Belediye mülkleri kamu malıdır ve sermayeye peşkeş çekilmemelidir!

Ali Rıza Avcan

Mülkiye‘deki hocam rahmetli Prof. Fehmi Yavuz, 3. ve 4. sınıflarda aldığım Şehircilik dersinde Kuzey Avrupa ülkelerinde; özellikle Stockholm, Helsinki ve Oslo gibi başkentlerde belediyelerin kent topraklarının en az % 70’ine sahip olduğunu belirterek kentleşme olgusunun sağlıklı olabilmesi için belediyelerin elindeki kamu mülkünün fazla olması gerektiğini anlatırdı.

Hocamızın anlattıklarını dinledikçe, verimli tarım arazilerinin besicilik amacıyla çitlerle çevrilerek özel mülkiyete geçtiği ve bu nedenle o toprakların yakınından bile yürümenin mümkün olmadığı İngiltere’deki özel mülkiyete dayalı düzenin aksine mülkün sultana; yani devlete ait olduğu Osmanlı mülkiyet düzeninin devamı anlamında devlete; yani, Milli Emlak‘a ait arazilerin İngiltere ve benzeri ülkelere göre daha fazla olduğunu bilip hatırlayınca bu işin ülkemiz kentlerinde ne kadar kolay olacağını düşünürdük. Özellikle de İmparatorluk sınırları içindeki kentlerde mahallelerin kurulması ya da mevcut mahallelere yeni binaların yapılması için İstanbul‘dan; yani sultandan izin alındığı dönemlerde… Şu sıralarda değerli araştırmacı arkadaşlarımla birlikte bir ekip olarak sürdürdüğümüz Darağaç bölgesi araştırması çerçevesinde ulaştığımız her Osmanlı arşiv belgesinde o mahallede yapılacak her fabrika, kilise, sundurma, depo ve ev için İstanbul‘dan izin alındığını, hatta verilen bu izinlerde yapılacak binaya ait boyutların belirtilerek çizimlerinin yapıldığını ve bu alışkanlığın Cumhuriyet’in ilk yıllarında da devam ettirildiğini görüyoruz. Hem de imparatorluğun, hızla çöktüğü, hakimiyetindeki topraklar üzerindeki egemenliğini yitirmeye, devlet yapısının çözülmeye başladığı son yıllarda bile…

Osmanlı’nın, sultanın sahip olduğu mülkün kullanımında bizatihi sultandan izin almayı esas alan iktidar gücü, CHP‘nin şimdilerde Ekrem İmamoğlu ve ekibinin hukuksuz bir şekilde tutuklanması sonrasında iktidarın yükselen kuru aynı düzeyde tutmak amacıyla piyasaya sürdüğü 50 milyarlık dövizin, gerçekte devletin savaş, doğal yıkımlar ve salgın hastalıklar gibi durumları düşünerek biriktirdiği “kötü gün akçesi” olduğunu hatırlatmasında olduğu gibi, devletin varlık nedenini oluşturan mülkü korumayı esas alan anlayışa dayanır. Çünkü Baş defterdarın sorumluluğundaki Hazine-i Amire‘deki akçeler ya da mühimme defterlerine yazılan çiftlik ve topraklar, sultanın varlığı ile cisimleşen devletin ve onun ümmetinin kötü günleri için ayrılmış bir yedek akçedir. O nedenle de, gerek Osmanlı’da, gerekse Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin ve onun mahalli örgütlerinin elindeki mülklere ancak devletle ümmet ya da milletin kötü günlerinde elden çıkacak değerler gözüyle bakılmış; o nedenle, hiçbir şekilde elden çıkarılmayan kamu mallarının kullanımı konusunda devlet makamlarından izin alınması usulü uygulanmıştır.

İşte o nedenle de, hepimizin hafızalarına kazınan o meşhur deyiş, “adalet, mülkün….“; yani, devletin, mülk sahibi gücün, devletin “…temelidir” denilerek bu söz tüm resmi kurumların baş köşesine yazılmış, temel düstur olarak kabul edilmiştir.

Ancak devlet ya da belediyeye; daha doğrusu halka ait olan mal ve mülklerinin “kamu yararı“, “kamu hizmeti“, “kamu malına zarar vermemek“, “tüyü bitmemiş yetimin hakkını yememek” ve “kamu zararı” gibi toplumcu düşünceyi dile getiren dil ve sözcüklerin terk edildiği kapitalizmin yeni dönemlerinde, neoliberal kapitalizmin egemen olduğu dönemlerde “Devlet Hazinesi“ne kayıtlı mallar ya da belediye mülkleri iktidar güçleri ya da hangi partiden olursa olsun tüm belediye yönetimleri tarafından açık ya da gizli özelleştirme yöntemleriyle sermayeyi temsil eden holdinglere, şirketlere ve çıkar çevrelerine peşkeş çekilmeye başlanmış, böylelikle servetin el değiştirmesi başlanmış; böylelikle, bu malların asıl sahibi olan halkın zararına kentler yönetilemez, hale gelmiştir. Bunun en iyi örneği ise, kıyı dolgusu yapılarak oluşturulan alanda yapılan binasını deprem hasarları nedeniyle 2022 yılında yıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin o yıldan bu yana yeni binası için yer arayışında oluşudur.

1980’li yıllara isabet eden Neoliberal dönemin Nixon, Thatcher ve Turgut Özal‘la simgeleşen ilk yıllarında Hilton International Co. ve General Dynamic Corparation isimli Amerikan şirketleriyle Luxemburg merkezli Shaker Holding isimli şirkete tahsis edilen İzmir Hilton Oteli arazisi, İzmirli sermaye sahiplerinin oluşturduğu Güçbirliği Holding‘e verilen Basmane Çukuru, son yıllarda yine ABD kaynaklı bir şirkete verilen Konak Pier ile bir grup İzmirli sermayedarın kurduğu KİPA‘ya ve son günlerde yolun sonuna geldiği anlaşılan TARKEM‘e peşkeş çekilen kamu malları ve kaynakları bu yağmanın en önemli İzmir örnekleridir.

1922’den bu yana uyguladığı değişik yöntemlerle bu alanda daha da ustalaşıp tecrübe kazanan ve “anahtarlarının sayısını bilmeyen adam” olarak ünlenen büyük mülk sahibi Şerif Remzi Reyent ve onların soyundan gelen İzmir sermayesinin kılıfına uydurulmuş bu son yağma, yıkma ve çalma örneklerinin ortaya çıkmasıyla birlikte bizler de; yani, kentte yaşayan ya da çalışan sakinler olarak yönetiminden sorumlu olduğu kamu/belediye mülklerini kentin rant çevrelerine ve yandaşlara peşkeş çeken kamu yöneticileriyle karşı karşıya kalır, onlara aslında bizlere ait olan taşınmaz malların kamu yararını gözeterek doğru, yerinde, etkin ve verimli kullanımı konusunda uyarır ve onları yoldan çıkaran sermaye çevreleriyle mücadele eder hale geldik.

Şimdilerde ise belediye başkanı ya da yönetimi CHP‘li, AKP‘li, MHP‘li ya da İyi Parti‘li olsun ya da olmasın; yasal yükümlülüklerini zamanında yerine getirmeyip gerekli ya da gereksiz başka alanlarda harcamalar yapan, bu nedenle de SGK prim borçlarıyla vergilerini zamanında ödemeyen belediyeler, “bizi silkeleyip zor duruma düşürüyorlar” bahanesiyle ellerinde bulunan değerli kamu mallarını satmak için sıraya giriyorlar. Resmi Gazete’nin ilanlar kısmına, belediyelerin web sayfalarına, gazetelere ya da sosyal medyaya baktığımızda belediyelerin ellerindeki binlerce malı, mülkü, gayrimenkulü satmak için sıraya girdiğini görüyoruz. Hem de yarın ya da öbür gün o değerli mülklere ihtiyaç duyacaklarını bile bile…

İzmir‘de, özellikle Basmane Çukuru ile Buca Cezaevi arsasının böylesine bir pazarlığa konu olması, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Umurbey mahallesindeki bir mülkünün 150 milyon liraya satılması, diğerini de 804 milyona satmaya kalkması, yine aynı şekilde Karşıyaka ve Konak belediyelerinin elindeki kamu mülklerini borçları karşılığında SGK ya da Hazine’ye teslim etmek için çırpınmaları bu mirasyedi tavrın halen devam ettiğini gösteriyor.

Umurbey Mahallesi’nde, AllSancak gökdelenlerinin hemen yanındaki bu değerli arsa, şu sıralarda fiyat indirimi yapılarak satılmaya çalışılıyor. Aynen Karşıyaka’da Mehmet Cengiz’e yapıldığı gibi… SGK prim ve vergi borçları bahane, satışlar şahane…

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025 yılı Şubat ayı başında 804.057.970.-TL bedelle satışa çıkardığı Umurbey Mahallesi 7868 ada, 3 parseldeki 7.960,97 m2 büyüklüğündeki son derece değerli arsaya 13 Mart 2025 tarihinde yapılan ihalede talipli çıkmadığı için, 30 Nisan 2025; yani, bu yazının yayınlandığı tarihten iki gün sonra, hem de eskisine göre 163.995.982.-TL daha az bir bedelle 640.061.988.-TL’ya ikinci kez ihaleye çıkılacak olması ve 13 Şubat 2025 tarihinden bu yana gündemde olan bu satışa ne Darağaç cephesinden ne de İzmir‘deki diğer resmi, sivil ve özel kuruluş ve kişilerden tek bir itiraz sesi çıkmamış olması, ortaya atılan “sivil itaatsizlik” önerileri karşısında, il başkanınca yakasına CHP rozetini takılan belediye çalışanlarının, “biz belediyeyi karşımıza almak istemeyiz” demesi, öte yandan da bu tür satışlara öncelikle karşı çıkması gerekenlerin belediye destekli AB projeleriyle kuşatılarak bu projelerden temin ettikleri mali kaynaklardan besleniyor olması da ortadaki vahim durumu izah etmek açısından oldukça manidardır.

Ayrıca şehrin merkezindeki bu kadar değerli bir arsanın önce değeri ile ihaleye çıkarılıp istekli çıkmaması üzerine bir ay sonra değerinin 164 milyon lira düşürülmek suretiyle yeniden ihaleye çıkarılması bize Cemil Tugay‘ın Karşıyaka belediye başkanı iken ‘5’li Çete‘nin baş elemanı müteahhit Mehmet Cengiz ile keşif değerini düşürerek yaptığı pazarlığı hatırlatmaktadır. Mehmet Cengiz için 32 milyon liradan 20 milyon liraya düşürülen % 8’lik arsa payı değeri ve şimdi de 804 milyondan 640 milyona düşürülen kupon arsa! Hem de AllSancak adıyla yapılıp Alsancak semtini kuşatan gökdelenlerin hemen bitişiğinde… Yeni bir gökdelen alanı olarak kim bilir kimleri bekleyen, adeta “parsel parsel satılan” bir armağan! Hem de insanları “mutlu” edeceği iddiasındaki mimar bir belediye başkanının topraklarında, ismi şimdilerde fısıltı ile söylenen birilerini mutlu edecek düşeş bir arazi…

Keşke, TMMOB İzmir İKK ve Konak Belediyesi, 24 Kasım 2024 tarihli İzmir Elektrik Fabrikası önünde yaptıkları basın açıklamasında söyledikleri gibi, satılacak bu değerli arsanın önüne giderek burada yeni bir gökdelen yapılmasına karşı çıksalar ve ben de benim gibi düşünen arkadaşlarımla birlikte gidip onlara destek olsam…

Bu değerli arsayı satabilmemiz için öncelikle buraya çöp dökmemeniz gerekiyor!

Amiyane deyimle, geçtiğimiz Perşembe günü Erol Şaşmaz dostum tarafından çekilen fotoğraflarda da göreceğiniz gibi İzmir Büyükşehir ve Konak belediye başkanlarıyla Ege Mahallesi muhtarının el birliği ile “buraya çöp dökme” pankartlarını astığı; ama “gökdelen yapma!” pankartlarını asmadığı “yeme de, yanında yat” güzel bir arsa! (1)

Öte yandan İzmir Büyükşehir Belediye Encümeni‘nin 20 Mart 2025 tarih, 331 sayılı kararından öğrendiğimize göre; belediye şirketlerinin 1 Milyar 837 Milyon 805 Bin, 774 Lira 12 Kuruş tutarındaki borçlarını ödemek için Karşıyaka, Tire Konak, Bayraklı ve Bornova‘daki değerli arsaların teminat olarak kabul edilmesi ilgili kuruluşlardan talep edilmiş….

