“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam…”

Ali Rıza Avcan

Aliağa-Selçuk güzergahında İZBAN adı verilen hızlandırılmış banliyö trenini kullanan İzmirliler, son günlerde ilk durakla son durak arasındaki ulaşım ücretine uygulanan % 270 oranındaki zamla birlikte uygulamaya konulan “Artı Para Sistemi” nedeniyle  büyük sorunlar yaşıyorlar.

Yolculuğun başında bloke edilen 10,60 liradan arta kalan bakiyenin, varılan istasyonda çözülüp geri ödenmesinden kaynaklanan zorluğun yanında, uzun mesafelerde yolculuk edenlerin ücretlerine yapılan büyük oranındaki gizli zammın her gün işine gidip gelmek zorunda olan geniş işçi ve emekçi kesimlerle yoksulları , emeklileri ve dar gelirlileri, öğrenci ve engellileri maddi yönden oldukça zorlayacağı anlaşılıyor.

Kent içi yolculuklarda çoğunlukla İZBAN’ı kullanan biri olarak ben de bu sorunu fazlasıyla yaşıyor ve bunun aşılması için mücadele edenleri destekliyor, bu amaçla imzalar veriyor ve her ortamda bu sorunu gündeme getirip çözüm bulunması için çabalıyorum.

Tabii ki bütün bunları yaparken İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve diğer belediye yöneticileriyle uygulamaya konulan Artı Para Sistemini taraftarlık ruhuyla savunmaya çalışanlarla da karşılaşıyorum. 

Bu şekilde davrananların bir kısmı, işin içine İZBAN’ın diğer ortağı olan Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’nü (TCDD), dolayısıyla hükümet olduğunu iddia ederek bizim asıl onlarla mücadele etmemiz gerektiği konusunda akıl veriyorlar. 

Oysa bilmiyorlar ki, bu sistemi kabul edip uygulamaya koyan TCDD ya da hükümet değil; bizatihi İzmirim Kart uygulamasının sahibi olan İzmir Büyükşehir Belediyesi. Nitekim bu sisteme yönelik eleştirilerin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından bizzat cevaplanıyor olması da bunun en somut kanıtı.

Diğer bir grup fanatik taraftar ise, değişen ulaşım ücretlerini görmezlikten gelerek, hatta bu ücretlerle ilgili yanıltıcı bilgiler vererek; örneğin kısa mesafelerdeki yolculuk bedellerinin 90 dakika uygulamasıyla azaldığını, uzun mesafelerdeki yolculuklar için de daha fazla ücret ödemenin adil bir şey olduğunu ifade etmeye çalışıyorlar.

Oysa, İZBAN’a ait http://www.izban.com.tr isimli İnternet sayfasını açıp oradaki “Fiyat Tarifesi” bölümüne baksalar, her bir istasyon itibariyle ödenecek doğru rakamları görüp iddialarından vazgeçmek zorunda kalacaklar.

Azınlıkta kalmakla birlikte bugüne kadar İZBAN’a binmemiş, işine gücüne kendi özel aracıyla gidip gelen, çoğu kez bardağın dolu yanını görerek keyfini bozmak istemeyen küçük bir mutlu azınlık ise her zaman yaptıkları gibi belediye başkanını savunarak bu uygulamanın doğru olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.

Onlara da arabalarını bulabildikleri bir otoparka, o da olmazsa bir kaldırımı işgal edip sıradan bir İZBAN yolcusu gibi çıplak gerçeğe tanık olmalarını öneriyorum.

Bütün bu yanıltıcı bilgi ve propagandaya karşı mücadele verilirken bu uygulamayı savunanlar arasından hiç bir kimse de çıkıp, kent içi toplu  ulaşımın kent hakkının doğal bir sonucu olarak temel bir insan hakkı olduğunu, belediyelerin ulaşım hizmetlerini kamu hizmeti olarak yaptıklarını, bu hizmet karşılığında zarar etmiş olsalar bile ücretlerin halkın ödeyebileceği düzeyde tutulması gerektiğini, bu konuya sadece kar ya da zarar kaygısıyla yaklaşılamayacağını; hatta bu tür hizmetlerin asıl olarak ücretsiz olması gerektiğini hatırlamıyor, daha doğrusu hatırlatmak bile istemiyor. 

Hele ki, bugüne kadar başka belediyelere örnek olacak düzeyde sosyal belediyecilik yaptığını iddia eden bir belediyenin yönetimde olduğu bir kentte…

20180219_2_28785022_30901350_Web

Bu arada henüz geniş halk kesimleri tarafından bilinmeyen ya da fark edilmeyen bir konuyu da bu vesile ile gündeme getirip, bugün İZBAN için geçerli olan kademeli ücret sisteminin gelecek günlerde sadece İZBAN’la sınırlı kalmayacağını, yarın öbür gün lastik tekerlekli ulaşım sistemleri için de; daha doğrusu belediye otobüsleri için de gündeme getirileceğini; böylelikle kısa bir süre sonra kentteki tüm toplu ulaşım araçlarında kademeli bir ücretlendirme sisteminin uygulanacağının müjdesini vermemiz gerekiyor.

Çünkü güncelleme işlemi henüz bitirilmiş olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘na göre İzmir, aşağıdaki haritada da görüldüğü gibi önümüzdeki yıllarda merkez kentten başlayıp çevre kente doğru genişleyen dört ayrı bölgeye ayrılarak bu bölgeler içindeki toplu ulaşım ücretleri, içte kalan bölgelerden dışta kalan bölgelere doğru artarak yeniden düzenlenecek; böylelikle kent merkezinden uzak ilçelerde yaşayanların merkeze ulaşımları daha da zorlaşacak.

032

O nedenle, bugün sadece İZBAN’la başlayan bu sorunun gelecekte kentteki tüm toplu ulaşım sistemini saracağını bilerek; “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” demenin daha doğru olduğunu düşünüyor ve tüm İzmirlileri, kent içi ulaşım hizmetlerinin daha da zorlaşıp pahalı hale geleceği gelecek günler adına mücadeleye davet ediyorum.

Belediyelerin verilen ödül, bayrak ve unvanlarla ilişkisi…

Ali Rıza Avcan

Yıllar önce, belediyelere eğitimler verip danışmanlık yapan özel bir kurum, Antalya’daki beş yıldızlı bir otelde düzenlenen törenle Konak Belediyesi’nin o tarihlerde açtığı oyun ve oyuncak müzesi için birincilik ödülü vermiş ve bu haber İzmir’deki yerel basında en üst köşelere taşınarak hem müzenin danışmanı yazar hem de o dönemin belediye başkanı övgülere boğulmuştu.

Benim tepkim ise, bu ödülü veren kuruma bir yazı yazarak ödülü hangi kriterlere göre verdiklerini ve buna karar veren jürinin kimlerden oluştuğunu sormak olmuştu.

Çünkü ödül verilmesi için önceden belirlenmiş kriterlerle bu konuda değerlendirme yapacak bir jürinin mevcut olmadığını, bu ödülün daha sonraki tarihlerde ortaya çıkacak “al gülüm-ver gülüm” ilişkileriyle ete kemiğe bürüneceğini tahmin ediyordum.

Ayrıca açılan müzenin bu ödülü hak edecek özelliklere sahip olmayı bırakın, müze olmasını sağlayacak birçok koşula sahip olmadığını biliyordum.

İlerleyen tarihlerde beni haklı çıkaran bu olay bugün geçmişte kalmış olmakla birlikte; kamu kurumları, özellikle de belediyeler düzeyinde ortaya çıkan bu danışıklı dövüşüklü ödül verme ya da alma komedisinin hiç bir değişikliğe uğramadan bugüne kadar devam ettiğini görmekteyiz.

Bu durum, -ne yazık ki- bazen sağlanan menfaatler karşılığında, bazen de ulusal ya da uluslararası kuruluşların hiçbir kritere bakmaksızın özensiz bir şekilde sağa sola ödül dağıtması şeklinde gerçekleşiyor…

ELDW 2017 Raporu_Sayfa_01

Bu durumun karşımıza çıkan en son örneği ise, yakın zamanda Karşıyaka Belediyesi’nin Avrupa Konseyi tarafından verilen “12 Yıldız Şehir” bayrağını dördüncü kez alması suretiyle gerçekleşti.

Karşıyaka Belediyesi, izleyip anlayabildiğimiz kadarıyla bu bayrağı dördüncü kez aldığı için sevinirken diğer yandan da hem Karşıyaka’nın bir Avrupa şehri olduğu, hem de kendisinin sunduğu hizmetlerle tüm Avrupa belediyelerine örnek olduğu algısını basın yoluyla güçlendirmeye çalıştı.

Oysa hepimiz, özellikle de Karşıyaka’da yaşayan bizler, yaşadığımız coğrafyanın ülkemizin en gelişmiş ilçelerinden biri olduğunu bilmekle birlikte; Avrupa standartlarında bir kent olmadığını, başta belediye yönetimi olmak üzere yaşam kalitesi açısından bir Avrupa kentinin oldukça gerisinde olduğunu biliyoruz.

Ama yine de birileri çıkıp sizin kentiniz bu yıl Avrupa’nın 12 yıldız kentinden biridir diyerek yaşadığımız gerçekleri saptırmaya ve bizi kandırmaya çalışıyor… Hem de bunu üst üste dört kez aldığı uluslararası bir bayrakla kanıtlamaya çalışarak…

Şimdi bu durumda, dönüp kendi kendimize “söylendiği gibi gerçekten bir Avrupa kenti miyiz?” ya da “Avrupa kentlerinin sahip olduğu özelliklere sahip bir ilçe miyiz?” diye sormamız gerekiyor.

İsterseniz bu durumu bir dizi gelişmişlik göstergelerine filan bakmadan, bilimsel bilgi ve verileri incelemeye kalkmadan Karşıyaka Belediyesi’ne dört kez üst üste bu bayrağı veren Avrupa Konseyi’nin 2010 yılından bu yana ülkemizdeki hangi belediyelere aynı bayrağı verdiğini araştırarak belirlemeye çalışalım.

Böylelikle, Karşıyaka Belediyesi’nin “Avrupalılık” anlamında ülkemizdeki hangi belediyelerle aynı düzeyde görüldüğünü de anlamaya çalışalım.

phpThumb_generated_thumbnailAvrupa Konseyi tarafından 2010 yılından bu yana Avrupa’daki hangi belediyelere “12 Yıldız Şehir” (12 Star City) bayrağının verildiğini gösteren European Local Democracy Week (ELDW) yıllıklarına göre bayrak almaya hak kazanan belediyelerimiz;

2010 yılında Antalya, Tarsus, Muğla ve Seferihisar belediyeleri,

2011 yılında Gaziantep, Gebze, Lüleburgaz, Muğla, Tarsus ve Büyükçekmece belediyeleri,

2012 yılında Büyükçekmece ve Lüleburgaz belediyeleri,

2013 yılında Büyükçekmece, Keçiören ve Ordu belediyeleri,

2014 yılında Büyükçekmece, Karşıyaka, Ortahisar, Sultanbeyli,

2015 yılında Antalya, Büyükçekmece, İzmir, Kadıköy, Karşıyaka ve Lüleburgaz belediyeleri,

2016 yılında Beşiktaş, Büyükçekmece, İzmit, Kadıköy, Kahramankazan, Karşıyaka, Lüleburgaz ve Safranbolu belediyeleri,

2017 yılında Ahmetbey, Beşiktaş, Büyükçekmece, Edremit, İzmit, Kadıköy, Kahramankazan, Karşıyaka, Lüleburgaz ve Rize belediyeleri.

