Bu yazı, 5 Eylül 2016 tarihinde oluşturup o günden bu yana yazdıklarımla hayat vermeye çalıştığım Kent Stratejileri Merkezi isimli kişisel bloğun 1.000nci yazısıdır…
Başlangıçta ben dahil birçok arkadaş ve dostumun istediği konuda yazdığı her yazıyı, resim ya da videoyu serbestçe paylaştığı bir kürsü olarak tasarladığım blog, -ne yazık ki- zaman içinde sadece benim yazdığım, zaman zaman da dostlarımın katkıda bulundukları bir platforma dönüştü.
Oluşturulduğu günden bu yana 325 abone ile toplam 607.496 kez okunan bu 999 yazı, haliyle kente dair her konuyla ilgiliydi…. Kamu yönetimi, yerel yönetimler, kent konseyleri, siyaset, yerel siyaset, seçimler, çevre, ekoloji, sivil toplum, kültür, sanat, kent ve çevre boyutlu toplumsal mücadeleler, basın, medya vb. vb.
Bu bağlamda, 8 yıl 6 ay 12 gündür yayında olan bu blogda 954 yazı ile en fazla yazı yazan benim dışımda 17 arkadaşımın (Seniye Nazik Işık 6, Salim Çetin 5, Mihriban Yanık 4, Levent Tuna 4, Hakan Kazım Taşkıran 4, Göker Yarkın Yaraşlı 4, Ertuğrul Barka 3, Çağrı Guruşçu 3, Aslı Menekşe Odabaş Kırar 2, Nurşin Altunay 2, Burcu Taner 2, Tanzer Kantık 2, Dr. Serdar Kesken 1, Güven Eken 1, Nizamettin Muhtar Karaca 1, Ruşen Keleş 1, Süleyman Gençel 1) toplam 46 yazısı yayınlanmış durumda…
Bugün ise, bloğa katkıda bulunan bu isimler dışındaki üç ayrı dostumla söz konusu bloğun 9 Eylül 2016 tarihli ikinci yazısını kaleme alan gazeteci dostum Süleyman Gençel‘in, başta İzmir olmak üzere İzmir’i çevreleyen diğer kentlerle başta Ankara, İstanbul ve hatta mesafe yönünden bizlere uzak düşen Edirne gibi yerleşimlerde olup bitenleri izleyip iyi yönetim ve kamunun; yani, toplumun yararı doğrultusunda politika, strateji, taktik ve uygulamalar geliştirip önermeyi amaçlayan Kent Stratejileri Merkezi‘nin bu 8,5 yıllık macerası hakkında görüşlerini sizlerle paylaşmak istiyorum:
Süleyman Gençel (Gazeteci): “Ali Rıza “senden bir paragraflık yazı istiyorum” dedi. “Ne yazabilirim, kendisini mi, kent stratejileri adlı bloğunu mu” diye düşündüğümde “Aslında onu kıskandığımı dile getirsem daha iyi olur” dedim kendi kendime. Evet, herkesin bildiği beynelmilel bir tembel olarak adamı kıskanıyorum. Bu kadar disiplinli, çalışkan birini bugünlerde bulmak zor. Bir konu üzerine bir şey istiyorsun, tarihsel arka planı da dahil olmak üzere tüm dokümanı eline tutuşturuyor hem de kaşla göz arasında. Ne zaman okudun, ne zaman kaynakların tamamına ulaştın, ne zaman kaleme aldın. Anlaşılır gibi değil. Çalışkanlık bir yana kentin hafızası olmak gibi önemli bir misyonu da üstleniyor. Üstelik İzmirli de değil. 35 yıl önce geldiği kenti belleğini yaşatmak bir sonraki jenerasyona tanıtmak için gecesini gündüzüne katıyor. Bunun için maddi bir beklentisi de yok. Hatta bu konuda öneride bulunanları “para verirlerse istediğim gibi eleştiremem” diyerek reddediyor. Nevi şahsına münhasır dedikleri kimdir sorusuna verilecek en iyi yanıttır Ali Rıza. A3haber katkılarının paha biçilmez olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım. İyi ki var hayatımızda.“
Orhan Beşikçi (Yazar, Kent Gözlemcisi): “Çöküntü alanı ilan edilmiş dezavantajlı mahallere yapılan hizmet eksikliği, çevre kirliliği, yeşil alanların yok oluşu, ulaşım ve altyapı ve diğer sorunların ortadan kaldırılmasıyla kentler yaşanılır hale gelebilir. Kentsel gelişimin önündeki engellerin kalkması şüphesiz ki kenti tanımaktan, içselleştirip sorumluluk almaktan geçer. Kurulduğu günden itibaren farklı birikim ve disiplinleri buluşturup, yeni fikirlerle dayanışma içinde olan “Kent Stratejileri Merkezi’nin” çözüm odaklı çalışmaları, kentte ilgiyle takip edilen konu başlıklarını içermektedir. Gelecek nesillere sorunsuz yaşam alanları bırakmak için verilen mücadelelerde yer alan, somut-soyut mirasla ilgili önerilerde bulunup eleştiriler yapan, yoksulluğa, yoksunluğa ışık olacak projeler üreten “Kent Stratejileri Merkezi’nin bundan sonraki çalışmalarında üreteceği projeler şüphesiz ki kentin ve kentte yaşayanların lehine olacaktır.“
Benim gibi bazı insanların kenti yönetenlerin ve yöntemleri hakkında pek bilgisi yoktur. Kent için bir şeyler yapmak, fayda yaratmak farklı bir konu olsa da benim belediyelerin icraatları konusunda yüzeysel bilgiye ulaşma sıkıntım vardı.
Bu açıklarımı Kent Stratejileri Merkezi grup sayfasından gidermeye başladım.
Kentin kültürel ve tarihi değerleri konusunda ilgili biri olarak, aksayan, düzeltilmesi gereken konuları hangi etkin departmanlar ve yöntemlerle gidereceğimi Kent Stratejileri sayfalarından faydalandım.
Tabii bu sayfanın moderatörü sayın Ali Rıza Avcan dostumun eğitimi, bilgi birikimi ile sorunları yorumlaması ve çözüm önerileri benim ve benim gibi olanlar için bir nimet olmuştur.
Selam ve sevgiler…..“
Serdar Öztürk (Gazeteci, Yazar): “Kent Stratejileri yayınlandığından bu yana kentleşme, sürdürülebilir kalkınma ve halkla birlikte yönetilebilir şehirler gibi konularda önemli analizler ve içerikler sunarak kentsel gelişime katkı sağladı. Yıllar içinde şehir planlamasından yerel yönetim politikalarına kadar geniş bir perspektifte değerli bilgiler paylaşarak, kentlerin daha yaşanabilir ve yenilikçi hale gelmesine yönelik farkındalık oluşturdu. Bundan sonra da şehirlerin geleceğine dair sağladığı bilgi ve ilham için Kent Stratejileri ekibinin üzerine düşeni yapacağına inancım tamdır.“
Türk Ticaret Kanunu, Bankacılık Kanunu ve Elektronik Haberleşme Kanunu gibi yasal mevzuatta adı geçen “ticari sır” kavramı, Yargıtay 23. Hukuk Dairesi’nin 21.10.2019 tarihli ve 2016/6958 E., 2019/4349 K. sayılı kararında şu şekilde tanımlanır:
“Ticari sır; gerçek ya da tüzel kişi tacire, rakiplerine karşı ekonomik anlamda menfaat sağlayan, sır olarak saklanan ve gizli kalması için gerekli önlemlerin sahibi tarafından alındığı bilgi olarak tanımlanır. Yine haksız rekabet ilkeleri de göz önünde bulundurularak bir başka tanım olarak ticari sır; “Tacirin ticari faaliyetleri esnasında kullandığı, aynı olanağa sahip olmayan veya kullanamayan rakiplerine karşı kendisi için avantaj teşkil eden herhangi bir formül, düzen, model vs. toplam bilgiler şeklinde” tanımlanabilir.”
Türk Ceza Kanunu’nun “Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması suçu” başlıklı 239. maddesine göre;
(1) Sıfat veya görevi, meslek veya sanatı gereği vakıf olduğu ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgeleri yetkisiz kişilere veren veya ifşa eden kişi, şikayet üzerine, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu bilgi veya belgelerin, hukuka aykırı yolla elde eden kişiler tarafından yetkisiz kişilere verilmesi veya ifşa edilmesi halinde de bu fıkraya göre cezaya hükmolunur.
(2) Birinci fıkra hükümleri, fenni keşif ve buluşları veya sınai uygulamaya ilişkin bilgiler hakkında da uygulanır.
(3) Bu sırlar, Türkiye’de oturmayan bir yabancıya veya onun memurlarına açıklandığı takdirde, faile verilecek ceza üçte biri oranında artırılır. Bu halde şikayet koşulu aranmaz.
(4) Cebir veya tehdit kullanarak bir kimseyi bu madde kapsamına giren bilgi veya belgeleri açıklamaya mecbur kılan kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
Kapitalizmin varlık nedeni olan şirketlerin ticari sırlarıyla bankaların sırları ya da onlarla işlem yapan müşterilere ait bilgi ve belgelerin kamuoyuna açıklanması işte böylesine ağır cezalarla cezalandırılır ki, şirketlerle bankalar ve onların müşterilerin yaptıkları şeyler ortaya çıkmasın, saklanıp gizlensin, sömürünün kaynağı ortaya çıkmasın istenir.
İşte o nedenle bütün şirket ve bankalar, kendilerine tanınmış bu hakkı genişleterek sonuna kadar kullanırlar ve ne yapıyorlarsa; adeta her şeyi ticari ya da banka sırrı kapsamına sokup size bilgi vermezler. Bu imtiyaza tabii ki, belediye hizmetlerinin özelleştirilmesi sayesinde karşımıza çıkan ve yaptıkları sınırsız yolsuzluk ve usulsüzlük nedeniyle gerçek bir kara kuyu olan belediye şirketleri de dahildir. Böylelikle kapitalizm, belediye şirketleri dahil şirketler ve bankalar eliyle yapılan her türlü kötülüğü halkın gözünden, bilgisinden saklar, gizler ve onları kapitalizmin kurtarıcıları olarak takdim edip korur.
Şayet 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu‘nun size verdiği yetkiler sayesinde belediye şirketlerinden kârları, zararları, bilançoları ve çalıştırdıkları personel sayısı gibi konularda bilgi isterseniz, hemen hepsi bu bilgilerin “ticari sır” kapsamına girdiğinden dem vurarak bilgi vermezler. Bu duruma İZDENİZ, İZULAŞ, İZBAN, İzmir Metro gibi piyasada ticari anlamda rakibi dahi olmayan, bu nedenle de öğrenilecek bilgi ve belgeleri alıp kullanacak başka bir şirketin olmadığı durumlarda bile İZDENİZ‘in ne miktar zarar ettiği, İzmir Metro yönetim kurulu üyelerine ne miktarda huzur hakkı ödendiği, İZENERJİ‘de kaç kişinin çalıştığı “bütün bunlar ticari sırdır” denilerek size söylenmez, kamuoyunun bilgi ve denetiminden titizlikle kaçırılır.
Neyse ki, Sayıştay var….
Evet, neyse ki Sayıştay var ve Sayıştay, devletin en yüksek hesap mahkemesi olarak iyi bu belediye şirketlerinin bazılarını denetleyip “ticari sır” gerekçesiyle halktan kaçırılan bilgileri kendi İnternet sayfasıyla açıklayıp kamuoyuna açıklıyor. Böylelikle kamu kaynaklarıyla kurulan belediye şirketlerinin neler yapıp eylediklerini, nasıl suç işlediklerini, yolsuzlukları ne şekilde hayata geçirdiklerini devletin en yüksek hesap mahkemesi sayesinde öğreniyor, haberdar oluyor, böylelikle Türk Ceza Kanunu’nun 239. maddesinde yazılı olan cezaları almaktan kurtuluyoruz. Aksi takdirde hepimize ajan ya da yabancı devletlerin muhbiri demeleri o kadar kolay ki… Son yıllarda cemaatlerin eline geçmiş olsa da; şimdilik, iyi ki Sayıştay var diyoruz ve o da olmasa, inanın hiç bir şeyden haberimiz olmayacak, ödediğimiz vergilerle kurulan belediye şirketlerinin nasıl bir pislik içinde yüzdüklerini öğrenemeyeceğiz. Hem de “hak, hukuk, adalet” diyen CHP‘li belediyelerinin kurdukları şirketlerin yaptıklarını…
Şimdi gelelim bu yazının yazılış nedenini oluşturan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin şirketi İZENERJİ A.Ş. ile ilgili 2023 yılı Sayıştay Denetim Raporu’nda yazılı olanlara; yani, ortaya saçılan o çok önemli ve gizli olan ticari sırların neler olduğuna….
73 asıl,14 ek olmak üzere toplam 87 sayfadan oluşan 2023 yılı Sayıştay Denetim Raporu’nun tarihi Kasım 2024.
Tam adı İzenerji İnsan Kaynakları Temizlik Bakım ve Organizasyon Enerji Yayıncılık Reklam Turizm Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi olan şirketin kaynağı, 1992 yılında kurulan İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayıncılık ve Tanıtım Hizmetleri Ticaret ve Sanayi Anonim Şirketi‘ne kadar dayanmakta olup 11 Ocak 2022 tarih, 5463 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan ilamla bugünkü adına sahip olmuş ve o günden bu yana aynı gazetede yayınlanan toplam 90 adet ilamla adeta bir yayıncılık şirketi olmaktan çıkarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne işçi temin eden taşeron bir şirkete dönmüş durumda.
Şirketin güncel sermayesi 267.150.000.- TL olup; bunun % 39,4632’si İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne, % 51,8288’i İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin şirketleri İZELMAN‘a, % 6,2328’i İZFAŞ‘a, geriye kalan % 2,4752’si de İZBETON‘a ait.
Şirket ayrıca İZELMAN A.Ş. sermayesine % 3,5378, İzmir Jeotermal A.Ş. sermayesine % 50, İzelman-İzenerji Adi Ortaklığı sermayesine % 10, Tetusa A.Ş. sermayesine % 75,68, İztarım A.Ş. sermayesine % 3,0903, İzetaş sermayesine % 100, İzmir Arıtma Teknolojileri A.Ş. sermayesine % 50, İzgüneş A.Ş. sermayesine % 49 oranında sahip durumda.
Kısacası şirketin kendi öz sermayesine diğer belediye şirketlerinin, kendisinin de diğer belediye şirketlerinin sermayelerine ortak olması suretiyle şirketler; özellikle de, holding şirketleri arasındaki paslaşmalara, bu paslaşmaların yarattığı yolsuzluklara açık karmakarışık bir yapı oluşturulmuş durumda.
İZENERJİ’yi bu duruma düşüren yönetim kurulu kimlerden oluşmaktadır?
İZENERJİ‘nin denetime konu olan 2023 yılındaki yönetim kurulu başkanı profesyonel yönetici olarak birçok kurum ve pozisyonda çalışmış gemi inşaatı ve makinaları mühendisi Ercan Türkoğlu, yönetim kurulu başkan vekili TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı iken su işlerinden anladığı gerekçesiyle belediye başkan danışmanı yapılan Alim Murathan, yönetim kurulu üyeleri ise Enerji Sanayici ve İş İnsanları Derneği (ENSİA) Başkanı Alper Kalaycı, polis akademisi mezunu olup uzun yıllar yurtdışında görev yapan Yusuf İncili, İZBB iZSU Bilgi İşlem Dairesi Başkanı Nefise Meltem Turgut, İZBB Emlak Yönetimi Dairesi Başkanı Haluk Karabulut, İZBB İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanı Yağmur Han Şenel, Seferihisar Jeotermal A.Ş. genel müdürü Tayfun İlhan, İZBB 1. Hukuk Müşaviri avukat Figen Seyis, Dolfen İnşaat ve Danışmanlık şirketinin sahibi olup kent konseyleri, inşaat mühendisliği gibi birçok alanda değişik unvanları bulunan ve halen İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İZDENİZ‘de yönetim kurulu başkanlığı görevini yapan Işıkhan Gülerile televizyonlarda sık sık karşımıza çıkan siyasal iletişim uzmanı Gülfem Saydan Sanver‘dir.
2023 yılı itibariyle 11 kişiden oluşan bu ekibin sayısı yeni belediye başkanı Cemil Tugay döneminde 5’e indirilmekle birlikte belediye ve İZSU bürokratı olan Figen Seyis ve Nefise Meltem Turgut ile kendisini daha çok kent konseyi çalışmalarından tanıdığımız Konak Belediye Meclisi üyesi Hamit Mumcu halen bu beş kişilik kadro içinde yer almakta olup; şirketin yönetim kurulu başkanı olarak görevlendirilen makine mühendisi Erhan Uzunoğlu ile Cemil Tugay‘ın Karşıyaka‘dan getirip yönetim kurulu başkan vekili koltuğuna oturttuğu Saadet Çağlın‘a teslim edilmiş gibi gözükmektedir. Nitekim Saadet Çağlın yakın zamanda kendi kişisel sosyal medya hesaplarından yaptığı yurtdışı seyahatler ve diğer çalışmaları hakkında paylaşımlar yaparak diğer yönetim kurulu üyelerinden farklı bir çizgiyi izlemeye başlamıştır.
