Yanıtlanan ve yanıtlanmayan sorular…

Geçtiğimiz günlerde; daha doğrusu 14 Mart 2017 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne, Kent Stratejileri Merkezi olarak mümkün olduğunca izlemeye, yapılan olumlu, güzel işler dışında eksik ve yanlışlıkları da göstererek çözüm önermeye çalıştığımız ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi’ hakkında Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde birkaç soru yönelttik.

Bu sorularda aynen şöyle söyledik:

Belediyenize ait duyuru, haber ve tanıtımlarda, 2013 yılından bu yana dört bölge itibariyle uygulanmakta olduğunuz ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi’ ile ilgili genel tasarım projelerini hazırlayan akademisyenlerin, değişik mimarlık, mühendislik, planlama ve tasarım firmalarının sahipleriyle yönetici ve çalışanlarının; ayrıca, bu konularda uzman olanların bütün bu işleri ‘gönüllü’ olarak yaptıkları belirtmiş olmanıza karşın değişik kaynaklardan edindiğimiz bilgi duyumlarda, yapılan bütün bu işler karşılığında ‘sponsor katkısı’ adı altında değişik inşaat şirketlerinin bu tasarım ekibinin üyelerine ödemeler yaptığı iddia edildiğinden, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi’nin genel tasarımlarını hazırlayan ekip üyelerinin bir kısmına ya da tümüne belediyenizce, belediyenize bağlı şirketlerce ya da belediyenizin aracılığıyla herhangi bir özel ya da ticari kuruluştan ödeme yapılıp yapılmadığının; şayet ödeme yapılmışsa kimlere hangi tarihlerde ne miktarda ödeme yapıldığının bildirilmesini, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ve Bilgi Edinme Hakkı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik hükümleri uyarınca rica ederim.

tasarim_forumu.jpg (1)

Bundan aşağı yukarı iki ay önce yine bu sayfalarda verdiğimiz ve bu vesileyle yeniden anımsatmak istediğimiz bilgilere göre, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘nin İzmir Körfezi’ndeki dört ayrı bölgesinden sorumlu olan proje ekibi şu şekilde belirlenmişti:

Proje Başlangıç Ekibi: Aziz Kocaoğlu (Belediye Başkanı), Prof. Dr. İlhan Tekeli (Şehir Plancısı), Doç. Dr. Serhan Ada (Bilgi Üniversitesi, Belediye Başkan Danışmanı), Ali Süha Sabuktay (Şehir Plancısı, Belediye Başkan Danışmanı), Nevzat Sayın (Mimar, NSMH), Prof. Dr. Zuhal Ulusoy (Mimar, Kadir Has Üniversitesi), Tevfik Tozkoparan (Mimar, Tozkoparan Mimarlık), Prof. Dr. Tevfik Balcıoğlu (Yaşar Üniversitesi), Prof. Dr. Sezai Göksu (Dokuz Eylül Üniversitesi), Han Tümertekin (Mimar, Han Tümertekin Proje), Prof. Dr. H. Murat Günaydın (İTÜ),

Proje Danışmanları: Aziz Kocaoğlu (Belediye Başkanı), Ali Süha Sabuktay (Şehir Plancısı, Belediye Başkan Danışmanı), Mehmet Ural (Belediye Başkan Danışmanı),

Proje Koordinatörü: Prof. Dr. İlhan Tekeli (Şehir Plancısı, Belediye Başkan Danışmanı),

Proje Grup Koordinatörleri: Mehmet Kütükçüoğlu (Y. Mimar, Teğet Mimarlık), Prof. Dr. Zuhal Ulusoy (Mimar, Kadir Has Üniversitesi), Nevzat Sayın (Mimar, NSMH), Tevfik Tozkoparan (Mimar, Tozkoparan Mimarlık), Doç. Dr. Serhan Ada (Bilgi Üniversitesi, Belediye Başkan Danışmanı),

Proje İletişim Koordinatörü: Prof. Dr. Tevfik Balcıoğlu (Yaşar Üniversitesi, Belediye Başkan Danışmanı),

4 ayrı bölgenin kendi içindeki görev dağılımı ise şu şekilde belirlenmişti:

1) Mavişehir-Karşıyaka-Alaybey Bölgesi

Proje Grup Koordinatörü: Mehmet Kütükçüoğlu (Y.Mimar, Teğet Mimarlık),

Proje Tasarım Ekibi: Evren Başbuğ (Y. Mimar, Steb), Umut Başbuğ (Mimar, Steb), Hüseyin Komşuoğlu (Mimar, Steb), Can Kaya (Y. Mimar, Kıyıda), Tuba Çakıroğlu Özerim (Mimar, Kıyıda), Erdem Yıldırım (Y. Mimar, Kıyıda), Meriç Kara (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Meriç Kara Tasarım), Ebru Bingöl (Peyzaj Mimarı, Kentsel Tasarım Uzmanı, İYTE), Korhan Şişman (İç Mimar, Aydınlatma Uzmanı, Planlux), Elif Ayalp (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Planlux), Hande Ciğerli (Y. Mimar, Teğet Mimarlık), Caner Bilgin (Y. Mimar, Teğet Mimarlık), Ramazan Avcı (Mimar, SCRA), Seden Cinasal Avcı (Mimar, SCRA), Düşra Korkmaz (Mimar, TH&İDİL), Özlem Arvas (Mimar), Nedim Can Karyaldız (Mimar), Sinan Demirel (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb), İklim Topaloğlu (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb), Beyza Karasu (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb), Sümeyye Komşuoğlu (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb),

Danışmanlar: Ersin Pöğün (Mimar), Vedat Tokyay (Mimar), Yusuf Okçuoğlu (Kent Plancısı, Ulaşım Uzmanı, İzmir Büyükşehir Belediyesi), Güven İncirlioğlu (Y. Mimar, Sanatçı, XURBAN), Özcan Kaygısız (Mimar, Steb), Ömer Ünal (Mimar, Nurus),

Mühendisler: Cemal Çoşak (Y. İnşaat Mühendisi, Methal Mühendislik), Levent Ünal (Elektrik Mühendisi, Levay Enerji), Mustafa Boz, Salih Emre Damar, Önder Demirdöven, (Makine Mühendisi, Atasan Mühendislik), Bülent Örün, Mustafa Şahin.

2) Alaybey-Bayraklı-Alsancak Bölgesi

Koordinatör: Prof. Dr. Zuhal Ulusoy (Mimar, Kadir Has Üniversitesi)

Proje Ekibi: Metin Kılıç (Mimar), Dürrin Süer (Mimar), Merih Feza Yıldırım (Mimar), Serdar Uslubaş (Mimar), Deniz Güner (Mimar), Yrd. Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu (Şehir Plancısı, İYTE, Belediye Başkan Danışmanı), Hamidreza Yazdani (Şehir Plancısı), Özlem Perşembe (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Can Aysan (Endüstri Ürünleri Tasarımı), İpek Kaştaş (Peyzaj Mimarı), Gökdeniz Neşer (Gemi Teknolojisi, Gemi Mühendisliği), Prof. Dr. Adnan Kaplan (Peyzaj Danışmanı, Ege Üniversitesi), 

Peyzaj Danışmanı Yardımcıları: Damla Duru (Mimar), Alican Helvacıoğlu (Mimar), Duygu Görgün (Mimar), Betül Çavdar (Peyzaj Mimarlığı Öğrencisi), Onur Bayazıt (Mimarlık Öğrencisi), Mehmet Yılmaz (Mimarlık Öğrencisi), Caner Soyer (Mimarlık Öğrencisi), Burak Bakö (Mimar), Erdem Bakırbek (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Deniz Özgür (Endüstri Ürünleri Tasarımı), İrem İnce (Şehir Plancısı), İdil Hasanköyoğlu (Şehir Plancısı), Erdal Gümüş.

3) Konak-Alsancak Bölgesi

Koordinatör: Nevzat Sayın (Mimar, NSMH),

Proje Yürütücüsü: Boğaçhan Dündaralp (Mimar, DDRLP),

Proje Ekibi: Boğaçhan Dündaralp (Mimar, DDRLP), Berna Dündaralp (Mimar, DDRLP), Lale Ceylan (Mimar), H. Cenk Dereli (Mimar, Nobon), Sedef Tunçağ (Mimar), Elif Pekin (Mimar, PAO Mimarlık), Nizami Karimov (Mimar), Narin Temel (Mimar), Arzu Nuhoğlu (Peyzaj Mimarı, Arzu Nuhoğlu), Belma Şahiner (Peyzaj Mimarı, Arzu Nuhoğlu), Zeynep Pak (Peyzaj Mimarı, TakeNot), Yrd. Doç. Dr. Mine Ovacık Dörtbaş (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Yaşar Üniversitesi), Ezgi Yelekoğlu (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Ezgi Yelekoğlu), Murat Barışcan (İnşaat Mühendisi, Barma Mühendislik), Savaş Eyit (İnşaat Mühendisi, Barma Mühendislik), Namık Onmuş (Elektrik Mühendisi, Onmuş Elektrik), Taner Kocaova (Makine Mühendisi, Teknik Tesisat Mühendislik), Burcu Kocaova (Makine Mühendisi, Teknik Tesisat Mühendislik), Hakan Kocaova (Makine Mühendisi, Teknik Tesisat Mühendislik), Tunç Gökçe (Marina Danışmanı, Artı Proje), Prof. Adnan Kaplan (Peyzaj Danışmanı, Ege Üniversitesi), Yusuf Okçuoğlu (Ulaşım Danışmanı, Şehir Plancısı, İzmir Büyükşehir Belediyesi).

4) Konak-İnciraltı Bölgesi

Koordinatör: Tevfik Tozkoparan (Mimar, Tozkoparan Mimarlık),

Proje Ekibi: Seçkin Kutucu (Mimar), Ebru Yılmaz (Mimar), Ferhat Hacıalibeyoğlu (Mimar), Deniz Dokgöz (Mimar), Orhan Ersan (Mimar), Yrd. Doç. Dr. Ufuk Ersoy (Mimar, İYTE), M. Serhat Akbay (Mimar), Clarissa Ersoy (Mimar, İYTE Öğretim Görevlisi), Özlem Perşembe (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Can Aysan (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Deniz Özgür (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Erdem Batırbek (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Arzu Nuhoğlu (Peyzaj Mimarlığı, Arzu Nuhoğlu), Nuran Mercan Altun (Peyzaj Mimarlığı), Cemal Onur Alpay (Peyzaj Mimarlığı), Yrd. Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu (Şehir Plancısı, İYTE, Belediye Başkan Danışmanı), Hamidreza Yezdani (Şehir Plancısı), Gökdeniz Neşer (Deniz Teknolojisi, Gemi Mühendisliği).

