İZBAN gerçekleri…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde CHP‘nin ve dolayısıyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile ekibinin televizyonuna dönüşüp sistematik bir şekilde bu ekibin ve partinin propagandasını yapmaya başlayan Halk TV ve onun program sunucusu Gözde Şeker, 13 Mayıs 2025 Salı günü kendisi tarafından sunulan “Gözde Şeker ile Söz Sende” programında tamı tamamına 1,5 saat süreyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ı ağırlayarak sohbet etti. Programda ülke siyaseti, iktidarın belediye borçları konusundaki baskıları, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun tutuklanması, CHP‘nin yürüttüğü muhalefet ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yatırımlarıyla yaşadığı sorunlar gibi konular ele alınarak Cemil Tugay ve ekibinin çalışmaları tanıtıldı.

Ticari bir kurum olan Halk TV‘nin bu program karşılığında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden ne miktarda ücret aldığını bilmemekle birlikte, yayıncılık açısından 1,5 saat gibi uzun bir süre karşılığında alınan reklam/tanıtım ücretinin hiç de az olmayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek…

Söz konusu programda, program öncesinde yeterince hazırlanmadığı anlaşılan sunucunun “çanak” soruları sayesinde çok fazla sayıda konu ve sorun konuşulmakla birlikte bugünkü yazımda, yayının yapıldığı akşam televizyon kanalları arasında dolaşırken tesadüfen yakaladığım ve dinlediğimde de bir yandan hazin hazin düşünüp diğer yandan da kahkahalarla güldüğüm İzmir‘deki İZBAN hizmetlerinin ele alındığı bölüm üzerinden değerlendirmeler yapıp öneriler geliştirmeye çalışacağım. Çünkü uzunca bir süredir bütün sorunları yaşayan dertli bir yolcusu olarak yararlandığım İZBAN hizmetlerindeki kötüleşmenin -ne yazık ki- bu programda anlatıldığı gibi olmadığını görüp günden güne çoğaldığına tanık oluyorum.

Ama ondan önce İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın 13 Mayıs 2025 tarihli Halk TV konuşmasında söylediklerini, aşağıdaki video kaydını esas alarak kağıda döktüğüm yazılı metin üzerinden çözümlemeye çalışalım: (1)

Her iki tarafın 3 dakika 10 saniye süreyle konuştuğu programın bu diliminde, program sunucunun, yıllardır Ulaştırma Bakanlığı tarafından yapılacağı söylenen Halkapınar-Otogar İZBAN hattı için her yıl bütçesine “izbedel” olarak konulan 3.000 liralık ödeneği merkezi yönetimin yapacağı katkı sanarak hazırladığı “çanak” soruyu dikkate almayan belediye başkanının, daha çok kendi kafasındaki İZBAN‘ın TCDD tarafından yönetildiği ve İZBAN‘daki arıza ve gecikmelerin TCDD tarafından işletilen yolcu ve yük trenlerinden kaynaklandığı iddialarını dile getirerek doğrudan doğruya TCDD‘yi ; daha doğrusu TCDD nezdinde iktidarı suçladığı görülmektedir.

Anlaşılan o ki, Cemil Tugay eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu zamanında %50-%50 pay ortaklığı üzerinden kurulan İZBAN A.Ş.‘nin diğer ortağı TCDD ile birlikte iş yapmaktan memnun değildir ve kendisinden kaynaklanan sorunları TCDD‘nin üstüne atarak siyasi anlamda rahatlamak istemektedir.

Üstüne üstlük konuşmanın baş kısmında her iki kurumun ortaklı paylarını %50-%50 şeklinde ifade etmekle birlikte, aradan 2-3 dakika geçtikten sonra bunu %47-%53 şeklinde göstermeye çalışarak, daha doğrusu İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ni azınlık paya sahip olduğu için sözü geçmeyen ortak gibi gösteren bir yalanı atmakta hiçbir sakınca görmeyerek…

İZBAN İzmir Banliyö Taşımacılığı Sistemi Ticaret A.Ş., tarafların %50 düzeyindeki ortaklık payıyla kurulduğu 2007 yılı (2) ve işletmeye girdiği 2010 yılından bu yana, 4’ü İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden, 4’ü de Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı‘na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü‘nden gelen 8 kişilik yönetim kurulu tarafından yönetilmektedir. Bu anlamda şirketi ne İzmir Büyükşehir Belediyesi, ne de TCDD Genel Müdürlüğü tek başına yönetmekte, şirketin yönetimi eşit paydaşların ortaklığı içinde işbirliğiyle sağlanmaktadır.

Çünkü şirketin yönetim kurulu başkanlığıyla başkan vekilliğine, ortakların kendi aralarında yaptıkları nezaket protokolüne göre 1 yıl İzmir Büyükşehir Belediyesi, 1 yıl da TCDD temsilcisi getirilerek kurumsal yönetimde iki kurum arasındaki dengeyi dikkate alan bir anlayış sergilenmektedir. Nitekim bunun somut bir göstergesi olarak yönetim kurulu üyeleri her yıl genel kurul eliyle değiştirilmekte, bu arada da eğer ihtiyaç varsa şirketin sermayesi arttırılmaktadır. Hatta 2007-2024 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi temsilcisi olarak görev yapan Sönmez Alev ve Raif Canbek ile TCDD temsilcisi olarak görev yapan Hacer Eke ve Mehmet Seçkin Mutlu gibi bazı yönetim kurulu üyeleri uzun yıllar görev yaparak kurum hafızası ile yönetsel bütünlüğü korunmasına dikkat edildiği görülmektedir. Ayrıca şirketin genel müdürünün aynı zamanda yönetim kurulu üyesi yapılmak suretiyle karar organı ile icra organı arasındaki sağlıklı ilişki ve iletişimin sağlandığı anlaşılmaktadır. 31 Mart 2017 tarihinde genel müdürlüğe atanıp 25 Aralık 2024 tarihinde İZBAN‘dan ayrılan Dr. Mehmet Seçik Mutlu‘nun genel müdür olduğu 7 yıl 9 aylık sürede aynı zamanda yönetim kurulu üyesi olarak görev almış olması bu durumun en somut örneğidir. (3)

Şirketin 2007 yılından bu yana Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan 48 adet ilamına baktığımızda bu düzenin Cemil Tugay‘ın belediye başkanı olduğu döneme kadar hiç değişmediğini; ancak, ne hikmetse, Cemil Tugay‘ın göreve girişi ile birlikte, yıllardır İzmir Büyükşehir Belediyesi temsilcisi olarak yönetim kurulu üyeliğinin yanında genel müdür yardımcısı olarak görev yapan ve oldukça tecrübeli olan Sönmez Alev‘in 2024 yılının Ekim ayı içinde Cemil Tugay tarafından görevden alınması; ayrıca, aradan iki ay geçtikten sonra yönetim kurulu üyeliği yanında genel müdürlük görevini de yapan Mehmet Seçkin Mutlu‘nun şirketteki bu dalgalanmalar nedeniyle Masel İnşaat Grubu‘na genel müdür olarak geçmesi nedeniyle İZBAN‘daki belediye tarafının Cemil Tugay eliyle mesleki tecrübe, liyakat ve ağırlık itibariyle zayıflayıp zaafiyete uğratıldığını görürüz. (4)

Ayrıca şirketlerin kuruluşuyla faaliyetlerini düzenleyen Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre, şirketi yönetme görevi, Cemil Tugay‘ın iddia ettiğinin aksine sadece genel müdürde değil; her iki kurum temsilcilerinin eşit oranda yer aldığı yönetim kurulundadır ve genel müdür bu kurulun ortak kararıyla belirlenip yönetim kurulu üyesi olarak da görev yapmaktadır. 8 Nisan 2025 tarih, 11307 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan yönetim kurulu kararına göre Volkan Kurt‘un genel müdürlük görevine atanmış olması, bu durumun en somut örneğidir. (5)

Ayrıca yönetim kuruluna ait hangi yetkilerin genel müdüre nasıl devredileceğini belirlemek amacıyla yine ortak kararla belirlenip, 28 Şubat 2017 tarih, 9273 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan iç yönerge de yönetme yetkisinin öncelikle yönetim kurulunda olduğunu göstermektedir. (6)

O nedenle iki kurum tarafından kurulan şirkette, bu işin esprisini anlayıp kavramadan iki başlılık olduğunu söylemek akla ve mantığa aykırı olup bundan yakınan bir belediye başkanının, belediyesi onca borç içindeyken hattın kendisine devrini istemesi ise iş bilmezlikle eşdeğerdir. Çünkü 136 km uzunluğundaki bir hattı, çevresindeki mülklerle birlikte satın almaya kalkmak ya da bu konuda bir söylem geliştirmeye kalkmak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin boyunu, bütçesini ve kaynaklarını aşan bir iş olur ki, bu hattın bedeli karşılığında ya da bedelsiz sadece İZBAN‘a tahsis edilmesi, İzmir‘in hem kendi ilçeleriyle hem de diğer illerle, Ege ve Anadolu ile ilişkisini kesecek bir yıkımın başlangıcı olarak kabul edilmelidir. (7)

İşte o nedenle, İZBAN A.Ş.‘yi Cemil Tugay‘ın iddia ettiğinin aksine sadece TCDD değil, TCDD ve İzmir Büyükşehir Belediyesi birlikte yönetmekte ve bu nedenle de hizmetlerdeki her aksama, bu konuyla ilgili her sorun bu iki devlet kurumunun eksikliği olarak kabul edilmelidir. Suçun ya da mevcut sorunun bu şekilde diğer kurumun üstüne atılması gerçeği yansıtmamakta olup; açıkça, halkı kandırmaya amaçlayan haksız, adil olmaktan uzak, ahlak dışı bir yalandır!

Ayrıca İZBAN hattında TCDD tarafından yük ve yolcu trenlerinin çalıştırılması nedeniyle seferlerin geciktiği bahanesi de, tüm İZBAN yolcularının da bildiği gibi, kendi yapamadığını başkasının üstüne atan yalancıların aklına gelecek koskocaman bir yalandır!

Çünkü İZBAN hattının çalıştığı demiryolu hattının mülkiyeti TCDD’ye aittir. TCDD‘nin de mülkiyeti kendisine ait olan hat üzerinde yolcu ya da yük seferleri yapması en doğal hakkıdır. BU husus İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TCDD arasında İZBAN ortaklık sözleşmesi imzalanırken karşılıklı olarak kabul edilip onaylanan bir gerçektir ve TCDD de düşman bir kurum değil bu yurdun, bu toprakların, bu insanların hizmet kurumudur ve onun bu hat üzerinde taşıdığı yolcu ya da yükler de düşmana ait değildir. TCDD tarafından taşınan yolcular ya İzmirli ya da başka kentlerde yaşayıp çalışan bu ülkenin yurttaşları, yükler de onlara ait yüklerdir. TCDD düşman toprağında düşmana değil, bu yurtta burada yaşayan yurttaşlara hizmet eden bir devlet kurumudur. Yönetiminde AKP iktidarının beceriksiz, liyakatsiz bürokratları bulunsa bile…

Öte yandan, TCDD‘ye ait 136 km. uzunluğundaki bu hatta alternatif başka bir hat oluşturulmaya kalkışıldığında ortaya çıkacak muazzam kamulaştırma ve yatırım bedelleri nedeniyle böylesi bir ihtimalin bile belediye için nasıl bir mali yük getireceği bilinmeli, belediyenin bu çaresizlik hali nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TCDD arasındaki uyumlu ve birlikte çalışma ortamı ne dediğinin farkında olmayan beceriksiz ve liyakatsiz belediye başkanları, işçi grevleri ya da aksayan seferler gibi sudan bahanelerle zehirlenip bozulmamalı, bu işbirliğinin İzmir açısından ne ölçüde değerli olduğu bilinmelidir.

Halkapınar-Otogar hattı Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tarafından yapıldığında, İzmir toplu ulaşım hizmetlerine müdahale eden iktidarla karşı karşıya kalıp bu tür fotoğraflarla muhatap olursunuz…

Unutulmaması gereken diğer bir konu ise, herhangi bir banliyö ya da metro hattının Ulaştırma Bakanlığı tarafından yapılması durumunda, bu hattın mülkiyeti ile işletme hakkının, İstanbul‘da olduğu gibi iktidara ait olacağı, aynen İstanbul‘da olduğu gibi daha başka sorunların yaşanacağı gerçeğidir. O nedenle, Halkapınar-Otogar hattı niye iktidar tarafından yapılmıyor da, her yıl genel bütçeye 3.000 liralık bir “izbedel” ödeneği konuluyor eleştirisinin de gerçekte samimiyetten ve yaşanan kötü örneklerden ne ölçüde uzak, sırf muhalefet yapmış olmak için dile getirilen bir siyaset olduğu bilinmelidir.

Ayrıca iddia edildiği gibi TCDD‘ye ait bir yolcu ya da yük trenleri seferine başlayıp bitirdiği sürece İZBAN seferleri durmamakta, her iki kuruma ait katarlar sinyalizasyon sistemi sayesinde ve belirli bir zaman/mesafe aralığı dikkate alınarak aynı anda hareket edebilmektedir. Bu anlamda Basmane‘den hareket eden Ödemiş, Bayındır ya da Tire trenlerinin Menemen’deki İZBAN katarını ya da Aliağa‘daki limanlara mal taşıyan yük treninin Gaziemir‘deki İZBAN katarını, aralarındaki mesafe ve süreyi korudukları sürece etkileyeceğini aklı başında ve iyi niyetli hiç kimse iddia edip söyleyemez. Bu konuda tek yapılması gereken şey ise, hat üzerinde aynı anda hareket halinde olan katarlar arasındaki senkronizasyonu sağlayacak olan sistemin en iyi düzeyde olması, böylelikle çakışma ya da çarpışmaların önlenmesidir.

Bu anlamda tarihi Alsancak Garı‘nın 2006 yılında TCDD seferlerine kapatılması ne kadar yanlış bir kararsa, aynı şekilde Basmane Garı‘nın da Cemil Tugay’ın talebi üzerine TCDD seferlerine kapatılması İzmir’deki kamu ulaşımının bütünlüğü açısından o derece yanlış karar olacaktır. Bu konuda yapılacak tek şey ise çağdaş teknolojik olanakların; hatta akıllı zekanın kullanılması suretiyle TCDD seferleriyle İZBAN seferlerini; ayrıca bunun dışında kalan diğer otobüs, tramvay ve metro ulaşımı sisteminin birbirini bütünleyecek şekilde kurulmasıdır.

İşte bütün bu değerlendirmeler çerçevesinde; İZBAN ortaklığı çerçevesinde tren hattının sahibi olan TCDD;

1. İZBAN hattı üzerindeki dijital sinyalizasyon sistemini yapay zeka olanaklarını kullanarak yenilemeli,

2. İzmir‘in ilçeleriyle yurdun diğer il ve ilçelerine yapılan yolcu seferleriyle yolcu sayı ve kalitesini arttırmalı,

3. Yük taşımacılığını, İZBAN seferlerinin azaldığı gece saatlerinde yapmalı,

4. İZBAN hattı boyunca görülen çöpleri bir an önce toplayıp hat boyu temizliğine dikkat etmeli,

5. Tarihi İzmir-Aydın demiryolu hattının başlangıç noktası olan Alsancak Garı ve çevresiyle bu hattın üzerindeki tarihi istasyonları bir tarih parkı olarak restore edip düzenleyerek iç ve dış turizme açmalı,

Hat üzerindeki İZBAN işletmecilik hizmetlerinden sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ise,

1. İstasyonların eskiyip akmakta olan çatı, merdiven ve zeminleri onarılıp boyanmalı, tüm mekanik ve elektronik teçhizatlar yenilenmeli,

2. İstasyonlardaki yürüyen merdivenlerle asansörleri çağın en yeni teknolojisi ile donatılmalı, açıkta olan merdivenlerin üstü kapatılmalı,

3. İstasyonlarındaki varış ve kalkış saatlerini gösteren dijital tabelalarla saatlerin günün her saatinde çalışmasını sağlamalı,

4. Vagon camlarındaki kırılan camlar yenilenip bozuk olan kapılar en kısa sürede onarılmalı,

5. Yakıt tasarrufu gerekçesiyle çalıştırılmayan klimaların çalışması ve artan yolcu sayısına göre yetersiz olan klimaların yeterli düzeye çıkarılmasını sağlamalı,

7. Sefer saatlerini aksatan görevlilerin cezalandırılması suretiyle tarifelere uyulması sağlanmalı,

8. Yolcunun rahat bir yolculuk yapması için katarlardaki vagon sayısı arttırılmalı, günün en kalabalık saatlerinde 6 vagonluk seri hazırlamaktan vazgeçilmeli,

9. Yolcu sayısının fazla olduğu sabah ve akşam saatlerinde seferler sayıları arttırılmalı, seferler arasındaki süreler kısaltılmalı,

10. Yolcuları saldırgan futbol holiganlarından ya da diğer suçlulardan koruyacak vagon içi güvenlik önlemlerini arttırmalı,

11. İstasyonların çevresindeki otobüs, vapur, tramvay ve metro durakları ve bu duraklardan iniş-kalkış saatleri toplu ulaşımın bütünlüğü dikkate alınarak yeniden düzenlenmeli ve tüm toplu ulaşım araçlarının sefer saatleri birbiriyle senkronize edilmeli,

12. Halka ve seçmenine karşı sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZBAN hizmetleri konusundaki politika, öncelik, amaç, hedef ve faaliyetlerini ortaya koyacak stratejik planla bu plan doğrultusunda gerçekleştirdiği yıllık hizmetleri, buna ilişkin istatistikleri kamuoyu ile paylaşmalı, belediye başkanı da dahil olmak üzere yapılan hizmetlerle ilgili olarak herhangi bir şekilde gerçeğe aykırı bilgiler verilip değerlendirmeler yapmamalıdır.

(1) Programın bütününe ulaşmak için: https://www.youtube.com/watch?v=Oy2BMnB_n_g&t=2868s

(2) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, Tarih: 10.01.2007, Sayı: 6720, S. 441-442.

(3) https://www.linkedin.com/in/m-se%C3%A7kin-mutlu-ph-d-mba-a2271a232/?originalSubdomain=tr

(4) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, Tarih: 13.02.205, Sayı: 11271.

(5) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, Tarih: 08.04.2025, Sayı: 11307.

(6) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, Tarih: 28 Şubat 2017, Sayı: 9273, s. 597-598.

(7) “Tugay’dan İZBAN çıkışı: İki başlılık bitmeli”, İzgazete, 17.05.2025, https://www.izgazete.net/tugaydan-izban-cikisi-iki-baslilik-bitmeli

Belediye mülkleri kamu malıdır ve sermayeye peşkeş çekilmemelidir!

Ali Rıza Avcan

Mülkiye‘deki hocam rahmetli Prof. Fehmi Yavuz, 3. ve 4. sınıflarda aldığım Şehircilik dersinde Kuzey Avrupa ülkelerinde; özellikle Stockholm, Helsinki ve Oslo gibi başkentlerde belediyelerin kent topraklarının en az % 70’ine sahip olduğunu belirterek kentleşme olgusunun sağlıklı olabilmesi için belediyelerin elindeki kamu mülkünün fazla olması gerektiğini anlatırdı.

Hocamızın anlattıklarını dinledikçe, verimli tarım arazilerinin besicilik amacıyla çitlerle çevrilerek özel mülkiyete geçtiği ve bu nedenle o toprakların yakınından bile yürümenin mümkün olmadığı İngiltere’deki özel mülkiyete dayalı düzenin aksine mülkün sultana; yani devlete ait olduğu Osmanlı mülkiyet düzeninin devamı anlamında devlete; yani, Milli Emlak‘a ait arazilerin İngiltere ve benzeri ülkelere göre daha fazla olduğunu bilip hatırlayınca bu işin ülkemiz kentlerinde ne kadar kolay olacağını düşünürdük. Özellikle de İmparatorluk sınırları içindeki kentlerde mahallelerin kurulması ya da mevcut mahallelere yeni binaların yapılması için İstanbul‘dan; yani sultandan izin alındığı dönemlerde… Şu sıralarda değerli araştırmacı arkadaşlarımla birlikte bir ekip olarak sürdürdüğümüz Darağaç bölgesi araştırması çerçevesinde ulaştığımız her Osmanlı arşiv belgesinde o mahallede yapılacak her fabrika, kilise, sundurma, depo ve ev için İstanbul‘dan izin alındığını, hatta verilen bu izinlerde yapılacak binaya ait boyutların belirtilerek çizimlerinin yapıldığını ve bu alışkanlığın Cumhuriyet’in ilk yıllarında da devam ettirildiğini görüyoruz. Hem de imparatorluğun, hızla çöktüğü, hakimiyetindeki topraklar üzerindeki egemenliğini yitirmeye, devlet yapısının çözülmeye başladığı son yıllarda bile…

Osmanlı’nın, sultanın sahip olduğu mülkün kullanımında bizatihi sultandan izin almayı esas alan iktidar gücü, CHP‘nin şimdilerde Ekrem İmamoğlu ve ekibinin hukuksuz bir şekilde tutuklanması sonrasında iktidarın yükselen kuru aynı düzeyde tutmak amacıyla piyasaya sürdüğü 50 milyarlık dövizin, gerçekte devletin savaş, doğal yıkımlar ve salgın hastalıklar gibi durumları düşünerek biriktirdiği “kötü gün akçesi” olduğunu hatırlatmasında olduğu gibi, devletin varlık nedenini oluşturan mülkü korumayı esas alan anlayışa dayanır. Çünkü Baş defterdarın sorumluluğundaki Hazine-i Amire‘deki akçeler ya da mühimme defterlerine yazılan çiftlik ve topraklar, sultanın varlığı ile cisimleşen devletin ve onun ümmetinin kötü günleri için ayrılmış bir yedek akçedir. O nedenle de, gerek Osmanlı’da, gerekse Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin ve onun mahalli örgütlerinin elindeki mülklere ancak devletle ümmet ya da milletin kötü günlerinde elden çıkacak değerler gözüyle bakılmış; o nedenle, hiçbir şekilde elden çıkarılmayan kamu mallarının kullanımı konusunda devlet makamlarından izin alınması usulü uygulanmıştır.

İşte o nedenle de, hepimizin hafızalarına kazınan o meşhur deyiş, “adalet, mülkün….“; yani, devletin, mülk sahibi gücün, devletin “…temelidir” denilerek bu söz tüm resmi kurumların baş köşesine yazılmış, temel düstur olarak kabul edilmiştir.

