Eskilerden…

Karikatürün karikatür olduğu eski zamanlar… Keskin zeka ürünü esprinin bol laf yerine çizgiyle anlatılıp aktarıldığı, mizahın adeta muhalif olmakla eşdeğer olduğu ahir zamanlar… Ali Galip Altunçul, Ferruh Doğan, Tekin Aral, Ahmet Erkanlı, Erdoğan Başol,  Şadi Dinçağ, Semih Balcıoğlu, Ali Ulvi Ersoy, Yaşar Tonguç, Asaf Koçak ve diğerlerinin zamanları…

Semih Balcıoğlu & Ferit Öngören - 50 Yılın Türk Mizah ve Karikatürü_Sayfa_025
Ali Galip Altunçul
Semih Balcıoğlu & Ferit Öngören - 50 Yılın Türk Mizah ve Karikatürü_Sayfa_035
Tekin Aral
a.erkan5_
Ahmet Erkanlı
Semih Balcıoğlu & Ferit Öngören - 50 Yılın Türk Mizah ve Karikatürü_Sayfa_057
Erdoğan Başol
20161203 E.Basol sergi
Erdoğan Başol
Şadi Dinçağ 001
Şadi Dinçağ
Semih Balcıoğlu & Ferit Öngören - 50 Yılın Türk Mizah ve Karikatürü_Sayfa_107
Şadi Dinçağ
Semih Balcıoğlu & Ferit Öngören - 50 Yılın Türk Mizah ve Karikatürü_Sayfa_114
Ferruh Doğan
Semih Balcıoğlu & Ferit Öngören - 50 Yılın Türk Mizah ve Karikatürü_Sayfa_117
Ferruh Doğan
Semih Balcıoğlu & Ferit Öngören - 50 Yılın Türk Mizah ve Karikatürü_Sayfa_159
Ali Ulvi Ersoy
Semih Balcıoğlu & Ferit Öngören - 50 Yılın Türk Mizah ve Karikatürü_Sayfa_160
Ali Ulvi Ersoy
Semih Balcıoğlu & Ferit Öngören - 50 Yılın Türk Mizah ve Karikatürü_Sayfa_334
Tonguç Yaşar
Tonguç Yaşar 001
Tonguç Yaşar
c04da-asafkocakcizim13
Asaf Koçak

Alanya Belediyesi 14. Ulusal Fotoğraf Yarışması

Alanya Belediyesi’nin fotoğraf sanatçılarının çalışmalarını desteklemek, güncel eserlerini bir arada sergilemek, sanat ortamına canlılık kazandırmak ve buna bağlı olarak fotoğraf sanatının yaygınlaşmasını sağlamak, gerektiğinde uluslararası platformda Alanya’yı ve Türkiye’yi temsil edecek nitelikte fotoğraf sergileri oluşturmak, sunumlar ve sosyal medya aracılığı ile tanıtım yapmak amacıyla düzenlediği 14. ulusal fotoğraf yarışmasında ödül kazanan ve sergileme değer bulunan toplam 29 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşıyoruz.

001
Birincilik Ödülü (Dijital) – Mehmet Fakioğlu – “Gemi turizmi, Alanya
002
Birincilik Ödülü (Dijital) – Selman Korkmaz – “Alanya akşamı
003
Birincilik Ödülü (Dijital) – Haluk Sargın – “Gün batımı
004
Sergileme – Nejla Özarslan – “Balıkçı
005
Sergileme – Özgür Şahin – “Alanya
006
Sergileme – Ahmet Çetintaş – “Sahil
007
Sergileme – Tolga Bölükbaşıoğlu – “Alanya sahil
008
Sergileme – Tolga Bölükbaşıoğlu – “Tek başına
009
Sergileme – Tolga Bölükbaşıoğlu – “Günbatımı
010
Sergileme – Esra Türkdönmez – “Ters lale
011
Sergileme – Ömer Kara – “Yayla evi
012
Sergileme – Alev Özcan – “Kumsal
013
Sergileme – Alev Özcan – “Yeşil cennet
014
Sergileme – Mustafa Gümüş – “Köprü
015
Sergileme – Ömer Hakan Pınar -“Kıyı
016
Sergileme – Mehmet Fakıoğlu – “Rastgele Alanya
017
Sergileme – Halil İbrahim Kahya – “Bera kumsal
018
Sergileme – Halil İbrahim Kahya – “İskele
019
Sergileme – Ahmet Elhan – “Kuş bakışı
020
Sergileme – Ahmet Elhan – “Mavi saatler
021
Sergileme – Doğan Çetinkaya – “Sahil
022
Sergileme – Doğan Çetinkaya – “Yağlı direk
023
Sergileme – Mehmet Özgür Gündeşlioğlu – “Tatilden yansımalar
024
Sergileme – Mehmet Özgür Gündeşlioğlu – “Manzaraya yukardan bakmak
025
Sergileme – Özgür Yeşildağ – “Sapadere
026
Sergileme – Nuri Can – “Yanılsama
027
Sergileme – Haluk Sargın – “Deniz feneri
028
Sergileme – Haluk Sargın – “Tersane
029
Sergileme – Hanife Ersoy – “Kız evi

Müşterek Mekân

Kitabın Adı: Müşterek Mekân, Müşterekler Olarak Şehir

Orijinal Adı : Common Space The City as Commons

Yazarı: Stavros Stavrides

Çeviren: Cenk Saraçoğlu

Yayınlayan: Sel Yayıncılık / Kentsel

Birinci Baskı, Haziran, 2018, 279 sayfa.

R0013447-r50-1024x768

Yazarı Hakkında: Stavros Stavrides, mimar, aktivist ve akademisyendir. Atina Ulusal Teknik Üniversitesi’nde doçent olarak görev yapan Stavrides lisans düzeyinde sosyal konut tasarımı, lisansüstü düzeyde ise metropol deneyiminin toplumsal anlamı ve göstergeleri üzerine dersler vermektedir.

Eserleri: The Symbolic Relation to Space (Mekânla Kurulan Sembolik İlişki, 1990); Advertising and the Meaning of Space (Reklamcılık ve Mekânın Anlamı, 1996); The Texture of Things (Şeylerin Dokusu, E. Cotsou ile, 1996); From the City-Screen to the City-Stage (Ekran-Olarak Kentten Sahne-Olarak Kente, 2002), Suspended Spaces of Alterity (Askıya Alınmış Başkalık Mekãnları, 2010); Towards the City of Thresholds (Kentsel Heteropya, 2016, Sel Yayınları), Common Space The City as Commons (Müşterek Mekan, Müşterekler Olarak Şehir, 2016, Sel Yayınları).

Tanıtım Bülteninden: Neoliberal saldırıların dünya çapında artmasıyla birlikte yeni direniş ve kolektif karşı koyma biçimleri de ortaya çıktı. Savaşların ve kemer sıkma politikalarının yarattığı umutsuzluk havasını dağıtan işgal ve müşterekleşme hareketleri ise gün geçtikçe çoğalıyor. Dolayısıyla bu yeni hareketlerle ortaya çıkan yeni mekân politikasının altyapısını oluşturacak tarihsel ve kavramsal dayanaklar üzerine düşünmek de kaçınılmaz hale geldi. Günümüzde katı sınırları olan, ayrıştırıcı ve ötekileştirici, çitlenmiş mekânsal anlayışların yerini eşik mekânlarının, gözenekliliğin ve geçişimliliğin aldığı kentsel müşterekleşmenin barındırdığı potansiyel giderek daha çok önem kazanıyor.  
 
Hem kent üzerine akademik araştırmalara imza atan hem de kentsel müşterekleşme hareketleri içinde aktivist olarak rol alan Stavros Stavrides, mekânı bir meta, çitlenmiş bir yer ya da devletin idaresindeki bir alan olarak değil, başka bir dünyaya ilişkin potansiyeller ve ipuçları barındıran müşterekler olarak ele alıyor. Stavrides, ülkemizde de Gezi isyanıyla yaşanan ve pek çok kişinin hayatında silinmez izler bırakan mekânsal müşterekleşme deneyimlerinin teorik zeminini kurmaya girişiyor ve niteliklerini koruyarak süreklileşecek müşterek mekânların varlık koşullarını sorguluyor.  

Kent 166

Giriş’ten:

Günümüzün kentleşmiş dünyası,  en başta kârın iktisadi yaratımı etrafında örgütlenmiş çıkarlar tarafından yönetilen bir dünyadır. Kentsel çevreler, günümüzün şehirleri ve özellikle de metropoller; karşımıza bankalar, şirketler, devlet teşekkülleri, sanayi kompleksleri veya ticari müesseseler şeklinde çıkan hâkim konumdaki örgütlü çıkarların biçimlenmesinde önemli birer faktör haline gelmişlerdir. Aynı zamanda, bu örgütlü çıkarlar arasındaki hiyerarşik ilişkilerin değişken geometrisi kentin mekân-zamansal dönüşümlerine hükmederek metropolün gündelik yaşamına gölgesini düşürür.

Öyleyse, günümüz şehirleri, kentsel dünyalarda gerçekleşen her etkinlikten kâr etmeye odaklı egemen bir güç ilişkileri düzeninin kanalları ve araçlarından ibaret hale mi gelmiştir? Yaşanan şey, bugünkü neoliberal veya hatta post-neoliberal aşamasındaki talancı kapitalizmin şehirleri sömürmesi  ve şehrin yaşamının bu süreci yansıtması mıdır sadece?