Şirketin 2023 yılında da genel müdürü olan Dilek Yaylalar Aras ise halen bu görevini sürdürmektedir.
Tabii ki böylesi bir yapının doğal sonucu olarak elimizdeki Sayıştay Denetim Raporu verilerine göre 216.700.000.- TL. sermayeye sahip şirket 2021 yılında 81.173.787,66 TL, 2022 yılında da 87.051.043,82 TL. net kâr elde ederken, belediye başkanının son hizmet yılı olan 2023’de adeta bu iki yılın kârını alıp götürürcesine net 165.687.695,13 TL. tutarında zarar etmiş.
Gelelim Sayıştay denetçisinin bulduğu önemli bulgulara; yani normal koşullarda bizlerden saklanan önemli ticari sırlara… Ancak baştan söylememiz gerekir ki, yazacağımız her bilgi şirkete ait ticari sırların kapsamına girmeyip, Anayasa’ya göre Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek hesap mahkemesi olan Sayıştay Başkanlığı‘nın resmi İnternet sitesinde kamuoyuna açık bir şekilde açıkladığı 2023 Yılı Sayıştay Denetim Raporu’nda yazılı olan bilgilerdir.
İZENERJİ A.Ş.‘nin 2023 yılı denetiminde Sayıştay denetçisince tespit edilen hususlar:
🔺Şirketin 31.12.2023 tarihi itibariyle tahsil edilmeyip vade farkı hesaplanmamış toplam 1.969.493.356,44 TL alacağı bulunmaktadır ve sermayesinin dokuz katı büyüklüğündeki bu alacağın büyük bir kısmı İzmir Büyükşehir Belediyesi ile şirketlerine aittir.
🔺Şirketle diğer belediye şirketleri arasında hiçbir hukuki dayanağı olmadığı halde işçi geçişleri yapılmakta; böylelikle işçilerin ileride büyük hukuki sorunlarla karşılaşmasının kapısı açılmaktadır.
🔺Şirkette “kapsam dışı” adı altında çalıştırılan sendikasız işçilerin ücretlerine yönetim kurulu kararı ile farklı oranlarda zam uygulanarak bir kısım işçiye ayrıcalık yapılmaktadır.
🔺2023 Sayıştay Denetim Raporu’na eklenen yukarıdaki tabloya göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve belediyeye bağlı İZSU ve ESHOT genel müdürlükleriyle 10 belediye şirketine 2021, 2022 ve 2023 yıllarında alınan güvenlik görevlisi sayısı toplam olarak 2.681’i bulmaktadır.
🔺2023 Sayıştay Denetim Raporu’na eklenen yukarıdaki tabloya göre, İZENERJİ şirketiyle bu şirket üzerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi ve belediyeye bağlı ESHOT ve İZSU genel müdürlüklerinde; ayrıca 10 belediye şirketinde son 3 yılda çalışanların ortalama sayısı 2021 yılı itibariyle 10.338’i, 2022 itibariyle 10.583’ü, 2023 yılı itibariyle 11.520’yi bulmaktadır.
🔺Şirketin yönetim kurulunda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 1. Hukuk Müşaviri avukat Figen Seyis görevli olduğu halde, 31.12.2023 tarihi itibariyle tespit edilen 839.335.780,47 TL’lık vergi borcu ile 1.408.694.278,76 TL’lık gecikmiş sosyal güvenlik prim borcu nedeniyle şirketi zarara uğratacak şekilde 20.910.912,34 TL tutarında gecikme zammının ödendiği ve bu kamu zararının gecikmeye sebep olanlara tazmin ettirilmediği belirlenmiştir.
🔺Belediyeler ve belediye şirketleri, mevcut mevzuat düzenlemelerine göre ancak Cumhurbaşkanlığı‘nın onayı ile şirket kurabilecekleri halde; şirket yönetim kurulunun 2021, 2022 ve 2023 yıllarında aldığı kararlarla 2.000.000.- TL sermayeli İZETAŞ A.Ş., 1.000.000.- TL sermayeli İzmir Arıtma Teknolojileri A.Ş. ve 1.000.000.- TL sermayeli İZGÜNEŞ A.Ş. şirketlerinin kurulduğu, bu şirketlerden tümünün yönetimine İZENERJİ adına İZENERJİ yönetim kurulu başkanı Ali Ercan Türkoğlu‘nun, İZETAŞ şirketinin yönetimine de İZENERJİ yönetim kurulu üyesi Yusuf İncili‘nin getirildiği ve bu şirketler kurulur kurulmaz sermayesinin çok çok üstünde krediler alıp zarar etmeye başladığı; örneğin, 2.000.000.- TL sermayeli İZETAŞ A.Ş.‘nin 2022 yılı net zararının 30.892.290,50 TL’ye, 2023 yılı net zararının da 64.160.090,19 TL’ya ulaştığı görülmektedir.
🔺Şirket faaliyetleri ile ilgisi olmayan ya da kamu kurum ve kuruluşları tarafından kendisine görev verilmeyen hususlarda büyük miktarlarda harcamalar yapılması; örneğin, yönetim kuruluna bağlı olmak üzere kurulan bir birime herhangi bir görev verilmediği halde 4.955.698,67 tutarında gereksiz ödeme yapılması örneğinde olduğu gibi, şirket yönetim kurulu üyelerinin kamu kaynaklarını doğru, yerinde ve etkili kullanma görevini, 6102 sayılı Ticaret Kanunu’nda tarif edildiği şekilde yerine getirmeyip kamu kaynaklarının israfına neden olduğu belirlenmiştir.
🔺İZENERJİ şirketini denetleyecek Sun Bağımsız Denetim YMM A.Ş. (PKF İzmir)‘nin herhangi bir ihale işlemine başvurmaksızın belirlendiği ve bu şirkete yapılacak ödemelerle hukuk müşavirliği ödemelerinin, sözleşmelerinde yazılı olmamasına rağmen sözleşme süresi içinde arttırıldığı tespit edilmiştir.
🔺Şirketin yönetim kurulunda İzmir Büyükşehir Belediyesi Emlak Yönetimi Dairesi Başkanı Haluk Karabulut ile 1. Hukuk Müşaviri avukat Figen Seyis görev yapıyor olmasına karşın; şirketin gayrimenkul satın almasına yönelik müteahhitlerle yaptığı protokol ve satış sözleşmelerinde yer almamasına rağmen müteahhitlere şirket zararına ödemeler yapıldığı belirlenmiş.
🔺Şirketin İZSU (İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü) gibi başka kurumların görev ve yetki alanına giren konularda faaliyet göstererek harcama yaptığı belirlenmiş.
🔺Şirket, finansal sıkıntılar içinde olmasına rağmen reklam ve tanıtım için 3.000.000.-TL bedelli reklam anlaşması yaparak ödemesini gerçekleştirmiş; ayrıca, Konak, Umurbey mahallesinde kiraladığı bir depoyu bedelsiz olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne tahsis etmiştir.
🔺Yönetim kurulu üyelerine 2023 yılında ödenecek aylık net 7.500.- lira tutarındaki huzur hakkı ile murahhas aza ücretleri, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu‘nun hükümlerine göre şirketin genel kurulu yerine yönetim kurulu tarafından belirlenmiş ve bütün yönetim kurulu üyelerinin murahhas aza olması mümkün olmadığı halde tüm üyeler murahhas aza yapılarak 2023 yılı içinde bunların bir kısmına daha yüksek, geri kalanlara ise daha düşük ücret ödemesi yapıldığı belirlenmiş olup; yapılan ödemelerin tutarı, Sayıştay Denetim Raporu’nda da yer alan aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:
Sonuç olarak;
Karşımızda kendisine sermaye, kredi ya da başka adlar altında verilen kamu kaynaklarını hesapsız kitapsız kullanması nedeniyle tüm mali yeteneklerini yitirmiş bir belediye şirketi var ve normal zamanda istesek öğrenemeyeceğimiz bu acı bilgileri, devletin en yüksek hesap mahkemesi olan Sayıştay sayesinde öğreniyoruz. Hem de AKP‘nin siyasi ve tarikat kadroları tarafından işgal edilmiş olan Sayıştay sayesinde…
Vedat Milör‘den “gizli reklamcı” çıkaran AKP’li Ticaret Bakanlığı, belediye harcamalarını da “ticari sır” kapsamına sokarak belediyeleri “ticarethane “olarak kabul etmeye başlamış bile! Belli olmaz yarın öbür gün belediyeleri de “ticarethanedir” diyerek Ticaret Bakanlığı‘na bağlayabilirler….
İşte o nedenle, bu sorunun acı bir ilacı olarak;
İZENERJİ‘nin ve onun benzeri İZTARIM, İZBETON, İZDOĞA gibi diğer “batık” belediye şirketlerinin bundan böyle aldıkları bütün karar ve hesaplarıyla, yaptıkları ya da yapamadıkları uygulamalarla şeffaf bir şekilde karşımıza çıkmasını, muhasebe kayıtlarının bu işi şirketlerden aldığı para karşılığı yapan loca üyesi yakın arkadaşlar yerine bu işin ticaretini yapmayan ombudsman niteliğindeki bağımsız kurullar ya da en iyisi, yaptığı işi ciddiye alan belediye meclisi denetim komisyonları tarafından denetlenmesini, yönetim kurullarının “sınıf arkadaşları“, “sınıf arkadaşının eşi“, “Malatyalı Veli Ağbaba’nın adamı“, “genel merkezin gönderdikleri” ya da şimdilerde moda olduğu üzre “İmamoğlu’nun görevlendirdikleri” gibi İzmir‘i tanımayan işten anlamazlarla ya da “profesyonel yönetici” adı altında şirketlerin içini boşaltma konusunda becerikli insanlarla doldurulmamasını; ayrıca, bu şekilde kamu kaynaklarını israf edenlerden hesap sorularak zararların tazmin ettirilmesini istiyor, bunu “kent hakkı“nın doğal bir parçası olarak talep ediyoruz.
Uzunca bir süredir, sevgili hocam Prof. Dr. Nermin Abadan-Unat‘ın eserlerine rahatlıkla ulaşmanızı sağlamak amacıyla hazırladığımız dijital kütüphane, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü‘nde, tam da onun omuz verdiği kadın mücadelesinin önemli bir gününde hizmet vermeye başladı. O nedenle bundan böyle onun tüm kitap, makale, bildiri ve röportajlarıyla diğer bilgilerine ihtiyaç duyduğunuzda, Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi‘ne ait İnternet sayfasındaki nerminabadanunat.mulkiye.org.tr adresinden ulaşabileceksiniz.
Bugün sizinle burada, bu çalışmanın bir sonucu olarak içine duygu ve düşüncelerimi de katarak hazırladığım sunuş ve teşekkür yazımı paylaşmak istiyorum:
Prof. Dr. Nermin Abadan-Unat ve bilimsel bilgiye erişim hakkı
O benim ikinci annem ya da annemin öz kardeşi gibiydi… Annem 1920 doğumluydu, Nermin Hocam ise 1921 doğumlu… Annem 94’ü aşamadı, Nermin Hocam ise tüm mücadele azmi ve direnci ile yola devam ediyor… Yaşamları boyunca birbirlerini hiç görmeseler de iyi bir telefon arkadaşıydılar… Okuldan ya da başka bir yerden döndüğümde; annem hep “hocan seni aradı, arayacakmışsın” der, ardından da selam söylememi isterdi…
Eğitim yaşamım boyunca bana çok büyük fırsatlar verdi, onun yönlendirmesiyle alanında ülkemizdeki ilk çalışma olan “çocuğun politik sosyalizasyonu” araştırmasını yaptım, keskin yıllarımda onun sayesinde “Amerikan sosyolojisi” dediğimiz yaklaşımı, kamuoyu araştırmasının nasıl yapılacağını, sosyal bilimler alanında yazılan her sözcüğün sonuna “dır” ya da “dir” diye bir ekleme yapılamayacağını ondan öğrendim. Onun sayesinde Prof. Dr. İnci San’ı ve ODTÜ Bilgisayar Bölümü Başkanı Necdet Bulut’u, asıl önemlisi ablası Martha ile yakın arkadaşı Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray’ı tanıdım. İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda herkesin gözünün içine baka baka, benim nesli tükenmiş bir öğrencisi olduğumu söyleyişini hiç unutmuyor ve hep onun bu iltifatı ile onurlanıyorum. Ama diğer yandan da sırf öğretmek ve doğru yoldan gitmemi sağlamak amacıyla siyasi olarak tasvip etmediği bir dergiye yazı yazdım diye o dergiyi yüzüme fırlattığına ve azarlarına da tanık olduğumu hatırlıyorum.
1996 yılında kendi yaşam öyküsünü anlattığı Kum Saatini İzlerken’i yazdığında kendisine hep “Hocam, burada yazdıklarınızı niye bize öğrenciyken anlatmadınız, niye biz bunları sonradan öğrendik?” diye sorup durmuştum… O öykünün bir sinema filmi, TV dizisi ya da belgesel olması için birçok sinemacı, televizyoncu ve belgeselci arkadaşımla konuşup onları ikna etmeye çalışmıştım.
Çünkü ona borçluydum ve beni ben yapan bu vefa borcunun bir kısmını ödemek, ona olan saygımı bir parça olsun ifade edebilmek; ayrıca, tüm yaşamı boyunca ürettiği tüm bilgi, belge ve kayıtlara herkesin, özellikle de gençlerin kolaylıkla ulaşabilmesi sağlamak amacıyla, geçtiğimiz yıllarda Mülkiyeliler Birliği Genel Merkez yönetimindeki arkadaş ve kardeşlerime öneride bulunarak böylesi bu çalışmada gönüllü olarak görev alacağımı dile getirdim. Bu önerinin büyük bir heyecanla kabul edilmesi üzerine, Hocam Prof. Dr. Nermin Abadan Unat’ın tüm bibliyografyasını hazırlayıp bir hafta süreyle onun kütüphanesinde çalışarak dijital arşivde yer alacak kitap, dergi, makale, bildiri, yazı gibi belgelerle görselleri belirlemeye çalıştım. Ardından da bu belgeleri gayet güzel bir şekilde tarayıp bilgisayar ortamına geçiren dostlarım, arkadaşlarım ve öğrenci kardeşlerim sayesinde bugün bilgisayar ekranınızda karşı karşıya olduğunuz bu güzel bilgi kaynağına kavuştunuz.
İşte o nedenle, demokratik bir insan hakkı olarak kabul ettiğimiz bilgi edinme ve bilgiye erişim hakkının yaşama geçmesi konusunda bana yardımcı olup evinde ağırlayan; üstüne üstlük benimle memleketim Şile’ye gelip baba evimi ziyaret eden başta sevgili hocam Prof. Dr. Nermin Abadan Unat’a, bir kardeş olarak gördüğüm ve tüm çalışma boyunca bizi yüreklendiren oğlu sevgili kardeşim Mustafa Kemal Abadan’a, uzun yıllar kendisine yüce gönüllülükle asistanlık yapıp bana birçok konuda yardımcı olan sevgili dostum Ayla Yüksel’e, engin bir gönüllülük çerçevesinde binlerce sayfa tutan taramaları büyük bir titizlikle yapan dostlarım Hatice Sınar ile Hasan Öztürk’e, bu çalışma süresince bana yardımcı olan sevgili Mete Hüsünbeyi ile projenin basın danışmanlığını üstlenen kadim dostum gazeteci Tuğrul Eryılmaz’a ve tüm çalışma boyunca büyük bir anlayış ve sabırla bana dert ortağı olup birlikte çalışmaktan haz aldığım Doçent Dr. Elçin Aktoprak’a ve başta Birlik Başkanı Fuat Şen olmak üzere Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi Yönetim Kurulu üyelerine, tüm çalışmaları bizim ayağımıza getiren web sayfasının tasarım, hazırlık ve uygulamasında payı olan tüm emekçilere teşekkürü bir borç bilirim…
Tabii ki bütün bu güzelliklerin, “İzmir’in Bilim Amazonu” olarak nitelediğim sevgili Hocam Nermin Abadan Unat sayesinde, onun zorlu mücadelesi sonucunda önümüzde açılan yollar sayesinde gerçekleştiğini bilerek, bilincinde olarak…
Bizde; yani, ülkemizde yerel yönetim sisteminin en altındaki en küçük yerel yönetim birimi mahalle ve köy muhtarlıklarıdır. İçişleri Bakanlığı‘nın son verilerine göre (1), muhtarlıkların ülke genelindeki toplam sayısı 50.520 olup; bunun 32.273 (%59,93)’ü mahalle, 18.247 (%40,07)’si köy muhtarlıklarıdır. (1)
Yerel yönetimlerin en küçük birimi olan mahalle ve köy muhtarlıkları coğrafi yerleşim itibariyle; İstanbul, Ankara ve İzmir gibi ülkenin gelişmiş bölge ve illerindeki refahtan pay alırken, Hakkari, Van, Ardahan ve Kars gibi fazla gelişmemiş ya da gelişmekte olan bölge, il ve ilçeler ise içinde bulundukları bölge ya da illerin refahı yerine “makûs talihi“nden pay alarak aynı ülke içinde sanki iki ayrı ülke varmış gibi birbirinden çok farklı iki ayrı kaderi paylaşmaktadır.
