Bugün sizinle, son günlerde yoğun bir şekilde gündemimizde olan insan haklarıyla ilgili bir fotoğraf yarışmasında kazanan ve sergilemeye değer görülen fotoğrafları paylaşacağız.
Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun (TİHK) 2015 yılında düzenlediği ‘İnsan Hakları’ konulu fotoğraf yarışmasında, renkli ve siyah-beyaz kategorilerinde birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğraflarla sergilemeye değer bulunan toplam 25 fotoğraf bulunuyor.
Semih Soycan – Renkli Kategorisi Birincilik Ödülü (Fedakarlık)Musa Talaşlı – Siyah-Beyaz Kategorisi Birincilik Ödülü (Su Keyfi)Hüseyin Sarı – Renkli Kategorisi İkincilik Ödülü (Kobanili Kadın)Metin Ekinci – Renkli Kategorisi Üçüncülük Ödülü (Tek Başına)Hakan Yaralı – Siyah-Beyaz Kategorisi Üçüncülük Ödülü (Usta)Ahmet Koray Şahin – Sergileme (Küçük Anne ve Yolculuk)Ahmet Turan Kural – Sergileme (Çalışmak)Ali Onat Yetiş – Sergileme (Çocuk)Belma Arslan – Sergileme (Barışa Özlem)Gül Yıldız – Sergileme (Kağıt Toplayıcı)Hakkı Akgün – Sergileme (Çocuk İşçi)Kenan Taşpınar – Sergileme (Escape)Mehmet Yasa – Sergileme (Kadın)Metin Ekinci – Sergileme (Toplanma Hakkı)Musa Talaşlı – Sergileme (Sokakta Yaşam)Nazlı Kılıç – Sergileme (Müzisyen)Nihat Torun – Sergileme (Suriye’den Kaçış)Ömer Şahin – Sergileme (Kadın Olmak)Salim Şimşek – SergilemeSinan Kılıç – Sergileme (Emek)Sinan Kılıç – Sergileme (Çocuklar)Tayip Başak – Sergileme (Unutulan)Tufan Bilir – Sergileme (Çocuk)Vehbi Çiftçi – Sergileme (Yok Olmuş Oyuncaklar)Yusuf Kaya – Sergileme (Geçit)
On yedinci fotokart, Osmanlı dönemine ait birinci kartpostalla benzer kadraja sahip. Bu fotokartta 13 Ağustos 1922’de açılan Saint Antuan Katolik Kilisesi’nin Bayraklı panoramasındaki yerini aldığını görüyoruz.
On sekizinci fotokart, bir öncekinden daha geniş bir açıya sahip. Bu fotokartta görülen Bayraklı 1950’li yıllara kadar bu görünümünü korumuştur. Foto Cemal’in, 137 sıra numaralı bu fotokartın hem fotoğrafçısı hem de editörü olduğu görülüyor.
Topografik açıdan benzerlik taşıyan on dokuzuncu ve yirminci fotokartlardan on dokuzuncu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı bilinmiyor. Turan’dan Bayraklı merkezine bakışı betimleyen bu fotokartlar geniş bir açıya sahiptir. Foto Cemal, editörlüğünü yaptığı 136 sıra numaralı yirminci fotokartın aynı zamanda fotoğrafçısıdır.
Yirmi birinci ve yirmi ikinci fotokartlar, Turan sırtlarından Bayraklı’nın merkezine bakışı betimliyor. Yirmi birinci fotokartın editörü ve fotoğrafçısı belirsiz. Yirmi ikinci fotokartın editörü ve fotoğrafçısı Foto Cemal. Yirmi ikinci fotokart diğerine göre daha eski bir dönemin tanığı bu fotokartta dikkati çeken şey, sol üstte yıkılan kilisenin üzerine henüz cami inşa edilmemiş.
Yirmi üçüncü fotokart Bayraklı’yı çok farklı bir açıdan betimliyor. Tepekule Höyüğü üzerinden alındığını tahmin ettiğimiz bu görselin editörü Etem Ruhi. Meşhur Bornova Sokağı’nın erken dönemi.
Yirmi dördüncü fotokart, Bayraklı İstasyonu’nu betimleyen çok nadir bir fotokart. Bu fotokarttaki istasyonun konumu bugün İzban İstasyonu’nun bulunduğu alana karşılık geliyor. Bayraklılılar tarafından anılan ismiyle istasyon Birinci ve İkinci Tantanlar’ın arasında bulunuyordu. Bu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı belli değil.
Yirmi beşinci fotokart, denizden alınmış bir Bayraklı panoraması oldukça nadir bir görüntü. Editörü ve fotoğrafçısı belli değil. Bu fotoğrafta solda Bayraklı Vapur İskelesi dikkati çekiyor. Ayrıca eski sahil şeridinin bugüne kadar rastladığımız cepheden alınmış tek görseli. Fotokartın arkasında elyazısı ile “İzmir 1934” ibaresi mevcut.
Yirmi altıncı fotokart, fotoğrafçısı ve ditörü Foto Cemal, Bayraklı kıyı şeridini denizden Turan civarından betimleyen bir görsel.
Yirmi yedinci fotokart, Turan sırtlarından Bayraklı’ya bakış, fotokartın üzerinde kullanılan yazı karakterinden editörünün Foto Cemal olduğu anlaşılıyor. Bu fotokart, sahil şeridinin yalınlığını göstermesi bakımından dikkati çekiyor.
Yirmi sekizinci fotokart, Cumhuriyet döneminde Bayraklı’nın sanayi bölgesi olarak yapılanmış yeri olan Turan’dan Naldöken’e bakışı betimleyen nadir görsellerden biri. Bugün askeri bölgeye karşılık gelen bu açı ile günümüz arasında benzerlik kurmak ve saptama yapmak kolay değil. Editör ve fotoğrafçı Foto Cemal.
Yirmi dokuzuncu fotokart, Osmanlı dönemi on üçüncü ve on dördüncü kartpostallarda gördüğümüz petrol depolarının bulunduğu yerleşimin Cumhuriyet döneminde de aynı iş için kullanılmış olması dikkati çekiyor. Editörü ve fotoğrafçısı bilinmiyor. Fotokartın arkasına el yazısı ile “22 Mayıs 1930” tarihi düşülmüş.
Otuzuncu fotokart, 20 Temmuz 1865 tarihinde açılan Karşıyaka-Bornova demiryolu hattı Bayraklı’dan da geçiyordu. Bu fotokartta Bayraklı İstasyonu’ndan hareket ederek Turan’a doğru ilerleyen kara tren görülüyor. Bu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı Foto Cemal’dir.