Mimari Tasarım Yardımcıları: Turgut Şakiroğlu, Pelin Aykutlar, Işılay Sheridan, Volkan Ayvalı, Mert Gültekin, Berk Ekici, S. Müge Halıcı, Derya Güngör, Ozan Tuğsan Altuğ, Gülcan Afacan, Volkan Barbaros, Serra Çakır, Bora Örgülü, Aslı Duru Meriç, Zeynep Burçoğlu, Burcu Köken, Ece Uyar, Fatma Gençdoğuş, Şebnem Çakaloğulları, Melis Varkal, Tuğba Doğu, Azize Andıç,

İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘nde çalışacağı belirtilen dördü İzmir Körfezi’nde, biri de seyir terasları konusunda görevli beş tasarımcı gruptan oluşan fikir projesi ekibinin proje grup koordinatörü, proje koordinatörü, proje iletişim koordinatörü, koordinatör, proje yürütücüsü, mimari tasarım, mimari tasarım yardımcıları, endüstri ürünleri tasarımı, peyzaj tasarımı, makine mühendisi, elektrik mühendisi, inşaat mühendisi ulaşım danışmanı, şehir plancısı, deniz teknolojisi, danışman uzmanı, stajyer öğrenci ve öğrenci olmak üzere toplam 124 kişiden oluştuğu anlaşılmaktadır.

002

İçlerinde ülkemiz açısından çok değerli akademisyenlerin, mimarlık, mühendislik, planlama ve tasarım firmalarının sahibi, ortağı, yöneticisi ve çalışanı olan uzmanların yer aldığı bu 124 kişilik ekibe, ki bu değerli isimlerin bir kısmı İzmir dışından gelip gittikleri halde yaptıkları tasarım çalışmaları için ücret, telif ücreti, konaklama ve  ulaşım bedeli hiçbir ödemenin  yapılmamış olması, bütün bu işleri ‘gönüllü’ olarak üstlenmiş olmaları bizde hem takdir hem de “emek en yüce değerdir” anlayışından hareketle onlara bu işin bedelinin ödenmesi gerektiği düşüncesinin doğmasına neden oldu. Eğer bütün bu işler yüce bir gönüllülük anlayışıyla hiçbir karşılık beklenmeksizin yapılmışsa; ayrıca bu proje Şehir Plancıları Odası Genel Merkezi’nin 2015 yılı ‘Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülünü kazanmışsa buna neden olan değerli ekip üyelerinin 2013 yılından bu yana güzel bir değerbilirlik örneği olarak ödüllendirilerek onurlandırılması gerekirdi.

Oysa İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Tasarım ve Kent Estetiği Şube Müdürü; aynı zamanda sözkonusu projenin koordinatörü olan Hasibe Velibeyoğlu, Arkitera Dergisi’ne verdiği röportajda bırakın ödüllendirmeyi, bu projenin “çok sayıda gönüllü tasarımcının kollektif eseri olarak ortaya çıkan tasarım ürünü toplumun değişik kesimlerinin eleştirilerine önerilerine açıldı” diyerek bütün bu süreçleri belediyenin proje üretme anlayışına getirilen yenilik ve açılımlar olarak yorumluyordu.¹

Diğer yandan da mühendislik, mimarlık, planlama; ama özellikle tasarım sektöründen aldığımız duyumlarda fikir projelerini üreten bu ekip üyelerine alışık olmadığımız yol ve yöntemlerle ödemeler yapıldığını; hatta bu konuda bazı anlaşmazlıkların da yaşandığını iddia ediyordu.

İşte tam da bu nedenle, bilginin kaynağına giderek doğru bilgiyi öğrenmenin tam zamanıdır dedik ve 14 Mart 2013 tarihli dilekçeyi vererek işin doğrusunu öğrenmek istedik.

003

14 Mart 2017 tarihli bilgi edinme talebimiz üzerine geçtiğimiz günlerde aldığımız iki ayrı resmi yazıdan biri olan Etüd ve Projeler Dairesi Başkanlığı’na ait ve Etüd ve Projeler Dairesi Başkanı Hülya Arkon tarafından imzalanan 16.03.2017 tarih, 28074877-622.01-E.67480 sayılı yazıda, “İzmirdeniz projesinin fikir aşamalarında Müdürlüğümüzce yapılmış herhangi bir proje hizmeti alımı bulunmamaktadır” denilerek konunun Mali Hizmetler Dairesi Başkanlığı tarafından incelenmesi isteniyordu. 

Mali Hizmetler Dairesi Başkanlığı’na ait ve Mali Hizmetler Dairesi Başkanı Aydın Güzhan tarafından imzalanan 17.03.2017 tarih, 73568193-804.01-E.68740 sayılı yazıda ise “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi kapsamında, Etüd ve Projeler Dairesi Başkanlığı’nın 16.03.2017 tarihli yazısında da belirtildiği gibi proje kapsamında hizmet alımı yapılmamıştır.” denilerek belediyeden hiçbir ödemenin yapılmadığı konusuna netlik kazandırılıyordu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yönelttiğimiz soruların bir kısmına bu şekilde yanıt almakla birlikte iddialara ya da duyumlara konu olan asıl sorular ise henüz yanıtlanmamış durumda. Belediyeye bağlı şirketlerden ya da belediye dışı kaynaklardan bir ödeme yapılıp yapılmadığı konuları henüz öğrenilmiş değil.

O nedenle, yaptığımız bilgi edinme başvurusunun yasal süresi henüz dolmadığından, bu sürenin biteceği 29 Mart 2017 tarihine kadar yanıtlanmamış sorulara cevap veren yeni yazıları beklediğimizi ifade edip, bu tür bilgilerin bizlerin bu tür çabalarına konu olmaksızın doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılarak kamuoyunun doğru ve sağlıklı bilgilerle aydınlatması gerektiğini de hatırlatmak isteriz.


¹ http://www.arkitera.com/soylesi/912/hasibe-velibeyoglu-izmirkiyi-soylesisi

Var olanı korumak…

Bugün size, 1998 Nİsan ayında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yayınlanan “İzmir Büyükşehir Belediyesi Resim Koleksiyonu” isimli 19 yıllık bir kitaptan söz etmek istiyorum.

Şu an itibariyle sahaflık olan bu kitabın hazırlığını yapan; daha doğrusu havasız depolarda kirlenip tahrip olan tabloları daha uygun koşullara taşıyarak ve onartarak bu kitapla belgeleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi Sanat Danışmanı Mülkiyeli sevgili ablamız Alev Bursalıoğlu‘na İzmir’e ve sanat dünyasına yönelik bu hizmeti için ne kadar teşekkür etsek azdır.

Sözünü ettiğimiz bu kitapta yerli ve yabancı toplam 28 ressama ait özgeçmişlerle toplam 33 tablonun fotoğrafları bulunuyor. 

Tabloları olan yerli ve yabancı ressamların isimleri şu şekilde sıralanabilir: Aydın Akdeniz, Cengiz Arsal, Aygül Arslan, Atilla Atar, Cavit Atmaca, Sevgi Avcı, Nazım Baykişiyev, Ethem Baymak, Aliye Berger, Şeref Bigalı, Mehmet Boztaş, Cemalettin Çoğulu, Metin Eloğlu, Nurettin Ergüven, Mustafa Esirkuş, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Adem Genç, Yaşar Ali Güneş, Mustafa Hazar, M. Tüzüm Kızılcan, Bilun Marmara, Ünsal Toker, Feriha Tuğran, Umur Türker, Paul Wunderlich, İsmail Yalçın, İsmail Yıldırım, Adrian Zisu.

Bu güzel ve yararlı yayını inceledikten sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şimdiki yöneticilerine de, bu kitabın yayınlandığı tarihten bu yana 19 yıl geçtiği ve bu sürede koleksiyona bağış ya da alım yöntemiyle yenilerini eklendiğine göre, koleksiyonun son durumunu gösteren yeni bir kitabın, düzenlenecek özel bir sergi ile yayınlanması zamanının geldiğini de hatırlatmak istiyoruz.

SCX-3200_20170318_11564104
Aydın Akdeniz, “Hera“, 67×95 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11570700
Cengiz Arsal, “Peyzaj“, 36×29 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya (1996)
SCX-3200_20170318_11573109
Aygün Arslan, “Bir Varoluş Biçimi“, 65×80 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11575704
Atilla Atar, “Dönüşüm“, 83×103 cm, Litografi
SCX-3200_20170318_11581908
Cavit Atmaca, “İnciraltı“, 41×49 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11584308
Sevgi Avcı, “Peyzaj“, 110×110 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1994)
SCX-3200_20170318_11590602
Nazım Baykişiyev, “İsimsiz“, 90×90 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1992)
SCX-3200_20170318_11592804
Ethem Baymak, “Bosna Hersek’den“, 42×50 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11595005
Ethem Baymak, “Bosna Hersek’den“, 49×53 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12001105
Aliye Berger, “Mevleviler“, 50×42 cm, Pastel
SCX-3200_20170318_12433301
Şeref Bigalı, “Dertli“, 89×130 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1968)
SCX-3200_20170318_12440107
Şeref Bigalı – “Mezar Taşı“, 55×65 cm, Duralit Üzeri Yağlıboya (1964)
SCX-3200_20170318_12442301
Şeref Bigalı, “Gri Kompozisyon“, 66×100 cm, Çuval Üzerine Yağlıboya (1968)
SCX-3200_20170318_12444501
Mehmet Boztaş, “Buca’dan“, 50×60 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1996)
SCX-3200_20170318_12450705
Cemalettin Çoğulu, “Natürmort“, 69×77 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12452802
Metin Eloğlu, “Soyut“, 40×34 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12454907
Nurettin Ergüven, “Yeşilli Kompozisyon“, 41×60 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12461206
Mustafa Esirkuş, “Boyunduruk Korkusu“, 94×73 cm, Karışık Teknik
SCX-3200_20170318_12463501
Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Balık“, 69×28 cm, Duralit Üzeri Karışık Teknik (1966)
SCX-3200_20170318_12465604
Adem Genç, “Görsel Bir Metaforun Uzamsal Oriyentasyonu“, 125×115 cm, Tuval Üzerine Akrilik
SCX-3200_20170318_12472002
Yaşar Ali Güneş, “Kızlar“, 59×64 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1988)
SCX-3200_20170318_12475303
Yaşar Ali Güneş, “İsimsiz Güzellik“, 60×70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12481402
Mustafa Hazar, “Doğaçlama“, 100×100 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12483502
Mehmet Tüzüm Kızılcan, “Füreya Anısına Etüd 1“, 48×48 cm, Seramik
SCX-3200_20170318_12485701
Bilun Marmara, “Natürmort“, 90×70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12491806
Ünsal Toker, “Eflatun Kompozisyon“, 26×53 cm, Polyester Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12494008
Feriha Tuğran, “Biz Ressamlar Kuzgun Kunduzlar“, 90×80 cm, Tulavl Üzerine Yağlıboya (1996)
SCX-3200_20170318_12500105
Umur Türker, “Tören“, 125×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik (1989)
SCX-3200_20170318_12502107
Paul Wunderlich, “Maskeli Figür“, 63×48 cm, Özgün Baskı (1991)
SCX-3200_20170318_12504206
İsmail Yalçın, “Sirk“, 65×55 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12510301
İsmail Yıldırım, “Her Gün Cumartesi“, 73×92 cm, Karışık Teknik (1996)
SCX-3200_20170318_12512508
İsmail Yıldırım, “Siyah-Beyaz Kompozisyon“, 50×40 cm, Özgün Baskı (1993)
SCX-3200_20170318_12514509
Adrian Zisu, “Bakırlar“, 40×40 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya

Belediyeler, halkla ilişkilerde nasıl bir dil kullanmalıdır?

