Otobiyoğrafi, yani bir kişinin oturup kendi hayatını anlatan bir kitap yazması bir anlamda anlatılanlar, anlatılmayanlar ya da çarpıtılanlar açısından bir tür hayata meydan okumaktır!
Çünkü kendi hayatıyla ilgili her şeyi önce okura daha sonra da kamuoyunun önüne serip sergilemek, yaşamı ile ilgili bilgileri doğru ve eksiksiz bir şekilde herkesle paylaşmak demektir otobiyografi…
O nedenle otobiyografi yazan kişi çoğu kez hatırladığı ya da bir köşeye yazıp not ettiği anıları çoğu kez yaşamına girip onda iz bırakmış kişilerin verdiği bilgilerle doğrular, çoğu kez onların tanıklığında kendini anlatmaya çalışır.
Yaşadıklarını bir köşeye devamlı yazan, o nedenle de unutma hakkını fazla kullanmayan otobiyografi yazarlarından tanıdığım biri, Türk yazınının değerli ismi Murathan Mungan’dır. Yaşamımın bir yıllık dilimini kendisiyle Ankara Kurtuluş Ortaokulu’nda sınıf arkadaşı olarak paylaşmış biri olarak, geçtiğimiz yıl yayınladığı “Haritalı Metot Defteri” isimli kitabında, bir sınıf mümessili olarak unuttuğum birçok arkadaş ve olayı net bir şekilde hatırlayıp yazarak beni fazlasıyla şaşırtmıştır. Çünkü bu durum, yaşanan olaylarla tanışılan kişilerin düzenli bir şekilde bir köşeye not edilmesine dayanan hayranlık duyulacak titiz bir çalışmanın ürünüdür.
Geçtiğimiz yıllarda Terzi Fikri’yle birlikte 1970’li yılların sonundaki Fatsa belediyecilik deneyimini anlatmak amacıyla “Fırtınalı Denizin Yolcuları” isimli kitabı yazan üniversite arkadaşım Sedat Göçmen ise, Murathan Mungan’ın aksine hatırladıkları yanında unuttuklarını geniş bir arkadaş çevresiyle yeniden ilişki kurarak anımsamış ve topladığı bu taze bilgilerle hatırladıklarını doğrulamıştır. Bir anlamda yaşanan her şeyi doğru ve eksiksiz bir şekilde anımsamaya dayanan kolektif bir bellek çalışması yapmıştır diyebiliriz.
Otobiyografi yazanın bu iki yöntemden hangisini hangi ağırlıkla kullandığı dışındaki en önemli husus ise yaşadıklarını eksiksiz bir doğru bir şekilde ve özellikle de çarpıtmadan anlatmasıdır.
Çünkü yaşam, bu yazılanların her geçen an ya da gün yeniden ve yeniden test edildiği, doğrulandığı ya da çürütüldüğü acımasız bir alandır.
Bugün kendi kendinizi ikna ederek yeniden ürettiğiniz yalan, yanlışlık ya da çarpıtmalar yarın öbür gün başkalarının tanıklığı ya da masa üstüne koyduğu belgelerle anlatıcıyı zor duruma düşürebilir ya da es geçtiğiniz, anlatmak istemediğiniz gerçeklikler gün gelir sizin ayaklarınıza dolanan bir utanca dönüşebilir.
Ayrıca özellikle yöneticilerin; cumhurbaşkanların, başbakanların, bakanların, siyasetçilerin ve belediye başkanlarının halen görevdeyken tutup kendi yaşam öykülerini anlatan otobiyografiler yazmaları hem yanlış anlaşılmalara son derece uygundur hem de ilerde yaşanacak olası olaylar açısından tehlikelidir. O nedenle bir yönetici ya da siyasetçinin kendisini anlatacağı alandan elini eteğini çekmeden kendini anlatmaya kalkması toplumumuzda genellikle hoş görülmez, Hatta çoğu kez ayıplanır.
1970’li, 1980’li yılların efsane belediye başkanlarından Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü’nün yaşam öyküsünü bugünlerde yazmaya başlaması, bu anlamda örnek alınması gereken övülecek bir davranıştır.
Geçtiğimiz günlerde büyüklü küçüklü belediye başkanlarının anılarını kitaplaştırmaya başlayan Doğan Egmont Yayınları tarafından piyasaya sürülen Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’a ait “Bir Kent, Bir Başkan, Bir Aşk” isimli kitapla bunu izleyecek diğer kitapları da bu düşüncelerle ele alıp değerlendirmek gerekir.
Bu anlamda, bir belediye başkanı henüz görevde iken tüm anlattıkları gerçekleri gerçekten yansıtıyor mu, acaba bazı şeyleri çarpıtıp bazı şeyleri es mi geçiyor, bazı şeyleri fazlasıyla abartıp kendine bir önem mi vehmediyor diye çeşitli sorular sorup düşünmekte yarar olabilir diye düşünüyorum.
Çünkü oldum olası kendi kendimi anlatıp tanıtmakta sorun yaşamış biri olarak başkalarını tanıtma ya da anlatma konusunda daha başarılı olduğumu biliyorum. Bunu da en iyi bilenlerden biri de sevgili dostum heykeltraş Ayfer Aksüyek Yiğitler’dir.
Ayrıca durduk yerde kendi kendilerini anlatan insanlara da hep şüpheyle bakan, bunun arkasında acaba ne var, bunu hangi düşünceyle yapıyor diye devamlı işkillenen bir kişiliğim olduğunu da biliyorum. Sanıyorum bunun nedeni de uzun bir süre kamuda denetim hizmeti yapmış olmamdır.
Ama bütün bu tespit ve değerlendirmeler sonucunda da, yoksa tüm çıplak gerçek, bu seneki İzmir Tüyap Kitap Fuarı’nda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’a söylediği “Hüseyin, bir kitapla büyükşehir belediye başkanı olunmuyor” sözünün arkasında mı yatıyor diye düşünmeden de edemiyorum…
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada görüp yarın öbür gün kullanırım düşüncesiyle kaydedip sakladığım sevimli bir karikatür var. “Mahallenin mobeseleri” adı verilen bu karikatürde bir evde aynı somyaya dayanıp dışarıyı gözleyen üç sevimli teyze var. Çizimden ve yüz ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla evin hemen önündeki sokaktan kimlerin gelip geçtiğine ya da karşı evlerde olup bitenlere bakıyorlar. Adeta o mahallenin ya da sokağın sahipleri gibi.
Bu konuyla ilgili çok eski mesleki bir deneyimim daha var.
Müfettişlik yaptığım 1980’li yılların başıydı sanırım. İstanbul’da, beni yetiştiren üstasım ve değerli büyüğüm Recep Birsin Özen ile birlikte soruşturma yapmak üzere Edirne’nin Havsa ilçesine gittiğim bir zamandı. Keyifli bir otobüs yolculuğu sonrasında Havsa Hükümet Meydanı’nda otobüsten inerek kaymakamlık binasına doğru yürüdüğümüzde önümüzden ufak bir cemaatle birlikte bir cenaze alayı geçmiş, biz de yolumuzu biraz değiştirmek zorunda kalmıştık.
İşimiz, teftiş kurulu başkanlığınca bize iletilen birden fazla şikâyetin yer aldığı dilekçedeki şahsı bularak bu iddiaların doğru olup olmadığını ortaya koyan bir soruşturmayı başlatıp yürütmekti. Bize intikal eden dilekçedeki şikâyet konusunun fazlalığı işimizi çoğaltmış olması nedeniyle bizi fazlasıyla düşündürüyordu.
Sonunda kaymakamlık binasına vardık ve kaymakamla tanıştık. Kendisine Havsa’ya geliş nedenimizi anlatıp dilekçe sahibinden söz ettiğimizde şikâyetçinin bir gün önce öldüğünü ve cenazesinin kaldırılmakta olduğunu öğrendik. Konuyu biraz daha kurcalayınca, bizdeki şikâyet mektubunu yazan kişinin biraz önce bizim önümüzden geçen cenaze alayının kahramanı olduğunu anlamıştık. Görüştüğümüz kamu görevlileri ise o şikayetçinin ölümünü “hele şükür öldü de kurtulduk” dercesine sevinçle karşılıyor, bir daha kimseyi şikayet edemiyeceği için içten içe seviniyorlardı.
Ben de 12 Eylül faşizminin kol gezdiği o yıllarda şikâyet etmenin, “muhbirlik” yapmanın doğru bir iş olmadığını, bir anlamda onların ihbar ve şikayetleriyle bizim iş yükümüzün arttığını düşünüyor, şikâyetçilere belli bir önyargıyla yaklaşıyordum.
Ancak müfettişlikten ayrılıp danışmanlık yapmaya başladığımda, o tür kişilerin etliye sütlüye karışmayanlar daha değerli olduğunu, apartmanı, sokağı, mahalleyi, semti ve kenti gözleyen, insanları takip eden, doğru bulmadığı şeylere de yüksek sesle itiraz edip şikâyet edenlerin adeta toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket eden kanaat önderleri ya da yaşadıkları yerin doğal liderleri olduğunu fark etmeye başlamıştım. Özellikle belediye adına mahalle halkını örgütleyerek belediye-halk ilişkilerini düzenlemeye çalıştığım İstanbul, Bahçelievler Belediyesi’ndeki çalışmalarımda ilk iş olarak bu tür kişileri bulmaya, bu tür kişileri mahalle örgütlenmesinin ateşleyicisi olarak kullanmaya çalıştığımı hatırlıyorum.
