Aydın Erten’i Anma Etkinlikleri: Sadece Bir Hatırlatma mı?

Ali Rıza Avcan

Çocukluğu gençliği ve öğrenciliği Ankara‘da geçmiş biri olarak, adına ister “toplumcu“, ister “halkçı” ya da başka bir şey deyin iyi belediyecilik uygulamalarını, seçimlerde benim de oy verdiğim Vedat Dalokay ve Ali Dinçer gibi başarılı belediye başkanları sayesinde ilk önce Ankara‘da görüp yaşadım…

Ardından sınıf arkadaşım sevgili Sedat Göçmen‘in de içinde yer aldığı Fatsa‘daki Fikri Sönmez (Terzi Fikri) belediyeciliği ile tanıştım. Bu arada Mülkiye‘deki lisans ve yüksek lisans eğitimi sonrasında kent, kentleşme ve yerel yönetimlerle ilgili doktora programına paralel olarak Yerel Yönetimler ve İçişleri bakanlıklarında çalıştığım dönemlerde İzmir‘den gelen seslere de kulak vererek Gültepe‘de Aydın Erten’i, Aliağa‘da Hakkı Ülkü‘yü, İstanbul‘da Ahmet İsvan‘ı, Kocaeli, Değirmendere‘de Ertuğrul Akalın‘ı ve Susurluk‘da Tahsin Bozoğlu‘nu tanıma; hatta, birlikte çalışma fırsatını yakalamış oldum.

Vedat Dalokay, Ali Dinçer, Fikri Sönmez, Ahmet İsvan, Hakkı Ülkü, Tahsin Bozoğlu ve Ertuğrul Akalın…

Ve bütün bu deneyimlerin sonucunda, kent, kentleşme, yerel yönetimler, araştırma, eğitim, iletişim ve planlama gibi bilgi ve bilgiyi işleme konularında uzmanlaşmış biri olarak önemli olanın Fikri Sönmez, Aydın Erten ya da Ahmet İsvan gibi halktan yana, ufku geniş, yetenekli ve becerikli belediye başkanlarının “tek adam” olarak öne çıkmasıyla değil; onların, başkanlıkları süresince bir daha değiştirilemeyecek derecede oluşturup bir miras olarak geride bırakacakları, toprakta derin kökler salan kurumsal bir yapılanma olduğunu anlayıp kavramış oldum.

Çünkü adları öne çıkarılıp bir kahraman gibi kutsanan bu belediye başkanlarının ölümünden, seçilememesinden ya da bir şekilde görevden alınmasından sonra o belediyeleri denetlemek ya da danışmanlık yapmak amacıyla gittiğimde; o örnek uygulamalardan geriye tek bir izin kalmadığını, sadece insanların hafızasında yer eden bazı isimlerin sık sık dile getirildiğini gördüm ve ondan sonra denetlediğim ya da danışmanlığını yaptığım her belediye başkanına, bir miras olarak geride bırakacakları kökleşmiş kurumsal yapının daha önemli olduğunu anlatmaya çalıştım. Her ne kadar, 12 Mart ve 12 Eylül gibi her olumlu, güzel şeyi ezip geçen, un ufak eden faşist dönemlerin bu geride bir şey kalmaması olayında birinci dereceden etkili olduğunu bilsem de…

Bugünkü yazımın konusunu oluşturan Gültepe Belediyesi ve onun efsane başkanı Aydın Erten de -ne yazık ki- kahramanlık öyküleri dışında geride hiçbir şey bırakmama halinin kötü bir örneği olarak kaldı. Kendi bir efsane kahramanı olarak unutulmadı; ama, yaptıkları örnek alınıp geliştirilmedi ve devamı getirilemedi…

Kendisi görevden alınıp belediyesi kapatılmış olsa bile, İzmir‘in orta yerindeki bir direniş noktasından, bir özerklik deneyiminden geriye bugünleri etkileyecek daha anlamlı bir şeylerin kalması gerekirdi diye düşünüyorum…

Çünkü Aydın Erten‘in görevden alınması sonrasında belediyesi kapatıldı, kendisi partisi içinde cezalandırılarak ilgisizliğe mahkum edildi ve yaptıkları bir örnek olarak uzunca bir süre incelenip değerlendirilmedi… Yapıp eyledikleri üzerine kafa yorup geleceğe aktarılacak sonuçlar çıkarmak yerine kahramanlaştırılan ismi öne çıkarılıp mezarına gidip karanfil koyduktan sonra nutuk atmak yeterli bulundu… Hem de onun söyledikleriyle yaptıklarının tam aksini yapanların, örneğin kaymakamın yazısını emir telakki edip Avesta Derneği‘nin kapısına kilit vuranların, işçileri kapının önüne koyup emek düşmanlığı yapanların iki yüzlülüğü ile… Bunun dışında Gültepe Belediyesi ile onun başkanı Aydın Erten hakkında, aynen sevgili arkadaşım Sedat Göçmen‘in Fatsa anılarını toplayıp yayınlanması gibi tek bir belgesel, tek bir anı kitabı hazırlanmadı, o anıları koruyup kollayacak bir dernek, bir vakıf bile kurulamadı… Hatta 2024 yılı anmasında Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun kuracağız denilen Aydın Erten Vakfı bile aradan bir yıl geçmesine rağmen kurulmadı, kurulamadı…

Gültepe belediye başkanı Aydın Erten adının dillere pelesenk olduğu bu süre içinde; bırakın öldüğü 2000 yılını, ilk kez belediye başkanı olduğu 1973 yılından bu yana geçen 52 yıl içinde üniversitelerde kendisi ve Gültepe konusunda topu topu 3 tane tez yazıldı:

🔴2016 yılında Uğur Ülger‘in yazdığı “Seçmen Davranışlarındaki Değişim, Gültepe Örneği” isimli yüksek lisans tezi,

🔴2022 yılında Turgay Gülpınar‘ın yazdığı “Türkiye’de yerel özerkliğin yükselişi ve düşüşü: Gültepe örneği (1973-1980)” isimli doktora tezi ve

🔴Kemal Kılçdaroğlu‘nun CHP genel başkanlığı zamanında genel başkan yardımcısı ve parti meclisi üyesi olan Devrim Barış Çelik‘in 2024 yılında yazdığı “Sosyo-ekonomik değişimin seçmen tercihlerine etkisi: Gültepe örneği” isimli doktora tezi.

Neyse ki, yaraya merhem niyetine yapılan bu üç çalışmadan biri olup sevgili ekip arkadaşım Dokuz Eylül Üniversitesi İzmir Meslek Yüksekokulu öğretim görevlisi Dr. Turgay Gülpınar‘ın kaleme aldığı 2022 tarihli doktora tezi, yakın zamanda İletişim Yayınları tarafından “Yerel Hükümet: Gültepe, Bir Özerklik Deneyimi (1973-1980)” ismiyle yayınlandı da bu alandaki büyük eksiklik bir nebze olsa da giderildi.

O nedenle, ağzından İzmir, Gültepe ya da Aydın Erten isimleri çıkan herkesin, her İzmirli‘nin bu kitabı almasını ve Prof. Dr. Sonay Bayramoğlu Özuğurlu‘nun öğrencisi sevgili Dr. Turgay Gülpınar‘ın yazdıklarını okumasını hararetle öneriyorum.

Gelelim, Aydın Erten‘in ölümünün 25. ölüm yıldönümüne isabet eden 11-13 Ağustos 2025 tarihlerinde “Aydın Erten’i Anma Etkinlikleri” adıyla yapılıp bir kısmına sevgili dostlarım Orhan Beşikçi ve Erol Şaşmaz‘la birlikte katıldığım ve benim bir saygı etkinliği olmaktan çok saygısızlık olarak nitelediğim etkinliklerle ile ilgili değerlendirmelerime…

CHP Konak İlçe Başkanlığı tarafından düzenlenip; İzmir Büyükşehir, Konak ve Gaziemir belediyeleriyle İzmir ve Konak kent konseylerinin, Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma, Geleceğim Ol ve 68’liler Derneği ile ADD Konak Şubesi‘nin ve 78’liler Federasyonu‘nun; ayrıca, sponsor olarak So Lady, Özgür Eğitim Yayınları, Serkay Tekstil ve Öz Altın Turizm gibi firmalarca desteklenip 11-13 Ağustos 2025 tarihlerinde üç gün süreyle yapılan etkinliklerin halka duyurulan programına göre;

Aydın Erten, 11 Ağustos 2025 Pazartesi günü 11.00-12.00 saatleri arasında mezarına karanfil bırakmak suretiyle anılacak; ayrıca, yine aynı gün 13.00-14.00 saatleri arasında 1973-1980 yılları arasında Gültepe Belediye Başkanı olarak ortaya koyduğu belediyecilik deneyimi, 2022 yılında hizmete açılan Gültepe Aydın Erten Rekreasyon Alanı‘ndaki Mutlu Kahve‘de, DEÜ İzmir Meslek Yüksekokulu öğretim görevlisi Dr. Turgay Gülpınar ile Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği başkanı Ali Yılmaz‘ın katılımıyla “Bir Özerklik Deneyimi” adı altında konuşulup tartışılacak,

12 Ağustos 2025, Salı günü 20.00-23.00 saatleri arasında Gültepe Son Durak‘ta “Adım Adım Anadolu Esintileri” isimli bir konser verilecek,

Etkinliğin 3ncü ve son gününde ise saat 14.00’de Gültepe Toros Tesisleri‘nde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun ve Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği yönetim kurulu başkanı Ali Yılmaz‘ın protokol konuşmalarından sonra sevgili hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş‘le Doç. Dr. Taylan Engin ve Dr. Orhan Selim Bayraktar‘ın katılımıyla başlığı ya da konusu belirtilmeyen bir toplantı yapılacaktı.

Bu programı görür görmez Kent Stratejileri Merkezi‘nin Facebook hesabında yaptığım bir paylaşımla Aydın Erten‘in, ilk kez mezarının ziyaret edilip karanfil bırakılması dışında toplantılar ve konserler düzenlenerek anılacak olması nedeniyle organizasyonu yapanları tebrik etmekle birlikte; 13 Ağustos 2025, Çarşamba günü yapılacak toplantıda sevgili hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş‘in yanına verilen iki ismin hem Aydın Erten‘le bir ilgisinin olmaması, hem de uzmanlık alanlarının belediyecilikle ilgili olmayışı nedeniyle bu durumu eleştirmiş, buna bir çözüm bulunmasını önermiştim.

