Bir kıyaslama olanağı: İzmir ve İstanbul metroları…

Ali Rıza Avcan

Bir insanın yurt içinde ya da dışında farklı kentlerde yaşamış olmasının, ona kıyaslama ve bu kıyaslamaya bağlı olarak doğru değerlendirmeler yapma olanağı sağladığına inanırım. Bu bağlamında ömrü boyunca, hatta askerliğini bile İzmir‘de yapmış, İzmir‘in dışına çıkmamış arkadaş ve dostlarımın bu kentte olan bitenler; özellikle de yerel hizmetler konusunda belirgin, doğru ya da sağlıklı bir fikre sahip olmadığına tanık olurum. Benim, uzun sürelerle Ankara, İstanbul ve İzmir‘de, 2 yıl gibi kısa bir süre Bursa‘da yaşamış olmam; ayrıca, 13 yıl süreyle görev yaptığım Yerel Yönetimler ve İçişleri bakanlıklarında ülkemizdeki yüzlerce belediyeyi denetlediğim dönemde, Anadolu ve Trakya‘daki birçok kent ve yerleşimi yakından tanıyıp öğrenmem nedeniyle ciddi bir kıyaslama potansiyeline sahip olduğumu düşünür ve böyle bir deneyime sahip olduğum için, -açık söylemek gerekirse- sevinir, bunun az bulunur bir zenginlik olduğuna inanırım.

Geçtiğimiz hafta, bugüne kadar ürettiği bilginin açık ve demokratik bir paylaşımın konusu olmasını sağlamak amacıyla, değerli hocam ve “İzmir’in Bilim Amazonu” olarak nitelendirdiğim Prof. Dr. Nermin Abadan Unat‘ın bugüne kadar yazdığı kitap, makale, bildiri ve sunumlarla gazete ve dergi yazılarından oluşan bibliyografyasını düzenleyip dijital arşivini oluşturmak amacıyla Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi tarafından geliştirilen ve benim de gönüllü olarak katkıda bulunduğum bir proje nedeniyle, baba memleketim olan ve 1981-1997 döneminde yaşadığım İstanbul‘daydım.

O nedenle, sevgili hocamın yılların birikimiyle oluşturduğu büyük ve zengin kütüphanesinde dört gün çalışma olanağına kavuştum ve bu süre içinde İTÜ‘nün Ayazağa Kampüsü‘ndeki yeşillikler arasındaki Yılmaz Akdoruk Konukevi‘nde kaldım. Bu durumda, haliyle İTÜ‘nün Ayazağa‘daki kampüsü ile hocamın Etiler‘deki evi arasında metro ile gidip geldim. Ayrıca arkadaş ve akrabalarıma ayırdığım zamanlarda Yıldız-Mahmutbey arasındaki metro hattını, Mecidiyeköy-Söğütlüçeşme güzergâhındaki metrobüs hattını, Üsküdar-Ümraniye arasındaki metro hattını, İzmir‘e dönerken de Yenikapı-Havaalanı arasındaki metro hatlarını deneme imkanına sahip oldum.

İstanbul‘a varışımda edindiğim 50 liralık İstanbulkart ile toplam 6 günlük sürede HacıosmanYenikapı arasındaki M2 hattını 8 kez, Levent-Boğaziçi Üniversitesi arasındaki M6 hattını 7 kez, Yıldız-Mahmutbey arasındaki M7 hattını 4 kez, Yenikapı- Havaalanı arasındaki M1a ve M1b hatlarını 1 kez; bu 4 metro hattını toplam 20 kez; bunun dışında Mecidiyeköy-Söğütlüçeşme metrobüs hattını toplam 4 kez kullanarak ve bunun karşılığında toplam 470 lira harcayarak edindiğim deneyimleri, İzmir‘deki metro deneyimlerimle kıyaslayabilir hale geldim. Hem de, İzmir‘de bir gün devam ettiği halde kendini demokrat sanan birilerinin sırf siyasetteki fanatik taraftarlıkları ve yandaşlarını korumak amacıyla işçi sendikasını ve grevdeki işçileri bir kalemde harcadıkları, işin perde arkasındaki bilgilerle ilgilenmedikleri İzmir Metro grevinin yaşandığı günlerde…

Şimdi isterseniz, İstanbul ve İzmir metro hatlarıyla işletmesi hakkındaki izlenim ve değerlendirmelerimi kıyaslayarak sizlerle paylaşayım:

1. İstanbul‘da bulunduğum ilk günlerde Yenikapı-Hacıosman arasındaki M2 hattının İTÜ Ayazağa-Levent bölümü ile Levent-Boğaziçi arasındaki M6 hattının Levent-Etiler bölümü arasındaki aktarmalı yolculuklarda daha çok üniversite öğrencileriyle muhatap olup, İTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri arasındaki farklılıkların ayırdına vardım. Ama benim anlatmak istediğim kıyaslamalar açısından daha uzun olan Yenikapı-Hacıosman arasındaki M2 hattında kablosuz internet hizmeti sunulurken Levent-Boğaziçi Üniversitesi arasındaki M6 hattında bu hizmetin olmadığını fark ettim.

Daha sonraki günlerde, bu yoksunluk halinin Yıldız-Mahmutbey arasındaki M7, Yenikapı-Havaalanı arasındaki M1a ve M1b hatları için de geçerli olduğunu; böylelikle, metro hatları arasında kablosuz internet hizmetleri açısından büyük farklılık ve ayrımlar olduğunu anladım.

Ayrıca M1a, M1b, M6 gibi uzun hatlarda daha uzun katarlar (8 ya da 9 vagon) daha kısa süreler için çalışırken yolcu sayısı aslında diğerlerinden pek de az olmayan M7 gibi hatlarda gecenin ilerleyen saatlerinde 4 vagondan oluşan kısa katarların kullanıldığını; böylelikle, araç içindeki sıkışıklığın diğerlerine göre daha fazla olduğunu gördüm.

Ele aldığım bu ilk kıyaslama konusu, İzmir Metrosu‘nda sadece istasyonlarda kablosuz internet internet hizmeti olup vagonlarda olmadığı için değerlendirmeye bile konu olmayacaktır.

2. İstanbul‘daki uzun ve kısa hatlarda metro katarlarının, tünel içinde uğultu çıkaracak kadar hızlı olduklarına, önleri sıra getirdikleri güçlü hava akımının istasyonlarda oldukça serin bir hava yarattığına tanık oldum ve bu hız nedeniyle oluşan hava akımları acaba yenilenebilir enerji kaynağı olabilir mi diye düşünmekten de kendimi alamadım… Örneğin, İnternet ansiklopedisi Vikipedi‘ye baktığımda, benim sıklıkla kullandığım Yenikapı-Hacıosman arasındaki M6 hattındaki ortalama hızın 80 km/saat, İzmir‘deki tek bir hattaki ortalama hızın ise bunun yarısı; yani, 40 km/saat olduğunu öğrendim. (1)

3. İzmir’e ilk geldiğim 1990’lı yılların son diliminde MavişehirBalçova Termal Tesisleri arasındaki otobüs hattında 70-80 adet durak olduğunu, otobüslerin duraklarda ve kırmızı ışıklarda durması nedeniyle yolculuğun oldukça uzun sürdüğünü fark ederek bu ilginç durumu keyiflerine düşkün İzmirlilerin yürüyerek kendini zora sokmama istediğinden kaynaklandığını düşünmüştüm.

Bu durumu İstanbul‘daki metro istasyonu sayısı ve aralarındaki mesafe bağlamında örneklemek istersek, 14 kilometre uzunluğundaki İzmir Metrosu‘ndaki 17 adet durak arasındaki ortalama mesafenin 0,83 kilometre olduğunu ve iki durak arasındaki ortalama yolculuk süresinin 2 dakika olarak hedeflendiğini, İstanbul’da ise örnek olarak aldığımız 23,49 kilometre uzunluğundaki Yenikapı-Hacıosman hattındaki 16 durak arasındaki ortalama mesafenin 1,47 kilometre, iki durak arasındaki hedeflenen ortalama yolculuk süresinin ise 2,5 dakika olduğunu görürüz. (2)

4. İstanbul Metrosu istasyonları ile vagonlarının İzmir‘e göre daha temiz olduğunu gördüm ve bunu karşılaştığım görevlilere ifade edip kendilerine teşekkür ettim.

Çünkü yeğenim İzmir Metrosu‘nun faaliyete geçtiği ilk günlerde göreve başlayan ilk sürücülerden biriydi ve ondan metro hizmetleri, özellikle de kalite yönetimi konusunda oldukça ayrıntılı bilgiler alıyordum. Ayrıca yönetim danışmanı sevgili Nihat Demirkol‘la birlikte çalıştığım yıllarda ND Danışmanlık olarak İzmir Metrosu yöneticilerinin takım çalışması odaklı açık alan eğitimlerini Marmaris Bördübet Koyu‘ndaki Kulüp Amazon‘da yapmış; böylelikle, İsviçreli ve Belçikalı yatırımcılardan kaynaklanan kurumsal kültürün ne düzeyde olduğunu yakından görmüştüm. Ama daha sonraki yıllarda İzmir Metrosu üst yönetiminin sürekli değişmesi ile birlikte, bu düzeyin devamlı olarak düştüğüne, buna paralel olarak vagonların ve istasyonların daha pis ve bakımsız hale geldiğine, sefer saatlerinin devamlı değiştiğine, işletme sisteminin büyük aksaklıklar yaşadığına tanık olmuştum.

5. Bu konuyu size bir örnekle anlatmak isterim: Bizler, İzmirliler İzmir Metrosu ya da İZBAN istasyonlarına gittiğimizde, hatta merkez istasyon konumundaki Halkapınar İstasyonu‘na gittiğimizde yürüyen merdivenlerin devamlı olarak arızalandığını görür, bu arızalı merdivenlerin ne zaman onarılacağını bilmez; hatta bu onarımların günler boyu devam ettiğine tanık olup bunu kanıksarız.

“Bu ekipman 05.08.2023 tarihine kadar arıza nedeniyle devre dışı kalacaktır.”

İstanbul‘da ise bozulduğu için çalışmayan yürüyen merdivenlere rastlamakla birlikte, bu merdivenlerin sahanlıklarına konulan bilgi tabelalarında arızanın hangi tarihe kadar bitirileceğini gösteren açıklamaların yer aldığını gördüm. Hatta o tabelanın yakınında çalışan bir işçi arkadaşa, İzmir‘deki bozuk yürüyen merdivenlerin ne zaman yeniden çalışmaya başlayacağını bilmediğimizi anlatıp fotoğrafını niye çektiğimi açıklamak durumunda kaldım.

Diğer bir örnek ise, istasyonda bekleyen yolcunun gelen katarın kapısının hangi noktaya isabet edeceği konusunda yönlendirilmesi çabasıdır. Zemine çizilen kırmızı çizgilerle belirlenen bu alanın kenarında beklediğinizde gelen katarın herhangi bir kapısı sizin bulunduğunuz bölgeye açılıyor ve böylelikle istasyonun hangi bölgesinde bekleyeceğiniz konusunda bir endişeniz olmuyor. Çünkü vagonun her kapısı muhakkak bir şekilde bu önceden işaretlenmiş bölgelere denk geliyor. İzmir‘de ise beklediğiniz yerin önünde bir kapının açılıp açılamayacağını bilemiyorsunuz ve katar durduktan sonra sağınıza ya da solunuza denk gelen kapılara doğru koşup kapı diplerinde heyecanlı bir karmaşa yaratmak zorunda kalabiliyorsunuz.

6. İstanbul metrosu ile ilgili izlenimlerimi, bu metro hatlarını devamlı ya da zaman zaman kullanıp İstanbul‘da yaşayan arkadaşlarımla paylaştığımda ise onlar hizmetin eskisine göre kötülediğini, örneğin seferler eskiden sabaha kadar sürmesine rağmen şimdilerde saat 01.00’den sonra sefer yapılmadığını, bunun günün tüm saatlerinde canlı ve hareketli olan bir metropol için olumsuz bir gelişme olduğunu; ayrıca, kentin varoşlarına giden hatlarda geceleri evlerine geri dönen çok fazla sayıda genç insanın sayısı düşürülmüş vagonlara mahkum edildiğini, yönetimin kameralarla bu yoğunluğu görmesine karşın gerekli önlemlerin alınmadığını söylediler. Nitekim gece geç vakitlerde bindiğimiz Mecidiyeköy-Nurtepe hattında bu sorunu birebir yaşayarak dip dibe bir yolculuk yapmak zorunda kaldık.

Arkadaşlarıma daha önce İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Ulaşım Planlama Dairesi Başkanlığı‘nda şef olarak çalışan Karadenizli bir arkadaşın, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin Ekrem İmamoğlu döneminde hemşerilik ilişkileri nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanı olduğunu, ardından bizim “çalışkan” ve “derin” genel sekreterimizin tüm uğraşlarının sonucunda İstanbul‘un “aktif” ve “sözü dinlenen” bir genel sekreter yardımcısına dönüştüğünü anlattığım için, İstanbul metrosundaki bu gerilemeyi, metroyu saat 01.00’den sonra tatil ederek metropoldeki canlılığı gerileten, daha doğrusu İzmir‘e benzeten bu durumu “İzmirleşme” olarak niteleyip böylesine büyük bir metropoldeki kamusal hizmetin, toplu taşımanın kasaba yaklaşımı ile düzenlenemeyeceğini, İstanbul‘un, tasarruf yapmak ya da başka bir nedenle İzmir gibi gece 12’den sonra uyumaya çekilmediğini, günün 24 saati yaşayıp canlı kalan bir metropol olduğunu ifade ettiler.

7. Şu an itibariyle İzmir Metrosu‘ndaki tam biletin fiyatı 13 lira olduğu halde İstanbul‘daki biletin fiyatı 9,90 lira düzeyinde. Her ne kadar İstanbul‘daki UKOME bu rakamların % 57 oranında arttırılması için toplantıya davet edilmiş olmakla birlikte, İstanbullu şu an itibariyle İzmir‘e göre daha uzun hatlar için daha az para ödüyor. İstanbul’daki yolcunun bu konudaki tek dezavantajı, uzun mesafelere gitmek zorunda kalanların 2 ya da 3 kez metroya inip binmesi ve bu nedenle günlük ulaşım bedelinin İzmir‘e göre daha fazla olması. İzmir‘de ise tek bir hat olduğu için böyle bir şeyden söz etmek, tabii ki mümkün değil.

Ancak bu vesileyle sosyal demokrat belediyecilik anlayışı çerçevesinde, kent içindeki toplu taşımanın aslında ticari bir faaliyet değil; kamusal hizmetin konusu olması nedeniyle tüm toplu ulaşım hizmetlerinin piyasa koşullarına terk edilmemesi, bu konuda ortaya çıkacak olası zararların diğer kaynaklardan karşılanması, hele ki İstanbul gibi toplu ulaşım araçlarına birden fazla binip inen yoksul, dar gelirli kesimlerle öğrencilerin yoğun olduğu metropol ve kentlerde toplu ulaşım hizmetlerinin hizmetin günün 24 saatinde üst düzeyde kalite ve düşük ücretlerle yapılması, oluşacak olası zararın devlete ve yerel yönetimlere ödediğimiz vergilerle karşılanması gerektiğini hatırlatmak isterim.

Her ne kadar İzmir ve İstanbul‘daki metro işletmeciliği anlayış ve yaklaşımı başlangıçta daha iyi olmakla birlikte, zaman içinde özelleştirmeci ve işletmeci neoliberal yaklaşımlar nedeniyle kötüleşmeye, daha doğrusu kötü bir örnek olan İzmir‘e benzemeye başlamış olsa bile…

(1) https://tr.wikipedia.org/wiki/İzmir_metrosu

(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/M2_(İstanbul_metrosu)

İzmir’in unutulan sanatçıları 3 – Giulietta De Riso

Ali Rıza Avcan

Güulietta de Riso, 19 Temmuz 1898’de İzmir‘de doğup, 17 Nisan 1988’de Roma‘da ölen bir tiyatro ve sinema sanatçısıdır.

İzmir‘de doğduktan sonra İtalya’ya nasıl ve neden gittiği, ailesinin kimlerden oluştuğu; ayrıca, İtalyan asıllı bir Levanten mi yoksa başka bir milliyetten mi geldiği belli değildir.

İlk oyunlarından biri, Giulio Piazza‘nın Giulietta de Riso için yazıp ilk kez 7 Aralık 1908’de Torino‘daki Teatro Balbo‘da sergilenen “La Figlia di Lola” (Lola’nın Kızı) isimli 3 perdelik komedisidir. Bu oyunda 12 yaşındaki Giulietta De Riso, bir şarkı yazarı annenin kızı olarak annesinin özgür yaşamına engel olmamak için bir aile tanıdığı ile yaşar ve annesiyle bir araya geldiğinde hayatın yeni, tuhaf durumuna, şüphelere ve sorunlara karşı koyamayıp hastalanan ve ölen bir kızı canlandırır. (1)

Beyaz perdedeki ilk çıkışını ise 1911-1914 döneminde henüz on üç yaşındayken akrabası Giuseppe De Riso ile birlikte Ambrosio Film için Arturo Ambrosio, Gino Zaccaria ve Luigi Maggi‘nun yaptığı 9 kısa filmle yaptı. Devamında ise 1913’den 1917’ye kadar 9 uzun metrajlı filmde oynadı. 1920’lerde İtalia Almarante ve Tullio Carminati ile birlikte Luigi Almirante Company şirketine bağlı çalışmış, 1928’de Memo Banassi ile birlikte kendi şirketini kurmuştu. Giulietta De Riso‘nun düzenli yardımcı oyuncuları Mario Bonnard, Carlo Campogalliani ve Gigetta Morano idi.

Sinemanın sesli düzene geçtiği 1927 sonrasında ise 1934 ile 1957 yılları arasında İl Cardinale Lambertini (1934), Abbandono (1940), Finalmente Si (1944) ve Mattino di Primavera (1957) isimli 4 filmde rol aldı. Kardinal Lambertini‘nin Parsifal Bassi tarafından yönetilen ilk sesli versiyonunda Isabella Pietramelara rolünü oynadı.

1936’da Rodolfo De Angelis, Ernesto Ferrero ve Mario Consiglio tarafından yönetilen üç ses için eğlenceli bir diyalog olan 78 rpm E’un Tango (It’s a Tango)’yu kaydetti. Radyoda da çalıştı ve 1944’te Erminio Macario ile Mario Amendola‘nın “Scandalo al Collegio” adlı revüsünün oyuncuları arasında yer aldı.

Giulietta De Riso, senarist Arpad De Riso‘nun ablası ve oyuncular Alfonso, aktör ve yönetmen Camillo di Riso ve aktör Giuseppe de Riso‘nun akrabasıydı.

(1) Piazza, G. Un Triestino Dimendicato (Leone Fortis), La Porta Orientale, Anno VII, Fasc. 1-2, Gennaio Febbraio, 1937-XV, 557-558.

“E Un Tango”Rodolfo de Angelis, Giulietta De Riso, Orkestra Şefi: Mario Carlo Consiglio.

Fotoğrafları

Uzun metrajlı filmleri

1) 1913, Mater Dolorosa (Acılı Anne), Yönetmen: Mario Caserini

2) 1913, I Promessi Sposi (Nişanlı), Yönetmen: Eleuterio Rodolfi

3) 1914, Addio Felicitá! (Güle Güle Mutluluk), Yönetmen: Enrico Novelli

5) 4) 1914, L’reditá Della Laguna (Lagünün Mirası), Yönetmen: Enrico Novelli

6) 1914, Napoleone, Epopea Napoleonica (Napolyon, Napolyon Destanı), Yönetmen: Edoardo Bencivenga

7) 1915, Fiorenza mia! (Benim Florencem!), Yönetmen: Enrico Novelli

8) 1916, La Moglie del Dottore (Doktorun Karısı), Yönetmen: Giovanni Zannini

9) 1917, Crevalcore, Yönetmen: Romolo Bacchini

10) 1917, La Crociata Degli Innocenti (Masumların Haçlı Seferi), Yönetmen: Alessandro Blasetti & Gino Rossetti & Alberto Traversa

11) 1934, Il Cardinale Lambertini (Kardinal Lambertini), Yönetmen: Parsifal Bassi, Isabella Pietramelara olarak…

12) 1940, Abbandono (Terkediş), Yönetmen: Mario Mattoli, “Dolores” olarak…

13) 1940, Finalmente si (Sonunda Evet), Yönetmen: Ladislao Kish, “Zia Clotilde” olarak.