Bu işi ister merakları, ister başka nedenlerle yapmış olsunlar, bu kişiler yaşadıkları sokak, mahalle ya da semt için dikkate alınması gereken önemli kişilerdi. Çünkü sahip oldukları merak ve araştırma güdüsüyle birçok şeyi biliyorlar, adeta bir tür gönüllü muhtarlık yapıyorlar; o nedenle de o sokak, mahalle ya da semtteki birçok kişinin önem verdiği, dikkate aldığı mahalli liderlere dönüşüyorlardı. Hele ki bir de yaşlı iseler, işte o zaman o sokağın, mahallenin ya da semtin akil insanlarına dönüşüyorlardı.
Bugün ben de, profesyonel anlamda yürüttüğüm eğitim, danışmanlık, araştırma ve planlama işlerini bir yana bırakıp bir kent gönüllüsü ya da aktivisti olarak kentteki birçok şeyle ilgilenmeye başladığımda, bu uğurda araştırmalar yapıp birçok kimseyle görüştüğümde, çalıştay, sempozyum, panel gibi toplantılara gidip görüşlerimi ifade ettiğimde, bilgi edinme hakkı çerçevesinde dilekçeler yazdığımda zamanında küçümsediğim o “sorumlu vatandaş” tipine dönüştüğümü görüyor, bir kent adına önemli işler yapmanın bilinciyle kendi kendime seviniyorum.
Evet, ben de artık bir zamanlar küçümsediğim o meraklı insanlardan biri olarak yaşadığım çevre adına araştırmaya, öğrenmeye çalışıyor ve edindiğim bilgilerle yaşadığım sokağı, mahalleyi ve kenti daha yaşanabilir bir yere dönüştürme adına sahip çıkmaya çalışıyorum.
Şimdi artık bunun bir adım ötesine giderek kendini sokağından, mahalle ya da semtinden veya kentinden sorumlu sayan insanların, yurttaşların, hemşerilerin daha da artmasının ve onların da kendi aralarındaki ilişkileri geliştirerek örgütlenmelerini diliyor ve onlara bu kentte, bu ülkede önemli işler düştüğünü düşünüyorum.
Dün yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin davetlisi olarak Havagazı Kültür Merkezi’ndeydik…
Sabah saat 9’dan akşam saat 18’e kadar toplam 9 saat birbirimizi dinledik, konuştuk, sohbet ettik ve yemek yedik…
Konumuz İzmir’in Yeşil Altyapı Stratejisi çalışmalarına katkıda bulunarak bu konuyla ilgili görüş, düşünce ve önerileri tartışmaktı…
Başkalarını bilmem ama ben şahsen senaryosu önceden hazırlanmış ve bizlere birer figüran rolünün verildiği “katılımcılık ” adı verilen bir oyun oynayacağımızı biliyor ve toplantıya bu önyargı ile gidiyordum.
Çünkü bundan önce katıldığımız tüm toplantılarda başımıza aynı şeyler gelmiş, senaryosu önceden yazılmış bir oyunun oyuncuları olarak çırpınıp çabalayıp bir şeyler yapmaya çalışmış; ancak ortaya çıkan raporlarda, strateji belgelerinde bizlerden, bizlerin ifade ettiği şeylerden tek bir şey görememiştik…
Dün katıldığımız toplantıya gitmeden konuştuğum arkadaşlarım ya da toplantı sırasında yeni tanışıp konuştuğum çoğu katılımcı -ne yazık ki- aynı şekilde düşünüyor, açıkçası bu yeni girişimlerinde de ikna edilmeyi bekliyordu.
O nedenle katıldığım grubun ilk konuşmalarında kalkıp ikna edilmek istediğimizi ifade ettim.
Evet, ikna edilmek istiyordum. Çünkü ben ve benim gibi iyi niyetli birçok insan, daha önce yaptıkları gibi işini gücünü bırakmış oraya gelmiş, söyleyip önerdikleriyle itirazlarının ciddiye alınacağını görmek istiyorlardı.
Ancak, ben inatla toplantının sonuna kadar kalıp olacakları görmek istemekle birlikte, tanıdığımız birçok insan toplantıyı erkenden terk etti.
Bu da gösteriyordu ki, toplantının düzenlenme amacı, kurgusu ve gelişimi değerli bir çok uzmanı, akademisyeni ikna edememişti.
Toplantı ile ilgili ilk karmaşayı aynı anda aynı salonda çalışan beş ayrı grubun yarattığı gürültü konusunda yaşadık. Aynı salonda yakın mesafelerde konumlanan beş ayrı grubun mikrofonla ya da yüksek sesle konuşup tartışmaya başlaması aslında toplantının yöntemi ile mekan arasındaki ilişkinin başlangıçta hiç düşünülmediğini açık bir şekilde gösteriyordu.
Gruplar bu krizi kendi aralarında daha alt gruplara bölünerek ve kendi aralarındaki iletişimi koparmayı göze alacak şekilde seslerini azaltarak çözmeye çalıştılar. Bu durumda da haliyle grup içi görüşmelerin kalitesini düşürdü.
Toplantıda sıkıntısı çekilen diğer bir konu da kullanılan terminolojide yaşanan sıkıntılardı. Çünkü bu çalışma kapsamında öne sürülen bazı sözcükler, deyimler ve tamlamalar çoğu katılımcı için doğru seçilmiş sözcükler değildi ya da anlatılmak istenen şey ve olguları karşılamakta yetersiz kalıyordu. Örneğin planlama sürecinin farklı aşamaları olan yeşil altyapı planı ile yeşil altyapı uygulama eylem planının ya da bio-çeşitlilik planın birbirinin alternatifi gibi gösterilmesi bunun en somut örnekleriydi.
Ama asıl sıkıntı çekilen konu, bu çalışma ile neyin gerçekleştirildiğini anlamakta yatıyordu. Çoğu katılımcı böylesi bir çalışmanın niçin yapıldığını ve bundan sonraki süreçte neler olacağını bilmiyordu.
Çünkü bu çalışmayı yapan ekibin daha önce buna benzer şekilde yaptığı çalışmaların toplantılarına da katılıp katkıda bulundukları halde o çalışmaların sonucu, başarısı ya da başarısızlığı konusunda herhangi bir fikirleri yoktu. Ya da başka bir anlatımla, daha önce yaşadıkları şeylerin yeniden tekrarlanacağından korkuyor ya da çekiniyorlardı.
Kısacası toplantıyı yapanlarla katılımcılar arasında ciddi bir güven krizi vardı. Söylenenler, önerilenler, tartışılanlar ne ölçüde dikkate alınacak, rapor ve planlara geçirilecekti? Yoksa yine boşu boşuna mı gelip katılmışlardı?
Sanırım bu soruların yanıtını zaman geçtikçe görüp ya sevineceğiz ya da yine, yeni yeniden bir hayal kırıklığı daha yaşayacaktır.
Bütün bunlara karşın kesin olan bir şey vardı ki; o da “katılım” olan şeyin, “biz sizi çağırdık, siz de gelip katıldınız ve bunun ortağısınız” sözü ile özetlenen, bir anlamda bizleri, yapılan bir şeye gerçek, ciddi bir katkımız olmasa bile ortak kılan bir oyuna dönüştürülmüş olması ve bizlerin, kapitalizmin piyasaya sürülmüş “Yeşil Altyapı” denilen yeşile boyanmış yeni bir mamûlü için bir kez daha kullanılmış olmasıydı.
Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş, Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Ait Katkı Payına Dair Yönetmelik hükümleri uyarınca Konak Belediyesi’ne verilen katkı payları konusunda İzmir Valiliği’nin adil olmadığını söyleyip şikayet ediyor.
3 Nisan 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin verdiği habere göre 3 yıldır ilçede emlak vergilerinden toplanan paranın 19 milyon 58 bin 642 TL’sinin Valilik Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’na kültür varlıkları katkı payı olarak verdiklerini; ancak en çok tescilli eser Konak İlçesi’nde bulunmasına karşın 2 milyon 700 bin TL’sını geri alabildiklerini söylemiş.
Aradan bir ay geçtikten sonra, yine Konak Belediye Meclisi’nin Mayıs ayı toplantısında belediye olarak emlak vergilerinden kesilen payların karşılığını alamadıklarını belirterek yaşanan duruma tepki göstermiş ve “Belediye olarak biz hemşerilerimizden 6 milyon 608 bin lira vergi topladık, İzmir Valiliği’ne sunduk. Verdiğimiz paya karşılık aldığımız miktar ise sadece 240 lira. Bu pay Konak’ta tarihi varlıkların korunması için yapılan projeler için alınıyor. Sonra da İzmir’deki tarihi binalara bakılmadığı söyleniyor. Konaklı hemşerilerimizin paralarını geri alabilseydik daha fazla yeri düzenleyebilirdik. Konaklının parasını Konak için kullanamadık. Biz Vali Bey’e gerekli yerleri göstermek için gezdirdik. Yapılması gereken projeleri kendisine sunduk. Bu benim bir sitemimdir” demiş.
Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Ait Katkı Payına Dair Yönetmeliğin 7. maddesinin 2. fıkrası hükmüne göre katkı payları, belediyeler, il özel idareleri ve yatırım izleme ve koordinasyon başkanlıklarınca taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla hazırlanan planlama, proje, uygulama ve kamulaştırma işlerinin (KDV dahil) maliyetinin katkı payı hesabında toplanan tutar yeterli olmak şartıyla % 95’ini aşmamak kaydıyla mevcut taşınmaz kültür varlığı sayısı, mevcut durumu, ilin kültürel değerlerine katkısı dikkate alınarak Valilik tarafından hakkaniyet ölçüsünde kullandırılıyor.