Oysa izleyen günlerde gerek tanık olduklarımı, gerekse güvenilir kaynaklardan aldığım bilgileri dikkate alınca bu organizasyonu yapanları boşu boşuna tebrik ettiğimi anlayıp yapılanları Aydın Erten‘e yapılan bir saygısızlık olarak düşünmekten kendimi alamadım ve o nedenle de tarihe not düşmek adına bu yazıyı yazmak zorunda kaldım:

Gelelim gün gün neler yapıldığını ortaya koyup değerlendirmeye;

1) Yıllardır yapılan mezar ziyareti ile bu ziyaret sırasında mezara karanfil bırakıp ardından nutuk atanları dinlemenin bıktırıcı bir ritüel olduğunu düşündüğüm için oldukça kalabalık olduğunu gördüğüm söz konusu etkinliğe katılmadım. Ancak daha sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin internet sayfasında “Tugay: Aydın Erten’in mirası namus borcumuzdur” başlığıyla yayınlanan 11 Ağustos 2025, Pazartesi tarihli haberle haber ekine koyduğu fotoğraflara baktığımda mezarın karşısına konulan kürsüye Cemil Tugay, Nilüfer Çınarlı Mutlu, Ozan Ali İlgazi, Ünal Işık, Sabri Ergül, Ceren Erten, Hamit Mumcu, Orhan Polat, Nimet Haytabay, Ertuğrul Gezenoğlu ve Nail Dağdelen olmak üzere tamı tamamına 11 kişinin çıkarak konuştuğunu öğrendim.

BU tür konuşmacısı bol mezarlık anmalarını geriye doğru incelediğimde de, o an itibariyle CHP siyaseti açısından kimler makbulse, kimlerin hükmü geçiyorsa konuşanlar arasında onların yer aldığını; ama, başkalarına ya da halka söz bırakmayan siyasetçi bolluğunun uzun bir süredir değişmediğini anladım…

Çöplerin toplanmadığı bakımsız Aydın Erten Rekreasyon Alanı… Fotoğraf: Erol Şaşmaz

2) Aynı gün 13.00-14.00 saatleri arasında Aydın Erten Rekreasyon Alanı‘ndaki Mutlu Kahve‘de Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği yönetim kurulu başkanı Ali Yılmaz ile DEÜ İzmir Meslek Yüksekokulu öğretim görevlisi Dr. Turgay Gülpınar‘ın konuşmalarını dinlemek amacıyla sevgili dostlarım Orhan Beşikçi ve Erol Şaşmaz ile birlikte gittiğimizde söyleşinin yapılacağı Mutlu Kahve‘nin kapalı olduğunu, alandaki güvenlik görevlilerinin bu toplantıdan haberdar olmadıklarını; ayrıca, “Mutlu Kahve” adı verilen tesisin çevresindeki Aydın Erten Kreasyon Alanı‘nın bakımsızlık içinde bir çöp deryasına dönüştüğünü görüp, bu mekanda “mutlu” olup Serotonin salgılamak yerine üzülüp tesise adı verilen Aydın Erten adına içim acıdı ve bu alanın hiç olmazsa Konak Belediyesi tarafından birkaç gün önce temizlenip bakımlı hale getirilmesi gerektiğini düşündüm… Çünkü bana göre Aydın Erten‘e saygı, kürsü nutuklarında değil; onun adının verildiği bu tesisteki bu tür küçük noktalara özen göstermekte yatıyordu…

Kapısı kilitli “Mutlu Kahve”ye alternatif bir söyleşi…

Mutlu Kahve kapalı olup toplantıya hazır olmadığı, üstüne üstlük Konak Belediyesi’ne ait bu tesiste Aydın Erten adına yapılan toplantıya ev sahibi konumundaki Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu ve mezarlığa gidip konuşmalar yapan zevat (Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği yönetim kurulu başkanı Ali Yılmaz ve CHP Konak İlçe Başkanı Ozan Ali İlgazi haricinde) gelmediği için bahçedeki ahşap merdivenleri bir anfinin basamakları gibi kullanarak ve sandalyeleri bu alana taşıyarak açık havada, Aydın Erten adına asıl konuşulması gereken şeylerden söz eden konuşmacılarla Aydın Erten‘in yakınlarını dinledik…. Böylelikle Aydın Erten‘in hayat arkadaşı öğretmen emeklisi Ayten Hanım‘ı ve manevi oğlunu tanıyıp anılarını dinleme fırsatını yakaladık…

3) 12 Ağustos 2025, Salı günü 20.00-23.00 saatleri arasında, Gültepe Son Durak‘ta yapılan konsere, o saatlerde toplu ulaşım araçlarıyla Gültepe‘den eve dönmenin İzmir koşullarında zor olması nedeniyle, istemiş olmama karşın katılamadım… O konsere beni bekleyenler için “affola” demekten başka bir çarem yok ne yazık ki…

4) Söz verilmiş başka bir program nedeniyle gidememiş olmakla birlikte üç ayrı güvenilir kaynaktan aldığım bilgilere göre bu sene Aydın Erten adına yapılan en önemli saygısızlığın etkinliğin son günü; yani, 13 Ağustos 2025, Çarşamba günü saat 14.00’de Konak Belediyesi’ne ait Toros Tesisleri’nde yapılan toplantıda hayata geçtiği anlaşılıyor.

Duyurulan programa göre o tarih ve saatte, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘la Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun ve Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği yönetim kurulu başkanı Ali Yılmaz‘ın protokol konuşmalarından sonra Gaziemir Belediye Başkanı Ünal Işık‘ın moderatörlüğünde yapılacak toplantının tartışılmaz ismi sevgili hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş‘in yanına konulan konuşmacılardan birinin Bandırma Üniversitesi‘nden gelip daha çok akıllı ulaşım sistemleri konusunda uzman olan Doç. Dr. Taylan Engin, diğerinin de daha çok Hollanda‘da, belediyeler dahil bir çok kurum ve şirkete danışmanlık yapıp kendine ait web sayfasında Deniz Baykal‘ın CHP genel başkanı olduğu yıllarda parti adına çalıştığını ve bu yeni dönemde “CHP’ye katabileceği kalitesi“nden söz eden Kayserili Dr. Orhan Selim Bayraktar olduğunu sanıyordum.

Ancak o gün o toplantıda, adları programda yazılı o iki şahsın yokluğunda onların yerini İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun, Manisa eski milletvekili Sabri Ergül‘ün, açılışta protokol konuşması yapacağı duyurulan; ancak, gelmeyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay yerine ikame edilen İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi Başkan Vekili Altan İnanç‘ın ve yine açılışta protokol konuşması yapacağı söylenen Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu ile Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği yönetim kurulu başkanı Ali Yılmaz‘ın aldığını ve böylelikle yine mezarlık başındaki kalabalık konuşmacı kadrosunu anımsatırcasına “Değişen Kent Kavramı ve Kent Kültürü” konusunda Prof. Dr. Ruşen Keleş‘le birlikte konuştukları anlaşılıyor.

Wikipedia bilgilerine göre Aydın Erten‘in hasta yatağındayken bile “emek düşmanları sevinmesin, bu yatışım yeni bir mücadelenin başlangıcıdır” dediğini öğrendiğim için yakın zamanda yüzlerce belediye işçisini işinden, gücünden ve ekmeğinden eden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “emek düşmanı” başkanı Cemil Tugay‘ın bu toplantıya katılmayışı bence tam da yerinde, isabetli bir gelişme olmuş…

Üstüne üstlük, iki gün önce Aydın Erten‘in mezarı başında yaptığı konuşma, belediyenin internet sayfasında “Aydın Erten’in mirası namus borcumuzdur” başlığı ile yayınlandığı halde meclis başkan vekilinin katıldığı bu toplantı ile ilgili tek bir bilgi ya da fotoğraf aynı web sayfasının haberler bölümünde yayınlanmamış, tüm bilgi ve görseller toplantı sonrasında Altan İnanç, Ünal Işık ve Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun sosyal medya hesaplarıyla duyurulmuştur.

Evet, “emek düşmanı” bir belediye başkanının Aydın Erten hakkında bir şeyler söylemeye çalışması, 15 yıllık hizmet süresi içinde Aydın Erten‘i hatırlatan tek bir karar ve uygulaması olmayıp belediyeyi şirketleştiren Aziz Kocaoğlu ile yine aynı şekilde kişisel tanışıklıklar dışında daha önce Aydın Erten‘le ilgili tek bir icraatına rastlamadığımız İzmir eski milletvekili Sabri Ergül‘ün varlığı, daha dün kaymakamlıktan gelen yazıyı emir kabul edip Avesta Dil Derneği‘ni mühürleyen; ancak geçen yıl dile getirdiği, “Aydın Erten Vakfı kurmak üzere çalışmalarımıza başladık. Aydın Erten’in anısına çok daha kalıcı işler yapmak üzere bir vakıf aracılığıyla bundan sonra çalışmalarımızı sürdürmek istiyoruz” vaadini (1) henüz yerine getirmeyen Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu… Hepsi bir araya gelerek, bugüne kadar yaptıkları ya da yapmadıkları ortadayken değişen kent kavramı ve kültürü hakkında konuşma cesaretini gösterebiliyorlardı…

Bunlar hangi duygudaşlık, hangi ideoloji, hangi yoldaşlık içinde Aydın Erten hakkında konuştular, onun mirası hakkında nasıl böyle büyük büyük laflar ettiler, hangi yüzle Aydın Erten‘den söz ettiler? Hele ki, hemen yakındaki Aydın Erten Rekreasyon Alanı çöp içinde dururken… 11 Ağustos 2025 tarihli toplantı için “Mutlu Kahve” adını verdikleri mekanı açmayıp bizleri dışarıda toplantı yapmaya mecbur ederken neredeydiler? O toplantıda anılan, dile getirilen kişi bir başkası değil, bizatihi Aydın Erten‘in kendisi değil miydi?