Ancak devlet ya da belediyeye; daha doğrusu halka ait olan mal ve mülklerinin “kamu yararı“, “kamu hizmeti“, “kamu malına zarar vermemek“, “tüyü bitmemiş yetimin hakkını yememek” ve “kamu zararı” gibi toplumcu düşünceyi dile getiren dil ve sözcüklerin terk edildiği kapitalizmin yeni dönemlerinde, neoliberal kapitalizmin egemen olduğu dönemlerde “Devlet Hazinesi“ne kayıtlı mallar ya da belediye mülkleri iktidar güçleri ya da hangi partiden olursa olsun tüm belediye yönetimleri tarafından açık ya da gizli özelleştirme yöntemleriyle sermayeyi temsil eden holdinglere, şirketlere ve çıkar çevrelerine peşkeş çekilmeye başlanmış, böylelikle servetin el değiştirmesi başlanmış; böylelikle, bu malların asıl sahibi olan halkın zararına kentler yönetilemez, hale gelmiştir. Bunun en iyi örneği ise, kıyı dolgusu yapılarak oluşturulan alanda yapılan binasını deprem hasarları nedeniyle 2022 yılında yıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin o yıldan bu yana yeni binası için yer arayışında oluşudur.

1980’li yıllara isabet eden Neoliberal dönemin Nixon, Thatcher ve Turgut Özal‘la simgeleşen ilk yıllarında Hilton International Co. ve General Dynamic Corparation isimli Amerikan şirketleriyle Luxemburg merkezli Shaker Holding isimli şirkete tahsis edilen İzmir Hilton Oteli arazisi, İzmirli sermaye sahiplerinin oluşturduğu Güçbirliği Holding‘e verilen Basmane Çukuru, son yıllarda yine ABD kaynaklı bir şirkete verilen Konak Pier ile bir grup İzmirli sermayedarın kurduğu KİPA‘ya ve son günlerde yolun sonuna geldiği anlaşılan TARKEM‘e peşkeş çekilen kamu malları ve kaynakları bu yağmanın en önemli İzmir örnekleridir.

1922’den bu yana uyguladığı değişik yöntemlerle bu alanda daha da ustalaşıp tecrübe kazanan ve “anahtarlarının sayısını bilmeyen adam” olarak ünlenen büyük mülk sahibi Şerif Remzi Reyent ve onların soyundan gelen İzmir sermayesinin kılıfına uydurulmuş bu son yağma, yıkma ve çalma örneklerinin ortaya çıkmasıyla birlikte bizler de; yani, kentte yaşayan ya da çalışan sakinler olarak yönetiminden sorumlu olduğu kamu/belediye mülklerini kentin rant çevrelerine ve yandaşlara peşkeş çeken kamu yöneticileriyle karşı karşıya kalır, onlara aslında bizlere ait olan taşınmaz malların kamu yararını gözeterek doğru, yerinde, etkin ve verimli kullanımı konusunda uyarır ve onları yoldan çıkaran sermaye çevreleriyle mücadele eder hale geldik.

Şimdilerde ise belediye başkanı ya da yönetimi CHP‘li, AKP‘li, MHP‘li ya da İyi Parti‘li olsun ya da olmasın; yasal yükümlülüklerini zamanında yerine getirmeyip gerekli ya da gereksiz başka alanlarda harcamalar yapan, bu nedenle de SGK prim borçlarıyla vergilerini zamanında ödemeyen belediyeler, “bizi silkeleyip zor duruma düşürüyorlar” bahanesiyle ellerinde bulunan değerli kamu mallarını satmak için sıraya giriyorlar. Resmi Gazete’nin ilanlar kısmına, belediyelerin web sayfalarına, gazetelere ya da sosyal medyaya baktığımızda belediyelerin ellerindeki binlerce malı, mülkü, gayrimenkulü satmak için sıraya girdiğini görüyoruz. Hem de yarın ya da öbür gün o değerli mülklere ihtiyaç duyacaklarını bile bile…

İzmir‘de, özellikle Basmane Çukuru ile Buca Cezaevi arsasının böylesine bir pazarlığa konu olması, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Umurbey mahallesindeki bir mülkünün 150 milyon liraya satılması, diğerini de 804 milyona satmaya kalkması, yine aynı şekilde Karşıyaka ve Konak belediyelerinin elindeki kamu mülklerini borçları karşılığında SGK ya da Hazine’ye teslim etmek için çırpınmaları bu mirasyedi tavrın halen devam ettiğini gösteriyor.

Umurbey Mahallesi’nde, AllSancak gökdelenlerinin hemen yanındaki bu değerli arsa, şu sıralarda fiyat indirimi yapılarak satılmaya çalışılıyor. Aynen Karşıyaka’da Mehmet Cengiz’e yapıldığı gibi… SGK prim ve vergi borçları bahane, satışlar şahane…

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025 yılı Şubat ayı başında 804.057.970.-TL bedelle satışa çıkardığı Umurbey Mahallesi 7868 ada, 3 parseldeki 7.960,97 m2 büyüklüğündeki son derece değerli arsaya 13 Mart 2025 tarihinde yapılan ihalede talipli çıkmadığı için, 30 Nisan 2025; yani, bu yazının yayınlandığı tarihten iki gün sonra, hem de eskisine göre 163.995.982.-TL daha az bir bedelle 640.061.988.-TL’ya ikinci kez ihaleye çıkılacak olması ve 13 Şubat 2025 tarihinden bu yana gündemde olan bu satışa ne Darağaç cephesinden ne de İzmir‘deki diğer resmi, sivil ve özel kuruluş ve kişilerden tek bir itiraz sesi çıkmamış olması, ortaya atılan “sivil itaatsizlik” önerileri karşısında, il başkanınca yakasına CHP rozetini takılan belediye çalışanlarının, “biz belediyeyi karşımıza almak istemeyiz” demesi, öte yandan da bu tür satışlara öncelikle karşı çıkması gerekenlerin belediye destekli AB projeleriyle kuşatılarak bu projelerden temin ettikleri mali kaynaklardan besleniyor olması da ortadaki vahim durumu izah etmek açısından oldukça manidardır.

Ayrıca şehrin merkezindeki bu kadar değerli bir arsanın önce değeri ile ihaleye çıkarılıp istekli çıkmaması üzerine bir ay sonra değerinin 164 milyon lira düşürülmek suretiyle yeniden ihaleye çıkarılması bize Cemil Tugay‘ın Karşıyaka belediye başkanı iken ‘5’li Çete‘nin baş elemanı müteahhit Mehmet Cengiz ile keşif değerini düşürerek yaptığı pazarlığı hatırlatmaktadır. Mehmet Cengiz için 32 milyon liradan 20 milyon liraya düşürülen % 8’lik arsa payı değeri ve şimdi de 804 milyondan 640 milyona düşürülen kupon arsa! Hem de AllSancak adıyla yapılıp Alsancak semtini kuşatan gökdelenlerin hemen bitişiğinde… Yeni bir gökdelen alanı olarak kim bilir kimleri bekleyen, adeta “parsel parsel satılan” bir armağan! Hem de insanları “mutlu” edeceği iddiasındaki mimar bir belediye başkanının topraklarında, ismi şimdilerde fısıltı ile söylenen birilerini mutlu edecek düşeş bir arazi…

Keşke, TMMOB İzmir İKK ve Konak Belediyesi, 24 Kasım 2024 tarihli İzmir Elektrik Fabrikası önünde yaptıkları basın açıklamasında söyledikleri gibi, satılacak bu değerli arsanın önüne giderek burada yeni bir gökdelen yapılmasına karşı çıksalar ve ben de benim gibi düşünen arkadaşlarımla birlikte gidip onlara destek olsam…

Bu değerli arsayı satabilmemiz için öncelikle buraya çöp dökmemeniz gerekiyor!

Amiyane deyimle, geçtiğimiz Perşembe günü Erol Şaşmaz dostum tarafından çekilen fotoğraflarda da göreceğiniz gibi İzmir Büyükşehir ve Konak belediye başkanlarıyla Ege Mahallesi muhtarının el birliği ile “buraya çöp dökme” pankartlarını astığı; ama “gökdelen yapma!” pankartlarını asmadığı “yeme de, yanında yat” güzel bir arsa! (1)

Öte yandan İzmir Büyükşehir Belediye Encümeni‘nin 20 Mart 2025 tarih, 331 sayılı kararından öğrendiğimize göre; belediye şirketlerinin 1 Milyar 837 Milyon 805 Bin, 774 Lira 12 Kuruş tutarındaki borçlarını ödemek için Karşıyaka, Tire Konak, Bayraklı ve Bornova‘daki değerli arsaların teminat olarak kabul edilmesi ilgili kuruluşlardan talep edilmiş….

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2000-2023 dönemi faaliyet raporlarındaki bilgilere göre aradan geçen sürede kentte yeni yapılaşma alanlarının açılması, yeni yapılan ya da revize edilen imar planlarının ya da 18 uygulamalarının yarattığı yeni belediye taşınmazları, 2012 tarihli 6360 sayılı yasa uyarınca kapatılan özel idareye ait çok sayıdaki taşınmazın belediyelere devri ve kamulaştırmalar nedeniyle sahip olunan arsaların sayısı 4.238’den 4.593’e, kamu tesisleriyle ticari gayrimenkullerin sayısı ise 1.269’dan 5.424’e yükselmekle birlikte; 2011’de 17, 2012’de 46, 2013’de 48, 2014’de 92, 2015’de 96, 2016’da 45, 2017’de 274, 2018’de 292, 2019’da 86, 2020’de 416, 2021’de 357, 2022’de 59 ve 2023’de 125 olmak üzere son 13 yılda toplam 1.953 adet hisseli ya da tam paylı arsanın satışı yapılmıştır. Tabii ki satışı yapılan bu arsaların kentin neresinde ve hangi değerde olduğunun açıklanmadığı bir ortamda… (2)

Ayrıca yazıya eklediğimiz tablonun da ortaya koyduğu gibi arsalar ve diğer taşınmazlar için faaliyet raporlarına yazılan değerler ifade edilen toplam değerleri vermemekte, taşınmaz türlerinin belirlenmesi konusunda yıllar itibariyle hiçbir gerekçe gösterilmeksizin büyük değişiklikler yapılmakta, bu nedenle verilerin sayıların yıllar itibariyle birbirlerini tutmadığı, bunun somut bir örneği olarak 2018’de 3 adet olduğu söylenen hayvan barınağı sayısı 2019’da 1’e inmekte, 2020’de de yeniden 3’e yükselmekte, belediyeye ait tesislerin yapımında mevcut parseller için tevhit (birleşme) işleminin yapılmadığı görülmekte; kısacası belediye mülklerinin yönetiminde yıllar ve belediye başkanlarının hizmet dönemleri itibariyle farklı uygulamalar yapıldığı görülmektedir.

Evet, kamu mülkünün kamu yöneticisine emanet edildiği dönemlerden, kamu mülkünü mirasyedi gibi satıp savan kamu yöneticilerinin egemen olduğu bir döneme gelmiş durumdayız… Aynı partiden, aynı siyasi görüşten gelen belediye başkanlarının zamanında ödemeyip başka yerlere savurdukları vergi ve sigorta primlerini faizi ve gecikme zammı ile birlikte ödemek için, bu malları bir teminat olarak göstermek için iktidar kurumlarına adeta yalvardığı, İller Bankası‘ndan yüksek faizlerle borç para alınmasının sanki piyangodan para çıkmış gibi bayram konusu yapıldığı, borcu zamanında eksiksiz ödememenin muhalefet yapmak sanıldığı garip bir dönemden geçiyoruz…

Bu durumda kim ne söylerse söylesin olan, o kamu mallarının gelirinden ya da kreş, anaokulu, huzurevi, sosyal tesis, konut, lojman olarak yararlanmayan kentlilere; yani bizlere oluyor… Belediyeler, geçmiş dönemin hesabını sormaksızın bu döneme sarkan muazzam borçlarını ödeyebilmek için her zaman yapılanı yaparak ellerindeki malları haraç mezat satıyorlar ve böylelikle kentteki arsa ve arazi rantını sermaye sahibi sınıfların hizmetine sunuyorlar… Sonra da çıkıp buna “sosyal belediyecilik” ya da “toplumcu belediyecilik” diyorlar…

Tabii ki, bu kentte çocuklarımıza, torunlarımıza bırakacağımız olumlu ya da olumsuz her şeyi düşünüp hesap ederken kendilerine kamu mallarını teslim ettiğimiz belediye yönetimlerinin işlediği bu tür vahim kent suçlarının farkına varan, hiçbir menfaat ilişkisini düşünmeksizin bu suçları teşhir edip yasal yollardan mücadele edenlerin değerini bilmek, onlara destek olmak ve topluca “HAYIR!” diyebilmek adına…

(1) https://www.izmir.bel.tr/tr/EmlakIlanDetay/547/292

(2) İzmir Büyükşehir Belediyesi 2010, 2011, 2012, 2013, 2014, 2015, 2016, 2017, 2018, 2019, 2020, 2021, 2022 ve 2023 Faaliyet Raporları.

Gerekince, yerinde ve zamanında…

Ali Rıza Avcan

Oldum olası severim bu, “gerekince, yerinde ve zamanında” deyişini…

Belki de yapılmak istenen bir iş için öncelikle nelere dikkat edilmesini ya da o işin gerekli olup olmadığını, yerinde ve zamanında yapılıp yapılmadığını bana hatırlattığı için…

İşte bugünkü yazım da, bu deyişin bazı yanlış işler için ne ölçüde doğru olduğunu gösteren İzmir örnekleri, İzmir yansımaları ile ilgili olacak…

Geçtiğimiz günlerde İzmir Rehberler Odası‘nın düzenlediği bir toplantıya giderken 1. Kordon‘daki İzmir Ticaret Odası ile İzmir Palas Otel arasındaki alana yerleştirilmiş bir heykel dikkatimi çekti. Yaklaşıp baktığımda ise, “Tıbbiyeli Hikmet” adıyla bilinen Hikmet Boran adına yapılmış yeni bir heykelle karşılaştım. Toplantıya katılan ve genellikle bu konularla ilgili olan arkadaşlarıma sorduğumda ise, ne zaman yapılıp da oraya yerleştirildiği konusunda kimsenin bilgi sahibi olmadığını anladım.

Daha sonra yaptığım Google araştırmalarında ise, “Tıbbiyeli Hikmet” adıyla bilinen ve aynı zamanda sunucu, gazeteci ve aktör Orhan Boran‘ın babası olan Hikmet Boran‘ın 1901 yılında Balıkesir‘in Savaştepe ilçesinde doğup 1945 yılında İstanbul‘da öldüğünü, mezarının Karacaahmet Mezarlığı‘nda bulunduğunu, İstanbul‘un işgale karşı başlatılan “Tıbbiyeli Hareketi“nde öncü rol oynadığını, üçüncü sınıf öğrencisi iken Sivas Kongresi‘ne katılmak üzere Sivas‘a gittiğini, bu kongrede Mustafa Kemal‘e hitaben yaptığı konuşması ile tanındığını, TBMM kurulunca arkadaşı Yusuf Bey (Balkan) ile birlikte eğitimini yarıda bırakarak Ankara’ya gittiğini, Cebeci’deki Asker Hastanesi‘nde İbrahim Talî Bey’in başkanlığında tifüse karşı aşı üretmek için çalıştığını, sıhhiye subayı olarak Büyük Taarruz’a katıldığını ve İzmir‘e giren ilk birlikte subay olarak görev aldığını, savaş yıllarından sonra İstanbul’a dönüp tıp eğitimini tamamladığını ve bundan sonraki yaşamını genel cerrah olarak sürdürdüğünü. 1940’lı yıllarda gönüllü olarak şark hizmeti için Sarıkamış’a gittiğinde vereme yakalanıp 1945 yılında öldüğünü öğrendim.

Ancak yurdu ve yurdunun insanı uğruna bunca önemli ve yararlı hizmetler yapıp, İzmir‘in işgalden kurtulduğu 9 Eylül 1922 tarihinde kente giren ilk askeri birlik içinde bulunmakla birlikte; İzmir‘e ilk giren o askeri birliğe komuta edip vilayet konağına Türk bayrağını asan Yüzbaşı Şerafettin‘in halen bu kentte bir heykelinin bulunmadığını, bu kentin “İzmir” soy ismini taşıyan Yüzbaşı Selahattin‘e sağlığındayken yaşadığı zorluk ve hastalıklar sırasında sahip çıkmadığını hatırlayınca, birtakım gayretkeşlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın aynı meslekten gelen kahramanlarından birini sahiplenip ona iyilik yapayım derken savaş sonrası Mustafa Kemal‘in talebi ile “İzmir” soyadını almış asıl önemli kahramanını bilmediklerini ya da unuttuklarını ve ona büyük bir vefasızlık gösterdiklerini anladım.

Tabii ki bu araştırmalar sırasında “Tıbbiyeli Hikmet” heykelinin İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Tunç Soyer zamanında, COVİD 19 salgınının sürdüğü günlerde yüzlerde maskelerle 4 Eylül 2021 tarihinde açıldığını, bu açılıştaki çelenk nedeniyle bu heykelin yapılışında Çiğli‘deki Kent Koleji‘nin de payı olduğunu, heykelin yapılmasını önerenin ise eski Kültür Bakanı ve o tarihlerde Kent Koleji yönetim kurulu üyesi, Çiğli Belediye Meclisi ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin üyesi olup heykelin yapılıp yerleştirildiği tarihlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili olarak görev yapan Prof. Dr. Suat Çağlayan olduğunu öğrendim.

Üstüne üstlük heykeli yapılan şahısla hiçbir ilgisi olmayan bir kentte, TTB İzmir Tabipler Odası‘nın önü yerine, başkanı Mahmut Özgener‘in bile açılış törenine katılmadığı İzmir Ticaret Odası‘nın önünde…

Yüzbaşı Şerafettin heykeli, Barış Direnç Altınay (*)

Oysa, yazımızın başlığını oluşturan “gerekince, yerinde ve zamanında” deyişinin de hatırlattığı gibi, “Tıbbiyeli HikmetBoran‘dan önce, İzmir‘e giren ilk birliğin komutanı olup 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir Vilayet Konağı‘ndaki Yunan bayrağını indirip Türk bayrağını asan, o nedenle Buharalı Müslümanların gönderdiği üç kılıçtan birini alan ve savaş sonrasında Gazi Mustafa Kemal‘in isteğiyle “İzmir” soyadı ile onurlandırılan ve sonrasında yıllarca unutulup kötü günlerinde sahip çıkılmayan Yüzbaşı Şerafettin İzmir anısına bir heykelin yapılıp, bu kentin en önemli meydanı olan Konak Atatürk Meydanı‘na yerleştirilmesi gerekirdi…

Ne yazık ki, bu kentin asıl kahramanı Yüzbaşı Şerafettin İzmir‘in heykeli şu an için bile mevcut değil, Yüzbaşı Şerafettin İzmir‘i hatırlayan bile yok!

Yakın zamanda aldığım haberlere göre, Yüzbaşı Şerafettin‘in heykelini yaptırma konusunda hiçbir tasarım çalışması yapılmaksızın ve bu iş için ulusal yarışma açılmaksızın Kanada‘nın Toronto kentinde yaşayan heykeltraş Barış Direnç Altınay‘a sipariş edilen heykelin ne zaman Konak Atatürk Meydanı‘na yerleştirileceğinden, bunun için izin vermesi gereken İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu‘ndan ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden tek bir haber bile yok!

Gelelim, İzmir‘le bir ilgisi ya da gerekliliği olmadığı yersiz ve zamansız bir şekilde adına bu kentte heykel dikilen diğer bir kahramana, daha doğrusu bir sanatçı, bir mimara…

Bu sefer ki kahramanımız, mimarlık alanından, Osmanlı’nın son yıllarında Neoklasik Türk Üslubu ya da Milli Mimari Rönesansı adı altında Selçuklu ve Osmanlı mimarlık ögelerini kullanarak öne çıkarılıp Cumhuriyet‘in ilk yıllarında hakim olan 1. Ulusal Mimarlık Akımı ve bu akımın en önemli isimlerinden biri olan Mimar Kemaleddin ile ilgilidir.

1908-1930 yılları arasında yaygın olan bu akımın önde gelen mimarları Mimar Kemaleddin, Vedat Tek, Arif Hikmet Koyunoğlu ve İtalyan asıllı bir mimar olan Giulio Mongeri olduğu ve bu beş mimarın İzmir‘de yapılmış tek bir yapısı olmadığı halde; kentin merkezindeki büyük bir alışveriş merkezine “Mimar Kemaleddin Moda Merkezi” adının verilmesi ve bu bölgeye heykelinin yerleştirilmiş olmasıdır.

Mimar Kemaleddin‘in projelerini çizdiği ya da uygulamasını yaptığı Edirne, İstanbul, Filibe, Bandırma, Kudüs ya da Ankara‘da böyle bir şey olsa, tabii ki anlayışla karşılayıp yapılanı normal karşılarız; ama, Mimar Kemaleddin‘in her birinde birbirinden değerleri eserler vücuda getirdiği bu şehirlerin hiçbirinde adını anımsatacak bir şey yapılmadığını, heykelinin bile bulunmadığını bilirsek kim akıl etti de hiçbir proje ya da uygulamasının olmadığı İzmir‘de bu isim neden bu moda merkezine verilip heykeli dikildi diye sormak da en doğal hakkımız olsa gerek… Sahi sizce bu durumda, bir gariplik yok mudur?

Özellikle de, 15 Eylül 2024 tarihinde Konak Belediye Başkanı mimar Nilüfer Çınarlı Mutlu‘ya yazılı, bir süre sonra da TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi Başkanı Uğur Yıldırım‘a sözlü olarak ilettiğim, kent içindeki bir cadde, sokak, bulvar ya da meydana, özellikle de İzmirli mimar Necmeddin Emre‘nin birbirinden değerli üç yapısının bulunduğu Mimar Kemaleddin Merkezi‘ndeki bir cadde, sokak ya da mekana adının verilmesine, annesi için Kokluca Mezarlığı‘nda yaptığı mezarın bakımının yapılmasına ilişkin önerilerim henüz dikkate alınmamış ve hayata geçirilmemişken…

Evet, her üretken insanın, yaşadığı evren, ülke, kent ve çevre için yararlı şeyler yapan insanın hatırlanıp anılması gerekmektedir… Bu durum, o insanların bilgisine, emeğine, mücadelesine ve geçmişte yaptıkları iyi şeylere saygının bir gereğidir. Ama bunca insanın arasından kimler kimler tarafından hatırlanıp anılacak, hangisine önem ve öncelik verilecek ve onların isminin geleceğe taşınması konusunda çaba gösterilecektir?