Bu pay, İzmir’de özel idare yapılanması olmadığı için İzmir Valiliği’ne bağlı Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’nca belirlenip dağıtılıyor.
İzmir Agorası, Chenavard
Ancak yönetmeliğin bu hükmü ve bunu izleyen madde düzenlemeleri arasında bir belediyenin ödediği payın hepsinin yeniden aynı belediyeye geri ödeneceği ya da en fazla taşınmaz kültür varlığına sahip olan belediyeye en fazla geri ödemenin yapılacağı şeklinde bir hüküm yer almadığı gibi; Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü’nün 2012 yılında yayınladığı üç ciltlik İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri isimli kitaptaki listelere baktığımızda Konak ilçesinin diğer ilçeler arasında nicelik yönünden en fazla sayıda taşınmaz kültür varlığına sahip olmakla birlikte geriye kalan 29 ilçenin tümünde hem nitelik hem de nicelik yönünden çok daha fazla sayıda taşınmaz kültür varlığının bulunduğu, Selçuk ve Bergama gibi ilçelerdeki taşınmaz kültür varlıklarının özellikle tarihi önem ve nitelik yönünden ağırlıkta olduğu görülecektir.
Ayrıca İzmir Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’nca yayınlanmış 2014 ve 2015 yıllarına ait katkı payı ödemesi yapılan proje listelerine baktığımızda;
2014 yılında yapılan 56 adet katkıdan 36 tanesinin 13 ayrı belediyeye (Büyükşehir 1, Aliağa 2, Bayraklı 1, Bergama 6, Bornova 1, Kemalpaşa 3, Kınık 4, Konak 4, Menderes 4, Ödemiş 3, Torbalı 1, Tire 3, Selçuk 3) yapıldığı, geriye kalan 20 adet katkının İzmir Valiliği adına 11 ilçedeki (Bornova 1, Konak 5, Tire 2, Bornova 1, Ödemiş 1, Menemen 2, Buca 1, Bergama 3, Bayındır 1, Urla 2, Karaburun 1) taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için tahsis edildiği,
2015 yılında yapılan 24 yardımdan 14 tanesinin 10 belediyeye (Aliağa 1, Bayraklı 2, Bergama 3, Çeşme 1, Dikili 1, Kınık 1, Konak 1, Ödemiş 1, Selçuk 1, Urla 2) yapıldığı, geriye kalan 10 adet katkının ise bizzat İzmir Valiliği adına 9 ilçedeki (Bergama 1, Bornova 1, Çeşme 1, Foça 1, Karaburun 1, Seferihisar 2, Selçuk 1, Tire 1, Torbalı 1) taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için tahsis edildiği görülecektir.
2016 yılına ait veriler henüz yayınlanmadığından 2014 ve 2015 yıllarına ait verileri dikkate alarak yaptığımız değerlendirmelere göre Konak ilçesinin 2014 yılında bu fondan yapılan toplam 56 yardımdan 4’ü Konak Belediyesi, 1’i İzmir Büyükşehir Belediyesi, 5’i İzmir Valiliği olmak üzere toplam 10 adet proje için yardım aldığı, yardım sayısının genel olarak azaldığı 2015 yılında ise toplam 24 yardımdan sadece 1’inin belediyeye verildiği, bu yıl en fazla yardım olan belediyelerin 3 proje ile Bergama, 2’şer proje ile Bayraklı, Seferihisar ve Urla olduğu görülmektedir.
Bu durum bize, Konak ilçesindeki taşınmaz kültür varlıklarının sadece Konak Belediyesi tarafından değil; bunun yanında, İzmir Valiliği ile Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi diğer kamu kurumları tarafından da korunduğunu, bakım, onarım ve restorasyonlarının bu kurumlar tarafından da yapıldığını hatırlatmaktadır.
Bu verilere göre, 2014 ve 2015 yıllarında yapılan yardım sayısı itibariyle Konak ilçesine haksızlık yapıldığını söylemek açıkçası mümkün değildir. Çünkü ilçe ölçeğinde yapılan yardımlar sadece belediyeye değil aynı zamanda valiliğin sorumluluğundaki ve Konak ilçesi sınırları içindeki taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için il kültür ve turizm müdürlüğü, il milli eğitim müdürlüğü, il emniyet müdürlüğü gibi valiliğe bağlı kuruluşlara da yapılmaktadır. O nedenle ödenen vergi paylarından geri ödeme yapılmadığını ifade edip şikayetçi olunurken bu hususun da dikkate alınması, ayrıca Konak ilçesi dışındaki büyükşehir belediyesi ile diğer 29 ilçede tahsil edilen emlak vergisi miktarlarının azlığı nedeniyle emlak vergisi yüksek olan ilçelerden bu ilçelere doğru bir transferin de yapıldığını, bu tür ilin farklı ilçeleri arasında bir dengenin yaratılmak istendiğini de göz ardı etmemek gerekir.
Ayrıca Konak ilçesi sınırları içindeki taşınmaz kültür varlıklarının bakım, onarım ve restorasyonlarının yapılması konusunda sadece valilikten alınan katkı dışında dışındaki sorunlara da dikkat çekmemiz gerekmektedir.
Bildiğimiz kadarıyla Konak Belediyesi bu işleri yapmak üzere yapılandırdığı hizmet biriminde çalışan uzman teknik elemanları başka birimlere aktararak bu birimin yeterlik düzeyini düşürmüş; üstüne üstlük bu birimin başındaki başarılı yöneticiyi de alıp yerine deneyimsiz bir görevliyi atamıştır.
O nedenle, Konak Belediyesi’nin taşınmaz kültür varlıklarının korunması çalışmalarındaki düşüşün temel nedeni sadece daha az yardım alması değil, aynı zamanda hem bu konularda artık uluslararası bir disiplin haline gelmiş olan Kültürel Miras Yönetimi anlayışıyla önceden belirlenmiş vizyon, politika ve temel tercihlerini gösteren stratejik planla eylem planından yoksun olması hem de eski belediye başkanı Muzaffer Tunçağ döneminden bu yana başarıyla çalışan bir ekibi zayıflatıp beceriksiz bir şekilde dağıtmış olmasıdır.
“Kendi düşen ağlamaz” deyişini bir kez daha haklı çıkaran bu durum nedeniyle, bir zamanlar kendisinden çok şeyler beklediğimiz Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş’a, İzmir Valiliği yerine, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale’nin rantına el koymak amacıyla kurulan ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile kendi belediyesinin de ortağı olduğu TARKEM isimli şirketin İzmir’in zenginlerinden oluşan ve her fırsatta İzmir’i çok sevdiklerini söyleyen güzide 116 ortağına ya da Basmane Çukuru’ndaki gökdelene ruhsat vermek için beis görmediği Folkart’ın sahiplerine başvurarak yeni kaynaklar bulmasını öneriyoruz.
Bu yazıyı, kraldan çok kralcı olan bazı kamu görevlilerinin durumunu tarihe not düşmek adına yazıyorum…
Amacım, yöneticisine yaranmak ya da sırf iddiasında haklı çıkmak ya da davayı kazanmak adına kraldan çok kralcı olan bazı belediye görevlilerine, bir kamu görevlisinin nasıl yaptığı işi ve hizmet ettiği insanları seven, onlara saygı duyan bir insan olması gerektiğini göstermek ya da hatırlatmak…
***
Çoğu İzmirli ve Karşıyakalı’nın bildiği gibi şu son günlerde Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar, Karşıyaka sahilindeki Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nı yıkarak onun yerine 2,5-3 misli büyüğünü yapmanın sevdasında. Bunun için eserin iki müellifinden birinin onayını almış, diğerinin müellifliğini bile kabul etmez durumda. Tek istediği anlaştığı müellifle kurduğu tezgahın bozulmaması ve bunu bozabilecek her türlü müdahaleyi önlemek için anıtı bir an önce bir oldu bitti ile yıkmak.
Geçtiğimiz hafta bu anıtın çevre düzenlemesi ile yedi adet beton dikitin projesini hazırlayan Mimar Erkal Güngören‘in kızı ve yasal varisi Yrd. Doç. Dr. Ela Güngören ile tanıştık. Kendisi İstanbul’daki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı’nda mimarlık tarihi konusunda araştırma ve çalışmalar yapıp dersler veren, bu alanda değerli yayınları bulunan saygın bir akademisyen. Günlük konuşma dilimizdeki anlatımıyla mimarlık tarihi konusunda uzman bir “Hoca“. İzmir’e geliş nedeni ise babası tarafından yapılanları korumak amacıyla anıtın yıkımını durdurmaya yönelik bir basın açıklaması yapmaktı.
Kendisi 24 Mayıs 2017, Çarşamba günü saat 11.00’de anıtın önünde bir açıklama yaparak anıtın yıkılmasına niye karşı çıktığını açıklayarak anıtın aslına uygun olarak onarılmasını istedi.
Bizler de; Karşıyaka’da yaşayan, Karşıyaka’yı seven İzmirliler olarak anıtımızı yapıp bize teslim eden Mimar Erkal Güngören‘in kızı olarak kendisine sahip çıkıp desteklemek istedik. Yanında olup yardımcı olmaya çalıştık.
Tabii ki bu arada anıtın yıkılmasının gündeme geldiği 2015 yılından bu yana karşı çıkmak adına neler yaptığını hem kendisini dinleyerek hem de elindeki belgeleri inceleyerek öğrendik.
Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkılacağını ilk öğrendiğinde hemen bir avukat tutup 15 Ekim 2015 tarihinde gönderdiği bir ihtarname ile Karşıyaka Belediyesi’ni uyardığını, 2016 yılında Karşıyaka Belediyesi’ne yazdığı yazılar üzerine bu anıtın yaptırılması ile ilgili hiçbir belgenin Karşıyaka Belediyesi’nin elinde bulunmadığı gibi çok önemli bir hususu belgelediğini gördük.
Şimdi o belgeler elimizde ve önümüzdeki günlerde bu belgeler üzerinden hukuki bir tartışmayı başlatacağız.
Ancak, şimdi bu belgelerden biri olan Karşıyaka Belediyesi’nin Karşıyaka 2. Noterliği eliyle sayın Ela Güngören‘e gönderdiği 15 Ekim 2015 tarih, 32884 sayılı cevabın son kısmında yer alan bir paragraftaki anlatıma yoğunlaşarak bu ifadeleri yazdığı anlaşılan belediye avukatının yaklaşım ve tutumunu sizlerle paylaşarak irdelemek istiyorum.
Ela Güngören’in 5 Ekim 2015 tarihinde Beyoğlu 9. Noteri eliyle gönderdiği 06965 sayılı ihtarnameye karşılık olarak gönderilen bu yazının ikinci sayfasındaki son paragrafta aynen şunlar yazılmış:
“Ayrıca sağlığında bizzat kendisi tarafından ileri sürülmeyen “adı ile anılma ve adının anıta yazılması” yönündeki talebin, merhum Mimar Erkal GÜNGÖREN’in vefatından sonra, mirasçısı müvekkiliniz tarafından ileri sürülüyor olması da dikkate değer bir husustur.“
Bu anlatımdan da gördüğünüz gibi belediye avukatı Türkçe’nin ve hukuk jargonunun tüm inceliklerini kullanarak merhum Mimar Erkal Güngören‘in yaşadığı sürece talep etmediği bir hususun yasal varisi olan kızı tarafından talep edilmesini dikkatleri bu yöne çevirecek şekilde ilginç buluyor. Daha doğrusu böyle bir talebi yadırgadığını hissettirecek şekilde sanki Mimar Erkal Güngören‘in yaşamında böyle bir talepte bulunmayışı ile yasal varisi kızı Ela Göngören‘e yol göstermesi gerektiğini, Ela Göngören‘in babası Erkal Güngören‘in yaşamında dile getirmediği bir talebi adeta onun istek ve arzusu dışında gündeme getirerek babasının istemediği bir şeyi yapan yapan kişi durumuna getirerek taciz etmeye çalışıyor.
Bu durum açık bir şekilde hem Mimar Erkal Güngören‘e hem de onun yasal varisi Ela Güngören‘e saygısızlıktır.
Çünkü bu anıtın yapımı ile ilgili hiçbir belge ya da dosyanın ortalıkta olmadığı bir ortamda yasal varislerin en azından müelliflerin isminin anıt üzerine yazılmasını istemeleri en doğal haklarıdır. Esasen bu belgeler ya da dosyalar Karşıyaka Belediyesi’nde olmasa bile, o anıtı görenlerin, o anıtla ilgilenenlerin o anıtı kimlerin yaptığını bilmeleri gerekir.
Nitekim Kültürpark’ın Kaskatlı Havuz kenarındaki Şadi Çalık ile Turgut Pura‘ya ait genç kız heykellerinin hemen yanına konulan sanatçıların adlarıyla heykellerin hangi tarihlerde yapıldığını gösteren tabelalar bu düşünceyle yakın zamanda oraya yerleştirilmiş, böylelikle heykellerle ilgilenenlerin bilgilenmeleri sağlanmıştır.
O nedenle sanatçının ya da varislerinin bu çok haklı ve yerindeki taleplerinin altında bile başka bir şey aramak normal bir hukukçunun ya da genel anlamda aklı başında bir insanın değil; hakkını arayan saygın bir akademisyeni adeta taciz edercesine itham etmeye çalışan, böylelikle yöneticisine yaranmak isteyen işgüzar bir belediye memurunun, “lafı punduna getirmek” tekniği ile yapmaya çalıştığı acınası bir çabadır.
İzmir’e, özellikle de Karşıyaka’ya yaraşan kamu görevlilerinin tavrı bence bu olmamalıdır. Karşıyaka’ya layık kamu görevlileri, hizmet ettikleri insanlara karşı her zaman saygılı ve terbiyeli olmalı, onlara nazik davranmalıdır. Sırf kazanmak ya da haklı çıkmak adına sadece babasının eserlerine sahip çıkmak isteyen bir insanı, değerli bir akademisyeni bu tür laf oyunlarıyla itham etmeye ya da incitmeye kalkmak hiçbir kamu görevlisinin hakkı değildir.
Çevremizdeki belediye başkanlarına, o başkanların geçmişlerine baktığımızda çoğunun kendi kişisel geçmişinde yüzlerce, binlerce kişinin çalıştığı bir yerde yöneticilik yapmadığını, yöneticilik konusunda eğitim almadığını ve yapsa bile en fazla 2-3 kişilik ofis ya da dükkanlarda kendi elemanlarını yönettiklerini veya aile şirketlerinde anne, baba ve kardeşleriyle birlikte iş yaptıklarını görürüz.
Ama buna rağmen, bu deneyimsiz hallerini dikkate almadan büyük bir cesaretle binlerce yönetici ve çalışanın görev yaptığı belediyelerde üst yönetici olmaya niyetlendiklerini görüyor ve en kısa sürede başarısız olduklarına tanık oluyoruz.
Daha önce ofislerinde, dükkanlarında birkaç kişiyi yöneten, çoğu kez belediyeciliği ve yöneticiliği bilmeyen bu kişilerin belediye başkanı olur olmaz önce kendilerine seçim döneminde açık ya da kapalı bir şekilde hizmet eden belediye görevlilerini yeni yeni makamlarla ödüllendirdiklerine, güvendikleri bu kişileri kilit noktalara yerleştirdiklerine tanık oluyoruz. Hatta onları başka belediyelere kaptırmamak adına pazarlıklar yapıp başka belediyelerdeki kendi zihniyetindeki yöneticileri transfer etmeye çalıştıklarını bile izliyoruz.
Tabii bu arada olan, o belediyede o güne kadar başarıyla çalışan, başarılı olmak adına gerektiğinde belediye başkanı ya da diğer yöneticilere bile karşı çıkıp doğruyu söyleyen bilgili, deneyimli, uzman, dürüst ve tarafsız yönetici ya da çalışanlara olmakta; onlar ivedilikle gözden uzak etkisiz görevlere atanmaktadırlar. Bu değerli personeller bir anlamda büyük bir değer bilmezlikle “harcanıp” gitmekte; böylelikle belediye yönetimleri işi bilmeyenlerle deneyimsiz acemilerin eline kalmaktadır.
Belediye başkanlarının bu bilgili, deneyimli, uzman, dürüst ve tarafsız yönetici ve çalışanların yerine getirdiği kişiler ise çoğu kez bir belediye başkanının gözden çıkarıp kendisinden uzaklaştırmaya çalıştığı biri ya da ilgisiz bir sektörde çalışan yakın bir akraba ya da aynı siyasi davanın temsilcilerinden biri de olabilmektedir.
Hiç unutmam, yakın bir zamanda İzmir’in büyük bir belediyesinde bana belediye başkanının danışmanı olarak tanıtılan ama daha sonra belediye başkanının akrabası olması nedeniyle atandığını öğrendiğim öğrendiğim birine bir proje fikrini bir türlü anlatamayınca dayanamayıp “siz nasıl bir danışmanlık yapıyorsunuz ve daha önce ne yapıyordunuz?” diye sorduğumda, karşımdaki “danışman“, sakin sakin yakın zamana kadar Ege’nin büyük bir ilçesinde kuyumculuk yaptığını, danışmanlığının ise belediye başkanının kendisine havale ettiği konularda görüşünü beyan etmekten ibaret olduğunu söylemişti…
Bir belediye başkanı, hem de daha önce bakanlık yapmış bir belediye başkanı akrabası olan bir kuyumcudan nasıl bir danışman çıkarmıştı bilmiyorum; ama, asıl önemlisi o belediye başkanının danışmanlık gibi çok önemli bir görevin anlamını dahi fark etmediğini ya da gerçek danışmanlardan iş beklemeyecek kadar kendini beğendiğini anlamış ve o belediye başkanı görevde olduğu sürece bir daha o belediyeye uğramamak üzere o proje fikrinin peşini bırakmıştım.