Hedeflenen şey, bugünün şehirlerinde güncel tahakküm biçimlerinin ötesine geçebilen oluşum halindeki direniş ve yaratıcı alternatif imkânlarını araştırmaktır. Görece yeni bir terim olarak müşterekleşmenin böyle bir hedefin gerçekleşmesinde rol alıp almayacağı da incelenmesi gereken bir konu: Günümüzün şehir sakinleri mevcut kentsel düzen içinde ya da ona karşıt bir şekilde kendi şehirlerini sahiplenecek, yeni paylaşım mekânları ya  da işbirliğine  dayalı yaşama  pratikleri  yaratacak  ve  hatta  yeniden  icat  edecek  fırsatları keşfediyor mu? Müşterekleşme  pratikleri  içinde  veya  bu  pratikler sayesinde bugün bir kent medeniyeti imkânının anlamları, getirileri ve değerleri sorgulanıyor mu? Bugün dünyanın pek çok yerinde insanlar yolsuzluğa batmış hükümetlere, adaletsiz politikalara ve gündelik hayattaki sömürüye karşı sadece ihtiyaçlarını talep ederek değil aynı zamanda bizzat kendileri ortak bir yaşamı örgütleyerek savaşıyor mu?

(…) Kamusal ve özel mekânlardan ayrı mekânlar olarak anladığımız “müşterek mekânlar” bugünün metropolünde halk kullanımına açık alanlar olarak ortaya çıksa da bu mekânların kullanımına dair kurallar ve biçimler hâkim bir otoriteye bağımlı değil veya onun tarafından kontrol  edilmiyor. Belirli kent mekânlarının müşterek mekânlar olarak yaratılması, paylaşılacak mal ve hizmetleri tanımlayan ve üreten müşterekleşme pratikleri sayesinde gerçekleşiyor.

(…)Kamusal ve özel mekânlardan ayrı mekânlar olarak anladığımız “müşterek mekânlar” bugünün metropolünde halk kullanımına açık alanlar olarak ortaya çıksa da bu mekânların kullanımına dair kurallar ve biçimler hâkim bir otoriteye bağımlı değil veya onun tarafından kontrol edilmiyor.  Belirli kent mekânlarının müşterek mekânlar olarak yaratılması, paylaşılacak mal ve hizmetleri tanımlayan ve üreten müşterekleşme pratikleri sayesinde gerçekleşiyor. Müşterekleşme pratikleri insanlar arasında yeni ilişkiler üretiyor. Paylaşma biçimlerinin örgütlenmesini ve ortak yaşamın vücuda gelmesini mümkün kılan yaratıcı karşılaşmaları ve müzakereleri teşvik ediyor.  O halde, müşterekleşme pratikleri sadece malları üretmekle ve dağıtmakla sınırlı kalmıyor; en temelde yeni toplumsal yaşam biçimleri,  müşterekte-yaşama  biçimleri yaratıyor. İşte bu yüzden, müşterekleşme pratikleri (müşterekte-yaşamanın olası  biçimlerine işaret etmesi açısından) tasarımsal, (müşterekleşme süreçlerine katılanların paylaştığı değerlere dikkat çekmesi açısından) dışavurumcu ve (egemen  toplumsallık  modellerinin dayattığı sınırları aşan toplumsal ilişkileri kısmen kurması bakımından) ilham verici olabilir.

Müşterek  mekân,  müşterekleşme  pratikleri  tarafından  üretilen mekânsal ilişkiler toplamıdır. Bu ilişkilerin iki ayrı yol doğrultusunda örgütlendiğinden bahsedilebilir. Bunlar paylaşılan mekânı kesin sınırlar içinde net bir şekilde tanımlayan ve özel bir müşterekçi topluluğuna tekabül eden kapalı bir sistem olarak örgütlenebilir ya da oluşum halindeki ve daima açık müşterekçi topluluklarının iletişim kurduğu ve mal ile fikir değiş tokuşunda bulunduğu açık geçiş ağları biçimini alabilir (…)

Müşterek-Mekan

Nallıhan kuş cenneti

Tüketici ve Çevre Eğitim Vakfı (TÜKÇEV) tarafından düzenlenen “Nallıhan Kuş Cenneti” konulu 5. Foto Safari Fotoğraf Yarışması kapsamında ödül kazanan ya da sergilemeye değer bulunan toplam 50 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.

001
Birincilik Ödülü – Murat Demirtaş – “İbibik
002
İkincilik Ödülü – Murat Demirtaş – “İspinoz
003
Üçüncülük Ödülü – Ramiz Aksoy – “Tepeler ve samanyolu
004
Mansiyon – Ümmi Kandilcioğlu – “Sulama zamanı
005
Mansiyon – Murat Demirtaş – “Kukumav
006
Mansiyon – Murat Demirtaş – “Kukumav
007
Mansiyon – Filiz Köprülü – “Gizli detaylar
008
Mansiyon – Mert Yaldız – “Huzur
009
Sergileme – Ercan Kurtdere – “Kuraklık
010
Sergileme – Ömer Şahin – “Angut
011
Sergileme – Kenan Talas – “Bahadır
012
Sergileme – Halit Küzenk – “Gözler
013
Sergileme – Halit Küzenk – “Gecenin gözleri
014
Sergileme – Nazım Tetik – “Utangaç balıkçıl
015
Sergileme – Ayfer Tosun – “Uyanış”
016
Sergileme – Şenol Uzunoğlu – “Angıt, su
017
Sergileme – Şenol Uzunoğlu – “Çapkın
018
Sergileme – Şermin Beşir – “Sinek
019
Sergileme – Hasan Özcan – “Günbatımı
020
Sergileme – Aynur Dıvarcı – “Arı
021
Sergileme – Aynur Dıvarcı – “Örümcek
022
Sergileme – Deran Atabey – “Yalı çapkını
023
Sergileme – Deran Atabey – “Postmodern balya
024
Sergileme – Kadir Yılmaz – “Çakalın bakışı
025
Sergileme – Mehmet Öztürk – “Tepeli toygar
026
Sergileme – Feride Alemdaroğlu – “Asma köprü
027
Sergileme – İsmail Kılıç – “Sincap
028
Sergileme – Haydar Bayat – “Manzara
029
Sergileme – Gonca Soysal – “Siluetler
030
Sergileme – Hasan Olum – “Angıt ailesi
031
Sergileme – Filiz Köprülü – “Sırt
032
Sergileme – Selami Oral – “İkram
033
Sergileme – Selami Oral – “Kelebek
034
Sergileme – Mehmet Özcan – “Gelengi
035
Sergileme – Mehmet Özcan – “Gri balıkçıl
036
Sergileme – Mert Yaldız – “Dalış
037
Sergileme – Adnan Bozkurt – “Akbalıkçıl
038
Sergileme – İzzet Durmaz – “Gri balıkçıl
039
Sergileme – Bayhan Kaplangiray – “Küçük akbalıkçıl
040
Sergileme – Bayhan Kaplangiray – “Suda fotoğraf
041
Sergileme – Elif Yavuz – “Kukumav
042
Sergileme – Ogün Aydın – “Cılıbıt
043
Sergileme – Ogün Aydın – “Bülbül
044
Sergileme – Ünsal Yılmazer – “Gece
045
Sergileme – Ünsal Yılmazer – “Karabatak
046
Sergileme – Cenk Polat – “Kara leylek
047
Sergileme – Cenk Polat – “Gökdoğan
048
Sergileme – Cenk Polat – “Gökdoğan
049
Sergileme – Adnan Menevşe – “Kuzey
050
Sergileme – Adnan Menevşe – “Kuzey

Şiir destesi

Gülümserdim

Karanlığı sevmem, ben olsaydım
akşamın bütün ışıklarını yakardım
odaya dışardan bakıyorum, bir kadın
hemen kalkacakmış gibi koltuğun ucunda
yandan eğilmişsin
yüzün yüzüne yakın, elin kadının omuzunda
o ben miyim? nice eski ki unuttum
öyle diyor kadın başı önünde
“senden yoruldum”

belki diyemezdim hen olsaydım
küçük küçük gülümserdim belki
belki elini tutardım
oda çok karanık, ben olsaydım
akşamın bütün ışıklarını yakardım

Gülten Akın, Kitap-lık 57
20294493_10154679569570812_7657068040772164992_n

Elleri Vardı

iri
kemikli
korkutucu
Çocuk gözümde

ellerim öyle olmasın istedim hiç

oysa resim yaparmış o eller
boya kararmış
güneş seçermiş mavilerden

öyle olsun istedim ellerim

ama iskambil tutarmış o eller
sigara tutarmış
vururmuş masaya
kasılırmış öfkeli
yumruk olurmuş

istemedim

meğer severmiş o eller
kadeh tutmayı
çiçek vermeyi
okşamayı

anlamadım

ittim

babamdı.

Ellerim neyi ister’?