Peki, bir ülke, bölge, il ya da ilçenin gelişmişliğini belirlemek amacıyla kullanılan temel değişkenler nelerdir? Biz hangi değişkenlere bakarak o yerleşimin geliştiğini ya da gelişmediğini söyleyebiliriz?
Bu konuda her ülkeye, bölgeye, il ve ilçeye göre, oranın özgün niteliklerine bazı değişkenler olmakla birlikte genellikle kullanılan değişkenleri şu şekilde sıralayabiliriz:
+ Demografik değişkenler; yerleşik nüfusun ülke içindeki payı, nüfus yoğunluğu, net göç hızı, şehirleşme oranı, toplam doğurganlık oranı, ortalama ilk evlenme yaşı, kaba boşanma hızı…
+ İstihdam ve sosyal güvenlik değişkenleri; çalışma çağındaki nüfus içindeki payı, ortalama günlük kazanç, imalat sanayi ile hizmetler sektörü işyerlerinin ülke içindeki payı, işsizlik oranı…
+ Eğitim değişkenleri; okul ve derslik sayıları, özel okulların kamu okullarına oranı, üniversite, yüksek lisans ve doktora mezunu sayısı, toplam öğrenci sayısı…
+ Sağlık değişkenleri; bebek ölüm hızı, şahıs başına düşen hekim, diş hekimi, toplam sağlık personeli, hastane yatağı, eczane sayısı…
+ Mali değişkenler; kişi başına düşen banka, POS cihazı, kartlı ödeme sayısı, kişi başına düşen belediye harcaması miktarı, işletmelerin net ticari satış tutarının ülke tutarı içindeki payı…
+ Sektör değişkenleri; faal işletme sayısının, sanayi elektrik tüketiminin, teşvik belgeli yatırım tutarının, turistik yatak kapasitesinin ülke payı, kişi başına düşen tarımsal üretim değeri…
+ Kültür ve sanat değişkenleri; kişi başına düşen kütüphane, kitap, tiyatro, tiyatro koltuğu, sergilenen tiyatro oyunu, sinema, sinema koltuğu salonu, sergi salonu, konser ve konser salonu koltuğu sayısı gibi çok fazla sayıdaki değişkenin düzenli olarak derlenip işlenmesi ve bu veriler üzerinden gelişmelerin izlenmesi; ayrıca bu değişkenler üzerinden birbirine benzer ya da farklı mahallelerin belirlenmesi suretiyle mahalleler arasında bölgelemelerin yapılması mümkündür.
Ancak istisna da olsa bazı mahalle ve köyler, gelişmemiş bölge, il ve ilçelerde bulunmakla birlikte; mahallenin ulaşım imkanlarının diğerlerine göre daha iyi olması, mülki ve yerel yönetim merkezlerini bünyesinde barındırması ya da onlara yakın olması, önemli bir sanayi, ticaret ve tarım merkezine yakın düşmesi gibi nedenlerle kendi bölge, il ve ilçesindeki mahalle ve köylerin önüne geçebilmektedir. Ankara‘nın Çankaya ve Bağlum, İzmir‘in Karşıyaka ve Kiraz, İstanbul‘un Şişli ve Çatalca ilçeleri arasındaki büyük farklılık ve çelişkiler bu durumun en iyi örnekleridir.
İnsan yerleşimlerinin tarihi, coğrafyası, sahip olup geliştirdiği üretim ilişkileri ve toplumsal gelişmeler açısından beklenen, doğal bir durum olarak kabul edilen bu gelişmişlik farkları aslında bir bütünün içindeki birbirine benzemez yanları göstermesi açısından da anlamlı ve değerli olmakla birlikte; eşitlik, kardeşlik ve özgürlük sloganlarıyla can bulan demokrasi düşüncesinin gelişmesi birlikte dikkate alınıp ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak demokrasi gündeminin baş köşesine yerleşmiş, bu amaçla yerleşimler arasındaki sosyo-ekonomik farklılıkların belirlenip giderilmesine yönelik çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.
Bu konularda Dünya Bankası, UNESCO ve Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşların yaptığı çalışmalar bulunmakla birlikte ülkemizdeki en iyi örneği, 1961 Anayasası’nın temel kurumlarından biri olup bugün mevcut olmayan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)‘nın ülkenin değişik bölge, il ve ilçelerinin sosyo-ekonomik gelişmişlik açısından birbirlerinden farklı yanlarını ortaya koyup onları gelişmiş, az gelişmiş ve gelişmemiş olarak sıralayan; böylelikle hangilerine önem ve öncelik verilmesi gerektiğini gösteren çalışmalarıdır. Bölge, il ve ilçeler arasındaki farklılıkları gidermeye çalışmalar sırasıyla şu şekildedir:
Türkiye’de İller İtibariyle Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Endeksi (1963-1967), T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Ankara, 1969.
Türkiye’de İller İtibariyle Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Endeksi (1963-1970), T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Ankara, 1972.
İller İçin Bir Gelişmişlik Göstergesi ve Sıralama, T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Ankara, 1980.
İl ve İlçelerin Ekonomik ve Sosyal Gelişmişlik Seviyelerinin Tespiti Araştırması, T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Ankara, Ekim 1985.
İllerin Ekonomik ve Sosyal Gelişmişlik Seviyelerinin Tespiti Araştırması, T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı, Ankara, Ekim 1991.
İllerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması (1996), T.C. Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Ankara, Haziran 1998.
İllerin ve Bölgelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması SEGE-2003, T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Ankara, Mayıs 2003.
İllerin ve Bölgelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması SEGE-2011, T.C. Kalkınma Bakanlığı, Ankara, 2013.
İllerin ve Bölgelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması SEGE-2017, T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ankara, 2019.
İllerin ve Bölgelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması SEGE-2022, T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ankara, Şubat 2022.
Böylelikle önce Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), daha sonra Kalkınma Bakanlığı ile Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından yapılan araştırmalarla bölge, il ve ilçeler düzeyindeki sosyo-ekonomik gelişmişlik farklılıkları, değişik göstergelerin kullanımı suretiyle belirlenmeye ve ardından da kendi aralarında sıralanmaya çalışılmıştır. Amaç ise gelişmişlerle gelişmemişler arasındaki farkları giderecek temel politika, öncelik, strateji, hedef ve amaçların belirlenip uygulanması suretiyle tüm yurt düzeyindeki yerleşimlerin birbirine yakın sosyo-ekonomik düzeye sahip olmasıdır.
İşte bu politika, strateji, hedef ve amaçların bir sonucu olarak Türkiye’de bütüncül kalkınma planlarının uygulandığı dönemde ülkenin diğer bölgelerine göre daha gelişip kalkınmış bölgelerinden nispeten gelişmemiş bölgelerine bir aktarımın yapılması; böylelikle değişik bölgelerinin belirli bir süre sonra aynı ya da benzer gelişmişlik düzeyine ulaşması istenmiştir.
Bugün bu durum, iktidarla muhalefet arasında devamlı atışma konusu olan ve geçmişte Tunç Soyer, Buğra Gökçe, Murat Bakan, Alaattin Yüksel gibi belediye başkanlarıyla siyasetçilerin ağzından duyduğumuz “İzmir’e ödediği vergiden az yatırım geliyor” ya da “belediyeler İzmir’e devletten daha fazla yatırım yapıyor” gibi tartışmalar şeklinde ortaya çıkmaktadır. Oysa İzmir gibi gelişmiş bölge ve illerin yarattığı artı değerden bir kısmının, ülkenin gelişmemiş bölge ve illerine transfer edilmesi suretiyle onların da gelişip aynı düzeylere gelmesi; böylelikle, aynen Panama Kanalı‘nda, gemilerin geçişini sağlayan havuzlar arasındaki suyun aynı düzeye getirilmesi olayında olduğu gibi bölgeler, iller ve ilçeler arasındaki farklı sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerini ülke bütününde optimum bir noktaya getirmek için yapıldığı bilinmemekte ya da bilinmesine rağmen “bakın sizden alınıp, onlara veriliyor” gibi çatışmacı ve ayrımcı bir ortamın yaratılması sağlanmaktadır. Çünkü bu durum, geçmişte CHP‘nin iktidarda olduğu dönemlerde de “aklın yolu birdir” düşüncesiyle hayata geçirilmiş; böylelikle, ülkenin gelişmemiş ya da az gelişmiş bölgeleri gelişmiş batı bölgelerinden yapılan sermaye aktarımlarıyla geliştirilmeye çalışılmıştır.
Panama Kanalı havuzlarının, ülkenin bölgeleri arasındaki gelişmişlik farklarını giderircesine aynı seviyeye gelerek gemilerin geçişini kolaylaştırması…
Ancak böylesi çalışmalar bugüne kadar bir ilçenin bütününü oluşturan mahalle ya da köyler itibariyle yapılmamış; böylelikle, İzmir‘in Konak ve Karabağlar, Ankara‘nın Çankaya, İstanbul‘un Bahçelievler ya da Şişli gibi ilçeleri gibi aralarında çok büyük farklar bulunan mahalleleri kendi bünyesinde barındıran belediyelerin mahalleler arasındaki bu farkları gelişmemişe daha fazla, gelişmişe daha az vermek suretiyle gidermesini hedefleyen temel politika, strateji, hedef ve amaçlar doğrultusunda çalışılmamış, buna ilişkin hiçbir uygulama yapılmamış, Konak Belediyesi’nin 2025-2029 dönemi stratejik planında yazılı olan “Konak’ın 111 mahallesinin eşit ve adil hizmet alması için canla başla çalışmaya devam edeceğiz” şeklindeki popülist söylem çerçevesinde Alsancak, Göztepe ve Mimar Sinan gibi gelişmiş mahallelerle Kadifekale, Pazaryeri ve Mehmet Akif mahalleleri gibi gelişmemiş mahallelere eşit ve adil hizmet götürüldüğü takdirde eşitliğin ve adaletin sağlanacağı gibi yanıltıcı bir iddiayla yaşam kalitesi açısından bu mahalleler arasındaki büyük farklar; hatta uçurum düzeyindeki farklar göz ardı edilmiştir.
Evet, bugüne kadar bu ülkede, bu kentte ve diğer kentlerde bir ilçenin bütününü oluşturan mahalle ve köylerle ilgili böylesine bir çalışma yapılmamış, sadece ve sadece mahalle muhtarlarıyla -o da beğenilip takdir görüyorlarsa- kol kola yürünen sokaklarda açılan kapı ve pencerelere gülücükler dağıtılarak mahalleler arşınlanmış, daha doğrusu muhtarın rehberliğinde mahalle hakkında bilgi edinilmeye çalışılmıştır. Bu arada kaymakamlar tarafından görevinden alınıp yerine kayyumların atandığı muhtarlara bile sahip çıkılmamış ve muhtarların kaymakamlara bağlı bir kamu ajanı olduğu unutulmuştur.
Sonuç olarak;
Şayet kentlerde yaşayan herkese yerel hizmetler ve yatırımlar eliyle eşit ve adil hizmet götürülmek isteniyorsa, o hemşerilerin yaşadığı ya da çalıştığı mahalleler arasındaki sosyo-ekonomik gelişmişlik farklarının bilinmesi, bu farklarla ilgili gelişmelerin izlenmesi ve gelişmişlik düzeyi birbirinden farklı bu semt ya da mahallelerle ilgili temel politika, öncelik, strateji, hedef ve amaçların belirlenerek o mahallelerdeki yaşam kalitesinin, başka bir deyişle refahın yükseltilmesi,
Bunun da “katılımcı bütçe” anlayışı içinde, işin içine iktidar-muhalefet kör döğüşünden soyutlanıp mahallenin temel sorun, talep, istek ve şikayetlerine odaklanan mahalle meclisleri ile birlikte gerçek ve ciddi uygulamalara geçilmesi gerekmektedir.
Bugünkü yazım, Alsancak semtinin hemen arkasında, eskiden TARİŞ ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olan arsalarda şimdi bir duvar gibi yükselen ya da yakın bir gelecekte Elektrik Fabrikası, Sümerbank Fabrikası ve Şark Sanayi gibi eski fabrikaların arsalarına ya da hemen yanlarına inşa edilen/edilecek lüks gökdelen, rezidans, otel, ofis, iş ve alışveriş merkezleriyle oluşturulan soylulaştırılmış alanlarla buralarda yaşayan/yaşayacak insanlara bir ayrıcalık olarak sunulan büyük boyutlu belediye yatırımlarıyla ilgili olacak…
Uzaktan bakıldığında…
Ülkemizin ilk endüstriyel yapılarından 1856 tarihli Aydın (Alsancak) tren istasyonu ile İzmir-Aydın demiryolu hattının başlangıcını, demiryolları ile ilgili birçok atölye, tamirhane ve depoyu, çok sayıdaki tabakhane binası ve yel değirmeniyle un, iplik, dokuma, elektrik, havagazı, kağıt ve meyanbalı fabrikasını; ayrıca, 1955 yılında inşa edilip konteyner hacmi bakımından ülkemizin yedinci, kargo tonajı bakımından on üçüncü büyük limanı olan Alsancak Limanı‘nı barındıran eskinin Darağaç, şimdinin Umurbey ve Ege mahallelerinde yapılmakta olan onlarca gökdelen ve İzmir Sümerbank Fabrikası arsasına yakın zamanda yapılacak il emniyet müdürlüğü binasıyla bölgenin gelecekteki yoğun trafiğini rahatlatmak amacıyla mevcut cadde ve sokakları genişleten yeni imar planlarının burada yaratacağı soylulaştırılmış mahalleler ile buralara taşınacak TC vatandaşlarıyla yabancıların beraberlerinde getireceği yeni yaşam biçiminin, tüm İzmir‘e, yakın çevresindeki Alsancak ve Tepecik mahalleleriyle Meles vadisine ve buranın meskun halkına; özellikle de, Ege ve Tepecik mahallelerinde yaşayan Romanlarla buradaki birçoğu tescillenmemiş endüstriyel kültür mirasına vereceği zararlarla ilgili olacak…
Yakına gelindiğinde… Böylelikle 1970’li yıllarda Kordon’a çekilen “Çin Seddi“ne ilave olarak, içerideki kaleyi korumak için 2020’li yıllarda ikinci bir sur duvarı yaparcasına…
Gökdelenler diyarı…
Önceleri Darağaç, şimdilerde Umurbey adıyla anılan bu sanayi bölgesi ve hemen yanındaki işçi mahallesi, son yıllarda TARİŞ‘in, şimdilerde de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ucuza sattığı arsalarda mantar gibi biten yeni gökdelenlerin yurdu olmaya başladı.
Bu gökdelenlerin arasında benim bilip takip etmeye çalıştıklarım ise;
Yenilenen Alsancak Stadyumu‘nun hemen yanında Teknik Yapı tarafından TARİŞ‘in eski arsasında yapılmakta olan 7 blokta 1.057 adet konut, 35 dükkan, 5 kültür alanı ve 1 oteli kapsayan 24 katlı Evora İzmir Projesi,
hemen yanında yine aynı şekilde TARİŞ‘in arsasında Pekerler & Burakcan İnşaat tarafından yapılmakta olan 7 blokta 1.069 adet konut ve 37 ticari üniteyi kapsayan 24 katlı AllSancak Projesi,
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yapılan ihale sonucunda Teknik Yapı‘ya verilen ve o tarihten bu yana bir türlü bitirilemeyen Ege Mahallesi Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında Teknik Yapı‘nın kendi adına yaptığı 50 katlı (173 m) Divan Residance İzmir Projesi oluşturuyor.
Fotoğrafın sol ön kısmında denize yakın beyaz bloklar “Evora İzmir“, onun hemen arkasındaki gri renkli bloklar ise “AllSancak” projelerine ait…
Bu bölgedeki bu üç büyük proje dışında yapılan, yapılmakta olan ya da yapılacak olan daha birçok gökdelen projesi bulunuyor. Vikipedi kayıtlarına göre (4) İzmir kent merkezindeki 100 metre üstündeki yapımı bitmiş toplam 30, yapımı devam eden 30, yapımı planlanan 10 gökdeleni; yani, toplam 70 gökdeleni dikkate aldığımızda; karşımıza, Umurbey ve Ege mahallelerinin hemen yakınındaki Tepecik, Mersinli, Halkapınar gibi yerlerde yapılmakta olan 58 katlı Mahall Bomonti, 30, 37 ve 38 katlı üç ayrı Folkart Vega binası, 72 katlı İnci Mega ve 47 katlı İnci Smyrna, 524 bağımsız birimi kapsayan 51 ve 28 katlı iki ayrı V Yeni Konak A yapısı gibi projeler çıkar ve bu durum hemen yakınlarındaki Alsancak, Kahramanlar, Basmane ve Pasaport gibi “İzmir’i İzmir yapan” tarihi yerleşimlere ait kentsel siluetlerin ve yapısal özelliklerin temelden bozulup yok olmasına yol açar.
