İzmir Yerel Yönetişim Ağı – 3

Yazı serimizin bugünkü bölümünde İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nu (İEKKK) oluşturan iş ve sermaye çevrelerinin, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014-2016 döneminde hazırladığı ‘Yeni Kültürpark Projesi’ ile ilişkisini ortaya koyarak bu projenin neresinde yer aldıklarını ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait bu projeye niye olağanüstü bir şekilde destek verdiklerini araştırıp irdelemeye çalışacağız.

Bilindiği üzere İzmir Büyükşehir Belediyesi, hazırlayacağı ‘Yeni Kültürpark Projesi’ ile ilgili 23 Mayıs 2014 tarihli ortak akıl toplantısını, meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarını ve akademisyenlerle belediye bürokratlarını bir araya getirerek Tarihi Havagazı Fabrikası’nda yapmış ve katılımcılara projenin genel hatları hakkında bilgi veren 109 sayfalık ‘İzmir Kültürpark Raporu’nu dağıtmıştı.(*)

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait web sayfasında yayınlanan 23 Mayıs 2014 tarihli habere göre bu toplantıya İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu dışında Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş, Ege Bölgesi Sanayi Odası Başkan Yardımcısı Erdoğan Çiçek, TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şube Başkanı Hasan Topal, TMMOB Şehir Planlamacıları Odası İzmir Şube Başkanı Özlem Şenyol Kocaer, Ege Genç İş Adamları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Seda Kaya, İzmir’i Sevenler Platformu Başkanı Sancar Maruflu, Alsancak Koruma ve Güzelleştirme Derneği Başkanı Dilek Olcay, ENDA Enerji Holding Murahhas Azası Uğur Yüce, Mimar Prof. Dr. Zuhal Ulusoy, Mimar Mehmet Kütükçüoğlu, Mimar Nevzat Sayın, Prof. Dr. Tevfik Balcıoğlu, Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Alp Timur, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu, 1 No’lu Koruma Şube Başkanı Tankut Ünal, Yaşar Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahenk Bayık Yılmaz, Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emel Kayın, Mimar Şükrü Kocagöz, Mimar Mürşit Günday, Behçet Uz’un torunu Kurtul Kaptanoğlu ve Araştırmacı Yazar Aybala Yentürk ile Büyükşehir Belediyesi danışman ve bürokratları katılmıştı.

Elimizdeki raporun incelenmesinden de anlaşıldığı üzere; bu belge, toplantıdan önce hazırlanıp katılımcılara dağıtıldığı için toplantıya katılanların neler söyledikleri, neleri talep ettikleri henüz kamuoyu ile paylaşılmamış durumda.

Ancak görüştüğümüz bazı meslek odası temsilcileri bu toplantıda kendilerine anlatılan proje hakkındaki kaygılarını ve eleştirilerini net bir şekilde ifade ettiklerini anlatıyorlar.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait web sayfasının ‘Haberler’ başlığını taşıyan bölümündeki 2014, 2015 ve 2016 yıllarına ait tüm haberlerin tarafımızca ayrıntılı bir şekilde taranması sonucunda; bu haberin yayınlandığı 23 Mayıs 2014 tarihi ile ‘Yine, yeni, yeniden’ başlıklı haberin yayınlandığı 13 Mayıs 2016 tarihi arasındaki iki yıllık sürede bu proje ile ilgili hiçbir habere ya da gelişmeye yer verilmediği belirlenmiştir.

Yine, yeni, yeniden’ başlığını taşıyan 13 Mayıs 2016 tarihli haber metninde ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Kültürpark’ı yeniden tasarlayarak geleceğe taşıyacak çalışmaları içeren proje taslağının vitrine çıktığı belirtildikten sonra toplantıda kimlerin neler söylediği özet olarak verilmektedir.

Bu haberde Tarihi Havagazı Fabrikası’nda yapılan bu ikinci tanıtım toplantısına katılanların tam listesi verilmemekle birlikte, konuşarak fikirlerini söyleyen katılımcılar üzerinden bazı isimlerin belirlenmesi mümkün olmuştur. Bunlar sırasıyla İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş, İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş, Ege Genç İş Adamları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Seda Kaya, Kültürpark’ı Koruma ve Anıt Yaptırma Derneği Başkanı Sancar Maruflu, TARKEM A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Yüce, Alsancak Koruma ve Güzelleştirme Derneği Başkanı Dilek Olcay ve Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı Ferdan Çiftçi’dir.

Gerek 13 Mayıs 2016 tarihli haber metninde gördüğümüz, gerekse bu toplantıya katılanlardan sözlü olarak edindiğimiz bilgilere göre bu ikinci tanıtım toplantısında katılımcılara ekrana yansıtılan video görüntüleriyle proje hakkında genel bir fikir verilmiş, projenin teknik ve mali ayrıntılarıyla işletim modeli konusunda kesin bilgi verilmesinden titizlikle kaçınılmış, toplantı daha çok katılımcıların fikir ve önerilerinin öğrenilmeye çalışıldığı bir formatta gerçekleştirilmiştir.

Yeni Kültürpark Projesi’ tanıtımın İzmir kamuoyuna yansıma şekli bu olmakla birlikte; İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’na (İEKKK) ait web sayfasındaki bilgilere göre bu toplantıdan aşağı yukarı 1,5 ay önce; yani İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun (İEKKK) 31 Mart 2016 tarihli 58. toplantısında, bizzat İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından verilen ‘Kültürpark Kültür Merkezi’ projesinin Kurul’un sürekli gündem maddesi haline getirilmesi önerisi, Kurul’un Nisan ayında yaptığı 59. toplantıda kabul edilmiş ve proje bu tarihten itibaren ilgili çalışma grubunda incelenip görüşülmeye başlanmıştır. Bu durumun en önemli kanıtı ise, İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’na (İEKKK) ait web sayfasında bu toplantıda ile ilgili haberde geçen “31 Mart 2016 tarihinde gerçekleştirilen 58. İEKKK toplantısında Sayın Aziz KOCAOĞLU “Opera” ve “Kültürpark Kültür Merkezi” projelerinin sürekli gündem maddesi olması önerisinin Nisan ayı Çalışma Grubu toplantısında görüşüldüğünü… ifade etmiştir.”şeklindeki bölümdür.

1425026740

2016 yılı Nisan ayından itibaren İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) ile bu kurula bağlı ilgili çalışma grubu tarafından incelenip değerlendirilen ‘Yeni Kültürpark Projesi’ ile ilgili sunum çalışması ise Kurul’un 27 Mayıs 2016 tarihinde yaptığı 60. toplantısında Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Buğra Gökçe tarafından yapılmıştır.

Ancak ‘Yeni Kültürpark Projesi’nin kamuoyuna açıklanmasından sonra ‘Kültürpark’a Dokunma!’ ve ‘Kültürpark Platformu’ isimleriyle Facebook’ta örgütlenip bir araya gelen meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile yaptıkları görüşmeler sırasında, hazırlanan projenin, 13 Mayıs 2016 tarihli ikinci tanıtım toplantısı ile İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun 27 Mayıs 2016 tarihli 60. toplantısındaki sunum öncesinde 2016 yılının Nisan ayı içinde onaylanmak üzere İzmir 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na teslim edildiği belirlenmiştir.

Böylelikle, 23 Mayıs 2014 tarihli ilk toplantıda katılımcıların düşünce ve önerilerinin alınması, 13 Mayıs 2016 tarihli ikinci toplantıda da hazırlanan projenin genel hatlarının tanıtılması şeklinde gerçekleştirilen bu toplantıların;

A. Projenin incelenip öğrenilmesini, tartışılıp değerlendirilmesini öngören samimi, gerçek ve aktif katılımcı bir anlayışla yapılmadığını,

B. Projenin 13 Mayıs 2016 tarihli toplantının sonuçları dahi beklenmeden büyük bir telaş içinde 2016 yılının Nisan ayı içinde onay için ilgili koruma kuruluna verilmiş olması nedeniyle “ben bilir ve yaparım” anlayışıyla hareket eden belediye yönetiminin gerçek bir danışma ve katılma sürecine ihtiyaç duymadığını net bir şekilde ortaya koymuştur.

Bu durumda, ‘Yeni Kültürpark Projesi’nin 2016 yılının Nisan ve Mayıs ayları içinde sadece İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) ile tartışıldığı, kurula bağlı çalışma grubunda yapılan görüşmelerde projenin kurul üyelerinden gelen talepler, öneriler çerçevesinde değiştirildiği, projenin sadece onların talepleri doğrultusunda şekillendirildiği söylenebilir.

Nitekim İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun (İEKKK) önemli bir üyesi ve TARKEM A.Ş.’nin temsilcisi olan Uğur Yüce ile Facebook’ta yaptığımız yazışmalarda kendisi bu hususu açık bir şekilde ifade etmiş, projeyi incelediklerini, projede istedikleri değişikliklerin yapıldığını açık ve rahat bir şekilde ifade etmiş; ancak bu görüşmelerin nerede yapıldığını sorduğumuzda bunu açıklamaktan kaçınmıştır.

İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun (İEKKK) 3 Ekim 2016 tarihinde yaptığı 62. toplantısının neredeyse tek gündem maddesi olan Kültürpark konusunda gerek İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun gerekse Ege Genç İş Adamları Derneği (EGİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Seda Kaya’nın, Ege Sanayiciler ve İşadamları Derneği (ESİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Güçlü’nün ve İzmir Sanayici ve İş Adamlar Derneği (İZSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Küçükkurt’un projeyi destekleyen konuşmaları da bunun en güçlü ve güzel kanıtıdır.

1363332699

Şimdi bu durumda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’na, danışmanlarına ve bürokratlarına; özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi’nin tüm il ve ilçe yöneticilerine şu sormak gerekir:

1) Siyasi anlayışınıza, parti programınıza, devlet terbiyenize ve etik değerlerinize göre İzmir’deki sivil toplumdan anladığınız şey, sadece bir avuç iş ve sermaye çevresinin kurduğu EGİAD, ESİAD, İZSİAD gibi dernek ve vakıflarla mı sınırlıdır?

2) Bunun dışında kalan binlerce üyeye sahip sivil toplum kuruluşlarının, meslek odalarının bu konularda hiç mi söz hakkı olmayacaktır?

3) Bu tür tüm kenti ilgilendiren büyük ve önemli projelerin, çoğunluğu iş ve sermaye çevrelerinden kurduğu İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) gibi gayri resmi kurul ve örgütler yerine partinizin isminde de geçen halkla; yani İzmir halkıyla, onun örgütleriyle, İzmirli hemşerilerle de konuşulması, tartışılması gerekmemekte midir?

Buyurun, cevap sizin…

(*) İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Mayıs 2014 tarihli ‘İzmir Kültürpark Raporu‘, indirip okuyabilmeniz amacıyla ‘Kent Stratejileri Merkezi‘ isimli Facebook grubumuzun ‘Dosyalar‘ bölümüne eklenmiştir.

Devam Edecek…

Kentlileşemeden Kentleşmek…

Burcu Taner Karatay

Bir kent düşünün ki, gülümseme adıyla birlikte anılan bir şairi, şehir hatları vapurunda henüz fidanken darağacına yollanan üç genç için bir ağıt yazmış olsun. Rivayetse de, gerçekse de insan o vapura, Karşıyaka-Konak vapuruna bindiğinde buna inanmak istiyor.

Bir kent düşünün ki, son yıllarda dozunu iyice söylem zorbalığının ve gövde gösterisi şeklinde yaşatılan erilliğin kıyısında bile, sorsanız hala “Tepeden tırnağa kadındır, naiftir, ne olursa olsun bir Amazon prensesidir” denebilen.

Bir kent düşünün ki…

Böyle başlayan onlarca cümle kurulur İzmir için. Ankara ve İstanbul’un keşmekeşini yaşamadan kentte olmayı isteyenlerin son yıllarda iyice rağbet ettiği söylenen İzmir…

Gerçekten öyle mi? Yani gerçekten kentleşme, kent kültürü ve kent estetiği deyince bu iki metropolün karşısına gönül rahatlığıyla çıkarabileceğimiz bir kent mi İzmir?