Egemen Berköz, Dize, 80

58cf971b402011300823175c

Devrim Önleri

yüzünü döndü güneşe sen geldin diye susi
sen geldin diye pat, kokusunu saldı kasım
                     ağrı karlar gönderdi sen geldin diye
                     nil akıp geldi evimize
konuğumuz palandöken sırf sen geldin

sen geldin diye uçurtmalar çıkmaz artık evimizden
bir kaydırak bir topaç bilyeler ve çember
erik çalmaktan yorgun el, düşmekten kanayan diz
sokak araları akasya dalları devrim önleri
sen geldin diye deniz’ler okyanus gezmiş, gelmişler

kordon’dan süslü faytonlar geçti sen geldin diye
macun şekeri pamuk helva bir kuşun düşleri
hayatlarımızdan zulüm gitti, aşk menzile girdi
çatıdaki küs kumru yanımdan giden solucan
sen geldin bütün mahlukat birbiriyle kaynaştı

sen geldin allahı gösterdi bu ayna
öpüşülmeyen akşamlar ne çok haram
bu girdiğimiz kapı bu kirli gül
dumanı tütmeyen hayat utandı senden
sen geldin diye iyilik konuğumuz her zaman

sen geldin yaban ördekleri, üveyikler
bir uzak biraz boşluk hafif karanlık
şiirleriyle şairler uzaktan, çok uzaktan yoldaşlar
oyunlar resimler çizgiler Semih Poroy’lar
hatırlayıp yaralı hayatlarımızı söküp gelmişler

sen geldin diye yapraklarını açıyor kitaplar
yapraklarını biraz yeşil, ama hep sana açıyor kitaplar
küskün daktilo, masanın üstünde bekleyen kalem
yazılmayı bekleyen şiir acılı dünyaların üstünden
sana gülümsüyor sana bakıyor sana seviyor, geldin ya

bir yaz aktı içeri, bir bahar kuruldu evimize
geldin ya, yaralı kurtlar ulumaz artık içimde

Tuğrul Keskin, E 48, Mart
tugrul_keskin_iNTERNET

Gece Gibi Olacağım

1 .
Dalganın ötesine geçmekle oldu hayat
Kanın aktığını görmekle.
Kimsenin soluğu kesmiyor soluğumu
Otların dilinden anlayan bir kadın tanıyorum
Kuyuların gözlerinden öpen.

Toprağın dilsiz neminden bana ulaşan buğu
Biliyor,
0 gece olebilirdim seninle.
Ormanın karanlık şarkısı büyürken.

Arna ben,
Orada o taş merdivende
Ölmek istedim
ibret ey
ibret.
Gece gibi olacagım
Karanhğımı örterek
Seslere tutunacağım.

Dokundum kalbime
Kimsenin ruhuna fısıldayacak büyüsü yok.
Olmasın
Olmasın.

2.

0 gece ölebilirdim seninle
Karanhk ormanda ilerleyen suda
Suya düşen ay ve seslerle.
Ormanın fısıltısı
Birleşirken sonsuzlukla
Dedim bak, kimse yok
Bu yolun ölüme dönen kıvrımında.
Karanlık çağırmıyor bizi
istek yürüyor gövdelerimize
Ölelim bu demirden kayıkta. Ölelim.

Biz sanıyorduk ki,
Bir yaradılış varsa aşkadır
Ne hata.
Sonsuzluğaymış meğer
Sonsuzluğun koyu yapışkanlığına.

Herkes sussun
Boşluktaki dilsiz yıldızların körlüğü gibi
Dursun her şey yatağında.
Ben neye ağlayacağımı bilirim
Hangi tenin beni öldürmeye yeteceğini.
Bu son
Artık uykusundayım herkesin
Yaradılışı değilse de
Yokoluşu gördüm.

Bejan Matur

9152756776_b698d7bd24_o

 

Kent ve Kültür Üzerine* (2)

Prof. Dr. Ruşen Keleş

Kültür ve Kent Kültürü

Türkçe Sözlük’te, kültür, “tarihi, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerleri yaratmada, bunları gelecek kuşaklara iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü” olarak tanımlanıyor. Kültür kavramına, “bir topluma özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü”, “muhakeme, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenim ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi”, “bireyin kazandığı bilgi”  (tarih,  sanat  kültürü gibi), “uygun biyolojik  koşullarda  bir mikrop türünü üretme”, hatta “tarım” gibi anlamların verildiği de görülmektedir. Hem davranış bilimlerinde, hem de mikrobiyolojide çok sık kullanılan bir kavram olan kültürü, içinde canlıların geliştiği (neşv-ü nema bulduğu), yaşama süreklilik kazandıran ortamlar” olarak tanımlayanlar da var. Bu bağlamda, “kültür balıkçılığı, “kültür ortamında yetiştirilen inci” çokça duymaya başladığımız kavramlardır.

20180524_151619

Bir Fransız düşünürüne göre, kültür, “Her şey unutulduğu zaman belleklerde ne kalıyorsa, ona verilen isimdir”. Burada dikkati çeken özellik, kültürün bir  birikimin ürünü olduğu, posası atılmış, darası düşülmüş değerleri temsil etmekte olduğudur. Bu bağlamda, kent kültüründen neyi anlamak gerekir? Herhalde, tarihin ve doğanın kente bırakmış olduğu birikimi. Kuşku yok ki, bu birikimin temel öğesi, o kentin kimliğidir. Her kentin kimliğinde, o kentin süreklilik kazanmış olan ayırt edici özellikleri saklıdır. Kevin Lynch, Kent İmgesi (The Image of the City) adlı yapıtında, adları bulundukları kentlerin adıyla özdeşleşmiş imgelerden, öğelerden söz eder. Eiffel Kulesi Paris ile, San Marco Meydanı Venedik ile, Topkapı Sarayı ve Sinan’ın camileri İstanbul’la, Empire State ve Manhattan’ın öteki gökdelenleri New York ile özdeşleşmiş simgelerdir. Gazimağusa’nın Namık Kemal Meydanı’nda her tarihsel çağdan arta kalan fiziksel, görsel ve moral öğelerin oluşturduğu zengin bir kültürel doku, çağımızın çok kültürlülük idealini haykırırcasına, yarısı kilise yarısı minare olan bir yapıtla taçlanmıştır. Tolstoy’un, Balzac’ın, Gogol’ün, Dostoyevski’nin, Chopin ve Tchaikovsky’nin yazınsal ve sanatsal kimlikleri gibi, kentlerin de, mekansal, fiziksel, toplumsal ve kültürel bir  bütün oluşturan, kendine özgü kimlikleri vardır.

Bir kentin kimliğini oluşturan onun kültür varlığı; kültürüne katkıda bulunan da kentin kimliğidir. Her ikisi arasında çok yakın bir etkileşimin bulunduğu yadsınamayacak bir gerçektir. Bu bağlamda, kent kültürünün, dar anlamıyla, belediyenin tiyatro temsilleri, sergileri, kitap fuarları, folklor gösterileri ve benzeri sanat ve kültür etkinlikleri olarak algılanması ve onunla yetinilmesi yanlış ve eksik bir kent kültürü anlayışıdır. Aranması gereken temel ölçüt, kalıcı kültür eğelerinin korunması, değerlendirilmesi ve geliştirilmesidir. Bu açıdan bakıldığında, son yıllarda çok kullanılan sürekli ve dengeli (sustainable, sürdürülebilir) gelişme kavramının, kent kültürünün korunması açısından elverişli, ancak değerlendirilip zenginleştirilmesi yönünden yetersiz bir kavram olduğu öne sürülebilir. Salt koruma ayağı ağır basan, gelişme yönü eskik bir kavramın ekonomik, toplumsal ve kültürel yönlerden tutucu uygulamalarla sınırlı kalabileceğinden, gerçek gereksinmeye yanıt vermeyeceğinden kaygı duyarım. (TÇSV, 1998)

image-20160125-19660-19c2al6

Kent Kültürünün Aktörleri…

Kent kültürünün oluşmasında, öğelerinin korunmasında ve geliştirilmesinde türlü aktörlere çeşitli görevler düşer. Uluslararası topluluk, bunlar arasında başta sayılması gerekenlerdendir. Kent ve çevre değerlerinin evrenselliği, uluslararası tüzede geniş ölçüde benimsenmekte olan bir anlayışı yansıtıyor. Tek tek ülkelere,uluslara mal edilemeyecek kadar önem taşıyan kültür, tarih, mimarlık ve doğa değerlerine insanlığın ortak kalıtı gözüyle bakılmaktadır. Köln, Strasbourg, Toledo Katedrallerinde, Louvre’u, Sistini’yi, Prado’yu, Kahire Müzesini süsleyen, zenginleştiren yapıtlarda tüm insanlığın hakkı vardır. Camiler, hanlar, kervansaraylar ve sivil mimarlığın en güzel örnekleri, artık insanlık aleminin ortak sahipliğinde ve koruması altındadır. Bu nedenle de, bu ortak kültür değerlerinin ortak çabalarla korunup geliştirilebileceği kabul edilmektedir. İspanya’nın Barcelona kentindeki Sagrada Familia da, bu başyapıtlardan biridir. Bu değerlerin ve kentsel simgelerin uluslararası tüzel belgelere geçmiş olan insanlığın ortak kalıtı içinde yer alması,ulusal egemenlik kavramının bile gücünü o bağlamda yitirmesine yol açmıştır.