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2000-2023 dönemi faaliyet raporlarındaki bilgilere göre aradan geçen sürede kentte yeni yapılaşma alanlarının açılması, yeni yapılan ya da revize edilen imar planlarının ya da 18 uygulamalarının yarattığı yeni belediye taşınmazları, 2012 tarihli 6360 sayılı yasa uyarınca kapatılan özel idareye ait çok sayıdaki taşınmazın belediyelere devri ve kamulaştırmalar nedeniyle sahip olunan arsaların sayısı 4.238’den 4.593’e, kamu tesisleriyle ticari gayrimenkullerin sayısı ise 1.269’dan 5.424’e yükselmekle birlikte; 2011’de 17, 2012’de 46, 2013’de 48, 2014’de 92, 2015’de 96, 2016’da 45, 2017’de 274, 2018’de 292, 2019’da 86, 2020’de 416, 2021’de 357, 2022’de 59 ve 2023’de 125 olmak üzere son 13 yılda toplam 1.953 adet hisseli ya da tam paylı arsanın satışı yapılmıştır. Tabii ki satışı yapılan bu arsaların kentin neresinde ve hangi değerde olduğunun açıklanmadığı bir ortamda… (2)

Ayrıca yazıya eklediğimiz tablonun da ortaya koyduğu gibi arsalar ve diğer taşınmazlar için faaliyet raporlarına yazılan değerler ifade edilen toplam değerleri vermemekte, taşınmaz türlerinin belirlenmesi konusunda yıllar itibariyle hiçbir gerekçe gösterilmeksizin büyük değişiklikler yapılmakta, bu nedenle verilerin sayıların yıllar itibariyle birbirlerini tutmadığı, bunun somut bir örneği olarak 2018’de 3 adet olduğu söylenen hayvan barınağı sayısı 2019’da 1’e inmekte, 2020’de de yeniden 3’e yükselmekte, belediyeye ait tesislerin yapımında mevcut parseller için tevhit (birleşme) işleminin yapılmadığı görülmekte; kısacası belediye mülklerinin yönetiminde yıllar ve belediye başkanlarının hizmet dönemleri itibariyle farklı uygulamalar yapıldığı görülmektedir.

Evet, kamu mülkünün kamu yöneticisine emanet edildiği dönemlerden, kamu mülkünü mirasyedi gibi satıp savan kamu yöneticilerinin egemen olduğu bir döneme gelmiş durumdayız… Aynı partiden, aynı siyasi görüşten gelen belediye başkanlarının zamanında ödemeyip başka yerlere savurdukları vergi ve sigorta primlerini faizi ve gecikme zammı ile birlikte ödemek için, bu malları bir teminat olarak göstermek için iktidar kurumlarına adeta yalvardığı, İller Bankası‘ndan yüksek faizlerle borç para alınmasının sanki piyangodan para çıkmış gibi bayram konusu yapıldığı, borcu zamanında eksiksiz ödememenin muhalefet yapmak sanıldığı garip bir dönemden geçiyoruz…

Bu durumda kim ne söylerse söylesin olan, o kamu mallarının gelirinden ya da kreş, anaokulu, huzurevi, sosyal tesis, konut, lojman olarak yararlanmayan kentlilere; yani bizlere oluyor… Belediyeler, geçmiş dönemin hesabını sormaksızın bu döneme sarkan muazzam borçlarını ödeyebilmek için her zaman yapılanı yaparak ellerindeki malları haraç mezat satıyorlar ve böylelikle kentteki arsa ve arazi rantını sermaye sahibi sınıfların hizmetine sunuyorlar… Sonra da çıkıp buna “sosyal belediyecilik” ya da “toplumcu belediyecilik” diyorlar…

Tabii ki, bu kentte çocuklarımıza, torunlarımıza bırakacağımız olumlu ya da olumsuz her şeyi düşünüp hesap ederken kendilerine kamu mallarını teslim ettiğimiz belediye yönetimlerinin işlediği bu tür vahim kent suçlarının farkına varan, hiçbir menfaat ilişkisini düşünmeksizin bu suçları teşhir edip yasal yollardan mücadele edenlerin değerini bilmek, onlara destek olmak ve topluca “HAYIR!” diyebilmek adına…

(1) https://www.izmir.bel.tr/tr/EmlakIlanDetay/547/292

(2) İzmir Büyükşehir Belediyesi 2010, 2011, 2012, 2013, 2014, 2015, 2016, 2017, 2018, 2019, 2020, 2021, 2022 ve 2023 Faaliyet Raporları.

Liman arkası’nda olup bitenler…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazım, Alsancak semtinin hemen arkasında, eskiden TARİŞ ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olan arsalarda şimdi bir duvar gibi yükselen ya da yakın bir gelecekte Elektrik Fabrikası, Sümerbank Fabrikası ve Şark Sanayi gibi eski fabrikaların arsalarına ya da hemen yanlarına inşa edilen/edilecek lüks gökdelen, rezidans, otel, ofis, iş ve alışveriş merkezleriyle oluşturulan soylulaştırılmış alanlarla buralarda yaşayan/yaşayacak insanlara bir ayrıcalık olarak sunulan büyük boyutlu belediye yatırımlarıyla ilgili olacak…

Uzaktan bakıldığında…

Ülkemizin ilk endüstriyel yapılarından 1856 tarihli Aydın (Alsancak) tren istasyonu ile İzmir-Aydın demiryolu hattının başlangıcını, demiryolları ile ilgili birçok atölye, tamirhane ve depoyu, çok sayıdaki tabakhane binası ve yel değirmeniyle un, iplik, dokuma, elektrik, havagazı, kağıt ve meyanbalı fabrikasını; ayrıca, 1955 yılında inşa edilip konteyner hacmi bakımından ülkemizin yedinci, kargo tonajı bakımından on üçüncü büyük limanı olan Alsancak Limanı‘nı barındıran eskinin Darağaç, şimdinin Umurbey ve Ege mahallelerinde yapılmakta olan onlarca gökdelen ve İzmir Sümerbank Fabrikası arsasına yakın zamanda yapılacak il emniyet müdürlüğü binasıyla bölgenin gelecekteki yoğun trafiğini rahatlatmak amacıyla mevcut cadde ve sokakları genişleten yeni imar planlarının burada yaratacağı soylulaştırılmış mahalleler ile buralara taşınacak TC vatandaşlarıyla yabancıların beraberlerinde getireceği yeni yaşam biçiminin, tüm İzmir‘e, yakın çevresindeki Alsancak ve Tepecik mahalleleriyle Meles vadisine ve buranın meskun halkına; özellikle de, Ege ve Tepecik mahallelerinde yaşayan Romanlarla buradaki birçoğu tescillenmemiş endüstriyel kültür mirasına vereceği zararlarla ilgili olacak…

Yakına gelindiğinde… Böylelikle 1970’li yıllarda Kordon’a çekilen “Çin Seddi“ne ilave olarak, içerideki kaleyi korumak için 2020’li yıllarda ikinci bir sur duvarı yaparcasına…

Önceleri Darağaç, şimdilerde Umurbey adıyla anılan bu sanayi bölgesi ve hemen yanındaki işçi mahallesi, son yıllarda TARİŞ‘in, şimdilerde de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ucuza sattığı arsalarda mantar gibi biten yeni gökdelenlerin yurdu olmaya başladı.

Bu gökdelenlerin arasında benim bilip takip etmeye çalıştıklarım ise;

Yenilenen Alsancak Stadyumu‘nun hemen yanında Teknik Yapı tarafından TARİŞ‘in eski arsasında yapılmakta olan 7 blokta 1.057 adet konut, 35 dükkan, 5 kültür alanı ve 1 oteli kapsayan 24 katlı Evora İzmir Projesi,

hemen yanında yine aynı şekilde TARİŞ‘in arsasında Pekerler & Burakcan İnşaat tarafından yapılmakta olan 7 blokta 1.069 adet konut ve 37 ticari üniteyi kapsayan 24 katlı AllSancak Projesi,

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yapılan ihale sonucunda Teknik Yapı‘ya verilen ve o tarihten bu yana bir türlü bitirilemeyen Ege Mahallesi Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında Teknik Yapı‘nın kendi adına yaptığı 50 katlı (173 m) Divan Residance İzmir Projesi oluşturuyor.

Fotoğrafın sol ön kısmında denize yakın beyaz bloklar “Evora İzmir“, onun hemen arkasındaki gri renkli bloklar ise “AllSancak” projelerine ait…

Bu bölgedeki bu üç büyük proje dışında yapılan, yapılmakta olan ya da yapılacak olan daha birçok gökdelen projesi bulunuyor. Vikipedi kayıtlarına göre (4) İzmir kent merkezindeki 100 metre üstündeki yapımı bitmiş toplam 30, yapımı devam eden 30, yapımı planlanan 10 gökdeleni; yani, toplam 70 gökdeleni dikkate aldığımızda; karşımıza, Umurbey ve Ege mahallelerinin hemen yakınındaki Tepecik, Mersinli, Halkapınar gibi yerlerde yapılmakta olan 58 katlı Mahall Bomonti, 30, 37 ve 38 katlı üç ayrı Folkart Vega binası, 72 katlı İnci Mega ve 47 katlı İnci Smyrna, 524 bağımsız birimi kapsayan 51 ve 28 katlı iki ayrı V Yeni Konak A yapısı gibi projeler çıkar ve bu durum hemen yakınlarındaki Alsancak, Kahramanlar, Basmane ve Pasaport gibi “İzmir’i İzmir yapan” tarihi yerleşimlere ait kentsel siluetlerin ve yapısal özelliklerin temelden bozulup yok olmasına yol açar.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ileride burada yeni bir gökdelenin da yükseleceğini bilerek 150 milyon liraya sattığı tapunun Umurbey mahallesi, 7869 ada, 1 parsel kaydındaki 5.963 metrekarelik değerli arsası…

Her ne kadar, İZSU yetkililerinden aldığım yeni bir bilgiye göre, Alsancak mahallesinin kıyı kesimindeki su taşkınlarını önlemek için ayrıca bir proje hazırlandığını ve ihalesinin de önümüzdeki aylarda yapılacağını öğrenmiş olsam da; önceliğin neden asıl su ve deniz baskınlarının yaşandığı Alsancak mahallesinin deniz kıyısı ile sular altında kalan bölümleri yerine gökdelenlerin inşa edildiği bu bölgeye verildiğini anlamış değilim.

Sonuç olarak;

2000’li yıllardan bu yana İzmir‘in yeni iş merkezi (MİA) adıyla Bayraklı, Turan, Halkapınar, Mersinli, Ege ve Umurbey mahallelerinde arka arkaya yapılan çok katlı gökdelenler, adeta İzmir‘in tarihi kent merkezini kuşatan ikinci bir sur duvarı gibi kentin arka cephesini kapatıyor ve yakın çevresindeki Tepecik, Basmane, Pasaport, Çankaya ve Alsancak semtlerindeki kültürle mirasla onun fiziki çevresini ve yaşam biçimini zorlayıp kimliğini değiştiriyor.

Çoğu İzmirlinin siyasi bir körlükle “ama bütün bunlara iktidar; yani AKP izin veriyor” diyerek kendisinin ve partisini bu olumsuz gelişmenin dışında tutma gayretine rağmen bu gökdelenlere çoğu kez İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri izin veriyor, milyonlarca lira tutarındaki inşaat ve yapı kullanım harçlarını büyük bir memnuniyetle bu iki belediye tahsil ediyor; hatta her iki belediye başkanı neredeyse İzmir‘deki tüm gökdelenlerin uygulama projesini çizen BASİFED‘in yeni başkanı ile kol kola girip fotoğraflar çektiriyor, aynı masanın çevresinde konuşmalar yapıyor, İzmir İktisat Kongresi‘nin 103. yılı nedeniyle yapılan ve sponsorluğunu BASİFED‘in üstlendiği 4. İzmir Kadın ve İktisat Kongresi‘nde, projesi BASİFED başkanının firmasınca çizilen Rönesans Holding (Rönesans Eğitim Vakfı)’e ait Neva Yalı‘nın reklamının yapılmasını görmezlikten geliyor.

