemelidir.
Geçtiğimiz aylarda; daha doğrusu 11-12 Mayıs 2022 tarihlerinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi Başkanlığı tarafından, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde düzenlenen “Kent, Mekân ve Toplumsal Eşitsizlikler Sempozyumu“na katılmış, bu çerçevede hem İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin şirketi Grand Plaza A.Ş.‘de yönetim kurulu üyesi, hem de Fransa’daki Paris 8 Üniversitesi‘nde akademisyen olarak çalışan Prof. Dr. Ayşen Uysal‘ın beraberinde getirdiği 5 Fransız akademisyeni, hem de İzmir ve Ankara’daki üniversitelerde çalışan ya da KHK ile ihraç edilen akademisyenleri dinleme fırsatını yakalamıştım.
Söz konusu sempozyumun ikinci günündeki ilginç bir oturum da İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü Yelda Şimşir, Sosyal Yardımlar Şube Müdürü Bekir Ünal, Toplum Sağlığı ve Eğitim Şube Müdürlüğü görevlileri Tülin Ünal ve Eren Korkmaz‘ın şube müdürlüğü olarak bugüne kadar yaptıkları hizmetlerle ilgili bilgiler i dinlediğimiz bölümdü. Bu bölümde ayrıca kendisini İzmir’deki mülteci, göçmen ve sığınmacılarla ilgili çalışmaları nedeniyle tanıdığımız sevgili dostum Mete Hüsünbeyi de konuşup hem mülteci, göçmen ve sığınmacılarla ilgili hukuki bilgiler vermiş hem de yaptığı çalışmalar sırasında tanık olduğu sorunları bizlerle paylaşmıştı.
Açık söylemek gerekirse bu bölümdeki konuşmalarda yaptıkları hizmetlerin tanıtımını; hatta reklamını yapan şube müdürleri ve görevliler karşısında kendimi belediyelerin faaliyet raporlarını okuyor gibi hissetmiştim. Aslında konuşmacıların, böylesi bir sempozyuma katılanların bu konularda ön bilgileri olduğunu düşünerek en azından sözlü olarak aktardıkları bu bilgileri yazılı bir metin ya da broşür şeklinde dağıtarak yönelteceğimiz sorularla yapacağımız tartışmaların düzey ya da kalitesine katkıda bulunmalarını beklerdim.
Bu bölümün sonunda bizlere; yani dinleyicilere verilen soru sorma fırsatı sayesinde, konuşmasında daha çok mülteciler, kadınlar, engelliler ve diğer etnik, cinsel, dini kimlik gruplarıyla ilgili hizmetlerini anlatan Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü Yelda Şimşir‘e, bir belediyenin her şeyden önce kendi ürettiği bütçeler ve hizmetler ölçeğinde adil olup hemşehrilerine eşit davranması gerektiği düşüncesiyle, ‘katılımcı bütçe‘ kavramı çerçevesinde yapılan kamu yatırımlarıyla gerçekleştirilen hizmetlerin kentin değişik ilçe, bölge, semt, mahalle ve hatta sokakları ölçeğinde izlenip izlenmediğini, bunun için ayrı bir politika, plan ve strateji olup olmadığını sormuştum.
Aldığım cevap ise, böylesi önemli bir görevi sürdüren belediye yöneticisi açısından oldukça şaşırtıcıydı: “Bu konu belediyenin bütçe şubesi ile ilgili olduğu için, bu soruyu onlara sorup onlarla konuşmak gerekir“
Bu sempozyumla ilgili videolar aradan iki ay geçmiş olmasına karşın henüz İzmir Akdeniz Akademisi ile ilgili Youtube hesabında yayınlanmadığı için bu bölümle ilgili görüntüleri sizlerle paylaşamıyorum; ama en azından sempozyumu benimle birlikte izleyen diğer katılımcıların tanık olduğu bu cevap, soruyu cevaplayan şube müdürü açısından, İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi birçok belediyede karşımıza sıklıkla çıkan bir savunma refleksiyle ya da “eldeki topu hemen başka bir birine atmak” suretiyle; hem bu konu hakkında yeterince bilgi sahibi olunmadığını, hem de ‘katılımcı bütçe‘ ya da adil, eşit bir hizmet siyaseti konusunda gerçekte hiçbir şeyin yapılmadığını ortaya konuyor, kentsel adalet ve eşitlik denilince soruna sadece insan hakları ve kimlik politikaları açısından bakıldığını ortaya koyuyordu. Örneğin ilgili şube müdürlüğünün kurulduğu 2020 yılı Ağustos ayından bu yana geçen 2 yıl içinde, bir takım toplantılar, etkinlikler ve suya yazılan projeler yapılacağına İzmir’e özgü bir katılımcı bütçe çalışmasının ön çalışmaları çerçevesinde belediye hizmet ve yatırımlarının kent bütünündeki ilçe, bölge, semt, mahalle, cadde ve sokaklar düzlemindeki dağılım ve yoğunluğunu gösteren araştırmalar yapılarak bir harita hazırlanır, bu haritada en fazla adaletsizliğe ve eşitsizliğe uğrayan ilçe, bölge, mahalle ve sokaklar üzerinden bir önceliklendirme yapılarak bu alanlarda öncelikle mahalle örgütlenmesinin adımları atılır ve halkın, belediye teknokratlarının ve meclis üyelerinin aktif ve gerçek katılımıyla ilk ‘katılımcı bütçe‘ denemeleri yapılabilirdi. Böylelikle de kentsel eşitsizliğe ve adaletsizliğin kaynaklarından biri olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, başka kurum ve kuruluşlardan kaynaklanan adaletsizlik ve eşitsizlikler yerine öncelikle kendi eksiklik ve yanlışlıklarını ele alarak sorunun kendisi ile ilgili bölümü konusunda çözüm odaklı girişimlerde bulunabilirdi.
Bunun üzerine Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü Yelda Şimşir hakkında daha fazla bilgi edinmek, kişisel olarak hangi özelliklere sahip olduğunu anlamak için Linkedin isimli web portalinde kendisi tarafından düzenlenen; yani Kişisel Verilerin Korunması Kanuna’na göre paylaşabilir bilgilerle dolu sayfasına baktım. Oradan gördüğüm kadarıyla Yelda Şimşir, 2006 Haziran-Ağustos arasındaki 3 aylık sürede Greenpeace isimli uluslararası çevre örgütünün, daha çok Kıbrıs Şehitleri Caddesi‘nde ya da Karşıyaka İskele Önü‘nde gördüğümüz yüz yüze bağış toplayan gönüllüsü olarak çalışmış, Ağustos 2006-Haziran 2008 döneminde iki ayrı reklam ajansında metin yazarı, 2008 Ekim-Mayıs 2016 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi Kadın Danışma Merkezi ve Kadın Sığınma Evi‘nde sosyolog, Mayıs 2016-Ağustos 2020 döneminde Agora Birlikte Yaşama Merkezi‘nde sosyolog ve proje sorumlusu, 2020 Ağustos tarihinden bu yana da İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü olarak çalışmış, İzmir Anadolu Lisesi (2002), Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü (2006) mezunu, yüksek lisansını 2015 yılında “İnsan İlişkileri” konusunda yapmış genç bir belediye çalışanıydı. Hazırladığı yüksek lisans tezini incelemek amacıyla Yükseköğretim Kurulu‘nun (YÖK) ülkemizde yapılmış tüm yüksek lisans, doktora, tıpta uzmanlık, sanatta yeterlik, diş hekimliği uzmanlık, tıpta yan dal uzmanlık ve eczacılıkta uzmanlık tezlerini gösteren Tez Merkezi’nde aramakla birlikte bulamadık.
Lisans ve yüksek lisans düzeyinde sosyoloji ve halkla ilişkiler konusunda eğitim almış genç bir şube müdürünün yönettiği Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürlüğü ile ilgili yönetmelik ya da yönergeleri araştırdığımda ise Sosyal Projeler Dairesi Başkanlığı Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik hükümleri dikkate alınarak hazırlanmış olan “Sosyal Projeler Dairesi Başkanlığı Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürlüğü Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönerge“ye rastladım. Dört bölüm ve toplam 14 maddeden oluşan söz konusu yönergenin 5. maddesine göre, Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürlüğü‘nün görev, yetki ve sorumlulukları şu şekilde belirlenmiş:
“a) Müdürlük faaliyetlerini, Belediye Başkanının gözetimi ve denetimi altında, kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge, emir, çalışma plan ve programlarına uygun olarak yürütmek,
b) İzmir şehrinde yaşayan tüm insanlar için temel insan hakları ve sosyal adalet değerleri olarak; özgürlük, birbirine saygı, eşitlik ile kentlilerin bireysel ve topluluklar olarak haysiyetlerini sağlamaya ve korumaya yönelik faaliyetler yürütmek,
c) Kentin bütününde toplumsal barışın tesisi için insan hakları, sosyal adalet ve bir arada yaşam kültürünün oluşmasını teşvik ederek, insan haklarına etkili ve eşit erişimin mümkün olduğu, kültürler arası etkileşimin olumlu ve hızlandırıcı etkilerini öne çıkartan çok yönlü bir şehir modeli için çalışma yürütmek,
ç) Çeşitliliğe, çoğulculuğa ve katılıma değer veren bir anlayışla insanların her türlü farklı özellikleri bakımından, bireyler ve kentsel topluluklar olarak veya sosyo-ekonomik durumlarından bağımsız olarak ayrımcılığa uğramamasını sağlamaya yönelik çalışmalar yapmak,
d) Güçlü bir kent kimliği ve kent aidiyeti teşvik etmek amacıyla, hak temelli savunuculuk ile ayrımcılık ve nefret söylemi karşıtı, diyaloga dayalı bilinç geliştirme çalışmaları yürütmek, e) İzmir şehrinde yaşayan tüm insanların ve bilhassa farklı kırılganlıklara sahip grupların kamusal hizmete eşit erişimini ve fırsat eşitliğini artıran çalışmalar yürütmek,
f) Müdürlük çalışma alanı kapsamında, ihtiyaç analizleri, politika geliştirme, eğitim, kitle iletişim araçları ile kampanya oluşturma faaliyetleri, kapasite güçlendirme çalışmaları ve sosyo-kültürel aktiviteler düzenlemek, bu alana ilişkin projeler hazırlamak ve uygulamak, g) Kapsayıcı kent politikalarını desteklemek amacıyla üniversiteler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, kamu kurum ve kuruluşları ile iş birliği halinde ortak çalışmalar yürütmek,
ğ) İnsan hakları ve ayrımcılıkla mücadele alanındaki uluslararası ağlara katılıma yönelik çalışmalar yürütmek,
h) İnsan hakları ve ayrımcılıkla mücadele konularında farkındalığa yönelik her türlü çalışmalarda belediye içi koordinasyonu sağlamak.”
Bu görev, yetki ve sorumluluk listesinden de anlaşılacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentsel eşitlik ve adaletten anladığı şey, “temel insan hakları, sosyal adalet ve bir arada yaşam gibi değerler çerçevesinde özgürlük, birbirine saygı, eşitlik ile kentlilerin bireysel ve topluluklar olarak hassasiyetlerini sağlamak ve korumak“tan ibarettir. Bu iki kavramdan anladıkları ya da anlatmak istedikleri tek şey, hak, insan hakları, hak temelli savunuculuk, sosyal adalet, bir arada yaşam gibi neoliberal kapitalist anlayışın; daha doğrusu jargonun bataklık kurutan değil, bataklığın sürdürülebilirliğini sağlayan, başka bir anlatımla sosyal demokrasinin çaresizlik değirmenine su taşıyan kavram ve hedeflerdir. Çünkü kentsel adaletin ve eşitliğin kaynağındaki kapitalizmle ya da kapitalist sistemle bir dertleri, bir sorunları yoktur. Sadece onun sonucu olarak ortaya çıkan yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik gibi toplumsal sorunlarla “mış gibi yapıp” oyalanmak derdindedirler. Örneğin belediye meclisinin verimli bir karar makinesi gibi ürettiği sayısı binleri aşan parsel bazlı imar kararlarıyla yarattığı rant odaklı adaletsizlik ya da eşitsizlikler, Kapitalist Kent’in yarattığı olumsuzluklar onların umurunda değildir. Yine belediye yönetiminin aldığı kararlarla kentin mutena semti Mavişehir‘e ve benzerlerine milyonlarca liralık belediye yatırımı yapılırken diğer semt ve mahallelerin bu yatırımlardan yararlanmaması onlar için dert bile değildir. Aynı şekilde son günlerde İzmir‘de artan kiralarla yaratılan eşitsizliği ve adaletsizliği işin odağına alıp bunu önlemek ya da yok etmek onların gündeminde bulunmamaktadır. Onlar toplumsal sorunları vahşi kapitalist sisteme, sınıf mücadelesine, üretimdeki artı-değere, arsa ve arazi üzerinden yaratılan kentsel ranta ve mülkiyet ilişkilerine, soylulaştırmaya dayandırmayıp; daha doğrusu, sorunun etrafından dolanıp geçmek isteyen ve sermayenin bağışladığı fon ve projelerle “sahibinin/sermayenin sesi” rolünü oynayan sol neoliberallerin hak ve kimlik politikalarıyla işi idare edip öncelikle kendilerinden para aldıkları sermayeyi, feministleri, etnik milliyetçileri, tekke, zaviye ve cemaatleri sivil toplum kuruluşu olarak niteleyenleri memnun etmek derdindedirler. Çünkü asıl sorunu çözmeye; yani, bataklığı kurutmaya niyetleri yoktur.
Bu bağlamda 13 yıldır belediyede çalışıp sosyolog unvanına sahip olan bir şube müdürünün, “şehir/kent hakkı” ve ‘katılımcı bütçe‘ kavramlarından, ‘katılımcı bütçe‘ uygulamasını ilk kez ortaya koyan Porto Alegre kentinden, David Harvey‘in 1988 yılında yazdığı Sosyal Adalet ve Şehir (Social Justice and the City) adındaki eserinden ya da İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin uygulamaya başladığı katılımcı bütçe anlayışından “o konu, bütçe şube müdürlüğünü ilgilendiriyor” diyecek kadar haberinin olmadığı söylenemez; hele hele ki, aslen kendi görevi olup bütçe birimleri ile birlikte çalışarak ortaya koyması gereken öncelikli ve önemli bir yöntemi başkasının görevi olarak düşünmesi hiç mi hiç kabul edilemez.
O nedenle, belediyeler ve özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi şayet kentsel adalet ve eşitlik uğruna gerçekten bir şeyler yapma niyetindeyse; öncelikle kentsel adalet ve eşitliğe aykırı rant odaklı imar uygulamalarından, seri şekilde kent suçu işlemekten, neoliberal hak ve kimlik politikalarından vazgeçerek yoksulluğun, eşitsizliğin ve adaletsizliğin kaynağı olan emek-sermaye çelişkisiyle mülkiyet ilişkilerine odaklanması, öncelikle kendisinin yarattığı eşitsiz ve adaletsiz uygulamalardan vazgeçmesi, kentin değişik ilçe, bölge, semt, mahalle ve sokakları düzleminde halka karar verme ve uygulamaya müdahale etme hakkı veren katılımcı bütçe uygulamalarını başlatması, tüm yönetici ve çalışanlarını, yaraya merhem olmayan gerçeklikten uzak bu yanlış neoliberal politika, uygulama ve söylemden vazgeçirerek eğitilip bilinçlendirmesi gerekmektedir.
Ama bütün bu yazıp çizip yaptığımız hatırlatmalardan sonra belediyelerde sık sık karşımıza çıkarılan başka bir mazereti duyar gibiyim: “Ama bize bu görevleri verdiler, biz de o görevleri layıkıyla yapmak zorundayız“
‘Katılımcı bütçe‘ konusunda daha fazla bilgilenmek isteyenler için:
1) Tarso Geneo, Ubiratan de Souza, “Porto Alegre: Özgün Bir Belediyecilik Deneyimi“, WALD Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Vakfı Yayını, 1994, İstanbul.
2) Ahmet Arslan, “Yerel Yönetimlerde İyi Yönetişim Aracı Olarak Katılımcı Bütçeleme, Belediyeler İçin Bir Model Önerisi“, Nobel Yayınları, Ekim 2019, İstanbul.
3) Dr. Mehmet Koçdemir, “Katılımcı Bütçeleme, Yerel Yönetimlerin Yasal Düzenlemeleri Çerçevesinde Dünya Örneklerinin Analizi“, Gazi Kitabevi, 2022.
4) Katılımcı Bütçe İle Başka Bir Şehir Mümkün, Bir Meta Olarak Şehrin Alternatifleri, Katılımcı Bütçe, Şişli Belediyesi Yayını, 2021, İstanbul.
“Demiryolcu kültürü” ile yetişmiş bir “demiryolcu çocuğu“yum. O nedenle, 18 yaşını bitirene kadar şehirlerarası otobüslere hiç binmedim. Bir demiryolcu işçisinin çocuğu olarak, bana verilen permi ile demiryolunun gittiği her yere ücret ödemeksizin gidip gelebiliyor, sadece önceden yer numarası almak zorunda kalıyordum.
Yaptığım demiryolu yolculukları ile ilgili çocukluk ve gençlik anılarımda bir kompartımana yerleşmiş dört kişilik aile olarak, Doğu’dan gelip tarihi Ankara Garı‘ndan kalkan Bağdat Ekspresi ya da Tatvan Ekspresi ile yapılan Ankara-İstanbul yolculuklarında, Eskişehir‘e her yaklaşmamızda pencerelerden sarkıp Eskişehir simidi, bozası ya da salebi alma telaşının bizi sardığını, kışsa kapalı, yazsa açık vagon penceresinden geçtiğimiz yerlerdeki yerleşimleri, dağları, tepeleri, akarsuları, köprüleri titizlikle izleyip coğrafya kitapları ve atlaslarla öğrendiklerimizle doğrulama hevesimizi, tünellere; özellikle de Ankara-Adana arasındaki, Bağdat Demiryolu Hattı’nı yapan Alman mühendislerle binlerce demiryolu işçisi tarafından 20 yılda açılan toplam 37 adet Toros Tüneli‘nin uzunluğunu sayı sayarak hesapladığımızı, buharlı lokomotiflerin olduğu dönemlerde pencereden sarkarak dışarıya baktığımızda kömür tozu ile kararan ellerimizle yüzümüzün annemin yanına aldığı sabunlu bezlerle sildiğimizi, bulunduğumuz trenle geçtiğimiz yerler arasında kurduğumuz bağlantılar nedeniyle adeta göçmen kuşların hafızasına benzer bir yol belleği oluşturduğumuzu ve aynı yollardan bir kez daha geçtiğimizde belleğimizdeki o bilgilerin teker teker sökülüp döküldüğünü hatırlıyorum.
18 yaşımı doldurup permi hakkımı kaybetmemle birlikte ben de şehirlerarası yolculuklarımı otobüslerle yapar hale gelmiştim. Bindiğim ilk yolculuk ise Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ne ön kaydımı yaptırmak amacıyla Ankara‘dan İzmir‘e yaptığım otobüs yolculuğu idi. Kesin kaydımı daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘ne yaptırmakla birlikte, ön kaydın yapılması sırasında bana verilen Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi rozetini hala saklarım. Ankara Otobüs Terminali‘nden, İstanbul Haydarpaşa ya da Topkapı Otobüs Terminali‘nden binip Ankara, İstanbul ya da İzmir‘e yaptığım yolculukları; böylelikle bu kez de otobüs yolları güzergahındaki yerleşimleri ve doğayı öğrenmemi ve her bir ayrıntının hafızama kazınmasını sağlamıştı.
1978-1991 döneminde bir denetim elemanı olarak tüm ülkedeki belediyeleri denetlediğim süreçte ise neredeyse tüm ülkedeki yolları ve envai çeşit otobüs firmasını ve kıyıda köşede kalmış yolları tanıma fırsatına sahip oldum. İçinde her türlü müziğin bas bas çalınıp sigaraların fosur fosur içildiği, namaz vakitleriyle iftar ya da sahurda mola verip bizleri yoldan alıkoyan, mazot sıkıntısı nedeniyle zabıta ya da jandarma zoruyla binmek zorunda kaldığım, ayakkabısını çıkaran yolcuları kötü kokuyu takip edip ihbar ettiğimiz, birbirine galiz küfürlerle sataşıp hakaret etmekle birlikte bunu hiçbir şekilde kavgaya dönüştürmeyen Lüleburgazlı, Çorlulu “uygar Romanları“ daha yakından tanıdığım, yol kenarlarında saatlerce beklediğimiz otobüslerle geçtiğimiz her yolu, o yol üzerindeki her şeyi görme, öğrenme ve hafızama kaydetme şansım oldu. Böylelikle, “memleketimden insan manzaraları” düzeyinde tüm bir Anadolu’yu ve oralarda yaşayan ya da çalışan Anadolu, Ege ve özellikle de Trakya insanını daha iyi tanıyıp öğrenme fırsatına sahip oldum.
Böylelikle yol boyunca gördüklerimi hafızamdaki bilgilerle birlikte değerlendirerek “Malatya’ya yaklaşıyoruz“, “şimdi birazdan Tuz Gölü yakınından geçeceğiz“, “Karacabey’e yaklaşıyoruz, birazdan atları ve haraları görürüz” ya da “önümüzde Susurluk var, oradaki molada ayran içeriz” deme şansım oldu.
Bu çerçevede yaptığım tüm yolculuklarda oturduğum otobüs, araba ya da tren koltuğu ile gözümün önünden geçip giden mekânlar arasında ilişki kurup, o gelip geçici olma hali içinde beynimdeki yol haritası ile kendi varlığımı doğruluyor; böylelikle yolculuk yaptığımı daha iyi kavrayabiliyordum.
Karıştığı bir düello nedeniyle Torino Kalesi’ne hapsedilen ünlü Fransız yazar Xavier de Maistre, 42 gün kaldığı hücresinde bir odada bile yolculuk yapılabileceği düşüncesiyle “Odamda Yolculuk” isimli kitabını yazmış olsa da; ben, yolculuğun kişi ve mekân arasındaki ilişki, zaman ve yer itibariyle değiştiği takdirde yolculuk yapılabileceğine inanıyorum.