14) 1957, Mattino di Primavera (Bahar Sabahı), Yönetmen: Giacinto Solito

Kısa Filmleri

1) 1911, Uno Strano Invito a Pranzo (Öğle Yemeğine Garip Bir Davet)

2) 1911, La Dannazione di Caino (Kabil’in Lanetlenmesi), Yönetmen: Luigi Maggi

3) 1911, Il Cero Della Vita (Hayat Mumu)

4) 1913, Gigetta non é Gelosa (Gigetta KIskanç Değil)

5) 1913, Per İl Mio Amore (Aşkım İçin)

6) 1913, Il Bersaglio Vivente (Yaşayan Hedef), Yönetmen: Luigi Maggi

7) 1913, La Tratta dei Fanciulli (Çocuk Ticareti)

8) 1913, La Torre dei Vampiri (Vampir Kulesi), Yönetmen: Gino Zaccaria

9) 1915, Il Piú Grande Amore (En Büyük Aşk), Yönetmen: Enrico Novelli

İzmir Büyükşehir’in arpalıkları…

Ali Rıza Avcan

Bugün size İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin arpalıklarından; yani, belediyeye ait şirketlerin yönetim kurullarında görev yapmaya layık görülen zevattan bahsedeceğim…

Çünkü söz konusu şirketlerin yönetim kurullarındaki başkanlık ya da üyelik koltuklarında oturan şahıslara hiçbir iş yapmadıkları halde ATM’lerden aldıkları huzur haklarını arpalık olarak niteliyorum. Çünkü, bu sözcüğün Osmanlı tarihine dayanan bir anlamı olduğunu biliyor ve bugün hiçbir emek ya da çaba karşılığı olmadan ödenen paraları Osmanlı dönemindeki arpalıklara benzetiyorum. Sözcüğün tarihi anlamına göre, saraya bağlı olarak çalışan şeyhülislam, kazasker, vezir, yeniçeri ağası, bölük ağası ve ulema gibi görevliler emekli olup saraydan ayrıldıklarında, onların sultana bağlılığını devam ettirmek amacıyla ödenen maaş ya da ödeneğe deniliyor arpalık… Günümüzde ise karşılıksız yarar sağlanan yer ya da kişi anlamına geliyor… Çalışmadan, bir emek harcamadan gidip ATM’lerden alınan para anlamına geliyor… Arpalık bu anlamda yandaşa, korunup kayrılan kişilere sağlanan bir menfaat, günlük konuşma diliyle bir kıyak oluyor. Aynen AKP ya da CHP gibi siyasi partilerin kendi yandaşlarına, eski ya da yeni siyasetçilere devletten ya da belediye şirketlerinden sağladığı menfaat; yani arpalık gibi…

Basından: “CHP’li Gamze Akkuş İlgezdi’den “Arpalık Aile Şirketi” çalışması: Birden fazla maaş alan AKP’liler listelendi” – Halk TV, 30 Ocak 2020

Oysa belediye şirketlerinin o kentte yaşayanlara daha iyi, kaliteli ve sonuç alıcı hizmet verebilmesi için, arpalık alan kişiler yerine nitelikli, o iş için liyakatli kişiler tarafından yönetilmesi gerekiyor. Şirketlerin yönetim kurullarına atanan kişilerin, şirketin faaliyet alanı ile ilgili konularda bilgili, birikimli ve deneyimli insanlar olması gerekiyor.

Şimdi, şu anda gördüğümüz gerçek ise, görevlendirildiği şirketin faaliyet alanında daha önce hiçbir çalışması olmayan bilgisiz, deneyimsiz ve birikimsiz; yani, liyakatsiz kişilerin görevlendirilmesi şeklinde. Çünkü onların, o şirket adına iyi bir şeyler yapması değil, aynen Osmanlı sarayında olduğu gibi iktidar sahibine, belediye başkanına, onun verdiği ulufe/arpalık/huzur hakkı karşılığında ona sadık kalması, ondan yandan olması, o ne isterse onu yapması isteniyor…

Ayrıca Türk Ticaret Kanunu‘nda açık hükümler bulunmasına karşın, yönetim kurulu başkan ve üyelerine ödenecek huzur hakları şirket genel kurulu yerine bizzat yönetim kurulu tarafından belirleniyor ve belirlenen bu rakamlar bir devlet ya da şirket sırrı gibi kamuoyundan saklanıyor. O nedenle de, bu şirketlerde kime ne miktarda huzur hakkı ödendiğini, -ne yazık ki- bilmiyoruz.

Şimdi bu genel değerlendirme ışığında, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan ya da ortak olunan belediye şirketlerine baktığımızda da aynı durumla karşı karşıya kalıyoruz.

Sayıştay‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilgili 2021 yılı denetim raporuna göre, belediyenin doğrudan ve/veya dolaylı hissedarı olduğu toplam 25 şirketi bulunmakta. Belediyenin doğrudan hissedarı olduğu şirketler sırasıyla İzmirgaz, İzmir Enternasyonal Otelcilik, İzban, Çeştaş, İzenerji, İztarım, İzbeton, Egeşehir Yapı Planlama Müşavirlik ve Teknoloji, İzulaş, Grand Plaza Turizm, İzelman, Esbaş, İTAŞ Teknopark, İzdeniz ve İzdoğa anonim şirketleri. Belediye şirketlerinin hissedarı olduğu şirketler ise sırasıyla İzenerji, Ege Şehir Yapı Planlama Müşavirlik ve Teknoloji, İzdeniz, İzfaş, İzulaş, İzelman, İzbeton, Çeştaş, İzmir İnovasyon ve Teknoloji isimli anonim şirketler. Bu anlamda İzmir Büyükşehir Belediyesi, kaynağı halkın ödediği vergi, harç ve ücretler oluşan ve İzmir özelinde toplam sermayesi 7.534.906.092.- lirayı, cirosu muhtemelen bunun çok üstünde olan bir tutarı yönetiyor ya da ortak olarak yönetime katılıyor diyebiliriz.

Gelelim bu şirketlerin yönetim kurullarında kimlerin yer aldığı konusuna… Ama bunu yapmadan önce, yaptığımız inceleme ve analizlerde söz konusu şirketlerin İnternet sayfalarındaki “Bilgi Toplumu Hizmeti” bölümüyle Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘ndeki duyurulardan, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İnternet sayfasındaki “Birimlerimiz” bölümünden; ayrıca, Google‘da yaptığımız tarama bilgilerinden, özellikle bazı yönetim kurulu üyelerinin kişisel Linkedin sayfalarından yararlandığımızı ifade etmek isteriz. Tabii ki bu tarama ve inceleme çalışmaları sırasında bazı şirketlerin “Bilgi Toplumu Hizmeti” sayfalarının çalışmadığını, bu sayfalardaki bilgilerin güncel olmadığını, çoğu şirketin İnternet sayfasında şirket yönetim kurullarında görev yapan kişiler hakkında açıklayıcı bilgilere yer vermediğine tanık olduğumuz için isimlerini yazdığımız kişilerin iş yaşamındaki meslekleri konusunda yanlışlıklar yapma ya da eksik bilgiler verme gibi hatalarımızın olabileceğini baştan belirtmemiz gerekiyor. Haliyle bilgi edinmenin bu kadar zor olduğu, bilgiye adeta iğneyle kuyu kazarcasına ulaştığımız bir ülkede bunun hoş karşılanacağını umuyor, gelecek doğru bilgilerle yanlışlıklarımızı düzeltip eksikliklerimizi gidereceğimizi ifade etmek istiyorum. Örneğin mesleklerini, daha önce neler yaptığını, nereden geldiğini bir türlü öğrenemediğimiz Grand Plaza A.Ş. yönetim kurulu üyeleri İsmail Hoca ve Boran Karabağlı ya da İZDEDA – İzmir Depremzedeleri Dayanışma Derneği‘nin eski başkanı olup olmadığından emin olamadığımız İzmir Metro A.Ş. yönetim kurulu üyesi Haydar Özkan veya İzmir İnovasyon ve Teknoloji A.Ş. yönetim kurulu üyesi Serap Gül örneğinde olduğu gibi.

Bu arada bize ilginç gelen bir durumu paylaşmadan edemeyeceğim: Yakın zamanda hem İZSU Kurumsal İletişim Dairesi Başkanı hem de bu görevinden dolayı İzbeton yönetim kurulu üyesi olan Birkan Acar, temel görevi kurumsal iletişim olmasına karşın bizimle; yani Kent Stratejileri Merkezi‘nin Twitter‘daki hesabı engelleyerek iletişim işinde hiç de profesyonel olmadığını göstermiş durumda! Zaten kendisinden ve içme suyu fiyatlarını 2023 Ağustos ayından itibaren % 40 oranında arttırarak yoksul ve dar gelirli halkın tepesine daha fazla binen İZSU‘nun kurumsal iletişiminden olumlu anlamda pek bir şey beklemiyorduk… O nedenle de, bugünlerde barajlardaki su oranının % 38’lerde seyrettiği ve bu seviyenin gün geçtikçe azalacağı susuzluk vaat eden gelecek günlerde kendisine bizlerden uzak iyi iletişimler ve başarılar diliyoruz…

Ele aldığımız toplam 23 belediye şirketindeki toplam 234 adet yönetim kurulu başkanlığı ya da üyeliği pozisyonunun yine toplam 217 kişi tarafından doldurulduğunu; bunun 78‘inin Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in yetkisi dışında kalan pozisyonlar olduğu, geriye kalan 139‘unun da doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından belirlendiği, bu belirleme işleminin şirket genel kurulu ya da yönetim kurulları tarafından bu karara dönüştürüldüğü görülmüştür. Yapılan incelemeler sonucunda Belediye Başkanı tarafından belirlenen 98 (% 70,51) ismin belediye çalışanı, 41’inin (% 29,49) de belediye dışından isimler olduğu ortaya çıkmıştır.

Belediye içinden yapılan görevlendirmelerde genellikle ve kural olarak genel sekreter ve genel sekreter yardımcıları dışında fiilen çalışan ya da emekli olup ayrılan daire başkanlarının tercih edildiği, bazı şahıslara değişik şirketlerde birden fazla görev verildiği görülmektedir.

İdare mahkemesi kararlarına göre kazanılmış hak kapsamında olmayan daire başkanlığı görevini daha cazip hale getirmek için yüksek maaş, makam arabası ve şöforü, geniş bir çalışma odası ve sekreterlerle donatılan daire başkanlarının bir de şirketlere yönetim kurulu başkanı ya da üyesi yapılmak suretiyle altlarındaki şube müdürleri, şefler ve diğer çalışanlara göre daha ayrıcalıklı bir konuma yerleştirildiği, bu nedenle bazı belediye çalışanlarının sırf daire başkanı olabilmek için kişisel düzeyde ya da örgütledikleri menfaat lobileriyle birlikte belediye içi mücadeleye girerek ya da belediye başkanı ve ailesinden aldığı güçle mevcut daire başkanlarının kuyularını kazdığı anlaşılmakta, daire başkanlarının şirketlerde görevlendirilmesi işinde sahip oldukları bilgi, birikim, deneyim ve yeteneklerle görevlendirildiği şirketin faaliyet konuları arasında bir benzerlik ya da uyum sağlanması gibi bir hassasiyetin dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır. Bu anlamda Mezarlıklar Dairesi Başkanı Hülya Şahin‘in uzmanlık alanı ile hiçbir ilgisi olmayan Grand Plaza A.Ş.‘nde, İZSU Su İsale ve Dağıtım Dairesi Başkanı İbrahim Gürbüz‘in İzmir İnovasyon ve Teknoloji A.Ş.‘nde yönetim kurulu üyesi olarak görevlendirilmesi anlattığımız bu kötü yöneticilik olgusunun örneklerini oluşturmaktadır. Ayrıca bazı ayrıcalıklı belediye yöneticilerinin birden fazla şirkette görevlendirilmesi ile ilgili örnekler ise, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘e 4 ayrı şirkette yönetim kurulu başkanı ya da vekili, Ali Celal Ergin, Ali Ercan Türkoğlu, Ali İhsan Özgürman, Barış Karcı, Ersan Odaman, Hakan Öztürk, Raif Canbek, Sönmez Alev, Süleyman Sırrı Aydoğan, Türkan Özgür ve Yusuf İncili gibi isimlere iki ayrı şirkette görev verilmiş olmasıdır.

Şu anda geçerli olan güncel bilgilere göre belediye dışından yönetim kurulu başkanı ya da üyesi olarak görevlendirilen isimleri; yani bilgili, birikimli ve deneyimli olmadığı halde liyakat kuralına uyulmaksızın görevlendirilenleri tek tek ele aldığımızda ise televizyonlarda karşımıza sık sık çıkan siyasal iletişim uzmanı Gülfem Saydan Sanver, kısa ismi DİDER olan Dünya Kenti İzmir Derneği başkanı Ahmet Güler, Tunç Soyer‘in Bornova Anadolu Lisesi‘nden arkadaşları Ali Ercan Türkoğlu ve Ersan Odaman, Sosyal Demokrat Belediyeler Derneği (SODEM)‘den çalışma arkadaşı Canan Karaosmanoğlu Alıcı, TMMOB‘dan Alim Murathan ve Melih Yalçın, eski ya da yeni CHP‘li siyasetçiler Ali Hıdır Uludağ, Azimet Gürbüz, Aytekin Sözen, yönetim kurulu üyesi olduğu şirkete öncelikle kendi kitaplarını bastırtan Burhan Suat Çağlayan, şirketteki yönetim kurulu başkanlığı dışında Kemeraltı Koordinatörü ilan edilen Erdal İzgi, Kemal Özdönmez, İstanbul Kadıköy‘den kalkıp gelen Selami Öztürk, Aziz Kocaoğlu döneminin has adamı Süleyman Sırrı Aydoğan ve belediyedeki her yerden karşımıza çıkan Zeynep Altıok, basın dünyasından Hasan Erel ve Muzaffer Ayhan Kara, Loca‘dan Osman Tayfun Maro ve Ulvi Puğ, sanat ve yayın dünyasının Urla’ya yerleşen emeklileri Vecdi Sayar, Eren Aysan Yığcı, Şahin Beygu, Raşit Çavaş ve Yücel Erten gibi isimleri, akademinden Serhan Ada ve “her daim danışmanKoray Velibeyoğlu ile muhatap oluruz.

Sonuç olarak;

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in özel şöforü Hüseyin Sezer‘in, KHK’lı profesörlerin, CHP eski milletvekili ve genel başkan yardımcısı Eren Erdem’in yönetim kurulu üyesi olarak görevlendirildiği günler Sayıştay uyarısı ya da başka nedenlerle geride kalsa da, şu an itibariyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait birçok şirkette o şirketin faaliyet alanına giren konularda hiçbir bilgisi, birikimi, deneyimi ve becerisi olmayan belediye bürokratlarının, CHP’li eski ya da yeni siyasetçilerin, BAL’lı olarak adlandırılan Bornova Anadolu Lisesi mezunlarının liyakat ilkesi gözetilmeksizin yönetim kurullarında görevlendirildiği ve bu görevleri fiilen yapmadıkları halde her ay banka ATM’lerinden huzur hakkı adı altında hak etmedikleri paraları aldıkları belirlenmiştir. BU durumun AKP iktidarı tarafından yapılandan hiç bir farkı yoktur ve onların bu tutumu eleştirilirken CHP’li belediye başkanlarının da aynısını yapması aynı adaletsiz, haksız durumun tekrarından başka bir şey değildir.

Bu durumda yapılması gereken ise;

1. Bu konuda zorlayıcı hukuki bir düzenleme olmamakla; ayrıca, CHP‘nin çoğunlukta olduğu bir belediye meclisinde yapılan görevlendirme işleminin tartışılması ve reddedilmesi diye bir ihtimalinin gündeme gelmesi mümkün olmamakla birlikte; belediye şirketleri için yapılan görevlendirmelerde aynen üst düzey yöneticilerin atanmasında olduğu gibi belediye meclisine bilgi verilmesi; hatta, onayının alınması doğru olacaktır.

2. Her bir şirkette yönetim kurulları için yapılacak görevlendirmelerin hukuka, bilime ve liyakate uygun kriterlere göre yapılmasını sağlayacak iç yönergelerin hazırlanması, bu kriterler arasında arkadaşlık, dostluk, aynı partiden ya da mezhepten olma veya menfaate dayalı kriterlere yer verilmemesi, bu yönergelerin 2015 yılında İZFAŞ için yapılan düzenlemede olduğu gibi görevlendirilecek kişilerin özelliklerine göre düzenlenmemesi uygun olacaktır.

3. Şirket yönetim kurullarında belediye bürokratlarının görevlendirilmesi durumunda, şirketin faaliyet konusu ile bürokratın mesleki kariyeri arasında ilgi ve uyum aranmalı, şirketin faaliyet alanı konusunda bilgisi, ilgisi, becerisi, birikimi ve deneyimi olmayan bürokratlar yönetim kurulu başkanı ya da üyesi olarak görevlendirilmemelidir.

4. Şirketlerin yönetim kurulunda görevlendirilen kişilerin mesleki kariyerleri ile ilgili bilgilerin şirketlerin İnternet sayfalarında ayrıntısıyla açıklanarak kamuoyunun bilgilendirilmesi uygun ve doğru olacaktır.

5. Şirketlerin yönetim kurullarında görev yapanlara ödenecek huzur haklarının yönetim kurulunun bizatihi kendisi tarafından değil; Türk Ticaret Kanunu‘na göre şirket genel kurulu tarafından alınması ve bu rakamların kamuoyuna açıklanması şeffaflık ve bilgi edinme haklarının kullanımı açısından uygun ve doğru olacaktır.

6. Huzur hakları, şirket yönetim kurulu toplantılarının fiilen yapılması ve üyenin o toplantılara katılması durumunda ödenmelidir.

Önermesi bizden, uygulanması ise bu konuda görevli, yetkili ve sorumlu olanlarda… Tabii ki, hep birlikte eleştirdiğimiz AKP iktidarına ve onun yandaşlarına benzememek, onların yaptığının aynısını yapmamak koşuluyla…

İzmir’in unutulan sanatçıları 2 – Alphons Johann Gustav von Cramer

Ali Rıza Avcan

Alphons Johann Gustav von Cramer, De Cramer ailesinin İzmir‘deki son temsilcilerinden Frederick De Cramer ile 18.06.2012 tarihinde yapılan röportaj bilgilerine göre; 1757-Köln doğumlu Avusturya-Macaristan Konsolosu Hermann Ambroise De Cramer‘le 1765-İzmir doğumlu Sarah Maltass‘ın oğlu olarak 1834’de İzmir‘de doğmuş ve 1884’de henüz 50 yaşındayken, o zamanki İtalya Krallığı‘nın Ligurya Bölgesi‘ndeki Cenova şehrinin Pegli-Multedo yerleşiminde vefat etmiş Avusturya kökenli ve Düsseldorf Okulu‘na mensup İzmirli bir ressamdır. (1)

İzmirli bir Rum-Avusturya ailesinin çocuğu olarak doğan von Cramer Viyana‘da büyüdü ve ticaretle uğraştı. İlk sanat eğitimini 1860’dan itibaren Floransa ve Padova‘da aldı. Daha sonra Paris‘e ve 1862’de portre ressamı Wilhelm Sohn‘un öğrencisi olarak Malkasten Sanatçılar Derneği‘ne üye olduğu Düsseldorf‘a gitti ve orada 1876’ya kadar oturdu. Bu arada Yunanistan ve Küçük Asya‘ya birkaç gezi yaparak İstanbul‘da kendisini Mecidiye nişanıyla onurlandıran Sultan Abdülaziz‘in portresini üç kez çizdi. En tanınmış eseri, İzmir Bornova’daki St. John (Yuhanna) Katedrali‘nde Vaftizci Yahya‘yı betimlediği mihrap resmidir. 1873’de yaptığı Eavesdroppers (Kulak misafirleri) adlı tablo, Düsseldorf‘taki Kunstpalast Müzesi‘nde sergilenmektedir.

