Tutku, Değişim ve Zarafet – 1950’li Yıllarda İstanbul

Ali Rıza Avcan

“1955, Ankara” doğumlu biri olarak kendimi hem Ankaralı, hem baba memleketimin Şile olması nedeniyle İstanbullu, hem de son 20 yılımı İzmir’de yaşamış olmam nedeniyle İzmirli hissederim.

O nedenle, bu üç coğrafyanın bileşimi ile ortaya çıkan bir zenginliğe sahip olduğumu düşünürüm.

İstanbul’u çocukluğumun yaz tatilleri nedeniyle tanımaya başladım. Her sene en az bir ayın geçirildiği Heybeliada, Fatih, Eyüp ve Üsküdar’ın Kısıklı ve Fıstıkağacı semtleriyle Şile ve Ağva coğrafyası bende yoğun akrabalık ilişkilerinin zenginleştirdiği anılar bırakmıştır.

Heybeliada‘da Deniz Harp Lisesi‘nde öğretmenken lojmanlarda, emeklilik sonrasında da İnönü köşkünün hemen yanındaki kubbeli muhteşem köşkü alıp orada yaşayan Sabri amcam ve Neziha yengem, oğulları, gelinleri ve torunlarıyla bizi İstanbul’da karşılayan ilk akrabalarımız olurdu.

Ardından o tarihlerde İstanbul İtfaiye Müdürü olan ve Independenta tankerinin yandığı o meşhur İstanbul yangınında günlerce eve uğramayan Tarık Özavcı ve Nezihe halam bizi Fatih‘deki merkez itfaiye binasının üstündeki lojmanda ağırlardı. Geceleri uykumun arasına giren itfaiye sirenleri bu misafirliklerden hatırladığım şeylerdendir.

Eyüp Kırkmerdiven‘de Piyer Loti Kahvesi‘ne yakın oturan ve bana hep “soyum sopum” diye hitap eden Semiha Halise halam, eşi Fehmi enişte ve oğlu Metin abi ise beni hem Eyüp‘ün hem de Haliç‘in o büyüleyici atmosferine sokan akrabalarımdı.

Üsküdar‘ın Kısıklı semtinde oturan Saime halam, Emin eniştem, kuzenlerim Vecdi abi ve Şeyma abla ise o çevredeki ahşap evleri ve tarihi Üsküdar-Kısıklı tramvayını hatırlamama neden olurlar.

Net bir şekilde hatırladığım diğer bir anı ise, hangi yıl olduğunu bilmediğim bir tarihte Galata Köprüsü’nün Eminönü’ne yakın kısmında köprüye Haliç yönünde n bağlı ve etrafı brandalarla kaplı “Deniz Müzesi” adı verilen bir teknede sergilenen “Yaşar” isimli foka aittir. 

istanbul-un-1950-ve-1960-lardaki-nostaljik-710785_5014_9_bBabamın Şile‘deki, eski adı Heciz, yeni adı Yeşilvadi olan köyü ise bende unutulmaz anılar bırakmıştır. Aziz amcamın mandaları, mandaların çektiği arabalar, harmanda bindiğim düvenler, meşe ormanlarının içinde Güzin abla ile bana saldıran boğa, geceleri tüm bir köy halkının el birliği ile soyduğu mısır koçanı tepeleri, köy gençlerinin yaptığı mehtap yürüyüşleri, Pazar günleri köye gelen Migros kamyonu ve beraberinde getirdiği özlemle beklenen beyaz ekmek “francala“, Neriman yengemin benim için bahçedeki fırında yaptığı “esmer ekmek“, biz gelmeden önce babanemin özenle hazırladığı Çerkez peynirleri ve yoğurtlar, evin bahçesinde kilimlerle yaptığımız çadır-evler, hafta sonlarında Şile’den dönen Zeki Müren‘e el sallamak amacıyla evin önündeki uzun bekleyişlerimiz, çevredeki Darlık, Avcıkoruve Ömerli köylerine yaptığımız akraba ziyaretleri, çoğu kez hafta sonu gittiğimiz Şile‘nin Kumbaba plajı… 

Dönüşte de tüm haşmetiyle bizi karşılayan Haydarpaşa Garı ve Anadolu Ekspresi‘yle kompartımanının içinden seyrettiğim Erenköy, Suadiye, Göztepe civarındaki yeşillikler içindeki güzel köşkleri hatırlarım…

Bu yıllarda -ne yazık ki- hiçbir şekilde İstanbul’u bir bütün olarak öğrenemedim… Belleğimde hep bölük pörçük, sadece gidilen yerlere ilişkin anılar ve mekan kırıntıları oluştu…

Ama daha sonra 1981 yılında İstanbul’a yerleşince tüm bir İstanbul’u öğrenmek için özel çaba gösterdim. Yürüyüp seyrederek, fotoğraflayıp okuyarak; hatta aynı yere defalarca giderek, örneğin Arkeoloji Müzesi için dört ayrı hafta sonunu ayırarak öğrenmeye çalıştım İstanbul’u… Böylelikle hem ayrıntıları hem de bu ayrıntılar üzerinden tüm bir İstanbul’u öğrenmem, puzzle’ın parçalarını birleştirmem mümkün oldu…

O nedenle, daha sonraki yıllarda yurt içinden ya da dışından gelen birçok arkadaşımı, dostumu İstanbul’u gezdirme, anlatma ve öğretme fırsatını yakaladım.

1990’lı yıllarda ise, Bahçelievler Belediye Başkanı Saffet Bulut‘un danışmanlığını yaptığım dönemde inceleme amacıyla onlarca dosya içinde teslim edilen 1940-1970 dönemi Hilmi Şahenk fotoğrafları ile o dönem İstanbulu’nu tüm ayrıntılarıyla öğrenme fırsatını bulmuştum.

Bu hafta sonu, Güven Gürkan Öztan ve Serdar Korucu‘nun yakın zamanda yayınlanan “Tutku, Değişim ve Zarafet, 1950’li Yıllarda İstanbul” isimli kitabını İzmir’deki kitapçılarda zorlukla edindikten sonra sayfalarını karıştırmaya başladığım Basmane Garı’ndaki küçük çay bahçesinde, arka planda Zeki Müren’in “Geceler” isimli o ünlü şarkısını dinlerken yine aynı duyguları hissederek çocukluğumun ve yetişkinliğimin o eski İstanbulu’na gittim ve kitaba konu olan 1950’li yılların İstanbulu ile ilgili kıyısından köşesinden birçok anıya sahip olduğumu fark ederek yılbaşı tatilinde bu güzel kitabı okumaya karar verdim.

_210025

Tutku, Değişim ve Zarafet – 1950’li Yıllarda İstanbul

Yazarlar: Güven Gürkan Öztan – Serdar Korucu

Doğan Yayıncılık, Aralık 2017, 459 sayfa

Yazarlar Hakkında

Güven Gürkan Öztan
İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. 2009 yılında “Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası” adlı doktora tezi ile İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. Tezi, 2011 yılında aynı adla kitaplaştı. Türkiye’de resmi ideoloji, milliyetçi akımlar, milliyetçilik-toplumsal cinsiyet ilişkisi, azınlıklar, çocukluk ve militarizm konuları başta olmak üzere makaleleri Toplum ve Bilim, Toplumsal Tarih, Doğu-Batı, Dipnot, Düşünen Siyaset, Eğitim-Bilim-Toplum, Praksis, Mülkiye Dergisi, Redaksiyon, Ayrıntı gibi dergilerde yayımlandı. İnci Ö. Kerestecioğlu’yla birlikte Türk Sağı: Mitler, Fetişler ve Düşman İmgeleri adlı derlemeye imza attı. 2014 baharında Türkiye’de Militarizm: Zihniyet, Pratik ve Propaganda adlı kitabı yayımlandı. Halen İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyaset Bilimi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışan Güven Gürkan Öztan, BirGün gazetesi köşe yazarı ve Tarih Vakfı Yönetim Kurulu üyesidir.

Serdar Korucu
İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. TV8’de başladığı meslek hayatını Skyturk, Business Channel, 6News, Cem TV, TRT1, TRT2 ve A Haber’de haber merkezi ve haber program bölümlerinde editör-yapımcı-danışman olarak sürdürdü. Beş yıldır CNN Türk’te editör olarak çalışıyor. Radikal, Bianet, Agos, Avlaremoz ve BirGün’e dezavantajlı gruplar özelinde insan hakları haberleri ve röportajları yapan, Atlas dergisine dosyalar hazırlayan Serdar Korucu’nun yazıları Express, AltÜst, Taraf ve Milliyet Kitap ekinde de yayımlandı. Korucu’nun, 2009 yılında Yabancı Gazetecilerin Gözüyle Kürt Sorunu, 2013’te Suriye Yerle Bir Olduktan Sonra, 2014’te Aris Nalcı’yla birlikte hazırladığı 2015’ten 50 Yıl Önce, 1915’ten 50 Yıl Sonra: 1965, iki ciltlik Patriklik Fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un Objektifinden 6-7 Eylül 1955 ve 2016’da Misafir adlı kitapları yayımlandı.

Kitap Hakkında:

Tutku, Değişim ve Zarafet, İstanbul’un 1950’li yıllarına, Türkiye insanının mutlu hatıralarına dokunuyor. Değişimin başladığı, Osmanlı’nın hâlâ hatırlandığı, kentin hüznüne rağmen insanların kendini tatlı bir huzura bıraktığı zamanlar. Siyah beyaz fotoğraflarda kalmış unutulmaz yıllar… 

Elinizdeki kitap işte bu zamanın insanlarının ve gündelik hayatının izini sürüyor. İnsan hikâyelerini, gündeliğin ritmini, parıltılı yaşamlardan şehre tutunamayanlara uzanan geniş bir yelpazeyi konu alıyor. Kimi zaman İstanbul’un varsıl yüzünü anlatırken kimi zaman merceğini şehrin kuytu köşelerine çeviriyor. 

