Hayat Normale Dönsün Dönmesin, Biz ‘Katılımcı Demokrasi’yle Olmak İsteriz

Günlerden OHAL’deyiz, aylardan gerçekten olağanüstü hallerde.

15 Temmuz’da bizim paramızla alınmış uçakları kullansınlar diye bizim paramızla okumuş çocuklar Ankara’dan başlayarak olmaz işlere kalkıştılar. Yüzlerce insanımız öldü, yüz binlerce insan işini gücünü bırakıp meydanlarda sabahladı. Kamu kaynakları önce darbe girişimine sonra bu meydanlara akıtıldı; belediyeler kent içi ulaşıma, ‘demokrasi’ meydanlarına çay, çorba, su, pide, kavurma, bayrak dağıtma çadırlarına (nereden karşıladılar şimdilik bilinmez) büyük kaynaklar harcadılar. Kalkışma nedenli gözaltılardan basına yansıyan ifadelerin bir kısmı dudak uçuklattı. Tutuklamalar, cadı avlarına dönüşmeye başlayan açığa almalardan öğrendik ki kamu yöneticilerinin bir yarısı diğer yarısından farklı bir şekilde, vatandaşa hizmet derdinde değil başka işlerle meşgulmüş. Meşhur ’paralel’, oraya buraya girmiş, oturmuş, yuvalanmış, devleti adeta işgal etmiş, miş, miş… (‘mış’ları bize masal anlatmasınlar diye yazıyorum tabii… Girmiş, oturmuş, yuvalanmış oldukları gerçek olsa da, biliyoruz keramet sihirde değil ‘’beraber yürüdük bu yollarda’’yla. Garip ama gerçek, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e göre sihirle ve üç harflilerle de olabilir. Kendisi Ankara’yı parsel parsel verirken imzaları basan elleri onların kontrolü altındaymış… mış… mış… Bu bahislerde kabahat altın iğne, alıp da takan senden benden mağdur, 12 yılın başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı bile ‘kandırılmış’… mış… mış…) Memleketin başındaki tek bela, 15 Temmuz kalkışması da değil. Son 7-8 aydır patlamalarda ölenlerin sayısını sayabilmeyi kaçımız becerebilir? Daha dün, gün güne devretmeye yakınken Van’da bomba yüklü araç patlatıldı, sabahın erken bir saatinde Elazığ’da benzeri bir olay İl Emniyet Müdürlüğü’nün neredeyse içinde gerçekleştirildi, televizyonlar bu olay yerine henüz ulaşırken Bitlis’ten bir başka patlama haberi geldi. Yüreklerimiz ağzımızda yaşar haldeyiz çoluk çocuk.

eller-38Bu hallerdeyken memleket, yani güvenlik ve geleceğimizin belirsizliği birinci meseleyken, konuşulabilen elbette ‘’Çocuğunuzla veya annenizle gittiğiniz parktaki oyuncaklar sizce nasıl olmalı?’’, ‘’Kültürpark’ın yeni kültür merkezi projesi yeşili ve kültürel mirası ne kadar koruyor, nasıl daha iyi korur?’’, ‘’Ulaşım kartlarımızın değiştirilmesi sırasında yeniden kart satın almaktan başka çözümler var mıdır?’’, ‘’Körfezi köprüyle geçme projesi yerel kalkınmamıza ne gibi etkiler yapar?’’ gibi sorular çerçevesinde olamıyor elbette. Her gün şehit cenazeleri, bombalar, yeni ölümlerle kuşatılınca hayat, gülümsemek bile neredeyse suça dönüşüyor.

Oysa biz, bizim mahalleli, bizim sokaktakiler, aynı parkı kullanan, aynı muhtarlıktan ikamet alanlar veya sadece bizim caddedeki hareket noktasından, metro istasyonundan gelip geçenler… Ve hatta bambaşka şehirlerden benzer hikâyeleri olanlar… Bizim gündelik hayatımıza dair konuşmamız gereken, konuşabileceğimiz çok şeyimiz var! Üstelik de konuşmak, hayatımızı iyileştirecek yeni yaratıcı öneriler geliştirmeye açılmanın, en azından birbirimizin ve bir arada yaşadığımızın farkına varmanın başlangıcıdır.