O nedenle, 2021 yılının Kasım ayında özel bir araçla yaptığım İzmir-İstanbul-İzmir yolculuğu ile 2022 yılının Temmuz ayında otobüs ve minibüsle yaptığım İzmir-İznik-İzmir yolculuğu sırasında içinden geçip gittiğimiz mekânla ilgili izlenim ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Emek zamanının düzenlenmesi ve kullanımı
Evet, son iki yolculukta diğerlerinden farklı olarak ilk dikkatimi çeken şey, yolların benim bildiğim eski yollar olmadığıydı. Muhakkak ki, kullandığım; daha doğrusu kullanarak tükettiğim otoyollar yeni teknolojilerle yapıldığı için haliyle eski yollardan ya da otoyollardan farklıydı; örneğin, son teknoloji ile donanmış araçlarda navigasyon ekranı denilen araçla, kullandığın aracı eşzamanlı olarak bulunduğun alanın haritası içinde gösterip gidebileceğin değişik güzergahları farklı rota tercihleri içinde kullanmanı sağlayan teknolojiyi emrine sunuyor, yol ve araç güvenliği açısından yeni teknolojik hizmetler veriliyor; ama, çok daha fazla benimsediği dakik olup belirlenen süre sonunda varış noktasına ulaşma çabasıyla başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki yolculuk süresini en düşük değere indirmeyi hedefliyor; böylelikle arada kalan her şeyin; yani, önceden bilip tanıdığımız eski hafıza mekânlarını dikkate bile almıyordu. Çünkü yasal hızın maksimum değerlere çıkarıldığı bu yeni otoyollar, toplumsal üretim ve tüketimi arttırmak amacıyla kullanılan sermayenin yeni mekânlarıydı. Daha bilindik bir uygulamayla, yüksek geçiş ücretlerinin araç sahiplerinden ya da devletten tahsil edildiği, itfaiye, ambulans gibi kamusal araçların bile ücret ödemeden geçemediği, üretimdeki emek zamanının yeniden ayarlanmasını sağlayan mekanizmalardan sadece biriydi. O nedenle, yeni yapılan otoyollar çoğu kez yolculuğun algılanıp kavranmasını sağlayan çevredeki bilindik nirengi noktalarının dışından geçiyor, bir yerden bir yere gitmeyi en kısa sürede gerçekleştirerek, yolculuğu, üretim bandındaki işçinin kafasını döndürüp başka bir şeyi görmesini engelleyen hız gibi, başka bir şeyle ilgilenmeye fırsat bırakmayan transit bir geçişe dönüştürüyordu. Anlaşılan o ki, tek amaç maksimum hızla en kısa sürede varış noktasına ulaşmaktı. Nitekim yeni yapılan otoyolların medyadaki tanıtımlarında yolun uzunluğundan çok, bu yolda kaç saat yolculuk yapılacağı öne çıkartılarak tüm yolcular ve araçlar bu tür otoyollara çekilmek isteniyordu. Bu durum, özellikle şehirlerarası otobüs firmaları açısından daha bir önem kazanıyor; böylelikle, benim bir süre önce gerçekleştirdiğim İzmir-Bursa ya da Bursa-İzmir arasındaki yolculukta olduğu gibi, yolculuk süresini 3,5 saate indirmek uğruna içinde tuvaleti bile olmayan otobüslerle mola verilmeden yapılıyor, ancak tanık olduğum şekilde, yolcuların genel talebi ve sonunda hepimizin isyan etmesi nedeniyle ihtiyaç molası vermek zorunda kalınıyordu.
Bu bağlamda, yolculuk süresinin maksimum hızla en kısa süreye indirilmesinin nedeni, Karl Marx‘ın deyişiyle, mekânsal sınırları aşma ve mekânı zaman ile birlikte yok etme çabası içinde, emek zamanının düzenlenip kullanılması isteğinden başka bir anlama gelmiyordu.
Yeni otoyollar: Yok mekânlar
Yeni yollarla ilgili ikinci bir tespitim de, yolun adeta bitmeyen bir hortumun ya da tünelin içinde yolculuk yaptığımızı hissettiren devam edip giden bıktırıcı yanıydı. Evet, sağınızdaki ya da solunuzdaki bariyerler, otoyol yapıları nedeniyle yolun hemen yakınındaki yakın çevre dışında yolun dış çevresindekileri göremiyor, gittiğiniz güzergâhın neresinde olduğunuzu sadece aracınızın navigasyon aracı ya da telefonunuzdaki “haritalar” uygulamasıyla belirliyorsunuz. Kendinizi, adeta bir bilinmezde ya da yok mekânda hareket edip başka bir bilinmeze ya da yok mekâna ulaşmak ister gibi hissediyorsunuz. İşte o nedenle, kısa mesafeler bile gözünüzde bıktırıcı bir uzunluğa sahip oluyor. Bu duruma bir de hep aynı mağaza ve markaların yer aldığı, bir örnek inşa edilmiş “Oksijen” isimli mola yerlerini ilave ettiğinizde, kendinizi karmaşık ve birbirini tekrarlayan bir labirentin içinde yolunu bulmaya çalışan laboratuvar faresi gibi; hatta, Kafka‘nın o meşhur hamamböceği gibi hissetmeye başlıyorsunuz.
Bu durumu bir de, 1 Temmuz 2022 tarihinden sonra otoyollardaki maksimum seyir hızının 120 km/saat hızdan 130-140 km/saat hıza yükseltildiği halini düşündüğümüzde ve insanın yok mekânla ilişkisinin daha sorunlu hale geleceğini, otoyolların sürücüler için hızla geçilen bir tünele ya da yarış pistine dönüşeceğini dikkate aldığımızda, insani olmayan bu hissizlik ve tatminsizlik halinin daha büyük bir sıkıntıya; hatta içinde bulunduğu mekâna yabancılaşmasına yol açacağı düşünülebilir…
Aynen Paul Virilio‘nun “Hız ve Politika” isimli eserinde anlattığı gibi, yeni otoyollardaki arttırılmış hız, savaştaki piyade güçlerinin karşı cephenin top atışı sonrasında, bir sonraki top atışına kadarki kısa sürede hızla koşarak ölüme karşı kazandığı bir zafer gibidir. “Hız en mutlak anlamıyla kazanılmış Zaman’dır., çünkü doğrudan doğruya Ölüm’den çekilip alınan insan zamanı haline gelmiştir.” (1)
Virilio‘ya göre, “yeni küresel haberleşme teknolojisinde öne çıkarılan şey, artık mekan değil, zamandır. Daha doğrusu, “hızlandırılmış zaman”dır. Hızlandırılmış zamanın doğrudan çıktısıysa “hızlandırılmış gerçeklik” olgusunda karşılığını bulmaktadır. Buna bağlı olarak, dünyasal zamanı ve mekanı kavrayışın temelinde, “etkin bir varoluş”tan ziyade, bir “tele-varoluş” eğilimi yatmaktadır. “Tele-varoluş” perspektifinden bakıldığında, modern dönemlere özgü “geçmiş, şimdi ve gelecek” şeklinde belirlenmiş olan üçlü süre sınıflaması, dünyasal hakikati tanımlamaya yetmemektedir. Çünkü modern sonrası bu yeni dönemde, hem yoğunlaştırılmış, hem de hızlandırılmış bir gerçeklik sunumunun etkisi, hız duyumuyla birlikte, dünyasal zaman ve mekanın doğallığını parçalamış, gerçekliği salt bir zaman ve mekan dışılık düzlemine indirgemiştir.” (2)
Bu konunun diğer bilim insanlarınca nasıl ele alındığını, nasıl analiz edildiğini merak ettiğimizde ise mekânla beden arasındaki ilişkiyi mimari açıdan inceleyen Dervişoğlu‘nun, hızın ve teknolojik gelişmelerin yolculuklarla ilgili zihinsel haritalar üzerindeki olumsuz etkisini,
“Teknolojik gelişmelerle kazanılan hız, zamansal mesafeleri ortadan kaldırmakla beraber mekân imgesini de küçültmektedir. Artık coğrafi uzaklıkların gerçekliği ortadan kalkmıştır.
Mekânı araçlarla deneyimleyen beden, hız ve yalıtımla, hem çok fazla görselle karşılaşmasıyla hem de hareketli bedeninin edimlerinin azalması nedeniyle mekânı tamamlanmamış algıyla kavramaktadır. Daha yüksek hızla varılan her durumda mekânsal deneyimin değeri aynı şekilde farklılaşmaktadır.” şeklinde yorumladığını (3),
Mekânın aşırı hızla ilişkisini hızlandırılmış trenler üzerinden inceleyen Özaydın Çat‘ın ise, “modern öncesi dönemde bir değer olan zamanın modern dönemde nicelleştiği söylenebilir. Postmodern dönem gelindiğinde ise üretim ve tüketim faaliyetlerine etki eden hız nedeniyle zamanın “kazanılan” ya da “kaybedilen” bir değer haline geldiği söylenebilir.” diyerek, bu sorunu benim gibi hızlandırılmış otoyollar üzerinden değil, yüksek hızlı trenler üzerinden ele alıp; modern zamanlarda bir değer olarak kabul edilen zamanın postmodern zamanlarda üretim ve tüketim faaliyetlerine etki etmesi nedeniyle “kazanılan” ya da “kaybedilen” bir değer haline geldiğini, postmodernizm ile küreselleşmenin etkisi altındaki hızlı bireyinin ise mekan ile kurduğu geçici, yüzeysel ilişki içinde yaşadığı bir “mekân-zaman sıkışması” sorunu olarak tanımladığını görüyoruz (4).
Bilim dünyası bu sorunu, zaman-mekân sıkışması içindeki “tamamlanmamış algı” olarak tanımlamış olsa da, David Harvey “Postmodernliğin Durumu” isimli eserinde, bizlerin daha önceki yolculuk deneyimleriyle oluşturduğumuz zihinsel haritaları allak bullak eden bu durumun telafisi için geliştirilen dört ayrı stratejiden söz etmektedir:
1) “İlk savunma hattı, yorgun, bitkin, her şeyden usanmış bir sessizliğe çekilmek ve her şeyin ne kadar engin, kavranamaz ve bireysel ya da kolektif kontrolün dışında olduğu türünden ezici bir duygu karşısında boyun eğmektir.“
2) “İkinci tür tepki, sanki hiçbir engelle karşılaşmadan yokuş aşağı giden bir aracın rahatlığıyla dünyanın karmaşıklığının yadsınması ve son derece basitleştirilmiş retorik önermeler aracılığıyla temsil edilmesi eğilimidir.“
3) “Üçüncü tür tepki, politik ve entelektüel hayat açısından bir ara kovuk bulma ve bir yandan büyük anlatıları reddederken bir yandan da sınırlı mücadelenin olanaklılığını savunan bir tavır benimseme yönündedir.
4) “Dördüncü tür tepki, zaman-mekan sıkışması kaplanın sırtından düşmemek için onu yansıtacak ve umulur ki denetim altına alacak bir dil ve bir imgeler bütünü inşa etmektir.” (5)
Bol miktarda “Oksijen”…
Yeni otoyollarla ilgili üçüncü ve son tespitim ise, yolların kenarına belirli aralıklarla küçük ya da orta büyüklükte bir AVM olarak yerleştirilip 5 yandaş firmadan biri olan Nurol Holding‘e ihale edilen “Oksijen” isimli alışveriş mekânlarıdır. Anadolu Ajansı‘nın 30 Temmuz 2020 tarihli haberine göre bu tesislerden sorumlu Otoyol İşletme ve Bakım A.Ş. Genel Müdürü Alp Gürdil, İstanbul-İzmir otoyolunda sayısı 33’ü bulan bu mekânların yaklaşan Kurban Bayramı tatilinde 250.000 kişi tarafından ziyaret edileceğini söylemekte; böylelikle hedeflenen tüketici kitlesinin kendileri açısından ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Aslında böylesi bir durumla ilk kez bundan 5-6 yıl önce yeni yapılmış Ankara Tren Garı‘nda karşılaşmış, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği eski tarihi gar binası yerine yapılan yeni gara gittiğimde o mekânı bir gardan çok büyük bir AVM olarak algılamış ve bu durumu bilet aldığım gişe görevlisiyle paylaşarak onun da aynı görüşte olduğunu görmüştüm. Evet gerçekten de yeni yapılan Ankara Tren Garı AVM’ye benzeyen o koskoca yapı içinde ufak bir yere sıkıştırılmış, geri kalan büyüklüğe ise bol sayıda markalı büyük mağazalar yerleştirilmiş ve hepsi de müşterilerini bekliyordu.
Bu durum otoyol boyunca açılmış “Oksijen” isimli bu tüketim mekanlarının aynı zamanda sermayenin mekânları olduğunu; her ne kadar otoyolda varılacak noktaya maksimum hızla en kısa sürede gitmek asıl hedef olmakla birlikte; yolculuk yapanların kişisel ihtiyaçlarını karşılarken bile alışveriş yapmalarının istendiği anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak,
Sermaye trenle, özel araçla ya da şehirlerarası otobüslerle yapılan hızlandırılmış yolculukların mekânı olarak otoyolların yüksek teknolojilerle yapılıp kullanılmasında olduğu gibi, hem toplumsal üretim zamanını yeniden düzenlemeyi, hem de yolculuk sırasındaki tüketimi yeni tür AVM’lerle arttırmayı amaçlayıp örgütlese de; ayrıca, bu konuyla ilgilenen bilim insanları bu sorunun aşılması için bize değişik yöntemleri önerse bile bizim bildiğimiz o eski yollar var olduğu sürece yeni yapılmış paralı otoyollardan gitmeyip parasız o eski yollara keyifle dalıp gitmenin şimdilik mümkün olduğunu düşünüyorum. Aynen İzmir-İstanbul-İzmir yolculuğunu birlikte yaptığım sevgili arkadaşım Feride Adıgüzel‘in -yanlışlıkla yapsa bile- Yalova yakınlarında ruhu kaçmış yeni otoyoldan eski bir yola girip beni çayır çimenle, ağaç, toprak ve gübre kokusuyla, ev ve insanlarla; yani, bir yolu yol yapan o ruhla bir araya getirip mutlu etmesinde olduğu gibi…
(1) Paul Virilio, Hız ve Politika, Metis Yayınları, Kasım 1998, İstanbul, s.27
(2) Hüseyin Köse, “Virilio ve Hızlandırılmış Hakikat“, Yeni Düşünceler Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Haziran 2005, s.229-238
(3) Dervişoğlu, E. (2008) “Mekân ve Beden İlişkisi: Mekânın ‘Bedenle Kavrayış’ Üzerinden Değerlendirilmesi“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, s.50
(4) Özaydın Çat,B. (2015)”Mekân ve Beden İlişkisi: Mekânın ‘Bedenle Kavrayış’ Üzerinden Değerlendirilmesi” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, s. XXVII
(5) Harvey, D. (1996) Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, İstanbul, s.383-384
Okunmasında yarar görülen kaynaklar
1) John Urry, Mekânları Tüketmek, Ayrıntı Yayınları, 2015, İstanbul.
2) David Harvey, Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, Aralık 2012, İstanbul.
3) Paul Virilio, Hız ve Politika, Metis Yayınları, Kasım 1998, İstanbul.
Tüm belediyeler ve bugünkü yazımızın odağına oturtacağımız Konak Belediyesi de bir kamu kurumudur. Kamunun yararını gözeterek kamu hukuku çerçevesinde görev yapan bir kamu tüzel kişisidir. O nedenle de, belediyelerin ve özelinde Konak Belediyesi‘nin kamu yararını gözeterek hizmet etmesini bekleriz. Nitekim son aylarda Konak Belediyesi tarafından hazırlanan 1/1000 ölçekli Gültepe ve Beştepeler imar planı düzenlemelerinin İzmir 4. İdare Mahkemesi tarafından iptal edilme gerekçelerinden biri de, söz konusu mahkeme kararında planların düzenlenmesinde Konak Belediyesi‘nce kamu yararı ilkesinin dikkate alınmayışı ile ilgili olduğu gözlerden kaçmamıştır.
Bu anlamda bir kamu kurumu olan belediyelerin ve özelinde Konak Belediyesi‘nin kamu yararını gözeterek gerçekleştireceği tüm kamu hizmetlerinde kamu zararına yol açmaması, kamuya; yani bizlere ya da topluma ait olan kamu kaynaklarını, kamu zararına neden olmamak için ‘yerinde‘, ‘tasarruflu‘, ‘etkili‘ ve ‘verimli‘ kullanması gerekir.
10 Aralık 2003 tarih, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu‘nun “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinin (g) fıkrasına göre, “kamu kaynağı” sözcüğü “borçlanma suretiyle elde edilen imkânlar dahil kamuya ait gelirler, taşınır ve taşınmazlar, hesaplarda bulunan para, alacak ve haklar ile her türlü değerleri” kapsamaktadır. Bu çerçevede borçlanma suretiyle elde edilenler de dahil olmak üzere kamuya ait her türlü gelirler, taşınır ve taşınmaz mallar, hesaplarda bulunan para, alacak ve haklar, kamu mülkiyetindeki her türlü bilgi, belge, fikir ve sanat eserleri bir değer, bir kamu kaynağı olarak kamu kurumlarına, özelimizde belediyelere ve Konak Belediyesi‘ne aittir.
Hangi değerlerin fikir ve sanat eseri olduğu ise, 5 Aralık 1951 tarih, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu‘nun 2, 3, 4, 5, 6 ve 7. maddelerinde ayrıntılı olarak gösterilmiştir. Bu kanunun “güzel sanat eserleri” başlıklı 4. maddesine biraz daha ayrıntılı bakıldığı takdirde, her türlü grafik eserin; yani, belediyelere ait logoların hem 5018, hem de 5846 sayılı kanunlarla korunan ilgili kamu kurumuna ait fikir ve sanat eserlerinden olduğunu görürüz. (1)
Bu nedenle kamu kurum ve kuruluşlarının görsel kimliğini gösteren isim, marka ve logoların kullanımı, kamu kurum ve kuruluşlarının önceden belirlediği esas ve usuller çerçevesinde, özel izne tabi olup, aklına gelen herkes tarafından rahatlıkla kullanılamaz. Özellikle de bir takım kurum, kuruluş ve kişilerin para kazanmasına, kar elde etmesine ya da farklı bir şekilde menfaat temin etmesine dayalı ticari mal ve hizmetler söz konusu olduğunda. O nedenle kurumsal kimliği oluşmuş kurum ve kuruluşlarda o kuruma ait görsel kimliğin kim ya da kimler tarafından nasıl kullanılacağı, bu konudaki izin ve uygulamaların nasıl yapılacağı özel yönetmelik, yönerge ya da genelgelerle düzenlenir. Bunun en iyi örneği de Marmara Üniversitesi Kurumsal İletişim Koordinatörlüğü tarafından hazırlanan 2018/01 sayılı iç genelgedir. (2)
Bu konudaki diğer bir iyi örnek ise, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘na aittir. Söz konusu bakanlık kendisine ait İnternet sitesinin “Site Kullanım Koşulları (Yasal Uyarı)” başlıklı bölümünde;
“Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim, görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.) Kültür ve Turizm Bakanlığı’na (Bakanlık) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Bakanlık ilgili yasal işlem başlatma hakkına sahiptir.” şeklinde bir uyarıya yer verilmektedir. (3)
Ayrıca 10 Ocak 2015 tarih, 29232 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği“nin “Tanımlar” başlığını taşıyan 4. maddesine göre, “örtülü reklam” sözcüğü, “Reklam olduğu açıkça belirtilmeksizin yazı, haber, yayın ve programlarda, mal veya hizmetlere ilişkin isim, marka, logo ya da diğer ayırt edici şekil veya ifadelerle ticaret unvanı ya da işletme adlarının reklam yapmak amacıyla yer almasını ve tanıtıcı mahiyette sunulmasını” anlamına geldiğini belirtip; aynı yönetmeliğin 6. maddesinin 4. fıkrasına göre, “Herhangi bir mecrada yayınlanan yazı, yayın ve program ile özdeşleşmiş bir başlık, logo, set veya müziğin bir reklamda kullanılması halinde, söz konusu mesajın reklam olduğu tüketiciler tarafından kolaylıkla fark edilebilir olmalıdır.” demektedir.
“Kamu kurumu“, “kamu yararı“, “kamu kaynağı“, “kamu zararı“, “kamu hizmeti“, “kamu hukuku” ve “kamu malı” gibi sözcüklerin anlamı ve kamusal alandaki kullanımları ile ilgili açıklamalardan sonra gelelim işin Konak Belediyesi ile ilgili yanına…
Bildiğiniz gibi geçtiğimiz aylarda Yunan yazar George (Yorgo) Poulimenos tarafından yazılan “Smirna, Seyahat Rehberi 1922” isimli kitabın Türkçe’ye çevrilmesinden sonra Altay Spor Eğitim Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren Altay Tarih Araştırmaları Merkezi tarafından Yakın Yayınları‘na bastırılarak tanesi 120 liradan satışa sunulmuştu. Yazarın İzmir‘de olduğu 8 Nisan 2022 tarihinde Altay Spor Kulübü‘nde, Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un katılımıyla bu kitabın tanıtım toplantısı düzenlenmiş, ardından da Yakın Kitabevi‘nde bir imza günü düzenlenmişti.
Sonrasında da, 18 Mayıs 2022 tarihli “1922 İzmir: cennet mi; yoksa, cehennem mi?“, 31 Mayıs 2022 tarihli “Προσθήκη: Σμύρνη 1922, Παράδεισος ή Κόλαση?” ve 13 Haziran 2022 tarihli “işgal ve savaşlar şehrin, uygarlığın ve insanlığın düşmanıdır…” başlıklı üç ayrı yazı ile kitap ve yazarı hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmıştım.