Teoride de, pratikte de yanıtları var.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden, nam-i diğer Mülkiye’den Prof. Dr. Ruşen Keleş, “Kent ve Kültür Üzerine” adlı makalesinde kentsel yaşamla uygarlık arasında yakın bir ilişki olduğunu anımsatır ve Latin dillerinde uygarlık (civilization) ve kent (city, civitas), Arapçadaki medeniyet, medeni ve kent (medine) gibi sözcükler arasındaki köken benzerliğine dikkat çeker.

Kentler ve demokrasi arasındaki ilişkiyi de gözden geçiren Keleş, “Kent havası insanı gerçekten özgürleştiriyor mu?” sorusuna ise “Konuşması, yazması, örgütlenmesi, tepkilerini dile getirmesi yasaklanmış bir insan kentte oturuyor olsa da özgür sayılmaz. Devletin hak ve özgürlükler konusunda duyarlı olmadığı bir toplumda kent insanı nasıl özgür olabilir” sorusuyla karşılık verir.

Ve çok güzel, hatta bazı sosyal bilimcilerin “leziz” diyebileceği bir tanımlama yapar: “kentlileşemeden kentleşmek”.

tumblr_mor80btfri1qm7ipro1_500

Siz kentte geçirdiğimiz bir günü gözünüzün önüne getirin. Ben ise kendimden yola çıkarak anlatmaya çalışayım. Bir sabah otobüse bindiğinizde şoförün yandaki kadın şoförün duyması imkânsızken, yolcuların duyabileceği şekilde “Hadi, hadi ilerle de makyajını sonra yaparsın, siz ancak trafiği kilitlersiniz” demesi kent kültürü kavramından bağımsız mıdır?

Ya da metroda, İzban’da yürüyen merdivendesiniz. Merdivenin sol tarafını tüm cüssesiyle tıkayan insanı uyardığı için “Madem yürüyeceksin merdivene git” diye azarlanan başka birine belki siz de denk gelmişsinizdir.

Yağmurlu bir günde duraktaki insanları ıslatarak kendine dünyanın en sadist eğlencesini bulmuş insan cinsini nereye koyacaksınız?

Peki, işgal edilen kaldırımlardan dolayı yol ortasında yürümek zorunda kalıp, karşıdan hızla gelen şoförün fırçasını yemeyen, medeniyetsiz ilan edilmeyen var mı?

İşgal edilen kaldırımlar demişken… Engellilerin ulaşım hakkını gasp edip, ne yaptığını ancak bebek arabası kullanmak zorunda kalınca anlayıp pişman olan ancak maalesef çocuk büyüyünce hepsini unutan en az bir kişi tanımaz mısınız?

Bu ve buna benzer yüzlerce örneğin sadece mağduru değiliz tabii, yeri geldiğinde gayet güzel bir biçimde failiyiz de. Buna da bir mim koymak gerek.  

Kent ve onun kültürü, orada yaşayanların, yani bizim toplamımız ise; sorumluluktan kaçamayız.

Yukarıdaki örnekler gündelik hayat içinde konforumuza dokunduğunu düşündüğümüz örnekler. Zarar verilen heykelleri, her yıl bir yere dikilen “rant anıtlarını”, plastik çimlerde oynamak zorunda kalan çocukları, çevre tahribatını vesaire saymıyoruz zaten.

Çok güzel bir kültür tanımı var, bir Fransız düşünüre ait imiş: “Her şey unutulduğu zaman belleklerde ne kalıyorsa ona verilen isimdir.

İzmir için düşünelim. Saat Kulesi dememek için insanüstü yaratıcılıkta olmak gerek değil mi?

Unutulup gidenler kadar bilinçli unutturulanları da katalım. Bu kentte unutturulmaya çalışılan tüm renkleri hatırlamaya çalışalım. Levantenleri mesela, onların özel mutfaklarını. En özel eğlenceleri olan Hıdrellez’lerini bile yoksulluktan dolayı sosyal medya fotoğrafı için mahalleye akın edenlere meze yapmak zorunda kalan Romanları ya da…

Söz uzar, yazı bitmez.

Bizler bir kent düşünemiyoruz.

Ancak bir kent düşleyebiliyoruz.

resim1

Zaten Attila İlhan da o vapura binemiyor artık. Dalgaların, martıların selamladığı bir kıyıdaki büstünden karşıya bakıyor. Manzarası belli. Bir ağıt yakıyor belki, yine bir “Mahur Beste”. Biz sıradan fanilerden şanslı olan tüm şairler gibi isyanını küfre değil şiire (d)okuyor.

Külliyatında erişemeyeceğimiz bir İzmir şiiri yazıyor o kıyıda belki. Biz plazalarda sentetik yoğunluklarla boğuşurken, adına AVM denen “tüketim tapınaklarında” kredi kartlarını mutluluk anahtarı zannederken ve aşağılara ayak basar basmaz kaldırımın o kötü yapılmış taşına basıp çamur banyosu yaparken…

Kenti kent yapan her şeyi Körfez’de yüzmek gibi özlerken…

 

Toplumsal İhtiyaçlar, Sürdürülebilirlik ve Bir Kenti Yönetmek…

Aslı Menekşe Odabaş Kırar

Kent ve kentsel gelişim, doğal bir süreç olmayıp edilgen bir süreçtir. Kendi halinde varlığını sürdürmeye bırakılan kentler ya toplumsal birliktelik sağlanarak gelişime açılır ya da yok olmaya terk edilir. Sürdürülebilir kent planlaması ise sadece halk ya da devlet eliyle değil, elbirliğiyle kurgulanan politikaların kent kaynaklarının doğru kullanımı ile sonraki nesillere aktarılmasını sağlayacak şekilde sağlanır.

Çeşitli kültürlerce harmanlanmış vatan topraklarında mutfaktan el becerisine, dil zenginliğinden inanç zenginliğine toprak veriminden enerji kaynak çeşitliliğine kadar bin bir türlü zenginliği görmekteyiz. İşte İzmir tam da bu noktada, tüm kaynakları göz önüne alındığında kendi kendine yetebilecek nitelikte bir kenttir.

Bir önceki yazımda insanoğluyla kent arasındaki benzerlikten bahsetmiştim. Şimdi bu benzerliği biraz daha inceleyelim:

Kenti oluşturan yapının en etkili ve en küçük değeri bireydir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini ele alalım; Maslow bir insanın sağlıklı bir hayat sürdürebilmesi için temel ihtiyaçları kategorize etmiş ve bir piramitte toplamıştır.

maslows

Maslow ihtiyaçlar piramidinin en altından başlayıp en üstüne doğru gelişen beş temel gereksinimin tanımını yapmıştır:

1. Fizyolojik gereksinimler (Beslenme, temiz su, temiz hava, metabolik denge, cinsellik vb.)
2. Güvenlik gereksinimi (Can güvenliği, mal güvenliği, aile, iş güvenliği vb.)
3. Aidiyet ve sevgi gereksinimi (Aile, sosyal çevre vb.)
4. Saygınlık gereksinimi (Saygın olma, kendine saygı, kıdem, güven, başarı vb.)
5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (Sorun çözme, yaratıcılık, önyargılardan arınma, erdemlilik, doğallık, gerçeklerin kabulü vb.)

İhtiyaçlar hiyerarşisi, toplum, kültür, aile ihtiyaçların belirlenmesinde önemli rol oynar ve piramidin en üstüne ulaşıldığında bireylerde bazı temel özellikler oluşur. Bu temel özelliklere göre yaşamları anlamlı, içten, mizah anlayışı gelişmiş ve yaratıcıdır. İnsanlık refahı ile ilgilenirler, tecrübelerini değerlendirir ve bireysel bağımsızlıklarını koruyabilirler. Böylece stereotip algılama biçimleriyle hapsolmazlar.

Birey, gereksinimlerinde bir alttaki kategori tamamlanmadan bir üst basamaktaki gereksinime geçemez. Basit düşünelim, karnı aç, yatacak yeri olmayan, iş güvencesi olmayan birinin genel kültür seviyesini arttırmak üzere sinemaya gitmek ya da toplumsal fayda sağlamak üzere sosyal sorumluluk alma ihtiyacını hissetmez.

Toplumu oluşturan bireylerin temel ihtiyaçları karşılanmadığında nasıl ki bir üst seviyeye çıkılamıyorsa, bireylerden oluşan toplum da aynı oranda bir üst seviyeye çıkamaz. İşsizlik, evsizlik, olmayan güvenlik, eğitim, sağlık, ulaşım zorlukları, toplumsal güven var olmadan hiçbir toplum kendini gerçekleştirme gereksinimine geçemez. Kendini gerçekleştirme algısı oluşmayan toplumlar elbette medeniyet seviyesine ulaşamayacaktır.

Sürdürülebilirlik ile kent yönetimi ve toplumsal ihtiyaçları arasındaki ilişki tam bu noktada buluşmaktadır. İşte bu noktada kent planlamasında başrol oyuncusu belediyeler kentlinin tüm hayat standartlarını belirleyen ihtiyaçlara yönelik hizmetleri yerine getirmekle kanunen yükümlü olup, mevcut kaynakları ve bürokrasiyi işleyecek/işletecek kurumlardır.

Bu kapsamda belediyelerin elini kolunu bağlayan, hareket edememe noktasına getiren mevzuat yapma, düzenleme, tutarsızlıkları giderme, imar ve imar durumu düzenleme gibi yetkisizlikler ya da sorumluluğu belediyelerde olan ama yetkinin diğer kurumlarda olduğu durumlar elbette göz ardı edilmemeli.

Ancak kent stratejilerinde ihtiyaçların doğru yöntemlerle ve paydaşlarla belirlenmesi yerel yönetim süreçlerinde oy çokluğuyla seçilenlerin bilgi, becerisine kalmaktadır. Seçilenlerin, sürece sadece siyaset gözüyle bakmayıp görevlerini gerçek bir toplumsal sorumluluk anlayışı ile icra etmesi esastır.

İl ve ilçe belediyelerinde kanunlar paydaş yönetimine bir kıstas koymamakta kent politikası geliştirmede belediyeler birçok engeli aşabilecek konumda kurumlardır.

İzmir bu açıdan değerlendirildiğinde bahsetmiş olduğumuz zengin kültür ve kaynaklarıyla yönetilmesi çok da kolay bir kent değildir. Maalesef her alanda kendine bir bahane bulmakta, katılımcılık dediğimizde hep aynı kitlelerle iş başı yapılmakta ya da toplumca bilinen bilirkişiler ile işbaşı yapmaktadır. Bu sebeptendir ki -belli bir kesim hariç- bireyler kent içinde ihtiyaçlarına karşılık bulamamakta ve ihtiyaçlar hiyerarşisinde bir üst seviyeye çıkamamaktadır. Gözle görülebilen kent gelişiminde erişilebilirlik engelleri, kentteki yatırım azlığı, istihdam yetersizliği, her yeni ülke gündemi ile değişen piyasa ekonomisi, kentlinin kendini sürekli güvensiz bir ortamda hissetmesine yol açmaktadır. İzmir gibi bir kentin sadece makyaj değil, temel ihtiyaçlar olan fizyolojik (temiz hava, adil, temiz gıda erişimi, ulaşım nitelikleri, sağlık yönetimi vb.) ve güvenlik (mülkiyet güvenliği, iş güvenliği, kaynak güvenliği vb.) gereksinimlerinin karşılanması gerekmektedir. Ancak ve ancak işte o zaman yapılan sahil düzenlemeleri, rekreasyon düzenlemeleri, ulusal ve uluslararası organizasyonlar, fuarlar, kapasite geliştirme programları ve daha verilen nice hizmet toplumda beklenen etkiyi ve faydayı gösterecektir.

Aksi takdirde aynaya bakan kedinin kendini aslan görmesi misali, hiç bitmeyen bir paradoksun içinde kalacaktır kent…

politikaci-karikatur

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşine göre bireylerin kendini gerçekleştirmesine engel olan etmenlerin ortadan kaldırılmasında psikologlar yardımcı olmalıdır.

Bence toplumsal düzeyde o toplumu en iyi ifade eden taraf (!), toplum tarafından seçilen belediyelerdir. Bu, bireyden topluma giden yolda eğer en büyük görev psikologlara ve diğer danışmanlara düşüyorsa, toplumdan bireye giden yolda en büyük görev de il ve ilçe belediyelerine düşmektedir.

