Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (4)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yerel kalkınma odaklı tarım hizmetlerini ele aldığımız yazı dizisinin bugünkü bölümünde, 2012 yılında 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nda bu tür hizmetlerin yapılmasını mümkün kılan yeni düzenlemelerin yapılması nedeniyle 2014 yılından itibaren sunulmaya başlanan tarım hizmetlerinin boyut ve içeriğini incelemeye başlıyor, amaçla işe aşağıdaki soruyu sorarak başlıyoruz. 

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana uygulamakta olduğu tarımsal hizmetlerin boyutu ve içeriği yıllar itibariyle nedir?

İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından 2016 yılının Haziran ayında hazırlanan “İzmir İli/Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli gayriresmi raporun “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir’de Tarımın Yeniden Yapılanmasında Oynadığı Rol” başlıklı bölümünde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2004-2016 döneminde gerçekleştirdiği hizmetler ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır.

Hem bu bilgileri hem de belediyenin web sayfasındaki 2014-2017 dönemi haber arşivini; ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014-2017 dönemi performans programlarıyla 2014 ve 2015 yıllarına ait faaliyet raporlarındaki bilgileri dikkate aldığımızda yerelde kalkınma amacıyla doğrudan ya da dolaylı yollarla bugüne kadar gerçekleştirdiği tarımsal hizmetleri şu şekilde özetleyebiliriz:

001

A. Kurumsal Yapılanma

İzmir Büyükşehir Belediyesi, görev alanına giren 166 köye hizmet götürmek amacıyla 2007 yılında kurduğu Tarım, Park Bahçeler Dairesi Başkanlığı’nı 2016 yılında Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı olarak yeniden yapılandırarak tarımsal hizmetlerin kalkınmanın yerelden başlamasını sağlayacak biçimde gelişmesini ve İzmir’deki tarımsal gelişmenin çevre dostu ve sürdürülebilir nitelikte olmasını amaçlamış.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 18.11.2016 tarih, 05.1184 sayılı kararı ile kabul edilen 14 maddelik “Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönetmelik” hükümlerine göre, Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı, Tarımsal Projeler Şube Müdürlüğü ve Kırsal Kalkınma Şube Müdürlüğü olmak üzere iki ayrı müdürlükten oluşmakta olup; her iki şube müdürlüğünün çalışma usul ve esasları hakkında 16 ve 17 maddelik iki ayrı yönerge düzenlenmiştir.

Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın çalışma usul ve esaslarını düzenleyen yönetmeliğe baktığımızda ise, görev, yetki sorumlulukları belirleyen 5. maddede toplam 61 maddeden oluşan bir görev, yetki ve sorumluluk listesinin yapıldığı görülmektedir.

Tüm bir ülkeden sorumlu Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın görev, yetki ve sorumluluklarını düzenleyen 639 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede bakanlığa verilen görevlerin 7 satırdan oluşan tek bir paragraf içinde ifade edilmiş olduğunu düşündüğümüzde, Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı için yapılan mevzuat düzenlemesinin, ne ölçüde her şeyi ve sorunu önceden en ince ayrıntısına kadar düşünüp düzenleme anlayışından kaynaklandığı ve bu nedenle de yeni yeni sorunlara açık olduğu açık bir şekilde görülecektir.

‘Bütünşehir Yasası’ olarak tanınan 6360 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği 2012 sonrasında ise hizmet götürülecek köy sayısı 166’dan 597’ye yükselmiş, böylelikle yürütülen tarım hizmetleri tüm bir ilin ilçe, kasaba ve köylerini kapsamaya başlamıştır.

005

B. Yapılan Hizmetler

İzmir Büyükşehir Belediyesi bu dönem içinde sunduğu yerel kalkınma odaklı tarım hizmetlerinin bir kısmını doğrudan doğruya Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı ve onun bütçesi üzerinden, bunun dışında kalan “süt kuzusu“, “tarım alanlarına yol yapmak” ya da “çiçek ve fidan alımı yapmak” gibi dolaylı hizmetlerini ise diğer hizmet birimleri üzerinden yürütmüştür.

I – Yerel Kalkınmayı Doğrudan Destekleyen Hizmetler

a) Eğitim Hizmetleri: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yerel kalkınma boyutunda verdiği doğrudan tarım hizmetlerinin en önemli bölümünü eğitim ve destek hizmetleri oluşturmaktadır. Bu hizmetlere 2007 yılında Tahtalı Barajı Havzası’ndan başlanmış, daha sonraki yıllarda Yağcılar, Kuşçular, Orhanlı, Ovacık, Zeytinler, Nohutalan, Bademler, Kadıovacık, Efemçukuru, Yeni Bulgurca, Yeniköy, Payamlı, Gödence ve Kavacık köyleriyle Kemalpaşa, Menderes, Bayındır, Menemen, Torbalı, Urla, Seferihisar, Aliağa, Güzelbahçe ve Kınık’ın orman köylerinde İZKA desteği sağlanarak devam edilmiştir. 

Aşağıdaki tablo verilerine göre organik tarım eğitimleri konusunda 2014 yılında düzenlenen 67 toplantıya 904 kişi, 2015 yılında düzenlenen 40 toplantıya 572 kişi katılmış olup; 2016 yılı için hedeflenen sayılar 20 toplantıda 200 kişi, 2017 yılı için hedeflenen sayılar ise 25 toplantıda 250 kişi olarak belirlenmiştir.

2014-2016 döneminde gündemde olmayan iyi tarım eğitimleri konusundaki hedefler ise 2017 yılı için 8 toplantı ve 12 kişi olarak belirlenmiştir.

Yerel çeşitlerin korunması ve alternatif üretim çeşitlerinin geliştirilmesi eğitimlerine 2015 yılında yapılan 184 toplantıya 2.206 kişinin katılmasına karşın; bu konuda 2016 yılı için belirlenen hedef 60 toplantı ve 600 kişi, 2017 yılı için belirlenen hedef de 30 toplantı ve 300 kişi olarak öngörülmüştür.

2014-2016 döneminde yapılmadığı halde 2017 yılında yapılması hedeflenen toprak ve yaprak analizi eğitimi verilecek köy sayısı 140, katılımcı üretici sayısı 800, küçükbaş hayvan yetiştiriciliği ve hayvansal ürünler eğitimi sayısı 12, bu eğitimi tamamlayan üretici sayısı hedefi 1.800, arıcılık ve arı ürünleri teorik ve uygulamalı eğitimi sayısı hedefi 60, bu eğitimlere katılacak üretici sayısı hedefi 400, kırsal kesimdeki üreticinin üretim şartlarının iyileştirilmesi eğitimi hedef sayısı 7, bu eğitime katılacak hedef üretici sayısı 300, kooperatif ve kooperatifleşme eğitimi hedef sayısı 7, bu eğitime katılacak hedef üretici sayısı ise 200 olarak öngörülmüştür. 

008

b) Destek Hizmetleri: Küçük çiftçi ve üreticilerin kendi aralarında örgütlenmelerini sağlamak amacıyla küçük aile işletmelerinde organik atıkların değerlendirilmesi düşüncesiyle bağ ve bahçe atıklarından humus üretimi özendirilmiş ve bunun tarımda kullanılması sağlanmıştır.

Ayrıca tarım makinelerinin ortak kullanımını özendirmek amacıyla Menderes, Urla ve Seferihisar’ın Yeniköy, Orhanlı  ve Yağcılar köylerinin 30 küçük işletmesinde pilot uygulamalar yapılmış, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Ziraat Odaları işbirliği ile Ortak Tarım Makineleri Parkının kurulması sağlanmıştır.   

Bu dönemde hem Bostanlı ve Balçova’da iki adet ekolojik pazarın kurulması sağlanmış hem de 2012 yılından itibaren üreticinin ihtiyaç duyduğu toprak ve yaprak analizleri ile gübreleme tavsiyeleri yapılmaya başlanmıştır.

Organik pazarlarda denetimi yapılan üretici sayısı 2014 yılında 222 tezgahta 21 üretici, 2015 yılında 196 tezgahta 19 üretici olduğu halde; 2016 ve 2017 yıllarıyla ilgili hedefler 220 tezgahta 20 üretici ve 200 tezgahta 20 üretici olarak belirlenmiş; denetimi yapılan tüketici sayıları ise 2014 yılında 5.750, 2015 yılında 4.505 olarak gerçekleştiği halde 2016 ve 2017 yıllarıyla ilgili hedefler 4.800 olarak belirlenmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2015-2019 dönemi Stratejik Planının “Yerel Ekonomiye Can Verecek Faaliyetleri Yürütmek” olarak tanımlanan hedefi doğrultusunda 2016 yılında 447, 2015 yılında 1.082 adet gübreleme tavsiyesi desteğinin yapıldığı, bu sayının 2016 ve 2017 yılları için 1.100 ve 1.300 olarak belirlendiği; 2014 yılında 447, 2015 yılında 1.082 adet toprak ve yaprak analizi yapıldığı, bu sayının 2016 ve 2017 yılları için 1.100 ve 1.300 olarak belirlendiği; 2014 yılında 75 köyde ve 208,2 hektarlık alanda 187 üretici, 2015 yılında da 147 köyde ve 1.141 hektarlık alanda 567 üretici için toprak verimliliği belirleme işleminin yapıldığı, bu sayının 2016 ve 2017 yılları için 132 köyde ve 230 hektarlık alanda 660 üretici ve 140 köyde ve 1.000 hektarlık alanda 800 üretici olarak belirlendiği görülmektedir.

Yine aynı şekilde organik tarım hakkında teknik danışmanlık yapılan köy sayısı 2014 ve 2015 yılları için 61 olarak gerçekleşmiş olup; 2016 yılı hedefi 30, 2017 yılı hedefi ise 25 köy olarak belirlenmiştir.

Organik tarım hakkında teknik danışmanlık hizmeti verilen üretici sayıları 2014 ve 2015 yıllarında 120 olarak gerçekleşmiş olup; 2016 ve 2017 yıllarında da aynı sayıya ulaşmak hedeflenmiştir.

Organik tarım hakkında teknik danışmanlık hizmeti verilen çiftçi sayısı 2014 yılında 172, 2015 yılında 535 olarak gerçekleşmiş olup; 2016 ve 2017 yılları hedefi ise sadece 50 olarak belirlenmiştir.

2017 yılında iyi tarım uygulamaları kapsamında teknik destek verilecek köy sayısı hedefi 12, üretici sayısı hedefi 10, çiftçi sayısı hedefi ise 50 olarak belirlenmiştir.

