Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler: Umut ve Mücadele Mekanlarından Deneyimler

Hatırlasanız 16 Haziran 2012 tarihinde yapılan Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Çalıştay‘ı ile ilgili “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Atölye Sonuç Metinleri” isimli kitabın tanıtımını daha önce yapmıştık.

Şimdi ise yine, geçtiğimiz günlerde yayınladığımız Prof. Dr. Can Hamamcı‘ya ait  “Devrimci – Halkçı Bir Yerel Yönetim Deneyimi: Fatsa Belediyesi” başlıklı makalenin  de yer aldığı ve 2011 yılının Aralık ayında Ankara’da yoğun bir katılım ile gerçekleştirilen Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Sempozyumu’nda sunulan bildirileri içeren “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler: Umut ve Mücadele Mekanlarından Deneyimler” isimli kitabın tanıtımını yapmak istiyoruz.

Kitaba konu olan 2011 Aralık tarihli Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Sempozyumu dönemin sosyalist görüş ve programa sahip belediyeleri, akademisyenleri, emek ve demokrasi güçlerinin desteği ve katılımı ile düzenlenmiş ve yerel yönetimlerin devrimci potansiyeli ve halkçı belediye uygulamaları üzerine bir tartışma zemini oluşturmuştu. Sempozyum programındaki ve katılımdaki yoğunluk, tartışmanın güncelliğini ve gerekliliğini ortaya koyuyordu. Sempozyuma gösterilen bu ilgi üzerine, yerel yönetimlere tarihsel, kuramsal ve siyasal yaklaşımlar ile dünya ve Türkiye’deki anti-kapitalist yerel yönetim uygulama ve deneyimlerini konu edinen etkinlikte sunulan bildiriler derlenerek kitaplaştırıldı. 

Ülkemizdeki kentsel toplumsal hareketlerin bir parçası olan sempozyum konu ve tartışmaları bugün hala güncelliğini ve önemini koruyor. 2014 yerel seçimleri sonrasında ortaya çıkan umudun ve yerel yönetimlerdeki farklı yeni uygulamaların güvenlik odaklı politikalar nedeniyle ortadan kalktığı bugünkü sıkıntılı süreç bulunduğumuz yerleri umut ve mücadele mekânlarına dönüştürme mücadelesinin önemini ortaya koymaktadır. 

Tartışmanın temel konularını kapsayan sempozyum bildirileri kitabı bu anlamda başvurulacak bir rehber niteliğinde. 

* Bülent BATUMANKapitalizm, Kent ve İktidar
* Fuat ERCANSermaye Birikiminin Saçılma Sürecinde Yerelin Kapitalistleşme Eğilimleri ve Anti-Kapitalist Yerellikleri Düşünmek
* Yüksel AKKAYAYerel Yönetimler ve Emekçiler
* Haluk GERGER Yerelleşme ve Küreselleşme Bağlamında Özerklik ve Otonomi
* Foti BENLİSOY“Devrimci” Yerel Yönetimler ve “Aşağıdakilerin Demokrasisi”
Ali Ekber DOĞANİslamcı Neoliberaller, Sosyal Belediyecilik ve Günümüzde Sosyalist Belediyeciliğin Olmazsa Olmazları
* Aylin TOPAL Zapatista Özerk Belediyeleri Deneyimleri
* Mustafa Bayram MISIRPorto Alegre Deneyiminden Çıkan İki Sonuç Üzerine
* İbrahim GÜNDOĞDU“Batı”da Anti-Kapitalist Yerellikler, Politikalar ve Sonuçlar
* Onur GÜLBUDAKHindistan’da Fiili Yerel Yönetim Deneyimleri
* Can HAMAMCIDevrimci – Halkçı Bir Yerel Yönetim Deneyimi: Fatsa Belediyesi
* Şükrü ASLAN  – Kent Mekânına Aşağıdan Müdahalenin Bir Örneği Olarak 1 Mayıs Mahallesi Deneyimi
* Serdar NİZAMOĞLU  – Konut Sorunu ve Kentsel Dönüşüm
* Cevdet KONAKDersim / Hozat Belediye Başkanı
* Mehmet MÜBAREK –  Hatay / Aknehir Belde Belediyesi
* Mithat NEHİRHatay / Samandağ Belediyesi
* Osman BAYDEMİRDiyarbakır – Amed Büyükşehir Belediyesi
* Tekin TÜRKELDersim / Mazgirt Belediye Başkanı


Künye:

Kitabın Adı:  Devrimci Halkçı Yerel Yönetimler Alt Başlık: Umut ve Mücadele Mekanlarından Deneyimler
ISBN: 9786056361722
Derleyenler: İbrahim Gündoğdu, Ahmet Kerim Gültekin 
Dizi / Dizi no : Araştırma-İnceleme /2, Baskı Tarihi: 2013 (1.Baskı), Sayfa Sayısı: 240

SCX-3200_20170909_19390601

Kitap hakkında bilgi almak amacıyla Dr. Ahmet Kerim Gültekin‘in 24 Mayıs 2013 tarihinde Radikal Kitap‘da yayınlanan tanıtım yazısı ile Ali Ergül‘ün Birgün Kitap‘da yayınlanan tanıtım yazılarını da okuyabilirsiniz.

http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/cikmamis-candan-kesilmeyen-umut-361703

https://birgunkitap.blogspot.com.tr/2014/08/yeni-bir-halkc-devrimci-yerel-yonetim.html?m=1

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri

nazımŞEHİTLER

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,

                 mezardan çıkmanın vaktidir!

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,

                 Sakarya’da, İnönü’de, Afyon’dakiler

                 Dumlupınar’dakiler de elbet

                  ve de Aydın’da, Antep’te vurulup düşenler,

siz toprak altında ulu köklerimizsiniz

                  yatarsınız al kanlar içinde.

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,

                 siz toprak altında derin uykudayken

                            düşmanı çağırdılar,

                                           satıldık, uyanın!

Biz toprak üstünde derin uykulardayız.

                 kalkıp uyandırın bizi!

                                      uyandırın bizi!

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,

                 mezardan çıkmanın vaktidir!

NAZIM HİKMET, 1959

kuvayi-milliye_0

Devrimci-Halkçı Bir Yerel Yönetim Deneyimi Fatsa Belediyesi

Can Hamamcı*

Devrimci Fatsa Belediyesi, varlığını 14 Ekim 1979’dan 11 Temmuz 1980 tarihine kadar ancak 270 gün sürdürebilmiştir. Bu kısa süre içinde ve merkezi yönetimin yarattığı tüm olumsuz koşullara karşın başarılı bir devrimci-halkçı belediyecilik örneği uygulamış; bu başarı, kurulu düzenin savunucularını hem korkutmuş hem de onları bu başarıyı yok etmeye yöneltmiştir.

Yeni Belediyecilik Arayışları

Fatsa deneyimini irdelemeden önce o yıllarda Batı’da ve Türkiye’de belediyecilikle ilgili yaklaşımların niteliği üzerinde kısaca durmak yararlı olacaktır. Batı Avrupa ülkelerinde özellikle Fransa ve İtalya’da sosyalist ve komünist partilerin geleneksel belediyecilik, belediye iktidarı, yerel demokrasi anlayışlarına alternatif yaratma çabaları başarı kazanmış, ülke genelinde belediyelerde iktidar olmuşlardır. Bu süreçte klasik temsili demokrasinin doğasından kaynaklanan temsil edilmeme sorunu çözmek için yeni katılım yolları denemişlerdir. Semt komiteleri yoluyla belediye meclisi kararları üzerinde etkili olmak yöntemi de bu süreçte düşünülmüş ve geliştirilmiştir. Katılımcı belediye yönetimi, kentsel kamu hizmetlerinin toplumcu politikalarla sunulması ve belde halkını bütünleştirici belediye politikalarının üretilmesi alternatif sol belediye hareketinin temel özellikleri olmuşlardır.