Otuz birinci fotokart, H. Gökberk’in fotoğrafçılığını ve editörlüğünü yaptığı nadir bir fotokarttır. Bu fotokart Turan civarındaki tersaneden, tekne üretim ve onarım yerinden bir kesiti veriyor. Bayraklı panoraması eşliğinde bakım için kızağa çekilmiş bir tekne görülüyor. Benzer bir tersane Yahya Paşa Konağı’nın sırasında Bayraklı İlkokulu’nun yanında bulunuyordu.
Otuz ikinci ve son fotokart, Osmanlı hükümeti tarafından Bayraklı’nın modern döneminin kurucusu olan Yahya Hayati Paşa’ya, 15 Ağustos 1883 tarihinde körfezde vapur işletme imtiyazı verilmişti. Cumhuriyet döneminde bu hizmet devlet tarafından sürdürüldü. Bu fotokartta Cumhuriyet’in başlarında körfezde hareket halindeki Bayraklı Vapuru görülüyor. Fotokartın arkasına “31 Mart 1938” tarihi düşülmüş. BU fotokartın fotoğrafçısı ve editörü nadir olarak rastlanan Foto Or’dur.
Kuzguncuk, İstanbul Üsküdar’da, Boğaz kenarına kurulmuş bir semttir. Şimdilerde popülaritesi gitgide artıyor ve özellikle hafta sonları fazla sayıda insanı kendine çekiyor. Sınırları içinde Ermeni ve Rum kiliseleri, sinagog ve cami var ve bu yönü ile dinlerin kardeşliğini de simgeliyor. Birçoğu restore edilmiş kâgir ve ahşap evler fotoğrafçıların öyle çok ilgisini çekiyor ki mahalleye fotoğraf turları düzenleniyor. Gelin-damat fotoğraf çekimleri için de çok tercih ediliyor ve bu zaman zaman mahallede hoşnutsuzluk yaratacak kadar aşırı oluyor. Eskiden çok sayıda gayrimüslimin ikamet ettiği mahallenin ıslah edilmiş deresinin üzerinde geniş bir cadde var. Bu caddenin her iki tarafında yaşlı çınar ağaçları yeşile hasret İstanbulluların hayranlığını arttırıyor. Yaz aylarında çınarların arasındaki ıhlamurların kokusu her yanı sarıyor.
İstanbul’un birçok semtinden daha yeşil, daha serin ve daha hayat dolu olan bu mahallenin ortasında bir de tarihi bostan bulunuyor. Mahalleyi daha yeşil, daha ferah yapan unsurlardan biri elbette bu bostanın varlığıdır. Çünkü 16 bin 445 metrekarelik bir alanı kaplıyor.
Kuzguncuk Bostanı, nam-ı diğer İlya’nın Bostanı mahallenin eski sakinlerinin hakkında birçok hikâye anlattığı ve hep bostan olarak kullanılmış olduğu söylenen çok önemli bir kültür varlığıdır. Kuzguncuklular çok uzun yıllar rant tehlikesi ile karşı karşıya olan bostanları için mücadele etti. Bu günlerde ortalık sakin ve mücadele bitmiş gibi görünse de aslında herkes yapılaşma tehdidinin sona ermediğini düşünüyor. İlya’nın Bostanı konusunda herkes hala çok hassas. Mahallede bostana yapılacak herhangi bir müdahale karşısında direnecek çok sayıda insan var ve bostan koruma mücadelesi, geçmişte nasıl ebeveynlerden çocuklara geçtiyse, bundan sonra da o çocuklardan kendi çocuklarına aktarılarak devam edeceğe benziyor.
Bostan mücadelesini uzun uzun yazmayacağım. En son Üsküdar Belediyesi vakıflara ait olan bostanı kiraladı ve Kuzguncuklular Derneği ile birlikte bir proje oluşturarak bunu hayata geçirdi. Bu projeyi kimi çok beğendi, kimi ise beğenmedi, kimi eleştirdi, kimi “Bundan daha iyisi olamazdı” dedi. Ancak herkes yapılaşmaya açılmamış olmasından memnun oldu ve bu noktada eleştirenler bile eleştirilerini sineye çekti. Asıl önemli olan bostanın yeşil kalmasıydı.
Proje biteli bir kaç sene oldu. Projeden hemen önce, vakıflar bostanı açık arttırma ile kiraya çıkardığı günlerde, mahalle halkı bostanda olmak, bostanı yalnız bırakmamak için orada ekim dikim faaliyetlerine başlamıştı. Çok ilgi çekmişti bu tarım işleri. Herkes bir parça toprak çevirip ekip biçmişti. Çamurdan bir ocak yapılmıştı. O ocakta çay demlenmiş, çorba kaynatılmış, pişi kızartılmış ve hep beraber yenmişti. Hıdırellezlerde kocaman ateşler yakılmıştı. Dev bir kompost açılmış, organik atıklar o komposto taşınmıştı. Kompostta kendiliğinden dev balkabaklarının çıktığını gözlerimizle görmüştük. Bostanın etrafını çevreleyen kırık dökük çitlerden hayvanlar girebiliyordu bostana, bizlerse neresi bize yakınsa oradan içine dalıveriyorduk. O günlerde çok güzel şeyler yaşadık. Bir sürü dostluklar kurduk. Pek çok şey paylaştık, pek çok şey öğrendik. Sonra her şey değişti.
İlya’nın Bostanı, kiralama işlemi netleştikten sonra dernek ve belediyenin ortak çalışmasıyla, mahallede yaşayanların da fikri alınarak, bir park-bostan haline getirildi. Bu proje elbette bostanın göbeğine yapılacak dev bir bina ile kıyaslanamaz. Bu yüzden hemen herkes projeye “olur” verdi. Açıkçası geri alınabilir malzemelerle yapılmış bir projeye çok da itiraz etmemek gerekir. Zira her şey bir gecede sökülebilir ve her şey bir gecede eski haline getirilebilir.
Ekim alanı olarak kullanılan kısım, yani bostan kısmı, 115 eşit, muntazam dikdörtgen parsele ayrıldı. Bunun 50 adedi mahalleliye ayrıldı ve her sene kura çekilerek parselleri kimin kullanacağı belirleniyor. Geri kalan parseller okullara, bilgi evlerine veriliyor. Her şeyin çok muntazam, askeri nizamda olduğu parsellerin arasında yollar oluşturuldu, musluklar takıldı, çalı heykellerden bir göbek bile yapıldı.