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin halkla ilişkilerde kullandıkları dile, bu dil içinde seçip sarf ettikleri sözcüklere ve bu sözcüklerle oluşturdukları anlatıma baktığımızda yaptıkları işe yabancılaşmış yönetici ve çalışanların yadırgatıcı bir söylem geliştirdiğini görüyoruz.

Bu dilin daha çok gazetecilerin; özellikle de magazin gazetecilerinin ya da şirketlerin, özel kuruluşlarının tanıtım ya da reklamlarını yapan reklamcıların dili olduğunu düşünüyorum.

Daha önce çalıştıkları sektörler ya da işlerden getirdikleri bu mesleki dil nedeniyle her şeyi abartmaya, biricik yapmaya ve oyunun taraflarından biri olan belediyeyi diğerlerinden yüksek, ulaşılmaz bir yere koymaya çalışıyorlar. 

Çoğu internet gazetesi de bu haber, duyuru ve açıklamaları hiçbir sorgulamaya tutmadan alıp yayınladığı için de belediyecilik açısından sakıncalı olan bu söylem, adeta bir çarpan katsayısı gibi yayılıp güçlenmeye ve kabul görmeye başlıyor.

İletişim 020Böylelikle biz hemşehrilerin; yani o kentte yaşayan ya da çalışanların oynanan oyunun taraflarından, oyuncularından biri olduğumuzu unutarak ya da umursamayarak çoğu kez bizi yanıltarak ya da aldatarak kendi yanlarında durmamızı sağlamaya çalışıyorlar. 

O nedenle kendilerini ve yaptıkları işleri ayrı bir yere koyup, bizim o yapılan işle, eylemle sanki hiç ilişkimiz yokmuş gibi yaptıkları işi yabancılaşmış bir tanıtım ve reklam diliyle anlatmaya girişiyorlar.

Hatta basındaki arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan duyduğumuza göre İzmir ve belediye ile ilgili haber yapanlara telefon edip habere ayar vermeye, haberin veriliş tarzı ile içeriğini şekillendirmeye bile çalışıyorlar.

Diğer taraftan da o haberleri, duyuruları okuyup sokağa çıkan insanlar ise görüp yaşadıklarıyla, örneğin ulaşımda yaşadıkları sorunlardan sonra “İzmir halkının % 79’u ulaşımdan memnun” haberlerinin koskocaman bir yalan olduğunu anlayıp bundan böyle bu haberlere ya da duyurulara inanmamaya başlıyorlar.

Oysa o yapıp eyledikleri ve ardından parlattıkları işlerin, kendilerinin en üst yöneticisi olan belediye başkanı ile belediye meclisi üyelerinin, yerel seçimlerde bizim onları seçmemiz için önümüze koydukları, “Eğer beni seçersen şu şu işleri yapmaya söz veriyoruz” dedikleri taahhütler; yani ödevler olduğunu unutmuş gözüküyorlar.

Aslında, Büyükşehir Belediyesi Kanunu ya da Belediye Kanunu gibi yasal düzenlemelerle yapılması zorunlu hale getirilmiş görevler bunlar. Bu işleri ya da eylemleri yapmadıkları takdirde görevi ihmal suçu ile yargılanacakları konular aslında. Bu anlamda bu işleri yapmaları zaten zorunlu ve yükümlülük anlamında kendilerinden beklenen bir şey.

Üstüne üstlük, esasen yapmaları zorunlu olan işleri yaptıkları için reklam diliyle bunu bizlere anlatmaları da gerekmiyor. Çünkü bu oyundaki taraflardan, oyunculardan biri de o kentte yaşayan ya da çalışan hemşehriler olarak biziz.

O nedenle, bize oynanan oyunu ballandıra ballandıra anlatmaları gerekmiyor. Çünkü biz de o oyunun içindeyiz ve iliklerimize kadar o oyunun nasıl geliştiğini biliyor, hissediyoruz; yani yaşıyoruz (!)

O halde ne yapmaları gerekiyor?

Sadece ve sadece yapılan hizmetten, işten söz ederek bilgi vermeleri yeterli. İşi daha fazla abartmaya, parlatmaya, goygoyculuk yapmalarına gerek yok… Bu anlamda yaptıkları işleri bu işi “sanki lütfetmişler de yapmışlar” gibi, aslında yapmaları gerekmezken bizim iyiliğimiz için yapmışlar gibi bir dil kullanmaları gerekmiyor.

Evet, bazı zamanlar ya da durumlarda yaptığınız işi önemsediğiniz için daha abartılı, daha allayıp pullayıcı bir dil kullanmak isteyebilirsiniz. O noktada sizi haklı görmek, size hak vermek mümkün olabilir. Ama bunun her ilişkide, her haberde, her duyuruda aynı dozda; hatta giderek daha fazla kullanılması durumunda giderek istediğiniz etkiyi elde edemez, halkı inandıramaz hale gelirsiniz.

Örneğin, şu sıralar sık bir şekilde üst perdeden gelen bir tavırla sorulan “Bunu biliyor musunuz?” sorgulaması veya “İzmir Büyükşehir Belediyesi İtfaiyesi’nin arama-kurtarma köpekleri, eğitimleriyle görenlere parmak ısırtıyor.” ya da “Temiz bir İzmir için çalışıyoruz… İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak, Türkiye’ye örnek olan büyük çevre yatırımlarımızın yanında; ilçe belediyelerimizin temizlik çalışmalarına da modern araçlar vererek destek olmaya devam ediyoruz.” şeklinde abartılı ifadelerin kullanılmasında olduğu gibi…

Oysa bütün bunları sorarken aynı zamanda, o kentte yaşayan ya da çalışan hemşehrilerin açık açık söylemeseler bile Yeşildere’nin yakın bir zamanda taşması nedeniyle sel suları altında kalan İtfaiye Daire Başkanlığı binalarının durumunu hatırlayıp içten içe söylenebileceğini ya da henüz “Temiz Bir İzmir” hedefine ulaşamadığımız için kentin temiz olmayan görüntülerinin ortaya konulabileceğini veya geçtiğimiz yıllarda arsenikli su içtiğimizi, sevmediğimiz başka bir büyükşehir belediye başkanının ağzından öğrendiğimizi bizlere hatırlatabilir diye düşünülmesi de gerekebilir… 

İletişim 021

O nedenle, halktan, hemşehrilerden çok belediye yönetici ve çalışanlarını heyecanlandırıp havalara uçurabilecek bu tür reklam kokan abartılı, kendi kendini öven anlatımlar yerine daha mütevazi, daha sade, yalın ve inandırıcı bir dilin geliştirilmesi; ayrıca HİM başvurularında sık sık karşımıza çıkan o soğuk “vatandaş” sözcüğü yerine daha sıcak, daha kavrayıcı olan “hemşehrimiz” sözcüğünün kullanılmasını öneriyor; böylelikle uzun bir yönetim süreci sonucunda zayıflamış olan belediye-halk ilişkilerinin bir nebze olsun gelişebileceğini düşünüyorum. 

Daha sağlıklı ortamlarda kitap okuyup ders çalışmak…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde yaptığım araştırmalar nedeniyle kent merkezindeki kütüphanelere daha sık gider oldum. Başta Konak’taki Milli Kütüphane ve Atatürk İl Halk Kütüphanesi, Çankaya’daki Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), Alsancak’taki İzmir Büyükşehir Belediyesi Kitaplığı ve Bornova’daki Ege Üniversitesi Kütüphanesi bunların başında geliyor.

Çoğuna aradığım yayınları bulur ve oturur o sessiz ortamda çalışırım düşüncesiyle gittiğim o eğitim merkezlerinde hem sevindiğim hem de üzüldüğüm manzaralarla karşılaşıyorum ne yazık ki…

Çünkü o kadar fazla gencin kütüphaneye gelip harıl harıl kitap okuması beni hem sevindiriyor; ama bir yandan da bu kütüphanelerin bu öğrencilere yetmemesi, çoğunun masa ve sandalye edinmek için sırada beklemesi nedeniyle üzülüyor, bu sorunun bir an önce çözümlenmesi gerektiğini düşünüyorum. 

izmir-milli-kutuphane-izmir,DHX7irGfMEG6sxCFHwEawA

İlk başlarda bu öğrencilerin üniversite öğrencisi olduğunu sanmakla birlikte zaman içinde hem daha genç olan yaşları hem de ellerindeki dershane kitapları nedeniyle bunların üniversiteye hazırlanan gençler olduğunu fark ettim.

Dün görüştüğüm Milli Kütüphane yetkilisi ise geçtiğimiz Pazar günü yapılan YGS sınavı nedeniyle masa ve sandalyelerin Pazartesi sabahı boş olduğunu; ancak öğleden sonra tekrar eski durumuna dönüşerek sıraların oluştuğunu, öğrencilerin sağlıklı bir ortamda ders çalışabilmesi için yeterli sayıda kütüphaneye sahip olamamanın İzmir’in temel bir sorunu olduğunu ifade etti.

Bu durumun biz araştırmacılar açısından, bütün masa ve sandalyelerin dolu olması ve bizlere yer kalmaması nedeniyle bir sorun oluşturduğunu bilmekle birlikte; asıl sorunun gençlerin sağlıklı bir ortamda ders çalışmasının ya da kitap okumasının önemli bir sorunumuz olduğunu hem gördüklerim hem de bana söylenenlerle bir kez daha anlamış oldum.

