İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, tarih: 17.09.2025, sayı: 2025/140790

Ali Rıza Avcan

Evet, bu haftaki yazımın başlığını, 17 Eylül 2025 tarihinde İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı‘na verdiğim, verirken de 2025/140790 kayıt numarasını alan şikayetim oluşturuyor…

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı‘na verdiğim bu dilekçede, Anayasa‘nın 26. maddesi ile güvence altına alınan düşünce ve ifade özgürlüğümün, 12-16 Eylül 2025 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi basın danışmanı Elif Demirci İşleğen ile eşi İZTARIM Marketlerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı gıda teknikeri Tamer İşleğen tarafından, son yıllarda sık sık tanık olduğumuz “Cumhurbaşkanı’na hakaret etti” gerekçesiyle gelişen iklimden ve arkalarına aldıkları belediye başkanının iktidar gücüyle bana hakaret ederek; hatta, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK)‘na aykırı olarak ellerindeki adres bilgilerimi kullanıp tehdit ederek nasıl taciz edildiğimi delilleriyle birlikte anlatılıyor, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkanı olan Cemil Tugay‘ın basınla ve kamuoyuyla ilişkilerini düzenleyen danışmanı ile İZTARIM yöneticisi eşinin 5 gün süreyle bana dostlarımın nezdinde hakaret edip tehdit etmeleri nedeniyle gereken hukuki işlemlerin yapılması suretiyle cezalandırılmalarını talep ediyordum.

Düşünce ve ifade özgürlüğüne saldıranlar için hukuk yoluna başvurmak…

Bu yazıyı ise bütün bu tehditleri savurup kişisel verilerimi kullanan bu iki ismi belediyesinde istihdam eden Cemil Tugay‘ın dikkatini çekmek ve bana yapılanları kamuoyuyla paylaşmak için yazıyorum.

Böylesi bir şikayet dilekçesini savcılığa neden vermiştim, hakaret ve tehdit suçlarının hikayesi ne şekildeydi, olay nasıl gelişti ve şikayet noktasına ulaştı? Şimdi sizlere bu tatsız olayın ayrıntılarını anlatmak istiyorum…

Böylelikle Anayasa ile güvence altında olan düşünce ve ifade özgürlüğümün böylesi saldırılarla yıpratılamayacağını ve bu yoldan vazgeçmeyeceğimi göstererek aynı özgürlük ve hakları savunması gerekirken güç zehirlenmesine uğrayan bir gazetecinin bu noktaya nasıl geldiğini anlatmak istiyorum…

İzmir Ekonomi Üniversitesi‘ne ait web sayfasında yazılı olanlarla kendisi tarafından Linkedin isimli insan kaynakları portalına yazılanlara göre; 1976 yılında; yani benim üniversiteden mezun olduğum yıl İzmir’de doğan, Eylül 1995-Haziran 1999 döneminde Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü‘nde okuyup mezun olup Eylül 2021-Haziran 2023 döneminde Anadolu Üniversitesi‘nde AşçılıkBilimi” yapan, 1997-2002 döneminde Ege TV‘de, 2002-2016 döneminde de Doğan Haber Ajansı (DHA)‘nda muhabirlik, 2016-2018 döneminde yine aynı ajansta Ege bölge temsilciliği yapıp ajansın Demirören Şirketler Topluluğu‘nun eline geçmesinden sonra aynı görevi 2020’ye kadar sürdüren, 2020 yılından itibaren de tam zamanlı olarak İzmir Ticaret Odası sosyal sorumluluk projeleri yöneticiliği yapıp 2018-2020 yılları arasında İzmir Ekonomi Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyeliğine getirilen Elif Demirci İşleğen‘in son zamanlarda kendisine ait Linkedin sayfasıyla ilgilenmediği için orada halen İzmir Ticaret Odası‘nda çalıştığına dair bilgiler bulunmaktadır.

Genel sekreter maaşının 3/4’üne kadar ücret alan bir basın danışmanı…

O eksik kısmı da isterseniz, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi kararlarına bakarak biz tamamlayalım:

İzmir Ticaret Odası‘nda tam zamanlı olarak sosyal sorumluluk projeleri yöneticisi olarak çalışmakta olan Elif Demirci İşleğen, 31 Mart 2024 tarihli yerel seçimlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı seçilip 5 Nisan 2024 tarihinde mazbatasını alan Dr. Cemil Tugay tarafından belediye başkan danışmanı olarak görevlendirilen ilk isimlerden biri olarak, 19 Nisan 2024 tarih, 382 sayılı meclis kararıyla (basın) danışmanı olarak görevlendirilmiş. Kendisi ile birlikte danışmanlık görevini üstlenen diğer isim ise Aziz Kocaoğlu döneminden bu yana devamlı aynı görevi sürdüren Ali Süha Sabuktay olmuş. Bu anlamda uzmanlardan oluşan bir ekibi olmadan belediye başkanı seçilen ve başkanlığı süresince bunun sıkıntısını çeken Cemil Tugay açısından oldukça değerli oldukları anlaşılıyor…

Şimdi gelelim, İzmir gazetecilik camiasında ve hatta kendisiyle çalışan gazetecilerin verdiği bilgilerle çalıştığı kurumlarla, özellikle de Doğan Haber Ajansı ve Hürriyet gazetesi ile ilgili arşivlere baktığımızda gözümüze çarpanlara…

İzmir Büyükşehir Belediyesi basın danışmanı Elif Demirci İşleğen‘in Ege TV ve Doğan Haber Ajansı‘nda muhabir olarak çalıştığı 1997-2014 döneminde neler yaptığını pek bilmiyorum… O dönemde her muhabir gazetecinin yaptığını yapmış olabilir… Üstüne üstlük birçok dernek ve platformda yönetici olarak çalıştığım, toplum içinde tanındığım, mezun olduğu fakülte ile ortak projeler yaptığım o dönemde, sahibini ya da yöneticilerini tanıdığım televizyon kanalıyla basın ajansının muhabiri olarak karşıma çıkmadı… O dönemden hatırladığım ve İnternet taramalarında bulduğum tek haber, Elif Demirci‘nin, 5 Eylül 2004 tarihinde Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur tarafından kıyılan nikahla gıda teknikeri olup şu sıralarda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorunlu şirketi İZTARIM‘da Marketlerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak çalışan Tamer İşleğen ile evlenmesiydi.

2014 seçimlerinde Aliağa‘daki CHP‘li bir belediye başkan aday adayının kampanyasını yönetip yine CHP‘li başka bir adayın Karşıyaka’daki kampanyasına yardımcı olduğum için o dönem Doğan Haber Ajansı‘nın, AKP‘nin İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı Binali Yıldırım‘ın seçim kampanyasına yardımcı olduğunu duyuyor, Binali Yıldırım‘la ilgili olarak Hürriyet Gazetesi‘nde ve İnternet kanalında yayınlanan bütün haberlerin başında evli olduğu halde eşine ait “İşleğen” soyadını kullanmayan Elif Demirci haberlerine rastlıyordum. Dışarıdan bakıldığında Elif Demirci, Binali Yıldırım‘ın seçim kampanyasında işinden ayrılıp çalışmamış olsa da, Doğan Haber Ajansı (DHA)‘nın bu işle görevlendirilmiş muhabiri olarak adeta Binali Yıldırım‘a ait o kampanyanın içine “embedded“; yani, kimsenin fark etmeyeceği şekilde “gömülmüş” muhabir olarak dışarıdan servis veriyor, bu yoğun ve samimi ilişki içinde kendisine zaman zaman Binali Yıldırım‘ın “manevi kızı” olarak nitelendirildiğini, zaman zaman da Binali Yıldırım tarafından kızı gibi sevip saygı duyduğunu ifade edecek şekilde “prensesim” diye hitap edildiğini; hatta, kendisinin izinli ya da raporlu olduğu günlerde onun yerine toplantılara giden diğer muhabirlere samimi bir şekilde “nerede bizim kız?” diye sorular sorulduğunu duyuyordum. Çünkü ben de aynı kampanya döneminde AKP‘li adaylar yerine CHP‘li adaylar için çalışıyor, bu çalışma içinde değişik gazeteci arkadaşlardan yardım alıyor ya da alamıyor, karşımızdaki AKP adaylarının neler yaptıklarını yakından takip ederek açık ya da gizli bir şekilde onlara kimlerin yardımcı olduğunu öğreniyor, bu arada “ben profesyonelim” kisvesiyle iki tarafın adayları arasında gidip gelip ikili oynamak aklıma dahi gelmiyordu.

Hele ki Doğan Haber Ajansı, daha sonra 2018 yılında Demirören Şirketler Grubu sahibi Yıldırım Demirören‘in Ziraat Bankası‘ndan %4 faizle aldığı usulsüz 895 milyon dolar kredi ile el değiştirip Demirören Haber Ajansı‘na dönüştürüldüğünde ve onu izleyen dönemde bu kredinin büyük bir kısmının ödenmemesi nedeniyle Hürriyet‘in İzmir‘deki binası ve matbaası da dahil olmak üzere birçok taşınmazının haczedilmesi üzerine Doğan ve Demirören haber ajanslarında ve gazetelerinde çalışarak AKP iktidarına hizmet edenlerin daha sonra neler yaptıklarını dikkatle izlemeye başladım…

O anlamda, şimdi Darağaç bölgesine her gittiğimde kapısına kilit vurulmuş olan Hürriyet binası ile matbaasını görünce içim acır; ama, orada o dönemlerde yöneticilik yapan ya da çalışanlar şimdi benim gibi böyle bir duyguya sahip midir, işte onu bilemem…

Bir zamanların Amiral gemisi iken…

Daha sonraki yıllarda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin de ortak olduğu TARKEM A.Ş. isimli soylulaştırma şirketinin, 1 milyar $ toplayacağız iddiasıyla 2023 yılında kurup bugün itibariyle net varlık değeri ancak 87 milyon liraya ulaşan Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nu yönetmek için görevlendirdiği Rİ-PİE Portföy Yönetimi A.Ş. ortaklarının; özellikle de o tarihlerde ENS Project Development şirketinin yönetim kurulu başkanlığını yapan Mehmet Ali Ergin‘in başında bulunduğu bir ekibin, 2014 tarihli Binali Yıldırım ve İlknur Denizli‘nin seçim kampanyalarında kullanılan “İzmir için 1414 Proje“yi hazırladıkları (1), ardından TARKEM adına kentin tam ortasında büyük bir rant kaynağını yönetmeye başladıklarını öğrenince, 19 Haziran 2023 tarihli “Kültür mirasının yeni patronu: TARKEM“, 26 Haziran 2023 tarihli “Nitelikli yatırımcı kimdir?” ve 1 Temmuz 2024 tarihli “El parası ile gerdeğe girmek” başlıklı yazılarımla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Binali Yıldırım‘la bağlantılı ya da onun çevresindeki bir kısım basın ajansı, yöneticisi, gazeteci ve iş insanıyla nasıl bir ağın içine düşürülmek istendiğini ortaya koymaya çalışmıştım. (2, 3, 4)

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Binali Yıldırım ve ekibiyle Tunç Soyer dönemindeki durumu bu olmakla birlikte; Kemal Kılıçdaroğlu tarafından bir kez daha aday gösterilmeyeceğini adı gibi bilen ve o nedenle kendisini kurtaracak “son çare” olarak desteklediği Özgür Özel tarafından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak ödüllendirilen Cemil Tugay ise, mazbatasını aldıktan 14 gün sonra, -bu ismi kulağına kim söylemiştir bilinmez- Elif Demirci İşleğen‘in kendisinin basın danışmanı olduğunu duyurup belediye meclisinden gerekli onayı aldı. Böylelikle bir zamanlar Binali Yıldırım‘ın “manevi kızı” olarak görülen bir isim, belediyenin basınla ilişkilerinden sorumlu danışman koltuğuna oturarak belediyenin iletişim stratejilerini belirleyip uygulamaya başladı. Örneğin eskiden olduğu gibi yerel basına destek adıyla bazı yerel gazete ve gazetecilere aylık ödemeler yapmaya devam etti, İz Gazete gibi bazılarını listeden çıkarıp bazılarını ekledi ve hangi gazete, hangi gazeteci belediye hakkında neler yazıp çiziyor dikkatle izlemeye, kendince yanlış yapan 9 Eylül Gazetesi gibi gazeteleri ödemeleri keserek ya da yöneticilerini değiştirmeye zorlayarak cezalandırmaya başladı. Böylelikle arkasına aldığı belediye başkanını gücünü kullanarak yapmaması gereken şeyleri yapmaya başladı…

Ama asıl önemlisi Cemil Tugay‘ın 2025 yılının Haziran ve Temmuz aylarındaki sendika ve belediye işçileriyle savaşında, yüzlerce işçiyi işinden çıkarmasında ve grev kırıcılığı eylemlerinde sosyal medyada yeni mecralar yaratarak ya da kendisini destekleyenleri kollayarak; hatta belki de, “başkanım hepsini işten at“, “başkanım lokavt ilan et” ya da “biz belediyede doğuluları, Kürtleri istemiyoruz” diyen AKP‘li trollerin desteğini alarak, bu yanlış söylemlere karşı çıkmayarak belediye başkanından yana bir kamuoyu yaratmaya çalışıldı. Bunu fark edip dile getirmeye başlayan kurum ve şahıslara karşı da “tazminat davası açmamızı istemiyorsanız o yazıyı değiştirirsiniz” şeklinde tehditler savurarak hem sorumlu olduğu belediye başkanını canı bahasına korumaya, kollamaya, hem de onu zor durumda bırakacak işler yapmaya başladı…

Ama ne olduysa oldu, Cemil Tugay‘ın CHP‘nin kapatılması davasında delegelere para dağıtan isim olarak adının geçmesi, Ekrem İmamoğlu misyonunun temsilcisi olarak İzmir’e gönderilen Ramazan Tezcan‘ı önce genel sekreter yapıp ardından Ekrem İmamoğlu‘nun hapse girip “off” olmasından sonra bir kalemde harcayarak geri göndermeye çalışması ve diğer belediye başkanlarının başının soruşturmalarla derde girdiğini görmesi üzerine arenaya eski belediye başkanı Tunç Soyer‘le arkadaşlarını atarak; ayrıca, Ankara‘ya gidip maliye ve ulaştırma bakanı gibi AKP temsilcileriyle iyi ilişkiler geliştirmeye çalışmasında bu alışılmadık ilişkileri kurup yöneten birilerinin varlığından söz edilip durdu. İşçi grevleriyle sendikaları destekleyip işten atmalara karşı çıkan kurum, kuruluş ve şahıslar bu dönemde Binali Yıldırım‘ın bir zamanlar “embedded” basın danışmanlığını yapan Elif Demirci İşleğen ile Bilal Saygılı‘nın AKP il başkanlığı döneminde Netrom Reklam Ajansı olarak sosyal medya danışmanı olarak hizmet veren Engin Sarıkaya‘nın belediye başkanı üzerindeki etkisini sorgulayıp anlamaya çalıştılar ve temizlik harekatı sonucunda tertemiz hale gelen internet kayıtlarına rağmen elde edebildikleri bilgileri kamuoyu ile paylaşmaya başladılar. (5)

