Kentin karikatüristi: Behiç Ak

Behiç Ak, 1956’da Samsun’da doğdu. İstanbul’da, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde mimarlık öğrenimi gördü. Mimarlık eğitimi, insan yaşamının her ayrıntısına ilişkin daha iyi bir kavrayış ve farkındalık geliştirmesine yardımcı oldu. İnsanlara, doğaya, binalara, nesnelere; kısacası insanı ve tüm canlıları çevreleyen her şeye karşı farklı bakış açısını mizahi ve sorumluluk sahibi bir tarzda çok yönlü verimine yansıttı.

1982’den beri Cumhuriyet gazetesinde, “Kim Kime Dum Duma” başlığı altında günlük bant karikatür çiziyor. Karikatürleri, Türkiye’nin birçok şehrinin yanı sıra Hollanda, İsviçre ve Almanya’da sergilendi. Çocuk kitabı yazarlığı ve çizerliği, oyun yazarlığı ve sanat yönetmenliğinin yanı sıra belgesel film çalışmaları da var. 1994 yılında yazıp yönettiği “Türk Sinemasında Sansürün Tarihi – Siyahperde” adlı belgesel film aynı yıl Ankara Film Festivalinde “En İyi Belgesel” ödülünü kazandı.

1986’dan bu yana çocuk kitapları yazıp resimleyen Behiç Ak’ın çocuk kitapları yalnızca Türkiye’de değil Japonya, Kore, Almanya ve Çin’de de yayımlandı. İlk yayımlandığı Japonya’da ödül kazanan Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı adlı resimli çocuk kitabı, Günışığı Kitaplığı tarafından özgün bir tasarımla yenilendi ve Çince’ye çevrildi (2014). Okuma serüvenine yeni başlayanlar için felsefeye giriş niteliğindeki “Tombiş Kitaplar” dizisi, Benim Bir Karışım ve Bizim Tombiş Taştan Hiç Anlamıyor ile başladı, Bizim Tombiş Fiyonk Makarnayı Çok Seviyor ve Ben Ne Zaman Doğdum? kitaplarıyla sürüyor.

Yaşasın Ç Harfi Kardeşliği! adlı çocuk romanı, Ankara Üniversitesi Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin (ÇOGEM) 2014 Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Roman Ödülü’ne değer bulundu ve Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nin (ÇGYD) 2013 Yılın Çocuk Romanı seçildi. Postayla Gelen Deniz KabuğuEve Giden Küçük Tren ve Bebek Annem’le genişleyen çocuk romanı koleksiyonuna son olarak Çatıdaki Gezegen eklendi. Bilyeler gibi, ilgi gören resimli öykü kitabı Gökdelene Giren Bulut da Günışığı Kitaplığı’nca yenilendi (2017).

30. sanat yılı 2012’de, çevre ve mimarlık konularında karikatürleri, kitapları ve oyunları yoluyla sergilediği tutarlı duruşuyla TMMOB Mimarlar Odası tarafından verilen Mimarlığa Katkı Başarı Ödülü’ne görüldü. Otuz yıllık karikatür birikimini Karikatür Kitabı adlı özel bir albümle çocuklara sunan sanatçının, “Gülümseten Öyküler” adı altında yazıp çizdiği kitaplar her yaştan okurun ilgisini topluyor. Bu dizide; Güneşi Bile Tamir Eden Adam, Galata’nın Tembel Martısı, Geçmişe Tırmanan Merdiven ve Kedilerin Kaybolma Mevsimi gibi çok sevilen 10 kitap bulunuyor. Kedilere düşkünlüğüyle tanınan sanatçı, İstanbul’da yaşıyor.

001002003004005006007008009010011012013014015016017018019020PAT KARIKATUR OKULU022023024025

sonmimar_Behic_Ak3yorumLUyorum_kkdd_291006_inanmak

Geleneksel Türkiye (3)

Yeni Yüksektepe Kültür Derneği, Anadolu toprakları üzerinde mevcut ve kaybolmaya yüz tutan değerlerin, kültürel miras adına korunması ve belgesel fotoğrafçılığına katkı sağlaması amacıyla 1991 yılından bu yana “Geleneksel Türkiye” temasıyla fotoğraf yarışmaları düzenliyor. 

Gelenek, birikmiş tecrübenin, şekil içerisinde yansımasıdır ve gelecek kuşakların daha güzel yaşamaları için olanaklar sunar. Elbette ki geçmişteki her şey gelenek değildir. Bu anlamda hızlı gelişen Türkiye’de kaybolmaya yüz tutan değerlerin belgelenmesi, yeni ile yer değiştirirken değerli olanın en azından kültürel belleğimiz içinde kalması gerekmektedir.

Yeni Yüksektepe Derneği’nin “Geleneklerimiz” konusu ile başlattığı fotoğraf yarışmaları, “Kıyafetlerimiz”, “Tarımsal Yaşantı”, “El Sanatlarımız”, “Mimari ve İç Mekan”, “Alışveriş”, “Oyunlarımız”, “Şenliklerimiz”, “Ulaşım”, “Düğün ve Törenlerimiz”, “Çevre”, “İnançlarımız”, “Müzik ve Yaşam”, “Esnaf”, “Sofralarımız”, “Denizlerimiz ve Göllerimiz”, “Orman ve İnsan” alt konuları ile Türkiye’de mevcut olmayan bir envanterin oluşmasına neden olmuştur.

Kaybolmaya yüz tutan gelenekleri fotoğraflarla belgelemeyi, arşivlemeyi, tanıtmayı ve fotoğraf sanatına katkıda bulunmayı amaç edinen “Geleneksel Türkiye” yarışmalarına bu güne kadar 1.000’den fazla fotoğraf sanatçısı, 7.000’den fazla eseriyle katılmıştır.

GT6FY-RENKLI-2.-GOZ-NURU-TULIN-DIZDAROGLU-880x1333GT6FY-RENKLİ-3.-KESKESOR-ADEM-SONMEZ-1024x777GT6FY-RENKLİ-AFAD-BAKIRLAR-TURGUT-OZCELEBI-1024x758GT6FY-RENKLI-MAN.-BOS-BESIK-HASAN-TORUN-880x1177GT6FY-RENKLI-MAN.-MUSTAFA-USTA-MEHMET-ALTUNDAL-880x1289GT6FY-SANFO-YASAM-SEVINCI-HULYA-KILIC-880x1186GT6FY-SAYDAM-1.-COMLEKCI-ERDAL-MERTER-880x1334GT6FY-SAYDAM-3.-HASIRCI-KADIN-BULENT-GUNDOGU-1024x686GT6FY-SAYDAM-MAN.-SEPETCI-BULENT-OZEKICI-1024x679GT6FY-SAYDAM-MAN.-SEPETCI-OSMAN-AZIZ-YESIL-1024x696GT6FY-SB-1.-SEPETCI-OZER-KANBUROGLU-1024x735GT6FY-SB-2.-BAKIRDAKI-SABIR-ONUR-TOKCAN-880x1193GT6FY-SB-3.-HALICI-KIZLAR-GULHASAN-YILMAZ-1024x771GT6FY-SB-MAN.-BAGLAMA-USTASI-TAHSIN-SEZER-1024x668GT6FY-SB-MAN.-DEMIRCILER-HULYA-YALCIN-1024x672GT7FY-AFAD-KOY-EVI-MEHMET-AKNUR-KARABAY-1024x773GT7FY-FSK-HAZERANLAR-AHMET-KADIR-880x1365GT7FY-FSK-M.-RESAT-SUMERKAN-1024x861GT7FY-FSK-REHA-BILIR-1024x690GT7FY-RENKLI-2.-ADAM-VE-EVI-MEHMET-AKNUR-KARABAY-1024x680GT7FY-RENKLI-3.-TANDIR-EVI-ADEM-SONMEZ-1024x1004GT7FY-RENKLI-FSK-SURMENE-M.-RESAT-SUMERKAN-1024x681GT7FY-RENKLI-MAN.-MARDINDE-YASAM-S.-HALUK-UYGUR-880x1331GT7FY-RENKLI-MAN.-TASIN-BUYUSU-S.-HALUK-UYGUR-1024x657GT7FY-SAYDAM-1.-KAPI-VE-COCUK-MEHMET-AKNUR-KARABAY-1024x661GT7FY-SAYDAM-2.-IKIZ-PENCERE-MEHMET-DILCI-880x1334GT7FY-SAYDAM-3.-ISIMSIZ-ENVER-SEN-1024x675GT7FY-SAYDAM-AFAD-CICEK-SERGENI-ALTUG-OYMAK-1024x682GT7FY-SAYDAM-FSK-ISIMSIZ-GULTEN-SARI-1024x680GT7FY-SAYDAM-MAN.-ESKI-CEZAEVI-FEHMI-ICYER-1024x674GT7FY-SAYDAM-MAN.-SAFRANBOLU-UMIT-ORHUN-1024x682GT7FY-SB-1.-SAFRANBOLU-SAMI-TURKAY-1024x811GT7FY-SB-2.-AMASYA-EVI-SATI-CUKURBAS-1024x739GT7FY-SB-3.-DUVARLARIN-OTESINDE-AYNUR-KOYMEN-1024x768GT7FY-SB-FDCK-IKINCI-BEYAZIT-KULLIYESI-OSMAN-AZIZ-YESIL-880x1104GT7FY-SB-MAN.-EYUP-SULTAN-CAMII-AYSE-BAGDEMIR-1024x661GT7FY-SB-MAN.-YESIL-MARDIN-EVLERI-OSMAN-AZIZ-YESIL-1018x1024GT8FY-R-1.-PERSEMBE-PAZARI-A.-SERDAR-KURKBABAOGLU-1024x666GT8FY-R-2.-BEDESTEN-MEHMET-DILCI-1024x711GT8FY-R-3.-PALANCI-S.-HALUK-UYGUR-1024x693GT8FY-R-FSK-PAZAR-YERI-REHA-BILIR-1024x679GT8FY-R-MAN.-KOYUN-PAZARLIGI-DENIZ-COMERT-880x1344GT8FY-R-MAN.-SATICI-KADINLAR-HULYA-YALCIN-768x1244GT8FY-R-SANFO-TERAZI-HASAN-HIZLI-1024x691GT8FY-SAYDAM-1.-FIRILDAKCI-DEDE-ALTUG-OYMAK-1024x675GT8FY-SAYDAM-2.-CUKUROVA-YAYLALARDAN-C.-HAKKI-AKDEGIRMEN-880x1321GT8FY-SAYDAM-3.-HESAP-M.-ERHAN-GURKAN-1024x679GT8FY-SAYDAM-FSK-KAZAK-OZCAN-AGAOGLU-1024x679GT8FY-SAYDAM-MAN.-CAY-ZAMANI-HABIP-YANC-1024x679GT8FY-SAYDAM-MAN.-PESTAMAL-H.-METIN-SONER-880x1322GT8FY-SAYDAM-SANFO-EKMEKCI-TAHSIN-SEZER-1024x679GT8FY-SB-1.-TERCIH-BULENT-GUNDOGDU-1024x682GT8FY-SB-2.-HESAPLASMA-MEHMET-A.-KARABAY-880x1196GT8FY-SB-3.-HALICI-YAKUP-KUTUK-1-1024x743GT8FY-SB-FSK-SATISTA-DOSTLUK-AYNUR-KOYMEN-1024x904GT8FY-SB-MAN-MISAFIR-TURKAN-SAHIN-1-880x1272GT8FY-SB-MAN-TAKI-MERAKI-MEHMET-AKNUR-KARABAY-1-880x1198GT8FY-SB-SANFO-CARSIDA-BIR-GUN-A.-SERDAR-KURKBABAOGLU-1-1024x763GT8FY-SB-TFDB-ESKICI-MEHMET-AKNUR-KARABAY-1-1024x755

Köprü manzaralı evde oturmak…

Ali Rıza Avcan

Kent bir yağ lekesi gibi Bostanlı’dan Mavişehir’e, Mavişehir’den Gediz Deltası’na doğru kayıyor.

Çünkü kapitalist kentin egemenleri, kentin rantını büyütüp paylaşmak isteyen inşaat baronları ve kendini iş adamı, sanayici diye tanıtan kent simsarları, üzerine bina yapılmamış arsa ve araziler karşısında kendilerini tutamıyorlar…

Aynen kırmızı başlıklı kızı görmüş kurt gibi ağızlarından salyalar akıtarak kenti, kentin doğal, kültürel, tarihi, arkeolojik ve yaşamsal değerlerini yok etmek istiyorlar….

Onlar için değerli olan her metrekare toprak boş bırakılmayacak, başkalarına terkedilmeyecek kadar önemli…

İzmir 127

Önce Bostanlı’nın bataklıkları üzerinde ilerlediler. O zamanlar harcın içine deniz kumu katacak kadar küçük hesap peşindeydiler. Ardından Bostanlı Deresi aşılarak sosyal konut teknolojisi ile Atakent, Mavişehir blokları yapıldı. Tabii ki, acemi hırsızın her geçen gün cesaretlenip daha fazla şey çalması gibi ilk yıllarda 4-5 kat yapılan binalar Mavişehir’e yaklaştıkça ve yağma, yok etme hırsı arttıkça daha da uzadı ve cüsse olarak büyüdü…

Kocaman kocaman bloklar kalınlığı 300 metreyi bulan kum zeminde, kumun içine çakılan fore kazıklarla depreme karşı dayanıklı ilan edildi. Oysa fore kazık ana kayaya ulaşmadığı sürece olası güçlü bir depremde sıvılaşmaya nedeniyle binaların yana yatması ya da zemine gömülmesi kaçınılmaz bir sondu.

Yapılan binaların bütün bu sorunlarına karşın Ankara’dan, İstanbul’dan ve Ege’nin irili ufaklı kent ve kasabalarından gelenler bu yeni mahallelerde daire alabilmek için birbirini yedi durdu. Bu süreçte dairelerin ilk sahipleri bu dairelerin prim yapmasını bekleyip buraları ikinci alıcıya satmak isteyelerdi. O nedenle satıştan kısa bir süre sonra şimdilerde tarih olmuş olan Carrefoursa’nın hemen yanındaki yüksek blokların neredeyse her katına “Satılık daire” levhası asıldı.

Gediz Deltası Sulak Alanı‘na doğru gerçekleştirilen bu işgal sırasında belediye ve bakanlıklar da ellerinden geleni yaptılar. Çevreyi yeşillendirdiler ve halen de yeşillendirmekle meşguller. Blokların ve yapılan AVM’lerin önünden geçen otobüslerin, dolmuşların sayısını arttırdılar; hatta bazı AVM’lerin özel servis otobüsleri çalıştırmasına izin bile verdiler.

Daha sonrasında ise tüm AVM’lerin önünden yeni tramvay hatları geçirildi. Böylelikle adeta yeni yapılan tramvay bu AVM’lere yolcu taşıyan servislere dönüştü. Vagonlardaki yolcuların çoğu bu AVM’lerin önündeki duraklardan indi ya da bindi.