Tabii ki, insanların yapacağı bu tercihlerde anılmaya değer o iyi insanların doğup yaşadığı ve iyi bir şeyler yaptığı coğrafya, toprak ve kentler bu konuda önde gelecek, bu çerçevede her iyi, başarılı kişi içinde bulunup mücadele ettiği, emek verdiği mekanla ilişkilendirilerek onurlandırılacak, ödüllendirilecektir. Bu durum toplumsal ödüllendirme ve anmanın ortaya çıktığı ilk insan topluluklarından, Eski Yunan’dan ve Roma’dan bu yana hep böyledir, böyle olagelmiştir.

Aksi takdirde insanlar, İzmir‘de doğmuş ya da yaşamış, geçmişte verdiği mücadeleyle kentin tarihi içinde pay sahibi olmuş, ortaya koyduğu eserlerle İzmir‘e, insanlığa ve çevresine yararı dokunmuş Yüzbaşı Şerafettin İzmir, Mimar Necmeddin Emre, Abdülhamit’in İstibdat Dönemi’nde hürriyet şehidi olan ilk gazeteci İzmirli Tevfik Nevzat ve Baha Tevfik gibi değerli bir felsefeci, Prof. Nermin Abadan Unat ve Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray, Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ve Cevriye Artuklu gibi bilim dünyasının “Kadın Amazonları” köşede bekleyip dururken; bu kentle ilgisi olmayan “Tıbbiyeli Hikmet” ya da Mimar Kemaleddin gibi isimleri, sırf onların arkasında duran hatırlı birileri var diye öne çıkarmak, açıkçası yıllardır sırasını bekleyen bu değerlere haksızlık yapmak anlamına gelir…

Hani ne demişler; her ne yaparsa yap, “gerekince, yerinde ve zamanında” yapmak gerekiyor….

(*) https://www.instagram.com/p/C2xWrwloXMz/?img_index=1

Tüh be! şimdi ne olacak ortaya saçılan bu ticari sırlara?

Ali Rıza Avcan

Türk Ticaret Kanunu, Bankacılık Kanunu ve Elektronik Haberleşme Kanunu gibi yasal mevzuatta adı geçen “ticari sır” kavramı, Yargıtay 23. Hukuk Dairesi’nin 21.10.2019 tarihli ve 2016/6958 E., 2019/4349 K. sayılı kararında şu şekilde tanımlanır:

Ticari sır; gerçek ya da tüzel kişi tacire, rakiplerine karşı ekonomik anlamda menfaat sağlayan, sır olarak saklanan ve gizli kalması için gerekli önlemlerin sahibi tarafından alındığı bilgi olarak tanımlanır. Yine haksız rekabet ilkeleri de göz önünde bulundurularak bir başka tanım olarak ticari sır; “Tacirin ticari faaliyetleri esnasında kullandığı, aynı olanağa sahip olmayan veya kullanamayan rakiplerine karşı kendisi için avantaj teşkil eden herhangi bir formül, düzen, model vs. toplam bilgiler şeklinde” tanımlanabilir.”

Türk Ceza Kanunu’nun “Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması suçu” başlıklı 239. maddesine göre;

(1) Sıfat veya görevi, meslek veya sanatı gereği vakıf olduğu ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgeleri yetkisiz kişilere veren veya ifşa eden kişi, şikayet üzerine, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu bilgi veya belgelerin, hukuka aykırı yolla elde eden kişiler tarafından yetkisiz kişilere verilmesi veya ifşa edilmesi halinde de bu fıkraya göre cezaya hükmolunur.

(2) Birinci fıkra hükümleri, fenni keşif ve buluşları veya sınai uygulamaya ilişkin bilgiler hakkında da uygulanır.

(3) Bu sırlar, Türkiye’de oturmayan bir yabancıya veya onun memurlarına açıklandığı takdirde, faile verilecek ceza üçte biri oranında artırılır. Bu halde şikayet koşulu aranmaz.

(4) Cebir veya tehdit kullanarak bir kimseyi bu madde kapsamına giren bilgi veya belgeleri açıklamaya mecbur kılan kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

Kapitalizmin varlık nedeni olan şirketlerin ticari sırlarıyla bankaların sırları ya da onlarla işlem yapan müşterilere ait bilgi ve belgelerin kamuoyuna açıklanması işte böylesine ağır cezalarla cezalandırılır ki, şirketlerle bankalar ve onların müşterilerin yaptıkları şeyler ortaya çıkmasın, saklanıp gizlensin, sömürünün kaynağı ortaya çıkmasın istenir.

İşte o nedenle bütün şirket ve bankalar, kendilerine tanınmış bu hakkı genişleterek sonuna kadar kullanırlar ve ne yapıyorlarsa; adeta her şeyi ticari ya da banka sırrı kapsamına sokup size bilgi vermezler. Bu imtiyaza tabii ki, belediye hizmetlerinin özelleştirilmesi sayesinde karşımıza çıkan ve yaptıkları sınırsız yolsuzluk ve usulsüzlük nedeniyle gerçek bir kara kuyu olan belediye şirketleri de dahildir. Böylelikle kapitalizm, belediye şirketleri dahil şirketler ve bankalar eliyle yapılan her türlü kötülüğü halkın gözünden, bilgisinden saklar, gizler ve onları kapitalizmin kurtarıcıları olarak takdim edip korur.

Şayet 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu‘nun size verdiği yetkiler sayesinde belediye şirketlerinden kârları, zararları, bilançoları ve çalıştırdıkları personel sayısı gibi konularda bilgi isterseniz, hemen hepsi bu bilgilerin “ticari sır” kapsamına girdiğinden dem vurarak bilgi vermezler. Bu duruma İZDENİZ, İZULAŞ, İZBAN, İzmir Metro gibi piyasada ticari anlamda rakibi dahi olmayan, bu nedenle de öğrenilecek bilgi ve belgeleri alıp kullanacak başka bir şirketin olmadığı durumlarda bile İZDENİZ‘in ne miktar zarar ettiği, İzmir Metro yönetim kurulu üyelerine ne miktarda huzur hakkı ödendiği, İZENERJİ‘de kaç kişinin çalıştığı “bütün bunlar ticari sırdır” denilerek size söylenmez, kamuoyunun bilgi ve denetiminden titizlikle kaçırılır.

Evet, neyse ki Sayıştay var ve Sayıştay, devletin en yüksek hesap mahkemesi olarak iyi bu belediye şirketlerinin bazılarını denetleyip “ticari sır” gerekçesiyle halktan kaçırılan bilgileri kendi İnternet sayfasıyla açıklayıp kamuoyuna açıklıyor. Böylelikle kamu kaynaklarıyla kurulan belediye şirketlerinin neler yapıp eylediklerini, nasıl suç işlediklerini, yolsuzlukları ne şekilde hayata geçirdiklerini devletin en yüksek hesap mahkemesi sayesinde öğreniyor, haberdar oluyor, böylelikle Türk Ceza Kanunu’nun 239. maddesinde yazılı olan cezaları almaktan kurtuluyoruz. Aksi takdirde hepimize ajan ya da yabancı devletlerin muhbiri demeleri o kadar kolay ki… Son yıllarda cemaatlerin eline geçmiş olsa da; şimdilik, iyi ki Sayıştay var diyoruz ve o da olmasa, inanın hiç bir şeyden haberimiz olmayacak, ödediğimiz vergilerle kurulan belediye şirketlerinin nasıl bir pislik içinde yüzdüklerini öğrenemeyeceğiz. Hem de “hak, hukuk, adalet” diyen CHP‘li belediyelerinin kurdukları şirketlerin yaptıklarını…

Şimdi gelelim bu yazının yazılış nedenini oluşturan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin şirketi İZENERJİ A.Ş. ile ilgili 2023 yılı Sayıştay Denetim Raporu’nda yazılı olanlara; yani, ortaya saçılan o çok önemli ve gizli olan ticari sırların neler olduğuna….

73 asıl,14 ek olmak üzere toplam 87 sayfadan oluşan 2023 yılı Sayıştay Denetim Raporu’nun tarihi Kasım 2024.

Tam adı İzenerji İnsan Kaynakları Temizlik Bakım ve Organizasyon Enerji Yayıncılık Reklam Turizm Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi olan şirketin kaynağı, 1992 yılında kurulan İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayıncılık ve Tanıtım Hizmetleri Ticaret ve Sanayi Anonim Şirketi‘ne kadar dayanmakta olup 11 Ocak 2022 tarih, 5463 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan ilamla bugünkü adına sahip olmuş ve o günden bu yana aynı gazetede yayınlanan toplam 90 adet ilamla adeta bir yayıncılık şirketi olmaktan çıkarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne işçi temin eden taşeron bir şirkete dönmüş durumda.

Şirketin güncel sermayesi 267.150.000.- TL olup; bunun % 39,4632’si İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne, % 51,8288’i İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin şirketleri İZELMAN‘a, % 6,2328’i İZFAŞ‘a, geriye kalan % 2,4752’si de İZBETON‘a ait.

Şirket ayrıca İZELMAN A.Ş. sermayesine % 3,5378, İzmir Jeotermal A.Ş. sermayesine % 50, İzelman-İzenerji Adi Ortaklığı sermayesine % 10, Tetusa A.Ş. sermayesine % 75,68, İztarım A.Ş. sermayesine % 3,0903, İzetaş sermayesine % 100, İzmir Arıtma Teknolojileri A.Ş. sermayesine % 50, İzgüneş A.Ş. sermayesine % 49 oranında sahip durumda.

Kısacası şirketin kendi öz sermayesine diğer belediye şirketlerinin, kendisinin de diğer belediye şirketlerinin sermayelerine ortak olması suretiyle şirketler; özellikle de, holding şirketleri arasındaki paslaşmalara, bu paslaşmaların yarattığı yolsuzluklara açık karmakarışık bir yapı oluşturulmuş durumda.

İZENERJİ‘nin denetime konu olan 2023 yılındaki yönetim kurulu başkanı profesyonel yönetici olarak birçok kurum ve pozisyonda çalışmış gemi inşaatı ve makinaları mühendisi Ercan Türkoğlu, yönetim kurulu başkan vekili TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı iken su işlerinden anladığı gerekçesiyle belediye başkan danışmanı yapılan Alim Murathan, yönetim kurulu üyeleri ise Enerji Sanayici ve İş İnsanları Derneği (ENSİA) Başkanı Alper Kalaycı, polis akademisi mezunu olup uzun yıllar yurtdışında görev yapan Yusuf İncili, İZBB iZSU Bilgi İşlem Dairesi Başkanı Nefise Meltem Turgut, İZBB Emlak Yönetimi Dairesi Başkanı Haluk Karabulut, İZBB İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanı Yağmur Han Şenel, Seferihisar Jeotermal A.Ş. genel müdürü Tayfun İlhan, İZBB 1. Hukuk Müşaviri avukat Figen Seyis, Dolfen İnşaat ve Danışmanlık şirketinin sahibi olup kent konseyleri, inşaat mühendisliği gibi birçok alanda değişik unvanları bulunan ve halen İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İZDENİZ‘de yönetim kurulu başkanlığı görevini yapan Işıkhan Gülerile televizyonlarda sık sık karşımıza çıkan siyasal iletişim uzmanı Gülfem Saydan Sanver‘dir.

2023 yılı itibariyle 11 kişiden oluşan bu ekibin sayısı yeni belediye başkanı Cemil Tugay döneminde 5’e indirilmekle birlikte belediye ve İZSU bürokratı olan Figen Seyis ve Nefise Meltem Turgut ile kendisini daha çok kent konseyi çalışmalarından tanıdığımız Konak Belediye Meclisi üyesi Hamit Mumcu halen bu beş kişilik kadro içinde yer almakta olup; şirketin yönetim kurulu başkanı olarak görevlendirilen makine mühendisi Erhan Uzunoğlu ile Cemil Tugay‘ın Karşıyaka‘dan getirip yönetim kurulu başkan vekili koltuğuna oturttuğu Saadet Çağlın‘a teslim edilmiş gibi gözükmektedir. Nitekim Saadet Çağlın yakın zamanda kendi kişisel sosyal medya hesaplarından yaptığı yurtdışı seyahatler ve diğer çalışmaları hakkında paylaşımlar yaparak diğer yönetim kurulu üyelerinden farklı bir çizgiyi izlemeye başlamıştır.

Şirketin 2023 yılında da genel müdürü olan Dilek Yaylalar Aras ise halen bu görevini sürdürmektedir.

Tabii ki böylesi bir yapının doğal sonucu olarak elimizdeki Sayıştay Denetim Raporu verilerine göre 216.700.000.- TL. sermayeye sahip şirket 2021 yılında 81.173.787,66 TL, 2022 yılında da 87.051.043,82 TL. net kâr elde ederken, belediye başkanının son hizmet yılı olan 2023’de adeta bu iki yılın kârını alıp götürürcesine net 165.687.695,13 TL. tutarında zarar etmiş.

Gelelim Sayıştay denetçisinin bulduğu önemli bulgulara; yani normal koşullarda bizlerden saklanan önemli ticari sırlara… Ancak baştan söylememiz gerekir ki, yazacağımız her bilgi şirkete ait ticari sırların kapsamına girmeyip, Anayasa’ya göre Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek hesap mahkemesi olan Sayıştay Başkanlığı‘nın resmi İnternet sitesinde kamuoyuna açık bir şekilde açıkladığı 2023 Yılı Sayıştay Denetim Raporu’nda yazılı olan bilgilerdir.

Kaynak: https://www.sayistay.gov.tr/reports/download/wEYDdrOYyX-izenerji-insan-kaynaklari-temizlik-bakim-ve-org-en-yay-rek-tur-san-ve-tic-as

İZENERJİ A.Ş.‘nin 2023 yılı denetiminde Sayıştay denetçisince tespit edilen hususlar:

🔺Şirketin 31.12.2023 tarihi itibariyle tahsil edilmeyip vade farkı hesaplanmamış toplam 1.969.493.356,44 TL alacağı bulunmaktadır ve sermayesinin dokuz katı büyüklüğündeki bu alacağın büyük bir kısmı İzmir Büyükşehir Belediyesi ile şirketlerine aittir.

🔺Şirketle diğer belediye şirketleri arasında hiçbir hukuki dayanağı olmadığı halde işçi geçişleri yapılmakta; böylelikle işçilerin ileride büyük hukuki sorunlarla karşılaşmasının kapısı açılmaktadır.

🔺Şirkette “kapsam dışı” adı altında çalıştırılan sendikasız işçilerin ücretlerine yönetim kurulu kararı ile farklı oranlarda zam uygulanarak bir kısım işçiye ayrıcalık yapılmaktadır.

🔺2023 Sayıştay Denetim Raporu’na eklenen yukarıdaki tabloya göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve belediyeye bağlı İZSU ve ESHOT genel müdürlükleriyle 10 belediye şirketine 2021, 2022 ve 2023 yıllarında alınan güvenlik görevlisi sayısı toplam olarak 2.681’i bulmaktadır.

🔺2023 Sayıştay Denetim Raporu’na eklenen yukarıdaki tabloya göre, İZENERJİ şirketiyle bu şirket üzerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi ve belediyeye bağlı ESHOT ve İZSU genel müdürlüklerinde; ayrıca 10 belediye şirketinde son 3 yılda çalışanların ortalama sayısı 2021 yılı itibariyle 10.338’i, 2022 itibariyle 10.583’ü, 2023 yılı itibariyle 11.520’yi bulmaktadır.

🔺Şirketin yönetim kurulunda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 1. Hukuk Müşaviri avukat Figen Seyis görevli olduğu halde, 31.12.2023 tarihi itibariyle tespit edilen 839.335.780,47 TL’lık vergi borcu ile 1.408.694.278,76 TL’lık gecikmiş sosyal güvenlik prim borcu nedeniyle şirketi zarara uğratacak şekilde 20.910.912,34 TL tutarında gecikme zammının ödendiği ve bu kamu zararının gecikmeye sebep olanlara tazmin ettirilmediği belirlenmiştir.

🔺Belediyeler ve belediye şirketleri, mevcut mevzuat düzenlemelerine göre ancak Cumhurbaşkanlığı‘nın onayı ile şirket kurabilecekleri halde; şirket yönetim kurulunun 2021, 2022 ve 2023 yıllarında aldığı kararlarla 2.000.000.- TL sermayeli İZETAŞ A.Ş., 1.000.000.- TL sermayeli İzmir Arıtma Teknolojileri A.Ş. ve 1.000.000.- TL sermayeli İZGÜNEŞ A.Ş. şirketlerinin kurulduğu, bu şirketlerden tümünün yönetimine İZENERJİ adına İZENERJİ yönetim kurulu başkanı Ali Ercan Türkoğlu‘nun, İZETAŞ şirketinin yönetimine de İZENERJİ yönetim kurulu üyesi Yusuf İncili‘nin getirildiği ve bu şirketler kurulur kurulmaz sermayesinin çok çok üstünde krediler alıp zarar etmeye başladığı; örneğin, 2.000.000.- TL sermayeli İZETAŞ A.Ş.‘nin 2022 yılı net zararının 30.892.290,50 TL’ye, 2023 yılı net zararının da 64.160.090,19 TL’ya ulaştığı görülmektedir.

🔺Şirket faaliyetleri ile ilgisi olmayan ya da kamu kurum ve kuruluşları tarafından kendisine görev verilmeyen hususlarda büyük miktarlarda harcamalar yapılması; örneğin, yönetim kuruluna bağlı olmak üzere kurulan bir birime herhangi bir görev verilmediği halde 4.955.698,67 tutarında gereksiz ödeme yapılması örneğinde olduğu gibi, şirket yönetim kurulu üyelerinin kamu kaynaklarını doğru, yerinde ve etkili kullanma görevini, 6102 sayılı Ticaret Kanunu’nda tarif edildiği şekilde yerine getirmeyip kamu kaynaklarının israfına neden olduğu belirlenmiştir.

🔺İZENERJİ şirketini denetleyecek Sun Bağımsız Denetim YMM A.Ş. (PKF İzmir)‘nin herhangi bir ihale işlemine başvurmaksızın belirlendiği ve bu şirkete yapılacak ödemelerle hukuk müşavirliği ödemelerinin, sözleşmelerinde yazılı olmamasına rağmen sözleşme süresi içinde arttırıldığı tespit edilmiştir.

🔺Şirketin yönetim kurulunda İzmir Büyükşehir Belediyesi Emlak Yönetimi Dairesi Başkanı Haluk Karabulut ile 1. Hukuk Müşaviri avukat Figen Seyis görev yapıyor olmasına karşın; şirketin gayrimenkul satın almasına yönelik müteahhitlerle yaptığı protokol ve satış sözleşmelerinde yer almamasına rağmen müteahhitlere şirket zararına ödemeler yapıldığı belirlenmiş.

🔺Şirketin İZSU (İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü) gibi başka kurumların görev ve yetki alanına giren konularda faaliyet göstererek harcama yaptığı belirlenmiş.

🔺Şirket, finansal sıkıntılar içinde olmasına rağmen reklam ve tanıtım için 3.000.000.-TL bedelli reklam anlaşması yaparak ödemesini gerçekleştirmiş; ayrıca, Konak, Umurbey mahallesinde kiraladığı bir depoyu bedelsiz olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne tahsis etmiştir.

🔺Yönetim kurulu üyelerine 2023 yılında ödenecek aylık net 7.500.- lira tutarındaki huzur hakkı ile murahhas aza ücretleri, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu‘nun hükümlerine göre şirketin genel kurulu yerine yönetim kurulu tarafından belirlenmiş ve bütün yönetim kurulu üyelerinin murahhas aza olması mümkün olmadığı halde tüm üyeler murahhas aza yapılarak 2023 yılı içinde bunların bir kısmına daha yüksek, geri kalanlara ise daha düşük ücret ödemesi yapıldığı belirlenmiş olup; yapılan ödemelerin tutarı, Sayıştay Denetim Raporu’nda da yer alan aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

Sonuç olarak;

Karşımızda kendisine sermaye, kredi ya da başka adlar altında verilen kamu kaynaklarını hesapsız kitapsız kullanması nedeniyle tüm mali yeteneklerini yitirmiş bir belediye şirketi var ve normal zamanda istesek öğrenemeyeceğimiz bu acı bilgileri, devletin en yüksek hesap mahkemesi olan Sayıştay sayesinde öğreniyoruz. Hem de AKP‘nin siyasi ve tarikat kadroları tarafından işgal edilmiş olan Sayıştay sayesinde…

Vedat Milör‘den “gizli reklamcı” çıkaran AKP’li Ticaret Bakanlığı, belediye harcamalarını da “ticari sır” kapsamına sokarak belediyeleri “ticarethane “olarak kabul etmeye başlamış bile! Belli olmaz yarın öbür gün belediyeleri de “ticarethanedir” diyerek Ticaret Bakanlığı‘na bağlayabilirler….

İşte o nedenle, bu sorunun acı bir ilacı olarak;

İZENERJİ‘nin ve onun benzeri İZTARIM, İZBETON, İZDOĞA gibi diğer “batık” belediye şirketlerinin bundan böyle aldıkları bütün karar ve hesaplarıyla, yaptıkları ya da yapamadıkları uygulamalarla şeffaf bir şekilde karşımıza çıkmasını, muhasebe kayıtlarının bu işi şirketlerden aldığı para karşılığı yapan loca üyesi yakın arkadaşlar yerine bu işin ticaretini yapmayan ombudsman niteliğindeki bağımsız kurullar ya da en iyisi, yaptığı işi ciddiye alan belediye meclisi denetim komisyonları tarafından denetlenmesini, yönetim kurullarının “sınıf arkadaşları“, “sınıf arkadaşının eşi“, “Malatyalı Veli Ağbaba’nın adamı“, “genel merkezin gönderdikleri” ya da şimdilerde moda olduğu üzre “İmamoğlu’nun görevlendirdikleri” gibi İzmir‘i tanımayan işten anlamazlarla ya da “profesyonel yönetici” adı altında şirketlerin içini boşaltma konusunda becerikli insanlarla doldurulmamasını; ayrıca, bu şekilde kamu kaynaklarını israf edenlerden hesap sorularak zararların tazmin ettirilmesini istiyor, bunu “kent hakkı“nın doğal bir parçası olarak talep ediyoruz.