Bilal Saygılı ve Engin Sarıkaya

Böylelikle bu iki ismin, Cemil Tugay‘ın CHP‘nin ilke ve değerlerine aykırı sağ politikalardan yana bir dil ve üslup kullanmasını sağlayarak “Cemil Tugay AKP’ye geçecek” söylemlerinin altyapısını hazırladıkları düşünüldü. Bu durumda haliyle ben de Cemil Tugay‘ın CHP‘nin temel politikalarıyla emekten yana programına aykırı bu tutumun; örneğin çalışma masasının arkasında Abdülhamit‘in resmi bulunan birini alıp İZBETON genel müdürü yapmasının ya da İzdoğa şirketinin başına getirdiği bir demir çelik fabrikası CEO’sunun yerel basın tarafından niye bir bankacı olarak takdim edilip bir süre sonra niye görevden alındığını gibi olağanüstü girişimleri hangi düşünce ve bağlantılar nedeniyle yaptığını araştırıp anlamaya çalıştım. Çünkü İzmir‘deki birçok kişi, “ben profesyonelim, o nedenle herkesle çalışabilirim” diyerek ikili; hatta çok taraflı oynamayı seviyor, açıkçası bazı durumlarda kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlamamız güç oluyor. Başka bir anlatımla, İzmir‘de çok yaygın olan akrabalık, mahalle ve okul arkadaşlığı gibi kişisel yakınlıklar üzerinden kurulan gruplar, benim deyimimle cemaatler bu hoş görüp kabullenme durumunu kolaylaştırıyor, bir zamanlar solcu ya da devrimci olan biri sağ politikalarla savrulmuş olsa bile aynı pozisyonunu koruyabiliyor. Hele ki kendilerine ait sosyal medya sayfalarında Deniz Gezmiş‘ten, Berkin Elvan‘dan ya da Nazım Hikmet‘ten söz edip kendini o grubun üyesiymiş gibi gösteriyorsa…

Gelelim, bu yazının asıl konusu olan 12-16 Eylül 2025 günleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi Basın Danışmanı Elif Demirci İşleğen ile eşi İZTARIM Marketlerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Tamer İşleğen tarafından tehdit edildiğim ve dostlarımla yapılan telefon görüşmelerinde bana nasıl hakaret edildiği konusuna…

17 Eylül 2025 tarihinde İzmir Cumhuriyet Savcılığı‘na verdiğim şikayet dilekçesi ve eklerindeki delillerde de anlattığım şekilde;

12 Eylül 2025, cuma günü saat 13.37’de Facebook’ta yöneticisi olduğum “Kent Stratejileri Merkezi” isimli grupta, gazeteci Bahadır Özgür’ün 17 Kasım 2024 tarihli Duvar Gazetesi’nde yayınlanan ve benim yazdığım yazılardan da söz eden “Medyanın yeni patronları: Bismilliler, Bulls ve RE-PİE” başlıklı haberini ilgi göstererek İzmir’deki yerel yönetimlerle ilgili siyasi bir yorumda bulundum. Yaptığım yorum kelimesi kelimesine şu şekildeydi:

Bahadır Özgür yazmış; “Medyanın yeni patronları; Bismilliler” diye… Yazdıkları arasında Re-Pie diye bir şirket de var… Kim bu Rie-Pie derseniz, ben de size bir zamanlar yönetim kurulu başkanlığını Tunç Soyer‘in yaptığı TARKEM‘in 1 Milyar Dolar toplayacağız iddiasıyla kurduğu; ancak, daha sonra zor zar toplayabildiği 40-50 Milyon lira ile hezimetin yaşandığı Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Fonu‘nun emanet edildiği, bu fonu yöneten şahıslar, şirketler… Ha, bu arada söyleyeyim Rie-Pie adını taşıyan şirketin sahipleri de aynı zamanda 2014 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Binali Yıldırım‘ın projelerini hazırlayan ekip diye cevaplarım… Hem de o tarihlerde Binali Yıldırım‘ın basın danışmanı, bugün ise Cemil Tugay‘ın basın danışmanı olarak çalışan, Binali Yıldırım‘ın “prensesim” diye hitap ettiği Elif Demirci İşleğen‘le birlikte… Manzara ve oyunun oyuncuları bunlar! Nasıl yani, tespihin art arda dizilmiş taneleri sizin hoşunuza gitmedi mi? AKP ile CHP arasındaki akraba evlilikleri de işte böyle oluyor… Damat evi olan CHP işte böyle AKP‘nin prenseslerini bile transfer edip onların yol ve yöntemlerini uygulamaya devam ediyor… O yüzden de başı dertten kurtulmuyor… Aslı varken sahtesi, kopyası ne işe yarar ki?” (6, 7)

Bu yorumdaki temel amacım, değişik tarihlerde farklı yerlerde çalışmış olan gazetecilerle şirket sahiplerinin; özellikle de daha önce Doğan Haber Ajansı (DHA)’nda çalıştığını bildiğim gazeteci Elif Demirci İşleğen’in, 2014 yılında AKP’li İzmir büyükşehir belediye başkan adayı Binali Yıldırım’ın yanında, adeta Binali Yıldırım’ın “manevi kızı” gibi kabul görüp çalışırken ve kendisine Binali Yıldırım tarafından kişisel değerini ifade etmek için “prensesim” diye hitap edilirken; bugün siyasi anlamda bunun tam da tersini oluşturacak şekilde CHP’li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın yanında, “basın danışmanı” olarak çalıştığına dikkat çekip belediye başkanının CHP’nin temel değerleriyle ilkelerine aykırı uygulamalarında etkili olduğuna inanmamdı. Böylelikle son günlerde siyasi nedenlerle partilerini değiştiren belediye başkanlarıyla belediye görevlilerine dair haberlerin yaygınlık ve yoğunluk kazandığı bir ortamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkanı cephesinde olabilecek muhtemel gelişmelere dikkat çekmeye çalışmıştım.

Bu yorum üzerine aynı günün akşam saatlerinde önce İzmir Büyükşehir Belediyesi Basın Danışmanı Elif İşleğen tarafından WhatsApp, daha sonra şahsi telefon numaram üzerinden defalarca ve ısrarlı bir şekilde aranmama rağmen, ilk aramanın WhatsApp üzerinden yapılması ve bu sayede ısrarlı bir şekilde arayan kişinin Elif Demirci İşleğen olduğunu bilgisayar ekranında gözüken fotoğraf ve kimlik bilgileri sayesinde öğrenmem üzerine hiçbir arayışa cevap vermedim. Ardından Elif Demirci İşleğen’in eşi Tamer İşleğen tarafından yine aynı şekilde defalarca ve ısrarlı bir şekilde aranarak rahatsız edildim.

Bir yandan beni telefonla ısrarla ararken bir yandan olayda hiçbir payı olmayan gazeteci dostlarımın aranıp tehdit edilmesi…

İlk başta bu aramaları önemsemeyip kendilerini engelleyip arama kayıtlarını silmekle birlikte dostlarım gazeteci Süleyman Gençel’in ve gazeteci Serdar Öztürk’ün de aynı şekilde arandığını, Süleyman Gençel’in telefonları açmayışı üzerine gönderilen telefon mesajlarıyla açması konusunda sertçe uyarıldığını; hatta, “sen de hesap vereceksin”, “hakaret ederken iyi” şeklinde tehdit edildiğini (8), telefonu açan gazeteci Serdar Öztürk’ün ise İzmir Büyükşehir Belediyesi Basın Danışmanı Elif Demirci İşleğen tarafından, kendisi için “Binali Yıldırım’ın basın danışmanı olarak çalıştığı” bilgisi ile kendisine “prensesim” şeklinde hitap edilmesini bir hakaret olarak kabul etmesi nedeniyle azarlandığını ve benimle ilgili çeşitli hakaretlerin edildiğini, Serdar Öztürk’ün ise bu durum üzerine Elif Demirci İşleğen’in konuşmasını telefonun ahizesini açarak çevresindeki 5-6 arkadaşına tanık olarak dinlettiğini öğrenince, WhatsApp’da hesabındaki engellemeleri, benimle konuşamasalar bile mesaj olarak ne yazacaklarını görmek amacıyla kaldırdım.

Nitekim bu merakım bir süre sonra Tamer İşleğen’in WhatsApp’taki hesabı üzerinden gelen “1809 14” şeklindeki mesajla karşılık buldu. Bana bu şekilde gönderilen iki ayrı rakamdan ilki (1809), benim bir süre önce taşınarak terk ettiğim eski evimin bulunduğu Karşıyaka, Bostanlı’daki sokağın numarasını, ikinci rakam olan (14) ise oturduğum apartmanın numarasına işaret ediyordu. Böylelikle İzmir Büyükşehir Belediyesi Basın Danışmanı Elif Demirci İşleğen’in eşi ve İZTARIM Marketlerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Tamer İşleğen çoğu kez mafya üyelerinin kullandığına tanık olduğumuz bir yöntemle benim adresimden haberdar olduklarını, o nedenle adresime gelerek benimle hesaplaşabileceklerini; hatta darp edip öldürebileceğini dolaylı bir yoldan anlatarak beni tehdit ediyordu. Ama neyse ki, o numaralar benim eski adresime aitti.

Adres bilgileri eski olmakla birlikte bu bilgilerin Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK)‘na aykırı olarak bir çırpıda nereden ve nasıl temin edildiği de ayrı bir muammaydı… Bu durumda insanın aklına benim İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne verdiğim dilekçelerdeki adres bilgilerinin kullanılmış olabileceği; böylelikle, tehdit etmenin dışında ayrıca bana ait kişisel adres bilgisinin tehdit, göz korkutma ya da tedirgin etme amacıyla kullanılması suretiyle ayrı bir suçun işlendiği görülmekteydi.

12 Eylül 2025, cuma günü Tamer İşleğen’e ait olduğunu bildiğim telefondan ve WhatsApp üzerinden yapılan aramalar, ekteki imaj kayıtlarından da anlaşılacağı üzere 12 Eylül 2025, cuma günü 3 kez (saat 20.39, 20.40, 20.41), 14 Eylül 2025, pazar günü, 1 kez (saat 22.15), 16 Eylül 2025, salı günü 1 kez (saat 13.42) olmak üzere ısrarlı bir şekilde devam etmiştir.

Yaşadığınız evin sokağı ve numarası belirtilmek suretiyle tehdit edilmek…

Böylesi bir durumda, hakaret olarak algıladıkları; ancak, mevcut yasalar uyarınca hakaret değil, övgü yerine geçen “prensesim” sıfatının yer aldığı yaptığım paylaşımı erişim sağlayıcılara ya da Facebook otoritelerine şikayet ederek kaldırılmasını sağlamak ya da 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve bu kanunla ilgili yönetmelik ya da Türk Ceza Kanunu‘nun 106. maddesi uyarınca cumhuriyet savcılıklarına başvurarak şikayette bulunmaları ve yaptığım paylaşımı yayından kaldırmaları; ayrıca, hakkımda cezai işlemin yapılmasını talep etmeleri mümkün iken hukuki yollara başvurmaksızın iki ayrı suç konusunu oluşturan hukuk ve yasa dışı yöntemlerle telefonumu beş ayrı telefondan defalarca arayarak beni rahatsız eden Elif Demirci İşleğen ve eşi Tamer İşleğen’in çağrıların hiçbirine cevap vermediğim için arkalarına aldıkları İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ndeki makam güçlerini kullanarak ve yaptıkları hakaretlerde dile getirdikleri kişisel intikam duygusuyla canıma ya da malıma zarar vereceklerini ima eden bir üslupla tehdit edip korkutmayı ya da tedirgin etmeyi tercih etmişler, böylelikle adına çalıştıkları İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın saygınlığına zarar vermişlerdir.

Bu ise, yasama, yürütme ve yargının yanında dördüncü kuvvet olarak tanımlanıp düşünce ve ifade özgürlüğünün asıl sahibi olan basının, onun öznesi olan gazetecilerin arkalarına iktidarın ya da muhalefetin gücünü aldıklarında nasıl zehirlendiklerini, bu gücün verdiği cahil cesaretiyle basın ahlak esaslarının dışında çıktıklarında toplum ve birey açısından nasıl bir tehlike oluşturduklarını somut bir şekilde göstermektedir.

Benim can ve mal güvenliğim ile genel anlamda düşünce ve ifade özgürlüğü açısından böylesine önemli ve vahim bir konuyu, hukukun çizdiği yolda ve olması gerektiği şekilde hukuk mercilerine taşıyarak çözme kararlılığım; sanırım hem suç işlemeye meyilli insanlara, hem de bu tür insanları istihdam eden belediye başkanlarına örnek olup akıllarını başlarına almalarına vesile olur…

Basının ve kamuoyunun bilgilenmesi ve her kim olursa olsun yurttaşların Anayasa ile güvence altına alınmış kişisel güvenlik, düşünce ve ifade özgürlüğüne saygı duyulması, hiç kimsenin bir başkası tarafından tehdit edilmemesi, kişisel verilerin tehditlerde ve suç konusu olacak eylemlerde kullanılmaması dileğiyle…

Daha doğrusu, herkes için “Hak, Hukuk, Adalet” ve adaletin yerini bulması talebiyle…

Not: Görsellerdeki telefon numaraları, kişisel verilerin korunması amacıyla silinmiştir.

(1) “İşte Yıldırım’ın seçim stratejisi”, Egepostası Gazetesi, https://www.egepostasi.com/haber/Iste-Yildirim-in-secim-stratejisi/80391

(2) Ali Rıza Avcan, “İzmir kültür mirasının yeni patronu: TARKEM“, Kent Stratejileri Merkezi, 19.06.2023, https://kentstratejileri.com/2023/06/19/izmir-kultur-mirasinin-yeni-patronu-tarkem/

(3) Ali Rıza Avcan, “El parası ile gerdeğe girmek, Kent Stratejileri Merkezi, 01.07.2024, https://kentstratejileri.com/2024/07/01/el-parasi-ile-gerdege-girmek/

(4) Ali Rıza Avcan, “Nitelikli yatırımcı kimdir?“, Kent Stratejileri Merkezi, 26.06.2023, https://kentstratejileri.com/2023/06/26/nitelikli-yatirimci-kimdir/

(5) “Cemil Tugay’a grev kırıcılığı tepkisi büyüyor, Agora Gündem Gazetesi, https://agoragundem.com/cemil-tugaya-grev-kiriciligi-tepkisi-buyuyor/

(6) https://www.facebook.com/groups/kentstratejilerimerkezi/posts/3759546947685291

(7) Bahadır Özgür, “Medyanın yeni patronları: Bismillileri Bulls, Re-Pie“, Duvar Gazetesi, 12 Kasım 2024, https://www.gazeteduvar.com.tr/medyanin-yeni-patronlari-bismilliler-bulls-re-pie-makale-1734425

9 Eylül 2024’de sizleri bekleyen 30 zor görev…

Ali Rıza Avcan

Bugün; yani 9 Eylül 2024, İzmir‘in emperyalist güçlerin işgalinden kurtuluşunun 102nci, aynı zamanda bu önemli tarihi dikkate alarak 9 Eylül 2016 tarihinde oluşturduğum Kent Stratejileri Merkezi isimli bloğun 8nci yıldönümü… Sekiz yıldır birçok değerli ismin toplam 972 yazısının paylaşıldığı İzmir odaklı düşünce paylaşım platformunun 8 yaşını kutladığı önemli bir gün…

İşte o nedenle, İzmir‘in işgalden kurtulduğu 9 Eylül 1922’nin 102nci ve Kent Stratejileri Merkezi‘nin oluşturulduğu 9 Eylül 2016’nın 8nci yılı kutlu olsun!

Bu güzel kentte yaşayanların bundan böyle sağlıklı ve güvenli bir çevre, huzur, mutluluk ve keyif içinde güzel günler görmesi, yaşam kalitesinin artarak herkesin oluşacak bolluktan eşit pay alacağı barış, demokrasi ve özgürlüğün kenti olması uğruna kutlu olsun!