Bunların silahlı çatışmalarda zarar görmemesi için çıkarılmış uluslar arası sözleşmeler vardır. Ne yazık ki, bu güvencelere karşın, Bosna’da, Kosova’da, Afganistan’da, Kuveyt’de, Irak’ta ve başka yerlerde, gözü dönmüş süper güçler, insanlığın ortak kalıtı karşısında gereken saygıyı gösterebilmiş değildirler. Oysa, insanlığın ortak kalıtını korumaya yönelik onlarca uluslararası sözleşme var onaylamış oldukları… Birleşmiş Milletler Örgütü’nün UNESCO, UNEP ve UNCHSA gibi uzmanlık kuruluşları bu alanda yol gösterici bir işlev görüyorlar. Vancouver ve İstanbul İnsan Yerleşmeleri (Habitat I ve II) Konferansları (1976 ve 1996), Stockholm (1972) ve Rio (1992) Çevre ve Kalkınma Dorukları bu etkinliklerden birkaçıdır. Akdeniz’in korunması konusundaki Mavi Plan’ın hazırlanmasına çerçeve oluşturan Barcelona Sözleşmesi (1976), Amsterdam Bildirisi (1975), Avrupa Kültür Sözleşmesi (1954), Avrupa Mimarlık Mİrasının Korunmasına İlişkin Sözleşme (1984), Arkeolojik Mirasın Korunması Sözleşmesi (1992) bu uluslararası çabaların ürünleridir. (Daha fazla bilgi için bkz. Keleş/YIlmaz, 2003)

Devletler, kuşkusuz, kent kültürünün korunup geliştirilmesinde baş rolde oynayan aktörlerdir. Yerel yönetimlerin yeterince güçlü, istekli ve bilinçli olmadığı durumlarda, devletler bu alanda önemli roller üstlenirler. Antlaşmalarasözleşmelere taraf olsalar da olmasalar da, kültür kalıtını korumak için etik bir sorumlulukları vardır. Bu belgelere taraf olmamış olmak, o belgelerde yer alan kuralları çiğnemek için bir mazeret sayılamaz.

Üçüncü kümede bulunan aktörler yerel yönetimlerdir. Kent ve çevre değerlerini nasıl sahibi devlet mi, belediye mi olmalıdır sorusu her zaman gündemde olmuştur. Halka en yakın kuruluşlar olarak yerel yönetimlerin koruma gibi yerel nitelikli konularda asıl yetkili olmaları Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın bir gereğidir. Türkiye’de, çok yakında yasalaşmış olan Kamu Yönetimi Temel Yasasındaki düzenleme de bu doğrultudadır. Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi,kentlerimizin mimarlık ve kültür kalıtının korunması gibi konular, yerel nitelikteki iş görü alanları gibi görülmekte olsalar da, yakın geçmişin deneyimleri, bu konularla ilgili etkinliklerinde yerel yönetimlerin yalnız bırakılmasının doğru olmayacağını düşündürmektedir. Kent yönetimleri ve bu arada belediyeler, bu konuda, Avrupa Kentli Hakları Şartı’nın kendilerine tanıdığı sorumlulukların gereğini yerine getirecek ölçüde güç ve bilinç kazanmak zorundadırlar. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 8 No’lu Tavsiye Kararı (1999), seçimle göreve gelen yerel yönetim organlarının, hem yaptıkları, hem de yapmayı ihmal ettikleri işlerden dolayı mali yönden sorumlu olacaklarını belirtmekte, bu sorumluluktan ancak iyi niyetli olduklarını kanıtlayarak kurtulabileceklerini esasa bağlamaktadır.

Son kümeyi ise, ötekilerden daha az önemli olmayan, yurttaş ya da kenttaş oluşturur. Bugüne değin, yurttaşın kent ve çevre değerleri karşısında daha çok hak sahibi kimliği üzerinde durulmuş, ödev ve sorumluluğu gözardı edilmiştir. Oysa, Immanuel Kant’ın da vurguladığı gibi, haklar ve ödevler bir bütün oluştururlar.Demokratik rejimlerde özeksel ve yerel tüm yönetimleri halkın özgür istenci ayakta tuttuğuna, öyle olması gerektiğine göre, kentlerin asıl sahiplerinin sorumluluk  bilinci gelişmiş kenttaşın kendisi olduğunu varsaymak  yanlış  olmaz. Bu yurttaş türü, Aristoteles’in deyişi ile, edilgin değil, etkin yurttaş türüdür. (Brodie, 2000)Bu bağlamda, kent kültürü, kentlinin kültürü demektir.

Kentinin değerleri, bugünü ve geleceği üzerinde hak sahibi olan kenttaş, kentine karşı, kentinin kültür birikimine karşı suç sayılabilecek eylemlerden kaçınmak yükümlülüğü altındadır da. Kente karşı suç kavramı eğer kullanılabilir duruma gelmiş değilse, bunun biri toplumsal, öteki teknik nitelikte olan iki nedeni vardır: Birincisi, toplumsal bilinç düzeyinin eksikliği, ikincisi de, yasaya dayanmayan suç ve ceza olmaz (nullum crimen sine lege, nullum poena sine legeanlamına gelen genel tüze kuralı yüzünden kente karşı suç oluşturan eylemlerin kovuşturulamamasıdır. Rio Bildirgesi (1992) ile getirilen bencillikten uzak kalma ve ihtiyatlı davranış yükümlülüğü, devletler için olduğu kadar ve hatta onlardan da çok, yurttaş ve kenttaş için de söz konusu olması gereken bir davranış kuralıdır. 

beirut.war.2006.009

Küreselleşme Olgusundan Kentler de Payına Düşeni Alıyor…

Yer yuvarlığın küre biçiminde olduğunu yeni öğreniyor gibiyiz. Sanki bu buluşu geçen yüzyıllarda Kristof Kolomb yapmamış gibi. Günümüzde dillerden düşmeyen küreselleşmenin elbette olumlu kazanımları var. Teknolojik ve sınai devrimin insanlığa çağ atlatan hamleler yapmayı olanaklı kılan katkıları yadsınabilir mi? İnternet insanlara geniş ufuklar açıyor. Toplumların yaşamında her alanda dakik, ince hesaplar hızla kaba kestirimlerin yerini alıyor.

Ama öte yandan, küreselleşme, kent ve çevre değerleri üzerinde, değer dizgelerindeki yozlaşmaya koşut olarak, olumsuz etkiler yapmaktan da geri kalmıyor. (Bauman, 1997; Robertson, 1999; Orum / Chen, 2003). Sermayenin akışımı önündeki tüm engellerin kaldırılması, yeryüzünde ülkeler ve bölgeler arasında ticaret özgürlüğünün tam anlamıyla gerçekleştirilmesi için uluslararası finans kuruluşları canla başla çalışıyorlar. Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) ve Uluslararası Tahkim bu doğrultudaki çabalardan birkaçıdır. Dünya Bankası, yıllık yazanaklarında “devleti küçültme” önerisini ısrarla yapmaktadır. Ayrıca, plandan ve planlamadan kaçış, Banka’nın uzunca bir süreden beri benimsemiş ve önermekte olduğu bir kalkınma yöntemi olmuştur. Banka’nın son yayınlarından birinin başlığının Planı Bırak, Piyasaya Bak (from Plan to Market) olması dikkaçekicidir. Oysa, kent ve çevre değerlerinin korunması bağlamında, 1972 tarihli Stockholm Bildirisi’nde (ilke 14-18) temel yaklaşımın plan yöntemi olduğu vurgulanıyordu. Ortada bir çelişki bulunduğu açıktır. Ülkemizde, ne yazık ki,küreselleşmenin olumsuz etkileri günlük politikalara da yansımakta ve örneğin,verimli tarım topraklarına ve ormanlık alanlara yapı izni verilmesi, Hazine topraklarının satışı, yabancılara toprak satışına izin verilmesi, orman ve mer’a rejimlerinde değişiklik gibi kent kültüründe mutlak yozlaşmaya yol açabilecek boyutlar kazanmaktadır.  Yanlış yapmaktan kaçınmanın doğru yapmaktan çok daha önemli olduğu unutulmadan koruma, canlandırma ve geliştirme politikalarının belirlenmesinde, savunmacı, tepkisel ve değişme karşıtı anlayış terk edilmelidir. Küreselleşmenin, çok kültürlülüğü çok kültürsüzlüğe dönüştürücü etkilerinden kurtulmak için elden geleni yapmak zorunda olduğumuz bir dönemden geçiyoruz.

Kaynakça

Bauman, Zygmunt (1997), Küreselleşme, Ayrıntı Yay., İstanbul.

Bektaş, Cengiz (1996), “Kenti Savunmak, Kentli Olmak”, Cogito: Kent ve Kültürü, İstanbul.

Bektaş, Cengiz (1997), “Kültürel ve Güzelduyusal Kirlenme”, R.Keleş (ed.), İnsan, Çevre, Toplum, İmge Yay., Ankara, (2.Bası), 99-112.

Brodie, Janine (2000), “Imagining Democratic Urban Citizenship”, I. Engin (ed.), Democracy, Citizenshipand the Global City , Routledge, London, 110-128.

Keleş, Ruşen (2004), Kentleşme Politikası , İmge Yay., (8. Bası), Ankara.

Keleş, Ruşen (1995), “Kent İnsanı, Kentleşme ve Düşünce Özgürlüğü”, Edebiyatçılar Derneği, Düşünceye Saygı: Düşünce Özgürlüğü Konuşmaları , Ankara, 24-30.