Aynı dönemde çiftçiye verilen fidan, küçükbaş hayvan, arı kovanı, arıcılık malzeme seti ve ana arı ile ilgili destekler ise şu şekilde gerçekleşmiştir:

Fidan: Fidan verilen ilçe ve köy sayısı 2015 yılında 21 ilçe, 1.663 köy olmuş, 2016 ve 2017 yıllarındaki hedef 24 ilçe ve 600 köy olarak; fidan dağıtılan kişi sayısı 2015 yılında 55.837 olmuş, 2016 yılındaki hedef 35.000, 2017 yılındaki hedef ise 30.000 kişi olarak; verilen fidan sayısı ise 2015 yılında 1.136.527 olmuş, 2016 ve 2017 yılları hedefi 1.000.000 olarak belirlenmiştir.

Küçükbaş hayvan: 2017 yılında 1.800 üreticiye toplam 6.000 adet küçükbaş hayvanın dağıtılması hedeflenmiştir.

Arıcılık Desteği: 2017 yılında 400 üreticiye 2.000 adet arılı ve arısız kovan, 400 adet arıcılık malzeme seti, 1.250 üreticiye 2.500 adet ana arı dağıtılması hedeflenmiştir.

Ayrıca 2017 yılında ilk kez 7 adet köyde kestane dal kanseri mücadelesi yapılması hedeflenmiştir.

Resim1

II – Yerel Kalkınmayı Dolaylı Yönden Destekleyen Hizmetler

a) Yol Yapım Hizmetleri: Sunulan dolaylı hizmetlerin ilki köy, ova ve üretim yollarının asfaltlanması olmuş ve bu çerçevede 2004-2015 yılları arasında, 400 km’si üretim yolu olmak üzere toplam 4.000 km yol asfaltlanmıştır.  

b) Tarımsal Ürün Alımları: Bunun yanında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ihtiyacı olan çiçek, fidan, zeytinyağı, süt, yoğurt ve peynir alımlarının “sözleşmeli üretim” modeliyle 2000’den fazla ortağa sahip S.S. Tire Süt Müstahsilleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi, yaklaşık 400 üyeli S.S. Bayındır Çiçek Üreticileri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi (BAYÇİKOOP), S.S. Ödemiş Bademli Fidancılık Tarımsal Kalkınma Kooperatifi, 232 ortaklı Urla Bademler Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ve S.S. Kiraz İğdeli ve Çevre Köyleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi gibi kooperatiflerden yapılması suretiyle kooperatifleşmenin güçlenmesine çalışılmıştır.  

Bu dönemde tarım ölçeğindeki yerel kalkınmayı sağlamak amacıyla yapılan çalışmalardan biri de işin planlama boyutunda Urla, Çeşme, Karaburun, Seferihisar ve Güzelbahçe ilçelerini kapsayan 2014 tarihli Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesi ile Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Kınık, Kemalpaşa ve Menemen ilçeleri ile Gediz Deltası’nın Çiğli İlçesi içinde yer alan bölümlerini kapsayan 2016 tarihli “Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Yerel Kalkınma Stratejisi” belgesinin hazırlanması, 2016 yılı içinde de “Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi” hazırlık çalışmalarına başlanmış olmasıdır.

Hazırlanan bu strateji belgelerinde Yarımada bölgesi ile Gediz-Bakırçay Havzası’nda tarımsal kalkınmanın gelişmesi için farklı alanlar için farklı öneriler geliştirilmekle birlikte; hazırlanan belgeler bir plan niteliğinde olmadığı ve bu nedenle bir eylem planına dönüşmediği için hangi önerinin kim tarafından hangi süre içinde ne şekilde yapılacağına ilişkin bir öngörüde bulunulmadığı belirlenmiştir.

002

C. Yapılan Harcamalar

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 2014, 2015, 2016 ve 2017 yıllarına ait performans programlarıyla faaliyet raporları üzerinde yaptığımız incelemeler sonucunda; yerel kalkınma odaklı tarımsal hizmetler için yapılan harcamaların 2014 yılında 1.744.789,83 TL, 2015 yılında da 12.846.420,79 TL olup; bu miktarların belediyenin o yıllardaki toplam harcaması içindeki payının 2014 yılı için % 0,07, 2015 yılı için de % 0,39 olduğu; 2016 ve 2017 yıllarında harcanması öngörülen tutarların ise 2016 yılı için 11.145.000.- TL., 2017 yılı için de 21.924.000.-TL. olup bu rakamların da toplam performans harcamaları içindeki payının ise sırasıyla % 0,39 ve % 0,64 olduğu görülmüştür.

Tarım arazilerine yapılan asfaltlamalar, kooperatiflerden çiçek, fidan ve süt alınması gibi dolaylı tarımsal hizmetler için yapılan harcamalar doğrudan doğruya kendi hizmet amaçları içinde yorumlanıp ilgili oldukları birimler ve onların harcamaları içinde gösterildiğinden; ayrıca bu tür hizmetler için ayrı bir maliyetlendirme çalışması yapılmadığı için bu tür hizmetler için ne ölçüde harcama yapıldığı bilinememektedir. Bilinse bile bu tür harcamaların birincil amacı sosyal hizmetlerle ya da ulaşım hizmetleriyle ilgili olduğu için bu harcamaların yarattığı faydanın da öncelikle kendi amaçları içinde değerlendirilmesi daha doğru olacaktır.

Devam Edecek…

 

Geçmiş, bugünle ve gelecekle bağlantısı kurulmadığı sürece ne işe yarar?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi tarafından düzenlenen Uluslararası İzmir Göç ve Mübadele Sempozyumu‘nu izledim.

27-28 Nisan 2017 tarihlerinde Kültürpark’taki İzmir Sanat’ta düzenlenen sempozyumun, son yıllarda İzmir Akdeniz Akademisi’ne göre ihmal edilen Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) tarafından düzenlenmiş olması oldukça sevindirici bir gelişmeydi. Çünkü böylelikle sözkonusu kurum kendisinden beklenen bir görevi yapmış olacak, İzmir’in geçmişi ile bugünü ve geleceği arasında bir köprü kurmuş olacaktı. 

Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı rahmetli Ahmet Piriştina, “İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne” isimli kitapçığın başındaki Sunuş yazısında aynen şunları söylüyordu:

…Kent müzesi ve arşivlerinin geçmişle yaşanılan zamanı birleştiren özelliklerini düşündüğümüzde, kentli bilinci üretme konusunda oynadıkları rol kendiliğinden anlaşılacaktır. Çünkü kent sakinlerinin yaşadıkları mekana, yani kente, aidiyet bağı oluşturmaları kentli bilincinin varlığıyla yakından ilgilidir. Bu bilincin oluşması, kentin geleceği belirlenirken geçmiş bağların kopartılmaması gerektiği fikrini de beraberinde getirecektir.¹

GÖÇ VE MÜBADELENİN ACI ÖYKÜSÜ İZMİR SANAT'TA

Bu düşünce ve öngörü aslında geniş bir vizyonu işaretliyordu. O nedenle de, düzenlenen sempozyumun İzmir’in bugüne kadar karşı karşıya kaldığı iç ve dış göçlerin tarihi ile kentin bugününü ve geleceğini birleştiren bir platformu oluşturması gerekirdi.

İşte bu vizyon ve öngörü çerçevesinde bu sempozyumla kentin 19. ve 20. yüzyıllarda yaşadığı göçlerle bugün yaşadığı göçler arasında tarihi, toplumsal, ekonomik ve kültürel bir ilişki kurarak İzmir kentinin iç ve dış göçle ilgili politika ve stratejilerinin belirlenmesi mümkün olurdu.

Ancak hazırlanan sempozyum programına bakıp sunumları izlediğimizde, -ne yazık ki- böylesi önemli ve tarihi bir fırsatın kaçırıldığını; tümüyle bir “tarihçi” sempozyumu olarak düzenlenen bu organizasyonda kentin bugünkü koşullarda dünyada önemli bir mülteci, göçmen ve sığınmacı merkezi olarak tanınmasını sağlayan güncel durumu ile ilgilenilmediğini, bu konunun “es geçildiğini” gördük.

Oysa sempozyumun kapsamına İzmir’in bugün karşı karşıya olduğu güncel göçmen, mülteci ve sığınmacı sorunlarıyla ilgili konu ve konuşmacılar yerleştirilmiş olsa ve bu konularla kentin tarihsel geçmişi arasında bir bağlantı kurulmuş olsaydı, sadece tarih konuşmuş olmanın ötesine geçilerek tarihin bize verdiği bilgi ve deneyimler ışığında, bu kentin göçmenlere, mültecilere ve sığınmacılara yönelik politika ve stratejilerinin belirlenmesi için -belki de- ilk adımların atılması sağlanabilirdi.

sempafis4 (457x640)

Ama tabii ki adeta sempozyumun niteliğini belirlemek isteyen bir tavır içinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından ifade edilen “ben göç sözcüğünü eskimiş buluyorum, onun yerine güzergah değişimini sözcüğünü öneriyorum” ya da “Suriye göçünün nedeni, Dünya’nın küreselleşememesi ya da iyi yönetilememesidir” veya “zorunlu göç yoktur” gibi genel kabul görmemiş ve çoğu dinleyici tarafından kabul görmeyen şahsi tezler ışığında ele alınan konular arasında sadece Rumlara, muhacir ve mübadillere, Boşnak Müslümanlarıyla Kafkasya göçmenlerine, Pomaklarla Kırım Türklerine ve Sefarad Yahudilerine; hatta Macarlara bile yer verilen bir sempozyumda bu kentte bir zamanlar yaşayıp göç etmek zorunda kalan Ermenileri, bu kente göç etmiş Arnavutları ya da Cumhuriyet Dönemi’ndeki zorunlu göçlerle Dersim’den, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan getirtilerek bu kent ya da bölgede iskan ettirilmiş Kürtleri unutmak, onları böylesi bir sempozyumun kapsamı dışında tutmak nasıl bir bilimsellik ve etikle izah edilecektir bilemiyorum…

s-957c24d345a694d26000bd9dcdbf40afa8f25569

Evet, tarihin, bu kentin geçmişte yaşadığı göçlerin ele alınıp konuşulduğu sempozyumların düzenlenmesi, bu sempozyumda konu ile ilgili tüm konuların uzmanları tarafından ele alınıp konuşulması güzel ve takdir edilecek bir çalışmadır…

Ancak, bilerek ya da bilmeyerek bazı kesimleri bunun dışında tutmamak ve geçmişle günümüz ve geleceğimiz arasında akılcı bağlantılar kurarak temel politika ve stratejilerin oluşmasına katkıda bulunmak koşuluyla…


¹ İtfaiye Binasından İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayını, Mart 2002, s. 5

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (3)

Ali Rıza Avcan

Bugünkü sorumuz, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana yerel kırsal kalkınma çerçevesinde yaptıklarının herhangi bir plan ve programa dayanıp dayanmadığı ile ilgili… Sorunun önceden belirlediğimiz biçimi ise şu şekilde:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce 2014 yılından bu yana yürütülmekte olan yerel tarımsal hizmetlerin temel vizyon ve misyonuyla stratejik ve politik öncelikleri, amaç, hedef, faaliyet ve projeleri belli midir? Bu konularda önceden belirlenmiş bir eylem planı var mıdır?