Birbiri ile bağlantılı bu üç yazı sonrasında artık bu kitap hakkında yazılacak tek bir satır kitabın reklamı olur düşüncesiyle yazılarıma ara vermiştim ki, aklıma birden bu kitabın baş kısmında Konak Belediyesi‘ne ait logo ile “Konak Belediyesi’nin değerli katkılarıyla” ifadesine yer verilen tam bir sayfanın Konak Belediyesi‘ne; yani bizim ödediğimiz vergi ve ücretlerle oluşan kamu kaynakları açısından kaç paraya mal olduğunu öğrenme fikri geldi. Evet, Konak Belediyesi bu ifade karşılığında kitabın çevirisine ve basımına acaba kaç lira harcamıştı?
Daha önce Konak Belediyesi‘ne giderek elden verdiğim 7 Şubat 2020 tarihli dilekçeye verilen cevabın, ilgili servisteki görevlilerden aldığım bilgiye göre Konak Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Yunak tarafından el konulup tarafıma gönderilmediğini bildiğim için bu kez Konak Belediyesi yerine Bilgi Edinme Kanunu ve Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde CİMER kanalıyla soru sormayı tercih ettim. CİMER‘i tercih etmemin diğer bir nedeni de, sonrasında yapılan birtakım dedikodularda ifade edildiği gibi Konak Belediyesi‘ni şikayet etmek değil, Konak Belediyesi tarafından bilinip de kamuoyu tarafından bilinmeyen bir konudaki doğru bilgiye ulaşma isteğiydi.
14 Haziran 2022 tarihinde 2202720522 başvuru numarasıyla “Georges Poulimenos’a ait “Smirna 1922 Rehber” isimli kitabın tercümesi ve basımı için ne miktarda ödeme yapıldığı hususunu İzmir’in Konak Belediye Başkanlığı’ndan öğrenmek istiyorum.” diyerek başvurumu yaptım.
4 Temmuz 2022 tarihinde Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü‘nden gelen cevap ise aynen şu şekildeydi: “14/06/2022 Tarih ve 2202720522 sayılı evrağınıza cevaben Sayın: İsmi Gizli Smirna 1922 Rehber isimli kitap Altay Spor Eğitim Vakfı bünyesinde yer alan Altay Tarih Araştırmaları Merkez’ince tercüme ettirilip Yakın Kitabevi tarafından basılmıştır. Baskı ve Tercüme için Belediyemizce herhangi bir ödeme yapılmamıştır. Bilginize“
Evet, bana verdikleri cevapta “biz bu kitabın baskı ve tercümesi için herhangi bir ödeme yapmadık” diyorlardı. Bu arada ayrıca ve özellikle de şunu belirteyim ki, bu soruyu sorarken CİMER‘e kimliğimle ilgili tüm bilgileri verdim ve bu bilgilerin soruyu cevaplayacak olan diğer tarafça bilinmemesi için herhangi bir talepte bulunmadım. Oysa bana verilen cevapta “İsmi gizli” gibi anlamsız ve yakışıksız bir ifade bulunmakla birlikte, soruyu soranın ben olduğumu cümle aleme ve Konak Belediye Başkanı Abdül Batur ile Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Abdullah Tunalı‘ya buradan açıkça duyuruyor ve demokratik haklarımı sonuna kadar kullandığım için gizlenmeyi de hiç düşünmüyorum.
Ama söz konusu kitabın numaralanmamış baştan dördüncü sayfasında Konak Belediyesi logosuyla “Konak Belediyesi” isminin altında yazılmış olan “Konak Belediyesi’nin değerli katkılarıyla” ifadesiyle, “biz belediye olarak bu kitabın tercümesine ve baskısına ödeme yapmadık” ifadesini bir araya getirip anlamakta bayağı bir zorlanıyorum. Ben bu kitabın tercümesine ve baskısına katkıda bulunmadım derken, o kitabın tanıtım toplantısında o belediyenin başkanı cism-i gövdesiyle yer alıp konuşmuş olması ile söz konusu kitabın ilk sayfalarından birinde “değerli” olduğu söylenen katkılardan söz edilmiş olmasını bir araya getirip yorumlamakta zorlanıyorum. Kitaba yazılanla bana verilen cevap arasında, açıklanmadığı ya da açıklamaktan kaçınılan üçüncü bir nokta olduğunu tahmin ettiğim için bu çok bilinmeyenli denklemin kolaylıkla çözülemeyeceğine inanıyorum.
Yazarın İzmir‘de bulunduğu üç günlük konaklama bedeli belki bu “değerli katkı” çerçevesinde Konak Belediyesi‘nce ödenmiştir diyeceğim; ama, bu harcamanın, konuyla hiç ilgisi olmayan bir arkadaşım tarafından fazlasıyla ödendiğini de biliyorum. Diğer yandan da, bu kitabın Altay Spor Eğitim Vakfı‘na verilen telif hakkı çerçevesinde tercüme edilip basılması dışında başka bir harcama kalemi olabilir de, ben mi bilmiyorum diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Belki de, çoğu belediyede olduğu gibi yaptığı katkıların bedelini bir belediye şirketine ya da belediye ile devamlı iş yapan bir kuruma ve şahsa ödetmiş olabilir diye düşünüyorum… Ara ara da, bütün iyi niyetimle belki belediye başkanının bu kitabı yayına hazırlayıp basanların sırtını sıvazlayıp başarılar dilemesi anlamına geliyor olabilir diye düşünmekten de kendimi alamıyorum…
Sahi, hem kitapta hem de aşağıdaki Youtube linkindeki videoda George (Yorgo) Poulimenos tarafından dile getirilen Konak Belediyesi’nin verdiği “değerli katkılar” ya da teşekküre konu olan “destekler” nedir ki; bir koskocaman beyaz sayfada yazılma ihtiyacı duyulmuş, kitabın tanıtım toplantısında George Poulimenos tarafından ifade edilmiştir? Bu ifadeler, bana CİMER kanalıyla verilen cevap sonrasında ne anlama gelmektedir? Yoksa bu kitabın ilk sayfalarına bir belediyenin adını ve logosunu koyup katkıda bulunduğu ya da destek verdiği gibi bir izlenim yaratılarak o kitabın daha çok satması, daha çok okunması, daha fazla değer kazanıp kamuoyunda daha fazla ses getirmesi için “örtülü reklam” mı yapılmıştır? Bilemiyorum…
Video 7 dakika 45 saniye – George Poulimenos: “…ve tabii ki Konak Belediyesi’ne ve Belediye Başkanına teşekkür etmek istiyorum, bu kitabın hazırlanması için büyük destek verdi.” (Çeviri: Teodora Hacudi)
Ama bunun da, yukarıda yazıp çizdiğimiz kanunlar, yönetmelikler çerçevesinde mümkün olmadığını, kamuya ait isim ve logoların “örtülü reklam” şeklinde gelişigüzel kullanılamayacağını, bunun önceden belirlenmiş kurallar çerçevesinde izin alınarak ve bedeli ödenmek suretiyle yapılabileceğini, bir belediye başkanının bu mevzuat hükümlerini dikkate almaksızın böyle bir şeye izin ya da onay vermeyeceğini biliyor; daha doğrusu, tahmin ediyorum.
CİMER kanalıyla bana gönderilen, “baskı ve tercüme için herhangi bir ödeme yapılmamıştır” cevabıyla,
Yoksa, koskocaman boş bir sayfanın alt kısmına yerleştirilen ve “değerli” olarak nitelendirilen katkı sözcüğü ile başka bir “şey” mi anlatılmak isteniyor ya da,
Böyle bir katkı, gerçek anlamda hiç yapılmamış ama yapılmış gibi bir ifade mi kullanıldı demek isteniyor, inanın hiç anlamıyorum…
Şimdi buradan açık açık yazıyorum ki, aklımı karıştıran bu durumla ilgili yeni soruları Konak Belediyesi’nin 2020-2024 Dönemi Stratejik Planı‘nın 2. sayfasında Konak Belediyesi‘nin temel değeri olarak yazılmış olan “şeffaf ve hesap verebilir yönetim anlayışı” çerçevesinde, yine aynı şekilde CİMER kanalıyla Konak Belediye Başkanlığı‘na soracağım ve verdikleri cevabı da burada sizlerle paylaşacağım…
Sanırım bu kez şimdiye kadar yazılıp söylenenlerle uyuşan, birbirini bütünleyen doğru yanıtları verirler…
(1) Pehlivan, S. (2020) “Devlet Kurumlarında Görsel Kimlik: Türkiye Cumhuriyeti Bakanlık Logolarında Dönüşüm“, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Ekim 2020, Cilt 19, Sayı 26, s.2191-2203
“İzmir’de ve Ege Bölgesi’nde devlet, yerel yönetimler ve özel sektör tarafından tasarlanıp uygulanan tüm projelerin çevre değerleri ve kamu yararı açısından izlenip irdeleneceği, daha akılcı ve daha verimli projeler üretilmesi için önerilerin geliştirileceği bir grup sayfasıdır.
Yaşanabilir kentlerin oluşumuna ve kentlilik bilincinin gelişimine katkıda bulunmak, kentin doğal, kültürel ve tarihi değerlerinin korunarak geleceğe taşınması için yapılabilir ve sürdürülebilir fikir, öneriler ve projelerin geliştirilmesi amacı ile kurulmuştur.
Polemik, şikâyet ve sızlanmalardan uzak, kente karşı hak ve sorumluluklarımızı geliştiren, akla ve bilime dayalı önerileri ortaya koyan, farklı kent ve ülkelerdeki uygulamalarla örneklendirilmiş öneri ve fikirlerinizle bize katılmanızı ve katkıda bulunmanızı bekliyoruz.“
manifestosu ile 10 Ağustos 2016 tarihinde oluşturulan Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubu, üye sayısının fazlalığı ya da çok fazla sayıdaki ilgili ilgisiz paylaşımlar yerine daha az sayıda katılımcının beğenmek ya da da paylaşmak yerine aktif bir şekilde kendi görüş, düşünce, talep ve önerilerini belirlenen kurallar çerçevesinde dile getirmesi amacıyla kurulmuştur.
Ali Rıza Avcan, Göker Yarkın Yaraşlı ve Altan Köse tarafından ortaklaşa yönetilen gruba şu an itibariyle 3.947 kişi üye olup 28 Kasım 2019 tarihinde başlıkları “ayrımcılık yasağı“, “karşılıklı saygı“, “nefret söylemine izin vermeme“, “reklam ve tanıtımlara izin vermeme“, “başka gruplara ait izinsiz paylaşımlar“, “sahte hesaplar“, “grup konusuna bağlı kalma“, “paylaşım tekrarı” ve “kişisel bilgileri koruma” olarak belirlenmiş dokuz ayrı kuralı bulunmaktadır.
Kente, yönetim olgusuna ve yerel yönetimlere dair bilip yaptıklarımı ve düşünüp yazdıklarımı diğer insanlarla paylaşmak amacıyla oluşturduğumuz Kent Stratejileri Merkezi isimli kişisel bloğumu 12 Ağustos 2016 tarihinde oluşturup “Havralar bölgesi İzmir’in inanç-kültür turizmi açısından önemli bir turizm potansiyeline sahip midir?” başlıklı ilk yazıyı 5 Eylül 2016 tarihinde yayınladık.
Kent Stratejileri Merkezi bloğunda bugüne kadar yazılan toplam 819 yazı öncelikle “Kent Stratejileri Merkezi“, “Şehir Hakkı“, “Haydi Karşıyaka!” isimli Facebook gruplarıyla kendime ait Facebook sayfasında; ayrıca, Kent Stratejileri isimli Twitter, Kent Stratejileri Merkezi isimli Instagram sayfalarıyla bana ait olan Linkedin sayfalarına link verilmek suretiyle yayınlanmış olup 294 adet düzenli okuyucu tarafından takip edilen bu yazılar, aradan geçen 5 yıl 9 ay 29 günlük sürede toplam 364.295 kez görüntülenip okunmuştur.
Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunda katılım onaylanan herkesin geniş bir demokrasi anlayışı çerçevesinde grup kurallarına uymak koşuluyla her çeşit ve düzeydeki görüş, düşünce, öneri ve talebi paylaşması mümkün olmakla birlikte bugüne kadar çoğunluğunu AKP’li trollerin oluşturduğu toplam 82 kişi doğrudan doğruya yöneticiler ya da şikayette bulunan diğer üyelerin talebinin doğru bulunması nedeniyle engellenmiştir.
Bir kişisel blog, üç ayrı Facebook grubu, 1 kişisel Facebook sayfası, 1 Twitter, 1 Instagram ve 1 Linkedin hesabı bütünlüğünden oluşan Kent Stratejileri Merkezi bugüne kadar sadece İnternette ya da sosyal medyada yazıp paylaştığı yazı ve mesajları dışında toplantı ve televizyon programlarında konuşmacı, toplumsal eylemlerde katılımcı, “Akdeniz Kentleri Ağı“, “Ege Belediyeler Birliği“, “İzmir Kent Konseyi Yönerge Hazırlığı“, “İzmir Ulaşım Ana Planı” gibi konularda hazırlayıp merkezi yönetimle yerel yönetimlerin yöneticilerine ilettiği raporlarla, A3 Haber isimli İnternet gazetesine araştırma boyutunda destek vererek, Kültürpark Projesi, Çeşme Turizm Projesi gibi kent suçlarına karşı çıkıp mücadele ederek, İzmir Körfez Geçiş Projesi, Kaybolan Belediye Tabloları, TARKEM ve Seyyar Satış Yönetmeliği gibi onlarca sorunda davalar açarak yer almış; böylelikle yaşadığımız kentin geleceğini belirlemek amacıyla ve İzmir’in daha iyi yönetilmesi için çaba harcamış, mücadele etmiştir.
Gelelim bugünkü yazımızın konusuna…
Bugünkü yazımızın konusu uzunca bir süredir TARKEM A.Ş. isimli soylulaştırma şirketinin genel müdürlüğünü yapan Sergenç İneler isimli genç bir arkadaşın kendisine ait Facebook sayfasında şahsım ve Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubu hakkında yazdıkları ile bu paylaşımı bahane ederek o paylaşımın altına yazılan görüşlere ait olacak. Ele alıp tartışmaya çalışacağım paylaşım ve bu paylaşım bahane edilerek yazılanlar (paylaşımdaki yazım hatalarına dokunulmamıştır) şu şekilde;
“#kentstratejilerimerkezi diye bir facebook grubu var, o grupta Kemeraltı hakkında yazılanlara sürekli cevap verdiğim, bilgilendirme yaptığım için bundan 6 ay önce engellendim.
Kendisini demokratik olarak nitelendiren grubun yöneticisi Sayın Ali Rıza Avcan’a bugün bunu düzeltmesi talebimi ilettiğinde bana aynen şunu yazdı:
“Ben ve benim gibi düşünenler de, belediyenin ve sermayenin beslediği havuz medyasında, değil cevap hakkı, söz hakkımızı bile kullanamıyoruz… Bırak, sizin ya da adına çabaladığın yerel ve merkezi iktidar ile sermayenin de cevap hakkının olmadığı bir yer olsun…”
Ben de ona şunu yazdım:
“Demokratik gelmiyor bu bana. Yani insanları çalıştıkları yada maaşını aldıkları kuruma gore kategorize etmek ve engellemek benim sizlere yakıştırabildiğim bir davranış değil. Özünde ben de bir emekçiyim, insanları geçmişlerine, ait oldukları yere göre bu şekilde engellemek, değil cevap hakkı bu şekilde “arkalarından” atıp tutmak gerçekten sizlere olan tüm saygımı zedeliyor. Tabi bu saygının biraz olsun anlamı sizin için varsa…
Yoksa, zaten diyecek bişeyim yok.
Biz küçükken mahallede mustafa vardı, en güzel meşin top onundu, ama futboldan zerre anlamazdı. “Top benim, ben yoksam oynatmam” derdi. Bence büyüdük Ali Rıza Abi, siz de ben de büyüdük”
Yaşım 40, benden yaşça büyük yada küçük insanların geçmişine ve tecrübelerine daima değer veririm. Ama görüyorum ki, sanırım insanlar ikiye ayrılıyorlar, bunu hakedenler ve haketmeyenler…
Benim bu davada herkese, her bireyin tecrübesine inancım çok, eğer Kemeraltı’nın UNESCO süreci ile bilgi almak isteyen olursa, son 2 yılda neler yaptığımızı kendilerine istedikleri yerde istediği şekilde sunum yapabilirim…
Sevgi ve İçtenliğimle….
Sergenç“
Mustafa Yenihayat: “Sergenç boşver .bu kişileri değiştiremessin, önemli olan yeni neslin ne istediği.Geleceği yönlendirecek yeni nesil, Bahsettiğin grUp bu kafayla bu şehre hiçbir strateji üretemezler çünkü zamanın çok gerisinde bir ideoloji içerisindeler..Havuz medyasından bahsetmş ya, grupta belediyeleri sürekli eleştiren ve CEHAPE diyen üyeleri Yataganı da engellesin de görelim, söylediklerine inanalım..Gökdelenlere karşılar ama Evora projesine birşey dediklerini duymadım..“
O facebook grubu, bilmeden etmeden kentteki her şeyi ama herşeyi eleştiriyor. Daha eleştirmedikleri herhangi birşey görmedim.
Hatta eleştiri basit kalır. Çünkü her vatandaş eleştiri hakkına elbette sahiptir. Ancak eleştiri yeri geldiğinde olumlu, yeri geldiğinde olumsuz yapılır. Ancak oraya yazdıkları hep kenti, yapılanları kötülemek adına! Ve eğerki senin cevaplamanı dahi yayınlamıyorlarsa, sanki çok adaleti savunur gibi davrandıkları için gerçekten ironik bir durum olmuş.
Gel sen düzenle bakalım bütün kenti desen ne yapabilecekler acaba!?!
Uzaktan atıp tutması kolay elbet…
Ve çok sevdiğim bir söz var. “Herşeyi bildiğini sananlar aslında hiçbirşey bilmiyordur…”
Sergenc Ineler: “Adım adım dünya mirasına gidiyoruz. Sonuç ne olursa olsun, “elimizden geleni yaptık” diyebilmek adına bunca çalışma ve özveri…“
Orhan Beşikçi: “Dün, Ali Rıza Avcan’la birlikte yürürken lüks bir otelin duvarında uzun süredir göremediğimiz Prof. Şadi Çalık heykelini görünce sevindik, ancak sevincimiz bir anda kaygıya dönüştü, heykelin yakın mesafeden duvara monte edilmesi sakıncalıydı…Saat Kulesinin bakır alemlerini, musluklarını, Ali Paşa Şadırvanı’nın kurşun kaplamalarını, eski İzmir evlerinin kapı ve pencerelerini, Gazi heykelinin rölyefinde bulunan askerin tüfeğini çalanlar bu heykele zarar verebilirlerdi. Ali Rıza Avcan, İzmir’de kayıp heykeller ve tablolar konusunda araştırma yapan, mahkeme sürecini başlatan kişidir. Birden hareketlenip otele girdi ve otel yöneticilerini heykel konusunda uyardı. Koca kentte heykelin yol mesafesinde de asılmasını kendisine sorun eden kaç kişi var? Yakından tanırsanız, bilge, öğretici ve naif tarafını hemen keşfedersiniz. Eleştiri yapmak deneyim, bilgi ve cesaret ister, beğenin beğenmeyin Ali Rıza Avcan tanıdığım en iyi araştırmacılar dan biridir…“
Sergenc Ineler: “Orhan Beşikçi abi, ben Ali Rıza Abi nin araştırmacı kişiliğine, savunduğu davaya hiçbir şey demem, diyemem. Ancak bugüne kadar en ufak bir saygısızlık etmedigim grupta bana karşı yaptığı anti demokratik engelleme hareketini kınadığımı belirttim.“
Truva Atı: TARKEM
Bu paylaşımı yapıp yukarıda isimleri yazılı isimlerden destek alan TARKEM Genel Müdürü Sergenç İneler‘i kendi ağzından tanımak istediğimizde ise, TARKEM isimli soylulaştırma şirketinin İnternet sayfasına bakmamız gerekir:
“1981 yılında İzmir’de doğdu. Ortaokul ve lise eğitimini İzmir Özel Saint Joseph Fransız Lisesi’nde burslu olarak tamamladı. Ardından Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne Felsefe okudu. Üniversite eğitimi sırasında Avrupa Birliği projelerinde eğitmen olarak görev yaptı ve DPT bünyesindeki Türk Ulusal Ajansı’nın kurulumunda eğitmen olarak görev aldı. Kısa bir süre Strasbourg’ta Avrupa Konseyi’nde de çalıştı. 2006 yılında tekrar Türkiye’ye döndü ve Dünya Bankası ile çalışmaya başladı. 3 yıl süre ile Gençlik Sosyal Gelişim Programı’nda Hibe Yöneticisi olarak görev aldı. Ardından askerlik görevini İskenderun’da tamamladı ve askerlik sonrası İzmir’de bir tütün şirketinde üst düzey yönetici olarak görev almaya başladı.
Bu görevinden Kasım 2017’de ayrıldıktan sonra TARKEM ailesine katılarak önce ORKEM Genel Müdür Yardımcılığı görevini üstlendi ve 2018 Ocak’tan itibaren de TARKEM Genel Müdürlüğü görevini yürütmekte. Yine Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Felsefe Yüksek Lisans ve İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nde Mühendislik İşletmeciliği olmak üzere iki yüksek lisans programını yüksek şeref öğrencisi olarak başarıyla tamamladı.
Erim ve İçim isminde iki çocuğun babası, Filiz Morova İneler’in eşi. Çok çeşitli sivil toplum kuruluşun da aktif üyesi. Tarihi Alan’da onun için en önemli husus; katılımcılık, iyileştirme ve kalkınmadır.“
Bu tanıtım metnine, benim Sergenç İneler‘den devamlı duyduğum, -muhtemeldir ki Kemeraltı ile kendisi arasında duygusal bir aidiyet oluşturmak amacıyla anlatma ihtiyacı duyduğu- hekim olan babasının 2. Beyler’deki muayenehanesi nedeniyle Kemeraltı ile eskiden beri aşina olduğu bilgisini de ekleyebilirim.