Keleş, Ruşen ve Artun Ünsal (1982), Kent ve Siyasal Şiddet, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Ankara.

Keleş, Ruşen ve Meltem Yılmaz (2003), “Doğal Çevre ve Kıyılarımız”, Sanat ve Çevre: 7. Ulusal Sanat Sempozyumu , Hacettepe Üniversitesi , Güzel Sanatlar Fakültesi, Ankara, 82-94.

Lynch, Kevin (1961), The Image of the City, M.I.T. Press, Cambridge.

Orum, Anthony M. ve Xiangming Chen (2003), The World of Cities , Blackwell.

Robertson, Roland (1992), Küreselleşme: Toplum Kuramı ve Küresel KültürBilim ve Sanat Yay., Ankara

Türkiye Çevre Sorunları Vakfı (1999), Sürdürülebilir Kalkınmanın Uygulanması, Ankara.

(*) Mülkiye Dergisi, Cilt XXIX, Sayı: 246, s. 9-18

 

 

Ismarlama raporlar…

Ali Rıza Avcan

Devlette, yerel yönetimlerde ya da özel kurum, kuruluş ve şirketlerde genellikle yönetimdekilerin bir girişimini, iddiasını ya da öne çıkarmak istediği bir durumu desteklemek veya onun tanıtımını yapmak amacıyla yazılıp çizilen belgelerde, sipariş verilip yaptırılan çalışmalarda çoğu kez isminin önünde “profesör“, “doçent“, “doktor” ya da “uzman” gibi unvanlar bulunan insanların imzasının bulunmasına özen gösterilir. Böylelikle o bilim insanının temsil ettiği varsaılan bilimselliğin o girişim, iddia, öne çıkarılan durum ya da benzerlerini kutsayıp haklı çıkaracağı düşünülür. 

Aynen, yakın zamanda Mersin Akkuyu’da yapılacak nükleer santralin desteklenmesi amacıyla hazırlattırılan kamu reklamlarında Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar ile UNESCO ödüllü bilim kadını Prof. Dr. M. Bilge Demirköz‘e yer verilmesi gibi…

Tabii ki bu işi layıkıyla yapan, yazdığı rapor, makale ya da bildiride; hatta kitapta bilimsel gerçekleri olduğu gibi yazıp çizen dürüst kişiler de olmakla birlikte; bu tür belge ya da işler genellikle bu işi sipariş edenlerin beklentilerine göre hazırlanıp düzenlenir. Beklentileri karşılamayanlar ise işe yaramadıkları için genellikle sümen altında saklanır ya da çöpe atılır.

Asıl gerçeği yansıtan, doğru, düzgün raporlar ise üstlerindeki “özel” ya da “gizli” damgası ile çoğu kez kamuoyu ile paylaşılmaz ya da batı ülkelerinde olduğu gibi özel müşterisine binlerce dolara satılan raporlar olarak kullanılır.

Reports-in-Hand

Geçtiğimiz 18 Haziran 2018, Pazartesi günü, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait İnternet sayfasında “Bunun adı İzmir mucizesi” başlıklı bir haber yayınlandı.  Bu haberde, bir akademisyen tarafından hazırlanan rapora göre, tarım sektöründeki büyümede İzmir’in lider rolü her yıl daha da pekiştiği ve İzmir tarımının Aziz Kocaoğlu’yla birlikte adeta bir mucizeye imza attığı belirtiliyordu.

Bunun üzerine söz konusu raporu Reşat Yörük sayesinde temin ettim. İlk incelemede, Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yaşar Uysal tarafından, İzmir Büyükşehir Belediyesi için hazırlanan 16 sayfalık bu raporun “İzmir Tarımında Büyümenin Analizi” başlığını taşıdığını gördüm. 

Rapor, “Giriş”, “Hesaplamalar Nasıl Yapıldı?“, “İzmir Tarımında Genel Gelişmeler“, “İzmir Tarımında Alt Sektörlerde Üretim ve Büyüme“, “İzmir ve Türkiye Tarımındaki Gelişmelerin Karşılaştırılması” başlığını taşıyan beş ayrı bölümden oluşuyor.

Raporun “Giriş” bölümünde bu raporun “Aziz Kocaoğlu döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tarıma yönelik özgün ve önemli proje ve desteklerinin yansımalarını / sonuçlarını makro düzeyde değerlendirmek” amacıyla yazıldığı, bu çerçevede İzmir tarımının 1990-2003 dönemindeki 14 yılı ile 2004-2017 dönemindeki 14 yılının hem tarım sektörünün geneli hem de alt ürün grupları bağlamında istatistiksel analizlerinin yapılması suretiyle kıyaslanacağı belirtiliyor.

Özet olarak, İzmir Büyükşehir Belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun hizmet döneminde tarım adına yapılanlarla ondan önceki 14 yılda yapılanların birbirleriyle kıyaslanması suretiyle, Aziz Kocaoğlu‘nun tarım alanında ne kadar “özgün ve önemli proje ve destekleri” sağladığı anlatılıyor.  

Amaç, başta da belirttiğimiz gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 2004-2017 döneminde tarım alanında ortaya koyduğu çalışmaların ne kadar başarılı olduğunu göstermek.

Değerli akademisyenden istenen ya da kendisinin göstermek istediği şey, sadece ve sadece bu!

Şimdi gelelim değerli akademisyenin bunu nasıl yaptığına ya da yapmak istediğine:

18

“Kuşkusuz bunun eleştirilebilir yönleri vardır.”

Prof. Dr. Yaşar Uysal‘ın elinde ya da Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) ürettiği resmi istatistiklerin arasında İzmir tarımının 1990-2004 dönemiyle 2004-2017 dönemini kıyaslayacak güvenilir bir veri olmadığı için kendi verilerini, yanlış olduğunu bile bile kendisi üretmiş ve bunun eleştirilebilir olduğunu raporunun birinci sayfasında büyük bir samimiyetle itiraf etmiştir.

Bu durumda İzmir ile Türkiye karşılaştırması, zorunlu olarak, tarafımızdan hesaplanan verilerle TÜİK verileri arasında yapılmıştır. Kuşkusuz bunun eleştirilebilir yönleri vardır. Ancak 1990-2017 dönemine ilişkin değerlendirme yapmak açısından başka bir imkân ve yöntem ne yazık ki, bulunmamaktadır.

Tarım istatistikleri alanında çalışmış, üstüne üstlük il tarım ve hayvancılık müdürlükleri tarafından hazırlanan verilerin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından çoğu kez düzeltilerek kullanıldığını ya da hiç kullanılmadığını, il tarım müdürlükleri tarafından hazırlanan verilerin çoğu kez TÜİK verilerinden farklı olduğunu, il tarım ve hayvancılık müdürlüklerinin alanda yaptıkları veri toplama çalışmalarının kalitesini bilen herkes, bu veriler üzerinden hesaplama yapanlara İzmir İl Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü tarafından derlenen bilgilerin, özellikle de il bazındaki sektörel hasıla verilerinin, bu bağlamda bu veriler üzerinden 1989 bazlı tarım deflatörü hesabının ne ölçüde güvenilmez olduğunu söyleyecektir.

Neyse ki, söz konusu raporu hazırlayan akademisyen de bunun farkında olduğu için böyle bir hesaplama üzerinden analiz yaptığı için kendisinin eleştirilebilir olabileceğini hesap etmiş ve bunu daha baştan söylemiştir.

Ama verilen ya da üstlenilen görev daha önemli olduğu için, “kadı kızında bile olabilecek” bu kusur geçiştirilerek, bulunan veriler üzerinden analiz ve değerlendirmeler yapılmaya devam edilmiştir.

 

002

Yapılan iş, iddia edildiği gibi bir makro değerlendirme midir?

Prof. Dr. Yaşar Uysal, hazırladığı raporun ilk satırlarında yaptığı işin makro düzeyde bir değerlendirme olduğunu iddia etmekte; ardından da, bakış açısını genişletmeye filan kalkmadan aklına koyduğu methiyeyi yazacak şekilde, kendi hesapladığı veriler üzerinden İzmir ve Türkiye tarımı verilerini birbirleriyle kıyaslamaya odaklanmaktadır.

Oysa İzmir tarımının 1990-2017 dönemindeki gelişimini, bir belediye başkanının hizmet süresine endeksleyerek iki alt bölüme ayırmak ve bu iki alt dönemi birbiri ile kıyaslayarak o belediye başkanının başarısını kanıtlamaya çalışmak, makro bir analiz ve değerlendirme yapmak değil; olsa olsa, o belediye başkanına ithaf edilen bir güzelleme yazmak çabasından başka bir şey değildir.

Çünkü, bizim bildiğimiz kadarıyla İzmir tarımının makro değerlendirmesinin, İzmir’in, İzmir’in içinde bulunduğu Ege Bölgesi’nin ve ülkenin, ülke içinde İzmir’e rakip olan diğer illerin ve genel olarak dünya tarımının, özellikle de neoliberal tarım politikaları sonucunda çöken ülke tarımıyla buna neden olan iç ve dış dinamiklerin ve bunların İzmir tarımına yansımalarının ele alınması suretiyle yapılması gerekir. 

015

İzmir tarımındaki bu olumlu gelişmeyi sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi mi sağlamıştır?