Her şey düzgün görünüyor. Bostanın ahşap bir kapısı var. Etrafı kafes çitlerle çevrili. Bu demir kafesler topraktan başlıyor ve insan boyunu aşıyor. Artık köpekler her daim kapalı tutulması istenen kapıdan içeriye giremiyor. Kapının açık olduğu anı yakalamaları lazım. Çitler zaten geçit vermiyor. Çöp konteynırlarının etrafında karnını doyuran kediler arabalar geldiğinde bostana kaçamıyor. Geçenlerde sırf bu sebepten kedi yavrularının ezildiğini gördüm. Özellikle hafta sonları insan ve araba sayısı mahallenin kaldırabileceği rakamların üstüne çıkınca hayvanların hayatı iyice zorlaşıyor. Artık ateş yakmamız imkânsız. “Hadi çorba kaynatalım hep beraber içelim.” diyemeyiz. İzin alma bir tarafa artık o ruh da yok. Eskiden film gösterimleri yapılırdı. Şimdi bunun için izin almak ve hatta gösterilecek filmleri bile onaylatmak zorunluluğu var. En kötüsü, bana en acı vereni ise kaybettiğimiz bitki örtüsü. Bostan artık bir cazibe merkezi. Mahalleye prestij sağlıyor. Ev fiyatları yükseliyor, her geçen gün yeni bir yeme-içme mekânı açılıyor. İnsanlar hala çayını alıp içinde piknik yapabiliyor. Ama yürüyüş alanlarına tuhaf bir şey döşediler. Taş desen taş değil, mıcır desen mıcır değil. Kahverengi, köpük gibi bir tuhaf taş. Ekim alanlarına da içinde ağaç kabukları olan bir malzeme ile yol yapıldı. Mıcırla karışık bir şey. İnsan sayısı da artınca ekim alanlarının arasında bitki yeşermez oldu. Önceden, daha bir kaç mevsim önce torbalarca ebegümeci, ısırgan toplardım bostandan. Şimdi nadir olarak rastlıyorum. Üst sekilerde, müdahale edilmemiş alanlarda hala labadaya rastlanıyor neyse ki. Ama asıl büyük alanda hindiba bile açmaz oldu.
Kuzguncuk Bostanı İlya’nın Bostanı değil artık. Adı üstünde, bir kent projesi oldu. Bostan vasfı bir hatırayı sürdürüyor. Ağaçlar hala var. Ama ekosistem değişti ve değişmeye de devam edecek. Ebegümeci de olsa kaybettiğimiz, bir şeyi kaybettiğimiz, bir şeyi yok ettiğimiz düzenlemelerin bir tarafının hata, eksik ve yıkım içerdiğini düşünüyorum. Sınırlar önce yaşamlarımızda başlıyor. Sınırlar içinde hareket ediyor, kendi alanımızı yok ederek koruyor, oralarda başka bir şeyin yaşamasına izin vermiyoruz. Düzeni seviyoruz. Düzensizliğe ve doğal olana katlanamaz hale getirildik. Bostan konusunda bu sebeplerden dolayı üzüntü duyuyorum. Hayvanlar ve bitkiler için üzülüyorum. Sonra dönüyorum, buna da şükür diyorum. Derken bir kedi eziliyor, yine hatırlıyorum ve üzülüyorum. Sonra eski otları hatırlıyorum. Salyangozların iyice azaldığını fark ediyorum. Yok edilen Kuzey Ormanları’ndan kaçan ve denizi yüzerek geçen yaban domuzunun bostanda saklandığı günleri düşünüyorum. Şimdi gelse o domuz, bostana giremez. Belki de otların kokusu yok olduğu için bostana girmek bile istemez.
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2 Kasım 2016 tarihinde; yani bugün düzenlenecek olan ‘Ulaşımda Yenilikçi Çözümler’ temalı çalıştay, dün belediyeden gelen bir telefon haberine göre gelecek haftaya ertelendi. Sözkonusu çalıştayın önümüzdeki haftanın hangi gün ve saatinde yapılacağı ise bizlere e-posta ile bildirilecekmiş.
Biz, bu çalıştayın bir an önce yapılarak buradan beklenen olumlu sonuçların netleşmesini arzulamakla birlikte; çalıştayda sunacağımız düşüncelerle ilgili ev ödevimizin hazırlanması konusunda yeni bir ek süre aldığımız için de sevinmeden edemedik açıkçası.
Evet, daha önce de söylediğimiz gibi İzmir ulaşımında ‘yenilikçi çözümleri’ ele almamız için öncelikle elimizdekilere bir çeki düzen vermemiz, ‘yeni’nin yanında ‘eski’ olarak nitelenen yaklaşım ve sistemlerin elden geçirilerek mevcut olumsuzlukların ve şikayetlerin giderilmesi gerekiyor.
Çünkü önerilen ya da kabul edilen ‘yeni’ çözümlerin, mevcut’eski’ yaklaşım ya da sistem tıkır tıkır çalışmadığı sürece ‘eski’ye başarılı bir şekilde eklemlenemeyeceğini, ‘yeni’ olanın ‘eski’ tarafından kabul görmeyeceğini, en azından henüz olması gereken düzeye gelmemiş olan ‘eski’ yapı ve yaklaşımın ‘yeni’ye yaşam hakkı vermeyeceğini düşünüyoruz. ‘Yeni’nin kabul görüp ‘eski’yle başarılı bir beraberlik oluşturabilmesi için ‘eski’ yapı ve sistemlerin kendisinden bekleneni yapması, ‘yeni’yi kabullenir ve destekler bir niteliğe kavuşması gerekiyor.
O nedenle, İzmir ulaşımındaki ‘yenilikçi çözümler’in kente getirilecek yeni teknolojilerden, yeni ulaşım tür ve araçlarından çok, yaşanan sorunlardan hareketle düşünülüp üretilmesi gerektiğini ifade etmeye çalışıyoruz. Örneğin hepimizin yaşadığı genel bir sorun, vapur seferleri ile iskelelerdeki otobüs hareket saatleri arasındaki uyumsuzluk sorunu olduğuna göre öncelikle bu uyumsuzluğu giderecek yenilikçi düşünce ve yöntemler konusunda düşünmemiz gerekiyor. Bu sorunu çözmek için otobüsler mi vapurları bekleyecek yoksa vapurların sefer saatleri otobüslere göre belirlenecek? Buradaki en büyük sorun, yoğun trafik ve sık indi-bindi işlemleri nedeniyle otobüslerin sefer sürelerini kontrol edememekten, otobüslerin öngörülen süreler içinde seferlerini bitirememesinden kaynaklandığına göre; vapurlarla otobüslerin kalkış-varış saatleri arasındaki uyumu otobüslerin sefer sürelerini dikkate alarak nasıl uyumlu bir hale getirebiliriz konusuna yoğunlaşmamız gerekiyor. Tabii ki bu sorun üzerine düşünüp ‘yenilikçi çözümler‘ bulmak, çoğu kez denenmemiş, sınanmamış yeni ve pahalı bir teknolojiyi önermekten daha zor olabilir.
