Kente Dair Okumak – 2

Beraber
Richard Sennett
İngilizce’den çeviren: İlkay Özküralpli
Ayrıntı Yayınları, Birinci Baskı 2012, İstanbul, 350 sayfa

0000000393815-1

Bir üçleme olarak tasarlanan kitaplardan ilki olan Zanaatkâr’dan sonraki ikinci kitabı Beraber’de Richard Sennett günümüzün son derece cemaatçi, yarışmacı ve benmerkezci dünyasında işbirliği yapmayı,  nasıl öğrenebileceğimizi sorguluyor.

Irksal, etnik, dinsel ya da ekonomik olarak çok farklı insanlarla bir arada yaşamak bugünkü medeni toplumların karşısına dikilen en önemli sorunlardan biridir. Genel olarak bizim gibi olmayan insanlarla ilişkiye girmekten kaçarız ve modern politikalar bir kent politikasından çok bir kabile politikasına yakındır. Richard Sennett, görünenin ötesini düşünmeye kışkırtan bu kitabında, kabileciliğin, bencilliğin nedenleri üzerinde dururken, bu konuda neler yapılması gerektiğini de tartışıyor.

Sennett’e göre, işbirliği bir beceri işidir ve başarılı bir işbirliğinin temelinde çekişmeden çok dinlemeyi ve tartışmayı öğrenmek yatar. Sennett, Beraber’de, insanların sokak köşelerinde, okullarda, işyerlerinde ve yerel politikada ya da sanal dünyada nasıl işbirliği yapabileceğini keşfe çıkıyor. Bu yolculukta, ortaçağdan günümüze, köle topluluklarından Paris’in sosyalist gruplarına ve Wall Street çalışanlarına uzanan işbirliği ritüellerinin gelişim seyrini izliyoruz. Üç bölüm halinde, işbirliğinin doğası, neden zayıfladığı ve nasıl güçlendirilebileceğini tartışan Sennett bizi şöyle uyarıyor: Eğer karmaşık ilişkiler ağı haline gelmiş toplumlarımızın refahını istiyorsak, işbirliği yapma, ortak çalışma becerisi kazanmamız ve geliştirmemiz gerekir. Ve yine bizi şöyle temin ediyor: Bunu yapabiliriz çünkü işbirliği kapasitesi insanın doğasında vardır.

ozdeyisRichard Sennett
1943’te Chicago’da doğdu. 1964’te Chicago Üniversitesi’nden mezun oldu. 1969’da Harvard Üniversitesi’nde doktorasını verdi. New York Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü, İnsan Araştırmaları Merkezi’nde yönetici ve Politika Araştırmaları Merkezi’nde baş araştırma görevlisi olarak çalıştı. Çocukluğunda viyolonsel çalmayı öğrendi; halen New York’ta bazı oda müziği topluluklarında çalmaktadır. The New York Times Book Review ve The New York Review of Books’a sık sık katkıda bulunmaktadır. Kentli ailelerin hayatı ve toplumsal psikoloji üzerine birçok kitap yazmıştır.

Başlıca Yapıtları:
(Editör ve katkıda bulunan olarak)
Classic Essays on the Culture of Cities (1969)
Nineteenth Century Cities: Essays in The New Urban History, Yale (1969)
Families Against the City: Middle Class Homes of Industrial Chicago 1872-1890, Harvard (1970)
The Uses of Disorder: Personal İdentity & City Life (1970)
• The Hidden Injuries of Class (1972), (Jonathan Cobb’la birlikte)
The Psychology of Society: An Anthology, Knopf (1980), (editör olarak)
Beyond the Crises Society (1977), (Alain Touraine, T.B. Bottomore ve diğerleriyle birlikte)
Authority, Knopf (1980), (Otorite, Ayrıntı Yayınları, 1992)
The Conscience of The Eye, The Design and Social Life of Cities, Faber and Faber (1990), (Gözün Vicdanı, Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam, Ayrıntı Yayınları, 1999)
The Fall of Public Man (1992), (Kamusal İnsanın Çöküşü, Ayrıntı Yayınları, 2002)
Flesh and Stone, The Body and The City in Western Civilization, Norton (1994), (Ten ve Taş, Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, Metis Yayınları, 2002)
The Corrrosion of Character-The Personal consequences of Work in The New Capitalism, Norton (1998), (Karakter Aşınması – Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri, Ayrıntı Yayınları, 2002)
Respect in a World of İnequalty, Penguin (2003), (Saygı – Eşit Olmayan Bir Dünyada, Ayrıntı Yayınları, 2005)
The Culture of the New Capitalism, Yale (2006), (Yeni Kapitalizmin Kültürü, Ayrıntı Yayınları, 2009)
The Craftman, Allen Lane (2008), (Zanaatkâr, Ayrıntı Yayınları, 2009)
How I Write: Sociology as Literature, Rhema-Verlag (2009)
The Foreigner: Two Essays on Exile, Notting Hill (2011)
Together: The Rituals, Pleasures, and Politics of Cooperation, Yale (2012), (Beraber, Ayrıntı Yayınları, 2012)

Romanları (Kurgu Eserleri)
Palais Royal (1986)
An Evening of Brahms (1984)
The Frog Who Dared to Croak (1982)

Richard Sennett’in e-kitaplarına ve makalelerine ulaşmak için: 

https://yadi.sk/d/6B1IFcShqxyaT

 

Önemli bir yönetim stratejisi: İşbirliği – 1

Elimde Avrupa Konseyi (CoE), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Açık Toplum Vakfı’nın Yerel Yönetim Girişimi (YYG) tarafından hazırlanmış “Belediyeler Arası Yurtiçi İşbirliği” isimli bir el kitabı var.

