İzmir: 1927’den 2023’e, nereden nereye?

Ali Rıza Avcan

Nüfus sayımlarının yaşamımda özel bir yeri vardır.

1970 yılında henüz bir lise öğrencisi iken Ankara‘daki sayım çalışmalarına bir anketör olarak katılıp Mamak ve Kayaş‘ta yaşayanların sayımını yapmış; ancak, ayağımdaki ayakkabıyı çamurlu yollarda kaybettiğim için sayımdan aldığım parayla yeni bir ayakkabı almıştım.

12 Kasım 1979 tarihinde müfettiş yardımcısı olarak görev yaptığım Yerel Yönetimler Bakanlığı‘nın Süleyman Demirel başkanlığındaki 3. MC Hükümeti‘nin kuruluşu ile birlikte kapatılması üzerine memur unvanıyla, aynı tarihlerde aynı nedenle Oktay Varlıer‘in enstitü başkanlığını terk ettiği Devlet İstatistik Enstitüsü‘ne, çalışma arkadaşım Ali Tartanoğlu ile birlikte atanmıştım. Yapılan atamayı Danıştay‘a taşıyarak iptal ettirdiğimiz; ancak, Danıştay kararının uygulanmadığı o dönemde, DİE‘nin demokrat yöneticileri bizleri korumak ve maaş kaybımızı gidermek amacıyla, enstitüde çalışan herkesin katılmak ve harcırah almak için büyük mücadeleler verdiği 1980 nüfus sayımı hazırlıklarına dahil etmiş, bu kapsamda Sosyal İstatistikler Daire Başkanı ile birlikte Balıkesir Belediyesi ile tüm ilçe belediyelerinde çalışıp sayımda görev alacak memurların nüfus sayımı eğitimlerini gerçekleştirmiştik. Böylelikle yaşamımın diğer aşamalarında araştırmacı kimliğimle gerçekleştireceğim bilimsel araştırmalar için temel bilgileri uygulama içinde öğrenme fırsatına sahip olmuştum.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye İş Bankası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan 1927 tarihli nüfus sayımı ile ilgili bir kitap yayınladı. Prof. Dr. Şevket Pamuk’un sunuş yazısıyla yayınlanan bu kitapta, 1927 tarihli nüfus sayımının hazırlıkları, sayım günü yaşananlar, elde edilen veriler ve bu sayımın basına yansıyan haberleri ele alınıp sayımla ilgili mevzuat düzenlemeleriyle fotoğraf ve belgelere yer veriliyor.

Cumhuriyet’in 100. yılı kutlamaları çerçevesinde hazırlandığı anlaşılan bu kitap, ülkemizin 1927 nüfus sayımıyla ortaya çıkan manzarasını sergileme açısından bize oldukça ilginç sonuçlar sunuyor. Özellikle de İzmir açısından… Ben de, bugünkü yazımda, bu ilginç sonuçları, aradan geçen 96 yılı da dikkate alarak 2022 yılına ait verilerle kıyaslayarak İzmir’in geldiği noktayı ortaya koymaya çalışacağım. Bunu yaparken de, sözünü ettiğim yeni yayında yer almayıp TÜİK tarafından paylaşılan Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet İstatistik Umum Müdürlüğü’nün 28 Teşrinievvel (Ekim) 1927 tarihli Umumi Nüfus Tahriri fasiküllerinden oluşan 616 sayfalık sayım raporlarından yararlanmaya çalışacağım.

Bu raporları kapsayan e-kitabı, indirip incelemeniz dileğiyle yazımın sonunda bilginize sunuyorum.

Bu mukayeseyi yaparken, tabii ki yazının başlığında belirttiğimin aksine 2023’ün verilerini değil, 2022 verilerini kullanmak zorunda kalacağım. Bunun nedeni de, İzmir’le; daha doğrusu ülkemizle ilgili 2023 yılı nüfus bilgilerinin, 2023 yılı henüz bitmediği için belli olmaması, bu verilerin ancak 2024 yılının ilk altı ayı içinde açıklanacak olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır.

1927 Nüfus sayımı, Cumhuriyet’in Dönemi‘nin ilk sayımı olarak, 2 Haziran 1926 tarihinde çıkan “Tahrir-i Nüfus İcrası Hakkında Kanun” çerçevesinde, Belçikalı nüfus ve istatistik uzmanı İstatistik Genel Müdürü Camille Jacquart‘ın başında bulunduğu ekip eliyle yapılır ve sonuçları, “öteki” olarak tanımlanan azınlıklarla ilgili bilgiler hariç 1929 yılında açıklandı. Azınlıklara ait bilgiler ise seçimin hemen arkasından açıklanır.

Bu sayımla elde edilen sonuçlar sayesinde nüfusun sayısı, artış hızı, kır ve kent nüfusunun özellikleri, nüfusun yaş gruplarıyla cinsiyete göre dağılımı, nüfusun eğitim durumu, iç ve dış göçler, aktif (üretici/tüketici) nüfus ve nüfusun meslek gruplarına; yani, sosyo-ekonomik yapısı ile ilgili bilgiler öğrenilebilmektedir.

Dönemle ilgili haberlere ve devlet yetkililerinin verdiği demeçlere bakıldığında, 1927 nüfus sayımının ilk amacının, o yıllarda az nüfusa sahip ülkelerin siyasi, ekonomik ve askeri yönden zayıf, fazla nüfusa sahip ülkelerin de güçlü olduğunu iddia eden nüfus politikaları çerçevesinde Türkiye’nin nüfusu fazla güçlü bir ülke olduğunu göstermektir.

Bu amaçla yapılan 1927 tarihli nüfus sayımı verilerine göre Türkiye’nin nüfusu, nüfusun az olduğunu iddia edenlerin aksine 6.563.879’u erkek, 7.084.391’i kadın olmak üzere toplam 13.648.270 kişi olarak ortaya çıkınca, ilk tepki umulandan fazla bir rakamın çıkması nedeniyle sevinmek ve bu nüfusu, daha fazla çiftçi, işçi ve asker çıkartmak amacıyla Türk nüfusun olduğu ülkelerden göç ettirerek ve özellikle nüfus yoğunluğunun az olduğu İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki evlilik ve doğumları arttıracak nüfus politikaları izleyerek daha da arttırmak arzusu olmuştur.

Bu arzu neticesinde ülke nüfusu, izleyen yıllarda uygulanan başarılı nüfus politikalarıyla neredeyse 6,5 kat artarak 2022 yılı itibariyle 42.704.112’si erkek, 42.575.441’i kadın olmak üzere toplam 85.279.553 kişi olmuştur. Daha başka bir anlatımla, 1927 yılı nüfusunun, aradan geçen süre içinde her yıl ortalama 746.159 kişi artarak, o tarihlerde hiç kimsenin aklına gelmeyen bir düzeye ulaştığı görülmüştür. ¹

Peki, bu 13.648.270 kişilik ülke nüfusu içinde İzmir’in payı ve nüfus sıralamasındaki yeri neydi?

İzmir, 1927 nüfus sayımı verilerine göre 526.005 kişilik nüfusu ile İstanbul’dan sonra en kalabalık il konumundaydı. Nüfus yoğunluğu açısından da, 42 kişi/km²’lik ortalama değer ile 17,9 kişi/km²’lik ülke ortalamasının üstünde; ancak, 133,15 kişi/km²’lik nüfus yoğunluğuna sahip İstanbul ile 62.70 kişi/km²’lik nüfus ortalamasına sahip Trabzon’dan sonra üçüncü durumdadır.

Günümüzde ise, 1927’de sahip olduğu 526.005 kişilik nüfusu ile Türkiye’nin en kalabalık ikinci ili olan İzmir, 2022 yılı ADNKS verilerine göre 4.462.056 kişilik nüfusu ile 81 il arasında İstanbul ve Ankara’dan sonra üçüncü sıradadır. Nüfus yoğunluğu ise 111 km²/kişi’lik Türkiye ortalamasına göre 371 km²/kişilik ortalama değer ile 81 il arasında 3.062 km²/kişilik ortalama değere sahip İstanbul ve 576 km²/kişilik ortalama değere sahip Kocaeli‘den sonra 371 km²/kişilik ortalama değer ile üçüncü durumdadır.

İzmir‘in merkez ve çevre ilçelerinin 1927 yılı nüfusu ise şu şekilde bir dağılım göstermektedir:

Bayındır 25.681 (40.073), Bergama 63.742 (105.754), Çeşme 9.979 (48.924), Foça 8.901 (34.946), İzmir kent merkezi 184.254 (Buca, Karabağlar, Bornova, Karşıyaka, Konak, Bayraklı ve Çiğli toplamı: 2.647.337), Karaburun 7.880 (12.200), Kemalpaşa 21.969 (114.250), Kuşadası 14.431, Menemen 28.298 (200.904), Ödemiş 76.553 (132.740), Seferihisar 8.318 (54.993), Tire 39.228 (87.462), Torbalı 21.105 (207.840), Urla 15.666 (74.736).¹

Ülke geneli ile İzmir’deki okuryazarlık durumunu, 1927 ve 2022 yılları itibariyle mukayeseli olarak gösteren aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, 1927 yılındaki 7 yaşından büyük erkek ve kadınlardaki okuma yazma bilme oranı adeta yerlerde sürünmektedir. Türkiye ortalamasının erkeklerde % 12,99, kadınlarda % 3,67, genelde % 8,16 olduğu 1927 koşullarında en fazla okuryazar nüfusa sahip ilk üç il sırasıyla İstanbul (% 45,34), İzmir (% 21,02) ve Bilecik (% 16,74)’dir. Ama bu verilerde dikkatimizi çeken diğer bir husus, kadın nüfustaki okuryazarlık oranının hep erkeklerin 10’da biri, 20’de biri oranında az olmasıdır. Örneğin Niğde‘de okuma yazma bilen erkeklerin il nüfusuna oranı % 16,35 olduğu halde kadınların oranı % 1,66 ya da o dönemin önemli bir liman kenti olan Trabzon‘da okuma yazma bilen erkeklerin il nüfusuna oranı % 16,43 olduğu halde kadınların oranı % 1,30 oranındadır. Bu durum, okuryazarlık düzeyi açısından ikinci sırada yer alan İzmir‘de bile bire üç oranındadır. O nedenle, o yıllarda İzmir‘de yayınlanan tüm yerel gazete ve dergilerin, nüfusun % 21,02’sini oluşturan küçük bir azınlık için çıkarıldığını, geriye kalan % 78,98’in ne gazete ne de dergi okuyamadığını anlarız.

2022 yılına gelindiğinde ise okuryazar nüfusun 6 ve daha yukarı yaştaki nüfus içindeki oranının erkeklerde % 99,63’e, kadınlarda % 98,05’e ulaştığı, bu oranın İstanbul için erkeklerde % 99,70, kadınlar için % 98,66, Bilecik için erkeklerde % 99,70, kadınlarda % 98,84, İzmir’de de erkeklerde % 99,77, kadınlarda % 99,05 olduğu görülmektedir. Bu arada değişmeyen tek gerçek ise, kadınların 1927’de ya da 2022’de olsun sürekli olarak erkeklerin gerisinde kalıyor olmasıdır. 1927’de okuryazar olan nüfusun kadın ve erkekler arasındaki oranı geçen yıllar içinde daralıp azalmış olmakla birlikte, okuryazar kadın oranının okuryazar erkek oranının gerisinde kalması gerçeği, -ne yazık ki- bugüne kadar değişmemiştir.

İlk sayım sonucu çok merak ediliyor ve hatta kimileri endişe içinde bekliyordu. Ya Avrupalıların dediği gibi “ötekiler” düşünüldüğünden fazla çıkarsa? Ancak sonuçlar açıklanınca bu kaygılar yerini sevince bıraktı. Türk olmayan unsurun miktarının, “başka memleketlere girip çıkan turistler kadar bir şey” olduğu sayımdan hemen birkaç gün sonra belli olmuştu. 1927 sayımı tek bir şey gösteriyordu; 13.648.270 kişi “bir cinsten, bir kandan ve bir mayadan” idi. ²

1927 nüfus sayımına göre Türkiye’deki toplam nüfusun % 97,36’sı Müslüman, % 1,89’u Hıristiyan, % 0,60’ı da Musevi olup, dini inancı meçhul ya da dinsiz olanların oranı % 0,02’dir. ‘Gayrimüslim’ olarak tanımlanan toplam 335.869 kişilik nüfusun % 31,14’ü İstanbul’da, % 9,52’si Mardin’de, % 5,27’si Çanakkale’de, % 4,68’i İzmir’de, % 3,88’i Siirt’te, % 3,42’si Diyarbekir’de, % 2’si Yozgat’ta, % 1,33’ü Tekirdağ’da, % 1,33’ü Sivas’ta, % 1,30’u Kayseri’de, % 1,22’si Kırklareli’nde, % 1,19’u Elaziz’de, % 1,10’u Mersin’de ve % 1,08’i de Malatya’da yaşamaktadır.

İzmir’deki durum ise şu şekildedir: Müslümanlar 161.404 (% 87,59), Katolikler 5.172 (% 2,80), Protestanlar 490 (% 0,27), Ortodokslar 548 (% 0,30), Ermeniler (?) 19 (% 0,01), Hıristiyanlar (?) 72 (% 0,04), Museviler 16.501 (% 8,95), diğer dinlerden olanlar 40 (% 0,03), dinsiz veya dini meçhul olanlar 8 (% 0,01) kişi olmak üzere toplam 184.254 kişidir.

Kişinin hangi dini inanca sahip olduğu ve hangi dili anadili olarak konuştuğuna ilişkin sorular, ilk kez 1985 yılında milli güvenlik gerekçesiyle sorulmamaya ve o tarihten bu yana, Türkiye’de yaşayan nüfusun inançları ve anadilleri kamuoyu tarafından bilinmemeye başlamıştır. Hatta 12 Eylül döneminde yapılan sayımda bu tür sorular sormaya kalkan görevliler hakkında soruşturmalar dahi açılmıştır. Beş yılda bir nüfus sayımı geleneğinden vazgeçildiği 2007 yılından bu yana ise, her yılın bitiminde açıklanan ADNKS verilerinde bu bilgilere yer verilmemektedir. ³

1927 nüfus sayımında çalışan nüfus ‘zirai’, ‘sınai’, ‘ticari’, ‘umumi hizmetler’, ‘serbest ve saire’ ve ‘mesleksiz’ şeklinde 6 gruba ayrılmış olup; bu gruplar arasındaki dağılım, ülke genelinde zirai faaliyetler için % % 32,05, sınai faaliyetler için % 2,20, ticari faaliyetler için % 1,89, umumi hizmetler için % 1,84, serbest ve saire faaliyetler için ve % 1,28, mesleksiz olanlar için % 60,74 şeklindedir.

Bu dağılım İzmir açısından da, zirai faaliyetlerde % 24,70, sınai faaliyetlerde % 4,59, ticari faaliyetlerde % 4,24, umumi hizmetlerde % 3,76, serbest ve saire faaliyetlerde % 2,32 ve mesleksizlerde % 60,39 olacak şekilde; hem Türkiye ortalamalarına yakın bu durumu, hem de nüfusun % 60 düzeyinde herhangi bir mesleğe sahip olmadığını göstermektedir.

1927 nüfus sayımında kullanılan bu mesleki dağılım tablosu, bugün uygulanmakta olan ADNKS açısından geçerli olmadığı için, 1927 yılı sonuçlarıyla 2022 yılı ADNKS sonuçlarını birbiri ile mukayese edip yorumlamak mümkün olmasa da; 15⁺ yaş grubunda istihdam edilenlerin sektörler arasındaki dağılımını gösteren 2022 yılı TÜİK verilerine göre, Türkiye ortalamaları tarım sektörü için % 15,83, sanayi sektörü için % 27,67, hizmetler sektörü için % % 56,51 şeklindedir. Bu dağılımın İzmir için geçerli olan rakamları ise tarım sektörü için % 7,34, sanayi sektörü için % 32,47, hizmetler sektörü için de % 60,20 düzeyindedir.