İzmir ulaşımındaki ‘yenilikçi çözümler‘ konusunda dikkat edeceğimiz diğer bir konu da alternatif ulaşım araçları olarak takdim edilen bisiklet ya da elektrikli ulaşım araçları gibi yeni ve ‘yeşil‘ teknolojileri pazarlayan sivil dernek görünümlü şirketlerden, yabancı ajanslardan, yeni bağımlılıklar ve yeni teknoloji çöplükleri yaratabilecek girişimlerden uzak durma, bu konuda bilinçli olma çabasıdır.
Özellikle yabancı kalkınma ajanslarıyla, finans kuruluşlarıyla birlikte, bazen yardım bazen bağış yada hibe yöntemiyle elele, kolkola gelen bu yeni girişimci, pazarlamacı anlayışı, gelen önerileri ‘gereklilik’, ‘uygulanabilirlik’ ve ‘sürdürülebilirlik’ boyutunda değerlendirmek; bu teklifleri, mevcut ihtiyaçlar, olası harcamalar ve teknolojik bağımlılıklar ölçeğinde sıkı bir şekilde araştırmak ve irdelemek gerekiyor.
Aksi takdirde, şimdi İzmir’de yapıldığı gibi talep-ihtiyaç tahmin araştırmalarını bile yapmadan kentin ortasına tramvay hattı döşemek, yarın kentin başka bir bölgesinde son derece pahalı bir teknoloji olan monorayı inşa etmek ya da Yamanlar Dağı’na teleferik hattı kurmak gibi hayallerin peşine düşer, halktan toplanan vergileri yeni borçlanma taahhütleri ile heba etmek zorunda kalabilirsiniz.
O nedenle, ‘yenilikçi‘ olmak adına ‘yenilikçilik‘ yapmak yerine; ihtiyaçlar, talepler, yapılabilirlik ve sürdürülebilirlik boyutlarında akılcı bir şekilde düşünmeyi ve ‘yeni‘ olandan önce eldeki ‘eski” yapı ve sistemi ‘yenilikçi çözümlerle‘ olabileceği en iyi düzeye getirmeyi öneriyoruz.
Merkezi yönetim, yerel yönetim, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, muhtarlarımız ve hemşehrilerimizin ortaklık anlayışıyla, karşılıklı saygı ve hoşgörü çerçevesinde buluştuğu kentin kalkınma önceliklerinin, sorun ve çözümlerinin sürdürülebilir kalkınma ilkeleri temelinde belirlendiği, ekolojik bütünlük, insan hakları, ekonomik adalet, demokrasi ve barış kültürü temelleri üzerinde yükselen bir kamu – sivil bileşenidir.
Bu temelde yaklaşıldığında kent için çok önemli bir misyonu olan kent konseylerinin, yerel idareye yardımcı olacak hatta halkın mahalli müşterek ihtiyaçlarının karşılanmasında ve halka yakınlığın sağlanmasında bir “halk meclisi” modeliyle çalışacak anlayışa sahip olması gerekir.
Bu nedenle, İzmir Kent Konseyi’nin bir aktörü olarak “halk meclisi” modelini gerçekleştirmek üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
***
İzmir Kent Konseyi olarak üyelerimizi; toplumsal sorumluluk anlayışıyla, hiçbir çıkar gözetmeksizin bilgi, zaman, beceri ve deneyimlerini özgür iradesiyle iyiliğe dönüştürmek isteyen, bu niteliklerini İzmir ve geleceğimiz için kullanan 4,5 milyon gönüllü İzmirli oluşturuyor.
Biz, tüm hemşehrilerimizin kent yönetimi ve sosyal hayattaki rollerinin güçlendirilmesi için karar alma süreçlerine katılımını, mevcut sorunların çözümünde aktif rol alarak demokratik platformlarda hoşgörü, saygı ve uzlaşmacı bir çerçevede fikir üretmelerini, politika oluşturmalarını, haklarını koruyan, geliştiren, üreten, girişimci, birlikte çalışma kültürüne sahip bireyler olmalarını amaçlıyoruz.
***
Şimdi ise, “halk meclisi” fikrinin tohumlarını atıyoruz. Kenti kucaklayacak, bütünleştirecek, kent sorunlarına çözüm önerileri sunacak bu meclisin ilk adımı olan ve en üst yetkili organımız Genel Kurulumuzu 5 Kasım Cumartesi günü Kültürpark Gençlik Tiyatrosu’nda gerçekleştiriyoruz.
İzmir Kent Konseyi’ni Türkiye’nin yeni demokratik çehresi haline getirecek ve 4,5 Milyon İzmirlimizin katılımlarıyla güçlenecek bir halk meclisine dönüştürmek arzusu içindeyiz. Halkımızın karar alma mekanizmasına katılmasına ve kenti birlikte yönetme anlayışına katkı sunmasına olanak tanımak istiyoruz. Bu nedenle, İzmirli hemşehrilerimizi kentinin değerlerine sahip çıkmaya ve kenti için üretmek, kenti birlikte yönetmek için İzmir Kent Konseyi Genel Kurulu’na davet ediyorum.
Ayrıca, bu çalışmaların yerinde sürekliliğinin sağlanabilmesi bakımından dayanışma ve yardımlaşma içinde olduğumuz ilçelerimizin kent konseylerine katılımı da önemsiyorum.
Halkın kurumları olan kent konseylerinin önündeki yasal sorunların da ortadan kalkacağı, daha demokratik, daha özgür ve daha sivil bir yapılanmaya kavuşacağı günler için çalışmaya ve örgütlenmeye devam etmeliyiz.
Birinci kartpostal, kartpostal koleksiyonculuğu hakkında bir belge niteliği taşıyor. İzmirli bir hanımefendiyle İtalyan bir beyefendinin kartpostal arkadaşlığına tanıklık ediyor. Yazışmada İzmirli hanımefendi arkadaşından kendisine renkli kartpostallar göndermesini rica ediyor.