Fırsat bulup da konuşmaya başlayabilmek için sıra beklersek… Vay halimize! Çünkü günlük yaşamımızla ilgili konular bir taraftan merkeze doğru çekilip bizden iyice uzaklaşmakta diğer taraftan da dibimizdeyken bile gündemimizden uzaklaşmakta.

İşte tam da bu yüzden, Kent Stratejileri Merkezi adlı bu bloğun önerisiyle gelen arkadaşım Ali Rıza Avcan’a teşekkür borçluyum.

muhitİşte tam da bu yüzden sizlerle burada buluşalım istiyorum. Yerel demokrasi, katılım, kent konseyleri, stratejik planlar, yerelin ve mekânın cinsiyeti, vb. Kaşığımıza ne düşerse! Kimine göre hafif, kimi zaman ağır, yazar, birlikte yürürüz.

Bir dahaki buluşmamıza kadar, belki de bir fikri, aklınıza düşmüş bir sorunun yanıtını yakalamak ya da bir fikrinizi insanlara sunmak istersiniz. Bunun için çeşitli imkânlar var. Örneğin, http://www.muhit.co gençlerin bize bu amaçla ürettiği yaratıcı bir imkân. Bir göz atın, güzel bir başlangıç olabilir. Bu yazı gibi.

Biliriz ki başlamak iyidir.

Hem Hayallerimiz Hem de Mücadele Alanımızdır Şehir!

Yıllar önce sevgili şair dostum Sedat Şanver ve bir grup arkadaşla bir dergi çıkartma serüvenimiz olmuştu. Dergiyi 1998 yılı içinde çıkardık hatta on sayıya bile ulaştık. Sonra parasızlıktan battık.

Sevgili arkadaşım Ali Rıza Avcan, kent üzerinde sözü olanların yazı yazabileceği bir blog oluşturduğunu söyleyince aklıma bizim dergi serüvenimiz geldi. Onu bir anlatmam gerekli:
Yıl 1998 olsa gerek heyecanla bir dergi çıkartalım diyoruz. Eh dergi denilince edebiyat olur, böyle bir klişe vardır; ama bizim dergi edebiyat değil “Şehir Kültürü” adıyla bir dergi oldu. On sayıda şehri anlattık.

Sedat’a ve diğer edebiyatçı arkadaşlara şehrin önemini gelecekte kentlerdeki yatırımın, finansın, mücadelenin, yaratılan rantların, projelerin çok şeyleri beraberinde getirdiğini, bu nedenle şehir dergisinin gerekliliğini dilimin döndüğünce anlattım.

Onlar da kabul ettiler ve edebiyat yerine içerik şehirle ilgili konular oldu.

On sayıda kentlerle ilgili ne anlatılabilinirse biz de bunlardan bir bölümünü anlattık.

Ama anlatılacak, tartışılacak ve altı çizilerek geniş kesimlere taşınacak onlarca konu ve meselenin olduğunu söylemeye bile gerek yok.

izmir-009Aradan neredeyse on- onbeş yıl geçti, şehirler daha da önem kazandı. Bu yapıları çözemeyen bir anlayışın hiçbir alanda başarı şansının olamayacağını düşünenlerdenim. Yerel yönetimler zaten banko bu alanın içinde yer alıyor ama ülke siyasetinde de başarılı olmak şehirlerin yeni bir vizyonla ele alınmasından buradaki projelerin hayata geçirilmesinden geçiyor. Nitekim yıllardır bunu yaşayarak görüyoruz.

Şehir benim için “Beş Şehir” de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın destansı anlatımında dile gelen adeta bir canlı, varlığıyla bir şeyler fısıldayan bir ruhtur.

Başka bir açıdan bizimle birlikte yaşlanan, içinde hayatımızın geçtiği bizi sarıp sarmalayan ana kucağıdır. Orada anılarımız, aşklarımız, kavgalarımız ve mücadelemiz vardır.

Bir başka şehir tahayyülümüz ise şehrin kendine özgü bir iktisadının ve finansının olmasıdır. Gerçi David Harvey’in Marksistlerin bu konuya gereken önemi bir türlü vermediklerini yana yakıla anlattığını hepimiz biliyoruz.

Öyle ki bir semtte yapacağınız kentsel dönüşümle koca semti bir anda itibarlı hale getirip oradaki insanları hali vakti yerinde vatandaş haline getirip dünyalarında yeni anaforlara kapı aralayabilirsiniz.