Bu durum, başka bir anlamda, Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin yönetimlerine idealist amaçlarla geldiği söylenen belediye başkanlarıyla danışman ve bürokratlarının, sık sık dile getirilen bu heves ve niyetlerinde ne ölçüde samimi olduklarını gösterecek sınav niteliğindeki bir yönetim anlayışını da simgeler…
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ileride burada yeni bir gökdelenin da yükseleceğini bilerek 150 milyon liraya sattığı tapunun Umurbey mahallesi, 7869 ada, 1 parsel kaydındaki 5.963 metrekarelik değerli arsası…
Buna bir de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 27 Ocak 2025 tarihinde, tapunun Umurbey mahallesi, 7869 ada, 1 parselindeki 5.963 metrekare büyüklüğündeki değerli bir arsasını, bu arsanın da içinde yer aldığı imar planı İzmir 4. İdare Mahkemesi’nin E. 2021/1748, K. 2023/548 sayılı kararı ile iptal edildiği halde 150 milyon lira gibi çok düşük bir bedelle Biroğlu İnşaat ve Zühal Hasip Aydın adi ortaklığına sattığını, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU‘nun, Ege mahallesinde yapacağız demesine karşın, İZSU tarafından hazırlanan haritaya baktığımızda tümüyle Umurbey mahallesinde; yani, Umurbey mahallesinde yapılan ya da yapılacak özel mülkiyete ait gökdelenlerin atık su ve yağmur suyu toplama ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla görüşmeleri iki yıl önce başlayan Dünya Bankası finansmanı ile büyük boyutlu bir yatırıma giriştiğini, buna Umurbey mahallesi içinde kalan 8,3 kilometre uzunluğundaki atık su hattı, 7,4 kilometre uzunluğundaki yağmur suyu hattı ve 3 yağmur suyu terfi merkezinin yapımını da ilave ettiğimizde, 110 milyon Euro’luk; yani, 23 Şubat 2025 tarihinin 38,02 TL’lık kuru üzerinden 4 Milyar 182 Milyon 200 Bin liralıkDünya Bankası kredisinin yüksek katlı binalardan oluşan ve yoğun nüfus sirkülasyonu yaşanacak bu yeni kent merkezine; yani, diğer mahallelerin, özellikle de yağmurlu havalarda rögar kapaklarından fışkıran yağmur ve atık suyu nedeniyle sık sık sular altında kalan Alsancak mahallesinin aleyhine, Umurbey ve Ege mahallelerindeki gökdelenlere akıtıldığı görülmektedir. (5), (6), (7), (8), (9)
Her ne kadar, İZSU yetkililerinden aldığım yeni bir bilgiye göre, Alsancak mahallesinin kıyı kesimindeki su taşkınlarını önlemek için ayrıca bir proje hazırlandığını ve ihalesinin de önümüzdeki aylarda yapılacağını öğrenmiş olsam da; önceliğin neden asıl su ve deniz baskınlarının yaşandığı Alsancak mahallesinin deniz kıyısı ile sular altında kalan bölümleri yerine gökdelenlerin inşa edildiği bu bölgeye verildiğini anlamış değilim.
Sonuç olarak;
2000’li yıllardan bu yana İzmir‘in yeni iş merkezi (MİA) adıyla Bayraklı, Turan, Halkapınar, Mersinli, Ege ve Umurbey mahallelerinde arka arkaya yapılan çok katlı gökdelenler, adeta İzmir‘in tarihi kent merkezini kuşatan ikinci bir sur duvarı gibi kentin arka cephesini kapatıyor ve yakın çevresindeki Tepecik, Basmane, Pasaport, Çankaya ve Alsancak semtlerindeki kültürle mirasla onun fiziki çevresini ve yaşam biçimini zorlayıp kimliğini değiştiriyor.
Çoğu İzmirlinin siyasi bir körlükle “ama bütün bunlara iktidar; yani AKP izin veriyor” diyerek kendisinin ve partisini bu olumsuz gelişmenin dışında tutma gayretine rağmen bu gökdelenlere çoğu kez İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri izin veriyor, milyonlarca lira tutarındaki inşaat ve yapı kullanım harçlarını büyük bir memnuniyetle bu iki belediye tahsil ediyor; hatta her iki belediye başkanı neredeyse İzmir‘deki tüm gökdelenlerin uygulama projesini çizen BASİFED‘in yeni başkanı ile kol kola girip fotoğraflar çektiriyor, aynı masanın çevresinde konuşmalar yapıyor, İzmir İktisat Kongresi‘nin 103. yılı nedeniyle yapılan ve sponsorluğunu BASİFED‘in üstlendiği 4. İzmir Kadın ve İktisat Kongresi‘nde, projesi BASİFED başkanının firmasınca çizilen Rönesans Holding (Rönesans Eğitim Vakfı)’e ait Neva Yalı‘nın reklamının yapılmasını görmezlikten geliyor.
AKP iktidarı da 2020 depremi sonrasında yıkılan İzmir il emniyet müdürlüğünü tarihi İzmir Sümerbank Fabrikası bahçesinde yapmaya karar vererek ya da buradaki İzmir Elektrik Fabrikası ve Şark Sanayi gibi tarihi yapıları özelleştirmeye açarak onların yeni gökdelenlerin arsası olması için çabalıyor…
Yerli ya da yabancı fark etmez… İZSU onların daha rahat, daha konforlu ve daha manzaralı def-i haceti için elinden geleni yapıyor…
İzmir Büyükşehir Belediyesi bu arada gökdelenci inşaat firmalarına yeni alanlar açmak için kendisine ait büyük bir arsayı 150 milyon lira gibi düşük bir bedelle satarak adeta ateşe körükle gidiyor… Aynen bir zamanlar, Mavişehir‘deki Karşıyaka Belediyesi‘ne ait arsa payının o tarihlerde Karşıyaka Belediye Başkanı olan Cemil Tugay tarafından oldukça düşük bir fiyatla Mehmet Cengiz‘e satılmasında olduğu gibi…
Ardından da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü‘nün iki yıl önce başlamış görüşmelerin sonucu olarak Dünya Bankası‘ndan aldığı 110 milyon Euro (4 Milyar 182 Milyon 200 Bin liralık)’luk kredi, bu gökdelenlerin yağmur suyu ve atık su sistemlerini yapmak için tahsis edilip bunun tanıtımını yapmak için büyük toplantılar düzenliyor, bu şekilde edinilen kredilerin öncelikle bu bölgedeki gökdelenler için harcamanın adımlarını atmaya başlıyor…
Bizler ise yanlış önceliklere dayanan bütün bu adaletsizlik ve hukuksuzluklar olurken; adeta “cambaza bak!” stratejisiyle CHP‘nin cumhurbaşkanı adayı kim olacak, gidip onunla fotoğraf çektirelim, daha önce çektirdiğimiz fotoğrafları sosyal medyada paylaşalım ya da adayların üniversite diploması var mı gibi sudan konularla uğraşıp duruyoruz?
13 Temmuz 2005 tarih, 25874 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun belediye meclislerinin görev ve yetkilerini düzenleyen 18. maddesinin (n) fıkrası hükmüne göre; beldeyi tanıtıcı amblem, flama ve benzerlerini kabul etmek belediye meclislerinin temel görevidir. Ayrıca yine aynı kanunun 81. maddesine göre “cadde, sokak, meydan, park, tesis ve benzerlerine ad verilmesi ve beldeyi tanıtıcı amblem, flama ve benzerlerinin tespitine ilişkin kararlarda; belediye meclisinin üye tam sayısının salt çoğunluğu, bunların değiştirilmesine ilişkin kararlarda ise meclis üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunun kararı aranır. Bu kararlar mülki idare amirinin onayı ile yürürlüğe girer.“
Kanunun “beldeyi tanıtıcı amblem, flama ve benzerleri” şeklinde tanımladığı hususlar ise günümüzde “kurumsal kimliğin temel bileşenleri” “kurum adı“, “kurum dili“, “vizyon“, “misyon“, “temel ilke ve değerler“, “logo, sembol ve markalar“, “renk skalası“, “tipografi“, “slogan“, “web tasarımı“, “sosyal medya paketi“, “antetli kağıt ve kartvizit gibi baskılı malzemeler” ve “ilan ve kaşeler” şeklinde sıralanmakta ve çoğu kez belediye İnternet sayfalarının “Kurumsal kimlik” başlığını taşıyan bölümlerinde yer almaktadır. Tabii ki kurumsal iletişimin ve dijital teknolojilerin her geçen gün geliştiği günümüz koşullarında bu elemanların sayıca artıp çeşitlenmesi önceden bilinip beklenen bir konudur.
Belediyelerin kurumsal kimliğini oluşturan bileşenlerin değiştirilmesinde de, yine aynı kanunun aynı maddesine göre değişikliğin gerçek ve ikna edici gerekçelerini bildiren bir önergenin belediye meclisine sunulup tartışmaya açılması suretiyle değişiklik için makul bir yolun açılması gerekir. Belediye meclisi şayet böylesi bir değişikliği, belediyenin ihtiyaçları açısından gerekli görmüyorsa o değişiklik yapılmaz.
Belediye meclisi bu kararı verirken değişikliğin ne şekilde yapılacağını; örneğin, bu işi bir yarışma ya da ihale açılması suretiyle mi yapılacağı konusunda yol gösterebilir; hatta, bir zamanlar İstanbul Büyükşehir Belediyesi otobüslerinin hangi renge boyanacağı konusunda halkın şehrin belirli yerlerine konulan sandıklara oy atılması suretiyle verilecek karara halkı da ortak yapabilir.
Ancak belediyelerin “karar organı” belediye meclisine gitmeden ya da belediye meclisi kararına gerek duymaksızın “icraat organı” olan belediye başkanının kendi inisiyatifiyle logoyu değiştirilip bir “emr-i vaki” olarak belediye meclisinin önüne getirmesi durumunda, bu hukuksuz girişimin reddedilerek “icraat organı” tarafından yapılan değişikliğe izin verilmemesi; ayrıca, ödemeyi yapma cesaretini gösterenleri de tazmin yükümlülüğü ile baş başa bırakılması gerekir. Aksi takdirde, demokrasinin temeli olarak kabul ettiğimiz “Kuvvetler ayrılığı ilkesi“ne aykırı bu suça iştirak eden meclis üyelerinin savcı ve yargıçların “ananın adı, babanın adı ne?” şeklindeki sorularına hazırlanması gerekir.
“Grup kararı” silahı ile belediye meclisinin yetkisini gasp etmek!
Belediyelerin kurumsal kimliğini oluşturan logo ya da benzeri malzemelerin değiştirilmesi ile ilgili hukuki prosedür, bu şekilde olmakla birlikte; Konak Belediye Meclisi‘nin 2 Ocak 2025 tarihli toplantısına, İstanbul milletvekili ve CHP genel başkan yardımcısı Suat Özçağdaş‘ın isteği ile İstanbul Şişli Belediyesi‘nden getirilerek başkan yardımcısı yapılan Simge İldeniz‘e bağlı Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü‘ne ait “belediyemiz logosunun yeni kurumsal kimlik çalışması kapsamında revize edilmesi” önerge kapsamında; tasarım ve çizimi meclis toplantısından önce yapılan yeni logo ile buna ilişkin 602.000.- TL. + 108.360.- TL % 18 KDV = 710.360.-TL tutarındaki fatura tutarı, CHP meclis grubunun önceden aldığı meclis üyesinin iradesini tutsak alan “grup kararı” uyarınca 37 meclis üyesinden 26 CHP‘li üyenin “evet“, 11 AKP‘li ve MHP‘li üyenin de “hayır” demesi üzerine, 05/2025 sayılı karar uyarınca ödenerek Konak Belediyesi‘nin logosu değiştirilmiştir. Belediye yetkililerinden aldığım bilgiye göre, bu karara CHP‘li üyelerden dördü, meclis üyesinin iradesini teslim alan grup kararına karşı çıkamadıkları için (Cem Eren, Cemal Küpeli, Emrah Kazımoğlu, Şerafettin Bahtiyar) kararın altına muhalefet şerhlerini koymuştur.
Hukuksuzluğu kabul ettirmek için harcanan son kurşunlar….
Bu kararla ilgili meclis tutanaklarını incelediğimizde ise; belediye başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu, CHP‘li meclis üyesi ve meclis başkan vekili Kazım Umdular ile AKP‘li meclis üyeleri Emrah Erol ve Hakan Yıldız arasındaki diyaloglarda, bu logoya, “perspektifi hatalıydı“, “saat kulesi tanınamıyordu“, “çok deforme olmuştu“, “büyük boyutlu kullanımlarda resim gibi gözüküyordu“, “simetri hataları vardı“, “grafik açıdan düzgünce çizilmemişti“, “çizgileri bozulmuştu” ve “yıpranmıştı” gibi bin bir dereden su getirircesine eften püften gerekçelerle nasıl bir reklam tabelası muamelesi yapıldığını, logoyu “revize etmek” ve “değiştirmek” arasındaki eş-anlamın nasıl göz ardı edildiğini, sırf bu önergeyi kabul ettirmek amacıyla meclis üyelerinin iradesini teslim alan grup kararı aldırmanın yanında Türkçe’nin nasıl katledildiğini görmemiz mümkündür.
“Kusur kadı kızında bile olur” mantığı ve bozuk bir Türkçe ile dile getirilen logo savunusundan anlaşılacağı üzere, mevcut logonun deneyimli, yetenekli ve yaratıcı bir sanatçı tarafından uygun tasarım programlarıyla düzgün bir şekilde çizilmesi sonucunda şikayet edilen tüm konuların kolaylıkla ortadan kaldırılabileceği bilinmesine rağmen; adeta, yeni logoyu savunan herkesin tasarımcı ya da grafikermiş gibi fikir yürüttüğü, başka bir amaçla bir yerlere ödenmesi gereken; ama yasal çerçevede ödenmesi mümkün olmayan bir borcun bir an önce ödenip hesabın kapatılması için nasıl büyük bir gayretle “hadi karar alıp, geçelim” telaşı içinde davrandıkları görülmektedir.
Hele ki bu logonun algısıyla “okunabilirliği” ve “görünürlüğü” gibi konularda seçim öncesi ve sonrasında yaptırıldığı söylenen araştırma raporlarından söz edilmiş olmasına karşın bu raporların önerge ekinde belediye meclisine getirilmediği o anda, bu hukuksuzluğun savunusu için son kurşunun atıldığını hissetmem hiç de zor olmadı… Çünkü hiç birimizin tanık olmadığı Konak‘taki değişimin belediye logosunun kabulü ile başladığı ya da başlayacağı söyleniyordu… Adeta o logo kabul edilecek ve hemen ardından Konak‘taki değişim başlayacaktı… İster inanın, ister inanmayın; bize böyle bir hikaye anlatılıyordu…
Üstüne üstlük üyesi oldukları partinin geçmişi, kurumları ve gelenekleri hakkında pek bilgili olmadıkları CHP‘nin tarihinde, bu tür eften püften gerekçelerle değiştirilmek; pardon, kelime oyunuyla “revize edilmek” (!!!) olarak takdim edilen bir belediye logosunun nasıl değiştirileceğine ilişkin örnek alınması gereken bir mahkeme kararı olduğu halde…
Eften püften gerekçelerle logoyu değiştirmek…
Hatırlanacağı üzere, CHP Trabzon milletvekili avukat Rahmi Kumaş, Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP‘li başkanı Melih Gökçek‘in hiçbir geçerli ve inandırıcı gerekçe göstermeden, Ankara‘nın sembolü olan Hitit Güneşi yerine zemininde Kocatepe Camii siluetinin bulunduğu bir logoyu Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 29 Haziran 1995 tarih, 486 sayılı ve 14 Ocak 2005 tarih, 229 sayılı kararları ile iki ayrı kez kabul ettirmesi üzerine 1995 ile 2008 yılları arasında sürdürdüğü 14 yıllık bir hukuk mücadelesinin sonucunda Ankara 3. İdare Mahkemesi’nden aldığı 12.12.2007 tarih, E. 2005 tarih, 202, K. 2007/2704 sayılı kararla söz konusu belediye meclisi kararını iptal ettirmiş, Danıştay Sekizinci Dairesi’nin 02.07.2008 tarih, E. 2008/5569 sayılı kararı ile de Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin idare mahkemesi kararının yürütmesinin durdurulmasına dair isteminin reddini sağlamıştı.
1995-2008 döneminde uzun bir süre Ankara‘nın ve ülkemizin gündeminde kalan bu davadan da anlaşılacağı üzere; kentlerin sembolü olarak kabul edilen logoların kentin kendine özgü kimliği ile onu tanıtıcı nitelikte olması gerektiğinden, mevcut logoların “eskidi“, “yıprandı“, “kötü çizilmiş” gibi eften püften gerekçelerle değiştirilmesi hukuka uygun bulunmamış; böylelikle hem Melih Gökçek‘in, hem de Melih Gökçek‘e benzeyen diğer belediye başkanlarının aklına estiğinde kentlere ait amblemlerin, logoların değiştirilemeyeceğini ortaya koymuştur.
Sonrasında değişiklik için uygun ortamı yakalayan Melih Gökçek, 2011 yılında kentin amblemini değiştirmiş, Ankara’nın, “Hitit Güneş Kursu” şeklindeki amblemi yerine, cami minaresi ve üç yıldızdan oluşan amblemi üçüncü kez getirmiş ve Ankara kedisi de logo olarak belirlenmişti. Ankaralıların beğenmediği kedili logo için davalar açılmış, Danıştay da 3 bıyıklı “Gülen Ankara Kedisi” logosunu iptal etmişti. Danıştay tarafından Eylül 2011’de verilen iptal kararı üzerine, amblem tasarımındaki kediye bıyık eklenerek belediye meclisinden geçirilmişti.