Eğer devlet esasları bireylerin gelişimini nitelikli hizmet ve yatırımlarla desteklemiyorsa en azından belediyeler kendi kurguladıkları kent stratejilerinde doğru yöntem ve paydaşlarla en gerekli ihtiyaçları sağlayabilmeli ve yerelde toplumsal kendini gerçekleştirmeye imkân tanımalıdır. Belediyeler bu anlamda yerelden dönüşümü başlatacak yegâne kurumlardır.

Ulusal ve küresel dönüşüm ancak yerelin kendi kendine yetebilmesi ve özgüvenini kazanması ile mümkün olacaktır.

Lafın özü yine katılımcılık 😉

Hepimize kolay gelsin,

Bolca umutlar…

İzmir Yerel Yönetişim Ağı – 1

Bugünden başlayarak, 2009 yılından bu yana bir dantel, bir oya hassasiyetiyle dokunan “İzmir Yerel Yönetişim Ağı“nı biraz daha yakından incelemeye, bu ağ içinde yer alan aktörleri, bunların kimliklerini, işlevlerini, bu ağ içinde “pişirilen aş” niteliğindeki büyük kentsel projeleri ve bu ağda yer alan aktörlerin kimlerle işbirliği yaptığını inceleyip öğrenmeye başlayacağız…

Böylelikle, 2009-2016 sürecinde İzmir’e giydirilmeye çalışılan “yönetişimci yapıyı” yakından tanıma, anlama ve gelecekteki olası hamle ve işbirliklerini belirleme şansımız olacak…

Sevgili arkadaşımız Doç. Dr. Emel Kayın‘ın Arkitera Dergisi’nde yayınlanan “İzmir Kentinin 21. Yüzyıl Başındaki Dönüşümü ve Yeniden Dönüşümü” başlıklı yazısında da belirttiği gibi, belediye yönetimininin başında rahmetli Ahmet Piriştina‘nın olduğu 1999-2004 dönemi, İzmir için değeri şimdi çok daha fazla anlaşılan bir “Altın Çağ” gibiydi… 

İzmir Yerel Gündem’21 oluşumunun her ay yapılan toplantılarında güncel kent konu ve sorunlarının ele alınması, bu sorunların belediye başkanının da bizzat bulunduğu oturumlarda masanın üstüne getirilip tartışılması, bu konularla ilgili çözüm önerilerinin raporlanıp yayınlanması, Türkiye’de ilk kez “1. İzmir Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı” ile “Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu“nun düzenlenmesi, ülkemizdeki sosyoloji biliminin duayeni ve değerli bir İzmirli olduğu için övündüğümüz rahmetli Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘a İzmir’in vefa duygusunun sunulması, İzmir’in deprem senaryosu olan Radius’un hep birlikte hazırlanması…. Bütün bunlar kentteki gerçek ve aktif katılımın tavan yaptığı, bu harekata kentteki tüm meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının ve bireylerin kentle ilgili her konuda fikir oluşturup ifade edebildiği dönemlerdi…

stk-fuari-03

Velhasıl, 1999-2004 dönemi İzmir ve İzmir’in sivil yaşamı açısından güzel ve örnek gösterilecek bir dönemdi…

Rahmetli Ahmet Piriştina’nın vefat ettiği 15 Haziran 2004’ü izleyen dönem ise Bornova’dan kalkıp merkeze gelen yeni belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun işi öğrenmeye çalıştığı, o nedenle herkese ve her işe olumlu yaklaştığı, kentteki her kesimle iyi ilişkiler kurmaya özen gösterdiği, yollarda rastlaştığımızda yüzünün gülümsediğini hatırladığımız bir geçiş dönemiydi…

O dönemde, şahsen içinde olduğumuz Kemeraltı yenileme projelerinde kendisiyle birlikte çalışma fırsatını yakaladık… İyi niyetini, samimiyetini gördük…  Ancak bu iyi niyet ve samimiyet ne yazık ki hedeflenenlerin gerçekleşmesine yetmedi… Kemeraltı bir türlü yaya bölgesine dönüşemedi, açılan yarışmaların sonucu olarak üstü örtülemedi, Kemeraltı’nın tümü güvenliği sağlayacak şekilde aydınlatılamadı, MOBESE kameralarıyla donatılamadı…

Bütün bunlar  bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyordu… O nedenle de belediye kadrolarındaki görevlilerin yerleri sık sık değiştiriliyor, bir grubun diğer bir gruba galebe çaldığı, grupların kendi aralarında çatıştığı söylentileri dolaşıyordu… Tabii ki bu arada belediye kadrolarına yeni akrabaların katılmasına da devam ediliyor, Ahmet Piriştina döneminin önemli isimleri birer birer belediyeden ayrılıyordu…

Bu karmaşık dönemin sonunda, yıllardır “yönetişim” kavramını savunup hararetli bir şekilde öneren, 1999 yılında yayınladığı “Modernite Aşılırken Siyaset” isimli kitabıyla “yönetişim” kavramının adeta öncülüğünü yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin başkan danışmanı olarak görevlendirildiğini öğrendik… Tarihlerin 14 Eylül 2009’u gösterdiği andan itibaren Prof. Dr. İlhan Tekeli artık İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı olarak çalışmaya başlamıştı… 

Prof. Dr. İlhan Tekeli İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun bir inşaat mühendisiydi. Daha sonra ODTÜ ve Pennsylvania Üniversitesi’nde şehir ve bölge planlama alanında yüksek lisans, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde şehircilik alanında doktora yapmıştı. 1970’den bu yana ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktaydı. Bir dönem Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı’nın başkanlığını yapmıştı. Bölge ve şehir plancısı; ayrıca bir sosyolog ve plancı olarak kitap, makale ve bildiri düzeyinde çok fazla yayını bulunmaktaydı. Konusunun uzmanı bir “Hoca” olarak gerek öğrencilerinin gerekse etkilediği kitlenin saygısını görüyor, onun her söylediğinin doğru, isabetli ve geçerli olduğuna inanılıyordu. O nedenle, kendisinin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanının danışmanı olarak atanmasının – her ne kadar uzun yıllar İzmir’den uzak kalıp İzmir’le ilgilenmemiş olmasına karşın- kent açısından bir kazanım olduğu düşünülüyordu.

Ancak, Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı olarak atandığı tarihten iki ay önce; yani 6 Temmuz 2009 tarihinde ilk toplantısını yapan önemli bir kurul sessiz sedasız çalışmaya başlamıştı. Bu kurulun tam adı İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘ydu. Amacı, İzmir’deki ekonomik kalkınmayı sağlayıp eşgüdümünü oluşturmaktı.

İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun manifestosu niteliğindeki “Yerel Ekonomik Kalkınma Kavramı, Gelişimi, Türkiye ve Dünya’dan Örnekler” başlıklı sunumu yazan Doç. Dr. Mehmet Ufuk Tutan, bu kurulun, “sivil toplum kuruluşları öncülüğünde yerelden bölgeye, bölgeden ulusala ve küresele doğru ilerleyen özgün bir yerel kalkınma modeli” olduğunu ifade etmekteydi.

Oysa yasal ve fiili olarak İzmir’in ekonomik kalkınmasından sorumlu Kalkınma Bakanlığı’na bağlı İzmir Kalkınma Ajansı’nın da bir Kalkınma Kurulu bulunmaktaydı. Bu kurul da aynen İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) gibi bakanlıkların il müdürleriyle üniversite rektörlerinden, kaymakamlarla ticaret ve sanayi odası temsilcilerinden, sermaye sahibi iş insanlarıyla onların sivil örgütlerinden oluşmaktaydı.

İzmir Kalkınma Kurulu’nun 2013-2017 dönemi için belirlenmiş olan toplam üye sayısı 97 olup elimizdeki son resmi kayıtlara göre kurul başkanı Plasmet A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Çolakoğlu, Başkan Vekili İzmir Teknoloji Geliştirme Bölgesi A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Güden, Katip Üyeleri ise Yeni Oluşum Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Günseli Esma Türkoğlu ve Ege Genç İş Adamları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Seda Kaya‘dır. 

İzmir Ekonomik Kalkınma Kurulu’nun 97 üyesinden 22’si (% 22,70) kamuya, 23’ü (% 23,71) özel sektöre, 25’i (% 25,77) özel sektöre ait sivil toplum kuruluşlarına, 15’i (% 15,46) meslek kuruluşlarına, 8’i (% 8,24) üniversitelere, 1’i (% 1,03) kooperatiflere, 1’i (% 1,03) sendikalara, 1’i (% 1,03) İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne, 1’i (% 1,03) de Konak Belediyesi’ne aittir. Bu durumda İzmir Kalkınma Kurulu üyeliklerinin, “yönetişim” zihniyetinin bir sonucu olarak, % 33’ünün kamu kuruluşları (merkezi yönetim, yerel yönetimler ve üniversiteler), % 39,17’sinin özel sektör ve onun meslek kuruluşları, geriye kalan % 27,83’ünün de özel sektörün kurduğu sivil toplum kuruluşları arasında paylaştırıldığını görebiliriz.

15 Temmuz 2016 sonrasındaki süreçte bu kurulda yer alan birçok isim tutuklanmış ya da görevden uzaklaştırılmış olmakla ve bu kurullar tüm Türkiye’de Kalkınma Bakanlığı’ndan gelen bir emirle kapatılmış olmakla birlikte faaliyetlerine son verildiği 2016 yılına kadar (İZKA) İzmir Kalkınma Ajansı’na bağlı İzmir Kalkınma Kurulu’nun özel sektörden gelen kurul üyeleri arasında Kavuklar A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Kavuk, İzmir Özel Fatih Koleji Genel Müdürü Ali Rıza Doğanata, Folkart Yapı A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı Ayetullah Mutlu, Küçükbay Yağ ve Deterjan Sanayii A.Ş. Mali İşler Koordinatörü İbrahim Dönmez, Şifa Üniversitesi Rektörü Mehmet Ateş, Gediz Üniversitesi Rektörü Seyfullah Çevik gibi isimlerin yanında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kurduğu İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) da görev yapan Ege Genç İş Adamları Derneği (EGİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Seda Kaya‘ya ve Enda Enerji A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi Uğur Yüce‘ye de rastlamak mümkün. Yani bazı iş insanları ve onların kurumları hem İzmir Kalkınma Kurulu’nda hem de İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda görev almayı kendileri açısından daha karlı bulmuşlar, o nedenle her iki kurulda da yer almayı “İzmir’i sevdikleri” (!) için doğru bulmuşlardır.

Peki, şimdi de şu soruyu sorabiliriz: İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir’in kalkınması ve bu kalkınmanın eşgüdümü için yasal dayanağı olan ve fiilen işleyen bir İzmir Kalkınma Kurulu olmasına karşın, ikinci bir kalkınma ve koordinasyon kurulu kurmaya neden ihtiyaç duymuştur. Bunun nedeni sadece İzmir’in “daha iyi kalkınmasını” (!) sağlamak mıdır; yoksa mevcut İzmir Kalkınma Kurulu’nun karşısına kendisine ait başka bir kalkınma kurulunu çıkararak ikinci bir siyasi alternatif yaratmak mıdır?

Tabii ki 13 Temmuz 2009 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye başkan danışmanı olarak atanan Doç. Dr. Mehmet Ufuk Tutan tarafından kaleme alınan manifestoda buna ilişkin bir gerekçe yer almamakla birlikte; asıl amacın Belediye’nin yönetim ve güdümünde olan bir kurul eliyle daha kolay hareket edilebilecek kalkınma ile ilgili ikinci bir iktidar alanının yaratılması olduğu görülmektedir.

s548250

Nitekim, yasal dayanağı olmadığı için ayrı bir yönerge ile şekillendirilen bu kurulun, 2009 sonrasında üyeliğe aldığı kişiler, yaptığı toplantılar, bu toplantılarda ele aldığı konular ve kendi içindeki örgütlenme şekli de hep bu düşüncenin varlığını ortaya koymuş; adeta hükümete ya da iktidara ait bir kurulun karşısına kendi kurulunu çıkarma düşüncesinin kanıtları olarak değerlendirilmiştir.