Başka bir söylem de kentlerdeki ortak alanların tasarlanması konusunda kentte yaşayanlarla karar verenlerin aynı noktada buluşamamasıdır. Bu da Gezi’ de olduğu gibi muazzam bir mücadele alanın önümüze açılması demektir.

Karar verme süreçlerine katılımı içine sindirmemiş yönetimlerin şehri kendi malı gibi görmesi ve üzerinde her türlü tasarrufu yapabileceğini sanması ne yazık ki, mücadele alanının ve efektinin yoğunlaşmasına neden oluyor ve buradan iktidar ilişkilerinin sorgulandığı bir mecraya dönüyor.

izmir-034Belki de Henri Lefebvre’nin dediği kıvılcım da buradan çakacaktır: yurttaşla yoldaşın birlikteliği devrimi ateşleyen bir unsur olacaktır.

Neden olmasın artık işçi de, beyaz yakalı da, ofiste gününü tüketen çalışan da mekân olarak kentte yaşamıyor mu?

Başka bir deyimle şehir ruhu olan ve bize fısıldadıklarıyla koca bir fabrika değil midir?

Kısaca anılarımızla yaşlandığımız şehir aynı zamanda meydanında itirazımızı da haykırdığımız devasa bir arenadır.

Evet, teşekkür ederiz sevgili Alirıza Avcan’ a.

Bu arenayı gündeme taşıdığı için.

Salim Çetin, Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü

Dokuz Eylül ve Hatırlattıkları

Birçok insan için Dokuz Eylül tarihi İzmir’in işgalci bir ordudan, Yunan ordusundan kurtulmasıyla eş değerdir. Gerçekten kurtulduk mu, yoksa ulus devletler çağında her insanın içinde yeşeren milli, siyasi duyguların bir dışa vurumu olan hamasetin yol açtığı derin bir körlüğün içine mi düştük, orası pek belli değildir bana sorarsanız. Her Dokuz Eylül töreninde düşmanı ne şekilde denize döktüğümüz ve İzmir’i Yunanlar’ın elinden nasıl kurtardığımız ballandıra ballandıra anlatılır, sanki Dokuz Eylül bir başlangıç değil de bir sonmuş gibi zihinlere nakşedilir. Yunan ordusunun bizim ordu şehre girmeden önce Çeşme’de çoktan gemilerine binip tüydükleri ve asıl denize dökülenlerin yüzlerce yıldır birlikte yaşadığımız sivil Hıristiyan halklar olduğu maalesef pek aklımıza gelmez.

‚FT36

Bir de asıl sorulması gerekli olan soru, Dokuz Eylül’ün bir son mu yoksa bir başlangıç mı olduğudur. Sanıyorum cumhuriyeti kuran kadroların ve Mustafa Kemal Paşa’nın düşüncesi onun bir son değil tam tersine bir başlangıç olduğu yolundaydı. Bizi çağdaş uygarlığa götürecek merhalelerin bir bir aşılacağı uzun bir yolun miladıydı Dokuz Eylül onların gözünde. Oysa bizler, Anadolu’daki halkları birbirine düşüren sebepleri ve coğrafyamıza kaybettirdiklerini düşünmektense kolayını seçip sadece savaş hikâyelerine odaklandık. Şehrin günden güne temel özelliklerini kaybedip gittikçe başka şehirlere benzemesini uzaktan seyrettik. Acaba İzmir’in ruhunu korumuş muyduk yoksa onu sadece hedonizmin başkenti olarak mı görüyorduk? Ancak yine de kendimizi fazla suçlamayalım. Nasıl biz bu tür sorulara cevap aramıyorsak suyun öbür tarafı Yunanistan’da da durum buna benzerdir. Büyük ihtimal onlar da Selanik’i nasıl kurtardıklarından dem vuruyor, Türkler’in ve Yahudilerin elinden şehri gerçek sahipleri olan Helenler’e nasıl teslim ettiklerini vurguluyorlardır. Atatürk ve Venizelos da savaş sonrası mübadele ve ikili anlaşmalarla bunu onayladıklarına göre sorun yoktur değil mi? Hem binlerce yıldır yaşadığı toprağı terk etmek mi önemli, yoksa coğrafya kitaplarındaki sınırlar mı? O zaman hiç kurcalamayalım daha iyi. Bize göre Yunanlar kötüydü, Yunanlara göre de biz. Sanırım halklar arasındaki bu bilinç düzeyiyle şu an bu işin içinden çıkamayız. İyisi mi gelin başka bir şeyden bahsedeyim size.