Belediyeler arasındaki işbirliklerinden söz edip bunun ne anlama geldiğini, işbirliği dostu olmanın ne demek olduğunu, bunun nasıl başlatılacağını, işbirliğinin yasal biçimlerini, finansmanın nasıl sağlanacağını, hesap verebilirliğin biçimlerini, karar verme ve uygulama süreçlerini anlatıyor.

Oldukça yararlı bulduğum bu el kitabını ilgiyle okuyorum.

isbirligi-014Okudukça büyük bir iyi niyetle hazırlanan bu kitaptan birçok belediye başkanıyla belediye yöneticisinin haberdar olmadığını düşünüyorum.

Haberdar olanların da ya başarısızlıkla sonuçlanan girişimleri sonucunda ya da işin kolayını tercih ettikleri için bu önemli konuyu çoktan gündemlerinden düşürdüklerini biliyorum.

Evet, öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, aynı konularla ilgilenen ya da aynı sorunları yaşayan hiç kimse bir araya gelip birlikte iş yapmayı, birlikte üretmeyi sevmiyor.

Herkes, çoğunlukla da herkes kendi bildiği, inandığı ve hayran olduğu egosu doğrultusunda davranmayı seviyor.

Hemen yanı başındakiyle, aynı dili konuştuğu, aynı amaç doğrultusunda mücadele ettiği ile birlikte çalışmayı sevmiyor.

Büyükşehir belediye başkanları kendilerine yasalarla verilmiş olan gücü, çoğu kez yanına alması gereken ilçe belediye başkanlarını ezerek sonuna kadar kullanmayı, böylelikle kendi gücünü sergilemeyi seviyor.

İlçe belediye başkanları da kendilerinin şube müdürü yerine konulduğu şikâyetinde bulunurken hem büyükşehir belediye başkanlarıyla hem de kendi konumundaki ilçe belediye başkanlarıyla bir araya gelmeyi, birlikte iş yapmayı düşünmüyor.

Oysa İzmir özelinde düşündüğümüzde yerleşim alanları itibariyle birbirine benzer özelliklere sahip Konak ve Karabağlar belediyelerinin, mobilya sektörü konusunda Buca ve Karabağlar belediyelerinin, Gediz Havzası’nın korunması konusunda Karşıyaka, Çiğli ve Menemen belediyelerinin, çevre sorunları konusunda Aliağa ve Foça belediyelerinin, Çeşme Yarımadası’nın ortak sorunları nedeniyle Güzelbahçe, Urla, Karaburun, Seferihisar ve Çeşme belediyelerinin bir araya gelerek, hatta bu beraberliğe İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni de dahil ederek büyük bir sinerji yaratabileceklerini düşünüyorum.

Evet, belediyelerimizin kendi aralarında bir araya gelerek kurdukları birlikler var. Ege Belediyeler Birliği ya da Kıyı Ege Belediyeler Birliği gibi. Buna bir de bir zamanlar var olup şimdi ne olduğunu bilmediğimiz Yarımada Belediyeler Birliği’ni de dahil edebiliriz.

Ancak bu birliklerin bugüne kadar eğitim amacıyla yurtiçi ya da dışına seyahat etmek dışında hep birlikte bir işin ucundan tutup onu sonuna kadar götürdüğünü bilen varsa lütfen buradayım desin…

kolkola-01Evet, belediyelerin; özellikle belediye başkanlarının kişisel çekişmeleri bir tarafa bırakarak, birbirleri hakkında olumsuz düşünmekten vazgeçerek kentin sorunlarını çözmek için, kamunun yararını yaşama geçirmek için biraraya gelmelerini, birlikte iş yapmalarını ve bu kentteki oldukça zayıf olan birlikte iş yapma kültürünü geliştirmelerini, buna destek verip katkıda bulunmalarını bekliyoruz…

Belki böylelikle önce kendi aralarında başlatacakları işbirliğini, merkezi yönetimin temsilcisi olan valiyle, meslek odalarının, demokratik kitle kuruluşlarının ve sivil toplum örgütlerinin yöneticileriyle bir araya gelerek daha ileri bir boyuta taşıma olanağına kavuşabilirler.

Hayvan hakları kareleri- 1

Bugün kentlerde bizlerle yaşayan, daha doğrusu tüm mücadele ve uyum gücüyle bizlerle yaşamaya çalışan hayvan dostlarımızdan, onların sahip olması gereken haklardan söz eden bir yarışma ve serginin fotoğraflarını paylaşıyoruz…

Fotopya – Fotoğraf Sanatı Portalı’nın 2016 yılında düzenlediği Hayvan Hakları Kareleri isimli yarışmanın yetişkinler kategorisinde dereceye giren ve sergilemeye değer bulunan 25 fotoğrafı sonrasında, çocuklar kategorisinde dereceye giren ve sergilemeye değer bulunan fotoğrafları da önümüzdeki günlerde paylaşacağız…