Devam Edecek 

Hiç bir şey tesadüf değil aslında…

Ali Rıza Avcan

Son yıllarda İzmir’deki birçok şey ters gitmeye başladı…

Önce belediye içi dinamiklerden kaynaklanıp üst düzey belediye yöneticilerinin tutuklanması ile başlayan bir dava sürecini yaşadık… Halen sonuçlanmayan bu süreç içinde eski siyasi güç ve etkisini kaybedip iktidarla daha uyumlu daha esnek bir belediye yapısının ortaya çıktığını gördük…

Ardından bu süreci yaşayan belediye kadrolarının ayrılması, işten uzaklaştırılması ya da emekli olmasıyla belediye yönetici kadrolarının değiştiğini, daha iyi iş yapacağı gerekçesiyle diğer illerden İzmir’i tanımayan bürokratların ekip olarak ithal edildiğini ve onların da çok kısa bir sürede tüm yönetim basamaklarını hızla tırmanarak en üst makamlara yerleştiğini gördük…

Bu sürede belediye başkanı danışmanlarının değiştiğini, bölge ve şehir planlama konusunda isim yapmış hocaların danışman olarak belediyede etkili olduğunu izledik…

Ama o tarihlerden bu yana İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ürettiği büyük ölçekli proje ve uygulamaların, İzmir kamuoyunu memnun etmediğini, bu projelerin memnuniyetsizlik yarattığını da gördük… Ya da proje olarak yürütülen birçok çalışmadan İzmir kamuoyunun haberinin bile olmadığını fark ettik…

aziz-kocaoglu-02

2009-2016 döneminde bu yeni kadronun üretip vitrine koyduğu ‘İzmir-Tarih’, ‘İzmir-Deniz’, ‘Konak ve Karşıyaka Tramvayları’, ‘İzmir Ulaşımında Devrim’, ‘İzmirim Kart’, ‘Yamanlar Katı Atık Bertaraf Tesisi’ gibi büyük projeler hep böyle, kamuoyunda tepkiye neden olan, eleştirilen projeler oldu… Diğer yandan ayrı bir ekip tarafından üretilen ‘Yarımada’, ‘Gediz-Bakırçay’ veya ‘Büyük Menderes Havzası’ strateji çalışmaları ise çoğu İzmirli’nin bilmediği ya da ne işe yaradığını çözemediği çalışmalardı…

Oysa bütün bu projeler, araya ‘yönetişim’, ‘tasarım’, ‘katılım’, ‘inovasyon’ gibi sözcüklerin tüketilmesi suretiyle belediyenin tanıtımında kullanılıyor; belediyenin önemli işler yaptığı ve başardığı gibi bir algı yaratılıyordu…

İzmir kamuoyunun, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu büyük projeleri ile ilgili ilk örgütlü ve büyük tepkisi, son günlerini saydığımız 2016 yılı yaz aylarında gündeme giren ‘Yeni Kültürpark Projesi’ ile ortaya çıktı…

Sayısı 21.000’e ulaşan İzmirli, ‘Kültürpark’a Dokunma!’ diyerek bir araya geliyor ve bu projenin Kültürpark’ın mevcut dokusuna zarar vereceği düşüncesiyle projenin uygulamadan kaldırılmasını istiyordu… Bu itiraza meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, kent konseyleri de destek verdi… Böylelikle sesi İzmir dışından bile duyulan bir itiraz, İzmir gündeminin başına yerleşti… Belediye ise daha önce hiçbir projesinde ihtiyaç duymadığı ölçüde büyük bir halkla ilişkiler kampanyası düzenleyerek, büyük paralar harcayarak, elindeki tüm imkânları, insanları, makamları ve güçleri kullanarak buna karşı çıkmaya çalıştı…

Konu şimdi Koruma Kurulu’nun gündeminde olduğu için tüm taraflar kurulun vereceği kararı bekliyorlar…

Şimdi isterseniz bu bekleme döneminde kendimize dönüp şu soruyu soralım:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin son yıllarda kâh kendi başına, kâh İzmirli ya da İstanbullu sermaye çevreleriyle bir araya gelerek uygulama soktuğu büyük projelerde ne hatalar var ya da ne eksiklikler var ki; bunları İzmirli’ye kabul ettirmede zorluk çekiyor? Bu projeler, adı söylendiğinde kahır ekseriyetin ceketlerini ilikleyip saygı gösterdikleri hocalar tarafından kurgulandığı ve savunulduğu halde bu projeler, siyasi taraftarlar dışında niye geniş toplum kesimleri tarafından kabul görmüyor? Bu projeler İzmir’in tanınmış kent simsarları ya da iktidar destekli inşaat şirketleri tarafından desteklendiği halde İzmirli bu projelere niye şüpheyle bakıyor ve yüksek bir sesle “hayır” diyor?

Gelin isterseniz, hem bunun nedenini öğrenmek hem de bu tespit üzerinden çözüm üretmek için bu soruya hep birlikte yanıt vermeye çalışalım…

Bence, bu soruların temelinde çağdaş kapitalizmin ve onun fikriyatını oluşturan neo-liberal anlayışın sihirli bir sözcük olarak önümüze koyduğu ‘yönetişim’ kavramı yatıyor.

Thatcher ya da Özal’la simgeleşen 1980’li yılların özelleştirmeci politikalarının hemen ardından Dünya Bankası, OECD, İMF, Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası, FED, Birleşmiş Milletler, UNDP ve Unesco gibi uluslararası kuruluşlar tarafından ortaya atılıp geliştirilen ‘yönetişim’ zihniyeti, yeni bir siyasi iktidar aracı olarak halka ya da millete dayalı kamu yönetimi yerine devletin özel sektörle ve sivil toplumla işbirliği yapmasını, özel sektörün ve sivil toplumun önünü açmasını, onlara rehber olmasını öneriyor. Bunun için de ‘yönetişim’ zihniyetinin bileşeni olan ‘katılımcılık’, ‘şeffaflık’, ‘hesap verebilirlik’ ve ‘yerindenlik’ gibi kavramları kullanarak daha demokrat olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Böylelikle ulusal devletin ve ulusal egemenliğin ortadan kaldırılarak yerelin bağımsız kuruluşlar, kalkınma ajansları, kent konseyleri ve şirketleşmiş belediyeler eliyle uluslararası sisteme eklemlenmesini arzuluyor.

aztr232

İzmir, bu süreci; yani yönetişim zihniyetinin bu topraklarda yerleşmesini, bir ‘İzmir Yerel Yönetişim Sistemi’nin kurulması sürecini 2009 yılından bu yana yaşıyor:

2009 tarihli İzmir Kültür Çalıştayı, 2011 tarihli İzmir Tasarım Çalıştayı ve 2013 tarihli İzmir Ekoloji Forumu, bu sürecin entelektüel anlamda tasarlanıp kabul gördüğü çıkış noktaları olmuştur.

Ardından İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu, İzmir Kent Konseyi (İEKKK), İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA) ve TARKEM gibi yönetişim mekanizmasının dişlileri olarak kabul ettiğimiz örgütlerin kuruluşuna geçilmiştir.

Bu kuruluşlar içinde yer alan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) hem siyasi anlamda iktidar denetimindeki İzmir Kalkınma Ajansı ve Kalkınma Kurulu’na alternatif olması hem de üye yapısı ve 2009-2016 dönemindeki performansıyla bu sistemin merkez üssü olduğunu göstermiştir.

İzmir Kent Konseyi ise bileşenlerinden biri olan özel sermaye temsilcilerinin İEKKK’na kaydırılması nedeniyle hem ‘yönetişim’ anlayışı hem de faaliyetleri açısından zayıflamış, 2015 yılı sonunda başkanlığına istenmeyen kişilerin seçilmesi nedeniyle tümüyle gözden düşmüştür.

İdeolojik altyapısı ve mekanizması bu şekilde kurgulanan ‘İzmir Yerel Yönetişim Sistemini’ harekete geçiren şey ise, kent merkezinden başlayıp tüm İzmir’i kapsayan stratejik çalışmalar, büyük boyutlu projeler ve yatırımlar olmuştur. Bu anlamda bölgesel stratejik çalışmalarla büyük boyutlu proje ve yatırımların bu sistemi besleyen, hatta tekrar tekrar üretip gelişmesini sağlayan temel besinlere dönüştüğünü söyleyebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin girişimiyle bir ‘patronlar kulübü’ olarak kurulan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKK), bu sistemin merkez üssü olarak kentle ilgili tüm konuları, büyük projeleri görüşerek, şekillendirerek ve projelerin taraflarını belirleyerek bu sistemin projeler üzerinden çalışmasını sağlamaktadır.

basg2132131

Bu kurulun bilgisi, görgüsü ve gözetimi altında çoğu başkan danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli ve ekibi tarafından hazırlanan ‘İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Geliştirme Projesi’, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Deniz İle İlişkisini Geliştirme Projesi’, ‘Yeni Kültürpark Projesi’ gibi büyük projeler, ‘Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’, ‘Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’, ‘Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi’ gibi stratejik planlama çalışmaları bu süreç içinde gerçek, aktif ve kucaklayıcı bir katılıma önem vermemeleri ve genellikle başlangıçta öngörülen senaryonun kabulü ile sonuçlandığından İzmir halkının, daha doğru bir deyimle kamusal yararı yerine, üniversiteler tarafından desteklenen bu patronlar kulübünün talep ve beklentilerini karşılamıştır.

Amaç ise, İzmirli ya da başka yerli sermayeye yerel yönetimlerin elindeki kamu yetki ve mallarını kullanarak daha fazla rant, daha fazla kâr, daha fazla sermaye yaratmaktır…

Yeni Kültürpark Projesi’ de, işte bu mekanizmanın çalışması için tasarlanıp üretilen bir projedir. Böylelikle kamunun elinde bulunan bir kamusal alan, hem bu alanda gerçekleştirilecek kamusal yatırımla hem de yakınındaki başka bir özel yatırımla ilişkilendirilerek kentin tam da ortasında, Basmane-Çankaya tarihi bölgesindeki yeni bir mutenalaştırma harekâtının merkez üssü yapılmak istenmektedir.

Bu harekâtta başkan danışmanı olan hocaların, meclis üyelerinin, ilçe belediye başkanlarının, serbest çalışan bazı mimarların, bu işle ilgili üniversitelerin, EGİAD, İZSİAD gibi özel sektör derneklerinin, CHP il başkanının desteği yanında hem İzmir sermayesinin hem de İstanbul, Ankara sermayesi ile iktidarın temsilcisi olan Folkart’ın desteği, hatta işbirliği sağlanmış; böylelikle ‘Kültürpark’a Dokunma!’ diyen halkın karşısına sermaye yanlısı koskocaman bir cephenin örülmesi sağlanmıştır…

Bu anlamda, 2016 yılı armağanı olarak karşımıza çıkarılan ‘Yeni Kültürpark Projesi’nin bu ‘yönetişim’ zihniyeti çerçevesinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kamu mallarıyla yasal yetkilerini arkasına alan sermaye gruplarıyla onların sivil toplum örgütlerinin geliştirdikleri bir proje olarak algılamamız gerekir.

Nitekim yaz ayları içinde sosyal medyada bu grupların önde gelen temsilcileriyle yaptığımız yazışmalar da bu durumu net bir şekilde ortaya koymuştur.

Böylelikle bir kent parkı olarak kabul ettiğimiz Kültürpark’ın hemen yanındaki devasa bir Folkart gökdeleni ile birlikte Basmane-Çankaya-Oteller Bölgesi’ndeki ikinci bir mutenalaştırma (soylulaştırma) harekâtının merkez üssü olacağını öğrendik.

Böylelikle bu bölgede Kültürpark ve Folkart gökdeleni üzerinden başlatılan mutenalaştırma (soylulaştırma) harekâtının, bu bölgenin kuzeyindeki Kemeraltı-Basmane-Kadifekale bölgesi için yine İzmir Büyükşehir ve Konak Belediyeleriyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin % 30 oranında hissedar olduğu TARKEM A.Ş. isimli çok ortaklı özel şirket eliyle gerçekleştirilecek diğer bir mutanelaştırma (soylulaştırma) harekâtı ile birleşeceğini; böylelikle İzmir kentinin tam da ortasındaki çok büyük tarihi bir bölgenin yakın bir gelecekte İzmir olmaktan çıkacağını; başka bir deyişle tanınmayacak hale geleceğini anladık.