Bildiğimiz kadarıyla ülkemizde tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında görevli, yetkili ve sorumlu diğer merkezi yönetim örgütlerinin toplam sayısı 20 olup bunlar sırasıyla;

1. Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı

2. Kalkınma Bakanlığı,

3. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı,

4. Orman ve Su İşleri Bakanlığı,

5. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı 26 adet bölge kalkınma ajansı,

6. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ),

7. Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü (TMO),

8. Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM),

9. T. C. Ziraat Bankası Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,

10. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu Başkanlığı (TKDK),

11. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı, kamu tüzel kişiliğine sahip ve özel bütçeli Türkiye Su Enstitüsü Başkanlığı (SUEN),

12. Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (ÇAYKUR),

13. Et ve Süt Kurumu Genel Müdürlüğü (ESK),

14. Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,

15. T. C. Şeker Kurumu,

16. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DAP),

17. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Karadeniz Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DOKAP),

18. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Güney Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (GAP),

19. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Konya Ovası Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (KOP),

20. İçişleri Bakanlığı’na bağlı İl özel idareleridir.

Görüldüğü gibi tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi alanında 4 bakanlık, bakanlıklara bağlı 8 ayrı merkez ya da yerel birim, 7 bağımsız kamu kurumu ve 1 ulusal banka olmak üzere toplam 20 merkezi ya da yerel kamu kurumu hizmet vermektedir. Görevli olan kamu kurumları sayısının, 2015-2018 döneminde uygulanmakta olan Kırsal Kalkınma Eylem Planı açısından irdelediğimiz takdirde, sorumlu ve işbirliği yapılacak kuruluşlar itibariyle 20’si sorumlu, 22’si de işbirliği yapılacak kurum olmak üzere 42’ye yükseldiğini görürüz.

Yukarıda listelenen 20 adet kurumdan İzmir ilinde faaliyeti olmadığını bildiğimiz ÇAYKUR ile DAP, DOKAP, GAP ve KOP’u; ayrıca Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi ile T.C. Şeker Kurumu’nu ve kapatılmış olan İzmir İl Özel İdaresi’ni dışarıda bıraktığımız takdirde geriye kalan 12’sinin İzmir’deki tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimine, çiftçi ve üreticilere destek vererek faaliyette oldukları söylenebilir.

O nedenle, Prof. Dr. Yaşar Uysal tarafından yazılan raporda 14 yıllık iki alt döneme ayrılan 1990-2017 dönemindeki tüm olumlu ya da olumsuz tarımsal gelişmenin sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait değil; aynı zamanda, diğer 12 merkezi yönetim biriminin de görevi olduğunu, ortaya çıkan başarı ya da başarısızlıkta onların da payı bulunduğunu kabul etmek gerekir. Hele ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir’in 1990-2017 dönemindeki tarım, hayvancılık ve su ürünü üretimi içindeki yeri, payı ve etkisi kesin bir şekilde belirlenip ortaya konulmamışken…

Bu anlamda, başarı olarak tanımlanan tüm sonuçların İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkanı hanesine yazmak, tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi ile ilgili diğer kamu kurumlarındaki yönetici ve emekçiler açısından büyük bir haksızlık olacaktır.

Nitekim bu durumun farkında olan Prof. Dr. Yaşar Uysal, söz konusu raporun 14. sayfasında; Bu verilere göre İzmir tarımı 1990-2003 döneminde Türkiye genelinden daha yavaş büyümüştür. Ancak 2004 sonrasındaki 14 yılda ortalama olarak Türkiye tarımı yüzde 3,1, İzmir tarımı ise yüzde 7,5 oranında, yani Türkiye ortalamasından 2,4 kat daha hızlı büyümüştür. Dolayısıyla bu veri de 2004 sonrası İzmir tarımında çok önemli gelişmeler yaşandığını ortaya koymaktadır. Bu noktada bu “olağanüstü” gelişmeyi sadece Aziz Kocaoğlu’nun tarıma verdiği öneme ve Büyükşehir Belediyesinin tarıma yönelik faaliyetlerinden kaynaklandığını söylemek gerçekçi olmayacak, ancak bunlardan tamamen bağımsız olduğunu söylemek de haksızlık olacaktır.” diyerek bu sonuçta sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin payının olmadığını kabul etmek zorunda kalmıştır.

Ama bu yargıya varırken, kendisi gibi bir akademisyenden beklenen şeyin, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu sonuçtaki yerini, payını ve etkisini bir bilim insanına yaraşır şekilde net bir şekilde ortaya koymak olmalıydı diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz.

 

Tarım 011

İzmir tarımının iki dönemi arasında mukayese yapmanın yasal zemini yoktur…

Prof. Dr. Yaşar Uysal tarafından yazılan 16 sayfalık “İzmir Tarımında Büyümenin Analizi” başlıklı raporu okuduğumuzda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir tarımına yaptığı destekler açısından 1990-2004 dönemi ile 2004-2017 dönemlerinin birbirleriyle kıyas edildiğini görüyoruz.

Ancak böylesi bir kıyaslamayı yapabilmek için, her iki dönemde de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında hizmet veriyor ya da verebiliyor olması gerekir. O anlamda tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında hizmet vermediği ya da veremediği yıllarla hizmet vermesinin yasal olarak mümkün olmadığı yılları birbiri ile kıyaslamak mantıki olarak mümkün değildir.

Çünkü, bildiğimiz kadarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi ve diğer büyükşehir belediyeleri, 5217 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 7. maddesine 20 Kasım 2012 tarih, 6360 sayılı kanunun 7. maddesi ile eklenen “Büyükşehir ve ilçe belediyeleri tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunabilirler.” hükmü sonrasında yukarıda sıraladığımız bu merkezi ve yerel kamu kuruluşlarının yanında tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi alanında hizmet vermeye başladılar.

O nedenle, bu kıyaslamayı yapmak adına rakamları eğip büküp bir sonuç çıkarmaya kalksanız bile, büyükşehir belediyelerinin tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi konusunda hizmet verdiği yıllardaki hizmetleriyle, yasal olarak hizmet vermesinin zaten mümkün olmadığı 2012 öncesindeki verilerle kıyaslamanın bilim, mantık ve adalet anlayışı açısından doğru olmayacağı ortadadır.

Çünkü doğru, bilimsel ve adil bir kıyaslama, kıyaslanan verilerle ilgili tüm değişkenlerin eşit, denk ya da benzer olduğu koşullar içinde yapılmalıdır. Aksi takdirde, her birimiz elmalarla armutları birbiriyle kıyaslanıp doğru sonuca ulaşılamayan durumların aktörleri olup çıkarız…

StrawMan2

Tam o an!

Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) Taşımacılık A.Ş. tarafından düzenlenen “Tam O An” Ulusal Fotoğraf Yarışması’nın amacı, yarışma ile ilgili şartnamede “Doğu Ekspresi güzergâhı (Ankara-Kars) üzerinde, Doğu Ekspresi’nin bireysel ve toplumsal önemini fotoğraf sanatının etkileyici dilinden faydalanarak, bu konudaki toplumsal bakışı sanatla buluşturarak anlatmayı hedeflemektedir.” şeklinde ifade edilmiş.

Ankara-Kars arasında çalışan ve son zamanlarda bu ekspresle yapılan yolculuklara katılmanın bir moda haline geldiği Doğu Ekspresi’nden, Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli uzun şiirindeki o güzel insanları anımsatacak şekilde yüz, yer, mekan ve durum fotoğraflarının katıldığı bu yarışmada ödül kazanan ve sergileme değer bulunan toplam 42 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.

001
Birincilik Ödülü – Murat Tok
002
İkincilik Ödülü – Yücel Çetin – “Kar Beyazı
003
Üçüncülük Ödülü – Özgen Beşli – “Meçhulden gelen tren
004
Mansiyon – Murat Yılmaz – “Aile
005
Mansiyon – Ümmü Kandilcioğlu – “İniş zamanı
006
Mansiyon – Burak Kaynakoğlu – “Dere
007
Sergileme – Murat Yılmaz – “İstasyon
008
Sergileme – Veli Dölek – “Trende günbatımı
009
Sergileme – Tarık Kara – “Yansıma tren
010
Sergileme – Hakan Yaralı – “Namazda” (Nasıl bir kıble ise bu?)
011
Sergileme – Cüneyt Çelik – “Pasinler
012
Sergileme – Cüneyt Çelik – “Sohbet
013
Sergileme – Tuna Özata – “Issız yollar
014
Sergileme – Hazım Engin – “Sarıkamış
015
Sergileme – Abdullah Özdemir – “Dumanlı
016
Sergileme – Uğur Çimen – “Erzincan
017
Sergileme – Mustafa Hasöksüz – “Yıllar sonra
018
Sergileme – Yasin Çetin – “Uğurlama
019
Sergileme – Ceyda Arslan – “Sis
020
Sergileme – Erkan Baldan – “Keyifli yollar
021
Sergileme – Mustafa Tiryakioğlu – “Karlı dağlar
022
Sergileme – Üsame Aytaç – “Emek
023
Sergileme – Alev Özcan – “Ray
024
Sergileme – Ahmet Harmancı – “Yeşil yol
025
Sergileme – Veli İşisağ – “Gece, tren ve yolcu
026
Sergileme – Özgen Beşli – “Mücadele
027
Sergileme – Sinan Bağ – “Kıvrıla kıvrıla
028
Sergileme – Feride Alemdaroğlu – “Rüya yolculuk
029
Sergileme – Burhan Özdemir – “Kalabalıklar
030
Sergileme – Turan Sezer – “Ayyıldız
031
Sergileme – Fatih Tezcan – “Kırmızı
032
Sergileme – Osman Merdan – “Hareket saati
033
Sergileme – Saffet Azak – “Koridorda seyir
034
Sergileme – Alper Yüce – “Kahvaltı
035
Sergileme – Gülsen Salman – “Tren geliyor
036
Sergileme – Barış Bozkaya – “Kış
037
Sergileme – Sevim Arslan
038
Sergileme – Murat Tok
039
Sergileme – Mustafa Kamacı – “Makinist kahvaltısı
040
Sergileme – Doğan Karapınar – “Demirdağ
041
Sergileme – Atilla İşler – “Sessiz tren
042
Sergileme – Kansu Ekin Tanca – “İnsanca, çok insanca