Bu kartpostalın üstüne Fransızca yazılmış metnin Türkçesi şu şekildedir:
Yazışma adresi: Bay Quinto Quintieri, 18, Amédéo Caddesi Napoli İtalya
14 Ocak 1913
“Beyefendi,
Size yazmamın üzerinden bir ay geçmiş olmasına karşın, kartlarınız dün elime geçti. Bana cevap vermekte mi gecikiyorsunuz, yoksa kartlar postada mı sürünüyor? Şahsınız hakkında bana birkaç ayrıntı vermeniz, bir de yaşınızı söylemeniz durumunda müteşekkir olacağım; sonra ben de hakkımda bilgi vereceğim. Acaba bana renkli kartpostal göndermeniz mümkün mü? Yazışma arkadaşınız Margörit Pallamari” (Çeviri: İoanna Hacısamuyiloğlu Taşkıran)
Bu kartpostalı izleyen ilk dört kartpostalın ortak özelliği ayni kadraja sahip olması. Bu fotoğrafı çeken fotoğrafçının P. Acropolis olduğu iki numaralı kartpostalın arkasında görüIüyor. Ayni fotoğraf dört ayrı editör tarafından basılmıştır. Diğer üç kartpostalda fotoğrafçı bilgisi mevcut değil. Üç numaralı kartpostalda editör bilgisine rastlıyoruz: J. Molko. Bir ve dört numaralı kartpostallarda ne editör ne de fotoğrafçı bilgisi mevcut. Birinci kartpostalın arkası diğerlerinden farkı olarak ithaflı ve pullu. Bu dört kartpostal bize ayni fotoğrafçıya ait bir fotoğrafın farklı editörler tarafından üretilerek dolaşıma sokulduğunun bir göstergesi. Aynca editör ve fotoğrafçı bilgisi olan kartpostalların koleksiyon değeri bakımından önemli olduğunu, az görülen bir editöre ait kartpostalın maddi değerinin daha yüksek olduğunu burada hatırlatalım. Bu kartpostalı farklı kılan, sol üst köşesinde Rum Ortodoks Agia Analipsi Kilisesi’nin varlığı ile üzerine dikkatimizi çeken önemli ayrıntılardan biri de 20 Temmuz 1865 tarihinde açılan Karşıyaka Bornova demiryolu hattının Bayraklı’dan geçen izlerinin ve elektrik direklerinin görünmesi. Bu ve benzeri ayrıntılar kısmen kartpostalın ayni zamanda yerleşimin gelişimini tarihleme konusunda ipuçları sunuyor.
Beşinci kartpostal, editörü ve fotoğrafçısı belirsiz olan bir kartpostal. Yalnız bu kartpostalı on yüzünde diğerlerinden farklı olarak Bayraklı’nın, Capucin rahiplerinin yerleşimi olduğunu belirten bir açıklama ile sol alt köşede 79395 sıra numarası mevcut.
Altıncı kartpostal Bayraklı’nın nadir kartpostallarından biridir. Editör P. Coyounian’ın 5 sıra numaralı bu kartpostalının fotoğrafçısı bilinmiyor.
Yedinci kartpostal Bayraklı merkez yerleşiminin Turan’a doğru olan kısmına odaklanmış. Bu kartpostalda editör ve sıra numarası mevcut.
Sekizinci ve dokuzuncu kartpostallarda ayni görsel kullanılmış Turan yönünden Bayraklı merkezine panoramik bir bakış. Sekizinci kartpostalın editörü belli ve “Made in Germany” içerikli kartpostalın Almanya’da basıldığını belgeleyen bir not düşülmüş. Dokuzuncu kartpostalın editörü belirsiz olmasına karşın sıra numarası mevcut, V 37663.
Onuncu kartpostal oldukça nadir bir kartpostal. Editörü belli olan bu kartpostalın fotoğrafçısı bilinmiyor. Capucin rahiplerinin yaşadığı evin merkeze yerleştirilmiş olduğu ve kartpostalın solunda direğe çekilmiş bir bayrak dikkati çekmektedir muhtemelen İtalyan ya da Fransız bayrağı.
On birinci kartpostalın editörü ve fotoğrafçısı belli değil. Bayraklı merkezinden Turan Naldöken yönünü betimleyen bir panorama. Kartpostalda 1885’de yapılan İzmir-Karşıyaka şosesi algılanıyor, kartpostalın grafik düzenlemesinden dolayı bu kartpostalı 1905 öncesine tarihleyebiliriz. Bayraklı’dan Agia Triada’ya bakış.
On ikinci kartpostal nadir kartpostallardan bir başkası, kartpostalın fotoğrafçısı belli olmasa da editörü biliniyor, J. Molko. Kartpostaldaki tanım dikkati çekiyor, “Aghia Triada”. Bu yerleşim Cumhuriyet döneminde Turan olarak anılan bölge, burada ayni isimle anılan Rum Ortodoks Agia Triyada Manastırı bulunuyordu (Bkz. 16. kartpostal).
On üçüncü kartpostal koleksiyon açısından fantezi kartlar kategorisine giriyor ve nadir bir kartpostal. Turan’dan sonraki yerleşim olan Petrota Osmanlı döneminde bu isimle, Cumhuriyet döneminde Naldöken olarak anıldı. Buradaki petrol depolarını betimleyen bu kartpostalın bir başka versiyonu on dördüncü kartpostal. Her iki kartpostalın fotoğrafçısı belli olmasa da on dördüncü kartpostalın editörünün Dermond olduğunu biliyoruz .
On beşinci kartpostal, Dermond’un editörlüğünü yaptığı postadan geçmiş bir başka nadir Bayraklı kartpostalı, fotoğrafçısı bilinmiyor. İzmir İngiliz Postahanesi aracılığıyla İngiltere’ye yollanmış . Bu kartpostalda Petrota bölgesindeki kömür görülüyor.
On altıncı kartpostal Agia Triyada Manastırı’nı betimliyor. Turan ile Naldöken arasında kalan bölgede bulunan manastır buradaki yerleşime de adını vermiş, bu manastır 29 Ağustos 1868 yılında açılmıştır.
Evet, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek 2 Kasım 2016 tarihli ‘Ulaşımda Yenilikçi Çözümler‘ konulu çalıştaya az bir zaman kaldı.
Arkadaşlarımızdan öğrendiğimize göre diğer çalıştayların bir kısmı yapılmış, bir kısmının yapılmasına da devam ediliyormuş. Örneğin ‘Bisiklet‘ konulu çalıştaya katılan Tanzer Kantık arkadaşımız, Muhlis Dilmaç’la birlikte imzaladığı ve oldukça ayrıntılı, ilginç önerileri kapsayan ‘Bisiklet Ulaşım Odaklı Çalıştay İçin Perşembe Akşamı Bisikletleri Bisiklet Grubu’nun Önerileri’ başlıklı raporunu bizimle paylaştı.
Biz ise, konunun uzmanları ile birlikte ulaşımda, özellikle de İzmir ulaşımında kullanılabilecek yenilikçi çözümler üzerinde çalışıp araştırmalar yapıyoruz.
Bu çalışmalar sırasında karşımıza çıkan çözümler genellikle otomotiv firmalarının ya da uluslararası kuruluşlarının türevi olarak çalışan sivil toplum kuruluşlarının teknoloji ağırlıklı çözümleri oluyor.
Oysa biz teknoloji odaklı ya da teknoloji bağımlı çözümler yerine daha kolay uygulanabilir, daha ucuz, daha etkin, daha bağımsız ve sorun odaklı çözümler üzerinde yoğunlaşmak istiyoruz.