Liman arkası’nda olup bitenler…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazım, Alsancak semtinin hemen arkasında, eskiden TARİŞ ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olan arsalarda şimdi bir duvar gibi yükselen ya da yakın bir gelecekte Elektrik Fabrikası, Sümerbank Fabrikası ve Şark Sanayi gibi eski fabrikaların arsalarına ya da hemen yanlarına inşa edilen/edilecek lüks gökdelen, rezidans, otel, ofis, iş ve alışveriş merkezleriyle oluşturulan soylulaştırılmış alanlarla buralarda yaşayan/yaşayacak insanlara bir ayrıcalık olarak sunulan büyük boyutlu belediye yatırımlarıyla ilgili olacak…

Uzaktan bakıldığında…

Ülkemizin ilk endüstriyel yapılarından 1856 tarihli Aydın (Alsancak) tren istasyonu ile İzmir-Aydın demiryolu hattının başlangıcını, demiryolları ile ilgili birçok atölye, tamirhane ve depoyu, çok sayıdaki tabakhane binası ve yel değirmeniyle un, iplik, dokuma, elektrik, havagazı, kağıt ve meyanbalı fabrikasını; ayrıca, 1955 yılında inşa edilip konteyner hacmi bakımından ülkemizin yedinci, kargo tonajı bakımından on üçüncü büyük limanı olan Alsancak Limanı‘nı barındıran eskinin Darağaç, şimdinin Umurbey ve Ege mahallelerinde yapılmakta olan onlarca gökdelen ve İzmir Sümerbank Fabrikası arsasına yakın zamanda yapılacak il emniyet müdürlüğü binasıyla bölgenin gelecekteki yoğun trafiğini rahatlatmak amacıyla mevcut cadde ve sokakları genişleten yeni imar planlarının burada yaratacağı soylulaştırılmış mahalleler ile buralara taşınacak TC vatandaşlarıyla yabancıların beraberlerinde getireceği yeni yaşam biçiminin, tüm İzmir‘e, yakın çevresindeki Alsancak ve Tepecik mahalleleriyle Meles vadisine ve buranın meskun halkına; özellikle de, Ege ve Tepecik mahallelerinde yaşayan Romanlarla buradaki birçoğu tescillenmemiş endüstriyel kültür mirasına vereceği zararlarla ilgili olacak…

Yakına gelindiğinde… Böylelikle 1970’li yıllarda Kordon’a çekilen “Çin Seddi“ne ilave olarak, içerideki kaleyi korumak için 2020’li yıllarda ikinci bir sur duvarı yaparcasına…

Önceleri Darağaç, şimdilerde Umurbey adıyla anılan bu sanayi bölgesi ve hemen yanındaki işçi mahallesi, son yıllarda TARİŞ‘in, şimdilerde de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ucuza sattığı arsalarda mantar gibi biten yeni gökdelenlerin yurdu olmaya başladı.

Bu gökdelenlerin arasında benim bilip takip etmeye çalıştıklarım ise;

Yenilenen Alsancak Stadyumu‘nun hemen yanında Teknik Yapı tarafından TARİŞ‘in eski arsasında yapılmakta olan 7 blokta 1.057 adet konut, 35 dükkan, 5 kültür alanı ve 1 oteli kapsayan 24 katlı Evora İzmir Projesi,

hemen yanında yine aynı şekilde TARİŞ‘in arsasında Pekerler & Burakcan İnşaat tarafından yapılmakta olan 7 blokta 1.069 adet konut ve 37 ticari üniteyi kapsayan 24 katlı AllSancak Projesi,

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yapılan ihale sonucunda Teknik Yapı‘ya verilen ve o tarihten bu yana bir türlü bitirilemeyen Ege Mahallesi Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında Teknik Yapı‘nın kendi adına yaptığı 50 katlı (173 m) Divan Residance İzmir Projesi oluşturuyor.

Fotoğrafın sol ön kısmında denize yakın beyaz bloklar “Evora İzmir“, onun hemen arkasındaki gri renkli bloklar ise “AllSancak” projelerine ait…

Bu bölgedeki bu üç büyük proje dışında yapılan, yapılmakta olan ya da yapılacak olan daha birçok gökdelen projesi bulunuyor. Vikipedi kayıtlarına göre (4) İzmir kent merkezindeki 100 metre üstündeki yapımı bitmiş toplam 30, yapımı devam eden 30, yapımı planlanan 10 gökdeleni; yani, toplam 70 gökdeleni dikkate aldığımızda; karşımıza, Umurbey ve Ege mahallelerinin hemen yakınındaki Tepecik, Mersinli, Halkapınar gibi yerlerde yapılmakta olan 58 katlı Mahall Bomonti, 30, 37 ve 38 katlı üç ayrı Folkart Vega binası, 72 katlı İnci Mega ve 47 katlı İnci Smyrna, 524 bağımsız birimi kapsayan 51 ve 28 katlı iki ayrı V Yeni Konak A yapısı gibi projeler çıkar ve bu durum hemen yakınlarındaki Alsancak, Kahramanlar, Basmane ve Pasaport gibi “İzmir’i İzmir yapan” tarihi yerleşimlere ait kentsel siluetlerin ve yapısal özelliklerin temelden bozulup yok olmasına yol açar.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ileride burada yeni bir gökdelenin da yükseleceğini bilerek 150 milyon liraya sattığı tapunun Umurbey mahallesi, 7869 ada, 1 parsel kaydındaki 5.963 metrekarelik değerli arsası…

Her ne kadar, İZSU yetkililerinden aldığım yeni bir bilgiye göre, Alsancak mahallesinin kıyı kesimindeki su taşkınlarını önlemek için ayrıca bir proje hazırlandığını ve ihalesinin de önümüzdeki aylarda yapılacağını öğrenmiş olsam da; önceliğin neden asıl su ve deniz baskınlarının yaşandığı Alsancak mahallesinin deniz kıyısı ile sular altında kalan bölümleri yerine gökdelenlerin inşa edildiği bu bölgeye verildiğini anlamış değilim.

Sonuç olarak;

2000’li yıllardan bu yana İzmir‘in yeni iş merkezi (MİA) adıyla Bayraklı, Turan, Halkapınar, Mersinli, Ege ve Umurbey mahallelerinde arka arkaya yapılan çok katlı gökdelenler, adeta İzmir‘in tarihi kent merkezini kuşatan ikinci bir sur duvarı gibi kentin arka cephesini kapatıyor ve yakın çevresindeki Tepecik, Basmane, Pasaport, Çankaya ve Alsancak semtlerindeki kültürle mirasla onun fiziki çevresini ve yaşam biçimini zorlayıp kimliğini değiştiriyor.

Çoğu İzmirlinin siyasi bir körlükle “ama bütün bunlara iktidar; yani AKP izin veriyor” diyerek kendisinin ve partisini bu olumsuz gelişmenin dışında tutma gayretine rağmen bu gökdelenlere çoğu kez İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri izin veriyor, milyonlarca lira tutarındaki inşaat ve yapı kullanım harçlarını büyük bir memnuniyetle bu iki belediye tahsil ediyor; hatta her iki belediye başkanı neredeyse İzmir‘deki tüm gökdelenlerin uygulama projesini çizen BASİFED‘in yeni başkanı ile kol kola girip fotoğraflar çektiriyor, aynı masanın çevresinde konuşmalar yapıyor, İzmir İktisat Kongresi‘nin 103. yılı nedeniyle yapılan ve sponsorluğunu BASİFED‘in üstlendiği 4. İzmir Kadın ve İktisat Kongresi‘nde, projesi BASİFED başkanının firmasınca çizilen Rönesans Holding (Rönesans Eğitim Vakfı)’e ait Neva Yalı‘nın reklamının yapılmasını görmezlikten geliyor.

AKP iktidarı da 2020 depremi sonrasında yıkılan İzmir il emniyet müdürlüğünü tarihi İzmir Sümerbank Fabrikası bahçesinde yapmaya karar vererek ya da buradaki İzmir Elektrik Fabrikası ve Şark Sanayi gibi tarihi yapıları özelleştirmeye açarak onların yeni gökdelenlerin arsası olması için çabalıyor…

Yerli ya da yabancı fark etmez… İZSU onların daha rahat, daha konforlu ve daha manzaralı def-i haceti için elinden geleni yapıyor…

İzmir Büyükşehir Belediyesi bu arada gökdelenci inşaat firmalarına yeni alanlar açmak için kendisine ait büyük bir arsayı 150 milyon lira gibi düşük bir bedelle satarak adeta ateşe körükle gidiyor… Aynen bir zamanlar, Mavişehir‘deki Karşıyaka Belediyesi‘ne ait arsa payının o tarihlerde Karşıyaka Belediye Başkanı olan Cemil Tugay tarafından oldukça düşük bir fiyatla Mehmet Cengiz‘e satılmasında olduğu gibi…

Ardından da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü‘nün iki yıl önce başlamış görüşmelerin sonucu olarak Dünya Bankası‘ndan aldığı 110 milyon Euro (4 Milyar 182 Milyon 200 Bin liralık)’luk kredi, bu gökdelenlerin yağmur suyu ve atık su sistemlerini yapmak için tahsis edilip bunun tanıtımını yapmak için büyük toplantılar düzenliyor, bu şekilde edinilen kredilerin öncelikle bu bölgedeki gökdelenler için harcamanın adımlarını atmaya başlıyor…

Bizler ise yanlış önceliklere dayanan bütün bu adaletsizlik ve hukuksuzluklar olurken; adeta “cambaza bak!” stratejisiyle CHP‘nin cumhurbaşkanı adayı kim olacak, gidip onunla fotoğraf çektirelim, daha önce çektirdiğimiz fotoğrafları sosyal medyada paylaşalım ya da adayların üniversite diploması var mı gibi sudan konularla uğraşıp duruyoruz?

(1) Yaşar Ürük, Yenigün Gazetesi, (Erişim Tarihi: 21.02.2025), https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/17160233/yasar-uruk/insanlarin-asildigi-semt

(2) Yaşar Ürük, Yenigün Gazetesi), (Erişim Tarihi: 21.02.2025), https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/17165522/yasar-uruk/daragacina-yakindan-bakmak

(3) Yaşar Ürük, Yenigün Gazetesi, (Erişim Tarihi: 21.02.2025), https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/17183279/yasar-uruk/daragacinin-diger-gizemleri

(4) İzmir’deki En Yüksek Binalar Listesi, Vikipedi Özgür Ansiklopedi, Erişim Tarihi: 22.02.2025, https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zmir%27deki_en_y%C3%BCksek_binalar_listesi

(5) İzmir Büyükşehir Belediyesi, (Erişim Tarihi: 222.02.2025) https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/alsancak-in-altyapisini-guclendirecek-proje-yurttaslara-tanitildi/53682/156#:~:text=%C4%B0ZSU%20Genel%20M%C3%BCd%C3%BCrl%C3%BC%C4%9F%C3%BC’n%C3%BCn%20Alsancak,terfi%20merkezi%20projesi%20yurtta%C5%9Flara%20tan%C4%B1t%C4%B1ld%C4%B1.

(6) İZSU Genel Müdürlüğü, (Erişim Tarihi: 22.02.2025) https://www.izsu.gov.tr/tr/Haberler/alsancakin-altyapisini-guclendirecek-proje-yurttaslara-tanitildi/16018#:~:text=%C4%B0ZSU%20Genel%20M%C3%BCd%C3%BCrl%C3%BC%C4%9F%C3%BC’n%C3%BCn%20Alsancak,terfi%20merkezi%20projesi%20yurtta%C5%9Flara%20tan%C4%B1t%C4%B1ld%C4%B1.

(7) İZSU Genel Müdürlüğü, https://www.izsu.gov.tr/tr/Haberler/izsu-genel-mudurlugu-110-milyon-euroluk-yatirimla-hayata-gecirecegi-projeyi-vatandaslara-tanitti/15975 (Erişim Tarihi: 22.02.2025)

(8) İZSU Genel Müdürlüğü, İzmir İli Konak İlçesi Ege Mahallesi Atıksu ve Yağmur Su Şebeke Projesi (Alsancak Liman Alanı), (LOT 2), Çevresel ve Sosyal Yönetim Planı (ÇSYP), Ocak 2025, (Erişim Tarihi: 23.02.2025,) https://www.izsu.gov.tr/CKYuklenen/Basin_odasi/tefwer_0cak_2025/IZSU_ESMP_Lot2_tr_rev2_25.01.13_cc.pdf

(9) Konak İlçesi Ege Mahallesi (Alsancak Liman Bölgesi) Yağmur Suyu Şebekesi ve Kanalizasyon İnşaatı Projesi (LOT-2), Ocak-2025, https://www.izsu.gov.tr/CKYuklenen/Basin_odasi/tefwer_0cak_2025/brosur_web3.pdf

Kurtuluş’un ve Kuruluş’un kenti İzmir’deki 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi Sergisi’nin başına gelenlerin gerçek nedeni…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz haftalarda, hiç de ummadığım bir yoğunluk içinde, usta gazeteci Serdar Öztürk‘ün 30, 31 Ocak ve 3 Şubat 2025 tarihli üç ayrı yazısı (1) ile başlayıp gazeteci Hasan Tahsin Kocabaş ve Dr. Siren Bora‘nın paylaşımları, araştırmacı yazar Yaşar Ürük‘ün Yenigün Gazetesi‘nde yayınlanan 4 Şubat 2025 tarihli yazısı (2), İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi eski başkanı yüksek mimar Mihriban Yanık (3) ile diğer uzmanların gazete ve sosyal medya platformlarında yazdığı yazılar ve yaptıkları programlar sayesinde 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘ndeki elektronik ve dijital sergileme sisteminin sökülüp depolara kaldırılması ve buradaki tarihi eşyaların bağışta bulunanlara geri verilmesi; yani, bu kentte, 1922’den bu yana oluşturulan tek ve özgün Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin, Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin yeni yönetimleri tarafından, şeytana pabucunu ters giydirecek bir kurnazlıkla yok edilme girişimini ele alıp tartıştık ve kamuoyunun bu anı evine sahip çıkışını büyük bir keyif ve mutlulukla izledik…

İzmir’de, biri büyükşehir, diğeri de ilçe belediyesi olmak üzere CHP’li iki belediye başkanının 2022 yılında kurulan 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi’ni, kişisel nedenlerle ve üzerinde iyi çalışılmış yöntemlerle kapatmış olması, tarihe geçmesi gereken bir olaydır…

Her ne kadar henüz olumlu bir sonuca ulaşamasak da, 2022 yılında önce Konak Belediyesi‘ne ait iken deprem nedeniyle hasar görüp yıkılmak zorunda kalınan Konak Belediyesi eski hizmet binasını yeniden yapma vaadi karşılığında, diğer değerli gayrimenkullerle birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne devredilen, arkasından verilen sözün yerine getirilmemesi nedeniyle Konak Belediye Meclisi‘nin yeni seçilen belediye meclisi üyelerinin itiraz ve homurtuları eşliğinde geri alınmaya çalışılıp; bunun için değişik formüllerin arandığı, en sonunda da tarafların “büyükşehir belediye başkanı bize zorla verdi” ya da “belediye başkanı anı evine gelip dolaştı ve beğendi” söylemleri eşliğinde, 25 yıl süreyle bedelsiz bir şekilde, adeta hülle yaparcasına Konak Belediyesi‘ne kiralanan tarihi yapıyı, tapunun 119 ada, 4 parselinde kayıtlı olup, İzmir ili, Konak ilçesi Tan (eski Natırzade) mahallesi, 838 sokak No.23 adresindeki Yemişçizade Konağı ile bu konakla bütünleşen 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi Sergisi‘nin hangi düşünce ve kurguyla düzenlendiğini, ardından da 2023-2025 döneminde yaşadığı ilgisizlik ve ihmali, bu ilgisizlik ve ihmalin doğal bir sonucu olarak 2025 yılı başında darma duman edilmesini ve bunun sonrasında ortaya çıkabilecek gelişmeleri ele alıp tartıştık..

Halka kapalı Basmane Nebahat Tabak Semt Merkezi, kapısı kilitli Kemer Gençlik Destek Merkezi ve Genelev girişinde mimarlık müzesi yapılacağı söylenen tarihi TCDD deposu…
Kapısını vurup zilini çalmamıza rağmen kimselerin gelip “hoşgeldin” demediği Sütveren Ana Evi, son anda “Mutlu Kahve” olmaktan kurtulan Milli Kütüphane Karataş Şubesi’nin birinci katı…
Adile Naşit Parkı’ndaki kendi halinde bir çocuk kütüphanesiyken genel başkan yardımcısından “aferin!” almak uğruna bir gecede Serotonin salgılayan bir mekâna dönüşen tarihi yapı… Fotoğraf: Erol Şaşmaz

Diğer yandan, Tunç Soyer döneminde Konak Belediyesi‘nden alınan Yemişçizade Konağı‘nda büyük harcamalar yaparak 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘ni açan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025 yılının Ocak ayında buradaki tarihi malzemeleri bağışçılarına geri vermesinin ya da anı evindeki daimi serginin özgünlüğünü oluşturan elektronik ve dijital sergileme sistemlerini cahil cesaretiyle depolara kaldırmasının nedenini başlangıçta pek de anlayamadık.

Çarpıtılmış, yalan haber, bilgilendirme…

Gazeteci dostum Serdar Öztürk‘ün 30 Ocak 2025 tarihinde yazdığı “Atatürk ve İzmir mi yoksa “kreş” mi? Tercih CHP’li başkanların” başlıklı ilk yazısı üzerine, Konak Belediyesi‘nin aynı gün yaptığı açıklama ve bu açıklamaya eklenen gerçeğin kıyısından geçen fotoğraflarla İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Arşivi ve Müzeler Şube Müdürlüğü‘nün 31 Ocak 2025 tarihinde gazeteci Serdar Öztürk‘e gönderdiği özel açıklamaya; ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin bu yapının Konak Belediyesi‘ne kiralanmasına dair 9 Eylül 2024 tarih, 838 sayılı kararına baktığımızda;

100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi’ndeki sergi düzeninin bozulması suretiyle APİKAM binasındaki “Yanık Yurt Sergisi”ne yerleştirilen kiosk… Anı Evi sergisini eleştirenlerin muhtaç oldukları parça… Fotoğraf: İzmir Büyükşehir Belediyesi

Böylelikle, 1/100 ölçekli Kemeraltı Koruma Amaçlı Revizyon İmar Planı ile 1/500 ölçekli Yerleşim Planına göre “sergi salonu“, “müze“, “sinema“, “tiyatro“, “kütüphane“, “kreş“, “anaokulu“, “kurs“, “yurt“, “çocuk yuvası“, “yetiştirme yurdu“, “bakım evi“, “sığınma evi” ve “rehabilitasyon merkezi” gibi birbirinden farklı sosyal-kültürel tesislerin yapılabileceği parseldeki tarihi yapı, Kurtuluş Savaşı‘nı anımsatan daimi bir sergi ile onurlandırılırken ve bu yapının halihazır fonksiyonunda hiçbir değişikliğe gidilmeyeceği özel bir şekilde belirtirken; açıklamanın bunu izleyen üçüncü paragrafında bu tarihi yapıdaki geçici sergi sürecinin bittiği, Kurtuluş Savaşı döneminden günümüze kalan şartlı bağış kapsamındaki bazı belge ve objelerin binanın kendilerine tahsis edilmesinden sonra bağışçılar tarafından geri alındığı belirtmektedir.

Oysa Yemişçizade Konağı‘ndaki serginin hem hazırlık sürecinde, hem de sonrasında hiçbir belediye başkanı ya da kamu görevlisi bu serginin geçici olduğunu, süresi geldiğinde kaldırılacağını ifade etmemiş; aksine, serginin her yıl güncellenerek zenginleştirileceğini dile getirmiştir. Nitekim İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi eski başkanı Mihriban Yanık‘ın kendi Facebook hesabında dile getirdiği açıklamalar da bunu doğrulamaktadır. (3)

Ayrıca bu yapının sergi salonu olma fonksiyonunda hiçbir değişiklik yapılmayacağı belirtilirken bazı bağışçıların verdikleri malzemeleri geri almasının gerçek nedeni, serginin süresinin bitmiş olması değil; İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Arşivi ve Müzesi Şube Müdürlüğü yetkililerinin kendilerini arayarak binanın Konak Belediyesi‘ne kiralanması nedeniyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait serginin kaldırılacağını bildirmiş olmasıdır. Nitekim, malzemelerini bu şekilde geri alan bazı bağışçıların tarafıma iletilen ifadeleriyle bağışlarını geri almak istemeyenlere ait malzemelerin halen sergide teşhir ediliyor olması da bu tespitimi doğrulamaktadır.

Konak Belediyesi‘nin yaptığı açıklamada böylesine gerçek olmayan bir iddiada bulunulması ise, bu binadaki sergiyi aslında pek de sahiplenmediklerini, bu sergiyi geliştirip zenginleştirme fikrinde olmadıklarını, ellerinden gelse bu sergiyi kaldırarak binayı istediği şekilde kullanma niyetinde olduklarını göstermektedir.

Nitekim, benim 7 Ekim 2024 tarihinde Konak Belediyesi‘ne sorduğum soruya, 30 Ocak 2025 tarihine kadar geçen süre içinde net bir şekilde cevap vermeyişleri de, bu binayı ne şekilde kullanacakları konusunda kafalarının net olmadığını göstermektedir.

