Gıda Strateji Belgeleri ve Kapitalizm: Neden ve Sonuç (2)…

Ali Rıza Avcan

İki bölümden oluşan yazı dizimizin geçen Pazartesi günü yayınlanan ilk bölümünde, İstanbul ve Karşıyaka gıda strateji belgeleri bağlamında bu tür belge ve çalışmaların, tarım ve gıda krizlerine neden olan kapitalist sistem içindeki işlevini, bu krizlere neden olup açlığa yol açan kapitalist sistemin ürettiği bu tür sahte çözümlerle, sistemin asıl efendisi tarım ve gıda tekelleri karşısındaki çaresizliğini ortaya koyarak, Karşıyaka’da her yıl gerileyip yok olan tarımsal faaliyetlerle gıdanın üretimi, dağıtımı ve tüketimi ile ilgili bilgisizlikler nedeniyle, her şeyi planlayıp programlıyoruz izlenimi veren bu tür çalışmaların ne ölçüde anlamsız ve beyhude olduğunu ve sorunun asıl nedeni olan kapitalist sistemin nasıl işine yaradığını anlatmaya çalışmıştık.

Yazı dizimizin bugünkü ikinci ve son bölümünde ise, 22 Ağustos 2023 tarihinde kamuoyuna açıklanan Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi içinde gördüğümüz eksiklik, yanlışlık ve yetersizlikleri belirleyerek, bu konularla ilgili değerlendirmelerimi sizlerle paylaşacağım. Böylelikle bu belgenin, Karşıyaka için ne ölçüde geçerli, uygulanabilir ve sürdürülebilir olduğunu ortaya koymaya çalışacağım.

Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi ve Temel Özellikleri

Karşıyaka’daki tarım ve gıda sistemini yeniden düzenleyeceği söylenen temel politika, öncelik ve stratejileri belirleyen ve bunların ışığında hedefler koymaya çalışan Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi, aynen İstanbul Gıda Stratejisi Belgesi‘nde olduğu gibi öncelikli 8 ayrı stratejik alanda uygulanmak üzere hazırlanmıştır. Bunlar sırasıyla;

1- Gıda Tedarik Zincirinin Kısaltılması,

2- Karşıyaka’da Gıdanın Kent-Bölgesi’nin Kentsel ve Kırsal Koruma Odaklı Tanımlanması,

3- Agroekolojik Tarımsal Üretimin Desteklenmesi,

4- Katılımcı Yönetişim Modelinin ve Yeni Organların Kurulması,

5- Üreticilerin ve Tüketicilerin Örgütlenmesi,

6- Kayıp ve İsrafın Azaltılarak Atık Yönetiminin Sağlanması,

7- Herkes İçin Adil, Erişilebilir, Güvenilir ve Güvenli Gıda ve Su Sağlanması,

8- Kriz ve Afet Dönemlerinde Gıda Sisteminin Yönetilmesi olarak belirlenmiştir.

Bu stratejik alanların ilk üçü, 1- Kısaltılmış Gıda Tedariki İçin Yeni Mekanizmalar Oluşturulması, 2- Kent-Bölgenin Tanımlanmasına Dönük Çalışmaların Programlanması ve 3- Kent-Bölge Ölçeğinde Agroekolojik Tarımsal Üretimin Desteklenmesi başlıklı 3 eylem grupları içinde ele alınarak toplam eylem sayısı 75 olarak belirlenmiştir. Hedeflenen eylemler arasında yer alan “Yeni araştırmaların teşvik edilmesi için paydaş katılımıyla bir araştırma fonunun oluşturulması” eylemi iki kez yazıldığı için toplam eylem sayısı belge üzerinde 75 olarak gözükse de, yapılan bu yanlışlık nedeniyle 74’dür.

99 sayfadan oluşan belgeyi incelediğimizde, çalışmanın kısa adı BAYETAV olan Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı‘nın finansal desteğinde, Yerküre Yerel Çalışmalar Kooperatifi ile birlikte, Karşıyaka Belediyesi adına yapıldığını öğreniyoruz. Yine aynı şekilde, proje koordinatörünün İzmir Demokrasi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Emel Karakaya Ayalp olduğunu, proje ekibinin Doç. Dr. Emel Karakaya Ayalp ile Yerküre Kooperatifi adına Dr. Mehmet Fatih Tatari ve Orkun Doğan‘dan oluştuğunu anlıyoruz. Büyük puntolu yazılar, renkli fotoğraf ve grafiklerle süslenen belgenin sayfa düzenleme ve görselleştirme işinin ise öğrencilerden oluşan 7 kişilik teknik bir ekip tarafından yapıldığını görüyoruz.

Nargile tütünü üreten Adalya Tobacco Ltd. tarafından kurulan BAYETAV isimli vakfın açtığı proje yarışmasında, Karşıyaka Belediyesi‘nde uygulanmak üzere hazırlanan “Sürdürülebilir Gıda Sistemleri İçin Yol Haritası Projesi” isimli projenin seçilmesi nedeniyle bu projenin BAYETAV tarafından finanse edildiği anlaşılmaktadır. Ancak, Doç. Dr. Emel Karakaya Ayalp‘in, benim Facebook‘ta paylaştığım bir yorum üzerine, bizzat beni arayarak verdiği bilgilere göre, proje koordinatörü ve ekip üyeleri bu işi gönüllü olarak bedelsiz yapmışlar, finans kaynakları tümüyle öğrenci olan teknik ekip çalışanlarına ayrılmış.

Ayrıca söz konusu belgeden, bu çalışma karşılığında Karşıyaka Belediyesi’nce herhangi bir ödeme yapılmadığı için, söz konusu belgenin başındaki açıklamalardan, tüm analizlerle ilgili telif hakkının, -bu tür profesyonel çalışmalarda görülmedik şekilde- proje koordinatörüyle ekibine ait olduğunu öğreniyoruz.

Karşıyaka Belediyesi adına hazırlanan Karşıyaka Gıda Stratejisi Belgesi‘nde adı geçmemekle birlikte yapılan toplantı ve sunumlarda BAYETAV adına karşımıza çıkan diğer bir önemli isim ise, asıl olarak İstanbul Gıda Strateji Belgesi hazırlık ekibinde yer alan gıda mühendisi Bülent Şık olup, kendisinin İstanbul‘daki deneyim sonrasında bu işe BAYETAV adına Karşıyaka‘da devam ettiği anlaşılmaktadır.

Ele alacağımız belge ile ilgili yapacağımız analiz ve değerlendirmelerin daha iyi anlaşılabilmesi için hem Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi’ni, hem de bu belgede yer alan 4 temel ilkeyle belirlenen 8 strateji, 3 eylem grubu ve bunların kapsamındaki 74 eylemi daha iyi anlayabilmemizi sağlamak amacıyla hazırladığımız tabloyu sizlerle paylaşmak isteriz.

Şimdi gelelim söz konusu belgede gözümüze çarpıp incelemeye değer bulduğumuz konulara:

Kişisel ya da toplumsal ölçekli her plan, program, proje ya da uygulamanın öncelikle mevcut koşullar itibariyle “uygulanabilir” ve “sürdürülebilir” olması gerekir. Bu bağlamda, mevcut koşulları dikkate almadan tasarlanan her plan, program, proje ya da iş, gerçeklikle bağını koparmış bir niyet beyanı ya da ütopya olmaktan kurtulamaz.

Yaptığımız işin gerçeklikle bağ kurabilmesinin ilk koşullarından biri de, yapmaya niyetlendiğimiz işe mevcut yasa, tüzük ve yönetmeliklerin izin vermesi; daha doğrusu mevcut hukuki yapının buna elverişli olmasıdır. Biz buna yapılacak işin “hukuki elverişliliği” deriz. Bunu sağlamak amacıyla da, her işin tasarımında yapmaya niyetlendiklerimizin mevzuat dediğimiz hukuki hüküm ve belgelerle, mevcut üst plan ve belgelerle uyumlu olup olmadığını ve onlarla ilişkisi olup olmadığına, onları tamamlayıp tamamlamadığına bakıp; bunu, “hukuki analiz” başlığıyla paylaşırız. Böylelikle yapmak istediğimiz işin ‘yapılamaz’ olmaktan çıkmasını sağlarız. Bu nedenle de, mevcut hukuk sisteminin izin vermediği ve o işi engelleyen yasal düzenlemeler değişmediği ya da değiştirilmediği sürece uygulanması mümkün olmayan işleri ciddiye alınmayacak hayali işler olarak kabul ederiz. Örneğin mevcut yasal düzenlemelere göre, Karşıyaka’da, bu belgedeki eylemler listesinde yazılı olduğu gibi bir sebze, meyve ya da balık halinin kurulması işinin Karşıyaka Belediyesi’nin değil, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görevi olduğunu bildiğimiz takdirde, hazırladığımız belgeye bu şekilde bir hedef ya da eylem koymayız. Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi kendisine ait olan bu görevi, sadece Karşıyaka’nın istek ve taleplerine göre ya da Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi‘nde yazılı diye değil, diğer 29 ilçenin sosyo-ekonomik durumuyla İzmir’in bütünlüğünü dikkate alarak yerine getirecek, her ilçe belediyesinin talebini ayrı ayrı dikkate almayacaktır.

Bu anlamda, mevcut hukuk düzeninde büyükşehir ilçe belediyelerine verilen görev, yetki ve sorumlulukları dikkate almadan hazırlanan gıda strateji belgelerini hazırlamak, gerçek anlamda ya bu işi bilmemek ya da mevcut yasal düzenlemeleri dikkate almamak anlamına gelir.

Ayrıca 5393 sayılı Belediye Kanunu ile belediyelere verilmiş “zorunlu” görev, yetki ve sorumluluklar bağlamında, “üretici pazarlarının denetlenmesi” ile ilgili bir hedefin eylemler arasında sayılması, malûmun ilanından başka bir şey değildir. Çünkü belediyelerin yapmak zorunda olduğu bu tür görevler, sanki bir tercih yapılıyormuş gibi bu tür belgelere konulamaz, konulduğu takdirde de hukuk bilmezliğin ifadesi olarak kabul edilir. Böyle bir hedefin belirlenmesi, “belediye çalışanlarının maaş ve ücretlerinin ödenmesi” ya da “kentin yollarını yapmak” gibi başka bir hedefin konulmasından farkı yoktur.

Türkiye’de ulusal ve uluslararası ölçekte tarım ve gıda konusunda görevli, yetkili ve sorumlu birçok resmi kurum ve kuruluş bulunmaktadır. Bunlardan aklımıza gelenleri saymaya kalktığımızda, karşımıza başta Tarım ve Orman Bakanlığı ve Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı olmak üzere Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Orman Genel Müdürlüğü, Türkiye Su Enstitüsü, Çay İşletmeleri, Et ve Süt Kurumu, Tarım İşletmeleri, Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu, Toprak Mahsulleri Ofisi, Türkiye Şeker Fabrikaları, KOSGEB, Türkiye Tarım Kredi Kooperatifleri, Ziraat Bankası, Türkiye Ziraat Odaları Birliği, Tarımsal Kalkınma Kooperatifleri Birliği ve bağlı kooperatifler, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ve bağlı ticaret/ sanayi odaları, Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Birliği ve bağlı odalar, TMMOB ve bağlı Ziraat ve Gıda Mühendisleri Odaları, Türkiye Gıda Sanayi İşverenleri Sendikası, Büyükşehir Belediyeleri, İhracatçı Birlikleri ve Çiftçi Sendikaları gibi kurum ve kuruluşlarla tarım ve gıda konularında yayın yapan medya kuruluşları, uluslararası düzeyde de Dünya Tarım ve Gıda Örgütü (FAO) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Türkiye ofisleri gelir. Aklımıza ilk gelenlerden oluşan bu sıralamadan da anlaşılacağı üzere tarım ve gıda sektörleri çok ortaklı, çok paydaşlı ve bu paydaşlar arasındaki ilişkilerin oldukça yoğun, karmaşık olduğu alanlardır. Haliyle Karşıyaka için bir gıda strateji belgesi düzenlemeye kalktığınızda da, önce bu kurum, kuruluş ve kişilerden Karşıyaka ile ilişkili/ilgili olanları bir liste halinde sıralayarak ve aralarında bir öncelik/yoğunluk sıralaması yaparak –siyasi anlamda istemeseniz bile- yazışma ya da yüz yüze görüşme yöntemleriyle ilişki ve iletişim kurulması, onların bu konudaki görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerinin, katılımcı ve çoğulcu demokrasi ile “iyi yönetişim” anlayışının dili ile söyleyecek olursak, katkılarının alınması ve açıklık ilkesi uyarınca bunun strateji belgesinde sergilenmesi gerekir.

İncelediğimiz Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi’nde ise, belgenin hazırlık sürecinde böyle bir yola gidilmediğini, Karşıyaka ilçesinde sanki sadece Karşıyaka Belediyesi yetkili imiş gibi onun muhatap alındığını görürüz. Bu ise, bölüm başlığında da belirttiğimiz gibi, Karşıyaka Belediyesi’nin tarım ve gıda âleminde bir katre su olduğunu fark etmeyenlerin tarım ve gıda konularında görevli, yetkili ve sorumlu olup, Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi uygulamasını kolaylaştıracak ya da zorlaştırabilecek diğer resmi, özel ve sivil kurumları yeterince dinlemediğini, onların katılımıyla hazırlanan belgeyi sahiplenmelerini düşünmediğini, “biz biliriz” anlayışıyla “biz bize yeteriz” dediklerini göstermektedir.

Geleceğe dair tüm uygulanabilir, sürdürülebilir, gerçekçi ve sağlıklı çalışmalar, buna dair hayallerimizi kafamızda kurup tasarlamadan önce içinde bulunduğumuz koşulların araştırılıp ortaya konulmasını ve hayalimizin o koşullar içinde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini analiz etmemizi gerektirir. Ben o nedenle, bu durumu “net bir fotoğraf çekmek” olarak tanımlayıp hazırladığım ya da danışmanlığını yaptığım her işte, başta da belirttiğim gibi yapacağım işin mevzuata uygunluğu ile üst belgelerle uyumlu olup olmadığına, mevcut toplumsal ve ekonomik koşulları dikkate alıp almadığına ve bu işin finansmanı açısından riskli olup olmadığına dikkat ederim.

İnceleyip analiz etmeye çalıştığımız Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi ise, geleceğe dair politika, stratejik önceliklerle hedef ve eylemleri belirlerken Karşıyaka’nın kendi içinde ve içinde yer aldığı yakın ve uzak çevre ile ilişkileri ve bütünlüğü içinde mevcut sorun ve talepleri belirlemek için ekonomik, toplumsal ve kültürel analizini yapmamış, geçen Pazartesi günü sizlerle paylaştığım tarımla ilgili istatistiklerden yararlanmamış, Karşıyaka’daki tarımsal faaliyetlerin neden gerileyip yok olduğunu araştırmamış; hatta Karşıyaka’daki tarım ve gıda faaliyetleriyle ilgili analizleri yapabilmek için gerekli olan envanter çıkarma, veri toplama, araştırma yapma gibi çalışmaları söz konusu belgenin hedefleri olarak belirlemiştir. Hatta bu belgenin uygulanacağı alanı tanımlamak amacıyla ortaya atılan “kent-bölge” sınırlarının belirlenmesi işinin bile belgenin uygulandığı dönemde gerçekleştirilecek bir eylem olarak göstermiştir. Böylelikle belgenin uygulanacağı kent-bölge sınırları bile bu belgenin hazırlık ve uygulamaya başlandığı tarihte belli değildir ve kısmet olursa belgenin uygulandığı dönemde belirlenecektir. Hem de klasik mantık anlayışının neden-sonuç ilişkisini tersine çevirmek istercesine…

Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi’nin “Eylemler” bölümünde yer alan “Karşıyaka’da gıdanın kent-bölgesi araştırma ve analiz sonuçlarına dayanarak kent-bölgenin belirlenmesi”, “Kent-Bölge’nin tanımlanmasına ve yeni araştırmaların yapılmasına imkân sağlayacak, Karşıyaka’yı ve çeperindeki kırsal alanları içeren coğrafyada tarım/gıda sistemi envanterinin oluşturulması”, “Karşıyaka’da üretim yapan üreticilerin ve Karşıyaka’ya gıda tedariki sağlayan tedarikçilerin bilgisini içeren üretici-tedarikçi envanterinin oluşturulması”, “Karşıyaka’da üretim yapan üreticilerin ve Karşıyaka’ya gıda tedariki sağlayan tedarikçilerin bilgisini içeren üretici-tedarikçi envanterinin oluşturulması”, “Kent-bölge sınırları içerisinde oluşturulması önerilmiş olan envanterleri desteklemek üzere iklime ve coğrafyaya özgü tarımsal ürünler araştırmasının yürütülmesi”, “Karşıyaka’nın gıda kent-bölgesinde faaliyet göstermekte olan ve agroekolojik üretim yapan tarımsal üreticilerin, çiftçilerin, köylülerin ve topraksız tarım emekçilerinin envanterinin çıkarılması. Bu envanterin çıkarılabilmesi için sahada faaliyet gösterecek ve ilgili uzmanlık alanlarından oluşan bir saha ekibinin kurulması.”, “Yamanlar Bölgesi’nde üretici envanterinin çıkarılması: Yamanlar domatesinin korunması için Agroekolojik tarımsal yöntemlerin uygulanması”, “gıda ihtiyacının analiz edilmesi, gıda bankalarının kurulması”, “Karşıyaka’da yoksulluk ve yetersiz beslenme araştırma yapılması” gibi hedefler/eylemler, aslında bu belge hazırlanmadan önce yapılması gereken araştırma çalışmalarıdır. Bu araştırmaların yapılmadığı, envanterlerin çıkarılmadığı; daha doğrusu planlanmak istenen evrenin yeterince tanınıp bilinmediği, mevcut sorun ve gereksinimlerin belirlenmediği bir süreçte bu şekilde hazırlanan bir strateji belgesinin ne ölçüde doğru, güvenilir, geçerli ve sağlıklı bilgiye dayandığı da ortadadır. 