Gediz Deltası tek ve benzersiz…

İzmir gibi büyük bir metropolle iç içe yaşayan bir delta sistemi Gediz ve bu özelliğiyle de dünyada tek. Denizle karanın kenetlendiği bu bereketli yaşam alanı, başta flamingolar olmak üzere pek çok türün de yuvası. Aslında delta kent için büyük bir zenginlik ama İzmir bu benzersiz sulak alanı faaliyetleriyle boğuyor; acil önlem alınmalı.

Yazı: Güven Eken / Fotoğraf: Cüneyt Oğuztüzün

Önce denizin içinde küçük midye kabukları vardı. Nehirden gelen çamur onların üzerini yavaş yavaş örttü. Derken, çamurun üzerinde bir denizbörülcesi çimlendi. Deltada hayat, işte böyle başladı…

Gediz Deltası’ndan İzmir Körfezi’ne uzanan geniş çamur düzlüğündeydim. Birden gözüme tuzlu çamurun üzerinde çimlenmiş bir denizbörülcesi çarptı. Sonra onun önündeki sığ denizi fark ettim. Sonra arkamdaki tuzlu çayırları, ılgın çalılıklarını gördüm. En sonunda bir kez daha o denizbörülcesine ve çevresindeki diğer börülce filizlerine baktım.

240ATGedizDeltasi01

Bu deltada çok uzun zaman geçirmiş olmama rağmen, ancak o sabah idrak etmiştim. Denizbörülcesi adı verilen bu bitki, deltadaki yaşamın başlangıç noktasıydı. Onunla birlikte denizdeki yaşam son buluyor, yaşam denizden karaya taşıyordu.

Karanın ve denizin arasında iyi anlaşılması gereken bir bağ olduğunu işte o gün, Gediz Deltası’nda öğrendim. Bu öyle bir bağ ki, atomu bir arada tutan veya dünyayı güneşin, ayı ise dünyanın etrafında döndüren bağ gibi görünmez ama çok güçlü.

Bir deltada bu kadar çok canlının ve kuşun yaşamasının asıl nedeni de bu. Deltalar, karayla denizin birbirine kenetlendiği, yaşamın her an yeniden tazelendiği üretim yerleri. Yazık ki pek çoğumuz bir deltanın ne demek olduğunu bilmiyoruz. Deltalar, olsa olsa coğrafya dersinde ezberlenmesi gereken yer isimleri. Oysa deltalar, doğanın ana rahmi.

Doğanın Hayat Felsefesi

Bazen küçük ama sağlam bir adım, bütün dünyayı değiştirebilirmiş. Denizbörülcesinin hikâyesi işte tam da buna benziyor. Deltanın kıyısında bu cılız bitkilerle başlayan hayat iç kesimlere uzandıkça renkleniyor, önce tuzcul çayırlara, sonra ılgın çalılıklarına, sazlıklara, kındıra düzlüklerine, hatta makiye ve kızılçam ormanlarına dönüşüyor. Yüzlerce yıl süren, yavaş ama kararlı bir başkalaşma… İşte bir deltanın hayat felsefesi.

Gediz Deltası da diğer pek çok Akdeniz deltası gibi denizden karaya doğru yaşlanan, yaşlandıkça başkalaşan bitki örtülerini bir arada barındırıyor. Hemen her bitki örtüsü, kendi canlı türüne ev sahipliği yapıyor: Denizbörülcelerinin arasında cılıbıtlar, tuzcul çayırlarda kocagözler, ılgın çalılarında saksağanlar, sazlıklarda ördekler, kındıralarda düdükçünler ve makide ötleğenler. Et ve tırnak gibi bir arada duran ama her biri ötekinden farklı yaşam birlikleri, deltada uyum içinde yaşıyor.

Gediz Deltası’nı kuşlar için vazgeçilmez kılan en önemli şey ise deniz ve kara arasında uzanan çamur adacıkları. Gediz, bugün dünyanın en önemli sulak alanlarından biri kabul ediliyorsa, bunun ana nedeni bu adalar. Zaman zaman birleşerek dalyanlar oluşturan, zaman zaman ise denize dik ve dağınık bir şekilde uzanan bu adalar, Gediz Nehri’nin biriktirdiği çamur ve kumla oluşmuş. Üzerinde yeşeren denizbörülceleri, çamur adalarını fırtınalara ve denizin dalgalarına karşı koruyarak onların sağlamlaşmasını sağlamış. Gediz’in çamur adalarını aslında deltadaki kuşların evi olarak görmek gerek.

240ATGedizDeltasi13

Gündüz saatlerinde körfezin ve deltanın hemen her yerine dağılan kuşlar, akşam olunca adalara, yani evlerine dönüyor ve geceyi burada güvenli bir şekilde geçiriyor. Körfez vapurundan ekmek attığınız martılardan, İnciraltı İskelesi’ne tünemiş karabataklara kadar neredeyse tüm kuşlar, akşam olunca deltadaki adalarda buluşuyor. Günbatımında binlerce kuşun sözleşmiş gibi Gediz Deltası’ndaki adalara doğru uçuşu, belki de doğada görebileceğimiz en muazzam şölenlerden biri. Her günün sonunda ve binlerce yıldır tekrarlanan bir şölen…

Deltanın kalbi çamur adaları, aynı zamanda kuşların yumurtalarını bırakıp yavrularını yetiştirdiği yerler. Her yıl bahar geldiğinde, Ege Denizi’nde yaşayan binlerce deniz ve kıyı kuşu nesillerini sürdürebilmek için Gediz Deltası’nın çamur adalarına geliyor.

Deltada çamur adalarının birleşerek denize açık göller oluşturduğu üç de dalyan var: Homa, Çil Azmak ve Kırdeniz. Dalyanların en önemli özelliği, balıkların yumurtlama, dolayısıyla da kuşların temel beslenme alanı olması. Deltanın ortasında yer alan tuzlalar Gediz Nehri’nin dalyanlara tatlı su ve çamur taşımasını engellediği için, yazık ki Gediz’in dalyanları hızla eriyor ve canlılığını kaybediyor.

Tuzcul Çayırlar

Çamur adalarının ve dalyanların hemen arkasında ise Gediz’in dünya ölçeğinde önemli tuzcul çayırları uzanıyor. Bilmeyen bir gözün ilk bakışta “boş arazi” diyebileceği bu alanlar, Gediz Deltası’nın dünyaca önemli olmasının ikinci ana nedeni. Kocagöz, çayır delicesi gibi çok sayıda kuşun yuva kurduğu ve çakalların en yoğun olarak görüldüğü bu düzlükler, Ege ve Akdeniz’de neredeyse tümüyle yok olmuş. İzmir’in Gediz Deltası’nda ise son geniş örnekleri bulunuyor.

Tuzcul çayırların asıl önemi, deniz yaşamını tetikleyen minerallerin kaynağı olmaları. Yağmurlar tuzcul çayırlardan denize doğru sürüklenirken beraberinde, burada yer alan mineralleri de taşıyor. Denizdeki besin zincirini mikroorganizmalar yoluyla işte bu mineraller tetikliyor. Başka bir deyişle, tuzcul bozkırlar ve deniz arasındaki ilişki korunmazsa, denizdeki canlılar da besinsiz kalıyor.

Yazık ki bu alanların dörtte biri son on yıl içinde körfezden çıkan çamurun depolanması için kullanıldı ve doğadaki işlevini yitirdi. İzmir Büyükşehir Belediyesi şimdilerde daha da ileri giderek tuzcul çayırların tamamının üzerinde çamur depolamayı planlıyor. Doğa Derneği ve pek çok başka gönüllü kuruluş, deltadaki yaşama zarar verecek bu projenin karşısında.

Flamingonun Yuvası

Gediz’in diğer deltalardan farklarından biri, yüz yılı aşkın süredir işletilen geleneksel bir tuzlaya sahip olması. Çamaltı Tuzlası’nda Türkiye’nin tuz üretiminin dörtte biri gerçekleşiyor. Deltanın güneybatı kıyılarında uzanan tuzlalar, flamingolar başta olmak üzere birçok kuşun yuva kurma yeri. Tuzlaların arasındaki adacıklarda, her yıl binlercesi yuva kuruyor. İzKuş bölgedeki flamingo nüfusunun artırılması için yoğun olarak çalışan kuruluşlardan biri.