Hele ki tüm Gültepe halkı, Konak Belediyesi‘nin Gültepe ile ilgili kentsel dönüşüm proje ve uygulamalarını sabırsızlıkla beklerken… Gültepe‘denin cadde ve sokaklarındaki çöp dağları her geçen gün büyürken…

Ve nitekim toplantının bir yerinde izleyenlerin sabrı taştı… Nerede bizim kentsel projelerimiz, niye onlar konuşulmuyor, bizim sorunumuz ne zaman çözümlenecek diyerek seslerini yükselttiler, oraya gelmiş geçkin ya da taze politikacıların yaklaşan ilçe ve il seçimleri nedeniyle yükselen hırslarına, yeniden iktidar çığrışlarına karşı kendilerini hatırlattılar…

Ve tabii ki, her zamanki yaklaşımı ile seslerini yükseltip homurdanan bu kitleyi yumuşatmak İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin başkanı ve Aziz Kocaoğlu‘nun hemşerisi Altan İnanç‘a düştü… Aynen belediye meclisinde “sen de haklısın, sen de haklısın” diyerek açık mücadeleden çok tarafları uzlaştırmayı seçen Altan İnanç‘a düştü… Gitti seslerini yükselten izleyicilerle konuştu, onları ikna etmeye çalıştı ve ardından da halkın çıkışından söz etmeden halkla iç içe bir meclis başkan vekiliymiş manzarası veren fotoğrafları kendi sosyal medya hesabında kullanabildi…

Böylelikle, konuşmacıların dile getirdikleri Aydın Erten güzellemelerinin tam da ortasına bir ateş topu atılarak, bölgenin temel sorunları henüz çözümlenmemişken, sorunlar Aydın Erten‘in kararlılığı ve hızıyla çözülmemişken konuşmacıların çıkıp bu tür konuşmaları yapmak Gültepe halkını memnun etmemişti… Onlar özellikle de Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun çıkıp Gültepe‘nin dönüşümü konusunda bir şeyler söylemesini bekliyorlardı… Ama bu cevabı, daha doğrusu cevap verememe tesellisini Nilüfer Çınarlı Mutlu yerine Altan İnanç yaptı… Böylelikle kimin belediye başkanı olduğu karıştı ve anlaşılamadı….

Ama Gültepe halkı, bu toplantıda beklediğini bulamamakla birlikte; 2024 yılının Temmuz ayındaki gazete haberlerine baktığında Gültepe‘deki kentsel dönüşümün Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu tarafından 2025 yılının Eylül ayında başlatılacağı vaadinde bulunulduğunu görür ve bu haber üzerine bir nebze de olsa teselli bulur diye düşünüyorum… Zira 2025 yılının Eylül ayına girmemize içinde bulunduğumuz tarih itibariyle topu topu 6 gün kaldı ve Gültepe‘deki kentsel dönüşümün başlaması için artık gün sayıyoruz… (2)

Aslında halkın dile getirdiği bu tepkide bana göre Aydın Erten‘in dünyasından bugünlere gelen bir iz, bir işaret vardı… Aydın Erten böylelikle bir kez daha orada, o toplantıda, o toplantıyı izleyen halkın arasında var olduğunu, halkın istekleri doğrultusunda işler yapılması gerektiğini hissettirmişti… İzleyicilerin haklı isyanında, çıkardığı itiraz seslerinde aslında Aydın Erten‘in sesi, “yeter artık, konuşmanızdan, nutuk atmanızdan bıktık; halkla birlikte davranıp halkın gerçek sorunlarını çözün” diyordu… Aynen, mahalleye verilmeyen elektrik direklerini halkla birlikte dikip sorunu çözmeye çalıştığında olduğu gibi…

Velhasıl, İzmir’in bilinmiş, denenmiş ve çöpe atılmış siyasetçileri, ilerleyen yaşlarına rağmen son bir hamle daha yaparak ve yine Aydın Erten adını kullanarak ve onun mirasçısı olan Gültepe halkının sorunlarını çözmeyerek, Gültepe‘yi çöpe ve bakımsızlığa teslim ederek Aydın Erten‘e haksızlık yaptılar, saygı yerine saygısızlıklarını sergilediler…

(1) “Efsane başkan Aydın Erten mezarı başında anıldı, Gündeme Bakış, 12.08.2024, https://www.gundemebakis.com/efsane-baskan-aydin-erten-mezari-basinda-anildi

(2) “Başkan Mutlu tarih verdi: 2025 Eylül’de dönüşümü başlatırız, Ege’deSonSöz, 04.07.2024, https://www.egedesonsoz.com/baskan-mutlu-tarih-verdi-2025-eylul-de-donusumu-baslatiriz

Kendini yasa koyucu TBMM ile Cumhurbaşkanının yerine koymak…

Ali Rıza Avcan

2004 yılında kurulan İzmir Tarihi Kemeraltı Çarşısı Esnaf Derneği‘nin genel koordinatörü ve danışmanı olarak görev yaptığım 2004-2007 yılları arasındaki 4 yıllık dönemde dernek ile Konak Belediye Başkanlığı arasında imzalanan protokol uyarınca, Kemeraltı Çarşısı‘nda değişik nedenlerle işyeri açılış ve çalışma ruhsatı almamış/alamamış yüzlerce işyerine İçişleri Bakanlığı‘nın görüşü alınmak suretiyle bir yıl süreyle geçerli olan ruhsatlarını almış; böylelikle, bir o kadar esnafla tanışarak onların eli ayağı olmuştum.

Ağır, yüksek vergi, harç ve ücretlerin hamalı olmak…

Çünkü çoğu kez birbirine bitişik bağımsız bölümleri birleştirerek büyük mekânlı çağdaş mağazacılıkla rekabet etmeye çalışan çarşı esnafının imar mevzuatına aykırı bu durum nedeniyle alamadığı işyeri açma ve çalışma ruhsatını, İçişleri Bakanlığı‘ndan izni alınmış geçici çalışma belgesiyle telafi etmeye çalışıyor, eski bir bakanlık denetim elemanı olmanın getirdiği bilgi, birikim ve tecrübeyle esnafa ruhsat vermek istemeyen, bunun için zorluklar çıkaran belediye yöneticileriyle çata çat kavga ediyor, “allem edip kallem edip” o ruhsatı almaya çalışıyordum. Tabii ki bu nedenle, Konak İzmiroğlu İş Merkezi‘nin altındaki bir pideciye, Kemeraltı‘ndaki Manisalı Kebap‘a erkek ve kadın tuvaletleri olmadığı için alamadığım ruhsat ile Anafartalar Caddesi‘nin Mezarlıkbaşı çıkışındaki Gül Kebap‘a ruhsat alırken yaşadığım zorlukları, eskiden Salepçioğlu Hanı, şimdilerde ise Kapalıçarşı olarak adlandırılan tarihi hana yanlış restorasyon nedeniyle alamadığım ruhsatları unutmamak üzere…

İşte o nedenle, yakından tanıdığım, hatta yakın yıllarda beni arayıp ruhsat alma konusunda benden yeniden yardım isteyen başta Kemeraltı esnafı olmak üzere tüm esnaf kardeşlerim için bugün bu yazıyı yazarak onların bugün itibariyle haklarını savunup yol göstermem şart oldu diye düşünüyorum….

Çünkü onları temsil ettiğini söyleyen derneklerle meslek odaları, ne yazık ki belediye ile olan ilişkilerini bozmamak için başlangıçta bir iki şey söylemekle birlikte sorunun içine dalıp esnafın hak ve çıkarlarını savunmuyor, ona sahip çıkmıyor, mülki ve yerel yöneticilerin karşısında “el etek öpüp bel eğmek” dışında esnafların sorumlu bir yurttaş olarak kanunsuzluklarla savaşmasını istemiyor…

İşte o nedenle bugünkü yazım, Konak ve İzmir Büyükşehir belediye meclislerinin 7 ve 15 Ağustos 2025 tarihlerinde yaptığı aylık olağan toplantılarda kabul edilen kanuna aykırı bir tarifenin kabulü için CHP‘li meclis üyelerinin “grup kararı” denilen anti-demokratik bir kelepçeyle esir alınıp, bu esarete “hayır!” diyen meclis üyelerinin de disipline sevk edilmesi; daha doğrusu, yasa gereği harç konusu olan bir idari işlemin yasaya aykırı bir şekilde ücret konusu bir hizmete dönüştürülmesi suretiyle işyeri sahiplerinin belediye eliyle soyulması gerçeği ile ilgili olacak.

Gazetelerde yayınlanan ve Konak Belediye Meclisi AKP grubunun iptali için dava açacağı söylenen bu yeni tarifeye göre lokanta, kebapçı, kafeterya, hamburgerci, pizzacı, pastane, içli pide salonu, yemek salonu, unlu mamuller satış yeri, tatlı satış yeri, kantin, berber ve kuaför gibi işyerlerinden alınacak ruhsat ücreti % 2025 yılı başında kabul edilen tarifeye göre 544,22 artışla 23.284 liradan 150.000 liraya, motorlu kara taşıtı ticareti yerlerinden alınacak işyeri açma ve çalışma ruhsat ücreti % 1.090,48 oranındaki artışla 42.000 liradan 500.000 liraya, kapalı otoparkların ruhsat ücreti % 651,56 oranındaki artışla 53.222,40 liradan 400.000 liraya yükseltilmiş durumda…. Tarifeye baktığımızda diğer işyerlerinin de bu darbeden kendilerine düşen payı aldıkları görülüyor…

Halkı; pardon “komşuları” kandırmanın yeni bir yolu: Harç konusu olan işyeri açma harcını, yüksek rakamlı ücret olarak talep etmek

Oysa bu konu ile ilgili mevcut hukuki düzenlemelere göre harç konusu olan işler için ücret alınması ve ücret alınsa bile bu kadar büyük rakamlı bir ücretin talep edilmesi mümkün değildir…

Üstüne üstlük işyeri açma ve çalışma ruhsatı olarak adlandırılan hizmet için alınacak harcın miktarını belirleme yetkisi, TBMM ile Cumhurbaşkanı‘na ait olduğu için bu harcın miktarını belirlemek hiç bir zaman ve koşulda Konak ve İzmir Büyükşehir belediye meclislerinin görev, yetki ve sorumluluk alanında değildir… O nedenle TBMM ve Cumhurbaşkanı‘na ait konularda karar alıp yetki gaspına neden olduğu için Konak ve İzmir Büyükşehir belediye meclisleri açık bir şekilde suç işlemektedir! Hem bir ya da bu kez değil, daha önceki tarifeler ve diğer ilçe belediyelerine ait tarifeler için de suç işlemiş durumdalar!