Türkiye’de 1970’li yılların ikinci yarısında hem sosyal demokrat hem de sosyalist siyaset açısından belediyecilik yeniden değerlendirilmeye başlanmıştır. Ankara Belediye Başkanı’nın öncülüğünde kurulan Devrimci Belediyeler Derneği ve bu derneğin yayın organı, yeni belediyecilik akımının özelliklerini belirtmiştir. Bu anlayışa göre belediye, (i) Sosyal adaletçi olacaktır. (ii) Tüm halk katmanlarının karar sürecine katılmasını sağlayacaktır. (iii) Tekelci rantların oluşmasına olanak vermeyecektir. (iv) Denetçi değil, üretici olacaktır. (v) Kent imarında etkin rol oynayacaktır. (vi) Kentsel toprakların spekülasyonunu engelleyecektir.

BU görüşler 1980 yılındaki askeri darbeye kadar tartışılmış, ancak çok azı sınırlı bir ölçüde yaşama geçirilebilmiştir. Tanzim satış, halk ekmek, kooperatifleşerek belediyenin sağlayacağı alanlarda, konut sorununu çözmek(İzmir Yeni Yerleşimler, Ankara Batıkent) bu sınırlı uygulamalara örnek olarak gösterilebilir.

1977 yerel seçimleri öncesi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) “Zor Günleri Halkımızla Aşıyoruz” adlı programı, 1979 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin çıkardığı (TİP) “Yerel Yönetimler Demokratikleşmelidir” adlı kitapçık, bu dönemde kimi siyasal partilerin yeni bir belediyecilik arayışlarının belgeleridir. Fatsa Deneyimi 1970’li yılların ikinci yarısında gündeme gelen sosyal adaletçi, katılımcı, toplumcu, devrimci alternatif belediyecilik arayışlarının en son ve en başarılı halkasını oluşturmuştur.

Fatsa Belediyesi’nin Öyküsü

1977 yılında yapılan yerel seçimlerde CHP, kalesi olan Fatsa’da belediye seçimini kolayca kazanmıştır. Belediye Başkanı seçilen Nazmiye Komitoğlu‘nun ölümü üzerine boşalan belediye başkanlığı için ara seçime gidilmesi gerekmiş ve 26 Ağustos 1979’da yapılması gereken ara seçim ertelenerek 14 Ekim 1979 tarihinde yapılmıştır. Bu seçime o günkü mevcut siyasal partilerin yanı sıra bağımsız aday olarak sosyalist hareketin içinde yer alan Fikri Sönmez de katılmıştır. Seçimde CHP 1.150, Adalet Partisi (AP) 850 ve bağımsız aday Fikri Sönmez 3.096 oy almış; rakiplerinin toplam oylarından fazla oy alan Fikri Sönmez belediye başkanlığını kazanmıştır.

Ara seçim ülkenin ekonomik bunalım ve yokluklar altında bulunduğu, karaborsanın sürdüğü bir dönemde yapılmıştır. Fikri Sönmez aday olarak seçim çalışmalarında karaborsa ve yolsuzluklara karşı mücadele edeceğini, halkın belediyede söz ve karar sahibi olacağını söylemiş, inandırıcı bulunmuş ve kazanmıştır.

Gerek ulusal, gerek yerel düzeyde dört yılda bir yapılan seçimlerde oy kullanmak, bir sistemin demokratik olarak nitelenmesi için yeterli değildir. Bu nedenle temsil sisteminin eksikliklerini gidermek için bulunan yöntemlerin başında katılımcı demokrasi gelmektedir. Katılımcılık, kimi düzenlemelerle yurttaşa katılıyor hissi vermekle sınırlandırılacağı gibi, halkın katılımını eyleme dönüştürecek, halkı karar mekanizmasının bir parçası yapacak yollara da başvurulabilir.

Fikri Sönmez seçim çalışmaları sırasında belediyede halkı iktidar yapacağını bildirmişti. BU ise halkın karar verme sürecine katılması demektir ve yeni bir örgütlenmeyi gerektirir. Bu amacı gerçekleştirmek için Fatsa’da denenen yöntem de “Mahalle Komiteleri” olmuştur. Daha önce Fransa ve İtalya’da uygulanan ve başarı sağlayan mahalle komiteleri böylece Türkiye’de ilk kez Fatsa’da uygulama alanı bulmuştur.

Fatsa’nın o gün mevcut 7 mahallesinde 11 halk komitesi kurulmuştur. Komiteler mahallenin nüfusuna göre en az 3, en fazla 7 üyeden oluşturulmuştur. Komite üyeleri mahalle toplantılarında mahalle halkı tarafından gizli oy, açık sayımla seçilmişlerdir. Mahalle komiteleri, belediyenin tüzel örgütlenmesinde yer almayan birimlerdir. Görevleri halk ile belediye yönetimi arasında sıkı bir bağ kurmak, halkın istemlerini belediyeye ileterek o konuda karar alınmasını sağlamaktır. Mahalle komiteleri mahalle halkının istemlerini, belediyenin tüzel örgütlenmesinin bir parçası olan Fatsa Belediyesi Halkla İlişkiler Şubesi’ne iletmektedir. Halkla İlişkiler Şubesi’nin görevleri iki ana başlıkta toplanmıştır:

1. Belediye’de işi olan yurttaşların diğer şubelerdeki işlerini takip etmek, işlemleri halk adına çabuklaştırmak.

2. Belediyenin, belediye sınırları içinde yürüttüğü etkinlikleri izleyerek, halkın isteklerine uygun olup olmadığını saptamakta ve mahalle komitelerinin getirmiş olduğu istemleri belediye başkanına iletmektir. Belediye başkanı da meclis ve encümende görüşülerek, bu istemlerin karar haline getirilmesini sağlamaktadır.

Bu görevleri açısından Halkla İlişkiler Şubesi belde halkının çıkarlarını izleyip korumak için Belediye Ombudsmanı niteliğinde aracı bir birim olmaktadır.

afis.jpg

Belediyecilik Çalışmaları

Bu dönemde Fatsa’da yapılan ilk önemli belediyecilik çalışması “Çamura Son Kampanyası“dır. Fatsa sokakları müteahhitlerin keyfine bırakılan ve yıllarca tamamlanamayan kanalizasyon çalışmaları nedeniyle delik deşik olmuş, yaşamsal tehlike yaratan büyük çukurlar suyla dolmuş, bağırsak enfeksiyonu gibi salgın hastalıklara yol açmıştır. Fatsa’daki tüm sokakların düzeltilip, temizlenmesi teknik adamların görüşüne göre uzun yıllar sürecek nitelikteydi. Kronikleşmiş bu sorunu çözmek için belediyenin olanakları yetersizdi. Geçerli tek çözüm yolu olarak belde halkının görüş ve kararına başvurmak, halkçı, devrimci katılım ilkesini devreye sokmak kalıyordu. Belediye Başkanı “Sorun halkın kararıyla çözülecektir” savıyla durumu ayrıntılarıyla Fatsalılara anlatarak, görüşlerine başvurmuştur.

Fatsa halkı gönüllü katılım ile işin üstesinden gelme kararı vermiştir. Halk traktör ve el arabalarıyla, özel araçlarıyla taşımacılığı üstlenmiştir. Eli kazma tutan mahalleli ve öğrenciler, Fatsa’nın her köyünden onar kişi kazma ve kürekleriyle kampanyaya katılmışlardır. Çevrede bulunan belediyelerin ve DSİ’nin araçları 6 günlüğüne Fatsa’ya alınmış, çevre belediyelerin çalışanları ve halkı da bu çalışmalara destek vermiştir. Fatsa’nın tüm sokakları üç ay içinde temizlenmiş, kampanya başarıyla tamamlanmıştır. Bu sonuç, bir yandan Belediye Başkanı’na izlediği politikanın doğru olduğunu gösterirken, diğer yandan belde halkına da karar verdiği işi başarabileceğini kanıtlamıştır. Fatsa’yı çamurdan kurtarma sorununu kısa sürede çözen halk özgüvenini kazanmış, yeni kararlar alma ve sorunlarına sahip çıkma düzeyine çıkmıştır.