Üstüne üstlük Kadifekale’den bile daha yüksek olacak o devasa gökdelene İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin taşınacağını da hayretle karşılayarak…

2017’de Suriyeli çocuklar da süt içebilecek

Seniye Nazik Işık

Hepimiz biliyoruz, Türkiye zor günlerden geçiyor. Her gün çok sayıda insanımızı terör olaylarında kaybediyoruz. Acılardan neredeyse uyuşmuşken, 11 Aralık Pazar günü yeniden yandık, kavrulduk; 38’i polis 44 vatandaşımızı İstanbul’daki patlamalara kurban verdik. Hepsine rahmet, ailelerine, sevenlerine, hepimize sabır, metanet diliyorum.

12973_20141219115342_sutkuzusu_ilustrasyon

Durum böyleyken, yazmak zor. Sonunda kendimi, hayatı olağan akışındaymış gibi sürdürmek lazım diye zorlayarak yazmaya ikna ettim.

Türkiye bir zamanlar transit ülkeydi; yani ülkesini terk edenlerin üçüncü bir ülkeye geçerken mecburiyetten kaldığı ülke.

Son yıllarda durum değişti, hala gönüllerin transit ülkesi olsa da Türkiye bir nihai ülke. Bu gelişmenin esas nedeni Suriyeliler olmasa da 3 milyonu aşkın Suriyeli, buradan öteye gidişleri de sıfırlanınca net bir şekilde hedef ülke olduk.

Bunca Suriyeli neden, nasıl Türkiye’ye geldi?” ile başlayan pek çok soru olsa da, bunlar yazımın dışında bırakıyorum.

Ama şunları kaydediyorum: Suriyeliler Türkiye’nin her yerinde. Genellikle zor şartlardalar. Özellikle vatandaşlık verilirse (yani seçmen olmaya hak kazanırlarsa) Türkiye’deki siyasi dengeleri çok etkileyeceklerine inanılıyor. İlaveten iş için rekabet de onları aramızda ‘istenmeyen insanlar’ yapıyor.

Yine de konu çocuk olunca, insanlar bu olumsuz duygu ve düşünceleri bir yana bırakabiliyor, Belediyeler bu duyarlılığı kavrayıp taleplere doğru cevabı vermeye başlayabiliyor.

Örneğimiz İzmir’den.

İzmir’de Konak, Karabağlar, Buca, Torbalı gibi ilçelerde 150 binden fazla kayıtlı Suriyeli yaşıyor. Tahminen 25-30 bini 1-5 yaş arasında çocuk; yani yaş itibariyle Büyükşehir Belediyesi’nin Süt Kuzusu Projesi kapsamındalar.

Belediye Kanunu’na göre yerel yönetimler hemşerilerine, yani sadece vatandaşlara değil görev alanlarına giren yerelde yaşayan herkese hizmet etmekle görevli. Bu kural hem bir yasal düzenleme hem de yerel yönetimlere dair tüm uluslararası sözleşmelerin vazgeçilmez hükmü.

Bu uluslararası ilkeyi ve yasal düzenlemeyi dikkate alan Konak ve Karabağlar Kent Konseyleri Suriyeli ailelerin yaşam şartlarını da dikkate alarak, 2016 başlarında, çocukların süt yardımından yararlanmasını talep ettiler. İki Konsey’in ilk başvuruları Karabağlar’a “ileride dikkate alınacak”, Konak’a “Mernis’e kayıtlı olmadıkları için verilemez” diye cevaplandı.

İki Kent Konseyi, Suriyeliler Mernis’e kaydedilmeye başlanınca bu kez ortak bir başvuru hazırladı. 220 dernek, vakıf, sendika, oda kurumsal imzasını verdi. Üç İzmir milletvekili de destek imzası attı.

Her şeyden önce bu kadar büyük sayıda STK’nın imza atması siyasi bir mesajdı: “Konumuz çocuk ise insani yardım hepimizin ortak talebi”.

Belediye bu mesajı aldı. 7 Aralık’ta Büyükşehir’den gelen cevap, Mernis’e kayıtlı Suriyeli çocukların 2017’de başlayacak yeni dağıtım döneminde Süt Kuzusu Projesinden yararlandırılacağını söylüyordu.

suriyeli-cocuklar

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Süt Kuzusu Projesiyle İzmir’de 135 bin çocuğa haftada 2 litre süt içiriyor. Suriyeli çocukların kapsama alınmasıyla bu sayı en az 160 bine tırmanacak.

Ben acaba şehirde belirli noktalarda çocuklara karavanla hizmet verilirse, düzenli adresleri olmayan Suriyeli çocuklar da günde bir bardak olsun süt içebilir mi? diye düşünmeye başladım…

Biliyorum kolay değil. İzmir’de Büyükşehir Başkanı eften püften nedenlerle 387 yılla yargılanıyor, Belediyelerde Sayıştay denetimlerinin bini bir para. Devletin tepesi, Suriye söylemini üç öğün değiştirdiğinden güvenilir değil.

Son söz yerine:

Günde bir bardak süt için çok bekledi Suriyeli çocuklar. Hayırlı olsun.

Asıl beklenense, “Belediyeler vatandaş olmayan hemşerilerine hizmet ve katılım kapısını nasıl açacak?” sorusunun cevabı. Çünkü barışmamız gereken bir gerçek var: Türkiye hedef ülke, gelenlerin çoğu bizimle yaşamaya devam edecek.

İzmir Körfez Geçişi Projesi – 13

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin bu bölümünde ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ kapsamında İzmir Körfezi’nin tabanından çıkarılacak tarama malzemesinin işlenmesi konusunda Doğa Derneği tarafından 2012 yılında düzenlenen ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi Kapsamında Gediz Deltası Sulak Alanı İçerisinde Yapılması Planlanan Tarama Malzemesi Depolanması ve İşlenmesi Sürecinin Ekolojik ve Hukuki Olarak İncelenmesi‘ başlıklı raporu değerlendirmeye devam ediyoruz.

Bugün raporun 8 ve 9. bölümlerinde yer alan projenin ulusal ve uluslararası mevzuata aykırı olan yönlerini ele alacağız:

Projenin Ulusal Mevzuata Aykırı Olan Yönleri

4 Nisan 1990 tarih, 3621 sayılı Kıyı Kanunu – Resmi Gazete: 17/04/1990/20495

Kıyı Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca yaklaşma mesafesi ve kıyı kenar çizgisi arasında kalan alanlar, ancak yaya yolu, gezinti, dinlenme, seyir ve rekreatif amaçlı kullanılmak üzere düzenlenebildiği; 6. maddesi uyarınca kıyılarda, kıyıyı değiştirecek boyutta kazı yapılamadığı, kum, çakıl vesaire alınamadığı ve çekilemediği halde tarama malzemesinin işleneceği geri kazanım alanının bir kısmı kıyı kenar çizgisi ve yaklaşma mesafesi arasında kalmaktadır.

1207-1748x1166

Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği – Resmi Gazete: 17/05/2005/25818

Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği’nin;

– 5. maddesinin (a) bendi uyarınca, Türkiye’nin uluslararası öneme sahip sulak alanlarının doğal yapısı ve ekolojik karakterini bozacak herhangi bir planlama, yatırım gerçekleştirilemez; tam aksine ilgili maddenin (b) bendi uyarınca, sulak alanlarda biyolojik çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesi için gerekli tedbirler alınması esastır.

– 6. maddesi uyarınca sulak alanların doldurulması ve kurutulması yasaktır.

– 15. maddesi uyarınca sulak alanlara çöp, moloz, hafriyat, dip tarama ve proses artığı çamurları dökülemez.

* Planlanan Tarama Malzemesi Geri Kazanım Tesisi alanı, Mutlak Koruma Alanı, Ekolojik Etkilenme Bölgesi, Sulak Alan Tampon Bölgesi ve Sulak Alan Koruma Bölgesi içinde kalmaktadır. Alanda yapılabilecek faaliyetler alan “Mutlak Koruma Bölgesi” olması bakımından, 18. madde’de açıkça belirtilmiştir.

– Mutlak koruma bölgesinde uygulama esasları gereği, 18. madde uyarınca bu bölgede;

a) Bilimsel ve koruma amaçlı faaliyetler ile kuşların üreme döneminde kuş gözlemi ve görüntü alınması Bakanlığın iznine tabidir.

b) Kuşların üreme döneminde alanda su ürünleri istihsali yapılamaz, hayvan otlatılamaz.

c) Bakanlıkça gerekli görüldüğünde alan çitle çevrilir.

Yukarıda belirtilenlerin dışında hiçbir faaliyete izin verilemez.

– Sulak alan bölgesinde uygulama esasları gereği 19. madde uyarınca bu bölgelerde;

a) Mevcut arazi kullanımı dışında yeni tarımsal alanlar açılamaz, mevcut tarım arazilerinde suni gübre ve tarım ilaçları kullanılamaz.

b) Ağaç kesimi yapılamaz.

c) Kuş gözlem kuleleri, gözlemevleri, seyir amaçlı yaya yolları, Genel Müdürlük izni ile yapılır.

d) İçme, kullanma ve sulama suyu projelerine ait zorunlu tesisler, Genel Müdürlük izni ile yapılır.

e) Madensel tuzların çıkarılması, su ürünleri istihsali ve bunlara ait zorunlu tesisler Genel Müdürlük izni ile yapılır.

f) Bu Yönetmeliğin 9. ve 10. maddelerinde tanımlanan usul ve esaslar çerçevesinde turba çıkarımı ve saz kesimi yapılır.

g) Hayvan otlatılmasına izin verilebilir.

– Ekolojik etkilenme bölgesinde uygulama esasları gereği madde 20. madde uyarınca bu bölgelerde;

a) Alanın ekolojik karakterinin korunması esastır.

b) Mevcut arazi kullanımı dışında yeni tarımsal alanlar açılması yasaktır.

c) 19. maddede belirtilen faaliyetlere ilave olarak, günü birlik kullanım amacıyla lokanta, büfe, çay bahçesi, plaj kabini, gezi parkurları, kuş gözlem kuleleri, balıkçı tekneleri için iskele, yürüyüş yolları inşa edilebilir. Bu madde kapsamında planlanan projelere, alanların ekolojik yapılarına göre Genel Müdürlükçe izin verilir.

d) Bu alanda ekolojik karakteri bozacak şekilde ağaç kesimi yapılamaz.

Bu Yönetmelikte izin verilenlerin dışında hiçbir faaliyete ve yapılaşmaya izin verilmez.

– Tampon bölgede uygulama esasları gereği 21. madde uyarınca bu bölgelerde;

a) Katı atık düzenli depolama alanına, katı atık bertaraf tesislerine, bu Yönetmelikle izin verilenlerin dışında maden ocaklarının açılmasına ve işletilmesine, endüstri bölgesi ilan 
edilmesine, organize sanayi bölgesi ve serbest bölge sanayi alanı kurulmasına ve Ek-1’de belirtilen faaliyetlerin yapılmasına izin verilemez.

b) Ek-2 de belirtilen faaliyetlerin yapımı Genel Müdürlüğün iznine tabidir. Bu listede yer alan faaliyetler için Bakanlıkça belirlenecek başvuru formu çerçevesinde, Bakanlığa müracaat edilir, müracaatın uygun görülmesi halinde başvuru sahibine izin belgesi verilir.

c) Coğrafik, topoğrafik ve zemin şartları sebebiyle yerleşim ve kentsel gelişimi zorunlu olarak bu bölgede kalan yerleşim yerlerinin zorunlu gelişimi için 17. maddede belirtilen koruma bölgelerinin tespiti esnasında veya 26. maddede belirtilen yönetim planları ile özel hüküm bölgesi ihdas edilebilir. Bu bölgelerdeki uygulamalar Bakanlığın uygun görüşü alınarak sorumlu kurum ve kuruluşlar tarafından gerçekleştirilir.

izmir-kus-cenneti-8

Proje Planına Bağlı Uluslararası Mevzuattaki Hüküm İhlalleri

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme” (RAMSAR Sözleşmesi)

İran’ın Ramsar kentinde 1971 yılında imzalanan ve sulak alanların korunmasını ve akılcı kullanımını hedefleyen, kısaca Ramsar Sözleşmesi adıyla anılan sözleşmeye Türkiye, 1994 yılında taraf olmuştur. Türkiye’nin taraf olduğu Ramsar Sözleşmesi’nin konuyla ilgili 4. maddesi şu şekildedir:

Madde 4.1. Her akit taraf, Listeye dahil olsun veya olmasın, sulak alanlarında tabiatı koruma alanları ayırarak sulak alanlarının ve su kuşlarının korunmasını geliştirecek ve yeterli inzibati tedbirleri alacaktır.