Hocası Wilhelm Sohn‘u takip eden von Cramer, eserleri için genellikle Düsseldorf Sanat Akademisi‘nin (Kunstakademie Düsseldorf) geliştirdiği tür ve tipte, ağırlıklı olarak tarih ya da kostüm türüne dahil edilebilecek resimler veya yaptığı yurtdışı seyahatlerde uğradığı ülkelerle ilgili tablolar yaptı. “Venedikte Buluşma” ve “Yunan Ailesi” isimli tablolar bu durumun en iyi örnekleridir. Cramer, eserlerini Düsseldorf dışında Dresden‘deki Akademische Kunst-Ausstellung (1868) ve Münih Glastpalas (1876) gibi büyük sanat sergilerinde sergiledi. (2)

Eserleri günümüzde, Sotheby’s gibi dünyaca ünlü müzayede evleri tarafından yüksek fiyatlarla satılırken bir “Türk” sanatçısı olarak tanıtılmaktadır.

Eserleri

1. Yunan Ailesi, 1886’da Dresden‘deki Akademik Sanat Sergisi‘nde sergilendi.

2. Venedik’te Buluşma, 1872’de Düsseldorf‘taki Salon Eduard Schulte‘de sergilendi.

3. The Eavesdroppres, tuval üzerine yağlıboya, 1873, Museum Kunstpalast, Düsseldorf, 1874’de Berlin‘deki Akademik Sanat Sergisi‘nde, 1875’te Dresden‘deki Akademik Sanat Sergisi‘nde ve 1877’de Viyana‘daki Yıllık Sergi‘de sergilendi.

4. Aziz Yuhanna Katedrali’ndeki Vaftizci Yahya Sunağı, Bornova, İzmir.

5. Balkondaki Kadın, 1876 yılında Münih‘teki Cam Saray‘da sergilendi.

6. Dalmaçyalı Çocuk Çoban.

7. Abundantia, 1877 yılında Düsseldorf‘ta sergilendi.

8. Tefeci, 1880 yılında Düsseldorf‘taki 4. Genel Alman Sanat Sergisi‘nde yer aldı.

9. Sonbaharın Zaferi, 1883.

10. Vasiyetnamenin Okunması.

11. Vahadaki Durak, 1878.

12. Akşam ışığında eve dönen pazar kadınlarının olduğu güney manzarası, tuval üzerine yağlıboya.

13. Coralie Teyze (Coralie de Cramer).

14. Çiçekçi Kız, tuval üzerine yağlıboya, 141X98,8 cm.

15. Çingene Kızı.

16. Saray girişinin önünde jonglörler, Tuval üzerine yağlıboya, 121X95 cm., 1877.

17. Doğulu Kız.

18. Genç bir kadının portresi, ahşap üzerine yağlıboya. 23,7x16cm.

Alıntılar

(1) http://www.levantineheritage.com/testi86.htm

(2) Alphons von Cramer – Wikipedia

Yararlanılan Kaynaklar

1. Daşçı, S. (2011) 19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme, Sanat Tarihi Dergisi, C.XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.37-44.

2. Daşçı, S. (2012) “1893-1896 İzmir Ticaret Yıllıklarında Adı Geçen Sanatçılar ve Sanatla İlgili Meslekler Üzerine Bir Değerlendirme, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 3, s.17-52.

Alphons Johann Gustav von Cramer, Mecidiye Nişanı ile.
Vahadaki durak, 1878
Akşam ışığında eve dönen pazar kadınlarının olduğu güney manzarası, Tuval üzerine yağlıboya, Arka tarafta sanatçı tarafından imzalı, 37X50 cm.
Coralie Teyze (Coralie de Cramer)
Çiçekçi Kız, tuval üzerine yağlıboya, 141X98,8 cm.
Çingene kızı.
Dalmaçyalı dansçı, 1876
Doğulu kız
Genç bir kadının portresi. Ahşap üzerine yağlıboya. 23,7x16cm, çerçeveli.
Saray girişinin önünde jonglörler, Tuval üzerine yağlıboya, sol altta sanatçı tarafından imzalı, 121X95 cm., 1877.
Vaftizci Yahya, St John Katedrali, İzmir.
Alphons Johann Gustav von Cramer’in imzası, Vaftizci Yahya, St John Katedrali, İzmir.

Bilgi edinme hakkı ve şeffaflık konusunda iktidarı da, muhalefeti de aynı yerde duruyor…

Ali Rıza Avcan

Şayet 2023 Haziran seçimleri öncesindeki İzmir gündemini düşünürsek, ilk aklımıza gelen olaylardan birinin, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, ilki 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de toplanan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi‘nin 100. yılı nedeniyle, 15-21 Mart 2023 tarihleri arasında Türkiye’nin geleceğine damga vurmak gibi büyük iddialarla düzenlediği İkinci Yüzyılın İzmir İktisat Kongresi olduğunu hatırlarız.

1922 yılının Ağustos ayından başlayan bir süreç içinde ve sekiz aylık bir sürede binlerce insanın katılımı ile adeta AKP iktidarının İzmir‘de düzenlemek isteyip de 11 ildeki büyük deprem felaketi nedeniyle erteleyip yapamadığı kongreye alternatif olarak gerçekleştirilen bu toplantıda, bir büyükşehir belediyesinin uygulama kabiliyeti olmayan Türkiye‘nin önümüzdeki 100 yıllık süreçte uygulanması için birtakım kararlar alınıp bir sonuç bildiri yayınlandığını hatırlamamız zor olmayacaktır.

Ancak gerek Cumhurbaşkanlığı, gerekse milletvekilliği seçimlerinde CHP‘nin büyük bir hezimeti uğraması üzerine, adeta CHP iktidarı için hazırlandığı izlenimini veren bu kararların ve programın uygulanma kabiliyetini bir kez daha kaybettiğini; böylelikle bir bardak suda koparılan fırtınanın sonuçsuz, akim kalmış bir hareket olduğunu hep birlikte gördük.

Bu kongrede alınan kararlar ve düzenlenen program Türkiye adına alındığı için, kongre sonrasında resmi olarak kongreye katılanların kimler olduğunu, alınan kararların hangi temsilciler tarafından oylandığını, oylama sonuçlarının “evet“, “hayır” ya da “çekimser” düzeyde nasıl bir dağılım gösterdiğini merak ettim. Zira, o dönem yazdığım yazılardan da hatırlayacağınız gibi, 100 yıl önce 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir‘de yapılan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi tutanaklarının bir tomar halinde Ankara‘ya gönderilmiş olmasına karşın bugün bu tutanaklara ulaşılamadığını, o nedenle söz konusu kongreye katılan … adet temsilcinin kimlerden oluştuğuna dair kesin bir listeye sahip olamadığımızı, bu önemli tarihi belgelerin kaybolması konusunda bazı tarihçilerin Kongre Heyeti Başkanlığını yapan Kazım Karabekir‘i üstü kapalı bir şekilde suçladığını biliyor ve bu nedenle bu kongreden 100 yıl sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan kongreye, 100 yıl öncesine göre gelişen teknolojik olanaklar çerçevesinde yapılacak tespitlere göre kurum ya da bireysel katılım düzeyinde kimlerin katıldığını, temsilcilerle izleyicilerin karışık oturduğu oturumlarda kimlerin ne şekilde oy verdiklerini öğrenip bunu kamuoyu ile paylaşmak istiyordum. Aynen TBMM oturumlarındaki oylamalarda hangi milletvekillerinin ne şekilde oy kullandıklarını yayınlanan tutanaklarla bildiğimiz gibi…

“Bir zamanlar maziye bak, ne kadar şendik…”

Ama bu bilgiye, -ne yazık ki, şimdilik- ulaşmamız mümkün olmuyor, olamıyor.

Neden derseniz, bu konu ile ilgili olarak bugüne kadar yürüttüğüm mücadelenin aşamalarını gelin sizlere ayrıntılarıyla anlatayım:

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen kongreye resmi olarak kimlerin katıldığı ve oylamaların ne şekilde gerçekleştiğine ilişkin sorularımı kongreyi düzenleyenlere sorup cevap alamadığım için, bu soruları CİMER üzerinden 11 Nisan 2023 tarihli dilekçemle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne sordum ve tahmin ettiğim gibi sorularıma yasal olarak belirlenmiş 1 aylık süre içinde cevap alamadım. Bunun üzerine durumu 18 Mayıs 2023 tarihli itiraz dilekçesi ile, bu konulardaki itirazları inceleyip karara bağlaması gerekip üyeleri Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu‘na ilettim.

Delege ile izleyicinin iç içe oturup kimin kime oy verdiğinin belli olmadığı bir ortam…

11 Nisan 2023 tarihinde CİMER eliyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne yönelttiğim bilgi talebim aynen şu şekildeydi:

15-21 Mart 2023 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen İkinci Yüzyılın İktisat Kongresi isimli etkinlikte;

1. “Çiftçi Grubu”, “İşçi Grubu” ve “Sanayici, Tüccar ve Esnaf Grubu” şeklinde belirlenen meslek gruplarına delege olarak davet edilip çalışmalara bizzat katılanların isimleriyle temsil ettikleri kurumların,

2. Bu kongre kapsamında, 21 Mart 2023 tarihinde düzenlenen 3 ayrı deklarasyondaki ilke ve kararların oylanması için özel bir oylama usulünün belirlenip belirlenmediğinin; şayet, böyle bir düzenleme yapılmamışsa, yapılan fiili oylamaların hangi ilke ve hususların dikkate alındığının,

3. “Çiftçi Grubu”, “İşçi Grubu” ve “Sanayici, Tüccar ve Esnaf Grubu” olarak kümelenen delegelerden hangilerinin hangi oylamalara katıldığının,

4. “İşçi”, “Çiftçi” ve “Sanayici, Tüccar ve Esnaf” gruplarındaki her bir oylamada hangi delegelerin ne şekilde (kabul, ret, çekimser) oy verip muhalefet şerhi yazdırdığının bildirilmesini rica ederim.

Bu sorulara İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yasal süresi içinde cevap verilmemesi nedeniyle bir üst kurul olan Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu‘nun 7 Haziran 2023 tarih, 2023/857 sayılı kararını ise geçtiğimiz günlerde teslim aldım.

Yazıma eklediğim karar örneğinde göreceğiniz gibi, söz konusu kurul İzmir Büyükşehir Belediyesi; yani, bir “kamu kurumu” tarafından “kamu kaynakları” kullanılarak “kamu görevlileri” tarafından düzenlenen bu toplantıyla ilgili olarak talep ettiğim bilgilerin ,”kamuoyunu ilgilendirmeyeceği” ve “özel hayatın gizliliği” ile ilgili olması nedeniyle bana verilemeyeceğine hükmederek bilgi talebimi reddediyor. Bu kararını da, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu‘nun 21. maddesindeki “Kişinin izin verdiği haller saklı kalmak üzere, özel hayatın gizliliği kapsamında, açıklanması halinde kişinin sağlık bilgileri ile özel ve aile hayatına, şeref ve haysiyetine, mesleki ve ekonomik değerlerine haksız müdahale oluşturacak bilgi ve belgeler, bilgi edinme hakkı kapsamı dışındadır” hükmü ile yine aynı kanunun 25. maddesindeki “Kurum ve kuruluşların, kamuoyunu ilgilendirmeyen ve sadece kendi personeli ile kurum uygulamalarına ilişkin düzenlemeler hakkındaki bilgi ve belgeler, bilgi edinme hakkının kapsamı dışındadır” hükmüne dayandırıyor ve şayet bu kararı beğenmemişsem 60 gün içinde idari yargıda dava açabileceğimi söylüyor. Yani, bana oldukça masraflı ve uzun zaman alacak bir yolu önererek aradan sıyrılıyor….

Şimdi bu durumda, hukuka aykırılığı açık olan bu kararın altına imza atıp belediye hizmetlerini, “özel hayatın gizliliği” ve “kamuoyunu ilgilendirmeyeceği” gibi gerekçelerle kapalı kapılar ardında saklamaya çalışan ve “Saray” tarafından seçilen bu beyefendilere şu hatırlatmaları yapmam gerekiyor:

Kamu kurumları tarafından, kamu kaynakları ve personelinin kullanılması suretiyle yapılan hizmetlerin “özel hayatın gizliliği” ile ilgisi yoktur…

1. Yöneticileri halkın oyuyla seçilmiş bir kamu kurumu; daha doğru bir ifadeyle bir büyükşehir belediyesinin elindeki kamu kaynaklarını kullanıp yüzlerce kamu personelini görevlendirerek ve binlerce kişiyi konuşmacı ya da izleyici olarak davet ederek organize ettiği, bütün bu yaptıklarını her türlü medya aracını kullanarak kamuoyu ile paylaştığı bir kongreye kimlerin katıldığı ve bunların ne şekilde davrandığı ile bilgilerin “kamuoyu ile paylaşılamayacak bilgiler” olduğunu iddia etmek, açıkçası ipe un sermek kabilinden bilginin kamuoyundan saklanması çabasından başka bir şey değildir… Ayrıca iktidara muhalif olduğunu söyleyen CHP‘li bir belediyenin, AKP iktidarının hukusuz bir şekilde sağladığı bu imkandan yararlanmış olması da yüz kızartacak bir utançtır. Bu anlamda CHP‘li belediyelerin yapması gereken şey, daha çok bilginin daha geniş kesimlerle hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın paylaşılmasını sağlamak, bilgi edinme hakkının yaşama geçmesi için şimdi yaptığının tam tersini yapmak olmalıdır.

Gelecek Yüzyılın İzmir İKtisat Kongresi’nin “özel hayatın gizliliği” ile ne alakası var?

2. Ben, CİMER eliyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ilettiğim bu sorularla İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in, ailesinin ya da bu organizasyona karışan başka bir belediye görevlisinin veya kongreye katılan herhangi birinin vatandaşlık kimlik numarasını, kan grubunu, ne kazanıp ne biriktirdiğini, ne yiyip ne içtiğini, ne zaman yatıp uyuduğunu, karısının ya da sevgilisinin veya çocuklarının adını, doğum günlerini, E-Nabız‘da kayıtlı hastalıklarını sormuyorum ki…. Ben, sadece -üzerine hiç de vazife olmayan- önümüzdeki 100 yıllık sürede Türkiye ekonomisinin nasıl olması gerektiği konusunda, kamu kaynaklarıyla ve kamu görevlilerinin kullanımı suretiyle gerçekleştirilen bir organizasyonda alınan kararların nasıl alındığını soruyorum… Sorduğum soruların neresi özel hayatın gizliliği ile ilgili? Hangisi kişinin sağlığı, özel yaşamı, aile hayatı, şeref ve haysiyeti, mesleki ve ekonomik değerleri ile ilgili? Hangisi bu bilgileri kullanarak haksız müdahalede bulunmamı sağlayacak özellikler taşıyor?

Bütün bu soru ve tespitlerden de anlaşılacağı üzere; İzmir Büyükşehir Belediyesi, Saray iktidarının da koruyup kolladığı bir tavırla sorularıma cevap vermeyerek, ardından itiraz ettiğim üyeleri Saray tarafından seçilen Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu da sorularımın kamuoyunu ilgilendirmediği ve kişisel yaşamın gizliliği ile ilgili olduğunu iddia ederek açık bir şekilde bilgi edinme hakkımı gasp ediyor…

Yoksa, bana gelen bu Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu kararında yazılı isimleri ve kararı sizlerle paylaşarak, kurulda yer alan zevatın kişisel bilgilerini mi açıkladım; açıkçası bundan da emin değilim…

Son olarak, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, 2019 Mahalli İdareler Seçimi öncesinde Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin talebi üzerine imzaladığı Şeffaflık Taahhütnamesi‘ni sizlerle paylaşıp sözünü tutmayan bir belediye başkanı itibariyle sözün bittiği yerdeyiz demek istiyorum… Evet, gerçekten sözün bittiği yerdeyiz ve bu belediye başkanı, 2024 seçimlerinde de ciddi bir şekilde yeniden CHP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olmayı arzuluyor ve bunu açık açık ifade ediyor…

Başka bir açıdan da, 100 önce yapılan kongrenin tutanakları ve katılımcı listesi nasıl ortaya yoksa, 100 yıl sonra yapılan kongrede de katılımcılara ve onların ne şekilde oy kullandıkları bilinmiyor, bilinse bile kamuoyu ile paylaşılmıyor diye düşünebiliriz…

Seçimlere bir yıldan az bir zamanın kaldığı bu süreçte, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da verdiği taahhüdü yerine getirmeyip söz konusu belge ve bilgileri kamuoyu ile paylaşmayan ve bu tutumu Saray’ın adamı konumundaki Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu tarafından desteklenen bu belediye başkanı hakkında bundan böyle ne düşünürsünüz?

İzmir’in unutulan sanatçıları 1 – Boğos Tatikyan

Ali Rıza Avcan

İzmir‘i, özellikle de Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi İzmirini ele aldığımız bu yeni yazı serisinin konusu, bu topraklarda doğan ya da eserlerini bu topraklarda vermiş olmasına karşın bizlerin unutup hatırlayamadığı İzmirli sanatçılar… Özellikle de Osmanlı döneminde bu kentte resim yapıp şiir yazan, beste yapıp şarkı söyleyen, fresk yapıp heykele şekil veren, güzel binalar yapan Rum, Ermeni, Yahudi, Levanten ve Türk sanatçılardan, çoğumuzun hafızasında yok olmuş olanlardan söz edeceğiz. İlk elde aklımıza gelen Boğos Tatikyan, Alphons von Cramer, Ovide Curtovich, John Dabour, Nicolas-François Dracopolis, Evelyn Purdie, Christian de Marinitsch, Theofrastos Triantafillides, Jean Eritzian, Athanase Apartis, Samuel Sinai, İzak Algazi, Alberto Filstern Akaer, Raymond Péré, Henry John van Lennep, Marko Melyon Alemşeryan, Nusret Ayetullah Sumer, Santo Şikari, Max Maxudiyan, Giulietta de Riso, Magali Noel ve Fuat Mensi gibi unutulan sanatçıları ele alıp hem yaşam öykülerini hem ortaya koydukları sanat eserlerini sizlerle paylaşıp unutulmamak üzere hafızalara yerleştirmeye çalışacağız.

Bu kapsamda bugün ilk ele alacağımız sanatçı, 1820 İzmir doğumlu Ermeni sanatçı Boğos Tatikyan. 19. yüzyıl İzmirinde önemli sanatsal çalışmalara imza atan Ermeni asıllı Boğos Tatikyan (Tatikian) litografi (taş baskı) ağırlıklı çalışan bir ressam ve aynı zamanda matbaacı idi. 1840’lı yıllarda resim çalışmalarına başlamış, Kevork Pamukciyan‘a göre 1859 yılında İzmir‘de ilk fotoğrafhaneyi açmış ve aynı yıl litografhanesini kardeşi Bedros‘a teslim etmiştir. İzmir’de yayınlanan birçok ticaret yıllığında ad ve adresinin yer alırken Cumhuriyet döneminin İzmir ile ilgili ilk ticaret rehberi olan 1926 tarihli Ticari ve İktisadi İzmir Rehberi‘nde yer almaması dikkat çekicidir.