Malumunuz, büyük yangının ardından savaş sonrasının verdiği dehşet manzarası ve biraz da pişmanlığın beslediği çok saygıdeğer bir çabayla şehir bir kez daha kurulurken, kendimizi ve uygarlığımızı ispatlayalım endişesiyle birçok faydalı iş yapıldı. Hiç yoktan var edilen fuar alanı, Kültür Mahallesi bunlardan sadece bir kaçı. Hepsini ortak bir paydada buluşturan ise Dokuz Eylül tarihiydi. Bu yüzden her dönem körfezin iki yakası arasında işleyen vapurların bir tanesinin adının Dokuz Eylül olmasına dikkat edilmiş, bir anlamda şehre ruhunu veren bir simge olarak kabul edilmiştir. Öyle ki, bugünkü uyduruk ve gemiden ziyade iri bir tost makinesine benzeyen ruhsuz katamaranlardan birine verilmiş adını hariç tutarsak, şehir hatlarında her zaman bu önemli tarihin adını taşıyan gemiler olmuştur. Bunlardan ilki 1910 yılında İngiltere’de inşa edilmiş, 1966’ya kadar çalışmıştır. Zaman içerisinde çeşitli tadilatlarla formu Alman menşeli efsanevi Efes ve Sur vapurlarına benzetilmeye çalışılmıştır.

9-eylul-031976 yılında ise Alaybey tersanelerinde iki gemi kızağa konulunca bunların isimlerinden birinin tersanenin adını taşıması, diğerinin ise Dokuz Eylül olması kararlaştırılmıştı. 1966’dan on yıl sonra Dokuz Eylül tekrar sulara geri dönecekti. Mazotla çalışacaklar ve formları Atatürk’ün isimlerini verdiği Efes ve Sur gemilerine benzeyecekti. İki katlı, ön ve arka güvertenin bir bölümü açık ve Türk mühendislerinin imzasını taşıyan bu iki kuğunun yukarıda bahsettiğimiz Alman vapurlarından farkı ise dikdörtgen ve ahşap pencerelerin kareye dönüşmesiydi. İki vapur 2012 yılına kadar İzmir körfezinin iki yakası arasında milyonlarca yolcu taşıdılar. Ekonomik ömürlerinin sona ermesiyle -ki ne derece doğru olduğunu bilemeyiz- önce satışa çıkarıldılar, daha sonra da müşteri çıkmadı bahanesiyle batırıldılar. Memleketimizde sanayi müzeciliğine önem verilmediğinden balıklara yuva olmaları daha uygun görüldü. Çağdaş uygarlığa ulaşmakta bir kez daha sınıfta kalmıştık.

9-eylul-batis-01Dokuz Eylül, ikiz kardeşi Alaybey’le derin sular altında huzur içinde sonsuz uykularına daldılar demek isterdim ama maalesef öyle değil. Çünkü huzursuz bir uyku onlarınki. Bin bir özenle yaratılan ve on yıllarca okul çocuklarına kutsal bir mitoloji olarak aktarılan en önemli simgeyi kendi elleriyle deniz dibine gönderen bir şuursuzluğun sebebini düşünmekte ve acıyla çürümekteler. Sanırım onlar sular altında yok olurken biz de kimliğimizi kaybetmenin acısını yaşayacağız. Çok uzun konuştuk galiba. Gelin şimdi tören alanına gidelim ve hamasi nutukları dinleyip kendimizi uyuşturalım.

Kızdınız mı bana bu söylediklerim için? O zaman Dokuz Eylül ruhunu benimsemiş önemli bir insanın söylediklerine kulak verin. Şevket Süreyya Aydemir, Atatürk hakkında yazılmış en kapsamlı eserlerden biri olan Tek Adam’da sanki bu günleri görmüş gibi şöyle diyor:

Tarih, belki de hiç kimsenin eseri değildir. O, kendi örgüsünü kendi tezgâhında, kendisi dokur. İnsanlar, fikirler ve devletler bu tezgâhın örgüsünde, onun kanuniyetlerine göre işlenip dururlar. Eğer bu kanuniyetler içinde bir yerimiz, bir misyonumuz varsa ve onu kullanmayı başarabilirsek, tarihin örgüsüne renk, şekil veririz. Bu örgüye damgamızı vururuz. Fakat kader, eğer bizi yanlış seçmişse, tarihin örgüsünde bıraktığımız iz, nihayet kanlı bir gölgeden başka bir şey olamaz.