Bir zamanlar “İşgal“, “Direniş” ve “Kurtuluş” öykülerini izlediğimiz dijital ekranlardan artakalan kablo uçları… Dijital bir sergi düzeninin barbarca katledilişi…

Gazeteci dostum Serdar Öztürk‘ün 30 Ocak 2025 tarihli “Atatürk ve İzmir mi, yoksa “kreş” mi? Tercih CHP’li başkanların” başlıklı yazısını WhatsApp gruplarında paylaşmam üzerine 1 dakika sonra Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘dan şu mesajı aldım:

“Neden dedikodu ile iş yapıyorsunuz? Arayıp sormak yerine

Ben de hemen 7 Ekim 2024 tarihli “Kurtuluş Savaşı 100. Yıl Anı Evi, yok edilmeyip geliştirilmeli ve bir müze haline getirilmelidir!” isimli yazımı yayınlanmadan önce Konak Belediyesi basın danışmanı Çağla Geniş‘e gönderdiğim aşağıdaki mesajın imajını gönderdim. Bugün itibariyle silindiğini gördüğüm bu mesajda aynen şunlar yazılıydı:

Ardından da Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘ya şu mesajı gönderdim:

“Aradan 3 ay 6 gün geçmiş ve tek bir bilgilendirme yok… Sanırım ben üzerime düşeni yaptım”

Şimdi ise eski bir arkadaşlığın hukuku içinde geriye dönüp bir “pardon” ya da “özür dilerim, haksızlık yapmışım” cevabının verilmediği bu süreçte, imajını aldığım mesajlaşma -ne yazık ki- benim iradem dışında karşı taraf eliyle silinmiş gözüküyor…

Bağışçılar ve 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi’nin tarih toplantıları, atölyeler düzenlenebilecek tek mekânı: üstü açık arka bahçe…

Konak Belediyesi 30 Ocak 2025 tarihli açıklamasında önümüzdeki süreçte bu değerli anı mekânını, düzenlenecek tarih söyleşileri, kuruluşa ve kurtuluşa dair farklı sergiler ve özellikle de çocuklara yönelik tarihimiz hakkında bilinçlendirici atölyelerle daha da değerli hale getirmek için çalışmalara başladıkları belirtilmekle birlikte; bu ifadeler binanın bu etkinlikleri kaldıramayacak derecedeki hassas fiziki koşullarıyla Konak Belediyesi‘nin işçilerine maaşlarını ödeyemeyecek kertede yaşadığı mali sıkıntıları ve uzman personel eksikliğini bilmeyen ya da dikkate almayan biri tarafından kaleme alınmış olsa gerektir… Şayet bunun aksi doğru olmuş olsaydı, Konak Belediyesi‘ne ait Karikatür ve Neş’e Müzesi bir binanın tek bir katına sığınmış olmaz, Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi, Maske, Radyo ve Demokrasi ve İzmir Kadın Müzesi yıllardır içinde bulundukları yetersizlikleri aşarak dünya çapında müze olma şansını yakalardı…

Çünkü, değerli araştırmacı ve yazar Yaşar Ürük‘ün de dile getirdiği gibi, bu tarihi bina öylesine tarih söyleşileriyle atölyelerin yapılabileceği fiziki olanaklara sahip değildir. (2) Öncelikle hem binanın önündeki mermer merdivenler, hem de bina içindeki merdiven basamakları, aynen Ayla Öktem Mutlu Çocuklar Oyun Evi‘nde olduğu gibi bırakın çocukları, yetişkinler için bile oldukça tehlikeli ve zorlayıcıdır. Ayrıca engellilerin bu binaya girmesi, girse bile üst katlara çıkması -ne yazık ki- mümkün değildir.

Bu bağlamda, tarih söyleşileri yapılacak tek yer arkadaki üstü açık bahçedir ve bu nedenle de bu tür etkinliklerin sadece havaların iyi olduğu koşullarda yapılması mümkündür.

Seçimlere az bir zaman kala sergiler ve anı evleri üzerinden ortaya çıkan kıyasıya bir rekabet; 100. Yıl Kurtuluş Anı Evi’nin bile gözden çıkarılmasına neden oluyor…

Yemişçizade Konağı‘nın Konak Belediyesi tarafından kamulaştırıldığı 2013 yılından bu yana izleyip öğrendiğim bilgiler; hatta, tanık ya da müdahil olduğum olaylar çerçevesinde bu konaktaki serginin yok ediliş hikayesinin, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Tunç Soyer‘le bürokratlarının, 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin açılışa hazırlandığı süreçte 9 Eylül 1922 ve 29 Ekim 1923 tarihli 100. yıl kutlamaları nedeniyle Karşıyaka Belediyesi tarafından Çatı Bostanlı‘da açılan sergilere ilgi göstermeyip gitmemesi nedeniyle, Karşıyaka cephesinde ortaya çıkan hırs, rekabet, kıskançlık, öfke ve öç alma duygusundan kaynaklandığını söyleyebilirim.

Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) eski başkanı ve hocam Prof. Dr. Bilsay Kuruç ile Dr. Serdar Şahinkaya‘nın 28 Ekim 2022 tarihinde Kültürpark‘taki İsmet İnönü Kültür Merkezi‘nde verdikleri konferansta Tunç Soyer‘in yanına giderek –böyle bir konuda üzerime düşen herhangi bir görev olmamakla birlikte, belediyeler arasındaki olası bir rekabet ya da çatışmayı yumuşatmak amacıylaKarşıyaka Belediyesi‘nce 11 Eylül-11 Aralık 2022 tarihleri arasında Çatı Bostanlı‘da açılan Ateş Çemberinde İzmir, İşgalden Kurtuluşa Sergisi‘ni ziyaret etmesi için bizzat ricada bulunup aynı şeyi bürokratlarından da istemiş olmama karşın; ne kendisi, ne de bürokratları 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin hazırlık süreci içinde ve sonrasında Karşıyaka Belediyesi‘nin 11 Eylül-11 Aralık 2022 tarihli Ateş Çemberinde İzmir, İşgalden Kurtuluşa Sergisi ile 16 Ekim 2023-19 Mayıs 2024 tarihli Cumhuriyet, Bir Millet Uyanıyor Sergisi‘ne gitmemiş; böylelikle, 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi için İzmir Büyükşehir Belediyesi çalışanlarından duydukları dedikodulara, adeta yangına odun taşırcasına destek veren Karşıyaka cephesinde bir hesaplaşma zamanının beklendiğine tanık olmuştum.

Açık söyleyeyim, dedikodu yaparak yıpratma çabalarında 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi için harcanan bütçenin miktarı dile getirilip bu rakamla Karşıyaka‘daki sergilerin maliyeti birbirleriyle mukayese ediliyor; böylelikle, Karşıyaka‘daki sergilerle mukayese edilemeyecek boyuttaki bir hazırlığın yolsuzlukla itham edilmesi sağlanıyor; hatta, bu itham üzerinden geliştirilen çirkin yolsuzluk dedikoduları, aradan iki Sayıştay denetimi geçmiş olmasına karşın 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nden sorumlu ve bu yolsuzluk iddialarını araştırıp soruşturmakla görevli APİKAM‘ın yeni şube müdürü tarafından dile getiriliyordu.

Gelelim bence en önemli soruya… 2022 yılında İzmir‘in kurtuluşunun 100. yılı nedeniyle oluşturulan ve kentin Kurtuluş Savaşı ile ilgili hafızasını koruyan tek mekânı 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi ve o evin ayrılmaz parçası olan sergi, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi arasındaki bu anlamsız devralma, devretme ve kiralama işlemlerine gerek duyulmaksızın hep birlikte, işbirliği halinde sürdürülemez miydi? Tartışmaya konu olan yapı ve o yapının içindeki daimi sergi, Kurtuluş Savaşı ve İzmir‘in kurtuluşu gibi herkesi bir araya getirmesi gereken bir konuyken, İzmir Büyükşehir Belediyesi, içinde bu kent için önemli bir serginin bulunduğu bu binayı adeta başından savmak istercesine bütçe, mali kaynaklar, uzman personel ve deneyim açısından yetersiz olduğu bilinen; ayrıca, yazımın başlangıcında belirttiğim gibi kendisine ait değerli birçok kamu malını kilitleyerek kullanmayan Konak Belediyesi‘ne neden vermiş, Konak Belediyesi de yaptığı açıklamada dile getirdiği toplantılarla çocuklara yönelik atölyeleri burada yapmak için niye İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte çalışma teklifinde bulunmamış, adeta ortada İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait ne kadar kamu malı varsa onların hepsini sahiplenmek için çaba göstermiştir?

Hele ki, belediye mali kaynaklarının yetersizliği nedeniyle işçi ve memur maaşlarının zamanında ödenemediği, biriken kıdem tazminatlarıyla emekli ikramiyelerinin ödenebilmesi için İller Bankası‘ndan borç istenmesi üzerine bankanın borç yerine teminat mektubu vermeyi teklif ettiği, belediye şirketlerinin büyük boyutlardaki sigorta borçları karşılığında belediyeye ait mülklerin Maliye Hazinesi ile SGK’ya satılması için meclis kararlarının alındığı bir ortamda Konak Belediye Meclisi‘nin 2025 Şubat ayı toplantı gündeminde, birden fazla mirasçı olması nedeniyle kamulaştırma işlemlerinin oldukça zor olduğu bilinen, işte o nedenle onca bütçeye ve imkana sahip İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bile böylesi bir işe girişemediği Basmane Çorakkapı Camii yakınındaki Uşakkizade Konağı (eski Sadıkbey Oteli)’nı alıp müze yapmak gibi mevcut koşullar içinde “yapılabilir” ve “sürdürülebilir” olmaktan uzak ve uçuk önerilerin komisyonlarda tartışılıyor olmasını dikkate aldığımızda… Buna ek olarak 2024-2025 döneminde mülkiyeti yine İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Gültepe‘deki 21.269,34 metrekarelik 12 ayrı taşınmazla Mersinli‘deki 460 metrekarelik iki ayrı taşınmazın 25 yıl süreyle bedelsiz olarak Konak Belediyesi‘ne verildiğini de bilerek…

Oysa “stratejik ortaklık” ya da “stratejik işbirliği” dediğimiz çağdaş yönetim stratejileri, hem belediye başkanlarının hem de belediye yönetimlerinin inatla denemesi, başarıyı yakalamak için üzerinde çalışmalar yapması gereken, kendilerine zor gelse de kenti iyi yönetmek adına yaşama geçirmeleri gereken bilimsel ve akılcı stratejilerdir. Hele ki söz konusu olan şey, Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve İzmir’in Kurtuluşu gibi önemli ve öncelikli konularsa…

Çünkü asıl işaret etmek istediğim konu ve hedef, tarihi bir konağın imar planlarına yazılıp her an değiştirilebilecek fonksiyonları bahane ederek mirasyedi zihniyetiyle kimin elinde kalacağını ve nasıl kullanılacağını tartışmak değil; o konaktaki İzmir‘le ilgili önemli bir serginin varlığını, yeterli mali kaynağı, uzman personeli, bilgi, birikim ve tecrübesi olan belediyelerin işbirliğiyle geliştirip zenginleştirerek müzeye dönüştürülmesidir…

(1) https://serdarozturkizmir.wordpress.com/2025/01/30/ataturk-ve-izmir-mi-yoksa-kres-mi-tercih-chpli-baskanlarin/?fbclid=IwY2xjawIQaEJleHRuA2FlbQIxMAABHWLwfXOpinFgvWqL_p3HimmG6v4idyy6Soi4MgNMgclSfVOY1UR3YmkcGA_aem_bx3R-3iWqftV5wqoNQGiSA; https://serdarozturkizmir.wordpress.com/2025/01/31/pr-yapin-ama-halki-kandirmadan/; https:// serdarozturkizmir.wordpress.com/2025/02/03/onca-malzeme-kimde-ya-da-nerede/

(2) https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale//23599051/yasar-uruk/yuzuncu-yil-ani-evinde-neler-oluyor

(3) https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=pfbid02en9joVRHH1GBjBB5EEkNHLVkX7Jqxq9bPAHeLb56djrgcFGWnAu5oru1kRcRPkY8l&id=100000542675854; https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=pfbid02xGGzXTtU7cwvk13hLe93nuX4G72mZrdXtZB9XR26k6GVRBFUUKptwQkp7URSkVKTl&id=100000542675854; https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=pfbid02recUSLudZCqbjeygrZdwdLg7jdqXx7ACJenUEisi14C5JTwoAc2VfXUnJAMUF6Vml&id=100000542675854

(4) Sümer, G., (2010) “Stratejik İşbirliği ve Stratejik Ortaklık Kavramlarına Karşılaştırmalı Bir Bakış, Ege Akademik Bakış Dergisi, 10(1), 2010:671-698.

Cemil Tugay’a “Soyer planı” hazırlamak…

Ali Rıza Avcan

Uzunca bir süredir Karabağlar ve Konak belediyeleriyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 2025-2029 dönemi stratejik planlarını ve bu planların ilk uygulama dilimi olan 2025 yılı performans programlarını inceleyerek bu belgelerin hazırlık süreciyle tasarımında yapılan isabetsiz tercihlerle yanlışlık ve eksiklikleri; ayrıca, aralarındaki farklılık ve benzerlikleri belirlemeye, belediyelerin anayasası anlamına gelen bu belgelerin geçmiş dönemdeki eski plan ve programlardan farklı ya da benzer yanlarını ortaya koymaya çalışıyorum. Böylelikle bu tür plan ve programların nasıl olması ya da olmaması gerektiğini, “tersten öğrenme yöntemi” ile öğrenip anlamaya çalışıyorum.

Bugün size coğrafi anlamda İzmir ilinden, “İzmir metropolü” olarak tanımlanan 12 ilçe (Balçova, Bayraklı, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Karabağlar, Karşıyaka, Konak, Menemen ve Narlıdere) ile geriye kalan 18 ilçeden sorumlu İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025-2029 dönemine ait yeni stratejik planıyla 2025 yılı performans programı kapsamında, 2025 yılında ulaşılmak istenen amaç ve hedeflerle gerçekleştirilmek istenen faaliyetlerden, bunların içinde bulunduğumuz koşullar itibariyle mümkün olup olmadığından söz edeceğim.

Çorbaya eline ne geçerse atan, her telden çalan aşçı…

Ancak bunu yapmadan önce, şunu belirtmeliyim ki; seçim sonrası hazırlanıp belediye meclislerince kabul edilen tüm plan ve programları, belediye başkanlarının seçim beyannamelerinde ne yazıp, halka ne vaat ettiklerini dikkate alarak değerlendirmemiz gerekiyor. Seçim döneminde belediye başkan adayı olarak radyo, televizyon, gazete ve sosyal medyada neler söylediklerine ya da yaptıkları görüşmelerle miting alanlarında neyi dile getirdiklerine, halka hangi konularda söz verdiklerine bakmamız gerekiyor.

Tabii ki, seçim döneminde vaat edilen bütün bu hususların, göreve gelir gelmez öğrenilen doğru ve yeni bilgiler ışığında yeniden gözden geçirilip güncellenmesi koşuluyla…

Bu anlamda seçim sonrasında hazırlanan her plan ve programın, seçimi kazanan belediye başkanının kendi idealleriyle halka söz verdiği söz ve vaatleri kapsaması gerekiyor. O nedenle de, belediye başkanının değiştiği her belediyede, planlanıp programa bağlanacak her türlü faaliyetin eskisinden farklı olması, belediyeye yeni bir yol çizmesi beklenir. Aksi takdirde, bugünkü yazımızda da göstermeye çalışacağımız gibi, başarılı bulunmadığı için tercih edilmeyen eski başkanların yolundan gidilmesi gibi garip bir durumla karşı karşıya kalınır.

Ayrıca, daha önceki yazımlarımda defalarca belirttiğim gibi, hazırlanacak plan ve programlarda bütün bilim ve disiplinlerin; özellikle de, kentin geçmişiyle bugününü ve geleceğini mekânsal düzeyde tasarlayıp programlamanın yanında, tarih ve coğrafyasıyla ekonomisini, kültürel, sosyal ve siyasi yapısını ele alıp inceleyen ekonomi, tarih, coğrafya, nüfusbilim, sosyoloji, ekoloji ve siyaset bilimi; özellikle de hemşeri/seçmen davranışları gibi temel bilgi kaynaklarıyla ve bunlar üzerinden geliştirilecek taktik ve stratejilerle ele alınıp incelenmesi, başka bir anlatımla plan ve programların tüm bilim ve disiplin temsilcilerinin dahil olduğu bir ekip eliyle ve disiplinler arası bir anlayışla, kenti mekânsal düzeyde tasarlayan imar planlarıyla mali, sosyal ve siyasi açından tasarlayan stratejik planların birbirleriyle ilişkilendirilmesi suretiyle bir bütün halinde hazırlanması gerekiyor.

O nedenle de, Vizyon 2074 Çerçeve Belgesi gibi bir kentin uzun erimdeki geleceğine dair plan ve programların oluşmasında, sadece 1950’li yıllardan sonra gelişen ve son yıllarda etkisi ve yeterliliği sıklıkla tartışılan mekânsal planlama odaklı şehir ve bölge planlama disiplininden yararlanılmaması gerektiğini, bu disiplini temsil eden bölge ve şehir plancıları dışındaki diğer bilim ve disiplin temsilcilerinden de yararlanılması ve planlamanın onlarla birlikte yapılması, buna ilişkin çalışmaların disiplinlerarası bir anlayışla gerçekleştirilmesi gerektiğini söylemek isterim.

Margaret Thatcher, Ronald Reagan, Turgut Özal, Tayyip Erdoğan ve diğerleri…

Bu bağlamda 2006 yılından bu yana değişik belediyelerin stratejik planlarının hazırlamasında danışmanlıklar yapıp eğitimler veren ya da hazırlanan planları “tersten okuyup öğrenmek” amacıyla hazırlanmış plan ve programları inceleyip analiz eden bir planlama uzmanı olarak sizlere geçmişte kalan bir anımı anlatmak isterim:

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2006-2017 dönemi ilk stratejik planını okuyup fazlasıyla beğenen biri olarak, sanırım ilk yıllardaki acemiliğin verdiği cesaretle katıldığım her eğitim çalışmasında o plan belgesini elimle havaya kaldırarak hazırlanacak belgelerin o plana benzetilmesi önerisinde bulunuyordum. Ancak daha sonra herkese önerdiğim bu planı, plan dönemine isabet eden yıllık performans programları, faaliyet raporları, bütçe ve kesin hesaplarla mukayeseli olarak inceleyip analiz ettiğimde ve bu analiz çalışmasını diğer belediyeleri de katarak bugüne kadar sürdürdüğümde, herkese önerdiğim o planın aslında içi boş kof bir plan olduğunu, planın her yıl hazırlanan yıllık performans programlarıyla delik deşik edildiğini, performans programlarını hazırlayanların kendi başarılarını yüksek göstermek amacıyla her yıl faaliyetlerin sayısıyla performans göstergelerinde bilinçli değişiklikler yapmak suretiyle manipülatif davrandıklarını; yani, sahtekarlık yaptıklarını keşfettiğimde; hem stratejik plan ve programlara verdiğim önem azalmış, hem de bu konuda daha dikkatli olunması gerektiğini öğrenmiştim.

Ayrıca önce Maliye Bakanlığı, daha sonra Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlanan rehberlerle stratejik planı hazırlama işi fazlasıyla sulandırılıp hazırlanan planlar plan olmaktan çıktığında, belediye bürokratlarının yaptığı manipülasyonlar meşrulaştırıldığında ve belediyeler uygulanmayan planların çöplüğüne döndüğünde stratejik planların gözümdeki ciddiyet ve önemi azalmış, bu işin yapılmış olmak için yapılan bir işe dönüştüğünü anlamıştım.

İşte o nedenle, bu mukayeseyi ilk kez yaptığım tarihten bu yana her belediyede, özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi büyük belediyelerde hazırlanan her yeni planı şüpheyle karşılayıp, hem kendisinden öncekilerle, hem de kendi dönemi içinde uygulanan performans programı, faaliyet raporu, bütçe ve kesin hesap gibi belgelerle mukayese ederek o planın ve uygulamasının kalitesini, daha doğrusu kalitesizliğini anlamaya çalışırım.

Öte yandan 1980’li yıllarda İngiltere başbakanı Margaret Thatcher ve ABD başkanı Ronald Reagan ile başlayan kapitalizmin neoliberal dönemi ve bu dönemin uygulama disiplinine dayanan bütüncül planlama anlayışı yerine koyduğu stratejik planlamanın alternatifi olarak bir şeyler yapılabileceğini düşünmeye başladım. O nedenle, önümüze konulan stratejik planlama şablonunu, hazırlık ve uygulama süreçlerinin esnek bırakılıp ciddi hiçbir denetime tutulmaması nedeniyle, bir belediyeyi çevresiyle ilişki ve etkileşim içindeki bir organizma gibi düşünerek ve plan uygulamasını titizlikle izleyip takip ederek esnetebileceğimi; böylelikle, stratejik planlamayı 1960 Anayasası‘nın getirdiği Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) merkezli uygulama disiplinine sahip bütüncül planlama anlayışıyla buluşturabileceğimi, bir şekilde ona benzetebileceğimi, bu konuda bana tanınan uygulama alanı dar olmakla birlikte bir ölçüde kaleyi içerden fethedebileceğimi keşfettim.

Çünkü yine bir şablon olarak Avrupa Birliği (AB)‘nden alınıp getirilen kent konseyleri ya da kalkınma ajansları modelleri uygulanmaya başladıkları tarihten bu yana o ilk geldikleri halden çıkıp ülkemiz koşullarına uyup garip bir hal almamışlar mıydı? İşte onların bu topraklarda değişip dönüşmesi gibi stratejik planlama anlayış ve uygulaması da, yapılan plan ve programların uygulanmadan çöpe atılmasını önlemek amacıyla pekala da bu coğrafyanın koşullarına göre değiştirilip dönüştürülebilir, bize ait bir uygulama haline getirilebilirdi.

Yeter ki bu konuya siyasi açından bakan plancının ideolojik bir tercihi olsun! Tabii ki bu arada bunun ayırdında olmayıp, Avrupa‘da, ABD‘nde ne görürse, ne duyarsa onu alıp getiren ya da önüne konulan her şablonu hevesle uygulayan kötü plancıların, YÖK komutasındaki akademisyen unvanlı üniversite öğretmenlerinin varlığına rağmen…

Gelelim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025-2029 dönemi ile ilgili yeni stratejik planı ile bunun ayrılmaz parçası olarak düzenlenen 2025 yılı performans programı hakkındaki tespit ve değerlendirmelerime….

Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, yasal ve pratik olarak eş zamanlı olarak aynı ekip tarafından hazırlanması, o nedenle de birbiriyle çelişmemesi gereken birbirine bağlı bu iki belgenin bu kez daha önceki planlardan farklı olarak İzmir Planlama Ajansı (İZPA) ve İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak iki ayrı ekip tarafından hazırlandığı ve belediye ekibinin İzmir Planlama Ajansı (İZPA)‘nın hazırladığı stratejik planı performans programı eliyle değiştirdiği anlaşılmaktadır.

Çünkü İzmir Planlama Ajansı (İZPA) tarafından beş yıllık bir süre için 5 amaç, 12 hedef, 116 faaliyet ve 158 performans göstergesi üzerinden, aslında somutlamadan belirtilmesi mümkün faaliyet ve projelerin somut bir şekilde belirtilmesi suretiyle hazırlanan planın ilk uygulama yılı ile ilgili 2025 Performans Programı’nda büyük ölçüde değiştirilerek; hatta planda yer alması nedeniyle 2025 yılı başlatılacak olan ya da planın kabulü beklenilmeksizin 2024 yılı içinde başlatılan bazı faaliyetlere 2025 yılında yer verilmeyip plan uygulamasına performans programı ile çok fazla sayıda performans göstergesinin eklendiği, bu çerçevede içerikleri büyük ölçüde değiştirilen faaliyet ve projelerin sayısının 116’dan 111’e indirildiği, bunların başarısını ölçecek olan performans göstergesi sayısının ise % 54 oranındaki olağanüstü bir artışla 158’den 244’e çıkarıldığı görülmektedir. Bu ise, soruna 2025 yılı performans programı gözüyle baktığımızda, aslında kendisine altlık olması gereken 2025-2029 dönemi stratejik planının zayıflığını göstermekte olup bu yetersizliğin performans programı eliyle çare bulunmak istendiğini göstermektedir.