3 Nisan 1852 tarihli “Nuh’un Güvercini” adlı Ermenice gazetede yayınlanan bir reklam, Ermeni gravürcü Tatikyan Boğos’un, Osmanlı Sultanları’nın renkli ve altın yaldızlı gravürlerini hazırladığından ve bunların İzmir ile İstanbul’da satılacağından söz etmektedir. Farklı dil ve cemaatlere ait yayınları basan Tatikyan Matbaası’nda, Boğos Tatikyan tarafından oluşturulan taş baskı resimler de çoğaltılmıştır. Tatikyan’ın gravür çalışmaları, Osmanlı padişah portreleri dışında büyük ölçüde İzmir’de yaşayan farklı etnik kimlikler ve mesleklerden kişileri mesleklerini tanıtıcı biçimde ve farklı giyim-kuşamları ile betimlemektedir. American Board’un (American Board of Commissioners for Foreign Missions) misyonerleri olarak İzmir’de görev yapan anne ve babası ile birlikte çocukluğunda bir süre İzmir’de yaşayan ve ileriki yıllarda diplomat ve yazar olarak Amerika’yı temsil eden Samuel G. W. Benjamin, anılarında, Tatikyan’dan resim dersleri aldığını belirtmektedir. Benjamin, Tatikyan’ın İzmir konulu tanıtıcı resimlerinin, kente gelen yabancı turistler için hazırlandığını söyler. Sanatçının, II. Abdülhamid Dönemi’nde Birleşik Devletler Kongre Kütüphanesi için hazırlatılan 1893 tarihli taşbaskı albümlerinden biri İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda bulunmaktadır. Bu albümde, İzmir’in sokak satıcılarıyla Rum, Ermeni, Yahudi ve Türk kadın ve erkek tiplerini, giyim ve kuşamlarını gösteren sonradan renklendirilmiş taş baskı resimler yer almakta, kentteki çok yönlü renklilik adeta Tatikyan’ın resimlerinde hayat bulmaktadır.

Sanatçının 1922 yılında ya da daha önce İzmir‘den ayrılıp ayrılmadığı, nereye gittiği, hangi yıl nerede öldüğü gibi bilgilere ulaşılamamış; ayrıca, İzmir’de ilk fotoğrafhaneyi açmış olduğu iddia edilmekle birlikte kendisine ya da fotoğrafhane isminin basılı olduğu bir fotoğrafa rastlanmamıştır. Nail Moralı, “Mütarekede İzmir, Önceleri ve Sonraları” isimli kitapta Türklerin Tatikyan Matbabası‘na, özellikle de ihtiyar Tatikyan‘ı sevdiklerini belirtip kendisinin onu sık sık ziyaret ettiğini, Boğos‘un ölümünden sonra matbaayı kardeşi Bedros‘un devraldığını belirtmiş olsa da, sanatçının yaşamı bugün itibariyle belirsizdir.

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Sanatlar Bölümü öğretim görevlisi Ömer Durmaz tarafından kaleme alınıp İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından 250 adet basılan “Yüzyıl İzmir’inde Ressam Boğos Tatikyan, Tatikyan Matbaası” isimli eser, sanatçıyı hatırlayıp tanıtma açısından yerinde bir girişim olmakla birlikte; baskının sadece 250 adetle sınırlı tutulması ve onların da protokole dahil olan zevata verilmesi nedeniyle İzmirlilerin ve diğer geniş kitlelerin bu kitaba ulaşması mümkün olmamış, o nedenle söz konusu kitap şimdiden müzayedelerde açık artırmaya konu olan bir nesneye dönüşmüştür.

Şimdi gelelim sonradan renklendirilmiş 53 adet taş baskı gravür ile 31 padişah gravüründen oluşan Padişahlar Albümü‘nden 4 adet gravür olmak üzere toplam 57 adet güzel eseri izlemeye… Böylelikle 19. yüzyıldaki hemşerilerimizi, kadınları, satıcıları, değişik meslek mensuplarını daha iyi ve daha yakından tanımaya…

Akhisarlı Kadın, 1848
Arnavut, ALB. 265/15, 26X19,6 cm.
Badana Yapan Yahudi Kadınlar, ALB. 265/21, 27,1X20,3 cm.
Basra Mevlevihanesi Mutriban Heyeti
Bedeviler, 1850
Berber ile Tütün ve Kahve İçen Ermeni Tüccar – 1850
Çöpçü, ALB. 265/28, 26,5X20 cm.
Ermeni – ALB. 265/4 – 26,5X20,2 cm.
Ermeni Ekmek Satıcısı, ALB. 265/19, 25,4X20 cm.
Ermeni Kadın Nakış İşliyor, 1850
Ermeni Saka. ALB.265/23, 23,2X16 cm.
Evde Yahudi Kadın, ALB. 265/5, 26X20,3 cm.
Evdeki Ermeni Kadın, 24,5X19,5 cm.
Evdeki Ermeni Kadın
Evdeki Türk Kızı – 1840 – 34X25,5 cm
Fasulye Satan Siyahi Kadın & Pelte Satan Erkek Satıcı, ALB. 265/6, 26X20,2 cm.
Hamal – 1840 – 28X21 cm.
İki Rum Erkek – ALB. 265-10 – 26,2X20,5 cm.
Acem Dansöz, ALB. 265/18, 26X20 cm.
Acem Kadın, ALB. 265/29, 26,5X19,7 cm.
İzmirli Börek Satıcısı Siyahi Kadın, ALB. 265/3, 26,8X20 cm.
İzmirli Şerbet Satıcısı, 1850
Kavas (Konsolos Koruması) – 24X34, İzmir.
Kavas (Konsolos Koruması), ALB. 265/27, 25,5X21 cm.
Kavas (Konsolos Koruması)
Manisalı Türk Kadın, ALB. 256/16, 24X34 cm.
Maymun Oynatan Çingene ve Maşa Satıcısı Karısı, ALB. 265/20, 25,7X20 cm.
Mısırlı Türk Kadınlar Terasta, 1850
Mısırlı Türk, ALB. 265/8, 27X20,1 cm.
Çubuk İçen Müslüman Tüccar ALB. 265/7, 25,8X20,2 cm.
Nefir Üfleyen Bektaşi Dervişi, 1850
Rum Dansöz – 1850’liler – 33X24
Rum Nohut Satıcısı – 1850
Simitçi ve Börekçi
Sırık Hamalları, ALB. 265/26, 25,5X21 cm.
Sokakta İzmirli Türk Kadın, ALB. 265/17, 27X20,3 cm.
Sokakta İzmirli Rum Kadınlar, 1893, “the Sultan Abdul Hamid II to the National Library of the USA” albümünden, Atatürk Kitaplığı, İstanbul
Sokakta Smyrnalı Yahudi Kadın, ALB. 265/13, 26,8X20,2 cm.
Sokakta Müslüman Kadın
Sokakta Smyrnalı İki Müslüman Kadın – ALB.265-22 – 26,5X20 cm.
Sokaktaki Ermeni Kadın
Sokaktaki Rum Kadın
Dragoman (Tercüman), ALB. 265/25, 26,2X20,8 cm.
Türk Arzuhalci, 1850, ALB. 265/2
Türk Kahveci, ALB. 265/9, 26,5X20 cm.
Türk Meyve Satıcısı, ALB. 265/1, 22,5X15,8 cm.
Türk Ulak (Postacı)
Yahudi Din Adamı, alb. 265/11, 25,5×20,1 CM.
Yahudi Sabun ve Yağ Satıcıları, ALB. 265/24, 26X19,8 cm.
Yahudi Şekerleme Satıcısı, ALB. 265/14, 27,3X20 cm.
Zeybek – 25X34 cm.
Mevlevi Şeyhi, 21X25,5 cm.
Deveci
Abdülmecit – 1839 – 1861. Sülale-i Seniyye-i Devlet-i Osmaniye. Chronologie des Empéreurs Ottomans. O. O., um 1860 (Smyrna 1852)
Mahmut, Gavur Sultan 1808 – 1839. Sülale-i Seniyye-i Devlet-i Osmaniye. Chronologie des Empéreurs Ottomans. O. O., um 1860 (Smyrna 1852).

Yararlanılan Kaynaklar

1. Daşçı, S. (2011) 19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme, Sanat Tarihi Dergisi, C.XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.37-44.

2. Daşçı, S. (2013) İzmirli Ressam Boğos Tatikyan ve ABD Ulusal Kütüphanesi’ne Hediye Olarak Hazırlanan Gravür Albümü, The Journal of Academic Social Science Studies, Volume 6 Issue 1, p.531-568, Ocak 2013.

3. Daşçı, S. (2012) “1893-1896 İzmir Ticaret Yıllıklarında Adı Geçen Sanatçılar ve Sanatla İlgili Meslekler Üzerine Bir Değerlendirme, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 3, s.17-52.

4. Murat Bardakçı, “Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın yayınladığı bu kitap, kültürümüz bakımından yerli otomobil projesi kadar önemlidir!“, https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/3445649-sanayi-ve-teknoloji-bakanliginin-yayinladigi-bu-kitap-kulturumuz-bakimindan-yerli-otomobil-projesi-k#:~:text=2022%20-%2012%3A47-,Sanayi%20ve%20Teknoloji%20Bakanlığı%27nın%20yayınladığı%20bu%20kitap%2C%20kültürümüz%20bakımından,basılmış%20ilk%20kitap%20olarak%20bilindi

5. Durmaz, Ö. , Dereli, İ. (2021) 19. Yüzyıl İzmir’inde Ressam Boğos Tatikyan, Tatikyan Matbaası, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı İzmir Kalkınma Ajansı Kültür Yayını, Aralık 2021, İzmir.

Kitabı indirmek için: https://kulturyayinlari.izka.org.tr/tatikyan/

6. Moralı, N. (1976) Mütarekede İzmir, Önceleri ve Sonraları, İstanbul, 1976, s.85.

7. Özmakas, Y., “İzmir’de Ermeni matbaacılığı“, https://www.academia.edu/85809942/İzmirde_Ermeni_matbaacılığı

Susarsam “lal” olsun ağzım dilim…

Ali Rıza Avcan

Evet, bugünkü yazımın başlığını yanlış anlamalara yol açmayacak ya da kötü niyetliler tarafından istismar edilmeyecek bir deyimle; dilin “lal olması” hali; yani, gerçeklerin dile getirilmemesi durumunda insanın konuşamaz duruma gelmesi, dilinin tutulması metaforu ile açmayı tercih ettim. Belki bir başkası bu durumu anlatmak için, son yıllarda çok kullanılan “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” deyişini tercih edebilirdi; ama, ben bugün dinsel inançların toplumsal yaşamımızı şekillendirmesi ile ilgili olan bu yazımda, “şeytan” ya da “melek” gibi figürler üzerinden dinsel terminolojiyi kullanmak istemiyorum. Hele ki, “melek” metaforunu kullanmayı, aramızda dolaşan bazı Melek’ler nedeniyle aklıma dahi getirmek istemiyorum. Şayet kullanmış olsam, her şeyden anlar tavırlarıyla sosyal medyada bana metaforların ne olduğu konusunda ders vermeye kalkacaklarını çok iyi biliyorum….

Evet, bugünkü yazımı; daha doğrusu gördüğüm ve zamanında müdahil olduğum için iyi bildiğim gerçekleri dile getirerek, dilimi lal olmaktan kurtaracak tespit ve değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak için hazırladım. Hem de birçok şeyi göze alarak…

Biliyorum, bu yazı birçok arkadaş ya da okurumu yadırgatıp tartışmalara neden olacağı gibi, benim yeni düşmanlar edinmemi sağlayacak, yazdıklarıma karşı itirazlar olacak, muhtemelen tanıdığım ya da tanımadığım birçok insanı ve onların ezberlerini bozup rahatsız edeceğim. Belki de bir süre önce “ırkçı” ilan edildiğim gibi, şimdi de “din düşmanı” ya da “milliyetçi“, “ulusalcı” ya da “şovenist” ve hatta “ittihatçı” olmakla bile suçlanacağım.

Oysa beni yakından bilenler, gerçekleri dile getirmediğim sürece rahat edemeyen bir Marksist, gerçek bir laik, dinle ve dini inançlarla -okuyup öğrenmenin dışında- ilgisi olmayan, üstüne üstlük hangi din ya da inanç olursa olsun, ellerindeki sopalarla ya da işaret parmaklarıyla bizleri tehdit edip toplumsal yaşamı şekillendirmesine, nasıl giyinip nasıl eğleneceğimizi, neler içip neler yiyeceğimizi dikte eden müdahalelerine şiddetle itiraz eden biri olduğumu bilirler, beni bu özelliklerimle tanırlar. İşte ben de bugün, sahip olduğum bu “doğrucu Davut” anlayışıyla bazılarının tehlikeli bulup söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylemeye, kısa bir süre önce bu şehirde açık bir şekilde oynanan siyasi bir oyuna Hayır! demeye çalışacağım.

Aslında ele alıp irdeleyeceğim olayı ilk duyduğumda hemen tepki vermeyi düşünmekle birlikte; gazeteci dostlarımın da uyarısıyla, olayın üzerinden belli bir zamanın geçmesi, olayla ilgili tüm tarafların yaşanan olay hakkında bilgi verip görüşlerini açıkladığı, ortalığın sakinleştiği bir ortamın oluşumunu bekleyerek, duyguların değil aklın hakim olduğu bir zamanda bir şeyler yazmanın daha doğru olacağını düşündüm ve şimdi de bu ortamın oluştuğunu düşünerek klavyenin başına oturdum.

Babasını, annesinin karnındayken kaybetmiş bir şehit oğlu olarak ilkokulu dışardan bitiren rahmetli babam, işçi olarak çalıştığı Ankara‘daki TCDD 2. Cer Atölyesi‘nden emekli olduktan sonra düzenli olarak Cuma namazlarına gitmekle birlikte; zaman zaman inancını sorgular, açık bir şekilde melek ve şeytanlara inanmadığını söyler, oldukça açık bir görüşle “bizdeki imamlar gençleri camilere çekmeyi, onları gençliğin heyecan ve dinamizmini kullanarak kazanmayı bilmiyorlar. Ama batıda gençler kiliselerdeki eğlence ve konserlere davet edilip hem kiliselere daha çok bağlanıyorlar, hem de müziğe, tiyatroya daha fazla ilgi gösteriyorlar; ama bizdeki imamlar, neredeyse gençleri camilerden kovuyorlar” diyerek her toplumsal olayda gençlerin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaya çalışırdı. Eğitim düzeyi oldukça yetersiz olmakla birlikte, çoğu üniversite mezununu cebinden çıkaracak bir yaşam deneyimine sahip olan ve zihni yeni, farklı ve akılcı şeylere açık olan babam, bu anlamda yaşadığımız toplumun ve hepimizi teslim almaya çalışan dini taassubun ne kadar tehlikeli olduğunu kendi bakış açısı ve dili ile ifade etmeye çalışırdı.

Kilisede parti, Prag
Toronto – “Hallowen” – Wellesley Village Church
Berkeley Church, 2020 Yılbaşı partisi…

Nitekim Google’da yaptığımız ufak bir araştırma bile, Hollanda, İrlanda, İngiltere, ABD ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin kiliselerinde genellikle kiliseleri kiralayarak konserler, eğlenceler yapıldığını, babamın bu anlamda ne kadar haklı olduğunu gösterir. 10 Temmuz 2023 tarihinde benim yaptığım basit bir tarama sonucunda ise, Toronto‘daki Wellesley Kilisesi‘nde düzenlenen Hallowen (cadılar bayramı) partisinde Türkçe’de “Kuir“, İngilizce’de “Queer” denilen insanların da partiye katıldığını, ABD‘nin Florida eyaletinde küçük bir ilçe olan Coral Spring‘de kilisede konserler, Berkeley Kilisesi‘nde ise yine aynı özellikte yılbaşı partileri düzenlendiğini belirleyip fotoğraflarını sizlerle paylaştım.

Görüldüğü gibi İsa peygambere inanan Hıristiyanlar kendi dini inançlarının geçirdiği reformlar neticesinde kutsal olarak nitelenen kiliselerde, yaşam tarzına müdahale etmeden tüm toplum kesimlerine, özellikle gençlere yönelik konser, eğlence ve partiler düzenleyerek, rahmetli babamın ifade ettiği özgürlüğü başarıyla sergiliyorlar.

Tabii ki, Hıristiyanlık içinde bağnazlığı ile tanınan Katolik ya da Ortodoks kiliseleri; özellikle de yakın zamana kadar başbakan ve cumhurbaşkanının göreve başlayabilmesi için bir kilise görevlisi tarafından yemin ettirilmesini şart koşan Ortodoks kilisesi ya da ünlü şarkıcı Madonna‘nın “Son akşam yemeği” tablosunu canlandırmak için sahneye İsa kılığında çıkması nedeniyle CD’lerinin alınmaması, şarkılarının dinlenmemesi şartıyla aforoz eden Katolik kilisesinde olduğu gibi…

Özet olarak, gerçekleştirdiği reform hareketiyle bağnaz dönemlerini geçiren Hıristiyanlık alemi; özellikle Protestan, Anglikan ve Presbiteryen kiliseleri kutsal mekân olarak nitelenen kilise ve katedralleri toplumun kültür, sanat ve eğlence gibi ihtiyaçların karşılamak amacıyla inanan ya da inanmayan tüm halka açmış olmakla birlikte; anlaşılan o ki, bazı kiliseler eski bağnazlıklarını sürdürmekte ısrarlı gözüküp bu tür değişimlere karşı ayak sürümekte ısrar ediyor.

Gelelim onca uzun bir girizgâhtan sonra asıl ele almak istediğimiz konuya:

Efendim, geçtiğimiz haftalarda; daha doğrusu 7 Temmuz 2023, Cuma günü saat 20.00 civarında İzmir‘deki Musevi kültür sanat etkinlikleriyle tanıyıp bildiğimiz ve halen Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un danışmanlığını yapan bir arkadaşımızın hesabından yayınlanan ve İzmir Rum Ortodoks Toplumu Başkanı sıfatıyla Yorgo Teodoridis tarafından imzalandığı anlaşılan 7 Temmuz 2023 tarihli bir basın bildirisi ile karşılaştık.

Söz konusu basın bildirisi oldukça kapsayıcı, herkesi kucaklayan, esnek ve ikna edici bir dille Müslüman, Yahudi ve Levantenlere; ayrıca, bunların dışında tutulduğu anlaşılan İzmirlilerle yerel ve merkezi yönetimdeki yöneticilere hitap ederek, 4 Haziran 2023 gecesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir kültür ve sanat merkezi olarak kullanılan Aziz Vukolos Kültür Sanat Merkezi‘nde Gaia Project adlı bir şirket tarafından düzenlenen partide “içki içildiği”, dans edildiği” ve “İsa figürünün parti mezesi yapıldığı” iddiasının dile getirildiği, bu durumdan son derece rahatsız olup incindikleri, esasen bir FETÖ ürünü olan ve ne hikmetse Türkiye sınırları dışında, özellikle de Yunanistan ya da İsrail‘de gündeme gelmeyen dinlerarası kardeşlik anlayışının “Çan-Hazan-Ezan” projesinden de söz edilerek, bundan böyle kendilerine ait olduğu iddia edilen “kiliselerde ve diğer mabetlerde düzenlenecek etkinliklerde” dini duygularına daha fazla hassasiyet gösterilmesinin talep edildiğini gördük.

Bir buçuk sayfadan oluşan ve çoğu ifadesi değişik dinlere mensup insanları ikna etmeye çalışan bildirinin her bir cümlesini aktarmak zor olacağı için, bildiri metninin tümünü bu yazıya ekleyerek okuyucuların bilgisine sunmak isterim.

Ardından bu bildirinin aynı gece içinde telefonla aranan bazı gazetecilerin köşelerinde yayınlandığını ve yapılan paylaşımların yaygın, geniş bir beğeni aldığını gördük. Ama ne yazık ki, bu gazete ve gazeteciler, “bülten gazeteciliği” gibi kötü bir alışkanlığın sonucu bu olayı araştırıp soruşturmadan; özellikle de, bu olayın niye bir ay sonra gündeme geldiğini düşünmeden, durumu Gaia Project şirketi ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne sormadan; kısacası, “Uğur Mumcu Gazeteciliği” de denilen araştırmacı objektif gazetecilik ilkelerine aykırı olarak yayınlamayı kendi gazetecilik anlayışları çerçevesinde doğru buldular ve bu anlamda bildiri sahibine yardımcı oldular.

Diğer gazete ve gazeteciler ise ertesi gün, sadece basın bildirisini ele alıp sorunun diğer cephelerini araştırmadıkları aynı türden haberleri yapmaya devam ettiler; hatta, olayı skandal olarak nitelemeye başladılar. Üstüne üstlük daha önce aynı mekânda içki ikramının yapıldığı gala ve ödül törenlerin sahibi İzmir Gazeteciler Cemiyeti başkanı bile bu haberleri paylaşıp mesajın daha fazla insana ulaşması için çaba harcadı.

