Günlerden OHAL’deyiz, aylardan gerçekten olağanüstü hallerde.
15 Temmuz’da bizim paramızla alınmış uçakları kullansınlar diye bizim paramızla okumuş çocuklar Ankara’dan başlayarak olmaz işlere kalkıştılar. Yüzlerce insanımız öldü, yüz binlerce insan işini gücünü bırakıp meydanlarda sabahladı. Kamu kaynakları önce darbe girişimine sonra bu meydanlara akıtıldı; belediyeler kent içi ulaşıma, ‘demokrasi’ meydanlarına çay, çorba, su, pide, kavurma, bayrak dağıtma çadırlarına (nereden karşıladılar şimdilik bilinmez) büyük kaynaklar harcadılar. Kalkışma nedenli gözaltılardan basına yansıyan ifadelerin bir kısmı dudak uçuklattı. Tutuklamalar, cadı avlarına dönüşmeye başlayan açığa almalardan öğrendik ki kamu yöneticilerinin bir yarısı diğer yarısından farklı bir şekilde, vatandaşa hizmet derdinde değil başka işlerle meşgulmüş. Meşhur ’paralel’, oraya buraya girmiş, oturmuş, yuvalanmış, devleti adeta işgal etmiş, miş, miş… (‘mış’ları bize masal anlatmasınlar diye yazıyorum tabii… Girmiş, oturmuş, yuvalanmış oldukları gerçek olsa da, biliyoruz keramet sihirde değil ‘’beraber yürüdük bu yollarda’’yla. Garip ama gerçek, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e göre sihirle ve üç harflilerle de olabilir. Kendisi Ankara’yı parsel parsel verirken imzaları basan elleri onların kontrolü altındaymış… mış… mış… Bu bahislerde kabahat altın iğne, alıp da takan senden benden mağdur, 12 yılın başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı bile ‘kandırılmış’… mış… mış…) Memleketin başındaki tek bela, 15 Temmuz kalkışması da değil. Son 7-8 aydır patlamalarda ölenlerin sayısını sayabilmeyi kaçımız becerebilir? Daha dün, gün güne devretmeye yakınken Van’da bomba yüklü araç patlatıldı, sabahın erken bir saatinde Elazığ’da benzeri bir olay İl Emniyet Müdürlüğü’nün neredeyse içinde gerçekleştirildi, televizyonlar bu olay yerine henüz ulaşırken Bitlis’ten bir başka patlama haberi geldi. Yüreklerimiz ağzımızda yaşar haldeyiz çoluk çocuk.
Bu hallerdeyken memleket, yani güvenlik ve geleceğimizin belirsizliği birinci meseleyken, konuşulabilen elbette ‘’Çocuğunuzla veya annenizle gittiğiniz parktaki oyuncaklar sizce nasıl olmalı?’’, ‘’Kültürpark’ın yeni kültür merkezi projesi yeşili ve kültürel mirası ne kadar koruyor, nasıl daha iyi korur?’’, ‘’Ulaşım kartlarımızın değiştirilmesi sırasında yeniden kart satın almaktan başka çözümler var mıdır?’’, ‘’Körfezi köprüyle geçme projesi yerel kalkınmamıza ne gibi etkiler yapar?’’ gibi sorular çerçevesinde olamıyor elbette. Her gün şehit cenazeleri, bombalar, yeni ölümlerle kuşatılınca hayat, gülümsemek bile neredeyse suça dönüşüyor.
Oysa biz, bizim mahalleli, bizim sokaktakiler, aynı parkı kullanan, aynı muhtarlıktan ikamet alanlar veya sadece bizim caddedeki hareket noktasından, metro istasyonundan gelip geçenler… Ve hatta bambaşka şehirlerden benzer hikâyeleri olanlar… Bizim gündelik hayatımıza dair konuşmamız gereken, konuşabileceğimiz çok şeyimiz var! Üstelik de konuşmak, hayatımızı iyileştirecek yeni yaratıcı öneriler geliştirmeye açılmanın, en azından birbirimizin ve bir arada yaşadığımızın farkına varmanın başlangıcıdır.
Fırsat bulup da konuşmaya başlayabilmek için sıra beklersek… Vay halimize! Çünkü günlük yaşamımızla ilgili konular bir taraftan merkeze doğru çekilip bizden iyice uzaklaşmakta diğer taraftan da dibimizdeyken bile gündemimizden uzaklaşmakta.
İşte tam da bu yüzden, Kent Stratejileri Merkezi adlı bu bloğun önerisiyle gelen arkadaşım Ali Rıza Avcan’a teşekkür borçluyum.
İşte tam da bu yüzden sizlerle burada buluşalım istiyorum. Yerel demokrasi, katılım, kent konseyleri, stratejik planlar, yerelin ve mekânın cinsiyeti, vb. Kaşığımıza ne düşerse! Kimine göre hafif, kimi zaman ağır, yazar, birlikte yürürüz.