Bu durumun tam aksini; yani, yarın öbür gün CHP‘nin TBMM‘nde çoğunluğu elde etmesi ya da CHP‘li bir ismin Cumhurbaşkanı olması durumunda, mevcut hukuki düzenlemelere göre TBMM‘nin ya da Cumhurbaşkanı‘nın görev, yetki ve sorumluluk alanındaki bir konuda AKP‘li, CHP‘li ya da başka bir siyasi partinin yönetiminde olduğu bir ilçe ve büyükşehir belediye meclisinin karar almasının nasıl karşılanacağını da düşünmemiz gerekir…

Özellikle de, AKP iktidarının ağır, haksız ve mükerrer aldığı vergi, harç ve ücretlerden şikayetçi olan CHP‘nin göz önündeki, İzmir‘in tam ortasındaki belediyesi olarak… Adeta onun yaptığını yaparak, aynen onun motorlu taşıtlar vergisini aynı yıl içinde ikinci kez almasında, aynen halkı vergilerle ezerken iş adamlarından, holdinglerden vergi almamasında olduğu gibi… Üstüne üstlük yeni bir işyeri açarken bu harcı, -pardon ücreti- ödemek zorunda olanları ezip geçmek suretiyle… Üstüne üstlük bugüne kadar değişik nedenlerle binlerce işyerinin açılışında bu harcı almadıkları, bu nedenle Konak ilçesi sınırları içinde işyeri açma ruhsatı olmayan binlerce işyeri faaliyette bulunduğu halde…

Konak Belediyesi’nin 2025 yılının ilk yarısında uyguladığı tarife ile ikinci yarısında uygulamaya kalktığı suç konusu tarife!

Oysa, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu‘na göre TBMM ve Cumhurbaşkanlığı tarafından belirlenmiş işyeri açma ve çalışma ruhsatı harcının miktarlarını, Konak Belediyesi‘nin de içinde bulunduğu 1. grup için 2013 yılında belirlenen TL/m² değerlerini her yıl sonunda belirlenen yeniden değerleme rakamlarını dikkate alarak güncellediğimizde 2025 yılında 25 m2’ye kadar büyüklükteki işyerlerinden en fazla 8,83 TL/m², 26-100 m2 arasındaki işyerlerinden en fazla 11,96 TL/m², 101-250 m2 arasındaki işyerlerinden en fazla 13,61 TL/m², 251-500 m2 arasındaki işyerlerinden en fazla 15,26 TL/m², 501 m2’den yukarı işyerlerinde en fazla 16,63 TL/m² miktarında ruhsat harcı alınabileceği ortaya çıkacaktır.

Bu rakamların dikkate alınması durumunda ise 2025 yılında Konak Belediyesi gibi 1. gruptaki bir belediyede, kanunun maksimum sınır olarak izin verdiği 5.000 metrekarelik bir işyeri için en fazla 83.150.- TL. tutarında harç alınması mümkün olduğu halde; bunu oteller için 800.000.-TL’ya çıkarmak hangi hukuk anlayışının, hangi vicdanın, hangi “toplumcu belediyecilik” anlayışının ürünüdür, merak ediyorum…

Ama ondan önce bu durumun neden mevcut hukuk düzenine aykırı olduğunu, Anayasa, kanunlar, tüzükler, yönetmelikler, genelgeler, tebliğler ve bakanlık görüşleriyle örnek Danıştay kararlarını ele alıp vergi hukuku açısından vergi, harç ve ücretin ne anlama geldiğini, birbirlerinden farklarının neler olduğunu anlatarak açıklamaya çalışayım:

Vergi, merkezi yönetimle yerel yönetimlerin karşılığında hiçbir şey vermeksizin topladığı kamu geliridir. O anlamda vergiler karşılıksızdır, vergi ödeyerek özel bir yarar elde edilmez, ödeyenin ödeme gücü ilkesine dayanır ve kesindir. Gelir vergisi, kurumlar vergisi ya da emlak vergisi bu tür kamu gelirlerine örnek vergilerdir.

Harç, merkezi yönetimle yerel yönetimlerin yerine getirdiği belli bazı hizmetlerden yararlananların bunların karşılığında ödediği zorunlu kamu geliridir. Örneğin pasaport verme, noter onayı ve işyeri açma ve çalışma ruhsatı karşılığında yapılan ödemeler bu tür kamu gelirlerine örnektir.

Ücret ise, kamu kurumlarının aldığı vergi, harç, resim veya katılma payının dışında ilgililerin isteğine bağlı olarak ifa edecekleri her türlü hizmet için düzenlenen tarifelere göre alınan kamu geliridir.

İşyeri açma ve çalışma ruhsatının miktarı yasal olarak belirlenmiş “harç” olarak değil de, keyfe göre belirlenen yüksek rakamlı bir “ücret” olarak alınması konusunda Anayasa, kanun, yönetmelik ve bakanlık görüşü gibi mevcut hukuki düzenlemeler bize şunları söylemektedir:

1981 Anayasası‘nın “Vergi Ödevi” başlıklı 73. maddesinde; “…Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır. Vergi, resim, harç ve benzeri yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisi Cumhurbaşkanı’na verilebilir“.

2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu‘nun 81 ve 84. maddelerine göre, belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde bir işyerinin açılması, işyeri açma izni harcına tabi olup; harç miktarı işyerinin kapladığı alanın her metrekaresi ile orada yapılacak işin özelliğine göre metrekare başına en az 1.- TL/m², en fazla 3.- TL/m² üzerinden hesaplanacak; ancak, bu miktar hiçbir şekilde 5.000 metrekareye isabet edecek tutarı aşmayacaktır.

Aynı kanunun 95 ve 96. maddelerine göre ise, belediyelerin tahsil edeceği işyeri açma ruhsat harcı, kanunda belirtilen en alt ve en üst sınırları aşmamak koşuluyla mahallin çeşitli semtleri arasındaki sosyal ve ekonomik farklılıklar göz önünde tutularak 1, 2, 3, 4 ve 5 rakamlarıyla adlandırılan beş belediye grubu itibariyle Cumhurbaşkanınca belirlenecektir. Belirlenen bu tutarlar, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere bir önceki yıl için belirlenen yeniden değerleme oranında artırılıp bu şekilde hesaplanan miktar ve tutarların, virgülden sonraki iki hanesi dikkate alınmayacaktır. Ancak bu miktar ve tutarlar kanunda yazılı maksimum tutarı aşamayacaktır.

Yurttaşın sırtına yüklenen yüksek ve mükerrer vergilerle “verginin vergisi” olarak alınan büyük soyguna ek olarak, aslında harç olan bir parayı yüksek rakamlı ücret olarak almak, AKP iktidarının yaptığı soyguna ortak olmak…

2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu‘nun 3239 sayılı kanunla değişik 97. maddesine göre, belediyeler bu kanunla harç veya katılma payı konusu yapılmayan ve ilgililerin isteğine bağlı olarak ifa edecekleri her türlü hizmet için belediye meclislerince düzenlenecek tarifelere göre ücret almaya yetkili olup, belediyeye tekel olarak verilmiş toplu ulaşım ve içme suyu dağıtımı gibi işlerin kendi özel hükümlerine göre düzenleneceği belirtilmiştir.

Ayrıca Maliye Bakanlığı‘nın Belediye Gelirleri Kanunu ile ilgili 31 seri nolu Genel Tebliğine göre; belediyelerin harç veya katılma payı konusu yapılmayan ve ilgililerin isteğine bağlı olarak ifa edecekleri her türlü hizmet için belediye meclislerince düzenlenecek tarifelere göre ücret almaları mümkün bulunmakla beraber; ücretlerin hizmetten faydalananlardan yapılan hizmetin maliyeti göz önünde bulundurularak adalet, eşitlik ve genellik prensiplerine uygun olarak tespit edilmesi gerekmektedir. denildiğinden bu hususun ücret tarifesi düzenlemelerinde dikkate alınması gerekmektedir.

Diğer yandan bu konularda üst mahkeme konumunda olan Danıştay 8. Dairesi‘nin 10 Nisan 2017 tarih, E.2017/2330, K.2017/8014 sayılı ve Danıştay 9. Dairesi‘nin 10.03.2010 tarih, E.2008/5524, K.2010/1160 sayılı emsal kararlarında harç konusu olan işyeri açma ve çalışma ruhsatı karşılığında ücret talep edilemeyeceği belirtilmektedir.

Bunun dışında Sayıştay Başkanlığı‘nın Konak Belediyesi ile ilgili 2021 ve 2023 yılı denetim raporlarına baktığımızda; her iki raporda da Ruhsat ve Denetim Müdürlüğü‘nce tutulan işyeri açma ve çalışma ruhsatlarına ilişkin işyeri listesinin doğru ve güvenilir bilgi vermediği belirtilerek, bu konuda Konak Belediyesi‘nin kendisinden beklenen performansı göstermediği açık bir dille anlatılıyor.

Bütün bu tespit ve değerlendirmelerden anlaşılacağı üzere Konak Belediyesi uzunca bir süredir açılan işyerlerinden kanunlara aykırı olarak ruhsat yerine çok yüksek miktarlarda ücret almakta olup Sayıştay‘ın görüşüne göre Konak Belediyesi‘nin işyeri açış izni ruhsatı ile ilgili bilgileri doğru ve güvenilir değildir.