Bu “skandal” olayı ve yapılan protestoyu havada yakalayan AKP çevreleri, özellikle de Ahaber, Odatv4, Takvim ve Haber7 gibi iktidar yandaşı İnternet gazeteleriyle asıl olarak dini inançları kullanarak toplumsal yaşama ve yaşam tarzına müdahaleleri ile bilinen AKP‘nin Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ ile İzmir İl Başkanı Bilal Saygılı, 8 Temmuz 2023 tarihinde yaptıkları açıklamalarla kilisede parti düzenlenmesine neden olan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne tepki gösterip siyasi anlamda istedikleri sonuca ulaştılar.

Oysa benim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ndeki arkadaşlarımdan öğrendiğim gerçekler, bu konunun başkanlık düzeyinde 5 Haziran 2023 tarihinde ele alındığını, kiralama işlemini yapan şube müdürünün görevden alındığını, böylelikle gerekli disiplin işleminin zaten yapılmış olduğu şeklindeydi. Şayet gazeteci arkadaşlar, bu yazıları yazmadan önce belediye içindeki kendi bağlantılarını arayıp bu olayın içyüzünü sormuş olsalardı, benim öğrendiklerimi öğrenip daha tarafsız bir yazı kaleme alarak, görevlerini gazetecilik ilkelerine uygun olarak yapmış olacaklardı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise, söz konusu bildirinin kamuoyuna açıklandığı tarihten 1 gün sonra; yani, 08.07.2023 tarihinde yayınladığı “Kamuoyuna” başlıklı basın bildirisinde oldukça nazik ve diplomatik bir dille, İzmir Rum Ortodoks Topluluğu tarafından sahiplenilip “kilisemiz” denilen tarihi yapının kamuya ait bir kültür sanat merkezi olduğunu hatırlatıp, binanın söz konusu şirkete tahsisinden sonraki denetim işlemlerinin Konak Kaymakamlığı ile İzmir Emniyeti‘ne ait olduğunu ifade ederek, söz konusu organizasyonun kendileriyle bir ilgisinin olmadığını, bu olay nedeniyle İzmir Rum Ortodoks Toplumu‘nun incinmesinden son derece üzgün olduklarını ifade ederek bundan sonraki uygulamalarda daha titiz ve özenli davranılacağını ifade etti.

Söz konusu partiyi düzenleyen Gaia Project isimli şirket ise 11 Temmuz 2023 tarihinde yayınladığı basın açıklamasında bu tür etkinliklerin dünya kiliselerinde yaygın bir şekilde düzenlendiğini belirterek etkinliğin yapıldığı mekânın aslında eskiden bir bir kilise olmakla birlikte şimdi bir kültür sanat merkezi olduğunu, suçlandıkları İsa peygamber figürlerine zarar verme gibi bir eylemlerinin olmadığını, bahçede verilen içkinin sponsorlar tarafından dağıtıldığını, müziğin birleştirici ve barışçıl gücü çerçevesinde bu güce inananları sevgiyle kucakladıklarını belirtmiştir.

Bu konuda beklenen en son hamle ise, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı‘ndan geldi ve söz konusu bakanlık, “kilisede elektronik müzik partisi düzenlenmesini kınıyoruz” diyerek olayı dini bir çerçeveden alarak siyasi bir platforma taşıdı ve belki de bildiriye imza atıp yayınlayanların asıl amaçlarına ulaşmasını sağladı. Hem de AKP iktidarının destek mesajlarıyla birlikte… Çünkü, kendi bağnaz Müslümanlık anlayışları adına onlar da aynısını yapıp Ayasofya‘yı camiye çeviriyorlar, insanların nasıl giyineceğine, ne içeceğine karışıyorlar ve Ramazan aylarında İstanbul Sultanahmet ya da Eyüp Sultan Camii çevresinin kutsal alanlar olduğunu iddia edip İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin etkinliklerine izin vermiyorlar… Kısacası, “aynıyla vaki“; daha doğrusu, birbirinin aynı, aynı özellikte iki olayı birlikte yaşıyoruz ve din adına birileri bizlere, bizim yaşam tarzımıza ayar vermeye çalışıyor… Hem de yakından tanıdığımız çoğu arkadaşımız birine hayır, diğerine de evet deyip desteklerken…

Şimdi gelelim, dilimizin lal olmaması adına işin ayrıntılarını ele alıp yerinde, doğru ve akılcı sorular sormaya ve bu işin bir çırpıda dini bir boyuttan alınıp ne şekilde uluslararası ölçekte siyasi bir boyuta taşındığını sorgulamaya…

Kilise değil, halka ait bir kültür sanat merkezi olduğunu bilmek…

1. Restore edildikten sonra, tarihi ve kültürel kimliğine zarar vermemek amacıyla, “Aziz Vukolos” ismiyle bir kültür sanat merkezine dönüştürülen bina, bu kimlikle tanımlandığı tarihten itibaren bir kilise değil, kamuya bir kültür sanat merkezidir. O binanın eskiden bir kilise olması ya da restorasyon sonrasında orada ayin yapılmış olması o mekânın kilise haline dönüştürüldüğü anlamına gelmez. Orası artık bir kilise değil, bir kültür sanat merkezidir. Nitekim İzmir‘in Yunan işgalinden kurtulmasından sonra 1922 Yangını‘ndan kurtulan bina, önce Asar-ı Atika (Arkeoloji) Müzesi, sonrasında İzmir Devlet ve Opera Müdürlüğü‘nün deposu olarak kullanılmış, binanın bir yangın sonrasında hasar görmesi üzerine boşaltılarak uzun bir süre evsizlerin ve tinercilerin mekânı olmuştur. Ne zaman ki, değerli dostum Orhan Beşikçi, zamanın belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nu ikna etmiş; işte o zamandan sonra, bina Hazine‘den satın alınarak restore edilmiş ve bugünkü haline getirilmiştir. Bu anlamda, söz konusu basın bildirisi binanın restore edilip ortaya çıkarıldığı bugün değil de, madde kullanıcılarıyla evsizler tarafından kullanıldığı o dönemlerde yapılsaydı da, inanan ya da inanmayan tüm toplumu kucaklayan bir anlamı olsaydı….

Aslında bu binanın geçmişi ile ilgili benim de anlatmak istediğim ilginç bir anım var; 1999 yılında, bana göre İzmir‘in bugüne kadar gördüğü en iyi ve duyarlı valilerden biri olan Kemal Nehrozoğlu‘nun hizmet döneminde İnönü Vakfı ve Tarih Vakfı işbirliğiyle İnönü‘nün doğduğu evi restore ettirdikten sonra, sayın Nehrozoğlu ile yaptığımız özel sohbetlerde depo olarak kullanılan bu bina ile Karşıyaka‘daki, -şimdi restore edilip anı evi olarak açılan- Uşakizade Köşkü‘nün nasıl kurtarılıp restore edilebileceğini görüşmüş, ben kendisinden aldığım izinle bu binanın içine girerek Devlet Opera ve Bale Müdürlüğü tarafından depo olarak kullanılan mekanın içler acısı halini görmüştüm. Benim ve Nehrozoğlu‘nun bu girişimini öğrenen bir arkadaşımız ise, o binanın 1922 Yangını‘ndaki ilk patlamanın gerçekleştiği Ermeni kilisesi olduğunu iddia ederek, “abi bak, sen bu işlerle ilgilenme; aksi takdirde bizim gençler gelip senin camı çerçeveni indirirler” diyerek beni tehdit etmiş, beni bu girişimden korkutarak vazgeçirmeye çalışmıştı. Ama hemen sonrasında Nehrozoğlu‘nun Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olup İzmir‘den ayrılması üzerine bu iki girişimi -ne yazık ki- hayata geçirememiştik. Biz bu binayı o tarihlerde restore ettirememiş olmakla birlikte, gün döndü devran döndü ve o eski kilise restore edilerek kamuya ait bir kültür sanat merkezine dönüştürüldü.

Şimdi bu anlatımlardan sonra bazı arkadaşlarımın, Lozan Antlaşması sonrasında yapılan haksızlıklardan söz edip zamanında Rumlara ait olan bu kilisenin yeniden kilise olarak kullanılmak üzere onlara verilmesi gerektiğini söyleyerek itiraz ettiklerini duyar gibiyim… Ama buna karşılık ben de onlara şunu söylemek istiyorum; nasıl o zamanlar kilise olarak kullanılan binaları vereceksek, şimdilerde İzmir‘in önde gelen birçok zengin ailesine ait olup, zamanında Rum, Ermeni ve Yahudilere ait olup el konulan, daha doğrusu yağmalanıp paylaşılan emlak-ı metruke mallarını aynı şekilde geri verelim derim. Özellikle de işgal sonrası İzmir‘inde elindeki anahtar destesi ile bir anda gayrimenkul zengini olan Şerif Remzi Reyent‘ten, onun mirasını devir alan yeğeni Ayla Ökdem‘den ve ailesinden başlayalım derim… Ne dersiniz, hiç değilse kamuya; yani halka ait eski bir kilise, kilise kimliği ile İzmir Rum Ortodoks Topluluğu‘na iade edilirken özel mülkiyete konu olan tüm gayrimenkulleri de eski sahiplerine iade etmiş oluruz. Ne dersiniz? Sanırım, İzmir Rum Ortodoks Topluluğu basın bildirisinin altına beğeni notu koyan birçok isim buna “hayır” derken, basın bildirisinin sahibi olan topluluk “Sevr” kokan bu önerimi muhtemelen hararetle destekleyecektir….

Neden 1 ay sonra?

2. Yukarıda yazılı olay örgüsünden de anlayacağımız şekilde, 4 Haziran 2023 tarihinde gerçekleşen bu olay için 7 Temmuz 2023 tarihinde açıklama yapıldığı görülmektedir. Bu durumda insan ister istemez aradan geçen 1 ay 3 gün neden beklendiğini sormak ister. Acaba 1,5 sayfa tutan bildiriyi kaleme almak mı bu kadar uzun bir zamanı aldı, yoksa bir şeylerin olup bitmesi mi istendi? UYgun görülen 7 Temmuz’un özelliği neydi? Sahi, kendileri için böylesine önemli bir bildiriyi yazmak için niye 1 aydan fazla bir zaman beklediler? Acaba bu süre içinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in görevli şube müdürünü görevden alarak onun yerine daire başkanını vekaleten atamış olduğunu bilmiyorlar mıydı ya da bilip de bilmez gibi mi görünmek istiyorlardı? Ya da bu sorunu bir bildiri ile dile getirmek yerine bir nezaket ziyareti yapıp belediye başkanı ile görüşüp rahatsızlıklarını iletip çözüm istemek o kadar mı zordu?

İşte bu anlamda aklımıza gelen bütün bu sorular, dini bir olaydan uluslararası siyasi bir sonuç devşirenlere sorulacak önemli, can alıcı sorulardır…

İzmir Rum Ortodoks Topluluğu Başkanı Yorgo Teodoris kimdir?

3. Öncelikle şu yanlışı, daha doğrusu eksikliği gidermek gerekiyor. Bildiriyi imzalayan kişinin başkanı olduğu topluluğun resmi bir niteliği var mıdır, yoksa yok mudur? Rum Vakıfları Derneği‘nin İnternet sayfasındaki bilgilere göre İzmir‘de “cemaat” anlamına gelecek bir “topluluk” yerine, aynı İnternet sayfasındaki 8 Nisan 2016 ve 4 Ocak 2019 tarihli haber ve duyurulara göre İzmir Rum Kültür ve Düşünce Derneği isminde bir dernek olup; başkanı da, söz konusu basın bildirisinin altında imzası olan Yorgo Teodoris‘dir.

LCV için verilen numarayı arayıp karşınıza çıkacak kişiden dernek yönetim kurulunun kimlerden oluştuğunu sorabilirsiniz…

Yorgo Teodoris‘e ait kişisel Twitter hesabını incelediğimizde ise, kendisinin Türk ve Yunan bayraklarının dalgalandığı bir zemin önünde takım elbisesi ve kravatı ile poz veren genç biri olduğunu, İstanbul‘da yaşadığını ve aynı zamanda Kurtuluş Aya Tanaş, Aya Dimitri, Aya Lefter Rum Ortodoks Kilisesi ve Mektebi Vakfı başkanlığı görevlerini yürüttüğünü, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı İbrahim Kalın, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya gibi AKP iktidarının öne gelen şahsiyetleri ile çekilmiş samimi fotoğrafları nedeniyle iktidarın üst makamlarıyla yakın diplomatik ilişkileri olan biri olduğunu anlıyoruz. Kendisi her ne kadar İzmir‘de yaşamasa bile, -muhtemelen Fener Rum Patrikhanesi‘nin de içinde bulunduğu- diplomatik bir görevi yürüttüğü, patrik I. Bartholomeos liderliğinde Anadolu’nun değişik yerlerindeki metruk ya da restore edilmiş manastır ve kiliselerde yurtdışından gelen kalabalık gruplarla ayinler düzenleyerek oraları sahiplenip tutunma politikasına yardımcı olduğu görülmektedir.

İzmir’deki Ortodoks Rumlara ait bir kilise var mıdır?

4. İzmir‘de yaşayan Rum arkadaşlarımdan aldığım bilgiye göre sayıları şu aralarda 11’i bulan Ortodoks Rum adına, 1952 yılında Hollanda Fahri Konsolosluğu ile Yunan Konsolosluğu arasında yapılan 100 yıllık bir protokolle teslim alınıp demir bahçe kapısına, 1922 Yangını‘nda yanıp yok olan İzmir‘in en büyük Ortodoks Rum Kilisesi Aya Fotini Kilisesi‘ne atfen “Yeni Aya Fotini Rum Ortodoks Kilisesi” adını taşıyan levhayı astıkları, doğu yönüne bir ikonostasis (Ortodoks kiliselerinde, ana bölümü din adamlarına ait bölümden ayıran ikonalarla süslü duvar) ekledikleri Behçet Uz Hastanesi‘nin karşısındaki eski Hollanda Hastanesi Şapeli’ne, 2015 yılında Fener Rum Patrikhanesi tarafından İzmir Metropoliti olarak Samaras Bartholomeos atanmış olmakla birlikte (3); 2022 yılında yayınlanan gazete haberlerinden anladığımıza göre, Ortodoks Rumların mülkiyeti 1994 yılında İzmir Belediyesi‘nden Konak Belediyesi‘ne geçen bu kiliseden çıkmamak için mücadele ettiği, AHaber gibi yandaş medya yayınlarında “Belediyeden Tek Ses Yok” başlığıyla konu olan bu anlaşmazlıkta yine aynı şekilde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in eleştirildiği, Protestan Vaftiz Kiliseleri Vakfı Ortodoks Rumları buradan çıkartmak için 2022 yılında mülkün sahibi Konak Belediyesi‘ne başvurduğu halde bu dilekçeye, sorunun Türkiye ile Yunanistan arasında uluslararası bir sorun olduğu gerekçesiyle cevap verilmediği; yani, topun taca atıldığı, böylelikle İzmir Metropoliti Samaras Bartholomeos‘un sorumluluğundaki kiliseyi, aynen Aziz Vukolos Kilisesi‘ndeki gibi sahiplenip çıkmadıkları anlaşılmaktadır.

Ele aldığımız olayda ise, “topluluk” başkanının İstanbul‘dan, metropolitinin de Yunanistan‘ın Volos‘tan getirtildiği bir topluluğa, Fener Rum Patrikhanesi‘nin AKP iktidarı ile iyi ilişkileri üzerinden diplomatik bir hamleyle el koyup “bizim kilisemiz” diyebilecekleri yeni bir kamu mülkü arandığı anlaşılmaktadır.

Bu arada keşke CHP‘li bir belediyeyi ve belediye başkanını hedef aldıkları böyle bir tepkiyi, UNESCO Dünya Mirası Daimi Listesi‘nde yer alıp dünya çapında önemli bir değer olan İstanbul Aya Sofya Kilisesi ile İznik Aya Sofya Kilisesi camiye dönüştürüldüğü tarihlerde AKP iktidarına ve onun cumhurbaşkanına karşı verebilselerdi, yine böyle bir bildiri yazabilselerdi diye düşünmekten de kendimi alamıyorum… Ama siyaset bu! Güçlünün karşısında el pençe sessiz kal, güçsüzün yine güçsüz kalıp güçlü tarafından hırpalanması için hem iktidar hem de danışmanı olduğun belediye başkanı adına “vur abalıya” de! Sanırım entrikalar, provakasyonlar üzerinde şekillendirilen uluslararası siyaset bu olsa gerek…

Partiye katılan gençlerin yaptıkları, yapmadıkları…

5. Sosyal medyada adeta bir suç deliliymiş gibi ardı ardına yayınlanan videolarla 9 Eylül Gazetesi‘nin yayınladığı 61 adet fotoğrafa baktığımızda (4), eskiden kilise, şimdilerde ise bir kültür sanat merkezi olan mekânda düzenlenen bu partiye katılan gençlerin ahlaka ya da başkalarının dinsel duygularına aykırı tek bir şey yapmadığını, bu görüntülerin Alsancak‘taki ya da Bostanlı Barlar Sokağı‘ndaki bar, kafe, restoran manzaralarından hiç de farklı olmadığını, aslında bu tür görüntülerin AKP ve diğer dinci çevreler tarafından devamlı gündeme getirilerek kendi dini anlayışlarını dayatmaya çalıştıklarını; esasen, bu partiye katılan tüm gençlerin bizim çocuklarımız, bizim gençlerimiz olduğunu fark etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Onların kamuya; yani halka ait bir mekânda içki içmesi, dans etmesi ya da dinci çevrelerin sıklıkla kullandığı içki-meze metaforu üzerinden nefret dilinin yardımıyla “meze edildi” iddiasına konu yapılması gençlerimizin ötekileştirilip şeytanlaştırılmasına yaramakta, arkasında bu kez de Diyanet fetvaları ya da birtakım tarikatlar yerine Fener Rum Patrikhanesi‘nin bulunduğu Ortodoks bağnazlığıyla körüklenen bir cadı kazanına atılmak istendikleri izlenimini yaratmaktadır. İşte o nedenle de, Müslümanlık dahil her dindeki bağnazlığa, bizim yaşam tarzımıza müdahale anlamına gelen tüm gerici müdahalelere itiraz edip hayır dememiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü unutmayalım ki, hepimizin şikâyet ettiği dini bağnazlık aslında adı ne olursa olsun ya da nereden gelirse gelsin tüm bağnaz çevrelerde yaygın bir şekilde kullanılan bir baskı aracıdır ve bugün, -ne yazık ki- bu bağnazlığın farklı bir türüyle karşı karşıyayız… Müslümanlıkta karşımıza çıktığında itiraz ettiğimiz her türlü müdahalenin, her türlü gerici girişimin diğer dinlerde de benzeri /farklı şekillerde karşımıza çıkabileceğini, bunun inanç özgürlüğü ile hiçbir ilgisinin olmadığını hatırlayıp uzun uzun düşünmemiz gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde, İzmir’de bunlar yaşanırken gerici İran rejiminin yasaklamasına karşın camiye girip şarkı söyleyen kadının cesaretini örnek alıp insan sesinin ve müziğin kucaklayıcı gücüne inanmamız gerekiyor…

Yasakladığınız her yerde şarkılarımızı da sözümüzü de söyleyeceğiz! İran’da bir kadın, kadınların şarkı söyleme yasağını camide şarkı söyleyerek protesto etti. Yasaklar, baskılar bizi yıldıramaz! Dünyanın dört bir yanından erkek egemen devletlere karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.

Tek olumlu nokta

6. Söz konusu basın bildirisinde yazılı olmasa da, bu bildiri ile ilgili tartışmalarla gündeme gelen yüksek sesli müziğin tarihi eserde yaratacağı tahribat konusu, bence tartışmanın tek olumlu yönüydü.