Bir dahaki buluşmamıza kadar, belki de bir fikri, aklınıza düşmüş bir sorunun yanıtını yakalamak ya da bir fikrinizi insanlara sunmak istersiniz. Bunun için çeşitli imkânlar var. Örneğin, http://www.muhit.co gençlerin bize bu amaçla ürettiği yaratıcı bir imkân. Bir göz atın, güzel bir başlangıç olabilir. Bu yazı gibi.
Biliriz ki başlamak iyidir.

Aradan neredeyse on- onbeş yıl geçti, şehirler daha da önem kazandı. Bu yapıları çözemeyen bir anlayışın hiçbir alanda başarı şansının olamayacağını düşünenlerdenim. Yerel yönetimler zaten banko bu alanın içinde yer alıyor ama ülke siyasetinde de başarılı olmak şehirlerin yeni bir vizyonla ele alınmasından buradaki projelerin hayata geçirilmesinden geçiyor. Nitekim yıllardır bunu yaşayarak görüyoruz.
Belki de Henri Lefebvre’nin dediği kıvılcım da buradan çakacaktır: yurttaşla yoldaşın birlikteliği devrimi ateşleyen bir unsur olacaktır.
1976 yılında ise Alaybey tersanelerinde iki gemi kızağa konulunca bunların isimlerinden birinin tersanenin adını taşıması, diğerinin ise Dokuz Eylül olması kararlaştırılmıştı. 1966’dan on yıl sonra Dokuz Eylül tekrar sulara geri dönecekti. Mazotla çalışacaklar ve formları Atatürk’ün isimlerini verdiği Efes ve Sur gemilerine benzeyecekti. İki katlı, ön ve arka güvertenin bir bölümü açık ve Türk mühendislerinin imzasını taşıyan bu iki kuğunun yukarıda bahsettiğimiz Alman vapurlarından farkı ise dikdörtgen ve ahşap pencerelerin kareye dönüşmesiydi. İki vapur 2012 yılına kadar İzmir körfezinin iki yakası arasında milyonlarca yolcu taşıdılar. Ekonomik ömürlerinin sona ermesiyle -ki ne derece doğru olduğunu bilemeyiz- önce satışa çıkarıldılar, daha sonra da müşteri çıkmadı bahanesiyle batırıldılar. Memleketimizde sanayi müzeciliğine önem verilmediğinden balıklara yuva olmaları daha uygun görüldü. Çağdaş uygarlığa ulaşmakta bir kez daha sınıfta kalmıştık.
Dokuz Eylül, ikiz kardeşi Alaybey’le derin sular altında huzur içinde sonsuz uykularına daldılar demek isterdim ama maalesef öyle değil. Çünkü huzursuz bir uyku onlarınki. Bin bir özenle yaratılan ve on yıllarca okul çocuklarına kutsal bir mitoloji olarak aktarılan en önemli simgeyi kendi elleriyle deniz dibine gönderen bir şuursuzluğun sebebini düşünmekte ve acıyla çürümekteler. Sanırım onlar sular altında yok olurken biz de kimliğimizi kaybetmenin acısını yaşayacağız. Çok uzun konuştuk galiba. Gelin şimdi tören alanına gidelim ve hamasi nutukları dinleyip kendimizi uyuşturalım.
rle ilgili operasyonların kapsamını ve bu operasyonların hangi toplumsal aktörler tarafından yapılacağını belirlemek amacıyla toplanan çalıştaylarda, bu bölgenin sahip olduğu havra kümelenmesi nedeniyle kültür ya da inanç turizmi özelinde yüksek bir potansiyele sahip olduğu belirlenmiş ve bu kabul çerçevesinde İzmir Musevi Cemaati Vakfı tarafından geliştirilen “İzmir Projesi: Kemeraltı’ndaki Sinagogların Turistik Mekân Olarak Korunmasına ve Bir Musevi Müzesi Kurulmasına İlişkin Plan” kapsamında İzmir Musevi Cemaati Vakfı ve diğer örgütleyici aktörlerle birlikte İzmir Musevi Müzesi’nin yapılması uygun görülmüştür.
2014 yılında önerilen bu proje ne yazık ki içinde bulunduğumuz tarihe kadar yaşama geçme şansını bulamamış, bunun için yapılan girişimlerden sonuç alınamamıştır. Öte yandan İzmir Musevi cemaatinin önde gelen mensuplarının TARKEM tarafından kurulan İzmir Kültür Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği’ne fahri üye yapılmaları suretiyle, TARKEM’in bu bölgedeki amaç ve hedeflerine itibar kazandıran dini bir azınlık cemaati desteğinin örgütlenmesi sağlanmıştır.