Toplumcu belediyecilik“, kürsülere çıkıp konuşmakla değil; işçi ve emekçilere haklarını zamanında eksiksiz ödemekle sağlanır…

İşte o nedenle,

Konak ilçesinde faaliyet gösteren tüm işyeri sahipleri ile üyesi oldukları İzmir Ticaret Odası, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği gibi meslek kuruluşlarının, asıl olarak TBMM ve Cumhurbaşkanı‘nın yetkisindeki bir harcı, ilgili kanunların izin vermemesine rağmen ücret adı altında ve astronomik rakamlarla tahsil edecek olan Konak Belediye Başkanlığı ile onun gibi davranan diğer ilçe belediyeleri hakkında, Vergi Usul Kanunu‘nun 114. maddesi uyarınca işe 2020, 2021, 2022, 2023 ve 2024 yıllarında ücret adı altında ödenmiş harçları dahil ederek hesaplanacak fuzuli ödemelerle onların faizlerinin talep edilmesi için belediyeye müracaat etmesi, müracaatlarına cevap verilmemesi ya da olumsuz cevap verilmesi durumunda da mahkemeye başvurarak bu kanunsuzluğa dur demeleri; ayrıca, halktan fazla para alınmasına sebep olan ya da alan tüm belediye yöneticileri hakkında da işlem yapılması için başvuruda bulunulması gerektiğine inanıyorum…

Sanırım böylelikle sevgili arkadaşımız ve değerli yazarımız Ahmet Büke‘ye 15 Nisan 2025 tarihli emekliliği nedeniyle ödenmesi gereken kıdem tazminatını, bırakın ödemeyi, yüz yüze görüşmeyi bile kabul etmeyip hukuk ve insanlık dışı davranmayı tercih eden Konak Belediyesi yetkililerinin, bu sayede başlarına gelecek yarım akılla diğer işçi ve emekçi arkadaşların da ödenmeyip gasp edilen alacaklarının ödemesini sağlarız… Belli olmaz, belki…

Atalarımız anlaşılan o ki, “bir musibet, bin nasihatten iyidir” deyişini tam da bu gibi durumları düşünerek dile getirmişler…

Yararlanılan Kaynaklar:

1) Gündüzöz, İlker, Sorulu Cevaplı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı, Türkiye Belediyeler Birliği Yayını, 2010, Ankara, https://www.tbb.gov.tr/sites/default/files/online/yayinlar/isyeri_Acma_ve_Calisma_Ruhsati/files/publication.pdf

2) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Görüşü, https://webdosya.csb.gov.tr/db/yerelyonetimler/icerikler/beled-yeler-n-farkli-tar-felerde-verg–ve-harc-tahs-lati-hk.-20211126080820.pdf

3) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Görüşü, https://webdosya.csb.gov.tr/db/yerelyonetimler/icerikler/gec-c–faal-yet-belges–20230312111704.pdf

4) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Görüşü, https://webdosya.csb.gov.tr/db/yerelyonetimler/icerikler/isyer–acma-ve-calisma-ruhsati-20231117092400.pdf

5) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Görüşü, https://webdosya.csb.gov.tr/db/yerelyonetimler/icerikler/ruhsat-harci-20231002084253.pdf

6) T.C. Anayasası, https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2709&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5

7) 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu, https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2464&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5

8) İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik, https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=20059207&MevzuatTur=21&MevzuatTertip=5

Ezop Masalları ve Modern Siyasi Yaşam: Kıssadan Hisse…

Ali Rıza Avcan

Adı, Türkçesiyle Ezop, Yunancasıyla ΑἴσωποςAisōpos olan en eski masalcının M.Ö. 620-564 yılları arasında Yunanistan‘da, Trakya‘da ya da Ön Asya‘nın bir kentinde köle olarak doğduğu, Samos‘da yaşadığı ve Apollon‘un kehanet kenti olarak bilinen Delphoi‘de öldüğü rivayet edilmektedir. Kahramanları hayvanlar, bitkiler ya da cansız varlıklar olan masallarıyla büyük ün kazanan Ezop‘un yaşamıyla ilgili bilgiler kesin olmamakla birlikte; masalları sözlü gelenekle çağlar boyunca aktarılarak Ortaçağ‘dan itibaren yazılı hale getirilmiş; böylelikle, masal kahramanları arasındaki diyalog ve ilişkiler üzerinden iyi insan olma adına büyük dersler verilmiştir.

Ezop masallarında adalet, dostluk, doğruluk, bağışlamak, cömertlik, alçakgönüllülük, kanaat, sadakat, kendini bilme gibi değerler yüceltilir, zalimlik, düşmanlık, hainlik, kendini beğenmişlik, cimrilik, aç gözlülük, cahillik, kadir bilmezlik, yalancılık, bencillik gibi tutum ve davranışlar yerilir.

Hepimizin daha yakından tanıdığı La Fontaine‘nin ise, büyük oranda bu masallardan yararlandığı, 12 kitapta topladığı 238 masaldan 124’ünde büyük ölçüde Ezop masallarından esinlendiği söylenmektedir.

Aklımıza ilk elden gelen Ezop masalları “Ağustos böceği ile karınca“, “karga ile tilki“, “kurt ile kuzu“, “kurt ile köpek” ve “tilki ile leylek“tir.

Ağustos böceğinin şarkılarını dinleyerek çalışan karınca…

Ağustos böceği ile karınca” masalının iki ana karakteri, Ağustos böceği ile karıncadır. Masala göre karınca, bütün yaz boyunca çalışmakta, kış için evini ve yiyeceklerini hazır etmektedir. Ağustos böceği de yan gelip yatarak konuşur ve şarkılar söyler. Bu arada kendisine katılmayıp çalıştığı için karıncayla alay etmekten kendini alamaz. Ancak yaz boyunca; özellikle de Ağustos ayında cır cır öterek iş yapmayan Ağustos böceği, kış geldiğinde yiyeceksiz kalınca karıncanın kapısını çalar, fakat karıncadan olumsuz tepki aldığı için kışın ayazında açlığa mahkum olarak ölecek duruma düşer.

Ekşi Sözlük yorumlarına baktığımızda, bu masalın kapitalizmin ruhuna uygun olduğu ya da Ağustos böceğinin gerçekte soyunu sürdürmek için gövdesindeki halkaları birbirine sürterek şarkı dediğimiz cinsel bir çağrı yaptığı şeklinde yorumlara rastlanmakla birlikte; bu masaldaki ana temanın, köleci toplumun egemen olduğu Antik Yunan’da emek harcamadan gününü gün edenlerle emek harcayarak, alın teri dökerek ürettiğinden -karşılığı az ya da çok olsun- yararlanan insanlar arasındaki adaletsizliğin anlatılmak istendiğini düşünüyorum.

Bu masal gerçek yaşamda biz insanlar için, özellikle de kendisinden beklenen görevleri yapmayıp çalışmayan, çalışma yerine ileri geri konuşup eğlenen insanların gün geldiğinde zor durumda kalacaklarını; hatta, çalışan karıncalara yem olacaklarını söyleyerek onları uyarır, “çalışarak emeğinizi harcayın ve kötü günlerinizi çalışıp ortaya çıkardıklarınızla geçirin” der…

İşte o nedenle, yaz sezonun son ayı olan Ağustos ayının gelişini, sıcak havalarda çevremdeki ağaçlarda ötmeye başlayan Ağustos böceklerinin seslerini duyduğumda, Ezop‘un “Ağustos böceği ile karınca” masalını anımsayarak anlarım…

Geçtiğimiz günlerde balkonda oturup yazacağım yazı ile ilgili yayınları okurken nereden geldiği belli olmayan; ancak hemen yanı başımdaymış gibi gür, sürekli ve devam ettikçe adamı bıktıran bir Ağustos böceği sesi ile karşı karşıya kaldığımda Ağustos ayının geldiğini daha iyi anladım…

Ağustos böceği olmanın dayanılmaz hafifliği…

Ama diğer yandan da içerde çalışmakta olan televizyondaki HalkTV haber programında kentimizin belediye başkanı Cemil Tugay‘ın “Bisim’i biz kaldırmadık,

Ve o andan itibaren nereye konduğunu belirleyememekle birlikte, gür ve bıktırıcı sesiyle cır cır öten Ağustos böceğinin yakınımdaki bir ağaç ya da bina kovuğunda değil, çağımızın aracı olarak kabul ettiğimiz Halk TV‘de, CHP‘nin kanalı olarak ünlenen televizyon istasyonunda arz-ı endam etmekte olduğunu kavradım.

Çünkü geçtiğimiz aylarda tanık olduğumuz belediye şirketleri işçilerinin grev ve direnişleri, geç ödenen ücretleri nedeniyle gerçekleştirdikleri işi yavaşlatma eylemleri, sendika yöneticileriyle yapılan kavgalar, işten atılan işçiler ve asıl önemlisi İZBETON davasındaki asıl şikayetçinin Cemil Tugay ve ekibi olduğunun anlaşılması nedeniyle imajı yıpranan Cemil Tugay‘ın basın danışmanı, (2014 seçimleri sırasında basın danışmanlığını yaptığı İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı Binali Yıldırım tarafından “prensesim” olarak olarak hitap edilen) Elif Demirci İşleğen tarafından organize edildiği anlaşılan ve belediyeden kaynaklanan her haberi kelimesi kelimesine yayınlayan tüm gazete, televizyon ve sosyal medya sahiplerinin ödüllendirildiği yeni bir medya operasyonu ile yerel ve ulusal televizyonlardaki her kanala, her gazeteye, her Youtube hesabına çıkarak, bunun için milyonlarca lira ödeyerek bozulan imajını düzeltme gayreti içine girmiş, bu uğurda daha önce göstermediği bir performansı sergilemeye başlamıştır.

Belediye başkanı bu yeni dönemde gazetecileri makamında kabul etmekte, tek bir çivi çakılmamış konularda toplantılar düzenleyerek konuşmakta, adeta gördüğü her kamera ya da mikrofon önünde sular seller gibi şakımakta, kendini ve belediyesi aklayıp paklayıp parlatmak amacıyla yaptığı mesainin süresi, yapması gereken belediye hizmetlerinin süresini geçmekte, böylelikle yaklaşan il seçimleri için elini güçlendirmektedir.