Her ne kadar, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin her yıl düzenlediği çim konserleriyle Kültürpark‘ın hassas doğasına, özellikle de zemindeki çimlere fazlasıyla zarar verdiği halde buna tepki göstermeyenler, bu kez düzenlenen partideki yüksek sesli müziğin tarihi eserin duvarlarına zarar verebileceğini fark ettiler ve konuya bu yönüyle yaklaşmayı tercih ettiler. İyi ki de fark ettiler; hiç değilse bundan böyle, aynı hassasiyetlerini başka arkeolojik, tarihi, kültürel ve doğal değerler için de gösterirler…

Sonuç olarak,

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait bir kültür sanat merkezinde düzenlenen partide gençlerin içki içtiği, dans ettiği ve kutsal figürleri “meze yaptıkları” iddiasıyla Fener Rum Patrikhanesi kaynaklı bir grup fanatik Ortodoks tarafından ortaya atılan iddia, AKP iktidarı, yandaş ya da yandaş olmayan gazete ce gazeteciler sayesinde dini bir sorun olmaktan çıkarılarak Türkiye ile Atina‘da yapılan camiye minare izni vermeyen Yunanistan (5) arasındaki uluslararası bir soruna dönüştürülmüş; böylelikle, bağnaz bir şekilde yaşam biçimimize müdahale edenler hangi dinden ve inanıştan olursa olsunlar akıl almaz cesaretleri, arkalarına aldıkları iktidar ve basın desteği ile aynen tarikatlara tahsis edilen yerlerde olduğu gibi, bir kez daha kazanmıştır… Artık bundan sonraki talepleri daha cüretkar olacak, daha ileri bir hedefe ulaşmak için olacaktır… Tabii ki, Cemevi açılışlarının engellenip zorlaştırıldığı Türkiye koşullarında bazı din ve inanışlara sağlanan ayrıcalık sayesinde… Bize ise, dini inançları sömüren ya da onları bir silah gibi kullanan bu senaryonun amacını, gelişimini ve sonucunu araştırıp ifşa etmek düşmüştür… Tabii ki tüm samimiyetimiz ve olaya tarafsız bakan anlayışımız, din dışı laik/seküler kişiliğimizle…

Yunanistan’ın başkenti Atina’da minare yapılmasına izin verilmeyen cami…

Şayet, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması‘nın “Siyasi Hükümler” adını taşıyan 1. Bölümü’nün “Azınlıkların Korunması” başlıklı III. Kesimi’nde yer alan 37-45. madde hükümlerine aykırı olarak Türkiye ile Yunanistan arasındaki bu tür karşılıklı kışkırtma ve ihlallerin 1922 sonrasındaki benzer örneklerini öğrenmek isterseniz, sevgili hocam Baskın Oran ile Ali Dayıoğlu‘nun 2023 Haziran ayında Alfa Yayınları Araştırma Serisinden yayınlanan “100. Yılda Lozan İhlalleri, Yunanistan ile Türkiye, Azınlıklar ve Ege” isimli kitabı edinip okuyabilirsiniz.

(1)https://www.ortodokslartoplulugu.org/bayramlar-yortular-kutlamalar/ortodokslar-aya-vukolos-kilisesinde-bulustu/

(2)https://www.ahaber.com.tr/gundem/2022/11/12/izmirde-kilisede-buyuk-kriz-belediye-olanlari-sadece-izliyor

(3) https://www.agos.com.tr/tr/yazi/16461/izmire-94-yil-sonra-metropolit-atandi

(4) https://www.dokuzeylul.com/foto-galeri/tarihi-kilisede-parti-verildi

(5) https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-47440914

Uygulanmak amacıyla yapılmayan kötü bir plan…

Ali Rıza Avcan

İki bölümden oluşan yazı dizimizin Pazartesi günü yayınlanan ilk bölümünde, aslında bir inşaat ve yatırım şirketi olan; ama, arkasına aldığı kamu kurumları ve kamu finansmanı ile İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki soylulaştırma yatırımları ile görevli TARKEM/Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Anonim Şirketi‘nin başvurusu üzerine UNESCO‘nun Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne giren ve “İzmir Tarihi Liman Kenti” olarak adlandırılan alanın yönetimi ile ilgili alan başkanlığı, danışma kurulu, eşgüdüm ve denetleme kurulu ile bu alana yönelik stratejik amaç ve hedefleri hayata geçirmek amacıyla hazırlanan alan yönetim planları hakkında bilgi verip bir sonraki yazımızda 5 Mayıs 2020-15.10.2022 tarihleri arasında hazırlanıp 2022-2027 döneminde uygulanmaya başlanan İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı ile ilgili tespit ve değerlendirmelerimizi bugünkü ikinci ve son yazımızda ele alacağımızı ifade etmiştik.

Evet, bir önceki yazımızda da belirtiğimiz gibi, İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı, 5 Mayıs 2020 ila 15 Ekim 2022 tarihleri arasındaki 2 yıl 1 ay 24 günlük süre içinde geniş bir ekibin katılımı ile hazırlanmıştır.

Plan, yapılan ihale sonrasında Ankara merkezi İkarya Danışmanlık Stratejik Araştırmalar Reklam Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi tarafından yapılmıştır. Şirketin http://www.ikaryadanismanlik.com adresindeki İnternet sayfası bilgilerine göre şirket faaliyetleri şehir plancısı ve yöneticisi Serdar M. A. Nizamoğlu ile şehir plancıları Ceren İlter ve Bilge Bektaş tarafından yapılmakta olup; Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi kayıtlarına göre 20 Kasım 2012 tarihinde Ankara‘da kurulan şirketin sermayesi 50.000 lira, tek ortağı da Serdar Malkoç Alpaslan Nizamoğlu‘dur.

Hazırlandıktan sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı‘na ait internet sayfalarına PDF formatında konulan İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı toplam 876 sayfadan oluşmakta ve başlangıçtaki 5 sayfalık yönetici özeti dışında toplam 16 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümleri şu şekilde sıralayabiliriz:

Yöntem (s. 22-27), 6 sayfa, Yönetim Alanı ve Bağlantı Noktalarının Konumu (s. 22), 1 sayfa, Koruma Durumu (s. 29-58), 30 sayfa, İzmir Tarihi Liman Kenti İle İlişkili Olan Alanlar ve Ögeler (s. 59-62), 3 sayfa, Alanın Tarihsel Geçmişi (s. 62-488), 426 sayfa, Yönetim Sistemi (s. 489-571), 20 sayfa, Alanda Yürürlükte Olan Mevcut Planlar, Demografik, Sosyal ve Ekonomik Yapı (s. 571-672), 101 Sayfa, GZFT Analizi ve Katılımlı Süreçler, İzmir Tarihi Liman Kenti Değer Analizi, Alan Yönetiminin Genel Yaklaşımı ve Eylem Planı, Projeler, İzleme ve Değerlendirme Göstergeleri ve Uygulama Modeli, Kültürel Miras Etki Değerlendirme, KÜMED, Yönetim Kapasitesi ve Plan Yönetim Planı Koruma Eğitimi Programı.

Söz konusu planda yazılı bilgilere göre hazırlık çalışmaları, 2 mimar, 1 restoratör mimar, 1 tarihçi, 14 şehir plancısı, 1 sanat tarihçisi, 1 arkeolog, 2 sosyolog ve 1 uluslararası ilişkiler uzmanından oluşan Proje Ekibi tarafından hazırlanmıştır.

Şimdi de gelelim, söz konusu planda gördüğümüz olumlu yanlarla olumsuz olarak nitelediğimiz yanlışlık ve eksikliklere:

Sanatçıya, emeğine ve haklarına saygı duymayan bir plan…

1. İzmir Tarihli Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nın ön kapağında çok güzel bir desen olmakla birlikte, planın kapağında ya da künyesinin yazılı olduğu iç kısımlarda bu deseni çizen sanatçıyla ilgili hiçbir bilginin bulunmadığı görülmektedir.

UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi‘nde bulunan İzmir gibi kadim ve önemli bir kent için hazırlanan böylesi önemli bir planda, sanatçıyı, sanatçının emeğini ve yasalarla korunan telif haklarını dikkate almayan bir hatanın, üstüne üstlük sanatçının haklarını korumakla görevli bir bakanlık tarafından yapılması; hem etik hem de insani yönden üzücüdür. Bu uyarıya, “bu desen yapımcısı belli olmayan anonim bir eserdir” şeklinde karşı çıkılsa bile, yine aynı planın başında bu eserin anonim olduğuna dair bilginin yazılarak okuyucunun aydınlatılması gerekirdi diye düşünüyorum.

Bakanlıkça belirlenen sınırların yetersiz olduğunu itiraf eden yine aynı bakanlığa ait bir plan…

2. UNESCO İzmir Tarihi Liman Kenti Yönetim Alanı sınırlarına, Alsancak Limanı ve Alsancak Garı ile arkasındaki endüstriyel kültür mirası bölgesinin; ayrıca, Meles Çayı ve Halkapınar deresi ile tarihi Halkapınar gölü gibi kent tarihi açısından önemli ve öncelikli bölgelerin dahil edilmemesi, yönetim planının hazırlandığı dönemde bile fark edilip kabul edilen bir yetersizliğe dönüşmüştür. Nitekim bunun doğal bir sonucu olarak söz konusu Alan Yönetim Planı’nın 1.1.1 numaralı ilk faaliyet konusu, “İzmir Tarihi Liman Kenti Yönetim Alanı ve Bağlantı Noktaları sınırları, alanın bütüncül ve etkin biçimde korunmasına olanak sağlayacak biçimde; yönetim planı içeriği, alanın tarihsel geçmişi ve ilişkili olduğu bölgelerin değerlendirilmesi kapsamında yapılacak çalışmalar doğrultusunda güncellenecektir” şeklinde belirlenmiş, böylelikle alan sınırlarının ne ölçüde yanlış ve yetersiz olduğu, bu işi gerçekleştirenlerin kendi ağızlarından doğrulanmıştır.

İzmir’e özgü bir tasarım örneği “İzmir Kayıkları”nın olmadığı bir plan…

3. İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetimi Planı‘nın mevcut durum analizi bölümünde, alanın UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne girdiği “Tarihi Liman Kenti İzmir” adı, 17, 18. ve özellikle 19. yüzyıllarda Akdeniz‘in önde gelen liman kenti olması özelliğinden kaynaklanmış olmasına karşın; tarihsel açıdan büyük ve önemli olan bu “liman kenti olma” halinin denizcilik ve deniz kültürü açısından yeterince ele alınmadığı; örneğin, İzmir’e özgü bir tasarım olarak başka bir coğrafyada rastlanmayan “İzmir Kayıkları” konusunda tek bir bilgilendirme notu ya da stratejik tek bir hedef konulmamış olması ya da İzmir‘in ticaret yaptığı diğer Akdeniz limanları ile yoğun ilişkisinin ele alınıp irdelenmemiş olması bu eksikliğin en somut örneğidir.

Danışman şirketin reklamları ile dolu bir plan…

4. İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı hazırlık sürecinde kendisinden ücret karşılığı danışmanlık hizmeti satın alınan ve plan metninde yer alan harita ve krokilerin telif hakkına sahip olmayan İkarya Danışmanlık’a ait ticari logonun, 32, 33, 34, 36, 38, 44, 46, 49 ve diğer sayfalarda yer alan harita ve krokilere yerleştirilmiş olması, yapılan profesyonel danışmanlık hizmetinin etiğine uymamaktadır.

Tüm bir kenti kucaklayamayan bir plan…

5. Planın mevcut durum analizi bölümünde, alanın ilişkili olduğu diğer alan ve ögelerle arkeolojik, tarihi, kültürel ve toplumsal ilişkisi açık ve güçlü bir şekilde ortaya konulmamıştır. Örneğin Kültürpark’ın bulunduğu bölgenin 1922 yangınında yok olan eski bir Ermeni mahallesi olmasından ya da Alsancak limanı, istasyonu ve artalanında yer alan endüstriyel miras bölgesinin yönetim planına konu olan alanla ilişkisi tarihi yapılar, kalıntılar, toplumsal yapı ve ilişkiler boyutunda yeterince ortaya konulup analiz edilmemiş ve bunun doğal bir sonucu olarak bu bölgeler plana konu alana dahil edilmemiştir.

Yetersiz ve yanlış verilerle dolu bir plan…

6. Planın “Demografik, Sosyal ve Ekonomik Yapı” başlıklı bölümü, hem TÜİK’in yetersiz ve yanlış verilerinin kullanılmış olması, bazı önemli konuların inceleme dışında bırakılması, önemli ve öncelikli verilerin mevcut olmadığını ortaya koyan anlatımlar çerçevesinde adeta bir itirafname gibidir:

🎯Planın bu bölümünde, Konak ilçesi ile yönetim alanında nüfusun artış/azalış hızı, oranı, yaş grupları arasındaki dağılımı, hane halkı büyüklüğü ve eğitim gibi veriler yer almakla birlikte; bu verilere, yerleşimin “hemşerisi” konumundaki göçmen, mülteci ve sığınmacıların dahil edilmemesi, onlarla ilgili bilgilerin toplanıp değerlendirilmemesi; ayrıca, nüfusun gelecek yıllardaki gelişimi ile ilgili kestirimlerin/projeksiyonların yapılmamış olması nedeniyle gerçek durumu yansıtmayan bir tablo çizilmiştir.

🎯 Turizmle ilgili verilerde de yönetim alanı ile ilgili veriler yerine, 2019 ve 2020 yıllarına ait İzmir ili ve Konak ilçesi verileri ele alınmış, yönetim alanına yönelik özel bir istatistik çalışması yapılmamıştır.

🎯 Ticaret sektörü ile ilgili bölümde bu sektördeki işletmelerin performansı ve bu performansın yıllar içindeki gelişimi yerine, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin uygulama imkânı bulamayan ve sadece 26 mahalleyi kapsayan İzmir Tarihi Kent Merkezi Sürdürülebilir Lojistik Planı’ndaki toptan ve perakende ticaret yerleriyle imalat-depolama işyerlerine ait oranların verilmesi ile yetinilmiştir.

🎯 Mevcut durum analizinin “Otopark Alanları” ile ilgili bölümünde sadece kamuya ait otoparklar sayılmış, sayıları yüzleri bulan açık kaçak otoparklardan ve bunları yöneten otopark çeteleriyle bunların kent siyasetindeki yerinden söz edilmemiştir.

🎯 Mevcut durum analizinde, bölgedeki tarihi yapıların yağmalanıp yok olmasında büyük rolü bulunan katı atık toplama merkezleri ile hurdacıların yerine işaret edilmemiş, Kemeraltı‘nda ve özellikle Basmane‘de neredeyse bir sokağı işgal eden bu depolar adeta görmezden gelinmiştir.

🎯 Altyapı ile ilgili bilgiler verilirken alanın büyük bir kısmında atık su altyapısının kısıtlı olduğu, mevcut olan sistemin de bütünleşik olmadığı, sadece 8 mahallede yağmur suyu altyapısının bulunduğu, diğer mahallelerde ise böyle bir altyapının mevcut olmadığı, devam eden projelerle bu eksikliklerin giderileceğinin belirtilmiş olması bu hizmetleri yürüten İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ona bağlı olan İZSU açısından büyük bir ayıp ve eksikliğin itirafı niteliğindedir..

🎯 Planın demografik, sosyal ve ekonomik yapı ile ilgili bu bölümünde bulvar, cadde ve sokaklar tek tek sayılıp tanımlamakla birlikte bu bölgede yaşayanların yaşam kalitesini ortaya koymak amacıyla cadde, sokak, meydan, kaldırım ve genel tuvalet gibi yapılarla ve bunların fiziki yapısı, kalitesi ve yeterliliği ile ilgili bilgilerin verilmemiş olması; ayrıca, bölge içinde faal olan güzergâhlarda çalışan lastik tekerlekli toplu ulaşım araçlarıyla minibüslere ait verilerden söz edilmemesi mevcut sorunların plana yansıtılmaması açısından büyük bir eksikliktir.

🎯 Yönetim alanı içindeki özel müzelerin yıllık ziyaretçi sayılarının belli olmaması, ayrıca, ziyaretçi beklentileri ile ilgili bölümde güvenlik, özellikle de gece saatlerindeki güvenlik ve aydınlatma en önemli sorunlardan biri olduğu halde; bölgedeki suç olayları için sadece iki paragraflık bölüm ayrıldığı, o paragraflarda da 2020 yılında emniyete intikal eden suç sayılarıyla yetinildiği, bölgedeki güvenlik sorunları üzerine ayrı bir stratejik amaç ya da hedef belirleyebilecek bir tespit ve değerlendirmenin yapılmadığı görülmüştür.

🎯 Deprem, yangın ve sel gibi doğal yıkımlarla ilgili bölümlerde yönetim alanı içindeki yapılar ve o yapılarda barınan nüfusun dağılımı ile ilgili teknik bir araştırma, inceleme ve değerlendirmenin yapılmadığı, bölgede bulunan 17.302 yapıdan kaçının bu tür doğal yıkımlara karşı dayanıklı ya da dayanıksız olduğu belirtilmemiştir. Ayrıca 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi nedeniyle hasar gören yapılarla bu yapılar hakkında bugüne kadar ne yapıldığı da meçhuldür.

Kaderine terk edilen Altınpark…

Yapılması gereken tüm kamusal hizmetleri bir çuvala dolduran bir plan…

7. Alan yönetim planındaki amaç ve hedefler adeta bu konularda görevli, yetkili ve sorumlu olan kamu kurum ve kuruluşlarının bugüne kadar yapmak zorunda olup da yapmadıkları/yapamadıkları yasal ve rutin kamu hizmetlerinin bütününden oluşmaktadır. Bu anlamda, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınan alanın ya da alanda yer alan kültürel mirasın, listede yer alan diğer dünya kültür mirası örneklerinden “farklı”, “tek”, “özgün“, “ayrıksı” ya da “biricik olma” yanını yansıtan tek bir amaç ve hedefin yer almadığı söylenebilir.

Yapacağını kısa ve öz bir şekilde anlatamayan bir plan…

8. Alan yönetim planında yer alan faaliyet ya da eylemler, akılda tutulmayacak kadar uzun ve zor anlaşılır bir anlatımın konusu olmuştur.

Halkın katılımına kapalı bir plan…

9. UNESCO İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı’ndaki tüm stratejik tema, amaç, hedef ve faaliyetlerdeki sorumluluğun kamu kurum ve kuruluşlarına yüklendiği, sivil toplum kuruşlarına sadece paydaş olma sıfatı verildiği, o bölgede yaşayan ve çalışanların bölge ya da mahalle ölçeğinde örgütlenerek kültürel mirasın korunması ile ilgili karar ve uygulamalara katılması gibi yenililikçi pratik önerilere yer verilmediği görülmüştür.

Kurum ve kuruluşların kapasitelerini dikkate almayan bir plan…

10. Plandaki amaç, hedef, stratejik hedef ve eylemler/faaliyetler itibariyle sorumluluk verilen kuruluşların bu hedeflere ulaşmasını sağlayacak kapasite (finans, insan kaynağı, teknolojik olanaklar vb.) konusunda bir değerlendirme yapılmış olmakla birlikte; bu değerlendirmelerdeki verilerin eksik olduğu ve kurumlar arası ilişkilerin niteliği ve düzeyi konusunun yeterince tartışılmadığı görülmüş; böylelikle, sorumlu her bir kurum ve kuruluşun birbirinden habersiz tek başına çalışmasının önü açılmıştır.

İstemediğini içeri almayan dağınık bir plan…

11. Planda yazılı eylemler/faaliyetler konusunda sorumlu kurum ve kuruluşlar belirlenirken ve her bir kurum ve kuruluşun sorumluluğu belirlenirken İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı APİKAM Şube Müdürlüğü dışında, İzmir’in Akdeniz ve diğer dünya ülkeleriyle ilişkisini düzenleyen İZMEDA, İzmir Akdeniz Akademisi’nin plan dışında tutulma nedeni anlaşılamamıştır.

Kurum ve kurumlar arasında yanlış seçimler yapan bir plan…

12. Sualtı arkeolojik ve jeomorfolojik araştırmalarla ilgili 1.1.4, 1.1.5 ve 1.1.6 numaralı faaliyetlerin plan uygulamasının son 2-3 yılında yapılacak olmasının gerekçesi; ayrıca, bu konuda Ayhan Sicimoğlu tarafından kurulan TİNA, Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı yanında İzmir Urla’da faaliyet gösteren Ankara Üniversitesi Vehbi Koç Deniz Arkeolojisi Araştırma ve Uygulama Merkezi’ne neden rol verilmediği anlaşılamamıştır.