1927 nüfus sayımına göre, toplam nüfusun % 86,42’si anadil olarak resmi dil Türkçe’yi, geriye kalan % 13,58’i ise Türkçe dışındaki diğer anadilleri kullanmaktadır. Türkçe dışındaki anadilleri kullananların Türkiye nüfusu içindeki oranı Kürtçe için % 8,69, Arapça için % 0,98, Rumca için % 0,88, Yahudice için % % 0,51, Ermenice için % 0,48, Çerkezce için % 0,70, Arnavutça için 0,16, Bulgarca için % 0,15, Tatarca için % 0,09, Fransızca için % 0,07, İtalyanca için % 0,06,  İngilizce için % 0,02, Acemce için % 0,02 ve ve diğer yabancı anadiller için % 0,81’dir.

İzmir’de ise, 184.254 kişi düzeyindeki yetişkin nüfustan 5.166 (% 2,81) kişinin Rumca, 15 (% 0,01) kişinin Ermenice, 1.726 (% 0,94) kişinin Fransızca, 1.375 (% 0,75) kişinin İtalyanca, 366 (% 0,20) kişinin İngilizce, 407 (% 0,22) kişinin Arapça, 21 (% 0,02) kişinin Acemce, 15.482 (% 8,41) kişinin Yahudice, 27 (% 0,02) kişinin Çerkezce, 731 (% 0,40) kişinin Kürtçe, 90 (% 0,05) kişinin Tatarca, 658 (% 0,36) kişinin Arnavutça, 346 (% 0,19) kişinin Bulgarca, 2.413 (% 1,31) kişinin de diğer yabancı anadilleri konuştuğu belirlenmiştir.

Anadil” ya da “ailede/evde konuşulan dil” üzerinden etnik dağılımı belirlemeye yönelik bu tür sayım soruları 1985 yılına kadar sorulmaya devam etmiş ve 1927 yılı sayımından başlamak üzere 1935, 1940, 1945, 1950, 1955 ve 1960 sayımlarındaki sonuçlar kamuoyuna açıklanmasına rağmen; 1965-1985 sayımlarında elde edilen veriler sadece ilgili devlet kuruluşlarına verilmiş, kamuoyuna açıklanmamıştır.

1985 yılında bu soruları sordukları için bazı DİE yetkilileri Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından “bölücülükle” suçlanıp yargılandıktan sonra anadil ve din soruları tümüyle sayımlardan çıkarılmıştır. Ama diğer yandan da, söz konusu yargılamada kendilerini savunan DİE yetkililerinin de, “bu bilgilerin istatistiki olarak hata payının çok yüksek” olduğu şeklinde açıklamalar yaptıkları bilinmektedir.

Uluslararası İstatistik Kongresi ve Birleşmiş Milletler İstatistik Komitesi‘nin, her ülkenin yaptığı sayımlarda yer alması gerektiğini tavsiye ettiği müşterek sorular; “Anadili nedir?,” “Anadilinden başka konuştuğu dili nedir?” ve “Dini nedir?” sorularıdır. Bu karara uyan Devlet İstatistik Enstitüsü, 1985’e kadar yapılan sayımlarda bu sorulara yer vermiştir. Önerilen diğer bir soru da “Milliyetiniz nedir?” olup, Türkiye sayımlarında bu soru “Tabiyetiniz nedir?” şeklinde sorulmuştur. ⁴

1927 nüfus sayımına göre 13.648.270 kişiden oluşan Türkiye nüfusunun % 96,77’si Türk uyruğunda, geriye kalan % 3,23’ü ise değişik ülkelerin uyruğundadır. 86.693 kişiden oluşan bu grubun kendi içindeki dağılımı ise şu şekildedir: Yunanistan % 30,49, İtalya % 13,35, İran % 9,78, Bulgaristan % 8,59, Rusya % 7,16, Sırbistan % 4,48, Fransa % 3,95, İngiltere % 3,94, Diğer Avrupa ülkeleri % 3,33, Almanya % 2,66, Macaristan % % 2,11, Arnavutluk % 1,91, Romanya % 1,76, Avusturya % 1,66, Diğerleri % 4,83.

Bu dağılımın İzmir tablosu ise 519.192 ( % 98,71) Türkiye, 2 (% 0,001) Afganistan , 17 (% 0,01) Mısır, 155 (% 0,03) İran, 16 (% 0,01) Suriye, 35 (% 0,01) Diğer Afrika ve Asya ülkeleri, 155 (% 0,03) Almanya, 116 (0,03) Arnavutluk, 670 (% 0,13) İngiltere, 131 (% 0,03) Avusturya, 54 (0,01) Belçika, 346 (% 0,07) Bulgaristan, 610 (% 0,12) Fransa, 525 (% 0,10) Yunanistan, 129 (% 0,03) Macaristan, 3.075 (% 0,59) İtalya, 6 (% 0,01) Lehistan, 44 (% 0,01) Romanya, 51 (% 0,01) Rusya, 347 (% 0,07) Sırbistan, 211 (% 0,04) Diğer Avrupa ilkeleri, 96 (% 0,02) ve 22 (% 0,01) uyruğu bilinmeyen şeklinde olup; 1927 yılı itibariyle bunlar arasında çok ufak sayı ve oranlarla yer bulan Afganistan, Suriye ve Afrika ülkeleri uyruklarının binlerle ifade edildiği bugünkü durumunu dikkate aldığımızda; eski İzmir’deki Rum, Ermeni, Yahudi ve Levantenlerin varlığı ile oluşan o eski “kozmopolit” özelliğinin, bugün yine dünyanın dört köşesinden gelen Afgan, Suriyeli ve Afrikalı göçmen, mülteci ve sığınmacılarla devam ettiğini söyleyebiliriz.

Cumhuriyet Dönemi‘nin ilk yıllarında bilimsel yöntemlerle yapılan ilk nüfus sayımında elde edilen Türkiye ve İzmir‘e ilişkin veriler üzerinden şu değerlendirmeleri yapabiliriz:

1. Ülkenin ve başta İzmir olmak üzere kentlerin nüfusu, Cumhuriyet’in yıllarındaki “güçlü bir Türkiye için daha fazla nüfus, daha fazla asker” anlayışı çerçevesinde, yoğun iç ve dış göçlerle nüfus artışını teşvik eden politikalar nedeniyle olağanüstü ölçülerde artmış, kentler bu nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmiştir.

2. Aradan geçen süre içinde okur yazarların miktarı ve oranı olağanüstü ölçülerde artmış olmakla birlikte; kadın okuryazarlığının erkek okuryazarlığının gerisinde kalması bugün de devam eden bir sorun olarak varlığını korumaktadır.

3. 1985 yılına kadar devam eden nüfus sayımlarında dinsel inanç, ana dil ve bağlı olunan uyrukluk sorulduğu halde, 12 Eylül Faşist Cuntası‘nın her şeyde “bölücülük” arayan şovenist politikaları nedeniyle bu soruların sorulmasından vazgeçilmiştir.

Böyle bir durumun ortaya çıkması ise,

Hepimizin içinde yaşadığı toplumla ilgili din, dil ve uyrukluk gibi temel bilgilerin bilinmemesini arzulayan,

Başlangıçta, “Güçlü bir ülke” uğruna “tek dil, tek din, tek vatan!” ya da “vatandaş, Türkçe konuş!” kampanyalarıyla uygulamaya konulan Türkleştirme politikaları nedeniyle sorulan soruların, DGM‘ler sayesinde “bölücü” olduğunun keşfedilmesiyle birlikte bu soruların sorulmasını yasaklayan,

Sadece devletin resmi diliyle Diyanet‘in temsil ettiği Sünni mezhebini temel alan kapalı otoriter bir rejimin temel göstergelerden biri olarak kabul edilebilir.

……………………………………………………………………………….

Önemli Not:Öteki” olarak adlandırılan azınlıkların 1927 nüfus sayımıyla izleyen sayımlarda nasıl bir muameleye konu olduğunu daha yakından izleyip öğrenmek istiyorsanız, yazımın son kısmına eklediğim Fuad Dündar‘ın “Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlık” isimli kitabını indirip okuyabilirsiniz.

……………………………………………………………………………….

¹ Parantez içindeki rakamlar İzmir kent merkezi ile ilçelerinin 2022 yılı nüfuslarını göstermektedir. Bu rakamlara daha sonra Aydın’a bağlanan Kuşadası ile yeni kurulan Gaziemir, Menderes, Aliağa, Narlıdere, Dikili, Kiraz, Selçuk, Güzelbahçe, Kınık ve Beydağ ilçeleri dahil değildir.

² Fuad Dündar, Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar, Çivi Yazıları, 2. Baskı, Ağustos 2000, İstanbul s.40.

³ A.g.e. sh. 65.

A.g.e. sh. 66.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Aksoy, E., “1919-1955 Yılları Arasında Türkiye’nin Nüfus Yapısı ve Uygulanan Nüfus Politikaları“, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi Yıl 13, Sayı 24, Bahar 2016, s. 27-44.

2. Dündar, F., Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar, Çivi Yazıları, 2. Baskı, Ağustos 2000, İstanbul.

3. Öcal, E. E., “1927 ve 1935 Sayımlarında Azınlıklar“, Topkapı Journal of Social Science, Vol.1, No.2, p. 9-30.

4. Tamer, A., Bozbeyoğlu, A. Ç.,”1927 Nüfus Sayımının Türkiye’de Ulus Devlet İnşasındaki Yeri – Basında Yansımalar“, Nüfusbilim Dergisi 2004, 26, s.73-88.

5. Yıldırım, S., “Cumhuriyet Dönemi Nüfus Politikaları Çerçevesinde Göç ve Göç Politikaları (1921-1960)“, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi Yıl 13, Sayı 24, Bahar 2016, s. 273-301.

Bahâ Tevfik ve “Tantanalı tabirler”

Ali Rıza Avcan

Bugün size, ülkemizin düşünce tarihi açısından ve dolayısıyla Osmanlı coğrafyasının yetiştirdiği değerlerin en önemlisini, bana göre tacın baş mücevheri olan “muhalif“, “asi” ve “sıra dışı” bir felsefeci ve gazeteciyi hatırlatıp; onun 1914 tarihli “Felsefe’i Ferd” isimli eserinde yer alan ve günümüzde de tartışmaya devam ettiğimiz “vatan“, “vatanseverlik“, “hürriyet” ve “vicdan” gibi kavramları ele aldığı “Tantanalı Tabirler” isimli makaleyi -aradan koskocaman bir 109 yıl geçmiş olsa da- paylaşmak istiyorum. Ancak ondan önce makalenin sahibi Bahâ Tevfik üzerine birkaç söz söylemek isterim:

Geliştirip savunduğu düşünceleri itibariyle Materyalist, Anarşist, Bireyci ve Batı yanlısı olup; bu nedenle, muhafazakar kesimlerce adeta düşman ilan edilen, yer aldığı İslâm Ansiklopedisi‘nde kendisinden eleştirel bir dille söz edilen, İzmir‘in ise unutmayı tercih ettiği Bahâ Tevfik, 14 Nisan1884’de İzmir‘in Basmane semtinde doğmuş, 19 Mayıs 1914’de, henüz 30 yaşındayken İstanbul‘da ölmüş bir Mülkiyelidir. İzmir Namazgâh Mektebi ve İzmir Rüştiyesi‘nden sonra 1904’de İzmir İdadisi‘ni, 1907’de de İstanbul’daki Mekteb-i Mülkiye‘yi bitirerek, 1908’de İzmir vilayeti maiyet memurluğu görevine atanır. Ancak otorite tanımayan aykırı kişiliği yüzünden devlet memurluğunda uzun süre kalamaz. Onun asıl ilgi alanı felsefe, gazetecilik ve basın-yayın dünyasıdır. II. Meşrutiyet‘in ilanından önce İzmir‘deki Ahenk, Sedat, İzmir ve Serbest İzmir gazetelerinde başladığı gazeteciliğe, 1909 Şubatı’nda İstanbul‘da devam eder. Karagöz, Eşşek isimli gazetelerle Eşref, Musavver Eşref, Piyano, Düşünüyorum, Alem, Felsefe Mecmuası, Çocuk Duygusu gibi edebi ve felsefi dergiler çıkarıp kitaplar yayınladığı bu dönemde, Rehber-i İttihâd-ı Osmâni Mektebi‘nde felsefe öğretmenliğine yaptığı bilinir.

Bahâ Tevfik’in sorumlu müdür ve başyazar olarak çalıştığı bu gazete ve dergiler dışında devrin birçok gazete ve dergisinde –Resimli İstanbul, Musavver, Hale, Kadın, Tenkit, Ümmet, Serbestî, Hak Yolu, İtilâf, Teşrih, Takvimli Gazete, Büyük Duygu’da yazıları çıkmıştır.

Bahâ Tevfik’in 1907-1914 arasında tamamı İstanbul’da kurduğu Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Kütüphanesi yayını olan on beş eseri bulunmaktadır.

19. yüzyılın “biyolojik ve evrimci materyalizm” görüşünü savunan düşünür, bu fikrin temsilcisi Ludwig Buchner ile Ernest Haeckel’in eserlerini Türkçeye çevirmiş, özellikle Buchner’den çevirdiği Madde ve Kuvvet başlıklı kitap gerek o dönemde gerekse sonraki yıllarda birçok kişiyi etkilemiştir. Daha sonra yayımlanan Felsefe Kamusu, Muhtasar Felsefe, Psikoloji ve İlm-i Ahval-i Ruh adlı eserleri de düşünce dünyamıza yaptığı önemli katkılar arasındadır.

Bahâ Tevfik, 15 Mayıs 1914’te 30 yaşında apandisit patlaması nedeniyle öldü. Cenazesi Karacaahmet Mezarlığı‘na defnedildi.

Bu çerçevedeki tek dileğimiz, has bir İzmirli olan Bahâ Tevfik‘e, İzmir‘in ve İzmirlilerin sahip çıkıp unutmaması, onu ve düşüncelerini İzmir‘in ve ülkemizin gündemine taşımasıdır.

TANTANALI TABİLER

Bahâ Tevfik

Sözlerimin kötü yoruma uğratılmayacağını bileydim, hürriyetperverlikle beraber, vatan muhabbeti, vicdan ve saire gibi tabirlerin de olanca tantanalıklarıyla beraber kof ve manasız şeyler olduğunu söylemekte tereddüt etmezdim. Kainatın her tarafında hüküm süren mücadeleleri, hayat ve mevcudiyet kavgalarını gördükten sonra bu gibi tabirlerin ciddiyetine inanmak bir nevi safdillik olmasa bile herhalde ciddiyete aykırı bir şey olur. Olanca susamışlığımızla hürriyet ve vicdanın serbestliği esaslarını ilan ettiğimiz bir sırada mesela istibdat taraftarı olan her hangi bir nazariye (kuram) sahibini red ve tahkir ederken hakiki hürriyeti nasıl telakki ettiğimizi (kavradığımızı) anlamak lazım gelir. Mutlaka bir ciheti (yanı) tercih etmek kati mecburiyetinin “istibdat” demek olduğu malum iken herkesin hürriyetperver yahut vatansever olmasını istemek ve bu mecburiyete boyun eğmeyenlere bin türlü zulüm ve gadri (haksızlığı) reva görmek (uygun görmek) hususuna hürriyetperverlik mi yoksa istibdatçılık mı demek lazım geleceği etraflıca düşünmeye muhtaç olsa gerektir.

Bana, istisnasız her hususta -hiç olmazsa fikri- bir hürriyet temin etmeyen yani bir manevi menfaati mevcut olmayan hürriyetperverlik ne kadar manasız ise, benim için faydalı olmayan bir vatan uğrunda edilen vatanperverlik de aynı derecede manasızdır. Büyük bir muharririn (yazarın) dediği gibi: “Vatan insanın hürmet ve menfaat gördüğü yerdir.

Kainatın aynı başlangıç unsurlarının karışmış olan maddesi, burada hangi kıymeti haiz ise Almanya’da, İngiltere’de, Amerika’da, Hindistan’da da aynı kıymeti haizdir. Tabiatın görünmeyen eli hiçbir yere fazla ve mukaddes bir “vatan mayası” ilave etmediği gibi hiçbir yeri de ezelden hiç kimseye tahsis etmemiştir. Binaenaleyh vatanperverlik mukaddes ve semavi (ilahi) bir hürriyet hassası (özelliği) değil, bilakis malik olduğumuz toprağın bize temin etmekte olduğu menfaatlere bağlılığımızdır.