İyi seyirler dileğiyle…

yetiskin-kategorisi-birincisi-ogun-balci
Ogün Balcı – Birincilik Ödülü
yetiskin-kategorisi-ikincisi-levent-rastgeldi
Levent Rastgeldi – İkincilik Ödülü
yetiskin-kategorisi-ucuncusu-hulya-samer
Hülya Şamer – Üçüncülük Ödülü
yetiskin-kategorisi-mansiyon-mustafa-tugyan
Mustafa Tuğyan – Mansiyon
yetiskin-kategorisi-mansiyon-serkan-egrilmez
Serkan Eğrilmez – Mansiyon
yetiskin-kategorisi-sergileme-alahattin-kanlioglu
Alahattin Kanlıoğlu
yetiskin-kategorisi-sergileme-alev-ozcan-02
Alev Özcan
yetiskin-kategorisi-sergileme-alev-ozcan
Alev Özcan
yetiskin-kategorisi-sergileme-arif-miletli
Arif Miletli
yetiskin-kategorisi-sergileme-hakan-coplu
Hakan Çöpçü
yetiskin-kategorisi-sergileme-kadir-civici
Kadir Çivici
yetiskin-kategorisi-sergileme-kivanc-sen
Kıvanç Şen
yetiskin-kategorisi-sergileme-mehmet-ali-calkam
Mehmet Ali Çalkam
yetiskin-kategorisi-sergileme-mehmet-koru
Mehmet Koru
yetiskin-kategorisi-sergileme-mehmet-uluyurt
Mehmet Uluyurt
yetiskin-kategorisi-sergileme-mine-ertugrul
Mine Ertuğrul
yetiskin-kategorisi-sergileme-mursel-yagcioglu
Mürsel Yağcıoğlu
yetiskin-kategorisi-sergileme-orhan-kose
Orhan Köse
yetiskin-kategorisi-sergileme-osman-arsal
Osman Arsal
yetiskin-kategorisi-sergileme-osman-maasoglu
Osman Maaşoğlu
yetiskin-kategorisi-sergileme-sahin-avci
Şahin Avcı
yetiskin-kategorisi-sergileme-senol-sevim
Şenol Sevim
yetiskin-kategorisi-sergileme-veli-dolek
Vali Dölek
yetiskin-kategorisi-sergileme-yasin-cetin
Yasin Çetin
yetiskinler-kategorisi-sergileme-mehmet-aslan-02
Mehmet Aslan

 

İnsan bazen…

İnsan bazen, zamanı önceden belirsiz dönemlerde farklı şeyler yapmalı. Değişik uğraşılar ve zevkler edinmeli. Yoksa biteviye aynı işlerle meşgul olmak sıkıcı ve monoton olmuyor mu?

32 yıl tıp hekimliği yapmış biri olarak ben de, ülkemizde sağlık sektöründeki inanılmaz değişime, rant sistemine, hastaları müşteri gibi gören zihniyete alışamadım. Başım döndü, midem bulandı ve dedim ki; “artık bırakayım, başka bir alan açayım kendime“. Yine canlılarla uğraşayım, farklı türden olsun bu kez.

13406907_10154181633788911_5872468888612334501_nBöylece keçilerle tanışıklığın ilk adımı atılmış oldu. Emekliliğin ardından, halen daha unutamadığım bir 3 yıl süt keçiciliği serüveni başlamış oldu. Böylesine asil ve akıllı bir canlının varlığından nasıl da habersizmişiz diye kendime çoğu zaman kızdığım anlar çok olmuştur.

Evet, gündüzleri tamamen onların yaşam stilleri ve kodlarını öğrenmekle geçiyor, geceleri de bu konuda ileri ülkelerde bu işi yapan keçi yetiştiricileri ile yazışmak ve bilgilenmekle kendimi geliştiriyor, hayvan refahı ve verimliliği konusunda sürekli yeni bilgiler ediniyordum.

Zamanla anladım ki; bu konu birbirinden ayrıştırılamaz 3 ana ayak üzerine oturtulmalı: İleri teknoloji, hayvan psikolojisi ve sürü sağlığının birlikte yürütüldüğü teorik alan. Bir diğeri; uygulama geri dönüşüm, deneme yanılma ve birebir onları izleme, gözleme, yakınlarında olma şeklinde sürdürülen pratik alan. Üçüncü ayak ise, bu işi yıllardır yapmış yerel çobanlar ve yetiştiricilerden yüzlerce yıldır yapılagelen kabul görmüş birikimleri almak, öğrenmek ve kaydetmek.

Süt keçiciliğinde çok ileri gitmiş ülkelerde, ABD, Kanada, Brezilya, İsviçre, İspanya ve diğerlerinde yazıştığım, modern teknolojilerle donanmış keçi çiftliklerinde son 20 yıldır, hayvan refahı ve onları kendi ortamlarında yaşatmanın verimliliği % 30 artırdığını vurguladıklarını hep hatırlamışımdır.

13419000_10154181630568911_2853364240770426534_nÜlkemizde, maalesef bu tür yetiştiriciliğin örnekleri çok az. Yapmaya girişenlerde aynen benim de karşılaştığım bir yığın sorunla boğuşmaktan bu işi yürütemeyip bırakmakta. Çünkü her yerde karşımıza çıkan engeller, burada da yakanızı bırakmıyor.

Velhasıl, bölgemizin en büyük zenginliklerinden olan Maltız Keçiciliği serüveni benim içinde bitti. Benim için çok zordu. Halen bu işi yapmaya devam eden, tüm arkadaşlarıma fedakâr yetiştiricilere bu ülkenin gerçekten bir teşekkür borcu var. Halkımıza doğru düzgün süt ve süt ürünleri sunmak için didinen bu insanlara devlet mutlaka sahip çıkmalıdır. Zorluklarını birebir yaşamış biri olarak Maltız Keçisi ve Sakız Koyununa gönül vermiş, bu türlerin yok olmaması için çabalayan ve bu meşakkatli işi, sürdürenlere buradan selam olsun.

Sonuç nedir mi? Bu 3 yılda çok şey öğrendim hayata dair bazı konular daha bir sıkı yerleşti yerlerini buldu, ayrıca hayvanlardan öğreneceğimiz çok şey olduğunu gördüm. Ve onlarla dağlarda gezerken, insanların doğada ne kadar çaresiz ve savunmasız olduğunu anladım. Doğanın kendi içindeki uyumunu, olağanüstü bir dengenin varlığını hep hissettim.

Bence herkes bu tür deneyimlere kendini açmalı ve bir mola vermeli.

Kente Dair Okumak – 1

KİTAP TANITIMI – Kent Bizim, 1970’lerden Günümüze Avrupa’da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler, Derleyenler: Bart van der Steen, Ask Katzeff, Leendert van Hoogenhuijze, Kafka – Epsilon Yayıncılık, Mayıs 2016, 384 sayfa, Fiyatı: 29 TL.