Örneğin, İzmir ulaşımındaki yerel örgütlenme konusuna odaklanmak istiyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi içinde ya da dışında genel sekreter yardımcılığı, daire başkanlığı, şube müdürlüğü, genel müdürlük ve şirketler bağlamında görevleri birbiri ile çakışan çok sayıdaki hizmet biriminin varlığı ve bu sorunu çözmek amacıyla yakın zamanda oluşturulan koordinasyon kurulunun masanın üstüne oturtularak daha yalın ve merkezi bir yapılanmanın oluşturulmasının başlı başına yenilikçi bir çözüm olabileceğini düşünüyoruz.
Örneğin, çalışmaları uzunca bir süredir devam eden ve büyük umutlar bağlanan ‘Tam Adabtif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi’ çalışmalarında insanlarda hayranlık ve hayretler uyandıran (!) mucizevi teknolojik yenilikler dışında insan-teknoloji ilişkileriyle insan alışkanlıklarıyla ilgili tutum ve davranışlara da önem verilmesini öneriyoruz.
Örneğin, ayrı ayrı tarihlerde ayrı firmalardan satın alınan ya da bizzat belediye birimleri tarafından üretilen, çoğu kez birbirleriyle ilişkisi olmayan bilgi sistemleri nedeniyle bir bilgi sistemleri çöplüğüne dönüşen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde bütün bilgi sistemlerinin bütünleşik hale getirilmesini, böylelikle ulaşımla ilgili birçok bilginin bu bütünleşmiş sistemden daha kolay, daha basit, daha ucuz ve etkin bir şekilde alınabileceğini düşünüyoruz.
Örneğin ulaşımla ilgili birçok iş ve işlemin basitleştirilerek, yalın bir hale getirilerek birbirini tekrarlayan işlemlerin ortadan kaldırılmasını, sistemdeki verimin bu şekilde arttırılabileceğini öneriyoruz.
Örneğin, öncelikle ulaşım hizmetlerinde ardından da tüm belediye hizmetlerinde ISO 10002 ‘Müşteri Memnuniyeti Kalite Sistemi‘ne benzer bir ‘Hemşehri Memnuniyeti Kalite Sistemi‘nin oluşturulmasını, ulaşımla ilgili tüm karar süreçleriyle uygulamalarda yolcu memnuniyetinin esas alınmasını öneriyoruz.
Bütün bu örneklerin de gösterdiği gibi, ‘yenilikçi‘ olarak takdim edilen birçok düşüncenin aslında hiç de ‘yeni‘ olmadığını; verdiğimiz örneklerin hepsinin günlük yaşamımızda hepimizin yaşadığı, tanık olduğu ve o nedenle de bildiği, düşündüğü, önerdiği basit şeyler olduğunu fark ediyoruz.
Cumhuriyet sözcüğünün anlamı, eski Türk Dil Kurumu’nun ürünü olduğu için her zaman öncelediğim 1981 baskı Türkçe Sözlük’te, “ulusun, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile kullandığı devlet şekli” olarak açıklanıyor.
Bu tanıma göre bir insan topluluğunun cumhuriyet yönetimine sahip olması için bu topluluğun ulus olma özelliklerini kazanması, ardından da sahip olduğu egemenliği belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullanması gerekiyor.
Bu anlayışa göre bir devletin cumhuriyet niteliğini kazanabilmesinin ön koşulu, devleti yönetecek egemenliğin hiçbir makam, mevki, küme, sınıf ya da zümrede değil; ulus olarak tanımlanan toplumun bütününde olması gerekiyor.
Nitekim kurulduğu günden bu yana Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin varlık nedeni olarak kabul edilen “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sözü de bunu doğrulayan, somutlayan bir temel ilke olarak kabul görüyor.
Oysa günümüzde ülke yönetiminin tek bir adam çevresinde toplanıp otoriterleştiği; hatta faşizme doğru evrildiği koşullarda, özellikle de yaşadığımız OHAL döneminde egemenliğin artık ulusta ya da onun seçtiği vekillerde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde olduğunu söylemek gün geçtikçe zorlaşıyor.
Ortada bir meclis olsa bile, işlevsiz hale getirilen ya da önüne konulanları kabule zorlanan haliyle bu meclisin tüm ulusa dayalı bir egemenliği kullandığını iddia etmek mümkün olmuyor.
Durum bu vaziyette olmakla birlikte, cumhuriyetten yana olanlar ve olmayanlar, ona sahip çıkanlar ve karşı çıkmayıp içini boşaltmakla meşgul olanlar, cumhuriyeti kabul edip sahip çıktıklarını göstermek ya da böyle bir yanılsama yaratmak amacıyla özünden koparılmış bu kavramı, tıpkı bayrağa yaptıkları gibi kutsamakta, onun için adeta bir veda ayinleri düzenlemektedirler.
Bu durum öylesine bir hal almıştır ki, günümüzde hepimizin çağdaş bir ansiklopedi olarak kabul edip başvurduğu Vikipedi bile cumhuriyeti, “hükümet başkanının halk tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimidir” şeklinde tanımlamaya başlamıştır. (1)
Oysa biz toplumdaki, siyasetteki, devlet yönetimindeki ve hemen yakımızdaki değişimlere bakmadan cumhuriyet adına şenlikler, bayramlar, konserler düzenliyor, ona ne kadar bağlı olduğumuzu göstermeye çalışıyoruz. Gazetelere boy boy reklamlar vererek, fener alayları düzenleyerek, güzellemeler yaparak cumhuriyeti savunuyor, ona sahip çıkmaya çalışıyoruz. Sahi biz şimdi bu koşullarda hangi cumhuriyeti savunuyoruz, hangisine sahip çıkıyoruz? Ortada cumhuriyet diye bir şey mi kaldı ki, biz onu kutluyoruz? Kutladığımız şey yoksa onu hatırlamak adına yapılan hafıza ayinleri mi?
Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Kazım Özalp’in katılımıyla 1927’de Ankara’da gerçekleşen Cumhuriyet Bayramı Kutlamaları, SALT Araştırma Sait Bey Arşivi
Kent yaşamında bile, kentle ilgili önemli kararlarda bile cumhuriyet ilkesini hayata geçiremiyorsak, seçtiğimiz ya da seçtiğimizi sandığımız insanlar bizim yerimize gidip güçlülerle, rant çevreleriyle işbirliği yapıyorsa biz gerçekten cumhuriyetle mi yönetiliyoruz? Gerçekten cumhuriyete sahip çıkıp koruyor muyuz?
Yoksa demokrasi, laiklik, özgürlük, katılımcılık, çoğulculuk ve barış gibi çağdaş değer ve kurumlar olmadan cumhuriyet fazla bir işimize yaramıyor mu?