AKP iktidarı da 2020 depremi sonrasında yıkılan İzmir il emniyet müdürlüğünü tarihi İzmir Sümerbank Fabrikası bahçesinde yapmaya karar vererek ya da buradaki İzmir Elektrik Fabrikası ve Şark Sanayi gibi tarihi yapıları özelleştirmeye açarak onların yeni gökdelenlerin arsası olması için çabalıyor…

Yerli ya da yabancı fark etmez… İZSU onların daha rahat, daha konforlu ve daha manzaralı def-i haceti için elinden geleni yapıyor…

İzmir Büyükşehir Belediyesi bu arada gökdelenci inşaat firmalarına yeni alanlar açmak için kendisine ait büyük bir arsayı 150 milyon lira gibi düşük bir bedelle satarak adeta ateşe körükle gidiyor… Aynen bir zamanlar, Mavişehir‘deki Karşıyaka Belediyesi‘ne ait arsa payının o tarihlerde Karşıyaka Belediye Başkanı olan Cemil Tugay tarafından oldukça düşük bir fiyatla Mehmet Cengiz‘e satılmasında olduğu gibi…

Ardından da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü‘nün iki yıl önce başlamış görüşmelerin sonucu olarak Dünya Bankası‘ndan aldığı 110 milyon Euro (4 Milyar 182 Milyon 200 Bin liralık)’luk kredi, bu gökdelenlerin yağmur suyu ve atık su sistemlerini yapmak için tahsis edilip bunun tanıtımını yapmak için büyük toplantılar düzenliyor, bu şekilde edinilen kredilerin öncelikle bu bölgedeki gökdelenler için harcamanın adımlarını atmaya başlıyor…

Bizler ise yanlış önceliklere dayanan bütün bu adaletsizlik ve hukuksuzluklar olurken; adeta “cambaza bak!” stratejisiyle CHP‘nin cumhurbaşkanı adayı kim olacak, gidip onunla fotoğraf çektirelim, daha önce çektirdiğimiz fotoğrafları sosyal medyada paylaşalım ya da adayların üniversite diploması var mı gibi sudan konularla uğraşıp duruyoruz?

(1) Yaşar Ürük, Yenigün Gazetesi, (Erişim Tarihi: 21.02.2025), https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/17160233/yasar-uruk/insanlarin-asildigi-semt

(2) Yaşar Ürük, Yenigün Gazetesi), (Erişim Tarihi: 21.02.2025), https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/17165522/yasar-uruk/daragacina-yakindan-bakmak

(3) Yaşar Ürük, Yenigün Gazetesi, (Erişim Tarihi: 21.02.2025), https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/17183279/yasar-uruk/daragacinin-diger-gizemleri

(4) İzmir’deki En Yüksek Binalar Listesi, Vikipedi Özgür Ansiklopedi, Erişim Tarihi: 22.02.2025, https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zmir%27deki_en_y%C3%BCksek_binalar_listesi

(5) İzmir Büyükşehir Belediyesi, (Erişim Tarihi: 222.02.2025) https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/alsancak-in-altyapisini-guclendirecek-proje-yurttaslara-tanitildi/53682/156#:~:text=%C4%B0ZSU%20Genel%20M%C3%BCd%C3%BCrl%C3%BC%C4%9F%C3%BC’n%C3%BCn%20Alsancak,terfi%20merkezi%20projesi%20yurtta%C5%9Flara%20tan%C4%B1t%C4%B1ld%C4%B1.

(6) İZSU Genel Müdürlüğü, (Erişim Tarihi: 22.02.2025) https://www.izsu.gov.tr/tr/Haberler/alsancakin-altyapisini-guclendirecek-proje-yurttaslara-tanitildi/16018#:~:text=%C4%B0ZSU%20Genel%20M%C3%BCd%C3%BCrl%C3%BC%C4%9F%C3%BC’n%C3%BCn%20Alsancak,terfi%20merkezi%20projesi%20yurtta%C5%9Flara%20tan%C4%B1t%C4%B1ld%C4%B1.

(7) İZSU Genel Müdürlüğü, https://www.izsu.gov.tr/tr/Haberler/izsu-genel-mudurlugu-110-milyon-euroluk-yatirimla-hayata-gecirecegi-projeyi-vatandaslara-tanitti/15975 (Erişim Tarihi: 22.02.2025)

(8) İZSU Genel Müdürlüğü, İzmir İli Konak İlçesi Ege Mahallesi Atıksu ve Yağmur Su Şebeke Projesi (Alsancak Liman Alanı), (LOT 2), Çevresel ve Sosyal Yönetim Planı (ÇSYP), Ocak 2025, (Erişim Tarihi: 23.02.2025,) https://www.izsu.gov.tr/CKYuklenen/Basin_odasi/tefwer_0cak_2025/IZSU_ESMP_Lot2_tr_rev2_25.01.13_cc.pdf

(9) Konak İlçesi Ege Mahallesi (Alsancak Liman Bölgesi) Yağmur Suyu Şebekesi ve Kanalizasyon İnşaatı Projesi (LOT-2), Ocak-2025, https://www.izsu.gov.tr/CKYuklenen/Basin_odasi/tefwer_0cak_2025/brosur_web3.pdf

İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketleri ve denetim…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin doğrudan ya da mevcut şirketleri eliyle kurduğu 26 şirketin adını, bu şirketlerdeki sermaye pay ile miktarını, bu şirketlerin düzenli olarak zarar etmesine yol açan ve liyakatten uzak yönetim kurulu başkan ve üyeleriyle bunların zaman içindeki değişimini esas alan 30 Temmuz 2023, 22 ve 23 Ocak 2024 tarihli yazılarım büyük bir ilgi görerek bu konuları merak eden birkaç arkadaş, dost ve yakınımla birlikte geniş bir kamuoyu çevresinin bilgilenmesini sağladı. Bu yazılar sonrasında birçok kutlama, soru sorma ya da bilgi verip katkıda bulunma talebi ile mesaj alıp telefon görüşmesi yaptım. O nedenle, beni yüreklendirip cesaret veren, araştırıp ortaya koyduğumuz bilgileri paylaşıp zenginleştirmeye yönelik destek ve katkılarınız için teşekkür etmek isterim.

Eski bir kamu denetçisi olmam nedeniyle sözünü ettiğim yazılarda eksik bıraktığım İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketlerinin kim tarafından ne şekilde denetlendiğine dair bilgilerle buna dair düşüncelerimi de bugünkü yazımda dile getirmek istiyorum. Çünkü bu şirketlerle ilgili denetim işlemlerinin, her yıl ortaya çıkan büyük zararlar ve bu zararlara yol açan yöneticiler hakkında herhangi bir işlem yapılmaması nedeniyle, seçimlerde oy kullanan biz seçmenlerin çıkarlarını gözeten “kamusal denetim” ilkeleri doğrultusunda tarafsız, doğru, etkin ve hukuka uygun bir şekilde yapılmadığını düşünüyor ve bu konunun, aynı şirketlerin iyi yönetilmesi kadar önemli bir konu olduğuna inanıyorum.

Vahşi kapitalist sistemin geliştirdiği neoliberal politika ve stratejilerle tanıştığımız “Turgut Özallı yıllarda” pıtrak gibi üreyip çoğalan belediye şirketleri, aslında temel belediye hizmetlerinin özelleştirilmesi, başka bir ifadeyle belediyelerin şirketleşmesi anlamına geliyordu. Böylelikle yol yapma, su getirme, toplu ulaşımı sağlama gibi temel ve zorunlu hizmetler belediye mevzuat ve denetimi dışına çıkarılarak ticari bir hüviyet kazanıyor, bu hizmetlerle ilgili kamusal vesayet ve mali denetim İçişleri Bakanlığı, Bayındırlık İskan Bakanlığı ya da en yüksek hesap mahkemesi olarak kabul edilen Sayıştay Başkanlığı gibi kamu kurumlarının elinden alınarak serbest bırakılıyor; hatta bu hizmetlerin denetimsiz bir şekilde özel sermaye ile birlikte ya da daha ileri bir aşamada doğrudan doğruya özel sermaye eliyle yapılmasını öngörülüyordu. Hatırlanacağı üzere bu girişimin ilk örneklerini, Çeşmeliler Cumhuriyet’in ilk yıllarında yabancı şirketlerin içme suyu, elektrik, tramvay işletme imtiyazlarına son verilmiş olmasına karşın 1980’li yıllarda yeniden yaşadılar ve içme suyu hizmetlerinin, Fransız sermayesini temsil eden ve aynen Osmanlı Dönemi’nde olduğu gibi başında bir Fransız genel müdürün bulunduğu Alçesu şirketi ile yerine getirildiğine, içme suyu üretip dağıtma gibi basit bir iş alanında Cumhuriyet kazanımlarının teker teker geri verildiğine tanık oldular.

İşte tam da bu nedenle, ilk yıllarda Bakanlar Kurulu’ndan ya da Cumhurbaşkanlığı’ndan alınan onaylarla belediye şirketi kurma işi, şimdilerde hiçbir kamu kurumundan izin alınmaksızın rahatlıkla gerçekleştirilebiliyor, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin son kurduğu İzgüneş Anonim Şirketi‘nde olduğu gibi, istenilen kişilerle, hatta belediye payının % 50’den az tutulması suretiyle hiçbir onaya başvurulmaksızın gizli saklı şirketler kurulabiliyor. Söz konusu iş şirket kurma ve şirketleri yönetme olunca, elindeki vesayet denetimini sonuna kullanmakta hiçbir beis görmeyen iktidar hem kendi AKP’li, hem de CHP’li belediyeler için elindeki ipi gevşetiyor, hangi siyasi partiye olursa olsun tüm belediyelere şirketler konusunda adeta açık çek veriyor. Çünkü şirket olgusu, kapitalist sistemin kutsallık atfettiği dokunulmaz, ellenmez, karışılamaz bir tabu konumunda… Her şey şirketleşerek, şirketler eliyle, şirketler sayesinde olmalı deniyor…

Ancak ne zaman ki, belediye hizmetleri belediye şirketleri eliyle özelleştirilmeye başlandı, işte o zaman denetlenmeyen ya da “öylesine” denetlenip rahat bırakılan şirketlerle karşılaştık. Çünkü bize bu şirketlerin belediye mevzuatına değil, Ticaret Kanunu hükümlerine göre denetleneceği söyleniyor ve bu da çoğu kez Ticaret Bakanlığı’ndan bekleniyordu.

Ne zaman ki, 21 Şubat 1967 tarih, 832 sayılı eski Sayıştay Kanunu‘nu değiştiren 3 Aralık 2010 tarih, 6085 sayılı yeni Sayıştay Kanunu çıktı ve bu kanunun 4. maddesinin (a) ve (b) fıkraları, 12 Temmuz 2013, 6495 sayılı sayılı kanunun 73. maddesi ile değiştirildi; işte o zaman, tüfek bir kez daha icat edilip mertlik bir kez daha bozuldu.

Çünkü yapılan ufak bir değişiklikle o güne kadar Sayıştay denetimine tabi olan sermayesinin % 51’i belediyelere ait olmayan şirketler Sayıştay‘ın denetim alanından çıkarıldı. Böylelikle belediyelerin doğrudan ya da şirketleri eliyle kurdukları şirketlerdeki hisseleri % 51’den az olduğu takdirde o şirketler Sayıştay denetiminden kurtulmuş oluyorlardı.

CHP milletvekilleri Engin Altay ve Muharrem İnce ile 126 milletvekilinin imzasıyla Anayasa Mahkemesi‘nde açılan dava sonucunda, mahkemenin 4 Aralık 2014 tarihinde aldığı ders niteliğindeki E.2013/114, K.2014/184 sayılı karar ile, 4. maddenin (a) ve (b) fıkralarında bulunan “50’den fazla olan…” ibaresi ile (b) bendinde yer alan “…Kamu payı %50’den az olmamak kaydıyla…” ifadeleri iptal edilerek tüm belediye şirketlerinin herhangi bir sermaye kısıtlaması olmaksızın yeniden Sayıştay denetimine tabi olması sağlanmıştır.

Ancak, şirketleri kutsalı sayan sermaye ve onun iktidarının işi bu noktada bırakması beklenemezdi. Sayıştay denetimleri her ne kadar fazla bir tehlike yaratmasa da, şirketlerin doğrudan doğruya sadece kamu otoritesi tarafından denetlenmesi kabul edilebilir bir şey değildi. O nedenle kolları sıvayarak 14 Ocak 2016 tarih, 6661 sayılı kanunun 19. maddesi ile 6085 sayılı Sayıştay Kanunu‘nun 4. maddesine yeni bir fıkra eklediler. Eklenen fıkra hükmü aynen şu şekildeydi:

(a) ve (b) bentleri kapsamına giren şirketlerden doğrudan veya dolaylı olarak kamu payı %50’den az olup ilgili mevzuatı uyarınca bağımsız denetime tabi olan; şirketler, bunların iştirakleri ve bağlı ortaklıklarının denetimi, ilgili mevzuatı uyarınca düzenlenen ve Sayıştay’a gönderilecek olan bağımsız denetim raporları esas alınarak yapılır. Sayıştay’a münhasıran kendisine sunulan bağımsız denetim raporlarını esas alarak hazırlayacağı raporu Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar.