Adadaki görkemli konaklardan gecekondu mahallelerine, plaj eğlencelerinden iş cinayetlerine, modaevlerinden batakhanelere uzanıyor. İmar harekâtı ile değişen şehrin topografyasına yine dönemin İstanbullusunun gözlerinden bakıyor. Yeni gelen vapurlarla heyecanlanıyor, şehrin artan trafiğinde saç baş yoluyor, troleybüste gezip son kalan arnavut kaldırımlarını arşınlıyor. 

1950’lerde çocuk oluyor, genç kadın oluyor, hasta oluyor, işçi oluyor, patron oluyor. Her birinde zarafet ile tutkuyu değişim rüzgârlarına yelken yapıyor. 

Güven Gürkan Öztan ve Serdar Korucu, eski ile yeninin, yoksulluk ile zenginliğin, mütevazılık ile şatafatın çok kutupluluğu arasında adeta yeniden şekillenen İstanbul’un 1950’li yıllarının izini sürüyorlar; 

tutkunun, değişimin, zarafetin ve bolca hayal kırıklığının…

DR-GFWVX4AAeRNO

İçindekiler

Başlarken: Eski ile yeninin, zenginlik ile yoksulluğun bir aradalığı… Amerikanlaşma… Dönüşen kültürel kimlik… Hem vali hem belediye başkanı: Fahrettin Kerim Gökay… İmar operasyonları…

İstanbul’da yaz: Zevk ve kahır – İstanbul’un sayfiyeleri… Barakalar görkemli yazlıklara karşı… Artan bisiklet sorunu… İstanbul’un kuğu misali sayfiye vapurları… Plaj kültürünün dönüşümü… Susuzluk çilesi… Parklar ve bahçeler… UNutulmaz yaz kampları…

İstanbul’da eğlence ve sanat alemi – Rock’n roll… Gazinolar… Beyoğlu’nun olmazsa olmazları… Eğlence turizmi… Yılbaşı partileri… Ses yarışmaları, açılışlar, düğünler… “Orduya şükran1 konserleri… Sinemaya aşık şehir… İstanbul Sergisi…

Nadir zevkler, özel lezzetler – İçkiyle anılan semtler… Meyhanelere mühür… Demlenme kültürü… Şarap kalitesini yükseltme çabaları… Likör ikramı geleneği… Lokanta kültüründe değişim… Kulüp ve otel mutfakları…

İstanbul’da şıklık ve güzellik tutkusu –  Modada dönüm noktası… Marilyn Monroe gibi olmak… Menderes modası… Zeki Müren mağazası… Meşhur Beyoğlu terzihaneleri… Gazeteleri süsleyen krem reklamları… Kolonya tutkusu…

Hem zaruret hem marifet: İstanbul’da alışveriş – Günlük alışveriş… Balığın bol olduğu yıllar… Dar Gelirlinin dostu makarna… Mutfağın yeni baştacı margarin… Seyyar satıcılar… Marka rekabeti… Migros Türkiye’de… Geleneksel tatlardan yeni lezzetlere…

1950’lerde İstanbul’da çocuk olmak – Okuma zevki… Çocuk dergileri… Çocuklar ve sinema… İstanbul’da çocuk parkları… Toplu sünnet törenleri…

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi: 1950’lerin İstanbulu’nda sağlık – Yeni hastaneler, yeni okullar… Veremle mücadele… İşçi hastaneleri… Süreyyapaşa İşçi Sanatoryumu… Ortadoğu’nun en büyük sivil hastanesi… Ailelerin korkusu rüyası çocuk felci…

İstanbul’un karanlık yüzü – Şehrin emniyet meselesi… Kadınlara yönelik şiddet ve taciz… Sarıyerli Sevim… Salacak canavarı… Zamane hırsızları… Çocuk hırsızlar… Esrar tekkesi… Karakol halleri… Batakhaneler ve randevuevleri…

Politik karşılaşmaların kenti İstanbul – Aşk-nefret ilişkisi: Türkiye-Yunanistan… YUnan kral ve kraliçesi İstanbul’da… Muhafazakarların “Ayasofya Camii” rüyası… İlk “fetih” filmi… Fetih kutlamaları… Devrim kanunlarına muhalefet… 50’li yıllarda İstanbul’da işçi hareketleri…

1950’lerde İstanbul’da gayrimüslim olmak – 6-7 Eylül… Korunmasız kalan İstanbullu gayrimüslimler… İmar hareketine kurban giden kiliseler… Neve Şalom… İstanbul’dan İsrail’e göç… “Vatandaş Türkçe konuş” yeniden… Olaylı Ermeni patriği seçimi… Türklüğü aşağılama…

1950’lerde Müslümanların İstanbulu – 1950’lerin gözde Müslüman ibadethanesi… Marmara Denizi’ne düşen Karaköy mescidi… Ramazan ayında İstanbul… Ramazan alışverişi… Kurban Bayramı macerası…

İstanbullunun çilesi: Yollar ah yollar – Tramvaylar gidiyor otobüsler geliyor… Toplu taşıma sorunu… Anadolu hattı ve hazin akıbeti… Arabalı vapurlar… Asma köprü sevdası… Banliyö hattı… Yerin altında seyahat denemeleri…

İkamet ve yeniden imar arasında yaman çelişki – Günah keçisi gecekondular… Gecekondu yıkımları… Ev sahipleri ile kiracılar arasında bitmeyen mücadele… Kapıcı ücretleri… Kabristanlarda peyzaj… İstanbul’da imar seferberliği… Yüksekkaldırım’ın kaybolan merdivenleri…

Kaynakça

 

Sanatın ve sanatçının sermaye ile imtihanı…

Ali Rıza Avcan

Her şey, dünyaca ünlü Brezilyalı belgesel fotoğraf sanatçısı Sebastião Salgado‘nun “Workers” adlı fotoğraf serisinin 2015 yılının Ekim ayında Bayraklı’daki Folkart gökdeleninin bilmem kaçıncı katındaki salonunda sergilenmesi ile başladı.

Bu haberi alır almaz ilk tepkim sanatçı ve onun eserleri adına isyan etmek oldu.

Çünkü Sebastião Salgado, 1982 ile 1992 yılları arasında Güney Amerika’nın şeker kamışı, Brezilyalı maden, Fransız çelik ve Bangladeş’in gemi söken işçilerini fotoğraflayarak onların hangi koşullar altında çalıştığını, nasıl sömürüldüklerini ortaya koyan sosyalist bir belgesel fotoğrafçıydı ve onun kaderine -ne hikmetse- İzmir’deki bir gökdelenin bilmem kaçıncı katındaki bir sergi salonu düşmüştü.

İşçi ve emekçilerden söz eden o fotoğrafların neoliberal düzenin yeni tapınaklarından biri olan Folkart gökdeleninin bilmem kaçıncı katında sergilenecek olması, hem o büyük sanatçıya hem de o fotoğraflara konu olan işçilere, emekçilere yapılan büyük bir saygısızlıktı.

Bana göre o tür fotoğrafların eski bir fabrikada, Basmane ya da Alsancak garlarından birinde sergilenmesi, fotoğraflarla sergilendiği mekanın ilişkisi açısından daha uygun olurdu.

Ama bir inşaat baronu yeni geldiği İzmir’e, İzmirliler’e, İzmirli sanatçı ve sanat dostlarına kendini sevdirmek, sempatik görünmek, onları kültür ve sanat üzerinden etkilemek adına parayı basıp o fotoğrafları kendi binasında sergilemek istemişti. Böylelikle hem fotoğrafları hem de binasını İzmirlilere sergileyerek bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedeflemişti.

Haliyle o sergiye gitmektense Sebastião Salgado‘nun hem “Workers” dizisindeki hem de ondan daha yeni olan diğer fotoğraf serilerindeki görselleri İnternetten ve diğer basılı yayınlardan izlemeyi, Wim Wenders’in sanatçının yaşam öyküsü ile ilgili The Salt of the Earth (Toprağın Tuzu) filmini bir kez daha seyretmeyi tercih ettim.

the-hell-of-sierra-pelada-mines-1980s-10

Ardından hem Folkart hem de Bomonti Mahal gibi gökdelenleri yapan Türkerler Holding gibi inşaat şirketleri bu tür kültür ve sanat etkinliklerini sürdürmeye devam ettiler. 

Folkart, Sebastião Salgado benzeri ünlü fotoğrafçıların sergilerini sürdürmeye, resim sanatının ustalarınca yapılmış tabloları kültür endüstrisinin ünlü isimleriyle birlikte İzmir’e getirmeye devam ederek tiyatro okulları düzenlemeye başladı.

Eski Şaraphane mevkiini Bomonti semti adıyla pazarlayarak büyük bir yalanın sahipliğini üstlenen Türkerler Holding ise İzmir’deki üniversitelerde görev yapıp sergiler açan ve araştırmalar yapan İzmirlileri ve sanat dostlarını verdiği büyük sponsorluk katkıları ile yanına çekmeye, onların itibarı üzerinden kendi kurumsal itibarını oluşturmaya çalıştı.

Hatta hayırsever görünmek adına, sağlıkla ilgili vakıflara ve spora, özellikle futbol üzerinden itibar kazanmak amacıyla İzmirli spor kulüplerine yardımlar yapmaya başladılar.