İşte öylesine önemli bir yıldönümünde okuduğunuz bu 973ncü yazıda, başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm İzmir belediyelerinin gündeminde yer alması ve o nedenle bir an önce harekete geçilmesi gereken konu, sorun ve talepleri tek tek sıralayarak kentin yeni yöneticilerine ufak bir hatırlatma yapmak, sizin asıl işiniz bunlar diyerek işin başına geçmelerini istiyorum… Çünkü işin eğlenceli yanını oluşturan gezip tozmalarla kabul günlerinin, kameraya bakıp gülümse zamanlarının bittiğini, halkın sizlerden beklediği işleri yapma zamanının geldiğine inanıyorum… Aynen ağustos böceğinin acıklı hikayesinden çıkardığımız derslerin bize öğrettiği gibi…

Tabii ki, son seçimlerden bu yana geçen 5 ay 8 gün içinde yeni belediye başkanlarının gündemini oluşturan binlerce atama kararına imza atma, onu oradan alıp buraya koyma ya da binlerce kişiyi makamda kabul edip ya da onları ziyaret ederek fotoğraf vermek, sokak sokak dolaşıp sorumlu olduğu kenti yeni yeni öğrenmeye çalışmak gibi boşu boşuna yapılan nafile işler dışında kalan önemli, öncelikli işleri hatırlatmak istiyorum…

İşte o nedenle, benim aklıma bir çırpıda gelen 30 temel sorunu listeleyerek ve yanlarına bir iki sözcükten oluşan açıklama notlarını yazarak hem kamu hizmetindeki süreklilik anlayışı çerçevesinde aynı siyasi partiden gelen eski ve yeni yerel yöneticilere hem de bu kentte yaşayan bizlere ufak hatırlatmalar yapmak, “hadi artık, en kısa sürede toplumcu belediyecilik anlayışı çerçevesinde ve halkın yararına olacak bir şekilde bu sorunları çözün, ihtiyaç ve talepleri karşılayın! Çünkü sizin varlık nedeniniz bu!” demek istiyorum…

Aklıma gelen 30 temel sorun, talep ve beklentiyi; yani 30 adet temel görevi şu şekilde sıralayabilirim:

1 – Cümle alemin görüp koklamak zorunda kaldığı Körfez kirliliği

2014-2019 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma Bakanlığı TCDD Genel Müdürlüğü arasındaki işbirliği çerçevesinde geliştirilip körfez akıntısıyla su kalitesini % 40 oranında iyileştirmeyi hedefleyen “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“nin, “Körfez’i zaten dereler temizliyor” gerekçesiyle 2019-2024 döneminde ve halen uygulamaya konulmaması; ayrıca, Körfez‘e gelen sanayi atıklarıyla evsel atıkların denetlenmemesi, hatta belediyeye ait yağmur suyu atıklarının kanalizasyona karışması nedeniyle, körfezin kirlenip tüm canlılar için tehlikeli hale gelmesi ve kokmaya başlaması…

2 – Gediz Nehri’ndeki kirliliğin önlenememesi ve 2019’da yapılan UNESCO başvurusunun sonuçsuz kalması

İzmir Körfezi‘ne dökülen Gediz Nehri‘ndeki kirliliğin merkezi yönetimle yerel yönetimlerin işbirliği çerçevesinde önlenmemesi ve Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO Dünya Mirası Listesi‘ne girmesi için 2019 yılında yapılan başvurunun sahipsiz bırakılması…

3 – Başta TARKEM olmak üzere, kentteki bazı bölgelerin kamu kaynaklarının kullanımıyla soylulaştırmayı amaçlayan projelerin uygulanması

Bir soylulaştırma şirketi olan TARKEM ya da bizzat belediyeler tarafından hayata geçirilen büyük projeler eliyle kentteki bazı kamusal alan ve mülklerin İzmirlilerin; özellikle de yoksul, dar gelirli halkın kullanımına kapatılması…

4 – TARKEM eliyle bir rant ve yatırım aracına dönüştürülen UNESCO uygulamaları

Türkiye‘de ilk kez bir UNESCO alan yönetimi uygulamasının, Kültür ve Turizm Bakanlığı marifetiyle TARKEM isimli bir inşaat ve yatırım şirketine verilmesi nedeniyle, UNESCO sürecindeki çalışmaların gayrimenkul yatırımı adıyla ticari faaliyete dönüşmüş olması…

5 – Yerel yönetimlerin orman yangınları karşısındaki çaresizliği

Belediyeler ya da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı eliyle ormanın kıyısında ya da içinde yaratılan yeni yerleşimler nedeniyle ortaya çıkan yangınlar karşısında, hem merkezi yönetimin hem de yerel yönetimlerin sergilediği çaresizlik hali… “Dirençli kent” kavramının herkesin ağzında sakıza dönüştüğü ve bu uğurda çöpe atılacak düzeyde etkisiz planların yapıldığı orman yangınları sonrasında, itfaiye dairesi başkanının görevden alınması olayında gördüğümüz gibi…

6 – Kentin tarihi merkezindeki olası yangınlar konusunda sergilenen çaresizlik

Son zamanlarda Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale gibi çok sayıda tarihi, arkeolojik ve kültürel değeri barındıran hassas bölgelerde birden fazla yangın çıkmış olmasına karşın bugüne kadar bu bölgelerdeki sorunu temelden çözecek önlemlerin alınmamış olması…

7 – İzmir kültürel miras envanterinin henüz hazırlanmamış olması

İzmir, bir liman kenti olarak UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne girmiş olmakla birlikte; kentteki somut ve somut olmayan kültürel miras için henüz ciddi bir envanterin hazırlanmamış olması; ayrıca, bugüne kadar İzmir‘e dair tüm yayın, belge ve görselleri kapsayan uluslararası ölçekte çağdaş bir arşivle saygıyla andığım Çelik Gülersoy‘un kurduğu İstanbul Kitaplığı‘na benzer bir İzmir Kitaplığı‘nın oluşturulmaması…

8 – İnciraltı yağması ve Balçova Arsa Mağdurları

Yıllardır, merkezi yönetimle yerel yönetim ve hatta buna TMMOB yönetimi ile kendilerine “Balçova Arsa Mağdurları” adını veren grup arasında yaşanan tartışmalara ve karşılıklı açılan davalara neden olan İnciraltı yağmasının henüz çözümlenmemiş olması…

9 – Her geçen gün bozulup çöken bir park: Kültürpark

Cumhuriyet’in Hafıza Mekânı”” ve “Halk Okulu” olarak nitelediğimiz Kültürpark‘ın, bir kent parkı olmaktan çıkıp ranta ve ticarete kurban edildiği sürecin sonunda belediye tarafından işgal edilmesi, Kültürpark Koruma Amaçlı İmar Planı‘nın henüz kabul edilip uygulamaya konulmaması ve Kültürpark‘ın geleceğine dair soruların henüz cevaplanmamış olması…

10 – 2012 yılından bu yana yapılan onca yardıma rağmen tarımın can çekişiyor olması

İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanları Aziz Kocaoğlu ile Tunç Soyer‘in döneminde “İzmir’de tarım alanında devrim niteliğinde adımlar attık” söylemiyle küçük çiftçi ve üreticinin endüstriyel tarıma teslim edildiği, İzmir‘le ilgili tarım planlamasının bile TÜSİAD‘tan beklendiği tarihlerden Küçük Menderes Ovası‘nda kuraklığın yaşandığı ve çiftçinin üretim yapmaktan vazgeçtiği bugünlere geldiğimizde, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yıllardır yaptığı tarımsal yardımların neye yaradığının bilinmediği, tarımsal üretimde bırakın devrim yapmayı; iddia edilenin aksine ,üretim ve verimliliğin artmadığı, refahın gelişip yaygınlaşmadığı günleri yaşıyoruz ve bu devrim söyleminden ne zaman vazgeçeceklerini merakla bekliyoruz..

11 – Çeşme Yarımadası yağması

Çeşme Yarımadası‘nın CHP‘li belediye başkanlarının suç ortaklığıyla birlikte AKP iktidarı tarafından ranta açılması, bunun için sergiledikleri “sahte muhalefet” de dahil olmak üzere, yağmayı kolaylaştıran her şeyin yapılmasını mümkün kılan samimiyetsiz politikaların izlenmesi…

12 – Her geçen gün artan derin yoksulluk ve işsizlik

Belediye yöneticilerinin, kendi eş, dost, akraba ve yakınlarına adeta ulufe dağıtırcasına mevki ve makam verdiği böylesine bir yağma sürecinde, kentte yaşanan ve her geçen gün derinleşip yaygınlaşan yoksulluk ve işsizlik adına kılların bile kıpırdatılmaması… Üstüne üstlük belediye binalarının, istihdama çözüm olacağız söylemiyle şirket temsilcilerinin işçi adaylarıyla görüştüğü mekânlara dönüştürülmesi, açılış kurdelelerinin sermaye derneklerinin başkanı “gökdelenci mimarlarla” birlikte kesilmesinde olduğu gibi…

13 – HÜDA-PAR gibi gerici siyasi partilerle tarikat ve cemaatlerin görülmek istenmeyen yükselişi

Kentin her yerinde HÜDA-PAR gibi gerici partilerle tarikat ve cemaatler, yoksul ve dar gelirli insanlarla çocuk ve gençlere yönelik çalışmalar yaparken ve bu çalışmalar her geçen gün gelişip yaygınlaşırken yeni kent yöneticilerinin sanki böyle şeyler olmuyormuş gibi davranması ya da bu tür konuları bir mücadele alanı görmemesi… Üstüne üstlük eski belediye başkanı Tunç Soyer döneminde imzalanan protokoller çerçevesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, eski adı “Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği” olup; dernekle ilgili “dinci dernek” algısını gidermek amacıyla “İzmir Tarihi Basmane Hatuniye Yardım Derneği” adını alan gerici dernekle birlikte, belediye sanki bu işi tek başına yapamazmış gibi Basmane, Hatuniye Meydanı‘ndaki belediyeye ait binada yemek yardımı yapması ve bu işbirliğin halen devam ediyor olması…

14 – Hizmet binası olmayan İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri

30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi sonrasında verilen yanlış kararlar nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin yıkılan hizmet binalarının henüz yapılamaması nedeniyle yaşanan sıkıntılar…

15 – Belediyelerin ve şirketlerinin açıklanmayan büyük miktardaki borçları

Aynı siyasi partiden devralınmış olmasına karşın açıklanmaya cesaret edilemeyen ya da açıklamaya kalkıldıktan sonra geri adım atılıp susulan büyük miktardaki belediye borçlarının; özellikle işçilerin sigorta primleriyle ilgili borçların bir an önce ödenerek kamu kaynaklarının doğru, etkili ve verimli kullanılması, bütçe disiplini içinde israf niteliğindeki harcamalardan kaçınılması…

16 – Belediye şirketlerinin suç mekânı haline gelmesi ve yakın zamanda yaşanan İZBETON yolsuzluğu

İyi yönetilmeyen ve denetlenmeyen belediye şirketlerinin İZBETON örneğinde olduğu gibi, işin içine sermaye derneklerinin, bu iş için özellikle kurulmuş kooperatiflerin ve taşeronların karıştırıldığı ihale ve yapım yolsuzlukları nedeniyle, bu şirketlerin yapacakları konutları satın almak isteyen İzmirlileri istismar eden uygulamalar yapılmış olması…

17 – Belediye şirketi koltuklarının bir ganimet nesnesine dönüşmesi

Başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere 30 ilçe belediyesine ait şirketlerdeki yönetim kurulu üyeliklerinin eş, dost, akraba, partili liyakatsiz kişilere dağıtılıyor olması…

18 – Gültepe, Uzundere ve Ege mahallesi gibi yerlerde yaşanan kentsel dönüşüm başarısızlıkları

Yıllardır bir türlü başlamayan ya da büyük yandaş inşaat şirketleriyle birlikte başlatılıp da bitirilemeyen kentsel dönüşüm projelerindeki başarısızlıkların başarıya dönüştürülmesi…

19 – Kendi kendisine yıkılması beklenen Kardıçalı Han

Yakın zaman önce beş yıllık imar programı kapsamında satın alınmasına karar verilerek sorun çözüldü algısı yaratılan Kardıçalı Han‘ın kendi haline bırakılmış hali…

20 – Kentin kalbine saplanan bir hançer: Hilton İzmir Oteli

İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanları Ceyhan Demir ile Burhan Özfatura‘nın İzmir‘in başına musallat etmekle birlikte onları izleyen Ahmet Piriştina, Aziz Kocaoğlu ve Tunç Soyer döneminde, belediyenin verdiği 6.605,75 m2’lik arsa karşılığında % 23,5 oranıyla ortak olduğu Hilton İzmir Oteli‘nin aradan geçen 32 yıl içinde gelir getirir bir yatırıma dönüşmemesi yanında otel binasının 16 Ekim 2020 tarihinden bu yana kapalı olması…

21 – Konak Pier’in terk edilmiş içler acısı hali

İzmir‘in en değerli kültürel miraslarından biri Konak Pier‘in son yıllarda içine düştüğü içler acısı terk edilmişlik haline belediyeler dahil hiçbir kurum ve kuruluşun çare olmaması…

22 – Yakın zamanda doldurulup yok edilmiş olmakla birlikte uğursuzluk getiren lanetini devamlı hatırlatan bir mekân

Bugünlerde artık doldurulmuş olması nedeniyle “çukur” diyemediğimiz Konak İlçesi, İsmetkaptan mahallesi 1039 ada, 8 parseldeki 20.866,10 m2’lik alanda, 1922 Büyük İzmir Yangını öncesinde 1879 yılı yapımı Surp Krikor Lukasoroviç Erkek Hastanesi‘nin bulunduğu ve bu hastane yıkılıp yok edildikten sonra yaşadığı onca macera sonucunda şimdiye kadar kimselere yâr olmadığı dikkate alındığında; adeta, bu uğursuzluğun o eski hastane ile hastaların lanetinden geliyormuş gibi ortaya çıkan “makus talihi” hep birlikte yok edelim düşüncesiyle, o alanın Kültürpark‘ın mevcut alanına dahil edilerek kent merkezindeki yeşil alanlarının arttırılması sağlanması…

23 – Yapımından vazgeçilmekle birlikte ne yapılacağı bilinmeyen Mavişehir Opera Binası

İhalesi başlı başına bir yolsuzluk eseri olan Mavişehir Opera Binası inşaatına 2009 yılında başlanmış olmakla birlikte; aradan geçen 15 yıldır bitirilemeyişi ve finasmanı konusunda büyük zorluklar yaşanması nedeniyle bu inşaatın bundan böyle neye dönüştürüleceği konusunda yaşanan çaresizlik hali…

24 – Süresi içinde bitirilmeyen ya da yanlış yapılan restorasyonlar

Kentin önemli kültürel değerleri olan Peterson Köşkü, Tevfik Paşa Konağı, Bıçakçı Han ve Yıldız Sineması gibi eserlerindeki restorasyonların halen bitirilmemiş ya da henüz başlanmamış olması veya Ege Çağdaş Eğitim Vakfı/EÇEV ile yapılan protokol çerçevesinde yapımı İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce üstlenilen Carfi Konağı‘nın hizmete alınmayışında ya da restorasyonu sırasında doğalgaz bağlandığı için hamam olarak çalıştırılamayan Namazgâh Hamamı‘nda olduğu gibi…

25 – Bir türlü onarılamayan İZBAN ve İzmir Metro yürüyen merdivenleri ve sürekli hale gelen gecikmeler

31 Mart 2024 seçimleri sonrasında kent gündeminin ilk sırasında yer alan İZBAN ve İzmir Metro seferlerindeki gecikmelerle istasyonlardaki yürüyen merdivenlerin bir türlü zamanında onarılamayışı…