2024 seçimleri sonrasında bu amblemin değişmesi için sosyal medyadan yükselen yoğun talepler üzerine Ankara Büyükşehir Belediyesi aşağıdaki açıklamayı yaparak amblem/logo değişimini belediye meclisinde 2/3 çoğunluğu sağlayacağı bir tarihe ertelemişti:
“Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne 31 Mart 2024 Yerel Seçimlerinin ardından resmi amblemin değişmesi konusunda gerek sosyal medyadan gerekse Başkent 153 Çağrı Merkezinden yoğun başvuru gelmektedir. Konu hakkında; belediye Meclisince tanıtıcı amblem belirlenmesinde salt çoğunluk, mevcut amblemin değiştirilmesi konusunda ise üçte iki (nitelikli) çoğunluk aranmaktadır.
ABB Meclisinde CHP Grubu üçte iki çoğunluğu sağlayamamakta ve tek başına amblem değiştirme kararı alamamaktadır.
Bu nedenle yönetimimiz, ABB Meclisindeki siyasi parti gruplarına yeni bir amblem belirlenmesi konusunda kararın bir yarışma ile Ankara halkına bırakılması teklifinde bulunacaktır.”
Konak’taki değişim için logoyu değiştirmenin dayanılmaz hafifliği…
Konak Belediyesi uzunca bir süredir mali sıkıntılar içinde bocalayıp duruyor. Çare olarak da, sanki böyle bir sıkıntısı yokmuş, elindeki taşınmazları haraç mezat satmıyormuş gibi davranmayı tercih ediyor. O nedenle de, halkın sorun olarak tanımladığı belediye hizmetlerinin çevresinden dolanıp kolayına gelen ve çoğu gösteri olarak nitelenebilecek işler yapıyor. İşte o nedenle, hem başkanını hem de belediyeyi tanıtmak; adeta reklamını yapmak amacıyla gerilla yöntemi denilen anlayışla yoğun bir dijital kampanya yürütüyor… Adeta kendisini izleyenleri sersemletip yorarcasına kendisinden bahsettirmek istiyor… Genellikle seçim dönemlerinde görmeye alışıp seçim sonrasında normal seyrine indiğini gördüğümüz bu yoğun bombardıman, hiç bitmeyecekmiş gibi bir tempoyla herkesi bıktırırcasına her gün, her saat devam ediyor ve bunu sağlamak amacıyla belediye içinde özel servisler oluşturulup bol miktarda eleman çalıştırılıyor… Diğer yandan da kendilerini destekleyen yerel gazetelere her ay büyük miktarlarda ödemeler yapılıp belediye aleyhine laf söyleyenler hemen kara listeye alınıyor… Kısacası, Konak Belediyesi uzunca bir süredir bizim belediye ve başkanı ile ilgili algımızı yöneterek istediği noktaya getirmek için çalışıyor, çabalıyor, uğraşıyor…
Ama diğer yandan da hem Abdül Batur döneminden gelen büyük borçlar, hem de AKP iktidarının silkeleyip sıkıştırması nedeniyle belediyenin içinde bulunduğu mali sıkıntılar büyüyor, yoğunlaşıyor, memur, işçi ve emekçilere maaş ve ücretleri zamanında ödenemiyor, belediyeye ait değerli taşınmazlar belediye şirketi Merbel‘in borçları karşılığında Hazine ya da SGK‘ya satılmaya ya da İller Bankası‘ndan kredi adı altında borç para alınmaya çalışılıyor.
Ayrıca Konak Belediyesi‘nin üyesi olduğu saygın uluslararası kuruluşlardan; örneğin,
I. Avrupa Birliği tarafından desteklenen ve 191 üyesi arasında Türkiye‘den Antalya, Kadıköy ve Şişli gibi belediyelerin de üye olduğu Avrupa Irkçılığa Karşı Şehirler Koalisyonu (ECCAR, European Cooalition of Against Racism)’ndan yıllık 2.000 Avroluk,
II. 170 ülkeden 383 üyeye sahip Uluslararası Herkes İçin Spor Federasyonu (TAFISA, The Association For International Sport For All)’ndan yıllık 400 Avroluk,
III. UNESCO ile ortaklığı çerçevesinde 63 tam, 21 yedek, 18 ilgili ve 3 ortak üyesi bulunan Uluslararası Folklor Festivalleri ve Halk Sanatları Organizasyonu (CIOFF, International Council of Organizations of Folklore Festivals and Folk Arts)’dan yıllık 450 Avroluk,
IV. 63 ülkede 115’i kurumsal olmak üzere 260 üyesi bulunan Uluslararası Spor ve Kültür Dernekleri (ISCA, International Sport and Culture Association)’den yıllık 500 Avroluk;
Toplam olarak 3.350 Avroluk aidatları ödememek; yani, tasarruf yapmak gerekçesiyle Konak Belediye Meclisi‘nin 1 Ekim 2024 tarih, 193 ve 194 sayılı kararlarıyla çıkılırken, hiçbir önem ve önceliği olmayan belediye logosunun revizesi için, 14 Şubat 2025 tarihindeki kur üzerinden Kayseri‘de faaliyette olan bir firmaya 18.738 Avro tutarında ödeme yapılabiliyor.
Belediye meclisi üyelerini kontrol edip, “sadık üye” olmalarını sağlamak için…
Buna ilave olarak 4-8 Kasım 2024 tarihleri arasında görevli olarak İspanya‘nın Barcelona kentine gönderilen 1 başkan yardımcısı, 2 meclis üyesi, 2 müdür ve 2 personel olmak üzere toplam 7 kişinin, 2-13 Aralık 2024 tarihleri arasında görevli olarak Hollanda‘nın Lahey kentine gönderilen 1 müdürün, 15-17 Aralık 2024 tarihleri arasında Makedonya‘ya gönderilen 4 meclis üyesinin ve 8-14 Şubat 2025 tarihleri arasında Almanya‘nın Bremen kentine gönderilen 4 meclis üyesinin pasaport masrafları, vergi ve harçları, ulaşım, konaklama, yeme-içme gibi harcamalardan oluşan milyonlarca liralık tüm masrafı, aynı tasarruf genelgesine rağmen belediye bütçesinden ödeniyor.
Sonuç olarak;
Konak Belediyesi‘nin, “logo revizesi” denilen bir işi, belediyenin diğer iş ve işlemleri arasındaki önem ve önceliğini ortaya koymadan fiili olarak gerçekleştirip grup kararına uyma zorunluluğu ile belediye meclisine getirerek “makbul” meclis üyeleriyle karar alması, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 18/n ve 81. maddelerine göre konusu suç olan kanuna aykırı bir idari işlemdir.
Konak Belediyesi‘nin, “logo revizesi” diyerek küçümsediği büyük bütçeli bir işi, daha küçük boyutlu harcamaları tasarruf gerekçesiyle kısıtlarken ortaya getirip kabulünü sağlaması, geçtiğimiz seçimlerin finansmanına dair şüpheleri gündeme getiren ve bu nedenle de ahlaki açıdan sorunlu bir davranıştır.
Konak Belediyesi‘nin, “logo” revizesi” dediği bir işi, belediyenin karar organı olan meclise getirip tartışmadan icra organı olan belediye başkanı eliyle fiili olarak hayata geçirmesi, yasama, yürütme ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı ilkesine, bu nedenle de yerel demokrasiye aykırı bir davranıştır.
Bu konuda son bir söz olarak;
31 Mart 2024 tarihli yerel seçimler sonrasında Konak Belediyesi ile sunduğu hizmetleri, belediye başkanının parlatılmış kişisel imajı üzerinden reklam boyutunda tanıtan bir belediyede keşke her şey, özellikle de Konak ilçesiyle belediyesini değiştirmek iddiası logoyu değiştirmek kadar kolay olsaydı demek isterim…
Yararlanılan Kaynaklar
Çakmak, N. M., (2013) “Belediye Logoları Hakkında Bazı Düşünceler“, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XVII, Y. 2013, Sa. 1-2, s.1315-1326
Uğurdil, M. (2014)Kamu Kurumlarında Görsel Kimlik Yenileme Süreci ve Gereksinimleri – Beyoğlu Belediyesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2014.
Geçtiğimiz haftalarda, hiç de ummadığım bir yoğunluk içinde, usta gazeteci Serdar Öztürk‘ün 30, 31 Ocak ve 3 Şubat 2025 tarihli üç ayrı yazısı (1) ile başlayıp gazeteci Hasan Tahsin Kocabaş ve Dr. Siren Bora‘nın paylaşımları, araştırmacı yazar Yaşar Ürük‘ün Yenigün Gazetesi‘nde yayınlanan 4 Şubat 2025 tarihli yazısı (2), İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi eski başkanı yüksek mimar Mihriban Yanık (3) ile diğer uzmanların gazete ve sosyal medya platformlarında yazdığı yazılar ve yaptıkları programlar sayesinde 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘ndeki elektronik ve dijital sergileme sisteminin sökülüp depolara kaldırılması ve buradaki tarihi eşyaların bağışta bulunanlara geri verilmesi; yani, bu kentte, 1922’den bu yana oluşturulan tek ve özgün Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin, Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin yeni yönetimleri tarafından, şeytana pabucunu ters giydirecek bir kurnazlıkla yok edilme girişimini ele alıp tartıştık ve kamuoyunun bu anı evine sahip çıkışını büyük bir keyif ve mutlulukla izledik…
İzmir’de, biri büyükşehir, diğeri de ilçe belediyesi olmak üzere CHP’li iki belediye başkanının 2022 yılında kurulan 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi’ni, kişisel nedenlerle ve üzerinde iyi çalışılmış yöntemlerle kapatmış olması, tarihe geçmesi gereken bir olaydır…
Her ne kadar henüz olumlu bir sonuca ulaşamasak da, 2022 yılında önce Konak Belediyesi‘ne ait iken deprem nedeniyle hasar görüp yıkılmak zorunda kalınan Konak Belediyesi eski hizmet binasını yeniden yapma vaadi karşılığında, diğer değerli gayrimenkullerle birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne devredilen, arkasından verilen sözün yerine getirilmemesi nedeniyle Konak Belediye Meclisi‘nin yeni seçilen belediye meclisi üyelerinin itiraz ve homurtuları eşliğinde geri alınmaya çalışılıp; bunun için değişik formüllerin arandığı, en sonunda da tarafların “büyükşehir belediye başkanı bize zorla verdi” ya da “belediye başkanı anı evine gelip dolaştı ve beğendi” söylemleri eşliğinde, 25 yıl süreyle bedelsiz bir şekilde, adeta hülle yaparcasına Konak Belediyesi‘ne kiralanan tarihi yapıyı, tapunun 119 ada, 4 parselinde kayıtlı olup, İzmir ili, Konak ilçesi Tan (eski Natırzade) mahallesi, 838 sokak No.23 adresindeki Yemişçizade Konağı ile bu konakla bütünleşen 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı EviSergisi‘nin hangi düşünce ve kurguyla düzenlendiğini, ardından da 2023-2025 döneminde yaşadığı ilgisizlik ve ihmali, bu ilgisizlik ve ihmalin doğal bir sonucu olarak 2025 yılı başında darma duman edilmesini ve bunun sonrasında ortaya çıkabilecek gelişmeleri ele alıp tartıştık..
Halka kapalı Basmane Nebahat Tabak Semt Merkezi, kapısı kilitli Kemer Gençlik Destek Merkezi ve Genelev girişinde mimarlık müzesi yapılacağı söylenen tarihi TCDD deposu…
Kapısını vurup zilini çalmamıza rağmen kimselerin gelip “hoşgeldin” demediği Sütveren Ana Evi, son anda “Mutlu Kahve” olmaktan kurtulan Milli Kütüphane Karataş Şubesi’nin birinci katı…
Adile Naşit Parkı’ndaki kendi halinde bir çocuk kütüphanesiyken genel başkan yardımcısından “aferin!” almak uğruna bir gecede Serotonin salgılayan bir mekâna dönüşen tarihi yapı… Fotoğraf: Erol Şaşmaz
Belediyeler ellerindeki kamu mallarını doğru, yerinde ve etkin bir şekilde yönetmek zorundadır…
Tartışmasına tartıştık; ama, bir yandan da mülkiyeti Konak Belediyesi‘ne ait Basmane, Patlıcanlı Yokuşu‘ndaki Roma Su Kanalı‘nın bulunduğu binayı, Nebahat Tabak Semt Merkezi‘ni ve Tepecik‘de şimdilerde Konak Belediyesi Gençlik Destek Merkezi tabelasının asılı olduğu tarihi Kemer İstasyonu ile hemen yakınındaki genelevin girişinde yer alan ve eski belediye başkanı Abdül Batur döneminden bu yana mimarlık müzesi yapılacağı söylenen TCDD Deposu (322 pafta, 2123 da, 1parsel) gibi tarihi mekânları kullanmayıp kilit altına alması ya da yüksek mermer ve ahşap merdivenleri nedeniyle koşup oynayan küçük çocukların sağlığı ve güvenliği açısından tehlikeli olan; hatta, yaşanacak ilk ciddi kazada tartışmaya açılabilecek Kemeraltı, 442 (Arap Fırını) sokaktaki eski Ayla Ökmen Kadın Danışma Merkezi‘nin kapatılarak yerine hiçbir restorasyon ya da düzenlemeye gerek duyulmaksızın “Mutlu Çocuklar Oyun Evi” adıyla açılması ya da İzmirMilli KütüphaneKarataşŞubesi giriş katının, “Mutluluk Kahvesi” olarak kullanılmak niyetiyle boşalttırıp, söz konusu kahvenin Adile Naşit Parkı‘nda restore edilerek çocuk kütüphanesine dönüştürülen Aya Pareskevi Kilisesi papaza evinde açılması üzerine yeniden kütüphaneye dönüştürülüyor olması veya Alsancak, Yüzbaşı Şerafettin Bey sokağındayken Türkan Saylan Kültür Merkezi‘nin bir katına taşınıp hem işlevinden hem de ziyaretçisinden uzaklaşan İzmir Neş’e ve Karikatür Müzesi isminden “neş’e” sözcüğünün kaldırılması suretiyle (muhtemelen yakın bir zamanda oraya da bir “mutlu” sıfatı eklenecektir.) İzmir Karikatür Müzesi‘ne dönüştürülmesi örneğinde olduğu gibi, tarihi yapıları hangi amaçlarla nasıl kullanacağı konusunda züccaciye dükkanındaki fil gibi hesapsız kitapsız, isabetsiz kararlar aldığını; hatta, “Mutluluk Kahvesi” ya da “Mutlu Çocuklar Oyun Evi” gibi adlandırmalarda gördüğümüz gibi, açıkken başka bir fonksiyon verilip yeniden açılan her yere, belediye başkanının soyadındaki “mutlu” sıfatını koyma saplantısıyla malûl Konak Belediye başkanınınne yapmak istediğini,
Diğer yandan, Tunç Soyer döneminde Konak Belediyesi‘nden alınan Yemişçizade Konağı‘nda büyük harcamalar yaparak 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘ni açan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025 yılının Ocak ayında buradaki tarihi malzemeleri bağışçılarına geri vermesinin ya da anı evindeki daimi serginin özgünlüğünü oluşturan elektronik ve dijital sergileme sistemlerini cahil cesaretiyle depolara kaldırmasının nedenini başlangıçta pek de anlayamadık.
Çarpıtılmış, yalan haber, bilgilendirme…
Belediyeler kamuoyunu yanıltmak yerine doğru bilgilerle aydınlatmalıdır…
Gazeteci dostum Serdar Öztürk‘ün 30 Ocak 2025 tarihinde yazdığı “Atatürk ve İzmir mi yoksa “kreş” mi? Tercih CHP’li başkanların” başlıklı ilk yazısı üzerine, Konak Belediyesi‘nin aynı gün yaptığı açıklama ve bu açıklamaya eklenen gerçeğin kıyısından geçen fotoğraflarla İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Arşivi ve Müzeler Şube Müdürlüğü‘nün 31 Ocak 2025 tarihinde gazeteci Serdar Öztürk‘e gönderdiği özel açıklamaya; ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin bu yapının Konak Belediyesi‘ne kiralanmasına dair 9 Eylül 2024 tarih, 838 sayılı kararına baktığımızda;
100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi’ndeki sergi düzeninin bozulması suretiyle APİKAM binasındaki “Yanık Yurt Sergisi”ne yerleştirilen kiosk… Anı Evi sergisini eleştirenlerin muhtaç oldukları parça… Fotoğraf: İzmir Büyükşehir Belediyesi
Konak Belediyesi 30 Ocak 2025 tarihli bildirisinin ikinci paragrafında, “Ocak ayı içerisinde devir teslimi tarafımıza gerçekleşen ve tarihe tanıklık eden bu değerli yapı, aslına uygun olarak kullanılmaya devam edecek ve fonksiyonunda hiçbir değişiklik yapılmayacaktır” denmektedir.