Bu listeden de görüleceği gibi, Karşıyaka Belediyesi 2014, 2015, 2016, 2017 yıllarında üst üste dört kez “12 Yıldız Şehir” bayrağını almakla birlikte Lüleburgaz Belediyesi  2011-2017 döneminde beş kez, Büyükçekmece Belediyesi de 2011-2017 döneminde üst üste yedi kez aynı bayrağı almaya hak kazanmıştır.

Bu durumda aynı bayrağı defalarca alan Büyükçekmece, Lüleburgaz ve Karşıyaka belediyelerinden hangisi diğerine göre daha fazla Avrupalıdır diye sormamız gayet mantıklı bir iş olacaktır.

Başka bir açından da, 2017 yılında “12 Yıldız Şehir” bayrağını kazanan belediyeler arasında Karşıyaka Belediyesi dışında Ahmetbey ve Kahramankazan gibi Avrupalılığı şüphe götürmeyen (!) belediyeler de bulunduğuna göre; “şimdi Ahmetbey ya da 15 Temmuz Darbe girişimiyle ‘kahraman’ unvanını alan Kazan Belediyesi, Avrupalı olma anlamında Karşıyaka ile aynı düzeyde midir?” diye sormamız da bu bayrak verme işinin ne ölçüde ciddiye alındığını net bir şekilde ortaya koyacaktır.

Bütün bu sorulara verdiğimiz yanıtlar ise, Avrupa Konseyi tarafından verilen boş formlara yazılıp çizilen yalan yanlış bilgiler ya da taahhütler üzerinden uygun görülen bu tür bayrakların ne ölçüde adil, anlamlı ve gerçekçi olduğunu ortaya koyacaktır…

avrupa-nin-12-yildiz-sehri-odulu-4-kez-karsiy-10562424_o

Çünkü, çoğu kez ulusal ya da uluslararası bir ödül ya da unvanı, hangi gerekçe ile kimden aldığınız kadar, o ödül ya da unvanı kimlerle birlikte aldığınız ya da bu ödül ya da unvan sayesinde kimlerle aynı düzeye konulduğunuz da, o ödülün, bayrağın ya da unvanın anlam ve önemini ortaya koyan en gerçekçi kriterlerden biri olarak kabul edilir.

Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi (3)

Ali Rıza Avcan

26 Ocak ve 7 Şubat 2018 tarihlerinde yayınlanan bu yazı serisinin ilk iki bölümünde 2016 yılı içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin tanıtımını yaparak “Önsöz“, “Sunuş” ve “Küçük Menderes Havzası’nın Yapısal Durumu” bölümlerindeki eksiklik ve yanlışlıkları göstermeye çalışmıştık. 

55292

Bugün ise bu strateji belgesinin hazırlanmasında bir araştırma ve katılım yöntemi olarak kabul edilip uygulanan katılım yöntemleriyle ilgili tespit, değerlendirme ve yorumlarımızı sizlerle paylaşacağız:

Bunu yaparken de uygulanan araştırma ve katılım yöntemlerinin, araştırılıp ortaya konulmak istenen ekonomik, toplumsal ve kültürel verilerin geçerlilik ve güvenilirliği açısından çok önemli olduğunu hatırlatıp; bu süreç içinde yer alan her bir kurum temsilcisi ya da bireyin, geldikleri bölge, ilçe ve kurumdakileri temsil etme ve onlarla ilgili gerçek ve sağlıklı bilgileri doğru bir şekilde yansıtma beceri ve yeteneğine sahip olup olmadıklarına bakmaya çalışacağız.

Aksi takdirde, böylesine önemli bir strateji çalışmasına temel olan önemli saha bilgilerinin, yeterli, doğru ve sağlıklı bilgiye sahip olmayan ve temsil yeteneği bulunmayan temsilciler/katılımcılar eliyle nasıl farklı ve yanlış yerlere gidebileceğini göstereceğiz.

s201762

İşe önce gerçek katılımcı sayısı ile başlayalım…

İzmir Büyükşehir Belediyesi bu çalışmaya toplam 867 kişinin katıldığını belirtilmekte birlikte; çalışmanın yer aldığı yayın ekindeki isim listelerinin ayrıntılı şekilde incelemesi sonucunda bu sayısının 637 olduğu anlaşılmaktadır.

Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi çalışmaları için havzada yer alan 8 ilçede (Bayındır, Beydağ, Kiraz, Menderes, Selçuk, Ödemiş, Tire ve Torbalı) düzenlenen halk çalıştaylarına toplam 566, uzman paneline toplam 80, yine ilçeler düzeyinde yapılan ufuk tarama çalıştaylarına toplam 137 olmak üzere toplam 783 kişi katılmış olmakla birlikte; aynı kişilerin bu çalıştay ve panellere birden fazla katılmış olması nedeniyle gerçek sayının 637 olduğu anlaşılmaktadır. 

Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi çalışmasında doğru araştırma yöntemlerinin kullanılması ve katılımcıların geldikleri ilçe ve kurumları temsil edebilmeleri açısından önemli olan diğer bir husus ise, 8 ilçe bütününde ele alınan bir çalışmada her bir ilçenin diğer ilçelere göre kendi ağırlıkları ölçüsünde temsil edilme düzeyine sahip olabilmesidir.

Bu gereklilik, doğru araştırma yöntemlerinin uygulandığı diğer birçok çalışmada araştırma birimi olan ilçelerin nüfuslarının, yüz ölçümlerinin ya da sahip oldukları mahalle ya da köy sayılarının veya bunun dışında kalan başka objektif kriterlerin uygulanması suretiyle yapılacak bir mukayese çalışması çerçevesinde sağlanır.

Oysa çalışma kapsamına giren ilçelerin nüfuslarını, yüz ölçümlerini ve sahip oldukları köy ya da mahalle sayılarıyla katılımcıların toplam sayısını ve bunların geldikleri kurumlara göre dağılımını gösteren aşağıdaki çizelgede, katılımcıların ilçeler arasında nüfuslarını, kapladıkları alanı ya da sahip oldukları mahalle/köy sayısını veya geçerli başka bir kriteri dikkate alarak bir mukayese yapılmadığını, bu anlamda ilçeler düzeyindeki katılımın adil olmayan bir dağılım gösterdiği görülmektedir.

Küçük Menderes Katılım

Bu çizelgeden de görüldüğü gibi Torbalı ilçesi Ödemiş’ten daha fazla nüfusa sahip olduğu halde katılımcı sayısı ve oranı açısından Ödemiş kadar şanslı olamamış; hatta neredeyse Ödemiş katılımcı sayısının yarısının altında bir temsile sahip olmuştur.

Aynı adaletsiz dağılım, katılımcı türleri açısından da yaşanmış; kamu görevlilerinin toplam katılımcılar arasındaki oranı Selçuk ve Beydağ ilçelerinde % 40’lara ulaşırken bu oran Ödemiş ilçesinde % 17’ye düşmüş; muhtarların toplam katılımcılar arasındaki oranı Tire’de % 44’e, Menderes ve Torbalı ilçelerinde de % 34’e kadar yükselirken Kiraz ve Beydağ ilçelerinde % 12’ye, Selçuk ilçesinde de % 8’e kadar düşmüştür. 

İlçeler ve katılımcılar düzeyindeki bu adil olmayan dağılım adeta, çalıştaylara kapının önünden geçen herkesin katıldığı gibi izlenim yaratmakta; bunun doğal bir sonucu olarak da katılım sürecinin yeterince iyi yönetilmediğini ortaya koymaktadır. 

s400050

Katılım süreci ile ilgili bilgi ve verilerin incelenmesi sırasında karşımıza çıkan diğer ilginç bir sonuç ise, çalışma kapsamındaki yedi ayrı ilçede hiçbir parti temsilcisi halk çalıştaylarına katılmadığı halde Ödemiş’te ilk kez Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ilçe temsilcilerinin 6 kişilik bir grupla çalıştaya katılmış olmasıdır. 

Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi çalışmasını, daha önceki Gediz-Bakırçay Havzası strateji çalışmasıyla karşılaştırdığımızda ortaya çıkacak diğer önemli bir farklılık, ilçe belediyelerinin belediye başkanı, başkan vekili ya da başkan yardımcısı yerine daha alt düzeylerde katılım göstermiş olmasıdır. Bu kapsamda Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi çalışmalarına Dikili belediye başkanı, Foça belediye başkan vekili ve Menemen belediye başkan yardımcısı gibi üst düzeylerde katılımlar olurken, bu son çalışmada yer alan sekiz belediye başkanından ya da vekillerinden hiçbirinin halk çalıştaylarına katılmayarak daha alt düzeylerde katılımcı göndermiş olmaları bu durumun en somut örneğidir.

Aslında bu durum, Küçük Menderes Havzası özelinde Ödemiş ve Torbalı, Gediz-Bakırçay havzası örneğinde de Kemalpaşa ve Aliağa gibi Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanlarının görevde olmadığı ilçelerde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılan bu çalışmalar konusunda karşımıza çıkan bir ilgisizliğin; hatta çalışmalara katılmıyor ya da desteklememe gibi sorunların yaşanıyor olduğunu ortaya koymaktadır.  

suriyelilerrrr

Bu ilgisizlik ve katkıda bulunmama halinin nedeni ise, muhtemelen İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından sorunlu bir katılım süreci sonunda ortaya çıkan; ancak bu haliyle bir plan mı yoksa başka bir şey mi olduğu belli olmayan bu tür belgelerle, yönetiminde Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanlarının bulunmadığı ilçelerde, belediye yönetimini tekrar ele geçirmeyi amaçlayan siyasi bir çalışmanın yapılıyor olmasını fark etmeleri olabilir…

Devam Edecek…

Kültürpark’ı demokratik ve katılımcı bir modelle yönetmek…

Ali Rıza Avcan

Kültürpark, İzmir kentinin tam ortasında; tarihi, doğal ve kültürel özellikleriyle önemli bir bir değer…

İzmir’i İzmir yapan ve İzmir denilince ilk akla gelen değerlerin başında yer alan; bu nedenle de devamlı koruyup geliştirmememiz gereken bir kültürel miras… 

Gün geçtikçe çoğalan ve yükselen binaların ortasında barındırdığı zengin bitki ve hayvan varlığıyla kente soluk aldıran yeşil bir vaha…

Kültürpark

Haliyle bu kadar önemli bir değeri, yurt dışındaki benzerleri gibi koruyup geliştirmemiz; bunu sağlamak için de halkın katılımıyla birlikte inceleme ve araştırmalar yaparak çözümler üretmemiz gerekiyor….