Belediyenin düzenlediği diğer önemli etkinlik de sosyal içerikli bir kültür şenliğini yaşama geçirmektir. Belediye Meclisi 1980 yılı Şubat ayı dönem toplantısında 8-14 Nisan tarihleri arasında “Fatsa Halk Kültür Şenliği” yapılmasına ve bu şenliğe süreklilik kazandırılmasına karar vermiştir. O tarihte Belediye Başkanı’nın belirttiği gibi bu şenlikte hamsi ya da fındık güzeli seçimine yer verilmemiştir. Program kültür, sanat, edebiyat ve spor üzerine yoğunlaşmıştır. Şenlik programında yer almak üzere Fatsa Çocuk Korosu kurulmuş, tiyatro grupları oluşturulmuştur, orta yaşlı ve yaşlıların katılacağı etkinlikler hazırlanmıştır. Bir başka deyişle, yediden yetmişe tüm Fatsalıları kucaklayan bir düzenleme tasarlanmıştır. Amaç eğlenceden çok öğrenme, bilgilenme ve halkın spor eğilimini geliştirmektir. Şenlik, büyük kentlerden gelen çok sayıda aydın ve sanatçının da katılımıyla gerçekleşmiştir. Fatsalılar, hem gelen katılımcıların söyleşilerini ilgiyle izlemişler hem de kendi yeteneklerini sergilemişlerdir. Büyük kentlerden gelenler ise devrimci toplumcu bir belediyenin neler yapabileceğini ve yeni bir yaşam biçiminin oluşumunu tanımak olanağını bulmuşlardır.

Belediye, belde hakının günlük yaşamını doğrudan etkileyen konulara etkin bir biçimde müdahale etmiştir. Bu bağlamda karaborsaya, kaçakçılığa, tefeciliğe, rüşvete son kampanyaları düzenlemiştir. Fatsa’da ısınma amacıyla kullanılan fındık kabuğuna ulaşmadaki engellerin yıkılması ve halka uygun fiyattan dağıtılması; Ecevit Hükümetini devirmek amacıyla yaratılan suni yoklukla karaborsaya düşen margarin, yağ, mazot, çimento gibi ihtiyaç maddelerinin ayırım gözetmeksizin herkese orantılı dağıtımı, muhtarların ya da belediye personelinin aracılık ettiği kayırmacılığa son verilmesi halkın belediyeye güvenini pekiştirmiştir. Kaçak yapılara, kaçak elektrik ve su kullanımına karşı yaptırımların uygulanmasında herkese eşit uzaklıkta durmuş, kimseyi kayırmamıştır. Belediye Meclisi toplantıları halka açık olarak yapıldığından Meclis üyelerinin, halkın gözü önünde partizanlık ya da kayırmacılık yapması da engellenmiş olmaktadır. Gelir yetersizliği gerekçesiyle ödenemeyen belediye personeli maaş ve ücretleri birikmiş alacaklarıyla birlikte ödenmiştir. Halkın kararları doğrultusunda park yerleri, otobüs terminali, yeşil alan ve yeni cadde açma gibi hizmetler yerine getirilmiştir. Ayrıca halkın istemleri doğrultusunda kahvehanelerde kumar oynanması, caydırıcı önlemlerle sona erdirilmiştir.

Fatsa deneyimi, alışılagelen politikacı vaatleriyle yapılamayan işleri yapan, halkı söylem olarak değil, eylemli olarak iktidara getiren, yönetim anlayışında devrim yapmış aykırı bir örnektir. Bu nedenle Hükümet’in ve merkezi yönetimin sürekli baskısı ve engelleriyle karşılaşmıştır. Böyle bir gözaltı ortamında Fatsa Belediyesi tüm işlerini ve etkinliklerini hukuka uygun olarak yürütmüş, Belediye Yasası’na, İmar Yasası’na, Kamulaştırma Yasası’na ve ilgili tüm mevzuata titizlikle uymuştur. Devletin tüm kurum ve kurallarına uygun olarak faaliyetlerini sürdürmekle birlikte, Başbakan’ın “Fatsa’da devlet yok, Fatsa Cumhuriyet var” suçlamasından kurtulamamıştır.

C-9tiW1WsAAxb_r

Belediye Politikaları

Fatsa Belediyesi’nin çalışmaları, halkın temsilcisi sıfatıyla halkın işlerini yürütenlerin aslında kendi işlerini yürüttüklerini, halka hizmet kavramının kandırmaca olduğunu açıkça kanıtladı. Başbakan’ın “Bırakırsanız yüz Fatsa çıkar” sözü gerçeğin anlaşılmasından duyulan korkuyu yansıtmaktadır. Bu açıdan bakılınca da Fatsa, belediye iktidarı bağlamında sınıf mücadelesinin belirgin bir örneğini yansıtmıştır.

Belediye göreli özerkliğe sahip, devlet aygıtının bir parçasıdır. Güçlülerin rant aracı ve yerel siyasete hakim olarak ulusal siyasete atlama basamağıdır. Aynı zamanda belediye, 1970’li yılların ikinci yarısında Bolonya Belediye Başkanı Zagheri’ye göre çoğulcu bir toplumda halk egemenliğinin de bir aracıdır. Fatsa’da belediye, güçlülerin rant aracı olmaktan çıkıp halk iktidarının bir aracına dönüşürken, sınıf mücadelesi devletin kaba kuvvetiyle bastırılmıştır. Bu da göstermektedir ki; ekonomik iktidarın ve devlet aygıtının yerel düzeydeki iktidarının sürmesi, belediye iktidarı ile önlenememektedir. Yurttaşlar belediyeye seçtiği temsilcileri aracılığıyla yerel iktidarı kullandığını sanmaktadırlar. Oysa her iki iktidar birbirinden farklıdır. Yerel iktidarın belediye yönetiminde somutlaştırılması, yerel iktidar merkezini gizlemekte ya da belirsizleştirmektedir.

Belediyede iktidarı ele geçirmek, toplumsal bir eylem olarak iktidarı kullanma sorununa dönüşmektedir.Kimi durumlarda belediye iktidarı, yerel iktidarın bazı yeni biçimlere nasıl dönüştürüleceğinin yollarını bulmaya yardımcı olabilir, toplumsal devinimin koşullarını hazırlayabilir. Bu görüş çerçevesinde Fatsa’da belediye iktidarının başlattığı dönüşümü değerlendirmek için yönetime yön veren ilkeleri yeniden gözden geçirmek yerinde olacaktır.

(i) Amaç halkın iktidarını kurmaktır. (ii) Demokrasi yalnız seçimlerde oy kullanmak değildir. (iii) Halk belediyede söz ve karar sahibi olmalıdır, yönetime ve kararlara katılmalıdır. (iv) Belediye hizmetleri yerine getirilirken halkın eleştiri ve takdirine açık olunmalıdır. (v) Halkın onay vermediği projelere girişilmemelidir.

Ayrıca Fatsa deneyimi göstermiştir ki, (i) Halkın onayı ve desteği olan işler başarıya ulaşmıştır. (ii) Halkın katılmadığı kararlara uymadığı saptanmıştır. (iii) Halk belediyenin topladığı gelirlerin kendisine hizmet olarak döndüğünü görünce, gelirlerin toplanmasında titiz davranmış, belediyeye yardımcı olmuştur.

C-KuN-TXsAAHorv-e1493922792970

İdeolojik bir değerlendirme yapılacak olursa, sosyalizm; kapitalist toplumun ürkek, edilgen, güvensiz insan tipini aktif, politika yapan, güvenli, topluma ve toplumsal sorunlara duyarlı insana dönüştüren toplum düzenidir. Fatsa’da insanlar özgüvenlerini kazanmış, kendi kendilerini yönetmeyi öğrenirken, sosyalizmin kitleselleşmesinden korkan egemen sınıf hareketi bunu boğmayı seçmiştir. Bu açıdan Fatsa, Türkiye’deki sınıf mücadelesinde beliren sınıfsal tavırları açığa çıkaran bir katalizör olmuştur.


* Prof. Dr., Ankara Üniversitesi, SBF Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Bölümü; Devrimci-Halkçı Yönetimler Umut ve Mücadele Mekanlarından Deneyimler, Patika Yayınları, 2013, İstanbul, s. 167-173

 

Kemeraltı üzerine… (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir’e geldiğimden ilk günlerde, çözülecek yeni bir düğüm gözüyle baktığım ve daha sonrasında bu düğümü çözerek yaşamımın tamı tamama dört yılını verdiğim tarihi Kemeraltı Çarşısı’na şu sıralarda gereken önemi vermediğimi, adeta onu ihla etmeye başladığımı hissediyorum.