Ancak bu düzenlemenin 4 Aralık 2014 tarihli ilk Anayasa Mahkemesi kararını karşılamadığı gerekçesiyle CHP milletvekilleri Levent Gök, Engin Altay, Özgür Özel ve 118 milletvekili tarafından yapılan iptal başvurusunu görüşen Anayasa Mahkemesi, 28 Aralık 2016 tarih, E.2016/21, K.2016/199 sayılı ikinci kararında özetle; kanun koyucunun, Anayasa’nın 160. maddesinde belirtilenler dışında kalan anılan nitelikteki ve sermayesinde belli bir miktarda kamu payı bulunan şirketleri, bunların iştiraklerini ve bağlı ortaklıklarını Sayıştay denetimine tabi kılıp kılmama, ayrıca Sayıştay denetimine tabi kıldığı takdirde denetim yetkisinin kapsamını, yöntemini ve usulünü belirleme konusunda takdir yetkisi bulunduğu, bu nedenle, Anayasa’da belirtilenlerin dışında kalan ve kuralda ifade edilen kuruluşların denetiminin, ilgili mevzuatı uyarınca düzenlenen ve Sayıştay‘a gönderilecek olan bağımsız denetim raporlarının esas alınarak yapılacağının ve Sayıştay‘ın münhasıran kendisine sunulan bağımsız denetim raporlarını esas alarak hazırlayacağı raporu TBMM’ye sunacağının hükme bağlanmasında Anayasa’nın 160. maddesine aykırı düşen bir yön bulunmadığı, kanun koyucunun, anılan nitelikteki ve sermayesinde belli bir miktarda kamu payı bulunan şirketler, bunların iştirakleri ve bağlı ortaklıkları üzerindeki Sayıştay‘ın denetim yetkisini ortadan kaldırmadığı, denetim yetkisinin kapsamını, yöntemini ve usulünü diğerlerinden farklı şekilde belirlediği ifade edilmiş, böylelikle 2014 yılında 6085 sayılı Sayıştay Kanunu‘nun 4. maddesine eklenen fıkra uyarınca belediye hissesinin % 50’den az olduğu şirketlerin Sayıştay tarafından denetiminde bağımsız denetim raporlarının esas alınması uygulamasını Anayasal güvenceye kavuşmuş, böylelikle sermayenin ve iktidarın bir isteği daha taraflı yargı eliyle yerine getirilmiştir.

Böylelikle Sayıştay denetimi denilen şey, “yemin ettikleri” için “bağımsız” oldukları varsayılan ve bu işi ücretli olarak yapan, o nedenle kim daha fazla ödeme yaparsa ona göre davranması beklenen denetim şirketlerinin yazıp çizdiği, daha doğrusu onların söyledikleri ya da söylemedikleri üzerinden yapılacaktı. Hem de böylesine bir işin, yemin eden cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin kürsülere çıkıp verdikleri yeminlerini tutmayıp tam aksini yaptıkları, “bağımsız” denilen kişi ve kurumların gerçekte bağımsız olmadıkları yalan, yolsuzluk, talan ve yağmanın geçerli olduğu bir coğrafyada yapılacağı söylenerek adeta gözümüzün içine bakılarak yalan söyleniyordu. Aynen “bağımsız” oldukları söylenen inşaat denetim firmalarının gözetiminde yapılan binaların depremlerde yıkılan ilk binalar olmasında olduğu gibi… Peynirin fareye, farenin de kediye teslim edildiği bir ülke koşullarında… Hele ki Enron, WorldCom ve Adelphia gibi büyük şirketlerdeki yolsuzluk ve suistimalleri gizleyip manipülasyonlara başvuran ve hepimizin tanıdığı o ünlü uluslararası denetim şirketi Andersen örneği hafızalardaki yerini henüz korurken ya da her yıl bağımsız denetçiler tarafından titizlikle denetlenen Koç Holding‘in büyük şirketi Ford Otomotiv‘de, düzenlenen bu düzenli yıllık raporlara rağmen 4 yıl süreyle devam eden yolsuzluk neticesinde ortaya çıkan 323 milyon liralık zararda olduğu gibi… (1)

Neoliberal kapitalist sistemin önerdiği özelleştirme, işte böyle bir şeydi… Onlara göre kamusal denetimin kamusal olmaktan çıkarılıp “özel” ve “güzel” olması için böyle bir şey yapılması ve bizim de çıkıp bütün bunlara saf saf inanmamız gerekiyordu…

Her şey hukukiydi; çünkü her şey bir otoritenin emri altında inep kalkan ellerle bir çırpıda çözümleniyor, kamu kaynaklarıyla kurulan şirketlerin denetimi “yeminli” ve “bağımsız” olduğu söylenen uluslararası ya da ulusal “özel” ve “güzel” denetim şirketlerine bırakılıyordu… Bu konuda ne iktidar, ne de muhalefet cephesinden; özellikle de belediyelerinden tek bir ses çıkmıyor, herkes elbirliğiyle bu yeni düzene uyuyor, bu yeni düzenin getirdiği kolaylıklardan sonuna kadar yararlanıyordu… Kısacası ortada alanın memnun, satanı da memnun olduğu yeni bir durum vardı…

Özellikle de İzmir‘de olduğu gibi, belediyeye ait tüm şirketlerin “bağımsız” olduğu rivayet edilen özel şirketler eliyle denetiminin, belediye başkanının yakın arkadaşı olduğu bilinen; ayrıca katılımcıları belediye başkanınca belirlenen İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu‘nun başına yine belediye başkanının talimatıyla yerleştirilen kişinin, bir yarısı AKP iktidarı ile “hallice” iç içe, diğer yarısı da CHP‘nin neoliberal dünyasına bakıp o belediye başkanının bir dönem daha belediye başkanı olmasını isteyen “yeminli” ve “bağımsız” olduğu rivayet edilen denetim şirketinin ortağına bırakılmışsa… Hele ki, mevcut 26 belediye şirketinden en büyüğünü oluşturan 9 şirketin denetimi, Tunç Soyer‘in büyükşehir belediye başkanı olmasının hemen arkasında İstanbul’daki Aren Bağımsız Denetim Şirketi‘nden alınıp topluca Sun Bağımsız Denetim Şirketi‘ne verilmişse ve bu denetim şirketi, İzbeton, İzenerji, İzulaş, Grand Plaza, İzelman, İzfaş, İzmir Metro ve İzdeniz gibi hem milyar liralık cirolara hem de neredeyse aynı miktarlarda zararlara sahip şirketlerin girdisi çıktısı ya da çürüğü çarığı ile her şeyini öğreniyorsa, elinde büyük bir güç var denilebilir…

Gelelim 2014 yılından bu yana Sayıştay tarafından yapılan belediye şirketlerinin denetimine…

Sayıştay Başkanlığı‘nın İnternet sitesindeki denetim raporlarıyla ilgili verilere göre Sayıştay 2014 öncesinde hiçbir belediye şirketini denetlemezken 2014-2022 dönemine isabet eden 9 yılda ise farklı büyüklükteki toplam 52 belediyenin 121 belediye şirketini 165 kez denetlediği anlaşılmaktadır.

Yapılan denetimlerin yıllara isabet eden dağılımı ise şu şekildedir:

2014’de 22, 2015’de 26, 2016’da 2, 2017’de 6, 2018’de 5, 2019’da 21, 2020’de 20, 2021’de 25, 2022’de 38 adet şirket denetimi yapılmıştır. Bu sayıların yıllar içindeki gelişiminden de anlaşılacağı üzere, Sayıştay‘ın yıllar itibariyle yaptığı belediye şirketi denetiminde bir istikrar bulunmamaktadır. İlk üç yılda 22 ve 26’yı bulan yıllık denetim sayısı, 2016-2018 döneminde 2’ye, 6’ya, 5’e düşmüş, ondan sonra da artan bir şekilde 21’e, 20’ye, 25’e ve son olarak da 38’e kadar çıkmıştır.

Büyükşehir, büyükşehire bağlı ilçe ve il belediyesi olarak 52 belediyenin 165 kez denetlenen toplam 121 şirketinin türü ise 10 adet limited, 111 adet anonim şirket olmak üzre bir dağılım göstermekte, o nedenle, Sayıştay‘ın limited ve anonim şirketler arasında herhangi bir ayrım yapmadığı anlaşılmaktadır.

Sayıştay‘ca denetlenen şirketlerin belediyeler arasındaki dağılımına bakıldığında ise 52 belediyeden 28 (% 53,85)’inin büyükşehir, 15 (% 28,85)’inin büyükşehire bağlı ilçe, 9 (% 17,30)’unun da il belediyesi olduğu, ilçe belediyelerine ait şirketlere dokunulmadığı, 2014-2016 döneminde denetlenen il belediyesi şirketlerinin ise son yıllarda pek de rahatsız edilmediği görülmektedir.

BU veriler arasında dikkat çeken diğer bir husus da, 2022 yılında İstanbul, İzmir ve Ankara gibi CHP’li büyükşehir belediyelerine ait şirketlerin denetimindeki artıştır.

Bütün bu sayısal verilerin analizinden sonra Sayıştay‘ca düzenlenen bu 165 denetim raporunda ne vardı, bu denetim raporları gerçekten doğru, yerinde ve etkin bir denetimi yansıtıyorlar mı diye soracak olursanız; ben de size tek bir örnek üzerinden bir hatırlatma yapmak isterim. Çünkü o tarihlerde çıkan gazeteleri okuyan arkadaşlarım, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin düzenli olarak ve her yıl artan bir şekilde zarar etmesi nedeniyle fiili olarak iflas eden şirketi İzdeniz A.Ş.‘ne ait 2020 tarihli denetim raporunun, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne genel sekreter olmak için girişimde bulunan Sayıştay denetçisi tarafından kaleme alınmıştı. Kendisine bu ilhamı kimin verip cesaretlendirdiği sorusunu bir yana bırakıp, böylesine niyetli bir “bağımsız” ve “tarafsızSayıştay denetçisinin 2020 yılında düzenlediği bir raporu hangi düşünce, niyet ve kaygılarla hazırladığı da düşünmeli, en azından tahayyül edilmelidir derim. Tabii ki, böylesi bir denetimin, niyeti böylesine açık bir denetçi eliyle yapılmış olması nedeniyle yaptığı denetimin içerik olarak yeniden değerlendirilmesi gerektiğini de ifade etmeden geçmek istemem.

Kısacası, bugüne kadar Sayıştay Başkanlığı‘nca yapılmış toplam 165 denetim raporunu tek tek değerlendirdiğimizde; yazılıp çizilen çoğu bulgunun ticari muhasebe kayıtlarıyla ilgili olduğu, hem içerik hem de sonuçlar itibariyle ele gelir ciddi bir durumun sergilenmediği açık bir şekilde görülecektir.

Ayrıca, Sayıştay tarafından yapılan denetimlerin genel değerlendirmesinde, 6085 Sayılı Sayıştay Kanunu uyarınca belediyelerin ortak olduğu şirketlerin denetimlerinde kamu zararına yol açan bir husus tespit edilmiş olsa dahi, yargılamaya esas raporun düzenlenmesi ve bu konuda herhangi bir yargılama yapılması mümkün olmadığından kesin hükme bağlama ve kamu zararının tazmini kararlarının verilemeyeceği de bilinmelidir.

Sonuç olarak;

Titizlikle hazırlanmış yasal düzenlemelerle Sayıştay‘ın tarafsız, doğru, etkin ve hukuki “kamusal denetimi” dışında tutulan ya da pratik uygulama içinde ciddi bir Sayıştay denetimine konu olmayan ya da “yeminli” olduğu için “bağımsız” olduğu söylenen; ayrıca yapacakları denetim için şirketten para alıp yaptığı ticaret gereğince aldığı paraya göre işlem yapması beklenen denetim şirketlerince denetlendiği söylenen belediye şirketlerinin, kamu yararını önceleyen gerçek kamu denetçileri tarafından denetlenmesi için mücadele edip bugünlerde aday adayı, yarınlarda da aday olarak karşımıza çıkacak partili ya da partisiz kişilere soracağımız ilk sorulardan birinin de belediye şirketleri ile ilgili olmasını, bu şirketler konusunda neyi vaat ettiklerini, bununla ilgili olarak ne yapacaklarını sormayı, oyunuzu da o adayların verecekleri cevaba göre kullanmanızı ya da kullanmamanızı önermek isterim.

