Ezan, Çan, Hazzan…

Ali Rıza Avcan

Sanıyorum 1999 yılıydı… Ayfer Atay‘ın Beşiktaş Belediye Başkanı olduğu dönemde yeniden düzenlenen Ortaköy Meydanı bütün İstanbulluların merak ettiği, o nedenle koşa koşa gelip meydanın yeni halini gördüğü günlerdi… Meydanın denizle ve art alanındaki eski Ortaköy yerleşimi ile ilişkisi yeniden düzenlenmiş; böylelikle, Ortaköylüler, Beşiktaşlılar ve tüm İstanbullular için deniz kenarında nefes alınacak güzel bir alan yaratılmıştı…Bu güzelliğin yaratıcısı da ünlü mimar Erhan İşözen‘di…

İşte tam o sıralar Ortaköy‘de üç dini temsil eden birbirine çok yakın üç anıtsal ibadethane; sahildeki muhteşem Ortaköy Camii, onun arkasındaki Aylos Fokas Kilisesi ve hemen yakınındaki Etz Ahayim Sinagogu‘nun bütünlüğü nedeniyle ortaya çıkan “Ezan, Çan, Hazzan” sloganı daha sonra İstanbul‘un Kuzguncuk semtine, daha sonrasında da Antakya‘ya taşınmış, oralarda da denenmişti…

Bu slogan o zamanlar öylesine bir etki yaratmıştı ki, İzmirli müzik sanatçısı Ali Kocatepe mimar Erhan İşözen‘in kendisine getirdiği Beki L. Bahar‘a ait bir şiiri besteleyerek, “Ezan, Çan, Hazan” ismiyle şarkılaştırmış ve Dolmabahçe Sarayı‘nın 150. yıl kutlamalarında TRT Gençlik Korosu, Ferhat Göçer ve Aysun Kocatepe tarafından seslendirilmesini sağlamıştı.

Şarkının son sözleri şu şekildeydi: “O zaman bu zaman yanyana / Üç beş adım arayla / Sevecen bakışır Şehr’i İstanbul’da / Ezan, Çan, Hazan“…

Bu arada bilmeyenler için, “hazan” ya da “hazzan” sözcüğünün  (İbranice: חַזָּן ħazzān, Yidiş: khazn, Ladino: hassan), melodik duaları yöneten, şan sanatı konusunda eğitim almış Yahudi müzisyen ya da koro şefi anlamına geldiğini, “kantor” şeklinde kullanıldığını açıklamak isterim.

Size bu öyküyü durduk yerde niye anlattığımı sorabilir, bu anlattıklarımı nereye, ne şekilde bağlayacağımı merak edebilirsiniz… Açıklayayım efendim.

26 Nisan-10 Mayıs 2022 tarihleri arasında Kemeraltı‘ndaki Etz Hayim Sinagogu Sanat Galerisi‘nde İzmir Seferad Kültür Mirası Festivali, İzmir Musevi Cemaati Vakfı ve Hezarfen Film Galeri desteği ile açılan “Cuma, Cumartesi, Pazar” isimli karma fotoğraf sergisini iki kez gezmiş, Alberto Modiano, Berge Arabian, Emine Ülkerim, Mıgırdiç Arzivyan ve Niko Manginas‘ın Müslümanların “Cuma” günlerindeki “Cuma” namazlarından, Musevilerin “Cumartesi” günleri havra ve sinagoglardaki, “Pazar” günlerinde de Hıristiyanların kiliselerdeki ayinlerinden çekilen, çoğu siyah-beyaz olan fotoğraflarını seyretmiş, birlikte yaşamayı, sevmeyi, diğerini anlamayı hedefleyen sergi manifestosunu okumuştum.