Bu yazılı metinlerden de anlaşılacağı üzere, TARKEM Genel Müdürü Sergenç İneler daha önce üyesi olduğu Kent Stratejileri Merkezi‘nden, kendi ifadesiyle anti demokratik bir şekilde çıkarılarak “engellenmiş” olmasını kendi Facebook arkadaşlarına anlatarak bu engellemenin kaldırılmasını talep etmektedir.
Bu kez de gelelim bizim; yani Kent Stratejileri Merkezi cephesinin söyleyeceklerine ve vereceği bilgilere…
1. Benim Sergenç İneler ismi ile ilk tanışıklığım, Yaya Derneği‘ni kurduğumuz ve bu derneğin kurucu başkanı olduğum 2018 yılına rastlar. Yaptığımız bir yönetim kurulu toplantısında, kurucu üyelerimizden Utku Cihan arkadaşımızın Sergenç İneler‘den aldığı üyelik talep formunu yönetim kuruluna sunması sırasında, benim TARKEM‘e olan muhalefetim nedeniyle, “Ali Rıza Bey, sanırım Sergenç’in üyeliğine karşı çıkarsınız; hoş karşı çıksanız da, Sergenç kapıdan kovulsa da bacadan girer” demesi üzerine, “aksine, bir TARKEM muhalifi olsam da, demokratik anlayışım nedeni ile üye olmasına karşı çıkamam” diyerek 21 numaralı üyeliğini kabul etmemizle sonuçlanmış; ancak, bu “kapıdan kovma, bacadan girme” yorumu nedeniyle tanımak istediğim Sergenç İneler‘i ve ekibini, Abacıoğlu Han‘ndaki ofislerini ziyaret ederek yaptıkları sunumu izleyip çayları içerek tanımıştım.
2. TARKEM‘e yaptığım ilk ziyarette benden, Kemeraltı ile ilgili harita, plan, kroki ve illüstrasyonlar konusunda yardım istendiği için uzun yıllardır biriktirdiğim Kemeraltı harita, plan, kroki ve illüstrasyonları TARKEM‘e yaptığım ikinci ziyarette teslim ederek, TARKEM‘in ilk genel müdürü Sibel Yıldırım Ersin zamanında talep edip de alamadığım; hatta talep ettiğim raporun yazarı Murat Güvenç‘le yaptığım telefon görüşmesinde, raporun elektronik posta ile bana gönderilmesi konusunda anlaşmış olmamıza karşın; TARKEM‘in araya girmesi nedeniyle bana gönderilmeyen, TARKEM‘in 2013 Yılı Faaliyet Raporu’nun 20. sayfasında adı geçen İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi ve Şehir Araştırmaları Merkezi Direktörü Prof. Dr. Murat Güvenç‘e ait “2013 Stratejik Planlama Amaçlı Kent Araştırmaları Raporu”nu istemiş ve bu talebimi sonraki tarihlerde sözlü olarak birçok kez yinelemiş olmama karşın, bugüne kadar ne teslim ettiğim plan, harita, kroki ve illüstrasyonları geri alabildim ne de istemiş olduğum raporu temin edebildim.
Bu anlamda TARKEM‘in yardım isterken ya da alırken son derece iştahlı ve istekli; ancak, kendisine ait bilgi ve belgeleri kamuoyu ile paylaşma konusunda da o derece isteksiz ve hevessiz olduğunu söyleyebilirim.
3. Ayrıca TARKEM‘in kuruluşu ile ilgili ana sözleşmede ve sermayenin 3.200.000.- liradan 10.000.000- liraya çıkarılması ile ilgili sözleşme değişikliğinde, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi marifetiyle duyurulan ortakların sayısı ve kimlikleri ile ilgili bilgilerin güncellenmiş halini izleyen yıllarda birçok kez talep etmiş olmama karşın; TARKEM‘in güncellenmiş ortak bilgileri verilmemiş; üstüne üstlük her ikimiz de şirket genel kurullarına tüm ortakların katılmadığını ve hatta bazı ortakların vekilleri marifetiyle temsil edildiğini bilmemize karşın, TARKEM Genel Müdürü Sergenç İneler, “Ali Rıza abi, genel kurula gel orada ortakları ve onların imzaladığı hazirunu görürsün” diyerek şirket ortaklarının kimler olduğunu ısrarlı bir şekilde paylaşmaktan sakınmıştır.
4. 25 Mart 2020 tarihinde Kent Stratejileri Merkezi üyesi olan Sergenç İneler, iddia ettiği gibi 6 ay önce değil, 15 Nisan 2021 tarihinde; yani 3 Temmuz 2022 tarihinden 1 yıl 2 ay 19 gün önce Kent Stratejileri Merkezi üyeliğinden çıkarılıp engellenmiştir. Ayrıca bu engellemenin kaldırılması ile ilgili mesajların yazıldığı gün; yani iddia ettiği gibi “bugün” değil, aşağıdaki WhatsApp görüşmeleri trafiğinin gösterdiği gibi 16 ve 19 Nisan 2021 ile 15 Ağustos 2021 ve 19 Ocak 2022 tarihleridir.
Ayrıca üyelikten çıkarılıp engellenme nedeni, iddia edildiği gibi, “Kemeraltı hakkında yazılanlara sürekli cevap vermesi, bilgilendirme yapması” ile değil, genel müdürü olduğu TARKEM ve icraatları ile ilgilidir. Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubu üyeliğinden çıkarılmasının asıl nedeni, diğer grup üyelerinin, başında bulunduğu TARKEM isimli şirket ve uygulamaları ile ilgili eleştirel paylaşımlarına devamlı olarak “yalan“, “yanlış” ya da “eksik” diyerek karşı çıkması; böylelikle, TARKEM hakkında görüş belirten grup üyelerinin görüş, düşünce ve eleştirilerini dikkate almayıp kötülemesi, bu tür üyeler sanki yalan söylüyorlarmış gibi yanlış bir izlenim yaratmaya çalışması ve kendisinden talep edildiği halde “yalan“, “yanlış” ve “eksik” dediği hususlarla ilgili bilgilerin doğrusu ya da bütünü hakkında bilgi vermekten kaçınmasıdır. Nitekim, kendisi bu şekilde çatıştığı bazı grup üyeleri tarafından, bırakın grup üyeliğini, o üyelerin şahsi hesapları üzerinden de engellenmiş durumdadır.
TARKEM genel müdürü Sergenç İneler‘in, gerek Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubundaki, gerekse üyesi olduğu WhatsApp gruplarındaki tavrı, reklam sektöründe sıklıkla karşımıza çıkan gerilla pazarlama yöntemlerini hatırlatmakta; bu çerçevede, istediği her ortam ya da platformda var olmaya çalışmakta, kendisine yer verilmediği takdirde bunu demokratik bulmadığını ifade edip kendine yer açmaya çalışmakta, kendisine fırsat verildiği takdirde de öncelikle kendi şirketini ve faaliyetlerini önceden hazırlanmış fotoğraf, video ve anlatımlarla tanıtmaya önem verip bulunduğu ortamı, o ortamın ilkelerini ve o ortamdaki aktörleri dikkate almadan TARKEM‘in reklamını yapmaya çalışmakta, TARKEM‘in zararına olabilecek her şeye karşı adeta bir jandarma gibi uyanık olup engelleyen, en azından kötüleyip küçümseyen bir tarzı izlemektedir. Yazdığı mesajda da ifade ettiği gibi, TARKEM hakkında yazılıp çizilenlerden haberi olmasa bile kendisine haber verip uyaran bir iletişim ağı bulunmaktadır. Zaten adından anlaşılacağı üzere; yapılan iş, nizami savaşlar için önceden belirlenen insani kural ve kaideleri dinlemeden ve hiçbir kural ve kaideye bağlı kalmadan vur-kaç taktiği ile savaşan gerilla ve gerilla savaşlarını anımsatmaktadır…
Oysa, Kent Stratejileri Merkezi‘nin 28 Kasım 2019 tarihinde belirlenmiş kurallarının “Karşılıklı saygı” başlıklı 2. maddesine göre, “tartışmalarda samimi bir ortam oluşturmak hepimizin sorumluluğudur. O nedenle herkese saygılı davranmak grubumuzun temel kurallarından biridir.” demekte, tüm üyeler bu kural üzerinde oybirliği ile anlaşmaktadır.
Bu kural çerçevesinde, grup üyelerinin TARKEM ve uygulamaları ile ilgili değişik kaynaklardan edindiği bilgi, izlenim ve yorumların Sergenç İneler tarafından “yalan“, “yanlış” ya da “eksik” olarak nitelenip doğrusu hakkında bilgi verilmemesi ya da yanlış ya da eksik olanın ne olduğunun açıklanmaması, TARKEM hakkında paylaşım yapan, bu paylaşımları beğenen ve kendi arkadaşları arasında paylaşan diğer grup üyeleri tarafından saygısızlık olarak nitelendirilmiştir. Nitekim diğer grup üyelerinin Sergenç İneler‘in bu çıkışlarına karşılık yaptığı şikâyetler de bu gerçeği doğrulamaktadır. Şayet Kent Stratejileri Merkezi ve yönetimi, iddia edildiği gibi anti demokratik bir tutum içinde olsaydı başlangıçta Sergenç İneler’in grup üyesi olması talebini kabul etmez, onu grup dışında tutmayı tercih ederdi. Oysa böyle yapılmamış, Sergenç İneler grup kurallarına uyduğu sürece ya da grup yönetiminin demokratik hoşgörüsü çerçevesinde uzun bir süre grup üyesi olarak kabul edilmiş, ta ki üyelerden gelen şikâyetler ve paylaşımlarındaki saygısızlığı sürdürmesi üzerine grup üyeliğinden çıkarılmıştır.
Kendisini grup üyeliğinden çıkarılıp engellediğimiz için, grup üyesi olduğu süre içinde grup yöneticilerinin ve diğer grup üyelerinin TARKEM ile ilgili paylaşımlarına yaptığı “yalan“, “yanlış” ya da “eksik” şeklindeki yorumlarını, o zamanlar kaydedilmiş bir görselle sizlere göstermem mümkün olmamakla birlikte; dün itibariyle, Kent Stratejileri Merkezi‘nin resmi Facebook sayfasında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Basmane Pazaryeri Mahallesi‘nde yapmak istediği Cittaslow Metropol uygulaması ile ilgili yazımın altına yazdığı yorumla adeta bana yardımcı oldu diyebilirim. Aşağıdaki görselde de görüleceği üzere, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilgili bir yazıya “yazıda eksik, çarpık, yanlış bilgiler var” diyerek orada yazılıp çizilenleri itibarsızlaştırmaktan, kötülemekten kendini alamamış ve böylelikle benim anlatmak istediğim müdahalenin güzel ve güncel bir örneğini vermiş.
Hepimizin bildiği gibi, Facebook grupları Facebook yönetimi tarafından oluşturulmuş karşılıklı bir iletişim oyunun kuralları çerçevesinde faaliyet göstermektedir. Facebook‘un, bu kurallar çerçevesinde grup yönetimine tanıdığı yetkilerden biri de, bir Facebook üyesini gruba üye yapmak ya da üyeliğine son vererek gruptan çıkarıp engelleyebilmektir. Facebook‘un bize tanıdığı haklar çerçevesinde, birinin Facebook grubuna üye yapılması ne ölçüde olağan ve demokratik ise, o gruptan çıkarılıp engellenmesi de o ölçüde olağan ve demokratiktir. Çünkü oyunun kuralları önceden bu şekilde belirlenmiştir ve hepimiz bu kuralları önceden kabul ederek o oyunu oynamaya başlarız.
Kent Stratejileri Merkezi, bu çerçevede üyelerinin demokratik haklarına saygı duyan ve düşüncelerini paylaşıp kurallar çerçevesinde tartışmak isteyenlerin özgürlüklerine müdahale etmeyen; aksine, bu özgürlüğün daha da gelişip güçlenmesini savunan bir Facebook grubudur. Bu anlamda, TARKEM genel müdürü Sergenç İneler‘in grup üyeliğinden çıkarılıp engellenmesi, grup içi demokrasi ile değil, grup içi karşılıklı saygı ilkesine uymayışı nedeniyle, diğer üyelerin şikayetleri doğrultusunda alınmış ortak bir karardır.
5. Ayrıca Kent Stratejileri Merkezi grubunun bazı üyeleri, İzmir‘in “İzmir Tarihi Liman Kenti” adıyla UNESCO Geçici Dünya Mirası Listesi‘ne girmesi ile ilgili görev, yetki ve sorumluluğun İzmir Büyükşehir Belediyesi yerine Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hukuka aykırı bir şekilde, soylulaştırma amaçlı bir yatırım şirketi olan TARKEM‘e verilmiş olmasına karşı çıkıp, TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi tarafından açılan davaya müdahil olmuşlardır. Bu anlamda davaya müdahil olan ya da olmayan grup üyeleri, TARKEM‘in AKP iktidarı ve onun yandaşlarıyla, Çeşme Turizm Projesi üzerinden kurduğu yakın ilişki ve işbirliği çerçevesinde edindiği bu ayrıcalığa karşı olup; bunun bir “kent suçu” olduğuna inanmakta, “kent suçu“na ortak olan, bu suçu işleyen ya da bu suçun işlenmesine katkıda bulunan kurum ya da kişilerin grupta yer almamasını talep etmektedir.
6. Son olarak, Abacıoğlu Han‘daki bir karşılaşmamız sırasında, tüm iyi niyetimle “bakın, İzmir ve İzmir’in geçmişi hakkında böylesine kaliteli bir araştırma, inceleme ve değerlendirme var, bunu okuyun” diyerek sevgili hocam rahmetli Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘ın 1972 tarihli “Örgütlenemeyen Kent, İzmir” isimli kitabından bahsedince, o kitabı edinmek istediğini söyledi. Ben de kitabın e-kitap versiyonunu WhatsApp üzerinden kendisine gönderdim. Bana, “bu kitabı dağıtabilir miyim?” diye sorduğunda da paylaşabileceğini söyledim. Ancak daha sonra o e-kitabı alan dostlarımdan, dağıtım sırasında kitabın benden alındığı hususunun, nezaketin bir gereği olarak dile getirilmediğini öğrendim.
Gelelim Sergenç İneler‘in kendi şahsi sayfasında yazdığı bu iddialara verilen yanıtlara…
Öncelikle sevgili dostum Orhan Beşikçi‘ye benim hakkımda yazdıkları için teşekkür etmek isterim…
“Sergenc tepkinde gerekcende haklısın…” diyen Gündüz Kapancıoğlu ile paylaşımlarını beğendiğim için uzun bir süredir izlemekle birlikte “Yola Devam. Her şeye karşı.” şeklinde görüş belirten Ertuğrul Susup‘u ise vicdanları ile baş başa bırakmayı tercih eder, TARKEM ve Sergenç İneler hayranı bazı ‘monşer‘leri ise “sanki hiç yoklarmış gibi” dikkate almamayı tercih ederim…
Asıl cevap vermek istediğim kişiler ise uzun bir methiye yazan Konak Belediye Meclisi üyesi ve İmar Komisyonu ile Kentsel Dönüşüm Komisyonu başkanı olduğunu öğrendiğim mimar Esra Yılmaz Keskin ile Mustafa Yenihayat isimli kişiye yönelik olacaktır.
Esra Yılmaz Keskin, Dokuz Eylül Üniversitesi’nden 2012 yılında mezun olmuş genç bir yüksek mimar… CHP’nin 2019 yerel seçimlerle ilgili aday adayları listesinde yer almadığına göre genel merkez tarafından dışarından belirlenmiş bir belediye meclisi üyesi… Muhtemelen 90’lı yılların ikinci yarısında doğup bizlerin İzmir‘in, Alsancak‘ın, Kemeraltı‘nın ya da Basmane‘nin sorunlarıyla ilgilendiğimiz tarihlerde ilkokulda ya da lisede ödevlerini hazırlayan bir öğrenciydi… Üstüne üstlük Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘la aynı meslekten; yani, meslektaş.,
Kent Stratejileri Merkezi hakkındaki olumsuz görüşlerini belirten yüksek mimar Esra Yılmaz Keskin bizim; yani Kent Stratejileri Merkezi‘nin kentteki her şeyi bilmeden etmeden her şeyi eleştirdiğimizi, eleştiriyi kendince olumlu ya da olumsuz eleştiri diye ikiye ayırarak kentte yapılan her şeyi kötülediğimizi iddia etmekte ve uzaktan atıp tutmanın kolay olduğunu söyleyerek bizlerin gelip kenti düzenlememizi istemektedir. Ardından çok sevdiğini ifade ettiği “Herşeyi bildiğini sananlar aslında hiçbirşey bilmiyorlar” sözünü hatırlatmaktadır.
Sayın Esra Yılmaz Keskin, her şeyden önce şunu ifade edeyim ki, “herşey” ve “hiçbirşey” sözcükleri sizin yazdığınız gibi birleşik değil; Türk Dil Kurumu ve Dil Derneği kılavuzlarına göre “her şey” ve “hiçbir şey” şeklinde ayrı ayrı yazılır.
İkincisi, eleştirinin olumlusu ya da olumsuzu diye bir şey olmaz. Biraz zahmet edip, Vikipedi isimli dijital ansiklopedilere baktığınızda bile, eleştiri sözcüğünün, “bir kişi, eser ya da konuyu doğru ve yanlışlarını göstererek anlatmak amacıyla yazılan kısa metinler” olarak tanımlandığını, “sanat, edebiyat, düşünce eserlerini hem öz hem yapı yönünde açıklayan, başarılı ve başarısız ya da değerli ve değersiz yönlerini gösteren, bunları örneklerle somutlayıp belirten yazılar” olduğunu öğrenip, eleştiri yapmanın öncelikle eleştirisi yapılan şeyin ciddiye alınması demek olduğunu, bir eleştirinin içinde hem doğru/olumlu, hem de yanlış/olumsuz değerlendirmelerin yer alacağını, bu içkinlik ya da bir arada olma halinin dış dünyanın ve insan düşüncesinin diyalektik yapısından kaynaklandığını; ayrıca yapılan her eleştirinin farklı bir öneri geliştirmek olduğunu da anlayıp öğrenirsiniz. O nedenle size önerim, eşinizle birlikte işlettiğiniz mimarlık ofisinizde müteahhit ve taşeronlardan gelen projelere bakıp para kazanmanın dışında, analitik düşünebilmeyi ve doğru konuşup yazmayı öğrenmek için felsefe, mantık ve dilbilim ile ilgili okumalar yapıp bu tür kötü paylaşımlar yapmamanızdır.
Ayrıca Konak Belediye Meclisi üyesi, Kentsel Dönüşüm Komisyonu ve İmar Komisyonu başkanı olarak yakın zamanda kabul ettiğiniz halde TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi; yani üyesi olduğunuz meslek birliğine ait bir meslek odasının İzmir 4. İdare Mahkemesi‘nde açtığı davayla iptal edilmiş olan 1/1000 ölçekli Gültepe ve Beştepeler Kentsel Dönüşüm Planlarının sizin için kötü olan akıbetlerini hatırladığımızda, bir meclis üyesi olmanın dışında imar ve kentsel dönüşüm gibi önemli iki komisyonun başkanı olarak hazırladığınız planlarda, söz konusu mahkemenin belirttiği üst planlara uygunluğun, kişi başına düşmesi gereken donatı alanlarının, şehircilik ilkeleri ile planlama esaslarının ve kamu yararı ilkesinin dikkate alınmayışı nedeniyle söz konusu planların mahkeme tarafından iptal edildiğini; bu açıdan, sebep olduğunuz zaman ve emek kaybı ile israf niteliğindeki kamu zararı nedeniyle bizlerin yapacağı eleştirileri fazlasıyla hak ettiğinizi söyleyebilirim.
Ayrıca benden kendisine ufak bir uyarı olarak, TARKEM cephesine sahip çıkıp onları böylesine savunurken, aslında TARKEM‘den ve TARKEM‘cilerden pek haz de almayan kendi başkanının da bu tutum hakkında ne düşüneceğini bir tahayyül etsin derim…
Bence mahalli seçimlerle kamusal görevler üstlenen sizin gibi meclis üyelerinin, başka kişi ya da kurumları değerlendirip eleştirirken biraz daha sakin, dikkatli ve özenli olması, önce kendine, kendi yetersizlik ve beceriksizliklerine bakıp ona göre konuşup yazması gerekir. Eee, ne de olsa sizin söylediğiniz gibi “her şeyi bildiğini sananlar, aslında hiçbir şey bilmiyordur” Bu arada size tiyö de vereyim; bu sözün aslı ünlü Antik Yunan Filozofu Sokrates‘e ait olup; doğrusu “Bildiğim bir şey var, o da hiç bir şey bilmediğimdir” şeklindedir.
Gelelim 7 ay önce Kent Stratejileri Merkezi’ne üye olan Mustafa Yenihayat isimli arkadaşımızın yazdıklarına, özellikle de Evora inşatla ilgili olarak söylediklerine…
Sayın Mustafa Yenihayat, siyasal ve toplumsal anlamda bir öğreti oluşturup; herhangi bir toplumsal sınıfın, yönetimin ya da siyasal partinin davranışlarına yön verip yol haritasını oluşturan düşünceler bütünü anlamına gelen ideolojiler eskimezler; aksine, değişen koşullara ve akan zamana göre değişip dönüşürler. Klasik Liberalizm, Neoliberalizm, Marksizm, Teokrasi, Anarşizm ve diğerleri bu anlamda değişip dönüşen, gelişen zamana uyum gösterip yer yer ya da zaman zaman insanlara ve toplumlara egemen olup onları yönlendiren ana düşünce gruplarıdır.