Tabii ki, bu düşünce ve öneri sadece bana ait olduğu için, anlattığım bu oyunun kapitalist sistemin istediği şekilde devam etmesi ya da anti-kapitalist bir mücadele çerçevesinde devam etmemesi için tercih yapmak ve ona göre davranmak size aittir demek isterim…

(1) http://m2.samanyoluhaber.com/koc-u-sarsan-323-milyon-tl-lik-yolsuzluk-skandali-haberi-1374420.html (Bu linkteki habere ulaşmak mahkeme kararı ile engellendiğinden ancak VPN ile girilmesi mümkün).

Yararlanılan Kaynaklar

1) 3 Aralık 2010 tarih, 6085 sayılı Sayıştay Kanunu.

2) Anayasa Mahkemesi’nin 4 Aralık 2014 tarih, E.2013/114, K. 2014/184 sayılı kararı,

3) Anayasa Mahkemesi’nin 28 Aralık 2016 tarih, E. 2016/21, K. 2016/199 sayılı kararı, https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/Dosyalar/Kararlar/KararPDF/2016-199-nrm.pdf

4) Arslan, A., “Sayıştay’ın kamu Sermayeli Şirketleri Denetim Yetkisinde Son Durum”, https://www.dunya.com/kose-yazisi/sayistayin-kamu-sermayeli-sirketleri-denetim-yetkisinde-son-durum/382864

5) Güneş, M. , “Tüm Belediye Şirketleri Sayıştay Denetimine Tabi midir?”, https://www.kamuiscileri.net/makale/11652645/mustafa-gunes/tum-belediye-sirketleri-sayistay-denetimine-tabi-midir/

Döküm döküm dökülen bir ajans: İzmir Kalkınma Ajansı…

Ali Rıza Avcan

Birkaç gün önce Sayıştay’ın birçok kamu idaresine ait 2019 yılı denetim raporları yayınlandı… Üniversiteler, sosyal güvenlik kurumları, düzenleyici ve denetleyici kurumlar ve kalkınma ajansları…

Bugünkü yazımızın konusu, ülkemizde ilk kez kurulan iki kalkınma ajansından biri olan İzmir Kalkınma Ajansı‘na, kısa adıyla İZKA‘ya ait 2019 yılı Sayıştay Denetim Raporu’nda belirtilen ilginç işlemlerle, vahim hata ve eksikliklerle ilgili…

Sürdürülebilir yerel kalkınmada öncü ve etkin, uluslararası tanınırlığa sahip bir Ajans” olma vizyonu ile yola çıkıp “İzmir’in sürdürülebilir kalkınması için bütüncül bir yaklaşım ile yerel potansiyeli harekete geçirecek katılımcı araçlar geliştirmek ve uygulamak” misyonu için çalıştığını söyleyen İzmir Kalkınma Ajansı daha önce 2012, 2013 ve 2015 yıllarında Sayıştay tarafından denetlenmiş. Ajansın 2006 yılında kurulduğunu dikkate aldığımızda 2012 öncesindeki yıllarla 2014, 2016, 2017 ve 2018 yıllarında Sayıştay denetiminden geçmediği anlaşılıyor.

Ajans buna rağmen, kendisi ile ilgili mevzuat uyarınca 2008 yılından bu yana her yıl faaliyet raporu düzenliyor, 2009-2017 yılları arasında hesaplarını bağımsız denetim kurumlarına denetletiyor, 2008-2020 döneminde her yıl sonunda yıllık gelir ve gider hesaplarını kamuoyu ile paylaşıyor. Bütün bu belgeleri, ajansın http://www.izka.org.tr isimli web sayfasının “Doküman Merkezi” bölümünde rahatlıkla bulabiliyoruz.

2012 yılına ait 75 sayfalık Sayıştay Denetim Raporu’na baktığımızda, tespit edilen eksiklik ve yanlışlıkların genellikle şekil şartlarıyla ilgili olduğunu ve bu yılki denetimde esas yönelik herhangi bir eleştirinin yer almadığı görülmektedir.

2013 yılına ait 19 sayfalık Sayıştay Denetim Raporu’nda ise kurumu tanımlayan bilgiler ve mali tablolar dışında eksiklik ya da yanlışlıklarla ilgili herhangi bir tespit ve değerlendirmenin yapılmadığı belirlenmiştir.

2015 yılına ait 25 sayfalık üçüncü Sayıştay Denetim Raporu’nda, bir iki muhasebe hesabının kullanılmaması, personel ödemelerinin “net” yapılması nedeniyle gelir vergisinin kurum bütçesinden ödenmesi, personele kurum bütçesinden cep telefonu alınıp görüşme bedellerinin kurum bütçesinin ödenmesi ve kurumda iç denetçi istihdam edilmemesi konuları dışında dişe dokunur herhangi bir eksiklik ya da yanlışlık bildiriminin yapılmadığı anlaşılmıştır.

Ama ne olduysa olmuş, ajansın 2019 yılı hesapları için yapılan denetimde belki daha deneyimli bir denetçinin gelmesi ya da ajanstaki işlerin iyice çığırından çıkması nedeniyle diğer üç denetim raporundan farklı olarak ajansın varlık nedeniyle çalışmalarını sorgulayan önemli tespitler yapılmış; böylelikle ajanstaki yönetim ve çalışma kalitesinin ne ölçüde kötü olduğu net bir şekilde ortaya konulmuştur.

Gelelim, 2019 yılı Sayıştay Denetim Raporu verilerine….

Stratejik yönetim ve planlamadan söz eden bir kurumun stratejik planının bulunmaması…

4 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi gereğince yerel yönetimlerin planlama çalışmalarına teknik destek sağlaması, bölge plan ve programlarının uygulanmasını sağlayıcı faaliyet ve projelere destek olması, bölge plan ve programlarına uygun olarak bölgenin kırsal ve yerel kalkınma ile ilgili kapasitesinin geliştirilmesine katkıda bulunup destek sağlaması, bölgede kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları taratfından yürütülen ve bölge plan ve programları açısından önemli görülen diğer projeleri izlemesi, bölgesel gelişme hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi gibi önemli stratejik görevleri bulunan; ayrıca, 3914 sayılı İmar Kanunu’nun 8. maddesi gereğince bölge planlarını hazırlaması gereken İzmir Kalkınma Ajansı’nın kendine ait kurumsal bir stratejik planı yoktur.

Bu eksiklik, 2019 Yılı Sayıştay Denetim Raporu’nun “Denetim Görüşünü Etkilemeyen Tespit ve Değerlendirmeler” bölümünün 12. maddesinde belirtilmiş olup ülkemizdeki 20 kalkınma ajansının stratejik plana sahip olduğu halde aralarında İzmir Kalkınma Ajansı’nın da olduğu 4 ajansın stratejik plana sahip olmadığı belirtilmiştir.

Ajansın bu konuyla doğrudan ilgili olan diğer bir eksikliği ise, stratejik planının olmayışı nedeniyle hazırlanan bütçelerin gerçeklikten kopuk olması, yıllık gelir ve gider tahminlerinin yıl sonu gerçekleşmeleriyle son derece uyumsuz olmasıdır.

Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere İzmir Kalkınma Ajansı gelir ve gider bütçelerine ulaşabildiğimiz 2008-2019 dönemindeki gelir bütçesi tahminleri büyük iniş ve çıkışlarla % 34,02 ile % 103,66 aralığında gidip gelmiş ve 12 yılın ortalaması % 68,71 düzeyinde gerçekleşmiştir. Aynı dönemdeki gider bütçesi tahminlerinin gerçekleşme oranı ise daha kötü durumdadır. % 11,25 ile % 52,34 arasında büyük zigzaglar yaparak ilerleyen gider bütçesi gerçekleşmelerinin 12 yıllık ortalaması ise sadece ve sadece % 29,19 olmuştur.

2008-2019 dönemindeki gelir ve gider bütçelerindeki büyük iniş ve çıkışlarla tahminlerin hiç bir şey tutturulmayışı aşağıdaki grafikte daha iyi görülmektedir.

Ajansın destekleyip mali katkıda bulunduğu projelerin kabul, uygulama, denetim ve bitiş işlemlerinin izlenmemesi…

İZKA 2019 yılı Sayıştay Raporu’ndaki “Denetim Görüşünü Etkilemeyen Tespit ve Değerlendirmeler” bölümünün 10, 11, 1314 ve 18. maddeleri bu konuyla ilgili olup; İzmir Kalkınma Ajansı’nın süresi geçmiş olan projeleri kapatmadığı ya feshetmediği, bütçe payını yatırmayan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne mevzuat gereğince destek verilmemesi gerektiği halde proje desteği verdiği, desteklenen projelere kamu kaynağı tahsis edilmiş olmasına karşın projeleri atıl bıraktığı, bazı projelerin seçiminde ön şartların yeterince araştırılmaması, eş finansmanların aktarılmaması ya da geç aktarılması nedeniyle kamu kaynağı tahsis edilen bazı projelerin sonuçsuz kaldığı belirtilmiştir.

Sözleşmeleri 2013-2016 döneminde imzalanan Aldur Madencilik Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.‘ne ait “Aldur Yeşil Enerji“, İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne ait “Camilerde Engelsiz Teknoloji Uygulamaları“, Egesis Çevre Teknolojileri ve İnşaat Sanayi Ticaret A.Ş.’ne ait “Atık Su Arıtımından Yenilenebilir Enerji Eldesi“, Foça Açık Ceza İnfaz Kurumu“na ait “Özgür Enerji” projelerine hiçbir mali destekte bulunulmadığı; ayrıca Ödemiş Organize Sanayi Bölgesi‘nin “Ödemiş Organize Sanayi Bölgesi 1. Kısım Altyapı Projesi“, Sevin Plastik ve İnşaat Malzemeleri Ticaret Limited Şirketi‘nin “Sevin Plastik Büyüyor, Kiraz Biyüyor“, Kınık Belediyesi‘nin “Delez Yaşam Vadisi“, S.S. Tire Küçük Sanayi Sitesi Yapı Kooperatifi’nin “Tire Küçük Sanayi Sitesi Çevresel Alt Yapı ve Teknolojik Gelişim Projesi” ile Konak Küçükyalı Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi‘nin “Geleceğin Aşçıları Teknomutfakta Pişiyor” projelerine gereğinden az mali destek yapıldığı halde bu başarısız projelerin, Ajans’ın genel performansını düşürür kaygısıyla açık tutulup kapatılmayışı ya da feshedilmeyişi bu kötü uygulamalara örnektir.

Ayrıca Kalkınma Ajansları Proje ve Faaliyet Destekleme Yönetmeliği‘nin 10. maddesine göre ajansa borcu olan kurumlara mali destek yapılmaması gerektiği halde; ajansa 11.162.536,41 TL borcu bulunan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile imzalanan 29.08.2018 tarihli sözleşme ile, “Kültürpark Çocuk Keşif Atölyeleri Merkezi (Çocuk Hakları ve Stem” başlıklı projenin 1.062.601.- TL’lık bütçesinin % 75’i ödenmiştir.

Kamu zararına yol açan projeler…

Bu konulardaki asıl önemli ve vahim gelişmeler ise bitti denildiği halde aslında bitmeyen projelerle ilgilidir. Örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 03.11.2015 tarihinde başlayıp 27.02.2017 tarihinde sonuçlanan “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Koleji Topraksız (Sanayileşmiş) Tarım: Üretim, Kalite ve İstihdama Yatırım Projesi” için 287.203,87 TL tutarında destek verildiği halde 2019 Sayıştay denetimi sırasında İzmir Büyükşehir Belediyesi Proje Temsilcisi ve Dikili Belediye Başkan Yardımcısı ile mahallinde yapılan denetim sırasında, projeye esas seranın önemli düzeyde zarar görmüş olduğu ve bu nedenle kullanılamadığı, mevcut haliyle seranın projede öngörülen eğitimler için uygun koşullara sahip olmadığı, bu haliyle harcanan kamu kaynağına rağmen projenin atıl durumda olduğu belirlenmiştir.