BAYETAV Yönetim Kurulu Üyesi Ferhat Kentel – “Yetmez ama Evet

Böylesi bir strateji belgesi düzenlerken öncelikle yapacağımız mevcut durum analizi ile ortaya çıkacak sorunların gelişimini ve nedenlerini ortaya koyup, bu nedenlerin yok olması ya da etkisinin azalması için birtakım hedefler belirleyip önlem alınması için önerilerde bulunmamız gerekir.

İşte bu çerçevede, Karşıyaka’da tarım ve gıda ile ilgili sorunlarının olduğunu, hatta iddia edildiği gibi yapılan analizler sonucunda bazı mahallelerin, “gıda çölü“ne dönüştüğünü iddia ediyorsanız; bu konu ile ilgili ilk sorumuzu, bu çölün neden ortaya çıktığını ve Karşıyaka Belediyesi‘nin bu sorundaki rolünü strateji belgesini düzenleyenlere, ikinci sorumuzu ise Türkiye‘nin en gelişmiş 7. kenti olarak Avrupa Birliği tarafından “Avrupa Kenti” seçilen Karşıyaka‘da uzun yıllardır yerel yönetimi elinde bulunduran CHP‘li siyasetçilere ve 1984’den bu yana belediye başkanı ve meclis üyesi olarak çalışanlara sormamız gerekir.

Evet, bu anlamda Karşıyaka‘daki tarımsal faaliyetlerin her geçen yıl azalıp yok olmasında, tarımsal ürünlerin çeşit ve miktar olarak azalmasında Karşıyaka Belediyesi‘nin hiç mi rolü ya da etkisi yoktur? Örneğin Yamanlar‘daki tarım alanlarını imara açıp yüksek blokların yapılmasına yol açan ya da mevcut imar planındaki yeşil, ekilebilir alanları imara açan Karşıyaka ve İzmir Büyükşehir belediyelerindeki meclis üyelerinin, bu meclislerdeki yerel siyaseti yönetip yönlendiren belediye başkanlarıyla CHP‘li il, ilçe ve genel merkez yöneticilerinin hiç mi suçu yoktur? En azından, balkonda ya da apartman bahçesinde “agroekolojik” tarım yapılmasını önerirken Bostanlı, Demirköprü, Şemikler ve Mavişehir‘de yok ettikleri geniş yeşil ve ekilebilir alanlar adına bu sorulara yanıt vermeleri gerekir.

Diğer yandan da böylesi bir strateji belgesini düzenleyenlere de şu soruyu yöneltmek gerekir: Bu belgedeki politika, strateji, hedef ve eylemleri tartışıp belirlerken hiç mi aklınıza gelmedi, kentin içindeki ya da çevresindeki bu yeşil, alanları imara açmayın demek ya da hazırladığınız belgeye bu konuda tek bir hedef ya da eylem koymak? Proje ekibinin bir şehir ve bölge plancısı olarak dönüp, “siz de artık bunları yapmayın” diyecek bir cesareti yok muydu? Bu bir anlamda, bu geniş yeşil, ekilebilir ve tarım açısından verimli alanları yok edenleri affedip ya da görmemezlikten gelip; daha doğrusu suçlunun suçlu olduğunu söylemeyip, başka bir deyişle suça ortak olup onlara fantastik bir şekilde apartman balkonlarıyla bahçelerini önermek anlamına gelmiyor mu? Belediye meclisleri tüm yeşil alanları ve tarım alanlarını parsel bazındaki plan değişiklikleriyle yok ederken ve bu sorun gündeme alıp tartışılmazken, bunun bir alternatifi olarak önerdiğiniz balkon ve bahçe tarımıyla yıllık ölçekte kaç ton üretim yapılacağını hesaplıyor ve bu miktarın Karşıyaka halkını besleyeceğini mi söylemek istiyorsunuz?

Daha önce de söylediğim gibi bir tütün şirketince kurulan vakfın, tarım ve gıda ile; özellikle de sağlıklı gıda ile ilgili bir çalışmayı desteklemesi, bana göre ahlâki bir konuyu önümüze getirmektedir. Evet, tütün, hatta kenevir, afyon da bir tarım ürünüdür ve bugün ülkemizdeki birçok çiftçinin, üreticinin üretip sattığı değerli tarım ürünleridir. Ama diğer yandan da, yapılan tüm bilimsel çalışmalar tütünün ve onun bir türevi olan nargile tütününün insan sağlığına zararlı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, insan sağlığı açısından zararlı bir ürünün satışından kaynaklanan finansmanla kurulan bir vakfın, Karşıyaka’daki tarım ve gıda sorunları ile ilgilenmesi, bu konuyla ilgili bir belgenin miktarı belli olmayan finansmanını sağlaması ve Karşıyaka Belediyesi’nin de bunu kabul etmesi ahlâki açıdan oldukça ilginç, tuhaf ve yadırgatıcı bir durumdur.

Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi’nin hazırlığı ile ilgili görsellerden, İstanbul Gıda Strateji Belgesi hazırlığında yer alan gıda mühendisi Bülent Şık‘ın proje ekibinde yer almamakla birlikte fiili olarak belgenin hazırlığında yer aldığı anlaşılmaktadır. Bunun dışında bir şehir ve bölge plancısı ile ekonomi, sosyoloji ve kültürel antropoloji alanlarında eğitimli iki kooperatifçinin yer aldığı proje ekibinde tarım ve gıda konularında uzmanlık düzeyinde bilgi, birikim, deneyim sahibi olanlarla hukuk, kamu yönetimi, iktisadi ve beşeri coğrafya gibi alanlarda uzman olanların yer almaması, disiplinler arası bir proje ekibi oluşturma çabası açısından büyük eksikliktir. Bu arada proje ekibinde yer alan Orkun Doğan’ın Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi‘nde dışarıdan iki yıllık Bitkisel ve Hayvansal Üretim ön lisans eğitimini almış olmasını da, bir yere not etmek isterim.

2012 yılında, Marmaris Ticaret Odası seçimlerinde, seçime katılan bir aday için stratejik plan hazırlayan Ege Üniversitesi‘ndeki bir akademisyenle tartışmış, seçimi henüz kazanmamış bir aday için stratejik plan hazırlamanın ne ölçüde anlamsız, saçma bir iş olduğunu, o aday kazanamadığı takdirde kendisinin parasını alacağını; ama, planın gündeme bile gelmeyip çöpe atılacağını anlatmaya çalışmıştım. Ama çabam boşunaydı… Çünkü o akademisyen hazırladığı o planla para kazanıyor ve o planı hazırlamış olmasını özgeçmişine işleyerek daha çabuk profesör olmak istiyor, hem de adına stratejik plan hazırlanan aday bu avantajı kullanarak seçimleri kazanmak istiyordu.

Şimdi de yaklaşan mahalli idareler seçimlerine aylar kala, Amerikalıların o ünlü “topal ördek” deyişini simgeleyecek şekilde yeniden aday gösterilip gösterilmeyeceği belli olmayan bir belediye başkanının isteği ile bir strateji belgesi hazırlanıyor, bu belgeyle birtakım hedefler konuluyor, birtakım eylemlerin yapılacağı söyleniyor. Oysa bu tür strateji belgeleri, aynen belediyelerle ilgili diğer strateji belge ve planlarda olduğu gibi, bu tür belgelerin uygulamasına fırsat verecek bir süre için, mümkünse belediye başkanının göreve başladığı yıl içinde hazırlanıp onun o hedeflere için hazırlanır. Şayet Karşıyaka belediye başkanı bir daha seçilemeyip yerine başka biri gelirse ve yeni belediye başkanı bu planı istemezse ya da eksiklik ve yanlışlarını görüp uygun bulmazsa, planı uygulamazsa o zaman ne olacak? Hele ki, eylem planı ile harcama tablolarının henüz hazırlanmadığı, bütün bunların adayların birbiriyle yarıştığı bir seçim döneminde yapılacağını biliyorsak…

22 Ağustos 2023 tarihinde tanıtımı yapılan Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi‘nin hazırlık sürecinde halkın katılımını sağlamak amacıyla 7 Temmuz 2022 tarihinde düzenlenen sempozyuma, 24 Ağustos 2022 tarihinde düzenlenen çalıştaya ve 31 Mart 2023 tarihinde düzenlenen atölye-foruma “yurttaş“, “belediye“, “muhtarlık“, “sivil toplum“, “akademi“, “kooperatif” ve “meslek odası” kategorisinden katılanların her bir toplantı itibariyle oranları verilmekle birlikte, katılımcıların iç ve dış paydaş olarak temsil ettikleri kurum ve kuruluşlar itibariyle listelenip açıklanmadığı görülmektedir.

Bu tür strateji belge ve planlarında “katılımcı” olarak davet edilen iç ve dış paydaşların açıklanması katılımın düzey ve kalitesini değerlendirme; ayrıca, hazırlık sürecinin şeffaflığı açısından alışıldık bir uygulama olduğu için, katılımcıların kurum kurum ve isim isim belirtilmesi gerekirdi. Biz de böylelikle bu tür toplantılara eş, dost, akrabalarla ilgisiz kişi ve kurumların çağrılıp çağılmadığını anlamış olurduk.

Ayrıca, Karşıyaka Belediyesi‘nin söz konusu belgenin 22 Ağustos 2023 tarihli tanıtım toplantısıyla ilgili haberinde proje koordinatörünün; “…Halkın bilgiyi doğrudan üretme ya da bilimsel veriye dayanarak doğrudan katılımla karar üretmesi biçiminde ifade edilebilecek olan ‘Vatandaş Bilimi’ yaklaşımıyla bu belgede gördüğünüz ilkelerin, stratejilerin ve eylemlerin sahibi, tasarlayıcı Karşıyaka halkıdır” diyerek tümüyle proje ekibi tarafından yazılan bu belgenin sahibi olarak halkı gösterdiği yazılı olduğu için, “bilgiyi doğrudan üreten” ya da “bilimsel veriye dayanarak karar üreten” halkın kimlerden oluştuğunu öğrenmemizin de bir yurttaşlık ya da bir hemşerilik hakkı olduğuna inanıyorum. (1)

Bu arada tabii ki, konuşmacıların önceden hazırladıkları sunumları izleyici olarak edilgen bir şekilde dinlendiği ve izin verildiği takdirde konuşmacıların soru sorup tartışmasına imkân tanınan sempozyum formatındaki toplantıların, bir görüş bildirme-tartışma-değerlendirme toplantısı olmak yerine, konuşmacıların tek taraflı olarak görüşlerini açıkladıkları bir toplantı türü olduğunu; bu nedenle de, bu tür toplantıların gerçek ve aktif bir katılım yöntemi olmadığını bilip unutmamak koşuluyla…

Böylesi bir belge, öncelikle hukuka ve gerçek koşullara uygun olmadığı için bu belgeyi hayata geçiremeyecek olan belediye başkanının gelecek seçimlerde yeniden aday olabilmek amacıyla şu sıralarda yapacağı/yaptığı propaganda/lobi çalışmalarında, “ben Türkiye’nin 2. gıda strateji belgesini hazırlattım” diyerek hanesine bir puan yazdırmaya yarar. İkinci olarak, “ben gıda strateji belgesi hazırladım” diyeceklerin, üçüncü olarak da “bu gıda strateji belgesi çalışmalarını finanse ederek İzmir’deki ve Karşıyaka Belediyesi’ndeki etkimiz artar, sıradaki bekleyen başka belediyelerin belgelerini hazırlarız” diyenlerin işine yarayarak onların kurumsal/kişisel itibarlarıyla ve rantlarını arttırır. Halka düşen ise, sahte bir katılım adına çağrıldıkları toplantılar sonrasında, hazırlanan belge ve planların yarattığı hayal kırıklığı içinde manavdan, marketten, pazardan daha kötü, daha sağlıksız ve daha pahalı gıdalar alıp tüketmek olur…

Hazırlanan gıda strateji belgesinde Karşıyaka’daki gıda tedarik zincirinin çözümlenmesi ve geliştirilecek eylemleri önceliklendirerek yönlendirmek amacıyla “Gıda Çölleri Sentezi“, “Karşıyaka’nın Gıda Tedarik Zincirinin Çözümlenmesi” ve “Karşıyaka için Gıdanın Kent-Bölgesi’ni tanımlamak” için bir takım mekânsal analizler yapıldığı ve bu kapsamda Karşıyaka‘daki 2157 adet toptan ve perakende gıda satış birimiyle ayaküstü lezzet noktasının, 174 adet süpermarketin, 111 adet e-ticaret biriminin, 7 adet pazar yerinin, 2 adet yenilenebilir peyzaj alanının, tüm toplu ulaşım hatlarıyla durakların ve bu duraklara 400 m ve 800 m uzaklıktaki erişilebilirlik alanlarının, topoğrafik eşiklerle eğimli ve yürünebilir alanların, 4.247 adet satılık, 828 adet kiralık konuta ait metrekare bedellerinin; toplam olarak 7.526 farklı verinin haritalar üzerine işlendiği görülmekle birlikte; yerleşim içindeki yerleri belirlenen bu nokta ve alanlardaki işletmelere ait herhangi bir kapasite ve etki araştırması ile bu birimler arasındaki ekonomik ilişkilerin ayrıntılarını ortaya koyan başka bir araştırmanın yapılmadığı görülmüştür. Ayrıca bir Karşıyakalı olarak bilip zaman zaman alışveriş yaptığımız hal dışındaki kaçak satışlarla beslenen gezici satış yerleri hakkındaki verilerin dikkate alınmadığı belirlenmiştir. Anlaşılan o ki, bu tür araştırmalar söz konusu belgenin eylemler bölümünde ayrıntılı bir şekilde belirtildiği gibi, strateji belgesinin uygulandığı dönemde yapılacak, başka bir deyimle istim arkadan gelecektir.

Gıda tedarik zincirinin çözümlenmesi için de, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘na ait YERSİS (Türkiye’de Kentsel ve Kırsal Yerleşim Sistemleri Araştırması Projesi) veri sistemi kapsamında sadece İzmir geneli için geçerli olan anket verileri (çünkü VERSİS veri tabanında Karşıyaka ile ilgili herhangi bir veri bulunmamaktadır) ile yaklaşık % 20 örneklem üzerinden hesaplanan (demek ki araştırma evreni yaklaşık olarak 1.830’dur) 366 adet pazarcıyla anket yapıldığı belirtilmektedir.

Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi‘nin 52. sayfasında yer alan “yaklaşık %20 örneklem alınarak” ifadesi bile yapıldığı söylenen bu araştırmanın, araştırmanın evreni ve örneklemi ile ilgili kesinlik bir bilgi verilmeyişi nedeniyle elde edilen verilerin bilimsel güvenilirliği ve geçerliliği boyutunda yeterliliği tartışmaya açıktır. Ayrıca her bir pazarcının diğer pazarlarda da satıcı olduğu Karşıyaka’daki 7 adet pazarda “yaklaşık” 1.830 pazarcı olduğu da, Bostanlı ve Şemikler pazarlarından alışveriş yapan biri olarak bana şüpheli gelmektedir. Her bir pazarda, diğer pazarlara katılmayan pazarcıların faaliyette bulunduğunu kabul ettiğimizde bile pazar başına 261 pazarcı düşer ki; bu rakamın, -daha çok tekstil ürünlerinin satıldığı Bostanlı Pazarı (BOSPA) dışında- görüp yaşadıklarımız itibariyle ne ölçüde doğru ve geçerli olduğu da, pazarlardan alışveriş yapan Karşıyakalıların yakından bilip tanık olduğu bir konudur.

Ayrıca, gıda ürünlerinin Karşıyaka ilçesindeki hareketini belirlemek için sadece semt pazarlarına katılan pazar esnafı ile görüşmenin yeterli olmadığını, gıdanın esas olarak pazarlar dışındaki yasal ve yasa dışı hareketini takip edip öğrenmenin gerekli olduğunu hatırlatmamız yerinde olacaktır.

1. Karşıyaka ilçesi Küçük Menderes, Büyük Menderes ya da Gediz-Bakırçay havzaları gibi herhangi bir coğrafi havza içinde yer almadığı halde, Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi’ndeki 75 eylemden/hedeften biri, “Havza odaklı yaklaşımın benimsenmesi” olarak belirlenmiştir.

2. Özerk bir bütçeyle, belediyeden ayı olarak kurulması önerilen Kentsel Gıda Konseyi’nin bugünkü mevzuat hükümlerine göre, hukuki bir dayanağı bulunmamaktadır. Hukuka rağmen kurulsa bile, tarım ve gıda ile ilgili tüm tarafları/paydaşları bünyesinde barındıramayacağı, bu nedenle de tarım ve gıda alanlarıyla ilgili herhangi bir etkisinin olmayacağı bilinmelidir.