Eğer böyle olsaydı da vatanperverlik mukaddes ve metafizik bir mümtaz (seçkin) haslet (yaradılış) ve vatan dahi sonsuza dek bağlı kalınması lazım olan mukadder (alınyazısında var olan) bir hatadan ibaret bulunsaydı, Eflak’a, Boğdan’a, Bosna’ya, Teselya’ya, Şarki Rumeli’ye ve Selanik’le beraber tekmil (tüm) Rumeli’ye vatan diye hâlâ perestiş etmemiz (taparcasına sevmek) lazım gelirdi.

Bu büyük memleketlerin eski halleriyle bugünkü halleri yani vatan addedildikleri zaman ile vatan harici addedilmeleri arasındaki azim (büyük) farkı düşünürsek bu farkın yine bir menfaat farkından ibaret olduğu açıkça ayan (belli) olur. Faydası bize aitken vatan diyorduk, bu faydayı kaybeder etmez onları vatan muhabbetimizin şümul dairesinden (kapsamından) süratle ihraç ettik!..

Bir kıtanın (parça, segment) devlete menfaati, her devletin de bireylerden müteşekkil olması (oluşması) itibariyle, bireylere menfaati demektir. Binaenaleyh vatan da, vatanperverlik de her bireyin menfaat derecesiyle ölçülebilen bir histen başka bir şey değildir.

Bizde pek gayri tabii, pek marazlı (sorunlu) bir surette husule gelen muhalefet modası bir zamanlar gayet müzmin bir hale girmişti. Hakiki meşrutiyetle idare olunan memleketlerde muhalefetin husulü (ortaya çıkması) ve fırkaların (siyasi partilerin) artması lüzumundan bahis edenlere karşı biricik sualim: Acaba bizde hakiki meşrutiyet henüz tesis edilebildi mi?

Alacağım cevap mutlaka menfi (olumsuz) bir cevaptır, hususiyetle (özellikle) muhalif ağızlardan çıkan cevaplar teyit edilmiş ve tekrarlanmış bir menfiliğe haiz olacak ve: -Bizde meşrutiyet mi? Katiyyen, katiyyen… diyecektir. O halde fırkalar hangi esasa dayanıyor?.. Buna karşı verilecek cevap bir hicap (utanma) kızarıklığından başka bir şey olamaz!..

Bu sözleri muhalif geçinen bir dostuma söylediğim zaman zayıf bir uzatılmış seda ile “Vicdan, fakat vicdan” dedi!..

1914 yılında yayınlanan Felsefe-i Ferd Kitabının Kapağı.

Tantanalı bir kelime daha!.. Dostumun ahlaki metanetine (dayanıklılığına) ve namusuna son derece emin olduğum için bu söz itirazı samimi bir itiraz olmak üzere kabule mecburum. Çok kimseler derler ki: “Vicdan birdir, hakikat çoğalamaz, eğer herkes kendi vicdan derinliğinden kopan sedanın irşadına tabi olursa ne ihtilaf kalır, ne de fenalık!..

Bir arkadaşım dahi böyle bir nazariyeye tabi oluyor:

– Ben vicdanen muhalifim!.. demek istiyordu.

Acaba vicdan nedir? Bunu sırası gelmişken izah ediyorum. Vicdan, manevi ve ilahi bir şey değildir. Herkes kendi bilgisine, kendi maddi ve fikri vaziyet ve müktesebatına göre bir içtihat hasıl eder. İşte bu içtihat; vicdandır. Bu ciheti uzatmayacağım. Yalnız şurasını söyleyeceğim ki, bu gibi esaslara dayanan içtihatlar, esaslarıyla beraber dönüşmek ve değişmek mecburiyetindedirler. Binaenaleyh herkesin vicdanı ayrı olduğu gibi değişkendir de… Gencin vicdanı başka, ihtiyarın vicdanı başka, zenginin vicdanı başka, fakirin vicdanı yine başkadır!..

Demek oluyor ki, vicdan da hata eder, vicdan da insanı aldatır. Hiç kimse yoktur ki, kendi vicdani kararını beğenmesin ve fikrinden emin olmasın!.. Bir hakim ile beraber ümmiyi (okuma yazması olmayan), bir Rothschild’le (zengin bir Yahudi bankacı) beraber bir dilenciyi aynı derecede temin ve tatmin eden bir vicdan, nasıl emniyet caiz (emniyetli) olur?..

Eğer bu caiz olsaydı; yani, vicdan manevi bir hassa olup da her zaman insanları irşat (aydınlatıp) ve ikaz edebilseydi; artık ne ilimlere ve fünûna (fen bilimleri), ne de felsefe ve ahlâk kitaplarına ihtiyaç kalırdı!..

İşte vicdanın da böyle tantanalı, fakat boş bir tabir olduğu anlaşıldıktan sonra “vicdanen muhalefet” denilen şeyin de ne dereceye kadar ehemmiyetli (önemli) olabileceği artık kendi kendine taayyün eder (ortaya çıkar)!…

İzmir’in unutulan sanatçıları 12 – Max Algop Maxudian

Ali Rıza Avcan

Max Algop Maxudian, yirminci yüzyılın başlarında (1912-1949), Fransa‘nın en ünlü tiyatro ve sinema oyuncularından biriydi.

12 Haziran 1881’de İzmir‘de (Smyrna) doğdu. On iki yaşındayken (1893) anne ve babasıyla birlikte Fransa‘ya taşındı. 1904’te Paris Konservatuarı‘nın tiyatro bölümünden mezun oldu ve burada Victor Hugo‘nun “Kralın Eğlencesi” isimli tiyatro oyununun kahramanlarından Triboulet‘in monoloğuyla birincilik ödülünü kazandı. Sanatı, trajik üslup, içsel acelecilik, net diksiyon, uyumlu jestler ve samimi uygulamalarla karakterize ediliyordu. Aynı zamanda sık sık Avrupa ve Amerika’ya giden ünlü tiyatro oyuncusu Sarah Bernhardt‘ın rol arkadaşıydı.

Maxudian, yeni sanat türü olan sinemaya girmeye karar verdiğinde Bernhardt‘ı takip etti. 1912’den başlayıp 1950’lere kadar uzanan toplam 74 filmlik kariyerinin başlangıcını oluşturan Les amours de la reine Élisabeth (Kraliçe Elizabeth’in Aşkları)’te Sarah Bernthardt‘la birlikte oynadı. Louis Mercanton ve Roger Lion gibi yönetmenlerin favorisiydi. Özellikle yönetmen Abel Gance‘ın beğenilen tarihi filmi Napolyon‘daki (1927) Barras rolüyle hatırlandı. Sessiz filmlerde ve sesli film döneminin başında genellikle kötü adam rollerini oynardı. Son filmi 1949’da çekilen Ronde de nuit (Gece devriyesi) idi. 1950 yılında ise tiyatro ve sinema dünyasından ayrıldı.

Maxudian, 20 Temmuz 1976’da doksan beş yaşındayken Paris‘in banliyölerinden Boulogne-Billancourt‘ta vefat etti.

Filmografisi

01. Menace de mort, Sanger rolüyle, 1950
02. Le furet, Le préfet rolüyle, 1950
03. Ronde de nuit, albay rolüyle, 1949
04. Les souvenirs ne sont pas à vendre, Dupuis rolüyle, 1948
05. İçimizdeki şeytan, okul müdürü rolüyle, 1947
06. Les trois valses, Napoléon III rolüyle, 1938
07. L’avion de minuit, Alberstein rolüyle, 1938
08. L’escadrille de la chance, patron rolüyle, 1938
09. La rue sans joie, 1938
10. Un soir à Marseille, Bay Ducret rolüyle, 1938
11. Puits en flammes, Samosh rolüyle, 1937
12. Cargaison blanche, kumandan rolüyle, 1937
13. Stadt Anatol, Samosh rolüyle, 1936
14. Passé à vendre, bankr rolüyle, 1936
15. Les deux gamines, peder Bénazer rolüyle, 1936
16. Siyah Gözler, 1935
17. Bourrasque, kumandan Moktar rolüyle, 1935
18. Golgotha, 1935
19. Le miroir aux alouettes, Le Persan rolüyle, 1935
20. Le clown Bux, Djambie rolüyle, 1935
21. La nuit imprévue, Kısa film, 1934
22. L’assassin est parmi nous, Kısa film, 1934
23. Trois balles dans la peau, yargıç Lebon rolüyle, 1934
24. L’amour qu’il faut aux femmes, doktor rolüyle, 1934
25. Le simoun, Marzuck rolüyle, 1933
26. La voix sans visage, başkan rolüyle, 1933
27. Direct au coeur, doktor Bernard rolüyle, 1933
28. Rocambole, Charles de Morlux rolüyle, 1933
29. Brumes de Paris, 1932
30. Nuits de Venise, Yabancı baron rolüyle, 1931
31. L’étrangère, Le colon rolüyle, 1931
32. Öldüren Adam, Mehmed Paşa rolüyle, 1931
33. Eau, gaz et amour à tous les étages, Kısa film, 1930
34. Les deux mondes, Goldschneider rolüyle, 1930
35. La maison de La Flèche, Boris Waberski rolüyle, 1930
36. Le secret du docteur, doktor Brody rolüyle, 1930
37. Le défenseur, Bay Pernois rolüyle, 1930
38. Aşk Geceleri, Prosper Besagne rolüyle, 1930
39. Amour de louve, Kısa film, Taverny, 1929
40. L’appel de la chair, Paul Lambert rolüyle, 1929
41. Un soir au cocktail’s bar, Banker Myrtil-Breton rolüyle, 1929
42. Vénus, Prens Mario Zarkis rolüyle, 1929
43. Le perroquet vert, Baba rolüyle, 1929
44. L’eau du Nil, Wirsocq rolüyle, 1928
45. Marys großes Geheimnis, 1928
46. Mon Paris, Nicolas Desprès rolüyle, 1928
47. Feu!, Baron Dimitri rolüyle, 1927
48. Napolyon, Barras rolüyle, 1927
49. Les dévoyés, Paul Mareuil rplüyle, 1926
50. La chèvre aux pieds d’or, Ursac rolüyle, 1926
51. Le réveil, Sylvanie prensi Mégée’li Grégoire rolüyle, 1925
52. La clé de voûte, Sardan isimli artist rolüyle, 1925
53. Le calvaire de Dona Pia, Tanaret rolüyle, 1925
54. La terre promise, Moise Sigoulim rolüyle, 1925
55. Les amours de Rocambole, Le maharadjah rolüyle, 1924
56. J’ai tué!, Oryantalist profesör Dumontal rolüyle, 1924
57. La fontaine des amours, Lucas rolüyle, 1924
58. The Arab, Vali rolüyle, 1924
59. Les premières armes de Rocambole, Le maharadjah rolüyle ,1924
60. Os Olhos da Alma, Diogo de Sousa rolüyle, 1923
61. Aux jardins de Murcie, Domingo rolüyle, 1923
62. A Sereia de Pedra, Metalci Manastırı bekçisi Pedro rolüyle, 1923
63. La roue, Mineralog Kalatarikarascopoulos rolüyle, 1923
64. Le Pauvre Village, Léonard Varonne rolüyle, 1922
65. Phroso, Mouraki Paşa rolüyle, 1921
66. Şahane gönül, Kısa film, Halt Markisi rolüyle, 1921
67. L’éternel féminin, General Karakas rolüyle, 1921
68. Son aventure, Kısa film, 1919
69. Cronstadt, Kısa film, 1918
70. Bouclette, Baron Henri rolüyle, 1918
71. Le tablier blanc, 1917
72. Anne de Boleyn, Kısa film, Henry VIII rolüyle, 1914
73. Adrienne Lecouvreur, Kısa film, Maurice de Saxe rolüyle, 1913
74. Les amours de la reine Élisabeth, Kısa film, Nottingham Kontu Howard rolüyle, 1912

Queen Elizabeth, 1912, Sara Bernhardt, Max Maxudian, Lou Tellegen.

İzmir’in unutulan sanatçıları 10 – Samuel Sinai

Ali Rıza Avcan

İzmir‘in makûs talihi ya da kötü kaderi… Sahip olduğu verimli topraklardan, su ve havadan beslenen yetenekli gençleri kaliteli eğitim kurumlarında yetiştirip eğitir, ortaya çıkartır ve ardından ya İstanbul, Paris ve Roma gibi büyük kentlere ya da yabancı diyarla kaptırır… Bu durum her alanda; özellikle de kültür ve sanat alanında geçerli bir durumdur… Geçmişte olduğu gibi, bugün de bu kentin yöneticileri, yetiştirdiği tüm kültür ve sanat insanlarına sahip çıkacak güce, beceri ve yeteneğe, öylesine geniş bir ufka sahip olmadığı için onları elinden tutup yukarılara taşıyacak diyarlara kaptırır…

Yazı dizimizin geçmişte kalan bölümlerinde bu kentin hafızası adına hatırlatmaya çalıştığımız kültür sanat insanlarının çoğu; Alphons Johann Gustav von Cramer, Giulietta de Riso, Athanese (Thanasis) Apartis ve Ovide Curtovich gibi sanatçıların tümü İzmir‘de doğmakla birlikte İtalya, Fransa ve Yunanistan gibi ülkelerde, o ülkelerin Venedik, Roma, Paris, ve Atina gibi kentlerinde büyük sanat eserleri vermiş, o ülke ve kentlerin müzelerinde değerli köşeler edinmiştir. O nedenle, bugün İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzesi‘nde bu sanatçıların eserlerinden tek bir örnek yoktur.

Bugünkü yazımızla hatırlatmaya çalışacağımız sanatçı da, İzmir‘de doğmakla birlikte eğitimini yurtdışında yapmış, tüm eserlerini adeta Paris kentine adarcasına Fransa‘da yapmış, eserleri dünyanın önde gelen galerileri tarafından sahiplenilmiş bir ‘İzmir değeri‘. Çünkü bu ‘İzmir değeri‘ halinin nedeni de kendisiyle ilgili tüm tanıtımlarda doğum yerinin eski Smyrna, yeni İzmir olarak gösterilmesinden kaynaklanıyor.

Resim sanatında genellikle Paris‘e ait kent manzaraları ve natürmortları ile tanınan Yahudi kökenli Samuel Sinai, kendisi ile ilgili yayın ve tanıtımlarda “Türk” ve “Fransız” olarak tanımlanmaktadır. 1 Mayıs 1915’de İzmir‘de doğup 88 yaşındayken 24 Temmuz 2003’de Marsilya‘da ölen sanatçımız 1933-1939 döneminde Marsilya Ėcole des Beaux-Arts‘a devam etmiş, II. Dünya Savaşı‘nın ilan edilmesiyle birlikte gönüllü olarak Fransız Ordusu saflarında savaşmış ve kötü talihli bir Yahudi olarak Almanlar tarafından esir alınmıştır.

İzmir‘de Fransızca olarak yayınlanan 1893 ve 1894 tarihli ticaret yıllıklarında, Samuel Sinai‘nin ailesi olduğu düşünülen Sinai kardeşlerin banker olarak yer aldıkları ve iş yerlerinin Çuhacı Bedesteni‘nde bulunduğu bilinmektedir.

Savaş sonrasında Paris‘teki Ėcole des Beaux-Ars‘ta Jean Souverbie‘nin stüdyosuna kaydolan Samuel Sinai, Paris‘te Salon d’Automne, Salon des Artistes Français ve 1948’den beri üyesi olduğu Salon des Indėpendants‘ta çalışmış ve bu dönemde yaptığı tüm resimlerinde Paris‘in değişik köşelerinden manzaraları ya da masa üstü natürmortları ele almıştır. Bugün bazı eserleri İsrail’deki müzelerde yer almakta, eserleri yabancı sanat galerinin düzenlediği müzayedelerde satışa konu olmaktadır.

Sanatçı, Paris‘teki Bağımsız Sanatçılar Topluluğu‘nun (Societe des Artistes Independants) 8 Nisan 1950 ve 31 Mart 1951 tarihlerinde 61 ve 62. sergi olarak Elysees Sarayı‘nda (Grand Palais de Champs-Elysees) açtığı sergilerde iki eserle (1950’de 2005 numaralı “Nature Morte” ve 2006 numaralı “Paysage: Bretagne“, 1951 yılında da 2147 numaralı “Portrait du Peintre J.B.“ve 2148 numaralı “Nature Morte a la Lampe“) yer almıştır.