Kamu zararına yol açan diğer iki önemli proje ise Ege Soğutma Sanayicileri ve İş Adamları Derneği‘nin başvuru sahibi, 4 kuruluşun (Ege Bölgesi Sanayi Odası, Ege Üniversitesi, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, İklimlendirme Sanayii İhracatçıları Birliği) ortağı olduğu 4.669.199.- TL. bütçeli “Endüstriyel Havalandırma, İklimlendirme ve Soğutma Amaçlı Akredite Test ve Analiz Laboratuvarı Projesi” ile Dokuz Eylül Üniversitesi‘nin başvuru sahibi olduğu 9.240.000.- TL. bütçeli “İzmir Sağlık Teknolojileri Geliştirici ve Hızlandırıcısı (Bioİzmir) Projesi“dir. İlk proje için 1.191.398.- TL., ikinci proje için de 4.871.150.- TL. destek ödemesi gerçekleştirildiği halde; ilk projedeki laboratuvar binasının orman arazisine yapılması, ikinci proje için mahallinde yapılan denetim sırasında proje kapsamında yapılan bina bitirildiği halde bu bina içinde çalışma yapmakla sorumlu Dokuz Eylül Üniversitesi tarafından herhangi bir proje uygulamasının yapılmadığı, proje için alınan laboratuvar teçhizatı ile ekipmanların kutular içinde bekletilip kullanılmadığı belirlenmiştir.

Diğer bir örnek ise, S.S. Kuşçular Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi‘ne Çok Amaçlı Soğuk Hava Deposu Yapımı amacıyla verilen 323.068.-TL.’lık destekle ilgili olup, 2016 yılında tamamlanmış görünen projenin ana unsuru olan soğuk hava deposunu halen tam olarak faaliyete geçmemiş olmasıdır.

Anlaşılan o ki, İzmir Kalkınma Ajansı‘nın finansman kaynağını oluşturan belediyelerin, sanayi ve ticaret odalarıyla merkezi bütçenin zamanında ve yeterince yapmadığı transferle mali anlamda cılız kalan ve bu nedenle İzmir gibi oldukça büyük ve gelişmiş bir ilde yaptığı, ilin gerçek ihtiyaçlarına göre oldukça küçük ölçekli yardım ve desteklerle etkili olamayan, kendinden beklenenleri yerine getiremeyen Ajans gerçekleştirdiği desteklerde bile büyük kamu zararlarına yol açmakta, yönetim kalitesinin düşüklüğü ve kurumsallaşmaması nedeniyle kamu kaynaklarının israfına neden olmaktadır. Bunun en iyi kanıtı ise Sayıştay Başkanlığı‘nın 2019 tarihli denetim raporudur.

Sonuç olarak, 2019 tarihli söz konusu Sayıştay Denetim Raporu’nda yazılı olan eksiklik ve yanlışlıkların giderilip daha bölgesel kalkınma ajansları konusunda kamu yararını önceleyen daha demokratik bir yapılanma ve uygulamanın ortaya çıkması amacıyla,

Kamu parasının ve kaynaklarının, kendisine teslim edildiği kurum ya da kuruluşlar tarafından gerçek ihtiyaç ve sorunlar için harcanması,

Yapılan yardımlarla verilen desteklerin, kalkınma ajansı kurullarında yer alan ticaret ve sanayi odalarıyla belediyeler başta olmak üzere kamu kurumları dışında kalan sivil kurum ya da kişilere kullandırılması,

Yardım ve destek için kullanılan kaynakların yeterli düzeye çıkarılması,

Yapılan yardım ve desteklerin gerçekten yapılabilir ve sürdürülebilir projelere tahsis edilmesi,

Başarısız proje sahiplerine bir kez daha destek verilmemesi ve ortaya çıkan kamu zararının misliyle tazmin ettirilmesi,

Yapılan yardımlarla verilen desteklerin kişisel, grupsal, bürokratik ve siyasi etkilerden arındırılması ve

Ajans yapılanmasının merkezi ve yerel yönetimlerden ayrı, karar organlarında sanayi ve ticaret odaları dışında, TMMOB, Baro, Türk Tabipler Birliği, Türk Eczacılar Birliği gibi diğer meslek odalarıyla sivil toplum örgütlerinin ve ajans tarafından yapılan yardım ve desteklerden yararlanmış paydaşların yer aldığı özerk bir yapıya kavuşturulması sağlanmalıdır.

Kamu yararını unutmak…

Ali Rıza Avcan

Lisans eğitimini 1976, yüksek lisans eğitimini 1978 ve doktora eğitimini de 1980 yılında bitirmiş; 1980 Faşist Darbesi sonrasında çoğu hocamın 1402’lik olup okuldan atılması nedeniyle üniversitede kalma hayalini gerçekleştiremeyip “havlu atmış” bir Mülkiyeliyim.

Üstüne üstlük, 5 Ocak 1978 tarihinde kurulup 12 Kasım 1979 tarihinde kapatılan Yerel Yönetimler Bakanlığı‘nda kontrolör ve müfettiş yardımcısı olarak çalışıp, bakanlığın kapatılması sonrasında önce Devlet İstatistik Kurumu‘na memur olarak atanan ve bu atama işleminin Danıştay kararı ile iptal edilmesi sonrasında “müstafi” duruma düşen bir Mülkiyeliyim.  

Ankara’daki Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi ile İstanbul Şubesi’nin “mutfağı“nda bir “sıra neferi” olarak görev yapmış, İstanbul Mülkiyeliler Vakfı‘nın (IMV) kurucuları arasında yer almış, bu vakfa bağlı İMV Uluslararası Danışmanlık Ltd. şirketinde yöneticilik yapmış, İzmir Şube yönetiminde görev almış bir Mülkiyeliyim.

Okuldan mezun olduğum 1976 yılından bu yana hem mesleki hem de özel yaşamımda “kamu yararının önceliği” düşüncesinin yaşama geçip kabul görmesi için mücadele etmiş bir Mülkiyeliyim.

Yetiştirilme tarzım, Mülkiye’de öğrendiklerim ve tüm yaşamım süresince görüp bildiklerim bana “kamu”nun; yani toplumun  ve onu koruyup kollayacak “kamu yararı” düşüncesinin ne kadar önemli yaşamsal bir ilke olduğunu gösterdi.

sbf-den-khk-karari-meslektaslarimiz-hukuksuz-sekilde-damgalanmakta-kriminalize-edilmektedir-1484162188

Ancak son yıllarda, gerek “mutfağında” gerekse yönetiminde görev alıp sahiplendiğim Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi’nde ve İzmir Şubesi’nde Mülkiyeliliğin temel ilkelerinden biri olan “kamu yararı” anlayışı yerine, küreselleşmeci neoliberal ideolojinin allayıp pullayıp öne çıkardığı para ve mevki sahibi olarak sınıf atlamayı hedefleyen tüccar dernekçilik anlayışının öne çıktığını görüyor ve üzülüyorum.

 

İşte o nedenle, 2016-2018 döneminde görev yapan Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi yöneticilerinin, 2012-2014 ve 2014-2016 hizmet dönemlerinde görev yapan eski şube yönetici ve denetçilerinin derneğimize ait gayrimenkulün kiralanması sırasında usulsüzlük yaparak derneğimizi zarara uğratmış oldukları iddiasının araştırılması; şayet iddia edildiği gibi bir kamu zararı söz konusu ise bu  zararın tazmin edilmesi ve bu zarara neden olanların cezalandırılması talebiyle 9 Şubat 2018 tarihinde İzmir Cumhuriyet Savcılığı‘na suç duyurusunda bulundum.

Çünkü, Mülkiyeliler Birliği gibi “kamu yararına çalışan” derneklerdeki zararlar, Dernekler Kanunu’nun 27. maddesinin son paragraf hükmüne göre “Kamu zararı” olarak kabul ediliyor ve bu zararın ortaya çıkması durumunda buna neden olanlar hakkında devlet malına zarar verenler gibi işlem yapılıyor.

Oysa Mülkiye’de bize nerede, hangi konumda bulunursak bulunalım, her işte “kamu yararı“nı önceleyip bu tür kamu zararlarına neden olmamamız gerektiği ve bunun büyük bir suç olduğu öğretilmişti.

O nedenle böylesi bir iddianın öncelikle İzmir Şube, sonuç olarak Genel Merkez tarafından ilgili cumhuriyet savcılığına iletilmesi gerektiğini; şayet bu iki ayrı yönetim bu görevi yapmadıkları takdirde bunun herhangi bir Mülkiyeli tarafından yapılabileceğini düşünmeye başladım. Ama yine de Ankara’daki Genel Merkez yöneticilerinin böyle bir şeye izin vermeyerek üstlerine düşen görevi yapacaklarını tahmin etmek istiyordum.

Sonuçta, Ankara’daki Genel Merkez yöneticileri, yasal olarak kendi görev, yetki ve sorumluluk alanlarına girmeyen böylesi bir konuda ilgili cumhuriyet savcılığına gitmeyerek ve işi komisyona sevk ederek üstlerine düşen görevi bir anlamda “taca atmayı” tercih ettiler. Üstüne üstlük, haklarında suç isnat edilen eski yöneticileri, yetkileri olmadığı halde bir avukatın hazırladığı raporla aklamaya çalıştılar.

Böylelikle Genel Merkez yöneticilerinden beklediğim “kamu yararını” gözeten hukuki ve adil bir tutum, -ne yazık ki- ortaya konulmamış oldu.

8 Ocak 2018 tarihinde, mahkeme kararıyla tespit edilmiş büyük miktardaki kamu zararının telafisi ve buna neden olanların cezalandırılması talebiyle İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na giderken, Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi tarafından görevlendirilen avukat Ahmet Tan‘ın hazırladığı bu değerlendirme raporu beni fazlasıyla etkilemiş, cumhuriyet savcılığına gitme konusundaki tereddütlerimi kesin bir şekilde ortadan kaldırmıştı. Çünkü Mülkiye Birliği Genel Başkanı tarafından görevlendirilmiş bu avukat, düzenlediği raporun 10. sayfasında aynen şunları söylüyordu:

“… Ocak 2014 ile Ağustos 2016 arası yaklaşık 2,5 yıllık süre içinde yapılan tahsilat tutarı 549.200,00 TL., imzalanan iki sözleşmenin kira başlangıcı olan Ocak 2012’den tahliye tarihi olan Ağustos 2016’ya kadar olan toplam tahsilat tutarı ise 801.000.-TL’dir. Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesinin elde ettiği toplam kira geliri karşısında, meydana geldiği iddia edilen zarar miktarının ihmal edilebilecek bir miktar olduğu görülecektir.

1_wuc820c7lVcA-ub8twbUFgEvet, bu ifadeden de görüleceği gibi Mülkiyeliler Birliği Derneği’nin çıkarlarını korumak amacıyla görevlendirilen avukat Ahmet TAN, Mülkiyeliler Birliği Genel Merkez Yönetim Kurulu Başkanlığı’na hitaben yazdığı 15 Ocak 2018 tarihli 11 sayfalık değerlendirme raporunun 10. sayfasında, “elde edilen kira geliri karşısında, meydana geldiği iddia edilen zarar miktarının ihmal edilebilecek bir miktar olduğu görülecektir” diyerek sanki bir holdingin ya da şirketin hukuk danışmanı gibi sahip olduğumuz gayrimenkulden elde edilen kira gelirinin miktarı ile ortaya çıkan kamu zararının miktarı arasında mukayese yapmakta ve iddia edilen zarar miktarının az olması nedeniyle ihmal edilmesini önermekte; ayrıca hakkında suç isnat edilen tüm eski yöneticilerin suçsuz olduğuna kanaat getirmektedir.

Hazırladığım dilekçeyi teslim ettiğim Cumhuriyet Savcısı bile, dava dilekçesi ekindeki bu raporu okuduğunda bu avukatın kim olduğunu ve bu raporu neye istinaden yazdığını bana sorma ihtiyacını hissetti…

Eski İzmir şube yöneticilerini kurtarma konusunda böylesi bir rapor hazırlatılmakla birlikte Mülkiyeliler Birliği Genel Merkez yönetiminin başka bir bir sıkıntısı daha vardır…

Çünkü, 16 Ocak 2018 tarihli yönetim kurulu toplantısında bu iddianın incelenmesi için üç kişiden oluşan bir komisyonun kurulmasına karar verilmiş olmakla birlikte; 11 gün sonra, yani 27 Ocak 2018 tarihinde İzmir’de yapılacak şube seçimlerinde, yaptıkları usulsüzlüklerle derneği zarara uğrattığı iddia edilen bu eski yöneticilerin dizayn ettiği yeni ekibin seçilmesini kolaylaştıracak bir yöntemin bulunması gerekmektedir…

Bu sıkıntı da, İzmir Şube’ye gönderilen 17 Ocak 2018 tarihli yazıya, eski şube yöneticilerinin suçsuz olduğunu söyleyen avukat Ahmet Tan‘ın raporunu ekleme düşüncesiyle aşılır…

Böylelikle bir yandan iddia konularını inceleyecek üç kişilik bir komisyon oluşturulurken diğer yandan bu eski yöneticilerin suçsuz olduğunu iddia eden bir avukat raporunu hazırlatıp bir yazı ekinde İzmir’e gönderilir (!)