Bu konuyu araştırmaya başladığımızda belediyenin web sayfasında ya da başka bir ortamda buna ilişkin bir bilgiye, belgeye ulaşamadığımız için İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde verdiğimiz 16 Nisan 2017 tarihli dilekçe ile, “Tarımda Yerel Kalkınma” sloganı çerçevesinde 2014-2017 döneminde yürüttüğünüz çalışmalarla ilgili olarak bütün bu çalışmaların hedef ve amaçlarını, vizyon ve misyonuyla politika ve stratejilerini; ayrıca yaptığınız ve yapacağınız faaliyet ve projelerinizi gösteren stratejik bir planla eylem planının bulunup bulunmadığını” sormuş; ancak aldığımız yanıt ve yaptığımız görüşmelerde bizimle ilişkiye geçen Tarım Hizmetleri Dairesi Başkanlığı görevlilerinin dahi bu konuda bir bilgilerinin olmadığı anlamıştık.

Tam, aslında belediyenin bu konularda bir stratejisi, politikası, amaç ve hedefi yok herhalde diye düşünürken İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun danışmanı olarak çalışan Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin Academia.edu isimli bilimsel araştırma portalı sayfasında, biraz da tesadüfün eseri olarak Haziran, 2016 tarihini taşıyan 122 sayfalık “İzmir İli/Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” başlıklı belgeye rastladık.

Bulduğumuz bu belge tam da bizim istediğimiz şeylere, sorduğumuz sorulara yanıt veren bir belgeydi.

Ancak bu belge, 2015 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılan 10 ayrı odak grup çalışması sonrasında yazılmış olmakla birlikte; henüz tartışmaya açılmamış ve kesin şeklini almamıştı. Nitekim bu durum, belgenin 2. sayfasında, “Bir yıldır yapılan odak grup çalışmaları sonucunda ulaşılan sonuçlar bu raporda ortaya konulmuştur. Ama ortaya çıkan bu sonuç odak grup katılımcıları ve İzmir’deki diğer ilgili aktörlerin katılımıyla yeniden tartışmaya açılacak ve hazırlanan strateji ve politikalar çerçevesinde nihai formu verilecektir.” şeklinde ifade edilmekteydi.

Odak Grup Toplantısı 01

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin web sayfasındaki 25 Haziran 2015 tarihli ve “Tam 12’den” başlıklı haberden de anlaşılacağı üzere, ilk gün yapılan organik tarım ve büyükbaş hayvancılık konulu odak grup toplantılarına  sırasıyla Ali Ekber Yıldırım (Dünya Gazetesi Yazarı), Atilla Ertem (Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği Başkanı), Prof. Dr. Uygun Aksoy (Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Bahçe Bitkileri Bölümü), Şule Azak (Ege Üniversitesi Tarım Ekonomisi Bölümü), Tunç Kolatan (IMO Kontrol Sertifikasyon Kuruluşu yöneticisi), Arif Gürdal (Organik süt üreticisi), Mehmet Ali Işık (Organik kuru meyve işleyici ve ihracatçısı), Dr. Muazzez Cömert (Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü), Pelin Omuroğlu Balcıoğlu (Organik ürün üreticisi), Damla Çetinkol (Organik tavuk ve yumurta üreticisi), Prof. Dr. Dursun Eşiyok (Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi), İsmail Irmak (Organik tarım üreticisi), Mahmut Eskiyörük (Tire Süt Kooperatifi Başkanı), Ömer Törnek (Teta-Teknik Tarım), Hüseyin Özşenoğulları (Pehlivanoğlu Et Direktörü), Bülent Arman (İzmir Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Üyesi), Ali Gülkaynak (İzmir Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Başkanı), Halil Tokoğlu (Üretici), Prof. Dr. Harun Reşit Uysal (Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Süt Teknolojisi) ve Prof. Dr. Yaşar Uysal (Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi), belediyeden de Aysel Özkan (Genel Sekreter Yardımcısı), Prof. Dr. İlhan Tekeli (Danışman), Mehmet Ural (Danışman), Bülent Tanık, Ertuğrul Tugay (Tarımsal Projeler Şube Müdürü), Ferdan Çiftçi (Yüksek Ziraat Mühendisi), Ahmet Tomar (Yüksek Ziraat Mühendisi), Nadir Aykut (Yüksek Ziraat Mühendisi), Ayşegül K. Seçgin (Ziraat Mühendisi), Alev Sevin (Gıda Teknikeri), Ertuğrul Altunel (Ziraat Mühendisi) katılmıştı.

Odak Grup Toplantısı 04

Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanıp henüz tartışmaya açılmamış olan bu belge içindeki bilgilere göre aynı yıl içindeki farklı tarihlerde 8 ayrı odak grup çalışması daha yapılmıştı. Bunlar sırasıyla şu şekildeydi: 10 Eylül 2015 tarihinde Küçükbaş Hayvancılık, 10 Eylül 2015 tarihinde Yaş Meyve ve Sebze, 11 Eylül 2015 tarihinde Kuru Meyve, 11 Eylül 2015 tarihinde Zeytin ve Zeytincilik, 18 Kasım 2015 tarihinde Pamuk, 18 Kasım 2015 tarihinde Süs Bitkileri ve Seracılık, 3 Aralık 2015 tarihinde Yem Bitkileri, 3 Aralık 2015 tarihinde Tıbbi ve Aromatik Bitkiler odak grup toplantısı.

Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan “İzmir İli/Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli belgeye baktığımızda ise, kendisinin geliştirdiği ancak bilim dünyasında yeterince tartışılıp kabul görmemiş olan artık kır-kent ayrımının olmadığı, böyle bir ayrım yapmanın mümkün olmadığı ve kentlerin artık yığılmalar olarak tanımlanması gerektiği şeklindeki şahsi tezleri çerçevesinde tarımın Dünya ve Türkiye ile İzmir’deki tarihi, toplumsal, ekonomik ve kültürel değişimi boyutunda İzmir ili ya da kenti bütününde uygulanmasını önerdiği bir kısım gelişme strateji ve politikalarının geliştirildiğini görürüz.

Odak Grup Toplantısı 03

Ancak bu strateji ve politikaların gelişimi ile ilgili katılımcı süreçler henüz sonuçlanmadığı ve kesinleşmediği açık bir şekilde belirtildiği için, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu raporun düzenlendiği tarihin öncesi ya da sonrasında yürüttüğü yerel kırsal kalkınma çalışmalarının önceden belirlenmiş herhangi bir özel politika, strateji, amaç ve hedefe göre yürütülmediği, bu konuda hazırlanmış ayrıntılı bir eylem planının bulunmadığı, 2014-2017 döneminde yürütülen hizmetlerin tümüyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2010-2017 ve 2015-2019 dönemlerine ait stratejik planlarındaki öncelikler, stratejiler, amaç, hedef, faaliyet ve projeler doğrultusunda gerçekleştirildiği söylenebilir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2010-2017 ve 2015-2019 dönemlerini kapsayan stratejik planlarındaki öncelikler, stratejiler, amaç, hedef, faaliyet ve projeler ise şu şekilde özetlenebilir:

2010-2017 Dönemini kapsayan ilk stratejik plan döneminde tarımsal hizmetlerle ifade edilen yerel kalkınma çalışmaları için özel bir öncelik alanının belirlenmediği; bu çalışmalar kapsamında yapılması düşünülen arıcılık ve ipekböcekçiliği faaliyetlerine ilişkin hizmetlerle organik tarım ve pazarlarla ilgili hizmetlerin “Çevre Yönetimi: Doğa Dostu Kent İzmir” teması; gübreleme tavsiyesi, toprak verimliliği analizi, ekolojik köy oluşumu ile ilgili çalışmaların ise “Enerji: Çevre Dostu Enerji Kaynaklarını Harekete Geçiren Kent İzmir” teması boyutunda ele alındığı görülmektedir.

2015-2019 Dönemini kapsayan ikinci stratejik plan döneminde tarımsal hizmet olarak nitelenen yerel kalkınma çalışmaları için yine özel bir öncelik alanının belirlenmediği; tarım hizmetleri üzerinden gerçekleştirilecek yerel kalkınma için doğrudan ve dolaylı bir şekilde yapılacak faaliyetler/projeler ile sonuç alınmaya çalışıldığı görülmüştür. 

Doğrudan sonuç alınacak faaliyetler için belirlenen amaç ve hedefler, “Turizm ve Yerel Ekonomi: Yerelde Kalkınmayı Destekleyen ve Geliştiren Akdeniz’in Tasarım ve Turizm Merkezi Kent İzmir” teması çerçevesinde 08.01.02.01 performans koduyla tanımlanan “Tarımsal Projeler ve Laboratuvar Hizmetlerinin Geliştirilmesi“, “Kırsal Kesimde Gelir Getirici Faaliyetlerin Desteklenmesi” ve “Tarımsal Hizmetlerin Geliştirilmesi” faaliyetleri/projeleri ile,

014

Dolaylı yoldan sonuç alınacak faaliyetler için belirlenen amaç ve hedefler ise “Sosyal Dayanışma ve Sağlık: Sosyal Belediyecilik Yaklaşımı ve Dayanışma Ruhuyla Engelleri Aşan Kent İzmir” teması çerçevesinde 06.02.01.01 performans koduyla tanımlanan “Süt Kuzusu Projesi” ile “Çevre Yönetimi: Doğa Dostu Kent İzmir” teması çerçevesinde 02.01.05.01 performans koduyla tanımlanan “İpekyolu Cicipark Düzenlemeleri“, “Yeşil Alan Bakım Hizmetlerinin Geliştirilmesi“, “Yeni Rekreasyon Alanları Yapılması“, “Kent Ormanları“, “Meydanlarda Yeşil Alan Düzenlemeleri“, “Yeşil Alan İkmal Hizmetlerinin Geliştirilmesi“, “Yeşil Alanlar Yapım Hizmetlerinin Geliştirilmesi” ve “Fidanlık Bitki Koruma Faaliyetlerinin Geliştirilmesi” faaliyetleri/projeleri ile sağlanmaya çalışılmaktadır. 

Sonuç olarak bugün sorduğumuz soruya yaptığımız bütün bu inceleme ve irdelemeler sonucunda şu şekilde cevap verebiliriz:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yerel kalkınma odaklı tarım hizmetleri için İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından 2016 yılında bir strateji belgesi hazırlanmış olmakla birlikte; bu belge henüz halkın katılım sürecine açılmadığı için, tüm çalışmalar 2010-2017 ve 2015-2019 dönemlerini kapsayan stratejik planlar boyutunda yürütülmekte, yerel kalkınma odaklı tarım hizmetleri için özel bir vizyon ve misyonla politika, stratejik öncelik, amaç, hedef, faaliyet ve proje belirleyen özel bir stratejik çalışmanın yapılmadığı, uzun bir süredir yürütüldüğü söylenen bu çalışmalar için ayrı bir eylem planının bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Nitekim geçtiğimiz günlerde Tarım Hizmetleri Dairesi Başkanlığı görevlileriyle yaptığımız yüz yüze görüşmede de, yönetici ve çalışanların büyük bir koşuşturma içinde böylesi bir plan ve program belgesinden haberdar olmadıklarını anlamış, her şeyin gelen talepler boyutunda gerçekleştiğini fark etmiştik.