Başka bir deneyimim ise, şu an görevde olan bir ilçe belediye başkanının aday olduğu süreçte yaptığım gönüllü danışmanlık süresinde aday olduğu belediye görevlileri hakkında sarf ettiği hırçın sözlerin arka planını fark ettiğimde ortaya çıkmıştı. Bu aday, seçim kampanyası sırasında sık sık çalışmayan, tembellik yapan belediye personelini deyim yerindeyse atıp satacağını söylüyor, böylelikle seçildiği takdirde hırçın bir yönetici olacağının işaretlerini veriyordu. Kendisini sık sık bu tür çalışanlar konusunda farklı yöntemlerin de bulunduğunu, o nedenle böyle hırçın bir tutum sergilememesi konusunda uyarmama karşın işin sadece “atıp satma” konusuna odaklanıyordu. Çünkü işin sadece o bölümünü biliyordu. Edindiğim onca yılın bilgi ve deneyimleri çerçevesinde, bu durumun aslında o adayın yaşamı boyunca hiçbir yerde yöneticilik yapmayışından kaynaklandığını ve iyi bir yöneticinin nasıl olması gerektiği konusunda tek bir fikrinin olmadığını anlıyor, o nedenle o belediyedeki yönetici ve çalışanların nasıl bir yönetici ile muhatap olacaklarını düşünüp onlar adına üzülüyordum. Ayrıca işe bu şekilde başlayan belediye başkanlarının, çoğu kez personelin tutum ve davranışı konusunda bilgi, birikim ve deneyim sahibi olmadıkları için genellikle başarısız olduklarını da tecrübeyle biliyordum. Nitekim aradan iki yıl geçip evimin bulunduğu sokaktaki 2-3 günlük ufak bir yol onarımının tamı tamamına 10 gün sürdüğünü, balkonumdan izlediğim belediye çalışanlarının iş yapmaktan çok çay içip sohbet ettiklerini görünce bu tahminimde haklı çıktığımı, tabii ki belediye başkanının kulaklarını çınlatarak yeniden hatırlama fırsatına kavuştum…
***
Evet, yöneticilik beceri ve yetenek işi olduğu kadar bilgi, birikim ve deneyim işidir. Diğer zeka çeşitlerinin yanında duygusal zeka ve empatinin de ağırlık kazandığı kişisel bir özelliktir. O nedenle bu özelliklere sahip olmayan ya da eğitim, deneyim gibi yöntemlerle bunu edinmemiş olanların büyük kentlerin belediye başkanı olmaları, bunun için aday gösterilmeleri bu kadar kolay olmamalıdır.
Daha doğrusu belediye başkanları yöneticiliği, belediye başkanı oldukları sırada yapıp bozarak ya da sınayıp deneyerek değil; onun çok öncesinde kendi kişisel kariyerleri içinde öğrenmiş olmalıdırlar.
O nedenle, belediye başkanı adaylarının siyasi partilere verdikleri öz geçmiş belgelerinde yöneticilik, hem de profesyonel yöneticilik adına doyurucu kariyer bilgilerinin bulunması ve adayların belirlenmesi aşamasında bu özelliklerin özellikle ve öncelikle dikkate alınması gerekmektedir.
Bu anlamda kendi işletmemize ya da şirketimize eleman alırken başvuranlardan nasıl iş yaşamlarında ne yaptıklarını ve bu işlerdeki başarılarını gösteren özgeçmiş belgeleriyle bonservislerini istiyor ve bu belgelere bakarak bir tercih yapmaya çalışıyorsak; yüzbinlerce ya da milyonlarca kişinin yaşadığı bir kentin yönetimine aday olan bir kişinin de belediye başkanı adayı olmak istediğinde yine aynı nitelikteki bilgi ve belgeleri sunarak yönetme konusundaki bilgi, birikim ve deneyim sahibi olduğunu kanıtlaması ve ondan sonra yapılacak tüm tercihlerin bu bilgilere göre yapılması daha doğru ve uygun olacaktır.
Öte yandan siyasi partilerin de yöneticilik konusunda bilgisiz, deneyimsiz ve birikimsiz olanları aday göstermemesi, en azından aday göstermek istediğinde öncelikleri onları yöneticilik konusunda eğitmesi ve öncesinde belediye meclis üyeliği gibi daha alt kademelerde başarıyla görev yapmış olma gibi ön koşullar koymaları; böylelikle bu makamlara hak etmeyenlerin gelmesini engelleyecek ya da zorlayacak yeni mekanizmalar geliştirmeleri gerekmektedir.
***
Bütün bu tespit, değerlendirme ve yorumlar sonucunda sonuç ve öneri yerine ısrarla şunu söylemek isteriz:
Bizler, kentlerde yaşayan ya da çalışanlar olarak kentimizi yönetecek kişilerin seçiminde bize danışılmasını ve seçilecek kişilerin yönetme konusunda bilgili, birikimli ve deneyimli olmasını, belediyelerin belediye başkanlarının yöneticiliği öğrendikleri bir deneme tahtası olarak kullanılmamasını istiyoruz.
‘Yabancı‘, birilerini “biz‘den ayıran, bir anlamda öteleyen bir sözcük olmakla birlikte yaşanan somut bir gerçekliği de ifade eder.
‘Yerli‘ ve ‘yabancı‘ sözcükleri, çoğu kez bir ötekileştirme çabası olmakla birlikte; bulunduğu ya da geldiği mekân üzerinden tanımlanan kişi, grup ya da toplumlar arasındaki ilişkileri tanımlamada kullanılan doğru tanımlamalardır.
‘Yabancı‘ bazı durumlarda sadece dışarıdan gelme eyleminin nesnesini, bazı durumlarda da dışarıdan gelmenin yanında gelinen yere uyumsuzluğu da anlatır.
Dışarıdan gelen ‘yabancı‘, geldiği yerde kendini yalnız, güçsüz ve korunmasız hisseder. Bu durumu ya kendi gibi olanlarla bir araya gelerek ve bundan güç alarak telafi etmeye ya da ‘yabancılığını‘ bir an önce üstünden atarak çevresine, çevresindeki insan, grup ve toplumlara uyum göstererek karşılamaya çalışır.
Şayet kente dışarıdan gelmiş bir göçmen; yani bir ‘yabancı‘ ise kendi gibi kente daha önce gelip oraya tutunmaya çalışanlara yakın durup gecekondusunu orada yapmaya, onlardan sağladığı yardımlarla işini kurmaya, belki de o ana kadar hiç hissetmediği hemşehrilik bağlarıyla onlardan güç almaya çalışır.
Dün köyünde ya da kasabasında düşman olduklarıyla bile dost olmaya, kendi memleketlileriyle sıkı bağlar kurmaya çalışır, sırtını onlara dayamaya, bu amaçla kurulmuş derneklerle siyasi partilerin il, ilçe örgütlerine üye olup geldiği yer, etnik ya da dini kimliğiyle siyasette kazandığı güçle o kentin yönetiminde söz sahibi olup kendinden yana bir iktidar alanı yaratmaya çalışır.
Geldiği yerle uyuşmaya hazır olanlar ise bir araya gelip gruplaşmaya ya da örgütlenmeye pek ihtiyaç duymayabilirler. Bu tür ‘yabancılar‘ sahip oldukları eğitim, gelir ve toplumsal bilinç düzeyi itibariyle daha çok kendi ayakları üzerinde durmaya yatkındırlar. Tek sorunları, kendileriyle oranın yerlileri arasında iyi ilişkiler kurmaktır. Amaçları bir an önce onlardan biri olmak ve onların arasına karışıp kabul görmektir.
Ama her iki halde de geldikleri bu yabancı diyardaki birçok şey; insanlar, gruplar, örgütler, her biri ayrı bir anlam ifade eden mekânlar, anıtlar onlar için hiç bir şey ifade etmez. Hatta Kızılderili kabilelerin savaşıp yendikleri ve topraklarını işgal ettikleri düşman kabilelerine layık gördükleri gibi önce onların ortak belleğini oluşturan yerlere, kutsallarına saldırıp onları yok etmeye ya da dönüştürmeye çalışırlar. Aynen her biri antik Yunan ve Roma tapınağı olan birçok kutsal mekânın, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın egemen olduğu dönemlerde önce ayazma, kilise, şapel, daha sonrasında da cami, mescit, türbe ve yatır olmasında olduğu gibi…
Buradaki ortak ve ezeli amaç, o mekanın o zamana kadar oluşmuş ya da ona yüklenmiş anlamı ile belleğini silip oraya yeni bir anlam üzerinden kimlik biçmeye çalışmak, oranın ‘ruh’unu teslim alıp onun yerine kendinden yana bir ‘ruh‘ yerleştirmektir…
İşte tüm bu anlatılanları, son günlerde Karşıyakalıların ortak çaba, gayreti ve bağışlarıyla yapılan ve bu nedenle geçen zaman içinde bir sembole dönüşmüş Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nı yıkıp yerine daha büyüğünü yapmak isteyen, kendisi aslen Konya Ereğlili olduğu için çoğu Karşıyakalı için ‘yabancı’ olan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar üzerinden okumaya, analiz etmeye kalktığımızda, yapılmak istenen şeyin bu anlamda hukuksuzluğu, sanata, sanatçıya, sanatçının hak ve emeğine saygısızlığı göze alan bir ‘fetih’, bir ‘dönüştürme’, bir ‘ruh çalma’ olayı olduğunu söyleyebiliriz.
Çünkü kendisi, yakın zamanda yayınlanan “Bir Başkan, Bir Kent, Bir Aşk” isimli kitabında da belirttiği gibi Konya Ereğli’de başlayan yaşamını Mersin üzerinden İzmir’e yönlendirmiş, bu sıralı göç sonucunda İzmir’e yerleşmiş bir göçmendir. İzmir’e geliş nedeni de bilinçli bir tercihe değil, eşinin mesleki kariyerine dayanmaktadır. O nedenle, dolaştığı güzergah ve yerleştiği İzmir itibariyle Konya Ereğli-Mersin-İzmir hattında hareket etmiş bir ‘göçmen’ ya da ‘yabancı’dır.