Oysa daha ilk günlerde cadde, sokak, çıkmaz ve merdivenlerini, sokak geçişlerini, gözden ırak kalmış kuytularını keşfederek, hangi meslek grubu ya da esnafın nerede yoğunlaştığını araştırıp öğrenerek, sonrasında da her dükkanı, sahip ve çalışanlarını neredeyse ismiyle, her sokağı numarasıyla ezberlediğim, gerginlik üzerine oturmuş toplumsal coğrafyasını aklıma yazdığım Kemeraltı, son zamanlardaki sosyal medya paylaşımlarında pek yer bulamasa da aklımdan hiç çıkmadı, yüreğimin en hassas bölgesindeki varlığını hep korudu.

Bu ihmalkarlık ya da vefasızlığı fazlasıyla hissettiğim için bayram sonrasında ilk yaptığım şey, Kemeraltı’na giderek kulaktan duyduğum bazı yeni gelişmeleri, bir türlü bitmek bilmeyen belediye yatırımlarını görmeye, pazarda ya da markette bulamadığım yiyecekleri arayarak ihtiyaçlarımı gidermeye ve sahaf dostum Hakan Kazım Taşkıran’ı ziyaret edip derin bir İzmir ve Kemeraltı sohbeti yapmaya ayırdım.

İyi de yapmışım. Böylelikle yolda gördüğüm esnaf arkadaşlarla ayaküstü sohbetler yaparak, unuttuğum mekanları anımsayarak, yeni yapılan ya da açılan yerleri fark ederek, kapanan yerler için üzülerek, kitap, fotoğraf, pul, eski eşya ve müzik üzerinden güzel bir sohbeti koyulaştırarak keyifli bir Kemeraltı günü yaşadım. 

O nedenle bundan böyle ara ara ya da zaman zaman Kemeraltı ile ilgili görüp duyduklarımı ya da hissettiklerimi, yolunda giden ya da gitmeyen şeyleri sizlerle paylaşarak bu tarihi bölge ve çarşının kimliğini koruyarak ayakta durması için çaba göstermeye devam edeceğim. O nedenle bu yazının başlığını, 1’den ötesini getirmek amacıyla numaralamaya dikkat ettim.

***

Bugün size sözünü edeceğim şeylerden ilki, İzmir Ticaret Odası tarafından restore ettirilen Başdurak Camii’nin altındaki yeniden düzenlenip Kemeraltı-Başdurak Turistik El Sanatları Çarşısı olacak.

Başdurak Camii Projesi 001Başdurak Camii Projesi 002Başdurak Camii Projesi 003

Kemeraltı’ndaki Başdurak Cami Altında Yer Alan Dükkanların Turistik Çarşı Olarak Kente Kazandırılması Projesi” ismini taşıyıp 2011 yılında başlayan çalışmada “Tarihi Kemeraltı Çarşısı’nın 24 saat yaşayan bir merkez olabilmesi için bünyesinde cazibe noktalarının yaratılması gerekmektedir. Bu doğrultuda hem tarihi bir yapıyı turizme kazandırmak hem de içerisinde geleneksel el sanatları ile özel tasarım ürünleri yaşatacak bir turistik çarşı kurmak hedeflenmiş.

2011 yılında başlatılan bu çalışmada önce Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü ile yapılan 10 yıllık sözleşme uyarınca Başdurak Camii ile bu caminin altındaki dükkanların ve şadırvanların röleve, restitüsyon ve restorasyon projeleri İzmir Ticaret Odası tarafından hazırlatılmış, ardından da caminin altında yapılan toplam 28 dükkan, restorasyon karşılığı kiralama modeline göre kiralanmaya başlanmış. 

Gördüklerimize ek olarak çarşıda bulunan görevliden aldığımız bilgilere göre 28 dükkanın çoğu 10 yıllığına kiralanmış durumda. Geriye sadece 4-5 dükkan kalmış durumda. Kiralanan dükkanların bir kısmı çalışmaya başlamış durumda, büyük bir kısmının da kepenkleri kapalı durumdaydı. Dükkanlar arasında hediyelik eşya satışı yapanlar dışında Alsancak Dostlar Fırını gibi gıda satış yeri olarak kullanılanlar da bulunmaktaydı. 

Bu durumuyla yapılan Kemeraltı-Başdurak Turistik El Sanatları Çarşısı‘nın Kemeraltı’na yeni bir soluk, yeni bir anlayış getireceği kesin. Hem bu nedenle hem de İzmir Tarih Projesi adını verdikleri bir çalışma çerçevesinde uzun uzun raporlar yazıp toplantılar yapan İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle çok ortaklı TARKEM‘in bugüne kadar yapamadıklarının aksine ortaya somut, güzel, anlamlı ve yararlı bir şey koymuş olmaları nedeniyle İzmir Ticaret Odası‘nı ve bu projeyi oluşturduğuna emin olduğum sevgili arkadaşımız Dr. Hitay Baran‘ı kutlamak, kendisine teşekkür etmek gerekiyor.

20170905_15011720170905_15000120170905_15011220170905_145955

Ancak iki önemli noktayı unutmayıp vurgulamak koşuluyla…

Birincisi, bu yeni yapılan çarşının ve dükkanların çevresindeki diğer işyerlerinden; özellikle de Kızlarağası Hanı’ndaki benzerlerinden farklı olması, hediyelik eşya satan işyerlerinin ucuz Uzakdoğu ve Hindistan kaynaklı ürünleri satmamaları amacıyla ülkemize, özellikle de İzmir’e özgü hediyelik eşya tasarım ve üretimi konusunda İzmir Ticaret Odası‘nın onlara yardımcı olması ve liderlik yapması koşuluyla…

İzmir Ticaret Odası Eğitim ve Sağlık Vakfı‘nın geçtiğimiz yıllarda bu tür İzmir’e özgü hediyelik eşya tasarımı ve üretimi konusunda yaptıklarını, açtığı yarışmayı hatırladığım için o tarihlerde yapılmış çalışmaların, bu yeni girişim çerçevesinde sürdürülerek bu yeni çarşının başlangıçtaki hedefler doğrultusunda varlığını ve farklılığını sürdürmesinin  yararlı olacağını düşünüyorum.

İkinci olarak da, bu çarşıdaki 28 ayrı işyerinin en kısa sürede çevrelerindeki diğerlerine benzememesi ve bir bütün olarak algılanıp kabul görmeleri, bir anlamda örnek olabilmeleri için bu dükkanların kiralanması ve işletilmesi ile ilgili bir işletim modelinin çarşının kuruluş amaç ve hedefi doğrultusunda oluşturularak yaşama geçirilmesini öneriyorum. Çünkü bir şeyi yapmak nasıl bir başarıysa, yapılanı koruyup sürdürmenin de başka bir başarı olduğuna ve bu iki başarı birlikte gerçekleşmediği sürece yapılanların beyhude olacağına inanıyorum.

İzmir’e, özellikle de Kemeraltı’na ait yeni güzelliklerde buluşmak, doğru, anlamlı, yararlı ve somut şeyleri gerçekleştiğini görüp keyiflenmek dileğiyle….

Katılım ve Özyönetim Atölyesi Sonuç Metni

Anımsarsınız bir süre önce 16 Haziran 2012 tarihinde 78’liler Girişimi, Ankara Tabip Odası, Devrimci 78’liler Federasyonu, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Ankara Şubeler Platformu, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi, TMMOB Peyzaj Mimarları Odası, ODTÜ Mezunları Derneği ve Sosyal -İş Sendikası Ankara Şubesi tarafından düzenlenen “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Çalıştay“ında gerçekleştirilen sekiz ayrı atölye çalışması sonucunda ortaya çıkan sonuç metinlerini kapsayan “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Atölye Sonuç Metinleri” kitabının tanıtımın yapmıştık.