Devam Edecek…

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (2)

Ali Rıza Avcan

Büyükşehir belediyelerinin, eskiden il özel idarelerine ya da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı taşra birimlerine ait bölgesel/kırsal kalkınma odaklı yerel tarım hizmetlerini yapması kendi inisiyatifleriyle ortaya çıkmış bir hizmet midir yoksa bu hizmetler onlara merkezi yönetimin yasalarla verdiği, onlardan beklenen bir görev midir? Şayet böyle yeni bir görevlendirme yapılmışsa bu değişikliğin temel nedeni nedir ve bu durum bugüne kadar nasıl bir gelişim göstermiştir?

Bir ülkenin, bir bütün olarak dengeli, sağlıklı ve etkin bir şekilde kalkınıp gelişmesini sağlamak amacıyla temel politika, strateji, hedef ve projeler belirleyerek kalkınmayla ilgili plan ve programların hazırlanması hepimizin bildiği klasik bir yöntemdir. O nedenle biz bu yöntemi, 1930’lu ve 1960’lı yıllardan bu yana hep tüm ülkenin kalkınmasını sağlayacak bir yönetim işlevi olarak bildik ve uyguladık. Savunduğumuz bu ulusal kalkınma modeline göre ülkemizin gelişmiş ve gelişmemiş bölgeleri arasında adil bir denge oluşturarak ve gelişmemiş/az gelişmiş bölgelerin kalkınmasına önem ve öncelik vererek tüm bir ülkenin kalkınmasını arzuladık ve bunu sağlamak amacıyla birbirini izleyen birçok kalkınma planını hazırladık. Hazırladığımız bu planların başarısı tartışmalı bile olsa, en azından klasik ulusal kalkınma planlamasından vazgeçilen son yıllarda bir türlü gerçekleşmeyen % 6-8 aralığındaki kalkınma oranlarının hep o yıllarda gerçekleştiğini gördük ve yaşadık

Ancak çağdaş kapitalizm, bir süre sonra elindeki bu klasik planlama yöntemiyle değişik ülke ve ulusları tek bir pazar haline getiremediği, hepsine birden aynı anda hükmedemediği için bu klasik yöntemin ömrünü doldurduğunu iddia ederek sözünü geçirebildiği ulus devletleri küçültüp tüm ülkeleri tek bir pazar haline getirebileceği yeni yöntemlerin arayışına girmişti. Çünkü her ülkenin ulusal sınırları ve bu ulusal sınırlar içinde uygulanan korumacı ulusal kalkınma planları uluslararası sermayenin her zaman işine yaramıyor; hatta zaman zaman ya da yer yer kendisine yeni engeller çıkarıyordu.

Bu arayışın sonucuna, 1989 yılında Dünya Bankası’nın Afrika’daki durumu bir “yönetişim krizi” olarak niteleyen bir raporla ulaşıldı ve bundan böyle gelişmekte olan ülkelerle ilişkilerde klasik “yönetim” anlayışından vazgeçilerek onun yerine “yönetişim” denilen siyasi iktidar aracının kullanılacağı ilan edildi. 

Ardından Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Birleşmiş Milletler (UN), Avrupa Birliği (EU), Uluslararası Para Fonu (IMF), Amerikan Merkez Bankası (FED) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) gibi uluslararası sermayenin egemenliğindeki kuruluşların destek ve katkılarıyla bu kavramın içi doldurulmaya, daha kullanışlı hale getirilmeye çalışıldı. 

Yönetişim 003

Kalkınmakta olan tüm gelişmemiş ülkelere hararetle önerilen; hatta siyasi bir baskı aracı olarak dayatılan “yönetişim” denilen bu siyasi iktidar aracı, ‘hesap verme‘, ‘hukuk devleti‘, ‘demokratikleşme‘, ‘katılım‘, ‘şeffaflık‘, ‘diyalog‘, ‘uzlaşma‘ gibi kimsenin reddedemeyeceği, o nedenle genel anlamda kabul gören; ancak içi boş ve parlak bu sözcüklerin eşliğinde merkezdeki ya da yereldeki iktidarların “özel sektör” ve “sivil toplum” adı verilen gruplarla  çalışmasını, devletin ya da yerel yönetimlerin onlara rehber olmasını öneriyor, bu arada bütüncül ülke kalkınması anlayışından vazgeçilerek onun yerine bölgesel ya da yerel kalkınma anlayışının kabul edilmesini istiyor; bunun eskiden olduğu gibi merkezdeki bir kalkınma örgütü (DPT) yerine bölgesel kalkınmadan sorumlu gördüğü bölge kalkınma ajansları ve yerel yönetimler eliyle yapılmasını dayatıyordu.

Bundan böyle ülke kalkınması merkezi ulus devlete bağlı olmaksızın; ancak onların desteği ya da rehberliğini alarak yereldeki bölge kalkınma ajansları tarafından planlanıp sağlanacak ve bu kalkınmada merkezi yönetimden çok yerel yönetimler belirleyici olacaktır.

Merkez karşısında yereli güçlendirirerek ve yerelin bölge kalkınma ajansları eliyle uluslararası sermayeyle ilişkiler kurmasını sağlayarak geliştirilen bu model önerisi, ne yazık ki hem dış zorlamaların hem de gönüllü işbirliklerinin sonucu olarak birçok ülkenin anayasasına ve yasalarına girmiş, fiili olarak da uygulama olanaklarına kavuşmuştur.

İşte bu anlamda, merkezi yönetime ait birçok görev merkezdeki bakanlıkların, genel müdürlüklerin ve il özel idarelerinin elinden alınarak; hatta il özel idareleriyle Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün merkezdeki ve taşradaki birimlerinin dağıtılması , Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın merkez ve taşra kuruluşları yetkileri nin azaltılması sağlanarak; ayrıca belediye ve büyükşehir belediyesi yasalarında buna ilişkin değişiklikler yapılarak, kırsaldaki birçok köyün bir mahalle olarak büyükşehir belediyelerine bağlanması sağlanarak bu modelin uygulanabileceği bir ortamın yaratılmasına çalışılmıştır.

Ama neyse ki, Türkiye’nin 2005-2006’lı yıllarda Avrupa Birliği ile yaşadığı balayının beklenenden erken bitmesi ve Avrupa Birliği’nin önerdiği politika ve modeller yerine daha milliyetçi ve güvenlik odaklı politikalara önem verilmesi nedeniyle çoğu “yönetişim” kurumunun ulusal iktidardan bağımsız olması sağlanamamış, bağımsızlığı uluslararası sermaye açısından çok önemli olan Merkez Bankası ya da Sermaye Piyasası Kurulu bile hükümetlerin denetim ve yönlendirmesinden çıkarılamamıştır.

İşte o anlamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) desteğiyle uygulamakta olduğu yerelde kalkınmayı hedefleyen tarım hizmetleri, Dünya Bankası (WB) kaynaklı “yönetişim” zihniyetinin bir sonucu olarak mevzuatta yapılan değişikliklerle oluşturulan uygun ortamda, aynen okullara ya da sağlık tesislerine belediyelerin yardımcı olmasını sağlayan düzenlemeler gibi büyükşehir belediyelerine yüklenen yeni hizmetlerden sadece biridir. İşte o nedenle yapılan hizmetler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin doğrudan kendisinin yarattığı bir hizmet değil; ona bu hizmetleri bir görev olarak yükleyen “yönetişim” zihniyetinin doğal bir sonucudur. 

Resim1

Bugün, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde bu işleri yapmak amacıyla kurulmuş olan Tarım Hizmetleri Dairesi Başkanlığı’nda çalışanlardan çoğunun eskiden İzmir İl Özel İdaresi’nde, Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü’nde ya da İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nde çalışmış olması veya oradan devren atanmış olmaları bile merkezi yönetime ait eski görevlerin nasıl belediyelerin yeni görevi olarak örgütlendiğinin de en somut örnekleri olarak kabul edilebilir.

Devam Edecek…

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi uzunca bir süredir kendine özgü bir yerel kalkınma modeli geliştirdiğini ve bu modelin başlangıçta Ege olmak üzere tüm ülkeye örnek olduğunu, bu modelin Birleşmiş Milletler (BM) çalışmalarına bile ışık tutacağını iddia etmekte…

Bu konuda Cem Seymen, Gila Benmayor, Deniz Sipahi gibi Doğan Medya kalemlerinin övgü dolu methiyeleriyle reklam kokan bir kampanya yürütülmekte. Böylelikle Seferihisar merkezli alternatif bir kalkınma modeli olarak ortaya konulan ve ülkemizdeki birçok yerleşimde uygulanmaya başlayan Yavaş Şehir Modelinin karşısına, adeta onu gölgelemek istercesine Dünya Bankası tarafından önerilen neoliberal özelliklerdeki Sürdürülebilir Yerel Kalkınma Modeli ile çıkılmaya çalışılmaktadır. 

Ayrıca 30 Mayıs 2014 tarihli bir belediye haber bülteninden öğrendiğimize göre, bununla yetinilmeyerek 2014 yılında akademisyenlerden oluşan bir heyetle Rusya’ya çıkartma yapılarak İzmir’de yapılanların bir model olarak ihracına bile cesaret edilmiştir. Tabii ki Rusya’daki yerel yönetimlerin bu modelden feyz alıp uygulayacağı umuduyla…

Akademisyenlerin Rusya seferinden söz eden habere göre, heyetin başında olan Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Gazetecilik ABD Başkanı Prof. Dr. Gülgün Erdoğan Tosun, kendi uzmanlık alanı dışındaki bu konu ile ilgili olarak aynen şunları söylemiş: 

İzmir’deki yerel kalkınma modeli, kırsal alanlardan kente göçün önlenmesi, gecekondulaşmanın önüne geçilmesi, kırsal yoksulluğun önlenmesi, kentsel yoksulluğun etkilerinin azaltılması, üreticilerin örgütlenmesinin sağlanması ve kentin yerelde kalkınması gibi çalışmalar, yerel dinamikler bir araya getirilerek ortak akıl platformunda geliştiriliyor. Bu da İzmir’in farklılığını ortaya koyuyor.”

p18ihltd7s1ubf164843l1mes1n2i4

Evet, bütün bu söylenen ya da yazılanlar İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılan tarımsal hizmetlerin İzmir’in Türkiye’ye ve Dünya’ya örnek olduğunu, böylelikle İzmir’in diğerlerinden farklılığını gösterdiğini iddia ediyorlar.