Nizamettin Muhtar Karaca, Yazar

Havralar Bölgesi, İnanç ve Kültür Turizmi Açısından Önemli Bir Potansiyele Sahip Midir?

Beth İsrael

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmirliler’in tarihle ilişkisini güçlendirmek amacıyla Konak Belediyesi ve TARKEM A.Ş. isimli çok ortaklı bir şirketle birlikte Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerini kapsayan 248 hektarlık bir alanda yürüttüğü İzmir-Tarih Projesi’nin önemli alanlarından biri de proje ortağı olan TARKEM A.Ş. isimli çok ortaklı özel bir şirkete tahsis edilmiş olan Havralar Bölgesi’dir.

Konak ilçesinin Güzelyurt ve Güneş mahalleleri içinde yer alan Havralar Bölgesi,1492 yılından sonra İstanbul, Selanik, Portekiz ve İspanya’dan göç eden Musevilerin bugünkü Havra Sokağı ve çevresine yerleşmeleri ve ibadethanelerini deevlerine yakın olacak şekilde bu alanda inşa etmeleri sonucundaortaya çıkmıştır.Eski İzmir’in çok dinli ve kültürlü yapısını yansıtan bu bölgede ticari ve dini etkinlikler bir arada yaşanmış; ancak, bölge bu özelliğini 1946 sonrasında hızla kaybetmeye başlamıştır. Bugün itibariyle cemaati kalmayan dokuz sinagog ve bir hahamhane tehlike altındaki kültürel miras listesinde yer almaktadır.Bölge bugün geleneksel alışveriş kültürünün ve Musevi Cemaati’ne ilişkin belleğin izlerini taşıyor olması nedeniyle oldukça önemli bir kültürel potansiyele sahiptir.

İzmir-Tarih Projesi kapsamındaki bölgeleHevrarle ilgili operasyonların kapsamını ve bu operasyonların hangi toplumsal aktörler tarafından yapılacağını belirlemek amacıyla toplanan çalıştaylarda, bu bölgenin sahip olduğu havra kümelenmesi nedeniyle kültür ya da inanç turizmi özelinde yüksek bir potansiyele sahip olduğu belirlenmiş ve bu kabul çerçevesinde İzmir Musevi Cemaati Vakfı tarafından geliştirilen “İzmir Projesi: Kemeraltı’ndaki Sinagogların Turistik Mekân Olarak Korunmasına ve Bir Musevi Müzesi Kurulmasına İlişkin Plan” kapsamında İzmir Musevi Cemaati Vakfı ve diğer örgütleyici aktörlerle birlikte İzmir Musevi Müzesi’nin yapılması uygun görülmüştür.

İzmir Musevi Cemaati Vakfı tarafından hazırlanan proje temel olarak tamamen yıkılmış durumda bulunan ve yıkım öncesi durumlarına ilişkin herhangi bir belge bulunmayanlar dışında tüm havraları ibadet özelliklerine zarar vermeden restore edip ziyarete açmayı, taşıdıkları tarihi, kültürel, dini, mimari, sanatsal değeri ve şehrin çeşitli dönemlerindeki tarihini yansıtan bir kültür merkezine dönüştürmeyi, bu sayede bölge içerisinde turistik bir ilgi odağı yaratmayı amaçlamaktadır. Bu planda birbirine bitişik olarak konumlanmış dört havranın (Sinyora, Algazi, Hevra ve Foresteros) müze haline getirilmesi, ayrıca bu müze ile aynı sokaklara cephe veren Etz Hayim ve Şalom havraları arasında kurulacak üst geçitlerlebu bütünlüğün altı havraya çıkarılması önerilmektedir.Önerilen müzede sergi salonları, derslikler, kafe ve restoran, kitapçılar, Musevilikle ilgili eşya satış birimleri, hediyelik eşya satış birimleri ve sanat galerilerinin bulunması öngörülmüştür. Bunun dışında inşaatı İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılında bitirilen Beit Hillel Oratuarı (ibadet mekânı olarak kullanılan ev) İzmir Musevi Cemaati Vakfı tarafından işletilmesi önerilmiştir.