Sahilin hemen önüne yapılan villaları hırçın havalarda denizin basması üzerine önlerine kamu parasıyla setler yapıldı. Oysa bu iş o binaları yapan müteahhitlere, inşaat şirketlerine ait bir yükümlülüktü. 

Sonrasında bu yüksek yüksek binaların önüne iznini bakanlıkların verdiği, anlı şanlı müteahhitler, kamu kaynaklarını umarsızca sömüren yandaş firmalar tarafından daha daha yüksek ve “Göz Alıcı Bir Yaşam” vaat eden binalar yapılmaya başlandı. Hem de denizin tam da kıyısında.

Ama bu kez de gerideki yüksek binalarda oturanlar buna karşı çıktılar. Bir nehir deltasının tam üstünde bulunmasına karşın her birine “Albatros“, “Flamingo“, “Martı” gibi isimlerin verildiği bu binaların sakinleri, “benim önümde niye yüksek bir bina yükseliyor” ya da “niye benim manzaramı kapatıyorlar” diye kendi aralarında bir araya gelip çevreci platformlar, dernekler kurdular ve ekoloji mücadelesine ters gelen bir hamleyle tuhaf bir çevreci profilini sergilemeye başladılar.

Atılgan İnşaat

Şimdi ise o yüksek yüksek binaları yapan inşaat şirketleri, Gediz Deltası Sulak Alanı ile İnciraltı arasında yapılacak İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin animasyonlarını kullanarak yaptıkları binaların satışına başladılar.

Şimdi artık bizim de, aynen İstanbul gibi körfez ve köprü manzaralı satılık dairelerimiz, süitlerimiz var ve bu binaların yakın çevresinde önümüzdeki günlerde yükselecek yeni yapılarla bunların sayısında patlama yaşanacağı anlaşılıyor.

Tabii ki, bir sonraki zamanda bu binaların hemen önünde ve denizin içinde “yeşil teknoloji” ile yapılacak yeni “akıllı binalar“a kadar…

 

Esmer Yakalılar: Kent-Sınıf-Kimlik ve Kürt Emeği

Esmer Yakalılar: Kent-Sınıf-Kimlik ve Kürt Emeği, Polat S. Alpman

İletişim Yayınları, 1. BASKI 2016, İstanbul
EDİTÖR Tanıl Bora
DİZİ KAPAK TASARIMI Ümit Kıvanç
KAPAK Suat Aysu
KAPAK FOTOĞRAFI Adem Erkoçak
UYGULAMA Hüsnü Abbas
DÜZELTİ Remzi Abbas
DİZİN Emre Bayın

Polat S. Alpman, “en alttakiler” olarak Kürt emekçilerin dünyasını anlatıyor bu kitapta. Onların yoğunlaştıkları İstanbul-Tarlabaşı’ndaki emek ve hayat pratiklerine bakıyor. Kürt mâdunların deneyiminde sınıf ve etnik kimlikle ilgili algıların nasıl bir ilişki içinde kurulduğunu inceliyor.

Emek süreçlerindeki tahakküm mekanizmalarının, prekarizasyonun en haşin örneklerini gözler önüne seren bir çalışma bu aynı zamanda. Tahakkümle birlikte, direniş mekanizmalarını da… Alpman, “Direnmenin gözle görülmeyen ve ezilenlerin bedenlerine, dillerine, duygu ve düşüncelerine sinmiş olan” yanlarına dikkat çekiyor. Mâdun çalışmalarına özgün ve capcanlı bir katkı.

POLAT S. ALPMAN İstanbul, Kocamustafapaşa’da doğdu. İlk, orta, lise eğitimini burada tamamladı. 2005 yılında Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden dereceyle mezun oldu. Eğitim Bilimleri ve Genel Sosyoloji ve Metodoloji Anabilim Dalı’nda yüksek lisans derecesi aldı. 2015 yılında Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyoloji Anabilim Dalı’nda doktora öğrenimini tamamladı. Yalova Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

fft1_mf25459

İÇİNDEKİLER

KISALTMALAR 

ÖNSÖZ 

GİRİŞ

BİRİNCİ BÖLÜM

Eşitsizlik herkesi eşitlerken… 
Sınıf versus kimlik ve etnisite 
Emek gücü, kimin gücü? 
Birikim rejimi ve prekarizasyon 
İkilikleri deşifre ederek aşmak 
Tahakküm mekanizmaları ve direnme taktikleri
Kentsel mekan ve farklılaşma ekseni
Beyoğlu: Muhayyer kürdi makamının rast perdesi
Tarlabaşı: Kimsesizler çatısı

İKİNCİ BÖLÜM 
ÖNSÖZ 
Sınıf, tahakküm ve kimlik
Kimliği “yeniden” kurmak
Kürt kimliğinin yeniden inşasında uğraklar ve süreçler
Ulusun okulu

Sosyo-politik süreçler ve gerilimler
“Bizim oralar”: Yerlilik, yabancılık ve göç

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 
…burası kimin evi”: Barınma ekonomisi ve kimlik
Beyoğlu’nun Atlas’ı: Tarlabaşı Kürtleri
Enformel kimlik: Bir ekmek masalı

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM 
Direnmenin siyasallaşması 
Kimlik ve siyasal katılım 
Hanede örgütlenme 
İş yerinde örgütlenme
Sokakta örgütlenme 

BEŞİNCİ BÖLÜM 
İdare-i maslahatın gündelik tezahürleri
Zorunlu karşılaşmalar, bölünmüş yansımalar
Gözün ardına düşmek
Kimliğin müşterek parçalarına tutunamayanlar

SONUÇ 

KAYNAKÇA

DİZİN

ÖNSÖZ

Türkiye 21. yüzyıla, geçen yüzyılın sorunlarını taşıyarak ve tartışarak girdi. Sorunların tartışılmaya başlanması küçümsenecek bir adım değildi ancak çok kısa zamanda bu tartışmaların yerini farklı gündemler aldı. Bu nedenle hâlâ geçen yüzyılın sorunlarını taşımaya devam ediyoruz. Bir türlü tamamlanmayan bir 20. yüzyıl… Bu sorunlar arasında ekonomik ve toplumsal gelişme sorunları olduğu kadar kadınlar, Ermeniler, Aleviler ve toplumsal yaşamda eşitsizliğe maruz kalan birçok kesime dair sorunlar olduğunu bilmeyen yok. Gittikçe yaralayıcı hale gelen ve herkesin bildiği bu sorunlardan biri de Kürt meselesi. Siyaset bilimciler, tarihçiler, sosyologlar, hukukçular, halk bilimciler, özetle sosyal bilimciler için Kürt meselesi zor bir konudur. Bunun en büyük nedeni Kürt meselesi üzerindeki hegemonik söylemlerdir. Aslında bu tür bir durum araştırmacının bilimsel ilgisini ve merakını cezbeder. Bir olgu üzerinde bu kadar zıt ve kutuplaşmış söylemin bulunması bile başlı başına bir ilgi konusudur. Ancak sahanın gerçekliğiyle bir kez karşılaştıktan sonra konu cazibesini yitirebilmekte ve araştırmacıyı büyük bir çaresizlik duygusuyla baş başa bırakabilmektedir. Türkiye’deki mevcut politik durum bu ilginin sürdürülebilmesini teşvik etmekten uzak bir yerde ve bundan daha kötüsü, Kürt meselesinin büyük bir hoyratlıkla siyasetin, hukukun ya da güvenlik güçlerinin sorunu olarak sunulması ve bu nedenle kendi bağlamından kopartılması, çözümünün daha da zor hale gelmesidir. Bu nedenle Kürt meselesi kadar Kürtlerin meselelerine de kulak kesilen bir sosyal bilim pratiğine olan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır.

Bu çalışma kendi içerisinde birçok macerayı barındıran bir sürecin sonucunda ortaya çıktı. Çalışmanın gerçekleştirildiği dönemde Türkiye’de “Çözüm Süreci” adı altında yürütülen politikaların çok değerli olduğu düşünülüyor ve kalıcı barış umudundan söz ediliyordu. Diyarbakır, Nevruz Meydanı’nda Abdullah Öcalan’ın Nevruz mektubu okunduğunda (21 Mart 2013) görüşmelerin yarısından biraz fazlası tamamlanmıştı. Henüz Suriye’deki iç savaş Türkiye’yi bugünkü kadar etkilememiş, Suriyeli mülteci sorunu ortaya çıkmamış, IŞİD gündem olmamış, Kobâne olayları yaşanmamış ve Rojava gibi yerler coğrafi dağarcığımıza yerleşmemişti. Gezi isyanları başlamamış, 17 ve 25 Aralık Operasyonları olmamış, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmamış, Dolmabahçe Mutabakatı (28 Şubat 2015), 7 Haziran seçimleri gerçekleşmemiş, HDP yüzde 13,2 oy almamış, Suruç’ta 34 genç (20 Temmuz) ve Urfa’da 2 polis memuru evinde katledilmemiş (22 Temmuz), Güneydoğu’da “sokağa çıkma yasakları”, “hendekler” gibi kelimelerle anlatılan bir dönem başlamamış, Ankara Barış Mitingi’nde (10 Ekim 2015) 109 insan katledilmemiş, 1 Kasım’da yeniden yapılan seçimlerde AKP yüzde 49,5 oy alarak yeniden tek başına hükümet kurmamış, yine Ankara’ya ve bu kez “hassas bölge”ye yapılan terör saldırısında (17 Şubat 2016) 29 insan katledilmemişti.

Bu olayların arasında gerçekleşen daha nice trajik olay var ama burada bir kronolojiden söz etmiyorum. Anlatmak istediğim bu çalışma yapılırken yukarıdaki gelişmelerin hiçbiri yaşanmamıştı ve toplumun çoğunluğu tarafından desteklenen Çözüm Süreci diye bir şey vardı. Çözüm Süreci, kısa süreli de olsa, Türkiye’de farklı bir iklimin oluşmasını sağladı. Hatta toplumu korkuyla yönetmeye alışkın olan siyasal bürokrasinin etkisini yitirmeye başladığı bir dönem olarak bile yorumlanabilirdi. Kişisel bir gözlem olarak kendi yakın çevremin, bütün milliyetçi kodlarına rağmen, kötümserliklerini kontrol altına alıp süreci içtenlikle desteklediklerini ifade edebilirim. Buna “endişeli iyimserlik” denebilirdi. En önemlisi de “silahlar sussun, analar ağlamasın” içerikli siyasal propagandanın toplumda gerçekten karşılık bulmasıydı.

Bu çalışma böylesi bir iklim içerisinde ve sıkı bir iyimserlikle başlayan sürecin ürünüdür. Çalışmanın gerçekleşmesini sağlayan akademik motivasyon, siyasi ve hukuki süreçlerle çözülmesi mümkün hale gelen Kürt meselesinin sosyal boyutunu açıklamak olarak ifade edilebilir. Bu motivasyon sayesinde örneklemin dikkatli seçilmesi ve marjinal olan kesimin belirlenmesi gerekliydi. Böylelikle Çözüm Süreci kapsamında gerçekleştirilmesi muhtemel sosyal müdahaleler ve projeler için mütevazı bir katkı sunmak amaçlanmıştı. Ancak sahaya çıkıp Kürtlerle görüşmeye başladığımda onlardaki karamsarlık, güvensizlik, kırılganlık, neredeyse herkese ve her şeye yönelik itimatsızlık beni hem şaşırttı hem de saha sürecinin planlanandan daha uzun sürmesine neden oldu.

esmer-yakalilar (1)

Son olarak, yaptığım görüşmeler sayesinde kendi kimliği ile baş etmek zorunda kalmanın ne tür bir serüven ve mücadele olduğunu anlamamı sağlayan; yaşamlarına, hatıralarına, kederlerine, gayretlerine, mücadelelerine tanık olma bahtiyarlığına eriştiğim tüm arkadaşlara ve kendine özgü yükleri olan böylesi bir çalışmanın duygusal sürecine de eşlik etme nezaketi gösteren, yol arkadaşım Damla Eroğlu’na çok teşekkürler…

Kişisel bir not: 2012 yılında televizyondaki bir haberde, çalışmak için Diyarbakır’dan İstanbul’a geldikleri gün Beyoğlu’nda kiraladıkları dairede çıkan yangında yaşamlarını kaybeden Abdullah (23), Şahin (19), İbrahim (18) ve Murat’ın (15) hikâyesi geçti, İstanbul’a çalışmak için geldikleri gün ölmüşlerdi. Yaklaşık 1 dakika kadar süren bu haberin anlatmadığı, anlatamayacağı gerçek hikâye, bu çalışmanın önsözü olarak kabul edilsin.

Kişisel bir not daha eklemek istiyorum. Enes Dursun ve ben yakın zamanlarda Kürt meselesiyle uğraşmaya başladık. Enes lisans bitirme tezi için ben ise doktora düzeyinde… Dostumuz Enes Dursun “Sivil Cumalar” eylemlerini araştırmak için gittiği Güneydoğu’dan bir daha geri gelmedi. Bu çalışmanın son halini görememiş olması, bu yarayı daha da sızlatıyor.

Ruhları şad olsun…

 

İzmir’i, “ulaşım devrimi” adıyla minibüse teslim etmek…

Ali Rıza Avcan

Sosyal medya haberlerinden öğrendiğimize göre İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu Seferihisar’da İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Zekeriya Mutlu, İzmir Şoförler ve Otomobilciler Odası Başkanı Celil Anık ve Seferihisar Minibüsçüler Otomobilciler ve Şoförler Odası Başkanı ile birlikte olduğu bir toplantıda minibüsleri de kartlı biniş sistemine dahil ederek toplu ulaşımda tam entegrasyonu sağlayabilmek için uzun süredir çalışıp formül aradıklarını söyleyerek bu uygulamayı ilk kez bir “pilot uygulama” olarak Seferihisar’da başlatmak istediklerini  ifade etmiş.

Ayrıca “30 yıldır, 50 yıldır bu mesleği yapan esnaf arkadaşlarımız var. Bir kere bizim birinci önceliğimiz, esnafın ekmeğiyle oynamamaktır. Belediye olarak toplu taşıma yapan esnafla rekabet etmeyiz. Bizim görevimiz, kendimizden çok sizin hakkınızı korumaktır. Kafamızı önümüze eğecek iş yapacaksak, zaten biz bu işte yokuz. Bu kentin geçmişinde emeğiniz var. Yarınlarından da bu emeğin, tecrübenin mutlaka değerlendirilmesi gerekiyor” demiş. 

Buna ilave olarak “sistemi uygulamaya başladığımızda, minibüslerin çalıştığı hattan ESHOT çekilecek. Yolcudan ücret kilometre hesabı ile kesilecek. Doğru yanlışı kovar, kazançlı iş az kazançlı işi kovar. Biz yeni bir sistem kuracağız. Belediye başkanınız olarak bu sistemi tavsiye ediyorum. Gerekirse yeniden üstünden yeniden geçeriz, karşılıklı fikirlerimizi sunarız ve sistemi daha da geliştiririz. Ben birçok ilki yaptım, anlaşarak, uzlaşarak yaptım. Bugüne kadar kimsenin burnunu kanatmadım. Allah’a çok şükür kimse de benim burnumu kanatmadı. Çünkü ben her zaman iğneyi kendime batıran adamım” diyerek -her zaman yaptığı gibi- önerdiği sistem ile kendi kişisel özellikleri arasında bağlantılar kurarak önerdiği minibüsü toplu ulaşım aracı yapma girişimini aklamaya çalışmış.