İnsan bu iddiaları duyup okudukça, bir zamanlar yine İzmir patentiyle ortaya atılan işbirliği ya da güçbirliği modellerini; hatta adına holdingler bile kurulan sonuçsuz girişimleri anımsamadan edemiyor… Hani bir zamanlar İzmir’in diğer kentlerden farklılığı olarak takdim edilip yere göğe konulamayan; ancak geçen zaman içinde hüsrana uğranılan başka bir iş modelini hatırlamadan geçmek de mümkün olmuyor… 

Kentin mazisi, böylesine şeyleri icat edip ortaya atanların bile hatırlamak istemediği başarısız modellerle dolu olduğu için isterseniz şimdi de yeni bir şeymiş gibi ortaya atılan bu yeni iş modelinin, gerçekten bir model olup olmadığını, onu diğerlerinden farklı ve özgün kılan bir özelliğe sahip olup olmadığını gösterecek doğru sorularla test etmeye; böylelikle yeni bir hayal kırıklığı daha yaşamamaya çalışalım.

İlk olarak ortada gerçekten örnek alınacak ya da Birleşmiş Milletler’e ya da Rusya’ya bile ışık tutacak bir yerel kırsal kalkınma modeli var mıdır diye soralım.

Ardından büyükşehir belediyelerinin yerel kırsal kalkınmayı sağlamak amacıyla hizmetler vermesi düşüncesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi açısından gerçekten ilk kez düşünülmüş, bu alanda ortaya atılmış bir fikir ve çaba mıdır diye devam edelim.

Bu soruların devamında, model olarak tanımlanan bu çalışmaların benzerlerinden farkı, model olmasını sağlayan üstünlükleri, kendisini örnek alacak girişimler üzerindeki etki gücü, özellikleri, boyutu ve sürdürülebilirliğini mümkün kılan kurumsal yapılanması nedir diye devam edelim.

Ayrıca model olduğu iddia edilen bu hizmetler başka yerlerde de uygulanabilecek özelliklere sahip midir ve bu topraklara; yani İzmir’e özgü, patenti bize ait bir çalışma mıdır diye soralım.

Şayet bütün bu sorulara tatmin edici yanıtlar verildiği takdirde yapılan hizmetlerin benzerlerinden farklı bir şekilde biricik olma ve başka yerlerde uygulanma özelliğine sahip bir model olduğunu kabul etmemiz gerekecek. Aksi takdirde yazılıp çizilenlerin tümüyle bir yakıştırma ya da reklam kokan bir abartı olduğunu kabul etmemiz kolaylaşacak.

izmir-buyuksehir-belediyesi-yerelde-kalkinma-calismalarina-devam-ediyor6965ea46c04b704cf85b

O nedenle, bundan sonraki yazılarımızda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce model olarak tanımlanan tarımsal hizmetlerle ilgili aşağıdaki sorularımıza yanıtlar arayarak işe başlayalım derim:

1. Büyükşehir belediyelerinin, eskiden il özel idarelerine ya da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı taşra birimlerine ait bölgesel/kırsal kalkınma odaklı yerel tarım hizmetlerini yapması kendi inisiyatifleriyle ortaya çıkmış bir hizmet midir yoksa bu hizmetler onlara merkezi yönetimin yasalarla verdiği, onlardan beklenen bir görev midir? Şayet böyle yeni bir görevlendirme yapılmışsa bu değişikliğin temel nedeni nedir ve bu durum bugüne kadar nasıl bir gelişim göstermiştir?

2. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce 2014 yılından bu yana yürütülmekte olan yerel tarımsal hizmetlerin temel vizyon ve misyonuyla stratejik ve politik öncelikleri, amaç, hedef, faaliyet ve projeleri belli midir? Bu konularda önceden belirlenmiş bir eylem planı var mıdır?

3. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana uygulamakta olduğu tarımsal hizmetlerin boyutu ve içeriği yıllar itibariyle nedir? İzmir Büyükşehir Belediyesi 2014-2017 döneminde bu konularda neler yapmıştır?

4. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yürütülen yerel kalkınma odaklı tarımsal hizmetlerin bu konularda faaliyet gösteren diğer resmi ve özel kurumların yaptığı hizmetlerden farkı var mıdır ve bu kurumlarla ilişkisi ne düzeydedir?

5. İzmir Büyükşehir Belediyesi 2014 yılından bu yana sürdürdüğü tarımsal hizmetlerin sonucunu izleyip değerlendirmekte ve başarısını ölçmekte midir?

Yazı dizimizin izleyen bölümlerinde bu sorulara yanıtlar arayarak bizlere bir yerel kalkınma modeli olarak takdim edilen hizmetlerin gerçekten bir yerel kalkınma modeli olup olmadığını; ayrıca başka yerel yönetimlere, ülkelere hatta Birleşmiş Milletler’e önerilebilecek bir model mi olduğunu sorgulamaya çalışacağız. Tabii ki sizlerden gelecek yeni soru ve katkılarla birlikte…

Devam Edecek…

Her yeni, ilk ve güzel olan şey iyi ve yararlı mıdır?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin düzenlediği “İzmir Bölgesi Enerji Forumu“nda ESHOT yetkilisi Hakan Üzkat‘ın “İzmir Elektrikli Otobüs Filosu Projesi” sunumunu izlerken aklıma eski bir anım ve o anıdan çıkardığım kişisel bir ders geldi.

Anımsadığım olay, yurtdışında çalışan gurbetçi yurttaşlarımızın ülkemizdeki kamu kurumlarına, özellikle de belediyelere araç ya da iş makinesi bağışlamasının mümkün olduğu 1990’lı yıllara aitti. Kendilerine tanınan bu hak çerçevesinde çalıştıkları ülkede edindikleri taşıt araçlarıyla iş makinelerini geldikleri ilin, ilçenin ya da kasabanın belediyesine bağışlayabiliyorlar; böylelikle taşıt aracına ya da iş makinesine sahip olmayan birçok belediyenin bu eski model araç ve iş makineleriyle yeni olanaklara kavuşturmalarını sağlıyorlardı.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

O yıllarda İçişleri Bakanlığı’ndaki denetim görevimden ayrılarak belediye başkanlarına danışmanlık hizmeti verdiğim için, danışmanlığını yaptığım bir belediye başkanını, yurt dışında ekonomik ömrünü doldurularak kullanılamaz hale gelmiş taşıt araçlarını ve iş makinelerini önce anlaşmalı gurbetçiler tarafından belediyelere bağışlanmasını sağlayan, ardından da o araçları onararak haksız kazanç temin eden Adana merkezli bir dolandırıcılık çetesinin elinden kurtarmak için çalışıyordum. Çünkü, danışmanlığını yaptığım belediye başkanı yeni taşıt araçlarıyla iş makinelerine kavuşmak amacıyla bilmeden ya da gözünü karartarak sırf ilçesine yeni taşıt araçlarıyla iş makineleri getirmek uğruna bu suç şebekesinin ağına düşmüş ve teslim aldığı araçların bakım ve onarımını yaptırmaya kalktığında araçların işe yaramaz olduğunu görerek dolandırıldığını anlamış ve kendi seçmeni karşısında zor duruma düşmüştü.

Benim görevim ise eksik olan bazı resmi belgeleri bu işi örgütleyenlerden temin ederek taşıt araçlarıyla iş makinelerini geri vermenin yollarını aramaktı. O nedenle belediye başkanı ile birlikte işin tezgahlandığı Adana’ya giderek çetenin elebaşısı ile görüşmüş ve elde etmek istediğimiz sonuca ulaşmıştık.

Ancak bütün bu işlemleri yaparken muazzam büyüklükteki ofisinde yine büyük bir masanın arkasında oturan çete başına yurdun değişik bölgelerinden telefon eden belediye başkanlarının adeta yalvarırcasına araç ve iş makinesi istediğine tanık olmuş ve bu durumu hayretle karşılaştım.

Evet, yurdumun belediye başkanları yöneticisi olduğu il, ilçe ve kasabalara daha fazla hizmet götürmek amacıyla bu bağış sisteminden yararlanmak istiyor ve bu nedenle de bir dolandırıcılık şebekesinin reisine adeta yalvarıyor, küçük sevimlilikler yapıp daha daha fazlasını temin etmeye çalışıyorlardı. Bu durum onların zayıf halkası ya da yumuşak karınlarıydı. Onların bu zayıflığından yararlanmak isteyenlerin de sahip oldukları büyük bir güç, hedefi tam da 12’den vuran etkili bir silahtı.

1990’lı yıllarda yaşadığım ve kendimce dersler çıkardığım bu anıyı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı ESHOT Genel Müdürlüğü temsilcisi Hakan Üzkat‘ın sunduğu “İzmir Elektrikli Otobüs Filosu” başlıklı bildiriyi dinlerken yeniden hatırladım. 

s593909

Tabii ki belleğimdeki bu anıyla elektrikli otobüslerin satın alınıp hizmete girmesi arasında bir bağlantı kurarken bu yeni işin, yaşadığım olaydaki gibi bir sahtekarlık, bir dolandırıcılık işi olduğunu söylemek istemiyorum. Yapılan satın alma ve hizmete sokma eyleminin yasalara uygun olarak yapıldığını biliyor ve  bu anlamda iki olay arasındaki bağlantının sadece ve sadece yöneticilerin yaklaşımı açısından bir benzerlik taşıdığını düşünüyorum.

Çünkü sunum sırasında konuşmacının sarf edip beni irkilten anlatımı benim geçmişte kalan anım ile şimdiki eylem arasında bağlantı kurmama arttı da yetti bile…

Çünkü sunumu yapan ESHOT yetkilisi Hakan Üzkat, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Ankara’da üretim yapan TCV Otomotiv Makine San. ve Tic. A.Ş’den (Bozankaya) toplam 8,8 milyon Euro‘ya satın alınan E-Karat marka 20 adet elektrik otobüsle (her bir otobüs için 400.000.- Euro ya da yaklaşık 1,750 milyon TL) şarj ekipmanları ve kurulumuyla ilgili süreci anlatırken Avrupa Birliği ülkelerinin henüz bu boyutta bir filoyu hizmete sokmadıklarını, elektrikli otobüslerin bazı kentlerde deneme amaçlı kullanıldığını anlatıyor ve dünyadaki üretici firmalarla kullanıcıların uygulamadan kaynaklanan geri bildirimlerle saha verilerini paylaşmaktan ısrarlı bir şekilde kaçındıklarını ifade ediyordu. (1)

Evet, bu otobüslerin imalatçısı olan firmalarla elektrikli otobüslerin Avrupa Birliği’ndeki kullanımı ile ilgili olarak geleceğe yönelik önemli kararlar alan ülkeler hem bu otobüsleri yaygın bir şekilde kullanmıyorlar hem de kullanımdan kaynaklanan geri bildirim bilgilerini ısrarlı bir şekilde paylaşmaktan kaçınıyorlar, bu konuda işbirliğine yanaşmıyorlardı. 