Emrine sunulan tüm iletişim kanalları başkanın lehine çalışmakla birlikte; asıl sorun, kamera ve mikrofonların önünde ne söyleyeceği, diğer bir deyimle konuşmasını hangi bilgi ve içerikle dolduracağı konusundaydı. Çünkü konuşmasını büyük idealler, düşünceler, proje ve uygulamalarla dolduracak iyi bir düşünsel yapısı ve bunu parlak bir şekilde pazarlayacak belagati yoktu. Kendisiyle görüşen iletişimciler karşılarındaki belediye başkanının donuk, heyecansız tutumundan şikayetçiydiler. Sözcük hazinesinin yetersiz, konuşma belagatinin kötü olduğunu, konuşacak konu bulmakta, konuşmayı sürdürmekte ve derinleştirmekte yeteneksiz olduğunu söylüyorlardı. O nedenle, insanları etkileyecek parlak fikirlerdir düşüncesiyle daha çok yapamayacağı ve devamını getiremeyeceği konularla önünü açmak istediğini ifade ediyorlardı. Aynen Karşıyaka belediye başkanı olmadan önce Karşıyakalılara vaat edip hayata geçiremediği büyük dönmedolap projesi, borçsuz belediye söylemi, deniz kabarması nedeniyle Mavişehir ve Bostanlı’yı başka bir yere taşıma fikri, kent ve kurtuluş tarihi müzesi ile çiftçi pazarlarının kurulması, sergi sarayı ve kent kütüphanesi ile yüzme havuzu ve buz pistinin yapımı, uygulanma olanağı olmayan Karşıyaka Gıda Strateji Belgesinin hazırlanması ve gençlik için vaat edilen dijital önderlik projelerinde olduğu gibi…

Karşıyaka Belediyesi‘nin 2019-2024 döneminde belediye başkanlığını yapan Cemil Tugay‘ın CHP genel başkanı Özgür Özel tarafından aday gösterilmesinden sonra İzmir için vaat edip şu ana kadar gerçekleştirmediği ve mevcut koşullar içinde hiçbir şekilde gerçekleştiremeyeceği hayalleri ise şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Tunç Soyer döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait BİSİM bisiklet kiralama hizmetinin, Ankara merkezli Mia Teknoloji isimli şirketle, 10 yıllık bir süre için hasılatın % 7’sinin belediyeye ödenmesi koşuluyla imzalanan sözleşmeye göre TRİPY isimli elektrikli bisiklet kiralama sistemine dönüştürülmesi ve bu arada manuel bisikletlerden oluşan BİSİM filosunun onarılıp tekrar hizmete alacağız bahanesi ile 2024 yılının Mart-Nisan döneminde hizmetten çekilmesi, aslında bu şekilde yaratılan haksız rekabet ortamında teknolojik anlamda daha üstün olan 750 adet elektrikli bisiklete sahip TRİPY filosunun İzmir‘deki bisiklet kiralama piyasasına hakim olmasını sağlamış, yeni belediye başkanı Cemil Tugay ise şimdi şikayetçi olduğu bu durumun farkında olmadığı ve zamanında müdahale etmediği için İzmir Büyükşehir Belediyesi bu işten zararlı çıkmıştır. 2025 yılının Ağustos ayında görücüye çıkarılan yeni BİSİM bisikletlerinin ise onarılacağı söylenen o eski bisikletler değil, belediyenin doğrudan doğruya yeni aldığı 500 adet elektrikli, 500 adet elektriksiz manuel bisikletten oluşması, aslında TRİPY‘nin hakim olduğu İzmir piyasasında “Atı alan Üsküdar’ı geçti” deyişi ile ifade edilebilecek boşuna bir gayreti ifade etmektedir.

Bu durumun en çarpıcı kanıtı ise Cemil Tugay‘ın göreve geldiği ilk günlerde BİSİM‘in X‘deki sosyal medya platformunda yayınlanan “Değerli Üyelerimiz, BİSİM bisiklet hizmetimiz 03.04.2024 tarihinden itibaren planlı ağır bakım, onarım işlemleri ve ayrıca istasyon sistem güncellemesi sebebi ile kısa bir ara verecektir. Anlayışınız için teşekkür ederiz.” mesajı (1) ile 26 Temmuz 2024 tarihinde İz Gazete‘de yayınlanan “İzmir BİSİM kaldırıldı mı? Belediye açıklama yaptı” başlıklı haberin içeriğinden anlaşılmaktadır. (2)

2) İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, yıllardır İzmir ile ilgili bilgi, birikim, deneyim, görüş ve önerilerini kamuoyu ile paylaşan Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü öğretim üyesi değerli bilim insanı Prof. Dr. Doğan Yaşar‘ı büyük bir saygısızlık ve kibirle “cahil” ve “yaşlı” olmakla suçlamaktadır…

3) İzmir Körfezi altından metro hattı geçirmek şeklinde dile getirilen büyük bir proje konusunda hem yetkisi, hem de parası olmadığını bilmeyen ya da bildiği halde bu engelleri dikkate almayan; üstüne üstlük 2015-2019 döneminde AKP‘li Binali Yıldırım‘ın projesi olarak piyasaya sürülüp Danıştay tarafından iptal edilen İzmir Körfezi Geçiş Projesi‘ni hatırlatacak şekilde körfezin altından Karşıyaka‘ya doğru metro hattı yapılacağını söyleyen Cemil Tugay anlaşılan hızını alamamış olacak ki, bir hafta sonra Buca metrosunun Fuar İzmir‘e kadar uzatılacağını söyleyebilmekte; böylelikle, yakın zaman önce yitirdiği itibarını böylesi çılgın projelerle kazanmayı arzulamaktadır… Hem de hem böylesi bir proje, 2025-2029 dönemi İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı ve İzmir Ulaşım Master Planı‘nda yer almadığı halde ve mevcut projeye eklenecek Fuar İzmir istasyonunun yolcu kestirimlerini gösteren güncel hesaplar ortaya konulmadan…

4) İlk önce Konak Meydanı‘na TMSF tarafından yapılmasını istediği belediye hizmet binası karşılığında belediyenin Basmane Çukuru‘ndaki % 30 oranındaki hissesini trampa edip vereceğini söylüyor. Hem de bu taşınmazdaki hisselerin tümüyle belediyeye devri ile ilgili mahkeme devam ederken… Ardından da bu önerisinin TMSF ve İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından reddedilmesi üzerine, “Belediye binasının ihalesini biz yapacağız, bunu yapacak gücümüz var. Basmane Çukuru’ndan da vazgeçtik. Orayı kendi hukuki dinamikleri içinde çözeceğiz” diyerek bu konuda bugüne kadar bir arpa boyu bile yol alamadıklarını itiraf etmiş oluyor…

5) Tarımsal üretimin yapısal özelliklerini ülkemiz ve İzmir boyutunda yeterince bilmediği için; ama asıl önemlisi, 7442 sayılı torba kanunun 2. maddesi ile 5488 sayılı Tarım Kanunu‘nun 2 ve 7. maddelerinde yapılan değişiklik (Söz konusu kanunda yapılan bu değişiklik, CHP tarafından Anayasa Mahkemesi‘ne götürülmesine karşın bugüne kadar bir karar alınmadığı bilinmektedir) ve bu değişiklik sonrasında yürürlüğe giren “Tarımsal Üretimin Planlanması Hakkında Yönetmelik” uyarınca il ölçeğindeki tarım planlarının, Ankara‘daki bakanlık merkezi tarafından değil, büyükşehir belediyelerinin katılımı ile oluşan il planlama kurullarına ait olduğundan bihaber olunca, tarımsal üretimle buna ilişkin büyükşehir belediyesi hizmetlerini planlamanın ziraat ve gıda mühendisleri yerine şehir plancıları eliyle gerçekleştirileceği zannıyla düzenlediği bir toplantıda, tarımla ilgili her kararın Ankara‘da alındığını iddia ederek bu konudaki bilgisizliğini ortaya koymaktadır…

6) İşletmeye alındığı 1992 yılından bu yana tek bir kuruşun tahsil edilmediği Hilton İzmir Oteli‘ndeki % 23,5 oranındaki belediye hissesini, ekonomik koşulların böylesi bir satış için hiç de müsait olmadığı bir zamanda; ayrıca, 33 yıldır ortaya çıkan kamu zararının kimlerden ve ne şekilde tahsil edileceğini düşünmeden, aynen Karşıyaka Mavişehir‘deki belediye parselindeki % 8,48 oranındaki hisseyi yandaş müteahhit Mehmet Cengiz‘e satışını hatırlatacak şekilde elden çıkaracağını dile getirmektedir…

7) Cemil Tugay‘ın Karşıyaka Belediyesi ile belediye şirketlerinde sebep olduğu kamu zararlarının hesabının sorulmadığı bir ortamda İzmir‘deki siyasi egemenliği eline geçirmek amacıyla, İZBETON soruşturmasındaki şikayetçinin İzmir Büyükşehir Belediyesi olmadığını belirttikten birkaç gün sonra ortaya çıkan iddianamede şikayetçilerden birinin doğrudan doğruya belediye olduğu ve belediyenin bu amaçla savcılığa tomarla belge gönderdiği anlaşılmaktadır…

8) Kısa süre içinde iki ayrı AKP‘li bakanla görüşmek için, yanına başka bir belediye yetkilisini almadan Ankara‘ya gidip tek başına görüşmesi üzerine ortaya çıkan “belediye başkanı AKP’ye geçecek” söylentilerine, her zaman yaptığı gibi bu dedikoduların “terbiyesizler” tarafından çıkarıldığını iddia etmekle birlikte, ertesi gün çark edip İzmir için kendisini feda edebileceğini söyleyerek fedakar bir kurban rolünü üstlendiği görülmektedir…

9) İZBAN konusu sayın başkanın kavga gündeminde baş köşeyi işgal ediyor… Çünkü belediyenin İZBAN hattı üzerindeki işletmecilik hizmeti her geçen gün geciken seferler, istasyonlarda bekleyen yolcu kalabalıkları, çalışmayan yürüyen merdivenler, kliması çalışmayan vagonlar ve teknik arızalar nedeniyle raylar üstünde yürümek zorunda kalan yolcular nedeniyle her geçen gün daha kötüye gidiyor ve acilen bu durumu açıklayıp telafi etmek amacıyla bütün yanlışlık ve eksikliklerin kaynağı yeni bir “günah keçisi“nin bulunması gerekiyor: TCDD

Belediye başkanı, anlaşılan o ki bir zamanlar örnek gösterilip ödüllere boğulan TCDD-İzmir Büyükşehir işbirliğini bozmak niyetinde… O amaçla İZBAN‘ı bize devredin diyor; ama, bu devrin “bedava” olmasını, TCDD‘nin 136 kilometrelik hat için hiçbir şekilde para talep etmemesini istiyor… Tabii ki, böylesi bir talebin abes olduğu her iki taraf için de biliniyor ve Cemil Tugay‘ın kör bir kavga başlattığı anlaşılıyor… Ardından Ankara’ya gidip ulaştırma bakanı ile görüşüyor ve “süt dökmüş kedi” gibi sorunların birlikte çözüleceğini söylemek zorunda kalıyor… Buna ilave olarak, son günlerde raylarda oluşan sıcaklık nedeniyle, TCDD böyle bir açıklama yapmazken İZBAN seferlerinin durdurulabileceği müjdesini veriyor…