1972-1981 döneminde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 4 yıl lisans, 2 yıl yüksek lisans, 2 yıl da doktora eğitimi alıp siyaset, siyaset teorisi, siyasal davranış biçimleri, siyasal partiler, siyasal düşünceler tarihi, hukuk, kültür, sosyoloji, ideoloji, yönetim ve yerel yönetimler konusunda Mümtaz Soysal, Ahmet Taner Kışlalı, Korkut Boratav, Nermin Abadan Unat, Muammer Aksoy ve Alpaslan Işıklı gibi ülkemizin önde gelen bilim insanlarının öğrencisi olmuş biri olarak, tüm sol, devrimci gruplara yön verip işçilerin, emekçi sınıflarla yoksulların çıkarlarını savunan Marksizmin zamanı geçmiş bir ideoloji olmadığını biliyorum. O nedenle, “zamanın çok gerisinde bir ideoloji içerisindeler” derken hangi ideolojiyi kastettiğinizi net olarak anlamamış olsak da; savunduğumuz ve bütün toplumsal olayları bu ideoloji çerçevesinde çözümleyip anlamaya çalıştığımız Marksizmin günümüz koşullarında da geçerli bir ideoloji olduğunu düşünüyoruz.
Bunun dışında kişisel ya da siyasal husumet içinde olduğunuzu tahmin ettiğimiz bir kısım kişi ya da kurumları engellemenin, grup kurallarımızı çiğnemedikleri sürece gündemimizde olmadığını da ifade etmek isterim.
Gökdelenler ve Evora Projesi ile ilgili iddialarınıza gelince… A3 Haber İnternet Gazetesi ve gazeteci arkadaşım sevgili Serdar Öztürk ile birlikte yaptığımız ortak çalışmalarda; ayrıca Kent Stratejileri Merkezi‘nde yaptığımız tüm paylaşımlarda AlsancakStadyumu arkasında yapılmakta olan Evora Projesi dışında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin açtığı ihalede, Evora Projesi uygulama alanının hemen yanındaki Ege Mahallesi Kentsel Dönüşüm Projesi1. Etap İnşaatları Yapım İşini üstlenen firmanın, Evora Projesi‘ni yapan Teknik Yapı firması olduğunu ve bu firmanın sahibi Nazmi Durbakayım‘ın oğlu Umut Durbakayım‘ın ihale sonrasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘i ziyaret ederek bir kemençe hediye ettiğini hatırlatmak isterim.
A3 Haber İnternet Gazetesi ile birlikte hazırlayıp Kent Stratejileri Merkezi‘nde ve diğer sosyal medya mecralarında paylaştığımız linklerini aşağıda bulunan iki ayrı yazı, sanırım size iyi bir fikir verecek ve gruba üye olmadığınız dönemde yaptığımız bu araştırma ve yazılar nedeniyle “Gökdelenlere karşılar ama Evora projesine bir şey dediklerimi duymadım” şeklindeki iddianızdan vazgeçeceğinizi umuyorum.
Sonuç olarak,
Yaşadığımız her bir sorunun akılcı, bilimsel bir çözümünün bulunduğu ve bu çözümün de, Kent Stratejileri Merkezi için daha önceden belirlediğimiz dokuz ayrı grup kuralına, bu grupta “kent suçu” olarak tanımlanan eylemleri işleyen, hayata geçiren, bunun için çalışan ya da katkıda bulunup yardımcı olan veya özendiren kişi, kurum ve paylaşımların yapılamayacağına, böylesi bir suçu göz yumulamayacağına ilişkin bir maddenin eklenmesi suretiyle Kent Stratejileri Merkezi isimli grubun asıl varlık nedeninin ortaya konulması olabilir.
(1) “İnsanın aynası iştir, lafa bakılmaz. Bir kişinin aklının seviyesi yaptığı işte görünür.” Ziya Paşa,
İzmir‘de; özellikle de Bornova‘da sessiz sedasız bir şeyler oluyor ve şayet bu gelişmeleri dışarıdan tarafsız bir gözle izlerseniz, gelişmelerin içinde yer alan kişi ve kurumlar arasında ilginç bağlantılar kurulduğunu, adeta ince ince dantel gibi bir ağ oluşturulduğunu görürsünüz… Hem de eğitim, sinema, kültür, sanat ve hak mücadelesi gibi çoğu insan için tartışılamayacak kadar önemli olan masum konular öne alınmak suretiyle…
Size bugünkü yazımda 13 Ekim 2020 tarihinde Bornova‘da kurulan ve içinde bulunduğumuz tarih itibariyle Bornova‘daki 12 vakıftan biri olan Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı, kısa adıyla BAYETAV‘dan, BAYETAV‘ın genel koordinatörü Prof. Dr. Ferhat Kentel‘den ve BAYETAV‘ın işbirliği içinde olduğu kurum, kuruluş ve kişilerden söz edip dikkatinizi bu noktaya çekmek istiyorum.
BAYETAV‘ın İnternet sitesinde (www.bayetav.org) yayınlanan vakıf senedine göre, Ali Rıza Çelik ve eşi Serap Baş Çelik tarafından kurulan vakfın amacı; “ülkemizdeki eğitim sisteminin bilimsellik, akılcılık, eşitlik, demokratlık, niteliklilik, özgünlük ve yaygınlık niteliklerini kazanarak kurumsallaşmasına katkıda bulunmak, çocuklarımızın okul öncesi dâhil olmak üzere eğitim ve öğretimlerinin her aşamasında bu ilkeler doğrultusunda akılcı, sağduyulu, özgüven sahibi, düşünen, sorgulayan, kendi iç yaratıcığını harekete geçirebilen, barışçı, farklı düşünce ve inançlara saygılı bireyler olarak yetişmelerini sağlamak, toplumsal yaşamın tüm alanlarına ilişkin olarak her türlü araştırmanın ortam, kurum ve araçlarını yaratarak toplumsal gelişme ve teknoloji ilişkileri dâhil her türlü araştırma ve incelemeyi yapmak ve yaptırmak” şeklinde belirlenmiş.
Aynı vakıf senedinin ‘Başlangıç‘ bölümünde yer alan,
“İnsanlık var olduğundan beri eşitsizlikler ve adaletsizlikler de var oldu. Modern dünyada bu daha da artmakta. Pandemi süreci (Covid-19) bunu daha da keskinleştirdi.
Dünyada hızla bozulan gelir dağılımı ve toplumsal eşitsizlikler bir arada yaşama olanaklarını hızla daraltıyor. İnsanları insanlaştıran en önemli erdemlerden biri, insanın kendisi dışındaki insanları da düşünme ve onlar için çaba gösterme gücüdür.
Bu vakfın kuruluş amacı da eşitsizliklere, adaletsizliklere, bir arada yaşama kültürünün hızla zedelenmesine yol açan bu süreçte, kısıtlı olanakları olan bireylere de iyi bir eğitim olanağı sağlamak, böylelikle eşitsizlik ve adaletsizlikleri en aza indirmek, bir arada yaşama olanaklarını çok daha fazla artırmak düşüncesidir.
Biz de bu zorluklar içinde ülkemizin bize sunduğu eğitim olanakları ve ailemizin verdiği düzgün ahlakla belirli bir başarıya ulaştık.
Bu vakfın en önemli amaçlarından biri de bu topraklardan aldıklarımızı çoğaltarak ülkemize borç öder gibi yeniden geri verme sorumluluğudur.
Ardıllarımızın da aynı erdemli yollardan yürümesi dileğiyle..” şeklindeki bir ifadeye ver verilerek söz konusu vakfın amaç ve hedefleri sıralanmıştır.
Ayrıca “Manifesto” adı verilen diğer bir temel belgede, “derin eşitsizlik, adaletsizlik ve ayrımcılıklarla yarılıp birbirlerinin acısına, endişesine, olumsuz koşullarına duyarsız, sorumsuz, bunlar karşısında kaygı duyanların bile ortak dil ve eylem oluşturamadığı, güç birliği geliştiremediği günlerde yaşıyoruz” deniliyor olmasına karşın; bu eşitsizliklerin maddi kaynağı olan kapitalist sistemden, onun yarattığı eşitsizliklerden tek bir söz bile etmeden, sanki tüm eşitsizlikler iyi bir eğitim olanağına sahip olmakla giderilecekmiş gibi, bu eşitsizlik, adaletsizlik ve ayrımcılığın emek ve sermaye arasındaki derin çelişki ve çatışmadan kaynaklandığı belirtilmeksizin; ‘diğerkâmlık‘, ‘farklılıklara ve emeğe saygı‘, ‘dayanışma‘, ‘tevazu‘, ‘eşitlik, ‘özgürlük’, ‘sorumluluk‘, ‘dürüstlük‘, ‘üretkenlik‘, ‘iyimserlik‘ ve ‘umut‘ gibi kişisel insani özellik ve değerler üzerinden eğitim, bilgi, sanat ve politika üretimi konularında adımlar atılacağı, benzer çabalar içerisinde olan kişi ve kurumlarla iş ve güç birliği yapılıp ilişkilerin geliştirileceği belirtiliyor.
Nitekim vakfın 2021 yılının Ağustos ayında oluşturulan ve 26 Haziran 2022 tarihi itibariyle 378 takipçisi olan Twitter hesabındaki paylaşımlar üzerinden yaptığımız ilk incelemeye göre, Bornova Belediyesi, İnci Holding Vakfı, Ege Çağdaş Eğitim Vakfı (EÇEV), Zühtü-Mevlüt Çelik MTA Lisesi, Konda Araştırma, Kemalpaşa Belediyesi, İzmir Kent Konseyi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği gibi kurum ve kuruluşlarla yaptıkları işbirliği ve ortak çalışmalar çerçevesinde halka açık ücretsiz konserler düzenlediği, kendilerine tahsis edilen lüks ortamlarda “Mekânlar ve İnsanlar” sergisi gibi sergiler açtığı, “Hayvan Etiği ve Feminizm“, “Eğitimde Çok Kimliklilik: Fırsatlar ve Zorluklar” ve “Gıda, Ekoloji ve Toplumsal Barış“, “Siyasi Ekoloji” başlıklı toplantılar düzenlediği, Konda Araştırma şirketinin sahibi Bekir Ağırdır ve İstanbul merkezli SAM Araştırma Danışmanlık şirketi ile birlikte “Türkiye’de Bir Arada Yaşarız” araştırmasını yaptığı, Friedrich Ebert Vakfı tarafından desteklenen Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından Diyarbakır‘da düzenlenen etkinliklere katıldığı, Ali Babacan‘ın genel başkanı olduğu Deva Partisi yetkililerini misafir olarak kabul ettiği görülmektedir.
Yukarıda yazılı olan anlatımlardan görülebileceği gibi, vakfın kuruluş amacı, eğitim sistemindeki eşitsizlik ve adaletsizlikleri en aza indirmek, bir arada yaşama olanaklarını çok daha fazla arttırmak gibi hepimizin üzerinde uzlaşıp altına imza atabileceğimiz; hatta destek vermek isteyeceğimiz konularla ilgili…
Peki o halde bu iyi, güzel ve yararlı amaç ve hedeflere kimlerle ve ne şekilde ulaşmak istiyorlar?
Bayetav Vakfı‘nın kurucularından 1963, Akseki doğumlu işadamı Ali Rıza Çelik aynı zamanda 5 Şubat 2020 tarihinde açılan Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi Zülfü-Mevlüt Çelik Mesleki ve Anadolu Meslek Lisesi‘ni annesi ve babası adına yaptırmış becerikli bir sermayedar. Ailesi, kendisi 6 aylıkken Akseki‘den Tire‘nin Halkapınar köyüne taşınmış. 1986 yılında İstanbul Orman Fakültesi Tütün Teknoloji Mühendisliği Bölümü‘nden mezun olmuş ve bir süre tütün eksperi olarak çalışmış. Kendisi, 2004 yılında kurduğu Bornova‘daki Adalya Kafe’yi işletirken önce 2007 yılında Orhan Atilla ve Ali Aluç ile birlikte Abdülgani Sevinç ve İsrail uyruklu Ahmed Saada‘dan satın aldığı 50.000.-TL. sermayeli Smyrna Tobacco isimli şirketle (www.smyrnatobacco.com.tr) Rosanna marka aromalı nargile tütünlerini üretmeye başlamış ve şirketteki hissesini 2016 yılında tek ortak Orhan Atilla‘ya devretmiş, daha sonra 2016 yılında tek ortaklı Ege Efe Yatırım Limited Şirketi ile yine tek ortaklı ve 2.000.000.- TL. sermayeli Adalya Tobacco Ltd. (www.adalyatobacco.com.tr) isimli şirketleri kurup 2017’de Kemalpaşa‘daki fabrikayı açan ve beş yıl gibi oldukça kısa bir süre içinde dünyanın 46 ülkesine aromalı nargile tütünü ihraç ederek, adeta Amerikan Rüyası hikayesinin; yani, “çok çalışma ile başarı, refah ve şöhretin yakalanabileceği” fikrinin İzmir örneğini oluşturan ve devamlı olarak anlattığı kendi yaşam öyküsü üzerinden bizim buna inanmamızı isteyen; ayrıca, bu çerçevede, tabii ki ödeyeceği verginden düşmek suretiyle hayır niyetine milyon liralık okullar yaptıran, vakıflar kurup kesenin ağzını açan bir nargile tütünü sanayici ve ihracatçısı.
Adalya Tobacco Tütün Mamulleri Sanayi Ticaret Limited Şirketi bugün itibariyle 15.000.000.-TL. sermayeye sahip. Bu şirketin tek ortağı olan Ege Efe Yatırım Limited Şirketi ise sermayesinin % 94’üne Ali Rıza Çelik‘in, % 6’sına eşi Serap Baş Çelik‘in ortak olduğu toplam 9.500.000.-TL: sermayeli ikinci bir şirket. Bu durumda, Ali Rıza Çelik ve eşi Serap Baş Çelik‘indünyanın 46 ülkesi ile yaptıkları aromalı nargile tütün üretim ve ticaretini 15.000.000.- TL. ve 9.500.000.-TL. sermayeli bu iki şirketle yaptıkları anlaşılıyor. Ayrıca Ali Rıza Çelik‘in ifadesiyle, Adalya Tobacco ürünlerinin yurtiçi satışını yaparak kaçak nargile tütünü olayını engellemek amacıyla, 2016 yılında Ergül Yazıcı ve Rıza Güven Alptekin ortaklığında kurulan Fez Tobacco Tütün Mamulleri Sanayi Ticaret A.Ş. bulunuyor. Bu şirket, Adalya Tobacco‘nun ürettiği tüm aromalı tütünleri İzmir‘in Torbalı ilçesinde üretip yurtiçi satış ve pazarlamayı yapıyor. Bu şirketin ortakları 13 Mayıs 2019 tarih, 9827 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’ndeki ilama göre Hamza Alper Gümüş ve Rıza Güven Alptekin, 20 Mayıs 2019 tarih, 9832 sayılı TTSG’ndeki ilama göre Halil Boyraz ve Hamza Alper Gümüş, 2 Mart 2021 tarih, 10278 sayılı TTSG’ndeki ilama göre tek ortak olarak Halil Boyraz, 10 Ağustos 2021 tarih, 10384 sayılı TTSG’ndeki ilama göre tek ortak olarak Erzade Ercan olarak değiştirilmiş olup, Erzade Ercan halen şirketin tek ortağıdır.
Nargile tütününün genellikle ülkemizin Hatay-Samandağı bölgesinde yetiştirildiğini, son günlerde İzmir emniyetince yapılan operasyonlara konu olan kaçak tütün merkezinin Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu olduğunu bilmekle birlikte; Adalya Tobacco‘ya ait Türkçe ve İngilizce web sayfalarında nargile tütünün menşei ya da hangi bölge tütününden yapıldığı konusunda bir bilgiye yer verilmediğini; ayrıca, İzmir’de en fazla vergi veren kurumların 2019, 2020 ve 2021 yılları ile ilgili listeler yayınlanmadığı için elimizdeki 2018 yılı listesine baktığımızda, Adalya Tobacco‘nun 7.686.180,54 TL’lık kurumlar vergisi ile en fazla vergi veren 100 kurum arasında 61. sırada yer aldığını görüyoruz. (1)
Bayetav Kültür Merkezi – Fernand Pagy Levanten Köşkü
Adalya Tobacco ile Ege Efe Yatırım‘ın patronu Ali Rıza Çelik tarafından kurulan BayetavBir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı‘nın yönetim kurulunda ise Ali Rıza Çelik‘in kendisi, eğitmen olan eşi Serap Baş Çelik, akademisyen Prof. Dr. Ferhat Kentel, eski tütün eksperi Serkan Yerlikaya ve makine mühendisi Turan Yalçın‘ın görev yaptığını görüyoruz. Turan Yalçın ile Serkan Yerlikaya, aynı zamanda Adalya Tobacco‘nun da yöneticisi.
Vakfın denetim kurulu üyeleri ise, Ali Rıza Çelik‘in Adalya Tobacco‘da yönetici olarak istihdam ettiği makine mühendisi Murat Kuşaksız ile muhtemelen şirketin mali müşavirliğini yapan Harun Tunaboylu ve avukatlığını yapan avukat İlker Genç‘den oluşuyor.
Bütün bu bilgileri, Adalya Tobacco‘ya ait İnternet sayfasından ve Ali Rıza Çelik‘in çeşitli basın kuruluşlarına verdiği beyanatlarla ilgili Youtube videolarından rahatlıkla öğrenebiliyorsunuz.
Ocak 2010-Şubat 2021 döneminde, mütevelli heyet üyeleri arasında eski başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun da bulunduğu Bilim ve Sanat Vakfı tarafından kurulup, Ahmet Davutoğlu‘nun 12 Aralık 2019 tarihinde Gelecek Partisi‘ni kurarak muhalefet cephesine geçmesi ile birlikte 30 Haziran 2020 tarihinde kapatılan Şehir ÜniversitesiSosyoloji Bölümü‘nde çalışan ve 2010 yılı Anayasa referandumunda “yetmez ama evet” diyerek AKP iktidarını destekleyen akademisyenlerin en bilindiklerinden biri olan Prof. Dr. Ferhat Kentel ile Ali Rıza Çelik‘in yolunun ne zaman, nerede ve ne şekilde kesiştiği ve bu beraberliği hangi siyasi, ekonomik ya da kişisel nedenlerle bugüne kadar sürdürdükleri bilinmiyor.
Hepimizin bildiği gibi ya da bazılarımızın hatırlayacağı üzere sosyolog Dr. Ferhat Kentel, ülke siyasetini sarsan Ergenekon davalarının mimarı Taraf gazetesiyle Serbesiyet, Jineps ve Marksist.org‘da yazılar yazmış, araştırmaları TESEV ve Bilgi Üniversitesi tarafından yayınlanmış, Troçkist olarak bilinen Devrimci Sosyalist İçi Partisi (DSİP)‘e üye, bugüne kadar sürdürdüğü AKP yandaşı “evet ama yetmezci” tavrı ve dini, etnik, cinsel kimlikleri temel alan çalışmaları nedeniyle AKP muhalifleri tarafından sevilmeyen bir liberal demokrat.
Bayetav’ın “Çalışma Ekibimiz” olarak duyurduğu isimler ise çözümleyebildiğim kadarıyla Ali Rıza-Serap Baş Çelik ikilisine yakın olup Adalya Tobacco‘da çalışan mühendis kimlikli isimlerle Prof. Dr. Ferhat Kentel‘e yakın, belki de kendi ekibi olarak beraberinde getirdiği siyasi kimlikli isimlerden oluşuyor.
Çelik ailesine yakın olan ekip çalışanları, vakfın genel koordinatör yardımcılığı ile idari ve mali işlerinden sorumlu Murat Kuşaksız, eğitim koordinatörü olarak çalışan Ayzin Akgün, kütüphane ve açık mekân sorumlusu Özlem Polat, vakıf sekreteri Meriç Yavuz, mimari danışman mimar Bora Alaca ve okul öncesi eğitim danışmanı Ersin Akkurt‘dan oluşuyor. Ersin Akkurt ayrıca Bornova merkezli R.O.D. Danışmanlık şirketinin de sahibi. Bu ekibe katılan son isim ise vakfın hukuk danışmanlığını yapan avukat Sinem Gökçen Sönmez.
Genel koordinatör Prof. Dr. Ferhat Kentel‘in ekibi olarak niteleyebileceğimiz isimler ise vakfın genel koordinatörü Cuma Çiçek, toplumsal araştırmalar koordinatörü Serkan Turgut ve danışman Yiğit Ali Ekmekçi‘den oluşuyor. Bu grupta yer alan isimler genellikle yurt dışında akademik kariyer yapmış, yurtiçinde Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Artuklu Üniversitesi ya da UNDP, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu gibi uluslararası kuruluşlarda görev yapmış, Kürt ve Ermenilerle ilgili kitap ve makaleler yazmış, siyasal anlamda ‘sol liberal‘ olarak tanınan kişiler. Nitekim danışman olarak çalıştırılan Yiğit Ali Ekmekçi şu an Gezi Davası’nın sanığı olarak Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Can Atalay gibi isimlerle birlikte tutuklanmış durumda.
Seksen Bin liralık nakdi bir varlığın vakfedilmesi suretiyle kurulan BAYETAV‘a, vakıf kurucusu Ali Rıza Çelik ve eşi tarafından oldukça fazla sayıda, lüks ve İzmir‘de başka bir vakıfta pek göremediğimiz 4 ayrı çalışma mekânı tahsis edilmiş durumda. Bunlar sırasıyla şu şekilde:
Bayetav Akademik ve Toplumsal Araştırmalar MerkeziKütüphaneAçık Mekan40 Kişilik Cep SinemasıToplantı Salonu
1.Bornova’nın en mutena mahallerinden Evka 3‘de, Bornova Belediye BaşkanıMustafa İduğ‘un da oturduğu sokakta, içinde 1 kütüphane, 1 açık mekân, 50 kişilik cep sineması ve 1 toplantı salonu bulunan Bayetav Akademik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi binası,
2.Bornova‘nın merkezindeki Erzene Mahallesi‘nde, içinde 1 Levanten kültürü sergi alanı, 1 etkinlik/buluşma alanı ve 1 kültür kafe bulunan ve Bayetav Kültür Merkezi olarak adlandırılan Fernand Pagy Levanten Köşkü,
3.Kemalpaşa‘da geniş bir arazi içinde bulunan Çınarköy Doğa Merkezi,
4. Öğretmenlerin birlikte kendilerini geliştirmelerine olanak sağlamak amacıyla oluşturulacak bir proje kapsamında kullanılacak olan Öğretmen Köyü.