Haliyle bu alengirli işte bir neden olduğunu, saha verilerini niye sakladıklarını  ve saha verileri saklanmış bir teknolojik ürünün neden satın alındığını düşünmeden edemiyorsunuz…

Nitekim sunumu yapan Hakan Üzkat ile sunum sonrasında yaptığımız sohbette de bu otobüslerin aslında bir filo olarak değil, sırf deneme amacıyla alındığını öğrendiğimde benim aklıma gelen bu şüphenin bu alımı yapan kamu görevlilerinin de aklında olduğunu hissederek bir nebze olsun rahatladım.

Ayrıca, bu sunum sırasında her bir elektrikli otobüsteki enerjiyi sağlayan ve Bozankaya tarafından üretilen LİfePO4 (Lityum Ferrofosfat), kuru bataryaların 2,3 ton ağırlığında olduğunu ve bunların ekonomik ömrünün, aynen akıllı telefonlarımızdaki bataryalar gibi zaman içinde güç kaybına uğradığını, bataryaların her yıl % 50 oranında güç kaybetmesinin beklenen bir şey olduğunu öğrendiğimde ister istemez irkildim. Çünkü bu otobüslerden üç yıl içinde toplam 400 tane alınması düşünülmekteydi ve bu anlatıma göre her otobüsün bataryasının maksimum iki yıl içinde değiştirilmesi, eskisinin yerine yenisinin takılması gerekiyordu. Hem de 2,3 ton ağırlığındaki binlerce bataryanın… Bunların yenilerinin depolanıp takılması ve eskilerinin toplanıp imha edilmesi… Aynen kullanıp attığımız piller gibi…

Görüldüğü kadarıyla elektrikli otobüsler çevreci, güvenilir ve ekonomik olmaları nedeniyle tercih edilmekle birlikte 2,5 tonlara kadar varan devasa büyüklükteki bataryaların kullanım ömrünün bitmesi durumunda ne yapılacağı konusu, bu büyüklük ve sayıdaki bataryaların nasıl imha edileceği, imha edilirken yaratacağı çevre kirliliği gibi sorunlar henüz düşünülmemekte, bunun için bir çözüm bulunmamaktaydı. 

Ayrıca Lityum İyon pillerin nano teknoloji ile geliştirilmiş hali olan ve Fosfatların ya da Fosforik asitlerin demir ve lityum tuzlarıyla ısıtılmasıyla üretilen LiFePO4 (Lityum Ferrofosfat) pillerin yanlış kullanılması durumunda yanma, patlama ve batarya süresinin kısalması gibi durumların ortaya çıkması ve uzmanların söylediğine göre bunu önlemek amacıyla toplam batarya grubunun her bir hücresi ile birlikte yönetimini gerçekleştirecek bir ana yönetim sistemiyle hücrelerdeki denetimi sağlayan uydu yönetici birimleriyle ana yönetim birimi arasında kurulacak etkin bir haberleşme sisteminin gerekliliğini dikkate aldığımızda araçların tavanındaki pil gruplarının olası risk ve tehlikeler açısından çok önemli olduğunu düşünüyoruz. (2) 

Sunum sırasında ayrıca bu otobüslerin nerede ne şekilde şarj edileceği konusunun da önemli bir sorun olduğunu ve bu sorunun henüz çözülemediğini öğrenince toplantının soru-cevap bölümünde konuşmacıdan İzmir’de bir zamanlar kullanılan ama daha sonra ortaya çıkan sakıncaları nedeniyle kullanımından vazgeçilen troleybüsleri ya da ekonomik, konforlu ve hızlı olduğu için satın alınan yeni gemilerin yüksek işletme maliyetleri nedeniyle kullanılmayıp bir köşede bekletilmesini hatırlatarak satın alınan 20 otobüsle satın alınması öngörülen 380 elektrikli otobüsün güçlü yanlar/zayıf yanlar, olası fırsatlar/olası tehlike ve riskler analizini; yani İngilizce kısaltması ile SWOT, Türkçe kısaltması ile de GZFT analizi yapmasını rica ettim.

Çünkü bu otobüslerin devamlı olarak iyi ve güçlü yönleri anlatılıyor, zayıf, tehlikeli ve riskli yanları ise hiç anlatılmıyordu. 

DCIM100MEDIADJI_0006.JPG

Konuşmacının cevap olarak elektrikli otobüslerin zayıf, tehlikeli ya da riskli bir yönünün olmadığını belirtmesi üzerine de aklıma gelen ilk zayıflık, risk ya da tehlikenin uluslararası standartlarla Türkiye standartlarının birbirine uymaması olasılığından söz ederek her bir belediyenin farklı kaynaklardan aldığı sistemler nedeniyle ülke ölçeğinde bir standart yaratılamayacağını; ayrıca bu tür otobüslerin bir sır gibi saklanan know-how’u nedeniyle ileride büyük sorunlar yaşanabileceğini hatırlatmakla yetindim. Tabii ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Hollanda’dan aldığı yararlı ama oldukça pahalı metrobüs örneğini hatırlatarak…

Sonuç olarak, hatırladığım anı ile bize anlatılan elektrikli otobüsler arasında alım yöntemi açısından bir benzerlik olmamakla birlikte; daima en yeni ve güzeli gerçekleştirip halka sunmak isteyen, bunu ellerine geçebilecek en güzel fırsat olarak gören belediye başkanlarının bazen halının altına süpürülmüş gerçekleri göz ardı ederek ve sırf o alanda ilk olmayı önemsemeleri nedeniyle yanlış ya da eksik işler yapabileceği ihtimalinin de olabileceğini düşünmemiz gerekebilir diye düşünüyorum.

Aynen anlattığım anıda, taşıt aracı ve iş makinesi almak için sıraya giren belediye başkanlarının onca araç ve gerecin niye ucuz ve kolay temin edildiğini araştırıp soruşturmamalarında olduğu gibi…


(1) İzmir Bölgesi Enerji Forumu Bildiriler Kitabı, 7-8 Nisan 2017, İzmir Mimarlık Merkezi, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi, İzmir, Nisan-2017, s. 57-72

(2) Kılıç, Arda; “Batarya Yönetim Sistemlerinde Ana ve Uydu Denetleyici Modül Tasarımı ve Can Protokolü Kullanımı“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2016 (Bu çalışma 2539,TÜBİTAK (Türkiye)-FWO (Belçika) İşbirliği Programı kapsamında yürürlükte olan 114E023 numaralı ve “Şehir içi Kullanımlar İçin Yüksek Verimli Elektrikli Araç Prototip Tasarımı ve Gerçekleştirilmesi” başlıklı proje kapsamında desteklenmiştir.)

Kentin kanaat önderleri ve anayasa referandumu…

İnternet’in ansiklopedisi olarak kabul ettiğimiz ve çoğu araştırmamızda ilk başvurduğumuz yer olan Vikipedi‘ye göre “kanaat önderi kavramı, psikolojik  bir kavram olup, fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan liderdir. Kanaat lideri, kendi grubu gibi yaşar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkindir. Onun yaptıkları grup tarafından çok çabuk benimsenir. Birisinin, insanları etkileme becerisinin yüksek olması, onun kanaat lideri olması için yeterli değildir. Kişilerin kanaat lideri olmaları için her seviyeye inebilmesi, hatipliğinin olması, her türlü olgudan sonuç çıkarabilmesi şarttır. Ünlüler, sanatçılar, köşe yazarları veya yazarlar kanaat lideri değildirler. Kanaat liderlerinin en belirgin özellikleri tüm gelişmeleri sıkı sıkıya takip etmeleri, toplumda sözü dinlenilen kişiler olmaları, her olgudan fikir üretme kabiliyetine sahip olmaları ve grup üyeleri gibi yaşamalarıdır.”

Kanaat Önderi 002

Yolumuzu İnternet’ten ayırmayıp yine “İzmir, kanaat önderi” sözcük grubu ile Google’da yaptığımız bir aramada karşımıza İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Başkan Kocaoğlu: Kanaat Önderleri ‘Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın’ Dememeli‘ başlıklı bir haberi çıkıyor. 21 Nisan 2007 tarihini taşıyan bu belediye haberine göre EBSO Genç Sanayiciler Birliği’nin toplantısına katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu genç sanayicilere hitaben yaptığı konuşmada, kentteki “kanaat önderliği kavramının” sorgulanması gerektiğini, bunlardan bazılarının sıkıntı yarattığını, İzmirlilerin bu kişileri sorgulaması gerektiğini söyleyip “İzmir’in kanaat önderlerinde bir sıkıntı vardır. Bu kanaat önderlerinden sıkıntı yaratan insanların kanaat önderi olmadığını yaşayarak görüyoruz. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, işim var gücüm var’ derse olmaz. İzmir, kanaat önderlerini irdelemek, sorgulamak zorundadır” demiş. 

Aradan tamı tamamına 10 yıl geçmiş olmasına ve sayın Aziz Kocaoğlu‘nun bugün halen aynı fikirde olup olmadığını bilmiyor olmamıza karşın “İzmirlilerin kanaat önderlerini sorgulaması” gerekir düşüncesine katılıp bugün İzmir’deki kanaat önderlerinin devam etmekte olan anayasa referandumu karşısında nasıl bir tavır aldıklarını izleyerek onların İzmir için nasıl bir sıkıntı yarattıklarını ortaya koymaya çalışacağız.

Tabii ki öncelikle İzmir’in kanaat önderi denilince akla kimlerin geldiğini sorgulayarak…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) Genç Sanayiciler Birliği‘nde yaptığı 2007 tarihli bu konuşmasında genç sanayicilere hitaben kentin kanaat önderlerinden söz ettiğine göre sanayicileri kanaat önderi, özellikle de Ege Bölgesi Sanayi Odası Başkanı Ender Yorgancılar‘la diğer eski ya da yeni yöneticileri kentin kanaat önderi olarak gördüğü kesin.

Sayın Aziz Kocaoğlu sanırım sanayicinin yanında tüccarın, tacirin temsilcisi olarak tanıyıp bildiğimiz ve çoğu toplantıda belediye başkanının hemen yanında oturan İzmir Ticaret Odası (İZTO) başkan ve yöneticilerini de kentin kanaat önderlerinden biri olarak kabul edecektir. Nitekim İzmir Limanı, Kültürpark Projesi gibi birçok önemli projede onun fikirlerini kabul edip uygulamak istediğine göre kentin diğer bir önemli kanaat önderi, olsa olsa İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş olmalıdır.