Çağımızın gelişip değişen koşulları çerçevesinde, Kültürpark’ın yönetiminde de yeni teknolojik olanakların yanında aktif katılıma ve çoğulculuğa ağırlık veren demokratik yöntemleri yaşama geçirmemiz gerekiyor….

Şimdi artık, eskiden olduğu gibi Kültürpark’ı fuarcılık anlayışı ile şekillendirip tahrip eden bir fuarcılık şirketine vermek mümkün olmadığı gibi; buranın geleceğini eski anlayış ve yöntemlerle çizmek de mümkün değil…

Çağdaş dünya, Hyde Park, Central Park ya da Gorki Park gibi kent parklarını artık katılımcı ve çoğulcu demokrasi pratikleriyle; profesyonel uzmanların bilgi, birikim ve deneyimleriyle sivil toplumun talep ve tercihlerini birleştirerek halkla birlikte yönetiyor.

Parklar, bahçeler ve diğer yeşil alanların yönetimi, eskiden olduğu gibi hiyerarşik bir yönetim yapısı içinde belediye başkanı ve ona bağlı köhne bir yönetim yapısıyla değil; demokratik yatay örgütlenme anlayışı çerçevesinde yeşil alan yönetiminde bilgili uzmanların, akademisyenlerin, halkın ve onun örgütleriyle birlikte daha dinamik, verimli, etkin ve çağdaş bir yönetim anlayışıyla gerçekleştiriliyor.  Hatta böyle bir yönetim modelinin nasıl oluşturulacağı bile kentte yaşayan insanlara, meslek örgütlerine ve sivil topluma soruluyor, onların katkısı alınmadan adım bile atılmıyor.

Kentteki tüm yeşil alanların, konuyla ilgili tüm tarafların eşit temsil ilkesiyle yer aldığı demokratik kurumlarla birlikte, bütünleşik bir şekilde yönetilmesine; bu süreçte doğrudan doğruya halkın ve onun örgütlerinin görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerinin dikkate alınmasına çalışılıyor.

Geçtiğimiz yıllarda Kültürpark’tan sorumlu İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanı Funda Erkal ile yaptığımız bir görüşmede, İzfaş’ın Gaziemir’deki Fuar İzmir alanına taşınması sonrasında tüm Kültürpark’ın yönetimi için ayrı bir şube müdürlüğünün oluşturulacağı ve bu müdürlüğün görev, yetki ve sorumluluklarının özel bir çalışma ile belirleneceği, hazırlanacak olan hizmet yönetmeliğinde belediye birim ve yöneticileri dışında belediye dışından meslek örgütleriyle sivil toplum kuruluşlarının da yer alacağı haberini alarak sevinmiştik.

Kültürpark 105 - Kıvılcım Güngörün
Fotoğraf: Kıvılcım Güngörün

Bu görüşme sonrasında, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 14 Aralık 2016 tarihli “Kültürpark’ta yeni dönem” başlıklı haberinden (1) öğrendiğimize göre, hazırlanan yeni yönetim modeline göre, Kültür ve Sanat Dairesi Başkanlığı çatısı altında hizmet verecek olan Kültürpark Şube Müdürlüğü, Kültürpark’taki çalışmaların tek elden yürütülmesi, diğer birimlerle iletişiminin sağlanması, oluşabilecek aksaklıkların giderilmesi ve bakım-onarım hizmetlerinin takibini sağlayacak; alandaki kültür-sanat etkinliklerine yardımcı olmak üzere oluşturuldu ve müdürlük kadrosuyla diğer kadrolara atamalar yapıldı. 

Yine aynı haberden, Kültürpark’ın “İzmirlilerle birlikte” geleceğe taşınması adına “Kültürpark Danışma Kurulu” adı altında toplumun geniş bir kesiminin temsil edileceği yeni bir oluşum için de hazırlıklara başlandığını, bu kurulun, Batı örneklerinde olduğu gibi, Kültürpark’ın işletilmesine yönelik karar ve uygulamalarda etkin olacağını öğrendik.

Bu haberi okuduğumuz tarihten tam 1 yıl 2 ay sonra İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin, 12 Şubat 2018 tarihli oturumunda aldığı kararlarını baktığımızda, yeni kurulan Kültürpark Şube Müdürlüğü nedeniyle Kültür ve Sanat Dairesi Başkanlığı ‘na ait “T.C. İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanlığı Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmeliği“nin güncellenmek amacıyla E.32677 kayıtnumarası ile İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi Hukuk Komisyonu’na havale edildiğini fark ettik.

Şimdi bu durumda, -şayet başka bir olağanüstü bir gelişme olmazsa- İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Mart ayı toplantılarından birinde Hukuk Komisyonu’nca incelenmiş olan yönetmeliğin son hali, onaylanmak üzere İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’ne gelecek ve belki de konu ile ilgisi olan meslek örgütleriyle sivil toplum kuruluşlarının haberi dahi olmadan yürürlüğe girecek.

Anlaşılan odur ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi her zaman olduğu gibi İzmir’in önemli bir tarihi, doğal ve kültürel değerinin yönetimi için -her zaman olduğu gibi- konunun taraflarına ve halka danışmadan, onların görüş, düşünce, öneri, talep ve şikayetlerini almadan kendi bildiğince ve “ben yaptım, oldu” mantığıyla bir yönetmelik hazırlayarak uygulamaya koymuş olacaktır.

Kültürpark 023

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi Hukuk Komisyonu’na havale edilen yönetmelik taslağında şayet, önceden söylendiği gibi Kültürpark’ın yönetimi ile ilgili bir Danışma Kurulunun oluşturulması önerisi yer alıyorsa; bu kurula üniversitelerin ilgili bölümlerinden gelecek akademisyenlerin yanında Peyzaj Mimarları, Ziraat Mühendisleri, Şehir Plancıları ve Mimarlar Odası temsilcileriyle İzmir ve Konak kent konseylerinin ve Doğa Derneği gibi sivil toplum kuruluşlarının dahil edilmesi sağlanmalı; yönetmelik, aynen New York’taki Central Park, Londra’daki Hyde Park ya da kuruluşu sırasında örnek alındığı bilinen Moskova’daki Gorki Park gibi halkın ve onun örgütlerinin yönetime daha etkin ve aktif katılımı sağlayacak şekilde düzenlenmelidir. 


(1) https://www.izmir.bel.tr/en/News/kulturparkta-yeni-d0nem/22080/162

 

Toplu ulaşımla ilgili kararlar, halkla birlikte verilmelidir…

Ali Rıza Avcan

Karşımızda, 14 Kasım 2006 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü tarafından % 50 – % 50 sermaye payı ile kurulmuş ve sermayesi 10 Ocak 2018 tarih, 51.6 sayılı İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi kararı ile 615.000.000 liraya çıkarılmış bir sermaye şirketi var.

Şirketin tam adı, İZBAN – İzmir Banliyö Taşımacılığı Sistemi Ticaret Anonim Şirketi şeklinde.

Yönetim kurulu; yönetim kurulu başkanı murahhas üye Zeliha Gül Şener, yönetim kurulu başkan yardımcısı murahhas üye Özkan Dalbay, yönetim kurulu murahhas üyeleri Ahmet Ataşçı, Güler SAĞIT, Sönmez Alev, Yıldız Devran, Mehmet Seçkin Mutlu ve Selim Koçbay‘dan oluşuyor. 

Şirketin denetimini ise diğer belediye şirketlerinde olduğu gibi merkezi İstanbul’da olan Aren Bağımsız Denetim ve S.M.M. A.Ş. yapıyor.

İZBAN’da şirketin verdiği bilgilere göre 30.11.2017 tarihi itibariyle toplam 391 kişi çalışıyor.

30 Ağustos 2010 tarihinde yolculu ön işletmeye başlayan İZBAN, 135,54 kilometre uzunluğundaki güzergâhta 40 istasyon ve toplam 219 adet vagonla hizmet vermekte olup; taşınan yolcu sayısı ile ilgili verilerle yaptıkları anketlerin sonuçları kamuoyu ile paylaşılmamakta.

whatsapp_image_2018-02-12_at_08.47.23_0

İZBAN tarafından yayınlanmayan istatistik verileri zaman zaman İZBAN haber ve tanıtımlarında, yaptıkları hizmetin başarısını göstermek amacıyla kullanılmaktadır. Bu haberlerden, İZBAN’ın 2016 yılında toplam 88 milyon, açıldığı günden 3 Kasım 2017 tarihine kadar da toplam 500 milyon yolcu taşıdığını öğrenmekle birlikte; bu verileri yıl, ay, gün, yolcu türleri, istasyonlar, hatlar ve mesafeler gibi farklı değişkenler itibariyle öğrenmemiz -ne yazık ki- mümkün olmamaktadır.  

Ancak TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan Demiryolu Sektörü Raporu 2016 verilerine göre, İZBAN’ın 2011 yılında 35.437.833, 2012 yılında 50.360.607, 2013 yılında 61.204.688, 2014 yılında 75.195.878, 2015 yılında 87.441.755, 2016 yılında da 87.593.152 yolcu taşıdığı; yolcu taşımacılığındaki gelişme açısından 2015 ve 2016 yılları arasında belirgin bir artışın gerçekleşmediği görülmektedir. (1) 2017 yılında taşınan yolcu sayısı ise, 2 Ocak 2018 tarihli İnternet gazetesi haberlerine göre 98 milyon civarındadır. (2)

Ayrıca İZBAN’ın İnternet sitesindeki (www.izban.com.tr) “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümünde sadece şirket türü, Mersis numarası, ticaret sicil memurluğu ve numarası, ticaret unvanı, adres, iletişim bilgileri, taahhüt edilen ve ödenen sermaye miktarları, tescil tarihi, vergi dairesi ve numarası gibi şirketle ilgili genel bilgilerle yönetim kurulu üyeleri ve şirketi denetleyen şirketle ilgili bilgilere yer verildiği, aynı bölümün “belge görüntüleme” kısmında ise 16.06.2015, 29.03.2016 ve 11.04.2017 tarihli son üç olağan genel kurulun tutanaklarına yer verildiği; ancak şirketin mali durumunu gösteren kar-zarar tabloları ile bilançolarının bu bölüme eklenmediği görülmüştür.

Belge görüntüleme” kısmına eklenen olağan genel kurul kararlarında ise çoğu kez karar verilen konunun ayrıntılarına yer verilmeyişi nedeniyle, şirket dışına bilgi sızdırılmaması için özel bir gayretin gösterildiği anlaşılmaktadır.

Bu konudaki tek istisna, 11.04.2017 tarihli genel kurulda alınan bir kararla yönetim kurulu üyelerinin her birine net 2.500 lira düzeyinde aylık ödenmesi ile ilgili karardır. 