Havra Kapısı2014 yılında önerilen bu proje ne yazık ki içinde bulunduğumuz tarihe kadar yaşama geçme şansını bulamamış, bunun için yapılan girişimlerden sonuç alınamamıştır. Öte yandan İzmir Musevi cemaatinin önde gelen mensuplarının TARKEM tarafından kurulan İzmir Kültür Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği’ne fahri üye yapılmaları suretiyle, TARKEM’in bu bölgedeki amaç ve hedeflerine itibar kazandıran dini bir azınlık cemaati desteğinin örgütlenmesi sağlanmıştır.

Havralar bölgesi için bugüne kadar değişik üniversite, vakıf, dernek, şirket, akademisyen ya da araştırmacılar tarafından yapılan her düzeydeki çalışmada bu bölgenin sahip olduğu  kültürel varlıklar nedeniyle inanç ya da kültürel turizm ölçeğinde önemli bir yere sahip olduğu sürekli vurgulanıp bunun turizm ölçeğinde değerlendirilmesi önerilmekle birlikte;

  • Bu bölgedeki dokuz adet sinagog ile bir adet hahamhane yapısının anıtsal mimarlık teknikleriyle mimarlık ve Musevilik tarihi açısından yeri ve önemi dünyadaki diğer benzerleriyle karşılaştırmalı bir şekilde araştırılıp ortaya konulmamış,
  • Havraların iç ve dış turizm açısından hangi mimari ve kültürel değere sahip olduğu, bu değerlerin turistik bir mal ya da hizmete dönüştürülmesi için neler yapılabileceği ortaya konulmamış,
  • Musevilik dinindeki hac zorunluluğu sadece Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nın bulunduğu alanla sınırlı olduğundan, dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Yahudilerle daha önce İzmir’e yaşayıp İsrail’e ya da dünyanın değişik ülkelerine göç etmiş Yahudilerden hangilerinin İzmir’deki havraları ne şekilde ziyaret edeceği bir turizm talep tahmini olarak analiz edilmemiş;

Kısaca sahip olunan kültürel varlığın inanç ya da kültür turizm açısından pazarlanabilir bir yer ve öneme sahip olup olmadığını ortaya koyan bir araştırma, bir fizibilite çalışması yapılmamıştır.

Brockhaus_and_Efron_Jewish_Encyclopedia_e13_783-0

Oysa İzmir’deki inanç / kültür turizminin gelişmesi açısından belki de vitrine konulacak şey bu dokuz havra ve bir hahamhane yerine; Musevilik tarihi açısından önemli bir yere sahip olup üstü çeşitli efsanelerle örtülüp kapatılan gizemli Sabetay Sevi olayının İzmir’de ortaya çıkmış olması, ‘Mehdi’ olarak nitelenen bu dinsel liderin İzmir’den yola çıkan bir yaşam öyküsüne sahip olmasıdır. O anlamda İzmir’in Musevilik odaklı inanç ya da kültür turizminin odağına bu havralardan çokkendini mehdi ilan edip kabul gören Sabetay Sevi üzerinden geliştirilecek bir fantastik öykünün yerleştirilmesi pekâlâ da mümkün olabilir… Tabii ki, böylesi bir önerinin de inanç ve kültür turizmiaçısından ne ölçüde anlamlı, önemli, öncelikli ve uygulanabilir olduğunun titiz ve ayrıntılı bir şekilde araştırılıp irdelenmesi koşuluyla…

Diğer yandan İzmir Musevi Cemaati’nin –muhtemelen kendilerine hoş gelmeyecek- Sabetay Sevi öyküsü yerine daha bir istekle sahip çıktığı İzmir Musevi Müzesi projesinin bir yandan İzmir’deki Musevi kültürünü koruma amacına odaklanırken diğer yandan dabu bölgede yaşayanları başka yerlere göndererek burada eğlence ve konaklama sektörlerinin altyapısını oluşturmaya yönelik bir soylulaştırma gayreti olarak tanımlanan İzmir-Tarih Projesi’nin –masum bir şekilde- toplumsal gerekçe ve dayanağını oluşturduğunu, bu anlamda bölge rantının peşinde olanların işini kolaylaştırdığını da göz ardı edip unutmamak koşuluyla…

Ali Rıza Avcan, Stratejik Planlama Danışmanı