Kamu mallarının yağması ile zenginleşen bu tür şirketler yaptıkları reklamlarda, yayınladıkları kurumsal dergilerde ve sosyal medyada bütün bu yaptıkları işlerin ne kadar önemli olduğunu, İzmir’e ne kadar katkıda bulunduklarını belirterek İzmirli tarafından kabul görmeye çalışıyorlar.

İzmir’i mesken edinen inşaat şirketlerinin bu tür ilişkileri haliyle İzmir’deki bir kısım kültür ve sanat çevresini de etkiliyor. Şimdiye kadar İzmir’de yeterli düzeyde destek bulamayan kurum ve kişiler, iktidarın desteği ile palazlanıp büyüyen bu şirketlere giderek yaptıklarının finansmanını sağlamaya çalışıyor. 

İşin daha ilk başında, bu tür desteklerin İzmir’deki kültür ve sanat altyapısı açısından yararlı olabileceğini düşünüp umutlanmakla birlikte; bu şirketlerin bugüne kadar gerçekleştirdiği etkinliklerin ve sağladıkları desteklerin kendi başına bağımsız ve kalıcı bir sonuca yönelmeyip devamlı bir şekilde sattıkları bina, daire, dükkan ve ofislerin tanıtımı, satış ve pazarlamasıyla ilişkilendirildiği, kültür ve sanatın bir emlak objesi haline getirildiği, kalıcı herhangi bir kültür ve sanat faaliyeti için girişimde bulunmadıkları görülüyor.

Sergiler, tiyatro okulları, konserler, dergiler için destek sağlarken örneğin uluslararası ölçekte bir tiyatro ya da konser salonu veya opera binası bulunmayan bu kentte bütün bunları yapmak, kültür ve sanatla ilgili bir eğitim kurumunu açmak ya da kurmak için girişimde bulunmuyorlar.

Bu kente gelen ya da gelmekte olan bu şirketlerin hangi amaçla kültür ve sanata bu kadar yakın durdukları kendi tercihleri olmakla birlikte; bu kentte yaşayanların, özellikle de bu kentin kültür ve sanat faaliyetlerinde yer alanların bunun farkında olması gerektiğini düşünüyorum.

mahallbomo1

Kültür ve sanat faaliyetlerinin içinde yer alan tüm aktörlerin, bu tür şirketlerle ilişkileri ve bu ilişkinin düzeyi asıl olarak kendi kişisel tercihleri olmakla birlikte; kültür ve sanatla uğraşanların, özellikle de sanatçıların, içindeki yaşadıkları kente ve topluma karşı sorumlulukları bağlamında bu tür finans kaynaklarıyla dikkatli ilişkiler geliştirmeleri, bugünün bir de yarını olacağı gerçeğini dikkate almaları gerektiğini düşünüyorum.

Bu hassasiyete sahip olmayıp, “bu konu sadece beni ilgilendirir” dediklerinde ya da canla başla bu şirketleri savunmaya kalktıklarında da bu kentte yaşayan herkesin bunun farkında olduğunun ve bundan böyle yapıp ettiklerinin toplumca kabul görebilmesi için şanslarının gittikçe azaldığını bilmelerini diliyoruz.

Evet, ne yazık ki her sanatçı ya da sanattan nasiplenen kişi, Sebastião Salgado gibi saygıyı hak eden bir geçmişe ve mücadele ruhuna sahip olamıyor….

 

 

Hedefimiz rantı ortadan kaldırmak mı?

Ali Rıza Avcan

Bu yazımda sizi, David Ricardo‘nun ya da Karl Marx‘ın rant kuramlarından; bu kapsamda “mutlak rant“, “farklılık rantı“, “verimlilik rantı“, “konum rantı” ya da “tekelci rant” gibi farklı rant türlerinden söz ederek anlaşılması oldukça zor kuramsal bir tartışmanın içine çekmek istemiyorum.

Anlatmak istediğim şey, günlük dilde çok fazla kullandığımız “rant” kavramının aslında kapitalist ekonomi içinde arsa ve arazideki özel mülkiyet tekelinden kaynaklandığını, kapitalist sistemin olmazsa olmaz bir bileşeni olduğunu hatırlatmak.

Bu anlamda kentlerde ortaya çıkan ve “farklılık rantı” olarak da tanımlanan rant, genel olarak farklı üretkenlikteki sermayelerin art arda aynı toprak parçasına ya da yan yana farklı toprak parçalarına yatırılmasından kaynaklanıyor.

Bu konuda Türkiye’de yaşananlar ise verimli ya da verimsiz topraklara yapılan sermaye yatırımlarından çok doğrudan mali sermaye aracılığıyla kamuya ait arsa ve araziler için yine kamu gücü ve kaynaklarıyla alanın yerleşime açılması, plan değişiklikleri yapılması, ulaşım politikalarının değiştirilmesi, kentsel dönüşüm alanları yaratılması ve büyük ölçekli projelerin uygulanması gibi farklı yöntemlerle yaratılan büyük boyutlu rantlara el koyma biçiminde gerçekleşmekte.

Bu süreç gelişmiş kapitalist ülkelerde olduğu gibi sermaye sınıfı arasında mülkiyetin el değiştirmesi süreci değil, doğrudan doğruya mülkiyetin nitelik değiştirmesidir. 

Korkut Boratav‘a göre ise bu tür rant, “devletin çeşitli uygulamalarla bireysel, endüstriyel veya sektörel olarak özel teşebbüs lehine herhangi bir çıkar avantajı yaratması; bu avantajın realizasyonu ve paylaşımı“dır. (1)

City_Planner_dreamstime_xl_36684543

Bütün bu değerlendirmeler çerçevesinde “acaba kapitalist sistem içinde rantı ortadan kaldırmak mümkün müdür” diye sorduğumuzda buna vereceğimiz yanıt, aynı mantıkla soracağımız “acaba faiz de kaldırabilir mi?” sorusuna verdiğimiz yanıtta olduğu gibi olacaktır….

Oysa kapitalist sistem içinde faiz gibi rant da vazgeçilip kaldırılabilecek bir şey değildir…

O nedenle, “rant projesi” olarak adlandırdığımız toprağa yönelik sermaye yatırımlarının karşısına çıkıp onlarla mücadele etmeye kalktığımızda; bunun karşısına başka bir alternatif koyamadığımız sürece söylem ve mücadelemizin anlam ve önemiyle ulaşacağı son nokta ne olacaktır?

Sahi, biz bu rant projelerine karşı çıkıp mücadele ediyoruz; ama yerine neyi koyup neyi öneriyoruz?

Yoksa rantın sistemden kaynaklanan varlık nedenini bilmediğimiz ya da dikkate almadığımız için yanlış bir söylem ya da mücadele mi geliştiriyoruz?

Aslında kapitalist sistem içinde, kent ya da kır toprağı ile ilgili konularda kağıt üzerine bir nokta koyarak ya da çizgi çizerek büyük ya da küçük ölçekli rantları yaratmanın son derece kolay ve olağan bir eylem olduğunu unutuyor muyuz?

Yoksa kapitalist sistem içinde rantın varlığı ve yaratılmasından çok yaratılan o rantın nasıl kullanılacağının, o ranttan kimlerin yararlanacağının ve rantın kamuya ait olması durumunda bundan o kentte yaşayanların tümünün yararlanacağının önemli olduğunu bilmiyor muyuz?

David HarveyPlanlama İdeolojisini Planlamak Üzerine” başlıklı makalesinde, şehir planlama mesleğinin nesnelerin mekanda varoluşlarını düzenlerken toplumsal ilişkilere çatışma, ayrışma ve parçalanma yerine uyum, denge ve bütünlük kazandırmayı hedeflediğini ve plancının şeylere müdahale etme güç ve geçerliliğini toplumsal uyum ve düzen anlayışından aldığını belirtir.

Harvey‘e göre bu durum, plancıyı doğrudan statüko savunucusu haline getirmeyip “yanlışları düzeltme”, “dengesizlikleri doğrulama” ve “toplumsal/kamusal olanı savunma” rolüyle kapitalist ilişkilerin özel çıkar temelli anarşik dinamikleri ile sürekli olarak çatışmak durumunda bırakır.

Bu nedenle, planlama meslek alanı kapitalist toplum içerisinde oldukça çelişkili bir konum edinir: güç ve geçerliliğini kapitalist ilişkilerin anarşik doğasının yol açtığı olumsuz sonuçlardan alırken, rehber edinmesi gereken “kamu yararı” ilkesi çerçevesinde bu işin pratikleri ile çatışır.

Dolayısıyla kamusal olanı gözetmesi gereken yanı kapitalist toplumun kendini yeniden üreten işlevi ile sınırlandırılır. Bu çerçevede sermaye birikiminin krize girdiği dönemlerde kamusal yararı gözeten duruşun etkinlik alanı daralır ve plancının teknik rasyonaliteye dayanan gücü azalırken, kapitalist yeniden yapılanmaya uygun, düzenleyici hedeflere, araçlara ve rasyonaliteye sahip bir planlama mesleği gündeme gelir. Böylelikle kamusal yararı gözeten plancı zaman içinde giderek “sarı plancı“ya dönüşür.

İşte o nedenle; plancının zaman içinde giderek “sarı plancı”ya dönüşmemesi ve planın kamusal çıkarı gözetmesi için onun kamu yararı doğrultusunda nasıl kullanılabileceği konusuna odaklanmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum.