İzmir’deki yaşamını ise, yine kendisi gibi Konya Ereğli-Mersin-İstanbul-İzmit güzergahında bir yaşam çizgisine sahip olan rahmetli babasının ve babasının arkadaşı politikacıların desteği ile kurmuş, Konak Belediye Başkanlığı’na hazırlarken kendini birden bire ‘yabancı‘ olma halini fazlasıyla önemseyen Karşıyaka’da bulmuş; ancak kendisini aday gösteren partinin Karşıyaka’daki ezeli ve ebedi gücü nedeniyle seçilmesi kolay olmuştur. Başka bir deyimle, partisinin her hangi bir ön seçim yapmadan verdiği karar ile ‘seçilmek zorunda olan belediye başkanı‘ konumuna düşmüştür.
O nedenle aday gösterilir gösterilmez kendisi ile Karşıyaka arasında bağlantılar bulmaya ya da kurmaya çalışmış; evini apar topar Karşıyaka’ya taşımıştır. Bu arada Karşıyaka Spor Kulübü’ndeki eski görevlerini hatırlamış, iyi bir Karşıyakalı olduğunu göstermek için yeşil-kırmızı renklerin bolca kullanıldığı bir kampanya yürütmüş, reklam ve tanıtımda kendi görüntülerini bolca kullanarak kendini kabul ettirmeye çalışmıştır.
Bu çabasının altında, kendi şahsi özellikleri kadar bir ‘yabancı‘ olarak kendini Karşıyaka’ya kabul ettirme çabasının da olduğu söylenebilir. Çünkü halkın her kabulü, belediye başkanı olmakla sağlanamamaktadır.
Belediye başkanı olur olmaz da eline geçirdiği bu olanakla belediye içine yerleştirdiği hemşehrileri, akrabaları ya da ekibi eliyle önce belediyeyi, ardından da partinin ilçe örgütünü eline geçirmiş, sonrasında da Atatürk, Zübeyde Hanım, Türk Bayrağı gibi ortak ulusal değerler üzerinden kişisel çıkışlar yaparak ilginin kendi üstünde toplanmasını, bu değerler üzerinden bir kamuoyu desteği sağlama çabalarını sergilemiştir.
Tabii ki bu arada katık atık tesisi, Karşıyaka stadı gibi konularda açığa düşmüş, birçok Karşıyakalı tarafından sırf ‘Karşıyakalı‘ olmadığı için alabildiğine eleştirilmiştir.
Daha ötesinde ise, Cumhuriyet’in 50. yılında Karşıyakalılar tarafından yaptırılıp sahiplenilen anıt ve sembolleri ele alıp daha da büyüterek yapmaya, onlardaki ortak anlayış ve ruhu anlamaya çaba göstermeden yaptığı oldubittilerle kendi iktidarı adına dönüştürmeye kalkmıştır.
Kendisi bu hamlesinde başarılı olsa bile, artık o anıtın belleklerimizdeki yeri, o anıtın taşı, toprağı, betonu, boyası ve asıl önemlisi ruhu uçup gidecek, onun yerine bir ‘yabancı’nın yaptığı yabancı yeni bir yapı gelecektir.
Çünkü hepimizin de bildiği gibi, büyük paralar harcanarak yapılan her büyük yapı, adına anıt demekle anıt olmuyor, anıtlaşamıyor….
İnsanlar, toplumlar o anıtı benimsemedikleri, kabullenmedikleri, onun yapımına ve korunmasına katkıda bulunmadıkları, içine halkın ruhunu yerleştiremedikleri sürece o anıt ne kadar büyük yaparsanız yapın ya da adını ne koyarsanız koyun halkın anıtı olmuyor…
Uzunca bir süredir çevremizdeki bazı meslek odası yöneticilerinin belediye başkanlarının danışmanı ya da belediye yöneticisi/görevlisi olarak atandıklarını ya da yöneticiliği bıraktıktan hemen sonra belediye başkanlarının emrine girdiklerini görüp ilgiyle izliyoruz.
Hatta bu durumun bir adım daha öteye giderek, geçmişte oda yönetimlerinde yer almış bazı eski yöneticilerin ya da aralarında birinci dereceden kan bağı olan yakınlarının belediyelerden büyük boyutlarda iş ya da proje aldığını bile duyuyoruz.
Meslek odası yöneticileriyle belediye başkanları arasındaki bu açık ya da gizli flörtün dışında belediyelerde çalışan meslek odası üyelerine zaman zaman meslek odasını temsil ediyorlarmış gibi davranıldığını, belediye ile meslek odası arasında bir çatışma yaşandığında bu belediye çalışanlarının, “iki arada bir derede kalıp” zaman zaman birinden birini tercih etmek gibi tatsız bir durumu yaşadıklarını görüyor, anlaşmazlık durumlarında kendilerinin meslek odalarına karşı adeta bir “rehin” gibi kullanıldığını da biliyoruz.
Meslek odalarının belediyelerin projelerine ve hizmetlerine eleştirel bir şekilde yaklaşıp farklı görüşler, öneriler geliştirilmesi durumunda o odalarla ilişkilerin dondurulup kesildiğini, aynı meslekten gelen danışman ya da yöneticiler eliyle o odaların kötülenip ötekileştirildiğine bile tanık oluyoruz.
Hatta belediyelerin çok önem verdikleri konularda meslek odalarının yönetici ve üyelerine açık ya da gizli bir şekilde baskı yaptıklarını, onların kendi iç ilişkilerindeki zayıf noktaları zorlayarak amaçlarına ulaşmayı mübah saydıklarını dahi biliyoruz.
Öte yandan geçmişte meslek odasının en üst düzeyde yöneticiliğini yapmış bazı belediye yöneticilerinin de kendi meslek odasının yönetici ve üyelerine ilgi göstermediğini; hatta onları bir “öteki” olarak gördüğünü de izliyoruz.
Meslek odası üyeleriyle yaptığımız değişik sohbetlerde bu ilişkiler konusunda çok şey öğreniyor, meslek odalarının belediyelerle yaşadıkları olumlu ya da olumsuz ilişkiler konusunda ilginç bilgilere ulaşıyoruz.
Yasalar bu tür ilişkileri açıkça yasaklamasa ya da bir takım ilişkiler yasaların, yönetmeliklerin arkasından dolanarak kurulup geliştirilse bile burada zarar gören asıl şey, halkın belediye ve meslek odalarına duyduğu güvenle incinen kamu vicdanı oluyor.
***
Anladığımız kadarıyla belediye yönetimi, bilinçli bir politika çerçevesinde kendine yakın bulduğu bazı eski ya da yeni meslek odası yöneticilerini kendi yanına çekmeye, bulmadıklarını ise kendisinden uzaklaştırıp yalıtmaya ve yalnızlaştırmaya çalışıyor.
Bu durum aslında, mesleki örgütlenme ile edinilen bir iktidar alanının kentin yönetimi ile ilgili diğer bir iktidar alanıyla ilişkilerinde yaşanması gereken ya da beklenen, eşyanın doğasına uygun bir toplumsal olgu.
Önce temsil edilen meslektaşların çıkarlarını savunmak adına başlatılıp ardından o meslek grubunun kent yönetiminde söz sahibi olması ile sonuçlanan bu tür toplumsal ilişkilerde, her iki tarafın birbirini etkileyip yönlendirmeye çalışması, senaryosu önceden yazılmış bir oyunun herkes tarafından bilinen kurallarından sadece biri.
Bu anlamda, her meslek ve çıkar grubunda olduğu gibi mesleki örgütlenme adı altında oluşan çıkar gruplarının kentle ilgili konularda büyük ve önemli yetkilere sahip belediye yönetimlerinde yer alarak ya da temsil ettiği meslek grubunun gücü üzerinden onu yönlendirmeye çalışarak etkili olmak istemesi, temsili demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biri.
Temsili demokrasi açısından durum bu şekilde olmakla birlikte; meslek örgütleriyle belediye yönetimleri arasındaki kurumsal ilişkilerin demokrasiyi, evrensel hukuku, etik kuralları ve kamu yararını önceleyerek düzenlenmesi gerekiyor.
Örneğin bu düşünceyle düzenlenen 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 28. maddesine göre belediye başkanlarının görevi süresince ve görevinin sona ermesinden itibaren iki yıl süreyle, meclis üyelerinin ise görevleri süresince ve görevlerinin sona ermesinden itibaren bir yıl süreyle, belediye ve bağlı kuruluşlarına karşı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak taahhüde giremiyeceği, komisyonculuk ve temsilcilik yapamıyacağı hüküm altına alınarak belediye meclisi üyelerinin demokrasi, hukuk, etik ve kamu yararı ilkelerini çiğnemeleri olasılığı bir ölçüde engellenmeye çalışıyor.
Aynı duruma kural tanımaz vahşi rekabetin hüküm sürdüğü özel sektörde bile rastlıyor, firmaların kendilerinden ayrılmış ya da emekli olmuş yöneticilere rakip firmalarda çalışmalarını engelleyen özel sözleşmeleri imzalattıklarını ya da rakip firmalarda çalışmamaları şartıyla ek ödemeler yaptıklarını görüyoruz.
Ancak belediyelerle meslek odaları arasındaki ilişkiler herhangi bir yasal düzenlemeye bağlanmadığı ve bu ilişki ile ilgili etik kodlar her iki kurum tarafından belirlenip uygulamaya konmadığı için işler her zaman demokrasiyi, evrensel hukuku, etik değerleri ve kamu yararını gözeten şekilde gerçekleşmiyor. Hatta çoğu kez böyle olmadığını, gerçeklikte kurala uymanın istisnai bir durumu ifade ettiğini söylemek de mümkün.