3. Bir eylem/hedef olarak kabul edilen “Afet ve acil durumlar için depolanan ve son tüketim tarihi yaklaşmış olan ürünlerin ihtiyaç sahiplerine dağıtılması” şeklindeki ifadede, son kullanım tarihi gelmiş ürünlerle ilişkilendirilen ihtiyaç sahiplerinin kişisel onuru zedelenmekte ve son kullanım tarihi gelmeyen ürünlerin ihtiyaç sahiplerine verilmeyeceği gibi bir algı yaratılmıştır. Bu anlamda, belgeyi hazırlayanlara şunu sormak gerekir; son kullanım tarihi gelmekte olan ürünler deyince aklınıza niye hemen ihtiyaç sahipleri gelmekte, ihtiyaç sahiplerine son kullanım tarihi gelmemiş ürünleri vermek neden aklınıza gelmemektedir?

4. Bu arada aklıma gelen bir soruyu da sormadan geçmek istiyorum: Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi‘ni hazırlayanlar Karşıyaka‘nın çeşitli tartışma ve çatışmalara neden olan o ünlü suyu Yamanlar Kaynak Suyu hakkında ne düşünüyorlar? Yamanlar Dağı‘nın kuzey kesiminden çıkan bu suyun Karşıyaka‘ya özgü bir doğal kaynak olarak ve ticarete konu olmadan halka ücretsiz ulaşması için ne gibi bir öneride bulunuyorlar?

5. Paylaşma ve dayanışma bilincinin okullarda eğitim aracılığıyla aşılanması” eyleminde/hedefinde, o konudaki tek yetkili resmi kurumun Milli Eğitim Bakanlığı olduğu, Bakanlık bu işin içinde olmadığı, izin vermediği ya da onunla işbirliği yapılmadığı sürece bunun mümkün olmayacağı dikkate dahi alınmamıştır.

6. Karşıyaka Belediyesi’nin yetki ve sorumluluk alanı dahilinde denetleyebileceği gıda satış alanları ve kanallarında tarımsal ürünlerin su tüketiminin denetim altında alınması: Uygun sulama sistemlerini kullanmayan, kaçak kuyulardan sulama yapan, su tüketimi yüksek olan türleri yetiştiren vb. tarımsal üreticilerin Karşıyaka’da Pazar yerlerinde ve yurttaş temelli gıda inisiyatiflerinde satış yapmasının denetlenmesi” şeklinde uzun ve çetrefilli bir dille yazılan eylem/hedef açıkça kanuna aykırı bir eylem/hedeftir. Çünkü Karşıyaka Belediyesi’nin ya da başka bir belediyenin, tarımsal ürünün yetişme ve sulama süreçlerini dikkate alarak ceza verme yetkisi yoktur, ceza verse bile bu uygulamanın mahkemeden döneceği kesindir. Ayrıca Karşıyaka Belediyesi sınırları dışında bu şekilde sulanıp Karşıyaka’ya gelen bir ürünün ne şekilde sulandığını bilmek nasıl mümkün olacaktır? Örneğin Küçük Menderes Havzası‘ndaki binlerce kaçak su kuyusuyla sulanan Ödemiş, Torbalı, Tire ve Bayındır‘dan ya da Gediz-Bakırçay Havzası‘ndaki Menemen ve Aliağa‘dan gelen ürünlerin pazarlardaki satışına yasak mı getirilecektir. Kısacası, bu eylem ya da hedefin kendisi bile “abesle iştigal” uygulanamayacak ya da uygulanması yasal olarak mümkün olmayan bir niyeti ortaya koymaktadır.

Tabii ki bu arada, Karşıyaka Belediyesi’nin park ve bahçelerini, park bahçe görevlilerinin bütün ikazlara rağmen boşa bıraktığı su hortumlarıyla “göllenme” dediğimiz vahşi sulama yöntemleri ile suladığını, bütün bitki ve çimlerin de o nedenle sararıp solduğunu ya da kuruduğunu unutmamak koşuluyla…

Yazımızın birinci bölümünü okumak için:

Gıda Strateji Belgeleri ve Kapitalizm: Neden ve Sonuç (1)…

(1) “Karşıyaka Kentsel Gıda Strateji Belgesi Geleceğe Işık Olacak, Erişim Tarihi: 10.09.2023, https://www.karsiyaka.bel.tr/karsiyaka-kentsel-gida-strateji-belgesi-gelecege-isik-olacak

Yararlanılan Kaynaklar

İstanbul Gıda Strateji Belgesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 2021, İstanbul.

Bingöl, Ş. , Meçik, O. (2021) “Yeni Kapitalizm ve Türkiye’de Tarım Sektörünün Dönüşümü, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 23, Sayı 1, Haziran 2021, s. 586-605.

Cansu, İ., Kerimoğlu, E. (2023) “Kentsel Gıda Planlaması ve Politikaları – İstanbul Kentsel Gıda Stratejisi Belgesi’ne Üzerine Bir Değerlendirme, Planlama Dergisi, 2023 (33 (2), s.340-353.

Çelik, T. (2019) “Gıda Rejimi Teorisi ve Türkiye’nin Tarımsal Yapısında Meydana Gelen Dönüşüm, Fiscaoeconomia, Vol. 3(2), 2019, s. 128-160.

Bugün 9 Eylül…

Ali Rıza Avcan

Bugün 9 Eylül, İzmir’in Kurtuluş Günü… 19 Mayıs 1919’da başlayan bir ulusal kurtuluş savaşının İzmir’de sonuçlanan, işgalci Yunan ordularının İzmir’i terk ettiği gün…

Aynı zamanda 9 Eylül 2016 tarihinde yayın hayatına başlayan Kent Stratejileri isimli bloğumuzun 7. yaşını doldurduğu gün… Bu yedi yıla sığdırılan sürede yazılan toplam 890 yazı ve bu yazıların toplam 451.870 kez okunduğu; yani, yazı başına ortalama 508 okuyucunun düştüğü kent ve kente dair yazıların buluştuğu bir platform…

Bugün benim dile getirmek istediğim konu ise, 9 Eylül’ün bugün içinde bulunduğumuz koşullarda İzmir ve ülkemiz için ne anlama geldiği ile ilgili…

Evet, 9 Eylül 1922’de İzmir bir işgalden kurtuldu… İşgal ordusunun arkasındaki emperyalist ülkeleri dize getirdi… O ordu ve lideri, bu ülkeye bağımsızlık denilen bir geleceği vaat etti… Onlar bunun için savaştılar, antlaşmalar yaptılar ve uygulamaya koydukları politikalarla bunun yolunu açmaya, taşlarını örmeye başladılar…

Ya bugün?

Bugün ne vaziyetteyiz?

9 Eylül’ün ruhunu yaşatan bağımsız bir ülke miyiz?

1950’li yıllarda Pasaport rıhtımına yanaşan ABD gemileri ve Marshall yardımlarıyla başlayan süreç bizi nereye getirdi?

Bence 9 Eylül, 2016 yılında bize bol balık verecek diye batırılan 9 Eylül vapurunda simgeleşiyor ve 1950-1923 döneminde yaşadıklarımız, adeta onun batırılışı gibi, bağımsızlıktan kopan bir dönemin denizin dibini boylamasına neden oluyordu…

İşgalciler ve onların içimizdeki temsilcileri bizleri yeniden teslim almadı mı?

Sanırım bugün katıldığımız ya da izlediğimiz 9 Eylül kutlamalarında bu konuları düşünür ve bağımsızlığın bizim için ne anlama geldiğini sorgularız…

O nedenle, 9 Eylül’ün 101. yılını sadece kutlar mıyız; yoksa, kutlarken bunları da düşünürek mücadele etmeyi ve bağımsızlık uğruna yeniden savaşmayı göze alır mıyız?

Herkese gerçek bağımsızlığı yaşayıp hissettiği günler dileğiyle saygılar sunuyorum…

İzmir’in unutulan sanatçıları 8 – Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz

Ali Rıza Avcan

Eminim sizlere, 10 Nisan 1880 tarihinde Basmane‘nin Tilkilik semtinde doğup maceralı bir yaşamın sonunda 29 Mayıs 1965 tarihinde Tire‘de vefat eden heykeltraş ve ressam Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz’den söz etmeye kalksam, büyük bir kısmınız onun Osmanlı padişahı adına casusluk yapan bir kahraman olduğunu, Tire’de yaşayıp cesedinin ölümünden birkaç gün sonra bulunduğunu söylerdi. Yaptığı tabloları da benim gibi İnternetteki müzayede sitelerinde ya da Tire Belediyesi Kent Müzesi’nde kısıtlı olarak görebilir, İzmir Milli Kütüphane girişindeki Vidinli Tevfik Paşa büstünden de haberdar olduğunuzu söylersiniz.

Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz

Ama hanginiz, tüm eserlerinin İzmir’deki, ona layık bir kültür merkezinde toplanıp korunduğunu, onunla ilgili ulusal ya da uluslararası bir serginin düzenlenip kataloğunun hazırlandığını, adına bir yarışma düzenlendiğini, Pietro Canonica ile birlikte yaptıkları Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk Heykeli kaidesindeki restorasyondan kaynaklanan tahribat ve hırsızlığın neden bugüne kadar telafi edilmediğini, üniversitelerde bugüne kadar onu konu alan bir yüksek lisans ya da doktora tezinin; hatta bir makalenin bile yazılmadığını, bugüne kadar Emir Sultan Türbesi‘nin arkasındaki İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait boş dolgu alana “Fuat Mensi Parkı” adı verilmiş olmasına karşın, bugün çöple dolu olan bu alanın ne zaman bakımlı bir park haline getirileceğini söyleyebilirsiniz? (1) (2) (3)

Emir Sultan Türbesi’nin hemen arkasında park olmayı bekleyen “Fuat Mensi Parkı”…
Bu boş ve bakımsız alanın resmi adı “Fuat Mensi Parkı”; ama, kendisinin park olmakla bir ilgisi yok…

Evet, bu uyarı ya da eleştirimde yerden göğe haklıyım. Çağdaş, demokratik ve kültür sanata adanmış bir dünya kenti olmaya niyetlenen İzmir’de Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz gibi bir sanatçıyı hangi yönetici hatırlayıp korumuştur, bu eksikliği hangi danışman hatırlatıp başkanına iletmiştir, bakımsız bir park yerine adını hangi kültür merkezine, hangi önemli bir binaya vermiştir?

Charles Despiau (1875-1946)
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz (1880-1965)

O nedenle, bu kentin değerlerine vefanın; özellikle de bu kentin sahip olduklarına vefa göstermenin, onlar adına mücadele etmenin önemli olduğunu söylüyorum ve bu büyük sanatçıyı bir iki gazete yazısı ve kitapla sansasyonel kişisel özelliklerini öne çıkararak anlatanlardan farklı olarak, onu ve sanatını araştırma, tez, makale ve kitaplarla daha iyi tanıyıp onun bize bıraktıklarına sahip çıkalım, koruyalım  ve elimizdeki bilgi, belge ve eserleri herkesle paylaşalım diyorum. İşte o nedenle ben, bu kentin malûmatfüruşlarından farklı olarak ne kadar bilgili olduğumu göstermek amacıyla sadece yazıp çizerek anlatmaya değil; onun eserlerine sahip çıkıp korumak adına, onun adını yaşatmak adına sizleri mücadeleye çağırıyorum.

Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz (1880-1965)

Yapacağımız araştırmalarda Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz’in hocası ve ünlü heykeltraş Auguste Rodin‘in asistanı olan Charles Despiau (1874-1946)’nın diğer öğrencileri İzmir doğumlu Yunan heykeltraş Athanase (Thanasis) Apartis’in ve heykeltraş Hadi Bara ile orada, Despiau’nun atölyesinde birlikte çalışıp çalışmadığını araştırıp o ünlü Fransız heykeltraşın ayrı ülkelerden gelen bu iki heykeltraş üzerindeki etkisini ya da aralarında Türk olarak sadece kendisinin bulunduğu 250 öğrenci ile birlikte çalıştığı ustası Viktorya Markozi (V. Marcussi?) isimli İtalyan heykeltraşın kim olduğunu ve heykel sanatı adına neler yaptığını öğrenip Mensi üzerindeki izlerini araştıralım veya 1938 yılında Aydın‘ın Köşk nahiyesindeki ilkokulun bahçesine konulmak üzere yaptığı kültür heykelinin izlerini sürelim. Bütün bunları yapamıyorsak, en azından hayatta olup olmadığını bilmediğimiz oğlu Samim‘le eşinin izini sürerek ailenin elindeki tablolarla bu tabloları müzayedelerle edinmiş diğer koleksiyonerlerin ve müzelerin elinde bulunan tabloları bir çağrı yapıp bir araya getirerek İzmir‘de sergilenmesini sağlayalım.

Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz (1880-1965)

Örneğin gerek Fransa’da gerekse İzmir Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk heykelinin yapımında birlikte çalıştığı İtalyan heykeltraş Pietro Canonica ile ilişkisini, onunla yaptığı işbirliğini, hangi işlerin Canonica’ya, hangi işlerin de Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz’e ait olduğunu, ustası ile benzer ya da farklı yanlarını, 1,5 yıl süreyle Canonica’nın asistanlığını yapan ilk Türk kadın heykeltraş Sabiha Ziya Bengütaş ile mesleki ilişkisini, birlikte çalışıp çalışmadıklarını bilelim derim.

Cumhuriyet Meydanı Atatürk Heykeli – Pİetro Canonica & Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz
Anıtın kuzeyindeki freskin eski hali…
Anıtın kuzeyindeki freskin yeni hali: Askerin elindeki tüfek yok olmuş!
Elindeki tüfeği restorasyon sırasında kaybeden asker…
Aydın’ın Köşk nahiyesinde yapılan Kültür Heykeli ile ilgili gazete haberi…

Örneğin İzmir İktisat Kongresi’nin yapıldığı Hamparsumyan Hanı’nı önce yıkıp daha sonra aslına uygunluğunu dikkate almadan yenisini yapan yöneticilerimizden, Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz’in 1915 tarihli Çanakkale Savunması’nda şehit düşenleri anmak amacıyla yaptığı ve Poligon semtine yerleştirilip Yunan işgalinin ilk günlerinde yıkılan Mehmetçik Heykeli’nin görsellerine ulaşmayı ve onun bir benzerinin yapılmasını, sanatçının Aydın’ın Köşk nahiyesinde yeni kurulan Cumhuriyet’in kültür yaşamını temsil etmek amacıyla yaptığı heykeli bulup yeniden sergilenmesini  talep edelim.

Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz (1880-1965) – Cem Üsküp Koleksiyonu

Ayrıca İzmir Milli Kütüphanesi’nde olmakla birlikte gözlerden uzak yönetim odasına konulup halkla paylaşılmayan Vali Rahmi Bey ile “Linear Algebra” isimli kitabın yazarı Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa büstlerinin restore edilip tescillendikten sonra kentin görünür bir yerine, örneğin Buca’daki Vali Rahmi Bey Mahallesi’ndeki bir meydana ya da İzmir Valiliği hizmet binasına konulmasını isteyelim.

Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz ile yapılan gazete röportajı…

Böylelikle; sanatçının heykel, büst ve tablolarını görerek onu tanımayı, sahiplenip içselleştirmeyi başarmış oluruz. Aksi takdirde, yüzyıllardır sahip çıkıp içselleştiremediğimiz ve sadece İzmir’de nerede doğup yaşadığını tartışıp bir türlü sonuca varamadığımız Homeros’a sırf daha fazla turist gelsin düşüncesiyle binlerce yıldan sonra sahip çıkmaya çalıştığımızda, yaşadığımız samimiyetsizliğin başka bir türünü yaşamış oluruz.

Sanatçının yaşamı ve ilginç kişiliği ile ilgili aşağıdaki yazıları okuduğunuzda ise onu biraz daha iyi tanıyacak ve bir dilek ya da talep olarak dile getirdiğim konuların sahibi ve mücadelecisi olarak Basmane, Tilkilik doğumlu ve “Ayvalık küskünü” bu İzmirli sanatçıya hak ettiği değeri vermiş olacağız diye düşünüyorum.

Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Duralit Üzerine Yağlıboya, Ayvalar, 38X65 cm., Ankara Resim ve Heykel Müzesi.
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, İncirler.
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, 1959
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Natürmort, Mukavva üzerine yağlıboya, 30 x 47 cm, Hayati Görkey Koleksiyonu
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Köy, Kağıt Üzerine Suluboya, 32×26 cm, İmzasız (Aile onaylı)
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Tarihî Kapı, Kağıt üzerine suluboya – 79×62 cm çerçeve, 50×35 cm resim ebatları. Kenarlarında dönem restorasyonunun izleri mevcut.
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Aydın Ramazan Paşa Camii
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Ayvalık, Duralit Üzerine Yağlıboya, 29X47 cm.
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Dr. Namık Gedik Evi, Kağıt Üzerine Suluboya
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Kayalıklar, Kağıt Üzerine Yağlıboya, 24X30 cm.
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Natürmort.
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Natürmort, 40X60 cm.
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965 – Dükkanlar ve Figürlerle Sokak Manzarası Kağıt Üzerine Suluboya 12,14X20,14 inç.
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Narlı Natürmort, 1939, Tuval Üzerine Yağlıboya, 30X39 cm.
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Natürmort
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Manzara.
Fuad Mensi Dileksiz 1880-1965, Deniz Peyzajı, Karton Üzerine Suluboya, 20X26 cm.
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz (1880-1965) – Tablo arkası.
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz (1880-1965), Sanatçının imzası.
Fuad Mensi Dileksiz 1880-1965, Sergi Davetiyesi
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz, Fotoğraf: Metin Özer Arşivi
Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz 1880-1965, Sanatçının İzmir Milli Kütüphane’deki Vidinli Tevfik Paşa Büstü.