Kültürpark Projesi hakkında oturup bir rapor düzenleyip kendilerince önemli önerilerde bulunduklarına ve belediyenin yaptığı projeyi desteklediklerine göre Ege Sanayici ve İş Adamları Derneği ya da adının sonunda “giad” ya da “siad” olan her iş adamı, sanayici derneğinin yöneticileri de kentin önde gelen kanaat önderlerinden biri olsa gerek…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 2009 yılında kurduğu İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘na (İEKKK) üye olanlar da kuvvetle muhtemel bu kentin kanaat önderleridir. Kentin tüm önemli, büyük ve sorunlu projeleri önce bu kurul üyelerine tanıtılıp onların görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerine öncelik verildiğine göre bu kurulda yer alan kalburüstü zevat da kuvvetle muhtemel kentin kanaat önderleridir.

Hele ki kentteki değişik sermaye ve çıkar grupları arasındaki ilişkileri düzenleyen, çoğu kişinin korku ile karışık bir şekilde saygı gösterdiği, son günlerde anlaşılmaz bir nedenle, muhtemelen aldığı nazik bir uyarı nedeniyle İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) üyeliğinden inandırıcı olmayan bir nedenle ayrılan Uğur Yüce de bu kentin önemli bir kanaat lideridir.

Muhakkak ve muhakkak ki, bütün bu kanaat önderlerinin bir araya geldiği TARKEM isimli şirketin ortak ve yöneticileri de bu kentin kanaat önderleridir.

Velhasıl bir saadet zinciri şeklinde birbirlerine göbekten bağlı bütün bu zevat bu kentin kanaat önderleridir.

Tabii ki bu kentte yaşayan İzmirliler de bu kanaat önderlerinin ağızlarına bakan, onların ne yaptığını izleyen, kentle ilgili konularda kanaati olmadığı için kanaati olanların peşinden giden kişilerdir (!)

Kanaat Önderi 003

Kentin kanat önderleri anayasa referandumunda ne yapıyor?

Şu sıralarda, aynen ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nde yapıldığı gibi tepeden inme bir şekilde önümüze konulan bir anayasa değişikliği çerçevesinde anlamadan bilmeden bir “Evet” dememiz isteniyor bizden…

İzmir ve İzmirli olarak bu antidemokratik dayatmaya karşı, haklı olarak “HAYIR!” dediğimiz bir süreçte ise o hepimize “kanaat önderi” olarak dayatılan kişi ya da kurumlar ise ortaklıkta gözükmüyor…

Üstüne üstlük Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İzmir Ticaret Odası (İZTO), İzmir Ticaret Borsası (İTB) ve Ege İhracatçı Birlikleri (EİB) ve İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İESOB) olarak 22 Şubat 2017 tarihinde düzenledikleri “Anayasa Bilgilendirme Toplantısı“nda Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum‘la birlikte Akdeniz Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Muharrem Kılıç ve Milli Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay‘ı dinledikleri halde anayasa değişikliğine “Hayır” diyecek olanları konuşmacı olarak niye davet etmediklerini açıklamamışlar, üstüne üstlük Hürriyet Gazetesi’nin verdiği bilgiye göre bu konuda kendilerine yöneltilen eleştirileri yanıtlayan İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem DemirtaşCHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da gelecek ay İzmir’e gelecek. Onların ekibini de dinleyeceğiz” demesine karşın bu toplantının, Anayasa oylamasına 7 gün kala gerçekleşmediği hepimizin malumudur.

Evet, bize bu kentin kanaat önderi olan tanıtılan, kendilerini öyle tanıtmak isteyen bu kişi ve kurumlar ne yazık ki, bu tavırlarıyla iktidarın değirmenine su taşırken “Hayır” diyenlere aynı fırsatı vermemişler ve kendilerinin “Evet’çi” olduğunu açık bir şekilde belli etmişlerdir.

Kanaat Önderi 001

Çünkü karşılarında “Hayır da çıksa, evet de çıksa, biz bu memlekette birlikte yaşayacağız. Birbirimizin bir bardak suyuna, bir dilim ekmeğine ihtiyacımız var.” diyerek bu tür demokrasiden ve ahlaki değerlerden uzak ikiyüzlü tutum ve davranışları içine sindiren ortay-yolcu bir belediye başkanı olduğu sürece, İzmir’in ellerindeki sermaye  ya da saadet zincirinin bir halkası olmaları nedeniyle bir yerlere gelmiş ‘sözde‘ kanaat önderleri, “bugün burada, yarın şurada” anlayışıyla sergiledikleri kıvrak tavırlarını sürdürecek, kimse onlardan bu ikiyüzlülüklerinin hesabını soramıyacaktır.

Ama biz yine de 10 yıl öncenin belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 2007 yılında söylediği o güzel sözleri tekrarlayarak, kendilerini, aileleri ve yakınlarıyla yönetici ve çalışanlarını “HAYIR!” kampanyası içinde göremediğimiz kurum ve kişiler için “kanaat önderliği kavramını ve İzmir’deki kanaat önderlerini sorgulayalım” diyoruz.

Bir kentin kimliği fetih ya da işgal üzerinden değil; barış üzerinden okunmalıdır…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde AKP iktidarı tarafından İzmir’e giydirilmek istenen yeni bir kisve, yüklenmek istenen yeni bir kimlik adı altında İzmir’in fethinin 936. yılını kutladık.

Bu fetihten ve kutlamalardan kimlerin haberi oldu, kimler sevindi ya da üzüldü, kimler fethin kutlandığı etkinliklere katıldı, İzmir’deki hangi akademik ya da yerel tarihçi bu etkinlikleri izleyip katkıda bulundu bilmiyorum ama İzmir’in ve İzmirlinin bunlardan pek haberi olmadı, pek de ilgi göstermedi.

Çünkü işin farkında olan her İzmirli biliyor ki, AKP iktidarı ve onun zihniyetinde olan egemen güçler sahiplenemedikleri, nüfuz edemedikleri yerlere, kentlere girebilmek için orayı İslami bir fetih anlayışıyla ele geçirip bayraklarını o kentin kalesine dikmek, kendi sembol ve siluetlerini adeta bir damga gibi o kentin üstüne vurmak istiyorlar.

Bunu nasıl önce İstanbul’un fethi adına İstanbul için, ardından Çanakkale’de ve son olarak Kut’ül Amare savaşlarını yenilgiden zafere dönüştürerek yapmaya çalıştılarsa şimdi de İzmir’de bir fetih senaryosu yaratarak gerçekleştirmeyi deniyorlar.

Tabii ki bunun yanında bu kentin belediye başkanını teslim alıp yönlendirerek ya da bir AKP projesi olarak halka sorulmadan yapılmak istenen “İzmir Körfez Geçişi Projesi” kapsamında körfezin tam ortasına ampul şeklinde bir yapay ada yaparak da sembolleştirmek istiyorlar.

Resim2
“İzmir Körfez Geçişi Projesi” kapsamında İzmir Körfezi’ne yapılacak yapay adanın şekli

Böylelikle “Gavur İzmir” olarak görüp adlandırdıkları bu kenti İslamlaştıracaklarına inanıyorlar. O nedenle yaptıkları/yapacakları büyük yatırımlar yanında fetih organizasyonu gibi büyük etkinlikler düzenleyerek bu kenti halen İslamlaştırılıp fethedilmemiş bir “gavur kent” olarak gördüklerinin ipuçlarını veriyorlar.

İzmir’in 25 Mart 1081 tarihinde Çakabey tarafından fethedildiğini önemseyip; ama daha sonra Bizans ve Cenevizliler tarafından defalarca ele geçirilidği gerçeğini gözardı ederek düzenlenecek bu etkinliklerden haberim, geçen sene Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne yaptığım bir görüşmede, bu konularla görevli belediye görevlisinin önüme uzattığı Katip Çelebi Üniversitesi’ne ait resmi bir yazıyı okumamla oldu. Ardından aynı görevlinin böylesi bir organizasyon karşısında ne yapılması gerektiği konusundaki sorusuna da “ben olsam, bu tür girişimlerin etkisiz olması için aynı tarihlerde daha büyük boyutlarda uluslararası bir etkinlik düzenler, böylelikle etkinliğin gölgede kalmasına ve devamı konusundaki cesareti kırmaya çalışırım” cevabını verdim. Çünkü böylesi saçma bir iddia ile yapılacak ilk girişimin başarılı olması durumunda tutunup devam etmesinin daha kolay olacağı düşüncesiyle, aynen 23 Nisan kutlamalarına bir alternatif olarak her yıl aynı tarihlerde düzenlenen Kutlu Doğum haftası örneğinde olduğu gibi ondan daha fazla ses getirecek başka bir büyük ve uluslararası etkinliğin düzenlenmesi suretiyle bu anlamsız girişimin önünün kesilmesini sağlamış olabilirdik.

Ardından da İzmir Valiliği düzleminde yaptığım araştırmalarla bu organizasyonun amacını, içeriğini ve programını öğrenmeye çalışmış ve bu durumu değişik düzlemlerde ifade ederek kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmıştım.

Öğrendiğim bilgilere ve daha sonra ortaya çıkan kutlama programına göre, “1081 Çakabey ve İzmir Fetih Kutlamaları” esas olarak Ankara’daki Türk Tarih Kurumu tarafından düzenleniyor, İzmir Valiliği ile Ege ve Katip Çelebi üniversiteleri tarafından destekleniyordu.

Etkinliğin kesinleşmiş programına baktığımızda da, 24-26 Mart 2017 tarihleri arasında “1081 İzmir’in Türkler Tarafından Fethi Kutlamaları ve Uluslararası Çaka Bey Sempozyumu” ve “1081 Çaka Bey Türk Tarih Kurumu İzmir Kitap Günleri“yle “Türk Tarih Kurumu Fotoğraf ve Resim Sergisi“nin düzenlendiğini, Selçuk’taki İsa Bey Camii’nde Çaka Bey ve şehitler anısına mevlit okutulduğunu, “Fetih Kupası Yıldızlar ve Gençler Halı Saha Futbol Karşılaşmaları“, “Fetih Kupası İlkokullar Arası Satranç Karşılaşmaları“, “Halk Sağlığı İl Müdürlüğü Genel Sağlık Taraması“, “Kulüplerarası Çaka Bey Bisiklet Yarışları“, “Süper Stage Pist Etkinliği (Fetih Rallisi)” adı altında yarışmalar yapıldığını, tarihi mehteran birliğinin gösteri yaptığını, halkın ve öğrencilerin Sahil Güvenlik Komutanlığı’na ait bir arama kurtarma gemisini ziyaret ettiklerini, yarışmalarda kazananlara ödüllerin verildiğini ve İzmir Devlet Senfoni Orkestrası’nın verdiği konserde zeybek gösterisinin yapıldığını öğreniyoruz.