Şirketin son üç yılına ait kar-zarar tabloları ile bilançolarının verilmesi talebiyle BİMER kanalıyla yaptığımız başvuruya cevaben gönderilen 01.12.2017 tarihli yazıda ise sadece çalışan bilgisinin verilmesi ile yetinilmiş, istediğimiz diğer bilgilerin verilmesinden kaçınılmıştır.

Bütün bu bilgi ve sergilenen tutumdan da anlaşılacağı üzere, 2006 yılında İzmir’de metro standartlarında raylı sistem banliyö taşımacılığı yapmak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü tarafından % 50 – % 50 sermaye payıyla kurulan İZBAN şirketinin kurulduğu günden bu yana kâr mı yoksa zarar mı ettiğini gösteren bilgi ve belgeler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi Stratejik Planında yazılı olan “hesap verebilirlik ve şeffaflık” ve “bilgide erişebilirlik” ilkelerine rağmen “ticari sır” oldukları gerekçesiyle kamuoyundan saklanmaktadır.

Mevcut durum bu şekilde olmakla birlikte, İZBAN işçi ve emekçilerinin alacakları ya da grev gibi istenmeyen durumlar söz konusu olduğunda medya eliyle birbirleriyle çatışan İzmir Büyükşehir Belediyesi ve TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü, şimdi sıra gizli bir zammın sistem değişikliği adı altında yürürlüğe konulması söz konusu olduğunda, taraflardan birinin bu zamlardan zarar görecek İzmirliler’i savunmak yerine birbirleriyle uyuşup anlaşmayı tercih ettikleri, işi ile evi arasında uzun yolculuklar yapmak zorunda kalan yoksul, dar gelirli işçi ve emekçilerin, öğrenci ve emeklilerin hakkını korumaya kalkmadığı görülmektedir. 

Her fırsatta sosyal belediyecilik yaptığını iddia eden bir belediye yönetiminin, uzun mesafeler arasında yolculuk yapan hemşehrilerini ucuz ulaşım ücretleriyle rahatlatmayı sosyal bir görev olarak düşünmek yerine; onlardan uzun yolculuk yapıyorsunuz diye daha fazla para talep etmesi aslında yaptığı hizmetin kamu hizmeti olduğu gerçeğini unuttuğunu ya da açık bir şekilde kamu hizmeti yapmaktan vazgeçtiğini göstermektedir.

Bu anlamda, CHP’li İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin partisinin politika ve programlarına aykırı olarak kamu hizmeti yapmaktan vazgeçtiği ve sosyal belediyecilik anlayışından uzaklaştığı söylenebilir.

Çünkü kamu kaynaklarıyla kurulmuş İZBAN’la diğer belediye şirketlerinin mali durumlarını gösteren bilgi ve belgeleri bizlerden kaçırıp saklamak suretiyle belediyeyi ve onun şirketlerini adeta bir özel şirketin patronu gibi yönettikleri, kamu yararından önce şirket kârlarını düşündükleri ortadadır.

* Oysa bunu yaparken daha fazla para istedikleri uzun mesafe yolcularının sayısı ve yoğunluğu hakkında bizlere doğru bilgiler verip; bu yolcuların şirkete getirdiği mali yükün, kısa mesafe yolcularından elde ettikleri faydadan ya da belediyenin diğer mali kaynaklarından sağlanan olanaklarla karşılanabileceğini göstererek bizleri ikna etmiş olsalardı,

* Oysa daha fazla para talep ettikleri uzun mesafe yolcularına daha ucuz, kolay ve konforlu başka alternatif ulaşım olanaklarını sunabilselerdi,

* Oysa İZBAN’ın bugüne kadar yaptığı zararların gerçek nedenlerini ortaya koyup açıklayabilselerdi,

Kısacası, bir kentin ulaşımı açısından bu kadar önemli olan kararları, halkın gerçek ve aktif katılımını sağlayarak alabilselerdi, muhtemelen sorun bugünkü kadar büyük ve vahim olmayacaktı.

izban-da-arti-para-donemi-basladi-180181

Bu kararı birlikte aldıkları anlaşılan İzmir Büyükşehir Belediyesi ve TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü yetkilileri, şayet söyledikleri gibi dürüst ve şeffaf iseler, aldıkları kararın doğru, yerinde, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir karar olduğu iddiasında iseler;

* Mevcut hattaki yolcu ve sefer sayılarıyla gecikme, iptal ve kazalarla ilgili verileri yolcu türlerine, istasyonlara, güzergahlara, kısa ve uzun seyahatlere göre ayrıntılı olarak verip bu değişkenlere göre hesaplanan her bir yolcu türünün maliyetini açıklarlar,

* Bugüne kadar sebep oldukları zararların, geç ya da yanlış yaptıkları yatırımların nedenlerini büyük bir samimiyet içinde ortaya koyarlar ve şirket zarar ederken her bir yönetim kurulu üyesine büyük miktarlarda hazirun ücretleri ödemezler…

Daha doğrusu doğru, sağlıklı verilerle halka hesap verip bütün bu eksiklik ve yanlışlıkları bize fatura etmekten vazgeçerler… 

Biz, kendilerinden “bilgi edinme”, “şeffaflık”, “hesap verebilirlik” ve “bilgiye erişim” gibi demokratik hak ve ilkeler çerçevesinde ticari sırların arkasına gizledikleri gerçekleri açıklayarak İzmir’deki toplu ulaşımla ilgili kararları bizle; yani halkla birlikte almalarını bekliyoruz…


(1) Demiryolu Sektörü Raporu 2016, TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü, Mayıs 2017, s.48

(2) https://www.egehaber.com/izmir/izban-da-2017-rekorlari-h204710.html

 

 

Toplu ulaşım bir haktır!

Ali Rıza Avcan

İzmir il/belediye sınırları içinde, önce Aliağa-Cumaovası arasındaki 79,78 kilometrelik hatta, daha sonra yeni bölümleriyle Selçuk’a kadar uzatılan 135,54 kilometrelik hatta çalışan hızlandırılmış banliyö treni (İZBAN) hizmetinden alınacak ücretin miktarı ve bunun ne şekilde tahsil edileceği hususu İzmir’de şu sıralarda en fazla tartışılan sorunlarından biri…

Hem de belediye yöneticilerinin “zam” yerine, “artı para sistemi” demeyi tercih ettiği bir saptırma ya da yanıltma içinde, hepimizin cebini yakıp zamanımızı alacak yeni bir sorun…

Şu aralarda İzmir’de herkes; özellikle de TKP İzmir Kent Komitesi, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu ve Haziran Meclisleri gibi kurum ve oluşumlar bu sisteme karşı çıkmak için imza kampanyaları düzenliyor, İZBAN istasyonlarında bildiriler dağıtıyor, uzun yolculuklar yapan dar gelirli yoksul kentlilerin aleyhine olan bu uygulamanın başlatılmaması için çaba gösteriyor, mücadele ediyor.  

Çünkü, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 15 Aralık 2017 tarihli kararına göre İZBAN’da 15 Şubat 2018 tarihinden itibaren ulaşımı zorlaştırıp ücretleri arttırmayı hedefleyen yeni bir ücretlendirme tarifesine geçilecek.

DVp_x2DX4AA5sgH

Bu yeni tarifeyle 135,54 kilometre uzunluğundaki ve 40 istasyondan oluşan hatta 25 kilometre üzerindeki yolculuklar için standart ücretlendirme haricinde, gidilen her bir kilometre için 7 kuruşluk ek bir ödemenin yapılması öngörülüyor.

15 Şubat 2018 öncesinde tüm istasyonlarda halka dağıtılan el ilanlarıyla İZBAN’a ait İnternet sitesinde verilen bilgilere göre, “Artı Para Sistemi” adı verilen bu değişikliğin temel özellikleri şunlardan oluşuyor:

Adı “artı para sistemi” ama paranızı çoğaltmayıp azaltıyor…

1. 15 Şubat 2018 tarihinden itibaren, İZBAN’a her binişinizde bundan böyle kartınızda en az 10,60 liralık bir bakiyenin bulunması gerekiyor. Bu durum, şayet kartınızda bu kadar bakiye yoksa İZBAN’a binemeyeceksiniz anlamına geliyor.

Tabii bu yeni sistemin uygulanması durumunda, her bir yolcunun elindeki milyonlarca kartta 10,60 liralık bir limitin bulunması suretiyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yeni bir fona sahip olacağını herkes biliyor… Aynen ev sahiplerinin kiracılardan alıp istedikleri şekilde kullandıkları teminatlar gibi….

2017 yılı nüfusu 4.279.677 kişi olan İzmir’de ortalama 2 milyon civarında İzmirim Kart bulunduğunu varsaydığımızda; bu şekilde bloke edilen 21 milyon 200 bin lira gibi büyük bir tutarın sürekli devridaim içinde değişmeyen bir finans kaynağı olarak elde tutulması gibi…

dsc_0078

Adı “artı para sistemi” ama kendisi “artı değer” gibi sömürü kokuyor…

2. 15 Şubat 2018 tarihinden itibaren, İZBAN hattındaki hangi istasyondan binerseniz binin, giriş turnikelerinden geçtiğiniz an kartınızdaki 10,60 liranın tümü bloke edilecek.

Adı “artı para sistemi” ama kendisi “sistem” bile değil…

3. 15 Şubat 2018 tarihinden itibaren, bloke edilen 10,60 lira, bindiğiniz istasyonla indiğiniz istasyon arasındaki uzaklığı dikkate alan bir tarife çerçevesinde ücretlendirildikten sonra şayet geriye kalan bir tutar varsa; bu miktarı indiğiniz istasyondaki artı para terminallerinden geri alabileceksiniz. 

Örneğin, tam abone olarak İZBAN hattının iki ayrı ucundaki Aliağa’dan kalkıp Selçuk’a gittiğiniz takdirde kartınızdaki 10,60 lira, öğrenci ya da 60 yaş grubu abone iseniz 6,07 lira, öğretmen iseniz 7,73 lira bloke edilecek ve 135,54 kilometrelik bu uzun yolculuk sonucunda  Selçuk’a ulaştığınızda bloke edilen paranızın tümü seyahat bedeli olarak ücretlendirildiği için artı para terminallerine gitmenize gerek kalmayacak. 

Şayet Aliağa’dan kalkıp Alsancak’a geliyorsanız yaptığınız 58,55 kilometrelik yolculuk size 5,21 liraya mal olduğu için, geriye kalan 5,39 liranızı kartınıza yeniden aktarmak için Alsancak İstasyonu’ndaki artı para terminaline gitmeniz gerekecek.

Benim gibi çoğu kez Şemikler ve Alsancak arasında gidip geliyorsanız, başlangıçta bloke edilen 10,60 liradan arta kalan 7,74 lirayı yeniden kartınıza aktarmak için ya Alsancak ya da Şemikler istasyonlarındaki artı para terminallerine gitmek zorunda kalacaksınız.