Uzun süredir belediye ve şoförler cephesinden aldığımız sinyaller nedeniyle beklediğimiz bu gelişmeyi; daha doğrusu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın hem bizleri hem de haberin yayınlandığı Ege’de Son Söz isimli İnternet sitesindeki yorumlara göre İzmirli’yi mutlu etmeyen bu girişimini değerlendirmek için şu konulara açıklık getirmemiz gerekiyor:

1. Belediyeler, minübüs, taksi dolmuş ve servis aracı gibi ulaşım sistemleriyle rekabet etmesi yasal olarak mümkün değildir.

Çünkü 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun Büyükşehir ve ilçe belediyelerinin görev ve sorumlulukları” başlığını taşıyan 7. maddesinin (f) fıkrasında “Büyükşehir ulaşım ana plânını yapmak veya yaptırmak ve uygulamak; ulaşım ve toplu taşıma hizmetlerini plânlamak ve koordinasyonu sağlamak; kara, deniz, su ve demiryolu üzerinde işletilen her türlü servis ve toplu taşıma araçları ile taksi sayılarını, bilet ücret ve tarifelerini, zaman ve güzergâhlarını belirlemek; durak yerleri ile karayolu, yol, cadde, sokak, meydan ve benzeri yerler üzerinde araç park yerlerini tespit etmek ve işletmek, işlettirmek veya kiraya vermek; kanunların belediyelere verdiği trafik düzenlemesinin gerektirdiği bütün işleri yürütmek“; (p) fıkrasında “Büyükşehir içindeki toplu taşıma hizmetlerini yürütmek ve bu amaçla gerekli tesisleri kurmak, kurdurmak, işletmek veya işlettirmek, büyükşehir sınırları içindeki kara ve denizde taksi ve servis araçları dahil toplu taşıma araçlarına ruhsat vermek.” büyükşehir belediyelerinin görevi olarak sayıldığından; ayrıca yine aynı kanunun “Ulaşım Hizmetleri” başlığını taşıyan 9. maddesinde “Büyükşehir içindeki kara, deniz, su, göl ve demiryolu üzerindeki her türlü taşımacılık hizmetlerinin koordinasyon içinde yürütülmesi amacıyla büyükşehir belediye başkanı ya da görevlendirdiği kişinin başkanlığında, yönetmelikle belirlenecek kamu kurum ve kuruluşları ile, Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonunun görevlendireceği ilgili odanın temsilcisinin katılacağı Ulaşım Koordinasyon Merkezi kurulur. İlçe belediye başkanları kendi belediyesini ilgilendiren konuların görüşülmesinde koordinasyon merkezlerine üye olarak katılırlar. Ulaşım Koordinasyon Merkezi toplantılarına ayrıca gündemdeki konularla ilgili üye olarak belirlenmeyen ulaşım sektörü ile ilgili kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarından ihtisas meslek odalarının temsilcileri de davet edilerek görüşleri alınır.

Bu Kanun ile büyükşehir belediyesine verilen trafik hizmetlerini plânlama, koordinasyon ve güzergâh belirlemesi ile taksi, dolmuş ve servis araçlarının durak ve araç park yerleri ile sayısının tespitine ilişkin yetkiler ile büyükşehir sınırları dahilinde il trafik komisyonunun yetkileri ulaşım koordinasyon merkezi tarafından kullanılır.

Ulaşım koordinasyon merkezi kararları, büyükşehir belediye başkanının onayı ile yürürlüğe girer.

Ulaşım koordinasyon merkezi tarafından toplu taşıma ile ilgili alınan kararlar, belediyeler ve bütün kamu kurum ve kuruluşlarıyla ilgililer için bağlayıcıdır.

Koordinasyon merkezinin çalışma esas ve usulleri ile bu kurullara katılacak kamu kurum ve kuruluş temsilcileri, İçişleri Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Büyükşehir belediyelerine bu Kanun ile verilen görev ve yetkilerin uygulanmasında, 13.10.1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun bu Kanuna aykırı hükümleri uygulanmaz.” denildiğinden; belediyelerle taksi, dolmuş ve servis araçlarının birbiriyle rekabet etmesi, belediye sınırları içindeki toplu ulaşım tekeli bir kamu hizmeti olarak tümüyle belediyelere ait olduğundan mümkün değildir.

16493362822_f47de59ebf_b

2. İzmir Emniyet Müdürlüğü ile İzmir Minibüsçüler Odası’ndan aldığımız bilgilere göre sayıları Balçova, Bayraklı, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Karabağlar, Karşıyaka, Konak ve Narlıdere’den oluşan kent merkezindeki toplam 64 hatta M plakalı 1.117 adet, bu ilçeler dışındaki diğer 22 ilçedeki toplam 273 hatta D4 yetki belgeli 2.595 adet olmak üzere toplam olarak 3.712 adet minibüsün kartlı biniş sistemine dahil edilerek toplu ulaşım sistemi içine alınması, bu meslek sahiplerini bir araya getiren meslek örgütleri dışında diğer toplum kesimleri ve örgütleriyle birlikte tartışılıp karar verilmesi gereken ve tüm bir kenti ilgilendiren bir konudur.

İzmir Emniyet Müdürlüğü kayıtlarına göre il genelindeki toplam sayısı 3.712 olan minibüslerin kent merkezi ile ilçelerdeki dağılımı şu şekildedir:

Resim2

3. Minibüslerin Toplu Ulaşım Sistemine dahil edilmesi plansız, programsız bir karardır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, 20 Ağustos 2015 tarihinden bu yana bizlerin de katkılarını alarak yürüttüğü İzmir Ulaşım Ana Planı güncelleme çalışmaları sırasında kent içi ulaşımda hiçbir şekilde minibüslerin kartlı biniş sistemi ile toplu ulaşım sistemine dahil edilmesi hiçbir toplantıda önerilip tartışılmamış ve bir öneri olarak geliştirilmemiştir.  

Her ne kadar 31 Ekim 2016 tarihinde yapılıp 2 yüklenici firma yetkilisiyle 4 esnaf odası ve 9 belediye yetkilisinin katıldığı “Ara Toplu Taşıma Sistemleri” başlıklı tematik uzman çalıştayında minibüs ve taksi dolmuşlarla  servis araçlarının “toplu taşıma sistemlerine entegrasyonunun sağlanması” ve “İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak bu konuda çalışma yapılarak öncü olunması” gibi öneriler geliştirilmekle birlikte bu önerilerin sadece belediye bürokratlarıyla İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği ve İzmir Minibüsçüler Esnaf Odası temsilcilerinin katıldığı “yalıtılmış” bir toplantıda alındığı, bu toplantıya İl Emniyet Müdürlüğü, Trafik, Karayolları 2. Bölge Müdürlüğü gibi resmi kurum temsilcileriyle bu araçların “müşterisi” olan yolcuları temsilen hiçbir kurum ya da kişinin katılmayışı da ilginç bir durumdur.

Nitekim bu eksik katılım nedeniyle yakın zamanda İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Kurulu’nun (UKOME) ağırlığını belediye bürokratlarının oluşturan çoğunluğunun Karşıyaka-Mavişehir taksi dolmuşlarının kaldırılarak başka bir hatta aktarılmasına ilişkin kararı emniyet, trafik ve karayolları yetkilileri karara muhalefet edilip imzalamamışlardır.

Ayrıca mevcut minibüs hatlarında hem minibüs sahipleri veya kooperatifleri hem de diğer araç sahipleriyle minibüs sürücüleri arasında yaşanan sıkıntılar dikkate alınmadan, bu konuda yeni kurallar getirilmeden, 31 Ekim 2016 tarihli tematik uzman çalıştayında sözü edilen ticari şoförlük standartları belirlenmeden, emniyet denetimleri yapılmadan, otobüs ve minibüs hatlarının optimize edilmesi sağlanmadan, araçlar engelliler için uygun hale getirilmeden önce bir hattın daha sonra diğer hatların minibüslere tahsis edilmesi doğru olmayacaktır.

4. Büyükşehir Belediyesi daha önce hizmet verdiği bir otobüs hattını özelleştirme adı altında otobüslerini oradan çekerek minibüs sahiplerine tahsis edemez

Minibüslere tahsis edilen hatlarda belediye otobüslerinin çalışmayacak olması, belediye yetkilileri açısından ağır bir hizmet kusuru olacak ve buna neden olan görevliler hakkında yasal işlemlerin yapılması mümkün olacaktır.

Çünkü, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun yukarıya alıntıladığımız 7 ve 9. madde hükümlerine göre büyükşehir belediyeleri belediye sınırları içindeki toplu ulaşım hizmetlerini gerek kendine gerekse özel girişime ait araçları koordine ederek yerine getirmek zorunda olup kent içindeki bazı ulaşım hatlarını, adeta o hatları özelleştirerek dolmuşlara, taksilere ya da servis araçlarına tahsis etmesi yasal olarak mümkün değildir. 

Bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin böylesi bir niyet ya da girişimden bir an önce vazgeçmesi, toplu ulaşım hizmetinin yapmak zorunda olduğu bir kamu hizmeti olduğunu hatırlaması gerekir.

5. “Yolcudan ücret kilometre hesabı ile kesilecek

Ayrıntı gibi gelen bu önemli ifade İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘na aittir. Aziz Kocaoğlu bu anlatımıyla toplu taşıma sistemine dahil edileceğini söylediği minibüslerdeki taşıma ücretlerinin yapılan kilometreye göre artacağını ifade etmekte; bu anlatımla belki de toplu taşıma sisteminde standart ücret uygulamasından vazgeçilerek onun yerine yapılan kilometreye göre artan bir ücretlendirme sisteminin işaretlerini vermektedir.

Tabii ki uzak mesafelerde oturanların daha fazla ücret ödemesi koşuluyla…

6. Minibüslerin toplu ulaşım sistemine alınmasının asıl nedeni siyasidir.

Kent içi ulaşımda kullanılan minibüslere ait hat ve araç sayılarının azaltılması yerine toplu ulaşım sistemine dahil etmek istenmesinin temel nedeni siyasidir.

Çünkü bir yandan yaklaşan yerel seçimler nedeniyle İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği’nin ve İzmir Şoförler Odası’nın desteğine ihtiyaç duyulmakta; ayrıca bu uygulamanın “pilot uygulama” adıyla ilk kez Seferihisar hattında uygulanması suretiyle İzmir Büyükşehir Belediye başkanı olması beklenen Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in önü, daha şimdiden sesini yükselten İzmirliler’in muhalefeti ile kesilmek istenmektedir.

8425

Sanırım en iyi değerlendirme, bu gazete haberi nedeniyle yapılan yorumları okumakla yapılacaktır:

İzmirli 10 Kasım 2017 Cuma 22:22

Türkiyede ilk olcak denmiş sanki milletle bilmem ne geçiyolar.Türkiyenin yarısında var bu sistem izmire de getirilirse iyi kötü işleyen bi ulaşım sistemi var izmirin o da olmaz artık.Başka kendi ayağına sıkarsın ulaşımı da batırırsan chpden başka partiye oy atmam ama sana da atmam

Yorumu oyla      0      0  
Hayal. 10 Kasım 2017 Cuma 20:35

Bu millete yaranılmaz.İzmir”in yüzde yetmişi Azize oy vermez diyorlar ufak at.Biz izmirli olarak başkanımızdan memnunuz.Herkes kendi açısından konuşuyor araçlar kalkarsa o kadar insan işsiz kalacak hiç onu düşünüyormusunuz.Haberi okumadığınız belli münübüslerin olduğu yerde eshot araçları olmayacağını söylüyor.Evet fazla yolcu alıyorlar Bunu da trafik memurları denetleyecek hani nerede o polisler bilerek denetlemiyorlar işte böyle eleştirip izmiri almak İzmiri alamadılar ya.

Yorumu oyla      1      0  
Ahmet ozden 10 Kasım 2017 Cuma 19:55

Dolmusları kaldırın kardesim bakın yorumlara bir kisi istiyormu demekki milleti tınlayan yok nede olsa rant var dimi aziz bey

Yorumu oyla      1      1  
İstemiyorum 10 Kasım 2017 Cuma 19:54

İzmir‘in tamamında münibüs ve özel halk otobüsü İSTEMİYORUM.Kimseye rant olmasın heryere belediye otobüsü gitsin.Bazı hatlarda plaka 1 milyon tl‘nin çok üzerinde.Ürkmez-Üçkuyular hattı kışın çoğunlukla boş gidip geliyor zira Seferihisar-Üçkuyular hattı onun önünden çıkıyor.Balıklıova-Üçkuyular hattıda kışın boş gidip geliyor.Balıklıova münibüsü Gülbahçeye yaklaşınca hemen önünden Gülbahçe münibüsü kalkıyor.Hele İYTE‘de hangi hattın ne yaptığı belli değil.Daha kendi aralarında anlaşamıyorlar bunlara mı ulaşım teslim edilecek.Zarar ediyorum artık bu işi yapmayacağım diye getirip hattını iade edeni de görmedim.SADECE BELEDİYE OTOBÜSÜ İSTİYORUM.

Yorumu oyla      1      0  
mehmet 10 Kasım 2017 Cuma 15:31

yahu kardeşim milletin aklıyla dalga geçiyorlar dededen chpli olarak diyorum minibüs trafiğin katilidir kural tanımazlar bakın uckuyulara kameralara adam köşede duruyorlar daraltiyorlar ne eshot ne başka araba geçiyor trafik levent marinanin orda tam mahallelere gitsinler eyvallah da şehir içinde hangi ülkede minibüs var dolmuş pismanliktir bakın menemen dolmuscularina bakın uckuyulara 1 gün izlensin 1000lerce kusurlu hareket bulurlar kirmizi dinlemezler istedikleri yerde indirir istedikleri yerde bindirirler küfürün haddi hesabı yok zaten kirmizi ışıkta da neymiş sinyal kolu nerde bilmezler trafiğe 2 kat yükü var bırakın bu işleri nerde muasirlik başkan kendi başını yiyosun bizim sulaleden sana oy yok emekli sat komandosu izzet

Yorumu oyla      4      0  
Bornovalı 10 Kasım 2017 Cuma 14:16

Seferihisar minibüsleri tepeleme ayakta yolcu ile gidiyor. Neden ceza verilmiyor ?

Yorumu oyla      2      0  
AZİZ DEN LA FONTEN MASALLARI 10 Kasım 2017 Cuma 13:31

10 sene önce de dolmuslara kentkartla binilecek 90 dakika uygulaması olacak demişti.