26 – Kentin her yerinde yükselen gökdelenler

İnciraltı’nda, Turan’da, Yeşildere’de yapılan, kentin merkezi Pasaport ve Basmane’de yapılmak istenen gökdelenler…

27 – Toplumcu ya da sosyal belediyecilik adına yapılanlar

Seçim öncesinde toplumcu belediyecilik toplantılarında gözüken ya da konuşan belediye başkanlarının kentin sermaye çevreleriyle ve kendi belediye şirketleri eliyle anti-kapitalist mücadeleden uzak uygulamaları…

28 – CHP Genel Merkezi’nden yönetilen belediyeler: “Parti belediyeciliği”

Tüm belediye hizmetlerinde, CHP Genel Merkezi‘yle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘na bağlı teslimiyetçi uygulamalardan vazgeçilmesi…

29 – Kanalizasyonla yağmur suyu sisteminin birbirinden ayrılmaması ve hesapsız deniz dolguları nedeniyle yaşanan deniz suyu kabarması

Kentteki kanalizasyon sistemi ile yağmur suyu atık sisteminin birbirinden ayrılmamış olması ve sahilde hesapsız kitapsız yapılan deniz dolguları nedeniyle Alsancak ve Mavişehir bölgelerinde ortaya çıkan denizsuyu baskınlarının bilimsel ve kalıcı çözümlerle giderilmesi…

30 – Atıksu arıtma sisteminin yetersizliği

2000 yılında hizmete giren ve İzmir Körfezi‘nin kirlenmesinde payı olan Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi‘nin günde 605.000 m³’lük mevcut kapasitesinin, aradan geçen 24 yılı ve artan nüfusu; ayrıca işin uzmanları tarafından bu tesise 4. faz olarak yapılmakta olup kapasiteyi 820.000 m³’e çıkaracak ek tesisin de yetersiz olduğuna dair uyarıları dikkate alınarak, kapasitenin kentin uzun vadedeki atıksu üretimindeki olası artışları dikkate alarak arttırılması ve kullanılan teknolojinin yenilenmesi gerekliliği…

Otuz ayrı maddeden oluşan bu uyarı ya da hatırlatmaların dikkate alınıp en kısa sürede halkın yararına uygulamaya geçirilmesi dileğiyle…

İzmir’in unutulan sanatçıları 34 – Vedat Kokona

Ali Rıza Avcan

35 ayrı bölümden oluşan ve önümüzdeki hafta bitecek yazı dizimizin sondan bir önceki 34. bölümünde, 1913 yılında İzmir‘de doğup 7 yaşındayken ailesi ile birlikte Arnavutluk‘a giden Arnavut asıllı bir sözlük yazarı, çevirmen, öğretmen, yazar ve şairi hatırlatıp anmak istiyorum: Vedat Kokona.

Vedat Kokona (1913-1998)

Vedat Kokona, 7 Ağustos 1913’te İzmir, Karşıyaka‘da, Arnavutluk‘un Gjirokastra [Ergir, Ergirikasrı, Eǧrikasr, Ergirokastri, Argirikasrı, Arnavutça: Gjirokastër; Yunanca: Αργυρόκαστρο, (gümüş kale)] kentinden göç edip İzmir‘e yerleşen entelektüel bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Avukat olan babası Elmaz, İzmir‘in tanınmış bir avukatı olmakla birlikte; 1912 ve 1913 tarihli “Annuaire Oriental” isimli Fransızca rehberin İzmir bölümünde Elmaz isimli bir avukata rastlanmamaktadır.

Bugünkü Korca, Arnavutluk.

İzmir‘in işgal altında olduğu 1920 yılında annesi, babası ve ağabeyi Nedim ile birlikte yeniden Arnavutluk‘a taşınması nedeniyle ilkokulu Tiran‘da okudu. 1935’te güney-doğu Arnavutluk‘ta Yunan sınırına yakın bölgesinde yer alan Görice (Kör(i)çe, Arnavutça: Korçë, Osmanlıca: Hemhudut)’deki Korca Fransız Lisesi‘ni bitirdi Kokona, bu okuldaki eğitimi sırasında bir edebiyat yarışmasında ödül kazanmış ve bu yarışmanın ödülü olarak, hayalini kurduğu Kodak marka fotoğraf makinesi ile Lamartine‘nin şiir kitabını kazanmıştır. Lise son sınıfta kazandığı bu ödül sonrasında İtalya, Almanya, İsveç ve Danimarka‘ya giderek bu gezide gördüklerini, Arnavut dilinde yayınlanan bu türden ilk kitaplardan biri olan  “Nga Tirana në Stokholm: përshtypje dhe kujtime (Tiran’dan Stockholm’e: izlenimler ve anılar) isimli kitapta anlatır.

Vedat Kokona‘nın bu okuldaki arkadaşlarından biri de, Gjirokastra‘daki Fransız Lisesi‘nin kapatılması nedeniyle Korca Fransız Lisesi‘ne gelip daha sonraki yıllarda Arnavutluk‘un lideri olacak olan kuzeni Enver Hoca‘dır.

Üst sıra Vedat Kokona (1913-1998), alt sıra Enver Hoca (1908-1985) gençlik ve yetişkinlik fotoğrafları.

Kokona‘nın edebiyat alanındaki yolculuğu 16 yaşında, 1920’li ve 1930’lu yılların “Iliria“, “Ora“, “Vatra“, “Diana“, “Minerva” ve “Përpjekja shqiptare” (Arnavut Mücadelesi) gibi gazete ve dergilerinde yayınlanmasıyla başlamıştır. İlk şiiri “Elfet” (Elfler) 1929 yılında “Ora” gazetesinde, “Lutja e fundit” (Son dua) adlı romanı 1933 yılında “Vatra“da yayımlandı ve ona ilk edebiyat ödülünü kazandırdı.

Sanatçı, Korca Fransız Lisesi‘ndeki eğitiminden sonra Paris‘te hukuk alanında yüksek öğrenim gördü. 1939’da bitirdiği hukuk eğitiminin ardından Hukuk Mahkemesi‘ne atanmakla birlikte bu görevi yapmayıp önce Korca Lisesi‘nde Fransızca öğretmeni olarak, daha sonra da Tiran Spor Salonu‘nda çalışmaya başladı.

Faşist işgal sırasında siyasi baskılar nedeniyle 1942 yılında istifa ederek ilk mesleği olan avukatlık yapmaya başladı. Şubat 1944’te Mitrush Kuteli (1907-1967), Nexhat Hakiu (1917-1978) ve Sterjo Spassen (1914-1989) ile birlikte, daha sonra faşist olarak damgalanacak olan kısa ömürlü ancak iki haftada bir yayınlanan etkili Revista letrare (Edebiyat İncelemesi) isimli edebiyat dergisini kurdu ve yayın kuruluna başkanlık etti.

Vedat Kokona (1913-1998)

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, şimdiki adı Kemal Stafa Lisesi olan Tiran Lisesi‘ne geri döndü. 1949’da devlet yayınevi Naim Frasheri‘de editör ve çevirmen olarak çalışmaya başladı ve emekliliğine kadar öğretmenlik yaptığı Tiran Üniversitesi‘nde Fransızca profesörü olarak görev yaptı.

Vedat Kokona uzun yıllar Fransızca-Arnavutça, Arnavutça-Fransızca ve İngilizce-Arnavutça sözlükler üzerinde çalıştı. İlk sözlüğü 1932’de yayımlandı. Son sözlüğü ise 40 bin kelimeden oluşan büyük bir eserdi. Ayrıca dünya şiirinden 15.000’e yakın şiiri Arnavutçaya çevirerek Arnavut edebiyatına önemli katkılarda bulunmuştur.

Vedat Kokona öğrencileriyle birlikte.

1939 yılında iki ciltlik “Dritë dë hije(Işık ve gölge) isimli şiir kitabını yayınladı. Bu kitap on dokuz adet aşk şiirinden oluşuyordu. 1943’de “Shtatë prilli: vjershayi” (Yedi Nisan: Tekerlemeler) 1940’da ise “Yje te kuputur(Kırık yıldız) isimli kitabını yayınlar. Kokona’nın sonraki eserleri ise 1961 tarihli iki bölümden oluşan “Me valët e jetës(Hayatın dalgalarıyla) romanı ve 1965 tarihli Hijet e natës (Gecenin gölgeleri)dir.

Vedat Kokona’nın başlıca kitapları.
Bir arkadaşımın mektubu“, Vedat Kokona, Reflekse gazetesi.

İlk çeviri çalışmaları, 30’lu yıllarda genel yayın yönetmeni Ernest Koliqi (1901-1975) ile birlikte Arnavutçaya kazandırdığı Victor Hugo (1802-1885) eserlerinin Illyra gazetesinde yayınlamasıyla başlamıştır.

Vedat Kokona (1913-1998)

Vedat Kokona, Pierre Corneille, Voltaire, La Fontaine, Jean-Baptiste Racine, William Shakespeare, Honoré de Balzac, Lev Tolstoy, Ivan Turgenyev, Maksim Gorki, John Gollsworth, Charles Dickens, Alexander Beck, Rabindranath Tagore ve Ernest Hemingway gibi sanatçılar tarafından yazılmış dünya edebiyatının birçok klasiğini, dünya şiirinden de 15 bine yakın şiiri Arnavutçaya kazandırmıştır. Kendisi Fransızca, İtalyanca, İngilizce ve Rusça’nın önde gelen çevirmenlerinden biriydi. Ayrıca genel sekreterliğini Enver Hoca‘nın yaptığı Arnavutluk Emek Partisi‘nin birinci kongresinden yedinci kongresine kadar tüm resmi belgeleriyle gençlik, meslek ve kadın sendikası raporlarını tercüme etmiştir.

Vedat Kokona ayrıca 1986 tarihli “Hijet e nates” isimli televizyon filminin metnini yazmış, 1991-2011 yılları arasında yayınlanan “Bouillon de Culture” isimli televizyon dizisinin 8. sezonundaki 27. bölümde Fransız kültürünü tanıtan bir sanatçı olarak ele alınıp tanıtılmıştır.

Vedat Kokona adına çıkarılmış posta pulu.

Vedat Kokona‘ya yaptığı bu çalışmalar karşılığında çok sayıda unvan, madalya ve nişan verilmiştir. Sanatçının Arnavutluk Cumhuriyeti Eğitim Bakanlığı‘ndan aldığı “Onursal Doktora” derecesi dışında Fransız Hükümeti tarafından verilen Chevalier de L’ordre des Arts et Lettres“(Sanat ve Edebiyat Şövalyesi) (1995) ile Palmes Academques (Akademik Palmiye) (1996) madalyası bulunmaktadır.

Mirvjen ve Mimoza isimli iki kızı bulunan Vedat Kokona, 85 yaşında iken 14 Ekim 1998 tarihinde Tiran‘da vefat etmiştir.

Vedat Kokona’nın imzası.

Yararlanılan Kaynaklar

Ayhan, S., Türk Romanında Azınlıklar 1872-1950, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2018 Bursa.

Bicaj, L., “Shqiptaret ë Turquisë“, https://gazetadielli.com/shqiptaret-e-turgise, 12 Mayıs 2016, Erişim Tarihi: 06.03.2024.

İseni, A., “Translation Features of Vedat Kokona on Several Dramas of Shakespeare, International ANGLİSTİCUM Journal of Literature, Linguistics & Interdisciplinary Studies, Vol.1, No.1, 2011, 6-11.

Xhina, O., “Some Translation Problems in the Derived Words With Prefixes in English and Albanian Language, InternationaI Journal Instute of Knowledge Management, Vol. 13.3, 391-394.

Vedat Kokona, https://sg.wikipedia/wiki/Vedat_Kokona, Erişim Tarihi: 06.03.2024.

Vedat Kokona, https://en.wikipedia.org/wiki/Vedat_Kokona, Erişim Tarihi: 06.03.2024.

Vedat Kokona: Kur Enver Hoxhën e Therrisnim “gazhël, 04.12.2022, https://observerkult.com/vedat-kokona-enver-hoxhen-e-therrisnim-gazhel/, Erişim Tarihi: 06.03.2024.

Annuaire Oriental Commerce, industrie administration, magistrature de l’Empire Ottoman. 32ème année 1912 Hégire 1330- Année financière 1328, Smyrne, s. 1872-1873, SALT Research, Erişim Tarihi: 06.03.2024, https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/2906?locale=en

Annuaire Oriental, commerce, industrie, administration, magistrature de l’Orient 1913, Smyrne, SALT Research, s. 1716., Erişim Tarihi: 06.03.2024, https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/2878?locale=en

Rrém Vogli, alis Araniti: Një dhurues i gazit Vedat Kokona“, 16 Temmuz 2013, Erişim Tarihi: 06.03.2024, https://www.radiandradi.com/rrem-vogli-alias-mithat-araniti-nje-dhurues-i-gazit-vedat-kokona/.

Vedat Kokona / takimi me Midhat Frasherin“, Gazete Express, 12.10.2022, Erişim Tarihi: 06.03.2024, https://www.gazeteexpress.com/vedat-kokona-takimi-me-midhat-frasherin/.

“Me dishepujt e Volterit” nga Vedat Kokona”, Exlibris, 29 Mayıs 2019, https://exlibris.al/me-dishepujt-e-volterit-nga-vedat-kokona/, Erişim Tarihi: 06.03.2024.

İzmir’in unutulan sanatçıları 20 – Vittorio Pisani

Ali Rıza Avcan

13 Ekim 1899’da Korfu adasında İtalyan baba (Spiridone Pisani) ile Yunan annenin (Melpomene Pisani) çocuğu olarak doğan ve 75 yaşındayken 27 Nisan 1974 tarihinde Venedik‘in kuzeyindeki Vittorio Venet‘da vefat eden illüstratör ve ressam Vittorio Pisani‘yi bizler, 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusunun İzmir‘i işgal ettiği gün ve sonrasında gerçekleştirdiği savaş ve insanlık suçlarını resmettiği 10 adet suluboya tablosu nedeniyle tanıyor, bu tabloları yaptıktan sonra ne yaptığını ise pek bilmiyoruz.

Vittorio Pisani (1899-1974)

Ressam olan babasının, İtalyan hükümeti tarafından finanse edilen 2. Kordon’da, şimdiki Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü‘nün bulunduğu yerde 1906 yılında açılıp 1945 yılında yol yapımı nedeniyle yıkılan İtalyan Kız Mektebi [Istituto centrale femminile (di İzmir)] binasındaki İtalyan Güzel Sanatlar Okulu‘na (Scuola Italiana di Belle Arti) müdür olması nedeniyle 1906 yılında 7 yaşındayken İzmir‘e geldiğini biliyoruz. Dante Alighieri Derneği‘nin kayıtlarına göre okul her yıl bir resim sergisi düzenliyor ve serginin açılışını İtalyan konsolosu yapıyordu. Vittorio Pisani‘nin ilk resim eğitimini babasının müdür olduğu bu okulda aldığı bilinmektedir. Nail Moralı‘nın “Mütarekede İzmir, Önceleri ve Sonraları” isimli kitabında verilen bilgiye göre kayık ve yelkenlilere meraklı baba Pisani aynı zamanda İzmir İdadisi‘nde dersler vermiştir. (1)

İtalyan Kız Mektebi (Istituto centrale femminile) binası.
İtalyan Güzel Sanatlar Okulu (Scuola Italiana di Belle Arti) müdürü Spiridone Pisani.

İzmir‘in 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan ordusu tarafından işgal edilmesi üzerine ailesi ile birlikte İtalya‘ya göç ederek resim eğitimine Roma Güzel Sanatlar Akademisi‘nde devam ettiği ve daha sonraları yeniden İzmir‘e gelip 16 yıl yaşadığı bilinmektedir.