Türkiye’deki azınlık cemaatleri tarafından hazırlandığı anlaşılan “Cuma, Cumartesi, Pazar” isimli karma fotoğraf sergisi, aynı ismi taşıyan Facebook sayfasındaki bilgilere göre 2015 yılından bu yana İstanbul, Beyoğlu Sismanoglio Megaro‘da , 2016 Nisan’da İzmir Ticaret Odası‘nda, 2016 Mayıs’ında Bergama Yabest Sinagogu‘nda, 2016 Kasım ayında Balıkesir Ulusal Fotoğraf Müzesi‘nde, 2016 Aralık ayında Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi‘nde, 2017 Ocak ayında Edirne Büyük Sinagog‘da, 2017 Nisan ayında Yunanistan’ın Atina kentinde, 17-27 Ağustos 2017 tarihlerinde Kınalıada Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi‘nde, 2018 Aralık ayında Ulus Özel Musevi Okulları‘nda, 18 Ekim-30 Kasım 2019 tarihlerinde Yunanistan’ın Selanik kentindeki Selanik Erkek Kardeşler Sergi Salonu‘nda, 2019 Aralık ayında Yunanistan’ın Volos kentinde, 21-31 Temmuz 2022 tarihleri arasında Malatya Taş Horan Kilisesi Sanat ve Kültür Merkezi‘nde sergilenmiş. Sergiye açıldığı yerler itibariyle Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu, SEV Vakfı, Ar-Ge Gümrük Müşavirliği gibi kurumlar desteklemiş; ayrıca İstanbul’daki sergiler İstanbul Rum Ortodoks Patriği I. Bartholomeos ve Türk Musevi Cemaati Başkanı İshak İbrahimzadeh tarafından ziyaret edilmiş.

Sözünü ettiğim sergi manifestosu aynen şu şekildeydi:

Birlikte yaşamayı, sevmeyi, diğerini anlamayı, saygı göstermeyi, anlatmayı ve yeni kültürlere tanıtmayı amaçlayan 5 fotoğrafçı, belgesel fotoğraflarla halklar arasındaki bağın daha da kuvvetlenmesine aracılık ediyor. İnançlar insanoğlunun varlığı kadar eskidir ve tüm dünyada olduğu gibi, üzerinde yaşadığımız bu kadim topraklardaki çok renkliliğin de kaynaklarından biridir. Birbirinden farklı uygulamaları, örf ve adetleri olsa da tüm dinlerin mesajı aynıdır: ‘Birliktelik, birbirini sevme, diğerini tanıma ve saygı gösterme.’ Tarih boyunca bu topraklardan geçen birçok kültürün izleri, giderek artan bir hızla yok oluyor. Bu yok oluş ve kayıplar, asırlardır Türkiye’de yaşamış ve yaşamakta olan halklar arasındaki bağların da zayıflamasına neden oluyor. Farklı dinden, mezhepten ve toplumdan beş fotoğrafçı, bu sergide fotoğrafın görsel dili sayesinde ‘diğerini anlamayı ve yeni kültürlere tanıtmayı’ amaçlayarak, halklar arasındaki bağın daha da kuvvetlenmesine aracı olmaya çalışıyor.

Bu manifestoyu okurken, “Ezan, Çan, Hazan” anlayışının “Cuma, Cumartesi, Pazar” üçlemesi için de geçerli olduğunu, tek tanrılı dinlere inanan insanların ibadet ettikleri ibadethaneler ya da günler dikkate alınarak yapılan bu dini içerikli ideolojik çalışmada, “ezan” yerine Müslümanların camiye giderek “Cuma” namazı kılmaları, “hazan” yerine Musevilerin “Cumartesi” günleri dinlenerek, Tevrat okuyarak, havra ya da sinagoglara gidip dua ederek yaptıkları Şabat/Şabbat ibadeti , “çan” yerine Hıristiyanların “Pazar” sabahları kiliselere giderek katıldıkları ayin öncesinde çalınan çanları sembolize eden bir arada olma ve yaşama düşüncesinin Türkiye dışındaki hangi coğrafyalarda kabul görüp uygulandığını, Türkiye‘ye yakın hangi ülkelerde böyle bir anlayışın geçerli olduğunu merak etmeye başlamıştım. Kısacası biz burada, “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” derken; hatta bunun için şarkılar bestelerken başka yerlerde, özellikle bu üç din mensuplarının bir arada olduğu ülkelerde böyle bir şeyin olup olmadığını araştırmanın doğru bir iş olacağını düşünmeye başlamıştım.