İzmir‘in, yetiştirdiği kültür ve sanat insanlarına sahip çıkıp bu kentte yaşattığı, İstanbul‘daki ya da yurtdışındaki sanatçıların turne programındaki bir uğrak yeri olmaktan çıktığı ya da başka ülke ve kentlerde onca kültür, sanat eseri verip ünlendikten sonra emekliliğini bu kentte geçirmek isteyen, bu arada da şimdi ne yapabiliriz düşüncesiyle belediyelerin kapısını çalmadığı bir kent olmaması; kısacası, gerçek ve aktif bir kültür-sanat kenti olması dileğiyle…

Kent Manzaraları

Samuel Sinai.
Paris’te Köşe, 1957, 46X38 cm., Uri ve Rami Nehostan Sammlung, Ashdot Yaacov Kunsmuseum, İsrail
Yeni Köprü, 46X55 cm.
Paris’te Köşe, 1960, Tuval üzerine yağlıboya, 100X65 cm.
Rue de Paris, 1956, Guaj, 47X36 cm., Henri-Braun-Adam Koleksiyonu
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Paris, Le Moulin de la Galette, Tuval üzerine yağlıboya, 61X38 cm.
Samuel Sinai, 55X65 cm.
Samuel Sinai.
Sen Nehri ve Notre-Dame de Paris, Tuval üzerine yağlıboya, 38X46 cm.
Paris Sokaklarındaki Eski Çarşı, Tuval üzerine yağlıboya, 35X27 cm.
Notre Dame de Paris, 1950, 46,5X38 cm.
Samuel Sinai.
Yeni Köprü, Tuval üzerine yağlıboya, 27X41 cm.
Cancale İskelesi, Suluboya, 1959, 24X31 cm.

Natürmortlar

Erikli Natürmort, Karton üzerine yağlıboya, 19X24 cm.
İncirli Natürmort, 1961, 50X61 cm.
Armut, Bardak ve Ekmek, 46X55 cm.
Armut, Bardak ve Ekmek, 46X55 cm.
Bağımsız Sanatçılar Topluluğu’nun 1950 ve 1951 yıllarında Ėlysėes Sarayı’nda açtığı sergilerin kataloğunda Samuel Sinai

Yararlanılan Kaynaklar

Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.27-44.

Daşçı, S. (2012) “1893-1896 İzmir Ticaret Yıllıklarında Adı Geçen Sanatçılar ve Sanatla İlgili Meslekler Üzerine Bir Değerlendirme“, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 2012, Cilt 1, sayı 3, s.17-52.

https://de.wikipedia.org/wiki/Samuel_Sinai

Sinai, Samuel. Benezit Dictionary of Artists, abgerufen am 1. Dezember 2021., doi:10.1093/benz/9780199773787.article.B00170140

Seyredip dinlemek mi; yoksa, katılıp sahiplenmek mi?

Ali Rıza Avcan

9 Eylül akşamı Facebook’taki kişisel sayfamda ve Kent Stratejileri Merkezi grubunda yaptığım paylaşım aynen şu şekildeydi:

İzmir 9 Eylül’ün 100. yılını Tarkan konseri ile, 101. yılını ise Tan Taşçı konseri ile kutluyor… Tan Taşçı’nın kim olduğunu ve 9 Eylül’ün 101. yılı ile nasıl bir ilişkisi olduğunu bilmiyorum. Aranızda acaba bilen var mı?

Bu paylaşımı yaptığım an gerçekten de, İzmir’in Kurtuluş Günü olan 9 Eylül akşamı Kültürpark‘ta yapılan çim konserinin sanatçısı Tan Taşçı hakkında hiçbir bilgim yoktu. Kim olduğunu bilmiyor, o nedenle de Google‘da ve Youtube‘da yaptığım taramalarla o sanatçının kim olduğunu, sergilediği sanatının düzeyini anlamaya çalışıyordum.

Haliyle bu paylaşımıma oldukça ilginç cevaplar; hatta, tepkiler aldım. Benim soruma cevap veren bazı arkadaşlarım bu sanatçıyı tanımadıklarını ifade ederek onlar da bana soruyorlardı “kim bu bey?” diyerek ya da “Tan Taşçı’yı bilmeyen taş olsun 🙂” diyorlardı. Bazı arkadaşlarım ise “30 Ağustos’u İstanbul Gülşen’le kutladı. Hiç konuşmayalım bence. İzmir’de Fatma Turgut diye kadın bir sanatçı katılıyor. Afişler gördüm. Kutlamalarda. Tanıyan var mı? Bilmiyorum. Ayrıca tanınmış olması, çok ünlü olması gerekmiyor. Sanatı ile nerede olduğu ve anlam ve öneme ne katacaklar? Beni bu alakadar ediyor” diyerek daha net bir tavır koyuyordu.

Ama bazı ilginç yorumlar vardı ki, onları da paylaşmadan edemeyeceğim:

Bir arkadaşım, “Çok iyi konser performansı vardır. Bestekar, söz yazarı ve en çok konser veren ve konserlerini dolduran bir sanatçıdır. Eleştirel bakmak zorlama olur.“, diğer bir arkadaşım “İlgisi olan hangi sanatçıyla kutlanmalıydı ki, normal popüler sanatçı işte, altında bir şey aranmasına bu açıdan gerek yok“, bir başkası da “Tan Taşçı her yönüyle tam bir sanatçı. Güçlü sesi, sahnesi, besteleri, dansözüne kadar 60 kişilik dev bir ekibi var. Her konseri daha ilk günden sold out. Ayrıca duruşu, kişiliği, topluma ve doğaya duyarlılığı örnek 💐👏 Dünkü konser İzmir Fuarı’nın en kalabalık konseriydi, bizzat ordaydık adım atacak yer yoktu ve tadı damağımızda kaldı. Çok muhteşemdi 🧿🤍İyi ki Tan 🙏” şeklinde tepki veriyordu.

Bu kadar çok ve farklı tepki almam üzerine ben de, “Paylaşımımı okuyan ve yorum yazan tüm arkadaşlara önceden duyurmak isterim. Sorduğum bu soruya verilen farklı cevaplar üzerine, ulusal bayramların dünkü ve bugünkü kutlamaları çerçevesinde, şimdiye kadar ortaya konulan kutlama şekilleriyle halkın izleyici olmaktan çıkıp bizatihi katılarak o etkinliği sahipleneceği kutlamalar konusundaki görüşlerimi ifade edeceğim bir yazıyı, gelecek günlerde paylaşacağımı duyururum.” diyerek şimdi yazmakta olduğum bu yazının sözünü vermiş oldum.

Gelelim bu konuda ne düşündüğüme ve hangi konulara dikkat çekeceğime…

Evet, insanların birlikte yaşamaya başladığı eski çağlardan bu yana, topluluğun ürettiği artı değere zorla el koyan tüm iktidar sahiplerinin emrindeki tapınak/din odaklı inanç sistemleri ya da iktidarı besleyip güçlendirmek adına yapılan tören, ayin, cenaze, taç giyme, gösteri, konser gibi dünyevi ortak eylemler, o etkinliğe katılanları sarıp sarmalayıp etkilemeyi ve böylelikle kendi yanına çekip taraftar yapmak amacıyla, kuralları önceden belirlenmiş protokol kurallarıyla göz alıcı, görkemli mekân ve ritüeller yaratmıştır. Antik Yunan ve Roma tapınaklarıyla kiliselerdeki ayinlerin, Bizans ya da Osmanlı sarayındaki geçit ve alayların, elçi kabullerindeki görkemin tek nedeni; işte o iktidar sahibi sultan, kral, padişah, imparator, papa, kardinal, metropolit, çar ya da diktatörlerin dinsel ya da dünyevi iktidarını güçlendirip geliştirme, pekiştirip yayma çabasıdır. Bunun en iyi örnekleri, Nazi Almanyası ya da Faşist İtalya‘da düzenlenen kitle mitingleri, Sovyetler Birliği döneminde veya günümüzde Fransa‘nın başkenti Paris‘te ya da Londra‘da düzenlenen askeri cenaze, taç giyme, ulusal günleri kutlama törenleridir.

Ülkemizin Osmanlı‘yı izleyen Cumhuriyet Dönemi‘nde de bu hususa titizlikle uyulmuş, “millet egemenliği” olarak ifade edilen merkezi iktidarı geliştirip güçlendirilecek yeni resmi bayramlar ihdas edilmiş, bu bayramlarda milli marşı söyleme, ant içme, bayrak asma ya da taşıma, tak kurma, spor gösterisi yapma ve sahip olunan asker ve silahları sergileme gibi yöntemlerden yararlanılarak Cumhuriyet‘in yurttaşını yaratma çabası içine girilmiştir.

Ama ne yazık ki, bütün bu törenlerde iktidarı elinde bulunduranların sahip olduğu geniş olanaklarla tek yanlı bir sergileme ya da yönlendirme yapıldığı için, bu törenleri izleyenlere sadece yapılanları seyretmek düşmüş, böylelikle bu törenlere katılan sıradan halk, iktidardakilerin kullandığı bir tören nesnesine dönüşmüştür. Marşı söyleyen, bayrağı taşıyan, önünde olup bitenleri seyredip bağıran ya da selamlayıp alkışlayan insanlar, senaryosu ve dekoru devlet tarafından önceden hazırlanan bir oyunun öznesi yerine nesnesi olmuş, figüran olarak kabul edilmiştir. Bu amaçla 9 Eylül’ün 100. yılını kutlama amacıyla İzmir’de yapıldığı gibi, oluşturulan kutlama kurullarına tek bir sade yurttaş ya da sivil toplum örgütlerinin temsilcileri alınmamış, her şey devlet aklının “ben bilirim ve yaparım” anlayışıyla gerçekleştirilmiştir.

İşte o nedenle, bugüne kadar yapılan binlerce resmi bayram, tören, ant içme, bayrak asma ya da taşıma sonrasında; daha doğrusu Cumhuriyet‘in ikinci yüzyılının başında yeniden başlangıçtaki noktaya dönülmüş, yaratılmak istenen milyonlarca Cumhuriyet bireyinin o bilince, o heyecana sahip olmadığı, bir siyasi görüşün “Cumhuriyete sahip çıkıyoruz” söylemi ile yaptıklarının diğer siyasi görüş tarafından da tekrarlandığı görülmüştür. Çünkü her şeyin içeriği değil, “zarf/mazruf” (zarf/zarfın içindeki) ikileminde olduğu gibi sadece görünürdeki zarfı makbul sayılmıştır.

Kısacası, Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın bitiminden bu yana ortaya konulan tüm resmi bayram ve günlerde, düzenlenen törenlerde ülke insanının birer “Cumhuriyet bireyi” olma ülküsü yaşama geçirilememiş, ülke yeniden o kötü günlerine dönmüş, demokrasi yerine tek bir kişinin saltanatından söz edilir olmuştur.

Bu başarısızlıkta, son yıllarda 9 Eylül benzeri tüm kutlamalarda merkezi ya da yerel yönetimdeki iktidar sahiplerinin, eskilerde olduğu gibi geniş kitleleri bir araya getiremiyor olmasının bir sonucu ya da çaresi olarak, ünlü pop şarkıcılarıyla müzik gruplarına şehirlerin meydan, park, cadde ve sokaklarında konser verdirerek daha fazla sayıdaki kalabalığı, adeta “bala gelecek arılar” gibi toplama ve topladığını heyecanlandırıp etkileme çabasının da rolü olmuştur.

Size, yaşadığım bir olayı anlatarak bu tespitimi somutlamak istiyorum:

Yıl 2010 yılının Ağustos ayı… Aliağa Belediyesi‘nin stratejik planını hazırladığım günler… Halkla daha yakından temas kurmak amacıyla İzmir-Aliağa arasındaki yolculuklarımı otobüs ve dolmuşlarla yapıp sürücülerle ya da yolcularla sohbet etmeye çalışıyorum. Bu yolculuklar sırasında sohbetin konusu bir gün Aliağa Belediyesi tarafından düzenlenen Aliağa Emek Şenlikleri‘ne sıra geldi. Çünkü plan hazırlıkları sırasında CHP‘li olan belediye yöneticileri hummalı bir şekilde yakında yapılacak şenliklerin programını hazırlıyor, ülkenin önde gelen yazar, şair, bilim ve düşünce insanlarını bir araya getirerek Aliağa halkının bu şenliğe katılması için duyurular yapıyordu. Ama benim konuştuğum dolmuş halkı ise, bir önceki AKP‘li belediye yönetiminin bu şenlikler nedeniyle getirdiği İbrahim Tatlıses konserinin ne kadar kalabalık olduğundan, nasıl eğlendiklerinden söz ediyor ve kendi deyimleriyle CHP yönetiminin düzenlediği etkinliklerde içki içip sarhoş halde konuşan yazar, şair, bilim ve düşünce insanlarından hoşnut olmadıklarını ifade ediyordu. Çünkü onların derdi kültür, sanat ya da bilim değil, sevdikleri sanatçıyı izleyerek ona eşlik etmek, kısacası eğlenmekti.

İşte o nedenle bugün, İzmir Büyükşehir Belediyesi bu kentin yaşamında çok önemli bir yere sahip olan 9 Eylül‘ün 100. yılında, nereden temin edildiği halen belli olmayan milyonlarca lirayı ödeyerek pop müziğin starı Tarkan‘ı getiriyor, onun için özel bir sahne hazırlıyor, ondan birkaç gün sonra kurtuluş gününü kutlayan Çeşme Belediyesi ise pop müziğin diğer bir starı Ajda Pekkan‘ı getirerek, adeta İzmir Büyükşehir Belediyesi ile yarışıyordu. Yaşanan bu durum, ortaya çıkan bu rekabet ya da çekişme sayesinde, bu iş kimin en fazla seyirci çeken en tanınmış ve en fazla para alan sanatçıyı getireceği şeklindeki bir sidik yarışına dönüşerek, kutlanan gün ya da bayramların o kentin tarihindeki yeri, önemi unutuluyordu. Çünkü o konserlerde, Tarkan‘ın söyleyeceği “geççek” şarkısının vereceği sahte umutlara ihtiyaç duyuluyor, sanatçının iktidar karşıtı tutumu üzerinden mesajlar verilmeye çalışılıyordu… Aynen en yüksek bayrak direğini dikme, en uzun bayrağı taşıma, en fazla bayrağı asma gibi yarışlarda gördüğümüz gibi… Bu rekabet hissi içinde insan ister istemez, bir önceki yıl Tarkan‘ın konser verdiği bu kutlamanın 101ncisinde çoğu İzmirlinin tanımadığı ya da “dansözü bile var” diyerek tanıdığı; ancak, kültür ve sanata ne ölçüde katkıda bulunduğu bilinmeyen bir sanatçının davet edilmesi nedeniyle, bunu Tarkan‘la kıyaslayarak yeni geleni küçümseme gibi bir duygu ortaya çıkıyordu…

Sahi, Tarkan’dan sonra en meşhur, en iyi, en fazla parayı alıp sırada bekleyen ve en fazla seyirciyi bir araya getirebilecek pop sanatçısı kimdi acaba?

Pop sanatçılarının bu tür kutlamaların seyircisini arttırarak vazgeçilemez bir hale dönüşmeleri nedeniyle sanatçılar cephesinde de ilginç şeyler yaşanıyor, sırf bu tür etkinliklerde yer alıp para kazanmak ya da şöhretini korumak isteyen bazı sanatçılar, o güne kadar hiçbir siyasi tavır göstermedikleri halde abuk sabuk nedenlerle politik bir şeyler söyleme ya da yapma çabası içine girerek o siyasi kampın kadrolu sanatçısı olmaya, onların konserlerinde yer almaya çalışıyorlardı.

Gelelim gerçek bir toplumsal gösteri ya da törenin nasıl olması gerektiğine…

Belgesel gösteren televizyon kanallarında Brezilya‘nın Rio kentindeki dünyaca meşhur Rio Karnavalı‘na katılan ekiplerin önceden nasıl hazırlık yaptıklarını yakından görüyor, ekip lideriyle üyelerinin çabalarına yakından tanık oluyoruz. Bu belgesellerde Rio‘nun mahallelerinde, özellikle de yoksul kesimlerin yaşadığı Favelalarda yaşayan halkın böylesi bir karnaval öncesinde mahalle mahalle, hatta sokak sokak kendi arasında nasıl örgütlendiklerini, bandolar dahil olmak üzere ekipleri nasıl oluşturduklarını, provaları nasıl yaptıklarını ve karnaval günü belirli bir düzen içinde kendilerini nasıl sergilediklerini, maharetlerini sergilerken nasıl eğlenip de o karnavala sahip çıktıklarını, seyretmek yerine katılarak nasıl eğlenceli bir ortamın sahibi olduklarını seyrediyoruz.