Ardından da aklıma geniş, büyük salonlarda, ofislerde çalışan belediye başkanlarıyla vali ve kaymakamların sahip oldukları geniş imkanlar geldi.

İzmir Kalkınma Ajansı’nın (İZKA) Dokuz Eylül Üniversitesi ile birlikte yapıp “İzmir 2012 Kültür Ekonomisi ve Kültür Altyapısı Envanteri ve İzmir Kültür Ekonomi Gelişme Stratejisi” başlığı altında yayınladığı araştırmaya göre 2012 yılı verilerine göre İzmir ve ilçelerindeki her düzeydeki toplam kütüphane sayısı 70′ ulaşmaktaymış.

Bu sayının ilçeler arasındaki dağılımı ise Konak 10, Karşıyaka 6, Buca ve Bornova 5, Urla ve Ödemiş 4, Balçova 3, Bayraklı, Bergama, Çeşme, Çiğli, Karabağlar, Menderes, Selçuk, Tire 2 ve geriye kalan diğer 15 ilçede ise 1 adet kütüphane şeklindeymiş.

Yine aynı araştırmaya göre 2002 ve 2007 yıllarında sayısı 44 olan halk kütüphanesi sayısı 2011 yılında 38’e, 2002 yılında 461.786 olan yararlanıcı sayısı ise 2007’de 362.191’e, 2011 yılında da 303.094’e inmiş. Araştırmayı yapanlar bu azalışı internetin gelişimine bağlamakla birlikte kütüphanelerin internetten yararlanan bilgisayarlarla donatıldığı takdirde azalış değil, tam aksine bir artışın yaşanacağı da hepimizin bildiği bir şey.

Diğer yandan incelediğimiz tüm istatistiklerde kütüphanelerin sayısı, sahip oldukları kitaplarla bu kitaplardan yararlananların sayısı yıllar itibariyle belirtilmekle birlikte kitap almaksızın sırf ders çalışmak ya da kitap okumak amacıyla kütüphanelerden yararlananların sayısı ne yazık ki belirtilmemektedir.

16807149_10155241801796844_8604391229040861417_n

İstatistiklerin ve gözlemlerimizin bize net bir şekilde gösterdiği gibi kütüphaneleriyle kitap ve kullanıcı sayıları her geçen yıl azalan kentimizde hem kütüphanelerin sayısal olarak çoğaltılması hem de kitap, mekan ve kullanım koşulları itibariyle iyileştirilmesi; ayrıca evinde, okulunda ya da yurdunda sağlıklı bir şekilde ders çalışamayan lise ve üniversite öğrencilerinin çalışabileceği mekanların (adı kütüphane olsun ya da olmasın) sayısının hızla arttırılması acil bir ihtiyaç olarak önümüzde durmaktadır.

Başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm ilçe belediyelerinin, kent konseylerine bağlı gençlik meclislerinin, mahalle çalışması yapmak isteyen tüm kesimlerin ve gençliğe uzanmak isteyen herkesin öğrenim görmekte olan gençlerin daha sağlıklı bir ortamda çalışmasını ve okumasını sağlayarak gençlerle kendi aralarında daha etkili ve sürdürülebilir bir iletişim kanalı  açacaklarını, sağlıklı bir ilişki kuracaklarını fark etmeleri dileğiyle…

70 Yıllık Sevda, İzmir Fuarı

Bugün size, İzmir Büyükşehir Belediyesi yayını olarak 2001 yılı Ağustos ayında Türkçe ve İngilizce dillerinde yayınlanmış olan “70 Yıllık Sevda İzmir Fuarı” isimli kitapçığı tanıtmak istiyorum.

002Yaşar Aksoy ve Neşe Yurdkoru Özgünel tarafından derlenen bu 44 sayfalık kitapçık içinde birçok değerli bilgiyi ve yorumu kapsıyor.

Yaşar Aksoy‘u  sanırım sizlere, İzmirlilere tanıtmaya, anlatmaya gerek yok; ama Neşe Yurdkoru Özgünel deyince onun Kültürpark projesinin fikir babası olan Suad Yurdkoru‘nun kızı olduğunu ve anlattıklarının birinci dereceden değeri olduğunu söylemekte yarar var.

70 Yıllık Sevda İzmir Fuarı” kitapçığı Yaşar Aksoy‘la Neşe Yurdkoru Özgünel tarafından yazılmış iki ayrı bölümden oluşuyor.

Yaşar Aksoy‘ın daha çok İzmir Fuarı’nın tarihsel gelişimine odaklandığı “İzmir Enternasyonal Fuarı” başlıklı bölümde “Ekonomik Özlemler“, “İzmir İktisat Kongresi“, “9 Eylül Sergileri“, “9 Eylül Panayırları“, “Kültürpark ve Fuar’ın Kuruluşu“, “Savaş Yılları“, “1943 Fuarı“, “1960-1970 Dönemi“, “İzfaş ve İzmir Fuarı” ve “İEF’nin Türk Ekonomisindeki Yeri” başlıklı alt bölümleri; “Dr. Behçet Uz, büyük eserini anlatıyor…” bölümünde ise Dr. Behçet Uz‘un ünlü sözü “Fuar İzmir’in Düğünüdür” bölümünde “İzmir Panayırı” ve “Fuar’ın Açılışı” alt bölümleri bulunuyor.

003Neşe Yurdkoru Özgünel‘e ait “İzmir Kültürpark-Fuar Fikrinin Doğuşu ve Suad Yırdkoru” başlıklı bölümde ise İzmir Kültürpark projesinin fikir babası Suad Yurdkoru‘nun anılarından hareketle Kültürpark’ın nasıl bir süreç içinde kurulduğu ve nasıl düzenlendiğine ilişkin bilgiler verildikten sonra Suad Yurdkoru‘nun yaşamı anlatılarak İzmir’e hangi alanlarda hizmet ettiği ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır.

İlk basımında 3.000 adet basılması nedeniyle bugün ancak sahaflarda bulunan bu kitabı en azından almanızı ya da kentteki kütüphanelere giderek incelemenizi ve okumanızı; böylelikle Kültürpark’ın ve İzmir Enternasyonal Fuarı’nın hangi zorluklarla oluşturulduğunu görmenizi dileriz.

Bu kitap tanıtım yazısına son verirken Behçet Kemal Çağlar‘ın Fuar için yazdığı “Fuar Şarkısı“nı da sizinle paylaşmak isteriz:

004FUAR ŞARKISI

Söyle şikayetini kötüyse pahalıysa

Yerlimalı almalı, güzel şeyler almalıysa,

Yerlimalı almalı müstakil kalmalıysa,

Elbise de bir bayrak, Türk’ün malıysa…

Türk artık kesmemeli bindiği sağlam dalı,

Artık kararlarımız sözlerde kalmamalı,

Kalp Türk, mal Türk, duygu Türk, düşünce Batılı,

Kullanmalı her zaman her yerde yerli malı.

Bunu fısıldamakta Akdeniz’in suları,

Renk, neşe, hayat, arzu, kırmızı, beyaz, sarı,

Güz ortasında bile yaratıyor baharı,

Güzel İzmir Fuarı, Güzel İzmir fuarı

Behçet Kemal ÇAĞLAR

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (5)

Ali Rıza Avcan

İzmir, Bayraklı ilçesinin kıyıda köşede kalmış bir mahallesi olarak bildiğimiz Turan ile ilgili yazı dizimizin bugünkü bölümünde, şimdiye kadar kağıda kaleme dökülmemiş insan hikayelerinden, Turan’ı Turan yapan değerli insanlardan, şimdi mevcut olmayan insanlar, aileler ve onlar arasındaki sıcak komşuluk ilişkilerinden söz edeceğiz.

Geçtiğimiz günlerde değerli dostum Hakan Kazım Taşkıran‘ın organizasyonu ile çok değerli bir insanı tanıma ve bol bol sohbet etme fırsatını yakaladım. O nedenle öncelikle Hakan Kazım Taşkıran‘a, böylesi değerli biriyle tanışarak sohbet etmemi sağladığı için teşekkür etmek isterim.

Sözünü etmek istediğim değerli insan, İzmir’in kurtuluşu ile birlikte ailesi ile birlikte Midilli’den göç ettikten sonra gelip Bayraklı’ya yerleşen, Bayraklı’yı çok seven, Bayraklı’da çok değerli ilişki ve anılar biriktiren, şimdi ise Kazdağları’ndaki bir köy evinde mütevazi bir yaşam sürdüren sayın Mustafa Türkay Komili idi.

Sayın Mustafa Türkay Komili, Cumhuriyet Dönemi Bayraklısı’nı o dönemdeki yaşantısı üzerinden çok iyi bilen gerçek bir Bayraklılı. Çok kültürlü köklü bir aileden gelen ve güzel anılarla dolu gerçek bir entelektüel ve zarif bir beyefendi. Tam anlamıyla kültür ve sanatla yoğrulmuş bir kentli.

Kah sohbet, kah kayıtlı bir sözlü tarih çalışmasına dönüşen görüşmelerimiz sırasında önüme geniş bir Bayraklı tarihi ve coğrafyası sererek bana birçok güzel insandan, olaydan ve anılardan söz etti. 

Tabii ki anlattıklarının büyük bir kısmı geçmişte Bayraklı’da yaşayan ya da çalışanlarla ilgiliydi. O nedenle, geniş Bayraklı coğrafyası içinde yer alan bol bilgi ve anı arasından Turan ile ilgili olanları bulmaya, her anlatılanın Turan ile ilgisini kurmaya ve anlamaya çalıştık hep birlikte.

Kendisi bu çalışmada bize o kadar yardımcı oldu ki, anlattıklarının yetersiz olduğunu düşündüğü birçok yerde bize yeni kaynak isimler ve iletişim bilgilerini vererek bu isimlerle görüşmemizi ısrarlı bir şekilde istedi. Hatta bu isimlerle görüşerek bağlantıları bile kurmaya çalıştı.

Tabii ki önce kendisinin daha önce Bahar Gündebahar tarafından derlenen “Midilli’den Anadolu’ya” isimli kitabından söz etmemiz gerekir.

midilli-den-anadolu-yaMustafa Türkay Komili‘nin değişik gazete ve dergilerde yayınlanan makaleleriyle düşünce dünyasını yansıtan yazılarından oluşan ve 2016 yılında yayınlanan “Midilli’den Anadolu’ya” 

Mustafa Türkay Komili‘nin anlattıkları arasında beni en çok etkileyen insanlardan biri, soyadını Turan’dan alacak kadar Turan’ı seven ve benimseyen Recai Turanlı ile eşi Güzin Turanlı ile ilgili olanıydı.