Atık toplayıcıların toplandığı Basmane, 1301 Sokak…

Yapılabilirliği ve sürdürülebilirliği dikkate almadığı için başarısızlığa mahkum bir plan…

13. Alan yönetim planının “Eylemler” başlığı altında listelenen 558 adet faaliyetin tek tek incelenmesi sonucunda, bu faaliyetlerin Kültür ve Turizm Bakanlığı ve belediyelerle diğer kamu kurum ve kuruluşlarının kültürel mirasın korunması konusunda bugüne kadar gerçekleştirilmedikleri ya da yapamadıkları görevlerden oluştuğu görülmektedir. Bu anlamda, plan yapıcıların, her birinin sahip olduğu büyüklük ve taşıdığı hukuki, teknik, kültürel, ekonomik ve toplumsal sorunlar; ayrıca sayıca fazlalık gibi nedenlerle gerçekleşmesi mümkün olmayacak bu kadar çok işten oluşan hayali bir “yapılacak işler listesi” hazırlayarak, 5 yıllık plan süresinin bitiminde, adeta alan içindeki tüm sorunları çözüp yapılacak tek bir iş bırakmamak niyetinde olduğu görülmektedir. 😊 😊

Bir planın “yapılabilirlik” ve “sürdürülebilirlik” gibi temel ilkelerden uzak bir şekilde, eldeki finans, insan kaynağı, teknolojik olanakları ve süreyi dikkate almadan, faaliyetler arasında herhangi bir önem ve öncelik sıralaması yapmadan, stratejik planlama anlayışı çerçevesinde önemli ve öncelikli işleri öne çekmeden; adeta akla gelen ya da rüyada görülen her işi sanki yapılacakmış/yapılabilecekmiş gibi alt alta sıralamak, aslında gerçek, doğru ve etkin bir planlama çalışması yapmak değil, sadece ve sadece yapılması mümkün olmayan bir temenniler listesi hazırlamaktan öteye gitmez.

Nitekim İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı’na ait İnternet sayfasında yayınlanan 2023 Yılı Çalışma Raporu verilerine göre, 2022 yılı içinde yapılıp sonuçlandırılması gereken 4, iki yıllık 2022-2023 döneminde yapılıp sonuçlandırılması gereken 38 adet faaliyetin hiçbiri bugüne kadar bitirilememiş, bunun yerine planda yer almayan 79 adet yeni, daha doğrusu sorumlu kurum ve kuruluşlarının plana bağlı kalmaksızın kendi başlarına yaptıkları faaliyetler, örneğin, 18 Nisan Uluslararası Anıtlar ve Sitler Günü Etkinliği kutlaması ya da hiçbir stratejik hedefle bağlantısı kurulmamış olan Konak Belediyesi İnsan Kaynakları Müdürlüğü’nün konusu belirtilmeyen rutin eğitim etkinlikleri ayrı bir faaliyet olarak plana eklenerek iş yapmış gibi bir izlenim yaratılmaya çalışılmıştır.

Bakanlıkça yetkilendirilmiş TARKEM tarafından delinen bir plan…

14. Alan yönetim planının 1.5.100 numaralı eylemi “Alan Yönetim Planında tanımlanan faaliyetler, projeler ve programlarda belirtilen iş ve işlemlerin yapılabilmesi için kamu kurum ve kuruluşlarının içerisinde yer aldığı İzmir Tarihi Liman Kenti Koruma Programı Yatırım Fonunun kurulması sağlanacak ve söz konusu fonun Alan Yönetim Planı esaslarına uygun bir şekilde Kemeraltı ve Basmane Bölgeleri’ne öncelik verilerek kullanılması yönünde gerekli yasal altyapı oluşturulacaktır.” şeklinde tanımlanmış olup; bunun 2023-2024 yılları içinde gerçekleştirileceği taahhüdünde bulunulmuştur.

Yakın zamanda yine aynı amaçla TARKEM tarafından kurulan “İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu” ile kamu kurum ve kuruluşlarının içerisinde yer alacağı söylenen “İzmir Tarihi Liman Kenti Koruma Programı Yatırım Fonu” olarak adlandırılan bu yeni fonun, 2023 yılının ilk altı ayında bir gelişme olmamakla birlikte ne zaman hangi kurumların katılımı ile oluşturulacağı, bunun TARKEM’in kurduğu gayrimenkul yatırım fonu ile ilişkisi sanırım önümüzdeki günlerde daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır.   

Ancak dikkate alınması gereken diğer bir nokta, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın yüklenicisi konumundaki TARKEM‘in, planda sözü edilen ve kamu kurumlarının katılımı ile oluşacak “İzmir Tarihi Liman Kenti Koruma Programı Yatırım Fonu“ndan önce planın öngörmediği ve plan esaslarına aykırı olan İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nu, UNESCO ile yükümlülükleri yerine getireceği gerekçesiyle kurarak sorumlu olduğu planı ilk delen kurum oluşudur.

Tüm faaliyet ve projelerde bütçe ve finans kaynaklarını dikkate almayan bir plan…

15. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu‘nun “Tanımlar ve kısaltmalar” başlıklı 3. maddesinin (a) fıkrasının 11. bendi uyarınca alan yönetimi planlarına konulan stratejik amaç, hedef ve faaliyetlere ait bütçelerin belirtilmesi; ayrıca, yine aynı kanunun Ek 2. maddesi (a) fıkrasının son paragraf hükmü ile Alan Yönetimi İle Anıt Eser Kurulunun Kuruluş ve Görevleri İle Yönetim Alanlarının Belirlenmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğinin 13. maddesi hükmüne göre; kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler ile gerçek ve tüzel kişiler, eşgüdüm ve denetleme kurulunca onaylanan yönetim plânına uymak, ilgili idareler, plân kapsamındaki hizmetlere öncelik vermek ve bu amaçla bütçelerine gerekli ödenekleri ayırmak zorunda olduğu halde hem tüm stratejik amaç, hedef ve faaliyetlerin, hem de alan yönetim planının 797-816. sayfaları arasında dile getirilen 17 adet projenin tahmini bütçeleri belirtilmemiş, kamu kurum ve kuruluşları alan yönetim planında yer alan işleri bütçelerine yansıtmamıştır.

Başarı ya da başarısızlığı doğru bir şekilde ölçemeyecek bir plan…

16. Alan yönetim planı kapsamında yapılacak faaliyetlerin başarı ya da başarısızlığını ölçmek amacıyla geliştirilen göstergeler arasında sayı, büyüklük, uzunluk, miktar gibi niceliği ifade eden kriterlere ağırlık verildiği, memnuniyet düzeyi gibi kullanıcının görüşünü ifade eden niteliğe, yapılan işin kalitesine yönelik göstergelere yer verilmediği; ayrıca, bazı faaliyetlerdeki başarıyı/başarısızlığı ölçmek için bu konuda düzenlenecek raporlara atıf yapılarak objektif olma ilkesinden uzaklaşılmıştır.

Kurum kapasitelerini eksik ve yanlış ölçen bir plan…

17. Alan yönetim planının 846 ila 854. sayfaları arasında yer alan “Yönetim Kapasitesi” bölümünde sadece İzmir Büyükşehir, Konak, Bayraklı ve Bornova belediyelerinin sahip olduğu finans, insan kaynağı ve teknoloji parkı ele alınmış, bunun dışında kalan ve asıl olarak planın asıl sahibi diyebileceğimiz Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü, İzmir Valiliği, Emniyet Genel Müdürlüğü gibi büyük kamu kurum ve kuruluşlarının; ayrıca, belediyeye bağlı İZSU, ESHOT gibi kurumlarla sayıları 100’e yaklaşan belediye şirketinin bu bölge için harekete geçirebileceği finans, insan kaynağı ve teknoloji olanakları gündeme getirilmemiş; ayrıca belediyelerin kapasitesini belirlerken sahip oldukları taşınır mal değerleri ayrıntılı bir şekilde ele alınıp irdelenirken asıl önemli bir konu olan personel giderleri ve sahip olunan taşınmaz değerleriyle iç ve dış borçların dikkate alınmadığı, bu anlamda gerçek bir performans analizi yapılmadığı görülmüştür.

Ayrıca, bu dört belediyeye ait olanaklarla plan kapsamında yapılacak 558 faaliyetin kapsamını mukayese etmeye kalktığımızda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin plan uygulamasıyla en yakından ilgili birimi Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi Başkanlığı’nın 2023 yılı başında hiçbir gerekçe göstermeksizin kaldırılması ve her dört belediyenin kültürel mirasın korunması konusunda bugüne kadar gösterdiği başarısız ve yetersiz performans düzeyi (İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2020 yılında bütçe harcamalarının sadece % 0,6’sını, Konak Belediyesi’nin de 2021 yılı harcamalarının sadece % 0,04’ünü kültürel mirasın korunması görevine tahsis etmesi, diğer belediyelerin ise bu konuda ne miktarda ödeme yaptığının bile belli olmaması) dikkate alındığında her dört belediyenin sahip olduğu finans ve insan kaynağı ile sahip olduğu teknolojik imkanlar itibariyle bu planda yazılı amaç ve hedefleri gerçekleştirmede yetersiz ve başarısız olacağı anlaşılacaktır.

Plan uygulama sonuçlarını halktan saklayan bir plan…

18. UNESCO İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetimi’ne ait İnternet sayfasında 2022 ve 2023 yılları faaliyet raporları için ayrı bir bölüm olmakla birlikte bu raporların şeffaflık ilkesine aykırı olarak kamuoyu ile paylaşılmadığı belirlenmiştir. (http://www.unescoizmir.com/dokumanlar/)

Sonuç olarak;

Evet, iki gün ardı ardına yazdığım iki uzun yazı ile size UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alınan İzmir Tarihi Liman Kenti kapsamındaki kültürel mirasın korunması için hazırlanan alan yönetim planı ve bu planın yetersizlikleriyle yanlışları hakkında yeteri kadar bilgi verdiğimi; ayrıca, söz konusu planın bugüne kadar gelen 1,5 yıllık uygulaması ile ilgili sonuçları -tabii ki kamuoyu ile paylaşılan bilgiler çerçevesinde- ortaya koyduğumu düşünüyorum. Ve bütün bu sonuçlar çerçevesinde, “plan” adıyla hazırlanan belgenin, UNESCO yönetim alanındaki kültürel mirası korumaktan uzak olduğunu, planın hazırlanması için kolları sıvayan zevatın “uygulanamaz” ve “sürdürülemez” bir belge için boşuna emek ve zaman harcadığını, bu iş için para alanların da bunu hak etmediklerini, israf niteliğinde harcamaların ise kamu zararına yol açtığını düşünüyorum.

TARKEM, UNESCO ve İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı…

Ali Rıza Avcan

Yine iki bölümden oluşan ve uzun bir araştırma ve incelemenin sonucu olan bir yazıyla karşınızdayım…

Amacım, İzmir‘in “İzmir Tarihi Liman Kenti” adıyla UNESCO‘nun Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alınması sonrasında, Tarihi Kemeraltı İnşaat ve Yatım Anonim Şirketi / TARKEM ve Alan Başkanlığı tarafından 2022-2027 yılları için hazırlattırılan İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nı inceleyip analiz etmek ve bu analizin sonuçlarını sizlerle paylaşmak.

Çünkü, 2000’li başından bu yana planlama, özellikle de stratejik planlama disipliniyle uğraşıyorum. Bunun için hem okuyor, hem değişik planlar hazırlayarak ya da hazırlama süreçlerine danışmanlık yaparak ya da hazırlanmış olan planları inceleyip analiz ederek bu işi daha iyi öğrenmeye, iyi bir plancı olmaya çalışıyorum. Ayrıca, -bu konuda hiç de mütevazi olmaya çalışmayıp- hem bütüncül hem stratejik planlama anlayışını birlikte, birbiriyle ilişkilendirerek uygulamaya çalışan iyi bir planlama uzmanı olduğumu biliyor ve bu çerçevede bu kez de İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nı inceleyerek yapılan olumlu ya da olumsuz işler üzerinden bilgimi daha da geliştirmek, bir alan yönetim planının nasıl olması ya da olmaması konusunda yeni şeyler öğrenerek bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çünkü gündeme taşımak istediğim şeyin, 2500 yıldır halkın olan zengin kültürel mirasımızı hazırlanacak iyi bir planla daha iyi yönetilerek daha iyi korunmasını sağlamak ve bu konuda doğru, yerinde, sağlıklı, uygulanabilir ve sürdürülebilir öneriler geliştirmek olduğunu biliyorum.

Bu amaçla, iki bölümden oluşan yazımın bu ilk bölümünde sizlere Kültür Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Valiliği, TARKEM ve UNESCO bağlamında İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nın hazırlık süreciyle ilgili genel bilgiler, ikinci bölümde de plan metni ile planın 2022-2023 dönemi uygulamalarını ele alarak gördüğüm olumlu ya da olumsuz yönler üzerinden önerilerde bulunmak istiyorum.

İsterseniz işe olayların gelişim örgüsü üzerinden hayata geçenleri hatırlatmakla başlayalım:

İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı, Basmane, Kadifekale, Karataş, Mimar Kemaleddin, Çankaya ve Kervan Köprüsü gibi değerleri kapsayan bölgesi ile bu tarihi merkezin çevresindeki Smyrna/Bayraklı, Yeşilova ve Yassıtepe höyüklerini kapsayan bağlantı noktaları, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin de % 30 oranında hissedar olduğu Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Anonim Şirketi, kısa adıyla TARKEM‘in yaptığı başvuru üzerine 14 Nisan 2020 tarihinde UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alındı.

Böylelikle UNESCO‘ya başvurup 84 adet arkeolojik, tarihi, kültürel ve doğal varlığını Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne kabul ettiren bir ülke olarak, İzmir‘in daimi listeye ne zaman gireceğini merak etmeye başladık. Hele ki Antalya‘daki Karain Mağarası‘nın 1994 yılından bu yana ya da aralarında Ağrı/İshakpaşa Sarayı, Mardin, Antalya/St. Nicholas Kilisesi, Trabzon/Sumela Manastırı‘nın da bulunduğu 11 adet değerli varlığın 2000 yılından beri daimi listeye girmek için sıra beklediğini düşündüğümüzde…

Çünkü bu konuda samimi olan bizler, ülke olarak sahip olduğumuz tüm kültürel mirası kendi elimizle yok etme potansiyeli yüksek bir toplum olarak, en iyi ve etkili korumanın Birleşmiş Milletler örgütüne bağlı UNESCO eliyle olacağına, bizim yapamadığımızı UNESCO‘nun yapacağına inanıyoruz. İyi niyetli olmayanlarımız ise, UNESCO‘nun koruma şemsiyesinin altına girmiş bir değeri, -kendi deyimleriyle- uluslararası bir “cazibe merkezi” haline getirerek iç ve dış turizmin nesnesi ya da yeni kentsel rantların kaynağı haline getirmek, daha doğrusu soylulaştırma girişimlerine konu yapmak suretiyle daha fazla para kazanmak, daha fazla zengin olmak istiyorlar. Aynen İzmir‘de yaşayıp gördüğümüz yağmalama girişimlerinde olduğu gibi….

Tabii bu arada, sırtımızı dayayıp güvenmeye kalktığımız UNESCO‘nun yakın zamanda geçirdiği değişimi iyi bilip oradaki gelişmeleri de izlememiz gerekiyor. Neden derseniz, bir zamanlar bu alanda son derece yetkin karar ve itirazlarıyla, örneğin, 1985’de Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne giren İstanbul‘u, Tarihi Yarımada üzerindeki yoğun yapılaşmalar nedeniyle daimi listeden çıkarma tehdidinde bulunan kimliğiyle UNESCO, artık -ne yazık ki- eski özelliğini korumuyor. ABD hükümetinin Donald Trump döneminde UNESCO‘dan ayrılmasından sonra, UNESCO oldukça küçülen bütçesi ve o bütçeye uygun daha düşük profilli elemanlarla, neredeyse her küçük ülke ile liste pazarlığı yapar, eskiden titizlikle uygulanan kriterleri uygulamaz hale gelmiş durumdaydı. O nedenle de, son yıllarda küçük ülkelerin Dünya mirası açısından çok da önemli olmayan değerleri listeye girmeye, her iki liste de sayı itibariyle kabarmaya başlamıştı. Neyse ki, geçtiğimiz aylarda ABD biriken 616 milyon dolar tutarındaki aidat borcunu ödeyeceğini duyurdu ki, bu alanda işin ciddiyetine önem verenlerin içi bir nebze olsun ferahladı. Bu çerçevede, yeniden eski günlerine dönmesini beklediğimiz UNESCO‘nun kazanacağı yeni yetkinlik ve otorite ile İzmir‘in durumunu ne ölçüde ciddiye alacağı da ayrı bir merakın konusu olmaya başladı…

Gelelim, İzmir‘in, “İzmir Tarihi Liman Kenti” adıyla UNESCO‘nun Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne girmesinden sonra yapılanları anlatmaya…

UNESCO‘nun 4 Nisan 2020 tarihli kararı sonrasında İzmir Tarihi Liman Kenti Yönetim Alanı sınırı, güneyde Cicipark, güneybatıda Karataş, batıda Konak Pier, kuzeybatı ve kuzeyde Mimar Kemaleddin Bölgesi Kentsel Sit Alanı, doğuda Kervan Köprüsü’nü içine alacak şekilde ve ayrıca bu alanların dışında kalan Yeşilova, Yassıtepe ve Smyrna-Bayraklı höyükleri arkeolojik sit alanın “bağlantı noktası” olacak şekilde 7 Ekim 2020 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından belirlenmiş ve bu işlemin hemen arkasından yapılan sınır belirleme işleminin son derece yetersiz olduğu, kentin eski İngiliz Limanı olarak bilinen Alsancak bölgesi ile onun hemen arkasındaki Endüstriyel Miras Bölgesi‘nin bu alana dahil edilmemesinin önemli bir yanlışlık ve eksiklik olduğu ortaya çıkmıştır. Nitekim sonrasında kurulan İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetimi‘nin hazırlattığı Alan Yönetim Planı‘nın 1.1.1. numaralı ilk faaliyet hedefi, alan sınırlarının yeniden gözden geçirilmesi ile ilgili olduğu için, bu hedef yapılan yanlışlık ve eksikliğin resmi dildeki itirafı anlamına gelmiştir.

Diğer yandan da İzmir Tarihi Liman Kenti alanı ile ilgili yönetim planının hazırlanması ve UNESCO Dünya Miras Listesi adaylık dosyasının oluşturulması için özel bir inşaat ve yatırım şirketi olan TARKEM, 5 Mayıs 2020 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş ve “İzmir Tarihi Liman Kenti Yönetim Planı” hazırlıkları TARKEM tarafından başlatılmıştır.

Plan hazırlıklarının başlatıldığı bu süreçte, uzun zamandır TARKEM‘in danışmanlığını yapan İzmir İl Kültür ve Turizm eski müdürü Abdülaziz Ediz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün 26 Ekim 2020 tarihli resmi yazısı ile “İzmir Tarihi Liman Kenti” Alan Başkanı olarak görevlendirilmiş, ardından Danışma Kurulu ile Eşgüdüm ve Denetleme Kurulu üyeleri belirlenmiş, her iki kurul 14 Nisan 2021 tarihinde ilk toplantısını yapmış, söz konusu İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı ise Ankara‘daki İkarya Danışmanlık isimli şirketin yönlendirmesiyle sonuçlanarak 29.06.2022 tarihli Eşgüdüm ve Denetleme Kurulu toplantısında oy birliğiyle kabul edilmesinin ardından, 15.10.2022 tarihinde hazırlıkları tamamlanan adaylık dosyası Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nca değerlendirilmek üzere Ankara‘ya gönderilerek resmi süreç başlatılmıştır.

Böylelikle, toplam 2 yıl 1 ay 24 günlük süre içinde hazırlanan 876 sayfalık İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı hem bakanlığın hem de alan başkanlığının İnternet sayfasında yayınlanarak kamuoyunun bilgisine sunulmuştur.