Bu durum aslında, trajik bir çaresizliği ortaya koyan davranışlardır…

Bir yandan “ben bu konuyu inceleyip karar vereceğim” deyip komisyona sevk edeceksin, diğer yandan da tek bir avukatın raporu ile hakkında suç isnadında bulunulanları “suçsuzdurlar” deyip aklayacaksın….

Hem de Dernekler Yasası ve yönetmeliği ile Mülkiyeliler Birliği Tüzüğü ve Mülkiyeliler Birliği Disiplin Yönetmeliği sana bu konuda herhangi bir görev, yetki ve sorumluluk vermediği halde… Bu konuda yapılabilecek tek işlem bu durumu Cumhuriyet Savcılığı’na bildirmek iken… 

Böylelikle, avukat Ahmet Tan tarafından hazırlanan bu değerlendirme raporunun İzmir Şube genel kurulunun yapılacağı 27 Ocak 2018 tarihine beş gün kala İzmir Şube’ye gönderilmesi suretiyle, kamu zararına yol açtığı iddia edilen eski yöneticiler tarafından dizayn edilen yeni ekibin seçimi kazanması için etkili bir manevra yapılmış, seçime beş gün kala gönderilen bu rapor ile seçime katılan ekibi oluşturup onların propagandasını yapan eski yöneticilerin Genel Merkez tarafından suçsuz bulunduğu algısı yaratılmaya çalışılmıştır.

Bu anlamda, böylesi bir rapor İzmir Şube seçimleri öncesinde İzmir’e gönderilmemiş olsaydı belki de Cumhuriyet Savcılığı’na gitmez, Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi‘nin bu suç isnadı hakkında işlem yapmasını bekler dururdum.

Ancak, Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı Erdal Eren, 27 Ekim 2017 tarihinde eski şube yönetici hakkında düzenlenip kendisine İzmir’de elden teslim edilen inceleme dosyasını iki ay gibi uzun bir süre beklettikten sonra, İzmir Şube yönetiminin 22 Aralık 2017 tarihinde bu dosyanın bir kısmını elektronik posta ve sosyal medya kanalıyla biz İzmir Şube üyeleriyle paylaşması üzerine, dosyanın kendisine tesliminden tam iki ay sonra; yani 28 Aralık 2017 tarihinde dosyayı hukuki görüş almak üzere avukat Ahmet Tan‘a vermiştir.

Ardından benim, eski şube yöneticileriyle iddialar konusunda ivedilikle işlem yapılması talebiyle 8 Ocak 2018 tarihinde Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi‘ne gönderdiğim şahsi dilekçe ve kendisiyle 16 Ocak 2018 tarihinde yaptığım telefon görüşmesi üzerine konuyu aynı gün Mülkiyeliler Birliği Derneği Genel Merkezi Yönetim Kurulu’na taşıyarak iddiaların -bu konuda hukuki hiçbir yetkisi olmadığı halde- üç kişilik bir komisyon tarafından incelenmesine karar verilmesini sağlamıştır.

Evet şimdi, yaşamı boyunca “kamu yararı” ilkesine önem veren; bu nedenle de eski şube yöneticilerinin neden olduğu “kamu zararı“nın bir an önce tazmin edilmesi ve buna neden olanların cezalandırılması için üzerine düşeni yapıp İzmir Cumhuriyet Savcılığı‘na gidip yasal hakkını kullanmış bir Mülkiyeli olarak;

Mülkiyeliler-Birliği-Vakfı-3

Bu şekilde kamu yararını önemsemeyen, “kamu yararına çalışan” bir derneğe sadece kâr ya da zarar eden bir işletme ya da şirket gibi yaklaşan, tüm şube yöneticileri tarafından ortaya çıkarılıp imzalanan kanıtlı bir iddiayı aylarca elinde tutup gereğini yerine getirmeyen, benim ve İzmir Şube yönetiminin ısrarlı takibi sonucunda avukat Ahmet Tan‘a hazırlattığı değerlendirme raporu ile bu işe basit bir kãr ve zarar anlayışıyla yaklaşan; kısacası Mülkiye değerleri açısından erozyona uğramış dernek yöneticilerinin görevlerini bir an önce bırakmasını ve bu görevlere “kamu yararı“nı önceleyen, buna önem veren Mülkiyeli arkadaşlarımın gelmesini; daha doğrusu Mülkiyeliler Birliği’nin yeniden “fabrika ayarlarına” dönmesini arzuluyorum.

Çünkü bugün bunu bizler yapmazsak ve gereken önlemleri önceden almazsak, yarın daha büyük sorunlarla karşılaşacağımızı adım gibi biliyor; en azından yaklaşan kötülükleri şimdiden hissedebiliyorum…

Sözlük’ten: Kamu Yararı ve Üstün Kamu Yararı*

Ayşegül Mengi

Üstün kamu yararı kavramını tanımlayabilmek, kavrama açıklık getirebilmek için önce kamu yararı kavramına kısaca değinmek gerekir.

Kamu yararı kavramı kolay tanımlanabilen, üzerinde kolayca uzlaşılabilen bir kavram değildir. Yasalarda kamu yararının gözetildiği, idarenin kararlarında ve eylemlerinde kamu yararına uygun hareket ettiği ve yargının da kamu yararını gözettiği kabul edilmekle birlikte, bu üç erkin de kamu yararı anlayışında farklılıklar ortaya çıkabilmektedir. Bu, kamu yararı kavramının teknik-hukuki boyutunun yanı sıra siyasi ve ideolojik yönünün de olduğunu gösterir.

Dar ve teknik anlamda kamu yararı, mülkiyet hakkının sınırlarının ve bu hakkın özüne dokunulup, dokunulmadığının belirlenmesinde kullanılan bir ölçüttür (Onar, 1966). Ancak, özel mülkiyetin var olduğu kapitalist sistemde, kamu yararı anlayışının bireysel yararla özdeş olduğunu savunanlar da vardır (Doğanay, 1974). Bu nedenle, toplumsal adalete dayanan, sınıfsal farklılıkları hesaba katan, doğal değerleri göz önünde bulunduran toplumsal yarar anlayışının kamu yararı anlayışına yeğlenmesi düşüncesi ortaya çıkmıştır. Bir başka deyişle toplum yararı kavramı, bireysel yararla değil, ülkedeki tüm insanların yararıyla örtüşmektedir. Bireysel yararı da yalnızca kişilerin yararı olarak görmek doğru değildir. Bireysel yarar, aynı zamanda ulusal ve uluslararası sermayenin, ekonomik ve siyasi güç odaklarının yararıdır (Mengi, Duru, 2010).

istanbul1

Kamu yararı kavramının açıklanmasında ve kullanılmasında yaşanan güçlük üstün kamu yararı kavramının açıklanmasında da karşımıza çıkmaktadır. Üstün kamu yararı, ortada birden fazla, birbiriyle çelişen kamu yararı olduğu durumda, karar vericiler için birini diğerine tercih etme nedeni olmaktadır. Üstün kamu yararı, daha çok çevresel değerler üzerinde olumsuz etkilerde bulunacak sanayileşme ve kentleşme faaliyetleri; bu çerçevede yapılacak kamu yatırımları (enerji, ulaştırma, turizm, konut vb.) ile çevre koruma çabaları ikileminde önem kazanmaktadır. O halde, üstün kamu yararı kavramı, özellikle ekonomik yatırımlarla sağlanacak ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleri ile çevre koruma amacı arasındaki çelişkiden ortaya çıkmaktadır. Kamu yönetimleri üstün kamu yararını daha çok ekonomik kazanç ve menfaatlerde görürken, yargının doğal kaynakları ve çevreyi korumada gördüğü bilinmektedir. Örneğin, ilgili idareler, istihdamı artıracağı ve daha fazla döviz elde edileceği gerekçesiyle orman alanlarının ya da kıyıların turizm yatırımları için tahsis edilmesinde üstün kamu yararı görmekteyken; yargı, üstün kamu yararının, bu alanların çevresel değerler olarak korunmasında olduğuna karar vermektedir. Bu konuda hem Anayasa Mahkemesi’nin hem de Danıştay’ın çok önemli kararları bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin, üstün kamu yararına açıklık getiren ve üstün kamu yararının çevresel değerlerin korunmasında olduğunu vurgulayan önemli bir kararı orman alanlarının turizm yatırımları için tahsisine ilişkindir. 2634 sayılı Turizm Teşvik Kanunu’nun orman alanlarının turizme tahsisi ile ilgili 8. maddesinin A, B ve C fıkraları ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, hem üstün kamu yararını açıklamakta, hem de çevre değerlerinin kalkınma maçlı turizm yatırımları için kolayca kullanımına son vermektedir. (RG: 24.11.2007/26710, Esas Sayısı: 2006/169, Karar Sayısı: 2007/55) Kararda, 2634 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin itiraz konusu bölümlerinde, hangi taşınmazların ve orman arazilerinin turizm yatırımlarına tahsis edileceği ile ilgili genel bir çerçeve  çizilmekle beraber, ormanların turizm yatırımlarına tahsisinin hangi hallerde kaçınılmaz veya zorunlu sayılabileceğine dair herhangi bir ölçüte yasada yer verilmediği belirtilmektedir. Bu bağlamda, turizmin teşvik edilmesinde kamu yararı bulunduğu ve zorunlu olduğu ölçüde orman alanlarının turizme tahsisinin gerektiği yadsınamazsa da, Anayasa’nın 169. maddesinde ormanların Devletçe korunmasına verilen özel önem ve uzun dönemdeki yaşamsal kamu yararı karşısında, bu tahsislerin hangi hallerde zorunlu sayılacağının da belirginleştirilmesi Anayasa’nın yasa koyucuya yüklediği birgörev olarak kabul edilmelidir denmektedir. Bu açıklamalar çerçevesinde, ormanların korunmasına ilişkin Anayasa’nın 169. maddesindeki ilkeler doğrultusunda, turizm sektörünün özellik ve ihtiyaçlarını da dikkate alan ve ormanların turizm yatırımlarına tahsisini zorunluluk ve kaçınılmazlık hallerine özgüleyen belli ölçüt ve sınırlamalara yer verilmemesi nedeniyle itiraz konusu yasa kuralları, Anayasa’nın 169. maddesine aykırı bulunmuş ve iptal edilmiştir.

Danıştay 6. Dairesi’nin Fırtına Vadisi için verdiği kararda da üstün kamu yararının Fırtına Vadisi’nde HES yapılarak enerji üretiminde değil, doğal çevrenin korunmasında olduğu belirtilmiştir. Fırtına Vadisi Hidroelektrik Santrali Projesi için hazırlanan ve Çevre Bakanlığı tarafından olumlu karar verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Raporunun iptal kararını onaylayan Danıştay 6. Dairesi, üstün kamu yararının ekonomik menfaat ve kazançtan önce gelen; doğal kaynakları ve çevreyi krouma sonucu elde edilecek yarar olarak görmüştür. Yine, Bursa 2. İdare Mahkemesi’nin 25.05.2006 tarih ve 2005/1080 sayılı kararında üstün kamu yararı, “kamu sağlığı ve milli güvenlik gibi toplumsal menfaatler ile çevre ve doğal kaynakların sağladığı yaşamsal faydaların bir bütünü olup her türlü ekonomik gaye ve kazançtan daha öncelikli olan en üst toplumsal yarar” olarak tanımlanmıştır. Bu karardan çıkan sonuç, “halk sağlığı” ve “kamu güvenliği” gerekçelerinin yanı sıra “çevre ve doğa koruma” gerekçesinin de üstün kamu yararı için yargı kararlarında yer almaya başlamasıdır.

Bu arada, üstün kamu yararını belirleyecek en önemli araç ÇED raporları olacaktır. Bu nedenle çevreye zarar verme olasılığı yüksek kimi faaliyetler -petrol arama, maden arama, nükleer enerji yatırımları vb.- ÇED kapsamı dışına çıkarılmaya çalışılmaktadır.

hires-e1403304546207-1

Kamu yatırımları, sanayileşme, ekonomik gelişme ve büyüme, istihdam yaratma, gelir sağlama hedefleri ile çevre koruma hedefleri arasındaki çelişki günümüzde artık tartışma götürmezdir. Ekonomik kaygılarla yapılacak yatırımlar uzun dönemde kaçınılmaz olarak doğal dengenin bozulmasına, doğal kaynakların tükenmesine, biyolojik çeşitliliğin yok olmasına neden olacaktır. Bunun sonucunda ortaya çıkacak maliyetler ve ekonomik kayıplar çok daha yüksek olacaktır. Bu nedenle üstün kamu yararının ekonomik gelişme ve büyüme için yapılacak yatırımlarda mı yoksa çevreyi korumada mı olduğu sorusunun yanıtı devletin çevre koruma politikalarında benimseyeceği yaklaşımla yakından ilgilidir.