Resim11

Ayrıca kamuya ait alanların bu vahşi kapitalist düzen içinde hiçbir plan, değer ve ilke gözetilmeksizin yağmalanmasına nötr bir sözcük olan “rant” ya da “rant projesi” demek yerine “yağma“, “soygun” ya da “tahribat” demenin daha doğru, etkileyici ve sonuç alıcı olduğuna inanıyorum.

Her mücadele söyleminde, kullandığımız sözcüklerin gerçek anlamlarını öğrenmek ya da onların anlamlarını çarpıtmadan yerli yerinde kullanmak dileğiyle…  


(1) Korkut Boratav (2000), Yeni Dünya Düzeni Nereye, İmge Kitabevi s. 141

Yararlanılan Kaynaklar

Harvey, David; Sosyal Adalet ve Şehir, Metis Yayınları, Ankara 2003

Şengül, H.Tarık; “Sınıf Mücadelesi ve Kent Mekanı“, Praksis, Bahar, 2001, s. 9-31

Turan, Menaf; Türkiye’de Kentsel Rant, Devlet Mülkiyetinden Özel Mülkiyete, Tan Kitabevi, Aralık 2009,

Turan, A.Menaf; “Kentsel Rant Kuramları Üzerine Tartışmalar“, Van YYÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı:34, 

Daha işin başında erteleme…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta hem İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İnternet sayfasında hem de İnternet gazetelerinin manşetlerinde ilginç bir haberle karşılaştık.

Bu habere göre İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yapacağı 7,2 kilometrelik Üçkuyular-Narlıdere metro hattının yapımı için açtığı ihaleye girmek için 4’ü yabancı toplam 38 firmanın ihale dosyası alması üzerine ihale 20 Aralık 2017 tarihinden 9 Ocak 2018 tarihine, yani 20 gün sonraya ertelenmiş.

reading

Benim bildiğim kadarıyla Devlet İhale Kanunu ve ilgili diğer yasal düzenlemelere göre kamu idarelerinin hazırladığı ihaleler, ihale dosyası satın alanların çok olması durumunda ertelenmeyip kamu yararının hemen gerçekleşmesi için hemen yapılır. Nitekim duyurusu yapılan ihaleye fazla sayıda kişi ya da kurumun katılması özendirilerek her bir katılımcı adayına verilecek ihale dosyaları yeter sayıda hazırlanır.

Bu anlamda ihale dosyası çok fazla firma tarafından satın alındığı diye bir ihalenin 20 gün sonraya ertelenmesi ne görülmüş ya da ne de duyulmuş bir şeydir.

Böyle bir durum ilk defa İzmir Büyükşehir Belediyesi sayesinde ortaya çıkmış; ihale dosyası alanların sayısı fazla çıktı diye ihale 20 gün sonraya alınmıştır…

Ayrıca yazılı basına ve İnternet gazetelerine baktığımızda ihaleye katılmak için dosya alanların adeta gün gün takip edildiği, çoğu İnternet gazetesinin “F.Altay-Narlıdere Metro İhalesine Yoğun Başvuru” (Milliyet, 1 Kasım 2017) ya da “Narlıdere Metrosu İçin Dosya Alan Firma Sayısı 30’a Çıktı” (Merhabahaber, 17 Kasım 2017) şeklinde manşet attığı; sonuçta da “Narlıdere metrosu için 38 firma yarışacak” (Hürriyet, 14 Aralık 2017) haberlerinin paylaşıldığı görülmektedir.

Bu haberlerden anlaşıldığı gibi katılımcı sayısının fazla olması beklenen bir şeydir ve bu sayı günden güne artarak 38’e ulaşmıştır. Haliyle bu katılımcı adaylarına belli bir bedel karşılığında verilen ihale dosyası da yeter sayıda çoğaltılarak gereken önlemler alınmıştır…

Şimdi bu durumda insanın aklına iki olasılık gelmektedir:

Ya ihale hazırlıklarını yapan belediye yönetici ve çalışanları bir şeyleri yanlış ya da eksik yapmışlar ve bu yanlışlık ya da eksikliği gidermek için ek bir süreye ihtiyaç duymuşlar,

Ya da ihale dosyasını alan 38 firma dışında kalan bazı firmaların bu ihaleye katılması belediye üst yönetimi tarafından istenip arzulanmakta ve bu ek süre içinde o firmaların bu ihaleye katılım konusunda ikna edilebilecekleri düşünülmektedir.

Şayet bu iki olasılık dışında başka bir olasılık varsa, onu da bilen birinin bizimle paylaşmasını bekleriz…

s320290

Sonuç olarak önemli bir uluslararası ihalenin katılımcı sayısının beklenenden fazla çıkması nedeniyle 20 gün sonraya ertelenmesi, hem “ilklerin kenti” olarak tanıtılan İzmir için hem de ülkemiz için bir ilk olmuş; böylelikle belediyemiz her şeyin ilkini gerçekleştiren belediye sıfatını hak etmiştir.

Belli olmaz, ihalesi daha baştan 20 gün ertelemeyle başlayan büyük bir proje artık bir İzmir geleneğine dönüşen yapılıp iptal edilen ihalelerle, iflas eden firmalarla, zemin iyice analiz edilmediği için ortaya çıkacak yeni sorunlar, belki de yeni jeotermal kaynaklarının bulunması gibi nedenlerle uzadıkça uzayacak ve bir iki belediye başkanı eskitecektir.

Tabii ki bu durumun, yurt içi ya da dışındaki bir kurumun İzmir’e yeni bir ödül vermesinin gerekçesi bile yapılabilir diye de düşünmekten kendimi alamıyorum…

Görerek, bilerek ve hissederek mücadele etmek…

Ali Rıza Avcan

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile bu bakanlığa bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü, içinde yaşadığımız kentin Gediz Deltası Sulak Alanı ile İnciraltı bölgesi arasına çağımızın tüm teknolojik olanaklarını kullanarak köprü, beton yapay ada ve denizaltı tüp tünel geçişi olmak üzere devasa bir yatırım yapmak istiyor ve buna da İzmir Körfez Geçişi Projesi adını veriyor.

Diğer bakanlıklar, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri ise kah açık destek vererek kah sessiz kalarak bu büyük projenin yapılması için ellerinden geleni yapıyor.

Önce, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun arkası gelmeyen karşı çıkışlarıyla Gediz Deltası’nı koruyup yönetmek için 2002 yılında kurulan İzmir Kuş Cennetini Koruma ve Geliştirme Birliği (İZKUŞ) Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından kapatıldı.

Ardından yine aynı bakanlık bu bölgedeki koruma alanlarının konum, koşul ve sınırlarını, projenin yapımını kolaylaştırmak için yeniden düzenledi.

En sonunda da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Gediz Deltası Sulak Alanı‘ndaki doğal koruma bölgelerinin özelliklerini ve sınırlarını kimselere duyurmadan gizli saklı değiştirdi.

Meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve sıradan yurttaşlar, önce yerel ve merkezi kamu kurumlarının bütün bu hukuk, insanlık ve ahlak dışı eylemleri için yapılmak istenenleri öğrenmeye, öğrendiklerini kamuoyuna anlatmaya ve davalar açarak alınan kararların iptali ve yürütmesinin durdurulması için mücadele etmeye çalıştılar.

Bir yanda TMMOB ve onun bağlaşığı meslek odaları bir dizi bilgilendirme toplantıları yaparken diğer yanda davacı kurumlardan Doğa Derneği daha somut girişimlerde bulunmaya başlayarak alan savunuculuğunun somut, pratik örneklerini sergilemeye başladı.

Bunun için Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO Dünya Mirası Listesi‘ne alınması için kampanya başlattı, Gediz Deltası Sulak Alanı, Kuş Cenneti ve Ramsar Sözleşmesi ile korunan alanlarda konaklayıp üreyen Flamingo, Tepeli Pelikan, Akça Cılıbıt gibi kuşlarla bölgenin coğrafya ve florasını bilmeyen İzmirlileri Gediz Deltası‘na taşıyarak, onlarla yürüyüşler, kuş gözlemleri ve basın toplantıları düzenleyerek, broşür ve afişler hazırlayarak, sosyal medya organizasyonları yaparak halkın ve medyanın bilinçlendirilmesine önem verdi. 

Böylelikle İzmirlilerin bu bölgeyi daha iyi bilip öğrenmesini ve gelen felaketi bu bilgi ve bilinçle karşılamasını sağlamaya çalıştı. Bunu yaparken de sözün gücü yanında sahici bir şekilde gösterip soruna ortak etmenin gücünü kullanmaya özel bir önem verdi.

Böylelikle yüzlerce sözcük, toplantı ya da etkinlikle yapılacak şeyleri tek bir  kalemde, İzmirli’yi Gediz Deltası Sulak Alanı‘na, o alanda yaşayan kuşların, hayvanların ve o eşsiz doğanın huzuruna götürerek, sorunu duygularıyla ve uzmanlardan öğrendikleri bilgilerle anlayıp kavramaları için çalıştı.

Doğa Derneği’nin bu çalışmaları halen daha da büyüyerek devam ediyor.

İşte bütün bu bilinçli, etkileyici ve sonuç alıcı çalışmalar kapsamında gerçekleştirdikleri yeni bir bilgilendirme çalışmasını, geçtiğimiz Cumartesi günü Gediz Deltası‘ndaki tarihi Çamaltı Tuzlası tuz tablalarını, oluşturulan yapay setleri, yolları, tepeleri, su kanallarını, Leukai antik kentini, korunması gereken bataklıkları ve delta çayırlarını görerek çevredeki binlerce kuşu, yılkı atlarını gözlemleyerek, adlarını, türlerini, yaşam biçimlerini öğrenerek deneyimleme şansını yaşadım.