Anlatıma göre Recai Turanlı da bir Midillili. O da Mustafa Türkay Komili‘nin ailesi gibi Midilli’den Anadolu’ya gelişte kendine mekan olarak Bayraklı’yı seçmiş bir armatör. Gemi sahibi bir armatör olarak İstanbul, İskenderiye seferlerinde sık sık Midilli’ye uğrayan ve Mustafa Türkay Komili‘nin dedesi ile sıkı bir dostluk geliştiren bir deniz insanı. Kendisi sarışın, mavi gözlü ve uzun boylu. Yabancı dilleri çok güzel konuşuyor ve yaz aylarında genellikle beyaz keten elbiseler giyiyor. Eşi Güzin Turanlı ise İstanbullu, seçkin ve zarif bir kadın

Mustafa Türkay Komili‘nin dedesi, Yunan işgalinde Midilli’de bulunan Türkleri konsoloslukların yardımıyla koruyabilmek amacıyla eşini ve çocuklarını İstanbul’a gönderip yalnız kaldığı dönemde, gemisi ile Marsilya’dan, İskenderiye’den ya da başka bir Akdeniz limanından gelen Recai Bey’le  buluşuyor. Çünkü o dönemde Midilli Akdeniz’deki İstanbul bağlantılı bütün yolculuklarda bir bağlantı limanı konumuna sahip. Bir anlamda Midilli, İstanbul’un banliyösü gibi. Gidip gelmenin kolay olduğu birbirine yakın iki semt gibi. Örneğin bu kolay bağlantı sayesinde İstanbul’daki kadınlar arasındaki bir el işleri yarışmasına Midillili kadınlar bile katılabiliyorlar.

Recai Turanlı Cumhuriyet döneminin başlangıcı ile birlikte İstanbul yerine İzmir’i tercih ederek, aynen Mustafa Türkay Komili‘nin dedesi gibi Bayraklı’yı tercih ediyor ve gelip Turan’daki evi satın alıyor.

Soyadı kanunun çıkması üzerine evinin bulunduğu “Turan” sözcüğünü, “Turanlı” olacak şekilde kendine uygun gören Güzin ve Recai Turanlı‘nın evleri Turan’da, fermuar fabrikasının hemen yanında, önde büyük bir bahçeyle iskelenin bulunduğu orta büyüklükte ve dört tarafı açık cumbalı bir yalıymış. Bugün mevcut olmayan yalının alt katında iki oda ve mutfak, üst katında da üç oda varmış.

Turan 013

Mustafa Türkay Komili‘nin büyük bir keyifle anlattığına göre, evin geniş bahçesi oldukça ilginç bir düzenlemeye sahip ve bakımlı. Bahçedeki çiçek tarhlarına ve çakıl taşı döşeli ara yollara İstanbul’daki bazı yolların, sokakların isimleri verilmiş durumda. Örneğin çeşmenin üstünde “Çelebi Mehmet Çeşmesi“, “İmrahor Çeşmesi“, “Horhor Çeşmesi“, küpün üstünde “Hazerfen Ali küpü“, ara yollarda “İncili Çavuş Caddesi” gibi isimler yazılıymış. Böylelikle o bahçe olduğundan daha büyükmüş gibi gözüküyormuş. Bahçede ayrıca minicik bir hayvanat bahçesi varmış.

Evin önünde Recai Turanlı‘nın kaptanlık alışkanlığını ya da zevkini tatmin etmek üzere denize çok yakın bir yerde alt katında minik bir hayvanat bahçesi, üst katında da bir kendi gemisinin dümeniyle lombozlarını koyduğu bir kaptan köşkünün bulunduğu bir eklenti bulunmaktaymış. Recai Turanlı günün büyük bir kısmını orada geçirerek eski kaptanlık günlerinin hasretini giderirmiş.

Kaptan köşkünün altındaki bölümdeki küçük hayvanat bahçesinde ise ayı, maymun ve tavuskuşu gibi hayvanları beslediği, beslenen ayının Recai Turanlı‘nın evde bulunmadığı bir gece kafesinden kaçıp balkona çıkarak eve girmeye kalkması üzerine evden uzaklaştırıldığı bilinmektedir.

Mustafa Türkay Komili, Turan’daki petrol şirketleriyle Turyağ’ın uzun iskeleleri yanında dördüncü iskele olma unvanına sahip uzun T şeklindeki tahta iskelede ise oturmaya uygun sıraların bulunduğunu ve Johnson marka motora sahip bir sürat teknesinin bu iskeleye bağlı olduğunu, Recai Turanlı‘nın ender de olsa arada sırada bu motora binip çevrede bir tur attığını anlatıyor. Güzin Hanım’ın ise her gün iskelenin ucuna çıkarak oturduğunu, yemek malzemelerini zaman zaman burada ayıkladığını hatırlıyor.

Recai Turanlı, emekli olduğu bu dönemde Göcek’deki krom madenini işleten yabancı bir şirketin temsilcisi olarak çalışmış. Bu dönemde sık sık Göcek’e gidip gelerek raporlama ve yüklemeler yapmış; ayrıca sorumlu olduğu Bornova’daki Paterson Köşkü’ne sahip çıkmış.

Ancak daha sonra binanın yanındaki fermuar fabrikasının gürültüsü, Turyağ’ın çevreyi kirletmesi ve gecekondulaşmanın artması üzerine evini satarak Karşıyaka’ya bir apartmanın teras katına taşınmış.

Hayatını ise 100 yaşına yakın kaybettiğini, Güzin Hanım’ın da 80 yaşları civarında vefat ettiğini büyük üzüntü ve özlemle anlatıyor sevgili Komili….

Turan 014

Tabii bu arada, Güzin Teyze’nin mutfağını anlatmadan da geçmiyor. Bunun için aynen şöyle söylüyor: “Güzin teyzemizin mutfağında, mutfakta mı yoksa eczanede mi olduğunu insan düşünürdü. Öyle bir mutfak. İşte böyle, şık teraziler, belmariler, beherglaslar, cam kaplar… Biz de daha değişik bir eve sahiptik ama Güzin teyzemizin her şeyi bize çok ilginç gelirdi.

Anlatının belki de en ilginç bilgilerinden biri de, Recai Turanlı‘nın 200 yıllık bir kemanı Mustafa Türkay Komili‘ye armağan etmesidir ki, bu keman ne yazık ki 5 Kasım 1995 tarihinde yaşanan sel felaketi sırasında zarar görmüş.

Sohbetin konuyla ilgili bu bölümünü, “iyi bu insanları tanımışım ve iyi ki bugün onları anıyorum” diyerek sonlandırıyor sevgili Mustafa Türkay Komili

Devam Edecek…

 

Sorunları duvar örerek çözmek…

Duvar…

Bulunduğumuz mekanı belirleyen, bir kez örüldükten sonra içeriyi ve dışarıyı yaratan, gerektiğinde bizi koruyan, gerektiğinde de bizi sınırlayan, engelleyen bir mekân unsuru…

Doğal olduğunda; örneğin Urallar gibi Avrupa ve Asya gibi iki büyük ana karayı birbirinden ayırdığında ya da Çin Seddi gibi aşılmaz bir engel olarak karşımıza çıktığında, bizdeki aşma isteğini tetikleyerek bir iddialaşma alanına dönüşen ya da kutsallaştırmaya kalktığımızda Kudüs’te olduğu gibi bir yakarma eyleminin nesnesine dönüşen duvar…

Berlin’in tam ortasına ya da Gazze’de, İsrail’le Filistin’in arasına örüldüğünde bir güvenlik unsuru…

maxresdefault

Gelene “gelme”, gidene “gitme” diyen bir egemenlik ve iktidar aracı olarak duvar…

Ama bazen de çaresizliğin çaresi, kuralsızlığın yeni kuralı, oyunbozanlığın yeni düzeni olabiliyor…

Hele ki yapma denilen yapıldığında, yasak denilen delindiğinde içine düşülen çaresizliği ortaya koyup sergiliyor…

Son günlerde bolca tartışılan İnciraltı Kent Ormanı’nda yeni yapılan duvar ya da çit de bu çaresizliği sergileyen  yeni bir engel…

İlk açıldığında çalıların çırpıların, ağaçların ya da otların arkasında berisinde ahlaka mugayir işler yapılırsa korkusuyla istihdam edilen; ancak tasarruf tedbirleri sonrasında dağıtılan bol sayıdaki güvenlik elemanının İnciraltı Kent Ormanı’nı terk etmesinden sonra ortaya çıkan sahipsizliğin ürünü bir duvar ya da çit…

Söylendiğine göre yapılış amacı, bütün yasaklama ve engellemelere karşın deniz kıyısında mangal yakan ve yiyip içenlerin çevrede yarattıkları yangın riskini ve görüntü kirliliğini gidermek; daha doğrusu görünmesini engellemekmiş… 

Oysa tartışmanın kaynağı olan yere gidip baktığımızda bu duvarın ya da çitin yapılmasından sonra mangalların yakıldığı yerin eskisinden daha çok kirlendiğini görmek mümkün… Nitekim sosyal medyadaki yakınmalar da bu durumu doğruluyor.

650x344-buyuksehir-dogal-sit-alanina-duvar-oruyor-1484329237566

Şimdi oturup düşünmemiz gerekiyor.

Çünkü bu tür kamusal alanlarda nasıl davranmamız gerektiğini belirleyen hukuki düzenlemelerin; daha doğrusu zabıta yönetmeliklerinin olduğunu, bu düzenlemelerde oralarda nasıl oturup kalkacağımızın, neleri yiyip içeceğimizin, neleri yapamayacağımızın önceden belirlendiğini, kurallar koyulduğunu ve bu kurallara aykırı davrandığımızda başımıza neler geleceğini beş aşağı beş yukarı biliyoruz. Ayrıca bu tür açık alanlara konulan uyarı levhaları ve oralarda dolaşan resmi giyimli görevlilerin varlığından bizim o kurallara uyup uymadığımızın izlenip gözlendiğini de anlıyoruz.

O anlamda hem karşılaşacağımız ikaz ve cezalar nedeniyle yanlış bir şey yapmaktan çekiniyor hem de sahip olduğumuz kentlilik bilinci nedeniyle kurallara aykırı davranmanın doğru olmadığını düşünüyoruz. Bu kurallara titizlikle uymanın dışında dikkate almayan başkalarını da uyarmamızın yurttaşlık görevimiz olduğunu biliyor, kurallara uymayanlara gösterilecek herhangi müsamahayı hoş karşılamayacağımızı ifade ediyoruz.