4. Akit taraflar, uygun sulak alanların yönetimi yoluyla su kuşları popülasyonlarının arttırılması için çaba göstereceklerdir.

Gediz Deltası’nın 14.900 hektarı Ramsar alanı olarak tanımlanmıştır. Keskin sınırlarla ayrılamayacak olan doğal alanlar birbiriyle bütünlük taşımaktadır. Deltanın Ramsar alanı sınırları içerisinde üreyen flamingo ve tepeli pelikanlar Güney Gediz Deltası’nda beslenmektedir. Bu iki alandan birinin yok olması buraya bağlı olan türler için tehdit oluşturmaktadır.

Ramsar Sözleşmesi’ne göre sulak alanların kaybı ve sulak alana bağlı olan türlerin korunması esastır. Bu kapsamda Arıtma Tesisi ve planlanan Tarama Malzemesi Geri Kazanım Tesisi, Ramsar Sözleşmesi’nin gereklerinin uygulanması konusunda da aykırılık teşkil etmektedir.

Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (Bern Sözleşmesi)

Bern sözleşmesi 24.12.1979 tarihinde imzalanmış ve 20.02.1984 tarih, 18318 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

Bu sözleşmeye göre Gediz Deltası’nda tespit edilen 289 farklı kuş türünden 207’si Türkiye’nin de tarafı olduğu Bern Sözleşmesi kapsamında koruma altına alınan kuş türleridir. Söz konusu türlerden tepeli pelikan (Pelecanus crispus), küçük kerkenez (Falco naumanni), sibirya kazı (Branta ruficollis) ve dikkuyruk (Oxyura leucocephala) gibi 8 kuş türünün nesli küresel ölçekte tehlike altındadır. 

Türkiye’nin taraf olduğu Bern Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri aşağıda verilmiştir:

Madde 1.1. Bu Sözleşmenin amacı; yabani flora ve faunayı ve bunların yaşama ortamlarını muhafaza etmek, özellikle birden fazla devletin işbirliğini gerektirenlerin muhafazasını sağlamak ve bu işbirliğini geliştirmektir.

2. Nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlere, özellikle göçmen olanlarına özel önem verilir.

Madde 2.1. Âkit taraflar, ekonomik ve rekreasyonel gereksinmeleri ve yerel olarak risk altında bulunan alt türler, varyeteler veya formların isteklerini dikkate alırken, yabani flora ve faunanın, özellikle ekolojik, bilimsel ve kültürel gereksinmelerini de karşılayacak düzeyde, popülasyonlarının devamı veya bu düzeye ulaştırılması için gerekli önlemleri alacaktır.

Madde 3.1. Her akit taraf, yabani flora ve fauna ile doğal yaşama ortamlarının, bilhassa nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlerin, özellikle endemik olanlarının ve tehlikeye düşmüş yaşama ortamlarının, bu Sözleşme hükümlerine uygun olarak muhafazası amacıyla ulusal politikalarını geliştireceklerdir.

2. Her akit taraf, planlama ve kalkınma politikalarını saptarken ve kirlenme ile mücadele önlemleri alırken, yabani flora ve faunanın muhafazasına özen göstermeyi taahhüt eder.

Madde 4.1. Her akit taraf, yabani flora ve fauna türlerinin yaşama ortamlarının, özellikle I ve II numaralı ek listelerde belirtilenlerin ve yok olma tehlikesi altında bulunan doğal yaşama ortamlarının muhafazasını güvence altına almak üzere, uygun ve gerekli yasal ve idari önlemleri alacaktır.

2. Âkit taraflar, planlama ve kalkınma politikalarını saptarken, önceki paragraf uyarınca korunan sahaların muhafaza gereksinimlerine, bu gibi yerlerin her türlü tahribattan uzak veya tahribatın mümkün olan en alt düzeyde tutulmasına özen göstereceklerdir.

3. Âkit taraflar, II ve III nolu ek listelerde belirtilen göçmen türler için önem taşıyan ve kışlama, toplanma, beslenme, üreme veya tüy değiştirme yönünden göç yollarına uygun ilişki konumunda bulunan sahaların korunmasına özel dikkat göstermeyi kabul ederler.

Bu hükümlere bakıldığında İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı IZSU Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı TCDD tarafından ortaklaşa hazırlanan ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘nin, Bern sözleşmesinin flora, fauna ve habitat koruma prensiplerinin tamamına aykırı olarak planlandığı görülmektedir.

delta_hakancetinkaya

Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Barcelona Sözleşmesi)

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) Akdeniz’in korunmasını öncelikli hedefleri arasına dahil etmesi kararı, Akdeniz’e kıyıdaş ülkelerin ve AB’nin katılımıyla, eyleme yönelik Akdeniz Eylem Planı’nın (MAP) 1975 yılında oluşturulmasıyla sonuçlanmıştır. AEP çerçevesinde yürütülecek olan faaliyetlerin hukuki dayanağını oluşturmak üzere hazırlanan “Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi” (Barselona Sözleşmesi) 16 Şubat 1976’da Barselona’da imzaya açılmıştır.

1992 yılında Rio de Janeiro’da yapılan BM Çevre ve Kalkınma Zirvesinde alınan kararların ruhuna uygun olarak, Barselona Sözleşmesi, 1995 yılında, deniz çevresinin yanı sıra, kıyı alanlarını da kapsayacak biçimde genişletilmiş, ayrıca, sürdürülebilir kalkınma hedefi, halkın katılımı, çevresel etki değerlendirmesi gibi unsurlar getirilmiştir. Bu çerçevede, yenilenen Sözleşme’nin adı “Akdeniz’in Deniz Çevresinin ve Kıyı Alanlarının Korunması Sözleşmesi” olarak değiştirilmiş olup, 9 Haziran 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye yeniden düzenlenen Barselona Sözleşmesi’ne 2002 yılı itibariyle taraf olmuştur.

İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ kapsamında yapılması planlanan arıtma tesisinin, Barselona Sözleşmesi ile taraf olduğumuz Akdeniz’de Özel Koruma Alanları ve Biyolojik Çeşitliliğe İlişkin Protokolün ilgili pek çok maddesinde belirtilen biyoçeşitliliğin korunması ile tehlikeye düşmüş veya tehdit altındaki türlerin listelendiği (2) numaralı ekindeki tepeli pelikan (Pelecanus crispus) karagagalı sumru (Sterna sandvicensis) türlerinin korunması ile ilgili gereklere aykırı olduğu görülmektedir.

Kuşların Himayesine Dair Milletler Arası Sözleşme

Türkiye’nin taraf olduğu Kuşların Himayesine Dair Uluslararası Sözleşme, 17.12.1996 tarih ve 12480 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır ve sözleşmenin ilgili maddesi aşağıda verilmiştir:

Madde 2.(b) İlmî bir fayda arz eden veya ortadan kalkma tehlikesine mâruz bulunan nevilerin bütün sene zarfında, korunmaları mecburidir.

Devam Edecek

İzmir Körfez Geçişi Projesi – 12

Bugün Doğa Derneği tarafından ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ kapsamında Gediz Deltası’nda yapılacak iş ve işlemlerin Gediz Deltası’na vereceği zararları ele alan raporu incelemeye devam ediyoruz.

İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘nde ‘Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı‘ olarak tanımlanan alanın uluslararası önemiyle ornitolojik (kuşbilimi) öneminin ele alındığı 4. bölümde; 

Gediz Deltası’nin tuzlu, tatlı ve acı su ekosistemleri içerdiği, Delta-deniz sınırının büyük kısmının deniz börülceleri ve midye kabukları ile kaplı kum bantlarından oluştuğu, kum bantlarının ardında lagünler veya geniş tuzcul kıyı çayırları uzandığı, tuzcul çayırların kıyı kesiminde Arthrocnema-Halocnemetum strobilacei birliğinin, daha iç kesimlerde ise Ilgın ve Limonium sp. topluluklarının yer aldığı, Gediz Deltası’nın özellikle güney kesiminde tarama malzemesi değerlendirme sahası olarak gösterilen mutlak koruma bölgesi sınırları içerisinde binlerce kökten oluşan Limonium sp. topluluklarının, çamur dökülmesi planlanan alanın en kuzeyinde ise yoğun Juncus spp. gruplarının bulunduğu belirtilmektedir.

resim2
Gediz Deltası Koruma Sınırları ve Planlanan Tarama Malzemesi Geri Kazanım (Çamur Tesisi) Alanı. (Çamur tesisi kırmızı ile gösterilmiştir.)

Limonium sp. topluluklarıyla Juncus spp. gruplarının baskın olarak yayıldığı habitatların, Avrupa Birliği Doğa Bilgi Servisi Habitat Kategorizasyonunda Akdeniz Tuzcul Bozkırları olarak adlandırıldığı ve Bern Sözleşmesi ile 2006/105/EC sayılı Avrupa Konseyi Direktifi uyarınca Türkiye’nin bu bozkırları “tehlike altındaki doğal habitatlar” olarak korumakla yükümlü olduğu belirtilmiştir. 

Bu anlamda, tarama malzemesi geri kazanım tesisi olarak yok olması planlanan alanın tamamının hem uluslararası sözleşmelerle korunduğu hem de Türkiye’nin gelecekteki Natura 2000 alanları arasında yer aldığı belirtilmekte; bölgenin, bütün bu özellikleri itibariyle korunması gerekirken çamur altında bırakılmak ve örtülmek istendiği ifade edilmektedir.

Raporun belirlediği diğer bir konu ise bölgede yaşayan birçok kuş topluluğu için gerekli olan doğal ortamın; özellikle de bitki ve bitki topluluklarının ortadan kaldırılması sonucunda bunun doğrudan bir sonucu olarak bu bölgelerde artık kuş topluluklarının da barınamayacağı hususudur.

Raporun, her yıl düzenli olarak yapılan kuş sayımlarına dayanarak belirlediği diğer bir gerçek ise, çamur arıtma işleminin yapılacağı yerin de içinde yer aldığı Güney Gediz Deltası’nın İzmir Kuş Cenneti’nden daha fazla kuşu barındırması nedeniyle İzmir’in 2. kuş cenneti olarak nitelenebileceği ve bu alandaki kuş topluluklarının çamur arıtma işleminden fazlasıyla etkileneceği hususu olmuştur.

Raporun 6. bölümünde ele alınan diğer bir konu ise ‘Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı‘ olarak belirlenen alanda çamur geri kazanımı sırasında yapılacak olası prosedürler ve habitat kaybı ile ilgilidir. Buna göre; 

“Tarama malzemesi proje alanından tarandıktan sonra, etkili bir şekilde susuzlaştırılacağı ya da göçmesinin engelleneceği bir alana taşınmalıdır. Bu alanlar sınırlandırılmış bertaraf-depolama tesisleri olarak isimlendirilir. Bu tesislerin sınırları seddelerle çevrilmiş, ağır duvar veya kayalarla desteklenmiş geniş alanlardır.