Heykeltaş ve ressam Fuad (Fuat) Mensi Dileksiz‘i daha iyi tanımak amacıyla okumanızı önerdiğim yazıların linkleri:  

https://www.tirekentmuzesi.org/ressam—fuat-mensi-dileksiz#:~:text=Ünlü%20ressam%20Fuat%20Mensi%20Dileksiz,.Marcuchi%27nin%20atölyesine%20geçti.

İzmirli kahraman-heykeltıraş Fuat Mensi Dileksiz unutulmasın

https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/orhan-besikci/yolu-basmaneden-gecenler-6773584?sessionid=2

https://eksisozluk1923.com/fuat-mensi-dileksiz–6940696

https://www.yeniasir.com.tr/sarmasik/yazarlar/ali_kocatepe/2017/03/26/fuad-mensiyi-takdimimdir

https://hyetert.org/2021/09/12/savas-esaret-sanatla-gecen-firtinali-bir-omur/

(1) İzmir Büyükşehir Belediyesi 2016 Yılı Faaliyet Raporu, s.101.

(2) Bozkurt, B., Kutlu, H. G., Özlen, A. B. “Emir Sultan Türbesi ve Çevre Yapıları Restorasyonu ile Çevre Düzenlemesi”, 5. Tarihi Eserlerin Güçlendirilmesi ve Geleceğe Güvenle Devredilmesi Sempozyumu, s.470, 474

(3) Ürük, Y. “Zaman İçinde İzmir’de Müslüman Mezarlıkları”, KNK Dergisi, İlkbahar, 2017/31, s.57, 59

Gıda Strateji Belgeleri ve Kapitalizm: Neden ve Sonuç (1)…

Ali Rıza Avcan

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve belediyeye bağlı İstanbul Planlama Ajansı (İPA) tarafından hazırlanan 2021 tarihli İstanbul Gıda Strateji Belgesi’nden sonra bu tür bir belgenin ikincisini, okuduğumuz sosyal medya haberleri nedeniyle Bursa’nın Nilüfer Belediyesi’nden beklediğimiz bir süreçte, İzmir, Karşıyaka Belediyesi’nin hamlesi ile 22 Ağustos 2023 tarihinde, ülkemizin ikinci gıda strateji belgesine sahip olduk. Hazırlık çalışmaları uzun bir süredir devam etmekte olan Nilüfer Belediyesi’ne ait belgenin ise ne zaman bitip uygulamaya konulacağı ise henüz belli değil.

Üçüncü bir gıda strateji belgesiyle ardından gelecekleri beklediğimiz bu süreçte, İstanbul, Londra, Bristol ve Malmö gibi kentlerde uygulamaya konulan gıda strateji belgeleriyle Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’nün hazırladığı rehberleri, bu konuda yazılmış yayınlarla bilimsel makaleleri dikkate alarak, gündemimize aldığımız Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi’ni, hem bir planlama uzmanı hem de 25 yıllık Karşıyakalı bir hemşeri/seçmen olarak bu ve gelecek Pazartesi günü yayınladığımız/yayınlayacağımız iki ayrı yazıyla inceleyip değerlendirmeye çalışacağız.

Ancak bundan önce, yapacağımız inceleme ve değerlendirmelere esas olmak üzere gıda strateji belgesinin ne olduğu ve İzmir metropolünün önemli bir ilçesi olan Karşıyaka’nın tarım ve gıda açısından sahip olduğu geçmişteki ve bugünkü potansiyelini elimizdeki verileri kullanarak ve bir hemşeri olarak Karşıyaka’da yaşadığımız gerçekleri dikkate alarak ortaya koymamız gerekmektedir.

Kentsel Gıda Stratejisi Nedir?

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), “kentsel gıda stratejisi” terimini, bir kentin gıda sisteminde nasıl bir değişimin hedeflendiğini ve bu değişim için kimlerle nasıl bir çaba gösterileceğini kapsayan bir süreç olarak tanımlıyor ve bu iş için hazırladığı rehberde, kentsel gıda stratejilerinin, bir Avrupa projesi olan Foodlink Projesi çerçevesinde geliştirildiğini, projenin geliştirme amacını, kentlerdeki gıda sisteminin sürdürülebilir hale getirilmesi çerçevesinde; gıda fiyatlarının artışı, gıda yoksunluğu, gıdaya erişimin kırılganlığı ve beslenme biçimlerinin çevresel etkileri gibi nedenlerle dünya çapında ortaya çıkan ya da çıkabilecek isyanları engellemek ve bunu doğrudan bir sonucu olarak ulusal güvenliği sağlamak olarak açıklıyor. (1)

Aynen isyanları, komünleri ve devrimleri ile meşhur Paris‘in, Paris yoksul ve aç halkının barikatlar kurup Saray‘ın askerlerine karşı direnmemesi için kentin Baron Haussmann tarafından yeniden şekillendirilip kentteki tüm ara sokakların kaldırılarak yerine geniş bulvarların yapılmasında olduğu gibi… Kapitalizm, başına gelebilecek belaları önlemek için zaman zaman ve yer yer bu tür önlemleri almak istiyor ve alıyor…

Görüldüğü gibi kapitalizmin çağdaş krizleri boyutunda; özellikle de, kapitalist sistemin egemen olduğu kentlerde yerel/uluslararası Bayer, Unilever, Wall-Mart ve Cargill gibi tarım ve gıda tekelleriyle o tekellerin hakimiyetindeki kent yönetimlerinin uyguladığı neoliberal/özelleştirmeci politikaların sonucunda refahtan ve sosyal güvenlikten yoksun bırakılan halk kitleleri, karşı karşıya kaldıkları bu derin açlık, yoksulluk ve yoksunluk halinin getirdiği evsizlik, gıdasızlık gibi sorunların çözümü için geniş kitleler halinde ayaklanıp mevcut sisteme, uluslararası tekellerin ve o tekellerin şekillendirdiği Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Birleşmiş Milletler (UN), Birleşmiş Milletler’e bağlı Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Bankası (WBG), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve onların yerli işbirlikçilerine; özellikle de yasal olarak kente gelen gıdanın uğramak zorunda olduğu hallerdeki mafya örgütlenmesi, hal dışı kaçak satış ve mafyatik ilişkileri ile ünlenen sebze meyve ihracatçılarına karşı farklı alternatifler üretebilirler. İşte tam da bu tehlike karşısında, adını andığımız uluslararası kuruluşlar, kapitalizmin bir ürünü olan bu sorunun sonuçlarını yumuşatıp geniş kitleleri, sahte bir katılım hikayesiyle “paydaş” adı altında sanki sorunun çözümüne katkıda bulunuyorlarmış gibi işin içine sokarak ve kendi hazırladıkları sahte şablon ve reçeteleri dayatarak, onların bu bozuk gıda ve tarım sistemini düzeltebileceği gibi bir algı yaratmakta, kendilerine bağlı STK ve akademik çevrelerle bunun etkisini arttırmaya çalışmaktadır. O nedenle, bu tür belgelerin hazırlığına katılanlara şu soruyu sormak gerekir: Hazırlayıp tanıtımını yaptığınız bu tür belgelerle hangi uluslararası tarım ve gıda tekeline, lobisine ya da onların ulusal ve uluslararası alanda güçlü, yaygın ve egemen örgütüne karşı çıkıp söz geçirmeye, onlara rağmen geniş halk kitlelerini beslemeyi vaat ediyorsunuz? Dünya tarım ve gıda krizinin nedeni olan kapitalizmle mücadele etmeden, onu mücadelenin odağına koymadan, mücadelenin siyasi boyutunu dikkate almadan, kurduğunuz STK’larla ve ideolojinizi yaymaya çalışan emrinizdeki akademisyenlerle ve içinde tek bir kez “kapitalizm” ya da “anti-kapitalizm” sözcüğünü geçirmeden hazırladığınız strateji belgeleri, planları ile hangi kentte hangi gıda ve tarım sistemini düzenleyebileceksiniz ki?

İşte o anlamda, hazırlanan bu tür belgeler çağdaş kapitalizmin bir sonucu ortaya çıkan derin açlık, yoksulluk ve yoksunluk gibi sorunları çözmekten uzak, kapitalizmin bir iki nefes daha almasını sağlayacak, kapitalist sistemin koşullarını kent boyutunda yeniden üreten, geniş halk kitlelerinin kızgınlığını giderip gazını alacak, onları “yapacağız”, “edeceğiz” diyerek oyalayıp kandırdığı sahte reçetelerden başka bir şey değildir. Yaptığınız ise, açlığa, yoksulluğa, yoksunluğa neden olan kapitalizme, kapitalist sisteme hizmet etmekten başka bir şey değildir.

Şimdi gelelim bu ideolojik ve eleştirel yaklaşım çerçevesinde, İzmir’in ve Karşıyaka’nın gerçeklerini dikkate alarak yapacağımız Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi analiz ve değerlendirmesine…

Karşıyaka’nın Bilinen ve Yaşanan Gerçekleri

2007 yılında 515.184 kişiye ulaşan Karşıyaka ilçe nüfusu, 2008 yılında Bayraklı’nın bir ilçe olarak ayrılması sonucunda, % 42,54 oranındaki nüfus kaybı ile 296.031’e inmiş, 2012 tarihli 6360 sayılı yasa gereği, Yamanlar Dağı’nın eteğindeki Sancaklı ve Yamanlar köylerinin mahalleye dönüşmesi nedeniyle, 2012 yılı verilerine göre 286 kişi olan köy nüfusu kent nüfusuna eklenmiş, coğrafi olarak Çiğli, Bayraklı, Bornova ve Menemen ilçelerine komşu, İzmir metropolünün önemli ve büyük bir ilçesidir. Nüfus 2020 yılında en yüksek düzeyi olan 350.100’e ulaşmakla birlikte; nüfus 2021 ve 2022 yıllarında sürekli azalarak 2022 itibariyle toplam 27 mahallede yaşayan 346.264 kişiye ulaşmıştır.

Karşıyaka’nın Tarımsal Faaliyetler Açısından Potansiyeli

Karşıyaka ilçesinin tarım faaliyetleri açısından potansiyelini inceleyip değerlendirmeye kalktığımızda, ilk kullanacağımız resmi veriler, Türkiye İstatistik Kurumu MEDAS veri tabanındaki 2004-2022 dönemi ile ilgili veriler olup; Karşıyaka ilçesi ölçeğinde veri sunan bitkisel üretim, hayvancılık ve tarımsal alet ve malzeme varlığı ile ilgili istatistiklerdir.

Bu verilerle ilgili olan ve yazımıza eklediğimiz bu tablolara baktığımızda, Karşıyaka’daki bitkisel üretim ve hayvancılıkla ilgili tarımsal verilerin, buna ek olarak tarımsal faaliyette kullanılan alet ve malzeme miktarlarının 2004 yılından 2022 yılına kadar devam eden 19 yıllı süre içinde devamlı ve düzenli olarak azaldığını; hatta yok olduğunu görürüz. Örnek verecek olursak, 2004 yılında 312 dekar olan tahıl ve bitkisel ürünlerin ekimine ayrılan tarımsal alan miktarının 2017 yılından sonraki dönemde “0” düzeyine inmesi, 2004 yılında 174 dekar olan sebze ekilen alanların 2022 yılında 67 dekara düşmesi ve buna bağlı olarak ürün başına hesaplanan verimle üretim miktarının devamlı azalmasını gösterebiliriz. (2)

Karşıyaka’daki tarımsal faaliyetlerin bu ölçüde küçülmesi; hatta yok olması çerçevesinde, İzmir İl Tarım ve Orman Müdürlüğü’nün 2021 yılı verilerine göre Karşıyaka ilçesinin 51.105 dekar büyüklüğündeki alanının % 7,32’inin (3.740 dekar) tarım alanı olduğunu ve Tarım ve Orman Bakanlığı’na ait Çiftçi Kayıt Sistemine sadece 7 çiftçinin kayıtlı olduğunu, ilçe kapsamında 7 adet bitkisel üretim, 17 adet yem işletmesi, 20 adet büyükbaş, 46 adet küçükbaş, 37 adet de arıcılık üretim işletmesi, 5 adet gübre bayii, 2 adet bitki koruma ürünleri bayii, 1 adet tohum bayii, 3 adet zirai alet ve makine bayii, 81 adet petshop, veteriner kliniği, hayvan hastanesi ve benzeri işletmelenin bulunduğunu görürüz. Ayrıca mevcut olan 1 adet tarımsal kalkınma kooperatifinin 7 ortağı, 2 adet su ürünleri kooperatifinin de 214 ortağı olduğunu öğreniriz.

Konuya Karşıyaka’daki 2021 yılı tarımsal üretiminin hangi düzeyde olduğu sorusu üzerinden yaklaştığımızda ise, Karşıyaka’da tarla bitkileri üretiminin olmadığını, tarım arazilerinin % 78,27’sini (2.927 dekar) oluşturan alanda 36 tonu yağlık zeytin, 6 tonu sofralık zeytin, 38 tonu erik olmak üzere toplam 129 ton meyve, % 2,04’ünü (76 dekar) alanda 123 tonu sofralık domates, 7 tonu fasulye 6 tonu börülce olmak üzere toplam 175 ton sebze üretildiğini; ayrıca, 394,17 ton süt, 40.000 adet yumurta, 14.05 ton bal, 561.992 ton su ürünü elde edildiğini, ilçe sınırları içinde 196 adet büyükbaş, 3.943 adet küçükbaş, 267 adet kanatlı hayvanın yaşadığını, arı kovanı sayısının ise 2.810’u bulduğunu öğreniriz. (3)

Tabii ki, bütün bu veriler İzmir’in tarım ve gıda faaliyetleri açısından önde gelip “tarım ilçesi” olarak tanımlanan Ödemiş, Tire, Bergama, Kemalpaşa ve Menemen gibi tarım ilçelerine göre oldukça düşük kalan, önemsiz rakamlardır. O nedenle de, Karşıyaka’nın bir tarım kenti olduğu, gıdaya yönelik tarımsal faaliyetlerin Karşıyaka için önemli ve öncelikli olduğu, bu nedenle Karşıyaka Belediyesi‘nde bir Tarımsal Hizmetler Müdürlüğü oluşturup başına bu zamana kadar tarımla ilgisi olmamış ve bu alanda bilgi, birikim ve deneyime sahip olmayan birinin atanmasının gerekli olduğu söylenemez. Nitekim Karşıyaka Belediyesi’nin 2020-2024 dönemine ait stratejik planı ile 2019, 2020, 2021 ve 2022 mali yıllarına ait faaliyet raporlarında ve performans programlarında bu konuya önem ve öncelik verilmediği için tarım ve gıdaya ilişkin hiçbir amaç, hedef, faaliyet ve performans verisi; hatta bu belgelere ait metinlerde –ilgili yasaların madde hükümleri dışında- tek bir kez olsun “gıda” ve “tarım” sözcükleri yer verilmemiştir. Bu durum, 1 Nisan 2022 tarih, 93 sayılı belediye meclisi kararı ile Tarımsal Hizmetler Müdürlüğü‘nün kurulup başına İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden gelme bir göevlinin atanması sonrasında, 2023 yılına ait performans programına eklenen ve 2.2.7.1 kodu ile imlenen “Sürdürülebilir Tarım Uygulamalarını Arttırmak” başlıklı performans hedefi ile değiştirilmiş; böylelikle, Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi‘ni hazırlama ile ilgili çalışmalara yasal ve mali bir dayanak kazandırılmıştır. (4)

Karşıyaka tarımındaki bu yoksullaşma ve yok olmanın nedeninin ise, Karşıyaka’da yaşayanlar ya da Karşıyaka’ya, özellikle de belediye meclisinin binlerce kararına nesnel bir şekilde bakanlar için ilçedeki rant kokan çarpık yapılaşma ve belediye meclisinin parsel bazındaki değişikliklerle ilgili binlerce kararı sonucunda ortaya çıkan tarım arazilerinin imara açılması ya da yağmalanması olduğu söylenebilir.

Şemikler’deki mandalina bahçesinin dünü ve bugünü…

Elimizde Karşıyaka’daki imara açılan alanların ya da imar planlarındaki işlev değişikliklerinin, tarım alanları aleyhine yıllar itibariyle gelişimini gösteren yayınlanmış resmi bir istatistik olmamakla birlikte; Karşıyaka’da yaşayıp gördüklerimiz, yıllar içinde verimli tarım alanlarının; özellikle de Bostanlı, Şemikler ve Demirköprü gibi mahallelerdeki büyük mandalina ve sebze bahçelerinin imara açılması ya da tarım arazisi olmaktan çıkarılması nedeniyle devamlı azalıp yok olduğunun kanıtıdır. Şahsen tanık olduğum bir olay çerçevesinde, Şemikler’in yerlisi rahmetli’ya ait geniş mandalina bahçelerinin 50 daire karşılığında müteahhide verilmesi nedeniyle bugün orada büyük bir sitenin var olmasını ya da belediye tarafından açılan Ordu Bulvarı’nın Erdoğan Akkaya Sokağı ile kesiştiği köşede yer alan büyük mandalina bahçesinin, sahibinin ölümünden sonra varisleri tarafından hem Kılıçoğlu İnşaat’a verilerek yerine iki ayrı blok halinde koskocaman bir apartman yapılmasını hem de o güzelim bahçenin yola terk suretiyle yok edilmiş olmasını örnek olarak verebilirim.