Şimdi ise bu kitabın 46-60. sayfaları arasında yer alıp “katılım”, “özyönetim” ve “mahalle örgütlenmesi” gibi çok önemli konularla ilgili değerlendirmelerin yer aldığı “Katılım ve Özyönetim Atölyesi” metninin  “Sonuç” kısmını paylaşarak bu konuları tartışmaya açmak istiyoruz:

RebelCities_Breaker

Sonuç

Ülkemiz sınıf mücadelesi tarihi incelendiğinde; somut bazı örnekler dışında halkın öz özgürlükleri temelinde inşa edilen yönetsel deneyimlerin çok az olduğu görülecektir. BU durum, sahip olduğumuz devlet gerçekliği, egemen sınıf karakteri ve ideolojik bağlamında değerlendirilebilir. Osmanlı’dan günümüze devlet, gerek sistemleşmiş baskı ve şiddet aygıtlarını kullanarak, gerekse sosyal ve kültürel hegemonik manipülasyon araçlarıyla farklı biçimlerde kendini gösteren sınıfsal çelişkileri organize etmeyi başarabilmiştir. Bu işin bir yanı olmakla beraber; diğer yanı halkın örgütlü güçlerinin strateji ve politikalarındaki yanlış ve eksik bakış açılarıdır. Günümüzde, belirli yerel iktidar alanlarında temsiliyet fırsatı bulan sol-sosyalist yapılar incelendiğinde; bu yerlerde farklılaşan sorun alanlarıyla kurulan ilişkilerin yetersiz ve zayıf olduğu görülecektir. BU yetersizlikler neticesinde yerel halkın ekonomik, sosyo-kültürel ve siyasal yönetsel alana dair beklentileri her geçen gün çeşitlenerek gelişirken, sol-sosyalist yapılar tarafından geliştirilmeye çalışılan çözüm önerilerinin günün ihtiyacını karşılamaktan uzak ve yalnızca söylem bazında kaldığı açıktır. BU durumun oluşmasındaki temel neden, yerelin somut yapısını ve ihtiyaçlarını anlamak noktasındaki isteksizliktir. Günü kurtaran, takvimsel ve genel geçer politik faaliyetler ülkemiz sol hareketinin genel handikapı durumuna gelmiştir.

Bu çerçevede yerel iktidarlar değerlendirildiğinde, her politik yapının belirli bir yerel yönetim programı ve bu program çerçevesinde şekillenen esnek politikaları olması beklenir. Fakat çoğu zaman bu programlar kağıt üstünde kalmakta ve halkla buluşamamaktadır. Kaynak yetersizliği veya teknik imkansızlıklar bu sorunun tali yönünü oluşturmakta; esas sorun, devrimci yerel stratejiler oluşsa bile bu stratejileri yaşamla buluşturabilecek somut araçların ve mekanizmaların geliştirilmemesi olmaktadır. Örnek olarak, “halk meclisleri” şimdiye kadar yerel iktidarı alan bütün sosyalist yapıların uygulamada görmek istedikleri temel amaçlar arasındadır. Fakat bu amaç, sayısal verilere dayanan yeterli araştırma ve sosyal alan çözümlemesinin yapıldığı örnek mahalle meclislerinden başlanmadığı oranda uygulamaya konulduğunda başarısızlıkla sonuçlanan denemelere dönüşecektir. Yalnızca geçmiş devrimci deneyimlere dayanarak uygulanmaya çalışılan yöntemlerin dogmatizmi doğuracağı açıktır.

Bununla beraber, bir diğer sorunlu anlayış da halk meclisi benzeri yapıları mutlaklaştırarak bu yapılara gereğinden fazla paye biçmektir. Her şeyi halkın kararları etrafından şekillendirmeye çalışan bir politik yaklaşım yerel iktidarları liberalizme demirleyecektir. Burada unutulmaması gereken temel konu halkın farklı sınıf ve katmanlara sahip olduğu ve bu yapı içerisinde farklı güç ve çıkar grupları bulunabileceğidir. Örnek vermek gerekirse; bir yerel mecliste yapılacak olan HES toplantısında, bu yerelin doğal ve kültürel değerlerine zarar vermesi olası bu uygulamanın, pekala kabul görebileceği durumlar olacaktır. Şirket sahipleri veya yerel devlet kurumları, yöreye gelir ve kalkınma sağlayacağı gerekçesiyle bu tür manipülasyonlara başvurarak, halkla farklı çıkar ilişkileri geliştirebileceği sıklıkla görülmüştür. Burada açığa çıkan esas sorun; bu ve benzer problemlere ilişkin toplumsal muhalefetin, sorun alanlarına ilişkin yetersiz ve özensiz çalışma biçiminden kaynaklanmaktadır. Bu durum devrimci-halkçı kesimlerin halkla yeteri kadar öğrenme ve öğretme sürecine girmediğinin göstergesidir. Böylelikle, halkla olan güven ilişkisi aşınmaya başlamaktadır.

d28961895c7c54ae9533907058a4c3d1_original

Son olarak yerel yönetimler, ne sistemin yerellerdeki basit bir uzantısı ne de kapitalizmden bağımsız demokrasi adacıklarıdır. Bu alanlar, ezilen ve ezen sınıfların çelişen çıkarlarının çatışma alanını temsil etmektedir. Bu kapsamda sınıf mücadelesi keskinleşip geliştiği ölçüde bu yapılar değişerek sistem karşıtı bir pozisyona gelebilirler. Dolayısıyla, en basitinden en karmaşığına kadar yerel yönetimleri, devrimci iddiaya sahip politik anlayışların yönetsel stratejilerinin nüvelerini görebileceğimiz temel yapılar olarak ifade edebiliriz.

İzmir, ikinci bir Efes olacak mı?

Ali Rıza Avcan

AKP iktidarının İzmir üzerindeki egemenliğini sergileyip vurgulamak amacıyla bir “siyasi proje” olarak önümüze koyduğu İzmir Körfez Geçişi Projesi, uzun vadede İzmir Körfezi’ni bir bataklığa dönüştürecektir.

Bu anlamda İzmir Körfez Geçiş Projesi yapıldığı takdirde İzmir, ikinci bir Efes olmaya adaydır.

Neden derseniz İzmir Körfez Geçişi Projesi yapıldığı takdirde İzmir’in ve İzmir Körfezi’nin başına gelecek belaları sırasıyla açıklayalım:

İzmir Körfez Geçişi Projesi, iktidarın verdiği talimat uyarınca 2015 yılında İzmir halkına sorulmadan Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü ile Yüksel Proje A.Ş. tarafından hazırlanarak ÇED raporu düzenlenmiştir.

10

Hazırlanan ilk ÇED raporunda, bu proje içinde yer alan köprü ayaklarıyla yapay beton adanın İzmir Körfezi’nin zayıf su akıntılarıyla su kalitesini ne şekilde etkileyeceği hiç dikkate alınmamıştır.

Çünkü İzmir Körfezi’ndeki akıntıyı ve suyun kalitesini % 40 oranında arttırarak Körfez’e daha büyük gemilerin girmesini ve Alsancak Limanı’nın genişletilip geliştirilmesini sağlamak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma, Habercilik ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü tarafından ortaklaşa geliştirilen İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’ne ait ÇED raporu o tarihte henüz onaylanmamıştır.

Ne tesadüftür ki, Körfez’deki akıntıyı ve suyun kalitesini arttırmayı amaçlayan bir proje ile bu akıntıyı azaltıp su kalitesini düşürecek başka bir proje aynı anda ortaya çıkmakta ve bu iki proje arasındaki olumlu ya da olumsuz etkileşimi dikkate alan bir çalışma yapılmamıştır. 

Hal böyle iken bu etkileşimi dikkate almayan proje önerisiyle 2015 yılında İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin halkı aydınlatma toplantısı yapılır ve İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon (Büyük Körfez) Projesi ile elde edilecek % 40 oranındaki iyileşmeyi sıfırlayacağı gündeme getirilmez. 

Bu çetrefilli sorun ancak 2016 yılının Mayıs ayında TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin Tepekule İş Merkezi’nde düzenlediği “seminer” isimli proje tanıtım toplantısında, projeye karşı çıkanların sorularıyla ortaya çıkar ve projeyi hazırlayan Yüksel Proje A.Ş. alelacele yeni bir ÇED raporu hazırlayarak diğer projenin hedeflediği % 40 oranındaki iyileşmeyi kendi projeleri ile sıfırlayan bu sorunu çözmeye çalışır.

Bulunan çözüm, tek bir akademisyene hazırlattırılan rapora bir iki sayfa daha eklenerek bulunur. Çözüm, yapılacak köprünün ayaklarına; daha doğrusu binlerce kuşun ve diğer canlının yaşadığı alana rastlayan geniş bir bölgede daha fazla dip taraması yapmaktır. 