Kemalpaşa, Çınarköy Doğa Merkezi
Bayetav‘a tahsis edilen bu dört değerli gayrimenkulün ne şekilde edinildiği ya da kiralanıp kiralanmadığı bilinmemekle birlikte, bütün bunların bedelleriyle bakım, onarım ve işletme giderlerini; ayrıca, koordinatör, koordinatör yardımcısı, danışman, hukuk danışmanı, sorumlu ve sekreter olarak çalıştırılan 9 kişinin ücretlerini ve diğer genel giderleri dikkate aldığımızda karşımıza oldukça büyük bir harcama bütçesinin çıkacağını düşünmek hiç de zor olmayacaktır. Peki o halde, bunca harcamanın karşılığı hangi kaynaklardan gelmekte, hangi kurum ya da kişilerden tahsil edilen gelirler bu harcamaları karşılamaktadır?
Tabii ki bütün bu soruların, vakıflardan sorumlu kamu kurumlarınca incelenip yanıtlanması gerekir; ama bir yandan da, vakfın bugüne kadar gerçekleştirdiği onca araştırma, toplantı, etkinlik ve benzeri çalışmaların masrafları ile çalışanlara ödenen ücret, sigorta ve vergi ödemelerinin hangi kaynaklardan karşılandığı, hangi fon, vakıf ve benzerlerinden ne miktarda yardım, hibe ya da destek alındığını, Bayetav‘ın ‘Etik Kod‘ olarak ilan ettiği metin içinde yer almayan ‘şeffaflık‘ ya da ‘saydamlık‘, ‘bilgi edinme hakkı‘ ve ‘hesap verebilirlik‘ gibi ilkeler çerçevesinde kamuoyu ile paylaşılıp yaşama geçirilemez mi? Böylelikle kısa bir süre içinde başarılı olup zenginleşen bir sanayici ile onun kurduğu vakıf arasındaki ilişkiler, vakfın kuruluş amaçlarını doğrulayacak şekilde bizlerle paylaşılamaz mı?
Evet, Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı, kısa adıyla Bayetav‘ın kurulduğu 13 Ekim 2020 tarihinden bu yana geçen 1,5 yılı aşkın sürede neler yaptığını vakfa ait internet sitesi ile Facebook, Twitter ve Instagram gibi sosyal medya hesaplarını incelediğimizde;
📌Online Zoom toplantısı olarak “Yaratıcı Problem Çözme Programı: Çocukların Doğayla Bağlarını Nasıl Güçlendirebiliriz?“, Bir Arada Yaşarız Söyleşileri kapsamında “Bir Arada Yaşamak Paneli“, “Birey, Cemaat ve Toplum“, “Eğitimde Çok Kimliklilik: Fırsatlar ve Zorluklar“, “Gıda, Ekoloji ve Toplumsal Barış” toplantılarının,
📌Toplantı olarak “Nörobilim: Öğrenmeyi Yeniden Konuşmak“, “Psikoloji: İnsan Ruhunun Dinamikleri” ve “Hayvan Etiği ve Feminizm“, “Siyasi Ekoloji” toplantılarının,
📌Araştırma olarak Konda ve SAM Araştırma ile birlikte yapılan “Türkiye’de Bir Arada Yaşarız” ve Bayetav olarak tek başına yapılan “İzmirli Olmak” araştırmalarının,
📌Sergiolarak NovidiesMedya Kültür Sanat A.Ş. ile birlikte yapılan “1900’lerden 2000’lere Mekanlar ve İnsanlar” sergisinin”,
📌Atölye çalışması olarak çoğu çocuk ve gençlerle yapılan “Bulutlarla Yolculuk“, “Plastiklerin İleri Dönüşümü“, “Geçmiş ile Gelecek“, “Beni Ben Yapan Şeyler“, “Sanatta Terapi” ve “Renklerin Dansı” isimli atölye çalışmalarının,
📌Söyleşi olarak “İzmir, Farklılıklarla Bir Arada Yaşamak” ve “İzmirlilik Kimliği var mı?” söyleşilerinin,
📌Konser olarak Salut de Smyrne Grubu‘nun ve İnci Vakfı Çocuk Orkestrası‘nın konserleri ile Bornova Belediyesi ile işbirliği içinde Muammer Ketencoğlu, Ahura Ritim Topluluğu, Şudabap, Saksafoncu Hasan Dayı ve Orgcu Murat ve Agora Minör konserlerinin,
📌Sinema söyleşisi olarak İzmir Sinema Evi ile birlikte Bayetav Sinema Söyleşilerinin ,
📌Etkinlikolarak Ege Çağdaş Eğitim Vakfı (EÇEV) ile birlikte “Genel Ruh Sağlığına Giriş ” başlıklı etkinliğin,
📌Eğitimçalışması olarak Kemalpaşa Belediyesi ile birlikte “Etkili Anne Baba Eğitimi” başlıklı çalışmanın yapıldığı,
📌Bayetav Koordinatörü Prof. Dr. Ferhat Kentel‘in Mültecilerle Dayanışma Derneği‘nin İzmir Kent Konseyi‘nde düzenlediği “Türkiye’de ve Dünyada Mülteci olmak” başlıklı panelde ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile BM Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından düzenlenen “Ayrımcılığa Karşı Yeni Bir Söylem ve Bir Arada Yaşam Politikaları Paneli“nde Prof. Dr. Melek Göregenli ve Prof. Dr. Sevda Alankuş ile birlikte konuşmacı olarak yer aldığı,
Ayrıca Bornova Halk Eğitim Merkezi, İnci Vakfı, Ege Kültür Derneği, Eğitimde Görme Engelliler Derneği ve Derin Yoksulluk Ağı ile görüşmeler yapıldığı söylenmekte…
Şimdi gelelim Bayetav‘ın genel koordinatörü Prof. Dr. Ferhat Kentel konusuna….
Prof. Dr. Ferhat Kentel 2010 yılında yapılan ve Fethullah Gülen‘in “Mezardakilere bile evet oyu kullandırmak lazım” dediği Anayasa referandumunda, AKP tarafından önerilen değişikliklere “yetmez; ama evet” diyerek kabul oyu veren ve bunun için kampanya düzenleyerek halkın da bu şekilde davranmasını isteyen yazar Orhan Pamuk, sosyolog Nilüfer Göle, tarihçi Edhem Eldem, ekonomist Seyfettin Gürsel, siyaset bilimci Ahmet İnsel, siyasetçi Ufuk Uras, gazeteci Abdurrahman Dilipak, siyasetçi Abdüllatif Şener, yazar Adalet Ağaoğlu, yazar Ahmet Altan gibi bir kısmı yurt dışında yaşayan bir kısmı da iktidarın dümen suyunda dolaşan liberallerden sadece biri… Yani bir anlamda AKP destekçilerinden biri… 2010-2021 yılları arasında 11 yıl süreyle başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun kurduğu Şehir Üniversitesi‘nde görev yapan ve bu üniversitenin kapatılması üzerine İzmir‘e göç edip kendi ekibiyle birlikte Bayetav‘ın genel koordinatörlüğünü üstlenen ve kendisi gibi liberallerle birlikte toplantı toplantı gezip mültecilik, ayrımcılık, bir arada yaşama ve eğitim gibi konular üzerinden İzmir‘e ısınmaya çalışan, böylelikle “yetmez ama evetçi“leri unutmayan İzmir‘in ve İzmirlinin kendisini kabul etmesini uman; ayrıca, 1 Eylül 2020 tarihli Jineps gazetesindeki yazısıyla halen “On yıl sonra yetmez ama evet” demekte ısrar eden bir politikacı. (2)
Evet, sonuç olarak karşımızda İzmir açısından sessiz sedasız gelişen iki önemli olay var: 2017-2021 dönemini kapsayan 4 yıllık sürede yaptığı başarılı üretim, planlama, satış pazarlama ve ihracat hamlesi ile dünya lideri olduğunu söyleyen bir aromalı nargile tütün fabrikatörü ve bu patronun kurduğu vakıfta bir araya gelen “yetmez ama evetçi” bir ekip… “Amerikan rüyası” gibi inandırıcı olması beklenen, aromalı nargile tütünü sayesinde bir araya gelen garip bir ekip ve bu ekibin yeni İzmir maceraları…
Bakalım İzmir ve İzmirliler kendilerine layık görülüp bir yerlerden getirilen ve sıklıkla kullanılmaya başlanan bu zorlu “yetmez ama evet” lokmasını yutabilecekler mi? Hep birlikte göreceğiz….
İzmir’in orta yeri, Konak… Konak ilçesi ve onun yerel yönetimi…
Aslında eski İzmir denince ilk akla gelen yer… Tarihi saat kulesiyle, valilik ve belediye binalarıyla simgelenen, tarihi Kemeraltı Çarşısı‘yla Kadifekale eteklerinde mevzilenen bitkin, yorgun ve çökmüş eski mahallelerin çevresini sardığı tarihi kent merkezi…
Konak ilçesi, 2009 yılında Karabağlar ve Konak ilçeleri olarak ikiye ayrılmasından bu yana sürekli kan kaybediyor… İlçenin ekonomik canlılığını, kültürel varlıklarını ve mutlu geleceğini oluşturacak canlı, dinamik ve genç nüfusu devamlı olarak azalıyor, semtler, mahalleler ve evler devamlı olarak boşalıyor, tarihi yapılar yıkılıyor… Tüm Türkiye, İzmir ve İzmir’in diğer 29 ilçesinde nüfus devamlı artarken Konak‘ta 2009 yılında 411.112 olan nüfus, her yıl devam eden düzenli azalışla 2021 yılında 336.545’e iniyor. Bu haliyle Konak ilçesindeki 113 mahalleden -bir ikisi dışında- hepsi nüfus itibariyle hem yaşlanıyor hem de devamlı kan kaybediyor, ticari canlılığını, dinamizmini ve geleceğe yönelik umutlarını yitiriyor. Sürekli kan kaybından ortaya çıkacak koma hali ve onun sonucundaki hazin ölüm hali, “Kırmızı Pazartesi” gibi geleceği önceden belli olan bir yok oluşu çağrıştırıyor… ya da başka bir anlatımla, “geliyor gelmekte olan” halinin pek de iyi olmayan halini açığa çıkartıyor…
Ancak diğer yandan da nüfusun bu şekilde sürekli azalması, evlerin boş kalması ve yapıların siyasetle el ele veren mafya grupları tarafından yıkılıp ruhsatsız kaçak otoparklara dönüştürülmesi, bu bölgeleri değişik şekillerde soylulaştırıp daha zengin sınıflara pazarlamak isteyen yerli ve yabancı sermaye ile rant çevrelerinin ağzının suyunu akıtıyor… Bir yandan İstanbul sermayesinin buralardan yer aldığı dedikoduları yayılıyor, diğer yandan da İzmir sermayesinin taşeron ruhlu temsilcileri tarafından, “Aman İstanbullular gelmesinde biz yiyelim” kaygısıyla ucuza kapatılıyor ve buradaki yağmadan TARKEM ve TARKEM‘le işbirliği içinde olan oluşumlar sayesinde kahramanlık hikayeleri yazılıyor… Hem de kentteki bir kısım kültür ve sanat çevresinin ‘kiralanması‘ ya da ‘satın alınması‘ marifetiyle…
Bölgenin soylulaştırılıp zenginlere pazarlanması ile ilgili ilk hamle, hepimizin bildiği gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu zamanında, kafasının üstündeki uhrevi hâle ile her kapıyı açabilen ve kentin sermaye çevreleri ile sıkı dostluklar geliştiren başkan danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin öncülüğünde, onun kaleme aldığı İzmir Tarih Projesi ile yapıldı…
Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin, kendisinden önce yapılmış değerli birçok çalışmayı büyük bir kibirle çöpe attığı bu proje raporuna göre, 5366 sayılı yasa uyarınca 1 Ekim 2007 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı kararına ek olarak Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki 45 mahalleyi kapsayan 248 hektarlık alan, uzun adıyla “İzmir Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi“, kısa adıyla “İzmir Tarih Projesi” kapsamına alınmış ve bu bölgede yapılacak soylulaştırma çalışmalarını yürütmek amacıyla, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi dahil olmak üzere 112 adet belediye, belediye şirketi, şirket, meslek odası ve iş insanının ortak olması suretiyle TARKEM A.Ş. isimli yatırım şirketi kurulmuştu.
İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin; ayrıca TARKEM A.Ş.’nin 2012-2022 dönemindeki faaliyetlerine bakıldığında, bu bölgede dişe dokunur herhangi bir çalışmanın yapılmadığı, bölgenin proje raporunda iddia edildiği ve tanımlandığı gibi bir “cazibe merkezi” haline getirilemediği görülecektir. Nitekim projenin 3. stratejik hedefi, bölgedeki gereksiz boşalmalara karşı çıkılmasını öngördüğü halde, 2012-2022 döneminde projenin uygulandığı 45 mahallede, tüm Konak ilçesinde görülenden daha fazla bir nüfus kaybı yaşanmış, 2012’de endeks değeri 100 olarak kabul edilen 62.324 olan nüfus, 2021 yılında endeks değeri olarak 60,09’a, sayısal olarak 37.448’e gerilemiş, proje alanı kovboy filmlerindeki hayalet kasabalar gibi insansız, çocuksuz ve hatta gece nüfusu olmayan mahalleler haline gelmiştir.
2012-2022 dönemi çalışmalarının sonucunda ortaya çıkan büyük başarısızlık, bu kez 248 hektarlık alanın bütününde değil de; bunun sadece % 1,64’ünü oluşturan 57.079,98 metrekarelik alana sahip ve devamlı nüfus kaybı nedeniyle 2021 yılı itibariyle 1.090 nüfusa sahip Basmane, Pazaryeri Mahallesi‘nde bir Cittaslow Metropol oluşturulması düşüncesiyle ikinci bir girişimde bulunulması suretiyle ortaya çıkmıştır. Bundan da anlaşılan tek şey, geriye kalan iki yıllık icraat süresinde 248 hektarlık alanın bütünü ile değil, hedef küçültülerek bunun sadece % 1,64’ünü oluşturan 5,71 hektarlık alandaki bir mahalle ile yetinileceğidir.
28 Nisan 2022 tarihinde Konak Belediye Başkanı Abdül Batur ve kalabalık bir grupla birlikte Pazaryeri Mahallesi‘ni başındaki kasketle ziyaret eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, burada gazetecilere verdiği demeçte, “Cittaslow Metropol, dünyanın umutlu şehirlerinin simgesidir. İzmir umudun şehridir. Sakinleşmeye Agora’dan başladık. Şehrimizde adaleti ve refahı herkes için çoğaltmak, birinci önceliğimiz. Cittaslow Metropol, bedenlerimizi, duygularımızı ve düşüncelerimizi özgürleştirmek için attığımız bir adımdır” diyerek “Toplum“, “Kentsel direnç“, “Herkes için gıda“, “İyi yönetişim“, “Hareketlilik” ve “Cittaslow Mahalleleri” gibi 6 ana teması olan İzmir’deki Cittaslow Metropol hareketine Basmane‘nin Pazaryeri Mahallesi‘nden başlanacağını duyurmuştu.
Söyleminde “Ulaşım” yerine “Hareketlilik“, “Yönetim” yerine “İyi Yönetişim“, “Ulaşılabilir gıda” yerine “Herkes için gıda” gibi neoliberal alfabenin sözcüklerini kullanan bu yeni Cittaslow Metropol kavramı, hepimiz için yeni, yeni olduğu için de bilinmeyen bir olgu. Ayrıca Cittaslow konusunda şimdiye kadar söylenip de Metropol olgusuna ters düşen, bu tersliğin farkında olduğu için de Cittaslow iddiasıyla ilgili kavramlarla Metropolü tanımlayan kavramları bir araya getirmeye çalışan, bu birbirine ters iki özelliği gerçeklik ötesi bir şekilde bir araya getirmenin gerekçesini açıklamakta zorlanılan bir durum. Ana tema olarak belirlendiği söylenen kavramlar ise, neoliberal kent anlayışını oluşturan kavramlardan oluşuyor. O nedenle, söylenen ya da yazılanların yeni bir şey içermediği de ortada. Mustafa Tunç Soyer‘in bir ilçe olan Seferihisar‘dan sonra 4-4,5 milyonluk bir metropolün belediye başkanı olması ile birlikte, ülkemiz ve dünyadaki başarısız uygulamaları ile bilinen Cittaslow markasını, adeta kendisi için ısmarlanan bir elbise gibi parlatmasıyla ortaya atılan bu yeni Cittaslow Metropol markasının uygulamada nasıl bir şekil alacağı da bilinmiyor.
Gelelim Basmane, Pazaryeri Mahallesi‘ne. Pazaryeri Mahallesi Konak İlçesi’nin 113 mahallesi arasında büyüklük itibariyle 82. sırasında, İzmir Tarih Projesi‘nin uygulandığı 45 mahallesi arasında da 17. sırasında yer alan küçük bir mahalle. Etrafı doğudan nüfusu 775 olan Altınordu, kuzeyden nüfusu 3.787 olan Akıncı, batıdan nüfusu 112 olan Kurtuluş ve geceleyen hiçbir nüfusa sahip olmayan Namazgâh, güneydoğudan nüfusu 2.229 olan Kubilay, güneyden nüfusu 1.462 olan Ali Reis, güneybatıdan da nüfusu 736 olan Yeni Mahalle ile çevrelenmiş durumda.
Mahalle, Basmane bölgesinin merkezinde ve diğer mahallelere göre insan ve araç trafiği açısından işlek bir yerde olması; ayrıca, İzmir’in turistik yerlerinden biri olan Agora Kazı Alanı‘nın hemen yanı başında olmasına karşın; 2009 yılında 1.612 olan nüfusu 2010’da 1.640’a, 2011’de 1.584’e, 2012’de 1.545’e, 2013’de 1.543’e, 2014’de 1.509’a, 2015’de 1.482’ye, 2016’da 1.376’ya, 2017’de 1.304’e, 2018’de 1.246’ya, 2019’da 1.222’ye, 2020 yılında 1.162’ye, 2021 yılında da 1.090’a inmiş durumda. Buna göre, mahallenin nüfusu Konak ve Karabağlar belediyelerinin birbirinden ayrıldığı 2009 yılına göre % 32,38 oranında, İzmir Tarih Projesi‘nin uygulanmaya başladığı 2012 yılına göre % 29,45 oranında azalmış olup nüfustaki azalışın hızı son 2-3 yıl içinde daha da artmıştır. (1)
İzmir Büyükşehir Belediyesi 3 Boyutlu Kent Rehberi verilerine göre mahallede toplam uzunluğu 2,27 kilometre olan 1 cadde (Anafartalar Caddesi), 17 sokak (Tarık Sarı Sokağı, 943, 945, 946, 947, 948, 949, 950, 951, 952, 953, 954, 955, 956, 961 ve 1030 sokaklar) olmak üzere 18 yol ve 313 adet yapı bulunmaktadır. Sokakların 7 tanesi mahalleyi çevreleyen sınır sokağı, 5 tanesi hem sınır hem de iç sokak, 5 sokağı da mahalle içinde kalan iç sokaktır. Bu cadde ve sokaklardan sadece Anafartalar Caddesiİzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorumluluğunda kalıp geriye kalan 17 sokağın tümü Konak Belediyesi‘nin sorumluluğundadır.
Mahalle muhtarı Mehmet Sıraç Batuk‘un bürosu, 949 sokak No: 6 adresindedir.
Tevfik Paşa Konağı / Oteli
Çevre uzunluğu 1.173,39 metre, posta kodu 35.240 olan mahalledeki başlıca taşınmaz kültür değerleri ile bilinen yerler şu şekilde sıralanabilir:
1) Fersuden Sahaf, 2) Kamer Kuyumculuk, 3) Smyrna Çay Evi, 4) Namazgâh Ekmek Fırını, 5) Konak 20 Nolu İkiçeşmelik Aile Sağlık Merkezi, 6) Konak Toplum Sağlığı Merkezi Göçmen Sağlığı Birimi, 7) Sevdan AVM, 8) Adalet Taksi, 9) Yenigün Market, 10) Köşem 47 Kadir Usta Lokantası, 11) Fındık, 12) BİM Mağazası, 948 Sokak No.25, 13) İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı, 14) Tekel Bayii, 15) Altınordu Spor Kulübü Derneği, 16) Altınordu Halı Sahası, 17) İzmir Arçelik Servisi, 18) Tayyip Gıda Market, 19) Kayapınarlar Taziye Evi, 20) Emir Sultan Türbesi ve Haziresi, 21) Saitoğulları Kıraathanesi (Geçici olarak kapalı), 22) Kamuran Bakkal, 23) Hacı Baba, 24) Otel Hikmet, 25) Paşa Konağı Oteli (Tevfik Paşa Konağı), 26) Elzevak Kafe (Geçici olarak kapalı), 27) Büşra Balık Evi, 28) Otel Aksu, 29) Gülen Otel, 30) İzmir Tarih Tasarım Atölyesi, 946 Sokak No.2, 31) Namazgâh Pazaryeri Camii, 32) Kapanizade Köşkü, 33) Merdivenli Medrese ve İplikçi İsmail Dede Türbesi, 34) Çukur Çeşme, 35) Carfi Köşkü.
Mahallenin sahip olduğu taşınmaz kültür varlıklarının en önemlilerinden biri olan Emir Sultan Türbe ve Haziresi 2013 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilip İzmir Valiliği‘ne devredilmekle birlikte; İzmir Valiliği tarafından Süleymancı tarikatların yönetimine verilmiş ve 1982 Anayasası’nın 174. maddesi ile kaldırılması yasaklanan 30 Kasım 1925 tarih, 677 sayılı yasa ile tekke ve zaviyeler yasaklanmış olmasına karşın, hem bu eserin kapısına, küçük tekke anlamına gelen “Zaviye” tabelası asılmış, hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen http://www.visitizmir.org adresi ile http://www.kulturenvanteri.org isimli İnternet sayfalarında bu eser, “Emir Sultan Türbesi ve Zaviyesi” ya da “Emir Sultan Zaviyesi” olarak tanıtılmaktadır. Bugün bu tarihi yapı, Ege’ye Bakış Gazetesi‘nden gazeteci Adem Sarıkaya‘nın haberine göre içinde ya da çevresinde takkeli ve entarili küçük çocukların dolaştığı bir gericilik yuvasına dönüşmüş durumdadır.