Tabii ki, artı para terminallerine gidip çözülen paranın karta aktarılması işinin ek bir zaman gerektirdiğini, bunun yolcu sayısının yoğun olduğu Alsancak, Halkapınar ve Şirinyer gibi kalabalık istasyonlarda uzun sıralara girmek anlamına geldiğini, bu işlemi o an için unuttuğunuz takdirde size tanınan sürenin 3 saat olduğunu ve bu süreyi de geçirdiğiniz takdirde o paranın üstüne bir bardak su içmek zorunda kalacağınızı bilerek…

Ayrıca kartınızdaki blokajı muhakkak ve muhakkak indiğiniz istasyonda kaldırmanız gerektiğini; şayet bu işlemi başka bir istasyonda yapmaya kalkarsanız, blokajı kaldırma işlemi sırasında sizden tahsil edilecek yolculuk ücretinin indiğiniz istasyona göre değil, geri yükleme işlemini yaptığınız o istasyona göre hesap edileceğini unutmamanız koşuluyla…

Adı “artı para sistemi” ama kendisi aslında bir zarar kapatma operasyonu

4. 15 Şubat 2018 tarihinden itibaren, aynı kartın aynı yolculukta birden fazla kişi tarafından kullanılması mümkün olmayacak. Örneğin turnikeler önünde yeterli bakiyesi olmadığını fark eden bir arkadaşınız için kendi kartınızı bundan böyle kullanamayacaksınız.

izban_zammi_ulasim_hakkinin_gaspidir_h22488_fce68

Kısacası,

18 Şubat 2018 tarihinden itibaren, İZBAN önce sizin cüzdanınıza bakacak ve cüzdanınızda yeterli paranız olduğunu anladıktan sonra size yolculuk hakkı tanıyacak…

Aynen yurt dışı seyahatlerde vize alırken bize bankadaki paramızın miktarını sorup kişisel ve ulusal onurumuzu zedeleyen Batı ülkelerinin yaptığı gibi…

Paran kadar yolculuk” diyecekler…

Bundan böyle bizlere “İZBAN’a cebinde yeterli miktarda paran varsa binersin, yoksa binemezsin” diyecekler…

Böylelikle, kamu hizmeti anlayışıyla değil; kar/zarar hesabıyla hareket eden tüccar belediyeci anlayışıyla hareket ettiklerini gösterecekler…

Böylelikle, toplumcu belediyecilik idealinden nasıl uzaklaştıklarını kanıtlayacaklar…

Böylelikle, kentte yaşayanları “hemşehri” ya da “kentli” değil; “müşteri” olarak gördüklerini sergileyecekler…

Böylelikle, kendi kötü yönetimleri nedeniyle ortaya çıkan zararları ellerini bizlerin ceplerine atarak kapatmaya çalıştıklarını gösterecekler…

O nedenle; şayet yaşadığımız kenti, birlikte olduğumuz insanları; komşularımızı, akraba, eş dost ve arkadaşlarımızı, bu kentte çok düşük ücretlerle çalışanları, emeklileri, kadınları, işsizleri, engellileri,  yaşlıları, çalışan ya da okuyan gençleri seviyor, onların daha uygar, daha konforlu bir ulaşıma sahip olmalarını istiyorsak;

dvlbpqnvmaartgv

Bu bize sorulmadan, fikrimiz, düşüncemiz ve önerilerimiz alınmadan oldu bittiyle ortaya konulan “Artı Para Sistemi“ne, daha doğru bir ifadeyle İZBAN’daki gizli zamlara, kent içi yolculuğu zorlaştıran değişikliklere hep birlikte  HAYIR! diyelim…

Ulaşımda da HAK; HUKUK ve ADALET! diyelim…

Bunun için de tüccar belediye anlayışını önce yaşantımızdan, kentimizden, cadde, meydan ve sokaklarımızdan def edelim !

 

 

Geçmişin derslerinden yararlanmak…

Ali Rıza Avcan

Birkaç gün önce hepimizi sevindiren güzel bir haber aldık.

Bu habere göre, Alsancak 1480 sokak 10 numaradaki Nazım Hükmet Kültür Merkezi bundan böyle Kemeraltı Os-Ka Pasajı’ndaki tarihi Konak Sineması’na taşınıyormuş. 

konak-sinemaası-konak-belediyesi-13-691x967

Yani, 2012 yılından bu yana kapalı olan Kemeraltı’ndaki tarihi Konak Sineması, bu kez tiyatro, sinema ve konserlere ev sahipliği yapacak bir kültür merkezi olarak faaliyete geçecekmiş.

Haliyle, yaşadığı kenti ve Kemeraltı’nı seven biri olarak bu güzel habere fazlasıyla sevindim. Çünkü uzunca bir süredir kapalı olan Konak Sineması’nın bir kültür sanat merkezi olarak faaliyete geçmesiyle birlikte, Kemeraltı’nın daha da gelişeceğine ve geceleri girilmeye korkulan bir yer olmaktan çıkacağına inanıyorum.

Bu güzel haberi duyar duymaz, bundan tam yedi yıl önce Konak Sineması’nın yine buna benzer bir girişimle yeniden açılması sırasında yaşadığım tatsız olayları ve izlediğim acemilikleri anımsamaktan kendimi alamadım.

Tabii ki, yıllar öncesinde kalan acemiliklerden dersler çıkarıp, bu yeni girişim sırasında da aynı hataların tekrarlamaması gerektiğini düşünerek…

Takvimler, Merkezi Ankara’da bulunan Gezici Festival‘in 17. yaşını kutladığı 2011 yılını gösteriyordu. Organizasyon komitesinde bulunan sinemacı arkadaşlarım, 2-18 Aralık 2011 tarihlerinde yeniden İzmir’de olacaklarını haber vererek beni hem gala ve film gösterimlerine davet ediyorlar hem de festival etkinlikleri dışında nerelerde ne yapabileceğimizi soruyorlardı.

Gezici Festival, -bildiğim kadarıyla- ilk İzmir yolculuğunu 2004 yılında yapmış, o yıl yaşadığı birtakım sıkıntılar nedeniyle 2011 yılına kadar İzmir’e gelmemişti. Ancak İzmirli sinemaseverlerin başlattığı Gezici Festival’in İzmir’e de Gelmesini İstiyoruz imza kampanyası sonucunda bir kez daha İzmir’e gelmeye karar vermişlerdi.

Verdikleri haberlere göre festivalin galası, film gösterimleri ve ödül töreni yeniden açılacak tarihi Konak Sineması’nda yapılacaktı. 

27331826_1426601960795685_6168000170783604123_n

Aldığımız haberlere göre Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki bir kısım akademisyen ve öğrenciyle sanatseverin bir araya gelerek kurdukları İzmir Sinema ve Görsel Sanatlar Derneği (İZSGD), Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan aldıkları 500.000 lira tutarındaki yardımla Konak Sineması’nın tekrar açılması için girişimde bulunmuş ve festivalin açılış günü olan 2 Aralık 2011 tarihinde salonun festival açılışına hazır olacağı konusunda organizasyon komitesine söz vermişlerdi.

Ancak festivalin açılış günü geldiğinde Konak Sineması’ndaki inşaat henüz bitmemiş ve dernek yöneticilerinden biri de çıkıp bu durum nedeniyle festival organizasyonundan özür dilememişti. Üstüne üstlük sanki kendilerinde hiçbir kusur yokmuş gibi festival komitesi; özellikle de festivalin danışmanlığını yapan sinema eleştirmeni Alin Taşçıyan hakkında oldukça kötü sözler söylemişlerdi.

Festivalin açılış konuşmasını yapan büyük sanatçı Tuncel Kurtiz ise inşaat çalışmalarının devam ettiği salonda, salonun o hali nedeniyle gelen davetlilerden özür dilemiş ve aynı zamanda bir emek ortamı olan inşaatın ortasında festival açmanın ilginçliğinden dem vurmuştu.

Benim dikkati çeken ve o nedenle de aklımda kalan diğer bir ayrıntı ise, çalışan işçilerin çıkış kapılarının hemen yanında sahnenin ya da perdenin zor görüldüğü yerlere bile koltuk monte etme çabalarıydı. Daha fazla seyirci ve daha fazla bilet anlayışına dayanan bu duruma bir sinemasever olarak tepki duymuş ve tepkimi dernek yöneticilerine iletmiştim.

Dernek yöneticileriyle yaptığımız diğer bir söyleşi konusu ise, böylesi bir profesyonel işin dernek çalışması gibi amatör, gönüllü bir düzeyde yürütülmesinin mümkün olmayışı ve bu çalışmaya devam etmek istiyorlarsa profesyonel ölçekte örgütlenmek zorunda oluşlarıydı. Onlar ise bütün bu çalışmaları dernek olarak yürütebileceklerini iddia ediyorlar, bizim bu işi bilmediğimiz gibi bir algı yaratmaya çalışıyorlardı.

Oysa üniversitede araştırma yapmak ya da öğrenci okutmak ayrı bir şeydi, sinema işletmeciliği ise kendi alanında bilgi, birikim ve deneyim isteyen başka bir işti. Üniversitede görev yapan akademisyenlerden böylesi bir bilgi, birikim ve deneyimi beklemek ise resmen abesle iştigal etmekti.

0011Nitekim, amatörce gerçekleştirilen bu girişim çerçevesinde seyrettiğimiz festival filmleri için ödediğimiz ücretler karşılığında bizlere, o sıralarda İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Havagazı Kültür Merkezi’ni çalıştırdığı söylenen Erhan Ok ile Ayşe Emre Ermin’e ait  Ekru Turizm İnşaat Sanayi Organizasyon Danışmanlık ve Ticaret Limited Şirketi’ne ait biletleri vermişlerdi. O tarihten bu yana sakladığım 17 Aralık 2011 tarih ve 004252 numaralı 16.30 seansı için alınmış 6 liralık giriş bileti bence bunun en güzel örneğidir.

Tabii ki bu amatör ve kısa soluklu çalışma, çok kısa bir süre sonra bitti. Akabinde de inşaatı yapan şirketin alacakları nedeniyle sinemadaki bir kısım eşyanın haczedildiğini ve salondaki teknik donanımın icradan kaçırılarak satıldığını duymuştuk.

Oysa o dönemde Konak Sineması’nın bulunduğu Os-Ka Pasajı’nın hemen arkasındaki 1. Beyler Sokağı’nda Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV)‘a ait büyük bir lokal açılmış, böylelikle bir kısım seyircinin bu vakıftaki toplantı, kurs ve lokale gelenlerden çıkabileceğini, birbirine yakın bu iki kültür ve sanat kurumunun birbirine destek vererek Kemeraltı’nın o bölgesinde özel bir bölge yaratabileceğini düşünmüştük. 

Bu durumda tabii ki, film temini ve dağıtımının günümüzde koskocaman bir sektör haline geldiğini ve sektör içinde acımasız kuralların geçerli olduğunu dikkate almadan bu işin amatör bir ruhla yaşama geçirebileceğini sanan acemiliğin büyük payı olduğunu da düşünüyorum.