İşte bütün bu veriler ve yaşanan gerçekler ışığında, bir zamanlar az da olsa anlamı olan Karşıyaka tarımının bilerek ve bilinçli bir şekilde yok edilmesinden sonra ve bu yok oluşun nedenlerini arayıp çözümü için önlem geliştirip önermek ya da talep etmek yerine çıkıp da; “biz burada kent tarımı yapalım”, “belediyeye ait park ve bahçelerde agroekolojik uygulamalara geçelim”, “balkonlarda ve apartman bahçelerinde agroekolojik tarım yapalım” demenin, gerçek sorunu görüp üzerine gidememekten kaynaklanan ikiyüzlü bir politikanın, sahte bir hayal ticaretinin sonucu olduğuna inanıyorum. (5)

Karşıyaka’nın Gıdanın İşlenmesi, Dağıtımı ve Tüketimi İle İlgili Potansiyeli

Konunun gıda ile ilgili yönünde ise, İzmir İl Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nün 2021 yılı verilerine göre ilçe genelinde 3.092 adet gıda işletmesi, incelediğimiz 2023 tarihli Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi verilerine göre de 174 adet süpermarket, 111 adet e-ticaret birimi, 7 adet pazar yeri (Çok Katlı Pazaryeri, Bostanlı, Şemikler, Cumhuriyet, M. Kemal, Örnekköy, Zübeyde Hanım), 2 adet yenilenebilir peyzaj alanı bulunduğu bilinmekle birlikte; bugüne kadar Karşıyaka ilçesinin gıda talebi, arzı ve tüketimi konusunda hiçbir bilgiye sahip olunmadığı, gıdanın üretimi, işlenmesi, lojistiği, tüketimi ve atık olarak değerlendirilmesine ilişkin hiçbir verinin toplanmadığı, gerekli araştırma ve analizlerin yapılmadığı, buna ilişkin envanterlerin hazırlanıp güncellenmediği, gıda ile ilgili işyerlerinin yeterince denetlenmediği, gıdanın ilgili diğer sektörlerle birlikte Karşıyaka içi ve çevresinde; ayrıca, metropol bütününde geçirdiği süreçler konusunda geçerli ve güvenilir verilere sahip olunmadığı ortaya çıkar. Nitekim 2023 tarihli Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi’nin “Eylemler” bölümünde, gıda ile ilgili olarak kent-bölge sınırlarının belirlenmesi, tarım/gıda sistemi, üretici ve tedarikçi, üretici, çiftçi, köylü ve topraksız tarım emekçisi envanterlerinin hazırlanması, iklime ve coğrafyaya özgü tarımsal ürünlerin araştırılması faaliyetinin önümüzdeki dönemlerde yapılacak yedi ayrı hedef olarak yazılı olmuş olması da bu büyük eksikliğin en somut kanıtıdır.

Tarımsal faaliyetlerin gün geçtikçe azalıp yok olduğu ve gıda ile ilgili hiçbir verinin olmadığı bir ortamda hazırlanan Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi ile ilgili çözümleme ve değerlendirmelerimi ise önümüzdeki hafta paylaşacağım yazıda dile getirmeye çalışacağım.

(1) Moragues, A.; Morgan, K.; Moschitz, H.; Neimane, I.; Nilsson, H.; Pinto, M.; Rohracher,H.; Ruiz, R.; Thuswald, M.; Tisenkopfs, T. and Halliday, J. (2013) Urban Food Strategies, The Rough Guide to Sustainable Food Systems, FOODLINKS FP7 projesi çerçevesinde geliştirilen belge (GA No.265287), FAO, s.5.

(2) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Bitkisel Üretim ve Hayvancılık İstatistikleri 2004-2022.

(3) İzmir, Tarımla Büyüyen Şehir, İl Tarım ve Orman Müdürlüğü Karşıyaka Tarım Sunumu, 2021.

(4) Karşıyaka Belediyesi Strateji Planı 2020-2024, 2109, 2020, 2021, 2022 ve 2023 Mali Yılları Performans Programları.

(5) Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi.

Yaşadığım kente dair üzülüp utandığım şeyler…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlardaki yazı yazma düzenime göre, hafta başında İzmir‘e ve diğer kentlere dair talep, beklenti ve sorunları ele alıp öneriler geliştirmeye çalıştığım yazıları, Perşembe günleri de İzmir‘in unutulan sanatçılarına dair seri yazıları sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.

Ama bugün ilk kez hafta başında bir yazı yazıp paylaşamadım. Çünkü Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerinde, uzun zamandır Almanya‘nın Frankfurt kentinde yaşayıp dünyanın birçok ülke ve kentini dolaşmış ve sonunda emekli olduktan sonra Ağustos ayının başında vefat eden sevgili dayımın İznik‘teki evinde yaşayan ve ona bakan kuzenim İbrahim‘i ağırlamaya, ona eşlik edip İzmir‘i gezdirmeye çalıştım.

Benden üç yaş küçük olan İbrahim, İzmir‘e tam 33-34 yıl önce yakın arkadaşı Rudi ile birlikte gelmiş ve o tarihte onları, -bu kentte yaşamadığım halde- gezdirmeye çalışmış, Rudi‘nin onca gezmeden sonra oturup bir bira içmek istediği o Burhan Özfaturalı yılların Konak Meydanı‘nda açık tek bir birahane bulamamış, en sonunda Fevzi Paşa Bulvarı üzerinde keşfettiğimiz efsane futbolcu Metin Oktay‘a ait “Gol Pub“da istediğimiz biraları içebilmiştik. Bunun nedeni ise, o devrin belediye başkanı Burhan Özfatura‘nın içki içilen yerler üzerindeki baskısıydı ve o baskı sonucunda İzmir‘in orta yerinde bira içilen tek bir yerin olmaması nedeniyle utanarak Rudi‘den özür dilemiştim.

Şimdi ise, aradan tam 33-34 yıl geçtikten sonra Rudi‘yi anarak İbrahim‘le birlikte, şimdi daha iyi tanıdığım İzmir‘i gezecektik..

İlk olarak Bostanlı İskelesi‘nden vapurla Konak Meydanı‘na gitmeye kalktık… O nedenle de evden çıkıp tramvayla Bostanlı İskelesi‘ne, Bostanlı İskelesi‘nden de vapura binip Konak İskelesi‘ne gittik. İbrahim yoldaki sohbetlerimiz sırasında bir yandan çay içip diğer yandan da İzmir‘i seyredebileceğimiz eski vapurları hatırlayınca verdiğim cevap, “inşallah üstü açık olan motorlar gelir” demek oldu; ama gelen vapur benim tost makinasına benzettiğim ve çoğu kez Norveç‘in ya da İsveç‘in fiyortlarında kullanılıp İzmir‘in kent kimliğini yansıtmayan yeni nesil vapurlar oldu. O nedenle açıkta, denizin serin rüzgarını tenimizde hissedip çay içerek ve İzmir‘i seyrederek bir yolculuk yapamadık.

Konak iskelesine inip ikimizin de almayı unuttuğu su ihtiyacımızı karşılamaya kalktığımızda ilk kızgınlığımız, ilk öfkemiz baş gösterdi. Çünkü iskeledeki bir yeme-içme mekanı bizden yarım litrelik içme suyu için 10 lira istedi ve biz de, bir önceki müşterinin yaptığı gibi söylenerek su şişesini iade ettik.

Ardından tarihi İzmir Saat Kulesi‘nin bulunduğu Konak Meydanı‘na geldik ve İbrahim‘in arka fonuna saat kulesi ile palmiyeleri aldığım fotoğraflarını çektim. Özellikle de uçan güvercinleri fotoğrafa dahil etmeye çalışarak… İbrahim de çektiğim fotoğrafları Almanya‘daki oğullarına, arkadaşlarına göndererek İzmir‘deki varlığını kanıtlamaya çalıştı.

Sonrasında Valilik binasının yanından Anafartalar Caddesi‘ne girerek sağlı sollu tarihi binalara baktık, İzmir denilince akla gelen şerbet satıcılarına bakmakla birlikte içlerindeki sentetik boyaları, özellikle de hiç de doğal olmayan mavi renkli şerbetleri görünce şerbet almaktan vazgeçtik.

Kemeraltı Camisi kavşağından sola dönerek dosdoğru Ali Paşa Meydanı‘na gittik ve oradaki esnafın o zarif şadırvanı kuşatıp meydanı nasıl işgal ettiğine tanık olduk.

Ali Paşa Meydanı‘ndan sonra yıllardır çevresindeki çelik örgülerle teslim alınmış Dalan Sabun İmalathanesi‘nin önünden geçerek Kızlarağası Hanı‘na gittik. İbrahim‘i önce hanın üst katlarında gezdirdim, sonrasında da hanın arkasındaki kahvecide oturarak kızgın kumda yapılan kahvemizi ve suyumuzu içtik. Bu arada önümüzdeki Roman grubunun yaptığı sokak müziğini dinledik. Ancak bu keyif, onları uyarıp susmalarını sağlayan bir zabıta memuru nedeniyle kesildi. Roman müzisyenler ceplerinden çıkarıp bizlere gösterdikleri belediye yetkililerince imzalanıp onaylanmış kimlik kartlarına rağmen bu şekilde susturmaya isyan edip yeniden müzik yapmaya başladılar. Çünkü, biz dahil çevredeki herkes onları dinleyip resim ya da videolarını çekiyor, onların müzik yapmasını istiyordu.

Kahvelerin tadı damağımızda iken sevgili arkadaşlarım fotoğraf sanatçısı Erol Üzmez’i ve sahaf Hakan Kazım Taşkıran‘ı dükkanlarında ziyaret ederek onlarla sohbet edip Kemeraltı ile ilgili kitaplar aldık.

Sonrasında cepleri dolu Almancıların alış veriş yaptığı İpekçiler Çarşısı‘nı dolaşarak gelinlik, damatlık alan son zamanların “Yuro” zenginlerini izledik, asırlık Karagöz Saat‘in vitrindeki saatlerine baktık.

Anafartalar Caddesi üzerinden çıktığımız Agora Parkı‘nın tarihi dur ağaçları altında soluklanarak suyumuzu içtik ve Agora’yı seyrettik. Oradan da Namazgâh Yokuşu‘na sararak Altınordu Spor Kulübü‘nün bulunduğu Pazaryeri Meydanı‘na ve İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilip TARKEM‘e verilecek olan Tevfik Paşa Konağı‘na ve Dönertaş‘a vardık. Geçen seneden bu yana restorasyon adına tek bir çivinin çakılmadığı Tevfik Paşa Konağı ve şimdilerde dönmeyen Dönertaş’ın durumu haliyle ikimizi de üzdü. İbrahim bu arada Basmane Altınpark‘taki tuvalete giderek İzmir‘deki tuvalet gerçeği ile yüz yüze geldi.

Belki dostum Orhan Beşikçi’ye rastlarım diye dolaştığım kaderine terk edilmiş Altınpark‘ta bu kez Orhan Bey yerine eşi ressam Bedriye Hanım‘la karşılaştık ve onunla sohbet edip Orhan Bey‘e selam söyledik.

Basmane‘den sonra 9 Eylül Kapısı‘ndan; daha doğrusu yıkılıp yeniden yapılan kapının hemen yanındaki girişten Kültürpark‘a girdik. İzmirli olmamasına karşın İbrahim‘in gayet iyi hatırladığı Manolya Gazinosu‘nun, Göl Gazinosu‘nun içler acısı halini, kuruyan, kesilen ya da budanan ağaçları ibretle izleyerek Lozan Kapısı‘ndan çıkıp Alsancak‘a yöneldik. Kapıdan çıkmadan önce de Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü heykelinin hemen yanında demir putrellerin kaynakla birleştirilerek imal edilen reyonların Kültürpark‘ı nasıl yıpratıp yorduğunu yakından gördük.

Gazi İlkokulu, Kıbrıs Şehitleri Caddesi, Gazi Kadınlar Sokağı istikametinde önce Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi‘nin, sonrasında da Sardunya Bar‘ın önünden geçtik, Sardunya Bar‘ın sahibi sevgili Hami ile sohbet ettik.

Ardından 1. Kordon‘dan yürüyerek Alsancak İskelesi‘ne vardık ve yine aynı tost makinasına benzeyen vapurla Karşıyaka‘ya geçtik. İbrahim yolda, bu vapurdaki insanların niye arka arkaya oturduklarını, eskiden olduğu gibi niye karşılıklı oturmadıklarını sordu. Bense bu akılcı ve yerinde soruya -ne yazık ki- cevap veremedim.

Ertesi günkü İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olup gazoz satışının olmadığı Atakent‘teki Yasemin Kafe maceramız 2 fincan Neskafe ve bir kutu Lipton Tea bedeli olarak toplam 170 liraya, Karşıyaka Belediyesi‘ne ait olup gazoz satılan Gondol Kafe maceramız ise bir tabak salata için 85 liraya mal oldu. Hem de her düzeydeki halkın gidip ucuza, kaliteli şeyler yiyip içilmesi için açılan belediyelere ait mekanlarda…

Pazar akşamı yaptığımız Bostanlı yürüyüşünde ise cadde ve sokakların balık lokantaları, barlar, restoranlar tarafından nasıl işgal edildiğine tanık olduk.

İbrahim‘in Pazartesi sabahı İznik‘e gitmek için Bostanlı‘dan kalkacak Pamukkale servisine binme macerası ise, metrosu ya da İZBAN’ı İstanbul ya da Ankara’nın aksine otogara kadar gitmeyen bu kentte, Pazartesi günlerinin yoğun trafiği nedeniyle otobüsün kalkış saatinden 2 saat önce kalkacak olan servis minibüsüne biniş maratonu ile başladı. Adeta uçağa binecekmiş gibi… Şayet bu servise binemeyecek olsaydık, yaşadığımız evden Otogar‘a ulaşmamız ancak 3 otobüs değiştirerek olacaktı… Tabii ki, oraya kaç saatte varacağımızı bilmeden ve bu nedenle otobüsü kaçırma ihtimalini göze alarak…

Şimdi diyeceksiniz ki, “adeta tüm kenti kapsayan bu küçük gezi sırasında karşılaştığınız sorunları, olumsuzlukları ve şikayetlerini anlatıp durmuşsun…. Peki, bu kentte beğendiğin için öveceğin hiç mi güzel bir şey yok mu?” diye sorarsanız; ben de size, bu kentteki tarihi , arkeolojik, kültürel ve doğal değerlerle iyi, güzel ve samimi arkadaş, dost ve yoldaşların beni teselli eden büyük bir zenginlik olduğunu, bu kentteki büyük yanlışlığın yine bizim yanlış kararlarımızla seçtiğimiz kötü yöneticilerin kötü yönetimi olduğunu söyleyebilirim.

İzmir’in unutulan sanatçıları 6 – Athanase (Thanasis) Apartis…

Ali Rıza Avcan

Heykeltraş Athanase (Thanasis) Apartis 24 Ekim 1899’da İzmir‘de altı çocuklu bir terzinin oğlu olarak doğdu. İzmir‘den hangi tarihte ve hangi nedenle ayrıldığı bilinmemektedir. Wikipedia‘nın Yunanca kaydında, Yunan ordusunun Anadolu‘yu işgali sonrasında; yani, 9 Eylül 1922’de 23 yaşında iken ailesi ile birlikte İzmir‘i terk etmek zorunda kaldığı söylense de; öğrenim görmek için önce Roma ve Venedik‘e, daha sonra da 1919 yılında Paris‘e gittiği bilindiğine göre İzmir‘i, 1922 öncesinde kendi isteği ile terk ettiği ortadadır…

Athanase (Thanasis) Apartis, Roma ve Venedik‘teki heykeltraşlık eğitimi sırasında Ermeni heykeltıraş Papazyan‘ın atölyesinde çalışıp ressam Vasilis Ithakisios‘tan (1878-1977) dersler aldı. 1919’da Paris’e gitti ve Académie Julian‘da okumaya başladı. Ekim 1919’da École des Beaux Arts ‘a kabul edildi; ancak, orada sadece iki ay kaldıktan sonra Fransız heykeltraşlar Paul Landowski (1875-1961) ve Henri Bouchard (1875-1960) ile iki yıl çalıştığı Académie Julian‘a döndü.

Apartis, 1921’de Salon d’Automne‘da üç eser sergiledi. Orada kendisini fazlasıyla etkileyecek Fransız heykeltraş ve sanat öğretmeni Antoine Bourdelle (1861-1929) ile tanıştığında Académie Julian‘dan Académie de la Grande Chaumière‘e transfer olmaya karar verdi ve burada dört yıl okuduktan sonra 1925’te mezun olmadan ayrıldı. Bourdelle, Apartis‘e kariyerinde çok yardımcı oldu ve çalışmalarının 1923’te Salon des Tuileries sergilerinde gösterilmesini sağladı. Apartis, 1920’lerde önde gelen kişilerin birkaç büstünü yaptı. Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos‘un eşi Helena Venizelos, Yunanistan‘a kısa dönüş ziyaretleri dışında 1940’a kadar Paris‘te yaşamasını sağlayan 40.000 Fransız Frangı tutarında burs verdi. Aynı yıl ünlü Fransız heykeltraş Charles Despiau (1874-1946) ile tanıştı. 1939’da Légion d’honneur madalyası ile ödüllendirildi. Eserleri Petit Palais ve Jeu de Paume gibi sanat müzelerinde sergilendi. “Kadın ve Kız” isimli eseri Fransız hükümeti tarafından satın alındı ​​ve Yunan hükümeti tarafından Adonis‘in bir heykelini yapması istendi.