Bence bu güzel ve anlamlı örnekten yola çıkarak, o ülke ya da kent halkının kendi inisiyatifi, kendi örgütlenmesi ile bir anma, bir eğlenme, bir gösteri hazırlama amacıyla, bizzat aktif bir şekilde katılarak törenler, gösteriler hazırlamasının nasıl olacağını araştırmamız, bunun yolunu bulup denememiz gerekiyor. Halkı seyirci olmak yerine bizzat katılıp o işte emeği olan bir özneye dönüştürmemiz gerekiyor. Halkın pasif bir şekilde izlediği etkinlikler yerine içinde olup hissettiği katılımcı eğlenceleri, etkinlikleri keşfetmemiz gerekiyor.

Örneğin Basmane, Kadifekale, Gültepe ve Altındağ gibi semtlerdeki mahalle halkının kendi aralarında örgütleyeceği bando, koro ve halkoyun ekiplerinin, Arnavutların, Boşnakların, Karadenizlilerin, Romanların, Afrikalı, Afgan, Suriyeli mültecilerin ve diğerlerinin 9 Eylül akşamı bir araya gelerek ve kendi aralarında yaratacakları tatlı bir rekabet içinde nasıl söyleyip çalıp oynayacakları bir kutlamanın ne ölçüde güzel, ne kadar yerel ve katılımcı olduğunu, İzmir‘deki yerel demokrasinin gelişmesine ne şekilde katkı vereceğini; böylelikle, bu kentte yaşayan değişik kültürel gruplar arasındaki ayrım ya da uçurumların, olası düşmanlıkların, kültür ve sanatın oluşturacağı ortak bir paydada buluşturup ilişkileri yumuşatacağını ya da ortadan kaldıracağını düşleyip gözümde canlandırmak istiyorum…

İşte o zaman, bizi bir araya toplasın, sayımızı daha da arttırsın diye popüler müzik piyasasının tanınmış ya da tanınmamış sanatçılarına ihtiyacımız kalmayacak…

İşte o zaman, söylenen şarkıyı dinlemek ya da eşlik etmek yerine istediğimiz şarkıyı kendimiz söylemiş, sahici, gerçek hüznü, üzüntüyü ve eğlenceyi kendimiz yaratmış olacağız…

İşte o zaman, kendi aramızda örgütlenip kendi istediğimiz türkülerimizi söyleyeceğiz.

………………………………………………………………………………………………………………………

Önemli Not: İzmir‘de Alsancak Sivil Katılım Platformu‘nu kurup çalışmalar yaptığımız 1999-2001 döneminde, halkın izlemekten çok katıldığı bir Alsancak Şenliği‘nin ne şekilde tasarlayabileceğimiz konusunu, rahmetli hocamız Prof. Dr. Gürhan Tümer ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği İzmir Şube Başkanı Asuman Özçam Boyacıgiller‘in de dahil olduğu düşünce grubunda tartıştığımız dönemde, araştırmamıza esas olarak aldığımız Prof. İlhan Tekeli‘ye ait “Bir Toplumsal Anlatım ve Katılım Biçimi Olarak Kutlama Şenlikleri” isimli bilimsel makaleyi, bu konuyu merak edenler için paylaşmak isterim. Yaptığımız tartışmaların nereye vardığını merak edenler için de bilgi vermek isterim ki, tartışmalarımızı sürdürdüğümüz dönemde 1999 tarihli Gölcük-Kocaeli ve Adapazarı depremleri olduğu için bu şenliği yapmaktan vazgeçip, hocamız Gürhan Tümer‘in önerisiyle Türkan Saylan Kültür Merkezi‘nin önünde, yoldan gelip geçenlerin ve bölge esnafının katkılarıyla “Katılım Anıtı” adını verdiğimiz bir enstalasyonu gerçekleştirmiştik. Okuyacağınız makalenin yararlı olması dileğiyle…

İzmir’in unutulan sanatçıları 9 – Ovide Curtovich

Ali Rıza Avcan

Bu kez ele alıp hatırlatmaya çalışacağımız sanatçı, tüm yayın ve kaynaklarda “Türk ressamı” olarak tanıtılan ve ticaret yapmak amacıyla önce Hersek‘den Trieste‘ye, 18. yüzyılda da ihracat ve uluslararası taşımacılık işlerini yürütmek üzere İzmir‘e gelen Slav kökenli Curtovich (Kurtoviċ) ailesinin bir ferdidir: Ovide Curtovich.

1835’de İzmir‘de doğan, Avusturya‘da resim eğitim alan ve genellikle İzmir ve yakın çevresinin resimlerini yapan Curtovich‘in hangi tarihte nerede ne şekilde öldüğü ise bilinmemektedir.

Ovide Curtovich, Tuval üzerine yağlıboya, 52X42 cm. , Viyana Sanat Tarihi Müzesi

Curtovich hakkında araştırmalar yapıp makaleler yazan Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Semra Daşçı‘nın verdiği bilgilere göre, Curtovich ailesinin adına Trieste kentinin 18-19. yüzyıllardaki ticaret yaşamı ile ilgili yayınlarda sıklıkla rastlanmakta ve ailenin İzmir‘de ve Belgrat‘ta ticari temsilcilikler açtığı bilinmektedir.

Ressam Ovide Curtovich‘in, pasaport almak amacıyla İstanbul‘daki Fransa Büyükelçiliği‘ne verip sonuç alamadığı başvurusunda, bizzat kendisi tarafından kaleme alınan otobiyografik özete göre, sanatçımız o tarihlerde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içinde kalan Fiume‘de, bugünse Hırvatistan sınırları içinde bulunan Rijeka‘da doğan bir baba ile İzmirli bir annenin çocuğudur. 1870’lerde İzmir’deki Lazarist Lisesi’ne devam etmiş, 1877’de Trieste’ye giderek ticaret şirketleri için iş bağlantıları kurmuş, Avusturya konsolos yardımcısının önerisi ile 1879-1883 yılları arasında Viyana Güzel Sanatlar Akademisi‘nde eğitim görerek Avusturyalı tarihi portre ressamı Edouard Ritter von Engerth‘in (1818-1897) öğrencisi olmuş, 1883’de önce Paris‘e, daha sonra ise yakalandığı sinir hastalığının tedavisi için Budapeşte‘ye gitmiş; ayrıca, Fransızca diploması alarak okullarda ders verme hakkı kazanmıştır. 1897’de ise İzmir’e geri dönmüştür.

Ovide Curtovich’e ait ilan. Annuaire des Commerçants de Smyrne and de l’Anatolie, Smyrne, 1893, s.333

Ressamın adının geçtiği kaynaklardan bir diğeri de 1893, 1894, 1895 ve 1896 yıllarına ait İzmir ticaret yıllıklarıdır. Sanatçının adı bu yıllıkların ‘Ressamlar’ başlığı altında büyük puntolarla yazılıp çerçeve içine alınarak özellikle öne çıkarılmıştır. Bu rehberlerde adres olarak gösterdiği yer ise “Atölye Pasajı, Smyrna“dır.

Curtovich’in resimleri Berliner Künstlerhaus (Berlin Sanatçılar Evi) ile 1892 yılında Londra Kraliyet Akademisi’nde açılan sergilere katılmış, Londra Kraliyet Akademisi‘ndeki sergide “Dinlenme Anı, Sabah“, “Bornova Ovası” ve “Nymphia Yolunda, Öğlen” adlı tabloları ile yer almış ve 1911 yılında Osmanlı sultanı V. Mehmet Reşad‘ın portresini yapmıştır.

Batılı eğitimin kendisine kazandırdığı kurgusallık, yer yer doğallığın önüne geçmişse de, resimleri tam bir Batılı Oryantalist’in yaklaşımından da uzaktır. Batılı’nın Doğu’ya yakıştırdığı ya da Doğu’da görmek istediklerini değil, yaşadığı Doğu’da gördüklerini anlatmıştır. Özetle Ovide Curtovich, İzmir’in çok uluslu, çokrenkli ve o çok zengin mozaiğinden bir renktir gerçekten de, daha doğrusu renklerinden biridir.” (1).

Anforalı Levanten Kız, 1896, Tuval üzerine yağlıboya, 96X76,5 cm.
Su Taşıyan Köylü Kızı, 1910, Tuval üzerine yağlıboya, 52,5X42 cm.
Bahribaba’dan İzmir Körfezi, Tuval Üzerine Yağlıboya, 81X121 cm.
Deve Kervanı, 1855, 21X27 cm.
Manisa’da Karaosmanoğlu Sarayı’nın Avlusu (Detay), 1896, Tuval üzerine yağlıboya, 134,5X101,5 cm.
Manisa’da Karaosmanoğlu Sarayı’nın Avlusu, 1896, Tuval üzerine yağlıboya, 134,5X101,5.
Camargue boğaları, Tuval üzerine yağlıboya., Sağ altta imzalı ve açıklamalı Marsilya, 33x41cm.
George Ypsilantis, 1879
Kıbrıs Sedirlerinin Altında, Tuval üzerine yağlıboya, 78X54 cm.
Meyveli̇ Bohem Kadehli̇ Natürmort, 1918
Nymphia Yolunda, Öğlen, 1891, Tuval üzerine yağlıboya, 29,85X43,82 cm.
Tuval üzerine yağlıboya, 66X52,5 cm., Viyana Sanat Tarihi Müzesi
Çiftçi Saz Kulübenin Önünde, 1922.
Çölde Karavan, Tuval üzerine yağlıboya, 31,5X47 cm.
İstanbul Yakınlarındaki Prens Adaları, 1912, Tuval üzerine yağlıboya, 23X29 cm.
İzmir Yangını, Benaki Müzesi.
Terasta Türk Aile, 1909, Tuval üzerine yağlıboya, 86X63 cm.
Binici, Tuval üzerine yağlıboya.
İzmir Kırsalında Kadın ve Çocuklar, 1908, Tuval üzerine yağlıboya, 56X80 cm.
1892 Tarihli sergi kataloğu.

(1) Daşçı, S., “İzmir Mozayiğinden Bir Renk: Ressam Ovide Curtovich“, Yayınlanmamış makale, s. 9.

Yararlanılan Kaynaklar

Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.27-44.

Daşçı, S. (2012) “1893-1896 İzmir Ticaret Yıllıklarında Adı Geçen Sanatçılar ve Sanatla İlgili Meslekler Üzerine Bir Değerlendirme“, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 2012, Cilt 1, sayı 3, s.17-52.

Daşçı, S., “İzmir Mozayiğinden Bir Renk: Ressam Ovide Curtovich“, Yayınlanmamış makale, s. 9.

Gıda Strateji Belgeleri ve Kapitalizm: Neden ve Sonuç (1)…

Ali Rıza Avcan

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve belediyeye bağlı İstanbul Planlama Ajansı (İPA) tarafından hazırlanan 2021 tarihli İstanbul Gıda Strateji Belgesi’nden sonra bu tür bir belgenin ikincisini, okuduğumuz sosyal medya haberleri nedeniyle Bursa’nın Nilüfer Belediyesi’nden beklediğimiz bir süreçte, İzmir, Karşıyaka Belediyesi’nin hamlesi ile 22 Ağustos 2023 tarihinde, ülkemizin ikinci gıda strateji belgesine sahip olduk. Hazırlık çalışmaları uzun bir süredir devam etmekte olan Nilüfer Belediyesi’ne ait belgenin ise ne zaman bitip uygulamaya konulacağı ise henüz belli değil.

Üçüncü bir gıda strateji belgesiyle ardından gelecekleri beklediğimiz bu süreçte, İstanbul, Londra, Bristol ve Malmö gibi kentlerde uygulamaya konulan gıda strateji belgeleriyle Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’nün hazırladığı rehberleri, bu konuda yazılmış yayınlarla bilimsel makaleleri dikkate alarak, gündemimize aldığımız Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi’ni, hem bir planlama uzmanı hem de 25 yıllık Karşıyakalı bir hemşeri/seçmen olarak bu ve gelecek Pazartesi günü yayınladığımız/yayınlayacağımız iki ayrı yazıyla inceleyip değerlendirmeye çalışacağız.

Ancak bundan önce, yapacağımız inceleme ve değerlendirmelere esas olmak üzere gıda strateji belgesinin ne olduğu ve İzmir metropolünün önemli bir ilçesi olan Karşıyaka’nın tarım ve gıda açısından sahip olduğu geçmişteki ve bugünkü potansiyelini elimizdeki verileri kullanarak ve bir hemşeri olarak Karşıyaka’da yaşadığımız gerçekleri dikkate alarak ortaya koymamız gerekmektedir.

Kentsel Gıda Stratejisi Nedir?

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), “kentsel gıda stratejisi” terimini, bir kentin gıda sisteminde nasıl bir değişimin hedeflendiğini ve bu değişim için kimlerle nasıl bir çaba gösterileceğini kapsayan bir süreç olarak tanımlıyor ve bu iş için hazırladığı rehberde, kentsel gıda stratejilerinin, bir Avrupa projesi olan Foodlink Projesi çerçevesinde geliştirildiğini, projenin geliştirme amacını, kentlerdeki gıda sisteminin sürdürülebilir hale getirilmesi çerçevesinde; gıda fiyatlarının artışı, gıda yoksunluğu, gıdaya erişimin kırılganlığı ve beslenme biçimlerinin çevresel etkileri gibi nedenlerle dünya çapında ortaya çıkan ya da çıkabilecek isyanları engellemek ve bunu doğrudan bir sonucu olarak ulusal güvenliği sağlamak olarak açıklıyor. (1)

Aynen isyanları, komünleri ve devrimleri ile meşhur Paris‘in, Paris yoksul ve aç halkının barikatlar kurup Saray‘ın askerlerine karşı direnmemesi için kentin Baron Haussmann tarafından yeniden şekillendirilip kentteki tüm ara sokakların kaldırılarak yerine geniş bulvarların yapılmasında olduğu gibi… Kapitalizm, başına gelebilecek belaları önlemek için zaman zaman ve yer yer bu tür önlemleri almak istiyor ve alıyor…

Görüldüğü gibi kapitalizmin çağdaş krizleri boyutunda; özellikle de, kapitalist sistemin egemen olduğu kentlerde yerel/uluslararası Bayer, Unilever, Wall-Mart ve Cargill gibi tarım ve gıda tekelleriyle o tekellerin hakimiyetindeki kent yönetimlerinin uyguladığı neoliberal/özelleştirmeci politikaların sonucunda refahtan ve sosyal güvenlikten yoksun bırakılan halk kitleleri, karşı karşıya kaldıkları bu derin açlık, yoksulluk ve yoksunluk halinin getirdiği evsizlik, gıdasızlık gibi sorunların çözümü için geniş kitleler halinde ayaklanıp mevcut sisteme, uluslararası tekellerin ve o tekellerin şekillendirdiği Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Birleşmiş Milletler (UN), Birleşmiş Milletler’e bağlı Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Bankası (WBG), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve onların yerli işbirlikçilerine; özellikle de yasal olarak kente gelen gıdanın uğramak zorunda olduğu hallerdeki mafya örgütlenmesi, hal dışı kaçak satış ve mafyatik ilişkileri ile ünlenen sebze meyve ihracatçılarına karşı farklı alternatifler üretebilirler. İşte tam da bu tehlike karşısında, adını andığımız uluslararası kuruluşlar, kapitalizmin bir ürünü olan bu sorunun sonuçlarını yumuşatıp geniş kitleleri, sahte bir katılım hikayesiyle “paydaş” adı altında sanki sorunun çözümüne katkıda bulunuyorlarmış gibi işin içine sokarak ve kendi hazırladıkları sahte şablon ve reçeteleri dayatarak, onların bu bozuk gıda ve tarım sistemini düzeltebileceği gibi bir algı yaratmakta, kendilerine bağlı STK ve akademik çevrelerle bunun etkisini arttırmaya çalışmaktadır. O nedenle, bu tür belgelerin hazırlığına katılanlara şu soruyu sormak gerekir: Hazırlayıp tanıtımını yaptığınız bu tür belgelerle hangi uluslararası tarım ve gıda tekeline, lobisine ya da onların ulusal ve uluslararası alanda güçlü, yaygın ve egemen örgütüne karşı çıkıp söz geçirmeye, onlara rağmen geniş halk kitlelerini beslemeyi vaat ediyorsunuz? Dünya tarım ve gıda krizinin nedeni olan kapitalizmle mücadele etmeden, onu mücadelenin odağına koymadan, mücadelenin siyasi boyutunu dikkate almadan, kurduğunuz STK’larla ve ideolojinizi yaymaya çalışan emrinizdeki akademisyenlerle ve içinde tek bir kez “kapitalizm” ya da “anti-kapitalizm” sözcüğünü geçirmeden hazırladığınız strateji belgeleri, planları ile hangi kentte hangi gıda ve tarım sistemini düzenleyebileceksiniz ki?