0000000696518-1Sınıflı toplumlarda kentleşmenin bölme, ezme, yerinden etme, yaşanamaz hale getirme ve benzeri karakteristik özelliklerinden kaynaklanan sürdürülemez canavarlaşma eğilimi, kapitalizm tarihinin farklı dönemlerinde yaşanan yine kent merkezli çatışma ve kırılmaların da başlıca sebepleri arasındadır. Ezilenlerin özgürlük, kardeşlik ve eşitlik temelli kent düşü, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Bir yanımız yaprak döker, bir yanımız bahar bahçe” dizelerindeki bahar bahçe kısmını anıştırır. Ancak şairin sözünü ettiği bir “çıldırtan denge” durumunda değildir kent. Tersine sürekli bir dengesizliğin uzamıdır. Uygar, yerleşik, eğitimli Batılı sermayenin veya bizim coğrafyamızda olduğu gibi talancı, cahil ve lümpen sermayenin baş tasarımcısı olduğu farklı türden de olsa canavar kentlerin içerisinde, alternatif ve yeni yaşam biçimlerini yaratmak talebi ile ortaya çıkan yaşam savunucuları vardır. Bunlar tarihte farklı biçimlerde karşımıza çıkmışlar; kentlerin içinde bazen gecekondu hareketi, bazen işgalevcilik, bazen kolektif mülkiyeti haiz arazilerde kurulan mini ütopyalar olarak kalıcı özerk alanlar veya farklı uzamları farklı zamanlarda farklı formlarda ele geçiren geçici otonom bölgeler yaratmışlardır.

Bugünlerde 3. yaşı kutlanan Gezi’nin mirası olan iki işgalevi -Don Kişot İşgalevi ve Mahalleevi- otoriter baskılar sonucu şu an fiili olarak varlıklarını sürdüremese de bahsedilen yeni yaşam biçimlerini yaratmak talebi ile ortaya çıkan yaşam savunucuları tarafından kolektif bir şekilde inşa edilmiş kamusal alanlardı. Bu işgalevleri kentlerin tamamen dışına savrulmuş bir şekilde değil, aksine kentin kalbinin en güçlü attığı merkezlerde alternatif yaşam alanları olarak kendilerini var etti. Occupy hareketlerinin kümülatif etkisiyle uluslararası boyuta ulaşan kolektivite; İstanbul işgalevleri için de bir izlek oldu. Konsensüs ve forumları en büyük araç olarak kullanan ve ırkçı, cinsiyetçi, homofobik, ayrımcı olan hiç kimsenin kendini var edemeyeceği bu alanlar 1,5 sene çok aktif bir şekilde yaşayabildiler.

Kent Bizim ise sekiz farklı şehirdeki yerel hareketlerin, Amsterdam ve Berlin gibi otonom ayaklanmaların meşhur başkentlerinin yanı sıra, Poznan ve Atina gibi haklarında çok az şey bildiğimiz şehirlerin de tarihini derliyor ve Avrupa’daki işgalevcilik pratiğiyle otonom hareketlerin tarihsel gelişimine dair oldukça renkli bir resim çiziyor. Her bölüm bir kente odaklanarak, fotoğraflar ve illüstrasyonlar eşliğinde, o kentin canlı bir kronolojik anlatısını ve analizini sunuyor. Bölümler, bu hareketlerin tarihi içerisindeki en önemli olayları ve gelişmeleri merkeze alıyor. Dahası, bu yerel hareketlerin onları farklı kılan yanlarını ortaya çıkartırken siyasetle altkültür arasındaki ilişki, nesiller arası dönüşümler, çatışmalar ve şiddetin rolü ve politik taktiklerdeki değişimler gibi meseleleri de inceliyor.

Kent Bizim alternatif bir yaşamın mümkün olduğunu görünür kılan otonom pratiklerin tarihinden bir kesit sunduğu gibi, işgalevciliğe dair yerel deneyimlerin bu anlamda eleştirisini ve yeniden inşasını da barındıran bir tartışma açıyor. Gezi direnişi ile başlayan alternatif yaşam alanları yaratma ve yaşamı savunma mücadelesi farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor ve edecek.

Ve hâlâ ilk günkü kadar gerçek: Reddet! İşgal et! Yeniden inşa et!

Ekolojik Emperyalizm

Emperyalist kapitalizm günümüzde ekolojik emperyalizm aşamasına gelmiştir. Artık sermayenin tek amacı kendini büyütmektir. Sermaye için doğa sadece hammadde deposudur. Yaşamsal unsurlar da yatırım yapılması gereken birer kâr kaynağıdır.

Harry S. TRUMAN’ın 20 Ocak 1949’da Başkan olarak göreve gelirken yaptığı konuşma, bu sürecin politik başlangıcı olarak kabul edilebilir:

Az gelişmiş bölgelerin geliştirilmesi ve ekonomilerinin büyütülmesi için bilimsel ilerlememizi ve endüstriyel gelişmemizi yeni bir cesur programla bu bölgelere sunmamız gerekiyor… Eski emperyalizmin başka ülkelerden kâr elde etmesi gibi bir anlayışın bizim programımızda yeri yoktur. Bizim tasarladığımız… bir kalkınma programıdır

ABD kalkınmacı retoriğe sarılarak, komüncülüğün yayılmasının önünü kesmek ve Amerikan yatırımlarının önünü açmayı amaçlıyordu. Bunun için de MARSHALL Yardımı devreye sokuldu. Bu yardım, tulumbaya verilen bir maşrapa su gibiydi. Bu yardımı verdikten sonra, yardım edilen ülkenin tulumbasından istediğiniz kadar su çekebilirdiniz.