Yunan ordusunun işgal sırasında İzmir ve Ege‘de gerçekleştirdiği savaş ve insanlık suçlarını yaptığı suluboya tablolarda ortaya koyan Vittorio Pisani‘nin bu tabloları Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin‘in 1921’de Roma‘da Fransızca olarak yayımladığı Lettres d’Angora la Sainte (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabında (*) savaş ve insanlık suçlarının delili olarak kullanılmış; ayrıca bu tabloların dokuzu, İstanbul İnkılap Müzesi komisyonunda yer alan tarihçi Osman Nuri Ergin‘in 1933 tarihli İstanbul Belediye Mecmuası’nda yayınlanan “İstanbul Belediyesi’nin On Sene İçinde Yaptığı Başlıca İşler” başlıklı makalesinde verdiği bilgilere göre, bugünkü adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kent Müzesi‘nin koleksiyonuna katılmış, 10. tablo ise 2014 yılında Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü tarafından satın alınarak koleksiyona eklenmiştir. (2)

Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin‘in yayımladığı
Lettres d’Angora la Sainte (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabın
Vittorio Pisani tabloları ile ilgili bölüm kapağı

Sevgili dostum araştırmacı ve koleksiyoner Nejat Yentürk‘ün verdiği bilgiye göre, İstanbul Kent Müzesi‘ndeki on suluboya tablo dışında yaptığı tabloların bir kısmı İzmir‘deki bazı ailelerin elindedir.

Vittorio Pisani‘nin ilk ücretli işi, 1915 yılında İncir, Üzüm, Pamuk ve Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri, kısa adıyla TARİŞ olarak anacağımız Aydın İncir Müstahsilleri Şirketi için yapıp, bizim 1927 ya da 1928 tarihli İzmir Sergisi‘nde sergilenen kuru incir ürünleri sayesinde bilgi edindiğimiz etiketlerin tasarımı ile ilgilidir. Yine araştırmacı, yazar ve koleksiyoner Nejat Yentürk‘ün verdiği bilgiye göre, son yıllarda TARİŞ‘in kooperatif olmaktan çıkmasıyla birlikte, çöpe atılan eski belge ve malzemeler arasında Vittorio Pisani‘ye ait etiketler ve kutu kapakları da bulunmaktaydı.

Aydın İncir Müstahsilleri Şirketi (TARİŞ)’in dış pazarda kullandığı
İNTASKO markası için Vittorio Pisani tarafından tasarlanan kutu etiketi.
Kaynak: Nejat Yentürk Koleksiyonu.
Vittorio Pisani‘nin ahşap kuru incir kutularının üzerine yakılmak suretiyle aktarılan tasarımı. Kaynak: Nejat Yentürk Koleksiyonu.
13-28 Mayıs 1933 tarihleri arasında açılan Paris Fuarı‘ndaki İncir Kooperatifi standı ve sol başta “Peasant Brand” yazılı etiketin afişi. (4)

Vittorio Pisani 1924’de gittiği İtalya‘da 1963’e kadar Roma‘da yayınlanan haftalık Tribuna İllustrata dergisi ile İtalyan kışlalarının duvarlarında reprodüksiyon şeklinde sergilenen 4.000’den fazla kapak çizimi hazırladı. Ayrıca İtalyan ordusunun birçok birimi ve özellikle Ulusal Güvenlik Gönüllü Milisleri için kartpostallar yaptı. Nazilere karşı mücadele edip şehit olan ünlü jandarma kahramanı Salvo D’acquisto‘yu betimlediği illüstrasyon, Silvano Campeggi tarafından özenle hazırlanan altın madalya ile İtalyan posta pullarında kullanıldı. Bu dönemde yaptığı eserler, Jandarma Tarihi Müzesi (Museo Storico dell’Arma dei Carabinieri)’nde bulunmaktadır.

Vittorio Pisani (1899-1974) ve kayıkları…

Emekli olduktan sonra Belluno‘daki Farra d’Alpago‘da yaşamaya başladı ve yıllardır çektiği şeker hastalığının yarattığı yan etkiler nedeniyle Vittorio Veneto‘daki sivil hastanede hayatını kaybetti.

Vittorio Pisani‘nin yeğeni İzmir‘de, oğlu Roberto ise İtalya‘da yaşamaktadır.

Vittorio Pisani‘nin 15 Mayıs 1919 tarihindeki İzmir‘in işgali ve sonrasında yaptığı 10 adet suluboya ülkemizde daha çok Yunan ordusunun işlediği savaş ve insanlık suçları kanıtlamak amacıyla bir propaganda malzemesi olarak kullanılmış, 1924 sonrasında İtalya‘da yaptığı çoğu illüstrasyon ise Mussolini liderliğinde gelişen İtalyan Faşizmi ve faşizm döneminde partizanların Nazilere karşı mücadelelerini gösteren sahnelerle ilgili olmuş, o nedenle sanatçı adeta savaşın fotoğraf yerine tablosunu ya da illüstrasyonunu yapan bir rolü üstlenmiştir.

Vittorio Pisani‘nin İzmir‘le ilişkisi boyutunda üzerinde düşünüp cevabını arayacağımız en önemli sorulardan biri, İzmir‘in Yunan ordusu tarafından işgal edildiği 15 Mayıs 1919 günü İzmir‘de ve daha sonrasında Anadolu‘da işlediği savaş ve insanlık suçlarını sergileyen 10 suluboya tablonun niye İzmir‘de değil de, İstanbul‘da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İstanbul Kent Müzesi‘nde olduğu sorusu olmalıdır.

………………………………………………………………………………………..

(*) Kadriye Hüseyin, Lettres d’Angora la Sainte (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar), Roma, 1921.

(1) Moralı, N. Mütarekede İzmir, Önceleri ve Sonraları, Tekin Yayınevi, İstanbul 1976, s.103.

(2) Burası, This Place, Sergi Kataloğu, Yapı Kredi Kültür Yayıncılık ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ortak yayını, Eylül 2021, s. 121.

(3) Tariş Tarihi, Türkiye Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı Tariş Tarihi Projesi, İzmir 1993, s.561.

(4) Tariş Tarihi, Türkiye Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı Tariş Tarihi Projesiİzmir 1993, S.559.

Italian boxer Primo Carnera (1906-1967)
Papa Pius XI ile Benito Mussolini’nin 11 Şubat 1932 tarihli görüşmesi.
Büyük Terör: Sovyetler Birliği’nde 1930’ların sonlarında Josef Stalin’in birçok parti üyesini tasfiye ettiği ve ortadan kaldırdığı dönem, 1937
İkinci Dünya Savaşı: İtalyan donanması özel birimi dalgıçlarının
Cebelitarık limanındaki İngiliz gemilerine patlayıcı yerleştirmesi.

Elektrikli otobüs fiyaskosu…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ona bağlı İzmir Elektrik, Su, Havagazı, Otobüs ve Troleybüs Genel Müdürlüğü… Kısa adıyla ESHOT

ESHOT, 4483 sayılı İzmir Tramvay ve Elektrik Türk Anonim Şirketi İmtiyazıyla Tesisatının Satın Alınmasına Dair Mukavelenin Tasdiki ve Bu Müessesenin İşletilmesi Hakkında Kanun’un 5. maddesi uyarınca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olmak üzere kurulan mülhak bütçeli bir kamu idaresi olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisinde 5216 Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile diğer mevzuatın verdiği haklar ve yüklediği görevler çerçevesinde lastik tekerlekli toplu taşımacılık hizmetini yapmakla görevli bir kurum…

İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde toplu ulaşım hizmetlerini yapmakla görevli olan bu kurumun 2019-2023 hizmet dönemindeki yıllık bütçeleri, yıl içinde alınan ek bütçelerle birlikte 2019’da 1.153.820.000.-TL , 2020’de 1.472.576.000.- TL, 2021’de 2.037.146.000.- TL, 2022’de 3.108.225.778,34 TL ve 2023’de 5.321.000.000.- TL. düzeyine yükselmiş, çalıştırdığı personel sayısı ise, ESHOT 2023 Mali Yılı Performans Programı‘na göre 316’sı memur, 99’u sözleşmeli personel, 4.271’i şirket (İZELMAN 3.872 kişi, İZENERJİ 399 kişi) olmak üzere toplam 4.686 kişiye ulaşmış durumda.

ESHOT‘a ait lastik tekerlekli toplu ulaşım araçlarıyla diğer hizmet araçları sayısının 2013-2023 dönemindeki gelişim ve dağılımı ile toplu ulaşım aracı başına düşen nüfusu aşağıdaki tablo ve grafikte görebiliriz:

2019-2022 hizmet döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi kurum ve şirketlerinin lastik tekerlekli ve raylı sistemle denizyolu üzerinden taşıdığı yolcu sayılarını ise bir diğer tabloda görebiliriz:

Bu tablo ve grafiklerde yer alan verilerin değerlendirilmesinden de anlaşılacağı üzere, ESHOT‘un sahip olduğu lastik tekerlekli ulaşım araçlarının sayısında ve yıllar itibariyle araç başına düşen yolcu ortalamalarında, aradan geçen 10 yılda kayda değer bir artış ya da iyileşme olmamış; sadece, 2020 yılında yapılan büyük alımla sahip olunan filonun gençleşmesi sağlanmıştır.

Ayrıca 2020-2021 döneminde yaşanan COVİD 19 salgını nedeniyle taşınan yolcu sayısında belirgin bir düşüş yaşanmakla birlikte; 2022 yılında 2019 düzeyinin -az da olsa- aşıldığı görülmektedir. Ancak burada dikkatimizi çeken diğer önemli bir gelişme, lastik tekerlekli ulaşım sisteminin toplu ulaşımdaki payının % 2 oranında artarken raylı sistemle denizyolu taşımacılığında 2019 yılına göre geriye düşen bir gelişmenin yaşanmasıdır.

Gazete haberleri: “İzmir’de elektrikli otobüs alev alev yandı.“, 28.06.2021

ESHOT ve İzmir’deki toplu ulaşım sistemi ile ilgili bu genel bilgilerden sonra gelelim bugünkü yazımızın konusuna; yani çevreci olduğu söylenen elektrikli otobüsler konusuna…

2016 yılından bu yana yazdıklarımı titizlikle takip eden arkadaşlarımın hatırlayacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Ankara‘da üretim yapan Bozankaya Grubu‘na ait TCV Otomotiv Makine San. ve Tic. A.Ş.‘den 8,8 Milyon Euro bedelle 20 adet elektrikli otobüs aldığı günlerde, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi‘nin düzenlediği “İzmir Bölgesi Enerji Forumu“nda, ESHOT yetkilisi Hakan Üzkat‘ın yaptığı sunum üzerine, 11 Nisan 2017 tarihinde yayınlanan “Her yeni, ilk ve güzel olan şey iyi ve yararlı mıdır?” başlıklı yazımda, alımı yapılan elektrikli otobüslerle ilgili kaygılarımı anlatarak bu konuda daha titiz ve dikkatli olunması gerektiğini ifade etmeye çalışmıştım. (1)

Çünkü o tarihlerde elektrikli otobüsler çevre kirliliğini çözecek iyi bir formül olarak kabul ediliyor ve bu nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı ESHOT Genel Müdürlüğü‘ne ait faaliyet raporlarında, “mevcutta 20 adet olan elektrikli otobüs sayısının 2024 yılına kadar toplam 400 adete çıkarılması amaçlanmaktadır” deniliyordu. Nitekim ESHOT‘un 2019-2023 döneminde neleri hedeflediğini gösteren performans programlarına baktığımızda, 2019 yılı için 20.160.00.-TL. harcama karşılığında 28 adet otobüs, 2020 yılı için 142.800.000.-TL harcama karşılığında 100 adet, 2021 yılı için 457.716.000.-TL harcama karşılığında 464 adet, 2022 yılı için 108.380.000.-TL harcama karşılığında 133 adet, 2023 yılı için 201.373.000.-TL harcama karşılığında 158 adet olmak üzere 930.429.000.-TL’lık toplam harcama karşılığında toplam 883 adet “elektrikli otobüs” ya da “çevreci otobüs” alınması ve bu otobüslerin şarj edeceği tesislerin acilen yapılması hedeflendiği halde; izleyen yıllarda hem de 2017 yılında alınan 20 adet elektrikli otobüsün sayısında bir artış olmamış, hem de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 5 Mart 2019’da Hürriyet gazetesinden Ertuğrul Özkök‘e verdiği röportajda dile getirdiği “Benim çok büyük bir rüyam var. Bu rüya Koç Holding’in genel merkezini İzmir’e taşıtmak. Tabii Koç Holding bir sembol, Eczacıbaşı zaten İzmirliydi İzmir’e dönecek. Vodafone, Turkcell, Sabancı, aklınıza ne gelirse o şirketlerin yönetim merkezlerini İzmir’e taşıtacak bir şehir hayal ediyorum ben. Bu öyle bir ütopya falan değil. Bu olay 20’nci yüzyılın başında Amerika’da olmuş. Birçok şirket yönetim merkezlerini New York’tan başka şehirlere taşımış. Starbucks’ın, Boeing’in, Coca-Cola’nın merkezleri New York dışındaysa, Türkiye’nin büyük şirketlerininki neden İzmir’de olmasın?” söylemini doğrularcasına, sözünü ettiği holdinglerin merkezi İzmir‘e gelmemiş olsa bile Koç Holding‘e bağlı Otokar şirketi tarafından “çevreci” etiketiyle üretilen mazotlu otobüslerin İzmir‘e getirilmesine ağırlık verilmeye başlanmış, alınacağı söylenen toplam 400 adet elektrikli otobüsün yerine konulan 364 mazotlu otobüs kentin meydanlarına dizilerek gövde gösterileri yapılmaya başlanmıştı. (2)

2020 yılında yapılan büyük bir ihale ile 102 solo ve 164 körüklü otobüsle 10 adet midibüs alınmış, başlangıçta hedeflenen sayıya ulaşılamamıştır. Böylelikle, 2019-2023 hizmet döneminde alımı hedeflenen 883 otobüsle alınan 266 otobüs arasındaki 617 adet otobüsün bedeli, İzmir halkına verdiği sözü tutmayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer adına borç yazılmıştır. (3)

İzmir Büyükşehir Belediyesi bir yandan kendisine ait İzmir Açık Veri Portalinde (www.acikveri.bizizmir.com) İzmir Elektrikli Otobüs Projesinin Ürettiği Çevresel Değerler adı altında halen kullanılmakta olan 20 elektrikli otobüse ait toplum yolcu sayısını, kullanımı engellenen akaryakıt miktarını, salımı engellenen CO2 miktarını ve tüm bu salımı filtreleyebilmek için gerekli ağaç sayısını hesaplamakla birlikte 2017 yılında alınan 20 otobüsün sayısı, aradan geçen 5 yıl içinde bırakın 400’ü, 21’i bile bulmamıştır. (4)

Hele ki, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 7 Ağustos 2023 tarihli gazetelere yansıyan “100 elektrikli otobüs daha alacağız” vaadini okuduktan sonra 2019 yılından bu yana devamlı bizlere vaat edilen bu sözün ne zaman hayata geçeceğini ve aradan geçen süre içinde elektrikli otobüslerin neden ve nasıl mazotlu otobüslere dönüştürüldüğünü, Koç Holding‘in merkezi yerine otobüslerinin neden İzmir‘e getirildiğini merak edip duracağız. (5)

Sahi, 2017 yılında alınan 20 elektrik otobüsün sayısı aradan geçen 6 yıl içinde 100’e ya da söz verildiği gibi neden 400’e çıkarılmadı ve onun yerine 2020/235085 numaralı açık ihale sonucunda satın alınan 204 solo, 164 körüklü otobüsün % 20 iş artışlı bedeli olan 571.345.351.-TL’nın ödendiği Koç Holding‘in şirketi Otokar Otomotiv ve Savunma Sanayi Anonim Şirketi tarafından üretilen mazotlu otobüsleri niye tercih edildi?