İşte o anlamda, hazırlanan bu tür belgeler çağdaş kapitalizmin bir sonucu ortaya çıkan derin açlık, yoksulluk ve yoksunluk gibi sorunları çözmekten uzak, kapitalizmin bir iki nefes daha almasını sağlayacak, kapitalist sistemin koşullarını kent boyutunda yeniden üreten, geniş halk kitlelerinin kızgınlığını giderip gazını alacak, onları “yapacağız”, “edeceğiz” diyerek oyalayıp kandırdığı sahte reçetelerden başka bir şey değildir. Yaptığınız ise, açlığa, yoksulluğa, yoksunluğa neden olan kapitalizme, kapitalist sisteme hizmet etmekten başka bir şey değildir.

Şimdi gelelim bu ideolojik ve eleştirel yaklaşım çerçevesinde, İzmir’in ve Karşıyaka’nın gerçeklerini dikkate alarak yapacağımız Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi analiz ve değerlendirmesine…

Karşıyaka’nın Bilinen ve Yaşanan Gerçekleri

2007 yılında 515.184 kişiye ulaşan Karşıyaka ilçe nüfusu, 2008 yılında Bayraklı’nın bir ilçe olarak ayrılması sonucunda, % 42,54 oranındaki nüfus kaybı ile 296.031’e inmiş, 2012 tarihli 6360 sayılı yasa gereği, Yamanlar Dağı’nın eteğindeki Sancaklı ve Yamanlar köylerinin mahalleye dönüşmesi nedeniyle, 2012 yılı verilerine göre 286 kişi olan köy nüfusu kent nüfusuna eklenmiş, coğrafi olarak Çiğli, Bayraklı, Bornova ve Menemen ilçelerine komşu, İzmir metropolünün önemli ve büyük bir ilçesidir. Nüfus 2020 yılında en yüksek düzeyi olan 350.100’e ulaşmakla birlikte; nüfus 2021 ve 2022 yıllarında sürekli azalarak 2022 itibariyle toplam 27 mahallede yaşayan 346.264 kişiye ulaşmıştır.

Karşıyaka’nın Tarımsal Faaliyetler Açısından Potansiyeli

Karşıyaka ilçesinin tarım faaliyetleri açısından potansiyelini inceleyip değerlendirmeye kalktığımızda, ilk kullanacağımız resmi veriler, Türkiye İstatistik Kurumu MEDAS veri tabanındaki 2004-2022 dönemi ile ilgili veriler olup; Karşıyaka ilçesi ölçeğinde veri sunan bitkisel üretim, hayvancılık ve tarımsal alet ve malzeme varlığı ile ilgili istatistiklerdir.

Bu verilerle ilgili olan ve yazımıza eklediğimiz bu tablolara baktığımızda, Karşıyaka’daki bitkisel üretim ve hayvancılıkla ilgili tarımsal verilerin, buna ek olarak tarımsal faaliyette kullanılan alet ve malzeme miktarlarının 2004 yılından 2022 yılına kadar devam eden 19 yıllı süre içinde devamlı ve düzenli olarak azaldığını; hatta yok olduğunu görürüz. Örnek verecek olursak, 2004 yılında 312 dekar olan tahıl ve bitkisel ürünlerin ekimine ayrılan tarımsal alan miktarının 2017 yılından sonraki dönemde “0” düzeyine inmesi, 2004 yılında 174 dekar olan sebze ekilen alanların 2022 yılında 67 dekara düşmesi ve buna bağlı olarak ürün başına hesaplanan verimle üretim miktarının devamlı azalmasını gösterebiliriz. (2)

Karşıyaka’daki tarımsal faaliyetlerin bu ölçüde küçülmesi; hatta yok olması çerçevesinde, İzmir İl Tarım ve Orman Müdürlüğü’nün 2021 yılı verilerine göre Karşıyaka ilçesinin 51.105 dekar büyüklüğündeki alanının % 7,32’inin (3.740 dekar) tarım alanı olduğunu ve Tarım ve Orman Bakanlığı’na ait Çiftçi Kayıt Sistemine sadece 7 çiftçinin kayıtlı olduğunu, ilçe kapsamında 7 adet bitkisel üretim, 17 adet yem işletmesi, 20 adet büyükbaş, 46 adet küçükbaş, 37 adet de arıcılık üretim işletmesi, 5 adet gübre bayii, 2 adet bitki koruma ürünleri bayii, 1 adet tohum bayii, 3 adet zirai alet ve makine bayii, 81 adet petshop, veteriner kliniği, hayvan hastanesi ve benzeri işletmelenin bulunduğunu görürüz. Ayrıca mevcut olan 1 adet tarımsal kalkınma kooperatifinin 7 ortağı, 2 adet su ürünleri kooperatifinin de 214 ortağı olduğunu öğreniriz.

Konuya Karşıyaka’daki 2021 yılı tarımsal üretiminin hangi düzeyde olduğu sorusu üzerinden yaklaştığımızda ise, Karşıyaka’da tarla bitkileri üretiminin olmadığını, tarım arazilerinin % 78,27’sini (2.927 dekar) oluşturan alanda 36 tonu yağlık zeytin, 6 tonu sofralık zeytin, 38 tonu erik olmak üzere toplam 129 ton meyve, % 2,04’ünü (76 dekar) alanda 123 tonu sofralık domates, 7 tonu fasulye 6 tonu börülce olmak üzere toplam 175 ton sebze üretildiğini; ayrıca, 394,17 ton süt, 40.000 adet yumurta, 14.05 ton bal, 561.992 ton su ürünü elde edildiğini, ilçe sınırları içinde 196 adet büyükbaş, 3.943 adet küçükbaş, 267 adet kanatlı hayvanın yaşadığını, arı kovanı sayısının ise 2.810’u bulduğunu öğreniriz. (3)

Tabii ki, bütün bu veriler İzmir’in tarım ve gıda faaliyetleri açısından önde gelip “tarım ilçesi” olarak tanımlanan Ödemiş, Tire, Bergama, Kemalpaşa ve Menemen gibi tarım ilçelerine göre oldukça düşük kalan, önemsiz rakamlardır. O nedenle de, Karşıyaka’nın bir tarım kenti olduğu, gıdaya yönelik tarımsal faaliyetlerin Karşıyaka için önemli ve öncelikli olduğu, bu nedenle Karşıyaka Belediyesi‘nde bir Tarımsal Hizmetler Müdürlüğü oluşturup başına bu zamana kadar tarımla ilgisi olmamış ve bu alanda bilgi, birikim ve deneyime sahip olmayan birinin atanmasının gerekli olduğu söylenemez. Nitekim Karşıyaka Belediyesi’nin 2020-2024 dönemine ait stratejik planı ile 2019, 2020, 2021 ve 2022 mali yıllarına ait faaliyet raporlarında ve performans programlarında bu konuya önem ve öncelik verilmediği için tarım ve gıdaya ilişkin hiçbir amaç, hedef, faaliyet ve performans verisi; hatta bu belgelere ait metinlerde –ilgili yasaların madde hükümleri dışında- tek bir kez olsun “gıda” ve “tarım” sözcükleri yer verilmemiştir. Bu durum, 1 Nisan 2022 tarih, 93 sayılı belediye meclisi kararı ile Tarımsal Hizmetler Müdürlüğü‘nün kurulup başına İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden gelme bir göevlinin atanması sonrasında, 2023 yılına ait performans programına eklenen ve 2.2.7.1 kodu ile imlenen “Sürdürülebilir Tarım Uygulamalarını Arttırmak” başlıklı performans hedefi ile değiştirilmiş; böylelikle, Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi‘ni hazırlama ile ilgili çalışmalara yasal ve mali bir dayanak kazandırılmıştır. (4)

Karşıyaka tarımındaki bu yoksullaşma ve yok olmanın nedeninin ise, Karşıyaka’da yaşayanlar ya da Karşıyaka’ya, özellikle de belediye meclisinin binlerce kararına nesnel bir şekilde bakanlar için ilçedeki rant kokan çarpık yapılaşma ve belediye meclisinin parsel bazındaki değişikliklerle ilgili binlerce kararı sonucunda ortaya çıkan tarım arazilerinin imara açılması ya da yağmalanması olduğu söylenebilir.

Şemikler’deki mandalina bahçesinin dünü ve bugünü…

Elimizde Karşıyaka’daki imara açılan alanların ya da imar planlarındaki işlev değişikliklerinin, tarım alanları aleyhine yıllar itibariyle gelişimini gösteren yayınlanmış resmi bir istatistik olmamakla birlikte; Karşıyaka’da yaşayıp gördüklerimiz, yıllar içinde verimli tarım alanlarının; özellikle de Bostanlı, Şemikler ve Demirköprü gibi mahallelerdeki büyük mandalina ve sebze bahçelerinin imara açılması ya da tarım arazisi olmaktan çıkarılması nedeniyle devamlı azalıp yok olduğunun kanıtıdır. Şahsen tanık olduğum bir olay çerçevesinde, Şemikler’in yerlisi rahmetli’ya ait geniş mandalina bahçelerinin 50 daire karşılığında müteahhide verilmesi nedeniyle bugün orada büyük bir sitenin var olmasını ya da belediye tarafından açılan Ordu Bulvarı’nın Erdoğan Akkaya Sokağı ile kesiştiği köşede yer alan büyük mandalina bahçesinin, sahibinin ölümünden sonra varisleri tarafından hem Kılıçoğlu İnşaat’a verilerek yerine iki ayrı blok halinde koskocaman bir apartman yapılmasını hem de o güzelim bahçenin yola terk suretiyle yok edilmiş olmasını örnek olarak verebilirim.

İşte bütün bu veriler ve yaşanan gerçekler ışığında, bir zamanlar az da olsa anlamı olan Karşıyaka tarımının bilerek ve bilinçli bir şekilde yok edilmesinden sonra ve bu yok oluşun nedenlerini arayıp çözümü için önlem geliştirip önermek ya da talep etmek yerine çıkıp da; “biz burada kent tarımı yapalım”, “belediyeye ait park ve bahçelerde agroekolojik uygulamalara geçelim”, “balkonlarda ve apartman bahçelerinde agroekolojik tarım yapalım” demenin, gerçek sorunu görüp üzerine gidememekten kaynaklanan ikiyüzlü bir politikanın, sahte bir hayal ticaretinin sonucu olduğuna inanıyorum. (5)

Karşıyaka’nın Gıdanın İşlenmesi, Dağıtımı ve Tüketimi İle İlgili Potansiyeli

Konunun gıda ile ilgili yönünde ise, İzmir İl Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nün 2021 yılı verilerine göre ilçe genelinde 3.092 adet gıda işletmesi, incelediğimiz 2023 tarihli Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi verilerine göre de 174 adet süpermarket, 111 adet e-ticaret birimi, 7 adet pazar yeri (Çok Katlı Pazaryeri, Bostanlı, Şemikler, Cumhuriyet, M. Kemal, Örnekköy, Zübeyde Hanım), 2 adet yenilenebilir peyzaj alanı bulunduğu bilinmekle birlikte; bugüne kadar Karşıyaka ilçesinin gıda talebi, arzı ve tüketimi konusunda hiçbir bilgiye sahip olunmadığı, gıdanın üretimi, işlenmesi, lojistiği, tüketimi ve atık olarak değerlendirilmesine ilişkin hiçbir verinin toplanmadığı, gerekli araştırma ve analizlerin yapılmadığı, buna ilişkin envanterlerin hazırlanıp güncellenmediği, gıda ile ilgili işyerlerinin yeterince denetlenmediği, gıdanın ilgili diğer sektörlerle birlikte Karşıyaka içi ve çevresinde; ayrıca, metropol bütününde geçirdiği süreçler konusunda geçerli ve güvenilir verilere sahip olunmadığı ortaya çıkar. Nitekim 2023 tarihli Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi’nin “Eylemler” bölümünde, gıda ile ilgili olarak kent-bölge sınırlarının belirlenmesi, tarım/gıda sistemi, üretici ve tedarikçi, üretici, çiftçi, köylü ve topraksız tarım emekçisi envanterlerinin hazırlanması, iklime ve coğrafyaya özgü tarımsal ürünlerin araştırılması faaliyetinin önümüzdeki dönemlerde yapılacak yedi ayrı hedef olarak yazılı olmuş olması da bu büyük eksikliğin en somut kanıtıdır.

Tarımsal faaliyetlerin gün geçtikçe azalıp yok olduğu ve gıda ile ilgili hiçbir verinin olmadığı bir ortamda hazırlanan Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi ile ilgili çözümleme ve değerlendirmelerimi ise önümüzdeki hafta paylaşacağım yazıda dile getirmeye çalışacağım.

(1) Moragues, A.; Morgan, K.; Moschitz, H.; Neimane, I.; Nilsson, H.; Pinto, M.; Rohracher,H.; Ruiz, R.; Thuswald, M.; Tisenkopfs, T. and Halliday, J. (2013) Urban Food Strategies, The Rough Guide to Sustainable Food Systems, FOODLINKS FP7 projesi çerçevesinde geliştirilen belge (GA No.265287), FAO, s.5.

(2) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Bitkisel Üretim ve Hayvancılık İstatistikleri 2004-2022.

(3) İzmir, Tarımla Büyüyen Şehir, İl Tarım ve Orman Müdürlüğü Karşıyaka Tarım Sunumu, 2021.

(4) Karşıyaka Belediyesi Strateji Planı 2020-2024, 2109, 2020, 2021, 2022 ve 2023 Mali Yılları Performans Programları.

(5) Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi.

Yaşadığım kente dair üzülüp utandığım şeyler…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlardaki yazı yazma düzenime göre, hafta başında İzmir‘e ve diğer kentlere dair talep, beklenti ve sorunları ele alıp öneriler geliştirmeye çalıştığım yazıları, Perşembe günleri de İzmir‘in unutulan sanatçılarına dair seri yazıları sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.

Ama bugün ilk kez hafta başında bir yazı yazıp paylaşamadım. Çünkü Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerinde, uzun zamandır Almanya‘nın Frankfurt kentinde yaşayıp dünyanın birçok ülke ve kentini dolaşmış ve sonunda emekli olduktan sonra Ağustos ayının başında vefat eden sevgili dayımın İznik‘teki evinde yaşayan ve ona bakan kuzenim İbrahim‘i ağırlamaya, ona eşlik edip İzmir‘i gezdirmeye çalıştım.

Benden üç yaş küçük olan İbrahim, İzmir‘e tam 33-34 yıl önce yakın arkadaşı Rudi ile birlikte gelmiş ve o tarihte onları, -bu kentte yaşamadığım halde- gezdirmeye çalışmış, Rudi‘nin onca gezmeden sonra oturup bir bira içmek istediği o Burhan Özfaturalı yılların Konak Meydanı‘nda açık tek bir birahane bulamamış, en sonunda Fevzi Paşa Bulvarı üzerinde keşfettiğimiz efsane futbolcu Metin Oktay‘a ait “Gol Pub“da istediğimiz biraları içebilmiştik. Bunun nedeni ise, o devrin belediye başkanı Burhan Özfatura‘nın içki içilen yerler üzerindeki baskısıydı ve o baskı sonucunda İzmir‘in orta yerinde bira içilen tek bir yerin olmaması nedeniyle utanarak Rudi‘den özür dilemiştim.

Şimdi ise, aradan tam 33-34 yıl geçtikten sonra Rudi‘yi anarak İbrahim‘le birlikte, şimdi daha iyi tanıdığım İzmir‘i gezecektik..