Yorumu oyla      1      1  
ibrahim 10 Kasım 2017 Cuma 13:29

dolmuş hatlarını kaldıracağı yerde, daha da özendirir bu uygulama. Ama izmir minibüsçüler odası daha önce bu girişimde bulunmuştu. 80 kuruş gibi bir teklif ile karşılaşınca olmaz deyip geri çekilmişlerdi. Dolmuş kullanan bilir, yol boyunca en az 3-4 kez kaza atlatırsınız, pik saatlerde dolmuş sağa devrilmesin diye dua edersiniz. Sürekli cep telefonu ile haşır neşir olan, ona buna telefonda bağıran, küfreden, elinden sigara düşmeyen şoför görürsünüz. Biz bunları görmek istemiyoruz.

Yorumu oyla      5      0  
10 Kasım 2017 Cuma 12:53

günlerdir arıyorum bozuk araç yollamayın hatta körüklü yollayın 3. duraktan sonra yolcu alınmıyor diyorum kime ne söylüyorum aziz nostalji yapacak çalışmayan otobüs filosu ile tutmayın geliyor

Yorumu oyla      3      1  
nicolas 10 Kasım 2017 Cuma 12:22

izmirin %70 aziz başkanı istemiyor diyen troller gidin yandas! sitenizde oynayin bakin anketlere iyi parti en cok nerden almis oyu ??minibus istemiyoruz cogu saygısız agresif hizli kullanıp trafiği altust ediyor heryerde duruyor

Yorumu oyla      2      3  
Ahmet 10 Kasım 2017 Cuma 11:43

Minibüsçü=Kural tanımama=Mafya=Saygısızlık=Güvensiz Taşıma Hepsi kaldırılmalı

Yorumu oyla      5      0  
Halil 10 Kasım 2017 Cuma 11:41

Hiç katılmıyorum. Minibüsler tamamen kaldırılmalı. Çünkü bu adamlar kural tanımıyor. Uyarınca tersliyor. mafya resmen.

Yorumu oyla      4      0  
Deniz 10 Kasım 2017 Cuma 11:28

Özel Halk otobüsü istemiyoruz

Yorumu oyla      7      0  
sagduyu 10 Kasım 2017 Cuma 11:07

Aziz bey , hic bir zaman ben yaptım oldu diyen bir insan olmadı ,her zaman birlikte goruserek ortak aklı one cıkartarak yoluna devam etti , işte bu yuzden neler yaptıkları daha iyi anlasılmaya baslandı ve onumuzdeki gunlerde cok daha iyi anlasılacaktır . Evet bir cok ilki de o baslattı ve bir cok kisiye kuruma devlete hatta uluslararası kuruluslara bile ornek oldu …

Yorumu oyla      2      4  
feti deniz 10 Kasım 2017 Cuma 10:57

Kimki minibüs hatlarını kaldırır heykelini dikerler o başkanın. cakmur basmahaneyi nasıl temizledi hala hafızalarda

Yorumu oyla      8      0  
10 Kasım 2017 Cuma 08:44

Çiğli’den dolmuşları temizleyiniz Sayın Başkan.

Yorumu oyla      3      0  
ado 10 Kasım 2017 Cuma 08:20

özellikle torbalıda bir an önce geçilmesi lazım neyin ne olduğu belli değil orda bu arada manisa da yıllardır yapılıyor uygulama şehir içi hepsi belediyeye bağlı

Yorumu oyla      0      0  
İYİ PARTİ gelecek 10 Kasım 2017 Cuma 00:00

gitmeye niyeti yokmuş. Koltuga oturan gitmek istemiyor. İzmirin en az %70 i seni istemiyor. İYİ PaRTİ oyları böldügünde gidermisin gitmezmisin görürsün.

Yorumu oyla      4      4  
Zfg 9 Kasım 2017 Perşembe 23:00

Kartlı minibüs uygulamasını Muğla büyükşehir çok güzel uyguluyor.ilce belediyeleri(bodrum Marmaris Fethiye vs)görev yapan minibüslerde kartlı sistem büyük bir disiplinle yürüyor.izmir gidip bu sistemi görüp buraya en uygun olanı uygulasin

Yorumu oyla      4      0  
Halk otobusu sart 9 Kasım 2017 Perşembe 21:42

Belediyenin otobusleri yetersiz kaliyor vatandaslarda soforlerde bikti artik butun dolmuslara izmirim kart takilmali

Yorumu oyla      2      2  
Sayın Başkan 9 Kasım 2017 Perşembe 20:41

Vatandaşımı özel halk otobüsüne muhtaç etmem dediniz.Biz en sınr yerleşime bile belediye otobüsü ile insanca gitmeye devam etmek istiyoruz.İzmir‘in toplu ulaşımı ülkeye örnektir bugüne kadar nasıl devam ettirdi iseniz aynı şekilde devam etmesi insanların en büyük isteği.

Yorumu oyla      10      1  

Geleneksel Türkiye (2)

Yeni Yüksektepe Kültür Derneği, Anadolu toprakları üzerinde mevcut ve kaybolmaya yüz tutan değerlerin, kültürel miras adına korunması ve belgesel fotoğrafçılığına katkı sağlaması amacıyla 1991 yılından bu yana “Geleneksel Türkiye” temasıyla fotoğraf yarışmaları düzenliyor. 

Gelenek, birikmiş tecrübenin, şekil içerisinde yansımasıdır ve gelecek kuşakların daha güzel yaşamaları için olanaklar sunar. Elbette ki geçmişteki her şey gelenek değildir. Bu anlamda hızlı gelişen Türkiye’de kaybolmaya yüz tutan değerlerin belgelenmesi, yeni ile yer değiştirirken değerli olanın en azından kültürel belleğimiz içinde kalması gerekmektedir.

Yeni Yüksektepe Derneği’nin “Geleneklerimiz” konusu ile başlattığı fotoğraf yarışmaları, “Kıyafetlerimiz”, “Tarımsal Yaşantı”, “El Sanatlarımız”, “Mimari ve İç Mekan”, “Alışveriş”, “Oyunlarımız”, “Şenliklerimiz”, “Ulaşım”, “Düğün ve Törenlerimiz”, “Çevre”, “İnançlarımız”, “Müzik ve Yaşam”, “Esnaf”, “Sofralarımız”, “Denizlerimiz ve Göllerimiz”, “Orman ve İnsan” alt konuları ile Türkiye’de mevcut olmayan bir envanterin oluşmasına neden olmuştur.

Kaybolmaya yüz tutan gelenekleri fotoğraflarla belgelemeyi, arşivlemeyi, tanıtmayı ve fotoğraf sanatına katkıda bulunmayı amaç edinen “Geleneksel Türkiye” yarışmalarına bu güne kadar 1.000’den fazla fotoğraf sanatçısı, 7.000’den fazla eseriyle katılmıştır.

GT1FY-R-1.-YAYLAYA-CIKIS-SEKİP-İSKENDER-1024x764GT1FY-R-2.-PENCERE-SAIT-AYKUT-AYTAC-1024x676GT1FY-R-3.-ORGUCU-NINE-SEKİP-İSKENDER-1024x767GT1FY-SB-2.-KECEYE-TERINI-AKITANLAR-ERDAL-YAZISI-1024x686GT1FY-SB-3.-KOY-EVI-AYNUR-KOYMEN-1024x694GT2FY-AFSAD-ANILAR-CEMAL-AGACIKOGLU-1024x665GT2FY-R-3.-YASANTIMIZDAN-BIR-KESIT-DOGAN-YASAR-1024x763GT2FY-R-MAN.-A.-VAHAP-AKSEN-1024x654GT2FY-SAYDAM-3.-DONUS-CEMAL-AGACIKOGLU-1024x693GT2FY-SB-MAN.-ARABA-USTASI-ADNAN-VELI-KUVANLIK-1024x696GT3FY-R-1.-MUTLU-SON-CEMAL-AGACIKOGLU-1024x698GT3FY-R-MAN.-BAYRAM-TIMURTAS-ONAN-1024x654GT3FY-R-MAN.-SICAK-YUZLER-ADEM-SONMEZ-973x1024GT3FY-R-MAN.-YAYLA-EVI-A.-VAHAP-AKSEN-1024x675GT3FY-SAY.-3.-KIS-ADEM-SONMEZ-1024x674GT3FY-SAY.-MAN.-LEBLEBI-FIRINI-A.-VAHAP-AKSEN-1024x672GT3FY-SB-1.-DEGIRMENDE-DOGAN-YASAR-1024x864GT3FY-SB-2.-ISIMSIZ-TUGRUL-CAKAR-1024x681GT4FY-R-1.-KIRMIZI-ELBİSE-MEHMET-ERHAN-GÜRKAN-1024x678GT4FY-R-3.-AGA-MECLİSİ-HALUK-UYGUR-1024x743GT4FY-R-AFAD-TAŞKALE-OZCAN-AGAOGLU-1024x670GT4FY-R-MAN.-İCİMİZDEN-AYLA-SAN-1024x667GT4FY-R-MAN.-İKİZLER-FATMA-AKALIN-768x1203GT4FY-SAY.-1.-DAGLAR-CICEK-ACTI-SEZGIN-GUZEL-1024x669GT4FY-SAY.-2.-YORESEL-GIYSILI-COCUK-DOGAN-YASAR-1024x675GT4FY-SAY.-AFSAD-CEYLAN-OZCAN-AGAOGLU-1024x662GT4FY-SAY.-MAN.-KADIN-VE-MISIR-OZCAN-AGAOGLU-1024x640GT4FY-SB-MAN.-CADIRDA-YASAM-DOGAN-YASAR-1024x851GT5FY-AFSAD-IKI-KADIN-CEMAL-AGACIKOGLU-1024x664GT5FY-AFSAD-TOSYA-ÇELTİK-CEMAL-AGACIKOGLU-1024x685GT5FY-FDCK-KOYUNLARA-SU-İÇERME-MOLASI-YILMAZ-KALPALP-1024x671GT5FY-FSK-KOYLU-ADAM-OZER-KAMBUROGLU-880x1231GT5FY-R-1.-LOD-ADEM-SONMEZ-1024x758GT5FY-R-3.-DONUS-FILIZ-AYDIN-1024x762GT5FY-R-FSK-TUTUN-YORGUNU-CUNEYT-KOCAK-1024x678GT5FY-R-MAN.-BOLLUK-GULTEN-SARI-1024x673GT5FY-R-MAN.-CAN-SUYU-OSMAN-AZIZ-YESIL-1024x763GT5FY-SANFO-SUSAM-OSMAN-EREL-1024x681GT5FY-SAYDAM-1.-BIBER-MEHMET-ERHAN-GURKAN-880x1303GT5FY-SAYDAM-2.-SAZ-HARMANI-NURDOGAN-CARKIS-1024x686GT5FY-SAYDAM-3.-KISA-HAZIRLIK-YAKUP-KUTUK-1024x669GT5FY-SAYDAM-AFSAD-PAMUK-TARLASI-OZCAN-TARAS-1024x687GT5FY-SAYDAM-AFSAD-YABACI-MEHMET-KARABAY-880x1328GT5FY-SAYDAM-FSK-BAKIS-ALTUG-OYMAK-1024x677GT5FY-SAYDAM-MAN.-HASHAS-OZCAN-AGAOGLU-880x1334GT5FY-SAYDAM-MAN.-ISIMSIZ-XIII-SADIK-DEMIRORZ-880x1341GT5FY-SB-1-ONUNDE-CEMAL-AGACIKOGLU-1024x675GT5FY-SB-2.-CAPA-ILE-OZCAN-TARAS-1024x674GT5FY-SB-3-CELTIK-ISCILERI-YILMAZ-KALPALP-1024x566GT5FY-SB-AFSAD-ISIMSIZ-FARUK-YILMAZ-1024x748GT5FY-SB-MAN.-EMEK-FATMA-AYDIN-1024x682GT5FY-SB-MAN.-KAVUNCU-YUSUF-DARIYERLI-880x1134GT6FY-AFAD-TURGUT-OZCELEBI-880x1313GT6FY-FDCK-TOSYA-BAKIRCI-CEMAL-AGACIKLIOGLU-880x1353GT6FY-FIRATCOLOR-CECİM-ZAFER-GUNGUT-880x1302GT6FY-FSK-COMLEKCI-OZER-KANBUROGLU-880x1311GT6FY-FSK-EBRU-AHMET-KADIR-BANABAK-1024x695GT6FY-FSK-YEMENICI-HALUK-UYGUR-1024x684GT6FY-RENKLI-1.-USTALAR-CIRAKLAR-HAKKI-AKDEGIRMEN-880x1264

“Göç” kalmadı, “devinim” verelim…

Ali Rıza Avcan

Küreselleşmeci neo-liberal söylemin, günlük konuşma ya da yazı dilinde kullandığımız birçok sözcüğü sakıncalı görüp kullanmadığını, bir kısım sözcüğün de anlamını saptırıp başka anlamlar yükleme konusunda oldukça mahir olduğunu biliyoruz. Böylelikle kendimize ait hissedip benimsediğimiz ve uzun süredir kullandığımız birçok sözcük ya hiç kullanılmayıp çöpe atılmakta ya da içi boşaltılarak başka anlamlar yüklenmektedir. 

Bunun yanında kullanımı fazla olmayan, yeni yeni kullanılmaya başlanan ya da çeviri dilinin  bize armağan ettiği zorlama sözcükler de çöpe atılan ya da anlamı saptırılan sözcüklerin boş bıraktığı alanı doldurmaya çalışmaktadır.

Örneğin çevre ile kalkınma arasındaki dengeli ilişkiyi ifade etmek için önerilen “sürdürülebilir” sözcüğünün zaman içinde giderek adeta her kavramın önüne ya da ardına eklenmesi,  “destek” yerine “kaldıraç gücü” (leverage), “yatırım” ve “yatırımcı” yerine “girişim” (enterprise) ve “girişimci”, insanı ya da bilgi sahibi insanları bir sermaye olarak tanımlayan “beşeri sermaye” (human capital) veya “entelektüel birikim” (intellectual property), “akıllı sermaye“, “gelişme” yerine “yenilikçilik“, “temiz” sözcüğünün kirletildiği “temiz bomba” sözcüklerinin kullanılması bunun en bilinen örnekleridir.

Bu çerçevede son günlerde tedavülden kalkması önerilen diğer bir sözcük ise “göç” ve “göçmen” sözcüğü olup onun yerine önerilen yeni sözcük ise “devinim“dir.

DNIedsUW0AE73_1

İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli, “Bir Yapısal Uyum Mekanizması Olan Göçler ve Zorunlu Nüfus Yer Değiştirmeleri Küreselleşen Dünyayı Yönetemeyen BM ve Ulus Devletler Zihniyetinin Elinde Nasıl Bir Krize Dönüşüyor” başlıklı makalesinde, “ulus devletler olgusunun yarattığı engellere rağmen küreselleşen ve bilgi toplumunda gelişmekte olan insan ile yer arasında yeni ilişki biçimleri göç kavramının dayandığı temel varsayımların geçerliliğini önemli ölçüde yıpratmış bulunmaktadır. Günümüz dünyasında insanlar kendilerinin yaşaması için birden fazla konuta sahip olabilmekte, yılın değişik dönemlerinde yeryüzünün başka noktalarında yaşamaktadırlar. İnsanların yeryüzüyle ilişkisi artık tek noktayla değil değişik yerlerde bulunan çok sayıdaki noktayla kurulmaktadır. İnsan yeryüzüyle ilişkisinin çoklu noktada kurulmasını sadece yüksek gelirlilere özgü olarak da düşünmemek gerekir. Örneğin mevsimlik tarım işçileri de bir yıl içinde yeryüzüyle ilişkisini çoklu noktada kurmaktadırlar. Böyle düşünmeye başlayınca bir yıl içinde her kişinin ikâmet ettiği bir yerden söz etmek olanaksız hale gelmektedir. Bu durumda insan yer ilişkisini betimlerken kişilerin yıllık güzergâhlarından söz etmek gerekecektir.