Bu arada tabii ki plandaki bozuk, kötü “tercüme Türkçesi“ni düzeltip daha önceki planlardaki düzeye getirmek suretiyle planın diline de çare bulduğunu ya da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı‘nın 25 Temmuz 2022 tarih, E-14399437-622.02-4169256 sayılı genelgesinde belediye zabıtasının hiçbir şekilde trafik denetimi yapamayacağı belirtilmiş olmasına karşın; hem stratejik planda hem de performans programında, mevcut yasal düzenlemelere aykırı olarak “trafik denetimi yapılan araç sayısı” şeklindeki bir performans göstergesine yer verildiğini söyleyebilirim…

Anlaşılan o ki, stratejik planı, plan uygulaması hakkında pek fazla bilgi ve deneyim sahibi olmayan İzmir Planlama Ajansı ekibi, 2025 yılı performans programını da belediye ekibi hazırlamış; böylelikle, belediye ekibi hem 2006 yılından bu yana edindiği zengin deneyimler çerçevesinde karşısına çıkan bu zayıf ve yetersiz stratejik planı düzeltmek, hem de Tunç Soyer döneminde başlatılan birçok proje ve uygulamayı devam ettirmek niyetiyle Aziz Kocaoğlu ve Tunç Soyer dönemlerindeki plan ve programlara çok benzeyen, yeni iktidar sahiplerinin “ezber bozmak” niyetiyle yapmak istedikleri yeni ve farklı bir stratejik plandan çok farklı bir belgeyle karşımıza çıkmış durumda… (1)

Hem de İZPA başkanı Koray Velibeyoğlu‘nun, kendisine geçmişteki havza planlarında olduğu gibi yeni yeni iş alanları çıkaracağı için şahsen çok önem verdiğini tahmin ettiğim; ancak, hangi yıllar hangi düzeyde gerçekleştirilip hangi yıl bitirileceğine dair herhangi bir bilgi vermeksizin plana yerleştirdiği Cemil Tugay‘ın seçim projelerinden “İzmir Otogarı yenileme faaliyetleri“, “ulaşım master planı“, Ahmed Adnan Saygun Senfoni Orkestrası faaliyetleri” ve “Karavan parkları” ile eski planlarda da olmasına rağmen yıllardır bir türlü hayata geçirilemeyen “İzmir ili gürültü eylem planlarının oluşturulması faaliyetleri“; ayrıca, çalışmaları stratejik planın kabulünü beklemeksizin 2024 yılında başlatılıp halen sürdürülen “Vizyon 2074 Çerçeve Belgesi” gibi öncelik verilen faaliyetlere 2025 yılı performans programında yer verilmeyerek…

Üstüne üstlük Cemil Tugay‘ın seçim projeleri arasında yer almasına rağmen stratejik planda yer almayan başta “Karşıyaka Zübeyde Hanım Stadı Yapım Faaliyeti” olmak üzere birçok faaliyetin 2025 yılı performans programına eklenmesi gibi plan dışında bırakılmış birçok işin performans programına dahil edilmesi suretiyle planın daha ilk yılında delik deşik edilmesi suretiyle…

Böylelikle Tunç Soyer zamanında büyük umutlarla kurulan İzmir Planlama Ajansı (İZPA) hazırladığı stratejik planla başka telden, belediye ekibi eliyle hazırlandığı anlaşılan performans programının ise ayrı bir telden çaldığına tanık olmuş oluyor ve böylelikle, bir ders niyetine “planlamada bütünlük” ilkesinin çiğnenmesi suretiyle konunun nerelere geleceğini somut bir şekilde görüyoruz…

Şapkadan Tunç Soyer’i çıkarmak…

Belediyedeki ekibin hazırladığı 2025 yılı performans programına baktığımızda ise planın adeta Aziz Kocaoğlu ya da Tunç Soyer döneminde hazırlanan plan ve programlara benzediğini, Cemil Tugay dönemine benzemesi için İzmir Planlama Ajansı (İZPA)‘nın yaptıklarının performans programı ile yok edildiğini görürüz. Böylelikle bir kez daha, daha doğrusu bir zamanlar belediye yapılanmasından ayrı bir şekilde oluşturulan İzmir Akdeniz Akademisi ile belediye bürokrasisi arasındaki çatışmaya ve bu çatışma sonucunda İzmir Akdeniz Akademisi‘nin pasifize edilip ehlileştirilmesine benzer bir şekilde belediyeden bağımsız bir şekilde yapılanıp çalışmaya başlayan İzmir Planlama Ajansı (İZPA) ile yine aynı belediye bürokrasisi arasındaki benzeri bir çatışmaya tanık oluyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yeni başkanı bu iki ayrı iktidar odağı arasındaki çatışmadan kaynaklanan böylesi bir benzerliğin farkında mıdır ya da bundan haberdar mıdır, bilmiyorum; ama, durum bütün somut kanıtlarıyla bu vaziyette…

Buna ilişkin bulguları ise şu şekilde sıralayabiliriz:

📌 Benim 2022 ve 2023 yılı performans programlarında görüp büyük bir merakla üyesi olduğum İzmir Tarım Grubu‘ndaki tüm ziraat mühendisi arkadaşlarıma; hatta, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi dekanıyla hocalarına sorduğum ve sonuçta Çeşme Belediyesi‘nde çalışan bir yöneticinin kurduğu kooperatifin elinde bulunup genetiği bilim dünyasınca henüz araştırılmadığı için yerli ve saf ırk olup olmadığı belli olmayan; hatta “Çeşme koyunu” ırkının melezi olduğu tahmin edilen “Kaçeli koyunu” isimli küçükbaş hayvanların, bu hayvanların sahibi kooperatifin menfaatleri doğrultusunda yetiştirilip dağıtılmasını hedefleyen ve bu amaçla 2022, 2023, 2024 yıllarının devamı olarak 2025 yılı performans programına konulan “Kaçeli koyun ırkının korunması ve çoğaltılması faaliyetleri” başlıklı projenin devam ettirilmesi,

📌 İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, 29 Kasım 2024 tarihinde Ege Sanayici ve İş İnsanları Derneği (ESİAD) tarafından düzenlenen 3. Yatırım Zirvesi‘nin açış konuşmasında güneş enerjisi santrallerinin maliyetleriyle ilgili kaygılarını dile getirmiş olmasına karşın; gerek stratejik planda, gerekse performans programında güneş enerjisi, biyogaz tesisleri gibi yenilenebilir enerji tesisleri için yapılacak ön etütlerle ilgili faaliyet ve performans göstergelerine yer verilmesi,

📌 İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın seçim öncesinde kamuoyu ile paylaştığı 49 projesi arasında Akdeniz ülkeleri ya da kentleriyle ilgili bir proje ya da düşüncesi olmamakla birlikte; stratejik planla performans programında yer verilen ve daha çok Aziz Kocaoğlu ile Tunç Soyer dönemlerini hatırlatan “Akdeniz Kentler Ağı faaliyetleri” kapsamında “Akdeniz ülkeleriyle gerçekleştirilen uluslararası işbirliği” şeklinde bir performans göstergesinin kabul edilmesi,

📌 Aziz Kocaoğlu ve Tunç Soyer dönemlerinin o ünlü “Süt Kuzusu Projesi“nin adının değiştirilerek “Süt Kuzusu faaliyetleri” adı altında devam ettirilmesi,

📌 Tunç Soyer‘in son aylarında faaliyete giren İzmir Kültür Fonu‘nun gerçekleştirdiği fikir ve uygulama yarışmalarına ilişkin bir performans göstergesinin 2025 yılı performans programına konulması,

📌Yine Tunç Soyer zamanında kurulan Sinema Ofisi eliyle sinema ve televizyon filmlerinin desteklenip yayınlanmasına ilişkin faaliyetlerle performans göstergelerinin her iki belgeye de eklenmiş olması,

📌 Tunç Soyer zamanında “İztaşıt” olarak adlandırılıp halkın yoğun şikayetlerine konu olan ilçelere ulaşımı sağlayan özel ulaşım araçlarının belediye ulaşım sistemine entegrasyonunu sağlama işinin “Toplu ulaşım sisteminin geliştirilmesi faaliyetleri” adıyla devam ettirilmesi,

📌İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, seçim öncesinden bu yana tarımsal hizmetlerden ve işletmecilikten çok kırsal alan ve hizmetlerle bu hizmetlerin planlanmasından söz edip sırf bu amaçla Tarımsal Hizmetler Dairesi‘ni kaldırıp yerine ayrı bir Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı kurarak başına kendisinin eski Karşıyaka ekibinden gelen bir şehir ve plancısını koymuş olmasına rağmen; 2025 yılı performans programına, stratejik planda yer almayan “Tarımsal hizmetler faaliyetlerinin yürütülmesi” bölümünün eklenmesi.

Evet, şu an “kamuda işlerin sürekliliği esastır. Cemil Tugay ne yapsaydı, kendisinden önceki Tunç Soyer projelerini devam ettirmese miydi?” diyerek dile getirdiğiniz itirazları duyar gibiyim…

Dediğiniz gibi “kamudaki işlerin sürekliliği esastır“; ama göreve geldiğinden bu yana İZTARIM ya da İZDOĞA‘ya ait birçok Tunç Soyer projesini durduran, bu projelerle ilgili kamu görevlisini işinden çıkaran ya da başka başka isimlerle devam ettirmeye çalışan yeni bir belediye başkanının da kendisiyle ilgili bu tür plan ve programlara, o proje dile getirildiğinde kendisini hatırlayacağımız şekilde damgasını vurması, “Evet, bu bir Cemil Tugay projesidir ve bakın işte şimdi de uygulamasına başlanmış” dememiz gerekir. Çünkü ikinci bir stratejik plan, Cemil Tugay‘ın belediye başkanı koltuğunu işgal ettiği 2025-2029 döneminde bir kez daha hazırlanmayacak ve mevcut planla programa mührünü vurmadığı sürece kendisine tanınan bir şansı da böylelikle kaybetmiş olacak…

Bu arada, tabii ki Aziz Kocaoğlu, Tunç Soyer ve Cemil Tugay dönemlerinde, başkanlar değişse bile sürekli bir şekilde başkanların çevresinde yer alıp danışman sıfatıyla çalışanlar sayesinde bu tür benzerliklere, bu tür birbirini tekrarlayan konulara rastlanmasının beklenen bir şey olduğunu, hatta bazen her bir belediye başkanına aynı düşünce ya da projelerin başka başka isimler altında kabul ettirilmesinin mümkün olduğunu bilip unutmadan… Her dönemde tekrar eden bütün bu benzerliklerin bu tür düşünce, proje ve belgelerin altına imza atanların aynı kişilerden oluşması nedeniyle ortaya çıkıp tekrarlanacağını bilerek… Bütün belediye başkanlarını, birbirlerinden çok farklı olsalar bile -ister istemez- aynı potada birleştirmeye çalışan; ama, bu arada bugüne kadar stratejik planla performans programlarının uygulamasında yer almadıkları için hazırladıkları planın ne hale geleceğinden habersiz kişiler ve onların acemi ekipleri sayesinde…

Şu sıralarda İzmir‘de, özellikle de şehir ve bölge plancıları arasında “simit modeli” ya da “gevrek modeli” adıyla anılan; ama, özü itibariyle bu topraklara yabancı, kapitalizmin yeni bir oyuncağı bayağı bir revaçta… Ortalıkta , özellikle de önce Karşıyaka‘da, sonra Karabağlar‘da, şimdi de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde herkes simit ya da gevrek modelinin taraftarı, fanatiği olmuş durumda ya da öyle olmuş gibi davranıyor… Şimdi de bu model moda!

Ankara‘dan İzmir‘e transfer olan, daha sonra İstanbul‘a geçip İzmir adaylığını yoklayan ve sonuçta İstanbul‘daki eski göreviyle İstanbul Planlama Ajansı (İPA) koltuğu ile idare den şehir ve bölge plancısı Dr. Buğra Gökçe bile İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2025-2029 stratejik planı ile 2050 yılını hedefleyen İstanbul Vizyon 2050 Strateji Belgesi‘nde “simit modeli“nden söz etmese bile, 7 Kasım 2024 tarihinde Florya kampüsünde Dünya Donut (Simit) Günü nedeniyle özel sektör, akademi ve STK temsilcileriyle buluşmayı ihmal etmeyip bizlere Kate Rawworth‘un adı aslında “Donut Ekonomisi” hakkında bilgiler veriyor. (2)

Sanırım yakında ben de bu önerilerden fazlasıyla etkilenerek buram buram İzmir kokan “Boyoz-yumurta modeli” adını verdiğim farklı bir modelle karşınıza çıkabilirim… Ya da İzmir‘in tarihi geçmişiyle kültürel zenginliğine sahip çıkmak adına “Kuluri modeli” ismini tercih edebilirim…

İdeolojik ve siyasi anlamda Batı hayranlığının, orada piyasaya ne çıkarsa hemen tercüme edip almak yarı aydın dediğimiz insanların yüzyıllardır devam eden geleneksel tavrı… Oysa Ülker markalı ürünlerin sahibi ve Anadolu Grubu‘nun patronu Murat Ülker bile, kendi kişisel blog sayfasında yazdığı yazı ile bu modelin kaşifi İngiliz Kate Rawort‘un söylediklerini Karl Marks‘ın düşünceleri ile mukayese ederek onu ütopist buluyor… (3) Anlayacağınız, bizim ülkenin mütedeyyin kapitalistleri, patronları bile bu İngiliz’in ne yaptığını gayet iyi biliyorlar; ama, bu konularda bilgisiz olan belediye başkanlarının gözünü boyama hevesinde olan, onu etkileyip yeni yeni strateji belgeleri ya da planlar hazırlamak isteyen, böylelikle dünyalığını oluşturmak hevesindeki Batı hayranı yarı aydınlarımız bu modeli hemen sahipleniyor, onun “donut economics” şeklindeki adını büyük bir heves ve iş bilirlikle “gevrek ekonomisi” ya da “İzmir gevrek modeli“ne dönüştürerek, işe yarasın ya da yaramasın her yere sokmaya, eklemeye çalışıyor. Bu bağlamda tabii ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025-2029 dönemi stratejik planı da kendisine düşen payı alıyor ve plan uygulamasını hiçbir şekilde etkilemeyecek şekilde 17 sayfalık bir plan ekine sahip oluyor. Aynen Karabağlar Belediyesi‘nin 2025-2029 dönemi stratejik planında olduğu gibi….

2012 yılında İngiliz iktisatçı Kate Raworth tarafından, vahşi kapitalizmin toplumsal yaşamda ve doğada yarattığı tahribatların pansumanın yapmak amacıyla “Donut Economics” adıyla ortaya atılıp Türkçeye “Simit Ekonomisi” olarak çevrilen bu modelin, 2019 yılında Kate Raworth‘un, eski sömürgeciliğin ve Avrupa emperyalizmin merkezi Amsterdam‘daki belediye ile yaptığı işbirliği çerçevesinde, modeli küçülterek kent hizmetlerine yansıtmayı hedefleyen bütüncül çalışmaların sonuçları henüz ortada yokken; hatta, Hollanda‘daki bazı sivil toplum örgütleri ve siyasi partiler bu durumu yavaş yavaş eleştirmeye başlamışken böylesi bir çalışmanın İzmir‘de, bu önerinin ülkemizin ve İzmir‘in içinde bulunduğu koşullar itibariyle uygulanıp uygulanamayacağına ilişkin herhangi bir araştırma yapılmaksızın, bunu mümkün kılacak unsurların ölçülüp değerlendirilmesine ilişkin herhangi bir ölçümleme sistemi oluşturulmaksızın ya da modelle ilgili herhangi bir pilot çalışma yapılmaksızın ve bütün bunlar İzmir kamuoyu ile tartışılmaksızın “ben başkanı ikna ettim, oldu” cin fikriyle 17 sayfalık bir eki stratejik plana ekleyerek bir çırpıda hayata geçirilmeye çalışılması, modelin mucidi Kate Raworth‘u bile hayrete düşürüp şaşırtacak bir gayretkeşlik olarak değerlendirilmelidir.

Böylelikle bu tür işlerin başkanlık sisteminin egemen olduğu antidemokratik yerel yönetimlerde istendiği takdirde ne kadar kolay olduğu; ancak, her zaman için etkili olan belediye içindeki alternatif iktidar odakları marifetiyle önce “Karşıyaka Gevrek Modeli“, daha sonra “İzmir Gevrek Modeli” olarak adlandırılan ithal bir hayalle şekillendirilen ve dumanı halen üstünde tüten yepyeni bir stratejik planın, delik deşik edilmiş başka bir plana nasıl dönüşebileceğinin, sizi nasıl boşa düşürebileceğinin somut bir örneği olarak ortaya çıkmaktadır.

Aynen Aziz Kocaoğlu döneminde uygulama aşaması düşünülmeden ve adeta suya yazı yazarak önce Çeşme Yarımadası, daha sonra Küçük Menderes ve Gediz-Bakırçay havzalarıyla ilgili strateji belgelerinin sonuçsuz kalışında olduğu gibi… Yeter ki, biz masa başında ya da bize verilen lüks mekanlarda kendi arkadaş ve öğrencilerimizle bol bol çalıştaylar, paneller, atölye çalışmaları yapalım, kendi aramızda havanda sular dövelim, bu konulardan bihaber belediye başkanının gözünü boyayalım , gerisi “Allah kerim”… Hem de “artık ondan sonra ne yapılır, ne yapılmaz beni alakadar etmez” tavrıyla…

Bu durumda; yani hikayenin ve yazının bittiği şu aşamada bize de, “oradan alıp buraya koyalım, takas yapıp günü kurtaralım” diyen kent simsarlarının ruhuyla hareket eden bir belediye başkanı ile bilimsel çalışmayı ticarete dönüştüren bu tür akademisyenler sayesinde hazırlanan plan ve programların aslında hiçbir işe yaramayacağını, bu bozuk düzen içinde suyun her zaman olduğu gibi yine kendi yatağında akmaya devam edeceğini, bu kadrolarla planlı programlı hiçbir işin yapılamayacağını, her şeyin tesadüflere; daha doğrusu, hayatın normal seyrine kaldığını söylemekten başka bir şey kalmıyor…

Bu yazıyı, bilimselliği kendi egosunun tatmini için gösteriye dönüştüren tüm yarı aydınlara adıyorum… 😊

(1) İzmir’in stratejik planında yeni nesil belediyecilik var, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmirin-stratejik-planinda-yeni-nesil-belediyecilik-var/50602/156

(2) https://x.com/gokcebugra/status/1854505719422206199

(3) Murat Ülker, “Post-Korona Ekonomisi: Simit! Dougnut Economics”, https://muratulker.com/y/post-korona-ekonomisi-simit-doughnut-economics/

Ciğeri kediye emanet etmek…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazımda söze, kedilerle ciğer arasındaki karşı konulmaz iştah açıcı ilişkinin, karşılıklı güvene dayanan “emanet” ve “emanet etmek” olgusunu olumlu ya da olumsuz anlamda nasıl etkilediğini daha iyi anlatmak amacıyla kullandığım metafor için, 14 yıllık kedisini yakın zamanda yitirmiş bir “kedi dostu” olarak tüm kedilerden ve kedi dostlarından özür dileyerek başlamak istiyorum.

Evet, benim kedim ömrü hayatında hiç ciğer yemeyip hazır mamayı tercih etmiş olmakla birlikte; evde tavuk, balık ya da ciğer gibi et ürünleri yendiğinde koku duyusunun baştan çıkarıcı uyarılarıyla tabağımdaki şeyleri merak edip gelir koklar; ama, hiçbir zaman kendisine verdiğim şeyleri tercih etmez, gider kendi mamasını yer, suyunu içerdi.

Yani, kedilerin çoğu -tabii ki buldukları takdirde- ciğerin üzerine atlayıp mideye indirmekle birlikte, benim kedim gibi azınlıkta kalanlar kendilerini ciğerin dayanılmaz koku ve tadına terk etmeyip kendilerine ait olanla idare ederler…

İşte o nedenle, bugün sizlere anlatmak istediğim öyküde kendisine emanet edilen ciğeri alıp mideye indirenleri “emanete hıyanet eden kötü kediler“, benim kedim gibi kendisine tabak içinde ikram edilen et parçasını kokladıktan sonra yemeye tenezzül etmeyenleri de “emanete hıyanet etmeyen iyi kediler” olarak tanımlayıp; “emanete hıyanet eden kötü kediler“in kendilerine emanet edilene nasıl ihanet ettiklerini ya da edebileceklerini ve böyle bir ihtimali ortadan kaldırmak için neler yapılması gerektiğini konuşup tartışacağız…

Emanete hıyanet edeyim mi; yoksa etmeyeyim mi?

Mesleki kariyerimin ilk 13 yılı, Yerel Yönetimler Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı‘nda Anadolu ve Trakya‘daki yüzlerce büyükşehir, il, ilçe ve belde belediyesini denetleyip soruşturmaları yapmakla geçti. Bu sürenin son yıllarında, bir yandan İçişleri Bakanlığı‘ndaki cemaatçilerin uyguladığı taciz ve saldırıları göğüsleyip savuşturmaya çalışırken, diğer yandan da yeni soruşturmaları sürdürmeye ve elimdeki dosyaları bitirmeye çalışıyordum.

Bu anlamda yaptığım en son soruşturma ise, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin Taksim‘deki Atatürk Kütüphanesi‘nden incelemek amacıyla aldığı tarihi kartpostalları satmaya çalışan ünlü bir yazar ve koleksiyoncuyla ilgiliydi. Daha sonraki tarihlerde vefat ettiği için adını vermek istemediğim bu şahıs, kütüphaneden emaneten aldığı Osmanlı Dönemi kartpostalları satmaya kalkınca, Kasımpaşa‘da bir fırın işleten başka bir koleksiyoncunun ihbarı üzerine yakayı ele vermiş, ona o kartpostalları veren kütüphane müdiresini ise korku ve telaşlara gark etmişti. Bence hırsızlığın nitelikli halini oluşturan ve basına yansıtılmayan bu olayla ilgili dosya, yazarın Yahudi olması nedeniyle araya giren Hamambaşı‘nın gayretleri neticesinde kapatılarak benden başkaca bir işlem yapmamam istenmiş, görevden ayrılırken de bu dosyaya ait belgeler ısrarla istenerek geride iz bırakılmamasına gayret gösterilmişti.