İlk olarak Bostanlı İskelesi‘nden vapurla Konak Meydanı‘na gitmeye kalktık… O nedenle de evden çıkıp tramvayla Bostanlı İskelesi‘ne, Bostanlı İskelesi‘nden de vapura binip Konak İskelesi‘ne gittik. İbrahim yoldaki sohbetlerimiz sırasında bir yandan çay içip diğer yandan da İzmir‘i seyredebileceğimiz eski vapurları hatırlayınca verdiğim cevap, “inşallah üstü açık olan motorlar gelir” demek oldu; ama gelen vapur benim tost makinasına benzettiğim ve çoğu kez Norveç‘in ya da İsveç‘in fiyortlarında kullanılıp İzmir‘in kent kimliğini yansıtmayan yeni nesil vapurlar oldu. O nedenle açıkta, denizin serin rüzgarını tenimizde hissedip çay içerek ve İzmir‘i seyrederek bir yolculuk yapamadık.

Konak iskelesine inip ikimizin de almayı unuttuğu su ihtiyacımızı karşılamaya kalktığımızda ilk kızgınlığımız, ilk öfkemiz baş gösterdi. Çünkü iskeledeki bir yeme-içme mekanı bizden yarım litrelik içme suyu için 10 lira istedi ve biz de, bir önceki müşterinin yaptığı gibi söylenerek su şişesini iade ettik.

Ardından tarihi İzmir Saat Kulesi‘nin bulunduğu Konak Meydanı‘na geldik ve İbrahim‘in arka fonuna saat kulesi ile palmiyeleri aldığım fotoğraflarını çektim. Özellikle de uçan güvercinleri fotoğrafa dahil etmeye çalışarak… İbrahim de çektiğim fotoğrafları Almanya‘daki oğullarına, arkadaşlarına göndererek İzmir‘deki varlığını kanıtlamaya çalıştı.

Sonrasında Valilik binasının yanından Anafartalar Caddesi‘ne girerek sağlı sollu tarihi binalara baktık, İzmir denilince akla gelen şerbet satıcılarına bakmakla birlikte içlerindeki sentetik boyaları, özellikle de hiç de doğal olmayan mavi renkli şerbetleri görünce şerbet almaktan vazgeçtik.

Kemeraltı Camisi kavşağından sola dönerek dosdoğru Ali Paşa Meydanı‘na gittik ve oradaki esnafın o zarif şadırvanı kuşatıp meydanı nasıl işgal ettiğine tanık olduk.

Ali Paşa Meydanı‘ndan sonra yıllardır çevresindeki çelik örgülerle teslim alınmış Dalan Sabun İmalathanesi‘nin önünden geçerek Kızlarağası Hanı‘na gittik. İbrahim‘i önce hanın üst katlarında gezdirdim, sonrasında da hanın arkasındaki kahvecide oturarak kızgın kumda yapılan kahvemizi ve suyumuzu içtik. Bu arada önümüzdeki Roman grubunun yaptığı sokak müziğini dinledik. Ancak bu keyif, onları uyarıp susmalarını sağlayan bir zabıta memuru nedeniyle kesildi. Roman müzisyenler ceplerinden çıkarıp bizlere gösterdikleri belediye yetkililerince imzalanıp onaylanmış kimlik kartlarına rağmen bu şekilde susturmaya isyan edip yeniden müzik yapmaya başladılar. Çünkü, biz dahil çevredeki herkes onları dinleyip resim ya da videolarını çekiyor, onların müzik yapmasını istiyordu.

Kahvelerin tadı damağımızda iken sevgili arkadaşlarım fotoğraf sanatçısı Erol Üzmez’i ve sahaf Hakan Kazım Taşkıran‘ı dükkanlarında ziyaret ederek onlarla sohbet edip Kemeraltı ile ilgili kitaplar aldık.

Sonrasında cepleri dolu Almancıların alış veriş yaptığı İpekçiler Çarşısı‘nı dolaşarak gelinlik, damatlık alan son zamanların “Yuro” zenginlerini izledik, asırlık Karagöz Saat‘in vitrindeki saatlerine baktık.

Anafartalar Caddesi üzerinden çıktığımız Agora Parkı‘nın tarihi dur ağaçları altında soluklanarak suyumuzu içtik ve Agora’yı seyrettik. Oradan da Namazgâh Yokuşu‘na sararak Altınordu Spor Kulübü‘nün bulunduğu Pazaryeri Meydanı‘na ve İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilip TARKEM‘e verilecek olan Tevfik Paşa Konağı‘na ve Dönertaş‘a vardık. Geçen seneden bu yana restorasyon adına tek bir çivinin çakılmadığı Tevfik Paşa Konağı ve şimdilerde dönmeyen Dönertaş’ın durumu haliyle ikimizi de üzdü. İbrahim bu arada Basmane Altınpark‘taki tuvalete giderek İzmir‘deki tuvalet gerçeği ile yüz yüze geldi.

Belki dostum Orhan Beşikçi’ye rastlarım diye dolaştığım kaderine terk edilmiş Altınpark‘ta bu kez Orhan Bey yerine eşi ressam Bedriye Hanım‘la karşılaştık ve onunla sohbet edip Orhan Bey‘e selam söyledik.

Basmane‘den sonra 9 Eylül Kapısı‘ndan; daha doğrusu yıkılıp yeniden yapılan kapının hemen yanındaki girişten Kültürpark‘a girdik. İzmirli olmamasına karşın İbrahim‘in gayet iyi hatırladığı Manolya Gazinosu‘nun, Göl Gazinosu‘nun içler acısı halini, kuruyan, kesilen ya da budanan ağaçları ibretle izleyerek Lozan Kapısı‘ndan çıkıp Alsancak‘a yöneldik. Kapıdan çıkmadan önce de Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü heykelinin hemen yanında demir putrellerin kaynakla birleştirilerek imal edilen reyonların Kültürpark‘ı nasıl yıpratıp yorduğunu yakından gördük.

Gazi İlkokulu, Kıbrıs Şehitleri Caddesi, Gazi Kadınlar Sokağı istikametinde önce Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi‘nin, sonrasında da Sardunya Bar‘ın önünden geçtik, Sardunya Bar‘ın sahibi sevgili Hami ile sohbet ettik.

Ardından 1. Kordon‘dan yürüyerek Alsancak İskelesi‘ne vardık ve yine aynı tost makinasına benzeyen vapurla Karşıyaka‘ya geçtik. İbrahim yolda, bu vapurdaki insanların niye arka arkaya oturduklarını, eskiden olduğu gibi niye karşılıklı oturmadıklarını sordu. Bense bu akılcı ve yerinde soruya -ne yazık ki- cevap veremedim.

Ertesi günkü İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olup gazoz satışının olmadığı Atakent‘teki Yasemin Kafe maceramız 2 fincan Neskafe ve bir kutu Lipton Tea bedeli olarak toplam 170 liraya, Karşıyaka Belediyesi‘ne ait olup gazoz satılan Gondol Kafe maceramız ise bir tabak salata için 85 liraya mal oldu. Hem de her düzeydeki halkın gidip ucuza, kaliteli şeyler yiyip içilmesi için açılan belediyelere ait mekanlarda…

Pazar akşamı yaptığımız Bostanlı yürüyüşünde ise cadde ve sokakların balık lokantaları, barlar, restoranlar tarafından nasıl işgal edildiğine tanık olduk.

İbrahim‘in Pazartesi sabahı İznik‘e gitmek için Bostanlı‘dan kalkacak Pamukkale servisine binme macerası ise, metrosu ya da İZBAN’ı İstanbul ya da Ankara’nın aksine otogara kadar gitmeyen bu kentte, Pazartesi günlerinin yoğun trafiği nedeniyle otobüsün kalkış saatinden 2 saat önce kalkacak olan servis minibüsüne biniş maratonu ile başladı. Adeta uçağa binecekmiş gibi… Şayet bu servise binemeyecek olsaydık, yaşadığımız evden Otogar‘a ulaşmamız ancak 3 otobüs değiştirerek olacaktı… Tabii ki, oraya kaç saatte varacağımızı bilmeden ve bu nedenle otobüsü kaçırma ihtimalini göze alarak…

Şimdi diyeceksiniz ki, “adeta tüm kenti kapsayan bu küçük gezi sırasında karşılaştığınız sorunları, olumsuzlukları ve şikayetlerini anlatıp durmuşsun…. Peki, bu kentte beğendiğin için öveceğin hiç mi güzel bir şey yok mu?” diye sorarsanız; ben de size, bu kentteki tarihi , arkeolojik, kültürel ve doğal değerlerle iyi, güzel ve samimi arkadaş, dost ve yoldaşların beni teselli eden büyük bir zenginlik olduğunu, bu kentteki büyük yanlışlığın yine bizim yanlış kararlarımızla seçtiğimiz kötü yöneticilerin kötü yönetimi olduğunu söyleyebilirim.

İzmir’in unutulan sanatçıları 6 – Athanase (Thanasis) Apartis…

Ali Rıza Avcan

Heykeltraş Athanase (Thanasis) Apartis 24 Ekim 1899’da İzmir‘de altı çocuklu bir terzinin oğlu olarak doğdu. İzmir‘den hangi tarihte ve hangi nedenle ayrıldığı bilinmemektedir. Wikipedia‘nın Yunanca kaydında, Yunan ordusunun Anadolu‘yu işgali sonrasında; yani, 9 Eylül 1922’de 23 yaşında iken ailesi ile birlikte İzmir‘i terk etmek zorunda kaldığı söylense de; öğrenim görmek için önce Roma ve Venedik‘e, daha sonra da 1919 yılında Paris‘e gittiği bilindiğine göre İzmir‘i, 1922 öncesinde kendi isteği ile terk ettiği ortadadır…

Athanase (Thanasis) Apartis, Roma ve Venedik‘teki heykeltraşlık eğitimi sırasında Ermeni heykeltıraş Papazyan‘ın atölyesinde çalışıp ressam Vasilis Ithakisios‘tan (1878-1977) dersler aldı. 1919’da Paris’e gitti ve Académie Julian‘da okumaya başladı. Ekim 1919’da École des Beaux Arts ‘a kabul edildi; ancak, orada sadece iki ay kaldıktan sonra Fransız heykeltraşlar Paul Landowski (1875-1961) ve Henri Bouchard (1875-1960) ile iki yıl çalıştığı Académie Julian‘a döndü.

Apartis, 1921’de Salon d’Automne‘da üç eser sergiledi. Orada kendisini fazlasıyla etkileyecek Fransız heykeltraş ve sanat öğretmeni Antoine Bourdelle (1861-1929) ile tanıştığında Académie Julian‘dan Académie de la Grande Chaumière‘e transfer olmaya karar verdi ve burada dört yıl okuduktan sonra 1925’te mezun olmadan ayrıldı. Bourdelle, Apartis‘e kariyerinde çok yardımcı oldu ve çalışmalarının 1923’te Salon des Tuileries sergilerinde gösterilmesini sağladı. Apartis, 1920’lerde önde gelen kişilerin birkaç büstünü yaptı. Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos‘un eşi Helena Venizelos, Yunanistan‘a kısa dönüş ziyaretleri dışında 1940’a kadar Paris‘te yaşamasını sağlayan 40.000 Fransız Frangı tutarında burs verdi. Aynı yıl ünlü Fransız heykeltraş Charles Despiau (1874-1946) ile tanıştı. 1939’da Légion d’honneur madalyası ile ödüllendirildi. Eserleri Petit Palais ve Jeu de Paume gibi sanat müzelerinde sergilendi. “Kadın ve Kız” isimli eseri Fransız hükümeti tarafından satın alındı ​​ve Yunan hükümeti tarafından Adonis‘in bir heykelini yapması istendi.

İkinci Dünya Savaşı devam ederken 1940’ta Yunanistan‘a döndü ve Alman işgali sırasında birçok Komünist partizan faşizme karşı savaşırken o mevcut rejimle barışık bir şekilde heykel yapmaya devam etti. Bu arada kısa bir süreyle mimar ve ressam Dimitris Pikionis‘in (1887-1968) asistanlığını yaptı. Savaşın bitimiyle birlikte gittiği Paris‘te 1947 yılında Fransız Eğitim Bakanlığı‘nın Palmes Académiques ödülünü aldı. 1956 yılında yeniden Yunanistan‘daydı. 1959’da Atina Teknolojik Eğitim Enstitüsü‘ne çizim profesörü olarak atandı. 1961’de Atina Güzel Sanatlar Okulu‘nda heykel profesörü oldu. Orada 1969’a kadar öğretmenlik yaptı. 1967’de Fransız Academie des Beaux Arts‘ta heykel bölümünün ortak üyeliğine seçildi ve kralların, generallerin, tanrıların, piskoposların büst ve heykellerini yapan bir heykeltraş olarak 1 Nisan 1972’de 72 yaşında iken öldü.

Apartis çalışmalarında, antik Mısır ve Yunan heykellerinden; ayrıca, Auguste Rodin ile öğretmeni Antoine Bourdelle‘den etkilenmiştir. Berrak plastik hacimler, ana hatların netliği, sağlam yapı ve klasik geleneğin, özellikle de antik Yunan heykel standartlarının öne çıkarılması sanatının temel özelliğidir. Düzenlediği 7 adet kişisel serginin tümü Atina’da, katıldığı 20 adet karma serginin 8’i Yunanistan’ın Atina ve Hydra kentlerinde, geriye kalan 12 karma serginin 3’ü İsveç’in Stockholm ve Göteborg kentlerinde, 1’i İtalya’nın Venedik kentinde, geriye kalan 8’i de Fransa’nın Paris kentindeki Salon d’Automne, Salon des Tuileries, Salon des Independants ve  Musée des Petit Palais gibi önemli galeri ve sanat müzelerinde açıldı. Eserleri daha sonra Venedik Bienali (1950) ile São Paulo‘da (1961) sergilendi. 1984’te çalışmaları Yunanistan Ulusal Galerisi‘nde retrospektif olarak sergilendi. Çalışmalarının büyük bir kısmı bugün Yanya Belediye Sanat Galerisi‘ndedir. Anıtsal eserleri ve ünlü kişilerin büstleri ise Yunanistan’daki birçok kamu alanını süslemektedir.

Apartis, kendi stüdyosunda müzisyen Dimitri Mitropoulos’un büstünü yaparken…
Atölyesi ve kullandığı araçlar.

Tanınmış kişilerin büstleri:

Ioannis Psycharis, 1927, mermer büst.

Odysseas Androutsos, 1936, mermer büst, Atina, Pedion tou Areos.

Nikos Kazancakis, pirinç büst, Atina Perivolos Kültür Merkezi. Büst Mart 2013’te çalındı.

Angelos Sikelianos, 1955, pirinç büst, Atina Skouze Meydanı.

Müzisyen Dimitri Mitropoulos (1896-1960), pirinç büst, Atina Konservatuarı avlusu.

Anıtsal eserleri:

Atina’nın gülümsemesi, Bank of Greece

Sessiz Denizci, Kaptan, Sakız

Andreas Laskaratos, Kefalonya

Chrysostomos, Smyrnis heykeli, 1965, Nea Smyrni.

Heykel ve kaide kabartmaları.
Heykelin kaide kabartmaları.
Heykelin kaide kabartmaları.

Chrysostomos, Smyrnis heykeli, 1960, Agias Sofias Meydanı, Selanik.

Maria Teresa, 1937, Yunanistan Ulusal Bankası.

Genç , 1940.

Anne ve Kız, 1952, alçı.