Hele ki, 2021 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 3’ü CHP‘den, 1’i de AKP‘den seçilen 4 kişilik denetim komisyonunun AKP‘li üyesi olan Fikret Mısırlı‘nın, ESHOT ve İZSU denetimlerini yaparken CHP‘li eski bir belediye başkanı ile başkan yardımcısının yetki belgesi olmayan OTOKAR bayii üzerinden hem OTOKAR‘a, hem de BMC‘ye ait oto yedek parçalarıyla 10 numara madeni yağ satıldığını gördüğünde yazdığı rapordan bunu yapanların isimlerinin çıkarılması ya da isimlerinin İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘ndeki görüşmede okunmaması için kendisine CHP üzerinden nasıl baskı yapıldığını, partisi üzerinden de nasıl rüşvet teklif edildiğini, İzmir Valiliği ile İçişleri Bakanlığı‘na yaptığı şikayetlerin nasıl sonuçsuz kaldığını anlattığı videoyu izleyip bu haberin yazıldığı Ege Postası gazetesini okuduğumuzda, bu kapının nasıl yağlı bir kapı olduğunu daha fazla anlamaya başlarız… (6)

Elektrikli otobüsler yerine fosil yakıt yakan otobüslerin neden tercih edildiğini bir bilen ve bütün bunlara itiraz edecek biri varsa, lütfen bir adım öne çıksın….

…………………………………………………………………………………….

(1) https://kentstratejileri.com/2017/04/11/her-yeni-ve-guzel-olan-sey-iyi-midir/

(2) https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/tunc-soyer-en-buyuk-ruyam-kocun-merkezini-izmire-tasitmak-41137930

(3) https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmir-in-ulasim-filosuna-364-otobus-birden-katildi/45187/156

(4) https://acikveri.bizizmir.com/tr/dataset/izmir-elektrikli-otobus-projesinin-urettigi-cevresel-degerler

(5) https://yeniizmir.com/soyer-acikladi-100-elektrikli-otobus-daha-alacagiz/

(6) https://www.egepostasi.com/haber/CHP-li-belediye-icin-rusvet-teklif-eden-AK-Partili-isimler-kim/319154

Bugün 9 Eylül…

Ali Rıza Avcan

Bugün 9 Eylül, İzmir’in Kurtuluş Günü… 19 Mayıs 1919’da başlayan bir ulusal kurtuluş savaşının İzmir’de sonuçlanan, işgalci Yunan ordularının İzmir’i terk ettiği gün…

Aynı zamanda 9 Eylül 2016 tarihinde yayın hayatına başlayan Kent Stratejileri isimli bloğumuzun 7. yaşını doldurduğu gün… Bu yedi yıla sığdırılan sürede yazılan toplam 890 yazı ve bu yazıların toplam 451.870 kez okunduğu; yani, yazı başına ortalama 508 okuyucunun düştüğü kent ve kente dair yazıların buluştuğu bir platform…

Bugün benim dile getirmek istediğim konu ise, 9 Eylül’ün bugün içinde bulunduğumuz koşullarda İzmir ve ülkemiz için ne anlama geldiği ile ilgili…

Evet, 9 Eylül 1922’de İzmir bir işgalden kurtuldu… İşgal ordusunun arkasındaki emperyalist ülkeleri dize getirdi… O ordu ve lideri, bu ülkeye bağımsızlık denilen bir geleceği vaat etti… Onlar bunun için savaştılar, antlaşmalar yaptılar ve uygulamaya koydukları politikalarla bunun yolunu açmaya, taşlarını örmeye başladılar…

Ya bugün?

Bugün ne vaziyetteyiz?

9 Eylül’ün ruhunu yaşatan bağımsız bir ülke miyiz?

1950’li yıllarda Pasaport rıhtımına yanaşan ABD gemileri ve Marshall yardımlarıyla başlayan süreç bizi nereye getirdi?

Bence 9 Eylül, 2016 yılında bize bol balık verecek diye batırılan 9 Eylül vapurunda simgeleşiyor ve 1950-1923 döneminde yaşadıklarımız, adeta onun batırılışı gibi, bağımsızlıktan kopan bir dönemin denizin dibini boylamasına neden oluyordu…

İşgalciler ve onların içimizdeki temsilcileri bizleri yeniden teslim almadı mı?

Sanırım bugün katıldığımız ya da izlediğimiz 9 Eylül kutlamalarında bu konuları düşünür ve bağımsızlığın bizim için ne anlama geldiğini sorgularız…

O nedenle, 9 Eylül’ün 101. yılını sadece kutlar mıyız; yoksa, kutlarken bunları da düşünürek mücadele etmeyi ve bağımsızlık uğruna yeniden savaşmayı göze alır mıyız?

Herkese gerçek bağımsızlığı yaşayıp hissettiği günler dileğiyle saygılar sunuyorum…

İzmir’in unutulan sanatçıları 4 – Ali Nazmî Bey

Ali Rıza Avcan

Sizlere Ali Nazmî Bey kimdir, hangi özelliği ile sanatçı kimliğini kazanmıştır, sanat adına neler yapmıştır diye sorsam; eminim, çoğunuz bu soruya yanıt veremez ya da yanlış yanıtlar verirsiniz. İşte o nedenle, zamanında önemli işler yapıp, başarılar elde etmiş bu tür unutulup kişisel ve toplumsal hafızadan çıkmış sanatçıları hatırlayıp İzmir‘in kent hafızasına kazandırmak, sorulduğunda da doğru cevaplar verilmesini istiyor ve bu nedenle bir süredir yazdığımız yazılarla bu unutulmuş sanatçıları gündeme taşıyıp onlara layık oldukları değeri vermek istiyoruz.

Bugünkü yazımızın konusu ise Ali Nazmî Bey.

Ali Nazmî Bey 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında İzmir‘de yaşamış İzmirli bir ressam ve hattat. Tercümesi tarihçi Sabri Yetkin tarafından yapılan 1926 Ticari ve İktisadi İzmir Rehberi‘nin 69. sayfasına baktığınızda, Ressam A. Nazmî‘nin “etiket, bandrol, yağlı ve suluboya ve kara kalem, figür ve menâzır (manzaralar), kristal üzerine yaldız ve çinko üzerine her nev’i levhalar ve bilumum resim ve yazıya müteallik işleri deruhte eder” İzmir’de Hükümet karşısındaki, şimdilerde altında yabancı isimli mağazaların bulunduğu Güzel İzmir Oteli‘nde – 4, muhtemelen bu otelin altındaki 12 adet yazıhaneden 4 numaralı olanında faaliyet gösteren bir ressam ve hattat olduğunu görürsünüz.

Tarihi Güzel İzmir Oteli

Sevgili dostum Nejat Yentürk‘ün katkısı çerçevesinde varlığından haberdar olduğum 1927 tarihli Ticari ve İktisadi İzmir Rehberi‘nde ise Ali Nazmî‘nin 1926 rehberindeki ilanına benzer bir ilanla karşılaşıyoruz. Ama bu ilan sayesinde ilk kez Ali Nazmî‘nin cismi ile karşıya karşıya kalıp onunla tanışıyor ve 1926 tarihli ilandaki bilgilere ek olarak ipek kumaşlar üzerine yağlıboya her nevi resimler yaptığını öğreniyoruz.

Kaynak: Nejat Yentürk Arşivi: “Ressam ve hattat A. Nazmi Bey. Etiket, bandrol, yağlı ve suluboya ve karakalem figürler, menâzır (manzaralar) ve bilhassa bilumum ipek kumaşlar üzerine yağlıboya her nevi resimler yapılır. Kristal üzerine yaldız, çinko üzerine her nevi levhalar ve bilumum resim ve yazıya müteallik işleri deruhte eder“.

Nejat Yentürk koleksiyonundaki 1928 tarihli İzmir Ticaret ve Sanayi Odası Mecmuası‘ndaki listede, sergiye güzel sanatlar kategorisinde İzmir‘den katılıp yaptığı pavyon süslemeleri nedeniyle altın madalya ile ödüllendirilen Ali Nazmî‘nin tablolar ve resimler yapan bir hattat olarak tanıtıldığını görüyoruz.

Yararlanılan Kaynaklar

(1) Polat, E. (2008) “Uluslararası İzmir Fuarı’nın Kuruluşu ve İlk Sergiler“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2008, İzmir.

(2) Özen, Durak Z., “9 Eylül Sergisi“, Mithatpaşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Dergisi,

İzmir Büyükşehir’in arpalıkları…

Ali Rıza Avcan

Bugün size İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin arpalıklarından; yani, belediyeye ait şirketlerin yönetim kurullarında görev yapmaya layık görülen zevattan bahsedeceğim…

Çünkü söz konusu şirketlerin yönetim kurullarındaki başkanlık ya da üyelik koltuklarında oturan şahıslara hiçbir iş yapmadıkları halde ATM’lerden aldıkları huzur haklarını arpalık olarak niteliyorum. Çünkü, bu sözcüğün Osmanlı tarihine dayanan bir anlamı olduğunu biliyor ve bugün hiçbir emek ya da çaba karşılığı olmadan ödenen paraları Osmanlı dönemindeki arpalıklara benzetiyorum. Sözcüğün tarihi anlamına göre, saraya bağlı olarak çalışan şeyhülislam, kazasker, vezir, yeniçeri ağası, bölük ağası ve ulema gibi görevliler emekli olup saraydan ayrıldıklarında, onların sultana bağlılığını devam ettirmek amacıyla ödenen maaş ya da ödeneğe deniliyor arpalık… Günümüzde ise karşılıksız yarar sağlanan yer ya da kişi anlamına geliyor… Çalışmadan, bir emek harcamadan gidip ATM’lerden alınan para anlamına geliyor… Arpalık bu anlamda yandaşa, korunup kayrılan kişilere sağlanan bir menfaat, günlük konuşma diliyle bir kıyak oluyor. Aynen AKP ya da CHP gibi siyasi partilerin kendi yandaşlarına, eski ya da yeni siyasetçilere devletten ya da belediye şirketlerinden sağladığı menfaat; yani arpalık gibi…

Basından: “CHP’li Gamze Akkuş İlgezdi’den “Arpalık Aile Şirketi” çalışması: Birden fazla maaş alan AKP’liler listelendi” – Halk TV, 30 Ocak 2020

Oysa belediye şirketlerinin o kentte yaşayanlara daha iyi, kaliteli ve sonuç alıcı hizmet verebilmesi için, arpalık alan kişiler yerine nitelikli, o iş için liyakatli kişiler tarafından yönetilmesi gerekiyor. Şirketlerin yönetim kurullarına atanan kişilerin, şirketin faaliyet alanı ile ilgili konularda bilgili, birikimli ve deneyimli insanlar olması gerekiyor.

Şimdi, şu anda gördüğümüz gerçek ise, görevlendirildiği şirketin faaliyet alanında daha önce hiçbir çalışması olmayan bilgisiz, deneyimsiz ve birikimsiz; yani, liyakatsiz kişilerin görevlendirilmesi şeklinde. Çünkü onların, o şirket adına iyi bir şeyler yapması değil, aynen Osmanlı sarayında olduğu gibi iktidar sahibine, belediye başkanına, onun verdiği ulufe/arpalık/huzur hakkı karşılığında ona sadık kalması, ondan yandan olması, o ne isterse onu yapması isteniyor…

Ayrıca Türk Ticaret Kanunu‘nda açık hükümler bulunmasına karşın, yönetim kurulu başkan ve üyelerine ödenecek huzur hakları şirket genel kurulu yerine bizzat yönetim kurulu tarafından belirleniyor ve belirlenen bu rakamlar bir devlet ya da şirket sırrı gibi kamuoyundan saklanıyor. O nedenle de, bu şirketlerde kime ne miktarda huzur hakkı ödendiğini, -ne yazık ki- bilmiyoruz.

Şimdi bu genel değerlendirme ışığında, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan ya da ortak olunan belediye şirketlerine baktığımızda da aynı durumla karşı karşıya kalıyoruz.

Sayıştay‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilgili 2021 yılı denetim raporuna göre, belediyenin doğrudan ve/veya dolaylı hissedarı olduğu toplam 25 şirketi bulunmakta. Belediyenin doğrudan hissedarı olduğu şirketler sırasıyla İzmirgaz, İzmir Enternasyonal Otelcilik, İzban, Çeştaş, İzenerji, İztarım, İzbeton, Egeşehir Yapı Planlama Müşavirlik ve Teknoloji, İzulaş, Grand Plaza Turizm, İzelman, Esbaş, İTAŞ Teknopark, İzdeniz ve İzdoğa anonim şirketleri. Belediye şirketlerinin hissedarı olduğu şirketler ise sırasıyla İzenerji, Ege Şehir Yapı Planlama Müşavirlik ve Teknoloji, İzdeniz, İzfaş, İzulaş, İzelman, İzbeton, Çeştaş, İzmir İnovasyon ve Teknoloji isimli anonim şirketler. Bu anlamda İzmir Büyükşehir Belediyesi, kaynağı halkın ödediği vergi, harç ve ücretler oluşan ve İzmir özelinde toplam sermayesi 7.534.906.092.- lirayı, cirosu muhtemelen bunun çok üstünde olan bir tutarı yönetiyor ya da ortak olarak yönetime katılıyor diyebiliriz.

Gelelim bu şirketlerin yönetim kurullarında kimlerin yer aldığı konusuna… Ama bunu yapmadan önce, yaptığımız inceleme ve analizlerde söz konusu şirketlerin İnternet sayfalarındaki “Bilgi Toplumu Hizmeti” bölümüyle Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘ndeki duyurulardan, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İnternet sayfasındaki “Birimlerimiz” bölümünden; ayrıca, Google‘da yaptığımız tarama bilgilerinden, özellikle bazı yönetim kurulu üyelerinin kişisel Linkedin sayfalarından yararlandığımızı ifade etmek isteriz. Tabii ki bu tarama ve inceleme çalışmaları sırasında bazı şirketlerin “Bilgi Toplumu Hizmeti” sayfalarının çalışmadığını, bu sayfalardaki bilgilerin güncel olmadığını, çoğu şirketin İnternet sayfasında şirket yönetim kurullarında görev yapan kişiler hakkında açıklayıcı bilgilere yer vermediğine tanık olduğumuz için isimlerini yazdığımız kişilerin iş yaşamındaki meslekleri konusunda yanlışlıklar yapma ya da eksik bilgiler verme gibi hatalarımızın olabileceğini baştan belirtmemiz gerekiyor. Haliyle bilgi edinmenin bu kadar zor olduğu, bilgiye adeta iğneyle kuyu kazarcasına ulaştığımız bir ülkede bunun hoş karşılanacağını umuyor, gelecek doğru bilgilerle yanlışlıklarımızı düzeltip eksikliklerimizi gidereceğimizi ifade etmek istiyorum. Örneğin mesleklerini, daha önce neler yaptığını, nereden geldiğini bir türlü öğrenemediğimiz Grand Plaza A.Ş. yönetim kurulu üyeleri İsmail Hoca ve Boran Karabağlı ya da İZDEDA – İzmir Depremzedeleri Dayanışma Derneği‘nin eski başkanı olup olmadığından emin olamadığımız İzmir Metro A.Ş. yönetim kurulu üyesi Haydar Özkan veya İzmir İnovasyon ve Teknoloji A.Ş. yönetim kurulu üyesi Serap Gül örneğinde olduğu gibi.