İBB Atatürk Kütüphanesi Kartpostal Arşivi

Böylelikle, o güne kadar kendilerine fazlasıyla değer verdiğim koleksiyoncular hakkındaki izlenimlerim bir çırpıda olumsuza dönmüş; ihbar eden fırıncı gibi “emanete hıyanet etmeyen iyi koleksiyoncular” olduğu gibi, topluma ait ortak değerleri kendi mülkiyetine geçirmek ya da onlar üzerinden ticaret yapıp zenginleşmek isteyen “emanete hıyanet eden kötü koleksiyoncular“ın da mevcut olduğunu ve bu ihtiraslı, sınır tanımaz gözü dönmüş son grubun çoğunluğu oluşturduğunu öğrenmem mümkün olmuştu. Her işte ya da meslekte olduğu gibi ortada az da olsa “emanete hıyanet etmeyen iyi kediler“, bol miktarda da “emanete hıyanet eden kötü kediler” vardı ve bu gerçek, zaman içinde gelişerek ticari bir sektör haline gelen koleksiyonculuk için de geçerliydi.

Daha sonra İzmir‘e gelmemle birlikte, başka bir yerde görmediğim şekilde Milli Kütüphane‘ye ait eski gazete koleksiyonlarında jiletle kesilerek özel koleksiyon ya da arşivlere dahil edilen “kupür kesme” ile başka bir hırsızlık olayı ile tanışmam mümkün oldu. Üstüne üstlük bu gazeteleri inceleyen bazı araştırmacılar isim vererek kesme biçme işinin kimler yapıldığını söyleyerek gerçek suçluları ifşa ediyorlardı. Anlayacağınız herkes birbirinin ne olduğunu, neler yaptığını, hangi gazetelerden hangi kupürleri kestiğini gayet iyi biliyor; ama, kimselere söylemiyor, söylemeyi tercih etmiyordu…

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kaybolan ve halen bulunamayan tablolarından biri: Aliye Berger‘in 50X42 cm. boyutlarındaki pastel “Mevleviler” tablosu. Şu sıralarda televizyonlarda izlemeye başladığınız “Şakir Paşa Ailesi” isimli dizide çocukluk halini seyrettiğiniz Aliye‘nin yaptığı tablo…

Ardından, 1984-1989 ve 1994-1999 dönemlerinde İzmir Büyükşehir Belediyesi sanat danışmanlığı görevini yapan sevgili Mülkiyeli ablam Alev Bursalıoğlu‘nun uyarı ve ricasıyla başlattığım süreç içinde, kültür ve sanata ilgi duyduklarını sandığım İzmir milletvekili ve CHP genel başkan yardımcısı olarak görev yapan Zeynep Altıok ile Konak Belediyesi eski başkanı Muzaffer Tunçağ‘ın sessiz ve ilgisiz kaldığı, yerel ve ulusal basının bilerek ve isteyerek tek bir haber dahi yapmadığı İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kaybolan 33 tabloluk resim koleksiyonunu bulma mücadelesi sırasında bilirkişilik görevini yapan İzmir Resim ve Heykel Müzesi uzmanlarından dinlediğim Kültür ve Turizm Bakanlığı sorumluluğundaki resim ve heykel müzelerinden çalınan tablolarla ilgili hikayeler, soruşturma ve mahkeme aşamalarında görüp dinlediklerim, mahkemede büyük bir cehaletle “Google’a baktım, bu resimler tablo değilmiş” diyen kültür ve sanattan sorumlu genel sekreter yardımcısı gibi kamu görevlileri, belediyeye ait değerli tablo koleksiyonunu koruyamayan belediye görevlilerinin yargılanması amacıyla açılan davada İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi CHP grup sözcüsü Nilay Kökkılınç ve eşinin, sanıkların avukatlığını üstlenmesi, mahkeme sonrası kayıp tabloların bulunması amacıyla yaptığım görüşme talebinin bana bu büyük boyutlu kültür-sanat hırsızlığının, işin içinde cirit atan kamu görevlileri, siyasetçiler, akademisyenler, sanatçılar, galeriler ve mezat firmaları sayesinde nasıl örgütlenerek bir sektör haline dönüştüğünü, topluma; yani hepimize, bizlere ait bu ortak değerlerin nasıl bir tezgahla bir yatırım malzemesi ve özel mülkiyet konusu haline getirildiğini gösterdi.

Hukuki anlamda hiçbir kayıt, belgeleme, denetleme ve ispat yükümlüğünün olmadığı bir ortamda değerli eşya, belge ve benzeri malzemelerin tarihi Osmanlı saray ve köşklerinden çalınması, yangın ya da sigorta gibi kamu hizmetleri için üretilen Pervititch haritası gibi haritaların çalma, çırpma, kaybedip yok etme yöntemleriyle birilerine satılması, İzmir‘in kurtuluş tarihi olan 9 Eylül 1922 sonrasında evlerden yağmalanan yüzlerce piyanonun müzayede salonlarında müşteri araması, devlet müzelerindeki tabloların çalınarak holding sahiplerinin özel müze ve depolarını doldurması, müzelerdeki tarihi eşyaların kopyalanmak suretiyle asıllarının ticaret konusu yapılması, bizzat tanık olduğum şekilde kutsal olduğu söylenen dini kitaplardaki alın yaldızların bile “çarpılırım” kaygısı duyulmadan kazınarak çalınması, bütün bu çalınanların “ailemden miras kaldı” ya da “müzayededen satın aldım” gibi yalanlarla aklanıp meşrulaştırılması, artık hepimizin bildiği, öğrendiği ve itiraz etmeyi bırakın kanıksayıp kabullendiği bir hale gelmiş durumda…

Aslında hepimizin yumuşak karnı olarak adını duyunca saygı ya da sevgi adına bir adım geriye çekildiği kültür ve sanat faaliyetlerinin, buna dair malzemelerin böylesine bir hırsızlık, yağma, ticaret ve yatırım süreci içinde özel mülkiyetin konusu haline getirilmesi, kültür ve sanatın bu şekilde istismar edilmesi hepimizin üzerinde durup düşünmesi ve bunu önleyecek sonuç alıcı ve etkili önlemlerin alınması için mücadele etmesi gereken bir alan… Özellikle de bu değerlere sahip çıkıp onların özel mülkiyetin konusu yapılmaması konusunda görevli olan kamu kuruluşları ve kamu görevlileri açısından…

İşte bu çerçevede kuruluşundan bu yana; hatta kuruluşundan önce birçok gelişme, görüşme ve toplantısına tanık olup 7 Mart 2015 tarihinde Çanakkale Kent Müzesi‘nin düzenlediği VII. Çanakkale Müzeler Buluşması‘nda, yaptığı çalışmalar konusunda bir bildiri sunduğum İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin, kısa adıyla APİKAM‘ın bugüne kadar edindiği ya da bağış yoluyla sahip olduğu İzmir‘e ait koleksiyon ve arşivi titizlikle koruma, o değerlerin kişisel işlerde kullanılmaması ve özel mülkiyete konu olmaması açısından..

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait değerli tabloları takip ettiğim süreçte İstanbul‘daki bir sahaftan e-ticaret yöntemiyle satın aldığım İzmir Büyükşehir Belediyesi yayını “İzmir Anıtları” isimli kitabın iç sayfasıyla sırt kısmında “İ. B. B. Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi, Kayıt No: 5602, Tasnif No: 732.92 İZM 1999” ibaresinin yazılı olduğu damga ile “732.92 İZM 1999” etiketi görüp hem kitabı hem de kitabın 70 liralık bedelini ödediğimi gösteren faturayı alıp o tarihteki APİKAM şube müdürüne göstererek, herhangi bir kitabın bu kuruma ait kütüphaneden rahatlıkla çalınabileceğini, acı ama gerçek bir örnek üzerinden gösterip teşhir ettiğimi dikkate aldığımız takdirde… BU kitabın halen kendi şahsi kütüphanemde bulunduğunu da geçmeden belirtmek isterim.

Kaybolan tablolarla APİKAM kütüphanesinden çalınıp satılan kitap dışında bu kez de 2020 yılının başında APİKAM‘a ve İZFAŞ‘a ait büyük boy eski İzmir fotoğraflarının İnternet üzerinden satıldığını öğrendiğimizde sevgili dostum Orhan Beşikçi ile birlikte o tarihte Kültür ve Sanat Dairesi Başkanı olarak görev yapan Kadir Efe Oruç‘u ziyaret ederek o fotoğraflara sahip çıkması için talepte bulunduğumuzu; ancak bu konuda bizlere dönüp tek bir bilgi bile verilmediğini hatırlıyorum.

İnternette satışı yapılan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait büyük boyutlu fotoğraflardan sadece biri… Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Uluslararası İzmir Fuarı’nda…

En son örneğini, “Hatırlıyorum ve Unutmuyorum! İzmir Endüstriyel Mirasının Emeğin Miras Hakkı Boyutunda Hafızası” isimli çalışmamız sırasında gördüğümüz gibi, tarihi İzmir Elektrik Fabrikası‘nın bir zamanlar bağlı olduğu ESHOT‘a ait arşivin bir zamanlar Halkapınar‘da olmakla birlikte, satıp savma yöntemiyle yok edildiğini, geriye çok az belge ve malzeme kaldığını öğrendiğimizde olduğu gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ve İzmir hafızasına ilişkin belge, bilgi ve malzemelerin korunmayıp satıp savma yöntemiyle elden çıkarıldığını, bütün bu belge, fotoğraf, makine ve malzemelerin bugün -ne yazık ki- müzayede şirketlerince yapılan açık artırmalarda satıldığını ya da İnternet sitelerinde sergilendiğini görüyoruz.

Anlaşılan o ki, kaybolan tablolar, İstanbul‘daki sahaftan satın aldığım APİKAM kütüphanesine ait kitap, serbest piyasada satışı yapılan APİKAM ve İZFAŞ fotoğrafları, yok edilen ESHOT arşivinden de anladığımız ya da kulağımıza gelen çeşit çeşit söylentiler sayesinde öğrendiklerimizle; İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ona bağlı birimler kamu adına sahip oldukları değerlere sahip olma konusunda iyi bir sicile sahip değiller… Gün geçmiyor ki, bir yerdeki ya da bir birimdeki bir tablo, bir kitap, bir fotoğraf kayboluyor, çöplüğe atılıyor, yok ediliyor…

İşte o nedenle oldum olası İZFAŞ ya da APİKAM gibi birimlerde tarihçilerin, sanat tarihçilerinin ya da o birimdeki malzemelerin koleksiyonunu yapan şahısların şube müdürü, danışman ya da koordinatör gibi görevlerde çalıştırılmasına karşı çıkıyor, kaybolan tablolar örneğinde gördüğümüz gibi kamuya ait bu değerler demirbaş kayıtlarına işlense, sergilerde değerlendirilse ve katalogları hazırlansa bile bir şekilde yok edildiklerini, özel mülkiyete geçirildiklerini ya da satılarak kişisel zenginliklere zenginlik katıldığını görüyor, bu tür tatsız olaylara tanık oluyoruz.

İşte o nedenle İzmirli gazeteci Hasan Tahsin Kocabaş‘ın eşi APİKAM editörü Buket Kocabaş‘ın önce İZELMAN‘a ait İzmir Art‘a sürülmesini, ardından da hiçbir gerekçe gösterilmeksizin işten çıkarılmasını hem APİKAM çalışanları üzerinde hem de işten atılan uzman çalışanlar üzerinde korku dolu bir rüzgar estirme arzusu, hem de APİKAM‘ın elindeki zengin koleksiyon ve arşiv malzemelerinin rahatlıkla kullanılabileceği steril bir ortam yaratma açısından sakıncalı görüyor, APİKAM ve İZFAŞ gibi birimlere ait arşiv ve koleksiyonların kamu görevlisi unvanına sahip olmayan “tarihçi“, “sanat tarihçisi“, “akademisyen” ve “koleksiyoncu” gibi görevlilere teslim edilmemesini, bu görevlerin sınıf arkadaşı, eş, dost ve yandaş gibi yakınlara değil, belge ve bilgi yönetimi konularında uzmanlaşıp söz konusu birimin daha etkili ve verimli çalışmasını sağlayacak, oradaki belge, bilgi ve malzemeleri bir “ciğer” gibi değil, korunup kollanacak kamu malı olarak gören müze ve arşiv işletmeciliği konusunda uzmanlaşmış kurullar eliyle yapılmasını öneriyorum.

Ayrıca APİKAM‘ın özel koleksiyoncuların ellerindeki malzemelerin ticari değeriyle kişisel itibarlarını artıracak şekilde kişisel bir konuşma platformu olmaktan çok, APİKAM‘a bugüne kadar bağışta bulunmuş olan İzmirlilerin hatırlanıp onurlandırıldığı ve bağışladıkları belge ve malzemelerin sergilenerek yeni bağışçıların ortaya çıkmasını sağlayacak bağış yönetim politika ve uygulamalarının geliştirildiği bir kurum olmasını diliyorum.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait tablo koleksiyonunun halen bulunamadığı bu süreçte her şeyi ciğeri kediye emanet etmemek, özellikle de emanete hıyanet edebilecek karakterdeki kedilere emanet etmemek, 2008 yılında imha ettik hikayesi ile ortadan kaybolan tabloları, kütüphanemdeki APİKAM damgalı kitap gibi APİKAM‘dan kaybolan her kitap ve malzemenin bir an önce bulunması, 2020 yılı başında İnternette satılan İZFAŞ ve APİKAM fotoğraflarının satılması gibi olayların bir kez daha tekrarlanmaması dileğiyle… Daha doğrusu, ciğeri kediye teslim etmemek üzere…

CHP’li belediyelerdeki işçi ve emekçi kıyımı…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazımın konusu, iki kez devlet memurluğundan atılıp bir kez “müstafi“; yani, Danıştay kararına rağmen görevine iade edilmeyip işten ayrılmış kabul edilen, daha doğrusu daha önceleri bir konuda kötü tecrübeler yaşamış biri olarak, büyük bir kötülüğün mahsulü olarak son günlerde sıkça duyduğum ya da bizzat tanık olduğum bir insanlık suçu ile ilgili olacak…

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile çevre ilçe belediyelerinden çıkarılan işçilerin ve emekçilerin dramı.. Gözümüzün önünde yaşanan büyük bir İşçi, emekçi kırımı… İşçi ve emekçilerin hiçbir gerekçe gösterilmeksizin, telefonlarına gelen SMS mesajlarıyla işten çıkarılması, kapı önüne atılmaları ile ilgili olacak…

Kayyum yönetimindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun işçiyi-emekçiyi tehdit edip işten atmayı seven emek düşmanı belediye başkanı…

31 Mart 2024 seçimlerinin hemen sonrasında önce İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde, sonra Karşıyaka Belediyesi‘nde ve şimdi de yeniden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde ortaya çıkan işçi kıyımı, haksız hukuksuz bir şekilde kapının önüne konulan insanlara karşı işlenen insanlık suçu ile ilgili olacak…

İktidarı ele geçirmenin şımarıklığı ile yüreklerdeki kötücül egoların harekete geçmesi sayesinde belediye işçi ve emekçilerini düşman olarak gören habis bir ruhla ortaya konulan, kötünün kötüsü bir cadı avıyla ilgili olacak…

Emek dostu olduğunu iddia eden siyasi bir partinin bütün bu olup bitenlere ses çıkarmadığı, çıkaramadığı; hatta, teşvik edip özendirdiği bir suçla ilgili olacak…

Önce İzmir Büyükşehir Belediyesi cephesinde imzalanacak toplu iş sözleşmeleri nedeniyle ortaya çıkan ve belediye başkanının tehditleriyle ortalığın toz duman olduğu bir çatışma, bir çekişme ve karşılıklı çekilen kılıçların sonucunda mevcut işsizler ordusuna eklenen nice nitelikli, işinin ehli insanlar…

Ardından o başarısız ve defolu belediye başkanının geldiği Karşıyaka Belediyesi‘nin Kent A.Ş. isimli şirketindeki insanlığa sığmayan işten çıkarmalar, buna karşı gelişen direnişler ve halen devam eden mücadelelere dönüp bakmayan siyasi partiler, siyasetçiler ve sendikalar… Ne CHP‘den ne de diğer sol parti ve sendikalardan…

Şimdi de sendikaların ilgisiz; hatta seyirci kaldığı yılbaşı öncesi toplu işten çıkarmalar… Yöneticilerin arasında TMMOB Kimya Mühendisleri Odası eski şube başkanının bulunduğu İZENERJİ‘den atılıp geçtiğimiz günlerde İzmir Mimarlık Merkezi‘nde tanıdığım gepgenç, ışıltılı gözlerle bakan mühendis, mimar ve şehir plancıları… Ardından tek bir SMS ile İzmir Kent Konseyi‘nden atılan işçiler ve aralarında CHP genel Başkanı Özgür Özel‘in işe yerleştirdiği bir kadın işçinin yer alması nedeniyle ve büyük bir ikiyüzlülükle tornistan edilip geri döndürülenler… Son olarak, gazeteci Hasan Tahsin Kocabaş‘ın canını acıtmak amacıyla önce görev yeri değiştirilen, daha sonra işten çıkarılan yılların APİKAM çalışanı eşi Buket Kocabaş‘ın durumu ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü‘nde ve diğer belediye şirketlerinde 10 aylık sürelerle ve asgari ücretle bir köle gibi çalıştırılan kadrosuz sözleşmeli işçilerin kadroya geçiş için kendilerine verilen vaatlere rağmen yeniden geçici işçi olarak çalışmayı kabul etmeleri için yapılan baskı ve tehditler… Diğer yanda da bütün bu kötülükleri yapmakta sorun görmeyen Cemil Tugay‘ın kurşun askerleri ya da ona yaranmak, oturduğu koltuğu koruyup cüzdanı şişirmek amacıyla çevresindeki insanlara kötülük yapmayı tercih eden bilgisiz, cahil yöneticiler, hukuki anlamda hiçbir yetkisi olmayan emir kulları… Bir kötüsü giderken onun yerine oturup 4,5-5 yıl sonra mabadına tekmeyi yiyecek işten anlamaz, liyakatsiz kötüler, daha kötüleri, en kötüleri… Sınıf arkadaşları, sınıf arkadaşlarının eşleri, eşler dostlar, CHP genel merkezinin gönderdiği İzmir‘i bilmez daire başkanları, belediyeye gelmeden önce belediye kapısından girmemiş, kültür sanattan anlamaz hekimler, arkadaşlar ve bilumum siyasi yandaşlar…

Başkan Baba“nın besili askerleri…

Ve yaptıkları bütün bu kötülüklerin müsebbibi olarak, kendi beceriksizliklerin bir sonucu olarak, gelecekteki cumhurbaşkanlığı hayali; daha doğrusu yatırımı için hamle üstüne hamle yapan ve İzmirlinin iradesine saygı duymayan Ekrem İmamoğlu‘nun “İzmir kayyumu” sıfatıyla gönderdiği şahsı gösteren, “bütün bunları o istediği için yapıyoruz” diyen beceriksiz, çaresiz, çapsız ve kaypak yöneticiler…

Kötücül bir ruhun, işçiyi, emekçiyi sonuna kadar sömürüp istismar etmeye kalkan faşist bir anlayışın ürünü gelişmeler ve bunun sonucunda yılbaşı öncesinde kapının önüne konulan insanlar, gençler, kadınlar, emekçiler ve işçiler…

Emek en kutsal değerdir” diyen bir partinin ve onun kadrolarının marifeti… İktidara geldikleri takdirde neler yapacaklarını ortaya koyan somut deliller, kötü örnekler, işçi düşmanı politikalar… Sendikaları, sendika yönetici ve üyelerini hedef alan istismar ve mobbingler, işçi ve emekçilerin sendikaya üye olmasını engelleyen ya da yeni kurulmakta olan sendikaların önünü kapatmak isteyen, onları dikkate almayan kötü yöneticiler…

Yerel iktidarla iş tutup her geçen gün sararıp solan sendikalar… Belediyelerin, belediye başkanlarının işçiyi, emekçiyi satan bu sahte işçi liderlerinin babaları adına parklar yaptırdığı, çoluk çocuklarını işe aldığı sarı sendikalar, sendikacılığı yüksek ücret koparma olduğunu sanan sendikalar, sendika ağalarının egemen olduğu, işçi ve emekçileri satan sendikalar…

Ve bütün bunlar olurken, birçok belediye işçi ve emekçisi kendilerine gönderilen SMS‘lerle işsiz kalıp akşam eve ne götüreceğini, çocuğunu nasıl besleyeceğini düşünürken, görev, yetki ve sorumluluk anlamında hiçbir hukuki yanı olmayan danışmanlarını, şirket yönetim kurulu üyelerini paraya boğan, yaklaşan yılbaşı için Kültürpark‘a çam ağacı diken, cadde ve sokakları süsleyen, kermesler düzenleyenler, kokusu ve ölü balıkları ile ünlenen körfez için sonuca etkisi olmayacak göstermelik toplantılar düzenleyen, insan hakları adına “yetmez ama evet” diyenleri baş köşelere yerleştiren toplantılar düzenleyenler, kaçak yapılarla sokak ve kaldırım işgallerine göz yumanlar ve uyguladıkları “sade suya tirit” politikaların sonucu olarak oy oranları sürekli düşenler… Devamlı olarak “emek en yüce değerdir” demesine rağmen; elinde bulundurduğu belediyelerde bunun tam tersini yapan; böylelikle, şayet bir gün iktidara geldiği takdirde neler yapacağını bu şekilde gösteren CHP‘den ve onun belediyelerinden umudunu kesen seçmenler, kentliler, hemşeriler ve yurttaşlar…

Evet, belediye ve şirketlerinde gereğinden fazla sayıda memur, sözleşmeli personel, kadrolu ve geçici işçi çalıştığı ve bu durumun bütçeleri zorladığı hepimizin malumu bir konu… Ama bu durumun, özellikle de bir önceki dönemde makbul olan CHP‘li başka bir belediye başkanından teslim alınmış belediyelerdeki bu sorunun suçlusu ne biziz, ne de AKP iktidarı, onun Saray’ı, bakanları ve milletvekilleri… Bu sorunun tek suçlusu uzunca bir süredir sizsiniz; yani, CHP içindeki anti-demokratik uygulamalar nedeniyle kendinize taraftar ya da delege edinmek amacıyla çevrenizdeki insanları belediyeye alıp çalıştıran, bizzat sizsiniz… Hem de CHP genel merkezinin ya da yerel örgütlerinin bilgisi dahilinde; hatta, onların desteği, teşviki ve özendirmesi ile… Belediyelerde fazla sayıda memur, sözleşmeli personel, kadrolu ve geçici işçi çalıştırmanın tek nedeni sizin parti içinde demokrasiyi oluşturamayan kendi sakat tutumunuz… O çerçevede, daha dün hazırladığınız “mavi” ya da “beyaz” listelerde delege, seçmen ya da yandaş olarak yer verip oyunu, desteğini aldığınız, kongrelerde amigoluk yaptırdığınız insanlara şimdi ihtiyacınızın kalmadığı anlaşılıyor ve şimdi onları sanki bir safraymış gibi gemiden atmak, işsiz bırakmak; hatta, cezalandırmak istiyorsunuz… Böylelikle de kurşunu ayağına sıkan bir aptal gibi davranıyorsunuz…

Öte yandan işten atılan işçi ve emekçilerin araya hatırlı, gönüllü kişileri koyarak, onların hatırına binaen geri dönmeleri de ayrı bir sorun… Onları “kötü polis” rolüyle işten atıp birilerinin torpili ile, bu sefer de insafa gelmiş “iyi polis” edasıyla tekrar işe aldığınızda, o insanların onurlarını bir kez daha zedeliyor, onların eskiden olduğu gibi size biat etmelerini bekliyorsunuz… Oysa işten bir atılıp bir alınan insanların bundan böyle nasıl davranacakları, yaşadıkları bu kötü deneyim nedeniyle neler düşündükleri hiç aklınıza gelmiyor mu? İşten atıp yeniden aldığınız bu arkadaşların size yeniden biat edip sözünüzden çıkmayacaklarını mı düşünüyorsunuz? Örneğin eskiden sizi sevip sayan; hatta güvenen bu insanlar bundan böyle size değil de; emrinde olduğunuz başka birilerine, söz gelimi “kayyum” sıfatıyla İstanbul’dan gelenlere ya da İstanbul’dakilere mi bağlanacaklar? Bunu hiç düşünmediniz mi? Hele ki, seçimin hemen sonrasında CHP genel başkanı Özgür Özel‘in genel sekreter olarak önerdiği eski milletvekili Aykut Erdoğdu için, haklı olarak “belediyede ikili bir yapı oluşur” diyerek karşı çıktığınızı hatırladığımızda….