Bu bağlamda, Nazım Hikmet Kültür Merkezi‘ndeki dostlarımız şayet bu yapıyı tekrar tüm halkın gidip geldiği bir sinema, tiyatro ve konser mekânı olarak kullanmak ve bunun sürekliliğini gerçekten sağlamak istiyorlarsa, İzmir Sinema ve Görsel Sanatlar Derneği (İZSGD) isimli derneğin 2011 yılında yaptıklarını yapmamaya ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi‘ne daha fazla İzmirli’nin gelmesi; ayrıca, Kemeraltı esnafı ve emekçilerinin bu merkeze sahip çıkıp yaşatması için yeni  ve değişik yöntemler bulmaları gerekir diye düşünüyorum.

27655251_1434237020032179_606885682664805971_n

Çünkü, ben de birçok İzmirli gibi tarihi Konak Sineması’nın yeniden kapatılması gibi kötü bir haberi yeniden duymak istemiyorum.

Kent bilgi sistemleri

Ali Rıza Avcan

Benim kent bilgi sistemleri pratiği ile ilk tanışmam 1994 yılına dayanır. 

Daha önce yabancı dildeki kitaplardan okuyup öğrendiğimiz ve bir kenti bilgisayar ortamına sığdırmak olarak tanımladığımız ilk kent bilgi sistemini Kent Bilgi Sistem Merkezi (KEBİM) ismiyle İstanbul’daki Bahçelievler Belediyesi’nde oluşturmuş ve bu süreç içinde kent bilgi sistemlerinin bir kentin yönetimi için ne ölçüde önemli ve zor bir iş olduğunu fazlasıyla anlamıştık.

Bahçelievler Belediyesi, 1992 yılında devasa büyüklükteki Bakırköy Belediyesi’nin Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy ve Güngören şeklinde dörde ayrılması suretiyle kurulmuş ve 1992-1994 döneminde Refah Partisi’nin yönetiminde kalmış büyük bir belediyeydi. 1994 tarihli yerel seçimlerde ise, Türkiye’de ilk kez “Refah Partisi’nden teslim alınan belediye” özelliği ile ANAP’lı belediye başkanı mimar Saffet Bulut‘un yönetimine geçmişti.

Tümü yapılaşmış 1.674 hektarlık yerleşimin 11 ayrı mahallesinde, 1990 nüfus sayımına göre 322.234 kişi yaşıyordu. Bu sayı 2000 nüfus sayımında ise 478.623’e ulaşmıştı.

Bahçelievler 01

Bahçelievler 02

İlçe Altınyıldız Tekstil, Duran Ofset, SEK Süt Fabrikası gibi büyük üretim tesislerini barındıran İstanbul’un eski bir sanayi bölgesiydi. Ayrıca TGRT Haber, Zaman Gazetesi gibi o tarihlerde büyük ve etkili olan medya kuruluşlarının yer aldığı bir bölgeydi. 

Anavatan Partili belediye başkanlarının, genel başkanları Mesut Yılmaz’ın çok önem verdiği Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi İşlem Merkezi (KEBİM) projelerini uygulamak için adeta sıraya girdiği, bu projeleri uygulayıp başarılı olmak istedikleri bir dönemdi.

Bahçelievler Belediye Başkanı Saffet Bulut da bu projeleri uygulayarak hem genel başkanının gözüne girmek istiyor; hem de bu projeler sayesinde yeni gelir kaynaklarına kavuşarak kenti daha rahat yöneteceğini seziyordu.

Nitekim 1994-1997 döneminde oluşturduğu Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi Sistemi (KEBİM) projeleri sayesinde çok az sayıdaki emlak vergisi mükellef sayısını kısa bir sürede 4-5 kat arttırması mümkün oldu… Hem de zaman aşımına uğramamış son beş yılın vergilerini gecikme zamları ile birlikte tahsil etmek suretiyle…

Böylelikle, “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığı ile başlangıçta büyük bütçeler ayırdığı Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi Sistemi (KEBİM) sayesinde  ikinci bir dönem daha belediye başkanlığı yapmak suretiyle…

Tabii ki bunu yapabilmek için; daha doğrusu alandaki fiziki yapılaşmayı kadastro kayıtlarıyla uyumlu hale getirebilmek için önce bütün ilçenin imar planını, halihazır durumu esas alarak sil baştan yenileme becerisini gösterdi. Şayet bunu yapmasaydı, kadastro kayıtlarıyla çakıştıramadığı sayısal plan verilerini bilgisayar ortamına aktarmasının hiç bir anlamının olmayacağını iyi biliyordu.

Kebim Saha 01

İlçedeki halihazır yapılaşma üzerinden imar planlarının hazırlanması hem zor oldu hem de uzun sürdü. Ama sonunda herkes hazırlanan imar planından memnun kalmış, hem de tüm kadastral bilgilerin imar planı bilgileriyle uyumlu olması sağlanmıştı.

Ardından, hazırlanan bu yeni imar planına göre yasal hale gelen halihazır durumla ilgili sayısal verilerle yapılardaki bağımsız bölümlere ait sözel verilerin geniş bir ekiple sahadan toplanıp derlenmesi ve kontrol edilip bilgisayar ortamına aktarılması sağlandı.

Tabii bütün bu işlemler sırasında Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) gibi resmi kurum ve üniversitelerden bilgi ve katkı almakla birlikte; çoğu şeyi “karanlıkta yürümek” suretiyle keşfettik.  Yapılan birçok işlem çoğu kez daha doğrusunu eksiksiz  yapmak amacıyla iptal edilerek yeniden yapıldı. Böylelikle yaparak, deneyerek ve düzelterek; adeta ülkemiz koşullarına uygun bir kent sistem modelinin oluşturulması için ilk adımları atmış olduk.

Tabii ki bütün bunları, 1994’lü yıllar gibi bilgisayar ve iletişim teknolojisinin yeni yeni gelişmeye başladığı yıllarda yaptık. Çoğu kez fazla işlem yapmaktan kilitlenen bilgisayarların çalışmasını kapa-aç yöntemiyle çözmeye çalıştık ya da topladığımız verileri, Google’un kurulduğu ilk yıllarda yaptıkları gibi, bilgisayarları birbirine bağlayarak kapasitesini arttırdığımız hard disklere kaydetmeye çalıştık.

Kısacası ülkemizdeki ilk kent bilgi sistemini, bu konunun yeterince bilinmediği, teknolojinin yeterince gelişmediği, veri denilen o sihirli şeyin ortalarda gözükmediği yıllarda yaptık, yapmaya çalıştık.

Tüm mahalle, sokak ve binalardan toplayıp bilgisayar ortamına aktardığımız sayısal ve sözel verileri daha sonra belediyenin elindeki imar, zabıta, vergi gibi değişik verilerle ve bilgisayar altyapısını oluşturduğumuz ve bu altyapıya tapu-kadastro kayıtlarını kaydettiğimiz dört ayrı tapu-kadastro müdürlüğündeki tapu bilgileriyle eşleştirilmesini, tapudaki günlük hareketlerin oluşturduğumuz Kent Bilgi Sistemi’ne anında transferini sağladık. Böylelikle o tarihler için yapılamaz denilen birçok şeyi başararak uzun, keyifli bir yolu katettik.

Çok iyi hatırladığım bir şey de, kurduğumuz sistemin bizden sonra nasıl güncellenip tazeliğini koruyacağı sorunuydu. Çünkü kurumların yeni yeni kurduğu bilgisayar sistemleri DOS ve UNIX adı verilen iki farklı sistem altında çalışıyor, çoğu kez bu iki ayrı sistemi birbiri ile ilişkiye sokmamız mümkün olmuyordu. Her iki sistemi pazarlayıp satan firmalar diğer sistemin yaşayıp var olmaması için türlü çeşitli engeller koyuyor, sadece kendi sistemlerinin kullanılmasını istiyorlardı. Bu çerçevede muhtarlıklara verdiğimiz bilgisayarlardaki veriler Kent Bilgi Sistemi’ne (KEBİM) nasıl aktarılacak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İSKİ, TEK gibi kurumların verileriyle nasıl bir çakışma sağlanacaktı? Bütün bunlar büyük zorluklarla kurduğumuz sistemi bekleyen, belki de en önemli sorunlardı…

Sokaklar 01

Bütün bu sorun ve o zamanlar için bilinemeyen konulara karşın bu titiz çalışma öyle bir hale geldi ki, sistemin açılış törenine gelen o zamanın başbakanı Mesut Yılmaz‘ın sunum sırasında adını verdiği bir akrabasının Siyavuşpaşa Mahallesi’ndeki hangi binada yaşadığını, oturduğu binanın hangi özelliklere sahip olduğunu ve yaşadığı bağımsız bölümdeki diğer aile fertlerinin kimler olduğunu hiç zorlanmadan bulup kendisine söylediğimizde yaptığımız işten büyük bir gurur duyduk. Hem de bize önceden böylesi bir sorunun sorulacağı söylenmemiş, bir hazırlık yapmamız istenmemiş olmasına karşın… Verdiğimiz bilgiler üzerine Mesut Yılmaz‘ın yüzünde gördüğümüz o gülümseme ve bizlere söylediği güzel sözler aslında bizim başarımızı açık bir şekilde gösteriyordu…

Koskocaman bir kentin mahalle, cadde, sokak ve binalarıyla hatta her bir binada yaşayan ya da çalışanlarıyla bilgisayar ortamına aktarıldığı, kentle ilgili her türlü konu, karar ya da sorunun bilgisayar ekranlarına bakılarak çözümlendiği bir kentten kalkıp İzmir’de geldiğimizde; o tarihlerde Konak Belediyesi’nden yeni ayrılmış Balçova Belediyesi ile Konak Belediyesi arasındaki Üçkuyular ve İnciraltı bölgeleriyle ilgili sınır anlaşmazlıklarının kullanıla kullanıla parçalanmış haritalar üzerinden çözümlenmeye çalışılması, İstanbul ve İzmir’deki belediye yöneticileri arasındaki anlayış, yaklaşım ve teknoloji farkını somut bir şekilde ortaya koyuyordu.

Bu farkı, Ulusal Adres Veri Tabanı (UAVT) ve Coğrafi Adres Bilgi Sistemi (CABS) çalışmaları kapsamında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Türkiye İstatististik Kurumu (TÜİK) işbirliği içinde yürütülen Bornova ilçesindeki 36 mahalle ve 12 köyle ilgili adres verilerinin bilgisayar ortamına aktarmayı amaçlayan 2007 tarihli Bornova Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi Projesi‘nde proje koordinatörlüğü görevini yaparken de -bir kez daha- görüp; İzmir’in Kent Bilgi Sistemleri konusunda ne kadar gerilerden geldiğini fark etmiştim.

Kullandığımız teknoloji aradan geçen 13-14 yıl içinde oldukça gelişmiş olmakla birlikte bir kent bilgi sisteminin daha ilk adımını oluşturan Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi çalışmalarında İzmir Büyükşehir Belediyesi yönetici ve çalışanlarında göremediğim bilgi, deneyim ve heyecan noksanlığı beni hep şaşırtmış ve düşündürmüştür.