650x344-inciraltindaki-kacak-duvar-insaati-durdu-1486062470961

Ardından da yöneticilerini oylarımızla seçtiğimiz bir büyükşehir belediyesi kalkıp, oradaki orman alanını tehdit edecek  ya da kirletecek şekilde mangal yakanları uyarıp cezalandırmak yerine onların o eylemi daha kolay yapması için ormanla sahil arasına bir duvar ya da çit yapacak…

İşte tam da bu noktada, sahip olduğumuz kentlilik bilinci ve kültürüne göre bunun yanlış olduğunu, bu eylemin doğru, güzel ve iyi esas alınarak değil; yanlış, çirkin ve kötü esas alınarak yapıldığını düşünmeye başlıyoruz.

Ayrıca şayet belediye yönetimi bu ormanlık alana mangal yakarak piknik yapmak isteyenlerin de gelmesini isteniyorsa, onların hem ormanı hem de denizi kirletmeden ve tehdit etmeden ağaçlardan ve denizden uzak özel bir alanda piknik yapmaları için girişimde bulunmasının ve bu özel alan içinde de gerekli önlemleri almasının daha doğru olduğunu düşünüyoruz.

Ama kentimizin yöneticileri, bizim onlardan beklediğimiz şeyleri yapmayıp tehdit yaratacak ve çevreyi kirletecek şekilde yanlış davrananları adeta ödüllendirecek şekilde ormanın içine, hem de tescilli alanda yaptıkları bu iş için gerekli izinleri önceden almadan kaçak bir duvarı ya da çiti yapmaya kalkıyorlar.

650x344-kacak-insaat-yargiya-tasindi-1488833520987

Evet, yönetmek eyleminin en kolay yöntemlerinden birine başvurarak mangal yakarak tehdit oluşturan ve çevreyi kirletenleri uyarmak, onları kent yaşamının gerekleri konusunda bilgilendirip bilinçlendirmek, gerektiğinde cezalandırmak ve onların bundan böyle aidiyet duygusu gelişmiş bilinçli bir kentli gibi davranmaları için çaba göstermek yerine onların bu hareketlerini ödüllendirecek şekilde yapılan yanlışları doğruluyorlar.

Eh, buna da “Pes” denir artık…

Duvarların, engellemelerin, sınırlamaların olmadığı ve sorunların duvar örülerek aşılmadığı özgürlük kokan bir kentte yaşamak dileğiyle…

“İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivine” (1)

Ali Rıza Avcan

Bugün yeni bir yazı dizisine başlıyoruz.

İnşaatı 8 Şubat 2002 tarihinde başlayıp açılışı 10 Ocak 2004 tarihinde yapılan, başlangıçtaki adı “İzmir Kent Müzesi ve Arşivi” (İKEMA), daha sonraki adı “Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi” (APİKAM) olan kurumun kuruluşunu, çalışmalarını, yaptıklarını ve yapamadıklarını, bugün içinde bulunduğu durumu ve geleceğini inceleyip değerlendirerek bu kurumun İzmir’in kültür, bilim ve sanat dünyasına olan katkılarını belirlemeye çalışacağız.

Çünkü, 1922 yılında geçirdiği büyük yangın ve yıkım sonrasında insanının ve belleğinin büyük bir kısmını yitiren; bu nedenle de bugün birçok tarihi, kültürel, ekonomik ve toplumsal gerçeği ve bilgiye ulaşamayışımız, bu bilgi ve belgeleri yabancı kaynaklardan edinmeye çalışmamız, “küllerinden yeniden doğduğu” söylenen İzmir kentinin acı gerçeklerinden biri.

Bu acı gerçeği kabullenip, kaybolup zayıflayan kent belleğini yeniden kurma ihtiyacından kaynaklanan önemli bir girişimi ve bunun ayrıntılarını, Mart 2002 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı dizisinden yayınlanan “İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne” isimli kitapçığın başında yer alan “Sunuş” ve “Önsöz“ün yazarları olan kuruculardan; yani İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı merhum Ahmet Piriştina ile müze ve arşivin kurulma fikrini ortaya atıp bu fikri büyük zorluklarla takip eden ve sonuçta başarıya ulaşan Dr. Sabri Yetkin ile Dr. Fikret Yılmaz‘ın yazdıklarından öğrenmeye çalışacağız.

bf5eb3f6-5ffe-4d71-893a-b43294d178dcİzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı merhum Ahmet Piriştina sözkonusu kitapçığın “Sunuş” bölümünde aynen şöyle diyor:

“Dünyada pek çok ülkede, kentlerin geçmişiyle ilgili belgelerin derlendiği yerel arşivin ve müzecilikteki çağdaş sergileme yöntemleriyle bölgenin geçmişini izlenebilir kılan kent müzelerinin bulunduğu bilinmektedir. Kent müzeleri ve arşivlerinin evrensel ölçekteki yaygınlığı ve hayranlık uyandıracak örnekleri yanında ülkemizde bu kurumların hiç bulunmadığı gerçeğini birlikte düşünecek olursak, ortada açıklanması güç bir durumun olduğunu söylemek zorlama sayılmayacaktır. Üstelik Türkiye sınırları içinde bulunan kentlerin uzun ve zengin bir geçmişe sahip olduklarını ve dünyada kuruluş tarihi yüz elli yıldan fazla olmayan kentlerde bile söz konusu kurumlara rastlanabildiğini de değerlendirme kattığımızda, bu çelişki kendisini daha fazla hissettirmektedir. Tarihsel geçmişini binlerce yıl deyimiyle ifade ettiğimiz İzmir’in de, yerel bir kent arşivi ve bu arşivdeki belgelerden üretilen bilgilerin görsel olarak sergilendiği bir kent müzesi bulunmamaktadır.”

Evet, bu giriş paragrafından da anlaşılacağı üzere Ahmet Piriştina, binlerce yıllık geçmişe sahip olan İzmir’de, kentin geçmişiyle ilgili belgelerin derlendiği yerel bir arşivle bu belgelerden üretilen bilgilerin görsel olarak sergilendiği bir müzenin kurulmasında geç kalındığını, bu yapıldığı takdirde İzmir’in de dünyada hayranlık uyandıracak örnekler arasına katılacağını ifade etmektedir. Devamında ise;

0004“Kent müzesi ve arşivlerinin geçmişte yaşanılan zamanı birleştiren özelliklerini düşündüğümüzde, kentli bilinci üretme konusunda oynadıkları rol kendiliğinden anlaşılacaktır. Çünkü kent sakinlerinin yaşadıkları mekana, yani kente aidiyet bağı oluşturmaları kentli bilincinin varlığıyla yakından ilgilidir. Bu bilincin oluşması, kentin geleceği belirlenirken, geçmiş bağların kopartılmaması gerektiği fikrini de beraberinde getirecektir. Dolayısıyla, çağdaş yerel yönetim anlayışına göre, müze ve arşiv, diğer temel hizmet birimleri gibi kentsel bir kurum olarak kabul edilmektedir ve sonuçları hemen görülmüyor olsa bile, kent yaşantısına yaptığı kalıcı etkiler bilinmektedir. Bu yaklaşımın belirlediği bir yerel yönetim anlayışından hareket ederek, Türkiye’de bir ilki İzmir için gerçekleştirmenin anlamlı bir girişim olacağını kararlaştırıp, uygulama çalışmalarına başladık. İzmir Kent Müzesi ve Arşivi için, geleneksel bir hizmet kurumunun yetmiş yıl hizmet verdiği erken Cumhuriyet dönemi yapısı olan itfaiye binasını düzenleyerek, farklı bir alanda ama bu kez yeni bir kentsel kurumun yer alacağı işleviyle İzmirliler için hizmete devam etmesinin anlamlı olacağını düşündük. Çünkü bina, Türkiye Cumhuriyeti’nin  itfaiye istasyonu olarak inşa ettirdiği ilk hizmet yapısıdır ve bu açıdan bir dönüşümü simgelemektedir. Kentin geçmişi hakkında kendisi de bir belge olan binayı kent müzesi ve arşivine dönüştürerek, mekanı yeni işleviyle bütünleştirmeyi hedefledik.

İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’nin ülkemizde bir ilk adım olması dileğiyle.”

Görüldüğü gibi belediye başkanı Ahmet Piriştina, neoliberal söylemin “marka kent“, “yönetişim“, “tasarım“, “inovasyon“, “girişimcilik” gibi şu sıralarda herkesin diline pelesenk olmuş moda deyim ve kavramları kullanmadan, sadece ve sadece “çağdaş yerel yönetim anlayışı” çerçevesinde kentin ihtiyaçlarını dikkate alan iyi bir yerel yönetici olarak bu konuda nasıl düşündüklerini, neler yaptıklarını ve neleri hedeflediklerini 2000’li yılların sade, yalın diliyle anlatıyor. 

0010_binani

İzmir Kent Müzesi ve Arşivi fikrini ilk ortaya atıp bu düşüncenin peşinden giden ve sonuçta bu müze ve arşivin kurulmasını sağlayan Dr. Sabri Yetkin ile Dr. Fikret Yılmaz ise birlikte hazırladıkları “Önsöz“de aynen şunları söylüyorlar:

“Kent müzeleri ve arşivleri, kentlerin önde gelen prestij kurumlarıdır. Bulundukları kentleri diğer kentler nezdinde temsil eder ve tanınmasına katkıda bulunurlar. Bu özellikleri nedeniyle dünyada yaygın bir uygulama alanına sahip olan kent müzeleri ve arşivlerinin önemi, ne yazık ki Türkiye’de kavranabilmiş değildir. Bundan ötürü ülkemizde hiçbir kentin müzesi ve arşivi yoktur. Ancak sevindirici ve isabetli bir kararla İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir’de bir kent müzesi ve arşivi kurma çalışmasını başlattı. Bu girişimin pek çok açıdan anlamlı olduğu açıktır. Ancak kente sağlayacağı akademik zenginlik ve katkı, projenin mutlaka vurgulanması gereken boyutlarından birisidir. Ayrıca İzmir girişimi Türkiye’de bir ilkin gerçekleşme yolunu açarken, bir model üretmenin sorumluluğunu da üstlenmiş bulunmaktadır. Çünkü bu kurum yapacağı çalışmalar ve üreteceği bilgi birikimiyle, kentin geçmişiyle uyumlu değişimine katkı sağlayacağından, bundan sonra diğer kentlerin girişimlerine de öncülük edebilecektir. İzmir Kent Müzesi ve Arşivi yapacağı çalışmalarla kentsel bir hizmet kurumu olduğunu kanıtlayacak ve benzer kurumların yaygınlaşmasını teşvik edecektir.