Böylelikle, bırakın diğer projedeki iyileşmeyi ortadan kaldırmayı o projeye katkıda bulunacaklarını bile iddia ederler. Hem de tek bir akademisyenin bilgisayarda hazırladığı tek bir simülasyonla…

Ancak bu hesaplama sırasında çok önemli bir şey unutulmuştur:

Gerek yatırımların yapıldığı süreçte gerekse sonrasında Gediz Nehri’nin getireceği yeni alüvyon ve atıklarla Körfez’in dolmaya devam edeceğini…

Çünkü İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon (Büyük Körfez) Projesi kapsamında yapılan hesaplara göre İZSU ve TCDD, Körfez’in iki ayrı bölgesinde yapacağı tarama sonrasında akıntıları ve suyun kalitesini % 40 oranında arttırmayı hedeflemiştir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi ise bu proje sonrasında Körfez’in en sığ bölümlerinde -4 metre derinliğinde bir tarama yaparak, köprü ayaklarıyla yapay beton ada imalatından kaynaklanan olumsuzlukları giderecek; hatta öne sürdüğü iddialara göre akıntılarla su kalitesindeki artışı % 40’ın üzerine çıkaracaktır.

Bu hesapta unutulan şey ise bunun köprünün yapılışı sırasında yapılan tek bir çalışma olduğudur.

Yarın öbür gün İzmir Körfez Geçişi Projesi, araç garantili Yap-İşlet-Devret Modeli çerçevesinde işletmeciye teslim edildiğinde;

Gediz Nehri’nin getireceği yeni alüvyon ve atıklarla yeniden dolan deniz tabanını kim, ne şekilde ve hangi sıklıkla temizleyecektir?

Limana giriş çıkış yapan gemilerin geçiş alanında böyle bir ihtiyaç olmadığı sürece, köprünün ayaklarındaki sığlaşma için yeni bir yatırım yapmayı kim isteyecektir?

Bu temizlik işini işletmeciye vermek mümkün olacak mıdır?

Muhakkak ki, böylesi bir yükümlülük sözleşmede yer almayacağı için işletmeci bunu kabul etmeyecek ve Körfez tabanının temizlenmesi ise yine kamu kaynaklarını kullanan  İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU ile Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı TCDD‘na; yani Hazine‘ye düşecektir.

Böylelikle taahhüt edilen araçlar ister köprü, tünel ve kara yolundan geçsin, ister geçmesin yıllık gelirini garantilemiş olan işletmeci böyle bir işi yapmaktan kaçınacak ve şimdi köprü, yapay ada ve tünelin varlığı nedeniyle daha da zorlaşan tarama işlemlerinin maliyeti yine İzmir halkına kalacaktır.

Le delta du Gediz vu du ciel.
Fotoğraf: Doğa Derneği

Bu işte de öyle böyle küçük bütçelerle değil; milyon dolarlık bütçelerle gerçekleşecek ve belki de o işin projesini de Yüksel Proje hazırlayacak, yapımını da köprü işletmesini alan holdingin ya da grubun başka bir şirketi üstlenecektir.

Her ne hikmetse, kimin müşteri kimin satıcı olduğu belli olmayan bu vahşi kapitalist düzende bizim adımıza yapıldığı söylenen bütün bu köprü, tünel, yol, liman ve diğerlerinin asıl kazananları, bizi bizden fazla düşünen ya da dillere pelesenk olan söylemle “İzmir’i çok seven” bu sermaye grupları oluyor her nedense…

 

İzmir şiirleri (2)

İZMİR SEVGİLİM 
Ne zaman özlesem o İzmir 
saçlarında nice aşklara tanık olur imbat 
Gözlerinde gece yaldız yağıyor denize 
Ve elinde nergisleriyle gelen 

Belki de adı İzmir bir sevgilidir 
Rüzgarıyla deniziyle nergisleriyle gelen 
Belki de sevgilim işte bu şehir 
En eski şarabını sunar ince elleri 
yaşarım gür sularla soylu coğrafyasıyla 
Esrik öpücükleri 

Aşklar ve kentler birlikte yaşar 
Birlikte soluk alır eski fotoğraflar da bile 
İkiye bölebilir misiniz hasreti 
Bir şarkıyı maviye sevinci 
Ayrı koyarsanız İzmir’le İzmirliyi 
Kırılır tuz-buz olurlar billurlar gibi 

Ey Dinçer doğdun gezdin sevdin ne güzel 
Sen Homer’den beri İzmirliydin 
Yüzün güneşiyle yanık için nergisiyle serin 
Hani el ele koşmuştunuz ya vapura bir gün 
Kazı duvarına teşekkür ederim diye 
Pasaport’ daki taş iskelenin. 

DİNÇER SÜMER 

bir-dus-muydu-o-izmird10970955473570bdd65e2ab3b5d5b46 (1)

941’DE İZMİR

941’de izmir, bela çiçeği
sahil boyu karanlık
sevdalı bulutların hali
yağmur da ne kadar tembel yağıyor
kendimizi akan suya bıraktık
serseriler misali

941’de izmir
izmir şehrinin ışıkları yanıyor
çıktı şair namzedi attilâ ilhan
çıktı yelken gibi sokaktan
banyolar’a doğru şöyle uzanıyor
bir cebinde kiralık ihtiyar bir kitap
bir cebinde kehribar kuru üzüm ve incir
sahilde iki ahbap

kardeşim ihsan ahmed
izmir şehri yağmurlu bir şehirdir
yağmur çilerken çocuk gibi içlenir
yum gözlerini hele bir tahayyül et
hani – derd-üt gam içre perişan – yıldızlar gökte
hani her akşam bostanlı’dan öte

kardeşim cemşid hun
hoş geldin hayırlı akşamlar
gözlerinden mi yaktın söyle cigaranı
tütün değil ya dünyalar dağıtamaz efkârını
hem sabahtan çarşıda yoktun
ekmek alabildin mi fırından
yine galiba kıyamet kopmuş
yine pîr aşkına kırılmış camlar

941’de izmir
her şey nasıl geçmiş nasıl kaybolmuş
rüyada gibi hiç farkına varmadan
şimdi ben burdayım sen izmir’de o bağdat’ta
ve daha başımızdan neler geçer kimbilir
kimbilir kardeşim hayatta

ATİLLA İLHAN

47-3-Atilla-ilhan

 

 

İZMİRLİ TEĞMEN

kışlamız gömülünce karanlığa 
îneceğim sokağa pencereden. 
bir saat içinde varırım dağa. 
gel dağa çıkalım izmirli teğmen. karışıyor bir yezit her şeyime, 
dolara satılıp ölmek neyime? 
bir çift te sözüm var adnan beyime, 
gel dağa çıkalım izmirli teğmen, kuvayı milliye kanı damarda, 
asker ocağının şanı damarda, 
bekler bizi yüzbin yiğit dağlarda, 
gel dağa çıkalım izmirli teğmen.

NAZIM HİKMET, 1959

nazc4b1m-hikmet

HADİ İZMİR’E

yorgunsun hoşgelmişsin
kara gece nöbetinden hoşgelmişsin
yat uyu yerin hazır
hak etmişsin uykuyu
helal olsun uykun bahtiyar sağlığın
ama bir uzak iskelede başka olurken deniz
sakla uykunu biraz o uzak iskeleye

bak sakın telaşlanma
bitiverdi iki aylık bir çocuğun kendisi
bir şey değil bir çocuğun iki aylık tanrısı
bitiverdi iki aylık bir çocuğun kendisi
haydi kalk, sakla biraz haydi kalk haydi dedim
açıp sonsuz bir camı bir uzak iskeleye
şimdi tam sırasıdır her şey hazırken böyle
şimdi bunu gömelim

nasılsa girdi bu karaşafak aramıza
haydi şimdi ölüm vakti değil aramızda
ölüm ki bir olağan acının anısıdır
şimdi anıya yer yok aramızda

ne güzel uyurduk biz kavgasız gürültüsüz
bir yara bile olsa şuramızda buramızda
sular gibi karışık olan uykumuzda
senin kara gecen paslı benim çocuğum ölü
bir uzun yaşamayı beygirler gibi koştuğumuzda
hatırlarsın uzakta koştuğumuzda
sayılara vurdular bizi haydi kalk

haydi kalk yoruldum bir patlıcan nasıl büzülürse
bostanda durup da olmayı beklerken haydi kalk
haydi kalk dedim senden aldım kendimden
ölümü bir güzel ezberledim
anladım yorgunsun kara gece nöbetinden
çocuk öldü ben yoruldum ölüm nöbetinden
saatimi kurdum, saatini de kurdum haydi kalk haydi kalk
şimdi bunu gömelim.