Böylelikle, 1/100 ölçekli Kemeraltı Koruma Amaçlı Revizyon İmar Planı ile 1/500 ölçekli Yerleşim Planına göre “sergi salonu“, “müze“, “sinema“, “tiyatro“, “kütüphane“, “kreş“, “anaokulu“, “kurs“, “yurt“, “çocuk yuvası“, “yetiştirme yurdu“, “bakım evi“, “sığınma evi” ve “rehabilitasyon merkezi” gibi birbirinden farklı sosyal-kültürel tesislerin yapılabileceği parseldeki tarihi yapı, Kurtuluş Savaşı‘nı anımsatan daimi bir sergi ile onurlandırılırken ve bu yapının halihazır fonksiyonunda hiçbir değişikliğe gidilmeyeceği özel bir şekilde belirtirken; açıklamanın bunu izleyen üçüncü paragrafında bu tarihi yapıdaki geçici sergi sürecinin bittiği, Kurtuluş Savaşı döneminden günümüze kalan şartlı bağış kapsamındaki bazı belge ve objelerin binanın kendilerine tahsis edilmesinden sonra bağışçılar tarafından geri alındığı belirtmektedir.
Oysa Yemişçizade Konağı‘ndaki serginin hem hazırlık sürecinde, hem de sonrasında hiçbir belediye başkanı ya da kamu görevlisi bu serginin geçici olduğunu, süresi geldiğinde kaldırılacağını ifade etmemiş; aksine, serginin her yıl güncellenerek zenginleştirileceğini dile getirmiştir. Nitekim İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi eski başkanı Mihriban Yanık‘ın kendi Facebook hesabında dile getirdiği açıklamalar da bunu doğrulamaktadır. (3)
Ayrıca bu yapının sergi salonu olma fonksiyonunda hiçbir değişiklik yapılmayacağı belirtilirken bazı bağışçıların verdikleri malzemeleri geri almasının gerçek nedeni, serginin süresinin bitmiş olması değil; İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Arşivi ve Müzesi Şube Müdürlüğü yetkililerinin kendilerini arayarak binanın Konak Belediyesi‘ne kiralanması nedeniyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait serginin kaldırılacağını bildirmiş olmasıdır. Nitekim, malzemelerini bu şekilde geri alan bazı bağışçıların tarafıma iletilen ifadeleriyle bağışlarını geri almak istemeyenlere ait malzemelerin halen sergide teşhir ediliyor olması da bu tespitimi doğrulamaktadır.
Konak Belediyesi‘nin yaptığı açıklamada böylesine gerçek olmayan bir iddiada bulunulması ise, bu binadaki sergiyi aslında pek de sahiplenmediklerini, bu sergiyi geliştirip zenginleştirme fikrinde olmadıklarını, ellerinden gelse bu sergiyi kaldırarak binayı istediği şekilde kullanma niyetinde olduklarını göstermektedir.
Nitekim, benim 7 Ekim 2024 tarihinde Konak Belediyesi‘ne sorduğum soruya, 30 Ocak 2025 tarihine kadar geçen süre içinde net bir şekilde cevap vermeyişleri de, bu binayı ne şekilde kullanacakları konusunda kafalarının net olmadığını göstermektedir.
Bir zamanlar “İşgal“, “Direniş” ve “Kurtuluş” öykülerini izlediğimiz dijital ekranlardan artakalan kablo uçları… Dijital bir sergi düzeninin barbarca katledilişi…
Bizleri dedikoduculukla itham eden bir belediye başkanının özür borcu…
Gazeteci dostum Serdar Öztürk‘ün 30 Ocak 2025 tarihli “Atatürk ve İzmir mi, yoksa “kreş” mi? Tercih CHP’li başkanların” başlıklı yazısını WhatsApp gruplarında paylaşmam üzerine 1 dakika sonra Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘dan şu mesajı aldım:
“Neden dedikodu ile iş yapıyorsunuz? Arayıp sormak yerine“
Ben de hemen 7 Ekim 2024 tarihli “Kurtuluş Savaşı 100. Yıl Anı Evi, yok edilmeyip geliştirilmeli ve bir müze haline getirilmelidir!” isimli yazımı yayınlanmadan önce Konak Belediyesi basın danışmanı Çağla Geniş‘e gönderdiğim aşağıdaki mesajın imajını gönderdim. Bugün itibariyle silindiğini gördüğüm bu mesajda aynen şunlar yazılıydı:
Ardından da Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘ya şu mesajı gönderdim:
“Aradan 3 ay 6 gün geçmiş ve tek bir bilgilendirme yok… Sanırım ben üzerime düşeni yaptım”
Şimdi ise eski bir arkadaşlığın hukuku içinde geriye dönüp bir “pardon” ya da “özür dilerim, haksızlık yapmışım” cevabının verilmediği bu süreçte, imajını aldığım mesajlaşma -ne yazık ki- benim iradem dışında karşı taraf eliyle silinmiş gözüküyor…
Bağışçılar ve 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi’nin tarih toplantıları, atölyeler düzenlenebilecek tek mekânı: üstü açık arka bahçe…
Tarihi Yemişçizade Konağı’nın kullanım koşulları…
Konak Belediyesi 30 Ocak 2025 tarihli açıklamasında önümüzdeki süreçte bu değerli anı mekânını, düzenlenecek tarih söyleşileri, kuruluşa ve kurtuluşa dair farklı sergiler ve özellikle de çocuklara yönelik tarihimiz hakkında bilinçlendirici atölyelerle daha da değerli hale getirmek için çalışmalara başladıkları belirtilmekle birlikte; bu ifadeler binanın bu etkinlikleri kaldıramayacak derecedeki hassas fiziki koşullarıyla Konak Belediyesi‘nin işçilerine maaşlarını ödeyemeyecek kertede yaşadığı mali sıkıntıları ve uzman personel eksikliğini bilmeyen ya da dikkate almayan biri tarafından kaleme alınmış olsa gerektir… Şayet bunun aksi doğru olmuş olsaydı, Konak Belediyesi‘ne ait Karikatür ve Neş’e Müzesi bir binanın tek bir katına sığınmış olmaz, Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi, Maske, Radyo ve Demokrasi ve İzmir Kadın Müzesi yıllardır içinde bulundukları yetersizlikleri aşarak dünya çapında müze olma şansını yakalardı…
Çünkü, değerli araştırmacı ve yazar Yaşar Ürük‘ün de dile getirdiği gibi, bu tarihi bina öylesine tarih söyleşileriyle atölyelerin yapılabileceği fiziki olanaklara sahip değildir. (2) Öncelikle hem binanın önündeki mermer merdivenler, hem de bina içindeki merdiven basamakları, aynen Ayla Öktem Mutlu Çocuklar Oyun Evi‘nde olduğu gibi bırakın çocukları, yetişkinler için bile oldukça tehlikeli ve zorlayıcıdır. Ayrıca engellilerin bu binaya girmesi, girse bile üst katlara çıkması -ne yazık ki- mümkün değildir.
Bu bağlamda, tarih söyleşileri yapılacak tek yer arkadaki üstü açık bahçedir ve bu nedenle de bu tür etkinliklerin sadece havaların iyi olduğu koşullarda yapılması mümkündür.
Seçimlere az bir zaman kala sergiler ve anı evleri üzerinden ortaya çıkan kıyasıya bir rekabet; 100. Yıl Kurtuluş Anı Evi’nin bile gözden çıkarılmasına neden oluyor…
Bu yok edişin altında yatan asıl neden, eski ve yeni belediye başkanları arasındaki kişisel hırs, rekabet, öfke, öç alma duygusu ve kıskançlıktır…
Yemişçizade Konağı‘nın Konak Belediyesi tarafından kamulaştırıldığı 2013 yılından bu yana izleyip öğrendiğim bilgiler; hatta, tanık ya da müdahil olduğum olaylar çerçevesinde bu konaktaki serginin yok ediliş hikayesinin, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Tunç Soyer‘le bürokratlarının, 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin açılışa hazırlandığı süreçte 9 Eylül 1922 ve 29 Ekim 1923 tarihli 100. yıl kutlamaları nedeniyle Karşıyaka Belediyesi tarafından Çatı Bostanlı‘da açılan sergilere ilgi göstermeyip gitmemesi nedeniyle, Karşıyaka cephesinde ortaya çıkan hırs, rekabet, kıskançlık, öfke ve öç alma duygusundan kaynaklandığını söyleyebilirim.
Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) eski başkanı ve hocam Prof. Dr. Bilsay Kuruç ile Dr. Serdar Şahinkaya‘nın 28 Ekim 2022 tarihinde Kültürpark‘taki İsmet İnönü Kültür Merkezi‘nde verdikleri konferansta Tunç Soyer‘in yanına giderek –böyle bir konuda üzerime düşen herhangi bir görev olmamakla birlikte, belediyeler arasındaki olası bir rekabet ya da çatışmayı yumuşatmak amacıyla– Karşıyaka Belediyesi‘nce 11 Eylül-11 Aralık 2022 tarihleri arasında Çatı Bostanlı‘da açılan Ateş Çemberinde İzmir, İşgalden Kurtuluşa Sergisi‘ni ziyaret etmesi için bizzat ricada bulunup aynı şeyi bürokratlarından da istemiş olmama karşın; ne kendisi, ne de bürokratları 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin hazırlık süreci içinde ve sonrasında Karşıyaka Belediyesi‘nin 11 Eylül-11 Aralık 2022 tarihli Ateş Çemberinde İzmir, İşgalden Kurtuluşa Sergisi ile 16 Ekim 2023-19 Mayıs 2024 tarihli Cumhuriyet, Bir Millet Uyanıyor Sergisi‘ne gitmemiş; böylelikle, 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi için İzmir Büyükşehir Belediyesi çalışanlarından duydukları dedikodulara, adeta yangına odun taşırcasına destek veren Karşıyaka cephesinde bir hesaplaşma zamanının beklendiğine tanık olmuştum.
Açık söyleyeyim, dedikodu yaparak yıpratma çabalarında 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi için harcanan bütçenin miktarı dile getirilip bu rakamla Karşıyaka‘daki sergilerin maliyeti birbirleriyle mukayese ediliyor; böylelikle, Karşıyaka‘daki sergilerle mukayese edilemeyecek boyuttaki bir hazırlığın yolsuzlukla itham edilmesi sağlanıyor; hatta, bu itham üzerinden geliştirilen çirkin yolsuzluk dedikoduları, aradan iki Sayıştay denetimi geçmiş olmasına karşın 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nden sorumlu ve bu yolsuzluk iddialarını araştırıp soruşturmakla görevli APİKAM‘ın yeni şube müdürü tarafından dile getiriliyordu.
İşbirliği yapıp birlikte çalışmayan, çalışamayan belediye başkanları…
Gelelim bence en önemli soruya… 2022 yılında İzmir‘in kurtuluşunun 100. yılı nedeniyle oluşturulan ve kentin Kurtuluş Savaşı ile ilgili hafızasını koruyan tek mekânı 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi ve o evin ayrılmaz parçası olan sergi, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi arasındaki bu anlamsız devralma, devretme ve kiralama işlemlerine gerek duyulmaksızın hep birlikte, işbirliği halinde sürdürülemez miydi? Tartışmaya konu olan yapı ve o yapının içindeki daimi sergi, Kurtuluş Savaşı ve İzmir‘in kurtuluşu gibi herkesi bir araya getirmesi gereken bir konuyken, İzmir Büyükşehir Belediyesi, içinde bu kent için önemli bir serginin bulunduğu bu binayı adeta başından savmak istercesine bütçe, mali kaynaklar, uzman personel ve deneyim açısından yetersiz olduğu bilinen; ayrıca, yazımın başlangıcında belirttiğim gibi kendisine ait değerli birçok kamu malını kilitleyerek kullanmayan Konak Belediyesi‘ne neden vermiş, Konak Belediyesi de yaptığı açıklamada dile getirdiği toplantılarla çocuklara yönelik atölyeleri burada yapmak için niye İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte çalışma teklifinde bulunmamış, adeta ortada İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait ne kadar kamu malı varsa onların hepsini sahiplenmek için çaba göstermiştir?
Hele ki, belediye mali kaynaklarının yetersizliği nedeniyle işçi ve memur maaşlarının zamanında ödenemediği, biriken kıdem tazminatlarıyla emekli ikramiyelerinin ödenebilmesi için İller Bankası‘ndan borç istenmesi üzerine bankanın borç yerine teminat mektubu vermeyi teklif ettiği, belediye şirketlerinin büyük boyutlardaki sigorta borçları karşılığında belediyeye ait mülklerin Maliye Hazinesi ile SGK’ya satılması için meclis kararlarının alındığı bir ortamda Konak Belediye Meclisi‘nin 2025 Şubat ayı toplantı gündeminde, birden fazla mirasçı olması nedeniyle kamulaştırma işlemlerinin oldukça zor olduğu bilinen, işte o nedenle onca bütçeye ve imkana sahip İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bile böylesi bir işe girişemediği Basmane Çorakkapı Camii yakınındaki Uşakkizade Konağı (eski Sadıkbey Oteli)’nı alıp müze yapmak gibi mevcut koşullar içinde “yapılabilir” ve “sürdürülebilir” olmaktan uzak ve uçuk önerilerin komisyonlarda tartışılıyor olmasını dikkate aldığımızda… Buna ek olarak 2024-2025 döneminde mülkiyeti yine İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Gültepe‘deki 21.269,34 metrekarelik 12 ayrı taşınmazla Mersinli‘deki 460 metrekarelik iki ayrı taşınmazın 25 yıl süreyle bedelsiz olarak Konak Belediyesi‘ne verildiğini de bilerek…
Oysa “stratejik ortaklık” ya da “stratejik işbirliği” dediğimiz çağdaş yönetim stratejileri, hem belediye başkanlarının hem de belediye yönetimlerinin inatla denemesi, başarıyı yakalamak için üzerinde çalışmalar yapması gereken, kendilerine zor gelse de kenti iyi yönetmek adına yaşama geçirmeleri gereken bilimsel ve akılcı stratejilerdir. Hele ki söz konusu olan şey, Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve İzmir’in Kurtuluşu gibi önemli ve öncelikli konularsa…
Çünkü asıl işaret etmek istediğim konu ve hedef, tarihi bir konağın imar planlarına yazılıp her an değiştirilebilecek fonksiyonları bahane ederek mirasyedi zihniyetiyle kimin elinde kalacağını ve nasıl kullanılacağını tartışmak değil; o konaktaki İzmir‘le ilgili önemli bir serginin varlığını, yeterli mali kaynağı, uzman personeli, bilgi, birikim ve tecrübesi olan belediyelerin işbirliğiyle geliştirip zenginleştirerek müzeye dönüştürülmesidir…
(4) Sümer, G., (2010) “Stratejik İşbirliği ve Stratejik Ortaklık Kavramlarına Karşılaştırmalı Bir Bakış, Ege Akademik Bakış Dergisi, 10(1), 2010:671-698.
Bugün size bundan tam 70 yıl önce, 1955 yılında yayınlanan ve İzmir‘de yaşayan iki seçkin sanatçının; şair ve yazar Fuat Edip Baksı‘nın 1946-1954 yılları arasında yazdığı şiirleriyle dekoratör ve ressam Kadri Atamal‘ın bu şiirlerin yer aldığı kitabın kapak tasarımını yaptığı “Reçete” isimli şiir kitabını tanıtıp bu küçücük kitap içine sığdırılan 23 güzel şiiri sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Her ne o kadar o 70 yaşındaki eski küçük kitabın kokusunu içinize çekemeseniz de….
Fuat Edip Baksı ailesiyle birlikte
Ama ondan önce kısacık da olsa size Fuat Edip Baksı ile Kadri Atamal‘dan söz etmek isterim:
1912’de Diyarbakır‘da doğup 1974’de İzmir‘de ölen şair ve yazar Fuat Edip Baksıİzmir‘deki liselerle İzmir Yüksek İslam Enstitüsü‘nde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Başlıca şiir kitapları 1935 yılında yazdığı “Delikanlım“, 1944’de yazdığı “Efe“, 1955’de yazdığı “Reçete“, 1963’de yazdığı “Bir Bahar Akşamı“, 1972’de yazdığı “İzmir Destanı“dır. Tanburi bestekâr Selâhattin Pınar‘ın çok sevilen “Bir Bahar Akşamı” şarkısının güftesini o yazmıştır. TRT repertuvarında, güftesi Fuat Edip Baksı‘ya ait 27 şarkı bulunmaktadır.
Grafiker, ressam, öğretmen Kadri Atamal…
1901 yılında İstanbul‘da doğup 1993 yılında yine aynı şehirde ölen dekoratör ve ressam Kadri Atamal ise Beşiktaş‘taki Afitab Maarif Mektebi‘ni ve İstanbul Sultanisi‘ni bitirdikten sonra Sanayi-i Nefise Mektebi‘nde İbrahim Çallı (1882-1960) ve Hikmet Onat (1882-1977) atölyelerinde edindiği birikimi, 1920-1924 döneminde Akademi der Bildenden Künste München (Münih Güzel Sanatlar Akademisi)’de ünlü Alman düşünür ve sanat adamı Hans Hoffmann (1880-1966) Atölyesi’nde daha sonra Müstakiller Grubu‘nu oluşturacak olan arkadaşları Zeki Kocamemi (1900-1959), Ali Avni Çelebi (1904-1993) ve Mahmut Cuda (1904-1987) ile pekiştirdikten sonra 1927 yılında İzmir‘e yerleşerek İzmir Erkek Muallim Mektebi, Birinci Erkek Lisesi (Atatürk Lisesi), Namık Kemal Lisesi, Karşıyaka Kız Öğretmen Okulu ve Gazi Ortaokulu‘nda resim öğretmenliği yapar.