Bugün sadece cumhuriyete sahip çıkıp onu korumak bize yetmiyor mu?
Bugünkü cumhuriyetimizin şekli olan temsili demokrasi çerçevesinde bilmediğimiz, tanımadığımız kişilerin önümüze konulması nedeniyle seçip, aslında seçmediğimiz; o nedenle de bizi temsil etmeyen kişiler eliyle uygulanan cumhuriyet bize yetiyor mu gerçekten?
Bayraklı’yı Bayraklı yapan, Antik Dönemde ‘Palaia Smyrna’ olarak anılan İzmir kentinin ilk kurulduğu yer oluşudur. Bilindiği gibi İÖ 3 binin başlarında kurulmuş olan kent, Helenistik Çağ (İÖ 333-133)’da, yaklaşık olarak İÖ 300 civarında Kadifekale’nin kuzeye bakan yamaçlarına taşınmıştır. Yapılan son araştırmalarla ortaya çıkan Yamanlar ve Bornova yerleşimlerinin daha eskilere uzandığı bilinmektedir; ancak, toprak altında barındırdığı tahmin edilenlerle günışığına çıkarılanlar göz önüne alındığında, döneminin modern bir kenti olan Tepekule’nin İzmir tarihi içinde farklı bir yerinin olduğu görülür. Bu arazi, 19. yüzyılda İzmirli bir Rum olan Hacı Mutso’ya ait olduğundan ‘Hacı Mutso’nun Bağları’ ya da ‘Hacı Mutso Tepesi’ olarak anılıyordu. İlk olarak 1930 yılında yapılan bir, iki denemenin ardından 1948-1951 yıllarında Ekrem Akurgal, J. M. Cook ve R. V. Nichols ile devam eden kazıları, 1965 yılından sonra Ekrem Akurgal tek başına sürdürdü. Ekrem Akurgal’ın vefatının ardından Tepekule kazıları günümüzde Meral Akurgal tarafından yürütülüyor.
Bayraklı isminin nereden geldiğine dair birçok efsanevi anlatım olmasına ve bunlara kaynaklarda yer verilmesine karşın, Osmanlı’nın 1426 yılında İzmir’i tamamen ele geçirmesinin ardından şekillenen Osmanlı Dönemi İzmiri’nden günümüze ulaşan en erken belgelerden hareketle, Mübahat S. Kütükoğlu, ‘XV ve XV: Asırlarda İzmir’ isimli eserinde, ‘Bayraklı’ isminin Haleb Türkmenleri’nin bir kolu olan ve bu yöreye yerleştirilen ‘Bayraklu Cemaati’nden kaynaklandığını belirtmektedir. ‘Bayraklu’ daha sonraki şeklinde de ‘Bayraklı’ isminin, 16. yüzyıldan beri bu yöre için kullanıldığı bilinmektedir. Ancak, Ersin Doğer, bu isimle ‘Bayraklu Cemaati’ arasında kurulan bu ilişkiyi, belgeye dayalı olmayan, isim benzerliğiyle ilgili bir varsayım veya ihtimal olarak değerlendirmektedir.
Bayraklı isminin kökeni üzerine ilginç bir ayrıntı ise şöyledir: 13. yüzyıl Bizans Dönemi kaynaklarında burada bir yerleşimin olduğu bilinmekte ve Bayraklı ‘Baris’ olarak anılmaktadır. Doğer, bu sözcüğün eski Helence’ye Mısır dilinden geçmiş olduğunu ve bu dilde bir tür gemi anlamına geldiğini, Helence’deyse bugün dahi küçük tekne, kayık anlamını taşıdığı bilgisini vermekte, Roma Çağı Helencesi’nde ise ‘Bari’ kelimesinin diğer anlamı olan ‘Kule’ye dönüştüğünü ve ‘Akri’ (Tepe) kelimesi ile birleşerek oluşan ‘Bariakris’ ismini ‘Tepekule’ ile ilişkilendirmektedir. Yazar Hıristu Sokrati Solomonidi, 20. yüzyıl başlarına ait bazı Yunanca kaynaklarda, İzmirli Rum entelektüellerin Bayraklı’nın ‘Tantalida’ ismi alması için çaba sarf ettiklerini; ancak, Osmanlı yönetimine bunu kabul ettiremediklerini yazar.
Bayraklı tarihinin önemli kesitlerinden biri de Capucinler’in bölgedeki varlığıdır. Capucinler, Fransisken Tarikatı’nın bağımsız bir kolu olan Fratres Minores Capucinorum’un üyeleriydi. Giydikleri sivri uçlu kukuletaya, İtalyanca ‘Cappuccinno’ denmekteydi. Capucinler, İzmir’in merkezi dışındaki yerleşmelerde ibadethaneler açıp bu ibadethanelerin yanına inşa ettirdikleri papaz okullarında verdikleri dini eğitim ile cemaatlerini genişletmek için, Osmanlı yönetiminden izin alabilmek amacıyla, yoğun uğraşlar verdiler. Capucin rahipleri Bayraklı’da bir kilise, civarında papazların ikamet edecekleri konutlar ve bir de eğitim verecekleri (İtalyan Kız Okulu) bina inşa etmek için, Osmanlı Hükümeti’nden 21 Ekim 1902 tarihinde verilen irade-i seniyye ile izin aldıkları kaynaklarda geçmektedir.
Bayraklılılar, başından beri Karşıyaka’ya bağlı olma gibi bir duygu taşırlar. Geçmişte Bayraklı’nın Bornova’ya bağlı olduğu birçok Bayraklılı için belki de yeni bir bilgi. Bayraklılara oldukça yabancı olan bu bilginin tarihsel gelişimine bir göz atalım. Bayraklı genel hatlarıyla Osmanlı Döneminde zaman zaman Bornova ile birlikte İzmir’e, Bornova nahiye olduktan sonra da Bornova’ya, Cumhuriyet’in başlarındaysa Karşıyaka’ya bağlanmıştır. Mübahat S. Kütükoğlu’nun ‘XV ve XVI. Asırlarda İzmir’ isimli eserinde anılan Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait icmal defterlerinde, ‘Bayraklı’ ismi ‘Bayraklu’ olarak geçmekte, Osmanlı döneminde tespit edilebilen erken belge olan 16. yüzyıla ait tapu tahrir defterlerindeyse, 1528 yılında Bayraklı Bornova’ya bağlı bir köy olarak görülmektedir. Kütükoğlu, Bayraklı’nın Anadolu’ya geçen Türklerin kurduğu yeni köylerden biri olduğu düşüncesindedir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, yaptığımız araştırmadan Bayraklı’nın Bizans Döneminde de önemli bir iskân merkezi olduğunu, buradaki dört kilise ve manastırın varlığından anlıyoruz. Osmanlı Döneminde Bayraklı adı üzerine tespit edilebilen ilk belge 1528 yılına aittir; fakat Kütükoğlu çalışmasının başka bir yerinde çelişkili olarak daha eski bir tarih olan 1478’de de Bayraklı adına rastlandığından söz etmekte ve 1478 ve 1529 tarihli mufassal defterlerde rastlanan Bayraklı’nın İzmir’e bağlı bir köy olarak geçtiğini yazmaktadır. 1575 tarihli kayıtlardaysa diğer bütün köyler gibi, Bayraklı da İzmir’e bağlı görülmektedir. Bornova ve köylerinin 16. yüzyıl sonlarında 1. Ahmet’in annesi Handan Sultan evkafı hasları içinde görülmesinden hareketle, Bayraklı’nın da bu hanedan mensubunun ‘has’ köylerinden biri olduğu söylenebilir. Daniel Goffman’ın ‘İzmir ve Levanten Dünya (1550-1650)’ isimli kitabında da Bayraklı’dan köy olarak söz edilmekte ve Goffman; “Bayraklı gibi diğer bazı köyler de fazla nüfusun yarattığı toprak kıtlığının ve devletin göçe izin vermek istememesinin sıkıntısını çekiyordu” demektedir.