Resim11

Doğa Derneği Kurucu Başkanı ve Bilim Danışmanı Dr. Güven Eken eşliğindeki kuş gözlemcileri Ahmet Kaya ve Akın İzgin ile Mustafa Can Çevik, Eyüp Fatih Şimşek, Nilgün Eser, Fatma Narlı ve Merve Balcı‘dan oluşan bir grupla birlikte sabah saat 08.45’den akşam saat 18.30’a kadar 17-18 kilometre uzunluğundaki bir parkurda yürüyerek uçan, beslenen ya da dinlenen binlerce kuşu, çevrenin coğrafyasını, tarihi ve arkeolojik değerlerini, kuşlar ve diğer hayvanlarla insanlar arasındaki kadim ilişkiyi öğrenmeye, anlamaya çalıştık.

20171216_124339

Arkadaşlarımızın yaptığı kuş gözlemi çerçevesinde gördüğümüz ya da sesini duyduğumuz her kuşun hangisi olduğunu elimizdeki Collins Kuş Rehberi‘ne bakarak anlamaya, kuş gözleminin nasıl yapıldığını, esen rüzgara göre kuşların nerelerde beslenip gecelediklerini ve çakallardan nasıl korunduklarını öğrenmeye, bizleri hissettiklerinde nasıl tepki verdiklerini, çevreden gelen avcıların nasıl büyük bir tahribata neden olduklarını, M.Ö. 383’de Pers Kralı Büyük Kryos‘un amirali Takhos tarafından, üç tepeden oluşan bir ada üzerinde kurulan Leukai antik kentinde definecilerin yaptığı kaçak kazılarla ortaya çıkan su künkleriyle mermer parçalarının çevreye nasıl saçıldığını, bu antik kentin üzerine kurulduğu adanın Gediz nehrinin getirdiği alüvyonlarla nasıl ortadan kalktığını, bu antik tepelerin patlatılması suretiyle elde edilen malzemeyle yapılan yol ve setlerin doğaya nasıl zarar verdiğini, ender rastlanan bir Balık kartalının pençeleriyle nasıl balık yakaladığını, bütün bu geniş alandan sorumlu olan Tekel’in özelleştirilmesi sonrasında görevi üstlenen Doğa Koruma ve Milli Parklar yetkililerinin nasıl etkisiz hale geldiklerini; asıl önemlisi İzmir’e bu kadar yakın bu Dünya harikası alanın İzmir’den ve İzmirli’den nasıl uzak olduğunu yerinde görerek bilincimize kaydettik

WhatsApp Image 2017-12-17 at 21.22.40

Ayrıca sayımları yapılan Akça cılıbıt, Akkuyruksallayan, Ak pelikan, Atmaca, Bahri, Balık kartalı, Çayır incir kuşu, Çıvgın, Flamingo, Florya, Gümüş martı, Gümüş yağmurcun, Karaboyunlu batağan, İspinoz, Kamış bülbülü, Karabaş martı, Karabatak, Karakalınlı kumkuşu, Kaşıkçıl, Kaya güvercini, Kaya serçesi, Kerkenez, Kervan çulluğu, Kızılbacak, Kızılgerdan, Kuğu, Küçük karabatak, Küçük karga, Küçük kumkuşu, Leş kargası, Ördek, Sakarmeke, Saksağan, Saz delicesi, Serçe, Sığırcık, Su çulluğu, Suna, Şahin, Tarla kuşu, Taş kuşu, Tepeli pelikan, Van Gölü martısı, Yalıçapkını, Yeşil bacak, Yeşil düdükçün ile ilgili sayıların uluslararası kuş örgütü eBird‘e (http://ebird.org) ait veri bankasına işlendiğini gördük.

İşin ilginç bir yanı, kuş gözlemi sonrasında yaptığımız araştırmalardan öğrendiğimize göre şimdi yerinde yeller esen o antik Leukai antik kentinin kullandığı madeni paraların bir yüzünde tanrıça Athena ya da tanrı Apollo‘nun kabartmaları, diğer yüzünde de bir kuğu kabartması yer almasıydı.

Imhoof_KM01

Kuş gözlemi adı verilen bu etkinlikte görüp anladığımız gibi hiç birimiz, -tabii ki yıllardır buraya emek veren Doğa Derneği ve kuş gözlemcileri dışında- bu doğa parçasını yeterince bilmiyor, tanımıyor ve o nedenle de İzmir’i İzmir yapan bu değere sahip çıkamıyoruz.

WhatsApp Image 2017-12-17 at 21.38.40

Ayrıntılarını vermeye çalıştığım bu keyifli gözleme katılan şanslı biri olarak yapacağım tek öneri, bu gözlem sonrasında aramızda aldığımız bir karara destek vererek önümüzdeki hafta sonlarında yine aynı yerlerde Doğa Derneği tarafından yapılacak olan benzeri etkinliklere katılmanız ve bu bilinmedik alemle tanışarak edineceğiniz bilgi ve bilinçle buralara; bu topraklara, bu topraklarda yaşayan bitkilere, kuşlara, hatta yürüdüğümüz yollarda henüz yuvalarına çekilmemiş olan karıncalara sahip çıkarak bu canlılara zarar verecek olan İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ne karşı çıkmak amacıyla gerçekleştirilen mücadeleye katkı koymanızdır.

Tabii ki bu mücadelenin önemli bir aşaması olan her kuş gözlemi etkinliği sonrasında, Sasalı merkezindeki Flamingo Pide Salonu‘nda bitirerek o eşsiz pideleri yerken flamingoları düşünmeniz dileğiyle….

 

Tüm bir kenti kucaklayabilmek… (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir’deki antikapitalist kent mücadelesi bugünlerde birbirinden farklı iki ayrı düzlemde sürdürülüyor.

Biri, Kültürpark’ta İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılmak istenen yeni binalarla Basmane’deki eski garaj alanında Folkart-İzmir Büyükşehir Belediyesi işbirliği ile yapılacağı söylenen Folkart gökdelenin tetikleyeceği Basmane ve Çankaya bölgelerini soylulaştırma gayretlerini engellemeye yönelik mücadeleler,

Diğeri de, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yapılmak istenen İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin tetikleyeceği İzmir Körfezi’nin her iki yakasındaki doğal alanları yok edip yeni yağma alanları yaratmayı amaçlayan saldırıları püskürtmeye yönelik mücadeleler.

2016 yılı yaz aylarından bu yana, önce Facebook’taki “Kültürpark’a Dokunma” grubuyla başlatılan, sonrasında “Kültürpark Platformu” adıyla sürdürülen Kültürpark ve Basmane Folkart gökdeleni mücadelesi halen, TMMOB’na bağlı meslek odaları, dernekler, kent konseyleri, sivil oluşumlar ve bireyler eliyle oluşturulan “Kültürpark Platformu”nun etkinlikleriyle sürdürülmekte…

Bu mücadele kapsamında Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun aldığı kararla İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Yüksel Çakmur’un açtığı davaya bakan İzmir 5. İdare Mahkemesi’nin verdiği karar, bu mücadeleyi kolaylaştırarak Kültürpark Projesi ve Folkart gökdeleni ile bu bölgede başlatılmak istenen soylulaştırma girişimleri belirsiz bir süre için durdurulabilmiştir.

Tabii ki, sermayenin önümüzdeki günlerde ne yapacağının belli olmadığını unutmamak koşuluyla…

Kültürpark 04

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili mücadele ise, hepimizin bildiği gibi bu proje ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması için TMMOB’un ayrı, EGEÇEP, Doğa Derneği ve 85 sivil İzmirlinin oluşturduğu grubun ayrı davalar açması sonrasında ilk kez Doğa Derneği’nin 26 Nisan 2017 tarihinde düzenlediği “Köprüden Önce Son Çıkış: İzmir’in Kuşları” toplantısı ile başladı.

Hatırlayacağınız gibi Doğa Derneği, İzmir Mimarlık Merkezi’nde düzenlediği bu toplantıda Su Altı Araştırmaları Derneği ile birlikte İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin Gediz Deltası Sulak Alanı ile İzmir Körfezi’ne ve İnciraltı’na vereceği zararları İzmir halkına anlatmaya çalıştı.

Sonrasında TMMOB, EGEÇEP ve Doğa Derneği dava açan kurumlar olarak bir araya geldiler ve 20 Eylül 2017 tarihinde yine İzmir Mimarlık Merkezi’nde düzenledikleri basın toplantısı ile hazırladıkları “İzmir ve Bölgemizde Planlanan Rant Projeleri Hakkında Rapor” başlıklı ortak metni kamuoyu ile paylaştılar. 

Basın toplantısını yapmak amacıyla bir araya gelen davacı üç kurum, basın toplantısı sonrasında kendi aralarında periyodik toplantılar yapmakla birlikte bu toplantılarda kent ölçeğindeki mücadeleyi örgütleme konusunda -ne yazık ki- bir sonuca ulaşamadılar. 

20 Eylül 2017 tarihli basın açıklaması sonrasında da genellikle TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Genel Sekreteri ile Şehir Plancıları Odası İzmir Şube Başkanı konuşmacı olarak katıldıkları bilgilendirme toplantıları yapıldı. Bu toplantılar önce Konak ve Buca kent konseyleriyle Haziran Hareketi’nin değişik semtlerdeki meclisleri ölçeğinde yapıldı ve bu toplantılarda genellikle İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin sakıncaları anlatılarak toplantılara katılanlardan öğrendikleri bu bilgileri geldikleri yerlerdeki arkadaşlarına, akrabalarına, üyesi oldukları derneklere, mahalle halkına anlatmaları istendi.