İkinci Dünya Savaşı devam ederken 1940’ta Yunanistan‘a döndü ve Alman işgali sırasında birçok Komünist partizan faşizme karşı savaşırken o mevcut rejimle barışık bir şekilde heykel yapmaya devam etti. Bu arada kısa bir süreyle mimar ve ressam Dimitris Pikionis‘in (1887-1968) asistanlığını yaptı. Savaşın bitimiyle birlikte gittiği Paris‘te 1947 yılında Fransız Eğitim Bakanlığı‘nın Palmes Académiques ödülünü aldı. 1956 yılında yeniden Yunanistan‘daydı. 1959’da Atina Teknolojik Eğitim Enstitüsü‘ne çizim profesörü olarak atandı. 1961’de Atina Güzel Sanatlar Okulu‘nda heykel profesörü oldu. Orada 1969’a kadar öğretmenlik yaptı. 1967’de Fransız Academie des Beaux Arts‘ta heykel bölümünün ortak üyeliğine seçildi ve kralların, generallerin, tanrıların, piskoposların büst ve heykellerini yapan bir heykeltraş olarak 1 Nisan 1972’de 72 yaşında iken öldü.

Apartis çalışmalarında, antik Mısır ve Yunan heykellerinden; ayrıca, Auguste Rodin ile öğretmeni Antoine Bourdelle‘den etkilenmiştir. Berrak plastik hacimler, ana hatların netliği, sağlam yapı ve klasik geleneğin, özellikle de antik Yunan heykel standartlarının öne çıkarılması sanatının temel özelliğidir. Düzenlediği 7 adet kişisel serginin tümü Atina’da, katıldığı 20 adet karma serginin 8’i Yunanistan’ın Atina ve Hydra kentlerinde, geriye kalan 12 karma serginin 3’ü İsveç’in Stockholm ve Göteborg kentlerinde, 1’i İtalya’nın Venedik kentinde, geriye kalan 8’i de Fransa’nın Paris kentindeki Salon d’Automne, Salon des Tuileries, Salon des Independants ve  Musée des Petit Palais gibi önemli galeri ve sanat müzelerinde açıldı. Eserleri daha sonra Venedik Bienali (1950) ile São Paulo‘da (1961) sergilendi. 1984’te çalışmaları Yunanistan Ulusal Galerisi‘nde retrospektif olarak sergilendi. Çalışmalarının büyük bir kısmı bugün Yanya Belediye Sanat Galerisi‘ndedir. Anıtsal eserleri ve ünlü kişilerin büstleri ise Yunanistan’daki birçok kamu alanını süslemektedir.

Apartis, kendi stüdyosunda müzisyen Dimitri Mitropoulos’un büstünü yaparken…
Atölyesi ve kullandığı araçlar.

Tanınmış kişilerin büstleri:

Ioannis Psycharis, 1927, mermer büst.

Odysseas Androutsos, 1936, mermer büst, Atina, Pedion tou Areos.

Nikos Kazancakis, pirinç büst, Atina Perivolos Kültür Merkezi. Büst Mart 2013’te çalındı.

Angelos Sikelianos, 1955, pirinç büst, Atina Skouze Meydanı.

Müzisyen Dimitri Mitropoulos (1896-1960), pirinç büst, Atina Konservatuarı avlusu.

Anıtsal eserleri:

Atina’nın gülümsemesi, Bank of Greece

Sessiz Denizci, Kaptan, Sakız

Andreas Laskaratos, Kefalonya

Chrysostomos, Smyrnis heykeli, 1965, Nea Smyrni.

Heykel ve kaide kabartmaları.
Heykelin kaide kabartmaları.
Heykelin kaide kabartmaları.

Chrysostomos, Smyrnis heykeli, 1960, Agias Sofias Meydanı, Selanik.

Maria Teresa, 1937, Yunanistan Ulusal Bankası.

Genç , 1940.

Anne ve Kız, 1952, alçı.

• Bitch, 1955, pirinç, Atina, Ulusal Galeri

Yayınları

Athanase Apartis (1962), Apo tēn Anatolē stē Dusē (Doğudan Batıya), Ellēnikē pezografia, cilt. 26, Otobiyografi, Gnōsē, s. 242

Athanase (Thanasis) Apartis, Ressam Regkos Polykleitos (1903-1984)’un fırçasından.
Athanase (Thanasis) Apartis, Ressam Tsouclos Vrasidas (1904-1981)’ın fırçasından…
Athanase (Thanasis) Apartis.
Athanase (Thanasis) Apartis, Akropolis’in yanında, Nana Kikiris tarafından fotoğraflanmıştır.
Athanase (Thanasis) Apartis stüdyosunda.
Soldan sağa Lameras, Nikolaou, Apartis, Frantziskakis ve Moralis, 1935.
Athanase (Thanasis) Apartis, Memo Makris ile Atölyesinde
Athanase (Thanasis) Apartis Kalkilis ve ailesiyle
Athanase (Thanasis) Apartis, Çocuk, 1937, 75 cm, Alçı.
Athanase (Thanasis) Apartis, Çocuk, 1937, 75 cm, Alçı.
Athanase (Thanasis) Kalkilis‘in imzası…
Athanase (Thanasis) Apartis, Dişi Köpek, 1955, Bronz, 63X107,5X21 cm.
Athanase (Thanasis) Apartis, Elefthérios Venizélos, 1936
Athanase (Thanasis) Apartis, İnfazda, 1948, Bronz, 220X65,5X20 cm.
Athanase (Thanasis) Apartis, Makedonya.
Athanase (Thanasis) Apartis, Marina.
Athanese (Thanasis) Apartis, Afanis Naftis, Pirinç, 52 cm.
Athanese (Thanasis) Apartis, Kyria Antiopi 1941, Bronz, 39X14X22 cm.
Athanese (Thanasis) Apartis, Oddyseas Androutsos, 1958, Bronz, 51 cm.
Athanese (Thanasis) Apartis, Portekizli Erkek ya da Erkek Torsosu, 1921, Bronz, 67X39X22 cm.
Athanese (Thanasis) Apartis, Yunanistan Kralı I. Georgios’un Büstü, 1937, Aix-Les-Bains, Fransa
Athanese (Thanasis) Apartis, Yunanistan Kralı I. Georgios’un Büstü ile İlgili Haber, Le Figaro 25 Temmuz 1937
Athanase (Thanasis) Apartis, Torso, 1924.
Athanase (Thanasis) Apartis, Korgeneral Panagiotis Spiliotopoulos, Pirinç, 1970, St. Thomas Meydanı.
Athanase (Thanasis) Apartis
Athanase (Thanasis) Apartis, Ağni, 1943, Kumtaşı, 37X22X23 cm.
Athanase (Thanasis) Apartis, Yatan Kız, 1950, Bronz, Ağırlık 4.115 gr., 16X36X10 cm.
Athanase (Thanasis) Apartis, Yatan Kız, 1950, Bronz, Ağırlık 4.115 gr., 16X36X10 cm.
Athanase (Thanasis) Apartis, Yatan Kız, 1950, Bronz, Ağırlık 4.115 gr., 16X36X10 cm.
Apartis’in heykeldeki imzası.
Athanase (Thanasis) Apartis, Lavabo, 1943.
Athanase (Thanasis) Apartis, Çıplak Kadın, 1955.
Athanase (Thanasis) Apartis, Claudine, 1954.
Athanase (Thanasis) Apartis, ÇIplak Kadın, 1953.
Athanase (Thanasis) Apartis, Marianna’nın Kuzeni, 1950.

Yunanca bilen dostlarımız için de, Athanase (Thanasis) Apartis‘e dair bir belgeselimiz var…

İzmir Ticaret Odası kayıtlarındaki emvâl-i metrûke ticareti…

Ali Rıza Avcan

İzmir Ticaret Odası‘nın 2008 yılında Kültür, Sanat ve Tarih Yayınları serisinden çıkardığı ve dört ciltten oluşan bir yayını var: “İzmir Ticaret Odası Meclis Karar Defterleri I-II, 1922-1930“, “İzmir Ticaret Odası Meclis Zabıt Defterleri I-II 1926-1930“, “İzmir Ticaret Odası İdare Heyeti Defterleri I-II, 1926-1930” ve “İzmir Ticaret Odası Komisyon Defteri, 1925-1929“.

Dr. Fikret Yılmaz tarafından yayına hazırlanan bu dört yayın, adlarından da anlaşılacağı üzere Cumhuriyet’in kurulduğu; hatta kurulmadan öncesine rastlayan 1922-1930 döneminde eski yazıyla kaleme alınmış İzmir Ticaret Odası meclis karar ve zabıtlarıyla idare heyeti kararları ve komisyon kayıtlarının Türkçe’ye kazandırılması anlamına geliyor.

O tarihlerde 1.000’er adet basılan bu kitaplar, İzmir Ticaret Odası‘nın “prestij kitabı” olarak takdim edildiği için, basımını izleyen tarihlerde asıl kullanıcısı olan araştırmacılara ya da ilgilisine vermek yerine protokolde yer alan zevata dağıtıldığından ve onlar da bu kitapları alıp okumadan kitaplıklarına koyduğu ve bir süre sonra sahaflara sattığı için; bu kitapların künyesinde “para ile satılmaz” ibaresi bulunduğu halde bu kitapları şu günlerde sahaflara giderek ya da “Nadir Kitap” ya da “Kitantik” gibi sahaf portallarına siparişler vererek; hatta, Google Store, İdefix ve Amazon gibi dijital satış sitelerinden her birine 80 Avro; yani, bugünkü kur itibariyle 2.361,78 lira vererek satın alabiliyorsunuz.

Bu durum, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Valiliği, İzmir Kalkınma Ajansı, İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası ve Ege Bölgesi Sanayi Odası gibi kamu kurumlarıyla meslek odalarının yayın politikaları açısından, ana hedef olan “kullanıcı” ya da “okuyucu” yerine protokolde yer alan zevata öncelik vererek, daha doğrusu “yayın yapmış olmak için yayın yapmak” gibi yanlış bir yayın politikasına sahip olduklarını ve bu tür yayınları hazırlayan akademisyenlerle uzmanların da sadece bu iş karşılığında alacakları parayı düşünüp, -nitekim, aldığım bilgilere göre, kitap yazma işi karşılığında aldıkları paraların da oldukça düşük olduğunu dikkate aldığımızda- “okunmayan kitapların yazarı olma” haline düşmeyi kabullendikleri anlaşılıyor.

Böyle bir durum nedeniyle, ben de bu kitapların yayınlandığını o tarihlerde öğrenmekle birlikte kitapları edinememiş, kitaplarda yer alan bazı sakıncalı bilgiler nedeniyle kitap dağıtımının İzmir Ticaret Odası tarafından kısıtlandığını duymuştum.

Bu kitapları edinip okumak ise bana ancak bu yıl; yani aradan 15 yıl geçtikten sonra nasip oldu. Bunun nedeni de, İzmir‘deki “emvâl-i metrûke” mallarının dağıtımı konusunda yeni bir araştırmaya başlamam ve bu araştırma sırasında okuduğum Nevzat Onaran‘a ait “Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi” isimli 720 sayfalık devasa araştırmada verilen bildiğim ama yine de okuyunca şaşırmaktan kendimi alamadığım bilgilerdi. O nedenle, bu kitaplardaki İzmir Ticaret Odası Meclisi‘nin 1922-1924 tarihleri arasında “emvâl-i metrûke” mallarının şirketlerin ya da şahısların kayıtlı sermayeleri arttırılırken kefalet olarak gösterilmesi ile ilgili kararlara ulaşmam lazımdı ve o nedenle 4 ciltten oluşan kitapları Basmane‘deki Fersuden isimli sahafa giderek temin ettim; hatta, bu kitaplardan birinde Yörük Ali Efe ile ilgili bir bilgiye rastlamam nedeniyle o kitabı bir kez daha alarak dostum ve kızım gibi sevdiğim sevgili Elif Erginer‘e armağan ettim.

İzmir’in 15 Eylül 1922’deki görüntüsü (Foto: Türk Kurtuluş Savaşı, cilt: 2, 5. baskı, ATO, s. 312).
Selanik kentinin yangın sonrasındaki görüntüsü, 5 Ağustos 1917

Şimdi gelelim bu kitaplardan ilkinde; yani, “İzmir Ticaret Odası Meclis Karar Defterleri I-II 1922-1930” tarihli ciltteki “emvâl-i metrûke” ile ilgili kararları bulmaya, okumaya ve değerlendirmeye…

Ancak ondan önce “emvâl-i metrûke” sözcüğünün ne anlama geldiğini, bilmeyenler için açıklaya çalışayım.

 “Emvâl-i metrûke” sözcüğü bugünkü Türkçe anlamıyla metruk, boş, sahipsiz mallar anlamına geliyor. Bu anlamıyla da, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında ve özellikle de Lozan Antlaşması uyarınca ülkemizi terk eden ya da terk etmek zorunda kalan Rum ve Ermenilere ait olup, sahipsiz olduğu kabul edilen gayrimenkulleri akla getiriyor. Şayet Nevzat Onaran‘a ait 2 ciltlik “Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi“, “Ermeniler, Rumlar ve Kürtler: Türk Nüfus Mühendisliği 1914-1940” ve “Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi” isimli kitapları; ayrıca benim fazlasıyla önem verdiğim Prof. Dr. Tülay Alim Baran‘ın 1994 yılında önce bir doktora tezine konu yaptığı “İzmir’in İmarı ve İskanı 1923-1958” araştırması, daha sonra 2003 yılında Arma Yayınları‘nca çıkarılan “Bir Kentin Yeniden Yapılanması 1923-1958” isimli kitabında dile getirilen gönüllü ya da zorunlu olarak göç eden/ettirilen Rum ve Ermenilerden kalan gayrimenkullerin ve diğer değerlerin yapılan uluslararası anlaşmalarla nasıl haksız bir şekilde sahiplenildiği konusunu bu yazının konusu dışında bırakarak, bu haksız ve tartışmalı edinim sonrasında “emvâl-i metrûke” denilen değerlere sahip olanların bu değerleri ticari anlamda nasıl kullandıklarını, böylelikle nasıl daha da zenginleştiklerini İzmir özelinde ortaya koymak istiyorum. İşte o nedenle de, İzmir‘deki bazı esnaf, tüccar ve tacirlerin sahiplendikleri”emvâl-i metrûke” adı verilen değerleri kullanarak diğer esnaf, tüccar ve tacirler arasında öne çıktıklarını, İzmir Ticaret Odası‘nda kayıtlı oldukları sınıflar arasında yükselerek büyük, önemli ve itibarlı esnaf, tüccar ve tacir haline geldiklerini 1923-1930 dönemindeki İzmir Ticaret Odası meclis kararlarını tek tek inceleyerek ortaya koymaya çalışıyorum.

Tabii ki, suyun bu yakasında kör bir milliyetçiliğin sonucu ortaya konulan bütün bu haksızlık, el koyma, soygun ve yağmalar gerçekleşirken; suyun diğer yakasında da Balkan Savaşları ile başlayıp 1917 tarihli Büyük Selanik Yangını ile devam eden diğer bir kör milliyetçiliğin ürünü olarak tüm Makedonlar, Sırplar, Bulgarlar ve Pomaklar ustaca kurgulanmış bir asimilasyonun sonucunda Ortodoks dininden ve Helen milliyetinden oluveriyor, tarihte Makedonya olarak bildiğimiz topraklar bir anda kadim Helen toprağı ilan ediliyordu. Çoğu kimsenin bilmediği bu gerçeği ise, en iyi şekilde Makedon, Sırp ve Bulgar tarihçilerden dinliyor, onların yazdıklarından öğreniyoruz.

İşte o nedenle, bu şekilde milliyetçilikle; hatta şovenizmle malul bu tür olaylarda fanatikleşmiş tarafların yazıp söylediklerinden çok, bir üçüncü taraf olarak olaylara daha soğukkanlı, daha bilimsel ve tarafsız bir şekilde bakarak tüm tarafların ortaya çıkan olumsuzluktaki paylarını dikkate alarak değerlendirmeler yapmamız gerekiyor.

Bu düşünceyle ele alıp değerlendirmeye çalıştığımız İzmir Ticaret Odası Meclisi‘nin 1923-1930 dönemine ait kararlar arasındaki “emvâl-i metrûke” ile ilgili kararlar, 5 Kasım 1922 ile 15 Ocak 1924 tarihleri arasındaki; yani daha İzmir İktisat Kongresi yapılmadan ya da Lozan Antlaşması imzalanmadan önce gerçekleştirilen 8 oturumda aceleyle alınan 14 ayrı kararı kapsıyor. Kararların bir kısmında isimleri tek tek verilen şahıslara ait kefaletlerden söz edilirken bazı kararlarda içinde kaç kişinin bulunduğu belirtilmeyen listelerden söz ediliyor.

Ayrıca bu kararlara baktığımızda “emvâl-i metrûke” konusunda sadece evler, hanlar, hamamlar ve arsalar gibi gayrimenkullerle yetinilmediği; bunların yanında zeytin ağacı, bağ, tütün, afyon ve palamut ürünleriyle mağaza, bahçe ve fabrikalara da el konulduğu için bunlara ait bedel ve kiraların da sermayeye dönüştürüldüğü görülmektedir.