Kötülük her yerde ve kötülerin kötü yönetimi ile de hayat her geçen gün daha bir zorlaşıyor… O nedenle de, bütün bu olanlar için “hayra alamet” diyelim ve yeni yılda herkesin iş sahibi olmasını, kimsenin işsiz bırakılmamasını dileyelim…

İzmir Elektrik Fabrikası: yapabileceğimiz tek şey sadece karşı çıkmak mı?

Ali Rıza Avcan

İzmir Elektrik Fabrikasıİzmir‘in Konak ilçesi Umurbey mahallesi 1505 sokak No.1 adresinde ve tapunun Umurbey mahallesi, 3535 ada, 6 parsel kaydında yer alan 10.720 m²’lik bir alanda inşa edilip, 1928-1989 yılları arasında 61 yıl süreyle İzmir‘e elektik sağlayan endüstriyel miras yapısı bir santral binası…

Bu uzun süre içinde santralda çalışan yönetici, mühendis ve işçilerle onların ailelerinin, hep birlikte emek harcayıp mücadele ederek dayanıştıkları, uğradıkları iş kazalarında sakat kalarak ya da ölerek, örgütlenip sendikalaşarak, gerektiğinde direnip greve giderek yaşayıp tükettiği ömürler, gerektiğinde kömür, elektrik, makine ve emeğin elbirliği ile harmanlandığı, gerektiğinde de emekle sermayenin şiddetli mücadelelerine konu olan o mekân…

İzmir‘in ve Konak-Güzelyalı arasında çalışan elektrikli tramvayın enerji ihtiyacını karşılamak amacıyla 1925 yılında imzalanan anlaşma çerçevesinde, Belçikalı Traction-Electricite firmasının 12 Mayıs 1926’da temelini atıp 18 Ekim 1928 tarihinde hizmete aldığı fabrika…

Başlangıçtaki 5 MW olan kurulu gücü, 1949, 1952, 1954 ve 1955 yıllarında devreye alınan ek ünitelerle, İzmir‘in elektrik ihtiyacının % 30’unu karşılayacak şekilde 40 MW düzeyine çıkarılan fabrika…

Soma linyit (Lave ve tüvanan) kömürünü kullanıp 3X6 t/h kapasiteli kazanlarla 2X2,5 MW’lık la Meuse türbinlerine ve 2X3125 KVA gücünde ACEC jeneratörlere sahip fabrika…

Ham su ihtiyacını şehir su şebekesinden, soğutma suyu ihtiyacını da deniz suyundan sağlayan fabrika…

Bu fabrika kuruluşundan 16 yıl sonra, 27 Temmuz 1943 tarih, 5466 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan İzmir Tramvay ve Elektrik Türk Anonim Şirketi İmtiyazı ile Tesisatının Satın Alınmasına Dair Mukavelenin Tasdiki ve Bu Müessesenin İşletilmesi Hakkında Kanun‘la kamulaştırılarak 1944 yılında İzmir Belediyesi (ESHOT)‘ne devredilir.

Bu arada 1937, İzmir doğumlu Karşıyakalı sevgili dostumuz elektrik mühendisi Suha Tarman, 1963 yılında önce stajyer mühendis, 1964 yılında da fabrika müdürü olarak çalıştığı dönemdeki başarıları nedeniyle ESHOT genel müdür muavinliği görevine getirilir. Kendisi ile 4 Haziran 2024 tarihinde yaptığımız özel görüşmede bu bir yıllık kısa sürede fabrika ile ilgili Fransızca belgeleri tercüme ettirerek çalışanların mesleki eğitimleri konusunda programlar/broşürler hazırladığını ve elindeki o dönemle ilgili oldukça fazla sayıdaki belge ve görseli geçtiğimiz yıllarda APİKAM‘a bağışladığını öğrendik.

Fabrika daha sonra sırasıyla Etibank‘a, 1 Temmuz 1971’de Türkiye Elektrik Kurumu (TEK)‘na devredilerek 30 Ağustos 1989 tarihinde ekonomik ömrünü doldurduğu gerekçesiyle devre dışı bırakılır ve 1995 yılında TEDAŞ‘a, daha sonra “Özel Uygulama Alanı” olarak Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB)‘na devredilir ve bilinmeyen bir tarihte Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş. (ADÜAŞ)‘ne satılır…

İzmir Elektrik Fabrikası, TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi‘nin başvurusu üzerine İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun 8 Ocak 1998 tarih, 7003 sayılı kararı ile “Korunacak Kültür Mirası” olarak tescillendikten sonra 26 Şubat 1998 tarihinde tapuya “korunması gerekli kültür varlığı” olarak işlenir ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu kararın kaldırılması için açtığı dava, İzmir 2. İdare Mahkemesi‘nin E.1998/93, K.1998/(?) sayılı kararı ile reddedilir.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) tarafından açılan 16 Nisan 2019 tarihli satış ihalesinde ise en yüksek teklifi veren İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi Grand Plaza A.Ş.‘ne yapılan satış işlemi, Grand Plaza A.Ş.‘nin Sermaye Piyasası Kurulu‘nun III-48.1 sayılı Gayrimenkul Yatırım Ortaklıklarına İlişkin Esaslar Tebliği uyarınca “gayrimenkul yatırım ortaklığı şirketi” olmayışı nedeniyle iptal edilir.

Kaynak: Suha Tarman Koleksiyonu (APİKAM)

Evet, bugün itibariyle bu tarihi santral binası yanmış yıkılmış ve neredeyse yok olma noktasına gelmiştir… İçindeki makine aksamı çalınmış ya da sağa sola, özellikle de İstanbul‘daki sanayi müzelerine satılıp savılmış, elde belge, fotoğraf ve anılardan başka bir şey kalmamıştır. Bugün artık üstünde “Elektrik Santralı” yazılı tabelanın yer aldığı ön kapıdan girdiğimizde ya da burada çalışanların yaşadığı yakın çevredeki Darağacı mahallesini düşündüğümüzde, emeğini ekmeğe dönüştüren işçi, usta, kalfa ve mühendislerin, onların örgütlediği sendika, grev ve direnişlerin, ölümcül iş kazalarıyla meslek hastalıklarının acı ve zorluklarını hisseder, çalışanların makinelerin gürültüsüne karışan seslerini duyar, onların anılarını öğrenip hatırlamak isteriz…

Kısacası bir fabrika fiziki anlamda ne kadar yıkılıp yok olursa olsun; geriye onun ruhu, çalışanların, emeğin hafızası bir miras olarak kalır… O hafızayı aklınızda tutmasanız bile, bir yerlerde, birilerinin elinde, aklında, belleğinde yer ettiğini bilirsiniz… O, yer yer unutulup hatırlanan kırık dökük hatıralar zaman makinesinin dişlileri arasında acımasızca parçalanıp gitse bile, bizler bugün bu kalıntılar arasında, geriye kalan bu eğrilip bükülmüş demir putrelleri, beton blokları korumaya kalkarken, bu kapıdan girerken ya da bu havayı solurken bile o elektrikçilerin bizlerin yaşamını kolaylaştııp gecelerimizi aydınlatmak uğruna tükettikleri yaşamları bilip hatırlamak ve onların emeğini saygıyla anmak isteriz.

İşte bu düşünceyle 31 Mart 2024 tarihli seçimlerden hemen sonra, 2024 yılının Nisan ayında “emeğin miras hakkı” boyutunda bu fabrikayla çevresindeki Sümerbank ve Şark Sanayi fabrikalarındaki çalışanların geçmişte kalan belleğini bu fabrikalarda çalışan yönetici, mühendis ve işçilerle onların aileleri, çocukları ve torunları ile görüşerek ortaya çıkarmak ve bu anıları İnternette ya da sosyal medyada bir ağ/network ile paylaşmak amacıyla “Hatırlıyorum, Unutmuyorum; İzmir Endüstriyel Mirasının Emeğin Miras Hakkı Boyutunda Hafızası” adını verdiğimiz projeyi hazırlayarak bu fabrikaların önümüzdeki yıllarda herhangi bir özelleştirme ya da satışa konu olması durumunda onları sahiplenip koruyacak yeni bir müdafaa hattı kurmak istemiştik.

İzmir Elektrik Santrali işçileri… Kaynak: Suha Tanman Koleksiyonu (APİKAM)

Bu proje hakkında bilgi verdiğim 5 Ağustos 2024 tarihli yazımda da belirttiğim gibi (1), bu alanda uzmanlaşmış 11 değerli araştırmacıdan oluşan bir proje ekibiyle yaptığımız toplantı ve görüşmeler sonucunda, böylesi bir çalışmanın ilk adımı olarak öncelikle Konak Belediyesi sınırları içindeki İzmir Elektrik Fabrikası ile Sümerbank ve Şark Sanayi Fabrikası üzerinde çalışmaya karar verip hep birlikte çalışmayı arzuladığımız Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu ile İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) Şube Müdürü Serhan Kemal Saygı, ile yaptığımız görüşmelerde kendileri önerimizi beğenip “biz de bu projenin içinde yer alalım” demiş olmalarına karşın; bugün itibariyle aradan 5-6 ay geçmesine rağmen bizlere “hadi gelin, birlikte çalışalım. Böylelikle bu tarihi mirası korumak için emeğin hafızası üzerinden yeni bir mücadele hattı kuralım” demeyip; ya kendi kişisel ajandalarındaki “İzmir’i biz yakmadık, onlar yaktı” iddiasıyla sergi ve Kültürpark‘taki Göl Gazinosu‘nda gastronomi merkezi açmayı, İzmir‘de özelleştirme saldırısı altındaki bu fabrikalar dururken İstanbul‘daki Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası hakkında paylaşımlar yapmayı ya da İzmir Elektrik Fabrikası ile ilgili herhangi bir alternatif çözüm üretmeden sadece ve sadece “burada yapılacak 30 katlı gökdelene karşıyız” demeyi, hem kendilerinin hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yaptığı bir iki yazılı açıklama ile bu işi savuşturmayı tercih ettiler.

Oysa önerdiğimiz böylesi yenilikçi ve soruna “emeğin miras hakkı” boyutundan bakan böylesi bir çalışmanın, halka; yani, kamuya ait endüstriyel mirasın korunması ve sahiplenilmesi açısından ne kadar önemli, öncelikli ve değerli olduğunu, bizim bu iş için herhangi bir finansman desteği talebinde bulunmayışımızı, böylesi bir çalışmayı sadece kendi gönüllüğümüz ve emeğimiz çerçevesinde yapabileceğimizi bile fark etmediler. Bize ise şimdi onların işbirliği olmadan; hatta yer yer ve zaman zaman onlara rağmen kendi gönüllülüğümüz çerçevesinde kendi emeğimizi harcayarak yola devam etmek kalıyor…

Biz böylesine gönüllü ve yenilikçi düşüncelerle yola çıkıp birlikte çalışmaya davet ettiğimiz kurumların işbirliğine kapalı olduklarını anladıktan sonra, yine de İzmir Elektrik Fabrikası‘nın yıkılıp yerine 30 katlı bir gökdeleninin yapılmasına karşı çıkarken ve bunu ortaya koymak amacıyla TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu‘nun fabrika kapısın önünde düzenlediği ve Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun yanında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ı göremediğimiz 24 Kasım 2024 tarihli basın açıklamasında yer alırken, geçtiğimiz günlerde bu alana 30 katlık bir gökdelen yapılmasına ilginç bir kişiden ilginç bir karşı çıkış geldi.

Uzunca bir süredir İzmir‘deki neredeyse tüm gökdelenlerin uygulama projelerini yapan Epig Mimarlık‘ın sahibi, İzmir Sanayici ve İş İnsanları Derneği (İZSİAD) yönetim kurulu üyesi, Batı Anadolu Sanayici ve İşadamları Derneği (BASİFED) yönetim kurulu başkanı nam-ı diğer “Gökdelenci” mimar Semiha Güneş, 29 Kasım 2024 tarihinde gazetelere verdiği demeçte, “Tamamen yıkılıp yerine 35 katlı bina yapılmasına biz de karşıyız. Türkiye’de de dünyada da bunun örnekleri var. Ama bina korunarak da çözümler üretilebilir. Bir şeye tümden karşı çıkmak doğru değil. Bu tür çözümler bulunması gerektiğini düşünüyoruz” diyerek Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin karşı çıkışından farklı bir yol çizerek fabrika binasının korunması suretiyle 35 katlı gökdelenin yapılmasına kapıyı açmayı tercih etmiş… (2) Belli olmaz belki bu gökdelenin de uygulama projesi kendisi tarafından hazırlanır…

Açık söyleyeyim, İzmir Elektrik Fabrikası çevresinde bugüne kadar birçok gökdelen yapılmışken, bu gökdelenlere belediyelerden hiçbir itiraz gelmemişken ve bir kısmının inşaatı halen devam ediyorken, özellikle de bunların bir kısmının inşaat ruhsatları belediyeler tarafından verilmişken ve bu belediyeler buranın başka bir şekilde değerlendirilmesi için başka bir proje ya da farklı bir alternatif üretmemişken, bu tarihi santralı korumak amacıyla belediye kaynaklı proaktif düşünce ve projeler ortada yokken; üstüne üstlük uzun bir süredir Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB)‘nın böyle bir hamle yapması beklenirken sadece ve sadece “burada 30 ya da 35 katlı bir gökdelen istemiyoruz” demek, bana samimi ya da inandırıcı gelmiyor… Çünkü bir kamu kurumu olmakla birlikte aynı zamanda siyasi bir işlevi olan belediyelerin ve geleceği planlama konusunda siyasi bir aktör olan belediye başkanlarının, bu tür hamleleri önlemek için bu tür yerlere ait siyasi projeler üreterek halkı bu doğrultuda örgütlemeleri gerektiğine inanıyorum. Hele ki, bu fabrikanın eski çalışanlarını hafıza boyutunda örgütlenmesini öngören projemize ilgisiz kaldıkları bir dönemde… Biz, böyle bir hamlenin geleceğini düşünüp kendimizce bir şeyler yapmaya çalışırken onların düşünüp tedbirini almadığı bir ortamda…

Alsancak bölgesini arkadan saran gökdelenler…

Ayrıca konunun tüm taraflarına, İzmir Elektrik Fabrikası‘nın çevresinde her geçen gün göğe yükselen 63 katlı İnci Mega, 52 katlı Velux İzmir, 51 katlı V Yeni Konak A, Yeşildere‘deki 38 katlı İZKA gökdeleni, Tariş arsalarına yapılan 48 ve 24 katlı Evora İzmir ve İzmir Allsancak, İzmir Kültür ve Sanat Fabrikası yanındaki eski Tekel Sigara Fabrikası‘nın yıkılmasından sonra yerine yapılmak istenen İzmir Ticaret Odası başkanı Mahmut Özgener ile Rikardo Aliberti ve Gürel ailesi ortaklığında yapılacak gökdelene verilip mahkeme kararı ile iptal edilen imar planlarının (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca hazırlanıp onaylanan imar planları hariç) hangi belediyeler tarafından hazırlanıp onaylandığını, mimari tasarım ve uygulamalarının hangi mimar ve mühendisler tarafından yürütüldüğünü, bu binalardan hangilerinin belediyeler tarafından ruhsatlandırıldığını sorup İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorumluluğundaki Ege Mahallesi Kentsel Dönüşüm Projesi‘nde bile inşaatı üstlenen Teknik İnşaat‘ın mahalle sakinlerinin barınacağı binalardan önce kendisine ait 50 katlı Divan Residence isimli gökdeleni yapmakla meşgul olduğunu da hatırlatmak gerekiyor… Ardından da bu bölge onca gökdelenle doldurulurken neredeydiniz, Tariş‘in arsalarına ya da Ege mahallesine yapılan gökdelenlere niye itiraz etmediniz, niye dava açıp engellemediniz diye sormak gerekir…

Ayrıca 2019 yılında Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) tarafından satışa çıkarılan İzmir Elektrik Fabrikası ihaleyle İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi Grand Plaza A.Ş. tarafından satın alınırken bu şirketin ihaleye katılma koşullarına sahip olmadığı konusunda uyarılar yapıp, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Tunç Soyer‘in başkanlığını yaptığı “İzmir’in patronlar kulübü” olarak bilinen İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) katılımcılarından, bu katılımcılar arasında gayrimenkul yatırım şirketi sahibi olanlardan niye yardım almadınız, niye onlara böylesine gönüllü bir yükümlülük vermediniz diye sormak gerekir…

Aslında bu sorunu; yani İzmir Elektrik Fabrikası‘nın bulunduğu arsaya 30-35 katlı bir gökdelen yapılması ya yaptırılmaması olayını, 1983’lerde Halkçı Parti lideri Necdet Calp ile ANAP lideri Turgut Özal arasındaki “Boğaziçi Köprüsü’nü sattırırım-sattırmam” şeklindeki horoz döğüşünü hatırlatırcasına, “yaptırırım-yaptırmam” şeklindeki sonuçsuz bir çekişme üzerinden değil; daha geniş bir ufuk ve siyasi öngörü çerçevesinde ele almamız gerektiğini düşünüyorum…

2017 yılında Türkiye Varlık Fonu‘na devredilen Alsancak Limanı‘nın 2023’de Katarlılar‘a satılması, “Liman Arkası” diye tanımlanıp bütün bu tarihi fabrikaların bulunduğu Umurbey mahallesindeki alanın, Alsancak Limanı ile bağlantısı nedeniyle yine aynı şekilde Katarlılar‘a tahsis edilmesi ve İzmir Körfezi‘in temizliği konusunda mızmızlanan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu hantallığı ya da pasifliği dışında belediyeden kaynaklanan “AKP İzmit Körfezi’ni temizliyor, bu kez de İzmir Körfezi’ni temizlesin” talebi karşısında, liman dışındaki körfezin, özellikle körfeze büyük gemilerin girişini sağlayacak olan İnciraltı önündeki derivasyon kanalı yapım işinin yine Katarlılar‘a verilmesi ihtimalini düşündüğümüz takdirde; yürütülecek mücadelenin sadece imar ve kentleşme boyutunda tek bir gökdelen için değil; İzmir‘in geleceğini ilgilendiren siyasi bir mücadele olması gerektiğini ortaya koyar ve bu mücadelenin de siyasi anlamda oyun kurma becerisi olmayıp sadece bir şeyi oradan alıp buraya vereyim düşüncesiyle hareket eden Cemil Tugay‘ın boyunu aşarak bir çaresizlik haline dönüşeceği söylenebilir… Ve işte o zaman, bırakın İzmir Elektrik Fabrikası‘nın değil, onun yanında Sümerbank ve Şark Sanayi fabrikalarının da elen gidebileceği söylenebilir…

ESHOT Elektrik Santrali’nde Suha Tarman ve 3 Nolu Jeneratör tamir ekibi: Suha Tarman Koleksiyonu (APİKAM)

Biz bütün bu gelişmeleri daha geniş ve derinlikli bir açıdan görüp üzerimize düşen uyarıları yaptıktan sonra, kendi bilip anladığımız “hafızanın örgütlenmesi” işine, ilgili belediyeler katılmasalar bile devam edip bu fabrikalarda çalışan, yaralanan ya da ölen tüm yöneticilere, mühendislere, usta, teknisyen, tekniker ve işçilere 61 yıl süreyle emek vererek bizleri aydınlığa kavuşturdukları için teşekkür edip saygımızı sunmak istiyoruz…

(1) https://kentstratejileri.com/2024/08/05/hatirliyorum-ve-unutmuyorum-izmir-endustriyel-mirasinin-emegin-miras-hakki-boyutunda-hafizasi/comment-page-1/

(2) https://www.yeniizmir.com/basifed-baskani-ndan-tarihi-elektrik-fabrikasi-icin-itiraz/325442/, https://www.egeligazete.com/haber/basifed-baskani-gunes-alsancak-taki-elektrik-fabrikasi-nin-yikilmasina-biz-de-karsiyiz/192735