Siyasi bir içerikten yoksun olan bu toplantılarda konular daha çok kentsel rantın paylaşımı eksenine oturtularak projenin mevcut fiziki planlarla ulaşım ana planına uygun olmadığı söylendi. 

İKGB Basın Açıklaması 20.09.2017 003

Bilgilendirme amaçlı bu toplantılarda karşımıza devamlı olarak TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Genel Sekteri ve Şehir Plancıları Odası Başkanı çıkmakla birlikte konu ile doğrudan ilgisi olan çevre, inşaat, jeoloji ve peyzaj mühendisleri odalarının temsilcilerini işin bir bileni olarak dinleyemedik. Oysa bu odaların oluşacak çevre tahribatı, körfez dibinden çıkarılacak tarama malzemesi, inşaatın özelliklerinden kaynaklanan sorunlar, projenin bölgenin depremselliği açısından riskleri ve projenin İzmir peyzajında yaratacağı sorunlar gibi çok farklı bilgiler verebileceklerine, böylelikle elimizdeki bilginin daha da zenginleşeceğine inanıyorduk.

Ayrıca Doğa Derneği’nin temsilcileri Buca Kent Konseyi üyeleri için yapılan bilgilendirme toplantısına konuşmacı olarak katılmakla birlikte diğer davacı kurum olan EGEÇEP temsilcisini hiçbir toplantıda konuşmacı olarak karşımızda göremedik.

Bu toplantılarda hiçbir zaman için, -Doğa Derneği temsilcisinin Buca Kent Konseyi Genel Kurulu’nda yaptığını duyduğumuz mücadele çağrısı dışında- İzmir halkına yönelik “gelin bize katılın, hep birlikte mücadele edelim” çağrısının yapılmadığını gördük.

İzmir Körfez Geçişi Projesi için İzmir genelini kapsayan bir mücadele çağrısı yapılmamakla birlikte ardında TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Genel Sekreterliği ile Şehir Plancıları Odası’nın bulunduğunu anladığımız “İzmir’e Sahip Çık” platformunun oluşturulmaya; böylelikle İzmir Körfez Geçişi Projesi üzerinden tüm İzmir’i kapsayan bir mücadele alanının yaratılması için çaba harcandığına tanık olduk.

İzmir’e Sahip Çık” adı verilen bu platformun açtığı Facebook sayfası ve düzenlediği imza kampanyası ile genel bir İzmir mücadelesi için adım atmaya çalışmakla birlikte, arkasına diğer kurum ve bireyleri almadığı, tüm bir İzmir’i kucaklamadığı için ortaya çıkan çabanın oldukça zayıf kaldığını ve İzmir ölçeğindeki geniş bir antikapitalist kent mücadelesi için bizlere umut vermediğini gördük.

İzmir'e Sahip Çık

Oysa bir yanda bu bilgilendirme toplantıları yapılırken dava açan üç kurumdan biri olan Doğa Derneği’nin Gediz Deltası’nda halka açık düzenlediği etkinliklere, basın toplantısına, Twitter’de düzenlenip oldukça başarılı olan top trending kampanyasına Doğa Derneği üyeleri, çalışanları ve sempatizanları dışında kimsenin katılmadığını, İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili kampanyanın Doğa Derneği tarafından ayrıca yürütüldüğüne, Doğa Derneği’nin Gediz Deltası Sulak Alanı’nın UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınması için yurt içinde ve dışında çalışmalar yaptığına, hem bu girişim hem de İzmir Körfezi Geçişi Projesi için RAMSAR ve Bird Life International gibi uluslararası kuruluşlarla ilişkiye geçtiğine ve İzmir milletvekilleriyle görüşerek onları mücadeleye kazanmaya çalıştığına tanık olduk.

İzmir’e Sahip Çık” sayfasının bizlere iletilen genel taleplerine baktığımızda ise bu taleplerin, bu sayfayı oluşturan mühendis ve plancıların mesleki konularıyla sınırlı kaldığını, kentin diğer önemli sorunları olan yoksulluk, göç, mülteciler, ulaşım, trafik, tarım, sanayi, ticaret, emek dünyası, kentsel gerilim, güvenlik, turizm ve yerel yönetimler gibi diğer kentsel konu ve sorunların es geçildiğini gördük. 

Kısacası tüm bir kenti kucaklayacak anti kapitalist kent mücadelesi boyutunda halen büyük bir boşluk olduğu ve İzmir Körfez Geçişi Projesi hakkında bilgilendirmeler yapılmakla birlikte mücadelenin kimler tarafından nasıl yapılacağının henüz belli olmadığı görülüyor.

Oysa sermayenin İzmir’e yönelik saldırıları, her kurum ya da kişinin kendi başına ya da ikili-üçlü bir araya gelişleriyle def edilecek kadar küçük, önemsiz ve etkisiz değil.

Saldırı büyük, yoğun ve oldukça da etkili.

O nedenle bu büyük saldırıya hak ettiği boyut, güç ve etkinlikte cevap verilmesi; hatta daha ötesinde kenti savunmayı aşarak ona hakim olmayı, İzmir gündemini belirleyen bir güce kavuşmayı gerektiriyor.

O nedenle, büyük bir ihtiyaç olarak önümüzde duran antikapitalist kent hareketinin, İzmir’deki tüm demokratik, sivil kuruluş ve kişileri kapsayacak şekilde geniş tutulması, dar kadrocu anlayış ve uygulamaları aşması gerekiyor.

O nedenle, böylesi büyük, güçlü bir antikapitalist mücadeleyi oluştururken daha önceki örgütlenmelerden hem örnek hem de ders alarak, “ben de buradayım ve sahip olduğum bilgi, birikim, deneyim ve mücadele azmi ile hazırım” diyen her sivil ve demokratik kuruluşla bireyin bir araya gelmesi, getirilmesi gerekiyor.

O nedenle, böylesi büyük ve güçlü bir araya gelişi örgütlerken bunun hem yapılabilirliğini hem kurumsallaşıp sürdürülmesini düşünmemiz gerekiyor.

O nedenle, bir araya getirilen tüm entelektüel birikim ve eylem gücüyle alternatif kent politikaları, stratejileri, plan ve programları oluşturmamız gerekiyor.

Bunu sağlamak amacıyla da İzmir’le ilgili her gelişme ve olaydan haberdar olmamız, konu ya da sorunların peşinden gitmek yerine gündemi yakalayıp oluşturmamız gerekiyor.

İşte bütün bu büyük, güçlü, zorlu, etkili, kurumsal ve sürdürülebilir mücadeleyi oluşturmak için çaba gösterirken kurumları dikkate alıp bireyleri gözden çıkarmamamız gerekiyor.

Çünkü bu tür toplumsal mücadelelerde bürokrasiye ve kırtasiyeye gömülmüş hantal kurumlardan çok bireylerin, aktivistlerin yaratıcılığı, mizahi bakışı ve esnekliği bizlere ilham verip örnek olabiliyor…

social-struggle

Dünya ve Avrupa Sosyal Hareketleri ile Taksim Direnişi‘nin ruhu bize kitleleri, halkı, düzenden ve kentsel yaşamdan memnun olmayanları bir araya getirmemiz görevini yüklüyor.

Örgütlü ya da örgütsüz, kurumsal ya da kişisel demokrasiden, özgürlüklerden ve barıştan yana olan herkesin bu mücadeleye katılması, alternatif politika, strateji, plan ve programlar oluşturulması ve çalışılıp mücadele edilmesi dileğiyle…

‘Sürdürülebilir Kalkınma Stratejileri’ ve İzmir (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2014 yılından bu yana, metropol olarak tanımladığımız kent merkezindeki 10 (Balçova, Bayraklı, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Karabağlar, Karşıyaka, Konak, Narlıdere) ilçe dışında kalan diğer 20 ilçe için, bu ilçelerin içinde bulunduğu coğrafi havzaları dikkate alarak üç ayrı sürdürülebilir kalkınma stratejisi belgesi hazırladı.

001Bu belgeler sırasıyla, 2014 yılının Temmuz ayında yayınlanan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, 2015 yılının Ağustos ayında yayınlanan Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, 2016 yılı Aralık ayında yayınlanan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi adlarını taşıyor.

Bu üç belge arasındaki en yenisi olan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesi, 2016 yılı Aralık ayında yayınlandığı halde tanıtım toplantısı aradan tam 11 ay geçtikten sonra, 18 Kasım 2017, Cumartesi günü Havagazı Kültür Merkezi’nde yapıldı.

Üç farklı coğrafi havza için hazırlanan sürdürülebilir kalkınma strateji belgelerini incelediğimizde; ilk yayınlanan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin 5 (Çeşme, Güzelbahçe, Karaburun, Seferihisar ve Urla), ikincisi olan Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin 7 (Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Kemalpaşa, Kınık, Menemen ve Çiğli’nin Gediz Deltası’nı barındıran bölümleri), üçüncüsü ve en sonuncusu olan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Strateji belgesinin ise 8  (Bayındır, Beydağ, Kiraz, Menderes, Ödemiş, Selçuk, Tire, Torbalı) ilçeyi; her üçünün toplam 20 ilçeyi kapsadığı görülecektir.