Layers_of_information_lolly-e1455878622168Kent yönetiminde “akıllı” olma becerisinin öne çıkarıldığı ve “akıllı kent” kavramının yaygınlaştığı günümüz koşullarında ne yazık ki İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin elinde doğru düzgün kurulmuş, çalışan ve sürekli güncellenen bir kent bilgi sistemi yok.

2007-2009 yılları arasındaki dönemde ilçeler ölçeğinde oluşturulan Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi bile istenen düzeyde verimli çalışmıyor. Bu çalışmaları yapacak birimlerin başında ise; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı bir bilişim şirketi olan Ünibel‘in genel müdürlüğünü yapan iyi bir bilişim uzmanının bu görevi bırakmasından hemen sonra bu göreve ve şirket yönetim kurulu başkanlığına emekli bir vali yardımcısının getirilmiş olması bu kadar önemli bir şin ne ölçüde ehline yaptırıldığını gösteren önemli bir kanıttır.

Bunun ötesinde, Ünibel‘e ait İnternet sitesi’nin “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümünü açıp baktığımızda ise, yönetim kurulu üyelerinin uzmanlık bilgileri ile ilgili bir kısım olmakla birlikte yönetim kurulu üyelerinin hangi uzmanlık bilgisine sahip olduğunu gösteren özgeçmiş bilgilerine ulaşmanız mümkün olmuyor.

Evet, bence daha rahat bir ulaşım ve akıcı bir trafik düzenini oluşturmak adına bu kentin cadde, sokak, meydan, köprü ve tünellerinde seyreden araç, motosiklet ve  bisikletlerle ilgili geniş bir veri çalışmasına ihtiyaç olmakla birlikte; kesinlikle ve kesinlikle o çalışmadan önce bu kentin yapılaşması ile ilgili sayısal verilerle sözel verileri bir araya getirecek ve devamlı güncelleyecek bir kent bilgi sistemine ihtiyaç var.

Özellikle de kentin yönetiminde önemli rollere sahip valilik, emniyet, trafik, karayolları, Gediz Elektrik ve belediyeler gibi resmi kuruluşların bünyesinde; hatta her bir belediyenin kendi içinde birbirinden kopuk ve çoğu kez birbirleriyle uyumsuz çok sayıda bilgisayar ağının ya da sisteminin varlığını bildiğimiz için bu sistem ya da ağların birbirleriyle ilişkilendirilerek tek bir kent bilgi sisteminde birleştirilmesi, bence öncelikle yapılması gereken en önemli görevlerden biridir.  

0000000536435-1İşte o nedenle, bu konuda görevli, yetkili ve sorumlu olan tüm merkezi ve yerel yönetim birimlerinde yönetici olarak çalışanların, geçtiğimiz günlerde bir tesadüf neticesinde elime geçen Prof. Dr. Gürol Banger‘in “Kent Bilgi Sisteminin Esasları” isimli kitabını okumalarını öneriyorum.

Çünkü, bizim İstanbul Bahçelievler Belediyesi’ndeki Kent Bilgi Sistemi’ni (KEBİM) kurduğumuz 1990’lı yıllarda, kitapçı raflarında ya da kütüphanelerde bu tür yayınların bulunmadığını düşündüğünüzde; şimdi, elimizde yeteri kadar bilimsel kaynak ve teknolojinin bulunduğu günümüz koşullarında bir kent bilgi sistemini kurmanın o kadar da zor olmayacağını biliyorum.

Tabii ki ülkemizdeki ilk kent bilgi sistemi olarak bilinip tanınan İstanbul Bahçelievler Belediyesi Kent Bilgi Sistemi’nin (KEBİM) tasarım, planlama ve uygulama aşamalarında büyük emekleri bulunan Oya Berik Yanardağ‘ı, Gürkan Büyükturan‘ı, Hasibe Eren‘i ve Işık Kutlayan arkadaşlarımı da unutmamak koşuluyla…

 

Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi (2)

Ali Rıza Avcan

26 Ocak 2018 tarihinde yayınlanan bu yazı serisinin ilk bölümünde 2016 yılı içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin tanıtımını yaparak “Önsöz” ve “Sunuş” bölümlerindeki eksiklik ve yanlışlıkları göstermiştik. 

Bugün ise kentteki üç devlet üniversitesinde görev yapan akademik bir kadro tarafından hazırlanan mevcut durum analizi hakkındaki tespit, değerlendirme ve yorumlarımızı sizlerle paylaşacağız:

395 sayfadan oluşan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin toplam 128 sayfasını işgal eden mevcut durum analizinde, “Küçük Menderes Havzasının Yapısal Durumu” ana başlığı altında havzanın doğal yapısı [coğrafi konum, iklim, jeolojik, jeomorfolojik, hidrojeolojik ve toprak özellikleri, vejetasyon (Bitki örtüsü), doğa koruma alanları (Bayındır Ovacık Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, Meryemana Tabiat Parkı, Efeoğlu Tabiat Parkı, Gümüldür Tabiat Parkı)], sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı (demografik yapı, istihdam, yerleşim yapısı ve Küçük Menderes Havzası kültür varlıkları, tarım, turizm, yenilik ve girişimcilik alt yapısı) ve çevre ve enerji altyapısı (havzadaki mevcut ve planlanan çevre yatırımları ile su ve enerji kaynakları) ile ilgili bilgilere yer verildiği görülmektedir.

Bütün bu araştırılıp yazılan bilgiler, havza ile ilgili ayrıntılı ve güncel verileri kapsamakla birlikte; böylesi bir planlama ya da strateji çalışmasında bu tür mevcut güncel bilgilere başvurulmasının asıl nedeni, plan hedefi olarak belirlenecek sonuçlarla bunlara temel oluşturacak mevcutlar arasında anlamlı ve doğru ilişkiler kurulması düşüncesidir.

Bu düşünce çerçevesinde şayet hazırlanan strateji belgesinde bu havzadaki ekolojik turizmle ilgili hedefler yer alacaksa, bu hedeflerin nasıl bir mevcut üzerinden geliştirileceğinin analiz edilmesi ve mevcut olanla hedeflenen arasında yapılabilir ve sürdürülebilir bir gelişme çizgisinin oluşturulması gerekir.

Bu basit örnekten hareketle, stratejilerin belirlendiği dönemde havzada ekolojik turizm yapan tesis sayısı, bu tesislerin özellik ve kapasiteleri, bu tesislere gelen turistlerin sayısı gibi sağlıklı veriler önceden biliniyorsa, bunların nicelik ve nitelik olarak gelişmesi ile ortaya çıkacak ulaşılabilir yeni hedeflerin belirlenmesi mümkün olabilir. Ama şayet bu konuda elimizdekini gösteren herhangi bir veri yoksa ya da bu  veriler hazırlanan strateji belgesinde gözükmüyorsa mevcut olanla ulaşılacak hedef arasında anlamlı bir ilişkinin kurulması her zaman için mümkün olmayacaktır. 

Bu düşünceden hareketle, 128 sayfalık mevcut durum analizini inceleyip bu veriler ışığında aynı belgenin arka sayfalarında yazılı hedeflere bakıp birbirleri ile mukayesesini yapmaya kalktığımızda, belirlenen çoğu hedef proje ile ilgili olan mevcut durum bilgisinin, mevcut durum analizinde yer almadığını görürüz: 

I – Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi üzerinde yaptığımız inceleme sonucunda, Küçük Menderes Havzası’ndaki ekoturizmin geleceği ile ilgili birçok hedef bulunmakla birlikte bu konu ile ilgili mevcut durum analizinde sadece Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ait turizm işletme belgeli ve turizm yatırım belgeli konaklama tesisleri ile ilgili verilere yer verildiği, belediye belgeli konaklama tesislerinden hiç söz edilmediği, havza sınırları içindeki Bayındır ilçesinde yıllardan bu yana ekolojik turizm faaliyetlerini yürüten Marmariç Ekolojik Yerleşimi ve Marmariç Ekolojik Yaşam Derneği ile Gağgı Çiftliği ile ilgili tek bir bilgiye yer verilmediği görülmektedir.

720x720nc-izm-10-12-16-gaggi-ciftligi2
Gağgı Çiftliği, Bayındır

II – Mevcut durum analizinin turizmle ilgili bölümündeki bilgi ve verilerin ilçeler ölçeğinde değerlendirildiği, bu ilçelerin ulusal ve uluslararası turizm sektörünün geçerli yönetim birimleri olan turizm bölgeleri (destinasyonlar), turizm gelişim koridorları ve turizm kentleri boyutunda ele alınmadığı görülmüştür.

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanmış Türkiye Turizm Stratejisi 2023 belgesinde iç ve turizm boyutundaki bölümleme, turizm bölgeleri (destinasyonlar), turizm gelişim koridorları ve turizm kentleri boyutunda tanımlandığından ve bu strateji çalışması kapsamında ele alınan Küçük Menderes Havzası turizm ölçeğinde fiili olarak İzmir ve Kuşadası destinasyonları arasında paylaşıldığından havzadaki turizmle ilgili tespit, değerlendirme ve çıkarımların coğrafi anlamdaki havza kavramı üzerinden değil; turizm ölçekli mekânlar (bölgeler/destinasyonlar, gelişme koridorları, kentler vb.) düzleminde yapılması; en azından bu iki ayrı yönetim düzeyi arasında uyumlu bir ilişki ağının kurulması daha doğru ve uygun olurdu.

III – Ayrıca Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin asıl iddiası, havza açısından çok önemli olan tarımsal ürünlere yönelik kooperatifleri hem nicelik hem de nitelik yönünden geliştirmek olmakla birlikte, hazırlanan mevcut durum analizinde İzmir İl Tarım Müdürlüğü tarafından hazırlanan yıllık istatistik verileri dışında havzada faaliyette olan tarım kooperatifleri ile ilgili verilere yer verilmediği; bu nedenle Küçük Menderes Havzası’nda kaç adet kooperatifin faaliyette olduğu, bu kooperatiflere kaç çiftçi ya da üreticinin ortak olduğu, bu kooperatiflerin her yıl hangi miktarlarda ne ürettiği ve kazandığı gibi konularda hiçbir bilginin verilmediği görülmüştür.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin başka bir çalışması olup Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılan “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, -çok fazla sağlıklı olmamakla birlikte- İzmir genelindeki tarım kooperatifleri hakkında birtakım veriler yer aldığı halde Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi gibi farklı bir kooperatifleşme önerisinde bulunan bir çalışmanın mevcut durum analizinde, Küçük Menderes Havzası’ndaki tarım kooperatifleri hakkında bu öneriye temel olacak bilgilerin bulunmaması büyük bir eksikliktir. 

tarım-toprakları

IV – Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin mevcut durum analizi bölümünde ayrıca kooperatifler dışındaki diğer tarımsal örgütlenmelerle havzadaki tarım topraklarının mülkiyeti, tarımın finansmanı ve sözleşmeli tarım gibi can alıcı bir çok konuda bilgi verilmediği görülmektedir.