Aşağıdaki listede İzmir Ticaret Odası‘na kayıtlı olup gösterdiği kefaletin onaylanması ile sermayesini ve buna bağlı olarak odadaki sınıfını yükselten 33 esnaf, tüccar ya da tacirin toplam kazancının, 1923 yılındaki 100 guruş = 1 lira, 1 Dolar -> 1,67 Lira kuru üzerinden, sermaye kıtlığının çekildiği o tarihler itibariyle toplam 57.424,21 Dolar tuttuğu bilinse de; 12, 20 ve 21 Aralık 1922 tarihli üç kararla 8 Ocak 1924 tarihli meclis kararı ile kefaleti kabul edilip sermayesini ve sınıfını arttıran kaç kişinin bu sayıya ve sermaye toplamına dahil edileceği -ne yazık ki- bilinmemektedir.

Bu listede isimleri yer alanları dikkate aldığımızda ya da o isimlerin izini sürerek bugüne geldiğimizde ihaleyle satın alma, zorla el koyma, belgelerde tahrifat yaparak edinme ya da eşi dostu araya koyarak sahip olma gibi yöntemlerle edinilen bu malların, aynen her iki dünya savaşı sırasında ortaya çıkan harp zenginleri gibi, İzmir’in yeni zenginlerini oluşturduğunu görürüz. Zira 17 Şubat- 3 Mart 1923 tarihleri arasında toplanan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi’ne katılan çiftçi ve işçi gruplarının böyle bir talebi olmadığı halde, kongreye büyük hazırlıklar yaparak hazırlanan sanayi grubu temsilcilerinin söz konusu kongrede, İzmir’deki Rum ve Ermenilerden kalan fabrikaları gördükten sonra ağızlarının suyunu akıtarak aldıkları kararlardan birini de, “Emval-i metrukeye kalan sanayi kuruluşlarının özellikle sanat erbabına verilmesi ve sanayi çevrelerinin bölünmekten korunması” kararı oluşturmaktadır. Tahmin edileceği üzere, bu karara işçi grubu temsilcileri red, çiftçi ve tüccar grubu temsilcileri de ezeli sınıfsal ittifakları gereğince kabul oyu vermiştir.

Bu karardan da anlaşılmaktadır ki; sanayici adı verilen; ama aslında sanayi adı altında her türlü işi yapan temsilciler Rum ve Ermenilerden kalan her türlü malı hukuk ya da hukuk dışı yollarla sahiplenerek devrin yeni “emvâl-i metrûke” zenginleri olma niyetindedirler. Nitekim kaynak olarak gösterdiğimiz bilimsel çalışmalarla ele alıp hatırlatmaya çalıştığımız İzmir Ticaret Odası meclis kararlarının da gösterdiği gibi İzmir’in kurtuluşunu simgeleyen 9 Eylül 1922 sonrasında yaşananlar da bu kesimlerin istediklerini almakta oldukça başarılı olduklarını göstermektedir.

Sonuç olarak;

1922-1925 döneminde İzmir‘deki bazı esnaf, tüccar ve tacirlerle devlet görevlilerinin ve askerlerin; daha doğrusu yerel ve merkezi iktidar düzleminde güç sahibi olanların karıştıkları bu yağma süreci, bunun doğal bir sonucu olarak bugünlere kadar gelmekte, İzmir‘deki sermaye sahipleri, yine o zamanlarda olduğu gibi üretmek eylemi yerine mal, mülk, arsa, arazileri değişik yöntemlerle edinip satma ya da kiralama eylemi üzerinden zenginleşmeyi, o değerleri yasal engelleri aşarak ya da arkasından dolanarak edinmeye ve o edinimden rant sahibi olmaya çalışmaktadır. Aynen Basmane Çukuru, İzmir Hilton Oteli, Konak Pier, İnciraltı, Mavişehir ve son günlerde gündemde olan Kemeraltı ve Basmane‘de olduğu gibi…

https://www.gazeteduvar.com.tr/1922de-izmir-harp-ganimet-komisyonu-ne-yapti-makale-1581639

İzmir’in unutulan sanatçıları 5 – İzak Algazi

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin bugünkü bölümünde klasik Türk ve Yahudi müziğinin büyük bir yorumcusunu, İzak Algazi‘yi konuk ediyoruz sayfamıza…

Türkiye Yahudilerinin ve Sefarad Dünyası‘nın hazzanlarından haham İzak Algazi, 24 Nisan 1889 tarihinde İzmirli köklü bir ailenin oğlu olarak İzmir‘de doğdu ve İmparatorluğun çöküş sürecinde bağnaz dini değerlerle özgür düşüncenin çatıştığı bir ortamda yetişti. Bir yandan, Alliance Israélite okullarının yaydığı Fransız kültürünün etkisi altında yeni bir anlayışla yetişiyor, bir yandan da “Talmud Torah” adı verilen geleneksel dinî eğitim kurumlarında ortodoks bir öğrenim görüyordu.

İlk eğitimini bir Türk okulunda bitirdi. Daha sonra İzmir hahambaşısının müdürü olduğu “Hillel Yeshiva“ya devam etti. On dokuz yaşında iken, 1907’de İzmir‘in Karataş semtinde ibadete açılan Beth-İsrael Sinagogu‘na hazzan olarak atandı. 1914’te İzmir‘deki Musevi okullarında öğretmenliğe başladı. Çok genç yaşta Musevi cemaati içinde ve dışında çeşitli toplumsal etkinliklere katılarak cemaate bağlı kuruluşlarda görevler üstlendi ve cemaatin çocuklarıyla özel gruplara müzik dersleri verdi. 1908-1911 yılları arasında İzmir belediye meclisi üyesi olup 1918’de evlendi ve bir yıl sonra da büyük oğlu Salamon doğdu.

20. yüzyılın başında Musevi tören müziği yanında, klasik Türk müziği öğrenmeye başladı. Müzik alanındaki ilk hocaları “Bülbülî Salamon” lakabı ile tanınan babası Salamon Algazi ile Musevi besteciler Şem Tov Şikâr (1840-1920) ve Hayyim Alazraki (?-1913)’dir.

İzmir‘in, ardından Ön Asya‘nın Yunan ordusunca işgali ve sonrasında maddi sıkıntılar çeken İzak Algazi, 1923 yılında İstanbul‘a gider. Şişhane‘deki Neva Şalom Sinagogu‘nun maftirimine (korosuna) girer. Bir süre sonra, müzik faaliyetleriyle tanınan Galata‘daki İtalyan Sinagogu‘na hazzan olarak atanır ve müzikle ilgili işlerinin yönetimi ona verilir.

Algazi İstanbul’da geçirdiği on yıl içinde Musevi eğitim-öğretim kurumlarında faal görevler yaparak cemaatin ileri gelen kişilerinden biri olur ve cemaatle cumhuriyet yönetiminin ileri gelenleri arasındaki ilişkileri geliştirmeye çalışır. Musevi cemaatinin genç cumhuriyetin ülküleriyle bütünleşmesini ve cumhuriyet kadrolarının savunduğu modernleşme/batılılaşma idealini savunup bu görüşünü kendine ait haftalık La Voz Orientale gazetesinde dile getirir. Bu arada Türk sanat müziğinin birçok sanatçısı ile tanışıp dostluklar kurar. Müzik, edebiyat, tarih ve felsefe bilgisiyle cumhuriyet aydınları arasında kendisine bir yer edinmeyi başarır.

Algazi o sıralarda, Türk sanat müziğini seven Atatürk‘ün huzurunda, Dolmabahçe Sarayı‘nda Türk sanat müziği eserleri okur; Türk sanat müziği tarihi hakkında, örnekler sunarak Atatürk‘e bilgi verir.

Yeni düzenle ilgili bütün iyimser beklentilerine rağmen, 1930’lar Algazi‘nin huzursuz olduğu yıllardır. Bunun ilk belirtisi, iş bulma olanaklarının azalması, ikincisi de, devlet memuriyetinde Türkleri gayrimüslim cemaatlere tercih eden siyasetin uygulamaya konulmasıdır. Bu yeni uygulamanın bir örneği, bizzat Algazi‘nin başına gelmiş ve radyo yönetim kurulu üyeliği önerisi kabul edilmemiştir. Ancak bu konuda, Algazi‘nin, Fransız ve Türk milliyetçiliğinin etkisiyle, Yahudilerin de bir yurda sahip olmasını hedefleyen Siyonizm taraftarlığı da etkili olmuştur.

İzak Algazi, 1933 yılında Paris‘teki Yahudi cemaatinin daveti üzerine Paris‘e gitti. Oradaki cemaatin yardımlarıyla 2 yıl süreyle Victoire mahallesindeki Grande Synagogue de Paris (Büyük Paris Sinagogu)’nda hahamlık yaptı. Bir yandan da Türkiye‘de başlattığı eğitsel ve toplumsal çalışmalarını sürdürdü. Aydınlarla, yüksek düzeydeki devlet görevlileriyle, bu arada Fransa başbakanı Eduard Herriot ile ilişki kurdu. Ama bütün çabalarına rağmen, hazzanlık dışında, yeteneklerini gösterebileceği bir yer edinemedi. O yıllarda Paris‘teki cemaatin önderleri arasında birçok parlak aydın ve zengin işadamı vardı. Bu cemaattin müzik alanındaki liderliğini ise, kendisiyle hiçbir akrabalık ilişkisi olmayan Romanya doğumlu besteci ve orkestra şefi Léon Algazi yönlendiriyordu. İzak Algazi çok sayıda yetenekli, sivrilmiş kişi ile dolu bu çevrede istediği ölçüde ilgi çekemedi. Cemaat gazetesinde bile adı pek az geçiyordu. Böyle bir ortamda umduğunu bulamaması onu uzak bir ülkeye çekecekti.

Fotoğraf: Edwin Seroussi Koleksiyonu.

Algazi 1935 Eylül’ünde Uruguay‘ın başşehri Montevideo‘da özel dinî günlerde hazzanlığa başladı. Uruguay‘daki cemaatin büyük çoğunluğunu İzmir‘den göç etmiş Sefarad Yahudileri oluşturuyordu. Bu bakımdan cemaatle yakınlık kurması zor olmadı. Ziyaret ve zemin yoklaması için gittiği Uruguay‘da ülkeye yerleşme ve cemaat önderliğini üstlenme teklifi aldı. Aradığını bu ülkede bulacağını umarak teklifi kabul etti. Anayurdunun ve Avrupa‘nın önemli Sefarad merkezlerinin çok uzağında kalacak olsa bile, kendi önderliğini benimseyen, kişilik arayışı içindeki genç bir cemaat bulmuştu orada. Nitekim Montevideo‘da kısa sürede önemli bir kişi oldu. Hayatının bu döneminde hem toplumsal kişiliğiyle, hem de hazzanlığıyla sivrildi. Brezilya, Şili ve Arjantin‘de de hazzan ve hatip olarak göründü.

Müzikle ve şiirle ilgili çalışmalarına son verdiği bu dönemde, Uruguay‘daki Siyonist hareketin Latin Amerika kolunun gelişmesine, Yahudi katliamından kurtulan mültecilerin iskân edilmesine, Yahudi Ulusal Fonu‘nun oluşmasına, Dünya Sefarad Federasyonu‘nun kurulmasına yardımcı olup, Filistin Destekleme Komitesi‘ni kurdu. Bu komite Uruguay‘ın Filistin‘deki Arap topraklarında bir Yahudi devleti kurulması çalışmalarına destek vermesinde etkili oldu.

İzak Algazi 3 Mart 1950’de Uruguay‘ın başkenti Montevideo‘da vefat etti.

Yaşamı İzmir‘de başlayan sanatçının ömrü Türkiye‘deki müzik çalışmalarıyla, müziği bıraktığı Paris ve Montevideo günlerinde de Siyonizm savunuculuğu yaptığı siyaset çalışmalarıyla geçmiştir.

Algazi‘nin edebi eserleri, dini şiirleri, gazete makaleleri ve Yahudi sorunları üstüne eğitici amaçlarla hayatının son yıllarında yazılmış iki kitaptan oluşmaktadır. Yazdığı şiirler Osmanlı-Yahudi şiir geleneğine uygun bir yapı içinde bestelenmek amacıyla yazılan güftelerdir.

İzak Algazi‘nin okuduğu şarkıları ise, ağızdan ağıza aktarılıp bugüne gelen ya da kendisine mal edilen parçalarla notaya alınmış eserlerden ve 78 devirli plaklardan tanıyoruz.

İsrail’deki Yahudi Müzik Enstitüsü (Israel Music Institute) 1989 yılında Algazi‘nin taş plaklarından 32’sinin temiz kopyalarını çıkarıp iki kaset halinde yayınlamıştır. Bu kasetlerde makam temeline dayalı İbranice güfteli Musevi dini tören musikisi, Yahudi İspanyolcası güfteli dini ezgiler, Yahudi İspanyolcası ile halk şarkıları ve Siyon şarkısı (şimdiki İsrail ulusal marşı) bulunmaktadır. Ancak hem bu iki kasette hem de Alman Wengo firmasının 2002 yılında yayınladığı CD’de, Türk sanat müziği formunda yorumladığı eserler bulunmamaktadır.

Algazi‘nin Türk sanat müziği plaklarının gerçek sayısı ve içeriği ise kesin olarak bilinmemektedir. Cemal Ünlü ve Bülent Aksoy‘un yaptığı araştırmalar sonucunda bu sayının 27’ye ulaştığı bilinmektedir.

İzak Algazi‘nin müzikle uğraştığı yıllarda yorumladığı Türk sanat müziği, İbranice güfteli dini icralar ve Ladino şarkılarla Yahudi İspanyolcası ile yorumladığı dindışı şarkıların sayısı, Sephardic Music isimli İnternet sayfası kayıtlarıyla Kalan Müzik tarafından 2004 yılında derlenen albümdeki bilgilere göre 73’ü bulmaktadır.

Sanatçının müzikle uğraştığı verimli yıllarında kayda giren yorumlarından bazılarını ise şu şekilde paylaşabilirim:

Bak Ne Hale Koydu Bu Baht-ı Siyah“, Beste: Hacı Arif Bey, Yorumlayan: İzak Algazi, Türk Sanat Müziği Şarkıları.

Ay Mancebo, Ay Mancebo“, Yorumlayan: İzak Algazi, Yahudi İspanyolcası İle Dindışı Şarkılar, Kalan Müzik.

Adonay Sham’ati Shim’akha Yareti” (Ey Tanrım, Söylediklerini Duydum, Korktum), Yorumlayan: İzak Algazi, İbranice Güfteli Dini İcralar, Kalan Müzik.

Bu arada, İzak Algazi adına İzmir Saferad Kültür Festivali kapsamında 8 Aralık 2018 tarihinde İzak Algazi Sinagogu‘nda tanbur sanatçısı Kağan Ulaş, klasik kemençe sanatçısı Mehmet Yalgın, Kanun sanatçısı Çağlar Fidan ve solist Burcu Göktürk‘ün katılımıyla, “İzmir’in Sesi İzak Algazi” adıyla bir anma konseri düzenlendiğini hatırlayarak bu konserin bir bölümünü kayda alan Mustafa Yenihayat‘a teşekkürlerimizi sunuyoruz.

İzmir’in Sesi, İzak Algazi Anma Konseri

Bu konuda ifade edip iletmek istediğim bir değerlendirme ve öneri ise, İzmir Musevi Cemaati‘nin kendi dini ve din dışı kültürünü araştırma, tanıtma ve geliştirme konusundaki yetersizliği ile ilgilidir. İzmir‘e ilk geldiğim yıllarda o zamanki cemaat başkanı ile tanıştığımda, kendisine İzmir Musevi Cemaati‘nin kültürü konusunda, İstanbul‘daki çalışmalara benzer şekilde neler yapıldığını sorarak bu etkinlikleri izleyip bilgi edinmek istediğimi dile getirmiş, karşılığında aldığım cevaptan ise İzmir‘de bu konularda pek bir şey yapılmadığını anlamıştım. Oysa, şehrin -daha sonra tanıştığım, zaman zaman da birlikte çalıştığım- zengin ihracatçıları, fabrika sahibi sanayicileri ve mülk sahibi zenginleri arasında adı sanı öne çıkmış ve geleneklerine sahip çıkan Musevileri vardı; ama onlar Levanten Arkas ailesinin yaptığının aksine, İzmir Musevi/Yahudi kültürünün araştırılıp tanıtılması ve geliştirilmesi için pek bir şey yapmıyorlardı. Bu durum son yıllarda, AB fonlarıyla ya da belediye kaynaklarıyla finanse edilen festivaller dışında halen devam etmekte, İspanya‘dan gelip Fransız kültürü ile dönüşen kültürü ve özellikle de bu kültür üzerindeki İzmir etkilerini araştırıp desteklemek ve tanıtmak yerine, İstanbul kaynaklı mevcut kültürün sunulup sergilenmesinden ibaret kalmaktadır. İşte o nedenle, son bir söz olarak kentin önde gelen Musevi ihracatçı, sanayici, tüccar, tacir ve mülk sahibi zenginlerinin İzmir Musevi kültürünün araştırılıp tanıtılması ve geliştirilmesi; ayrıca, arşiv ya da müzesinin oluşturulması için; örneğin, daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi, Çankaya semtindeki eski Alliance Israélite okulunun bu alanda araştırmalar yapacak bir kültür sanat merkezine dönüştürülmesi için çaba göstermeye davet etmek istiyorum.