neden öldü ben burdaydım sen ordaydın
belki de bahar filan vardır erzincanda ne bilelim
haydi kalk trenler kalkıyor duyuyorum
biliyorum
yorgunsun her geceden, biriken her geceden
haydi kalk şimdi bunu gömelim
haydi kalk bitiverdi
haydi kalk yorgun güzelim haydi kalk
hadi artık öldüm biliyor musun
hadi kalk
İzmirlere filan gidelim

TURGUT UYAR

Tomris & Turgut Uyar

 

“Bayramlık” fotoğraflar…

Dünyadan, ülkemizden kentlere, doğaya ve insana dair “bayramlık” fotoğraflar…. Keyifle izlemeniz dileğiyle…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

© 2016 Ana Mello
Ana Melo, Brezilya
Armin Stelljes
Armin Stelljes
Dimitrios Manis, ABD
Dimitrios Manis, ABD
DJI_0006-16-1200x800
Hong Kong
DJI_0007-2-1200x800
Hong Kong
Emilio P. Doiztua, İspanya, Fuenlabrada
Emilio P. Doiztua, İspanya, Fuenlabrada
Filipe P Neto
Filipe P Neto
IMG_5764-900x600@2x
Manşet girin
Jeremiah Gilbert
Jeremiah Gilbert
Karaburun
İzmir, Karaburun
Koh Leong Seng, Singapur, Tha Family Love
Koh Leong Seng, Singapur, “The Family Love”
Larry Louie, Kanada, Zehirli Su
Larry Louie, Kanada, “Zehirli Su”
LUis Paz - Perdiz Nival
Luis Paz – “Perdiz Nival”
Luphini-Park-Bangkok-960x800
Manşet girin
MACE-CHRISTINEL_PROTEST2-450x643@2x
No
Madiha Abdo, İngiltere,
Madiha Abdo, İngiltere,
Michael McLaughlin, İrlanda, Powerplant
Michael McLaughlin, İrlanda, “Powerplant”
Michel Kirch, Fransa
Michel Kirch, Fransa
Ori Gerard Frances, ABD, Door
Ori Gerard Frances, ABD, “Kapı
Pradeep Raja Kannaiah
Pradeep Raja Kannaiah
Rohan Shrestha, Hindistan, Nepal Depremi 2015
Rohan Shrestha, Hindistan, “Nepal Depremi 2015″
Simon Vienne, Malta
Simon Vienne, Malta
Starr_R_Beyond_Bourbon-1-450x643@2x
Manşet girin
Yana Lileeva
Yana Lileeva

1 Eylül’ün Sorusu: Barış İçin Ne Yapabilirim?

tumblr_nlsg06VXCe1sua6ivo1_500Naziler ona çok soru sordu. Tek bir soruya cevap verdi. O da adının ne olduğu sorusu idi. “Benim adım Tanya” dedi.

Nazım Hikmet’in yıllar sonra “… ve karların üstünde muzaffer gülümseyişi onun” diyerek uzunca “Tanya” şiirini yazdığı kadın.

Yakalandıktan sonra tecavüz edildi. Aşağılandı ve sistematik işkence olarak ne varsa hepsi uygulandı ama o hiçbir şey söylemedi. Tek bir sır vermedi. Onu dar ağacına götürdüklerinde hayatının son cümlesini söyledi:

“Hepimizi, 190 milyon kişiyi asamazsınız!”

Ve astılar…

Adım Nadya demişti ama değildi. Bu kadının gerçek adı “Zoya Kosmodemyanskaya” idi. Bir partizandı.

Öldükten sonra Rusların en saygın kahramanlarından biri sayıldı.

maxresdefault (1)

TANYA (ZOE)

Ve granit kabrinde Lenin.
Ve karların üstünde muzaffer gülümseyişi onun.

Düşman ulaştı Moskova kuzeyinde Yakroma’ya 
ve güneyinde Tula şehrine. 

Ve kasımın sonu 
ve aralık ayının ilk günlerinde 
harcamış bulunuyordu ihtiyatlarını
bütün cephe üzerinde. 
Ve aralık ayının ilk günlerinde, 
en nazik safhasındaydı durum.

Ve aralık ayının ilk günlerinde, 
Petrişçevo’da Vereiya şehri dolaylarında, 
kar gibi mavi bir gökyüzünün üzerinde 
Alamanlar 18 yaşında bir kız astılar. 
18 yaşındaki kızlar belki nişanlanır 
astılar onu.

Moskova’dandı. 
Genç komünistti, partizandı. 
Sevdi, anladı, inandı
ve geçti harekete. 
İpin ucunda ince uzun boynundan sallanan çocuk
bütün azametiyle insandı.

Çevirir gibi yapraklarını “Harp ve Sulh” romanının 
dolaştı karlı karanlıkta bir genç kızın elleri. 
Kesildi Petrişçevo’da telefon telleri, 
sonra Alaman ordusundan 17 beygirli bir ahır yandı. 
Ertesi gün partizan yakalandı.

Yeni hedefin önünde yakalandı partizan,
birdenbire, kıskıvrak, arkadan. 
Gökyüzü yıldızla, 
yürek hızla, 
bilek nabızla, 
şişe benzinle dolu 
ve kibrit çakılmak üzereydi. 
Ve kibrit çakılamadı fakat.
Tabancaya davranmak istedi. 
Çullandılar. 
Alıp götürdüler. 
Alıp getirdiler.
Odanın ortasında dimdik durdu partizan: 
torbası omuzunda,
başında kürk şapkası, sırtında gocuk, 
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler. 
Subaylar baktılar partizana yakından: 
badem nasıl kabuğunun içindeyse 
filiz gibi bir kızdı kürkün, keçenin ve pamuklunun içindeki.

Kaynıyor masada semaver.
Satrançlı örtüde bir tabanca, beş kayış kemer,
ve yeşil bir şişe konyak.
Tabakta domuz sucuğu ve ekmek artıkları.

Ev sahipleri mutfağa gönderildiler.
Lamba sönmüştü.
Ocağın ateşiyle kızılca karanlıktı mutfak.
Ve ezilmiş hamam böceği kokuyordu.
Ev sahipleri: bir çocuk, bir kadın, bir ihtiyar,
sokuldular birbirlerine:
dünyadan uzak
ıssız bir dağ başında kurda kuşa karşı yapyalnız kalmıştılar.

Sesler geldi bitişikten :
Soruyorlar:
“- Bilmiyorum,” diyor.
Soruyorlar:
“- Hayır,” diyor.
Soruyorlar:
“- Söylemem,” diyor.
Soruyorlar :
“- Bilmiyorum,” diyor, “- Hayır,” diyor, “- Söylemem,” diyor.
Ve yeryüzünde bu üç sözden başkasını unutan ses
sıhhatli bir çocuk teni gibi pürüzsüz
ve iki nokta arasındaki en kısa yol gibi düz.

Bir kayış sakladı bitişikte :
Partizan sustu.
Çıplak bir insan eti ses verdi. 
Kayışlar şaklıyor arka arkaya.
Yılanlar güneşe doğru sıçrayıp düşerken ıslık çalıyorlar. 
Genç bir Alaman subayı geldi mutfağa. 
İskemleye çöktü. 
Kapadı avuçlarıyla kulaklarını. 
Ve gözleri sımsıkı yumulu
ve öylece kaldı orda kımıldamadan sorgunun sonuna kadar. 
Kayışlar saklıyor bitişikte. 
Saydılar ev sahipleri :
200… 
Sorgu tekrar başladı : 
Soruyorlar : “- Bilmiyorum,” diyor, 
Soruyorlar : “- Hayır,” diyor, 
Soruyorlar : “- Söylemem,” diyor. 
Ses kibirli 
fakat artık pürüzsüz değil
kanayan bir yumruk gibi boğuktu.