Kent Müzesi ve Arşivi, İzmir’in gerek yurtiçinde ve gerekse yurtdışında tanıtılmasında önemli bir araç olacaktır. Kentin tarihi ve kültürünün tanıtımı sürecinde dünyadaki diğer kent müzeleri ve arşivleriyle geliştireceği ilişkiler, turizm, karşılıklı kültürel etkinlikler ve hatta ticari alanlarda yeni imkanlar sağlayabilecektir. Çünkü günümüz dünyasında ticari ilişkiler bile kültürel paylaşım zemininde kurulmaktadır. Diğer taraftan Kent Müzesi ve Arşivi bilinçli kentli yaratma ve kent kültürünü geliştirme konularında işlevli olacaktır. Yaşadıkları kenti tarihi, kültürü ve tarihsel mekanlarıyla tanıyan İzmirlilerin eliyle, kentin mirasını geleceğe aktarmak mümkün olabilecektir.”

Bu anlatımdan da görüldüğü gibi, İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’nin kurucusu olan bu iki değerli bilim insanı, oluşturulan kurumun hem tarih hem de diğer bilim ve disiplinler itibariyle görevlerini sıralarken ortaya konulan modelle  bu tür kurumların yapacakları çalışmalar ve üreteceği bilgi birikimiyle kentin geçmişiyle uyumlu değişimine katkı sağlayacağını vurgulamakta; ayrıca bilinçli kentli yaratma ve kent kültürünü geliştirme konularındaki işlevlerine dikkat çekmektedirler.

apikam-14

Yazımızın bu ilk bölümüne İzmir Kent Müzesi ve Arşivi‘nin kurucuları olan sevgili Ahmet Piriştina ile değerli bilim insanları Dr. Sabri Yetkin ve Dr. Fikret Yılmaz‘a bu değerli hizmetleri nedeniyle teşekkür ederek son verirken, yazımızın gelecek bölümünde kent müzesi ve arşivinin anlamıyla burada nelerin yapılmasının planlandığından söz edeceğimizi belirtmek isteriz.

Devam Edecek…

İzmir-Deniz Projesi’nin maliyeti ve bazı önemli sorular…

Anımsarsanız, geçtiğimiz günlerde yayınladığımız bir yazı dizisiyle İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından uygulanmakta olan “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi” çerçevesinde 2013-2016 döneminde yapılan işleri teker teker ele alıp incelemeye ve değerlendirmeye çalışmıştık.

Aynı dönemde ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde yaptığımız 31 Ocak 2017 tarihli bir başvuru ile, “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi” kapsamında;

1) Tüm tasarım ve uygulama aşamalarında ihaleli ya da ihalesiz olarak hangi şahıs ya da firmalara hangi yöntemlerle iş verildiğini, 

2) Her bir işle bu işlere eklenen ilave işlerin keşif ve ihale tutarlarının ne olduğunu,

3) Her bir işin başlama ve bitiş tarihleriyle verilen ek sürelerin,

4) Her bir iş için bugüne kadar ne kadar ödeme yapıldığının,

5) Hakedişi düzenlendiği halde ödenmeyen tutarların her bir iş itibariyle tutarlarının,

bildirilmesini istemiştik.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Halkla İlişkiler Birimi’ne (HİM) elektronik posta ile gönderdiğimiz bu yazıya karşılık önce 14 Şubat 2017 tarihinde elektronik posta ile Basın Yayın Şube Müdürlüğü Bilgi Edinme Birimi’nden bir yanıt geldi. Gelen yazının ekinde Yapım İhaleleri Dairesi Başkanlığı’nın 14 Şubat 2014 tarihli bir yazısı ve bu yazının ekinde de “İzmir-Deniz Projesi” kapsamında yapılan işlerin dökümünü gösteren bir liste vardı. Bu listeyi incelediğimizde bazı bilgilerin Yapıma İlişkin Hizmet İhaleleri Şube Müdürlüğü’ne, bazı bilgilerin de Yol ve Yeşil Alanlar Yapım İhaleleri Şube Müdürlüğü’ne ait olduğunu gördük.

03

Yaptığımız bu ilk incelemede bize bildirilen bilgilerin taleplerimizi karşıladığını görmekle birlikte “İzmir-Deniz Projesi”ne ait olduğunu bildiğimiz bazı işlerin bu listeye eklenmediğini gördüğümüz için, 16 Şubat 2017 tarihinde yine Halkla İlişkiler Birimi’ne gönderdiğimiz ikinci bir elektronik posta ile eksik kalan işleri tek tek belirterek kendilerinden yeniden bilgi istedik.

Ardından da postadan iadeli taahhütlü olarak Yapı İşleri Dairesi Başkanlığı’nın 27 Şubat 2017 tarihli yazısını aldık. Bu yazıdaki bilgilere baktığımızda da Basın Yayın Şube Müdürlüğü Bilgi Edinme Birimi tarafından 14 Şubat 2017 tarihinde bize gönderilen ilk yazıdaki bazı eksik bilgilerin yer aldığını; ancak bu bilgilerin de istediğimiz tüm bilgileri içermediğini belirledik.

Anlayacağınız, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kısa adı (HİM) olan biriminin aldığı bilgi edinme taleplerini yanıtlamada yine aynı birimin; yani (HİM)’in görev yapması gerektiği halde her birimin istediği şekilde yanıt verme yoluna gittiği görülmekte. Kısacası bu konuda da bir hercümerc hali, kimin hangi işi kime haber vererek ya da vermeden yapacağı ya da yaptığı konusunda da bir karışıklık hali var gözüküyor büyük belediyemizde… O nedenle de, yaptığımız başvurulara bundan sonra hangi birimin yanıt vereceğini ya da vermeyeceğini şimdilik bilemiyoruz…

Gelelim asıl konumuza; yani 2013 yılından bu yana “İzmir-Deniz Projesi” kapsamında hangi işlerin hangi ihale yöntemiyle kime yaptırıldığına, kimlere ne miktarda ödeme yapıldığına ve hangi işlerin bu listelerde gösterilmediğine…

02

14 Şubat 2017 ve 27 Şubat 2017 tarihinde gönderilen yanıtlardaki bilgileri bir araya getirdiğimizde ortaya şu durum çıkıyor:

Verilen resmi bilgilere göre “İzmir-Deniz Projesi” kapsamında şu ana kadar toplam (24) iş yaptırılmış durumda. Bu (24) işten (15) tanesi yaptırılacak işlerin uygulama projelerinin yaptırılması, (1) tanesi su altı görüntüsü ve betondan karot numune alınması, geriye kalan (8) tanesi de kıyı ve çevre düzenlemesi yaptırılması işi ile ilgili. 

Tümü 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 22. maddesinin (d) fıkrasına göre “Doğrudan Temin” yöntemiyle yaptırılan uygulama projesi yaptırılmasıyla ilgili toplam (15) işin tutarları 28.500 lira ile 175.000 lira arasında değişiyor ve toplam tutarı 976.350.-TL’yı buluyor. Yapılan incelemeye göre bu tutarın 41.000.-TL’sı 2014 yılında, 327.850.-TL’sı 2015 yılında, geriye kalan 607.500.-TL’sı da 2016 tarihli sözleşmelere göre ödenmiş.

2014-2016 döneminde yaptırılan (15) ayrı “uygulama projesi yaptırılma işi“nin verildiği firma ya da şahısların adları ise yaptıkları işin büyüklüğüne göre şu şekilde sıralanabilir:

1) Setatek Mümarlık Mühendislik – “Doğrudan Temin” yönteminden yararlanmak için toplam 294.000.-TL’lık aynı nitelikteki iş (Alaybey ve Karşıyaka sahilinde yapılacak 6 ayrı ahşap iskelenin zemin etüdü ve statik uygulama projelerinin yaptırılması işi), 49.000.-TL’lık (6) ayrı parçaya bölünerek yaptırılmıştır.

2) DS Mimarlık – 2 ayrı iş için toplam 222.000.-TL.,

3) Empro Mühendislik – 1 iş için 149.000.-TL.,

4) Han Peyzaj Tasarım – 1 iş için 110.000.-TL.,

5) Stüdyo Evren Başbuğ – 1 iş için 49.850.000.-TL.,

6) Matris İnşaat Elektrik – 1 iş için 41.000.-TL.,

7) Merih Feza Yıldırım & Serdar Uslubaş Ortaklığı – 1 iş için 40.000.-TL.,

8) Methal İnşaat – 1 iş için 28.500.-TL.

Uygulama projesi yaptırma işlerinin konularını tek tek incelediğimizde ise yaptırılan işlerin genellikle ahşap iskele, merdiven, yaya köprüsü, park ve meydan gibi nisbeten küçük işlerle ilgili olduğunu, asıl büyük iş ve ödeme kalemlerini içeren kıyı ve çevre düzenlemeleri için herhangi bir uygulama projesi düzenleme işinin yaptırılmadığını ya da yaptırılsa bile bunların Devlet İhale Kanunu’na göre ihale edilmediğini anlıyor; bu tür işlerin kime ya da kimlere ne şekilde yaptırıldığı ve yaptırılanların parasının nereden nasıl ödendiği konusunun açıklanmadığı görüyoruz. 

Asıl büyük iş ve ödemeleri kapsayan sekiz (8) kıyı ve çevre düzenlemesini ise sözleşme büyüklüklerine göre şu şekilde sıralayabiliriz:

1) “Bayraklı 2.Etap Mevcut Tahkimat, Kronman-Su İçi Beton Hattının Yenilenmesi ve Denize İniş Merdivenleri ile Kıyı Düzenlemesi ve Yaya Köprüsü Yaptırılması İşi“: 16.479.361.-TL.Ölmez İnşaat,

2) “Bostanlı Deresi Yaya Köprüsü ve Bostanlı Rekreasyon Alanı Çevre Düzenlemesi (Birinci Etap) Yapılması” – 9.701.412.-TL.Ladin İnşaat,

3) “Kıyı Düzenlemeleri Göztepe-Mithatpaşa ve Mithatpaşa-Karataş Arası Çevre Düzenlemesi” – 7.140.297,13 TL. / Barankaya & Özsöztur Ortaklığı,

4) “Bayraklı Sahil Güvenlik Ege Bölge Komutanlığı-Şelale Deresi Arası Kıyı Düzenlemesi Yapılması” – 3.411.895,70 TL. / Vadi Botanik Peyzaj

5) “Konak Pier-Karataş Bölgesi Arasında Kıyı Düzenlemesi Yapılması” – 3.272.425,80 TL. / Hasan Ufuk Özışık,

6) “Konak Pier- Pasaport İskelesi Arası Sahil ve Çevre Düzenlemesi” – 2.566.171,93 TL. / Gür-Al İnşaat,

7) “Göztepe Yaya Üst Geçidi-Üçkuyular Vapur İskelesi Arasında Kıyı Düzenlemesi” – 2.548.947.23 TL. / Vedan İnşaat,

8) “Mustafa Kemal Sahil Bulvarı beş (5) Adet İskele Yapımı” – 1.773.935.-TL. / Yılmazlar İnşaat.