Üç Tepeler denen bölge ise deltanın orta kesimlerinde yer alıyor. Bir zamanlar Gediz’in taşıdığı alüvyonların arasında kalan ve aslında “Üç Ada” olan tepeler zamanla karaya bağlandı. Şayet bu tepeler doğal karakterini koruyabilseydi, Türkiye’de bir bataklığın içinde yer alan en büyük geçici ada sistemi ve eşsiz bir doğa mirası olacaktı. Ne yazık ki, geçen yüzyılın içinde bu adalardan biri tümüyle dinamitle patlatıldı ve elde edilen malzeme tuzlaları genişletmek için kullanıldı. Böylece adalar, deniz ve bataklık arasındaki su akışları durdu, yerine yollar geçti. Deltayı en iyi gören Abdul Tepesi’nden ovaya baktığımda bazen şunu düşünürüm… Keşke bir gün deltada bir restorasyon projesi yapılsa ve aralardaki taş yollar kaldırılarak “Üç Tepeler” yeniden “Üç Adalar” olsa. Bu belki de dünyanın en önemli ve büyük doğal alan restorasyon projesi olurdu.

Dünyada Tek

Gediz Deltası için şu ana kadar söylediklerimin benzerlerini dünyadaki pek çok başka delta için de söylemek mümkün aslında. Ne var ki deltanın öyle bir özelliği daha var ki, bu yalnızca Gediz’e özgü. Bunu sona sakladım…

Gediz, İzmir kadar büyük bir metropolle iç içe yaşayan tek delta sistemi. Düşünün, bir yanda Mavişehir’in gökdelenleri, öte yanda onların arasında uçan flamingolar. Pelikanları şehrin içinde martı gibi besleyen kıyı balıkçıkları. Dünyanın başka neresinde bunları görebilirsiniz? Gediz’den başka hiçbir yerde bu mümkün değil.

Hemen şunu sorabilirsiniz. Madem İzmir’in böylesine önemli bir özelliği var, biz neden bilmiyoruz? Bu sorunun yanıtını ben de bilmiyorum. Bildiğim, İzmir’i yöneten kurumların bu alanı otuz yıldır yalnızca kâğıt üzerinde koruduğu. İzmir’deki milyonlarca insanı, deltadaki doğal yaşamla buluşturmak için hiçbir anlamlı adımın atılmadığı. Tersine, deltanın tam kalbinde milyonlarca metreküp çamur depolandığı. Daha da fazlasının depolanması için projeler yapıldığı. Bu konudaki eleştirilere karşı bilimsel temeli olan hiçbir tepki verilmediği…

240ATGedizDeltasi19

Gediz Deltası’nda 1995 ve 1996 yılları içinde toplam 212 gün yürümüştüm. Aynı güzergâhı, dört mevsim boyunca yürüyerek gördüğüm tüm kuşları kayıt altına almıştım. Bu yolculuk bana doğanın düşünme biçimiyle ilgili çok şey öğretmişti. Doğa sadece bir ekosistem değildi. Doğanın bir zekâsı ve bir adalet anlayışı vardı. Okuyup görebilenler için tek başına Gediz Deltası bile bugüne kadar yazılmış bilgilerden daha fazlasını anlatıyordu. Ne var ki bu izi sürenler pek azdı. Delta, günden güne yok ediliyordu.

Deltadaki durumun er ya da geç değişmesi gerekiyor. Şehir ne pahasına olursa olsun Gediz Deltası’nı yok etmemeli. İzmir bugün bulunduğu yerde ise, bunun nedeni Gediz Deltası ve yüzlerce yıldır şehre sunduğu nimetler. Aslında şöyle de denebilir; İzmirli, delta, şehir ve flamingolar, birbiriyle bir an önce barışmalı. Çünkü en eski İzmirli flamingolar, en eski İzmir ise Gediz Deltası.

Atlas Dergisi, Mart 2013, Sayı: 240

Cumhurbaşkanlığı manifestolarına göre kent ve yerel yönetimler (4)

Ali Rıza Avcan

24 Haziran 2018 tarihli cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılacak dört adayın manifestolarını ele alıp değerlendirdiğimiz dört bölümlük yazı dizimizin sonuna geldik.

Bugün 100.000’i aşkın yurttaş tarafından cumhurbaşkanlığına aday gösterilen İyi Parti genel başkanı Meral Akşener‘in 14 Mayıs 2018 tarihinde Congresium Kongre Merkezi‘ndeki toplantıda kamuoyuna açıkladığı manifestoyu inceleyip analiz edeceğiz.

Ele aldığımız manifesto, 12 punto yazı karakteriyle 13 sayfa tutuyor ve barındırdığı 3.948 sözcük ile Recep Tayyip Erdoğan‘ın manifestosundan sonraki en uzun manifesto olma özelliğine sahip.

meral-aksener

Manifestoda, hepimizin tahmin edeceği gibi “devlet” sözcüğü en fazla kullanılan sözcük olarak öne çıkıyor.

Adeta ayrıldığı siyasi partinin genel başkanının adına nazire yaparcasına, 3.948 sözcükten oluşan manifestoda tam 111 kez “devlet” sözcüğünü kullanmış.

Bu anlamda, İyi Parti genel başkanı Meral Akşener‘in, her Türk milliyetçisinin geleneksel olarak kutsadığı “devlet” sözcüğü üzerinden, “devlet“i kurtarma ve yüceltme görevini üstlendiğini, “devlet”i kurtaran bir “Asena” ya da “Hayme Ana” rolüne soyunduğunu söyleyebiliriz:

O nedenle de yapılması gereken tek şey, “Türk devletinin, o eski güçlü olduğu günlerdeki gibi dosta düşmana örnek olmasını sağlamak“tır.

Meral Akşener bu düşüncesini manifestonun üçüncü paragrafında aynen şöyle ifade ediyor:

Bizim devlet tahayyülümüz, yeniden dünyaya örnek gösterilecek bir devlet anlayışıdır. Tarihin her döneminde böyle oldu, her zaman doğuya ve batıya örnek olduk. Son yıllardaki itelenip kakılmamıza son vererek, yeniden dünyaya örnek olacak bir devlet tasarımıyla geliyoruz. Öncelikli hedefimiz, devletle insan arasındaki uçurumu kaldırmaktır.”

Manifestoda “devlet“ten bu kadar fazla söz edilip siyasetin baş köşesine konulması nedeniyle, içinde yaşadığımız ya da çalıştığımız kentlere, kentlerin yönetimine ve onların yönetiminde pay sahibi olan yerel yönetimlere pek yer verilmemiş gibi gözüküyor.

O nedenle, eski bir içişleri bakanının 3.948 sözcükten oluşan manifestosunda hiç bir şekilde “kent“, “mahalli“, “yerel” ya da “belediye” sözcüğü kullanılmazken; sadece 3 kez “şehir” sözcüğünün kullanılması da bunun en somut örneği.

Kent” sözcüğü yerine “şehir” sözcüğünün tercih edildiği manifestonun bu konuyla ilgili bölümleri ise şu şekilde:

*Şehirlere hançer gibi saplanan, insanımızı gökyüzünü göremez hale getiren, rezidans müteahhitliği değil, medeni, nefes alan, karakteri olan şehir planlarımız hazır.

*Büyük ve görkemli projeler altında, insanın ezildiği değil, insana dokunan projelerle, gündelik hayatta hissedilen gelişmeden yanayız.

*Yatırımcıyı, teşvik için öyle uzun yollardan dolandırıp, süreçte yer alanları nemalandırarak sömürmek yerine, Kendisine, sadece iki şart koşacağız; yatırım yaptığı çevreye zarar vermemek ve çevrede yaşayan halkın rızasını almak. O kadar.”

Hepsi bu kadar (!)

Bunun dışında kent, kent yönetimi ve yerel yönetimler adına başka bir şey yok… Çünkü hepsi, “devlet” kavramı altında kabul görüyor ve “devlet” yeniden ihya edilip eski gücüne kavuştuğunda, geri kalan her şeyin de yeniden ihya edilmiş olacağı düşünülüyor (!)

5af96b4bae298bee25f0d49b

Evet, rezidans müteahhitliği yerine “medeni“, “nefes alan” ve “karakteri olan şehirler“i planlamak, insanı ezen büyük ve görkemli yatırımlar yerine insana dokunan projelerle günlük hayatta hissedilen gelişmeleri sağlamak, çevreye zarar vermemek ve çevrede yaşayan halkın rızasını almak gibi şeyler iyi, güzel ve yararlı şeyler olmakla birlikte AKP’den teslim alınacak kentlerin; özellikle de İstanbul, Ankara ve İzmir gibi kentlerin sadece bu anlatımlarla “devlet” şemsiyesi altında ihya edilmesi de mümkün gibi gözükmüyor…

İşte o nedenle, kamuoyuna açıklanan bu tür manifestoların siyasi belagatin güçlü olduğu propaganda ve ajitasyon belgeleri olma yanında; cumhurbaşkanlığına aday olan siyasetçinin plan ve program olma gibi özelliklere de sahip olması gerektiğini, bu şekilde “devlet“in ön plana alındığı ve kutsandığı zihniyetten kurtularak kentlere, kent yönetimine ve yerel yönetimlere dair daha açık, daha demokratik, somut ihtiyaçlara cevap verebilecek hedef ve amaçları içermesi gerektiğini düşünüyorum.