9 Eylül 1952 tarihinde Kültürpark‘taki İzmir Resim ve Heykel Galerisi‘ni kurup müdürlük görevini üstlenir. Bir yıl sonra da galerinin Birinci Kordon‘da kiralanan bir binaya taşınmasını sağlar. 1964 yılındaki emekliliği sonrasında Kordon‘da dekorasyon mağazası açarak resim yapmaya devam eder ve 1993’de İstanbul‘davefat eder.
“Reçete” kitabının sevgili dostum Cem Üsküp’deki sayfa tasarımı… 24.06.2024
70 yıl sonra şairin 1 liralık şiir kitabı ile buluşması…
“Herkesin katkıda bulunabildiği özgür ansiklopedi” olarak tanımlanan ve çoğumuzun sıklıkla kullandığı açık kaynak kodlu Vikipedi, “planlama” kavramını, “istenen bir amaca ulaşmak için gerekli faaliyetlerle ilgili düşünme süreci” olarak tanımlayıp; bunun, modern aklın bir gereği olduğunu söylüyor. Böylelikle yalnızca istenip arzulanan sonucu değil, aynı zamanda bu sonuca ulaşmak için atılacak adımları belirlemek amacıyla, mantıkla hayal gücü; yani, akılla yaratıcılık arasında anlamlı bir ilişkinin kurulması gerektiğini belirtiyor.
Diğer yandan da planlama olgusunun en önemli yanının, geleceğe dair sağlıklı öngörülerde bulunmak ve geleceğin nasıl olabileceği konusunda hayaller kurarak bunların nasıl hayata geçirileceğine karar vermek olduğuna vurgu yapıyor.
Ayrıca yerleşik ilkelere göre yönetim, işletme ve iktisat gibi temel bilim ve disiplinlerin yardımıyla geliştirildiğinde gelişme, ilerleme, etkinlik ve verimlilik gibi sonuçları ölçüp değerlendirmenin mümkün olduğunu ifade ediyor.
Yine aynı Vikipedi Ansiklopedisi, bugünkü yazımızın başlığında adı geçen diğer sözcüğü, “post-modern” ya da “post-modernizmi” şu şekilde tanımlıyor:
“Postmodernizm, modernizm sonrası ve ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmakta ve modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir.“
Görüldüğü gibi modern aklın ürünü planlama kavramı, 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkıp şimdilerde kendi neoliberal diliyle “yıkıcı“, “yapıbozumcu” ya da “bükücü” etkisini kaybeden post-modern/post-truth planlama/planlamama anlayışıyla yadsınıp yok edilmeye çalışılmış; böylelikle, ortalıkta plan adıyla hazırlanmış yüzlerce, belki de binlerce belge dolaşmaya başlamıştır. Stratejik önemde olduğu iddiasıyla hazırlanan bu belgelerin geldiği hızla çöp sepetlerini doldurduğu son aşamada ise, planlama adı altında plansızlığın yaşandığı bir dönem ortaya çıkmış; vahşi kapitalizm, planlama adı verilen bu süreçler sayesinde iplerinden daha fazla kopup azgınlaşmış, hazırladıkları planlara göre davranıyormuş gibi yapan tüm uluslararası tekel, kartel, tröst, banka, holding ve şirketler daha önce görmedikleri zirve kâr rakamlarına ulaşmışlardır.
Margaret Thatcher ya da Ronald Reagan‘la simgeleşen 1980’li yılların özelleştirmeci, daha doğrusu yağmacı akımı, neoliberal anlayışın verdiği rüzgârla bize gerçek ötesi durumlar yaşatmış, adeta yumurtlarcasına üretilen yüzlerce, binlerce plan, belge ya da planlama süreci, planlı yönetim adı altında plansızlığın ne olduğunu, ne anlama geldiğini tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur.
Dünün Plancıları: Korkut Boratav, Bilsay Kuruç…
Oysa benim gibi yüksek öğrenimi sırasında DPT önderliğindeki bütüncül ulusal kalkınma planlarının felsefe ve uygulamasını öğrenip o planların doğru, geçerli, sağlıklı ve etkili olduğuna inanmış, bu bilgileri bizzat öğrendiği Prof. Dr. Bilsay Kuruç ve Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı gibi değerli hocaları, 1975-1976 döneminde Bülent Ecevit yönetimindeki CHP‘nin İktisadi Analiz Bürosu‘nun başına geçmiş ya da 1978-1979 döneminde Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müşteşarı olmuş biri için 1984’den sonra, özellikle de Avrupa Birliği (AB)‘nin o meşhur “muktesabat” isimli şablonlarıyla ithal edilen İstatistiki Bölgeleme Birimleri Sınıflandırması (İBBS), bölge planlama ajansları, bölge planları ve stratejik planların bir sonucu olarak karşımıza çıkan “plan görünümlü yok-planlar dönemi” kapitalizmin aslında ne olduğunu ve planla planlı yönetimin onun için ne anlama geldiğini daha iyi anlayıp kavramama sebep olmuştu.
Bu çerçevede 2006 yılından bu yana önce ticaret ve sanayi odaları, daha sonra belediyeler düzleminde yürüttüğüm performans ölçekli stratejik plan hazırlama, uygulama, ölçme ve değerlendirme çalışmaları sayesinde bu işin nasıl bir yok-iş, nasıl beyhude bir çalışma olduğunu anlama fırsatını yakalamıştım.
Ama beni asıl üzen konu, 1961 Anayasası ile birlikte başarılı DPT planlamacılığının bir anlamda öncüsü olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)‘nin bu süreçte bütüncül ulusal kalkınma planlaması anlayışını terk ederek adım adım Margaret Thatcher ile Ronald Reagan‘ın izlerini taşıyan, böylelikle başta İngiltere olmak üzere birçok ülkede ve Türkiye‘de sağlık, sosyal güvenlik ve eğitim gibi temel toplumsal sistemleri bozup yok eden stratejik planlama ve yönetim anlayışının esiri olmaya başlaması, parti ile ilgili temel belgelere buna dair hükümler koyması, elinde bulundurduğu belediyelere bu konuda siyasi anlamda liderlik ya da rehberlik yapmamasıydı.
İşte o nedenle, uzunca bir süredir kurucu parti olduğunu böbürlene böbürlene anlatan bir siyasi parti adeta kendi ideolojik gömleğini değiştirip geçmişindeki başarılı planlama modelini niye terk edip bu ülkeye AKP eliyle giydirilen planlama anlayışını kabul ediyor, bunu değiştirmek için niçin bir yol aramıyor, belediyelerini bu konuda niye uyarmıyor diye kendi kendime sorup duruyorum.
CHP genel merkezinde bu duruma müdahale edecek Prof. Dr. Yalçın Karatepe gibi değerli iktisatçıların bulunduğunu bilmekle birlikte; 2015’li yıllarda “Merkez Türkiye” sloganı kapsamında mega kentler projesiyle öne çıkan ve yakın zamanlarda verdiği demeçlerinde herkesi kapsayacak, birleştirici bir ekonomik model olarak Büyük Kalkınma Modeli‘ni hazırladıklarını ifade eden İMF patentli genel sekreter Doç. Dr. Selin Sayek Böke gibi bu girişimi frenleyecek neoliberal bir grubun bulunduğunu da biliyorum.
Yok-planların İzmir cephesi…
Son aylarda önce İzmir‘in en büyük ilçelerinden Karabağlar ve Konak belediyeleriyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025-2029 dönemi stratejik planlarıyla bu planların ilk uygulama yılı olan 2025 yılı performans programlarını ayrıntılı bir şekilde inceleyip analiz ettiğimde karşıma siyasi içerikten yoksun, CHP‘li belediyeleri diğer partilere ait belediyelerden siyasi ve ideolojik düzeyde ayırt edebileceğimiz herhangi bir farklılığın olmadığını, AKP‘li Menemen ya da Esenler belediyeleri ile aralarında siyasi ve ideolojik anlamda, sol, sosyalist, devrimci anlamda bir fark olmadığını gördüm. Çünkü belediyelerin stratejik plan hazırlayan acemi birim ve yöneticilerini, ideolojik ve siyasi anlamda yönlendirecek, onların önüne uygulanabilir ve sürdürülebilir gerçek alternatifler sunacak, bilgisi, birikimi, deneyimi ve uzmanlığı ile onlara rehberlik yapabilecek bir CHP, bir CHPGenel Merkezi, il ve ilçe yönetimleri bulunmamakta!
Politik akıldan yoksun plan ve programlar…
Reel politik aklın ve elle tutulur somut hedeflerin yokluğu…
İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak ve Karabağlar belediyelerinin 2025-2029 dönemi stratejik planlarıyla 2025 yılı performans programları CHP‘nin sol, sosyal demokrat ideolojisi ile parti programında somutlaşan politik aklı itibariyle geleceğe dair somut, elle tutulur ve ölçülüp değerlendirilebilir hiçbir şey vaat etmemektedir…
Bu eksiklik İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Karabağlar Belediyesi‘nde, kapitalizmin neoliberal anlayışının kapitalizmin vahşi, yağmacı ve yok edici özelliklerini yeşil politikalarla boyayıp gizlemeyi (greenwashing) hedefleyen “simit ekonomisi“, “gevrek ekonomisi” ve “yeni nesil belediyecilik“, “marka kent” gibi toplumsal gerçeklerden kopuk fantezi ve ütopist yaklaşımlarla giderilmeye çalışılmış; böylelikle, planın vaat ettiği başarının ölçülüp belirlenmesi mümkün olmayacak bir şekilde bilinmez bir tarihe, günlük deyimiyle “çıkmaz ayın son çarşambası“na ertelendiği anlaşılmaktadır.
Aynı eksiklik, Konak Belediyesi stratejik planında ise sol literatürde sıkça kullanılan “toplumcu belediyecilik“, “sosyal belediyecilik“, “katılımcılık” gibi kavram, terim, deyiş ve kalıp sözcüklerin bol miktarda şehvetli bir şekilde kullanılması suretiyle giderilmeye çalışılsa bile bu belgeler biz hemşeriler açısından somut işler vaat eden planlar olmaktan çıkarak adeta popülist aklın ürünü sol bir manifestoya dönüşmüş vaziyettedir. Uzun yılların içinde ezbere alınmış olan bu kadar bol, çeşitli kavram, sözcük, terim, deyiş ve kalıp sözcüğün kullanılmış olması da beş yıllık hizmet dönemi için net, kesin ve somut bir söz verme, taahhütte bulunma halinden kaçınmanın en parlak örneği olarak kabul edilebilir…. Onca laf kalabalığı ve ebeliğinin altına baktığınızda “biz bu beş yıllık sürede sizin için şunları, şunları yapacağız” netliğinin olmayışı da bu hesaplı davranışın, önümüzdeki yıllarda ortaya çıkabilecek olası başarısızlıkları gizleme telaşından çabasından kaynaklandığını ortaya koymaktadır.
Başarısızlık: “Ellerin boş kalması”
Somut koşullarının somut tahlili…
İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak ve Karabağlar belediyelerinin 2025-2029 dönemine ait stratejik planlarındaki “mevcut durum analizi” bölümünün kentin tanımı ile sorun ve ihtiyaçlarının belirlenmesi açısından oldukça yetersiz olduğu, kentin geçmişi, bugünü ve geleceğine dair verilerin dikkate alınmadığı, onun yerine kurum ölçeğinde belediyenin ele alındığı görülmektedir.
Bir kentin geleceğine ya da o kenti yöneten belediyelerin beş yıllık hizmet dönemlerine ilişkin plan ve programların o kentin bütününe ait tüm somut verilerin derlenip incelenmesini ve analiz edilip değerlendirilmesini gerektirir. Bu inceleme, analiz ve değerlendirmeyi o kente ve belediyeye ilişkin net bir fotoğraf çekmeye benzetebiliriz. Şayet çektiğimiz fotoğraf o kent ya da belediye ile ilgili her şeyi kapsamıyor veya her bir şeyi net bir şekilde göstermiyorsa; o kenti ve belediyesini o fotoğraf üzerinden okuyup öğrenmemiz mümkün olamaz. Hele ki, seçilen belediye başkanları o kenti hiç tanımıyor ya da Karabağlar örneğinde olduğu gibi oraya aday adayı olduğu başka bir ilçeden paraşütle getirilmişse…
Bir kente ya da belediyeye dair her şeyi kapsayan net bir fotoğrafın çekilmesi olarak benzettiğimiz “mevcut durum analizi” bir stratejik planda yer almıyorsa ya da sırf yer alsın diye yer verilmişse bu durum, kente dair sorun, ihtiyaç ve talepleri bilmiyoruz, bu kentin beş yıllık süre içinde ya da sonunda ne duruma geleceğini dikkate almıyoruz anlamına gelir.
“Komşu” söylemi ile gerçek komşuların unutulması…
Sanki dağın başında kendi başına buyruk belediyeler…
İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak ve Karabağlar belediyelerinin 2025-2029 dönemi stratejik planlarında bütünü temsil eden İzmir ile bu bütünün içindeki parçaları temsil eden ilçe belediyeleri arasındaki ilişki, etkileşim ve işbirliği gibi unsurların dikkate alınmadığı, adeta her bir belediyeye ait plan ve programın, o belediye sanki düşman topraklarıyla çevrilmiş dağın başında bir yerde tek başına duruyor ve çevresinde başka bir dost, komşu yerleşim bulunmuyormuş gibi hazırlandığı görülmektedir. Özellikle de Konak ve Karabağlar gibi İzmir metropol alanını oluşturan bölgede yer alan iki büyük ve önemli ilçe belediyesinin zaman zaman ya da yer yer İzmir Büyükşehir Belediyesi ile çatışan görev, yetki ve sorumlulukları nedeniyle aralarında oluşan rekabeti ve çekişmeyi düşündüğümüzde…
Oysa İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içindeki 30 ilçeden 28’inde aynı siyasi partiden gelenlerin yönetimde olduğu dikkate alındığında, bu ilçeler arasında birbiri ile komşu olan birçok ilçe ya da 30 ilçe ve büyükşehir bütününden oluşan ve yine İzmir ilini çevreleyip tümü CHP yönetiminde olan Manisa, Aydın ve Balıkesir illeri bulunmuyormuş ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile 30 ilçe belediyesi bütün bu belediyelerle karşılıklı ilişki ve etkileşim içinde değilmiş, onlarla birlikte, işbirliği için çalışamayacakmış gibi…
Sonuç olarak;
İdeolojisini, aklını ve özellikle de politik aklını Margaret Thatcher, Ronald Reagan, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan gibi sağ liderlere ve o liderlere hizmet eden neoliberal akademiye teslim etmiş olan CHP ile CHP‘li belediye başkanlarının, İzmir ‘in ve yönettikleri ilçelerin gerçeklerinden uzak bir şekilde hazırlattığı bu plan ve programların hem 2025-2029 döneminde hem de finiş çizgisinin bulunduğu 2029’da ortaya koyacağı büyük başarısızlık ihtimali, İzmir‘in bir beş yılının daha iş bilmezlik, acemilik, şablonculuk, özenti, kibir ve büyük oynuyormuş gibi davranıp halkı aldatma çabasının sonuçları olarak boşa harcanacağının alarm zillerini çalmaktadır.
Bu tehlikeli halin ortadan kalkması için, CHP‘nin ve CHP‘li belediyelerin her şeyden ne yaptıklarının ayırdında olarak kendi partilerinin sol, sosyal demokrat ideolojisi ve siyasi aklına sahip çıkarak ve izledikleri sağ politika ve yöntemleri bırakarak bu tür olmayan-planların ortaya çıkmasını sağlayan neoliberal oyuncaklardan vazgeçerek; o eski günlerin bütüncül kalkınma planlama anlayışıyla ilgili modeli, ayrı bir alternatif modeli olarak günün koşulları çerçevesinde yenileyerek güncelleştirmesi gerekmektedir…
Yararlanılan Kaynaklar
Bankoğlu, H. D. (2024), Rusya’da ve Türkiye’de Planlamanın Değişimi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 2024.
Sönmez, S., “Kapitalizm, Neoliberal Paradigma ve Küresel Kriz”, Bilsay Kuruç’a Armağan, Mülkiyeliler Birliği Yayın NO: 2011/2, Armağanlar Dizisi No:9, Ankara, Kasım 2011, s. 1043-1062.
Türel, O., “Merkezi İktisadi Planlamanın Geçmişi ve Geleceği Üzerine Bir Deneme”, Bilsay Kuruç’a Armağan, Mülkiyeliler Birliği Yayın NO: 2011/2, Armağanlar Dizisi No:9, Ankara, Kasım 2011, s. 1101-1122.
Türkiye’de Planlamanın Yükselişi ve Çöküşü 1960-1980, Atilla Sönmez’e Armağan, Bilgi Üniversitesi Yayınları, Mayıs 2010.
Bu haftaki yazımın konusu olan ve Fransızca Raison d’Etat terimine dayanan devlet aklı, devleti yönetmeye ilişkin bir akıl yürütme biçimi, tasavvur bütünü olarak tanımlayabilirim.