Şimdilik bir kişinin yıllık yer değiştirme güzergâhı bulunabileceğini akılda tutarak, günümüzde insanların yaşam boyu yer değiştirmelerine baktığımızda bu kişilerin bir yerde doğdukları, bir yerde okuduğu, iş hayatını bir başka yerde geçirdiğini, emekliliğinde bir başka yerde yaşadığını görebiliriz. İnsanların yıllık güzergâhlarını ihmal etsek bile yaşam boyunca da yeryüzünde bir güzergâh çizdiğini söyleyebiliriz.

Bu tartışmadan sonra günümüzün dünyasında insanların yer değiştirme gerçekliğini ifade etmekte güzergâh kavramının göç kavramından daha uygun olacağını söyleyebiliriz.” diyerek bunun yerine yıl ve yaşam boyunca yapılan güzergah değişikliği çerçevesinde “devinim” sözcüğünün kullanılabileceğini ileri sürmektedir.

İlhan Tekeli bu tezini ilk kez Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’nin (APİKAM) 27-28 Nisan 2017 tarihlerinde düzenlediği “Uluslararası İzmir Göç ve Mübadele Sempozyumu“nda yukarıda alıntı yaptığımız makale/bildiri üzerinden sunmuş ve temel paradigmasını göç ve mübadele kavramları üzerinden kurmuş olan izleyici kitlesi üzerinde etkili olamamış; hatta yer yer itirazlarla karşılaşmıştı.

Şimdi bu kez aynı tezi düşünceden eyleme geçirerek kendisinin oluşturduğu İzmir Akdeniz Akademisi eliyle gerçekleştirmeye çalışıyor.

Elimizdeki sempozyum programına göre 16-18 Kasım 2017 tarihleri arasındaki üç günlük sürede gerçekleştirilecek etkinlikte, 16 Kasım 2017, Perşembe günü sabah saatlerinde yapılacak açılış oturumunun başkanlığını Serhan Ada yapacak ve İlhan TekeliMobilite Olgusu, Akdeniz ve Akdenizlilik Olgusuyla Nasıl Bir Araya Geliyor?” , M. Fatih Tayfur da “Doğu Akdeniz’de Geleceğe Geçmişten Bakmak: İmparatorluklar, Ulus Devletler ve Bir Yönetişim Düşlemi” başlıklı sunumlarını yapacaklar.

Devinen-Hafıza_Afiş

Sempozyumun öğleden sonraki iki oturumundan ilk olan ve başkanlığını Serdar Tekin‘in yapacağı “Devinen İnsanlar-1” oturumunda Hazal Pabuççular ve Şahizer SamukDevinen Ege: Ege Denizi’ndeki Göçün Dört Ayrı Safhasının Nedenleri, Sonuçları ve Trajedileri“, Onur YıldırımTürkiye’de Ulusal Mülteci Rejiminin Ortaya Çıkış Süreci: İzmir Örneği“,  Sofiane BouhdibaLampedusa’dan Ras Jedir’e: Göç Veren/Göç Alan Akdeniz Ülkeleri İçin Nasıl Bir Küresel Mülteci Politikası Oluşturabiliriz?“, Dimitris ParsanoglouAvrupa Sınır Rejiminin Yeniden Düzenlenmesi Yoluyla Hakimiyet ve Yönetişimin yeniden Müzakere Edilmesi: Yunanistan Örneği” başlıklı sunumları, başkanlığını Pınar Bedirhanoğlu‘nun yapacağı “Devinen İktidar-1” başlıklı ikinci oturumda ise Mustapha BekhoucheAkdeniz Bölgesi’nde Kişisel/sermaye Hareketliliği: Karşılıklı İlişki ve Zorluklar“, Ertuğrul ApakanAkdeniz Bölgesi’nde Korunma, Güvenlik ve Kalkınmayla İlgili Bazı Hususlar”, Mustafa Berkay Aydın ve Çağdaş CeyhanAkdeniz’de Yeni Halkçı Rüzgarlar ve Türkiye: İspanya, İtalya ve Yunanistan’dan Örneklerle Türkiye Üzerine Düşünmek” başlıklı sunumları yapacaklar.

Sempozyumun ikinci günü olan 17 Kasım 2017 Cuma günü sabah Onur Yıldırım‘ın başkanlığında yapılacak “Devinen İnsanlar-2” başlıklı 3. oturumda Ergün LaflıDevinen Doğu Ege: Eskiçağ’da İzmir’e ve İzmir’den Göçler“, Füsun BaykalGeçmişten Bugüne Akdeniz’de Turist Hareketliliği“, Volkan Zoğal ve Ersin DemirAkdeniz Havzasında Yeni Bir Turizm Hareketi: Alternatif Konaklama Olanakları ve Konut Değiş-Tokuşu“, Özge BinerSınır Geçme Sürecinde Görünürlük ve Hareketlilik: İzmir’deki Göçmenlerin Sınır Hattındaki Etkileşim ve Pazarlıkları” başlıklı sunumlar, 

Erkan Serçe‘nin başkanlığında yapılacak “Devinen Sermaye ve Emek” başlıklı 4. oturumda Eyüp Özeren, Seven Ağır ve Çınla AkdereTahıl Ticareti ile İlgili Akdeniz Düşüncelerinin Avrupa’ya Aktarımında Bir Köşe Taşı: Ferdinando Galiani’nin Dialoques sur le commerce des bleds Adlı Yapıtı“, İrfan KokdaşHem Köylü Hem Zanaatkar; Ne Kırsal Ne De Şehirli, Çiftlikler ve Kent Ekonomileri Arasındaki İş Gücü Hareketliliği, Selanik-İzmir 1720-1840“, Alp Yücel KayaAkdeniz Perspektifinden XIX. Yüzyılda Balkanlarda Kapitalist Tarım ve Toprakbent Köylüler” başlıklı sunumlar,

Ümit Erdem‘in başkanlığında yapılacak “Devinen Çevre” başlıklı 5. oturumda Marcel Kuper “Devinen Tarım: Kuzey Afrika’nın Yeraltı Suları Ekonomisi Bağlamında Coğrafi ve Sosyo-Profesyonel Hareketlilikler”, Selin Le VisageKısal Alan ve Yeraltı Sularının Yönetişimindeki Dönüşüm: İzmir’in Sulama Kooperatiflerindeki Tarımsal, Ekonomik ve Sosyal Değişiklikler“, Orkun DoğanÖlmez Ağaçtan, Ah’lar Ağacına: Zeytin Ağacının Değeri?“, Özer AkdemirBergama Köylü Hareketinden Günümüze Ege’de Ekoloji Mücadelesi”, “Bir Ortak Yaşam Alanı Olarak Akdeniz’in Korunması Sürecinde İşbirliği ve Katılım: Barcelona Rejiminin Oluşumu ve Gelişimi” başlıklı sunumlar,

Tevfik Balcıoğlu‘nun başkanlığında yapılacak “Devinen Sanat: Mimari ve Tasarım” başlıklı 6. oturumda Hee Sook Lee-NiiniojaAkdeniz Siculo-Norman Menreale’nin Somut-Soyut Hareketler“, Zeliha Kayahan ve Naile ÇevikAkdeniz Uygarlıkları Gemi Resimlerinin Kültürlerarası Etkileşimler Açısından Önemi ve Ekslibris Uygulamaları“, Fatih Hakan KayaRoma Dönemi’nde Anadolu Kökenli Bezemeli Mimari Elemanların Yayılım Alanı: Sanat ve Sanatçının Devinimi“, Tülün Selvi ÜnlüAkdeniz’de Değişen Kentsel Mekan: XIX. Yüzyıldan XX. Yüzyıla Doğu Akdeniz Liman Kenti” başlıklı sunumlar,

Eyüp Özveren‘in başkanlığındaki “Devinen Fikirler” başlıklı 7. oturumda Zeynep AydoğanHareket Halindeki Uçlar: Geç Ortaçağ Anadolu Türk Destanlarından Bazı Coğrafi Temsiller“, Samet BudakOrtaçağ Sonları Doğu Akdeniz’inde Bilim İnsanlarının Hareketliliği“, Yuri StoyanovDoğu Akdeniz’de Mekanın Kutsallaştırılması, Kutsal Alanlar, Hareket ve Bağlantılılık Süreçleri“, Ertekin AkpınarArayış, Yolculuk Özelinde Üç Film: Ezilenler ve Parçalanan Kimlik/ler“, Anna M. AganthangelouAkdeniz Spekülatif Kozmopolitanizmi, Zaman ve Değer: Kavafis ve Fanon’da Tamamen Erotik Yarım Saat” başlıklı sunumlar

Alp Yücel Kaya‘nın başkanlığındaki “Devinen İktidar-2” başlıklı son oturumda Pınar BedirhanoğluAkdeniz’de Finansallaşma Yoluyla Neoliberal Devlet Dönüşümü“, Hasibe Şebnem Oğuz ise “Türkiye ve Fransa’nın Olağanüstü Halleri: Karşılaştırmalı Bir İnceleme” başlıklı sunumları yapacaklar.

Bütün bir sempozyum programını oturum ve sunum başlıklarıyla konuşmacıları tek tek yazarak uzun uzadıya yazmamın iki nedeni var:

Biri “Devinen Akdeniz” niyetine kimlerin hangi konuları ele alıp tartıştığını net bir şekilde görmek ve gösterebilmek, diğeri de bu program hazırlanırken neoliberal dilin ne düzeyde kullanıldığını somut bir şekilde ortaya koyabilmek: “Neoliberal“, “finansallaşma“, “yönetişim“, “yönetişim düşlemi“, “devlet dönüşümü“, “Sosyo-Profesyonel Hareketlilik” sözcükleri ve diğerleri….

Bilindiği gibi adı ne olursa olsun; konferans, sempozyum, panel benzeri tüm toplantıların asıl olarak değişik düşüncelerin gündeme getirilip tartışıldığı toplantılar olması beklenmekle birlikte, bu tür bir araya gelişler aynı zamanda ve burada olduğu gibi kuramsal çerçeveyi hazırlayanın belirlediği konu ve konuşmacılar üzerinden yeni bir iktidar alanının yaratılmasına yönelik ideolojik bir çalışma yöntemidir.

Bu çerçevede sempozyumun konusu, bu konu altında konuşacak olanlar, onların sunacakları alt konular, sempozyumun başlangıcından sonuna kadar nasıl bir akışın sağlanacağı, girişi kimin, ne şekilde yapacağı, finaldeki son vuruşun ne anlama geldiği ve nasıl bir etki yaratacağı hep bu anlamda düşünülüp senaryosu tasarlanan konulardır.

akdeniz-final-3

Şayet tarihi, ekonomik ve toplumsal boyutta derin anlamları olan “göç” ve “göçmen” sözcükleri artık bırakalım, onun yerine daha çok bireyin yolculuk macerasını öne çıkarıp bu olguları “kişilerin yıllık güzergahlarını” veya “yaşam boyunca yeryüzünde çizdikleri güzergahları” gibi tanımlarla açıklamaya çalışalım ya da İngilizce “mobility” sözcüğünün karşılığı olan “devinim” gibi sözcükleri kullanalım derseniz; haliyle bu tezinizi destekleyecek size uygun platformlar oluşturup kendi kadronuz arasından yine kendinizin seçtiği insanlarla bunun ideolojik ortam ve katmanlarını yaratmaya çalışırsınız.

Hem de İzmir’i, Avrupa Birliği’nin Fransa, İtalya ve İspanya gibi güney ülkelerine bırakılan Akdeniz odaklı alt bir alt egemenlik alanına dahil etmeye çalıştığınız iddialı bir proje çerçevesinde….

Füruğ Ferruhzad

Duvar

Kaçıyorum senden, senden uzak, açayım diye

istek kentinin yolunu

ve kentin içinde

düş sarayının ağır altın kilidini

ancak senin gözlerin suskun çığlıklarıyla

yolları gözlerimde bulandırıyor

gizinin karanlığında durmadan

çevremde duvar örüyor

sonunda bir gün…

kuşku gözünün büyüsünden kaçarım

saçılırım alaca düş çiçeklerinden saçılır gibi

gece esintisi saçlarının dalgasından süzülürüm

giderim güneş kıyılarına değin

sonsuz dinginliğinde uyuyan bir dünyada

usulca kayarım altın renkli bir bulut yatağına

dökülür ışık sevinçli gökyüzüne

dökülür yığınla şarkının tarhı

ben oradan, esrik ve özgür

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

yollarını gözümde bulandırdığı

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

gizemli karanlığında durmadan

çevresinde duvar ördüğü

(Çeviren: Haşim Hüsrevşahi)

CmOCfqCWMAAlYkg

Gecenin Soğuk Caddelerinde

Pişman değilim

Düşünürken yenilgiyi, o acı yenilgiyi

Çünkü ölüm tepesinin doruğunda

Öptüm yazgımın çarmıhını

Gecenin soğuk caddelerinde

Hep tedirgin ayrılıyor çiftler

Birbirlerinden

Bir tek fısıltı duyuluyor: Hoşçakal! Hoşçakal!

Gecenin soğuk caddelerinde

Pişman değilim

Zamanın ötesinde akıp gidiyor benim yüreğim

Yaşam yeniden doğuracak onu

Yeniden yaşatacak beni rüzgârların

Göllerinde yüzen haberci gülü

Bak, görüyor musun

Nasıl çatlıyor beynim

Süt nasıl oluşuyor mavi damarlarında soğuk memelerimin

Nasıl filizlenmeye

Başlıyor kan

O çok sabırlı çizgisinde belimin?

Ben senim

Seven

Ve kendi içinde olan kimse o

Belli belirsiz bir bağlantı buluyor birden

Binlerce garip ve belirsiz şeyle

Koyu isteğiyim ben toprağın

Yeşersin diye uçsuz bozkırlar

Kendine çeken bütün suları

Uzaklardan

Gelen sesimi dinle benim

Gör beni koyu sisinde sabah dualarının

Ve aynaların dinginliğinde

Bak, gene de nasıl dokunabiliyorum

Kalıntısıyla ellerimin karanlık düşlerin dibine

Nasıl bir dövme yapabiliyorum yüreğime kan lekesi gibi

Suçsuz mutluluklarından yaşamın?

Pişman değilim

Benden konuş ey sevgilim bir başka benle

Gecenin soğuk caddelerinde

Gene aşk dolu gözlerini gördüğün

Benden!