O nedenle bazı meslek odası yöneticilerinin yöneticilik yaptıkları dönemde gerek temsil ettikleri mesleki çıkarlar gerekse kendi kişisel çıkar ya da tercihleri nedeniyle belediye yönetimlerine daha yakın durduğunu ve bu yakınlıkları nedeniyle kente ve kentle ilgili sorunlarda zaman zaman demokrasi, evrensel hukuk, etik ve kamu yararı ilkelerini dikkate almadıklarını görmek de mümkün.
Bu duruma örnek olarak İzmir özelinde İzmir Ticaret Odası’nı, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği’ne bağlı Pazarcılar Odası ile Minibüsçüler Odası gibi belediyelerle fazla içli dışı olan odaları, Türkiye Mimar ve Mühendisler Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı Ziraat Mühendisleri Odası’nı; hatta diğerlerine göre daha sessiz olduğunu bildiğimiz Ege Bölgesi Sanayi Odası’nı verebiliriz.
Belediyeler ile meslek odaları arasındaki bu tür ilişkiler, zaman zaman hem diğer meslek odalarını hem de kent halkının çıkarlarını dikkate almayan kararların alınmasına kadar varabiliyor.
Bu durumun TMMOB düzlemindeki en son örneği, dava süreci halen devam etmekte olan Yamanlar Katı Atık Bertaraf Tesisi hakkında TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu’nun, üye olan bazı meslek odalarının uyarılarını ve itirazlarını dikkate almaksızın oy çokluğu ile ve bazı koşulları öne sürerek belediyeyi destekler mahiyette karar alması ile somutlanmıştır.
***
Mesleki etiğin meslek odaları açısından önemli ve öncelikli bir konu olduğunu; o nedenle bir kısım meslek odasının kendi meslekleriyle ilgili etik kuralları devamlı tartışıp yaşadıkları deneyimlere göre güncellediklerini bilmekle birlikte; bir kısım meslek odasının bu konuyu bir sorun olarak dahi kabul etmediğini görüyoruz.
Bu arada tabii ki meslek odalarındaki çoğu yöneticinin kendilerinden beklendiği şekilde hem kendi mesleki etik kurallarına uyduğunu, yöneticisi olduğu meslek odasıyla belediyelerin ilişkileri konusunda hassas davrandıklarını ve görevlerini kamu yararını gözeterek yaptıklarını da görüyor, biliyor ve kendilerini takdir ediyoruz.
Amacımız, çoğunluktaki bu yöneticilerin aksine onları da rahatsız edecek şekilde mesleki etik kurallarını dikkate almaksızın kendi kişisel çıkarını ya da mesleki bir taassupla bir kısım meslektaşının çıkarını gözeten yöneticilerin fark edilmesini sağlamak ve onların da demokrasiyi, hukuku ve kamu yararını gözeten bir çizgiye gelmelerini sağlamaktır.
O nedenle sözümüz bu mesleki, kurumsal ve kişisel etik kuralları dikkate almayanlaradır.
Ancak bütün bu özen ve dikkate rağmen hepimizin fark edip zaman zaman açık ya da üstü kapalı bir şekilde ifade etmeye çalıştığımız bu rahatsız edici durumun varlığı da hepimizi üzmektedir.
5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 28. maddesine göre nasıl belediye başkanları görevi süresince ve görevinin sona ermesinden itibaren iki yıl süreyle, meclis üyeleri ise görevleri süresince ve görevlerinin sona ermesinden itibaren bir yıl süreyle, belediye ve bağlı kuruluşlarına karşı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak taahhüde giremiyor, komisyonculuk ve temsilcilik yapamıyorlarsa aynı şekilde fiili olarak meslek odası yöneticilerinin de görev süresince ve görevin sona ermesinden sonra belirli bir süre belediyelerde çalışmamaları, yönetici ya da danışman olarak görev ve iş almamaları işin etik boyutları nedeniyle daha uygun olacaktır.
Bu nedenle bütün meslek odalarının yerel yönetimlerle ilişkilerini düzenleyecek mesleki etik kurallarını gözden geçirerek; şayet henüz bu tür kurallar oluşturmamışlarsa bu konuları kendi içlerinde tartışarak evrensel etik kurallarına uygun kurallar geliştirmelerini, bu kuralların oluşumunda kendi mesleki çıkarları kadar demokrasi, evrensel hukuk, etik ve kamu yararını da gözetmelerini; böylelikle kendi kurumsal saygınlıklarını koruma konusunda eskisinden daha fazla hassas davranmalarını bekliyoruz.
16 Mayıs 2017 tarihinde başlattığımız bir seri yazı ile İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin ÇED sürecinde kendilerine gönderilen yazılara cevap verirken bu projeye değişik nedenlerle karşı çıkan Karşıyaka, Narlıdere, Çiğli ve Balçova belediyelerinin ÇED Raporu ekinde yer alan resmi yazılarının örneklerini yayınlayarak kendilerine ve kendilerine bağlı kent konseylerine şu soruyu sormaya devam ediyoruz.
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin hazırlık aşamasında isabetli ve doğru olarak “Hayır” dediğiniz halde bugün niye “Hayır” demiyorsunuz?
İlçenizdeki birçok plan, program ve uygulamaya aykırı olan İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin durdurulması için niye dava açmıyorsunuz ya da açılmış davalara müdahil olarak katılmıyorsunuz?
Bugün bu soruları, metnini aşağıda gördüğünüz resmi yazıyı hazırlayıp Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Müdürlüğü’ne gönderen Narlıdere Belediyesi’ne ve onun yıllanmış başkanı Abdül Batur’a soruyoruz.
Evet, sayın Başkan şu an itibariyle İzmir Körfez Geçişi Projesi için ne düşünmektesiniz ve yazınızdaki bütük karşı çıkış gerekçeleri değişmediği için bu süreçte ne yapmak niyetindesiniz?
Her şeyin daha büyüğünü yapma saplantısına tıp dilinde “Gigantomani” diyorlar… Vikipedi’ye göre ise Gigantomani (Eski Yunanca γίγας gigas, “dev” ve μανία mania, “çılgınlık”) olağandışı veya gereğinden büyük boyutlu eserlerin, yapıların, binaların, anıtların üretilmesini tanımlamak için kullanılan bir sözcük.
Gigantonomi sözcüğünü ülke ya da kent boyutunda düşündüğümüzde ise akla devasa büyüklükte yollar, binalar, anıtlar, köprüler yapan Nazi Almanyası, Faşist İtalya gibi otoriter ülkeler, bu yolları, köprüleri, hava alanlarını yaptıran diktatörler, demokrasiden nasibini alamamış otoriter yöneticiler akla geliyor…
Ülkemizde ise en büyük köprüler, en büyük camiler, en büyük anıtlar, en uzun ve büyük bayraklar bulunduğumuz coğrafya ve kentlere kendi düşünce ya da iktidarımızın damgasını vururken kullandığımız simgeler olarak algılanmaktadır.
Bir dönem en yüksek gökdelene sahip olmak, daha sonraki yıllarda her yere en uzun direkte en büyük Türk bayrağını asmak, şimdi ise kentin, körfezin her yerinden görünür bir anıta sahip olmak herkesin birbiriyle yarıştığı bir moda, bir rekabet unsuru oldu.
Bu tür bir Gigantonomi durumu kişisel düzeyde olduğunda; yani en büyük arabaya, en büyük eve, en büyük çalışma masasına sahip olmak istediğinizde bu durum psikologlar tarafından kişisel bir tatminsizliğin sonucu olarak yorumlanıyor.
Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı
Aynı şey bir kentin, bölgenin ya da ülkenin yönetiminde karşımıza çıktığında da bu durum yine “her şeyin en büyüğü” üzerinden kurulmak istenen bir iktidarın dosta düşmana gösterilmesine dayanan bir meydan okuma anlayışı olarak yorumlanıyor.
Bu durumu Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın bugüne kadar sergilediği performans üzerinden analiz etmeye kalktığımızda; İzmir Körfezi’nin her yerinden görünen en büyük Türk bayrağına sahip olmak, Boğaz Köprüsü’ne en büyük Türk bayrağını asmak, belediyeye ait sosyal tesislere Ege Bölgesi’nin en büyük tırmanış duvarını yapmak şeklinde gelişen bu tutumun en son örneğinin halkın bağışlarıyla yapılan ve Cumhuriyet’in 50. yılına isabet eden 26 Ekim 1973 tarihinde törenle açılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı ile ilgili olduğunu görüyoruz.
Belediyeden, belediye başkanının yazdığı kitaptan ve çevremizdeki dostlarımızdan aldığımız bilgilere göre, 1973 yılında yaptırılan anıtın, bir benzerini Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın rahmetli babası Kenan Akpınar‘ın belediye başkanlığı döneminde Konya Ereğli’nin Cumhuriyet Meydanı’na yapan ancak 12 Eylül Dönemi’nde Kenan Akpınar‘ın görevden uzaklaştırılması nedeniyle parasını alamayan heykeltraş Tamer Başoğlu tarafından 2,5 misli büyütülerek yaptırılacağını, mevcut anıtın çürüdüğüne ve onarım göremeyeceğine ilişkin bilirkişi raporlarının düzenlendiğini biliyoruz.