Bu işlem mevcut bilinen ekipmanlarla tarama, seçilen alanı gerekliyse seçilen membranla kaplama, malzemeyi seçilen alana taşıma-pompalama, serme, dozer ve benzeri ağır iş makinaları ile ezme, süreli dinlendirme ve kepçe benzeri ağır iş makinaları ile toplama, kamyon ve benzeri nakliye araçları ile alandan uzaklaştırma olarak özetlenebilir. Tüm bu işlemlerin habitata vereceği zararlar aşağıdaki kategorilere ayrılabilir:

1. Çamurun alana yayılması sırasında yapılacak eylemlerin etkisi

2. Çamurun döküleceği alanın kaplanmasıyla yok olan vejetasyon

3. Çamurun, kapladığı alana ait toprağın fiziki özelliklerini değiştirmesi

4. Çamurun ezilmesi-düzeltilmesi sırasındaki iş makinası trafiği

5. Çamurun toplanması sırasındaki iş makinası trafiği,

6. Taşıma sırasında oluşan araç trafiği

7. Tüm işlemler sırasında yaşanan yoğun insan aktiviteleri

Bu etkiler ışığında yapılacak işlemlerin “Hafriyat toprağı kaldırılması” benzeri bir iş temposu ve yöntemi ile yapılacağı açıktır. Sulak alanlar sınırları içerisinde, Bern Sözleşmesi ile korunan habitatlar üzerinde hatta Ramsar Alanı sınırında böyle bir işlemin yapılması tüm ulusal ve uluslararası kanun ve yönetmeliklere göre suçtur ve doğa koruma adına düzenlenmiş hukuki altyapının ruhuna tamamen aykırıdır.”

resim3

Raporun ‘Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi‘ başlığını taşıyan 7. bölümünde ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü’nün çoğumuzun bilmediği hukuka aykırı yatırımlarından söz edilerek adeta aynı hukuksuzluğun ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘nde de yapılabileceği uyarısı yapılmaktadır:

“İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olan İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından işletilen Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi 2000 yılında Büyük Kanal Projesi kapsamında faaliyete geçmiştir. Tesis deltanın en bakir alanlarından birisini oluşturan tuzcul bozkır habitatına sahip olan ve I. Derece Doğal Sit Bölgesi içerisinde bulunan güneydoğu Gediz Deltası’ndaki bölümde yapılmıştır. Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi, Delta’da 17 bin metrekarelik bir alanı kaplamaktadır.

Tesise giren atıksu, santrifüjlenerek % 65 sulu çamur haline getirilip 400 X 50 X 2,5 m boyutlarında havuzlarda depolanmaktadır. Bu yöntemle her gün ortalama 600 ton atık çamur (30 kamyon/gün) Gediz Deltası’na bırakılmaktadır. 2011 yılında tesisten çıkan atık çamurun depolanması için Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan ve Ulusal Sulak Alan Komisyonu’ndan onay alma sürecini bile gerçekleştirmeden dört yeni havuz açılmıştır. Büyükşehir Belediyesi’nin konuya ilişkin tüm tarafların katkısı ile uzun vadeli çözümler araması mümkün iken İZSU, Gediz Deltası içerisinde bulunan Çiğli Atıksu Arıtma Ünitesi’ne Ekolojik Etkilenme Bölgesi sınırlarında inşa edilmek üzere 4. bir faz eklenmesi talebini Ulusal Sulak Alan Komisyonu gündemine sunmuştur. Komisyon, Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Kurulu’nun onayını aramaksızın oy çokluğu ile bu teklifi onaylamıştır. Günümüzde Atıksu Arıtma Tesisi ve her gün tesiste arıtılan ve hukuku ihlal ederek yine tesisin hemen etrafındaki birinci derece doğal sit alanına dökülen 600 ton çamur, en büyük tehdidi oluşturmaktadır.”

Devam Edecek…

İzmir Körfez Geçişi Projesi – 11

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin bugüne kadar sizlere verdiği bilgiler çerçevesinde, Ulaştırma Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından İzmir Körfezi’ne yapılacak ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin kendisi dışındaki diğer bir büyük proje ve güncellenmekte olan İzmir Ulaşım Ana Planı ile ilişkisi bulunmaktadır.

İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin ilişkili olduğu, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü tarafından ortaklaşa hazırlanan ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ne göre körfez tabanından çıkarılacak tarama malzemesinin büyük bir kısmı, hem rehabilitasyon projesi kapsamında yapılacak biri büyük diğeri küçük iki yapay adanın oluşumunda hem de ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ kapsamındaki büyük yapay adanın yapımında kullanılacak.

O nedenle, İzmir Körfezi’nin tabanından çıkarılacak tarama malzemesinin körfez suyunda yarattığı etki kadar bu malzemenin niteliği, nerelerde nasıl kurutulup kullanılacağı ve bu malzemenin kullanılması suretiyle yaratılacak üç yeni yapay adanın körfez akıntılarında yaratacağı olumsuz etkiler de bir o kadar önemli…

Bu durumu hem yapılacak yatırımların sürdürülebilirliği hem de çevrede yarattığı olumsuz etkileri önemsediğimiz için, bugünden itibaren bu konuları ele alan Doğa Derneği’nden Burak Özkırlı ile Okan Ürker tarafından düzenlenmiş 2012 tarihli ve ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi Kapsamında Gediz Deltası Sulak Alanı İçerisinde Yapılması Planlanan Tarama Malzemesi Depolanması ve İşlenmesi Sürecinin Ekolojik ve Hukuki Olarak İncelenmesi‘ başlıklı raporu inceleyerek değerlendirmeye çalışacağız.

1) Giriş, 2) Gediz Deltası’nın Önemi ve Korunma Durumu, 3) İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi, 4) Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı Olarak Planlanan Alanın Yaşam Alanı Özelliklerine Bağlı Uluslararası Önemi ve Ornitolojik Önemi, 5) Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı Olarak Planlanan Alanın Avifauna için Beslenme Alanı Olarak Önemi ve Kış Ortası Su Kuşu Sayımları (KOSK), 6) Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı Olarak Planlanan Alanda Çamur Geri Kazanımı Sırasında Olası Prosedürler ve Habitat Kaybı, 7) Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi, 8) Proje Planına Bağlı Ulusal Mevzuattaki Hüküm İhlalleri, 9) Proje Planına Bağlı Uluslararası Mevzuattaki Hüküm İhlalleri, 10) Tarama Malzemesinin (Çamurun) Kullanımı İçin Olası Alternatif Yöntemler, 11) Değerlendirme; Tarama Malzemesi (Çamur)’nin, Alana ve Ramsar Alanına Öngörülen Etkileri, 12) Sonuç, 13) Kaynaklar ve 14) Ekler şeklinde toplam 14 bölümden oluşan raporun ‘Gediz Deltası’nın Önemi ve Korunma Durumu‘ başlığını taşıyan 2. bölümünde Gediz Deltası’nın önemi ve koruma durumu şu şekilde anlatılmıştır:

resim2

“Gediz Deltası, Ramsar Sözleşmesi (Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme) kapsamında, önemi ulusal ve küresel ölçekte kabul edilen bir sulak alandır.

İzmir Körfezi’nde deniz taşımacılığını geliştirmek için 1990’lı yıllardan itibaren derinleştirme çalışmalarıyla ilgili projeler üretilmiş, her çalışmada çıkarılacak tarama malzemesi (çamur) ile ilgili bertaraf, depolama, döküm alanları ve bu işlemlerin gerçekleştiği alanlarda, bu faaliyetin ekosisteme etkisi incelenmiştir. 1994 yılından başlayarak çamurun Güney Gediz Deltası’nda depolanması düşünülmüş fakat yapılan Çevre Etki Değerlendirme araştırmalarında Gediz Deltası’nın ekolojik önemi tespit edilmiş ve vazgeçilmiştir. Takip eden 2 yıl içinde bilim insanları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları alandaki kuş varlığını detaylı bir şekilde ortaya koymuşlardır.

Deltanın 8000 hektarlık alanı, 1982’de Yaban Hayatı Koruma Sahası ilan edilmiş, 1991’de Kuş Cenneti olarak anılmaya başlanmıştır. Delta’nın güneyinin kritik önemi, devam eden araştırmalarda belirlenmiştir. Tüm sulak alan, 1997’de “Türkiye’nin Önemli Kuş Alanları Kitabı”’nda, “Gediz Deltası” olarak bütüncül bir ekosistem anlayışıyla anılmaya başlamıştır (Yarar ve Magnin, 1997) ve 1998’de “Ramsar Alanı” ilan edilmiştir (Resmi Gazete: 15.04.1998 Sayı: 23314). Takip eden yıllarda Delta’da eski teknolojiye dayalı arıtma tesisi planlarından limana-tersaneye, imara açılma girişiminden, günümüzde kullanılan arıtma tesisine kadar pek çok proje planlanmıştır. Hali hazırda faaliyette bulunan Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi haricinde tüm projeler deltada neden olacakları tahribatın belgelenmesi ve o dönem yürürlükteki mevzuata aykırı uygulamalar olmalarından dolayı halkın ve sivil toplum kuruluşlarının da tepkisiyle iptal edilmiş veya deltaya zarar vermeyecek şekilde yeniden tasarlanmıştır.

Milletlerarası Sözleşmelerin Türk Hukukundaki hiyerarşik yerini doğrudan doğruya düzenleyen tek hüküm, Anayasanın 90. maddesinin son fıkrasıdır. Bu hükme göre; usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası sözleşmeler kanun hükmündedir. Ramsar Sözleşmesi’ni imzalayan milletler, sözleşmeye konu olan sulak alanlarını ilgili kriterler çerçevesinde korumakla yükümlüdür.

Sulak alanların korunması sadece doğal yaşamın devamlılığı değil aynı zamanda sosyo-kültürel ve ekonomik yaşamın devamı için de çok büyük önem taşır. Türkiye kıyılarındaki en büyük sulak alanlardan biri olan Gediz Deltası’nın Ramsar Sözleşmesi de dahil olmak üzere Uluslararası ve Ulusal Mevzuat kapsamında biyolojik bütünlüğünün güvence altına alınması taahhüt edilmektedir. Sulak alanlar sahip oldukları çeşitli yaşam alanları ve barındırdığı biyolojik çeşitliliğin yanı sıra sosyo-ekonomik ve kültürel değerler ile çevresinde yaşayan insanlara sağladığı hizmetler nedeniyle de çok büyük öneme sahiptir.

Hâlihazırda alanda faaliyet gösteren Atıksu Arıtma Tesisi, yaşam alanları üstündeki en kapsamlı tehdidi oluşturmaktadır. Tesis günde 600 ton atık çamuru tesis etrafında depolayarak nesli tehlike ve koruma altında olan kuş türleri de olmak üzere doğal habitatlara (kıyısal düzlükler, kıyı bataklıkları, tuzcul bitki toplulukları gibi) büyük zarar vermektedir. Bu durum sulak alanın kıyı ve çayır ekosistemleri arasındaki geçiş habitatının kaybına neden olmaktadır. Tesisin kurulu olduğu alan ve çevresinde çamur dökülen bölgelerde yayılım gösteren canlı türlerinin kolonilerinin yok olduğu veya bölgedeki dağılım alanlarının daraldığı gözlemlerle tespit edilmiş olup günümüzde bu yok oluş devam etmektedir. Bu uygulamaya karşı tedbir alınması gerekirken deltanın bu bölümünü geri dönüşü olmayacak bir şekilde tamamen yok edecek olan günümüzdeki adı ile “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” için resmi işlemler başlatılmıştır ve ÇED süreci işletilmeye alınmıştır.

Gediz Deltası sınırları içinde belirli bir alanı kaplayacak çamur depolama, tarama malzemesi depolama gibi her türlü etkinlik, verilen zararın katlanarak artmasına sebep olacaktır. Delta; kıyı ekosistemi, tuzlu çayırlık, bozkır, tatlı ve tuzlu bataklık ekosistemlerinin üzerine kurulmuştur. Üreme-beslenme için bu geçiş ekosistemlerine muhtaç olan türlerin yaşadığı alana yapılan müdahale, sadece habitatın tüm ekosistem işlevlerini kaybetmesine yol açmayacak aynı zamanda ulusal ve uluslararası mevzuat ile koruma altına alınmış olan türler için geri dönüşü mümkün olmayan bir tahribat yaratacaktır.”

maxresdefault

Gediz Deltası’nın Önemi ve Korunma Durumu‘ başlığını taşıyan ikinci bölümde yer alan Gediz Deltası ile ilgili  bilgiler şu şekilde sıralanmaktadır:

“Gediz Deltası tuzlu, tatlı ve acı su ekosistemlerini içeren sulak alan özelliği ve canlı çeşitliliği açısından Akdeniz havzasının en önemli sulak alanlarından birisidir. Bu nedenle Türkiye’deki 305 Önemli Doğa Alanı (ÖDA) ve 13 Ramsar Alanı (Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar) arasında yer almaktadır. Delta’da 289 farklı kuş türü kaydedilmiştir. Aynı zamanda bu türlerden tepeli pelikan (Pelecanus crispus), sibirya kazı (Branta ruficollis) ve dikkuyruk (Oxyura leucocephala) gibi 8 kuş türünün nesli küresel ölçekte tehlike altındadır.