Ve hatırla beni, kederle öperken o

Gözlerinin altındaki çizgileri…

(Türkçesi: Onat Kutlar ve Celal Hosrovşahi)

2560

Pencere

Bir pencere, bakmaya

Bir pencere, duymaya

Bir pencere yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi

Tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan.

Yalnızlığın küçücük ellerini

Cömert yıldızların verdiği gece bahşişi kokularıyla

Dolduran bir pencere

Belki de konuk etmek için güneşi şamdan çiçeklerinin gurbetine

 

Bir pencere, yeter bana

 

Oyuncak bebeklerin ülkesinden geliyorum ben

Bir resimli kitap bahçesinde

Kağıt ağaçların gölgesi altından

Toprak yollarında geçip giden

Kuru mevsiminden, kısır aşk ve dostluk deneylerinin

Sıralarında veremli okulların

Alfabelerin soluk harflerinin büyüdüğü yıllardan

Ve kara tahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar

Ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak

Uçup gittikleri

o andan

Etobur bitkilerin köklerinden geliyorum ben

Ve hala başım

Dopdolu

Bir deftere toplu iğnelerle

Çakılan

O kelebeğin yabansı sesiyle

Asılınca güvenim adaletin koptu kopacak ipiyle

Ve bütün kente

Parıldayan ışıklarımın yüreğini parça parça edince onlar

Koyu renk mendiliyle yasanın, bağladıklarında

Aşkımın çocuksu gözlerini

Ve isteğimin acili şakaklarından

Fışkırdığında kan

Yaşamım artık

Hiçbir şey olmadığında, hiçbir şey olmadığında duvardaki saatin tiktaklarından başka

Anladım birden yolum yok yolum yok yolum yok

Çılgınca sevmekten başka

 

Bir pencere yeter bana bir tek pencere

Bilince ve bakışa ve suskunluğa

Işte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı

Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı

Ve sor aynadan

Adini kurtarıcının

Ve işte senden daha yalnız değil mi

Ayaklarının altında titreyen gökyüzü?

Yıkıntı elçiliğini, peygamberler

Kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?

Ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin

Bu patlamalar ardarda

Bu zehirli bulutlar?

Ey dost, ey kardeş, ey herkes!

Yazın tarihini gül soykırımının

FURUG-2

Veda

 gidiyorum; yorgun, solgun, ağlamaklı

viraneme doğru

sizin şehrinizden Tanrı’ya götürüyorum

perişan ve divane gönlümü

alıp götürüyorum, o uzak noktaya

günahın renklerinden arındırmaya

aşkın lekesinden temizlemeye

yok olup gitmiş, yersiz bunca istekten arındırmaya

alıp götürüyorum, senden uzak kalsın diye

senden, ey boş umudun cilvesi

alıp götürüyorum onu, diri diri gömeyim diye

bundan sonra konuşmayı hatırlamasın diye

inleyiş titriyor, gözyaşı oynuyor

ah, bırak, bırak kaçıp kurtulayım

senden, ey günahın coşkun pınarı

en iyisi bu belki de, senden sakınayım

Tanrı şahit ki mutluluk goncasıydım ben

aşkın eli geldi ve dalımdan kopardı beni

âhın alevi oldum, yazık ki

dudağım bir daha o dudağa kavuşmadı

sonunda yolculuk bağı bağladı ayağımı

gidiyorum, dudaklarımda gülümseme, bağrımda kan

gidiyorum, gönlümden çek elini

ey, hiçbir şey vermeyen, boş umut

Çeviri: Makbule Aras

furug-ferruhzad-2-min

Dünyasal Şiirler

İşte güneş soğudu

ve yeryüzü nimetleri yok oldu

ve tepelerde soldu otlar

ve sonra

sığmadı toprağa ölüler.

 

Ve gece birleşmişti topluluk ve başkaldırıyla

bir ayna görüntüsü gibi bulanık

bütün renksiz pencerelerde

ve yollar bırakmıştı karanlığa doğrultularını.

 

Gayrı düşünmedi kimse sevdayı

gayrı düşünmedi kimse utkuyu

ve düşündüğü de yoktu kimsenin artık.

 

Yalnızlığın kovuklarında

doğdu boşluk

afyon ve ban-otu kokuyordu kan

gebe kadınlar başsız çocuklar doğurdu

ve beşikler utanç içinde gömütlere gizlendi.

 

Karanlık ve buruk zamanlardı.

Ekmek yok etti

yalvaçsı tansıkların gücünü

aç ve umutsuzca

göçtü peygamberler

adanmış topraklardan

ve yitik kuzular

duyamadı artık çoban seslenişlerini.

 

Devinim, renk ve biçim

dönüyordu sanki aynaların gözlerinde

yukarı ve aşağı doğru

ve ışıtan kutsal bir hâle

yandı ateşler içindeki bir şemsiye gibi

kaba soytarıların kafaları

ve utanmaz fahişelerin yüzleri etrafında.

 

Acı ve zehirli buharıyla

çekti alkolün bataklığı

etkisiz entelektüel yığınını

dibe

ve iğrenç fareler

kemirdi eski dolaplardaki

altın yapraklı kitap sayfalarını.

 

Güneş ölüydü.

Ölüydü güneş

ve yitirmişti anlamını yarın sözcüğü

çocuk anlaklarında.

Bu tuhaf eski sözcüğü çizdiler

defterlerindeki kara bir mürekkep lekesi gibi.

 

İnsanlar

yığınla başarısız insan

geldi gitti bir sürgünden bir sürgüne

ürkerek, felç içinde ve şaşkınca

kendi cesetlerinin çirkin yükü altında

ve acı yüklü öldürme isteği

büyüyordu ellerinde.

 

Bazen bir kıvılcım

miniminnacık bir kıvılcım bu sessiz ve cansız

topluluğu infilâk ettiriyordu-

Atılarak üzerlerine

kestilerdi erkekler birbirlerinin boğazını

ve ırzına geçtilerdi küçük kızların

kanlı bir yatakta.

 

Kendi zalimliklerinde boğuldular

ve müthiş bir suçluluk duygusu

felç etti kör ve miskin ruhlarını.

 

Törensel idamlarda

fırlatırken darağacının ipi

ölünün gözlerini yuvalarından

çekilirdi onlar kendi kabuklarına

ve yaşlı yorgun sinirleri

titrerdi

şehvetle.

 

Ama bulvarlarda görürdün

her zaman bu küçük canileri

durmuş bakarken

fıskiyelerin sonsuz devinimlerine.

 

Belki de hâlâ

donmuş derinliklerindeki

ezilmiş gözleri ardında

yaşayan, yarı canlı

bir şey var

en sonunda inanmak isteyen

suyun temiz türküsüne.

 

Belki

ama ne de sonsuz bir boşluk bu.

Güneş ölüydü

ve bilmiyordu kimse

yüreklerimizden uçan

üzgün güvercinin

inanç olduğunu.

 

Ah – tutuklu ses

senin umutsuz ihtişâmın asla

kazamayacak nefretli geceden

ışığa doğru uzanan bir tünel

ah – seslerin son sesi…

Çeviren: İsmail Aksoy

Furug-Ferruhzad(pp_w1200_h750)

 

Geleneksel Türkiye (1)

Yeni Yüksektepe Kültür Derneği, Anadolu toprakları üzerinde mevcut ve kaybolmaya yüz tutan değerlerin, kültürel miras adına korunması ve belgesel fotoğrafçılığına katkı sağlaması amacıyla 1991 yılından bu yana “Geleneksel Türkiye” temasıyla fotoğraf yarışmaları düzenliyor. 

Gelenek, birikmiş tecrübenin, şekil içerisinde yansımasıdır ve gelecek kuşakların daha güzel yaşamaları için olanaklar sunar. Elbette ki geçmişteki her şey gelenek değildir. Bu anlamda hızlı gelişen Türkiye’de kaybolmaya yüz tutan değerlerin belgelenmesi, yeni ile yer değiştirirken değerli olanın en azından kültürel belleğimiz içinde kalması gerekmektedir.

Yeni Yüksektepe Derneği’nin “Geleneklerimiz” konusu ile başlattığı fotoğraf yarışmaları, “Kıyafetlerimiz”, “Tarımsal Yaşantı”, “El Sanatlarımız”, “Mimari ve İç Mekan”, “Alışveriş”, “Oyunlarımız”, “Şenliklerimiz”, “Ulaşım”, “Düğün ve Törenlerimiz”, “Çevre”, “İnançlarımız”, “Müzik ve Yaşam”, “Esnaf”, “Sofralarımız”, “Denizlerimiz ve Göllerimiz”, “Orman ve İnsan” alt konuları ile Türkiye’de mevcut olmayan bir envanterin oluşmasına neden olmuştur.

Kaybolmaya yüz tutan gelenekleri fotoğraflarla belgelemeyi, arşivlemeyi, tanıtmayı ve fotoğraf sanatına katkıda bulunmayı amaç edinen “Geleneksel Türkiye” yarışmalarına bu güne kadar 1.000’den fazla fotoğraf sanatçısı, 7.000’den fazla eseriyle katılmıştır.

GT1FY-SB-1.-SEMERCI-IBRAHIM-USTA-ERDAL-YAZISI-681x1024GT2FY-R-1.-RENK-VE-ILMIK-A.-VAHAP-AKSEN-658x1024GT2FY-R-2.-DUGUNDE-AGA-CADIRI-A.-VAHAP-AKSEN-679x1024GT2FY-R-MAN.-BABA-YADIGARI-BULENT-ERDOGAN-692x1024GT2FY-R-MAN.-FENGERE-DOGANAY-SEVINDIK-678x1024GT2FY-SAYDAM-1.-KUCUK-USTA-KEREM-SALTUK-683x1024GT2FY-SB-1.-FAYTONCU-CEM-TURGAY-675x1024GT2FY-SB-2.-ISMAIL-USTA-CEM-TURGAY-790x1024GT2FY-SB-3.-DEMIRCILER-GUNEY-EROL-667x1024GT3FY-AFSAD-BERBER-A.-VAHAP-AKSEN-761x1024GT3FY-R-2.-ISIMSIZ-TUGRUL-CAKAR-672x1024GT3FY-R-3.-TURK-HAMAMI-VEYSI-SOYER-760x1024GT3FY-R-MAN.-ISIMSIZ-OSMAN-EREL-693x1024GT3FY-R-MAN.-PAZARDA-KADINLAR-Mehmet-H.-HIDAYETOGLU-669x1024GT3FY-SAY.-1.-HALICI-ADNAN-VELI-KUVANLIK-666x1024GT3FY-SAY.-2.-BERGAMA-KAZIM-SAHBUDAK-668x1024GT3FY-SAY.-MAN.-BONCUK-SATICISI-ADNAN-VELI-KUVANLIK-674x1024GT3FY-SAY.-MAN.-TAVLA-TOLGA-ERSOY-677x1024GT3FY-SB-MAN.-EL-ISLER-ELLER-OVUNUR-MEHMET-BALTACI-749x1024GT3FY-SB-MAN.-NALBANT-HARUN-TOPAL-763x1024GT3FY-SB-MAN.-SIMITCI-YAKUP-KUTUK-878x1024GT4FY-R-2.-MASUM-CEMAL-AGACIKOGLU-660x1024GT4FY-R-SER.-SEPETÇİ-VEYSI-SOYER-717x1024GT4FY-SAY.-3.-HAYRIYE-ANA-SEZGIN-GUZEL-683x1024GT4FY-SAY.-MAN.-SEPET-MEHMET-ERHAN-GÜRKAN-667x1024GT4FY-SB-1.-TOSYA-AMCA-CEMAL-AGACIKOGLU-685x1024GT4FY-SB-2.-ISIMSIZ-HUSAM-PEKHAS-678x1024GT4FY-SB-AFSAD-URFALI-AILE-KORAY-OLSEN-752x1024GT4FY-SB-FDCK-ANA-DOGAN-YASAR-764x1024GT4FY-SB-SER.-PORTRE-DOGAN-YASAR-749x1024

Kapsamadan Dirençliliğe: “Adil Kent” için Büyülü Sözcükler

Alain Musset – (Sosyal Bilimler İleri Araştırmalar Okulu’nda (EHESS) çalışan Fransız Coğrafyacı)

Türkçesi: Meriç Kırmızı ve Ceyda Yılmazdoğan Aydın

Adil kent, kentsel alanlarla ilgili dile getirilen sosyoekonomik eşitsizlikler üzerine yeni düşünme tarzının özgün bir örneğidir. Ancak, kavramsal çerçevesi büyü olarak nitelendirilebilecek kısıtlı sayıdaki sözcüğe dayanır. İşin gerçeği, toplumun tüm kesimleri arasında bağlaşık bir uzlaşmayı amaçlamak, olsa olsa çağdaş bir kentin savaş alanındaki iş stratejilerini gizleyen neoliberal kamu politikalarının gelişmesine yol açar. Kent hakkının yeni bir yorumunu tasarlamak için, Henri Lefebvre’in devrimci vizyonu, başkan Rafael Correa’nın ilerici düşüncelerinin bir karışımını Habitat III’ün2 giriş belgesinde bulabilmeniz bundandır: “Ekvador, 2008’de yürürlüğe giren anayasasında doğanın haklarını tanıyan ilk ülkedir. Aynı zamanda kent hakkını, sağlıklı ve güvenli bir yaşam alanı (habitat) hakkını ve yeterli barınmaya erişimi de tanımıştır. BM-Habitat’ın Ekvador’da geliştirdiği etkinlikler, Anayasa ve insan haklarını yapılandıracak kamusal eylem için yol haritası niteliğindeki İyi Yaşamak için Ulusal Plan ile tümüyle uyumludur.”3

Bu nedenle adil kenti, olması gerektiği gibi, yeni eleştirel ufuklar arayışındaki akademik dünyanın doğrudan ya da dolaylı yardımıyla, bir araç olarak yönetip kullanan toplumsal grupların hizmetindeki bir söylence (mit) olarak değerlendirmeyi önemli buluyorum.

Bu çelişkili konuyla başa çıkmak için öncelikle, kentin hiçbir zaman adil olmadığını ve toplumsal ve mekansal eşitsizliklerin modern ya da post-modern kentin bir buluşu olmadığını göreceğiz. İkinci olarak, neoliberal ekonomik ve kentsel modelin gelişmesiyle  doğrudan ilişkili olan adil bir kent düşüncesinin hem belirsiz hem de yanıltıcı bir kavram olduğunu göreceğiz. Bunu, çelişkili olarak görünüşte, neoliberal kentin adaletsiz olmadığı izler, tersine. Sonuç olarak, bu sözde adil kentin nasıl kendini akademik ütopya ve kentsel pazarlamanın kesişim noktasında bulduğunu göreceğiz.