_live-simplygrif1960’ların sonuna gelindiğinde “kalkınma” ile ilgili söylemle, gerçekleşenler arasındaki uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyordu. Beklentilerin aksine yoksulluk, işsizlik ve açlıkla birlikte “doğal tahribat” da ilk kez gündeme geliyordu. Bu koşullarda artık “kalkınma” kavramı önüne bir başka sözcük eklenerek kullanılmalıydı.

“Sürdürülebilir Kalkınma” son dönemde en uygun bulunan ve kullanılan sıfattı. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca hazırlanan bir raporda: “Sürdürülebilir kalkınma, en genel anlamıyla karar vermede ekonomik ve ekolojik düşünceleri bütünleştirme ana teması ile bugünün gereksinimlerini ve beklentilerini geleceğin gereksinim ve beklentilerinden ödün vermeden karşılamanın yollarının aranması” olarak tanımlandı.

İlk bakışta içerdiği bütün ‘iyi’ (!) niyete karşın sürdürülebilir kalkınma kavramı da uygulamaya yönelik taşıdığı belirsizlikler ve muğlâklık nedeniyle, gelişmiş Kuzey ülkelerinde ve geri kalmış, sömürülen Üçüncü Dünya ülkelerinde tamamıyla farklı sonuçlar doğurmaktaydı. Çevre sorunları açısından ise iki önemli sonucu vardı:

1. Üretim için gerekli kaynakların Üçüncü Dünya ülkelerinden Kuzey ülkelerine aktarılması: Sömürgen ülkeler, bu sömürgeci politikaları gereği olarak, kendi ülkelerinde doğal kaynakların hammadde olarak dışalımını özendiriyorlardı. Örneğin, OECD ülkelerinde çeşitli hammadde dışalımlarına uygulanan ortalama gümrük vergisi oranları şöyledir: Bakırda; bakır cevheri ve konsantresi % 0, bakır tel % 4,6, bakır boru ve tüpler % 4,12, bakır mutfak eşyası % 3,98’dir. Alüminyumda cevher ve konsantresi % 0, hurda olmayan metal % 4,10, tel % 6,13, masa ya da mutfak eşyası % 5,83’dir. Bu oranlar petrol için % 0,00 reçine, politerpen için % 7,00, naylon kumaş için % 8,47, PVC için % 7,52, polikarbonatlar için % 7,84. Bu dağılım çinko, kalay, nikel, kurşun için de benzer bir görünümdedir.

2. Çok su ve enerji gerektiren yatırımlarla eskimiş teknolojilerin ve sömürgen ülkelerde toplumsal tüketim ve endüstriyel üretim sonucu oluşan atıkların üçüncü dünya ülkelerine aktarılması. (Madencilik, gemi sökümü, demir-çelik, deri sanayi, çimento, kültür balıkçılığı vb) Anlaşılacağı gibi, yeni sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerim madenlerine el koymaktadırlar. Tüm ülke ulusal gelirinin içinde, maden dış satışlarından elde edilen gelirin oranı ne kadar yüksekse, o ülke o kadar geri kalmış demektir. Örneğin, Bostwana’da elde edilen tüm ulusal gelirin % 35,1’i maden dış satışlarından elde edilmektedir. Bu ülkenin dünya insani gelişmişlik sırasındaki yeri de 122’liktir. Bu veriler Sierra Leone için % 28,9 pay ve 174. sırada; Zambiya için % 26,1 ve 153. sıradadır.

Madenlerimizi çıkartıp, satmakla zengin olacağımızı düşünmek ham bir hayâldir. Bu sömürgecilerin propagandası sonucu oluşturulmuş bir önyargıdır.

Sömürgeci devletler bu sömürü düzenini sürdürebilmek için, sömürdükleri üçüncü dünya ülkelerini gittikçe derinleşen bir dış borç çıkmazına sürüklemekte, Kuzey’den üçüncü dünya ülkelerine kaynak akışını zorunlu hâle getirmektedirler. Bu koşullar altında güney ülkeleri çareyi ellerindeki doğal kaynakları pazarlamakta aramaktadırlar.

kizilderililer-05Delaware Kabilesi Reisi Okanıcon, “Biz, Büyük Ruh’un bizim için yarattığı şeylerden hoşnuttuk. Onlar ise değildi. Uygun bulmazlarsa ırmakları, dağları bile değiştiriyorlardı” demişti. Bugün Filipinler Hükümeti’nce Fortune dergisine, böyle bir ilân verilmektedir: “Sizin gibi şirketleri çekebilmek için dağlarımızı düzledik, ormanlarımızı tıraşladık, nehirlerimizin yollarını değiştirdik, şehirlerimizi kaydırdık… Tüm bunlar sizin için, şirketleriniz için, burada Filipinler’de daha kolay, daha kârlı iş yapabilmeniz için.

27 Temmuz 2009 tarihli Der Spiegel Dergisinin haberinden: “Türkiye Tarım Bakanı Çin, Japon, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine sesleniyor: “Gelin, beğenin, Türkiye’den istediğiniz toprağı alın.” Geri ve kirli teknolojilerini ihraç ediyorlar, iç savaşları kışkırtıyorlar. Bu anlayışlarıyla yaptıkları yatırımlarla sömürgeci devletler ve korudukları şirketler, son 30 yılda dünyanın yaşam kaynaklarının yüzde 30’unu yok etmişlerdir.

Teknolojinin sunduğu olanakların, doğanın sınırları içinde kalması gereklidir. Yaşam yoksa kalkınmanın ne anlamı olabilir ki?