Partizanı dışarı çıkardılar.
Başında kürk şapkası, sırtında gocuk,
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler
yoktu. 
Bir don bir gömlekti.
Beyaz, genç dişleriyle ısırılmaktan şişmiş dudakları. 
Bacaklarında, boynunda, alnında kan. 
Kolları iple bağlı arkadan, 
çıplak ayakları karda, 
iki yanda süngülüler, 
yürüdü partizan.

Soktular partizanı Vasili Klulik’in izbasına.
Oturdu tahta sıranın üstüne.
Çatık bir dalgınlık içindeydi.
Su istedi.
Nöbetçi verdirmedi suyu.
Alaman askerleri geldiler.
Böcekler gibi üşüştüler başına,
çekiştirdiler, tartakladılar.
Birisi art arda kibrit yakıp tuttu altında çenesinin,
bir bıçkı sürttü sırtına bir başkası
dişli demir kanlanıncaya kadar. 
Sonra gittiler uyumaya. 
Nöbetçi süngünün ucunda çıkardı partizanı sokağa.

Mavi gözleri yuvarlak bir çocuk bakıyor camdan: 
dünya buzların içinde, 
karın altında yapyalnız sokak 
yıldızların içinde.

Mavi gözleri yuvarlak
bir çocuk bakıyor camdan.
Gördüklerini unutacak,
büyüyecek, evlenecek,
ve bir yaz gecesinde
bir öğle uykusunda yahut
rüyasına girecek ansızın
karda yıldızlara basan çıplak ayakları bir genç kızın.

Karın altında bir uçtan bir uca 
karın altında yapyalnız sokak. 
Karın üstünde partizan: 
ayakları çıplak, 
kollan bağlı arkadan, 
bir don bir gömlek, 
yürüyor önünde süngünün
bir uçtan bir uca gidip gelerek.

Üşüdü nöbetçi, döndüler izbaya.
Isındı nöbetçi çıktılar.
Bu böyle sürdü saat 22’den ikiye kadar.
İkide nöbetçi değişti
ve artık partizan kımıldanmadan kaldı tahta sıranın üzerinde.
Partizan
18 yaşında.
Partizan
öldürüleceğini biliyor.
Ölmek ve öldürülmek:
hıncının kızıltısında belli belirsizdi bu fark.
Ve ölümden korkmayacak
ve keder duymayacak kadar sıhhatli ve gençti.
Bakıyor çıplak ayaklarına:
Şişmiştiler,
çatlayıp donmuştular kıpkırmızı.
Fakat partizan
dışındaydı acının.
Ve nasıl derisinin içindeyse
öyle içindeydi öfkesinin ve inancının.
Zaman zaman annesi geliyor aklına.
Mektep kitapları geliyor aklına.
Cilalı toprak bir çanak geliyor aklına
İliç’in resmi önünde duran 
ve içinde masmavi çiçekler.
Çocukluğu geliyor aklına, 
bu o kadar yakın ki
kısacık entarilerin renkleri bile 
tutulacak gibi elle. 
İlk hava bombardımanı geliyor aklına. 
Cepheye giden işçi taburları geliyor aklına
sokaktan geçiyorlar şarkı söyleyerek 
ve çocuklar koşuyor peşlerinden. 
Zaman zaman bir tramvay durağı geliyor aklına;
annesiyle orda vedalaştılar. 
Bir gençlik toplantısı geliyor aklına, 
bu o kadar yakın ki 
kırmızı örtülü masada su bardağı
ve kesik kesik konuşan kendi sesi bile 
tutulacak gibi elle. 
Ve artık durup dinlenmeden kendi sesi geliyor aklına: 
düşmanın karşısında dimdik duran sesi, 
Hayır, diyen, 
Söylemem, diyen 
ve düşmana hiçbir şeyi doğru söylememek için
kendi adını bile gizleyen. 

ZOE’ydi adı, 
ismim TANYA, dedi onlara.

(Tanya,
Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin. 
Bursa Cezaevi’nde.
Belki duymamışındır bile Bursa’nın adını. 
Bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir. 
Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin. 
Sene 1941 değil artık 
sene 1945. 
Moskova kapılarında değil artık
Berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler,
bizimkiler, 
bütün namuslu dünyanınkiler.

Tanya,
senin memleketini sevdiğin kadar
ben de seviyorum memleketimi,
Sen komsomolkaydın, genç komünisttin,
ben 42 yaşında ihtiyar komünist,
sen Rus, ben Türk,
ama ikimiz de komünistiz.
Seni astılar memleketini sevdiğin için,
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim.
Ama ben yaşıyorum,
ama sen öldün.
Sen çoktan dünyada yoksun,
zaten ne kadar az kaldın orda :
on sekiz senecik. 
Doyamadın güneşin sıcaklığına bile.

Tanya,
sen asılan partizan,
ben hapiste şair.
Sen kızım, sen yoldaşım.
Resminin üstüne eğiliyor başım:
kaşların incecik,
gözlerin badem gibi,
ama renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil.
Fakat yazıldığına göre
koyu kestaneymişler. 
Bu renkte gözler çok çıkar benim memleketimde de. 
Tanya,
saçların ne kadar kısa kesilmiş, 
oğlum Memet’inkilerden farkı yok. 
Alnın ne kadar geniş, 
ay ışığı gibi,
rahatlık, ve rüya veriyor insanın içine. 
Yüzün ince uzun, 
kulakların büyücek biraz. 
Henüz çocuk boynu boynun :
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan. 
Ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan:
süsünü sevsinler mini mini kadın.

Arkadaşları çağırdım, bakıyorlar resmine :
-Tanya, 
senin yaşında bir kızım var.
-Tanya, 
kız kardeşim senin yaşında.
-Tanya, 
senin yaşında sevdiğim kız. 
Bizim memleket sıcaktır
bizde kızlar tez kadınlaşır.
-Tanya, 
senin yaşında kızlarla okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız.
-Tanya, 
sen öldün,
ne kadar namuslu insanlar öldürüldü ve öldürülmektedir,
ama ben,
yedi yıldır kavgada hayatımı tehlikeye koyamadan
hapiste de olsa bal gibi yaşıyorum.)

Sabah oldu Tanya’yı giydirdiler, 
ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu,
iç etmişlerdi onları. 
Torbasını getirdiler :
torbada benzin şişeleri, kibrit, kurşun, tuz, şeker. 
Şişeleri boynuna astılar, 
torbasını verdiler sırtına. 
Göğsüne bir de yazı yazdılar :
“PARTİZAN”.
Köyün alanına kuruldu darağacı. 
Atlılar çekmiş kılıcı
halka olmuş piyade askeri. 
Zorla seyre getirdiler köylüleri.

İki sandık üst üste, 
iki makarna sandığı. 
Sandıkların üstüne
yağlı urgan sallanır,
urganın ucu ilmik.

Partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına.
Partizan
kolları bağlı arkadan
durdu urganın altında dimdik.

Nazlı, uzun boynuna ilmiği geçirdiler.

Bir subay fotoğrafa meraklı,
bir subay, elinde makina : Kodak,
bir subay resim alacak.
Tanya seslendi kolhozlulara ilmiğinin içinden
“- Kardeşler, üzülmeyin.
Gün yiğitlik günüdür.
Soluk aldırmayın faşistlere,
yakın, yıkın, öldürün…”

Bir Alaman vurdu ağzına partizanın, 
genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan. 
Fakat askerlere dönüp devam etti partizan : 
“- Biz iki yüz milyonuz.
İki yüz milyon asılır mı?
Gidebilirim ben.
Ama bizimkiler gelecekler.
Teslim olun, vakit varken…”

Kolhozlular ağlıyordu. Cellat çekti ipi.

Boğuluyor nazlı, boynu kuğu kuşunun. 
Fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan 
ve hayata seslendi İNSAN: 
“- Kardeşler
hoşça kalın. 
Kardeşler
kavga sonuna kadar.
Duyuyorum nal seslerini
geliyor bizimkiler!”

Cellat bir tekme attı makarna sandıklarına.
Sandıklar yuvarlandılar.
Ve Tanya sallandı ipin ucunda


Nazım Hikmet

tumblr_mv1gondXAi1sqbq43o1_1280