Bir zamanlar yasemin ve sümbüllerin arasında bülbüllerin şakıdığı İzmir gibi güzel bir kentte Mavişehir Opera Binası ve Turan Sürdürülebilirlik Merkezi inşaatları durdurulup Darağaç‘taki Girişimlik Merkezi ile Kestelli’deki 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi CHP‘li bir belediye tarafından kapatılırken ya da Kordon‘a duvar yapmak gibi akla zarar işler yapılırken; ama en önemlisi, seçim döneminde vaat edilen Şehir Hastanesi‘ne döşenecek otoray ya da Pasapor iskelesiyle Konak Pier arasındaki marina yapılmazken, Kültürpark‘taki lunapark kaldırılırken, Kültürpark‘a yapılacağı söylenen Dönmedolap Projesidönmezdolap” haline gelirken, belediye hizmet binası yapımı “Çıkmaz ayın Çarşambası“na kalırken belediye başkanımız ilgiyi kendi üzerine çekerek yıpranan itibarını yeniden kazanmak ve imajını onarabilmek; ayrıca, CHP‘nin yaklaşan il ve ilçe seçimlerinde Deniz Yücel-Murat Bakan ekibine karşı etkili olup il ve ilçe yönetimlerine kendi adamlarının gelmesi için elinden ne gelirse yapıyor, gittiği her yerde aslı astarı olmayan konularda doğrusuna yanlışına bakmaksızın konuşuyor ha konuşuyor, bilim insanlarına hakaret ediyor, devamlı gündeme kalmak için insanüstü bir çaba harcıyor ve böylelikle asıl işi olan belediye hizmetlerini gerçekleştirmek yerine Ağustos böceği gibi iktidarın tadını çıkarıp kendini kurtarmaya, yaptığı hata ve abeslikleri unutturmaya çalışıyor…

Ağustos böceğinin karıncalara yem olması hali…

Tabii ki, çetin kış günleri geldiğinde, zamanında çalışıp yiyeceğini yuvasına taşıyan işçi ve emekçi karıncaların karşısına çıkacak Ağustos böceklerinin hakkından, aynen yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi geleceklerini, onları yok edeceklerini bilerek…

(1) https://www.izmir.bel.tr/tr/Projeler/bisim/1277/4

(2) https://x.com/izmirbisim/status/1775484544407470323

Ödemişli Muzaffer Şerif’in Bilimsel Mirası

Ali Rıza Avcan

12 Haziran 2025’de başlayan Ödemiş‘teki arşiv çalışması, geride bıraktığım 8. hafta ile devam ediyor ve her bir hafta karşıma çıkan keşiflerle önüme yeni hedefler, yeni heyecanlar koyuyor, böylelikle yaptığım işin daha keyifli olmasını sağlıyor…

Bu haftanın; daha doğrusu son iki, üç haftanın keyif veren keşfi ise 1940’lı yılların sonunda hüküm süren faşist, zorba bir iktidarın küstürdüğü, sahip çıkmış olsak ülke olarak yüzümüzü ağartacak bir bilim ve dünya değeri, sosyal psikoloji alanında önemli bir kuramcı olan Ödemişli Muzaffer Şerif Başoğlu ile ilgili…

İki bilim insanı: Muzaffer Şerif ve Amerikalı eşi Carolyn Wood…

Ödemiş doğumlu Muzaffer Şerif Başoğlu,

📌Her ne kadar, İsmet İnönü‘nün cumhurbaşkanı, kendi memleketlisi Şükrü Saraçoğlu‘nun başbakan, Can Yücel‘in “hayatta en çok sevdiği” babası Hasan Ali Yücel‘in milli eğitim bakanı olduğu (1) 16 Mart 1944’te Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi‘ndeki yakın arkadaşları Nabi Dinçer, Asım Akşar, Nezih Fıratlı ve Sefer Aytekin‘le birlikte “Komünizm propagandası ve milli menfaatlere düşmanlık yaptığı” iddiasıyla gözaltına alınıp yargılandığı sıkıyönetim mahkemesince 27 yıl hapis cezasına çarptırılmış, bunun üzerine daha önce birlikte çalıştığı Amerikalı bilim insanlarının talebi ve ABD hükümetinin baskısı sonucu 40 gün tutuklu kaldıktan sonra askeri bir uçakla ABD‘ne gitmek zorunda kalmışsa da,

📌Her ne kadar, gittiği ülkenin dünyaca ünlü Princeton, Yale, Oklahoma ve Pensilvanya Eyalet üniversitelerinde sosyal psikoloji alanında araştırmalar yapıp “Otokinetik Etki Deneyi“, “Gerçekçi Çatışma Kuramı” ve “Robbers Cave” gibi dünyaca ünlü deneyleri gerçekleştirerek 60’dan fazla makale ve 24 kitap yazmışsa da,

📌Her ne kadar, 1947 yılında yeniden ülkesine dönüp eski görevini yapma talebi, 1945 yılında evlendiği Amerikalı eşi Carolyn Wood nedeniyle reddedilmişse de,

📌Her ne kadar, ailesinin Ödemiş‘te sahip olduğu mülkler üzerindeki yasal miras hakkı, daha sonra Ödemiş belediye başkanı olan kardeşi Mutahhar Şerif‘in, kardeşlik hukuku ve ahlakına aykırı gayretleri ile ortadan kaldırılmışsa da,

📌Her ne kadar, Kendisine yapılan bütün bu kötülükler sonucunda “Başoğlu” olan soyadını kullanmaktan vazgeçip “Şerif” olan ikinci ismini “Sheriff” olarak değiştirmiş olsa da,

📌Her ne kadar, gitmek zorunda kaldığı ABD‘nde bile senatör Joseph McCarty tarafından örgütlenen komünist cadı avı sırasında FBI tarafından soruşturulup Komünist olduğuna ilişkin bir delil ya da tanık beyanı olmaması nedeniyle peşi bırakılmışsa da (2),

📌Her ne kadar, çocukluğumuzdaki bulmacalarda karşımıza çıkan “borcu olmayan ilçe” sorusuna “Ödemiş” şeklinde cevaplar vermiş olmakla birlikte; büyük bir vefasızlıkla ülkemizde, İzmir‘de ve Ödemiş‘te unutulup hakkı ödenmeyen, en doğal hakkı olan miras hakkından bile yoksun bırakılan Muzaffer Şerif‘in değeri 3-4 Kasım 2013’de Ödemişli diplomat sevgili dostum Ülkü Başsoy ile Ödemiş belediye başkanı Bekir Keskin‘in önderliğinde düzenlenen “Uluslararası Muzaffer Şerif Sempozyumu” (3) ile hatırlanıp bu girişimin devamı getirilmemiş (neyse ki, önce Ankara Üniversitesi DTCF Psikoloji Bölümü 2014 yılının Nisan ayında “Muzaffer Şerif: Mesleki ve Sosyal Yaşamıyla Bir Aydının Portresi” isimli paneli (4), ardından da Eskişehir Okulu ve Türk Psikologlar Derneği 14 Aralık 2019’da Eskişehir‘de “Muzaffer Şerif’in Gözünden Bugün” adını verdikleri diğer bir paneli (5) düzenlemişler) ,

📌Her ne kadar, YÖK süreci ile birlikte YOK olup çöken üniversitelerin hiç birinde, güncel YÖK Tez Merkezi kayıtlarına göre Muzaffer Şerif üzerine tek bir yüksek lisans ya da doktora tezi yazılmamış olsa da,

📌Her ne kadar geçtiğimiz yıllarda araştırıp kaleme aldığım ve İzmir‘de doğmuş ya da yaşamış 35 sanatçı ve bilim insanından oluşan “İzmir’in Unutulan Sanatçıları” başlıklı yazı dizisinde bu değerli bilim insanını ben de unutup dikkate almamış olsam da,

3-4 Kasım 2013’de Ödemiş’te düzenlenen Muzaffer Şerif Sempozyumu…

Ülke olarak kendisine büyük kötülükler yapıp unuttuğumuz ya da unutturmaya çalıştığımız büyük bilim insanı Ödemiş doğumlu Muzaffer Şerif‘in benim için asıl değeri, onun hayatı boyunca grup dinamikleri konusunda gerçekleştirdiği deneylerle ilgili bilimsel gerçekleri, 2001-2015 yılları arasında yakın arkadaş ve dostlarım Ayfer Aksüyek Yiğitler, Aykut Bayraktar ve Dr. Sami Dura ile oluşturduğum Ibexes Group Eğitim Danışmanlığı ekibiyle üniversiteler, şirketler ve sivil toplum kuruluşları düzleminde gerçekleştirdiğim grup odaklı eğitim ve etkinliklerde defalarca tekrarlayıp bilerek ya da bilmeyerek onun fikirlerinden yararlanmış olmamdır….

Hatta bu çalışmaları, 2002 yılında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi ile gerçekleştirdiğimiz ortak çalışma çerçevesinde, temel iletişim sorunlarını üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerinden oluşturduğumuz grupların yarattığı oyunlarla çözmek için yaptığımız deneylerle sonuçlarını anlatan “Bir İletişim Modeli Olarak Oyun” isimli üniversite yayınıyla dile getirmeye çalışmış, bu tür çalışmaları daha sonra Manisa Celal Bayar Üniversitesi ve İzmir Ekonomi Üniversitesi‘yle tekrarlamıştık.

Bu bağlamda, 2001-2015 dönemine isabet eden 14 yıllık süre içinde, açık alanlarda eğitim yapan İzmir merkezli tek eğitim firması olarak Bozdağ/Gölcük ve Mermeroluk, Kazdağları Padişah Pınarları ve Düden Alanı, Marmaris Bördübet ve Balıkaşıran, Kemalpaşa Dereköy, İzmir Yamanlar Dağı, Antalya ve Kemer Gedelme/Meşeçukuru gibi yeşil alan ve ormanlarda, Göcek-Bozukkale-Marmaris gibi açık deniz rotalarında, Alanya Beşkonak, Marmaris Bördübet, Balıkaşıran, Ildırı Yassıada, Köyceğiz Dalyan, Köprülükanyon, Çatalca ve Bafa gölü gibi akarsu, koy, körfez ve adalarda takım çalışması odaklı eğitimlerini gerçekleştirdiğimiz Arçelik & Beko, Aromel, Bosch, Cicikom Tekstil, Cognis-Henkel, Çimstone, Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi, EDAK Ecza Kooperatifi, Hilton İzmir, Hugo Boss, İkon Yapı, Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi, Netafim, Pınar Et, Pınar Et, Rotary 2420, Tesco Kipa, Tetrapak, Torbalı Organize Sanayi Bölgesi, UNDP Türkiye Ofisi ve Unilever/Unipro gibi şirket ve sivil toplum kuruluşunun eğitime ihtiyaç duydukları iş süreçlerini “oyun kuramı“, “grup çalışması ve uyumu” gibi model ve tekniklerin ışığında yeniden canlandırıp iyileştirmeye çalışmıştık.