Kent Hiç Adil Olmadı

Çağdaş kentin parçalanması ile ilgili söylemin kalıcı özelliklerinden biri, kentsel alanların, ekonomik farklılıkların boyutlarını mekanda somutlaştıran özerk ve bağımsız birimlere bölünmesidir. Peter Marcuse (1995) kimi zaman duvarlarla çevrili ve kendi aralarında hiyerarşik temelli, güç ilişkilerine bağlı olarak etkileşim kuran, iyi tanımlanmış ve farklı alanlara bölünmüş olan postmodern kentleri anlatmak için, bölünmüş kentlerden (partitioned cities) söz ediyordu. Bu düşünceyi geliştiren yalnız Marcuse değildir; bunun izini, geçmişte Şikago Okulu’nun öncülerinin, bu Kuzey Amerika kentindeki insan toplulukları arasındaki ayrışma süreci ve ayrılmayı değerlendirmelerini sağlayan araçlar ve çözümleme yöntemleri oluşturmalarına dek sürebiliriz. Bununla birlikte, her ne kadar bu bölünmeleri (gözlemci ya da yaşayanların siyasi ya da etik bakış açılarından) ahlaki olarak adaletsiz bulsak da, bunlar modern batı toplumunun bir buluşu değildir. Gerçekte kent hiçbir zaman adil olmadı ve toplumsal gruplar arasındaki ayrışmalar da sorgulamamız gereken ikili yer ve zaman görüngesinde (perspektifinde) yer alırlar.

Mekansal Yakınlık ve Toplumsal Uzaklık: Bir Ölçek Sorunu

İlk görünge olan mekan, gerçekte toplumsal uzaklığı hiçbir zaman yok etmeyip, bunun tam tersini yapan bölgesel yakınlıkla, eşitsizlikler ve adaletsizliklerin gizlenebildiğini bize gösterir. Norbert Elias, Eski Rejim (Ancien Régime) toplumunda efendilerin hizmetçileri her zaman yabancı ve aşağı bir ırk olarak düşünmesine karşın onların gündelik olarak aynı yerde bulunabildiklerini anımsattığı, 1933 tarihli doktora tezi Saray Toplumu’nda bunu dile getirmiştir. Her yatak odasında bir ya da birkaç hizmetçilere ayrılmış olan alanın (antechamber) olduğu ev planlaması, müthiş bir toplumsal uzaklıkla birleştirilmiş mekansal yakınlığın, yani her iki toplumsal tabakanın sıkı bir biçimde ayrılmasının yanında, çok yakın ilişki kurmasının en iyi örneğidir (Elias, 1993: 26).

Saray toplumunun bu kötü düzenlemesi, bazı bakımlardan kent burjuvazisinden gelme ev sahiplerinin ev içindeki hizmetçilerine fiziksel ve simgesel olarak şiddet uyguladığı birçok Latin Amerika ülkesinde hala geçerlidir.

Benzer olarak, Jean-Claude Chamboredon ve Madeline Lemaire (1970), 1960-1970 yılların Fransa’sındaki değişik toplumsal grupları toplu konutlarda bir araya getireceğini varsayan ütopyacı düşüncenin ürünü olan HLM (düşük kiralı sosyal konutlar) kentlerini güçlü bir biçimde eleştirmişlerdi. O zamanlar, işçilerin, zanaatkarların, çalışanların  ve hatta alt orta sınıftan yöneticilerin ailelerini bir araya getirince, günlük toplanma ve karşılıklı değiş tokuş pratikleri üzerine kurulu, toplumsal ve kültürel bir karışım aracılığıyla, “sınıfsız” yeni bir toplum oluşturulabileceğine inanılıyordu. Gerçekte ise, dayatmacı mekansal yakınlık, toplumsal yakınlığı özendirmeye yetmediği için, proje bütünüyle başarısızlığa uğradı. Toplumbilimcilerin bu toplu konutlarda yaptıkları çalışmalar sayesinde anlıyoruz ki, emekçiler barınaklarını daha üst sınıflarla paylaşmaktan çok hoşnut olsalar da, küçük burjuvazi bu yakınlıktan yakınıyor ve kendisini değer verilmemiş, hatta yerinden edilmiş görüyordu. Onlara göre, bu düzen “adaletsiz”di. Bütün bu gerekçelerle, adil kent kavramını, konunun zaman boyutunu ve Fernand Braudel’in (1990) şu anki durumlara bir anlam verebilmek için ortaya attığı, uzun dönemli kavramını göz önünde bulundurmadan, çözümleyip tartışamayız.

Adil Kent: Belirsiz ve Yanıltıcı bir Kavram

Bogota’nın 2001’de ikinci kez seçilen tartışmalı Belediye Başkanı Antanas Mockus, on yıllarca süren iç savaşın yıktığı bir ülkede barışı sağlamak için adil bir kent yaratmanın gereğine vurgu yaptı. Yenilikçi (reformcu) lider, “Herkesin aynı tarafta yaşamasından yana olan Bogota” (Bogotá para vivir todos del mismo lado) sloganlı, 2001-2004 Bogota için Ekonomik ve Toplumsal Kalkınma ve Kamu Çalışmaları Planı‘nda, “Kalkınma planının amacı, ortaklaşa (kolektif olarak) yapılan, kapsayıcı ve adil bir kente doğru ilerlemektir4 diye belirtti. Ancak, bu yeni kalkınma planı, söylemsel yeniliğine karşın, yalnızca kentsel düşüncenin küresel halkalarında yaygın olan düşünceleri yeniden çevrime sokuyordu.

Gerçekte, Johannes Novy ve Margit Mayer (2009), adil kentin, Marksist bir kavram sayılan eşitlik kavramını az çok belirgin bir biçimde silme amacıyla, neoliberal kentsel politikaları desteklemek ve kolaylaştırmak için Kuzey Amerika’nın yarattığı bir buluş olduğunu gösterdi. Bu nedenle, John Rawls’un (1987) çalışmalarından bu yana eşitliğin yerine hakkaniyetin (equity) geçmesi gerektiği olgusu yaygın olarak kabul görür. Hakkaniyetin eşitliğin tersine, adaletli olduğu düşünülür. Gerçekten de kişisel yetenekleri aynı olmayan ve topluluğa değişik biçimlerde katkıda bulunan bireylere eşit davrandığınızda, en parlak, yarışmacı ve verimli insanlar zarar görmüş olur (Musset, 2010).

Bununla birlikte, Rawls’un (2010) eşitlik karşısında hakkaniyetin üstünlüğünü haklı çıkarmak için ortaya attığı “doğuştan gelen yetenekler” kavramının ta kendisini eleştirmeliyiz. Bir toplum, kültüre bağlı olarak ve belirli bir zamanda her kültürde, yararlı görünen yetenekleri seçme eğilimindedir; toplumun her üyesi de bu yetenekleri bireysel olarak kendi yararı için ve toplu gereksinime göre geliştirebilmeli ya da geliştirmelidir. Bu durumda gerçek eşitlik (ya da tüm bireylere eşit davranmak), herkesin (toplumsal olarak belirlenmiş) kişisel yeteneklerinin yanı sıra ortak proje içerisindeki çaba ve katılımını  topluluğun tanıması biçiminde olmalıdır. Ancak, hakkaniyet düşüncesini aşılmaz görerek, tam da eşitlik düşüncesini reddeden neoliberal kapitalizmin ideolojik çerçevesini doğrudan ya da dolaylı olarak kabul etmiş oluruz.

Bir Kültür Ürünü Olarak Adaletsizlik

Bu bakış açısına göre sorun, (ayrı kültürel geçmişlerden kaynaklanan) hem bireysel, hem toplu algıların göreliliği ile ilgilidir ve sosyoekonomik ölçütlerin evrenselliğini sorgulatır. Ancak, John Rawls’un eski öğrencisi Amartya Sen’in Adalet Düşüncesi adlı kitabında incelediği gibi toplumsal adalet düşüncesinin kendisi tam da bu evrensellik üzerine kurulmak zorundadır ya da kurulmalıdır (Sen, 2009).

Dahası toplum çerçevesinde adaletsizlik algısı, kişilerin yaş, cinsiyet ve toplumsal konumlarına bağlıdır. “Adil” kent, zaten her üye bir topluluğa ait olduğu için, yeteneklerin geliştirilmesine izin vermeyen ve kişisel ya da toplu gereksinimlere karşılık gelmeyen kent gibi ele alınarak, adaletsizlik duygusunun gözlemcinin bakış açısı ve gözlemlenen birey ya da gruplara bağlı olduğu söylenebilir. Çelişkili bir biçimde, en korunmasız insanlar ya da baskıcı bir düzenin kurbanlarıymış gibi görünen insanlar bile adaletsiz bulabileceğimiz bir durumdan yakınmayabilirler.

Bunu siyasi bilincin eksikliği ile açıklayabiliriz, çünkü düzenin kurbanı olduğu varsayılan kişi, belli başlı kentsel kaynaklara erişemediği olgusunu tek başına adaletsiz olarak algılamaz. Ancak, biz de kendi yöntemsel yorumlama ve çözümleme çerçevemizi sorgulayabiliriz: adil kenti algılamanın başka bir yolu olarak, doğrudan bireyle ve bireyin gereksinimlerini karşılamakla değil de, toplulukla ve onun varlığının tanınmasıyla bağlantılı olan bir algı. Nancy Fraser’in “Toplumsal Adalet Nedir? Tanıma ve Dağıtım” (Fraser, 2005) adlı kitabında incelediği konudur bu.  En yoksul insanlar bile yoksulluklarını açıklamak için kendilerini bir yabancılaşma durumuna sokarak, egemen söylemi benimsediklerinde  adalet sorunu daha da acil olur.

İnsanlar en utanmazca olan eşitsizlikleri kabul ediyorlar, çünkü varsıl ve yoksul arasında doğa ya da tanrı yasası nedeniyle bölünmüş olan bir dünyada bu eşitsizlikleri normal (ve adil) buluyorlar.

Neoliberal Kent ve Onun Yoksul İnsanları

Bu durumda zorluk, eşitsizlikleri ölçmek olanaklıyken, adaletsizlik için bunun böyle olmamasından kaynaklanır. Nicel ekonomiden daha çok, toplum psikolojisi ile ilgili olan hoşgörü eşiğini sahada ölçmek olanaklı değildir (Musset, 2010).

O halde, kentin yoksul insanları gerçekte kimlerdir? Bugünlerde yoksulluk yerine yoksulluklardan söz etmek oldukça moda. Bu, dolaylı olarak, yoksulluğu bir düzen olarak düşünmek yerine, yalıtılmış özne ve nesneleri ayrım ölçütü olarak kullanarak, toplumsal sınıfları yatay olarak bölme ve kesimlemenin bir yoludur. Örneğin mali yoksulluk, enerji yoksulluğu, beslenme yoksulluğu, yetenek yoksulluğu gibi  (Amartya Sen’e göre, bu kişinin yatkınlık ve becerilerini geliştirme ya da toplumda nasıl hareket edeceğini seçme olanağı demektir). Böylece neoliberal kent teknokratlarına ve onların akademik destekçilerine göre, (dikey bölünmelere karşılık gelen çeşitli ekonomik düzeyler ile birlikte) artık, tek bir yoksul sınıf yoktur. Onun yerine (yeni toplumsal politikaların yaratılması ve hedeflenmesini sağlayan daha az çatışmalı yatay bölünmelerle) birçok yoksul insan topluluğu vardır.

Neoliberal yönerge ve formüller üzerine kurulu bu yeni toplumsal politikalar, Şartlı Nakit Transferi (Conditional Cash Transfer – CCT) programlarıyla doruğa ulaştı. Bu programlar, sanki yoksulluk toplumsal, ekonomik ve kültürel bir düzenin ürünü (eşzamanlı yataylık) değil de, anne babalardan çocuklara aktarılan bir genetik hastalıkmış (art zamanlı dikeylik) gibi, yoksulluğun kuşaktan kuşağa aktarılmasını durdurarak onu yok edeceklerini ileri sürdüler. Nasıl ki adil kent söylencesi kapitalizmin arafında insani bir yüzle doğduysa, CCT’ler (Brezilya’da Bolsa Familia, Meksika’da Oportunidades, vb.) de Enrique Valencia’nın (2008) çalışmalarında gösterdiği gibi siyasal ve ekonomik bir yanılsamadır.

Yoksullukların sözde çeşitliliğini düşünen bu programlar, yardımı en yoksul hane halkı olduğu düşünülen ailelere odaklamakla kalmayıp (buna karşılık aileler de rehber acente ile bir sözleşme imzaladıkları için yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadırlar), aynı zamanda sağlık, eğitim, yiyecek ve enerji gibi belirli terimler üzerinden çalışırlar. Anne babalar salt kapitalist bir mantık izleyerek, ekonomik yardımlarını çocuklarının “insan sermayesi”ne yatırmak zorunda hissederler.

Devletin kendisini insanlara adamayı reddetmesine dayanan neoliberal mantık ve “korunmasız” toplumsal grupların güçlendirilmesi (empowerment) inancı, BM-Habitat’ın desteklediği gecekondu mahallelerini iyileştirme politikalarının (Challenge of Slums) bölgeselleştirilmesine de evrildi. Örneğin PROMEBA (Yoksul Semtleri İyileştirme Programı) öncelikli olarak, buralarda oturanların toplumsal ve mekansal katılımını özendirmek için, yasadışı ev yerleşimlerini düzenlemeyi amaçlar. Program koordinatörleri, neoliberalizm sözlüğünün başka bir büyülü sözcüğü olan “kapsama”yı (inclusion) kullanarak yalnızca egemen söylemi benimserler ve sözde kapsamanın yalnızca, en yoksul olanların eşitliksiz kent pazarı düzenine mülkiyet  tapusu sayesinde eklemlenebileceği anlamına geldiğini ayırt etmezler.

Bununla birlikte, (bu tür başka projeler arasında) Rio de Janeiro’da Favela Bairro ya da Campo dos Goytacazes’te Morar Feliz örneklerinde olduğu gibi, Arjantin’de PROMEBA da neoliberal kenti hiçbir zaman daha adil yapamaz, çünkü yoksulluğu akıntıya karşı yok etmek yerine, yalnızca aşağı yönde azaltmayı ve daha katlanılabilir kılmayı amaçlar. Bu programlar bazı bakımlardan John Rawls’un (1987) detaylandırdığı “maksimin” ilkesinin en sinik yansımasıdırlar. Bu ilkeye göre toplumsal eşitsizlikler en yoksun insanların yazgısında bir iyileştirmeye katkıda bulundukları sürece kabul edilebilirdirler.

Kent 139

Neoliberal Kent Adil Bir Kenttir

Henri Lefebvre’in (1968) ileri sürdüğü gibi, kent bir toplum oluşturmaz, tam tersine. Bir ideolojinin özeti ve fiziksel anlatımı olarak kent, bir alanda (mimari biçimlerde) tarihin belirli bir zamanında egemen olan toplumsal grubun düşünce, kural ve önyargılarını dramatize eder ve dayatır. Gerçekte birtakım ideolojiler zaman geçip, siyasal düzenler gelip gittikçe kent arazisi üzerinde üst üste binerler. Kent geçmiş kültürlerin kentte tortullaşmasının biçimlendirdiği, ideolojik bir yeniden yazılmış parşömen (palimpsest) gibidir yalnızca. Kent biçimleri üzerinde eylemde bulunarak toplumsal adaletsizlikleri yok edebileceğimizi düşünmek başlıca yanılgıdır. Metaforik olarak, bu biçimde davranmak, bir aynayı üzerinde yansıyan yüzün kırışıklıklarını silmek için boyamaya benzer. Oysa ki adaletsiz bir toplum, her zaman adaletsiz kentler üretir.