Kaynak: Ege’ye Bakış, Adem Sarıkaya, 23 Nisan 2022Kaynak: Ege’ye Bakış, Adem Sarıkaya, 23 Nisan 2022
İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı ve İzmir Tarih Tasarım Atölyesi‘nin bu bölgeye taşınması ile birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi yönetimi açısından önem kazanan Pazaryeri Mahallesi‘ndeki diğer bir önemli tarihi yapı Tevfik Paşa Konağı‘dır. Konağın bulunduğu parsel dahilinde bir tarihi kıraathane, bir dükkan, üç katlı bir otel binası ve üç adet müştemilat yapısı bulunmaktadır. Bu konak ve 945 Sokak’tan girilen iki katlı “Pembe Konak” TARKEM tarafından geliştirilen Tevfik Paşa Konakları Projesi‘ne alınmakla birlikte bugüne kadar herhangi gelişme olmamıştır. Anlaşılan o ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi bu mahallede Cittaslow Metropol çalışmaları yaparak hem TARKEM‘in, hem de bu bölgede gayrimenkul alan diğer sermayedarların soylulaştırma amaçlı yatırımlarının önünü açmak, onların işini kolaylaştırmak amacındadır.
Bölgenin diğer bir önemli değeri de, uzun yıllardır sabırla restore edilmeyi bekleyip şu sıralar İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yürütülen restorasyonu bitmek üzere olan Ege Çağdaş Eğitim Vakfı‘na (EÇEV) ait olan Carfi Köşkü‘dür.
Mahalle, bölgeyi iyi bilen uzmanlar açısından hizmet yoksunu bir mahalledir… Ayrıca sadece bu mahalle değil, bu mahalleyi çevreleyen mahalleler ve Kemeraltı, Basmane, Kadifekale bölgesindeki tüm mahalleler yıllarca ihmal edilmiş, hizmet götürülmemiş, yapılan belediye yatırımlarından adil bir şekilde pay almamış mahallelerdir… Kanalizasyon ve yağmur suyu sistemi olarak adlandırılan altyapısı ve üst yapı olarak nitelenecek yolları, meydanları, sokakları, elektrik bağlantıları son derece kötü ve bakımsızdır… Bu bağlamda mahallenin öncelikle kentin diğer mahallelerinin yararlandığı hizmetlere, eşitlik ve adalet anlayışı içinde ihtiyacı vardır… Mahallenin bu çerçevede, hiç gece nüfusu olmayan Namazgâh Mahallesi‘nin tümünü kaplayan Agora Kazı Alanı‘nın hemen yanında bulunması büyük bir şans olmakla birlikte, yeni Agora Kazı Alanı girişinin İkiçeşmelik Katlı Otoparkı‘nın yanına alınması nedeniyle Agora Kazı Alanı‘na gelen yerli ve yabancı turistlerden yararlanması şimdilik mümkün görülmemektedir.
Pazaryeri Mahallesi‘nden yeni bir Cittaslow Metropol yaratmanın zorluklarından biri de, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi arasındaki; daha doğrusu, belediye başkanları arasındaki rekabete dayalı derin anlaşmazlıktır. Çünkü her iki belediye başkanı da önümüzdeki ilk yerel seçimler sonrasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı koltuğuna oturmayı istemekte ve bunu garantiye almak için açıktan olmasa da, alttan alta birbirleriyle çekişmektedir. 28 Nisan 2022 tarihli mahalle gezisinde bir araya gelmiş olsalar da, iş uygulamaya geldiğinde birlikte çalışamayacakları cümle alemin bildiği bir gerçektir. Hele ki, mahalledeki 17 sokağın Konak Belediyesi‘ne, Anafartalar Caddesi‘nin çok kısa bir bölümüne isabet eden bölümünün de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olduğunu öğrendiğimizde ve bu görev dağılımın İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından değiştirilmesi durumunda konunun Konak Belediyesi açısından içinden çıkılmaz bir hale geleceğini bildiğimizde, böylesine sorunlarla yüklü bir mahalleden yeni bir Sığacık, yeni bir Seferihisar ya da yeni adıyla Cittaslow Metropol mahallesi yaratmanın ne kadar zorlu; hatta imkansız bir iş olduğu görülecektir. Ayrıca son günlerde, daha önce İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce beton dökülerek yapılan meydan düzenlemesinin Konak Belediyesi‘nce değiştirilmeye başlanması da bu uyumsuzluğun, rekabetin ve israfın en küçük örneklerini oluşturmaktadır.
Hatırlarsanız bir süre önce, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Pazaryeri Mahallesi‘ni Cittaslow Metropol mahallesi yapılmak istenmesi ile ilgili bir tanıtım videosunda, saç traşı gelmediği halde Pazaryeri Mahallesi‘ndeki erkek berberi Şükrü Dağuşağı‘nın önüne oturarak, kendisini traş ediyormuş gibi davranmak zorunda kalan berberle geliştirdiği amatör iletişim çabası nedeniyle inandırıcı bulmadığımız İzmir Ekonomi Üniversitesi hocasını yapmacık tavır ve söylemini nedeniyle eleştirmiş, yapılmak istenen işin o videodaki anlatım kadar basit olmadığını ifade etmiştik. Bunu söylerken haklıydık. Çünkü öğrencilerine müşteri gözüyle bakan ve tüm araştırma çalışmalarını üniversiteye mali kaynak sağlamak ya da akademik kariyerini geliştirmek amacıyla para karşılığı yapan bir özel vakıf üniversitesinin ve hocalarının böylesine iddialı; hatta imkansız bir projede işi başarmak yerine, hem üniversiteye hem de projede çalışanlara para kazandırmak için çalıştıklarına ve samimi olmadıklarına inanıyorum. Nitekim o kısa videoda ortaya konulan amatörlük ve işi hafife alma; hatta “biz geldik, değiştireceğiz” ifadesiyle özetlenebilecek üstten bakma tavrı da bunu doğruluyordu.
İzmir Ekonomi Üniversitesi hocasının berberle yaptığı sohbet sırasında bu işi aynı üniversiteye bağlı Ekokent Araştırma ve Uygulama Merkezi olarak yaptıklarını öğrendiğim için adı geçen üniversitenin İnternet sayfasından bu proje ile ilgili bölüme baktığımda “Sakin mahalleler için davranış değişikliği ve toplumsal dönüşüm” olarak adlandırılan projenin şu şekilde açıklandığını gördüm:
“Sakin Mahalle, çocukların evlerinin önünde oynayabildiği, 15 dakikalık güvenli ve zevkli bir yürüyüşle okul, iş, sağlık ocağı, pazar, esnafa, yeşil alanlara, toplu ulaşıma ulaşabilen mahalleler oluşturulmasını hedefleyen bir projedir. Daha aktif bir yaşamı da destekleyen bu proje sayesinde toplumun sağlığının da olumlu yönde etkilenmesi hedeflenmektedir. Şehrin daha sürdürülebilir ve canlı olması, şehirde yaşayan insanların daha mutlu olmasını sağlarken, Sakin Şehir projesinin geleceğe bir miras olarak aktarılmasında önemli rol oynayacaktır. Yavaş felsefesinde yatan esas düşünce daha huzurlu ve kendi kendine yetebilen mahalleler yaratmaktır. Bu proje kapsamında mahallelerde gerçekleşecek davranışsal ve toplumsal değişim, dönüşümleri kolaylaştırmak Ekokent kapsamında bir araya gelen araştırma-uygulama ekibi tarafından üstlenilmiştir. Ön araştırma, veri analizi, müdahale tasarımı, uygulama ve ölçümleme safhalarından oluşacak çalışmada iletişim, sosyoloji ve kent çalışmaları alanlarından uzmanlar görev alacaktır.“
Bu anlatımdan da anlaşıldığı gibi, toplam 1.294 mahallesi olan bir kentte, toplam 113 mahallesi olan merkezi bir ilçede ve 45 mahalleden oluşan İzmir Tarih Projesi kapsamında sadece ufak; ama büyük sorunlarla dolu bir mahalleyi seçerek ve mahalle halkında davranış değişikliği ile mahalle ölçeğinde toplumsal dönüşüm sağlamak amacıyla yapılan işin oldukça önemli bir girişim olduğu anlaşılmaktadır. Hem de bu mahalleyi çevreleyen diğer mahallelerle Basmane‘yi, Kadifekale‘yi, Konak ilçesini ve İzmir’i oluşturan bütün içinde görmeden, parça ile bütün arasındaki sorunlu ve zor ilişkileri dikkate alınmaksızın… Aynen balığın içinde bulunduğu dere, nehir, deniz ve okyanusları dikkate almadan yapılmak istenen diğer başarısız işler gibi…
Sonuç olarak;
1. Basmane’in Pazaryeri Mahallesi‘nde, Cittaslow markasının asıl sahibi İtalyanların ya da uzun yıllardır açık ya da gizli bu İtalyan markasının gelişip güçlenmesi adına çalışan İzmir Büyükşehir Belediye BaşkanıMustafa Tunç Soyer‘in büyük hayalleriyle gerçekleştirilmek istenen Cittaslow Metropol Mahallesi Projesi, mekan ölçeğinde parça ile bütünün ilişkisini dikkate almayan, bu nedenle de ayakları yere basmayan, “yapılabilir” ve “sürdürülebilir” olmaktan uzak bir şablon proje olarak son iki yıllık hizmet süresi içinde yapılamayacak, yapılmaya çalışılsa bile başarıya ulaşamayacak bir projedir.
2. Gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde, gerekse Konak Belediyesi‘nde mevcut olmayan “birlikte iş yapma kültürü” nedeniyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi arasındaki kopuk; hatta hasmane ilişkiler, bu projenin başarıya ulaşmasını zorlaştıracaktır.
3. Ama asıl önemlisi, hem Pazaryeri Mahallesi, hem de bu mahalleyi çevreleyen diğer mahallelerdeki halkın böyle bir projenin varlığından bile haberi olmayacaktır. İşin asıl can alıcı noktası da zaten budur. Çünkü bu proje, o mahallelerde yaşayan insanlara üstten bakarak, onlara yeni davranış kalıpları ve dönüşüm rolleri biçerek, emrivaki ile oluşturulmuş, halka rağmen bir projedir.
(1) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2009, 2010, 2011, 2012, 2013, 2014, 2015, 2016, 2017, 2018, 2019, 2020 ve 2021 Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verileri.
İtaatkar oğul, babasını öldürür. İffetli adam, komşularıyla zina yapar. Zampara, saf bir insana dönüşür. Cimri, altınları pencereden avuç avuç atar. Savaşçı kahraman, bir zamanlar kurtarmak için canını tehlikeye attığı şehri ateşe verir. Tiyatro & Veba, Antonin Artaud, (*) 1933
İnternet ansiklopedisi Vikipedi, Arapça kökenli ‘işgal‘ sözcüğünü, “bir yerin, ülkenin veya bir bölgenin düşman tarafından ele geçirilmesi” olarak tanımlayıp; bunun ülke ve şehir işgali olmak üzere iki çeşidi olduğunu söylüyor.
‘Savaş‘ sözcüğünü ise, “ülkeler, bloklar ve büyük rakip/düşman gruplar arasında yapılan silahlı mücadele” olarak tanımlayıp, ‘işgal‘in savaş türlerinden sadece biri olduğunu belirtiyor.
Bu iki sözcük tanımından da anlaşılacağı üzere, birbirine düşman iki ya da daha fazla taraf arasında silahların kullanımı suretiyle yapılan savaşlar ve bu savaşların bir çeşidi olan işgaller savaşın ya da işgalin yaşandığı topraklarda yarattığı ekonomik, ekolojik, toplumsal ve kültürel yıkımlarla başta insan olmak üzere tüm canlıların yaşam hakkını ortadan kaldırdığı için uygarlığın ve o uygarlığı yaratan insanlığın en büyük düşmanıdır.
Şehre gelen seyyah ya da turist (!)
‘Şehir‘ ya da aynı anlama gelen ‘kent‘ sözcüğü ise birçok dilde ‘uygarlık‘ anlamına gelen sözcüklerle ifade edilmiştir. Farsça ‘şehr‘ sözcüğü, ticaret, sanayi ve yönetim gibi toplumsal faaliyetlerin bütünlüğünü oluşturan büyük yerleşim merkezlerini ifade eder. Diğer yandan bu sözcük Yunanca’da ‘polis’, Arapça’da ‘medine‘, Fransızca’da ‘cite‘, İtalyanca’da ‘citta‘, Almanca’da ‘stad‘ ve Saksonya’dan İskandinavya’ya kadar kale ya da oturma alanı anlamında ‘burgh‘, Latince’de ise yurttaşlık anlamındaki ‘urbs‘ ve ‘civitas‘ sözcükleriyle tanımlanır.
Bütün bu tanımlar çerçevesinde, tarihteki ve günümüzdeki tüm savaşlar, bir ülkeyi ya da o ülkeyi yöneten ve uygarlığın merkezi olarak kabul edilen şehirleri güç edinmek arzusundan ya da milliyetçilikle beslenen emperyalist politikalardan kaynaklanan dürtülerle silah gücüyle işgal edip esir almayı, onu maddi ve manevi anlamda sömürüp yıkmayı, yok etmeyi, bir başkasına ait olmaktan çıkarıp kendisinin yapmaya çalışır. Hele ki Üçüncü Reich‘ın “Lebensraum“u, Helenler’in “Megali İdea“sı ve Turancılar‘ın “Kızıl Elma“sı gibi yayılmacı ideolojileri gündemdeyse. O nedenle işgal altındaki Paris‘in, Berlin‘in, Atina‘nın ya da İzmir‘in birbirinden farkı olmayacaktır. Hepsinde o kenti ya da ülkeyi elinde bulundurmayan taraf, orayı ya kendi gücüyle ya da destekçilerinin gücüyle zapt edip ele geçirmeye çalışır, oradaki zenginliklere sahip olup kendi egemenliğini geliştirip güçlendirmeye çalışır.
İşgal edilen ya da işgal tehdidi altındaki şehir Bağdat, İstanbul, İdlib ya da Rojava da olsa, artık orada, o kentte yaşayanların hiçbir söz hakkı olmadığı bilinen bir gerçektir. Çünkü onlar işgal ya da zapt edilmiş bir toprağın ele geçirilerek susturulan, pasifize edilen esir alınmış halkıdır. Şayet işgale hayır deyip itiraz eden olursa zor kullanımıyla en kısa yoldan susturulur ya da eldeki silahların kullanılması suretiyle uluorta yok edilir. Artık bundan böyle tek güç, şehre ve insanlara çevrilmiş top namluları, füzeler, roketler, eldeki otomatik silahlar ve havada ya da denizde dolaşan uçak ve gemilerdir.
Şehirde yaşayanların bir kısmının şehri işgal edenlerle işbirliği yapması, onun işini kolaylaştırması her zaman için mümkün ve beklenen bir şeydir. İşgal edilen ya da savaştan etkilenen şehir, işgal ya da savaş öncesinde ne kadar güzel, iyi, yaşanabilir ve barış dolu ise de, işgalin ya da savaşın başladığı andan itibaren gündelik hayatın tüm güzelliği, iyi diye nitelenen özellikler, o kentte barış içinde yaşayabilir olma hali yok edilerek kent bir savaş ya da işgal şehri haline dönüştürülür. O andan itibaren o kente korku, terör ve güvensizlik gelir yerleşir, şehirde yaşayanlar korktukları için güvenli bölgelere göç etmeye başlar, şehre işgalcilerin himayesindeki yeni göçmenler gelmeye başlar, şehir bu yeni gelenlerce yağmalanır, gelenler gidenlerin evlerine, mallarına mülklerine el koyar, bazı insanlar da ellerindekini korumak amacıyla yer yer ya da zaman zaman direnmeye başlarlar. O nedenle de, gündelik yaşam her an patlayacak bir gerilim içine girer. Kabullenme, ilgisizlik, işbirliği ya da isyan edip direnme o şehrin egemen ruh hali olmaya başlar. O şehrin binaları, yolları, meydanları, kaldırımları, kıyıları ve diğer yapıları ne kadar güzel olursa olsun, işgal ya da savaş ortamında o binalarda yaşayan, o yollarda, meydanlarda, kaldırımlarda ve kıyılarda dolaşan üniformalı askerler, namluları halka çevrilmiş tanklar, toplar, elde sergilenen otomatik tüfekler, diğer askeri araçlar o şehri eski güzelliğinden, iyiliğinden, güvenilir ve barış dolu halinden çıkarıp bir cehenneme dönmesini sağlar. Bu durum işgalin ya da savaşın ilk anında başlayıp işgalin kalkışına ya da savaşın bitmesine dek sürer. Artık ikna, uzlaşı, barış gibi değerler ölmüş, yerini zor, tehdit, saldırı, yıkım, yangın, yok ediş ve ölüm gibi uygarlık düşmanı değerler almıştır.
İkinci paylaşım savaşı sonrasındaki dünyanın haline bigane kalıp yiyip içmek ve alışveriş yapmak amacıyla işgal altındaki bir kenti ziyaret eden bir grup insan, deniz yoluyla Sancak Kale‘yi geçip şehre gelmişlerse ve savaş nedeniyle ağzına kadar dolu hastaneleri merhamet gibi insani kaygılarla ziyaret etmeyi ve savaşın şehirde yarattığı tahribatı gözleyip çare aramayı unutmuşlarsa, böyle bir duyarlılık yerine Fellini‘nin 1960 yılı yapımı ünlü “La Dolce Vita” filmini anımsatırcasına incik boncuğun satıldığı mağazalara girip alışveriş yapmışlar, bar ve kafelerde oturup içki içmişler, mağazalardan beğendikleri kaşmir kumaşları almışlarsa, o şehirde yaşayanlar muhakkak ki kentteki askeri terör nedeniyle evlerinden çıkmaya korkmuşlar, sokağa çıktıklarında başlarına ne geleceğini bilememişler, yakınlarını, sevdiklerini herhangi bir şekilde kaybetmekten korkup adeta göze görünmeyen gölgeler gibi endişe içinde yaşamışlardır. Çünkü hayal edilen cennet yerine ziyaret edilip eğlenilen kentte korku, terör ve savaş egemen durumdadır.
Çünkü artık o şehir bir işgal kenti, bir savaş kenti, bir tabut kenti olmuştur.
Çünkü işgalin ya da savaşın başlaması ile birlikte o şehir de diğer şehirler gibi insansız, insanlar da şehirsiz kalmıştır.
Cepheden gelen yaralılar hastaneleri, ölüler ise mezarlıkları doldurur. Resmi kayıtlara göre işgal amacıyla gelen ordudaki asker sayısı ölümler, yaralanmalar ve esir alınmalar nedeniyle büyük ölçüde azalmıştır. Bu nedenle işgal edilen topraklardaki işbirlikçiler arasındaki çocuk yaşındaki gençler orduya çağrılır. Geldikleri ülkeden getirdikleri yeni asker ve malzemelerle işgal ettikleri toprakların işbirlikçileri arasından devşirdikleri çocuk yaşındaki bu gençler şehrin rıhtım, meydan ve sokaklarında büyük kalabalıklar oluşturur. Çünkü şehirde emperyalizmin ve militarizmin körüklediği ölüm rüzgarları esmeye başlamıştır.
Hele ki yaşanan işgal ya da vahşi savaş, V. İ. Lenin‘in nitelediği şekilde toplumsal mücadeleler tarihinde ilk kez karşılaştığımız bir ulusal kurtuluş savaşı ise ve bu haklı ulusal savaş, bu kenti ve ülkeyi işgal ettiren emperyalist güçlere karşı yapılıyorsa; ayrıca, bu saldırı, işgal ya da savaştan o topraklarda yaşayan tüm halklar etkilenip zarar görüyorsa, işte tam da o durumda, saldırganı defedip işgali kaldırmak için mücadele edenin arkasında durmak, dünyadaki diğer sömürülen mazlum ülke halklarına örnek olan bu ulusal kurtuluş mücadelesini desteklemek hepimiz için evrensel bir göreve dönüşmüşse…
İşgalin hazin sonu ve askerlerin kaçışı: Çeşme Limanı, Eylül 1922
İşte bu anlamda, halklar arasındaki barış ve kardeşlik mücadelesi için yola çıktığını söyleyip modern çağdaki göçlerin nedenini İngiltere, Fransa gibi emperyalist ülkelerin saldırgan politikalarına, ‘öyle isteyen yöneticiler‘ gibi muğlak bir nedene bağlayanların, bu mücadeleler arasından istediğini cımbızla seçip diğerlerini görmemezlikten gelmesi ne ölçüde samimiyetsiz olduklarını gösterir. Sahte değil, gerçek barışseverler ve halkların kardeşliğini savunanlar, dünyadaki tüm barış ve kardeşlik mücadelelerini kucaklayıp tüm işgal ve savaşlara karşı çıkarlar. Tatlısularda gezinip kardeşlik ve barıştan söz edenler ise kendi sınıfsal konum ya da kimliklerine denk düşenleri seçip kendileri için tehlikeli buldukları barış ve kardeşlik mücadelelerinden uzak dururlar. Gerçek barışseverler ise hem Kiev, İzmir ve Saraybosna‘daki ya da Kabil, Dağlık Karabağ ve Mozambik‘teki işgal ve savaşlara karşı çıkarken, oturduğumuz koltuktan bir televizyon programı gibi izlenen Bağdat, Şam, Rojova, İdlip ya da Cizre‘deki işgal, operasyon ve onca güzelim kenti yok edip ortadan kaldıran savaşlara karşı çıkıp tüm dünyadaki halklar arasındaki barış ve kardeşlik için mücadele ederler.