Özel Teşekkür

Kalan Müzik‘in 2004 yılında hazırlayıp şimdilerde sahaflarda yüksek bedellerle satılan “Osmanlı – Türk ve Osmanlı – Yahudi Musikisinin Büyük Sesi İzak Algazi Efendi” albümünü vererek kopyalamamı sağlayan fotoğraf sanatçısı arkadaşım sevgili Birol Üzmez‘e binlerce kez teşekkür etmek isterim.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Aksoy, Bülent (2004) “Osmanlı-Türk ve Osmanlı-Yahudi Musikisinde Bir Büyük Ses: Haham İzak Algazi Efendi“, Kalan Müzik tarafından hazırlanan albümün ekindeki kitapçıkta yer alan bu makaleyi okumak için:

2. Arslan, Hammet (2014) – “Tarihsel Süreçte İzmir Yahudi Cemaatinin Sosyo-Kültürel ve Ekonomik Durumu“, Milel ve Nihal 121.

3. Dağ, Muhammed (2021) “Bütünsel Bir Tarih Araştırması – Yirminci Yüzyılın İlk Çeyreğinde İzmir Yahudi Cemaati“, Tarih OKulu Dergisi, Nisan 2021, Yıl 14, Sayı L1, ss.875-909.

4. Demir, Mehtap (2011) Kültürel Etkileşim ve Göç Bağlamında İsrail’de Türk Musikisi İcraları, Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antropoloji Ana Bilim Dalı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2011.

5. Şaul, Linet (2012) Sefarad Şarkılarını Evrensel Formlara Dönüştürme Çalışmaları ve Lied Formu Üzerine Özgün Yorumlar, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Opera Ana Sanat Dalı Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, İzmir-2012.

İzmir’in genel tuvalet sorunu…

Ali Rıza Avcan

Yenip içilen şeylerin öğütülüp sindirildikten sonra dönüşmüş bir biçimde dışkı olarak bedenin dışına atılması, hayvanların ve insanların; yani, bir kısım canlının temel fonksiyonlarından biridir. Sağlıklı yetişkin bir canlıda çok daha düzenli çalışan bu sistem çocuklarda, yaşlılarda ve hastalarda zamanla bozulup aksayabilir, hastalıklara neden olabilir. Hele ki nüfusu sürekli ve düzenli olarak yaşlanan, 65 yaş üstü nüfusu toplam nüfusun % 10,8’ini bulduğu bir kentte… Bu nüfusa, çocukları ve hastaları da dahil ettiğimiz takdirde o kentte yaşayan ya da çalışanların büyük bir kısmının ev ya da iş dışındaki sosyal yaşamlarında yiyip içtiklerini bedenin dışına atabileceği ve bizlerin “umumi” ya da “genel” demeyi tercih ettiğimiz modern, sağlıklı, hijyenik tuvaletlere ihtiyaç duyacağı ortaya çıkar.

Bu ihtiyaç, içinde yaşayıp çalıştığımız İzmir için uzun yıllardır büyüyen bir sorun olarak varlığını sürdürdüğü için bugünkü yazımı, bu sorunun son durumunu, toplu ulaşım sistemi ve yeme-içme sektörüyle kentin Kemeraltı, Basmane, 1. Kordon, Alsancak ve Karşıyaka gibi iç ve dış turizm açısından önemli cazibe merkezleri itibariyle tespit edip öneriler geliştirmeye ayırdım.

Ancak ondan önce, bu sorunu 28 Mayıs 2018 tarihinde; yani, bundan tam 5 yıl 2 ay 16 gün önce dile getirip linkini aşağıda paylaştığım “Umumi tuvalet sorunu” başlıklı yazıyı yazdığım için, bir girizgâh olarak, önce o eski yazıyı okuyarak aradan geçen süre içinde bu sorunun nasıl büyüyüp arttığını yakından görmenizi diliyorum.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorumluluğundaki kent içi ve dışı toplu ulaşım hizmetlerinde genel tuvalet konusu halen çözümlenmemiş büyük bir sorundur. Çünkü, İzmir Metrosu ve İZBAN istasyonlarına güvenlik gerekçesiyle tuvalet yapılamayacağı söylenmekte, genel tuvaletlerin güvenlik açısından riskli olduğu anlatılmaya çalışılmaktadır. Ama ESHOT otobüslerinin Halkapınar Aktarma Merkezi‘nde otobüs sürücülerinin kullanması için kapısı kilitli olup anahtarı hareket şefliğinde olan bir tuvalet bulunduğu halde tuvalete gitmek isteyen yurttaşlar yakındaki caminin tuvaletine yönlendirilmektedir.

Ayrıca, şayet İZBAN‘ın Alsancak istasyonundaysanız sizin ihtiyacınızı acilen karşılayacak tek yerin, istasyonun hemen yanındaki TCDD mescidinin tuvaleti olduğunu söyleyebilirim.

İzmir Metrosu ve İZBAN‘la ESHOT otobüslerinin hareket noktalarıyla istasyonlarda güvenlik gerekçesiyle genel tuvalet bulunmamakla birlikte; aynı toplu ulaşım sistemindeki İZDENİZ‘e ait iskelelerde; örneğin, Konak, Karşıyaka, Pasaport ve Bostanlı iskelelerinde genel tuvaletler bulunmakta, feribotlardaki tuvaletler ise girip kullananların sağa sola dokunmaktan çekindiği pis, bakımsız ve hijyen koşullarından uzak bir manzara sergilemektedir. Bu durum insanın aklına “metro, tramvay ve İZBAN için geçerli olan güvenlik tehlikesi İZDENİZ iskeleleri için geçerli değil mi?” sorusunu getirmektedir.

Bu arada, iskelelerdeki tuvaletlerin vapur seferlerinin devam ettiği ve yolcuların iskelere geldiği ya da gittiği bozuk olma ya da temizlik yapılması gerekçesiyle sık sık kilitlenip kapatılmasını ya da bazı iskelelerdeki tuvaletlerin niye Alsancak iskelesinde olmadığını düşünüp sorgulamamanız gerekmektedir…

Tramvay durağında tuvalet olmadığı için yakındaki işyerine gitmek isterken trafik kazasında ölen görevlinin ölümü…

Bu alandaki diğer bir sorun ise, tramvay duraklarındaki görevlilerin tuvalet ihtiyaçlarını nasıl karşılayacakları sorunudur. Yakın zamanda tramvayın Köprü durağında tuvalet olmadığı için yolun karşısındaki bir işyerinin tuvaletine gitmek isterken geçirdiği bir trafik kazası sonucu ölen Hülya Onaylı vesilesiyle basına yansıyan bu sorun, -ne yazık ki- halen çözümlenmemiş, duraklarda uzun sürelerle görev yapan görevliler çözümü en yakındaki işyerinin tuvaletini kullanma şeklinde çözmeye devam etmektedirler.

Bu kentteki yeme-içme mekânlarında; özellikle Kemeraltı, Basmane, 1. Kordon, Alsancak ve Karşıyaka gibi turizm açısından önemli bölgelerdeki lokanta, restoran, bar ve kafelere gittiğiniz takdirde o işyerlerinin tuvaletlerinin genellikle minarelerdeki örneklerine benzeyen dar merdivenlerle çıkılan üst katlarda yer aldığını, çoğunun mekânın küçük olması nedeniyle yetersiz olduğunu, sırf bir tuvalet yapılmış olması için yapıldığını görürsünüz. Ama kabul etmek gerekir ki, bu tuvaletler o işletmenin sorumluluğunda olduğu için diğerlerine göre daha iyi durumdadır: En azından temiz, bakımlı ve daha sağlıklı koşullara sahiptir.

İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı Çarşısı‘nın tuvalet sorunu, deyim yerindeyse ezeli ve ebedi bir sorundur ve yakın zamanda, “Kemeraltı’nın 50 yıllık sorununu çözdük” iddiasıyla ortaya çıkıp aynı partinin mensubu eski belediye başkanlarını bir kalemde harcayan belediye başkanlarının kendi hizmet dönemlerinde beceremediği bir konudur. Her gün binlerce turistin ve müşterinin ziyaret ettiği çarşıdaki genel tuvaletler kadın turistlerin çekinerek, cami cemaatinin de bu durumu istemeden kabullendiği cami tuvaletleriyle Kızlarağası ve SSK hanlarındaki tuvaletlerdir: Hisar, Kemeraltı, Kestanepazarı, Hacı Mahmut, Salepçioğlu gibi camilerin tuvaletleriyle Kızlarağası ve SSK işhanlarındaki pis, bakımsız, hijyen koşullarından uzak, denetlenmeyen ve her birinde birbirinden farklı yüksek ücretlerin talep edildiği kötü tuvaletler… Rivayet odur ki, çoğunluğu Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne ait olan bu tuvaletleri devamlı olarak kiralayan kişinin de bir avukat olduğu söylenir.

Kemeraltı’nda davul zurnayla açılan bir tuvalete dair gazete haberi…

Bu sorun bugün öylesine komik; hatta trajik bir hal almıştır ki, Kemeraltı‘nda yukarıdaki gazete haberine konu olan davullu zurnalı tuvalet açılışlarına tanık olur veya her zaman yaptıkları çay ya da kahve içme davetlerine kanıp TARKEM‘e gitmeye kalktığınızda, genel tuvaletler dışında Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale‘yi kurtaracağız diyen bu soylulaştırma şirketinin misafiri olarak gidebileceğiniz tek tuvalet o handaki tüm işyerlerinin ve müşterilerinin kullandığı oldukça kötü koşullar altındaki Abacıoğlu Hanı‘nın tuvaletidir. Ya da biraz daha ileriye gidip eski bir ibadethane olan 926 sokaktaki Portekiz Havrası‘nın hemen karşısında çirkin bir maviyle boyanmış duvarın dibine bırakılmış insan ve köpek dışkılarıyla muhatap olursunuz.

Gördüklerimi daha yakından çekmek istemedim…

İşte bu anlamda, Kemeraltı Çarşısı‘nın ezeli ve ebedi genel tuvalet sorunu, adres olarak gösterilen cami ve işhanı tuvaletleri dışında yıllardır çözümlenmemiş, İzmir’in güzel bir özeti olan Kemeraltı bir türlü çağdaş, temiz, bakımlı, hijyenik ve ucuz genel tuvaletlerine kavuşamamıştır.

https://www.hurriyet.com.tr/yerel-haberler/izmir/kemeralti-carsisina-modern-tuvalet-40448006

UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alınan İzmir Tarihi Liman Kenti alanında yer alan Basmane‘de de tuvalet ihtiyacınızı gene çok kötü koşullardaki cami tuvaletleri ile çözebilirsiniz. O nedenle Basmane ve Kadifekale‘deki gezilere katılan birçok turist temiz, bakımlı ve hijyen koşullarına sahip tuvalet bulmakta zorluk çekmektedir. Bu konudaki tek istisna ise, İzmir Agora Örenyeri girişindeki turistik tuvalettir ki, ona da 130 lira gibi oldukça yüksek giriş ücretini ödedikten sonra ulaşabilirsiniz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Ahmet Piriştina döneminde tasarlanıp düzenlenen 1. Kordon‘da 75 santimetreden yüksek yapı yapmak ilk yıllarda mümkün olmamakla birlikte; bu yasağı ilk delen bizzat İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kendisi olmuş, Alsancak İskelesi‘nin hemen önüne bozuk para ile girilen, bozuk paranız olmadığı takdirde en yakındaki işyerinin tuvaletine yönelip reddedilme riskini göze alacağınız bir ortamda, yüksekliği 3 metreyi geçen bir tuvalet yapılmış, ardından bu prefabrik yapının hacmi ve yüksekliği daha da arttırılmıştı. Bugün iskelenin önündeki o heyûla portatif tuvalet, 1. Kordon’daki tek genel tuvalet olma vasfını sürdürmektedir.

Alsancak‘taki genel tuvalet sorunu ise işyerlerinin yasakladığı ya da para karşılığında kullandırdığı yeme-içme mekânlarına ait tuvaletlerle çözülmekte, İtalyan Kültür Merkezi‘nin yanındaki hastalık kapabileceğiniz perişan haldeki tuvalet ise kapatıldığı için büyük bir kamusal tuvalet açığı varlığını sürdürmektedir.

Evet, bugün itibariyle İzmir‘in genelinde hepimizin; özellikle çocukların, çocuklu annelerin, yaşlıların ve hastaların kullanabileceği modern, sağlıklı ve hijyen koşullarına sahip genel tuvalet yokluğu her geçen gün boyutunu arttırarak sürdürmektedir. Bu anlamda;

2. Mevcut olan tuvaletler düzenli olarak denetlenmediği için tümü hijyen koşullarından uzak, kötü, pis ve bakımsız vaziyettedir.

3. Bu büyük eksikliği gidermek ve mevcut olanları iyileştirmek için ufukta bir planlama, uygulama ve denetleme çabası da gözükmemektedir.

Tabii ki kendi görev alanındaki genel tuvalet sorununu çözemeyen bir belediyenin Akbelen mücadele alanına seyyar tuvalet gönderen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin durumu, o tuvaletleri oraya sokmak istemeyen iktidar ve onun zor gücü kadar acınacak bir durumu ortaya koymaktadır.

Umumi tuvalet sorunu: https://kentstratejileri.com/2018/5/28/umumi-tuvalet-sorunu/

(1) https://acikveri.bizizmir.com/en/dataset/akilli-tuvaletler/resource/d87de3c1-9bc0-4a8c-842a-90cd2a30d03a

(2) https://acikveri.bizizmir.com/tr/dataset/moduler-tuvaletler/resource/8f6e905d-3f76-45e5-b52a-b89be7d4631b

İzmir’in unutulan sanatçıları 4 – Ali Nazmî Bey

Ali Rıza Avcan

Sizlere Ali Nazmî Bey kimdir, hangi özelliği ile sanatçı kimliğini kazanmıştır, sanat adına neler yapmıştır diye sorsam; eminim, çoğunuz bu soruya yanıt veremez ya da yanlış yanıtlar verirsiniz. İşte o nedenle, zamanında önemli işler yapıp, başarılar elde etmiş bu tür unutulup kişisel ve toplumsal hafızadan çıkmış sanatçıları hatırlayıp İzmir‘in kent hafızasına kazandırmak, sorulduğunda da doğru cevaplar verilmesini istiyor ve bu nedenle bir süredir yazdığımız yazılarla bu unutulmuş sanatçıları gündeme taşıyıp onlara layık oldukları değeri vermek istiyoruz.

Bugünkü yazımızın konusu ise Ali Nazmî Bey.

Ali Nazmî Bey 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında İzmir‘de yaşamış İzmirli bir ressam ve hattat. Tercümesi tarihçi Sabri Yetkin tarafından yapılan 1926 Ticari ve İktisadi İzmir Rehberi‘nin 69. sayfasına baktığınızda, Ressam A. Nazmî‘nin “etiket, bandrol, yağlı ve suluboya ve kara kalem, figür ve menâzır (manzaralar), kristal üzerine yaldız ve çinko üzerine her nev’i levhalar ve bilumum resim ve yazıya müteallik işleri deruhte eder” İzmir’de Hükümet karşısındaki, şimdilerde altında yabancı isimli mağazaların bulunduğu Güzel İzmir Oteli‘nde – 4, muhtemelen bu otelin altındaki 12 adet yazıhaneden 4 numaralı olanında faaliyet gösteren bir ressam ve hattat olduğunu görürsünüz.

Tarihi Güzel İzmir Oteli

Sevgili dostum Nejat Yentürk‘ün katkısı çerçevesinde varlığından haberdar olduğum 1927 tarihli Ticari ve İktisadi İzmir Rehberi‘nde ise Ali Nazmî‘nin 1926 rehberindeki ilanına benzer bir ilanla karşılaşıyoruz. Ama bu ilan sayesinde ilk kez Ali Nazmî‘nin cismi ile karşıya karşıya kalıp onunla tanışıyor ve 1926 tarihli ilandaki bilgilere ek olarak ipek kumaşlar üzerine yağlıboya her nevi resimler yaptığını öğreniyoruz.

Kaynak: Nejat Yentürk Arşivi: “Ressam ve hattat A. Nazmi Bey. Etiket, bandrol, yağlı ve suluboya ve karakalem figürler, menâzır (manzaralar) ve bilhassa bilumum ipek kumaşlar üzerine yağlıboya her nevi resimler yapılır. Kristal üzerine yaldız, çinko üzerine her nevi levhalar ve bilumum resim ve yazıya müteallik işleri deruhte eder“.

Nejat Yentürk koleksiyonundaki 1928 tarihli İzmir Ticaret ve Sanayi Odası Mecmuası‘ndaki listede, sergiye güzel sanatlar kategorisinde İzmir‘den katılıp yaptığı pavyon süslemeleri nedeniyle altın madalya ile ödüllendirilen Ali Nazmî‘nin tablolar ve resimler yapan bir hattat olarak tanıtıldığını görüyoruz.

Yararlanılan Kaynaklar

(1) Polat, E. (2008) “Uluslararası İzmir Fuarı’nın Kuruluşu ve İlk Sergiler“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2008, İzmir.

(2) Özen, Durak Z., “9 Eylül Sergisi“, Mithatpaşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Dergisi,