Kaynaklar

Duru, B. (2003), Kıyı Politikası, Kıyı Yönetiminde Bütünleşik Yaklaşımlar ve Ulusal Kıyı Politikası, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, Ankara

Doğanay, Ü. (1974) “Toplum Yararı ve Kamu Yararı Kavramları“, Mimarlık, No:7, S.129, ss.5-6

Geray, C. (1989) “Doğal Çevreyi Korumada Toplum Yararı Sorunsalı“, Tarım ve Mühendislik, S.33, ss.37-38

Keleş, R. (2000) “Kent ve Çevre Değerleri Bağlamında Kamu Yararı Kavramı“, Mekan Planlama ve Yargı Denetimi, Melih Ersoy, Çağatay Keskinok (Der.), Yargı Yayınevi, Ankara, 22.1-13

Keleş, R. (2010), Kentleşme Politikası, İmge Yayınları, Ankara

Mengi, A. ((2010), “Kamulaştırmanın Çevreye Etkileri Üzerine Bir Değerlendirme“, Kamu Yatırımları İçin Arazi Edinimi ve Kamulaştırma Uluslararası Sempozyumu, 14-18 Haziran 2010, Ankara

Onar, S.S. (1966), İdare Hukukunun Umumi Esasları Cilt II, 3. Baskı, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul

Turan, M. (2009) Türkiye’de Kentsel Rant; Devlet Mülkiyetinden Özel Mülkiyete, Tan Kitabevi, Ankara

* Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Derleyen: Melih Ersoy, Ninova Yayıncılık, 2. Baskı, Nisan 2016, İstanbul ss.173-174

 

Belediyelerin meslek odalarıyla ilişkisi

Ali Rıza Avcan

Uzunca bir süredir çevremizdeki bazı meslek odası yöneticilerinin belediye başkanlarının danışmanı ya da belediye yöneticisi/görevlisi olarak atandıklarını ya da yöneticiliği bıraktıktan hemen sonra belediye başkanlarının emrine girdiklerini görüp ilgiyle izliyoruz.

Hatta bu durumun bir adım daha öteye giderek, geçmişte oda yönetimlerinde yer almış bazı eski yöneticilerin ya da aralarında birinci dereceden kan bağı olan yakınlarının belediyelerden büyük boyutlarda iş ya da proje aldığını bile duyuyoruz.

Meslek odası yöneticileriyle belediye başkanları arasındaki bu açık ya da gizli flörtün dışında belediyelerde çalışan meslek odası üyelerine zaman zaman meslek odasını temsil ediyorlarmış gibi davranıldığını, belediye ile meslek odası arasında bir çatışma yaşandığında bu belediye çalışanlarının, “iki arada bir derede kalıp” zaman zaman birinden birini tercih etmek gibi tatsız bir durumu yaşadıklarını görüyor, anlaşmazlık durumlarında kendilerinin meslek odalarına karşı adeta bir “rehin” gibi kullanıldığını da biliyoruz.

Meslek odalarının belediyelerin projelerine ve hizmetlerine eleştirel bir şekilde yaklaşıp farklı görüşler, öneriler geliştirilmesi durumunda o odalarla ilişkilerin dondurulup kesildiğini, aynı meslekten gelen danışman ya da yöneticiler eliyle o odaların kötülenip ötekileştirildiğine bile tanık oluyoruz.

Hatta belediyelerin çok önem verdikleri konularda meslek odalarının yönetici ve üyelerine açık ya da gizli bir şekilde baskı yaptıklarını, onların kendi iç ilişkilerindeki zayıf noktaları zorlayarak amaçlarına ulaşmayı mübah saydıklarını dahi biliyoruz.

Öte yandan geçmişte meslek odasının en üst düzeyde yöneticiliğini yapmış bazı belediye yöneticilerinin de kendi meslek odasının yönetici ve üyelerine ilgi göstermediğini; hatta onları bir “öteki” olarak gördüğünü de izliyoruz.

İş Ahlakı 002

Meslek odası üyeleriyle yaptığımız değişik sohbetlerde bu ilişkiler konusunda çok şey öğreniyor, meslek odalarının belediyelerle yaşadıkları olumlu ya da olumsuz ilişkiler konusunda ilginç bilgilere ulaşıyoruz.

Yasalar bu tür ilişkileri açıkça yasaklamasa ya da bir takım ilişkiler yasaların, yönetmeliklerin arkasından dolanarak kurulup geliştirilse bile burada zarar gören asıl şey, halkın belediye ve meslek odalarına duyduğu güvenle incinen kamu vicdanı oluyor.

***

Anladığımız kadarıyla belediye yönetimi, bilinçli bir politika çerçevesinde kendine yakın bulduğu bazı eski ya da yeni meslek odası yöneticilerini kendi yanına çekmeye, bulmadıklarını ise kendisinden uzaklaştırıp yalıtmaya ve yalnızlaştırmaya çalışıyor.

Bu durum aslında, mesleki örgütlenme ile edinilen bir iktidar alanının kentin yönetimi ile ilgili diğer bir iktidar alanıyla ilişkilerinde yaşanması gereken ya da beklenen, eşyanın doğasına uygun bir toplumsal olgu. 

Önce temsil edilen meslektaşların çıkarlarını savunmak adına başlatılıp ardından o meslek grubunun kent yönetiminde söz sahibi olması ile sonuçlanan bu tür toplumsal ilişkilerde, her iki tarafın birbirini etkileyip yönlendirmeye çalışması, senaryosu önceden yazılmış bir oyunun herkes tarafından bilinen kurallarından sadece biri.

Bu anlamda, her meslek ve çıkar grubunda olduğu gibi mesleki örgütlenme adı altında oluşan çıkar gruplarının kentle ilgili konularda büyük ve önemli yetkilere sahip belediye yönetimlerinde yer alarak ya da temsil ettiği meslek grubunun gücü üzerinden onu yönlendirmeye çalışarak etkili olmak istemesi, temsili demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biri.

Temsili demokrasi açısından durum bu şekilde olmakla birlikte; meslek örgütleriyle belediye yönetimleri arasındaki kurumsal ilişkilerin demokrasiyi, evrensel hukuku, etik kuralları ve kamu yararını önceleyerek düzenlenmesi gerekiyor.

Örneğin bu düşünceyle düzenlenen 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 28. maddesine göre belediye başkanlarının görevi süresince ve görevinin sona ermesinden itibaren iki yıl süreyle, meclis üyelerinin ise görevleri süresince ve görevlerinin sona ermesinden itibaren bir yıl süreyle, belediye ve bağlı kuruluşlarına karşı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak taahhüde giremiyeceği, komisyonculuk ve temsilcilik yapamıyacağı hüküm altına alınarak belediye meclisi üyelerinin demokrasi, hukuk, etik ve kamu yararı ilkelerini çiğnemeleri olasılığı bir ölçüde engellenmeye çalışıyor. 

Aynı duruma kural tanımaz vahşi rekabetin hüküm sürdüğü özel sektörde bile rastlıyor, firmaların kendilerinden ayrılmış ya da emekli olmuş yöneticilere rakip firmalarda çalışmalarını engelleyen özel sözleşmeleri imzalattıklarını ya da rakip firmalarda çalışmamaları şartıyla ek ödemeler yaptıklarını görüyoruz.

Ancak belediyelerle meslek odaları arasındaki ilişkiler herhangi bir yasal düzenlemeye bağlanmadığı ve bu ilişki ile ilgili etik kodlar her iki kurum tarafından belirlenip uygulamaya konmadığı için işler her zaman demokrasiyi, evrensel hukuku, etik değerleri ve kamu yararını gözeten şekilde gerçekleşmiyor. Hatta çoğu kez böyle olmadığını, gerçeklikte kurala uymanın istisnai bir durumu ifade ettiğini söylemek de mümkün.

O nedenle bazı meslek odası yöneticilerinin yöneticilik yaptıkları dönemde gerek temsil ettikleri mesleki çıkarlar gerekse kendi kişisel çıkar ya da tercihleri nedeniyle belediye yönetimlerine daha yakın durduğunu ve bu yakınlıkları nedeniyle kente ve kentle ilgili sorunlarda zaman zaman demokrasi, evrensel hukuk, etik ve kamu yararı ilkelerini dikkate almadıklarını görmek de mümkün.

Bu duruma örnek olarak İzmir özelinde İzmir Ticaret Odası’nı, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği’ne bağlı Pazarcılar Odası ile Minibüsçüler Odası gibi belediyelerle fazla içli dışı olan odaları, Türkiye Mimar ve Mühendisler Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı Ziraat Mühendisleri Odası’nı; hatta diğerlerine göre daha sessiz olduğunu bildiğimiz Ege Bölgesi Sanayi Odası’nı verebiliriz.

Belediyeler ile meslek odaları arasındaki bu tür ilişkiler, zaman zaman hem diğer meslek odalarını hem de kent halkının çıkarlarını dikkate almayan kararların alınmasına kadar varabiliyor.

Bu durumun TMMOB düzlemindeki en son örneği, dava süreci halen devam etmekte olan Yamanlar Katı Atık Bertaraf Tesisi hakkında TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu’nun, üye olan bazı meslek odalarının uyarılarını ve itirazlarını dikkate almaksızın oy çokluğu ile ve bazı koşulları öne sürerek belediyeyi destekler mahiyette karar alması ile somutlanmıştır.

***

Mesleki etiğin meslek odaları açısından önemli ve öncelikli bir konu olduğunu; o nedenle bir kısım meslek odasının kendi meslekleriyle ilgili etik kuralları devamlı tartışıp yaşadıkları deneyimlere göre güncellediklerini bilmekle birlikte; bir kısım meslek odasının bu konuyu bir sorun olarak dahi kabul etmediğini görüyoruz.

Bu arada tabii ki meslek odalarındaki çoğu yöneticinin kendilerinden beklendiği şekilde hem kendi mesleki etik kurallarına uyduğunu, yöneticisi olduğu meslek odasıyla belediyelerin ilişkileri konusunda hassas davrandıklarını ve görevlerini kamu yararını gözeterek yaptıklarını da görüyor, biliyor ve kendilerini takdir ediyoruz.

Amacımız, çoğunluktaki bu yöneticilerin aksine onları da rahatsız edecek şekilde mesleki etik kurallarını dikkate almaksızın kendi kişisel çıkarını ya da mesleki bir taassupla bir kısım meslektaşının çıkarını gözeten yöneticilerin fark edilmesini sağlamak ve onların da demokrasiyi, hukuku ve kamu yararını gözeten bir çizgiye gelmelerini sağlamaktır.

O nedenle sözümüz bu mesleki, kurumsal ve kişisel etik kuralları dikkate almayanlaradır.

Ancak bütün bu özen ve dikkate rağmen hepimizin fark edip zaman zaman açık ya da üstü kapalı bir şekilde ifade etmeye çalıştığımız bu rahatsız edici durumun varlığı da hepimizi üzmektedir. 

İş Ahlakı 006

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 28. maddesine göre nasıl belediye başkanları görevi süresince ve görevinin sona ermesinden itibaren iki yıl süreyle, meclis üyeleri ise görevleri süresince ve görevlerinin sona ermesinden itibaren bir yıl süreyle, belediye ve bağlı kuruluşlarına karşı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak taahhüde giremiyor, komisyonculuk ve temsilcilik yapamıyorlarsa aynı şekilde fiili olarak meslek odası yöneticilerinin de görev süresince ve görevin sona ermesinden sonra belirli bir süre belediyelerde çalışmamaları, yönetici ya da danışman olarak görev ve iş almamaları işin etik boyutları nedeniyle daha uygun olacaktır.

Bu nedenle bütün meslek odalarının yerel yönetimlerle ilişkilerini düzenleyecek mesleki etik kurallarını gözden geçirerek; şayet henüz bu tür kurallar oluşturmamışlarsa bu konuları kendi içlerinde tartışarak evrensel etik kurallarına uygun kurallar geliştirmelerini, bu kuralların oluşumunda kendi mesleki çıkarları kadar demokrasi, evrensel hukuk, etik ve kamu yararını da gözetmelerini; böylelikle kendi kurumsal saygınlıklarını koruma konusunda eskisinden daha fazla hassas davranmalarını bekliyoruz.