Bana göre de bu coğrafya ya da ülkeler, Balkan ülkeleri, özellikle Yunanistan ve Bulgaristan, Ermenistan, Azerbaycan, İran, Irak, Suriye ve de özellikle İsrail idi. Bu amaçla bu ülkelerle yakın ilişkileri olan, sık sık o ülkelere giden ya da oralarda yaşayan arkadaşlarıma, dostlarıma bu durumu sordum. “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” şeklinde ifade edilip sloganlaştırılan bu dinsel içerikli ideolojik yaklaşım oralarda da var mı, onlar da bu üç büyük din arasında bir kardeşlik ilişkisi olduğunu düşünüp buna benzer şeyler yapıyorlar mı ya da onlar da bunun için mücadele ediyor mu diye sorular sordum?

Verilen cevaplar, önceden tahmin ettiğim gibi tümüyle olumsuzdu. Yunanistan‘da milliyetçi güçlerin ortaya koyduğu politikaların Müslüman azınlıkla ilgili uygulamaları zaten biliniyordu; keza Bulgaristan da aynı tepkilerin görüldüğü, Müslümanların dikkate alınmadığı bir ülke olarak biliniyordu. Azerbaycan-Ermenistan gerginliği ya da savaşı zaten doğrudan dinler arasındaki ilişkilere yansıyor, İran‘daki dinsel otorite ABD karşıtlığı olarak somutladığı Hıristiyanlık ve Musevilik konusunda hiçbir tolerans göstermiyor, bu tutum Irak, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde de artarak karşımıza çıkıyordu. Filistin ve halkı ise sürekli İsrail bombardımanı altında Musevi kardeşliği gibi hayalleri kuramıyor, “Cuma, Cumartesi, Pazar” sergisini İstanbul‘dan ya da İzmir‘den alıp İsrail‘e götürmek ise kimsenin aklına gelmiyordu.

Velhasıl, “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” şeklinde ifade edilen sloganlar Türkiye’yi çevreleyen hiç bir ülkede hiç kimsenin aklına dahi gelmiyor, uygulamaya fırsat bile bırakılmıyordu.

Peki o halde, bizde; yani Türkiye‘de, dinler arası kardeşlik niye ön plana çıkarılıyor ya da bu kadar fanatik bir hal alıp büyük öfke ve kinlerle savaşa dönüşen bir düşmanlık ortamında gerçek bir kardeşlik, bir arada olma hali sağlanabiliyor mu ya da sağlanabilir mi? Ayrıca bu kardeşlik ya da bir arada olma hali, Türkiye örnek gösterilmek suretiyle bu coğrafyaya yayılabilir mi? Örneğin, İstanbul‘daki Patrik ya da Musevi Cemaati Başkanı azınlık durumunda olmadıkları o ülkelerdeki dini otoritelere çağrı yaparak kendi yaptıklarına benzer çalışmalar yapmalarını istiyor mu? Yoksa, “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” adıyla mekânları ya da günleri birbirinden ayırarak, çoğu kez eski ya da yeni bir ibadethanede yapılan bu tür sanatsal etkinlikler, insanlığı farklı dinler arasında bölerek birbirlerine düşman kılan dini kurumlarla fanatik anlayışların; ayrıca bu kurum ve anlayışları destekleyen çevre ve ülkelerin ülkemizde gerçekleştirmeye çalıştıkları bir PR (halkla ilişkiler) çalışması mıydı?

Evet, böyle düşünerek bu işin ideolojik, siyasi yanına vurgu yaptığımın farkındayım…

Bu basit ve etkileyici sloganların bizi getirdiği bu noktada, eski bir havrada açılan fotoğraf sergisi ile verilmek istenen ve hepimizin kabul ettiği barış, kardeşlik mesajlarının örneğin tüm dünya kamuoyu tarafından üç dinin merkezi olarak kabul edilen Kudüs‘te ve ülkemizi çevreleyen diğer coğrafyalarda niye verilmediğini, o ülke ve coğrafyalardaki üç dini temsil eden kişi ya da kurumların neden böyle bir işe niye soyunmadığını sorarak işin özüne ulaştığımı fark ediyorum.

Evet, bu sloganlar kullanarak hangi sonuca ulaşılmak isteniyor ve bunu yapanlar gerçekten samimi mi ya da aynı dilekler diğer ülke ve coğrafyalardaki başkalarının aklına neden gelmiyor ya da gelse bile dikkate alınmıyor?

Peki o halde, niye ya da neden?