Bu arada bize ilginç gelen bir durumu paylaşmadan edemeyeceğim: Yakın zamanda hem İZSU Kurumsal İletişim Dairesi Başkanı hem de bu görevinden dolayı İzbeton yönetim kurulu üyesi olan Birkan Acar, temel görevi kurumsal iletişim olmasına karşın bizimle; yani Kent Stratejileri Merkezi‘nin Twitter‘daki hesabı engelleyerek iletişim işinde hiç de profesyonel olmadığını göstermiş durumda! Zaten kendisinden ve içme suyu fiyatlarını 2023 Ağustos ayından itibaren % 40 oranında arttırarak yoksul ve dar gelirli halkın tepesine daha fazla binen İZSU‘nun kurumsal iletişiminden olumlu anlamda pek bir şey beklemiyorduk… O nedenle de, bugünlerde barajlardaki su oranının % 38’lerde seyrettiği ve bu seviyenin gün geçtikçe azalacağı susuzluk vaat eden gelecek günlerde kendisine bizlerden uzak iyi iletişimler ve başarılar diliyoruz…

Ele aldığımız toplam 23 belediye şirketindeki toplam 234 adet yönetim kurulu başkanlığı ya da üyeliği pozisyonunun yine toplam 217 kişi tarafından doldurulduğunu; bunun 78‘inin Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in yetkisi dışında kalan pozisyonlar olduğu, geriye kalan 139‘unun da doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından belirlendiği, bu belirleme işleminin şirket genel kurulu ya da yönetim kurulları tarafından bu karara dönüştürüldüğü görülmüştür. Yapılan incelemeler sonucunda Belediye Başkanı tarafından belirlenen 98 (% 70,51) ismin belediye çalışanı, 41’inin (% 29,49) de belediye dışından isimler olduğu ortaya çıkmıştır.

Belediye içinden yapılan görevlendirmelerde genellikle ve kural olarak genel sekreter ve genel sekreter yardımcıları dışında fiilen çalışan ya da emekli olup ayrılan daire başkanlarının tercih edildiği, bazı şahıslara değişik şirketlerde birden fazla görev verildiği görülmektedir.

İdare mahkemesi kararlarına göre kazanılmış hak kapsamında olmayan daire başkanlığı görevini daha cazip hale getirmek için yüksek maaş, makam arabası ve şöforü, geniş bir çalışma odası ve sekreterlerle donatılan daire başkanlarının bir de şirketlere yönetim kurulu başkanı ya da üyesi yapılmak suretiyle altlarındaki şube müdürleri, şefler ve diğer çalışanlara göre daha ayrıcalıklı bir konuma yerleştirildiği, bu nedenle bazı belediye çalışanlarının sırf daire başkanı olabilmek için kişisel düzeyde ya da örgütledikleri menfaat lobileriyle birlikte belediye içi mücadeleye girerek ya da belediye başkanı ve ailesinden aldığı güçle mevcut daire başkanlarının kuyularını kazdığı anlaşılmakta, daire başkanlarının şirketlerde görevlendirilmesi işinde sahip oldukları bilgi, birikim, deneyim ve yeteneklerle görevlendirildiği şirketin faaliyet konuları arasında bir benzerlik ya da uyum sağlanması gibi bir hassasiyetin dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır. Bu anlamda Mezarlıklar Dairesi Başkanı Hülya Şahin‘in uzmanlık alanı ile hiçbir ilgisi olmayan Grand Plaza A.Ş.‘nde, İZSU Su İsale ve Dağıtım Dairesi Başkanı İbrahim Gürbüz‘in İzmir İnovasyon ve Teknoloji A.Ş.‘nde yönetim kurulu üyesi olarak görevlendirilmesi anlattığımız bu kötü yöneticilik olgusunun örneklerini oluşturmaktadır. Ayrıca bazı ayrıcalıklı belediye yöneticilerinin birden fazla şirkette görevlendirilmesi ile ilgili örnekler ise, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘e 4 ayrı şirkette yönetim kurulu başkanı ya da vekili, Ali Celal Ergin, Ali Ercan Türkoğlu, Ali İhsan Özgürman, Barış Karcı, Ersan Odaman, Hakan Öztürk, Raif Canbek, Sönmez Alev, Süleyman Sırrı Aydoğan, Türkan Özgür ve Yusuf İncili gibi isimlere iki ayrı şirkette görev verilmiş olmasıdır.

Şu anda geçerli olan güncel bilgilere göre belediye dışından yönetim kurulu başkanı ya da üyesi olarak görevlendirilen isimleri; yani bilgili, birikimli ve deneyimli olmadığı halde liyakat kuralına uyulmaksızın görevlendirilenleri tek tek ele aldığımızda ise televizyonlarda karşımıza sık sık çıkan siyasal iletişim uzmanı Gülfem Saydan Sanver, kısa ismi DİDER olan Dünya Kenti İzmir Derneği başkanı Ahmet Güler, Tunç Soyer‘in Bornova Anadolu Lisesi‘nden arkadaşları Ali Ercan Türkoğlu ve Ersan Odaman, Sosyal Demokrat Belediyeler Derneği (SODEM)‘den çalışma arkadaşı Canan Karaosmanoğlu Alıcı, TMMOB‘dan Alim Murathan ve Melih Yalçın, eski ya da yeni CHP‘li siyasetçiler Ali Hıdır Uludağ, Azimet Gürbüz, Aytekin Sözen, yönetim kurulu üyesi olduğu şirkete öncelikle kendi kitaplarını bastırtan Burhan Suat Çağlayan, şirketteki yönetim kurulu başkanlığı dışında Kemeraltı Koordinatörü ilan edilen Erdal İzgi, Kemal Özdönmez, İstanbul Kadıköy‘den kalkıp gelen Selami Öztürk, Aziz Kocaoğlu döneminin has adamı Süleyman Sırrı Aydoğan ve belediyedeki her yerden karşımıza çıkan Zeynep Altıok, basın dünyasından Hasan Erel ve Muzaffer Ayhan Kara, Loca‘dan Osman Tayfun Maro ve Ulvi Puğ, sanat ve yayın dünyasının Urla’ya yerleşen emeklileri Vecdi Sayar, Eren Aysan Yığcı, Şahin Beygu, Raşit Çavaş ve Yücel Erten gibi isimleri, akademinden Serhan Ada ve “her daim danışmanKoray Velibeyoğlu ile muhatap oluruz.

Sonuç olarak;

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in özel şöforü Hüseyin Sezer‘in, KHK’lı profesörlerin, CHP eski milletvekili ve genel başkan yardımcısı Eren Erdem’in yönetim kurulu üyesi olarak görevlendirildiği günler Sayıştay uyarısı ya da başka nedenlerle geride kalsa da, şu an itibariyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait birçok şirkette o şirketin faaliyet alanına giren konularda hiçbir bilgisi, birikimi, deneyimi ve becerisi olmayan belediye bürokratlarının, CHP’li eski ya da yeni siyasetçilerin, BAL’lı olarak adlandırılan Bornova Anadolu Lisesi mezunlarının liyakat ilkesi gözetilmeksizin yönetim kurullarında görevlendirildiği ve bu görevleri fiilen yapmadıkları halde her ay banka ATM’lerinden huzur hakkı adı altında hak etmedikleri paraları aldıkları belirlenmiştir. BU durumun AKP iktidarı tarafından yapılandan hiç bir farkı yoktur ve onların bu tutumu eleştirilirken CHP’li belediye başkanlarının da aynısını yapması aynı adaletsiz, haksız durumun tekrarından başka bir şey değildir.

Bu durumda yapılması gereken ise;

1. Bu konuda zorlayıcı hukuki bir düzenleme olmamakla; ayrıca, CHP‘nin çoğunlukta olduğu bir belediye meclisinde yapılan görevlendirme işleminin tartışılması ve reddedilmesi diye bir ihtimalinin gündeme gelmesi mümkün olmamakla birlikte; belediye şirketleri için yapılan görevlendirmelerde aynen üst düzey yöneticilerin atanmasında olduğu gibi belediye meclisine bilgi verilmesi; hatta, onayının alınması doğru olacaktır.

2. Her bir şirkette yönetim kurulları için yapılacak görevlendirmelerin hukuka, bilime ve liyakate uygun kriterlere göre yapılmasını sağlayacak iç yönergelerin hazırlanması, bu kriterler arasında arkadaşlık, dostluk, aynı partiden ya da mezhepten olma veya menfaate dayalı kriterlere yer verilmemesi, bu yönergelerin 2015 yılında İZFAŞ için yapılan düzenlemede olduğu gibi görevlendirilecek kişilerin özelliklerine göre düzenlenmemesi uygun olacaktır.

3. Şirket yönetim kurullarında belediye bürokratlarının görevlendirilmesi durumunda, şirketin faaliyet konusu ile bürokratın mesleki kariyeri arasında ilgi ve uyum aranmalı, şirketin faaliyet alanı konusunda bilgisi, ilgisi, becerisi, birikimi ve deneyimi olmayan bürokratlar yönetim kurulu başkanı ya da üyesi olarak görevlendirilmemelidir.

4. Şirketlerin yönetim kurulunda görevlendirilen kişilerin mesleki kariyerleri ile ilgili bilgilerin şirketlerin İnternet sayfalarında ayrıntısıyla açıklanarak kamuoyunun bilgilendirilmesi uygun ve doğru olacaktır.

5. Şirketlerin yönetim kurullarında görev yapanlara ödenecek huzur haklarının yönetim kurulunun bizatihi kendisi tarafından değil; Türk Ticaret Kanunu‘na göre şirket genel kurulu tarafından alınması ve bu rakamların kamuoyuna açıklanması şeffaflık ve bilgi edinme haklarının kullanımı açısından uygun ve doğru olacaktır.

6. Huzur hakları, şirket yönetim kurulu toplantılarının fiilen yapılması ve üyenin o toplantılara katılması durumunda ödenmelidir.

Önermesi bizden, uygulanması ise bu konuda görevli, yetkili ve sorumlu olanlarda… Tabii ki, hep birlikte eleştirdiğimiz AKP iktidarına ve onun yandaşlarına benzememek, onların yaptığının aynısını yapmamak koşuluyla…

666 sayısı ve İzmir…

Ali Rıza Avcan

666 veya altı yüz altmış altı665‘ten sonra ve 667‘den önce gelen bir “doğal“, “rasyonel” ve “çift” sayıdır. Matematikte 666 sayısı bir “rakam“, bir “asal sayı” ya da bir “mükemmel sayı” değildir ve 12 tane böleni bulunan, karekökü yaklaşık 25,80, karesi 443.556, küpü ise 295.408.296 olan bir sayıdır. 666’nın 12 tane böleni bulunmaktadır.

666 sayısı Wikipedia‘da yazılı olan bilgilere göre yıllardır şeytanı temsil etmesiyle bilinir. Hıristiyanların kutsal kitabı İncil‘in Vahiy bölümünde 666’dan “canavara ait sayı” olarak bahsedilir.

“Bu konu bilgelik gerektirir. Anlayabilen, canavara ait sayıyı hesaplasın. Çünkü bu sayı insanı simgeler. Sayısı 666’dır.” Vahiy, 13. Bölüm 18. Ayet

Orijinal metne bakıldığında Yeni Ahit‘in el yazmalarının çoğunda ve İncil‘in İngilizce çevirilerinde Yunanca χξϛ’ şeklinde yazılan 666 sayısının İbranice şekilde yazıldığı görülür. 666 sayısının İbranice Gematria’daki telaffuzu “Neron Kesar” şeklindedir, yani Roma’yı yakan Nero Caesar‘ın İbranicesi. 666’nın şeytanın sayısı olduğu inancının buradan geldiği düşünülmektedir. 616‘nın İbranice telaffuzu da “Neron Kesar” olduğu için bazen 616 da şeytanın sayısı olarak nitelendirilir. (1)

Evet, son günlerde sayılardan anlam çıkararak geleceği görmek isteyen MHP lideri Devlet Bahçeli bütün bunları duymasın ama kutsal kitap İncil‘e göre 666 sayısının canavarın; yani şeytanın sayısı olduğuna dair bir inanç var. Son yıllarda bu sayının 666 değil de 616 olduğuna dair yeni bir tartışma açılmakla birlikte yüzyıllardır 666 sayısı Hıristiyan dünyasında şeytana ait lanetli bir sayı olarak kabul görmüş.

Hatta bir zamanlar UNESCO Dünya Mirası Bergama Alan Başkanı olan sevgili arkadaşım ve Trakya Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Yaşagül Ekinci‘nin hatırlatmasına göre, İncil’in Vahiy bölümünün 2. ayetinde, “Bergama’daki kilisenin meleğine yaz. İki ağızlı keskin kılıca sahip olan şöyle diyor: ‘Nerede yaşadığını biliyorum; Şeytan’ın tahtı oradadır.” dendiği için, bu konu ile ilgilenen teologlar bu tahtın Bergama‘daki ünlü Zeus Sunağı‘nın tam önündeki küçük bir tapınakta olduğu iddia edilmektedir.

Şimdi gelelim İzmir‘in bu lanetli 666 sayısı ile ilgisine… Özellikle de “gavur” olarak ünlenen İzmir’de ne anlama geldiğine…

Efendim, 14 Mayıs 2023 tarihinde yapılacak milletvekili genel seçimlerinde İzmir‘in iki ayrı seçim bölgesinde seçime girecek 24 ayrı siyasi parti ile 8 ayrı bağımsız adayı dikkate aldığımızda geçtiğimiz günlerde Yüksek Seçim Kurulu tarafından onaylanarak kesinleşen adayların sayısı toplam olarak 666’yı buluyor ve böylelikle İzmir‘e “gavurluk” dışında bir de “şeytanlık” unvanını kazandırıyor.

23 partinin eksiksiz bildirdiği 28 kişilik aday listesine Türkiye İşçi Partisi‘nin (2) numaralı bölge için bildirdiği 14 kişilik aday listesi ile her iki bölgede aday olan toplam 8 kişilik bağımsız aday listesini eklediğinizde, (23 parti X 28 aday = 644 aday + 14 TİP adayı + 8 bağımsız aday = 666 milletvekili adayı) sayısı karşımıza çıkıyor ve insanda ister istemez, bu işte de bir şeytanlık olduğu ya da olacağı düşüncesini yaratıyor…

Gelelim, 14 Mayıs 2023 tarihli milletvekili seçimlerine katılacak 24 siyasi partinin gösterdiği 658 adet milletvekili adayı ile 8 bağımsız adayın özelliklerini inceleyip irdelemeye…

Ama ondan önce, iflas edip geçerliliğini yitirmiş temsili demokrasi anlayışının doğal bir sonucu olarak, siyasi partilerin milletvekili adayı olarak gösterdiği isimlerin aslında bizim adayımız değil, parti yönetimini elinde bulunduran parti yöneticilerinin adayı olduğunu, bu bağlamda bizim oy vermemiz istenen bu isimlerle bizler arasında -tabii ki istisnaları dışında- bir tanışıklık, bir ilişki; hatta güven ilişkisinin olmadığını hatırlatmam gerekiyor. Ben bile, yıllardır İzmir’deki toplumsal mücadelenin içinde yer almış bir yurttaş olarak bu 666 kişiden çoğunu tanımıyorum.

Bu bağlamda, adaylığı Yüksek Seçim Kurulu‘nca onaylanan bu adayların beni temsil etmekten uzak olduklarını, çoğunun İzmir’de yaşayan ya da çalışan İzmirlileri bile tanımadığını ve yarın öbür gün milletvekili olsalar bile İzmir’den ve onun sorunlarından uzak duracaklarını ifade etmek istiyorum. İzmirlilerin bu insanlara seçimlerde oy verecek olması bile, “millet” ile onun “vekili” arasındaki güvenilirlik ilişkisi açısından yeterli olmayacağına inanıyorum.