19. yüzyılın sonlarına baktığımızda, Yahya Hayati Paşa’nın 15 Ağustos 1883 tarihinde İzmir Körfezi’nde vapur işletme imtiyazını Osmanlı Hükümeti’nden almasının veya kendisine verilmesinin ardından (ikinci şık daha doğru gibi görünmektedir), 1884 yılı Şubat ayından itibaren İzmir Körfezi’nde iskelesi olan yerleşimlere düzenli vapur seferleri yapılmaya başlanmıştır. Karşıyaka’ya da düzenli vapur işletilmeye başlanmasından sonra, 1885 yılında İzmir-Karşıyaka şosesi yapılmış, XIX. yüzyılın sonunda Karşıyaka şehirleşme açısından önemli bir gelişme sağlamış, Bayraklı ise hala mahalli idare bakımından Bornova nahiyesine bağlı bir köy statüsünde görülmektedir. 1909’da Karşıyaka nahiye haline getirilmiştir. 1886 yılında nahiye ve büyük köylerde alt yapı şartları uygunsa özerk belediyeler kurulabileceği gündeme gelmiş; ancak Bayraklı’nın teklifi alt yapısının yetersiz oluşu nedeniyle geri çevrilmiştir.
Bayraklı, Cumhuriyet Döneminde 1930 yılında Karşıyaka nahiyesine bağlı bir köy, 1940’lı yıllardaysa Karşıyaka’nın mahallelerinden biri olarak geçmektedir. Özetle, Bayraklı çeşitli dönemlerde idari açıdan İzmir’e, Bornova’ya ve Karşıyaka’ya bağlı olarak varlığını sürdürmüş, 2008 yılında da İzmir’in ilçelerinden biri olmuştur.
2 Kasım 2016, Çarşamba günü 14.00-16.30 saatleri arasında İzmir Ulaşım Ana Planı – UPİ “Ulaşımda Yenilikçi Çözümler” temalı uzman çalıştayı yapılacak.
Kent Stratejileri Merkezi (KSM) olarak davetli olduğumuz bu bu çalıştay, “Toplu Taşıma“, “Raylı Sistemler“, “Otopark“, “Yaya“, “Bisiklet“, “Engelsiz Erişim“, “Ara Toplu Taşıma“, “Ulaşımda Yenilikçi Yaklaşımlar” ve “Deniz Ulaşımı” şeklinde tasarlanan 9 ayrı tematik çalıştaydan biri olacak.
Tarafımıza ulaştırılan davet yazısındaki bilgilere göre, bu çalıştaylarda İzmir Ulaşım Ana Planı kapsamında yapılmış olan hanehalkı anket sonuçları ile İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan “Ulaşıma Fikir Ver” kampanyası çerçevesinde elde edilen anket sonuçları masaya yatırılarak uzmanlarla birlikte İzmir ulaşımına ilişkin öneriler geliştirilecek.
Bizler, yani Kent Stratejileri Merkezi (KSM) olarak tüm grup üyelerimiz, takipçilerimiz ve katılımcılarımızla birlikte büyük bir takım olduğumuz için; ayrıca 2 Kasım 2016 tarihinde yapılacak çalıştayda tüm paydaşlarımızın “Ulaşımda Yenilikçi Fikirler” konusundaki görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini iletmek bizim görevimiz olduğu için bugünden itibaren bu konuyu masaya yatırarak İzmir ulaşımında uygulanabilir ve sürdürülebilir yenilikçi fikirlerin neler olabileceğini, yapılan ya da yapılabilecek hizmetleri dikkate alarak sizlerle tartışmak istiyoruz.
Bu konuyu gündemimize aldığımız andan itibaren internette ve sosyal medyada yaptığımız ilk araştırmalar sırasında karşımıza ilginç bilgiler çıkmaya başladı. Örneğin Facebook’taki “Ulaşımda Yenilikçi Fikirler” sayfası ve bu sayfanın sahibi olarak gözüken “Alternatif Ulaşım Araçları – http://www.aua.com.tr” web sayfası. Dikkatimizi çeken bir diğeri de “Solar Akademi” (http://www.solar-academy.com) isimli web sayfasıydı.
Tabii bu kaynakları daha da zenginleştirip uzatmak mümkün.
Ancak bütün bunları değerlendirirken kapitalizmin, kendi alternatifi gibi gözüken birçok çevreci çözüm ya da yöntemi yine kendi çıkarları doğrultusunda, özellikle yeni yeşil teknolojileri önerip pazarlayarak mevcut sorunları tekrar ve tekrar üretmesine de imkan vermeyecek bir tutum sergilememiz koşuluyla…
Bu arada İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek diğer çalıştaylara katılacak arkadaşlarımızın konularını da dikkate almamız, paylaştıkları takdirde onların konularını da tartışarak arkadaşlarımıza yardımcı olmamız gerektiğini düşünüyorum.
Bu çerçevede, İzmir ulaşımındaki yenilikçi çözümlerin neler olduğunu, “her yeniliğin mevcut sorunlardan hareketle üretilebileceği” düşüncesiyle hep birlikte şu andan itibaren tartışmaya başlayabiliriz…
Tabii ki bu çalışma için, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Planlama Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanıp tarafımıza gönderilen “İzmir Ulaşım Ana Planı Hane Halkı Anket Çalışması Sonucunda Elde Edilen Veriler” başlıklı dosyadaki bilgileri de dikkate almak koşuluyla…
Sözkonusu dosya ayrıca grubumuzun “Dosyalar” bölümüne kaydedilmiştir.