Her üç strateji belgesini hazırlayan bilimsel kadroyu sıralamaya kalktığımızda proje yöneticiliğinin İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü öğretim üyesi Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu tarafından yapıldığını, proje ekibinde ise İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nden Doç. Dr. Semahat Özdemir‘in, Prof. Dr. Alper Baba‘nın, öğretim görevlisi Dr. Zeynep Durmuş Arsan‘ın, Yrd. Doç. Dr. H. Engin Duran‘ın, Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. Adnan Kaplan‘ın, Prof. Dr. Murat Boyacı‘nın, Prof. Dr. Yusuf Kurucu‘nun, araştırma görevlileri Nurdan Erdoğan ile Özlem Yıldız‘ın, Dr. Tolga Esetlili‘nin, Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Doç. Dr. Orhan Gündüz‘ün, Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi için bu ekipten farklı olarak Prof. Dr. Hüsnü Erkan ile Araştırma Görevlisi Eser Afşar‘ın görev aldığını görürüz. 

002Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesi İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından hazırlattırıldığı halde Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi ve Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlattırılmıştır.

Yapılan bu çalışmaların fiziki boyutlarına gelince; Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin 283 sayfalık, Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin 421 sayfalık, sonuncu belge olan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin de 396 sayfalık bir yayın olduğu; böylelikle toplam hacmi 1.100 sayfa olan bu üç ayrı belge ile İzmir’in 20 farklı ilçesinin üç ayrı coğrafi havza boyutunda sürdürülebilir kalkınma stratejilerinin belirlenmeye çalışıldığı görülür.

Her üç strateji belgesi de aynı akademik kadro tarafından hazırlandığı için havzalar ve ilçeler ölçeğindeki stratejilerin belirlenmesinde “varlık odaklı yaklaşım” adı verilen bir yöntem uygulanmış; böylelikle bu stratejileri belirleyenlerin kendi ifadesine göre “bardağın boş tarafı yerine dolu tarafı görülmeye” çalışılmıştır.

Her üç çalışmayı yapan akademik kadronun ifadesine göre üç ayrı havzanın bütüncül bir bakış açısı ile değerlendirilmesi ve havzalarda yer alan her bir ilçenin kendine özgü öncelikleri doğrultusunda yerelde kalkınması hedeflenmiştir. “Yöntem olarak aşağıdan yukarıya doğru ilerleyen, yerel varlıkları tanımlayıp bunun üzerinden varlık-odaklı kalkınma fikirleri geliştirmeyi hedefleyen bir yaklaşım benimsenmiştir. Ortaya konulan hedeflerin uygulanmasına kolaylık sağlayacak strateji haritası ve yönetişim boyutu da geliştirilmiştir.” (1)

Ancak mevcut varlıklar dışında mevcut olmayan varlıklara; yani yaşanan sıkıntı ve sorunlara, dolu yanla boş yanın diyalektik ilişkisi içinde bütüncül bir açıdan bakılmadığı; böylelikle strateji belgesini dikkate alacak yöneticilerin hoşuna gidecek sonuçlara ulaşıldığı için hazırlanan belgelerin plan olarak nitelenmesi mümkün olmamış, bu belgeleri hazırlayanlar da ortaya çıkan şeye “plan” demekten ısrarlı bir şekilde kaçınmışlardır.

003O nedenle, bu üç ayrı stratejik belge ile İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemine ait stratejik planı; ayrıca mevcut fiziki planları arasında bir ilişkinin kurulması ya da bir uyumun sağlanması şeklinde bir kaygının bulunmadığı görülmektedir.

2014-2016 döneminde İzmir’in 20 ilçesi için arka arkaya hazırlattırılan bu üç sürdürülebilir kalkınma strateji belgesi sonrasında artık bundan böyle atılacak dördüncü bir adım kalmadığına göre; yazımızın bundan sonraki bölümlerinde bu üç ayrı belgenin kendi içindeki çözümlemelerini yaparak aradan geçen üç yılın sonunda bugüne kadar nasıl bir uygulamaya konu olduklarını, bu halleriyle ne işe yaradıklarını ve gelecek için ne vaat ettiklerini ortaya koymaya çalışacağız.


(1) Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Aralık 2016, İzmir, s.21

Devam Edecek…

Tüm bir kenti inşaat alanı yapmak…

Ali Rıza Avcan

Uzunca bir süredir yaşadığımız kentlerin bulvar, cadde, sokak ve meydanlarındaki binalar kentsel yenileme adı verilen bir harekat çerçevesinde yıkılıp yıkılıp yapılıyor. Ortalığın toz duman olduğu bu ortamda yaşadığımız binaların üstünde dolanan yüksek vinç kuleleri, inşaatlara gelip giden kamyonlar, betoniyerler ve diğer iş makineleri yolları ve kaldırımları bozuyor.

İnşaatlar için hiçbir trafik kuralını dikkate almadan gelip giden bu araçların yaya ve araç trafiği üzerindeki olumsuz etkileri artan kazalar, gerçekleşen ölüm ve yaralanmalarla hepimizi rahatsız ediyor.

a4

Yakın çevremizdeki inşaat gürültüleri, havada uçuşan tozlar hastalarımızı, yaşlılarımızı ve uyuyan çocuklarımızı huzursuz edip koskocaman bir inşaatın ortasında yaşadığımız hissini uyandırıyor.

Hepimiz kentlerimizdeki bu plansız ve programsız yoğun inşaat faaliyetlerinden şikayetçiyiz ve bu tür çalışmaların en yakın zamanda bir düzene kavuşmasını, kendi normal akışına ulaşmasını bekliyoruz.

Buna bir de belediyelerin kent içindeki çok geniş alanları; yolları, kaldırımları ve yeşil alanları çok uzun sürelerle kapatarak inşaat yapmaları olayını kattığımızda kent içindeki inşaatlardan kaynaklanan şikayetlerimizin daha da artması doğal olmaktadır.

Bu durumun en son örneği birçok Karşıyakalı’nın spor, dinlenme, gezme, eğlenme ve benzeri amaçlarla kullandığı ve bunu bir alışkanlığa dönüştürdüğü Karşıyaka-Bostanlı-Mavişehir arasındaki sahil şeridinin 450 gün süreyle kullanıma kapatılması oldu.

insaat-sirasinda-verilen-rahatsizlik

Bu nedenle artık birçok Karşıyakalı sahilde spor yapamaz ve yürüyemez, sahilde oturup ya da piknik yapıp yorgunluğunu gideremez, Beşikçioğlu Camii karşısındaki Yasemin Kafe’de oturduğunda denizi göremez, tenis kortlarında ya da basket sahalarında oynayamaz, bisiklete binemez oldu. Uzun yıllar sonucunda oluşan toplumsal ve bireysel alışkanlıklarını sürdüremez hale geldi.

Hatta bu durum nedeniyle İzmir’deki tüm bisikletçiler geçtiğimiz günlerde yeşil alan düzenlemesinin yapıldığı yerde ilk protestolarını gerçekleştirerek belediyenin inşaat ve yatırımlarla ilgili daha akıllı çözümleri uygulamaya koymasını talep ettiler.

Çünkü artık bir çok kimsenin kullanamaz olduğu bu alanlar, yaklaşan yerel seçimlerin finansmanını sağlamak amacıyla yıkılıp yeniden ve yeniden yapılmaya başlandı.

Sanki bütün bu inşaatlar sonucunda ortaya çok farklı bir şey çıkacakmış gibi yapılanlar defalarca yıkıldı, yapıldı ve her inşaatın sonucunda ortaya hep aynı şeyler çıktı…

Kısacası her seferinde aynı şeyler yıkıldı ve yerine hep aynı şeyler yapıldı… Değişen şey sadece o işi yapan müteahhit ya da taşeronlarla belediye bütçesinden çıkan paraların miktarı oldu…

Oysa bir kent içinde bu tür büyük boyutlu inşaatların daha ufak kısımlara bölünerek ve her bir kısımdaki inşaatın kısa sürede sonuçlandırılarak diğer bölümlere geçilmesi suretiyle yapılmakta olan inşaatın aynı sürede tüm yaşam alanımızı işgal etmemesi; böylelikle uzun sürede oluşan günlük alışkanlıkların zarar görmemesi, herkesin alıştığı şeyleri istediği şekilde yapması sağlanabilirdi.

DL4RGbeWAAA1tx-

O nedenle, kamu yatırımlarının kent içindeki geniş alanları bu ölçüde işgal etmesi durumunda o kentte yaşayanların bu inşaatlardan zarar görmemesi, halkın huzur ve sağlık içinde yaşayabilmesi için İnsan‘ın rahat ve konforunu önceleyen, bu durumu inşaat faaliyetlerinin öncesinde dikkate alıp planlayan, halktan kaynaklanan talep ve şikayetleri anında karşılayan bir yönetim anlayışının bir an önce yaşama geçirilmesi gerekmektedir. 

 

Tüm bir kenti kucaklayabilmek… (1)

Ali Rıza Avcan

Bir süre önce birbirini takip eden iki ayrı yazımda, İzmir’de kent ölçekli toplumsal muhalefetin yetersizliğinden ve bu eksikliği gidermek amacıyla örgütlü olan ya da olmayan tüm kesimlerin bir araya gelerek tüm bir kenti kucaklaması gerekliliğinden söz etmiştim.

Gördüğüm kadarıyla kent boyutundaki bu mücadeleyi bugüne kadar Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı bir kısım meslek odası; özellikle Mimarlar Odası ile Şehir Plancıları Odası’nın İzmir şubeleri kurumsal ölçekte tek başına ya da diğer sivil toplum kuruluşlarıyla herhangi bir örgüte üye olmayan sivilleri yanlarına alarak sürdürmeye çalışıyor.