Çünkü, savaşta verilen ilk kayıp, gerçekliktir ve Mevlana Celaleddin-i Rumi‘nin o ünlü sözüyle, “kargalar gülistanı işgal ettiğinde, bülbüller siner ve susar.“
Şayet işgal altındaki bir savaş şehrine bir turist kimliğiyle gelip, işgalin ve savaşın yarattığı uygarlık ve insanlık ayıplarını görmeden ya da görmek istemeden çılgıncasına alışveriş yapıp, ünlü lokantalarda yemekler yiyip tiyatrolara ve eğlence yerlerine gidiyorsanız, sizin insani duygularla barıştan ve halkların kardeşliğinden söz etmeniz mümkün olmaz. Siz o anlamda, düpedüz işgal ve savaştan yana, işgal eden ve onları destekleyenlerden yana bir yerde duruyorsunuz demektir… Her ne kadar işgalden ve savaştan zarar gören halkları, etnik grupları ve işbirlikçileri milliyetçi; hatta şoven duygularla kandırıp arkanıza alarak haklı çıkmak isteseniz bile…
(*) Antoine Marie Joseph Artaud ya da bilinen adıyla Antonin Artaud (4 Eylül 1896, Marsilya-4 Mart 1948, Paris), Fransız oyun yazarı, oyuncu, yönetmen ve şair. Anneannesi Mariette Chile, İzmir‘de büyümüş ve burada yerel bir gemi levazımatçısı olan Louis Nalpas ile evlenmişti.
Hepimizin bildiği gibi içinde bulunduğumuz yılın 9 Eylül tarihinde İzmir’in işgalden kurtuluşunun 100. yılını kutlayacağız.
İzleyebildiğim kadarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi bu kutlamayı düzenlemek amacıyla Konak, Büyükşehir Belediyesi meclisi üyesi ve İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı avukat Ulvi Puğ başkanlığında bir komite kurmuş durumda. Bu komitenin hangi kriterlere göre kimlerden oluştuğunu ise bilmiyorum.
Bu komite ile ilgili olarak kulağıma gelen ilk haber, söz konusu komitenin yeni bir 9 Eylül anıtının yapımını gündeme getirdiği ile ilgiliydi. Kesinleşen kutlama programını ise gazeteci arkadaşlarıma gönderilen bir haber bülteni sayesinde öğrendim.
İzmir Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Şube Müdürlüğü’ne ait 2 Haziran 2022 tarihli bu haber bülteninde, 9-11 Eylül 2022 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılacak etkinliklerin “Barış” teması altında gerçekleştirileceği belirtiliyordu.
Düzenlenen haber bültenine göre, 2 Haziran 2022 tarihinde Tarihi Havagazı Fabrikası’nda yapılan tanıtım toplantısında konuşan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, “Şehrimizin kurtuluşunun bir asrı tamamladığı bu yıl, bizim için barışın 100 yıllık hikayesidir. İzmir’in kurtulduğu gün, 9 Eylül, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun başladığı gündür. Bu nedenle şehrimiz, Türkiye için aynı zamanda umudun yüzüdür. Bu yıl İzmir’in kurtuluşunun 100’üncü yılını büyük bir coşkuyla kutlayacak ve ardından Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılını karşılayacağız. Birinci yüzyıl, yaşadığımız tüm zorluklara rağmen barışın yüzyılı oldu. Hiç şüpheniz olmasın ki çocuklarımıza bırakacağımız ikinci yüzyıl da yine barışın yüzyılı olacak”, o nedenle “özellikle, 9-10 ve 11 Eylül tarihlerinde İzmir’den ayrılmayın. Tarihi üç gün yaşanacak. Tüm İzmir’i ayağa kaldıracağız.” demiş.
Ayrıca sözlerine ek olarak, “Askeri dehasıyla dünya tarihine yön veren, sayısız cephede tartışılmaz zaferler kazanan Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, verdiği onca savaşın ardından aslında en büyük zaferin barış olduğunu göstermiştir. Onun için; ‘Yurtta barış, dünyada barış’ demiştir. Biz bu vasiyetten yola çıkarak İzmir’in kurtuluşunun yüzüncü yılını Cumhuriyetimizi ikinci yüzyılına kavuşturan bu tarihi yıl dönümünü ‘Barışın Yüzyılı’ olarak tanımlıyoruz.” diyerek 100. Yıl 9 Eylül kutlamalarını, yurttaki ve dünyadaki barış çabaları ile ilişkilendirmiş, yapılacak tüm etkinliklerin barışı geliştirmek adına yapılacağına vurgu yapmıştır.
“Barışın yüzyılı olacak” sloganı ile düzenlenecek olan etkinliklerle ilgili programa baktığımızda ise, çoğunlukla 9-11 Eylül 2022 tarihleri arasında yapılacak olan; ancak, 30 Ağustos 2022 tarihinde yapılacak 99. Zafer Bayramı kutlamasının 100. Yıl kutlaması adıyla ve gelecek yıl kutlanacak olan Cumhuriyet’in 100. yılı kutlaması nedeniyle düzenlenmiş olan marş, şiir ve beste yarışmasının da bu programa dahil edildiği, böylelikle 20 ayrı etkinlikten oluşan bir programın oluşturulduğu görülmektedir:
1. 25 Ağustos-9 Eylül 2022 tarihleri arasında Afyonkarahisar’ın Dereçine kasabasından başlayıp İzmir‘de bitecek 217 kilometrelik “Zafer ve Anma Yürüyüşü“,
2. “Çok sayıda kurumun katılacağı ve Türkiye ekonomisinin yeniden inşa edileceği” İzmir İktisat Kongresi,
3. 100. Yıl 3X3 Sokak Basketbolu Şampiyonası İzmir Finali,
4. 9 Eylül Fotoğraf Yarışması,
5. “İz Bırakan 9 Eylül Kutlamaları Fotoğraf Sergisi“,
6. Sanatçılar Edis ile Gazapizm‘in sahne alacağı 30 Ağustos Zafer Bayramı 100. Yıl Kutlaması (Cumhuriyet Meydanı) ve Türkiye Halk Oyunları Gecesi (Bornova Aşık Veysel Açıkhava Tiyatrosu),
7. 100. Yıl Kütüphanesi,
8. 100. Yıl Senfonik İzmir Türküleri Albümü ve Konseri, 10 Eylül 2022,
9. 100. Yıl Anı Evi,
10. 100. Yıl Taşı,
11. 100. Yıl Belgeseli,
12. 100. Yıl Resepsiyonu,
13. 100. Yıl Yarı Maratonu,
14. 100. Yıl İzmir Yangını Panel ve Sergisi,
15. 100. Yıl Panel ve Söyleşileri,
16. “En Büyük Zafer Barıştır Anıtı” yapımı,
17. Cumhuriyetimizin 100. Yıl Marşı, Şiir ve Beste Yarışması,
18. “Kurtuluştan Kuruluşa 100. Yılında İzmir” Temalı Kitap Çalışması (10 cilt),
19. 100. Yılında İzmir Sempozyumu, Aralık 2022,
20. 100. Yıl APİKAM Kitapları (7 adet).
Görüldüğü gibi, listelenen 20 ayrı etkinliğin iki tanesi (30 Ağustos 2022 Zafer Bayramı Kutlaması ile Cumhuriyetimizin 100. Yıl Marşı, Şiiri ve Beste Yarışması) 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşunun 100. Yılı Kutlaması ile değil; 2023 yılında kutlanacak olan Cumhuriyetin 100. Yılı Kutlaması ile ilgili olduğu için geriye kalan 18 etkinlik hakkındaki görüş ve düşüncelerimi paylaşmak isterim.
29 Ekim 1998, Cumhuriyet’in 75. Yılı Kutlama Törenleri, İzmir
Çünkü, İzmir’e yerleştiğim ilk günlerde; yani bugünden geriye 24 yıl önce gerçekleştirilen Cumhuriyet’in 75. Yıl Kutlamalarında yer almış, tüm Türkiye genelinde Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı‘na verilen kutlama organizasyonlarını düzenleme görevinin İzmir ayağında tasarım-kurgu ekibi olarak görevlendirilen İzmir Kültür ve Sanat Vakfı‘ndan sevgili Doç. Dr. Oğuz Makal, Prof. Dr. Murat Tunçay, Prof. Dr. Adem Genç, Prof. Dr. Gürhan Tümer, Prof. Dr. Hüsnü Erkan, Yrd. Doç. Dr. Yavuz Seçkin ve Kayhan Kırmızıgül, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) İzmir Şubesi başkanı sevgili Asuman Özçam Boyacıgiller, İzmir Çağdaş Kültür ve Sanat Etkinlikleri Derneği (İZÇAKSED) başkanı sevgili Prof. Dr. Aydın Bıçakçı hocamız, sevgili Alpaslan Mater, Mükerrem Püskülcü, Ebru Mete ve Ayşen Aksüt ile birlikte ve Başoptik firmasından Necati Ortabaş ile Halay Parfümeri‘den rahmetli Lokman Ölgün arkadaşımızın katkıları çerçevesinde kutlamaların açılış töreni olan Cumhuriyet Meydanı’ndaki 2.5000 çocuktan oluşan çocuk korolarının gösterisini düzenlemiş, Alsancak İstasyonu’ndan hareketle Afyonkarahisar’a gidip geri dönen ve her bir istasyonda trendeki tiyatrocuların, müzisyenlerin, halk oyuncularının gösteri yaptığı Cumhuriyet Sanat Treni’ni uğurlayıp geri dönüşünde karşılamış, 75. Yıl nedeniyle Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı tarafından düzenlenen sergilere yardım edip sorumluluk üstlenmiş deneyimli biri olarak, 75. yıl kutlamaları nedeniyle 1998 yılında yapılan ve yapılamayanlarla 9-11 Eylül 2022 tarihlerinde 9 Eylül İzmir’in kurtuluşunun 100. yılı nedeniyle yapılacak olan etkinlikleri birbirleriyle mukayese edebilecek, başarılı bir gösteri ve kutlamada dikkate alınması gereken ‘anlamlılık‘, ‘yenilikçilik‘, ‘temsiliyet‘, ‘katılımcılık‘ ve ‘kitlesellik‘ gibi kriterlerin dikkate alınması itibariyle farklılıklarını ortaya koyabilecek bir deneyime sahip olduğumu söyleyebilirim.
29 Ekim 1998, Cumhuriyet’in 75. Yılı Kutlama Törenleri, İzmir
Söylemde değil, eylemde barıştan yana olmak…
Bu konuda söylenecek ilk şey, ana teması “barış” olarak belirlenen kutlama etkinliklerinde barışı oluşturacak tüm taraflara yer verilmediği, ortada sadece İzmir halkını temsilen İzmir Büyükşehir Belediyesi olduğu takdirde yapılacak etkinliklerle barış ideali arasında bir ilişki kurmanın zor olacağı ile ilgili olacaktır. Çünkü, barış hiçbir zaman için tek taraflı değil; en azından iki tarafı ya da çok tarafı ilgilendiren bir olgudur. Taraflardan birinin barıştan söz edip diğer tarafın ya da tarafların barıştan söz etmediği, onun için çaba göstermediği durumlarda söyleminiz barış bile olsa eyleminizin barışla hiç bir ilgisi olmayacağı söylenebilir.
Kutlanacak tarihi olay, emperyalist ülkelerin maşası olarak ülkemizi işgal eden Yunan ordusunun bu toprakları terk etmek zorunda kalmasıyla ilgili olduğu için, barış temasıyla yapılacak bu etkinliklerin en azından işgalci ordunun ülkesi Yunanistan ile birlikte yapılması, buna belki de, Yunan ordusunun işgaline neden olan İngiltere, Fransa gibi ülkelerin de dahil olması; böylelikle, bundan tam 100 yıl önce savaşa neden olanlarla işgal edilen kentin temsilcilerinin katılacağı uluslararası etkinliklerle Ege Denizi’nde ya da Ege’nin her iki yakasında barış ortamının yeniden oluşturulması için yeni bir girişimde bulunulması mümkün olabilirdi. Hatta bu etkinliklere bir zamanlar Ege’nin iki yakasında güçlü barış rüzgarları estiren Barış Derneği, Ege Barış Derneği, SİNİPARKSY (Ege’de Birlikte Var Olma ve İletişim Derneği) gibi derneklerle eski Yunanistan başbakanı ve Kardak krizinin yaşandığı dönemde dışişleri bakanı olan Yorgo Papandreou, yine Kardak krizinin yaşandığı dönemde Yunanistan başbakanı olan Kostas Simitis, hem Atina belediye başkanı Kostas Bakoyannis‘in annesi, hem de Yunanistan başbakanı Kiryakos Mitçotakis‘in ablası olan eski Atina belediye başkanı ve dışişleri bakanı Dora Bakoyannis, Ege’de ve Trakya’da Gazeteciler Barış Platformu‘nu kuran gazeteciler Stratis Balaskas ve Yannis Cumas, Yunanistan’ın barıştan yana ünlü gazetecileri Stelyo Kouloglou ve Pavlos Tsimas, halası Bornova’da oturan Midilli eski valisi Pavlos Vogiacis, Türkiye’deki birçok gazete ve televizyon kanalının Yunanistan temsilciliğini yapan gazeteci Stelyo Berberakis gibi isimlerin bu kutlamaya davet edilmesi suretiyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in barış niyetinde ciddi olunduğu net bir şekilde ortaya konulabilirdi. Böylelikle hem devamlı dünyayı dolaşan danışmana bu isimlere yapılacak daveti takip etmek gibi anlamlı bir görev verilebilir, hem de milliyetçi bir Yunan yazarın hayal mahsulü kitabı yerine daha büyük ölçekte iddialı bir barış mücadelesi verilebilirdi.
Ancak İzmir’in işgalden kurtuluşunun 100. yılı için yapılacak etkinliklerin duyurulduğu ve bunun barış için yapılacağının duyurulduğu günlerde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in partisi CHP, grup başkanvekilinin ağzından Suriye’ye yapılacak bir operasyona destek verecekleri söyleyerek güney sınırlarındaki olası bir savaşa evet diyor, diğer yandan da Yunanistan başbakanı KiryakosMiçotakis, ‘İhtiyaç duyulduğunda kendimizi savunma yeteneğine sahip olduğumuzdan çok eminiz … NATO içindeki müttefiklerimiz de bu konuda haklı olduğumuzu ve olaylara başka bir şekilde bakmanın mümkün olmadığını söylediğinde Türkiye şaşırmamalı…” diyerek Ege Denizi’ndeki barışın çok uzak olduğunu ifade ediyordu.
CHP grup başkanvekili ile Kiryakos Miçotakis‘in savaştan bahsettikleri günlerde barıştan bahsetmek belki de güzel bir şeydi; ama anlaşılan o ki o barış idealinin ayakları yere basmıyor, iletilen barış mesajına karşı taraftan ses gelmiyordu.
Oysa yakın zamanda Atina’yı ve Atina Belediyesi‘ni ziyaret eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, yaptığı görüşmelerde 9 Eylül ve izleyen günlerin 100. yılı için ortak eylem girişiminde bulunabilir ya da Yunanistan gelecek kültür ve sanat temsilcilerini davet edebilir; böylelikle, her iki taraf arasındaki çatışma ve savaşı körükleyen aşırı milliyetçi taraflara fırsat vermeyebilirdi. Bu anlamda, 9 Eylül’ün 100. yıl kutlamalarının Yunanistan ya da diğer ülkelerle uluslararası boyutta ele alınmayışı nedeniyle, “barış, barış” diye bağırılırken barıştan yana büyük bir fırsat kaçırılmış diyebiliriz.
Her seferinde bir öncekini aşmak hedefi…
9 Eylül İzmir’in kurtuluşu 100. yıl kutlama programına baktığımızda bir kısım dağcının, sporcunun, gençlerin Afyonkarahisar’dan başlayıp 9 Eylül günü İzmir’de sonuçlanacak bir yürüyüşü gerçekleştirecekleri belirtilmekle birlikte hepimiz biliyoruz ki bu tür etkinlikler her yıl yapılan 9 Eylül kutlamalarında yapılan bilindik etkinliklerdir. Afyonkarahisar-İzmir Zafer Yürüyüşü adı verilen bu etkinlik genellikle Türkiye Dağcılık Federasyonu ile birlikte gerçekleştirilmekte olup İnternet kayıtlarına göre 350 kilometrelik 8. yürüyüş organizasyonu 2007 yılında yapılmış olup, MHP İzmir milletvekili Tamer Osmanağaoğlu‘nun korumaları ile vatandaşlar arasında ön sırada olma nedeniyle arbedenin yaşandığı en son yürüyüş ise 2021 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, böylesi bir yürüyüş etkinliği katılımcılar açısından oldukça etkileyici olmakla birlikte, 100. yıla yaraşır bir etkinlik olarak düşünülmesi doğru olmamıştır. Hepimizin üzerinde uzlaştığı temel amaç, her yeni yılda daha farklı, daha yenilikçi, daha gelişkin ve daha çok kişinin katıldığı kitlesel bir etkinliğin yapılması olduğuna göre, uzun bir süredir yapılıp rutine dönüşen bu etkinliğin 100. yıla yaraşır bir şekilde genişletilip geliştirilmesi daha uygun olacaktır.
Yapmak isteyip de yapamamak…
Görevi olmayan işleri yapacakmış gibi davranmak…
Programın açıklaması ile ilgili haber bülteninde yapılacak olan İzmir İktisat Kongresi’nde Türkiye ekonomisinin yeniden şekillendirileceği gibi oldukça iddialı bir ifade yer almaktadır. Söz konusu ifade, Türkiye ekonomisi ile ilgili tüm sorunların bu kongrede ele alınıp ekonominin bu analiz ve tartışmalar çerçevesinde yeniden şekillendirileceği gibi bir algı ya da hayal yaratılmaya çalışılsa bile bu konuda görevli, yetkili ve sorumlu olanın, İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da bu kongreye katılacak kişi ve kurumlar değil, başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere merkezi yönetimi elinde bulunduran AKP iktidarı olduğunu cümle alem herkes bilmektedir.
Kütüphane, ama nasıl?
İzmir fazlasıyla kütüphane ihtiyacı olan, bir vakıf tarafından yönetilen Milli Kütüphanesi ise acilen yenilenip büyütülmesi gereken bir kent…
Ama 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu’nun 100. Yılı Kutlama programını hazırlayan komitenin başkanlığı bizzat İzmir Milli Kütüphane Vakfı başkanı tarafından yürütülmekle birlikte, bizlere gönderilen basın bülteninde bu konuda yazılı olanlar ise kelimesi kelimesine şu şekilde:
“100. Yıl Kütüphanesi, İzmir’in bağımsızlığını simgeleyecek ve 100. Yıl adıyla anılacak modern, teknolojik altyapıya sahip ve güncel kitap envanteri olan kütüphane 100. yılda İzmir’e kazandırılacak.“
Kütüphanenin adı ve işlevi belli olmakla birlikte, nerede yapılacağı, kaç adet yayın ve koleksiyonu barındıracağı belli değil… Tabii ki, 2022 yılında yapılan bir kütüphane doğal olarak modern ve teknolojik altyapıya sahip olacak. Güncel yayın bulundurmak ise bir tercih meselesi. Ama asıl önemli olan, bu kütüphane İzmir’e ve 9 Eylül’ün 100. yılına layık bir büyüklükte mi olacak? Ayrıca ne zaman yapılıp açılacak? Bu kütüphaneden kimler yararlanacak? İşte bütün bunlar şimdilik meçhul…
Sıradan bir kutlama…
9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu 100. Yıl Kutlamaları ile ilgili programın elime geçtiği andan itibaren konu ile yakından ilgisi olan arkadaşlarıma, özellikle de 4 Haziran 2022 tarihinde tarihçi arkadaşımız Pelin Böke‘yi anmak amacıyla Aliağa’da yapılan toplantıya katılan tarihçi arkadaşlarıma bu programla ilgili görüş ve kanaatlerini sordum. İstisnasız hepsi de hazırlanan programın çok derece sıradan, 9 Eylül’ün 100. yılının kutlamasına layık olmayan bir program olduğunu, bu tür etkinliklerin her zaman yapılan etkinlikler olduğunu, yapıldıktan sonra akılda kalacak şeyler olmadığını ifade ettiler.
Sivil ve katılımcı değil, resmi bir organizasyon…
Anlaşılmaktadır ki, İzmir’in Kurtuluşunun 100. Yılı Kutlamaları, 24 yıl önceki Cumhuriyet’in 75. yılı İzmir kutlamalarında uygulanan Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, Çağdaş Yaşam Derneği (ÇYDD), İzmir Kültür ve Sanat Vakfı, İzmir Çağdaş Sanat ve Kültür Etkinlikleri Derneği (İZÇAKSED) ve Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) gibi sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapma anlayışının aksine organizasyonun belediye yetkililerinin takdirleri doğrultusunda yapmayı tercih etmiş; böylelikle başka kutlamalara örnek olabilecek katılımcı ve demokratik bir işbirliği fırsatını kaçırmıştır.
Sonuç olarak,
İzmir Büyükşehir Belediyesi, muhakkak ki İzmir Valiliği’nden ayrı yapılacağı anlaşılan 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu 100. Yıl Kutlama etkinliklerini, tek yanlı “barış” adına şimdiden belirlediği birilerine kitaplar yazdırarak, belgeseller yaptırarak, konserler verdirerek, sergiler açtırarak, organizasyonlar düzenlettirerek açıkladığı program çerçevesinde kendi resmi iradesi çerçevesinde yapacak; böylelikle, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in “Türkiye tarihinin en görkemli kutlaması olacak” ifadesi ile tanımlamaya çalıştığı kutlama etkinlikleri devlet eliyle resmi bir hüviyetle gerçekleştirilecektir.
Ama bütün bu yapılanlar sayesinde İzmir halkının, -sporcuların yapacağı yürüyüş ve koşular dışında- fikri ve eylemleriyle bizzat katılarak değil, kendisine layık görülüp önüne konulan etkinlikleri her zaman olduğu gibi seyrederek ya da dinleyerek hoş vakit geçireceği kesindir.