Delta, içerdiği farklı habitatlarla çok sayıda tür için üreme, beslenme, korunma ve kışlama alanıdır. Türkiye’de yalnızca Tuz Gölü ve Gediz Deltası’nda üreyen flamingoların (Phoenicopterus roseus) 2600 çifti, nesli dünya ölçeğinde tükenen tepeli pelikanların (Pelecanus crispus) ise yaklaşık 85 çifti (2012 verileri ile) ve küçük kerkenezin (Falco naumanni) 30 kadar çifti deltada üremektedir.

Habitat zenginliği sonucu deltada yaşayan önemli türlere; kara leylek (Ciconia nigra), mahmuzlu kız kuşu (Holopterus spinosus), bataklık kırlangıcı (Glareola pranticola), kocagöz (Burhinus oedicnemus), kızıl şahin (Buteo rufinus), kaya sıvacısı (Sitta neumayer) örnek verilebilir.

Her yıl yapılan kış ortası su kuşu sayımları sonucu farklı kuş türlerinin ortalama 90.000 bireyinin deltada kışladığı tespit edilmiştir. Tespit edilen bu türlerin 28’inin Avrupa ölçeğinde neslinin tükendiği bilinmektedir. Delta karagagalı sumrunun (Sterna sandvicensis) Türkiye’de bilinen tek üreme alanıdır. Öte yandan sumrunun (Sterna hirundo) Türkiye’de en yüksek sayıda ürediği alan, kara leyleğin (Ciconia nigra) de Türkiye’de düzenli olarak kışladığı tek alandır.

Gediz Deltası kum bantlarından tuzcul çayırlıklara, sazlıklardan geçici ıslak çayırlara, tuzcul bozkırlara ve tepelerinde makiye kadar pek çok farklı özelikte yaşam alanı içermektedir. Akdeniz bitki coğrafyasının hakim olduğu deltada flora esas olarak tek yıllık otsu bitkiler, az miktarda çok yıllık otsu bitkiler ve odunsu bitkilerden oluşur. Deltada bulunan 300’ün üzerinde bitki türü arasında endemik (bulundukları habitatın ekolojik özellikleri nedeniyle sadece o ülkede ya da bölgede yetişen, dünyanın başka bölgesinde yetişme olasılığı olmayan) türler de bulunur.

Gediz Deltası’nın üç ana tatlı su bataklığından biri olan Çiğli Bölgesi; deltanın en önemli alanlarından biridir. Tuzlalarla İzmir kentinin arasında kalan özel koruma alanının güney-doğu bölümü olan Çiğli Bölgesi’ndeki habitat yapısını, tatlı su bataklığını da kapsayan tuzcul bataklık sistemi oluşturur.

Gediz Deltası; 1., 2., 3. derece doğal ve 2. derece arkeolojik sit alanı statüleriyle koruma altındadır. Türkiye taraf olduğu Ramsar ve Bern (Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi) sözleşmeleriyle alanın biyolojik bütünlüğünü güvence altına alacağını taahhüt etmiştir.”

İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘nin anlatıldığı üçüncü bölümde ise;

resim3
Projeye ait uydu fotoğrafı

“İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları Genel Müdürlüğü (TCDD), “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi”ni yürütmektedir. Bu proje kapsamında İzmir’in 40 km’lik sahil şeridinin tasarımı planlanmakta ve projenin “İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirmekte Uygulanacak Tasarım Stratejisi Planı”nın devamı olduğu ifade edilmektedir. Bu çalışma kapsamında inşası öngörülen “sirkülasyon kanalı” yaklaşık 13 km uzunluğundadır. Kanal için denizde –8 m’ye kadar dip taraması yapılacağı, yaklaşık 22.000.000 m³ çamur çıkartılacağı belirtilmektedir. Söz konusu sirkülasyon kanalının yaklaşık 10 km’lik kesimi Gediz Deltası Ramsar Alanı sınırlarında ve ‘mutlak koruma alanı’nda yer almaktadır. Ayrıca kanalın yaklaşık 9 km’lik kısmı da ‘1. Derece Doğal Sit Alanı’ sınırlarında kalmaktadır.

resim4
23.08.2012 tarihli projeye ait mevcut durum haritası

Taranacak malzeme yine mevzuat kapsamında koruma altında olan kıyı şeridinde dolguda değerlendirilecek ve ayrıca mutlak koruma alanına dökülerek depolanacaktır. İZSU’nun (İzmir Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi) mülkiyetinde olan ve tarama malzemesinin geri kazanımı amacıyla kullanılacak bu alan (haritada mavi renk ile taranmıştır), arazi kullanım kararı, topografik harita üzerinde arıtma tesis alanı olarak gözükmekte iken mülga Çevre ve Orman Bakanlığınca onaylanan İzmir Çevre Düzeni Planı L17 numaralı pafta incelendiğinde, Doğal Karakteri Korunacak Alanlar statüsünde, Sazlık Bataklık Alan olduğu görülmektedir. Planda bu alanın, Ekolojik Etkilenme Bölgesi, Sulak Alan Tampon Bölgesi, Mutlak Koruma Alanı ve Sulak Alan Koruma Bölgesi içinde yer aldığı, Ramsar Alanı’na ise alanın batısında ve güneyinde sınırı olduğu görülmektedir. Bu alan yaklaşık 750 hektar büyüklüğündedir ve kıyı kenar çizgisiyle kesişmektedir.” denilmektedir.

Devam Edecek

İzmir Körfez Geçişi Projesi – 9

Ali Rıza Avcan

TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin ‘İzmir Körfezi Köprü-Ada-Tünel Geçişi Projesi Değerlendirme Raporu‘nu inceleyip değerlendirmeye devam…

Köprü Tünel Projesi’nin İzmir Körfezine Etkisi

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile önerilen 4,2 kilometre uzunluğundaki köprü ve ayakları ile 800 metre uzunluğunda, 200 metre genişliğindeki yapay ada körfezin ufuk çizgisini yok edecek bir müdahale olacak, kentin ufkunda bir duvar etkisi yaratılacaktır.

Ayrıca yapılacak köprü ayakları ve yapay ada körfez dip akıntılarını ve su sirkülasyonunu önemli oranda azaltılacak, yazı dizimizin önceki bölümlerinde de belirttiğimiz gibi körfezin dip akıntılarıyla su sirkülasyonunu arttırmak amacıyla geliştirilen ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nin getireceği % 40 oranındaki artış bu proje ile % 10-15 oranına inecektir.

gediz-deltasi-haritasi-01gediz-deltasi-koruma-statuleri

“Bu durumda önerilen köprü-tünel-ada projesi ile İzmir Körfezi için yaşamsal bir çevre sorunu/felaketi yaratılmış olacaktır. İzmir Körfezi ortasında hiç gereği olmayan ve yapılabilecek en büyük yanlış bir yapay ada oluşturmaktır.”

Sulak Alanlara ve Doğal Sit Alanlarına Etkisi

İzmir Körfezi kuzey-batı kesimi Kuş Cenneti olarak bilinen Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alan (RAMSAR) kapsamındaki bir bölgedir. Ramsar alanı tampon bölgesi koruma kuşağı Mavişehir’in hemen yakınındaki eski Gediz Nehri yatağı ile sınır oluşturmaktadır.

Bu bölge aynı zamanda Mavişehir eski Gediz Nehri yatağından başlamak üzere körfezin kuzeyindeki lagün alanlarını kapsayacak şekilde 1. derece doğal sit alanı olarak tescillenmiş bir alandır.

Bu durumda ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ kapsamında yapılacak bağlantı yolları, kavşaklar ve köprünın uluslararası koruma altındaki Ramsar Bölgesi ile 1. derece doğal sit alanı içinde yapılacağı anlaşılmaktadır. Bu da projenin bölgedeki doğal yapıyı, sit alanını, kuş popülasyonunu olumsuz bir şekilde etkileyeceği demektir.

Projenin güney bölgesindeki yollar, kavşaklar ve köprü-tünel ise 1 ve 3. derecede doğal sit alanlarında yapılacak ve bu haliyle İnciraltı ve Sahilevleri kesimindeki doğal değerleri tahrip edecektir.

Bizlere aktarılan proje bilgileri arasında, yapılacak köprü, tünel, ada ve yolların koruma-kullanma dengesini korumak amacıyla bu doğal değerler üzerinde yaratacağı tahribatın nasıl engelleneceğine ilişkin hiçbir bilgiye yer verilmemiş; aksine bu bölgelerin varlığından söz edilmekle birlikte proje tasarımında bu değerlerin yeterince dikkate alınmadığı, proje müellifiyle uygulayıcısının böyle bir endişesi olmadığı izlenimi edinilmiştir. 

Diğer Çevresel ve Teknik Problemler

Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yaptırılacak ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin karbon ayak izi, kıyı ayak izi gibi uluslararası kirlilik değerleri açısından yaratacağı olumsuz etkilerin titizlikle aratştırılması gerekmektedir.

Ayrıca hem bu projenin hem de İZSU-TCDD işbirliği ile yürütülecek ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nin İzmir Körfezi ile yakın çevresinde yaratacağı etkilerin hidroloji, jeoloji, çevre, peyzaj, deniz bilimleri, ornitoloji (kuşbilimi) gibi farklı uzmanlık alanları tarafından etkileşimli olarak araştırılması, bu araştırmanın sadece proje tasarımcı ve uygulayıcılarına bağlı birimler, bilim insanları tarafından değil; bu projelerle menfaat ilişkisi olmayan meslek örgütleri ile tarafsız, objektif bilim merkezleri ve insanlarınca incelenmesinde kamu yararı açısından büyük fayda bulunmaktadır.

“İzmir kentinin ve körfezin depremsellik durumu göz önüne alındığında çok ayrıntılı jeolojik, jeofizik, jeoteknik araştırma etüd ve analizler hazırlanmadan ve ortaya çıkacak riskleri giderecek çok yüksek maliyetli yapım teknikleri belirtilmeden (gerçek maliyeti hesaplanmadan) böylesi bir projenin ortaya konması akılcı ve bilimsel görülemez.” 

Hele ki geçen, hafta gazetelerde çıkan “Körfezde yeni aktif 4 fay hattı bulundu” haberlerini okuduktan sonra…

1374217807

Körfez Geçiş Projesinin Maliyeti İle İzmir Kentiçi Ulaşımında Önceliği Olan Hangi Ulaşım Projeleri Yapılabilir?

TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin hazırladığı değerlendirme raporunun bu bölümünde 2015 yılı koşullarında 3,5 Milyar Türk Lirasına malolacağı belirtilen bu projenin, Konak ve Sabuncubeli tünellerinde ortaya çıkan olası maliyet artışları dikkate alındığında daha fazla bir maliyete neden olacağı belirtilerek; ihtiyaç ve talepler açısından İzmir için gereksiz olan bu yatırım için harcanacak paranın kentin diğer ulaşım sorunlarını çözmek için harcanması durumunda; 9 kilometre uzunluğundaki Üçyol-DEÜ Kampusü arasındaki metro hattının, 4 kilometre uzunluğundaki Halkapınar-Otogar arasındaki metro hattının, 7 kilometre uzunluğundaki EVKA3-Bayraklı metro hattının, 6 kilometre uzunluğundaki Konak-Alsancak-Liman Arkası-Halkapınar metro hattının, ayrıca kent merkezinde yapılacak 30 kilometrelik yeni metro hattının, 6 adet yeni vapur iskelesinin yaptırılabileceği, buna ilave olarak 20 adet farklı kapasitelerde hızlı, güvenli ve konforlu yolcu vapuru ile 5 adet yeni nesil 80-100 araç kapasiteli arabalı vapurun alınabileceği belirtilmektedir.

Tabii ki, bu 3,5 Milyar Türk Liralık maliyet 1 Amerikan Doları’nın 1,931 Türk Lirası olduğu 2013 yılına ait bir hesaba dayanmaktadır. 1 Amerikan Doları’nın 3,50 liraya dayandığı günümüz koşullarında ise 3,5 Milyar Türk Lirasının karşılığı olan 1,823 Milyar Amerikan Doları’ın Türk Lirası karşılığının da 6,380 Milyar olduğunu ve bu tutardaki bir bütçeyle çok daha fazla yatırım yapılabileceğini dikkate almak koşuluyla… 

Devam Edecek…