Bu tür kent mücadelelerinde, Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası gibi meslek örgütleri diğer meslek örgütlerine göre daha fazla öne çıkmakla birlikte; diğerlerinin, örneğin TMMOB çatısı altında bulunan inşaat, makina ve ziraat mühendisleri odaları gibi büyük ve etkin örgütlerle İzmir Tabip Odası, İzmir Diş Hekimleri Odası ve İzmir Barosu gibi diğer meslek örgütlerini -ne yazık ki- her düzeydeki kentsel mücadelede yanımızda göremiyoruz.

maxresdefault

Ayrıca hukuki anlamda “yarı kamu kurumu” niteliğindeki TMMOB’nin bazı kent mücadelelerinde ilgili meslek odası başkanı üzerinden, bazı mücadelelerde de kendi aralarındaki koordinasyonu sağlamak amacıyla oluşturdukları TMMOB İzmir Koordinasyon Kurulu (İKK) Dönem Sekreteri üzerinden öne çıktığını, bu farklılığın zamana, mücadelenin konusuna  ya da hedefine göre değiştiğini görüyoruz.

Öte yandan her kentsel sorun ya da mücadelede tüm meslek odalarının aynı şekilde düşünmediğini, o nedenle bazen birbirlerinden farklı düşünüp farklı tutumlar aldıklarını ya da pasif kalıp mücadeleden uzak durduklarını fark ediyoruz. Bu durumun hatırlayabildiğimiz en yeni örneği, Karşıyaka Yamanlar’da İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılmak istenen ve halen dava aşamasında olan katı atık istasyonu konusunda diğer meslek odaları aşağı yukarı aynı şeyleri düşünüp ifade ederken Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin farklı ve bizce doğru bir tavır alması olmuştur.

Mimarlık, mühendislik, planlamacılık, avukatlık, hekimlik ve diş hekimliği gibi mesleki faaliyetleri esas alan ve organları demokratik seçimlerle belirlenen; bu nedenle de “demokratik meslek örgütü” olarak nitelenen TMMOB, İzmir Tabip Odası, İzmir Barosu ve İzmir Diş Hekimleri Odası gibi meslek örgütleri sahip oldukları örgütlülük, entelektüel bilgi, birikim ve deneyim, insan kaynağı ve mali olanaklar açısından antikapitalist kent mücadelesinin en önemli bileşenlerinden biri olmakla birlikte haliyle bu mücadelenin tek örgütü değildir. 

Bu anlamda, İzmir ölçeğinde örgütlenecek bir antikapitalist kent mücadelesinin “demokratiklik“, “katılımcılık” ve “çoğulculuk” ilkeleri çerçevesinde yatay bir şekilde örgütlenebilmesi için, TMMOB, İzmir Tabip Odası, İzmir Diş Hekimleri Odası, İzmir Barosu gibi demokratik meslek örgütlerinin yanı sıra dernek, vakıf, sendika, birlik, platform, meclis, oluşum, inisiyatif, koza, kolektif gibi isimler taşıyan diğer sivil toplum  örgütlerinin, kent konseylerinin, örgütlenememiş ya da herhangi bir örgüte üye olmamış tüm halk kesimlerinin bu beraberliğe dahil edilmesi gerekmektedir.

Bunun aksini iddia etmek ya da yapmaya çalışmak; gayet tabiidir ki, o niyet ya da gayretin antidemokratik otoriter ve seçkinci yanını ortaya koyacaktır. 

9089247560_04f0b87698_o

Çünkü Dünya’da ve Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan toplumsal hareketlerin ortaya koyduğu gerçeklerle, 2013 Haziran’ında İstanbul’da yaşadığımız Taksim Direnişi tecrübesi bize bunu öğretmektedir.

Çünkü orada; yani Taksim’de, örgütlü ya da örgütlenememiş, örgütlenmesine izin verilmemiş tüm halk kesimleri kurum olup olmadıklarına bakılmaksızın haklarına sahip çıkmış, yaşam tarzına yönelik müdahalelere HAYIR! demiş, kimse hangi mesleğe, hangi unvana, hangi işe sahip olduğuna ya da olmadığına göre ötekileştirici bir ayrıma konu olmamıştır…

O nedenle, İzmir’deki antikapitalist kent mücadelesi örgütlü ya da örgütsüz, kurumsal ya da kurumsal değil herkesi, tüm bir kenti kapsayıp kucaklamalı, hiç kimse dışarıda bırakılmamalıdır…

Devam Edecek…

Kenti illüstrasyonlarla anlatmak…

Ali Rıza Avcan

Bir kenti tanımlarken ve onu çizginin gücüyle anlatmaya çalışırken illüstrasyonları çok seviyor ve her fırsatta kullanmaya çalışıyorum.

Grafik sanatlarının ayrı bir alanı olarak tanımlanan illüstrasyon, resim sanatının abartılı ya da doğada benzeri görülemeyecek ve deneysel olarak kurgulanamayacak kompozisyonlarla resmedilmesi anlamına geliyor.

Bu anlamda gerçekçi resim sanatının bir dalı sayılabileceğini söyleyenler de bulunmakta. Genellikle reklam, eğitim ve fantastik anlatımlara destek amacıyla çiziliyor veya bizzat kendisi sanatsal çalışma olarak tasarlanıyor.

İllüstrasyon denince prehistorik dönemin mağara resimlerinden, günümüzde gazetelerde çizilen karikatürlere kadar hemen her şey akla geliyor.

Vikipedi kayıtlarına göre ilk illüstrasyon çizerleri genellikle siyasi amaç gütmekteydi. Nitekim bu anlamda illüstrasyon denince benim ilk aklıma gelen yayın da bu sanatı çok iyi şekilde kullanan ve  İngiltere’de 14 Mayıs 1842 tarihinden 2003 yılına kadar yayınlanan The Illustrated London News isimli haftalık haber dergisidir.

Yıllar önce Mesut Öner‘ın kitapları arasında bu haftalık haber dergisinin 19 ve 20. yüzyıllarla ilgili Yunanistan çizimlerinin tümünü kapsayan bir albümü gördüğümde bu iş keşke Osmanlı dönemi Türkiye’si için de yapılsaydı diye düşünmeden edememiştim.

001

Bildiğim kadarıyla grafik sanatların; özellikle de illüstrasyonun Türkiye’deki ilk uygulayıcısı İhap Hulusi Görey‘dir. Onun sıklıkla hatırladığımız Milli Piyango biletlerindeki, rakı şişesi etiketlerindeki, birçok işyeri ve malın afiş, etiket ve ilanlarındaki çizimleri grafikle illüstrasyon arasında gidip gelen güzel, ilginç örneklerle doludur.

İllüstrasyonun kentlerin tanıtımındaki kullanımı, Londra, Paris, Roma, Berlin gibi Avrupa kentleriyle tüm bir Kuzey Amerika kentlerinde çok yaygın olmakla birlikte ülkemiz kentleri için çok sınırlı kalmış, bir dünya kenti olarak tanımlanmış olmasına karşın İstanbul bile illüstrasyonla pek anlatılmamış, illüstrasyonun nesnesi haline gelmemiştir.

Bugün sizinle bu eksikliği büyük ölçüde gidermeye aday  4. İstanbul Temalı İllüstrasyon Yarışması‘nda ödül kazanan eserlerle benim değişik yerlerden bulup bugüne kadar biriktirebildiğim İzmir’le ilgili bazı illüstrasyonları  paylaşmak istiyorum.

Tabii ki İnternette satışa konu olduğu için “damgalı” olarak adlandırdığım ticari illüstrasyonlar dışında….

Birincilik - Mustafa Alcan - Minimal İstanbul
Birincilik – Mustafa Alcan – “Minimal İstanbul”

ikincilik Ödülü - Erhan Dursun - Bir Yudum İstanbul

ucunculuk Ödülü - Sevda Kaçtı - Kalbim İstanbul
Üçüncülük Ödülü – Sevda Kaçtı – “Kalbim İstanbul”
Mansiyon 2 - Deniz Yıldırım - Ver Elini İstanbul
Mansiyon – Deniz Yıldırım – “Ver Elini İstanbul”
mansiyon1 - Hamdi Levent - Labirent
Mansiyon – Hamdi Levent – “Labirent”
mansiyon3 - Batuhan Bayrak - Derin
Mansiyon3 – Batuhan Bayrak – “Derin”
mansiyon4 - Aytaç Öztürk - Galata'nın Işıltısı
Mansiyon – Aytaç Öztürk – “Galata’nın Işıltısı”

İZMİR İLLÜSTRASYONLARI

13758097485_2afb8f93da_z
Arkeolojik illüstrasyonla İzmir
WITKAMP, Pieter Harme. Amsterdam 1839
Witkamp, Pieter Harme. Amsterdam 1839 (aslında gravür de denilebilir)
15001800148_6ce685abef_o
İzmir Enternasyonal Fuarı Yerleşim Planı
İzmir 001
İzmir Saat Kulesi
İzmir Logo 009
İzmir Havagazı Kültür Merkezi
Klaus S. Henning
Klaus S. Henning
10425622043_eabd308c8d_o
İzmir Haritası

Şimdi sizden, özellikle de grafik sanatı ile uğraşan arkadaşlarımdan ricam, bugüne kadar İzmir için çizilip hoşunuza gitmiş olan illüstrasyonları Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubumuzda paylaşarak her birimizin dağarcığındaki bu zenginliği gösteren küçük bir koleksiyonu bir araya getirmek, bu çizimlerin daha da artması için çizerleri özendirmek; böylelikle İzmir’i başarılı illüstrasyonlarla anlatma ve tanıtma çabasına destek olmanızdır.

bigoudene46
bigoudene46