İnsanlar sermayenin çıkarları için köleleştiriliyorlar. Hatta köleleştirilmiyorlar bile; kullanılıp atılıyorlar. Bu koşullarda seçimimiz hangisi olacak? Sermayece kullanılıp atıldığımız düzeni mi, yoksa insanca yaşayabileceğimiz; özgürlükçü, eşitlikçi, sınıfsız, doğanın kabul edebileceği sınırlar içinde yaşamsal ve zorunlu toplumsal gereksinimler için üretim ve tüketim yapılan eko-komünal bir düzen mi?

Okumayan, okuyamayan, çalışan çocuklar…

Ülkemizdeki ilk ve orta öğretim kurumları dün açıldı. Anneler, babalar ve çocuklar yollara düşüp okullarına, öğretmenlerine koştular… Bazısı öğretmenine ulaştı, bazısı da rüzgarı şiddetle esen bir cadı avı nedeniyle öğretmenine kavuşamadı…

Ama diğer yandan da okula gitmeyen, gidemeyen işçi çocuklar, çırak çocuklar her zaman yaptıkları gibi çalışmaya devam ettiler… Okulların açıldığından, bazı öğretmenlerin haksız yere görevden uzaklaştırıldığından haberleri bile olmadı…

Bu gün sizlerle, babası ülkemizdeki halk sağlığı, sağlıkta sosyalleştirme ve nüfus planlaması uygulamalarının mimarı Nusret Fişek, ağabeyi benim sevgili hocam rahmetli Kurthan Fişek, kendisi de doktora eğitimimden arkadaşım olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Gürhan Fişek’in kurduğu Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Vakfı’nın 2002 yılından bu yana düzenlediği Çalışan Çocuklar Fotoğraf Yarışması’nın 8. etabında yarışmayı kazanan ve sergilemeye değer görülen 18 fotoğrafla bu fotoğraf yarışmaları için yaptıkları çağrıyı paylaşmak istiyorum. 

Değerli Çocuk Dostları

Çocukların küçük yaşta oyun ve kendini geliştirme olanaklarından yoksun kalmalarına; çalışmak ve kendi yaşamını kurtarmak gibi büyük bir sorumluluğu yüklenmelerine sizler gibi karşıyız. Onların yerinin 18 yaşına kadar eğitim olduğunun bilincindeyiz. Bunun için geniş çabalar içindeyiz. Ama bu sağlanana kadar da çalışan çocukların yanında olmak, onlara dostluğumuzu ve tüm desteğimizi vermek ödevimiz…

2002 yılından bu yana, çalışan çocukların iş yaşamlarını konu alan fotoğrafları yarıştırarak, fotoğraf sanatçılarının ve kamuoyunun dikkatini bu alana çekmeye çalışıyoruz. Bu yarışmaların fotoğraflarını hem yayınladığımız iki albümde, hem de internet sitemizde (fisek.org) görebilirsiniz. Fotoğraf yarışmasıyla oluşan arşivin çalışan çocukları esirgeme mücadelemize büyük bir destek verdiğini görüyoruz. Birçok kurumun, çalışmalarında bu fotoğraf arşivinden yararlandığına tanık oluyoruz. Mücadelelerimizle bir gün ortadan kalkacak olan çocuk emeğini belgelemek ve tarihe iz bırakmak da bu yarışmanın önemli amaçlarından biri. Ulusal düzeyde belirli bir başarıyı ve çoğaltıcı etkiyi de yakaladığımız inancındayız.

Bu kez, fotoğraf yarışmamızın duyurusunu yalnızca ulusal sınırlar içerisinde sınırlı tutmak yerine, uluslararası kamuoyuna da açmayı planladık. Sizlerin de desteği ile dünyada dikkat çeken ve fotoğraf sanatçıları içerisinde bir uzmanlaşmaya yol açan evrensel karakterli bir randevu vermek istiyoruz.

Çevrenizdeki çalışan çocuğa duyarlı fotoğraf sanatçılarına ekte gönderdiğimiz yarışma şartnamesini duyurabilirseniz, bizi mutlu edersiniz. Her şeyin bugünkünden daha güzel olduğu bir dünyaya ulaşılması dileğiyle, çalışmalarınızda kolaylıklar dileriz.

Yarışmanın Konusu ve Amacı

Yarışmanın konusu Çalışan Çocuk Fotoğraflarıdır. Yarışmanın amacı ülkemizin çalışma yaşamında yer alan çocuk emeği olgusunu ön plana alarak, çalışan çocukların tarım ve sanayideki çalışma yaşamlarını belgelemek, arşivlemek; amatör fotoğraf sanatçılarını özendirmek ve onlara destek vermektir.

http://www.fisek.org.tr/

erol-ayyildiz-isimsiz-1-odulu
Erol Ayyıldız – “İsimsiz” – Birincilik Ödülü
kumral-kepkep-dokumcu-ciragi-sultanbeyl-istanbuls-2-odulu
Kumral Kepkep – “Dökümcü Çırağı” – Sultanbeyli, İstanbul – İkincilik Ödülü
ali-fuat-altin-komurcu-kiz-mansiyon
Ali Fuat Altın – “Kömürcü Kız” – Mansiyon
yavuz-yaman-cayci-sanliurfa-mansiyon
Yavuz Yaman – “Çaycı” – Şanlıurfa – Mansiyon
mustafa-gezer-komurun-karasi-tarsus-vakif-ozel-odulu
Mustafa Gezer – “Kömürün Karası” – Tarsus – Vakıf Özel Ödülü
ali-fuat-altin-komurcu-cocuklar-1
Ali Fuat Altın – “Kömürcü Çocuklar”
ali-fuat-altin-komurcu-cocuklar-2
Ali Fuat Altın – “Kömürcü Çocuklar”
celal-gezici-isimsiz-konya-1
Celal Gezici – “İsimsiz” – Konya
celal-gezici-isimsiz-konya-2
Celal Gezici – “İsimsiz” – Konya
gulnur-besceli-baklavaci-gaziantep
Gülnur Besceli – “Baklavacı” – Gaziantep
gulnur-besceli-nalbur-afyon
Gülnur Besceli – “Nalbur” – Afyonkarahisar
haydar-kilic-boyaci-kiz-istanbul
Haydar Kılıç – ” Boyacı Kız” – İstanbul
israfil-doganyigit-satici-cocuk-kayseri
İsrafil Doğanyiğit – “Satıcı Çocuk” – Kayseri
m-nevzat-hiz-kiremit-yikayan-bursa
M. Nevzat Hız – “Kiremit Yıkayan” – Bursa
m-nevzat-hiz-supuren-cocuk-adana
M. Nevzat Hız – “Süpüren Çocuk” – Adana
mehmet-emre-yilmaz-isimsiz-sanliurfa
Mehmet Emre Yılmaz – “İsimsiz” – Şanlıurfa
yavuz-yaman-egsozcu-istanbul
Yavuz Yaman – “Egsozcu” – İstanbul
mustafa-gezer-bakis-agva-istanbul
Mustafa Gezer – “Bakış” – Ağva, İstanbul