Konya Ereğli Atatürk Anıtı
Oysa tarihçi dostlarımız Prof. Dr. Engin Berber ile Yrd. Doç. Dr. Erkan Serçe‘nin birlikte yazdıkları 2011 tarihli “Karşıyaka Tarihi” isimli kitaba göre; “İzmir’de Karşıyaka’da Anayasa Meydanı’nda bulunan anıt, varlığını Mayıs 1966 yılında kurulan Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği’ne borçludur. Dernek bir gazete ilanıyla Karşıyaka’ya dikilecek Atatürk Anıtı için 1970’lerin başında bir yarışma düzenlemiş, 29 Ekim 1971’de dereceye giren eserler belirlenmiş, sonuçların 10 Kasım’da duyurulacağı belirtilmiştir. Dernek Başkanı Doktor Ziya Ersay Karşıyaka’da yapılacak anıtın, Cumhuriyet Alanı’ndaki anıttan daha büyük olacağını vurgulayarak, “Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, Türkiye’de ilk defa Karşıyaka’da yapılacak bu anıtta kendi çehresiyle belirtilecektir. Anıt, Atatürk’ün Türk kadınına sağladığı medeni hakları ve bu konuda girişilen devrimleri güzel bir kompozisyon içinde verecektir” diyerek görüş bildirmiştir*. Yarışmada birinci gelen proje mimar Erkal Güngören ile heykeltraş Tamer Başoğlu’nun geliştirdikleri öneridir. Metin Haseki ile Murat Eriç’in önerisi mansiyona lâyık görülmüştür. Anıt 1972-73 yılları arasında tasarlanıp uygulanmıştır. “¹
Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen‘in Mimarlık Dergisi’nin 1973 Temmuz tarihli 7. sayısındaki “Türkler’de Anıt” başlıklı makalede ise, “8000 m2’lik alanın ortasında yeralan ve meydanla bütünleşen anıt ışınsal bir düzenleme doğrultusunda göğe doğru yükselen yedi beton dikitten oluşmaktadır. İzmit’teki Anıtpark ile (1972-73, tasarım ve meydan düzenlemesi Erkal Güngören, tasarım ve rölyefler Ali Teoman Germaner) çevreyi de içine alarak gelişen, kentlinin kullanımına açık bir tasarım doğrultusunda geliştirilip uygulanmıştır. Bu özelliğiyle Grup Espas ilkeleri uzantısında mimar heykeltraş ortaklığında çözülen anıt ürkütücü resmî anıttan, insan boyutunu göz önünde bulundurarak halkın hizmetine sunulan, kullanıcının estetik yaşantıyı deneyimleyebildiği anıta geçişin erken örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Düzenleme arkitektonik ve soyut geometrik biçimlenme dilinin anıt-heykele yansıtıldığı bir örnek olarak günümüze ulaşmıştır. Bu arkitektonik dil mimar Erkal Güngören’in tasarımının ürünüdür.“² şeklinde tanıtılmaktadır.
Mimar Sinan Fakültesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi ve anıtın mimarı Erkal Güngören‘in kızı Dr. Elâ Güngören’in verdiği bilgiye göre ise, “anıtın hem ideolojik/soyut bir boyutu hem de semantik/sembolik değeri (estetik değer) bulunmaktadır. Zamanla ilçe belediyesinin sembolü haline dönüşmüş, belediyenin logosu olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca anıtın logoları kuaför, çiçekçi olarak çalışan esnafın vitrinlerini süsleyerek gündelik hayatın içine çekilmiştir. Anıtın açılışının tarihi anlamlıdır ve tarihsel değerini oluşturur; dernek açılışı Cumhuriyet’in ilanının 50. Yıldönümü’ne rastlamasını hedefleyerek anıtı 26 Ekim 1973’te bir törenle halka açabilmiştir. Anıtın toplumsal değeri ise halen merasimlerde kullanılmasından kaynaklanmaktadır.“³
Sanatçıların ve bilim insanlarının ayrıntılarıyla anlatıp insani ölçülere yakın olması nedeniyle özel bir önem verdikleri ve Karşıyakalılar tarafından benimsenen bu anıt ne hikmetse birden bire yıkılarak 2,5 misli büyütülmeye kalkışılmıştır.
Bunu da her şeyin “büyük“, “en büyük” üzerinden görüp anlamlandırmaya alışkın bir belediye başkanının aklına aniden gelen düşüncelere borçluyuz… Kendisi bu durumu yazdığı en son kitapta aynen şöyle ifade etmiş:
“Karşıyaka Belediye Başkanı seçildikten sonra, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlama töreninde oradaydım. Benim de ilk bayramımdı. Çocuklarımızın cıvıltısı, Karşıyakalıların her zamanki çoşkusu ve buram buram özgürlük ve bağımsızlık atmosferi içinde gözümü anıttan alamıyordum.
Üzüntü verici durumdaydı; yıpranmış, boyası sıvası dökülmüş, yılların ihmaline ve kayıtsızlığına yenilmek üzereydi. Ağlamaklı olmuştum.
Kutlamaların oradaki bölümü bitti. Hemşehrilerimle kucaklaştım, hepsini tek tek uğurladım. Başkan yardımcılarıma ve müdürlerime, “Gitmeyin” dedim, orada kaldık.
Anıtı dolaşmaya başladım, tepeden tırnağa inceledim. Gördüklerim, içimi kararttıkça karartıyordu. Bir süre sonra arkadaşlarımın yanında gittim. Ağzımdan tek sözcük çıktı:
“Yıkıyoruz, yenisini aynen ve daha görkemli yapıyoruz.“⁴
Evet, bu anlatımdan da görüldüğü gibi belediye başkanı her şeyden anlayan bir yönetici olarak anıtı uzun uzun inceledikten sonra yıkılıp yerine daha görkemli bir anıtın yapılmasına karar veriyor, hem de tek başına! Bırakın bu işten anlayan uzmanlara, mimarlara, mühendislere sormayı çevresindeki işten anlayan başkan yardımcısı ya da müdürlerine bile sorma gereğini duymuyor. Çünkü o her şeyi biliyor ve daha büyük, daha görkemli bir anıt yapmak istiyor!
Tabii ki bunun öyle pek kolay olmadığını, bu düşünceye karşı çıkanların olacağını, herkesin bu anıtın maliyeti olarak ifade edilen 10 milyon liralık fuzuli harcamayı sorgulayacağını bildiği için kimsenin karşı çıkmaya cesaret edemeyeceği gerekçeler bulması gerekiyor. İmdadına da, aynen kitabının 202. sayfasında yaptığı gibi engin hamaset becerisi yetişiyor. “Uzatmaya gerek yok” diyor; “Karşıyaka, Zübeyde annedir. Karşıyaka, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Karşıyaka, Türkiye Cumhuriyeti değerlerinin yaşayan ve yaşatan simgesidir” diye devam ederek kimsenin bu işe itiraz etmemesi için esaslı bir hamle yapıyor.
Oysa bu durum bize rahmetli Nadir Nadi’nin ulusal ortak değerlerimizin böylesine istismar edildiği bir ortamda sarf ettiği “Ben Atatürkçü Değilim” sözünü hatırlatıyor.
Ama ne hikmetse ortak ulusal değerlerimizin bu tür istismarına, hep 12 Mart ve 12 Eylül dönemleriyle faşizmin kurumsallaşmaya başladığı günümüz koşullarında daha çok rastlıyoruz. 12 Eylül döneminde kaçak yapı sahiplerinin sırf o binalar yıkılmasın diye binanın hemen önüne bir Atatürk büstü kondurduğunu hatırladığımız ya da birçok yolsuzluk, hırsızlık ve vurgunun bu tür istismarları yapanlarca gerçekleştirildiğini bildiğimiz için ne zaman hepimizin ortak ulusal değerlerinin birileri tarafından makul ölçülerin dışında kullanıldığını görsek, hep bir şeylerden şüpheleniyor, bu hamaset edebiyatının etkisinde kalan insanların sırf iyiniyetleri nedeniyle kandırılmasından korkuyoruz.
Oysa Mustafa Kemal Atatürk, Zübeyde Hanım, Türk bayrağı, İstiklal Marşı gibi ortak ulusal değerlerin fiziki büyüklük ya da küçüklükle hiçbir ilgisi yoktur. Fiziki olarak büyük ya da uzun olmaları onlara fazladan bir değer kazandırmaz. Asıl önemli olan şey o değerlerin hepimiz tarafından anlaşılıp paylaşılarak gönüllerdeki yerinin büyütülmesidir.
O nedenle hepimiz açısından önemli olan bu değerlerin başkalarının amaçları için bu şekilde istismar edilmesine izin vermememiz gerektiğini düşünüyorum.
Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı
Ayrıca baskı, sömürü, esaret ve faşizmle mücadelenin yol ve yöntemi bu tür nesnelerin büyüklüğü ya da küçüklüğü ile değil; bu değerleri kabullenmiş olanların örgütlenip mücadele etmesiyle mümkün olacağı bilinmeli ve kabul edilmelidir.
Anıtlar, bayraklar ve diğer semboller sadece ihtiyaç duyduğumuz heyecan, azim ve mücadele ruhunu bizlere verecek hafıza mekanları olup onların Gigantonomi saplantısından uzak tutulması gerekir.
² Sözen, M.; Türklerde Anıt, Mimarlık, Sayı 7, Temmuz 1973, s.20
³ Güngören, E.; Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı, file:///C:/Users/Ali%20Rıza/Desktop/Karşıyaka%20Anıt/Atatürk,%20Annesi%20ve%20Kadın%20Haklar%20Anıtı.pdf
⁴ Akpınar, H.M.; Bir Başkan, Bir Şehir, Bir Aşk, Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Ltd. Şti., Nisan 2017, s.200