Bize bildirilen bu resmi bilgilere göre “İzmir-Deniz Projesi” kapsamında bugüne kadar Devlet İhale Kanunu’nun 19. maddesine göre “Açık İhale” yöntemiyle yaptırılan büyük boyutlu sekiz (8) kıyı ve çevre düzenlemesi için -uygulama projesi harcamaları hariç- toplam 46.894.445,80 TL. harcandığı, daha doğrusu yapılan sözleşmelere göre bu kadar ödeme yapılacağı anlaşılıyor. Çünkü soruları sorarken üstüne bastıra bastıra asıl ve ek işler dahil bugüne kadar ne kadar ödeme yapıldığını ısrarla sormamıza karşın ödeme miktarlarının açıklanmasından kaçınılmış, sürekli olarak sözleşme bedellerinin öne çıkarılmasına özen gösterilmiştir.

Ayrıca bize gönderilen 27 Şubat 2017 tarihli resmi yazıda, “Bostanlı Deresi Yaya Köprüsü ve Bostanlı Rekreasyon Alanı Çevre Düzenlemesi (Birinci Etap) Yapılması” işi için 9.701.412.-TL. tutarında sözleşme imzalandığı belirtilmekle birlikte, inşaat mahalline yerleştirilen tabelada işin tutarının 8.086.249,61 TL. olarak yazıldığı belirlenmiştir. Bu durumda aradaki 1.615.162,39 TL’lık farkın nereden kaynaklandığı da belirlenememiş, bu vesileyle verilen bilgilerin doğruluğu konusunda da bir şüphenin ortaya çıkması sözkonusu olmuştur. 

img-20170221-wa0000

Bu durumda bize verilen resmi bilgilere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2013 yılından bu yana, uygulamakta olduğu “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi” kapsamında sözleşme bedeli toplam 47.901.045,80 TL tutarında toplam (24) iş yaptırdığını öğrenmiş oluyor ve ister istemez şu iki önemli soruyu hem İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkililerine ve İzmir halkına sormadan geçmek istemiyoruz:

1)İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi“nin kıyı ve çevre düzenlemesi tasarımları, İzmir Körfezi’nin dört (4) ayrı bölgeye ayrılması suretiyle dört (4) ayrı kümede çalışan ve aralarında akademisyenlerin, mimarlık, mühendislik ve tasarım firması sahiplerinin, onların yönetici ve çalışanlarının bulunduğu geniş bir ekip eliyle hazırlandığına göre bu değerli ekibin ücretleri ya da telif hakları kim tarafından nereden ve ne şekilde ödenmiştir? Bu kadar geniş bir ekip bütün bu işleri, işlerini güçlerini bırakıp ücretsiz mi yapmışlardır? Şayet İzmir kentine bir armağan olarak bütün bu tasarım ve projeleri ücret istemeden ya da telif almadan yapmışlarsa onların bu övülesi tavrı niye takdir edilmemiş ve ödüllendirilmemiştir? 

2)İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi” kapsamında Mustafa Kemal Sahil Bulvarı üzerinde kıyı ve çevre düzenlemesi olarak önce yapılıp daha sonra belediyenin başka yatırımları nedeniyle tahrip edilen, ortadan kaldırılan ya da yeniden yapılan işlerin İzmir Büyükşehir Belediyesi bütçesine getirdiği ek yükün; yani kamu zararının toplam miktarı nedir?

Evet, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi“nin maliyeti konusunda iki önemli soru soruyor ve yanıtlarını sabırsızlıkla bekliyoruz. 

Havuz başının kızları…

İzmir’de, İzmir’in tam ortasındaki o güzel yeşil alanda; yani, bizim Kültürpark diye bildiğimiz kent parkında, basamaklı bir yapısı olduğu için “Kaskatlı” denilen uzun bir havuzun başındaki iki genç kız, tamı tamamına 68 yıldır anadan üryan halleriyle yatıp dinlenirler… Onların o tembel, miskin hallerinden şimdiye kadar kimse şikayetçi olmamıştır… Aksine İzmirliler ve yolu İzmir’e düşen herkes yolunu Kültürpark’a düşürdüğünde gider o genç kızları görür ve onlarla birlikte resim çektirir… Hatta, bazılarımız aynen sevgili arkadaşımız Arzu Filiz Güngör‘ün çocukluğunda yaptığı gibi annesi ve kardeşleriyle birlikte gider onların kucağına oturur ve fotoğrafı çeken babasının elindeki fotoğraf makinesinin vizörüne bakar bütün sevimliliğiyle…

01

Çünkü o genç kızlar, 64 yıldır ailenin bir ferdi gibi bizden biri olmuşlar, bir yakınımız gibi yaşamımızda yer etmişlerdir… Gövdeleri beton bile olsa onlar bize genç olmanın sıcaklığını, heyecanını yansıtırlar onca senedir… O nedenle de biz onları İzmir’in önemli sembollerinden biri olarak olarak algılar, öyle kabul ederiz…

O genç kızlardan birini ünlü bir sanatçı Mehmet Şadi Çalık, diğerini de Turgut Pura yapmıştır. Yanıbaşlarında duran tabela her iki heykelin de Mehmet Şadi Çalık tarafından yapıldığını söylese de heykellerin tarzına, çizgilerine baktığınızda birbirlerinden farklı olduğunu görürsünüz.

02
Resmi kayıtlar heykellerin 1954’de yapıldığını, bir heykelin Mehmet Şadi Çalık, diğerinin de Turgut Pura tarafından yapıldığını söylüyor oysa…

Hatta bana göre, Mehmet Şadi Çalık‘ın yaptığı kız, -laf aramızda- diğerinden biraz daha güzeldir… Hatta, yapısı ile incinmeye, kırılıp dökülmeye biraz daha kapanık gibidir… Turgut Pura‘nın yaptığı genç kız ise ayakları, bacakları ile biraz daha serbest, rahattır… Orhan Veli‘nin “uzanıp yatmış, sereserpe” halini yansıtıyor gibidir adeta… Zaten ne olmuşsa olmuş, sırf bu özelliği nedeniyle -yok, aslında böyle demeyelim, asıl gerçek neden vandallıktır, barbarlıktır- bu sene hasara uğramış, kimliği belirsiz kişiler tarafından ayakları kırılmıştır. Bütün bir yaz o kırık ayakları ile uzanıp yatmıştır. Bu kentte Levent Köstem gibi usta ortopedistler olmasına karşın kimse gelip de şu ayaklarını iyi edelim, onaralım dememiştir…

03
Turgut Pura’ya ait onarılan heykel

Ta ki, ehliyetsiz, liyakatsiz bazı belediye yöneticileri işten anlamaz kişi ve kuruluşları bulup o zarif ayakları bir kayığın küreğine benzetircesine onarana kadar… Evet, zarif bir ayak işten anlamazların elinde birden ayak olmaktan çıkıp bir kayığın küreği gibi çirkinleşene kadar… Kötü, kalitesiz bir restorasyon sonucunda heykeli, estetikten bütünlüğünden koparılacak şekilde…

Geçtiğimiz günlerde sizlerle paylaştığımız gibi bu tür kötü, kalitesiz işlere son vermek amacıyla hem Kaskatlı Havuz genç kızlarını hem de ünlü sanatçı Mehmet Şadi Çalık‘ın İzmir’deki diğer eserlerini tescilleyip korumak için bir girişimde bulunmaya karar verdik. 

Önce geniş bir araştırma yaparak Mehmet Şadi Çalık‘ın İzmir’de yaptığı eserleri ve bu eserlerden kaybolanları, tahrip edilenleri ve arta kalanları belirledik. Ardından İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanı Funda Erkal ve İzmir Resim ve Heykel Müzesi yöneticileriyle görüşerek durumu kendileriyle paylaşarak desteklerini aldık.

Bugün ise Mehmet Şadi Çalık‘ın İzmir’de mevcut olan eserlerinin belirlenerek tescillenmesi amacıyla hazırlayıp, o genç kız heykellerinin beton dökümlerini yapan “Şeytan” lakaplı rahmetli usta İsmail Yiğitler‘in oğlu Aziz Yiğitler ve ustadan “el alan” heykeltraş Ayfer Aksüyek Yiğitler ile birlikte imzaladığımız dilekçeyi, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını  Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne vereceğiz. Böylelikle en azından İzmir’deki Mehmet Şadi Çalık‘a ait eserlerden artakalanları belirlemeye, tescillemeye çalışacak, o eserlerin bundan sonra yapılacak onarımlarının usulüne uygun gerçekleştirilmesini kolaylaştırmış olacağız.

İşin garip bir tecellisi olarak, bu dilekçeyi hazırlayıp imzaladıktan sonra son bir kez daha heykellerin yanında gidip son durumu görelim dediğimizde heykelde yeni kırıkların ve dökülmelerin olduğunu, yapılan onarımın bile çatladığını görüp heykelleri korumakla görevlendirilen özel güvenlik görevlisinin önce fotoğraf çekmeme ikazına, daha sonra sıcak sohbetimizle gelişen samimi ortamda da güzel dileklerine tanık olduk.

04
Betonda yer yer çatlamalar var…
05
Onarımın ehliyetli biri tarafından yapılması gerekiyor…
06
Onarılan kısımda da çatlamalar var…

Evet, sahip olduğumuz bu zengin kültürel değerleri bilelim, tanıyalım, koruyalım, onlara gereken özeni gösterelim ve tanıtalım. Örneğin, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanı Funda Erkal‘a önerdiğimiz gibi bu genç kız heykellerinin küçük biblolarını yaparak onları İzmir’in tanıtımında kullanalım; böylelikle o heykeller yerinde zarar görmeden sağlam bir vaziyette dururken onların küçük örnekleri olan biblolar bilgisayarlarımızın, televizyonlarımızın önünde, çalışma masalarımızın üstünde bizlerle olsunlar ve o genç kız heykelleriyle aramızdaki sevginin bağını kurabilsinler…

07
Diğer ayağın ucu da kırılmış…
08
Kırık ayak…
09
Onarım yapılan kısımda çatlamalar var…
10
Onarım heykelin estetik bütünlüğünü bozmuş…