Kent Konseyleri

21.yüzyılın gündemi olarak belirlenen, ”sürdürülebilir kalkınma ve çevrenin korunması” konularında, kendilerine bir misyon yüklenen kent konseylerinin, ülkemizde yeterince anlaşılamayan önemi üzerine düşüncelerimi belirtmek istiyorum.

Kentte yaşayanların, kentleriyle ilgili karar süreçlerine katılımının, söz söyleyebilmelerinin, en kolay ve uygun aracı olan kent konseylerine üç şekilde yaklaşılmaktadır ülkemizde.

Birincisi, belediye yasalarında kurulmasının zorunluluğu açıkça belirtilmesine rağmen, böyle bir kavram böyle bir örgütlenme yokmuş gibi davranan yerel yönetimler.

İkincisi, bizim kamu yönetimi geleneğimizde çok rastladığımız şekilde,”kent konseyi kurulacaksa, onu da en iyi biz yaparız” deyip, olayı kendi içlerinde çözen, yani -mış gibi yapan yerel yönetimler. Bu tip kent konseylerinin yürütme kurulları da, ağırlıklı olarak yerel yönetim ve kamu kurumu yöneticileriyle oluşmuştur.

Üçüncüsü ise, sayıca en az olan ama kent konseylerinin gerçek misyonlarıyla örgütlenebildiği ve etkin olduğu yerel yönetimlerdir.

kent-konseyleri-0032014 yerel seçimleri öncesi, 6360 sayılı yeni büyükşehirler kurulması ile ilgili yasa çıkmadan, Türkiye’de yaklaşık 3.000 belediye, bunlarında 200’ünde kent konseyleri oluşmuştu. Çoğu da yukarıda belirttiğim ikinci kategoride yer alan kent konseyleriydi.

Burada, sadece, konuya soğuk yaklaşan yerel yöneticileri değil, bunun yanında örgütlenme ve demokratik katılım pratiği oldukça eksil olan kent insanlarını, toplumu yani kendimizi de eleştirebilmeliyiz.

Bileşenlerine baktığımızda, toplumun hemen tamamını kapsayan, bunun yanında kamu kurumlarını da içine alan geniş bir örgütlenme ve platformdur kent konseyleri.

Kent konseylerinin mevcut yasalar çerçevesinde ne gibi çalışmalar yapabileceğini ve yerel yönetimlerin bu oluşumdan nasıl yararlanması gerektiği konularına bir sonraki yazıda değinmek üzere…

Kente Karşı İşlenen Suçlar – 5

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Çevre Komisyonu ile Fotopya – Fotoğraf Sanatı Portalı, 2013 yılından bu yana kentlerdeki plansız yapılaşmanın sonuçlarına dikkat çekmek amacıyla -1996 tarihli Habitat İstanbul toplantısı nedeniyle birlikte çalışma fırsatını yakaladığım- gazeteci, çevre dostu mimar Oktay EKİNCİ anısına fotoğraf yarışmaları düzenliyor.

İlki 2013 yılında “Kente Karşı İşlenen Suçlar” başlığı ile yapılan yarışma, 2014 yılında “Ağaca Ağıt“, 2015 yılında da “Kalabalıkla Gelen” temaları çerçevesinde gerçekleştirildi ve sergileri düzenlendi.

Bugün sizlerle teması “Kalabalıkla Gelen” olarak belirlenen 2015 tarihli üçüncü yarışmanın sergilemeye değer bulunan 26 fotoğrafını paylaşıyoruz. 

Kente Karşı İşlenen Suçlar fotoğraf yarışması 2016 yılı için sürdürüldüğü takdirde oradan çıkacak fotoğrafları da paylaşmak dileğiyle…

kadir-civici-02
Kadir Çivici
kayhan-guc
Kayhan Güç
kubra-akguc
Kübra Akgüç
melek-hasan
Melek Hasan
mine-ertugrul
Mine Ertuğrul
murat-ibranoglu
Murat İbranoğlu
murat-sandikci
Murat Sandıkçı
mustafa-demirbas
Mustafa Demirbaş
nazli-kilic
Nazlı Kılıç
nuri-coban
Nuri Çoban
oguz-korkmaz-01
Oğuz Korkmaz
oguz-korkmaz-02
Oğuz Korkmaz
okan-ozdemir
Okan Özdemir
onur-kuter-01
Onur Kuter
onur-kuter-02
Onur Kuter
orhan-kose
Orhan Köse
serhan-sevin-01
Serhan Sevin
serhan-sevin-02
Serhan Sevin
sezai-ozaltin
Sezai Özaltın
suha-goklu
Süha Göklü
tevfik-adatepe
Tevfik Adatepe
ummu-kandilcioglu-01
Ümmü Kandilcioğlu
ummu-kandilcioglu-02
Ümmü Kandilcioğlu
ummu-kandilcioglu-03
Ümmü Kandilcioğlu
zeynep-ilze-01-3-odulu
Zeynep İlze
zeynep-ilze-02
Zeynep İlze

Söz Meclisten İçeri: Katılım Sorunu

Yerel yönetimlerin yerel kaynak ve hizmetlerin yönetimi ve denetimi işlevini üstlendikleri düşünüldüğünde temel ilkelerden birisi, bu kaynak ve hizmetleri tüketen kesimlerin temsilcileri aracılığıyla, yönetim ve denetimde etkili olabilmeleridir.