Bugüne kadar bu alanda kalem oynatıp görüşlerini açıklayan Machiavelli ve Hobbes gibi düşünürlere göre, devlet yönetiminin, genel ahlaktan farklı olarak elindeki politik gücü; yani, egemenliği koruyup bekasını sağlamaya ve bunu riske atan unsurları serinkanlı, sağduyulu, basiretli ve ferasetli bir tutumla yok etmeye öncelik veren kural tanımaz bir ahlaka, insani değerlerden uzak bir kurallar bütününe dayanması gerekmektedir. Bu tanıma göre, devlet aklı esas olarak “güvenlik” ve “istikrar” önceliği ekseninde çalışır. Devlet aklının temel amacı, devletin bekasını ve iktidar pozisyonunda olanların konumlarını korumaktır. Devlete nazaran öncel, dışsal ve hatta ardıl hiçbir amaç yoktur. Bir başka ifadeyle, üstün otoritenin çıkarlarının bireysel, toplumsal veya ekonomik çıkarlarla hukuk ve temel etik ilkelerden önce geldiği tasavvuru devlet aklının temelini oluşturur.
Hele ki, bu akıl, son günlerde gündemde olan Devlet’in devlet aklı ise…
Bu bağlamda devlet aklı adı verilen terimin en güncel uygulamalarını ya mahkemelere müdahale ederek ya da tarafların büyük bir hevesle katılıp sonuç alamadıkları “Barış süreci” adı verilen girişimlerde görebiliriz. Hem de, devlet aklı uğruna, onun bir gereğiymiş gibi gösterilerek… Çünkü her şey, devletin güvenlik, istikrar ve bekası için yapılmakta, bu şekilde bizim ahlaksızlık dediğimiz bir tutumla eyleme konulmaktadır.
Benim bugün sizinle paylaşacağım devlet aklı örnekleri ise, egemenlerin kendi varlıklarını koruyup sürdürmek için yaptıkları bu tür pazarlıklarla değil; iktidardaki siyasi partilerin, belediyeler düzlemindeki egemenliğini koruyup geliştirmek ve bu durumu sürdürmek amacıyla gerçekleştirdikleri nispeten daha küçük; ama, sonuç olarak devlet ve devlet aklı ile ahlak açısından ders niteliğinde çıkarımlarda bulunmamızı sağlayacak akıl almaz partizanlık örneklerinden oluşuyor…
Vereceğim örnekler, 1976’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye)‘nden mezun olduktan hemen sonra görev aldığım Yerel Yönetimler Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı‘ndaki 13 yıllık devlet memuriyeti süresince devlet aklının ve onu çaresizliğinin bir sonucu olarak görüp tanık; hatta, muhatap olduğum acı, kötü, hazin ve trajikomik olaylarla ilgili olacak…
Nitekim bu dönemde, size anlatacağım bu olay ve durumlar dışında daha başkalarıyla karşı karşıya kalıp ilk önce devlet memurluğundan müstafi; yani görevimden kendi isteğimle ayrılmış, daha sonra da 2 kez devlet memurluğundan atılmış olma şeref ve unvanını taşıyan eski bir devlet memuru olarak bugün bunları sizlerle paylaşarak tarihe not düşmenin bir görev olduğunu düşünüyorum… Her ne kadar o tarihlerden bu yana ben dahil daha birçok kişi anlattıklarımdan daha kötü, daha acı, daha hazin ve daha trajikomik olaylarla karşılaşmışsa ya da devlet aklı adına yapılan bu akıl almaz kötülükler halen devam ediyor olsa da…
Gediz Depremi, 28 Mart 1970…
Büyük bir felaketin fırsata dönüştürülmesi girişimi…
Size vereceğim ilk örnek 28 Mart 1970 Gediz Depremi ve onun sonuçlarıyla ilgili olacak… Kütahya‘nın ilçesi Gediz‘in, Richter ölçüsüne göre 7,6 büyüklüğündeki o müthiş depremle alt üst olup 1.086 kişinin ölüp 1.260 kişinin yaralandığı, 33.000 aileyle yaklaşık 80.000 kişinin evsiz kaldığı o deprem sonrasında Gediz-Uşak yolu üzerinde Gediz‘e 7 kilometre uzaklıktaki “Kadınlar Pazarı” denilen yerde, “Yeni Gediz” adıyla yeni bir yerleşim kurulmuş, bundan böyle deprem görüp adeta yok olan Gediz‘e “Eski Gediz” adı verilmişti.
Devlet aklının sahipleri; daha doğrusu 1978 yılında henüz yeni kurulmuş olan Yerel Yönetimler Bakanlığı‘na İçişleri Bakanlığı‘ndan ithal CHP‘li partizan yöneticileri ise depremin üzerinden 8 yıl geçtikten, yaşam Yeni Gediz‘de yeniden canlanıp yaralar onarılmaya çalışılırken Yeni Gediz‘in Adalet Partili (AP) belediye başkanını siyasi anlamda sıkıştırmak, belki de parti değiştirmesini sağlamak amacıyla bir arkadaşımla birlikte beni belediye başkanı hakkında soruşturma yapmak üzere Yeni Gediz‘e gönderir. Soruşturmanın gerekçesi ise belediye binasının, bakanlar kurulundan izin alınmaksızın Yeni Gediz‘e taşınmasıydı. Ama ilk yaptığımız incelemede bırakın belediye binasını, kaymakamlık, emniyet, jandarma, hastane ve sağlık ocakları gibi diğer devlet kuruluşlarının da Yeni Gediz‘e taşınması için herhangi bir bakanlar kurulu kararının alınmamış olduğu ortaya çıktı.
Tabii bu durumu Ankara‘ya dönüşümüzde hazırladığımız raporda dile getirerek soruşturma yapılmasını gerektiren bir durumun söz konusu olmadığını belirttik; ama, bir yandan da şu soruyu sormaktan kendimizi alamadık:
“Bizi belediye binasının izinsiz taşındığı bahanesi ile Yeni Gediz’e gönderen devlet aklı diğer devlet kuruluşlarının da aynı şekilde oraya taşındığından; daha doğrusu Ankara’daki hükümetin ve İçişleri Bakanlığı’nın böylesine bir karar almadığından haberdar değil miydi acaba?“
Feodal düzenle ilgili sorunlara çözüm bulamayan devlet aklı…
Anlatacağım ikinci olay ise, Urfa‘nın Fırat nehri kıyısındaki Birecik ilçesine bağlı Ayran beldesi ile ilgili olacak… Hem de takvimlerin, 12 Eylül faşizminin tüm ağırlığı ile ülke gündeminin üstüne çöktüğü, başta Doğu ve Güneydoğu’daki Kürtler olmak üzere tüm ülkede zulüm, baskı ve işkencenin zirve yaptığı 1982 yılının Haziran aylarını gösterdiği zamanlarda… Çalışma arkadaşımla birlikte Birecik Belediyesi Elektrik ve Su İşletmesi‘nin, tek başına da HalfetiBelediyesi ile Halfeti‘nin Yukarı Göklü belde belediyesinin denetimlerini yaptıktan sonra sıra Birecik‘in Ayran Belediyesi‘ni denetlemeye gelmişti. Araba ile Fırat nehri kıyısındaki kelaynakları seyrederek Ayran‘a giderken yerleşimi uzaktan gördüğümde dikkatimi çeken ilk şey, buradaki evlerin ve diğer binaların, çevredeki diğer yerleşimlerinden farklı olarak kerpiç ya da briket renginde değil, daha özene bezene yapılmış ve çoğunun kırmızı, pembe, yeşil, mavi gibi gökkuşağının tüm renkleriyle “ben buradayım” deme yarışına girmiş olmalarıydı. Bunun nedenini sorduğumda, nüfusun büyük çoğunluğunun Avrupa’da çalışması nedeniyle herkesin eline biraz para geçince ilk yaptığı şeyin, gurbet ellerde gördüğü o güzel, boyalı evleri kendi topraklarında yapma arzularından kaynaklandığını öğrendim.
Ancak o gurbetçi işçilerin Avrupalı olma hali, -ne yazık ki- güzel ve boyalı ev yapma konusunda başlayıp ondan öteye gidemiyor, mensup oldukları aşiretlerin sürdürdükleri kan davalarının esiri olmaya devam ediyorlardı.
Çünkü tarihi adı Aran ya da Airam olan bu eski yerleşimde 12 Eylül öncesinde birbiri ile mücadele edip silahlı kavgaya giren ve birçok kişinin ölümüne neden olan iki aşiret arasında bir kan davası vardı ve bu aşiretlerden biri kasaba içindeki kavgalarda belediye başkanının yetkilerini kullanmak amacıyla belediyeye girdiğinde başkanlık mührü ile belge, defter, koltuk, masa ve sandalyeleri alıp kendi bölgesine götürüyor, başka bir gün diğer aşiret yine aynı şekilde çatışma sırasında belediyeyi girdiğinde ise kaptırılan eski başkanlık mührü, belge, defter, koltuk, masa ve sandalyeler yerine yaptırılan yenilerini alıyor; böylelikle, birçok kişinin öldüğü bir ortamda benim denetleyebileceğim hiçbir belge ve defter belediyede kalamıyordu.
Bu durumu, benden önceki denetimi yapan ve Kilisli olduğunu hatırladığım rahmetli Halis Elbeyli‘nin, belediyedeki nüshası çalındığı için Birecik Kaymakamlığı‘nda bulduğumuz raporunda Aziz Nesin‘i kıskandıracak bir düzey ve kıvamda anlatıldığını görüp; aslında ağlanacak bir durumla karşı karşıya olduğumuzu bilmekle birlikte, sinirlerimin boşalması nedeniyle kahkahalarla gülmekten kendimi alamamıştım.
Cumhuriyet’in kurulduğu tarihten tamı tamamına 60 yıl geçmiş olmasına karşın aşiretler arasındaki kan davalarına çözüm bulamayan; ancak, ülke yönetimine silah zoruyla el koyan o günlerdeki, o “yüce” devlet aklı, bu duruma çare bulmak amacıyla kendi vatanında işsiz kaldığı için Almanya‘ya gidip çalışmak zorunda kalan bir vatandaşı, adeta ödüllendirerek belediye başkanı yapmış, böylelikle kendince sorunu çözmeye çalışmıştı. Belediye başkanı olduğunu öğrenen arkadaşımız ise duyduğu sevinç ve heyecanın etkisiyle o güne kadar biriktirdiği parayla belediyede kullanılmak üzere araç, gereç, iş makinesi ve kamyonlar almış ve böylelikle, şimdilerde Birecik‘in mahallesi olan Ayran‘a, adeta Sezar‘ın Roma‘ya girişini hatırlatırcasına bu araçların oluşturduğu büyük bir konvoyla girmişti!
Şimdilerde yeni fotoğraflara bakarak ya da o bölgeyi iyi bilen sevgili dostum antropolog ve belgeselci Handan Türkeli‘nin anlattıklarını dinleyerek Ayran‘ın o tarihlerdeki renkli halinin yok olduğunu, oranın da çevredeki diğer yerleşimlere benzediğini anlıyor, Ayran denince aklıma gelen o renkli evlerin yok olmuş olmasına üzülüyorum…
Keşke orada hem benim hem de Halis Elbeyli‘nin yazdığı o mizah dolu raporları bugün sizlerle paylaşmak için saklasaydım, o allı yeşilli evlerin uzaktan fotoğrafını çekebileceğim bir fotoğraf makinem ya da cep telefonum yanımda olsaydı…
Böylelikle devlet aklı bir kez daha, yönetip yok edemediği ya da denetleyemediği feodal bir geleneğin sonuçlarını, işsizlik nedeniyle yaban ellerine gidip çalışan bir işçinin birikim ve heyecanı üzerinden; yani, bir sorunu henüz çözümlenmemiş başka bir sorunla çözme ya da aklama yöntemiyle ortadan kaldırma kurnazlığını göstermiş, bunu da elindeki silahın gücüyle gerçekleştirmişti.
1990’ın Arnavutköy hava fotoğrafı…
Arnavutköy’ün 2022 yılındaki halini gösteren hava fotoğrafı….
Deveye “boynun eğri demişler, nerem doğru ki” demiş…
Üçüncü örneğim ise, İstanbul‘un Boğaz kıyısındaki o güzelim Arnavutköy mahallesi ile değil; İstanbul’un kuzey-batısındaki Terkos (Durusu) gölü ve barajının hemen kıyısında, şimdilerde yapılan İstanbul Havalimanı‘nın hemen yakınında, 1980’li yılların başında küçük bir yerleşim iken bir anda bir mantar gibi büyüyüp 2009’de ilçe haline gelen, TÜİK’in 2023 yılı ADNKS verilerine göre 336.062 kişilik nüfusa sahip koskocaman bir ilçe. 2024 yerel seçimlerinde AKP‘nin % 41,94, CHP‘nin de % 38,44 oranında oy aldığı, adeta AKP‘nin oy deposu haline gelmiş bir kent…
1990-1991 döneminde bu yerleşimdeki belediyenin ikinci denetimini yaparken bir binanın inşaat ruhsatı olmaksızın inşa edildiğine ilişkin şikayet üzerine hemen inceleme-soruşturma işlemlerine başlamış; ancak, yaptığım ilk incelemeler sırasında yerleşimdeki belediye binası dahil olmak üzere bütün okul binalarıyla sağlık ocaklarının, camilerin ve geriye kalan tüm binaların ruhsatsız olduğunu fark edip “burayı da ben mi kurtaracağım” düşüncesiyle yaptığım inceleme-soruşturmadan vazgeçmiştim.
Çünkü karşımda tüm yerleşim alanının Terkos (Durusu) gölü ile barajının koruma sahasında kalması, o nedenle burada hiçbir yapının yapılmaması ile ilgili yasağa rağmen devlet aklının çözüm bulamadığı; hatta, İstanbul‘un karşı kıyısındaki Sultangazi‘de yaptığı gibi teşvik ettiği yağma sonucunda karşıma çıkan koskocaman bir beldeyle karşı karşıya kaldığımı ve bunun da benim gibi bir ademin aklıyla çözülemeyeceğine, devlet aklının çözemediği bir soruna yapacağım soruşturma ile merhem olamayacağımı anlamıştım. Ve o tarihte 1990 TÜİK ADNKS verilerine göre 21.143 olan nüfus bugün 15-16 kat büyüyerek koskocaman bir ilçe olmuş durumda…
Resim temsilidir… Anlattığım devlet aklı olayı ile ilgisi yoktur… 🙂
Faşist devlet aklının yapmak istediği eziyetler…
Vereceğim son örnek ise, yine İstanbul‘dan, İstanbul‘un Bayrampaşa Belediyesi ile ilgili olacak. İstanbul‘da ve tüm ülkede faşist devlet terörünün bir kasırga gibi estirilip sıkıyönetim komutanlıklarından gelen imzasız dilekçe ve emirlerle yapılan soruşturmalar sonucunda suçsuz insanların cezalandırıldığı bir dönemle ilgili olacak. Bayrampaşa Belediyesi 12 Eylül 1980 öncesinde vatandaşların talebi üzerine, özel mülk sahibinin itirazına konu olmaksızın özel mülkiyete konu olan bir taşınmaza halkın; yani, kamunun kullanımı için asfalt dökerek yol yapar ve o yoldan binlerce insan ve araç geçtikten sonra dökülen asfalt geçen zaman içinde eriyerek ekonomik ömrünü doldurur.
Ancak bu arada herkesin herkesi ihbar ettiği 12 Eylül faşizmi gelir ve fi tarihte o taşınmaz üzerinde açılan yol soruşturma açılır ve benden de o asfalt bedelinin tazmini için rapor düzenlemem istenir. Oysa o asfaltı yapan belediye başkanı ölmüş ve geriye zor durumdaki karısı ve çocukları kalmıştı. Ayrıca yapılan yol taşınmaz sahibinin itirazı olmaksızın yapılarak kullanılmış ve o kullanım sonucunda verdiği fayda neticesinde yok olup erimiştir. Ve benden bu asfaltın bedelini, ölmüş belediye başkanının karısıyla çocuklarından tazmin etmeleri için rapor yazmam istenmektedir.
Bense o raporu devlet memurluğundan istifa ettiğim tarihe kadar yazmayarak ve o tazminatı ödettirmeyerek kendimce bir direniş sergilediğimi, bilerek ve isteyerek yaptığım bu direnişin devlet memurluğundan 2 kez atılma işlemleri sırasında karşıma disiplin suçu olarak çıkarıldığını hatırlıyorum… Bense o iddiayı, 12 Eylül faşizmine karşı kendi bildiğimce ve elimden geldiğince gerçekleştirdiğim sessiz sedasız bir direnişin şeref madalyası olarak aldım ve göğsüme iliştirmiştim…
Sonuç olarak;
Devlet aklı denilen terim aslında, devletin kendi varlık ve geleceğini korumak amacıyla hiçbir ahlaki değer ve kurala bağlı kalmaksızın uyguladığı baskı, zulüm ve eziyetlerin; daha doğrusu devlet terörüne gerekçe yapılan akıl dışı siyasi bir ahlaksızlık olarak kabul edilmeli, hangi düzeyde olursa olsun reddedilmeli, yerine ise yurttaşların aklıyla temel etik değerlere ve evrensel hukuka güvenen demokratik bir anlayışın konulması sağlanmalıdır.
Hele ki devlet aklı, paradigmalar değiştirmeye kalkan faşist Devlet‘in aklı ise…