Kutlama etkinliği programıyla gazete haberlerine baktığımızda ise elindeki Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) ile İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA) gibi bu konularda görevli yetkili ve sorumlu iki kurum olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu konularda ilgisiz ya da habersiz kaldığı, kutlama programına da belediye başkan vekili gibi düşük bir düzeyde katıldığı görülmektedir.

20170325_2_22629731_20276837_High
İzmir’i fethediyoruz…

Oysa bizler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kentin tarihinin araştırılması ile ilgili iki önemli birimi ile birlikte sus pus olmayıp bu işin doğrusunu söyleyip karşı çıkmasını, 1081 yılında böyle bir ele geçirme durumu olsa bile izleyen yıllarda bu durumun devam etmediğini, “fethedildi” denilen yerin uzun yıllar “gavurlar“ın elinde kaldığını; bu anlamda İzmir’in kent kimliğinin fetih ya da işgal etmek eylemleri üzerinden değil; farklı kültürlerin bir arada yaşayacağı barış dolu bir Ege/Akdeniz kenti ideali üzerinden okunmasını önerebilir ve bu karşı çıkışını da biz İzmirliler ile paylaşabilirdi.

Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi (1)

Ali Rıza Avcan

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından biz İzmirlilere sorulmadan, fikrimiz alınmadan; adeta tepeden inme bir zorlamayla bir seçim vaadi olarak hazırlanıp karşımıza çıkarılan; o nedenle de demokratik, katılımcı ve çoğulcu bir anlayışla hazırlanmadığını; ayrıca uluslararası düzeydeki RAMSAR Sözleşmesi ile korunan Gediz Deltası ile İnciraltı gibi kentimizin doğal zenginliklerine zarar vereceğini bildiğimiz İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nde önemli bir aşamaya gelmiş durumdayız.

2014 tarihli son yerel seçimlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olarak karşımıza çıkan, şimdilerde de gönüllü olarak başbakanlıktan vazgeçmeye hazır olan İzmir milletvekili ve Başbakan Binali Yıldırım’ın “çılgın projeler” adıyla sunduğu 35 projeden biri olan; ancak aldığı yenilgiyle İzmir halkı tarafından kabul görmeyen “Altın Gerdanlık, İzmir Körfez Geçişi Projesi” ile ilgili nihai ÇED Raporu’na itiraz edebileceğimiz son gündeyiz. Artık bugünden sonra yapacağımız tüm itirazları, mevcut yasal düzenlemeler nedeniyle vatandaş görüşü olarak değil; açacağımız ya da müdahil olacağımız davaların tarafı olarak yapabileceğiz.

İşte o nedenle değerli dostumuz ve yoldaşımız Arif Ali Cangı‘nın hazırlayıp “Kent Stratejileri Merkezi” isimli Facebook sayfamızda bizimle paylaştığı dilekçe örneğini sevinçle karşılıyor ve grup üyesi olan tüm arkadaşların bu dilekçeyi düzenleyerek İzmir Valiliği İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’ne şahsi olarak göndermelerini rica ediyoruz.

Köprü Karikatür

Biz ise, Kent Stratejileri Merkezi – KSM olarak Doğa Derneği Gediz Deltası Sorumlusu Göker Yarkın Yaraşlı ile birlikte İzmir Körfez Geçişi Projesi nihai ÇED Raporu’nda yazılı olan sorunları belirleyerek ayrı bir dilekçe hazırladık ve bu dilekçedeki konuları “Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi” adını verdiğimiz yeni bir yazı dizisinde ayrıntılarıyla birlikte izleyen yazımızdan itibaren sizlerle paylaşacağız.

Tabii ki, bu paylaşım sürecinde sizlerin görüş, düşünce, öneri, uyarı ve eleştirilerini de dikkate almak suretiyle…

Devam Edecek…

Daha demokratik, daha katılımcı, daha çoğulcu bir Kültürpark yönetimi için…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde yerel yönetimlerin kültür ve sanat politikalarıyla ilgili bir panelde konuşan İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanı Funda Erkal, İZFAŞ’ın sorumluluğundan alınan İzmir Kültürpark’ın yönetimi için ayrı bir Kültürpark Şube Müdürlüğü kurduklarını ve bu şube müdürlüğünün görev, yetki ve sorumluluklarını belirlemek amacıyla ayrı bir yönergeyi hazırlamakta olduklarını, hazırlanan bu yönerge çerçevesinde Kültürpark ile ilgili tüm tarafların oluşturulacak bir kurul içinde değerlendirileceğini ifade etti.

Kültürpark 02

Sunum sonrasında kendisine yönelttiğimiz sorular ve yaptığımız söyleşide ise kendisine şayet demokratik bir yönetim modeli oluşturmak istiyorlarsa, bu yönergenin hazırlığı konusunda da demokratik olmalarını, hazırlandığı söylenen bu yönergenin Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşlar tarafından inceleme, araştırma ve tartışmalar yapılarak birlikte hazırlanması gerektiğini söyledik.

Çünkü bu tür tek taraflı yapılan hukuki düzenlemelerin sadece tek bir tarafın görüşleri dikkate alınarak hazırlandığında, yeterince katılımcı ve çoğulcu olmaması nedeniyle antidemokratik bir yapıya sahip olacağına inanıyoruz.

İşte o nedenle, bu yazımızda İzmir Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşların katılmasını önerdiğimiz inceleme, araştırma ve tartışma sürecinde nelerin dikkate alınması gerektiğini belirlemeye çalışacağız.

Yeşil Alanlar Stratejik Planı ve Eylem Planı

Bize göre, Kültürpark’ın işletim modelinin tartışılacağı önemli bir sürecin başında, İzmir Büyükşehir Belediyesi açısından eksikliğini halen hissettiğimiz bir yeşil alanlar strateji planı ile eylem planının hazırlanması gerekmektedir. Böylelikle Kültürpark vesilesiyle tüm kentteki yeşil alanlarla ilgili politika ve stratejilerin, hedef ve amaçların, gerçekleştirilecek faaliyet ve projelerin demokratik bir platformda tartışılarak belirlenmesi, bunlarla ilgili bir eylem planının hazırlanması uygun olacak ve bu anlamda hazırlanacak stratejik planla eylem planı içinde yer bulacak olan Kültürpark’ın kentteki diğer yeşil alanlarla ilişkisi ele alınıp değerlendirilebilecektir. Ayrıca bu çalışmalar sayesinde hem kentteki yeşil alanların bölge, kent, semt ve mahalle parkı boyutunda fonksiyonel tanım ve sınıflamaları yapılabilecek hem de planlanan yeni yeşil alanların yeri ve işlevini belirlemek kolay olacaktır.

Kültürpark için daha demokratik, daha katılımcı ve çoğulcu bir yönetim modeli…

Kentteki yeşil alanların nitelik ve fonksiyonlarına göre tanımlanıp bunlarla ilgili faaliyet ve projelerin planlandığı bu aşamada ele alınıp değerlendirilecek diğer bir konu ise bunların kimler tarafından nasıl yönetileceğini ortaya koyan yönetim modelleri olmalıdır. Bir mahalle ya da semt parkı kim ya da kimler tarafından ne şekilde yönetilmelidir? Bir kent veya bölge parkının yönetimine kimler, ne şekilde dahil edilmeli, bu tür yeşil alanların sürdürülebilirliği için neler yapılmalıdır?

Evet, bu tür soruların sorulup cevaplarının araştırılacağı, yeşil alan ve parklarla ilgili önemli ilke kararlarının alınacağı, bu önemli kararlar alınırken ISO 9000 ve 14000 toplam kalite ve çevre yönetim standartlarıyla kullanıcı memnuniyet düzeylerinin dikkate alınacağı aşama, aslında planların ve programların yapıldığı bu aşama olmalıdır.

Kültürpark 102

Tabii ki kentteki yeşil alan ve parklarla ilgili bu tür ilke kararlarının alınacağı, planların hazırlanacağı süreçlere konu ile ilgili tüm aktörlerin; iç ve dış paydaşların hiçbir sınırlama konulmaksızın, gönüllülük ilkesi çerçevesinde katılmak isteyen herkesin dahil edilmesi, belediyenin de yeşil alan ve parkları birlikte yönetmeye hazır olması gerekmektedir.

Kültürpark’ın yeni yönetim modelinde dikkate alınmasını önerdiğimiz hususları ise özetle şu şekilde sıralayabiliriz:

♦Kültürpark’ın yönetiminde kamu görevlilerinin yanında konunun uzmanı akademisyen ve profesyonellerle Kültürpark’tan yararlananların ya da konuyla ilgili meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri mutlaka yer almalıdır.

♦ Kültürpark, “Kültürpark Üst Yönetimi”, “Kültürpark Danışma Kurulu” ve “Kültürpark Gönüllüleri” şeklinde birbiri ile ilişkili üçlü bir yapı tarafından birlikte yönetilmelidir.

Kültürpark Danışma Kurulu, Kültürpark ile ilgili tüm meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının ve sivil yurttaşların, üniversitelerin, Konak Belediyesi temsilcisi ile Kültürpark’ın çevresindeki mahalle muhtarlarının katılımı ile oluşmalı, bu meclise katılım için herhangi bir sınırlama getirilmemeli, katılım tümüyle gönüllülük esasına dayandırılmalıdır.

Kültürpark Üst Yönetiminin, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından görevlendirilen kamu görevlileriyle uzmanlardan; ayrıca Kültürpark Danışma Kurulu tarafından seçilen temsilcilerin katılımı ile oluşması, yönetimde belediye ve Kültürpark Danışma Kurulu temsilcileri arasında eşit/adil bir dengenin sağlanması uygun olacaktır.

Kültürpark Gönüllülerinin ise tümüyle Kültürpark sevgisi ile çalışacak, yaptığı gözlemler, ürettiği fikirler ve önerilerle Kültürpark Danışma Kurulu‘na ve Üst Yönetimine katkıda bulunacak esnek bir yapılanma olarak örgütlenmesi önerilmektedir. 

Bu öneriler tabii ki, zengin bir tartışma ortamında ele alınıp geliştirilmiş, olgunlaşmış düşünceler değildir. Gelişip olgunlaşması için daha fazla incelenip araştırılmasına ve tartışılmasına gerek vardır.

Kültürpark 20.02.2017

Ama en azından tartışmayı başlatabilecek fikir ve öneriler de olabilirler… Biz de bu düşüncelerin bir tartışmayı başlatmasını, bu konudaki bir hareketi ateşlemesini bekliyor ya da umuyoruz…

Bunu sağlamak amacıyla da, Ali Özkır‘a ait “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” başlıklı yayınlanmamış doktora tezini, Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunun “Dosyalar” bölümüne ekliyoruz. 

Daha demokratik, daha katılımcı, daha çoğulcu sivil bir Kültürpark yönetimini oluşturmak ve Kültürpark’ı geliştirerek yaşatmak dileğiyle…