Günümüzde ne düzeyde olursa olsun bir yönetimin demokratikliğinin ölçütünün, sağladığı katılma olanakları olduğu konusunda genel bir kabulden söz etmek de olanaklıdır. Katılma, “kamu siyasalarının belirlenmesinde ve uygulanmasında ve denetlenmesinde yer alma” ya da “iktidar kullanan kurum ve kişilerin aldıkları kararları etkileme amacına yönelik tüm eylemler” olarak tanımlanabilmektedir.

Bu tanım sonucunda yerel hizmetlerde kaynak ve hizmetlerin kullanımında yetkili temsilcilerin karar alma ve uygulama süreçlerini “katılımcı” olarak planlamaları kaçınılmaz olmalıdır.

Bu bağlamda bakıldığında “yönetime katılım” süreçlerini ve katılımın karar alma iradesine dönüşmesini sağlayan argümanların hangi düzeyde sonuç alabildiklerini incelemek gerekir.

balon-01

Türkiye’nin de kabul ettiği Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın önsözünde; vatandaşların kamu işlerinin sevk ve idaresine katılma hakkının Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin paylaştığı demokratik bir ilke olduğu ve bu hakların en doğrudan kullanım alanının yerel düzeyde olduğu belirtilmiştir.

Bu bağlamda bu katılım hakkını sağlayan ve yasayla da dayanak belirtilmiş olan kent konseylerinin doğrudan yerel demokratik katılım mekanizması içinde sayılması ve işlevlendirilmesi kaçınılmazdır.

Kent konseylerinin kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirme gibi usul ve esasları ilke edinmiş olması göz önüne alındığında bu yapıya üye olan kurumsal veya bireysel temsilcilerin “kent müfettişi” olarak katılım sürecine dâhil olmaları gerekmektedir.

Ancak ülkemizde genel kanı ve uygulamaya bakıldığında kent konseylerinin “katılımcı demokrasi” söylemi altında kentsel meselelere kafa yormaz, siyasi ve bürokratik iradenin sözü dışına çıkmaz, elit ve halk tabakası arasına sıkışarak işlevselliğini yitirmiş, yasa gereği kurulmak zorunluluğu olan yapılar olarak görülmesi katılımcılığa ne denli güdük ve sakat baktığımızın da göstergesidir.

Bu tespitten hareketle yerel yönetimlerde katılım, halka yakınlık ve yerellik gibi demokratik ölçütler bakımından olmazsa olmaz ilkeler bir efsane olarak anılmaktadır.

eller-26

Katılımcı demokrasi lehine geliştirilen ideolojik ve pragmatik argümanlara karşın, günümüzde karmaşık teknoloji toplumunda doğrudan halk katılımının uygulanabilirliğine ve beklenen faydalı sonuçları elde etmeye şüpheyle yaklaşan, hatta doğrudan halk katılımını birçok kötü etkiye sebebiyet verecek tehlikeli bir girişim olarak gören eleştirel katılım literatürü gelişmiştir. Söz gelimi (günümüzde de yaşadığımız) kentsel bir yenileme planıyla ilgili katılımı savunan nice saygın akademisyenler dahi “biz yaptık, siz bir bakın ama ne derseniz deyin, biz bunu yine de yapacağız” diyebilmektedir. Buradaki temel sorun az önce de sözünü ettiğim halk ve elit arasındaki derin uçurumdur.

Halk tarafından katılım, kamu mal ve hizmetlerinin tüketicisi olarak kendi haklarını korumanın bir aracı, danışma hakkı ve mevcut politika belirleyicilerin sahip olduğu karar alma iktidarını topluma devretmesi olarak görülebilir. Elit açısından ise katılım, statükoya destek sağlamaya yarayan bir meşrulaştırma aracı ve kamu hizmetlerini geliştirmenin bir aracı olarak görülebilir; ama asla karar alma iktidarının değişiminin bir aracı değildir.

Bu nedenle elitin halka danışması gerektiği yerel bir hizmet hakkında ifade ettiği “biz bunu katılımcı yaptık” söylemleri, sadece içsel bir duygusal yoğunluğun ve nicelik gereği bir toplantı odasında monolog şeklinde gerçekleştirdiği sunumların sonucunda aldığı kararların ifadesidir.

Hal böyle olunca yerel düzeyde katılım, zaten etkili ve yetkili mercilere erişim imkânı olan kişi ve grupların dayatmalarıyla sınırlı kalacaktır. Bu durumda mevcut iktidar ilişkilerinde herhangi bir değişim meydana getirmediği için yerel düzeyde katılım “sembolik” kalacaktır. Yasal bir gereklilik olarak katılım öngörüldüğünde, katılımın “formalite icabı” çabucak yerine getirilmesi gereken bir uygulamaya dönüşmesi kentsel planların hazırlanmasında, kentin geleceğini etkileyecek hayati kararlarda halkın memnuniyetini ölçmeyen geri dönüşü imkânsız tahribatlar yaratacaktır.

Bu bakımdan katılımcı süreci yönetenlerin katılımcı demokrasi idealine inanmış olması son derece önemlidir.