Kenti, Karl Polanyi’nin (2009) ekonomiyi düşündüğü gibi, bağımsız, özerk ve “özselleştirilmiş” (essentialized) bir yapı olarak değil de, toplumsal ve kültürel bir düzene gömülü bir düzen olarak düşünmeliyiz. Bunun devamında adaleti yalnızca bir değer yargısı olarak düşünürsek, o zaman neoliberal kent de ona karşılık gelen toplumsal, ekonomik ve kültürel düzenin sınırları içinde adildir.

Buna göre, “herkesin mali yeterliklerine ve toplumsal sermayesine göre bir yeri vardır” deyişi yalnızca çağdaş neoliberal kentte değil, aynı zamanda Eski Rejim’in (Ancien Régime) kentlerinde de kent alanı düzenlemesinin adil bir biçimini tanımlar. Toplumsal eşitsizlikler (ki bireyin ve grupların kendi değerlerinin doğal bir sonucu olarak görülürler) alanların sınıfçı düzenlemesine açıkça yansırlar (Mazzei de Grazia ve Pacheco Silva, 1985).

Serbest pazarın savunucuları, pazar değerinin kullanım değerinden yüksek olduğu çağdaş kapitalist kentlerde değerli kent merkezlerinde yer alan gecekondu mahallelerini, yasadışı ev yerleşimlerini, yitik kentleri ya da favelaları anormal ya da haksız olarak değerlendirebilirler. Gerçekten de düşük gelirli insanlar bu yerleri işgal ederler ve bunun için ödedikleri bedel kent toprağının olası (potansiyel) bedeline denk gelmez (Saglio-Yatzimirsky ve Landy, 2014).

Şu anda Kuzey ve Güney ülkelerinin dışlanmış (marjinalleştirilmiş) mahallelerindeki yenileme politikalarının birçoğunun, buralardan yaşayanları kovmaya ve bu “yitik” alanları yeni kent ekonomisinin kârlı kanalına katmaya yönelik gizli bir gündemleri vardır. Bu amaçla bir dizi sözcük kullanırlar: hakkaniyet (equity), dirençlilik (resilience), dayanıklılık (durability), katılım (participation), kapsama (inclusion) ve yenilik (innovation). Gerçekte, bugün ve yarının kenti sürdürülebilir olmanın yanı sıra, BM-Habitat’ın “Daha İyi Kent, Daha İyi Yaşam” (2013) başlıklı, dünya kent kampanyasının sunumunda belirttiği gibi, dirençli de olmalıdır. Şu uygulamalar kampanyanın ana konularına karşılık gelmektedir: dirençli kent, yeşil kent, güvenli ve sağlıklı kent, kapsayıcı kent, planlanmış kent ve üretici kent.5

Dirençlilik (resilience) sözcüğü artık toplum bilimlerinin hemen her dalında yaygın olarak kullanılmakta ve Dünya Kent Forumu (WUF) ve BM-Habitat gibi küresel kalkınma kuruluşlarının edimsel (performative) konuşmalarının içinde de yer almaktadır. Ancak dirençlilik daha çok, yanlış anlaşılmış ve belirsiz -zararlı demek yerine- bir kavramdır, çünkü “doğal” ya da endüstriyel risklerden korunmanın ve bu risklerin azaltılmasının, bölgesel planlama konusundaki kamu politikaları yerine, bir tehdit (olası risk) ya da felaket (olayın sonucu) ile başa çıkmak üzere birey ve toplumsal grupların içsel yeteneklerine dayandığını varsaymaya yol açar. Çelişkili olan şudur; yoksul ve dışlanmış olarak yaşayanların uyum sağlama ve direnç kapasitelerini destekleyip, dirençlilik yetkelerini artırmak, onların korunmasızlıklarını da arttırır.

31 Ekim 2015’te Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un ileri sürdüğü gibi, yeni bir büyülü sözcük olan “güvenlik” resmi konuşmalarda şimdi gitgide daha çok güç kazanıyor: “Dünya Kentler Günü nedeniyle üst düzey Birleşmiş Milletler görevlileri sürdürülebilir, toplumsal olarak bütünleşmiş ve gönençli kent ve insan yerleşimleri kurmada kentsel tasarımın anahtar rolüne vurgu yapıyorlar. İyi tasarım iklim değişikliğinin üstesinden gelinmesine yardımcı olabilir. Felaketlerin etkisini azaltır. Kentlerimizi daha güvenli, temiz, eşit ve birleştirici yapmaya yardımcı olabilir. Bu yıla ayrılan tema, ‘Birlikte Yaşamak üzere Tasarlanan’dır.

Bu değişik kavramlar (ki en azından toplumsal bilimlerde, herhangi bir bilimsel kavrama karşılık gelmezler) “adil” neoliberal kentin şu anki ideolojik çerçevesini biçimlendirirler. Medellin’deki 7. Dünya Kent Forumu’nun (WUF) sonuç bildirgesini imzalayan katılımcılara göre, “adil” neoliberal kent, “kentlerin herkes için kapsayıcı, güvenli, gönençli ve uyumlu yerlere dönüşmesini sağlamak için var olan tüm araç ve kaynakları kullanarak, kentsel hakkaniyeti kalkınma gündemine katma”yı (Yedinci Dünya Kent Forumu, 2014: 1) olanaklı kılar.

Sonuç: Akademik Ütopya ve Kentsel Pazarlama Arasındaki Adil Kent

Herhangi bir kentsel politikanın “hakkaniyeti”ni değerlendirirken kullanılan ölçütlerin, neredeyse evrensel bir görüş birliğine ulaşmayı başardıkları için sorgulanamaz ya da eleştirilemez hale geldiklerini düşünürsek, bu, normdan dogmaya aşama aşama nasıl geçebileceğimizin kanıtıdır. Hepimizin, daha kapsayıcı kentlerde, yoksul insanların yaşam koşullarını iyileştirmeyi istediğimizi ileri sürmek güç değildir. Ancak, artık yoksul insan istemediğimizi söylemek daha risklidir.

En mükemmel akademisyenler bile, kentsel (ve kırsal!) alanların yaratılması ve ele geçirilmesinin kapitalist süreçlerinde salt bir savaş alanı olan kente gerçek konumuna karşılık gelmeyen anahtar bir rol yükleyerek, bölgeselleştirilmiş (territorialized) ütopyanın (ki Thomas More’un adalete dayalı, ideal bir toplum kurmak için yarattığı ütopya sözcüğünün kökenini düşündüğümüzde çifte bir çelişki söz konusudur) tuzağına düşerler.

Peter Marcuse 2009’da yayımlanan bir metinde yalnızca adil kent değil, aynı zamanda iyi kent konusunda da diretir. “Adil kent, adaleti dağıtımla ilgili bir sorun olarak görür ve bir tür eşitliği amaçlar. Ancak, iyi bir kent basit anlamda dağıtımsal hakkaniyetin olduğu bir kent olmakla yetinmemeli, klasik bir formülleştirmeye uygun olarak söylersek, her bireyin ve bütün bireylerin tam olarak gelişmesini destekleyen bir kent olmalıdır” (Marcuse, 2009: 2).

Adil kent söylencesine doğrudan ya da dolaylı olarak gönderme yapan haber ya da kitapların başlıklarını, en az bilinenden Susan Fainstein’ın 2011’de yayımlanan Adil Kent’i gibi en ünlüsüne dek  sonsuza kadar sıralayabiliriz. Latin Amerika Sosyal Bilimler Konseyi’nin Kentsel Kalkınma çalışma grubundaki araştırmacıların, Ekim 2008’de Utopías practicadas en ciudades de América Latina. Los nuevos rumbos del desarrollo (Latin Amerika Kentlerinde Uygulanan Ütopyalar: Kalkınmada Yeni Yönelimler) (CLASCO, 2008) başlıklı bir toplantı çerçevesinde adil kente göndermede bulunan bir ilkeler bildirgesi yayımlaması rastlantı değildir. Rawls ve Harvey’nin 40 yıldan uzun bir zaman önce başlattıkları tartışmaya uygun olan bu on önerinin, 20 yıldan uzun süredir neoliberal ideolojinin egemenliği altındaki dünyayı yeniden düşünmenin gereğine uygun olarak, yenilenmiş bir bakış açısı vardır.

Öyle bile olsa, adil kentle ilgili tüm bu akademik yazın, yukarıda sözü edilen iki güçlükle çarpışmaktadır: birincisi, adalet, sürdürülebilir bir ideolojik çerçeve oluşturmaya yardımcı olmak için fazlasıyla belirsiz ve değişebilir bir kavramdır; ikincisi, kent yalnızca, bir toplumca tarihin belirli bir anında hazırlanan egemenlik biçimlerinin fiziksel anlatımıdır. Peter Marcuse’un yukarıdaki metinde ileri sürdüğü şey budur:

Mekansal adaletsizlikleri ortadan kaldırmanın gerekli bir bölümü, mekansal çarelerdir, ama bunlar tek başına yeterli değildir. Eğer mekansal adaletsizliklerin bir parçası olduğu toplumsal adaletsizlikler düzeltilecekse, güç ilişkilerinde ve kaynakların ve olanakların dağıtılmasında daha geniş değişimlerin üzerine eğilinmelidir” (Marcuse, 2009: 5).

Kent 138

Mekanın kapitalist üretim biçimleri üzerine gerçek anlamda eleştirel bir düşünceyi hiç özendirmemiş olan adil kentin siyasal olarak doğru (politically correct) sloganı, kentsel pazarlamanın bir kolu gibi görünmektedir. Küreselleşen metropollerin arasında yarış odaklı genel bağlamda, geleceğin kentleri yarışmacı, ama adil olacaktır. Başka bir biçimde söylemek gerekirse, kentler yarışmacı olacaktır, çünkü yetkileri ve gereksinimleri oranında adildirler. Bu nedenle, adil kent gerçekte, sözcüğün tam anlamıyla bir söylencedir, yani toplumsal bir uygulamayı destekleyip, onu üretenlere haklılık kazandıran bir söylemin dayanağı olan, açıklayıcı bir anlatıdır.

Notlar 

1- Bu metnin ilk versiyonu Ekim 2015’te Bitacora Urbano Territorial dergisinin 25. sayısında “Neoliberal bir alan olarak adil kent söylencesi” başlığıyla yayımlandı.

2- http://tinyurl.com/hb7nnhp

3- http://unhabitat.org/ecuador/

4- http://tinyurl.com/jzogyxd

5- http://mirror.unhabitat.org/pmss/listItemDetails.aspx?publicationID=3497

6- http://www.un.org/es/events/citiesday/2015/sgmessage.shtml

Kaynakça

Braudel, F. (1990). La Méditerranée au temps de Philippe II. Paris: Armand Colin.

Chamboredon, J. C., Lemaire M. (1970). Proximité spatiale et distance sociale. Les grands ensembles et leur peuplement. Revue française de sociologieXI, 3-33.

CLACSO, 2008. Utopías practicadas en ciudades de América Latina. Los nuevos rumbos del desarrollo urbano.

Elias, N. (1993). La société de cour. Paris: Flammarion.

Fainstein, S. (2011). The Just City (Adil Kent). Ithaca: Cornell University Press.

Fraser, N. (2005). Qu’est-ce que la justice sociale? Reconnaissance et redistribution. Paris: La Découverte.

INIDE, (2008). León en cifras. Managua: Instituto Nacional de Información de Desarrollo.

Lefebvre, H. (1968). Le droit à la ville. Paris: Anthropos.

Marcuse, P. (1995). Not chaos but walls: Potsmodernism and the partitioned city (Kaos değil, Duvarlar: Postmodernizm ve Bölünmüş Kent). Sophie Watson, Katherine Gibson (Ed.), Postmodern Cities and Spaces (Postmodern Kentler ve Yerler) içinde (s. 243-253). Oxford: Blackwell.

Marcuse, P. (2009). Spatial Justice: Derivative but Causal of Social Injustice (Toplumsal Adaletin Türevi, ama Nedeni de olan Uzamsal Adalet). Justice Spatiale/Spatial Justice (Uzamsal Adalet)

Mazzei De Grazia, L., Pacheco Silva, A. (1985). Historia del traslado de la ciudad de Concepción. Concepción: Universidad de Concepción.

Musset, A. (2009). Geohistoria o geoficción? Ciudades vulnerables y justicia espacial. Medellin: Universidad de Antioquia.

Musset, A. (2010). Sociedad equitativa, ciudad justa y utopía. Alain Musset (Koord.), Ciudad, sociedad, justicia: un enfoque espacial y cultural içinde (s. 463-489). Mar del Plata: EUDEM.

Novy J., Mayer, M (2009). As “just” as it gets? The european cities in the “just city” discourse (Olduğu kadar “Adil”? “Adil Kent” Söyleminde Avrupa Kentleri). Peter Marcuse vd. (Ed.), Searching for the Just City. Debates in Urban Theory and Practice (Adil Kenti Ararken: Kent Kuramı ve Uygulamasında Tartışmalar) içinde (s. 103-119). New York: Routledge.

Polanyi, K. (2009). La grande transformation. Paris: Gallimard.

Rawls, J. (1987). Théorie de la justice. [Theory of Justice (Adalet Kuramı)]. Paris: Le Seuil.

Rawls, J. (2002). La justicia como equidad, una reformulación. Barselona: Paidos.

Saglio-Yatzimirsky, M. C., Landy, F. (2014). Mega-city Slums. Social exclusion, Space and Urban Policies in Brazil and India (Mega-kent Varoşları: Brezilya ve Hindistan’da Toplumsal Dışlanma, Uzam ve Kent Politikaları). Londra: Imperial Collage Press.

Sen, A. (2009). The Idea of Justice (Adalet Düşüncesi). Harvard: University Press.

Seventh World Urban Forum (Yedinci Dünya Kent Forumu), (2014). Medellín Declaration (Medellin Bildirgesi). Equity as a foundation of sustainable urban development (Sürdürülebilir Kent Kalkınmasının Temeli olarak Doğruluk).

Valencia, E. (2008). Las transferencias monetarias condicionadas como política social en América Latina. Un balance: aportes, límites y debates. Annual Review of Sociology34, 499-524.

Özgün Metin: Musset, A.  (2016). From Inclusion to Resilience: The Magic Words for a “Just City” (Kapsamadan Dirençliliğe: “Adil Kent” için Büyülü Sözcükler). Unveiling the Right to the City: Representations, Uses and Instrumentalization of the Right to the City (Kent Hakkını Deşifre Etmek: Kent Hakkının Temsilleri, Kullanımları ve Araçsallaştırılması) içinde (s. 52-61). The Passerelle Collection.

* Bu yazı Kadıköy Belediyesi’ne ait Kadıköy Belediyesi Akademi sitesinden alınmıştır.