• Bitch, 1955, pirinç, Atina, Ulusal Galeri

Yayınları

Athanase Apartis (1962), Apo tēn Anatolē stē Dusē (Doğudan Batıya), Ellēnikē pezografia, cilt. 26, Otobiyografi, Gnōsē, s. 242

Athanase (Thanasis) Apartis, Ressam Regkos Polykleitos (1903-1984)’un fırçasından.
Athanase (Thanasis) Apartis, Ressam Tsouclos Vrasidas (1904-1981)’ın fırçasından…
Athanase (Thanasis) Apartis.
Athanase (Thanasis) Apartis, Akropolis’in yanında, Nana Kikiris tarafından fotoğraflanmıştır.
Athanase (Thanasis) Apartis stüdyosunda.
Soldan sağa Lameras, Nikolaou, Apartis, Frantziskakis ve Moralis, 1935.
Athanase (Thanasis) Apartis, Memo Makris ile Atölyesinde
Athanase (Thanasis) Apartis Kalkilis ve ailesiyle
Athanase (Thanasis) Apartis, Çocuk, 1937, 75 cm, Alçı.
Athanase (Thanasis) Apartis, Çocuk, 1937, 75 cm, Alçı.
Athanase (Thanasis) Kalkilis‘in imzası…
Athanase (Thanasis) Apartis, Dişi Köpek, 1955, Bronz, 63X107,5X21 cm.
Athanase (Thanasis) Apartis, Elefthérios Venizélos, 1936
Athanase (Thanasis) Apartis, İnfazda, 1948, Bronz, 220X65,5X20 cm.
Athanase (Thanasis) Apartis, Makedonya.
Athanase (Thanasis) Apartis, Marina.
Athanese (Thanasis) Apartis, Afanis Naftis, Pirinç, 52 cm.
Athanese (Thanasis) Apartis, Kyria Antiopi 1941, Bronz, 39X14X22 cm.
Athanese (Thanasis) Apartis, Oddyseas Androutsos, 1958, Bronz, 51 cm.
Athanese (Thanasis) Apartis, Portekizli Erkek ya da Erkek Torsosu, 1921, Bronz, 67X39X22 cm.
Athanese (Thanasis) Apartis, Yunanistan Kralı I. Georgios’un Büstü, 1937, Aix-Les-Bains, Fransa
Athanese (Thanasis) Apartis, Yunanistan Kralı I. Georgios’un Büstü ile İlgili Haber, Le Figaro 25 Temmuz 1937
Athanase (Thanasis) Apartis, Torso, 1924.
Athanase (Thanasis) Apartis, Korgeneral Panagiotis Spiliotopoulos, Pirinç, 1970, St. Thomas Meydanı.
Athanase (Thanasis) Apartis
Athanase (Thanasis) Apartis, Ağni, 1943, Kumtaşı, 37X22X23 cm.
Athanase (Thanasis) Apartis, Yatan Kız, 1950, Bronz, Ağırlık 4.115 gr., 16X36X10 cm.
Athanase (Thanasis) Apartis, Yatan Kız, 1950, Bronz, Ağırlık 4.115 gr., 16X36X10 cm.
Athanase (Thanasis) Apartis, Yatan Kız, 1950, Bronz, Ağırlık 4.115 gr., 16X36X10 cm.
Apartis’in heykeldeki imzası.
Athanase (Thanasis) Apartis, Lavabo, 1943.
Athanase (Thanasis) Apartis, Çıplak Kadın, 1955.
Athanase (Thanasis) Apartis, Claudine, 1954.
Athanase (Thanasis) Apartis, ÇIplak Kadın, 1953.
Athanase (Thanasis) Apartis, Marianna’nın Kuzeni, 1950.

Yunanca bilen dostlarımız için de, Athanase (Thanasis) Apartis‘e dair bir belgeselimiz var…

İzmir Ticaret Odası kayıtlarındaki emvâl-i metrûke ticareti…

Ali Rıza Avcan

İzmir Ticaret Odası‘nın 2008 yılında Kültür, Sanat ve Tarih Yayınları serisinden çıkardığı ve dört ciltten oluşan bir yayını var: “İzmir Ticaret Odası Meclis Karar Defterleri I-II, 1922-1930“, “İzmir Ticaret Odası Meclis Zabıt Defterleri I-II 1926-1930“, “İzmir Ticaret Odası İdare Heyeti Defterleri I-II, 1926-1930” ve “İzmir Ticaret Odası Komisyon Defteri, 1925-1929“.

Dr. Fikret Yılmaz tarafından yayına hazırlanan bu dört yayın, adlarından da anlaşılacağı üzere Cumhuriyet’in kurulduğu; hatta kurulmadan öncesine rastlayan 1922-1930 döneminde eski yazıyla kaleme alınmış İzmir Ticaret Odası meclis karar ve zabıtlarıyla idare heyeti kararları ve komisyon kayıtlarının Türkçe’ye kazandırılması anlamına geliyor.

O tarihlerde 1.000’er adet basılan bu kitaplar, İzmir Ticaret Odası‘nın “prestij kitabı” olarak takdim edildiği için, basımını izleyen tarihlerde asıl kullanıcısı olan araştırmacılara ya da ilgilisine vermek yerine protokolde yer alan zevata dağıtıldığından ve onlar da bu kitapları alıp okumadan kitaplıklarına koyduğu ve bir süre sonra sahaflara sattığı için; bu kitapların künyesinde “para ile satılmaz” ibaresi bulunduğu halde bu kitapları şu günlerde sahaflara giderek ya da “Nadir Kitap” ya da “Kitantik” gibi sahaf portallarına siparişler vererek; hatta, Google Store, İdefix ve Amazon gibi dijital satış sitelerinden her birine 80 Avro; yani, bugünkü kur itibariyle 2.361,78 lira vererek satın alabiliyorsunuz.

Bu durum, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Valiliği, İzmir Kalkınma Ajansı, İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası ve Ege Bölgesi Sanayi Odası gibi kamu kurumlarıyla meslek odalarının yayın politikaları açısından, ana hedef olan “kullanıcı” ya da “okuyucu” yerine protokolde yer alan zevata öncelik vererek, daha doğrusu “yayın yapmış olmak için yayın yapmak” gibi yanlış bir yayın politikasına sahip olduklarını ve bu tür yayınları hazırlayan akademisyenlerle uzmanların da sadece bu iş karşılığında alacakları parayı düşünüp, -nitekim, aldığım bilgilere göre, kitap yazma işi karşılığında aldıkları paraların da oldukça düşük olduğunu dikkate aldığımızda- “okunmayan kitapların yazarı olma” haline düşmeyi kabullendikleri anlaşılıyor.

Böyle bir durum nedeniyle, ben de bu kitapların yayınlandığını o tarihlerde öğrenmekle birlikte kitapları edinememiş, kitaplarda yer alan bazı sakıncalı bilgiler nedeniyle kitap dağıtımının İzmir Ticaret Odası tarafından kısıtlandığını duymuştum.

Bu kitapları edinip okumak ise bana ancak bu yıl; yani aradan 15 yıl geçtikten sonra nasip oldu. Bunun nedeni de, İzmir‘deki “emvâl-i metrûke” mallarının dağıtımı konusunda yeni bir araştırmaya başlamam ve bu araştırma sırasında okuduğum Nevzat Onaran‘a ait “Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi” isimli 720 sayfalık devasa araştırmada verilen bildiğim ama yine de okuyunca şaşırmaktan kendimi alamadığım bilgilerdi. O nedenle, bu kitaplardaki İzmir Ticaret Odası Meclisi‘nin 1922-1924 tarihleri arasında “emvâl-i metrûke” mallarının şirketlerin ya da şahısların kayıtlı sermayeleri arttırılırken kefalet olarak gösterilmesi ile ilgili kararlara ulaşmam lazımdı ve o nedenle 4 ciltten oluşan kitapları Basmane‘deki Fersuden isimli sahafa giderek temin ettim; hatta, bu kitaplardan birinde Yörük Ali Efe ile ilgili bir bilgiye rastlamam nedeniyle o kitabı bir kez daha alarak dostum ve kızım gibi sevdiğim sevgili Elif Erginer‘e armağan ettim.

İzmir’in 15 Eylül 1922’deki görüntüsü (Foto: Türk Kurtuluş Savaşı, cilt: 2, 5. baskı, ATO, s. 312).
Selanik kentinin yangın sonrasındaki görüntüsü, 5 Ağustos 1917

Şimdi gelelim bu kitaplardan ilkinde; yani, “İzmir Ticaret Odası Meclis Karar Defterleri I-II 1922-1930” tarihli ciltteki “emvâl-i metrûke” ile ilgili kararları bulmaya, okumaya ve değerlendirmeye…

Ancak ondan önce “emvâl-i metrûke” sözcüğünün ne anlama geldiğini, bilmeyenler için açıklaya çalışayım.

 “Emvâl-i metrûke” sözcüğü bugünkü Türkçe anlamıyla metruk, boş, sahipsiz mallar anlamına geliyor. Bu anlamıyla da, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında ve özellikle de Lozan Antlaşması uyarınca ülkemizi terk eden ya da terk etmek zorunda kalan Rum ve Ermenilere ait olup, sahipsiz olduğu kabul edilen gayrimenkulleri akla getiriyor. Şayet Nevzat Onaran‘a ait 2 ciltlik “Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi“, “Ermeniler, Rumlar ve Kürtler: Türk Nüfus Mühendisliği 1914-1940” ve “Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi” isimli kitapları; ayrıca benim fazlasıyla önem verdiğim Prof. Dr. Tülay Alim Baran‘ın 1994 yılında önce bir doktora tezine konu yaptığı “İzmir’in İmarı ve İskanı 1923-1958” araştırması, daha sonra 2003 yılında Arma Yayınları‘nca çıkarılan “Bir Kentin Yeniden Yapılanması 1923-1958” isimli kitabında dile getirilen gönüllü ya da zorunlu olarak göç eden/ettirilen Rum ve Ermenilerden kalan gayrimenkullerin ve diğer değerlerin yapılan uluslararası anlaşmalarla nasıl haksız bir şekilde sahiplenildiği konusunu bu yazının konusu dışında bırakarak, bu haksız ve tartışmalı edinim sonrasında “emvâl-i metrûke” denilen değerlere sahip olanların bu değerleri ticari anlamda nasıl kullandıklarını, böylelikle nasıl daha da zenginleştiklerini İzmir özelinde ortaya koymak istiyorum. İşte o nedenle de, İzmir‘deki bazı esnaf, tüccar ve tacirlerin sahiplendikleri”emvâl-i metrûke” adı verilen değerleri kullanarak diğer esnaf, tüccar ve tacirler arasında öne çıktıklarını, İzmir Ticaret Odası‘nda kayıtlı oldukları sınıflar arasında yükselerek büyük, önemli ve itibarlı esnaf, tüccar ve tacir haline geldiklerini 1923-1930 dönemindeki İzmir Ticaret Odası meclis kararlarını tek tek inceleyerek ortaya koymaya çalışıyorum.

Tabii ki, suyun bu yakasında kör bir milliyetçiliğin sonucu ortaya konulan bütün bu haksızlık, el koyma, soygun ve yağmalar gerçekleşirken; suyun diğer yakasında da Balkan Savaşları ile başlayıp 1917 tarihli Büyük Selanik Yangını ile devam eden diğer bir kör milliyetçiliğin ürünü olarak tüm Makedonlar, Sırplar, Bulgarlar ve Pomaklar ustaca kurgulanmış bir asimilasyonun sonucunda Ortodoks dininden ve Helen milliyetinden oluveriyor, tarihte Makedonya olarak bildiğimiz topraklar bir anda kadim Helen toprağı ilan ediliyordu. Çoğu kimsenin bilmediği bu gerçeği ise, en iyi şekilde Makedon, Sırp ve Bulgar tarihçilerden dinliyor, onların yazdıklarından öğreniyoruz.

İşte o nedenle, bu şekilde milliyetçilikle; hatta şovenizmle malul bu tür olaylarda fanatikleşmiş tarafların yazıp söylediklerinden çok, bir üçüncü taraf olarak olaylara daha soğukkanlı, daha bilimsel ve tarafsız bir şekilde bakarak tüm tarafların ortaya çıkan olumsuzluktaki paylarını dikkate alarak değerlendirmeler yapmamız gerekiyor.

Bu düşünceyle ele alıp değerlendirmeye çalıştığımız İzmir Ticaret Odası Meclisi‘nin 1923-1930 dönemine ait kararlar arasındaki “emvâl-i metrûke” ile ilgili kararlar, 5 Kasım 1922 ile 15 Ocak 1924 tarihleri arasındaki; yani daha İzmir İktisat Kongresi yapılmadan ya da Lozan Antlaşması imzalanmadan önce gerçekleştirilen 8 oturumda aceleyle alınan 14 ayrı kararı kapsıyor. Kararların bir kısmında isimleri tek tek verilen şahıslara ait kefaletlerden söz edilirken bazı kararlarda içinde kaç kişinin bulunduğu belirtilmeyen listelerden söz ediliyor.

Ayrıca bu kararlara baktığımızda “emvâl-i metrûke” konusunda sadece evler, hanlar, hamamlar ve arsalar gibi gayrimenkullerle yetinilmediği; bunların yanında zeytin ağacı, bağ, tütün, afyon ve palamut ürünleriyle mağaza, bahçe ve fabrikalara da el konulduğu için bunlara ait bedel ve kiraların da sermayeye dönüştürüldüğü görülmektedir.

Aşağıdaki listede İzmir Ticaret Odası‘na kayıtlı olup gösterdiği kefaletin onaylanması ile sermayesini ve buna bağlı olarak odadaki sınıfını yükselten 33 esnaf, tüccar ya da tacirin toplam kazancının, 1923 yılındaki 100 guruş = 1 lira, 1 Dolar -> 1,67 Lira kuru üzerinden, sermaye kıtlığının çekildiği o tarihler itibariyle toplam 57.424,21 Dolar tuttuğu bilinse de; 12, 20 ve 21 Aralık 1922 tarihli üç kararla 8 Ocak 1924 tarihli meclis kararı ile kefaleti kabul edilip sermayesini ve sınıfını arttıran kaç kişinin bu sayıya ve sermaye toplamına dahil edileceği -ne yazık ki- bilinmemektedir.

Bu listede isimleri yer alanları dikkate aldığımızda ya da o isimlerin izini sürerek bugüne geldiğimizde ihaleyle satın alma, zorla el koyma, belgelerde tahrifat yaparak edinme ya da eşi dostu araya koyarak sahip olma gibi yöntemlerle edinilen bu malların, aynen her iki dünya savaşı sırasında ortaya çıkan harp zenginleri gibi, İzmir’in yeni zenginlerini oluşturduğunu görürüz. Zira 17 Şubat- 3 Mart 1923 tarihleri arasında toplanan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi’ne katılan çiftçi ve işçi gruplarının böyle bir talebi olmadığı halde, kongreye büyük hazırlıklar yaparak hazırlanan sanayi grubu temsilcilerinin söz konusu kongrede, İzmir’deki Rum ve Ermenilerden kalan fabrikaları gördükten sonra ağızlarının suyunu akıtarak aldıkları kararlardan birini de, “Emval-i metrukeye kalan sanayi kuruluşlarının özellikle sanat erbabına verilmesi ve sanayi çevrelerinin bölünmekten korunması” kararı oluşturmaktadır. Tahmin edileceği üzere, bu karara işçi grubu temsilcileri red, çiftçi ve tüccar grubu temsilcileri de ezeli sınıfsal ittifakları gereğince kabul oyu vermiştir.

Bu karardan da anlaşılmaktadır ki; sanayici adı verilen; ama aslında sanayi adı altında her türlü işi yapan temsilciler Rum ve Ermenilerden kalan her türlü malı hukuk ya da hukuk dışı yollarla sahiplenerek devrin yeni “emvâl-i metrûke” zenginleri olma niyetindedirler. Nitekim kaynak olarak gösterdiğimiz bilimsel çalışmalarla ele alıp hatırlatmaya çalıştığımız İzmir Ticaret Odası meclis kararlarının da gösterdiği gibi İzmir’in kurtuluşunu simgeleyen 9 Eylül 1922 sonrasında yaşananlar da bu kesimlerin istediklerini almakta oldukça başarılı olduklarını göstermektedir.

Sonuç olarak;

1922-1925 döneminde İzmir‘deki bazı esnaf, tüccar ve tacirlerle devlet görevlilerinin ve askerlerin; daha doğrusu yerel ve merkezi iktidar düzleminde güç sahibi olanların karıştıkları bu yağma süreci, bunun doğal bir sonucu olarak bugünlere kadar gelmekte, İzmir‘deki sermaye sahipleri, yine o zamanlarda olduğu gibi üretmek eylemi yerine mal, mülk, arsa, arazileri değişik yöntemlerle edinip satma ya da kiralama eylemi üzerinden zenginleşmeyi, o değerleri yasal engelleri aşarak ya da arkasından dolanarak edinmeye ve o edinimden rant sahibi olmaya çalışmaktadır. Aynen Basmane Çukuru, İzmir Hilton Oteli, Konak Pier, İnciraltı, Mavişehir ve son günlerde gündemde olan Kemeraltı ve Basmane‘de olduğu gibi…

https://www.gazeteduvar.com.tr/1922de-izmir-harp-ganimet-komisyonu-ne-yapti-makale-1581639