Gündeme getirmem gereken diğer bir konu, Yüksek Seçim Kurulu tarafından onaylanıp kesinleşen listelerde adayın eğitimi ve mesleği ile ilgili gruplandırmaların son derece yetersiz olduğudur. Adayın eğitim düzeyinin, işin ayrıntılarına gidilmeden sadece “ilk“, “orta” ve “yüksek” eğitim olarak gruplandırılması, eğitimin diğer farklı düzeyleri ve kalitesi konusunda tek bir bilginin verilmemesi; ayrıca, meslek olarak kabul edilen çoğu faaliyetin, özellikle de “serbest” ya da “emekli” olarak ifade edilen meslek gruplarındaki adayların gerçekten hangi konularda bilgili, deneyimli ve tecrübeli olduğunu anlama açısından son derece yetersiz kaldığını belirtmem gerekiyor. Ama yine de biz, bu yazıda bu son derece yetersiz bilgileri kullanarak bir sonuca ulaşmaya çalışacağız.

Adayların tanıtımı konusundaki diğer olumsuzluk ise, siyasi partilerin kendi adaylarını tanıtıp anlatma konusundaki isteksizliği ya da yetersizliğidir. Buna örnek olarak da, bazı siyasi partilerin Yüksek Seçim Kurulu‘na verdikleri geçici listeleri basına aktarılması sırasında adayların yaş, cinsiyet, eğitim ve meslek gibi kişisel bilgileri belirtmemelerini verebilirim.

Bütün bu olumsuzlukların ardından adayları partileri ve öğrenebildiğimiz kişisel özellikleri itibariyle şu şekilde değerlendirebiliriz:

666 milletvekili adayı siyasi partiler arasında nasıl bir dağılım gösteriyor?

1. İzmir’deki milletvekili seçimlerine 23 parti, her iki seçim bölgesinde 14 aday olmak üzere toplam 28 aday, bir parti sadece 2 nolu seçim bölgesinde 14 aday göstermek suretiyle; ayrıca, (1) ve (2) sayılı seçim bölgelerinin her birinde 4 adet olmak üzere toplam 8 bağımsız aday katılmaktadır.

Milletvekili adayları arasındaki kadınların dağılımı ne durumda?

2. Siyasi partilerce belirlenen milletvekili adayları ile seçime bağımsız olarak katılan adaylar arasındaki kadınların varlığı şu şekilde bir dağılım göstermektedir:

24 siyasi partinin gösterdiği adaylarla seçime bağımsız katılacak adayların sayısal toplamı olan 666 milletvekili adayından 185’i (% 27.78) kadın, 481’i (% 72,22) de erkektir.

14 aday gösteren Türkiye İşçi Partisi adayların % 50’sini, 28 aday gösteren partiler arasındaki Cumhuriyet Halk Partisi adayların % 42,86’sını, Türkiye Komünist, Halkın Kurtuluş, Adalet ve Güç Birliği partileri adayların % 39,29’unu, Vatan Partisi adayların % 35,72’sini, Genç, Yeşiller ve Sol Gelecek, Adalet Birlik, Anavatan, Milli Yol partileri ise adayların % 35,72’sini kadın olarak belirlemiştir.

Kadın adaylara en az yer veren siyasal partiler ise, -tahmin edileceği gibi- % 7,15 oranı ile Yeniden Refah Partisi, % 14,29 oranı ile Millet ve Büyük Birlik partileri ile Milliyetçi Hareket Partisi‘dir.

İzmir’de milletvekili seçtirmesi muhtemel Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye İşçi Partisi ve İyi Parti itibariyle listelere bakıldığında ise, kadın milletvekili adaylarının Cumhuriyet Halk Partisi‘nin 1 nolu seçim çevresi listesinin 3 ve 5nci, 2 nolu seçim çevresi listesinin 1, 8 ve 9ncu, Adalet ve Kalkınma Partisi‘nin 1 nolu seçim çevresi listesinin 3ncü, 2 nolu seçim çevresi listesinin 3 ve 7nci, Milliyetçi Hareket Partisi’nin 1 nolu seçim çevresi listesinin 6 ve 9ncu, 2 nolu seçim çevresi listesinin 4ncü, Türkiye İşçi Partisi‘nin 2 nolu seçim çevresi listesinin 4 ve 5nci ve İyi Parti‘nin 1 nolu seçim çevresi listesinin 4 ve 6ncı, 2 nolu seçim çevresi listesinin 3 ve 6ncı sırasına konulduğu; yani kadın adayların seçilebilir sıralara yerleştirilmediği görülmektedir. Buna bazı seçmenlerin büyük umut bağladığı Türkiye İşçi Partisi de dahildir.

Buna ilave olarak, her iki seçim çevresinde seçimlere katılacak 8 bağımsız adayın tümünün erkek olduğunu hatırlatmamıza gerek dahi yoktur.

Milletvekili adaylarının eğitim düzeyleri ne vaziyette?

3. İzmir’de 14 Mayıs 2023 milletvekili seçimlerine katılacak 24 siyasi partinin gösterdiği adaylarla bağımsız adayların eğitim düzeylerine baktığımızda ise;

Toplam 666 adayın 73’ünün (% 10,96) ilk, 234’ünün (% 35,14) orta , 359’unun da (% 53,90) yüksek düzeyde eğitim gördüğü,

Yükseköğretim boyutundaki en eğitimli milletvekili adaylarının % 92,85 oranıyla Cumhuriyet Halk Partisi’ne, % 89,28oranıyla İyi Parti‘ye, % 82,14 oranıyla Adalet ve Kalkınma Partisi‘ne, % 78,56 oranıyla Milliyetçi Hareket Partisi‘ne, % 75 oranıyla Memleket Partisi‘ne, % 64,66 oranıyla Zafer Partisi‘ne, % 64,27 oranıyla Türkiye Komünist, Yeşiller ve Sol Gelecek ve Vatan Partisi‘ne ait olduğu, en fazla ilkokul mezunu milletvekili adayının sırasıyla % 28,58 oranıyla Halkın Kurtuluş, % 21,42 Adalet Birlik Partisi‘nde, en fazla ortaokul mezunu milletvekili adayının ise sırasıyla % 53,53 ile Türkiye Birlik Partisi‘nde, % 53,58 ile Adalet Birlik Partisi‘nde, % 50,00 ile Türkiye İşçi Partisi‘nde olduğu belirlenmiştir.

2022 yılı TUİK verilerine göre ise İzmir’deki ilkokul mezunlarının toplam nüfus içindeki oranı % 21,51 ortaokul mezunlarının toplam nüfus içindeki oranı % 41,52, yüksekokul mezunlarının toplam nüfus içindeki oranı da % 17,50’dir ve bu duruma göre adaylar arasında ilkokul ve ortaokul mezunlarının İzmir ortalamalarından az, yüksekokul mezunlarının da fazla olması olumlu bir durumdur.

En çok hangi meslek grubundakiler milletvekili seçilmek istiyor?

4. İzmir‘de milletvekili seçimlerine katılacak adayların Yüksek Seçim Kurulu‘na bildirdikleri meslekler ise genel olarak ve partilerine göre şu şekilde bir dağılım göstermektedir:

Son derece kötü düzenlenmiş meslekler grubunda beyan edilmiş bilgilere göre 666 milletvekili adayı ekli listede görüleceği gibi toplam 80 mesleğin mensubudur. Bu grupların arasında en fazla sayıya sahip olanlar genel olarak şu şekildedir:

Serbest 163, iş insanı/işadamı 62, emekli 58, işçi 56, avukat 41, esnaf 33, öğrenci 32, mühendis 30, işletmeci/yönetici 16 şeklinde devam etmektedir.

Ancak “serbest” ya da “emekli” olarak ifade edilen kategoriler, bu grupta yer alanların ne yaptığını ifade etmekten uzaktır. Kendi mesleğini “serbest” olarak belirtenler mevzuattaki ifadesiyle “serbest meslek erbabı” olarak adlandırılan hekimler, avukatlar, muhasebeciler midir; yoksa hiç kimseye ya da kuruma bağlı kalmaksızın kendi namına çalışan, örneğin esnaflar, tüccarlar mıdır? Bu konu netlik kazanmadıkça da 163 milletvekili adayının gerçekte ne yaptıklarını, hangi mesleğin mensubu olduğunu anlamanın imkanı yoktur.

Bu konu ile ilgili diğer bir ilginç durum da, bazı partilere ait tüm milletvekili adaylarının ve çoğunun sürdürdüğü meslek olarak “serbest” mesleği seçmiş olmasıdır. Örneğin Adalet Birlik Partisi adaylarının tümünün, Yenilik Partisi adaylarından 25’inin, Adalet Partisi adaylarından 24’ünün, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi adaylarından 18’inin kendi mesleğini “serbest” olarak belirtmiş olması bu durumun en iyi örneğidir.

Ayrıca bazı meslek mensuplarının adeta her siyasi partide var olduğu görülmektedir. Bunlar genellikle her seçimde var olup kazanan meslek gruplarını oluşturuyorlar; avukatlar, mimarlar, mühendisler ve muhasebeciler… Bizim ele alıp incelediğimiz örneğimizde de aynı durumdalar: Emekliler 24 partiden 18’inde, mühendisler 17’sinde, avukatlar 16’sında ve iş insanları 13’ünde yer alırken sanatçıların sadece 2, şehir plancılarının sadece 1, ziraat mühendislerinin sadece 1 parti tarafından aday gösterilmesi, aslında bir meslek olmayan milletvekilliğinin ise halen milletvekili olan 3 aday tarafından meslek olarak belirtilmesi, siyasi partilerin adaylarını nasıl belirledikleri ya da adayların kendilerini nasıl tanımladıkları konusunda bize önemli ipuçları vermektedir.

Sonuç yerine,

Yüksek Seçim Kurulu tarafından duyurulan ve bilgi açısından son derece yetersiz olan İzmir milletvekili adayları listesine göre;

A. Kadınların listelerde % 27,78’lik bir oranda yer almakla birlikte çoğu kez seçilemeyecek yerlere yerleştirilmiş olmaları İzmir açısından övünülecek bir durum değildir.

B. Adayların eğitim düzeyleri açısından İzmir nüfusunun eğitim düzeyinin üstünde bir ortalama yakalanmış olmakla birlikte adaylarının % 53,90’ının yüksek düzeyde eğitim almış olması İzmir açısından olumlanacak bir durum değildir.

C. Sanatçılara, bilim insanlarına, İzmir‘in yetiştirdiği değer olarak adlandırılabilecek İzmirlilere ve gerçek toplumsal mücadelenin içinden gelen kanaat önderlerine yeterince yer vermeyen mesleki dağılımın durumu, parti üst yönetimlerine teslim edilmiş temsili demokrasinin ne derece iflas ettiğini ortaya koymaktadır.

Evet, bu anlamda şu şekilde bir son söz söylenebilir;

Bu kentte, diğer kentlerde ve ülkenin her bir bölgesinde, her bir seçim çevresinde yaşayan insanların gerçek ihtiyacı demokrasinin kendisini temsil eden, kendisi tarafından belirlenen vekiller eliyle işletilmesi; şayet bunu sağlamak mümkün olmuyorsa, kendi iradesi dışında belirlenen bu insanlara itibar etmemek, onları seçmemek, onları kendi vekili olarak Ankara‘ya göndermemek, demokrasiyi öncelikle kendi örgütü içinde yaşama geçiren siyasi parti ve adaylarını tercih etmektir…

Ama tabii ki, son yıllarda egemenliğin kaynağı olmaktan çıkan TBMM’nin 103. yaşını kutladığı günlerde 666 adet milletvekili adayına sahip İzmir‘in, seçimler sonucu ortaya çıkacak tablo sayesinde “gavurluk” unvanı yanında, “şeytanlık” unvanına da sahip olma ihtimaline sahip olduğunu unutmamak koşuluyla….

(1) https://tr.wikipedia.org/wiki/666_(sayı)#:~:text=666%20sayısı%20yıllardır%20şeytanı%20temsil,canavara%20ait%20sayı”%20olarak%20bahsedilir.

Değerbilirlik (*)

Tarık Dursun K. (**)

Kadirbilirlik kelimesinin içeriğinde yalnız değer verirlik, bir tür değer kabullenişi mi vardır? Kıyısından köşesinden bir övgü de yok mudur?

Genelde zayıf bellekli toplumlar, yönetenlerinin öngörürlüğüyle kimi “değer”lerinin anısını dünden bugüne, yarına taşırlar. Her gün yüz yüze gelinen, içinde yaşanılan, geçilen, toplumla ilgilenilen yerlere, mekânlara, parklara, sokaklara, caddelere (benzerlerine) değerinin tam (acaba tam mıdır dersiniz?) karşılığı olarak, o kişinin (ya da kurumun, kuruluşun ya da herhangi olağanüstü bir anlama sahip bir “şeyin) adını verirler.

Toplum bireyleri onları bilinçaltında sürekli değerliler hanesinde tutar; kişiliğiyle yaptıklarının anısını bu süreklilik boyunca yaşatır.

Ancak çok büyük değişikliklerde, çok büyük çalkantılar sonucu ortaya çıkarak geçmişteki o kişinin yaptığı yararlılıkların da üstüne gelen kişiler (kurumlar, kuruluşlar) olursa…

O zaman yer değiştirme olgusu başlatılır. Sözgelişi, bir parka, sokağa, caddeye ya da bir mekâna verilmiş “eski” kişinin adı oradan alınır, “yeni” kişinin adı verilir.

Aklı başında toplumların yine aklı başında bilinen yöneticileri, bu denli açık “densizlik” yapmazlar. Çünkü anısının yaşatılması gereği duyulan o “şey” için ülkede (ve kentlerde) o kadar çok park, sokak, cadde ve mekân vardır ki…

Ama siz intikamcı bir kafa taşıyorsanız… tez vakitte hiç yapılmamışı yapmalara kalkarsanız; ülkede (ve kent içinde) onca ad verilecek, anısını adlandırarak yaşatacak nice sayısız parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları (pekâlâ da) görmezlikten gelebilirsiniz.

İntikamcı kafalar, gözleri de efsunlar; salt intikam duygusunun körüklediği bir gözü peklikle sizden önceki yöneticilerin yaptıkları bir çırpıda yok etmelere girişirsiniz. Bu, “benden (bizden) olmayan ölsün”lü anlayışın ilkelliğidir.

Sonra başlarsınız gücünüze de güvenerek (buradaki güç, siyasal güçtür elbette) Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı adlarını Mehmet Akif’le, Necip Fazıl’la, Süleyman Nazif’le, şehit Filanla, Kestane ya da Fıstıkla değiştirmeye.

Yemiş adlarını bir yana bırakırsanız, kuşkusuz, ülke için bir Akif de, bir Nazif, bir Necip Fazıl da kazanılmış geçmiş değerlerin sahipleridir, onlara da kadirbilirlik gösterilmelidir. Ne var ki bunca sokak, park, cadde ve mekân bolluğu içinde birincileri bir kalemde silip atarak yerlerine ikincilerin adlarını koyarsanız… Toplum, yapılan o tür densizliklere endaze bulmakta şaşırmaz mı?

(*) Kuşkusuz, İzmir’de.

(**) – Bu yazı, Tarık Dursun K., “Alireis Mahallesi’ne Yangın Yokuşu’ndan da Gidilir”, İzmir, Aah İzmirim!..” isimli kitabından alınmıştır. Dönence Basım ve Yayın Hizmetleri, Ekim 2014, İzmir, sayfa: 156-157 .