Havza ölçeğindeki tarım faaliyetlerinin temelini oluşturan halihazırdaki tarım topraklarındaki mülkiyetin dağılımı, tarımsal örgütlenmenin düzeyi, tarımın finansmanı, sözleşmeli tarımın yaygınlığı ve tarım sektöründeki yoksullaşma gibi temel bilgilerinin verilmeyişi ve bu bilgi ve verilerle belirlenen hedef ya da projeler arasındaki ilişkinin net bir şekilde ortaya konulmayışı, hazırlanan bu strateji belgesinin geçerliliği, etkinliği, güvenilirliği ve uygulanabilirliği açısından önemli bir sorundur. 

V – Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin “Yenilik ve Girişimcilik“le ilgili mevcut durum analizinde,  sadece bölgedeki organize sanayi bölgelerinin sayısıyla her bir ilçedeki yüksek öğrenim görmüş nüfusun miktarı, iş gücünün niteliği, bitirilen okullara göre eğitimin düzeyi ve hayvancılık istatistiklerine yer verildiği görülmüştür.

1343980145

Resmi, özel ve sivil kurumlarla üniversitelerin havza ile ilgili ya da havza içinde yaptıkları Ar-Ge yatırımları, bu yatırımların GSYİH’ya oranı, Ar-Ge harcaması yapan kurum sayısı, Ar-Ge ve yenilik ekosistemi, kurumların, bireylerin ve işletmelerin patent başvuru sayıları, temel araştırma, uygulamalı araştırma, deneysel geliştirme, teknolojinin ticarileştirilmesi ve danışmanlık verileri, KOSGEB’in “Girişimcilik Destek Programı” gibi programlarının havza ile ilgili verileri ve benzerleri dururken organize sanayi bölgelerinin sayısı, yüksek öğrenim görmüş nüfus miktarı, iş gücünün niteliği, bitirilen okul dağılımı ve hayvancılık istatistiği gibi yenilikçilik ve girişimcilik açısından dolaylı ilişkisi olan verilerin dikkate alınmış olmasının nedeni anlaşılamamış; nitekim bilgi ve verisi verilen bu konularla sonuçta ortaya çıkan hedef ya da projeler arasında da doğrudan bir ilişki de kurulamamıştır.

Devam Edecek…

Kamu yatırım ve hizmetlerinde adil olmak… (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir ve bu kentin içinde yer aldığı Ege Bölgesi, tabii ki İstanbul ve Marmara Bölgesi’ni dışarıda bıraktığımızda, ülkemizin diğer bölge ve illerine göre hem ekonomik hem de toplumsal ve kültürel yönden gelişmiş bir kent ve bölge…

Türkiye İş Bankası’nın 2015 yılı Nisan ayında hazırlattığı 2013 Verileriyle Türkiye’de İllerin Gelişmişlik Düzeyi Araştırması‘na göre İstanbul iller arası gelişmişlik sıralamasında birinci, Ankara ikinci, İzmir de üçüncü sırada bulunmakta. Antalya, Bursa ve Kocaeli ise bu üç büyük kenti izleyen en gelişmiş iller olarak dördüncü, beşinci ve altıncı sıraları işgal etmekte…

Türkiye’nin en gelişmiş illerini oluşturan bu 1. bölgeden sonra gelen Muğla Konya, Adana,  Eskişehir, Gaziantep, Denizli, Kayseri, Mersin, Tekirdağ, Trabzon, Balıkesir, Aydın, Samsun, Sakarya, Manisa, Hatay ve Çanakkale illeri ise 2. derecede gelişmiş iller grubunu oluşturuyor.

Aşağıdaki çizelgenin incelenmesinden anlaşılacağı gibi Batman, Gümüşhane, Bayburt, Adıyaman, Yozgat, Kilis, Bingöl, Kars, Iğdır, Şırnak, Ağrı, Ardahan, Siirt, Bitlis, Muş ve Hakkari illeri ise en az gelişmiş illeri bir araya getiren beşinci grupta yer alıyorlar.

ar_07_2015_Sayfa_10ar_07_2015_Sayfa_13

Eskiden; daha doğrusu ülke genelinin kalkınmasını esas alan 1960 sonrası planlama çalışmalarında kamu yatırım ve hizmetlerinin bu birbirinden farklı düzeylerde gelişmiş bölge ve iller arasında adil bir şekilde dağıtılmasını sağlamak amacıyla daha gelişmiş bölgelerden elde edilen fayda ve kaynakların daha az gelişmiş bölgelere aktarılmasına özel bir önem verilir; böylelikle tüm ülkenin aynı gelişme düzeyine çıkması için özel bir çaba gösterilirdi.

Türkiye, Planlı Dönem olarak adlandırılan bu yıllarda uzun vadeli kalkınma stratejileri, orta vadeli kalkınma planları (beş yıllık kalkınma planları) ve Bölgesel Rekabet Edebilirlik Operasyonel Programı (BRROP) ile bölgesel kararlar alarak ve bölgelerin eşitsizliğine yönelik politika ve projeler üreterek bölgeler ve iller arasındaki farklılıkları gidermeye çalışmıştır.

Tabii ki bölge ve iller arasındaki bu dengelemenin bir çırpıda olmayacağı bilinir; ancak her kalkınma planı hazırlığında daha önceki kalkınma planı ile sağlanan sonuçlar değerlendirilerek yeni dengeli ve adil kalkınma hedeflerinin belirlenmesine çalışılırdı.

neoliberalism-tiago-hoisel

Ancak kalkınma planlarının hazırlık ve uygulamasında esas alınan bütün bir ülkeyi esas alan kapsayıcı planlama anlayışının, küreselleşmeci neoliberal zihniyetin dayatması sonucunda terk edilerek onun yerine rekabetçi bölgesel kalkınma anlayışının yerleştirildiği 2000’li yıllardan bu yana, bu planları hazırlamak üzere kurulup görevlendirilen her kalkınma ajansı, ülkemizde neredeyse kendi bölgesi dışında başka bölgelerin bulunduğunu ve bu bölgeler arasında sanki hiç karşılıklı ilişki ve etkileşim yokmuş gibi kendilerini diğer bölge ve illerden yalıtarak planlar yapmaya başladılar. Çünkü kendilerinden diğer bölgelerin önüne çıkmalarını sağlayacak bir rekabeti gözetmeleri isteniyor, bölgeler arası rekabet sonucunda öne çıkan bölgelerin dünya ölçeğinde markalaşarak oyunu kazanacağı söyleniyordu.

İşte bu gerçeklere dayanmayan yanlış kurgu sonucunda, önce İzmir, asırlardır kendini var eden Ege Bölgesi bütününden koparılarak il ölçeğinde tek bir bölge olarak tanımlandı ve oluşturulan İzmir Kalkınma Ajansı eliyle hazırlanan bölgesel planlar boyutunda düne kadar varlığını borçlu olduğu diğer komşu bölge ve illerle yarışarak öne çıkması istendi. Önümüze konulan bu oyunun yanlış senaryosuna göre artık bundan böyle Manisa, Aydın, Denizli, Balıkesir, Uşak ve Muğla gibi iller eskiden olduğu gibi İzmir’in ortakları değil; yarışıp geçmek zorunda olduğu rakip kentler, rakip bölgeleriydi. 

Batı Avrupa ülkelerinin kendi özel koşullarında geliştirdiği bölgeleme şablonunun ülkemiz koşulları dikkate alınmadan alınıp aynen uygulanması gibi bir anlayıştan yola çıkan bu uygulamanın  yanlışlığı, çok kısa bir zaman içinde anlaşıldı ve İzmir Kalkınma Ajansı bugün, kurulduğu 2006 yıllarına göre eski gücünü, önemini, etkisini ve parlaklığını kaybetti.

Şimdi artık herkes; özellikle de Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) gibi bölgesel kuruluşların yöneticileri İzmir’i Ege Bölgesi’nden koparmanın yanlışlığından, istatistiki bölge olarak tanımlanan yapay bölgelemeler üzerinden kalkınmanın mümkün olmadığından ve bu uygulamanın yanlışlığından söz etmeye başladılar.

2000’li yılların başında büyük ve iddialı söylemlerle takdim edilen bölgesel kalkınma  anlayışı, bugün artık eskisi gibi herkesi etkilemiyor.

2006 yılında ülkemizde kurulan ilk kalkınma ajansı unvanına sahip İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ise merkezi yönetimden alması gereken mali kaynakları alamayıp çoğu hizmetini belediyelerden sağladığı paylarla yürüten, bu nedenle de aradan geçen 12 yılın sonunda, başlangıçta ifade edilen iddialı hedeflere ulaşamayan; hatta 2015, 2016 ve 2017 yıllarını en önemli organı olan Kalkınma Kurulu’ndan yoksun bir şekilde rölantide çalışarak geçiren yerel kalkınma örgütü olarak tanınıyor.

Gerçek durum bu olmakla birlikte, sanırım memleketçilik şovenizmi ile desteklenen bu yanlış bölgecilik anlayışının bir yan ürünü olarak bazı belediye yöneticileri, sanayiciler, iş adamları ve akademisyenler, İzmir’in üretip devlete verdiğinden daha az bir payı geri aldığını, İzmir’e verilmeyen bu fazlanın başka bölge ve illerdeki işlere verildiğini söyleyerek bu iddialarını raporlarla belgelemeye, bu iddiayı bir siyasi söylem olarak ifade edip kendileri lehine bir mağduriyet yaratmaya çalışıyorlar.

Oysa hepimizin bildiği gibi İzmir, üretip ortaya koyduklarıyla tüm ülke genelindeki diğer il ve bölgelerden bağımsız, kendi başına var olan bir bölge ya da eyalet değil…

Anadolu’nun ve Ege’nin kaynaklarıyla gelişmiş bir bölge ya da bugüne kadar kent olarak, Anadolu’ya, Ege’ye, Anadolu’nun diğer bölge ve illerine kadim bir borcu var…

Bu borç hem tarihi, doğal, ekonomik, toplumsal ve kültürel nedenlere, hem de bir ülke bütününde var olmanın getirdiği siyasi bütünlüğe dayanıyor…

DAYANISMA-1024x410

Silahlanma harcamaları, savaşlar, kahramanlıklar, milli birlik ve beraberlik söylemi gündeme geldiğinde unutulan bu konu, yoksa bunu raporlayan, siyasal bir söylem haline getirenler açısından barış zamanlarında bir anlam ifade etmiyor mu ?

Ne dersiniz?

Gelişmiş ve gelişmemiş, zengin ve fakir, sömüren ve sömürülen, parça ve bütün gibi kavramlar; bir elmanın ya da madeni bir paranın iki farklı yüzü gibi birbirine bağlı, birbirini bütünleyip var eden diyalektik bir gerçeklik değil mi yoksa?