Bu arada tarihe not düşmek amacıyla, İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nı hazırlayıp kabul eden ve ayrıca denetleyecek olan ve 17 adet kurum ve kuruluşun temsilcilerinden oluşan İzmir Tarihi Liman Kenti Eşgüdüm ve Denetleme Kurulu‘nda yer alan kurumların Alan Başkanı dışında sırasıyla Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, İzmir Valiliği, İzmir Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Konak, Bayraklı ve Bornova belediyeleri, İzmir Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü, İzmir I Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü, İzmir Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü, İzmir Müze Müdürlüğü, İzmir Kalkınma Ajansı, TARKEM, İzmir Vakfı ve TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi olduğunu,

32 kişiden oluşan Danışma Kurulu üyelerinin de Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hümeyra Birol, Ege Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Şakir Çakmak, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Zeynep Aktüre, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mimari Restorasyon Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Başak İpekoğlu, Ege Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Gözde Emekli, Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Alp Timur ve İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Koray Velibeyoğlu ile Smyrna Antik Kenti, Bayraklı ve Yeşilova höyükleri kazı başkanları, Akıncı, Konak ve Kubilay mahalle muhtarları, İMEAK Deniz Ticaret Odası, İzmir Ticaret Odası ve İzmir Otel, Pansiyon ve İşçileri Odası temsilcileri, TMMOB Şehir Plancıları, Mimarlar ve Peyzaj Mimarları odalarının İzmir şubesi temsilcileri, ÇEKÜL Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı, Ege Turistik İşletmeciler ve Konaklamalar Birliği (ETİK), İzmir Kent Konseyi, İzmir Turist Rehberler Odası, İzmir Vakfı, Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB), Türkiye Lokantacılar ve Pastacılar Federasyonu, İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği, Kentimiz İzmir Derneği, Musevi Cemaati Vakfı, Efes ve Bergama alan başkanlarıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi şirketi BİMTAŞ, Boğaziçi Peyzaj İnşaat Müşavirlik Teknik Hizmetler Sanayi Ticaret Anonim Şirketi genel müdüründen oluştuğunu belirtmemiz gerekiyor.

Gelelim, bu tür alan yönetim planlarının ne işe yaradığına, nasıl hazırlanması ve uygulanması gerektiğine…

2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu‘nun “Tanımlar ve kısaltmalar” başlığını taşıyan 3. maddesinin 10, 11 ve 12. fıkralarına göre;

Yönetim alanı“, sit alanları, ören yerleri ve etkileşim sahalarının doğal bütünlüğü içerisinde etkin bir şekilde korunması, yaşatılması, değerlendirilmesi, belli bir vizyon ve tema etrafında geliştirilmesi, toplumun kültürel ve eğitsel ihtiyaçlarıyla buluşturulması amacıyla, plânlama ve koruma konusunda yetkili merkezî ve yerel idareler ile sivil toplum kuruluşları arasında eşgüdümü sağlamak için oluşturulan ve sınırları ilgili idarelerin görüşleri alınarak Bakanlıkça belirlenen yerlerdir.

Yönetim plânı“, yönetim alanının korunmasını, yaşatılmasını, değerlendirilmesini sağlamak amacıyla, işletme projesini, kazı plânı ve çevre düzenleme projesi veya koruma amaçlı imar plânını dikkate alarak oluşturulan koruma ve gelişim projesinin, yıllık ve beş yıllık uygulama etaplarını ve bütçesini de gösteren, her beş yılda bir gözden geçirilen plânlardır.

Bağlantı noktası” ise, yönetim alanı sınırlarında yer almamakla birlikte, arkeolojik, coğrafi, kültürel ve tarihi nedenlerle veya aynı vizyon ve tema etrafında yönetim ve gelişiminin sağlanması bakımından bu yer ile irtibatlandırılan kültürel varlıklardır.

Yine aynı kanunun “Alan Yönetimi, Müze Yönetimi ve Anıt Eser Kurulu” başlığını taşıyan ek 2. maddesinin (a) fıkrasına göre;

1. Yönetim alanlarında alan yönetimi…. kurulur.

2. Yönetim alanları ile bunların bağlantı noktalarının korunması, değerlendirilmesi ve geliştirilmesi amacıyla Bakanlıkça yönetim planı taslağı hazırlanır veya hazırlattırılır. Bakanlık, yönetim planlarının hazırlanmasına ilişkin olarak alanla ilgili diğer kamu kurum ve kuruluşları ile her türlü işbirliği yapabilir.

3. Hazırlanan taslağın karara bağlanması ve uygulanması konusunda önerilerde bulunmak amacıyla alanda mülkiyet hakkı bulunanlardan, meslek odaları ve sivil toplum örgütleri üyeleri ile üniversitelerin ilgili bölümlerinin öğretim üyelerinden Bakanlıkça bir danışma kurulu oluşturulur.

4. Eşgüdümün sağlanması amacıyla Bakanlıkça bir alan başkanı belirlenir. Alan başkanının görev süresi üç yıldır. Görev süresi sona eren alan başkanı Bakanlıkça tekrar atanabilir. Alan başkanlığı görevini fiilen yürütenlere, Devlet memurları aylık katsayısının (20000) gösterge rakamı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarı aşmamak kaydıyla Bakan tarafından belirlenecek miktarda, damga vergisi hariç herhangi bir vergiye tâbi tutulmaksızın çalışmayı takip eden her ay başında Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü bütçesinden ödeme yapılır.

5. Bakanlık tarafından hizmetine ihtiyaç duyulan idarelerin birer temsilcisi ve danışma kurulunca seçilecek iki üyenin katılımıyla eşgüdüm ve denetleme kurulu kurulur. Alan başkanı, kurulun da başkanıdır. Kurul, bu taslağı inceleyip mutabakata varmak suretiyle yönetim plânını altı ay içerisinde onaylamaya ve bu plânın uygulanmasını denetlemeye yetkilidir.

6. Kurulun denetim görevini yerine getirebilmesi amacıyla ilgili kurum uzman personelinden ve denetim elemanlarından oluşan bir denetim birimi kurulabilir. Bu birim, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile üçüncü kişilerden yönetim plânı ve uygulaması ile ilgili her türlü bilgi ve belgeyi istemeye yetkilidir.

7. Kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler ile gerçek ve tüzel kişiler, eşgüdüm ve denetleme kurulunca onaylanan yönetim plânına uymak, ilgili idareler, plân kapsamındaki hizmetlere öncelik vermek ve bu amaçla bütçelerine gerekli ödenekleri ayırmak zorundadır.

Ayrıca kanunun Ek 2. maddesine dayanılarak çıkarılıp 27.11.2005 tarih, 26006 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Alan Yönetimi ile Anıt Eser Kurulunun Kuruluş ve Görevleri ile Yönetim Alanlarının Belirlenmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ile kanunda yazılı hükümlerin ayrıntıları düzenlenmiştir,

Yazımın önümüzdeki günlerde yayınlanacak ikinci ve son bölümüne bir girizgah yapmak amacıyla bugünkü yazımın son cümlesi olarak, gerek 2863 sayılı kanun gerekse yukarıda adı verilen yönetmelik hükümlerine göre alan yönetim planlarını kanunun ve yönetmeliğin tanımladığı şekilde hazırlama ve denetleme yetkisinin o yönetim alanı için oluşturulan eşgüdüm ve denetim kurullarına ait olduğunu, planın uygulamasından sorumlu hiçbir sorumlu kurum ve kuruluşla paydaşın planda değişiklik yapma ya da planda olmayan faaliyetleri plana dahil etme yetkisine sahip olmadığını, plana aykırı uygulamalar yapamayacağını hatırlatmak isterim.

Nitelikli yatırımcı kimdir?

Ali Rıza Avcan

Hatırlayacak olursanız geçen haftaki en son yazımızda, İzmir’in tarihi kent merkezi olarak adlandırılan Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgeleriyle UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne giren tanımlı alanın sorumluluğunu üstlenen Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Anonim Şirketi‘nin; kısa adıyla TARKEM‘in 2023 yılı içinde anlaştığı Re-Pie Portföy Yönetimi A.Ş.‘nin sorumluluğunda kurulan İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı konusunda bilgiler vererek bu konudaki çekincelerimizi belirtmiştik.

Bu konu ile ilgili olarak bu haftaki yazımda ise, 1 Milyar Dolar tutarında yatırım beklenen bu fondan kimlerin pay alabileceğini ele almak istiyorum. Çünkü yapılan açıklamalar ve yazdırılan gazete haberleriyle kamuoyunda öylesine bir algı yaratıldı ki, elinde 50.000 lirası olan herkes, özellikle de Kemeraltı‘nda yaşam savaşı veren her esnaf ve zanaatkar bu fonun katılımcısı olabilecekmiş gibi yanıltıcı bir ortam oluşturuldu…

O nedenle de, daha güvenilir olması için bu konularda faaliyette bulunup danışmanlık yapan Kılınç Hukuk ve Danışmanlık Bürosu‘nun web sayfasında yer alan bir makaleyi sizlerle paylaşarak, Kemeraltı ve Basmane‘deki Mavi Kortejo, Alga Çikolata Fabrikası, Tarihi Akın Pasajı gibi hepimizin gözünün içine baktığı tarihi kültürel mirası bundan böyle alınıp satılacak ya da kiraya verilecek bir yatırım nesnesine, üzerinden para kazanılacak basit bir gayrimenkule dönüştüren İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘ndan katılım payı alabilecek “nitelikli yatırımcılar“ın kimler olduğunu net bir şekilde ortaya koymaya çalışacağım:

Yatırım Fonları Kapsamında Nitelikli Yatırımcı Nedir? Ve Kilit Yatırımcı Kavramları

I. Giriş        

Günümüz sermaye piyasasının vazgeçilmez enstrümanlarından birisi olan yatırım fonları, yatırımcıların yatırımlarını birleştirerek kendi başlarına yönetimsel, operasyonel ve sermaye büyüklüğü gibi kriterler bakımından girişemeyecekleri çeşitli alanlardaki yatırımlara, fon adı verilen sermaye piyasası araçları ile profesyonel fon yönetimleri aracılığıyla girmelerine ve bu kapsamda yatırımlarını büyük çaplı yatırımların şemsiyesi altında değerlendirmelerine imkân sağlamaktadır.

II. Nitelikli Yatırımcı Kimdir, Şartları Nelerdir?

Sermaye piyasası mevzuatını düzenleyen 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu (“SPKn”) ve Sermaye Piyasası Kurulu (“SPK” ve/veya “Kurul”) düzenlemeleri; serbest yatırım fonları kapsamında yapılan muhtelif yatırımlarda, yatırımcıların niteliklerini ve Kurul’un aradığı diğer şartları esas alarak; bazı yatırımcıları global dünyadaki sermaye piyasası uygulamalarına paralel olarak, “nitelikli yatırımcı” olarak tanımlamıştır.  

28.06.2013 tarih ve 28691 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren II-5.2 sayılı Sermaye Piyasası Araçlarının Satışı Tebliği (II-5.2 Sayılı Tebliğ)’nin 4. maddesi uyarınca nitelikli yatırımcı; “Sermaye Piyasası Kurulunun yatırım kuruluşlarına ilişkin düzenlemelerinde tanımlanan ve talebe dayalı olarak profesyonel kabul edilenler de dahil profesyonel müşteriler”, şeklinde ifade edilmektedir. 

17.12.2013 tarih ve 28854 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Yatırım Kuruluşlarının Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Tebliğ (III.-39.1)’in 31. maddesine göre profesyonel müşteri ise kendi yatırım kararlarını verebilecek ve üstlendiği riskleri değerlendirebilecek tecrübe, bilgi ve uzmanlığa sahip müşteri olarak tanımlanmıştır. Bir müşterinin profesyonel müşteri olarak dikkate alınabilmesi için aşağıdaki kuruluşlardan biri olması ya da aşağıda sayılan nitelikleri haiz olması gerekir:

1. Aracı kurumlar, bankalar, portföy yönetim şirketleri, kolektif yatırım kuruluşları, emeklilik yatırım fonları, sigorta şirketleri, ipotek finansman kuruluşları, varlık yönetim şirketleri ile bunlara muadil yurt dışında yerleşik kuruluşlar.

2. Emekli ve yardım sandıkları, 17.7.1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun geçici 20. (yirminci) maddesi uyarınca kurulmuş olan sandıklar.

3. Kamu kurum ve kuruluşları, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi uluslararası kuruluşlar.

4. Nitelikleri itibarıyla bu kurumlara benzer olduğu Kurul’ca kabul edilebilecek diğer kuruluşlar.

5. Aktif toplamının 50.000.000 Türk Lirası, yıllık net hâsılatının 90.000.000 Türk Lirası (doksan milyon Türk Lirası), öz sermayesinin 5.000.000 Türk Lirası’nın (beş milyon Türk Lirası) üzerinde olması kıstaslarından en az ikisini taşıyan kuruluşlar.

6. Yatırım Kuruluşlarının Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Tebliğ (III.-39.1)’in 32. (otuz ikinci) maddede tanımlanan talebe dayalı olarak profesyonel kabul edilen müşteriler.

17.12.2013 tarih ve 28854 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Yatırım Kuruluşlarının Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Tebliğ (III.-39.1)’in 32. (otuz ikinci) maddesine göre genel müşterilerden aşağıdaki nitelikleri haiz olanlar, yazılı olarak talep etmeleri ve aşağıdaki şartlardan en az ikisini sağladıklarını tevsik etmeleri durumunda, yatırım kuruluşunun sunabileceği hizmet ve faaliyetlerden profesyonel müşteri sıfatıyla yararlanabilir. Bir müşterinin profesyonel müşteri olarak kabul edilebilmesi için aşağıdaki şartlardan en az ikisini sağlaması gerekir:

a) İşlem yapılması talep edilen piyasalarda son 1 (bir) yıl içinde, her 3 (üç) aylık dönemde en az 500.000 Türk Lirası (beş yüz bin Türk Lirası) hacminde ve en az 10 (on) adet işlem gerçekleştirmiş olmaları

b) Nakit mevduatlarının ve sahip olduğu sermaye piyasası araçlarının da dâhil olduğu finansal varlıkları toplamının 1.000.000 Türk Lirası (bir milyon Türk Lirası) tutarını aşması

c) Finans alanında üst düzey yönetici pozisyonlarından birinde en az 2 (iki) yıl görev yapmış olması veya sermaye piyasası alanında en az 5 (beş) yıl ihtisas personeli olarak çalışmış olması veya Sermaye Piyasası Faaliyetleri İleri Düzey Lisansı veya Türev Araçlar Lisansına sahip olması.

Yukarıda ifade edilen şartları sağlayan müşteriler, Kurul düzenlemeleri uyarınca talebe dayalı olarak profesyonel kabul edilen müşteri sayılmakta ve nitelikli yatırımcı olarak değerlendirilmektedir.

Nitelikli yatırımcıların serbest fonlara dahil edilmesi, fon ihraç belgesi karşılığında katılım payı ödemesi akabinde, tercihen fon ve yönetici şirketi ile nitelikli yatırımcı arasında yatırımcı sözleşmesinin akdi ile mümkün olmaktadır.  SPKn ve ilgili yasal mevzuat uyarınca fonlara yatırım yapacak nitelikli yatırımcılara belli birtakım ayrıcalıklı hakların tanınması da mümkündür.

III. Kilit Yatırımcı Kime Denir, Hakları Nelerdir?

Sermaye piyasası mevzuatı içerisinde, nitelikli yatırımcı kavramından farklı bir şekilde “kilit yatırımcı” kavramı açıkça tanımlanmış bir kavram olamayıp sermaye piyasası şirketleri ve yatırımcılar arasında sektörel bir tabir olarak kullanılan bir terim olarak ele alınmaktadır.

Uygulamada kilit yatırımcı olarak ifade edilen kişi, temelde bir nitelikli yatırımcı olsa da, fon portföyüne yapmış olduğu yatırımın büyüklüğü veya yatırımcı olarak fonun geleceğindeki stratejik önemi itibariyle, fon yatırım kararlarının alınması açısından yetki veya söz sahibi olan yatırımcılar veya ilgili mevzuat uyarınca nitelikli katılma payını[1] elinde bulunduran yatırımcılardır. Bu haliyle mevzuatta tanımlanan “nitelikli yatırımcı” kavramından farklı olan “kilit yatırımcı”, fon tahtında 6098 Türk Borçlar Kanunu hükümleri dahilinde sözleşme yapma serbestisi ve Kurul düzenlemeleri çerçevesinde şekillendirilmektedir. Bu kapsamda her ne kadar nitelikli yatırımcı ve kilit yatırımcı kavramları farklı olsa da bir kilit yatırımcı ilgili mevzuat uyarınca nitelikli yatırımcı statüsünde kabul edilmektedir.

Kilit yatırımcıların fona dahil edilmesi, nitelikli yatırımcıların kilit yatırımcının katılımını sağlayacak şekilde kısıtlanması dışında [2], kilit yatırımcının fona katılım payı ödemesi ve akabinde fon ve yönetici şirketi ile kilit yatırımcı arasında yatırımcı sözleşmesinin akdi ile mümkün olmaktadır. 

Kilit yatırımcıya fonlar tarafından;

1. Yatırım komitesinde üye ile temsil edilme,

2. Kritik konularda alınabilecek kararları veto etme,

3. Girişim şirketlerinin yönetim kurulu organlarına seçilme ve ilgili girişim şirketlerinin yönetiminde söz ve oy hakkı sahibi olma vb.

Şeklinde nitelikli hakların tanınması söz konusu olabilir. Belirtilen hususların yatırımcı sözleşmesinde yer verilmesi suretiyle; fonlara alınan kilit yatırımcılara, içtüzükte, ihraç belgesinde ve yatırımcı sözleşmesinde ek hak ve yetkilerin tanınması mümkün olmaktadır.  

IV. Sonuç Olarak

Sermaye piyasalarında serbest fonlar kapsamında yapılacak yatırımların başarıya kavuşarak tüm yatırımcılarının kazançlarının maksimize etmek için zaman zaman profesyonel fon yönetimi kadar fona büyük çaplı yatırımların dahil edilmesi ve/veya stratejik önemi haiz yatırımcılara birtakım ayrıcalıklı hakların verilmesi icap etmektedir.

Serbest fonlara katılacak yatırımcıların niteliklerini belirleyen bir şemsiye kavram olan “nitelikli yatırımcı” ve bu kavram altında tanımlanan “kilit yatırımcı” kavramı, yukarıda ifade edilen beklentileri karşılamakta ve sermaye piyasasında faaliyet gösteren fonların nitelikli, hedef odaklı ve yüksek başarı getiren yatırımlara imza atmasına katkı sağlamaktadır.

[1] Girişim Sermayesi Yatırım Fonlarına İlişkin Esaslar Tebliği (III-52.4)’nin 13/11 maddesine göre; “Fon, içtüzüğünde hüküm bulunması şartı ile nitelikli katılma payı ihraç edebilir. Nitelikli katılma payı sahiplerine veya bunların yasal temsilcilerine tanınan yönetimsel haklar ile kar payı imtiyazlarına ilişkin bilgilere fon içtüzüğü, ihraç belgesi ve yatırımcı sözleşmesinde yer verilir. Nitelikli katılma payı sahiplerinin fonun portföy yöneticisinin yatırım komitesinde yer alması, fonun yatırım yapacağı girişim şirketlerinin ve portföy yöneticilerinin seçimi, yatırımdan çıkış stratejisinin belirlenmesi gibi hususlarda olumlu görüşünün alınması mümkündür. Kurucu veya varsa portföy yöneticileri nitelikli katılma payı sahibi olabilir.”

[2] Sermaye Piyasası Araçlarının Satışı Tebliği (II-5.2.) kapsamında imkân verilen halka arz edilmeksizin satış şekilleri ile birlikte nitelikli katılma payı yaratmak sureti ile pay ihracı gibi çeşitli yöntemlerle kilit yatırımcı, imtiyazları korunarak fona dahil edilebilmektedir. 

Kaynak: https://kilinclaw.com.tr/spk-nitelikli-kilit-yatirimci-nedir/