Ibexes Group Eğitim Danışmanlığı’nın Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi ile birlikte gerçekleştirdiği Kemalpaşa Outdoor Turnuvası’nın duyurusu…

Bu tür açık alan eğitimlerini tercih etmemizin nedeni ise, uzun yıllardır kapalı otel ya da şirket salonlarında anlatarak, göstererek yaptığımız, adeta kırk takla atarak öğretmek istediğimiz şeylerin bireyin tutum ve davranış değişikliklerinde pek de etkili olmadığını tespit etmemizdi. Oysa doğada; yani bireyin bilmediği, ancak bilmek için çaba gösterip kendisi üzerindeki kişisel kontrolü elden bıraktığı; hatta, orada bulunmaktan keyif aldığı belirsiz bir ortamda gruplar halinde tanıdığı ya da tanımadığı birileriyle bir araya geldiğinde bu grup ve bireylerin birbirlerinden ne ölçüde etkilendiklerini ya da yüzlerindeki maskeleri atarak kendi öz kişiliklerini ne düzeyde sergileyeceklerini ve bunun etkisiyle tutum ve davranışlarını olumlu yönde değiştireceklerini belirlemek; başka bir deyişle, kendi denetimlerinde olmayan, aksine korku, heyecan ve merakla kendilerini yalnız ve güvencesiz hissettikleri güzel; ama, yalıtılmış ve tehlikeli bir ortamda “yaparak, yaşayarak ve hissederek öğrenmelerini” sağlamaktı.

Bosch firması ile birlikte Kazdağları Düden Alanı yaylasında yaptığımız eğitimin hazırlıkları

Tabii ki bunu sağlamak amacıyla, eğitim öncesi yaptığımız (bazen 4-5 ayı bulan) hazırlık çalışmalarında eğitime katılacak her bireyi bire bir tanıyıp kendisine adıyla hitap edecek düzeyde tanışıklık kurmaya, bu tanışıklık üzerinden eğitim süresince birbiriyle rekabet edecek farklı gruplar oluşturmaya, bu grupların oynayacağı oyunları işyerinin kurumsal/geleneksel özellikleriyle yaşanan işletme sorunlarına göre yeniden şekillendirmeye, oyun sırasında ortaya çıkan her hareketin fotoğraf ve videolarla kayıt altına alınmasına ve bu görsellerin değerlendirmeler sırasında kullanılmasına; ayrıca, tüm eğitimlerin sonuçlarıyla ilgili değerlendirme ve önerileri ayrıntılı bir şekilde raporlamaya çalıştık.

Ibexes Group Eğitim Danışmanlığı’nın Kazdağları Düden Alanı Yaylası’nda yaptığı Bosch Üretim Birimi eğitimi

Böylelikle;

💥Uyumlu bir grubun oluşumu,

💥Grubun büyüklüğü ve demografik özellikleri,

💥Grup için söz birliğinin oluşumu,

💥Grup üyelerinin toplum ve grup içindeki konum ve saygınlığı,

💥Benliğin grup bütünlüğü içinde yok olması,

💥Gruba bağlılık, grup içinde kendini azınlıkta hissetme,

💥Kişiliğin bir üstünlük faktörü olarak kullanılması ve bireyin grubu kontrol arzusu,

💥Şans, tecrübe, beceri ve yeteneğin grup içi ilişkilerdeki etkisi,

💥Grup üyelerinin içinde bulunduğu kültürün grup performansı üzerindeki etkisi,

💥Grup içi ilişkilerle (arkadaşlık, dostluk, düşmanlık vb.) iletişimin yönetimi,

💥Grup içi güven, rekabet, çatışma, taraftarlık, fanatizm ve holiganlık dinamiklerinin yönetilmesi,

💥Grup içi karar alma süreçleri ve bunun üyeler üzerindeki etkisi,

💥Grup liderliği,

💥Planlı ya da kendiliğinden ortaya çıkan gelişmelerin grup ve lideri üzerindeki etkisi,

💥Grubun karşılaşabileceği risk, kriz ve tehlikelerin yönetimi,

gibi konuları hem çocukluğumuzda oynadığımız sokak oyunlarından elde ettiğimiz deneyimler, hem okuyup hem de sinemada filmlerini seyrettiğimiz ünlü yazar William Golding‘in “Sineklerin Tanrısı” adlı eserinden; ama daha çok, daha önce oynattığımız ya da kurduğumuz oyunu denemek amacıyla yaptığımız deneylerden öğreniyor, her seferinde daha iyi, daha bilgili ve tecrübeli hale geliyorduk… (6)

Evet, bu uzun ve ayrıntılı anlatımdan da anlaşılacağı üzere, bizler teoriyi oluşturanlardan haberdar olarak ya da olmayarak; hatta bazen bu konularla uğraşan bilim insanlarını dikkate almayan uygulayıcılar; yani pratisyenler olarak başlatıp üst üste getirdiğimiz bilgi, deneyim ve tecrübeler ışığında, yine bilerek ya da bilmeyerek kuramcının ortaya koyduğu bilimsel gerçekleri üniversite, şirket ve dernek yönetici ve çalışanları ile birlikte ve kendi aramızda gruplar kurup oyunlar oynayarak yeniden ve yeniden ortaya koymuş, o gerçekleri defalarca sınamış ve aynı sonuçlarda buluşmuştuk. Aynen teori ve pratiğin diyalektik birliğinde olduğu gibi… Kâh birbiriyle çatışıp ters düşerek, kâh birbiriyle uzlaşıp uyum içinde bir bütün oluşturarak…

İnsan hakikatinin pratikle kanıtlanması…

Yani bize anlatılandan, düşünülenden çok yaşamın içindeki insanlardan, onların çalışma yaşamı ile ilgili pratiklerinden ve asıl önemlisi büyük bilim insanı Muzaffer Şerif‘in bize gösterdiği yoldan devam edip onların gerçek yaşam süreçlerine dikkat çekerek teori ve pratiğin diyalektik birliği içinde bu sürecin bilincine ulaşmaya çalışıyoruz…

İşte bu anlamda hayata geçirdiğimiz bu tür eğitim faaliyetleri ile onun topluluk ve gruplar için söylediklerini tekrar tekrar kanıtlıyor, öz kardeşi Ödemiş belediye başkanı Mutahhar Başoğlu tarafından yangından mal kaçırırcasına yoksun bırakıldığı taşınmaz mirası yerine kitapları ve makaleleri ile oluşturduğu zengin bilimsel mirasını yaşatıp sürdürmeye çalışıyoruz…

Böylelikle Karl Marx ile Friedrich Engels‘in birlikte yazdıkları “Alman İdeolojisi“nde söylediği gibi, “Nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilmeyeceği sorunu – bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini [Disseitigkeit] pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur.” (7)

(1) 17. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/14._T%C3%BCrkiye_H%C3%BCk%C3%BBmeti

(2) Batur, S., “Muhalif Görüşleri Nedeniyle 1945’de Amerika’ya Giden Muzaffer Şerif Hakkında FBİ Soruşturması, Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı 236, Ağustos 2013, s.18-27.

(3) “Muzaffer Şerif, Sempozyuma Konu Oluyor: Uluslararası Muzaffer Şerif Sempozyumu, SanalKültür, https://kanalkultur.blogspot.com/2013/10/muzaffer-serif-sempozyuma-konu-oluyor.html

(4) “Mesleki ve Sosyal Yaşamıyla Bir Aydının Portresi Paneli, https://psikoloji.humanity.ankara.edu.tr/muzaffer-serif-mesleki-ve-sosyal-yasamiyla-bir-aydinin-portresi-paneli/

(5) “Muzaffer Şerif’in Gözünden Bugün, https://eskisehirokulu.org/2019/12/muzaffer-serifin-gozunden-bugün/

(6) Kağıtçıbaşı, Ç., Dünden Bugüne İnsan ve İnsanlar, Sosyal Psikolojiye Giriş, Evrim Yayınevi, 16. Basım, 2014 İstanbul, s.67-100.

(7) Karl Marx – Friedrich Engels, Alman İdeolojisi (Feuerbach), Sol Yayınları, 7. Baskı, Ankara 2010, sh.22.

İzmir’de İçme Suyu Dağıtımında Adalet Arayışı

Ali Rıza Avcan

Şu son günlerde Çeşme Belediye Başkanı Lal Denizli‘nin çıktığı televizyon kanalında izleyicilere “merhaba” bile demeden, “AKP iktidarı dolu barajdan bize su vermiyor” diyerek başlattığı muhalefet girişimi dalga dalga büyüyüp devam ediyor ve muhalefetten yana mevzi alan dernek, platform ve benzerleri de bu çıkışa destek vererek Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) tarafından yapılıp bitmek üzere olan Karaburun‘daki Karareis Barajı‘ndan halka niye su verilmediğini sorgulamaya çalışıyor. Bunu yaparken de “evet, iktidarı eleştirip muhalefet yapalım” derken, diyalektik analizin bir gereği olarak “acaba bizim cephedekilerin de bu sorunda payı var mı acaba?” diye kendi sırtındaki hörgücü görme konusunda isteksiz olduğunu, daha doğrusu böyle bir niyeti olmadığını ortaya koyuyor…

Gelen kadar gidenin de hesabını tutmak…

Hem de Cumhuriyet Dönemi‘nde Türkiye‘deki ilk içme suyu dağıtım şebekesi su sayacı okuma ve bakım-onarım hizmetlerinin Turgut Özallı yıllarda Fransız Şirketi Generale des Eaux (isim değişikliği sonrasındaki adıyla Veolia) ve Türk şirketi TEKSER İnşaat ortaklığındaki bir konsorsiyumla Alaçatı-Çeşme Su İşletmeleri San. Tic. A.Ş. (ALÇESU) şirketine verildiğini bilmeden, Çeşme‘deki su sıkıntısının asıl nedenlerini, Çeşme ilçesine su vermek üzere inşa edilen Kutlu Aktaş Barajı‘nın neden yetersiz kaldığını dikkate alıp bilmeden…

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, AKP iktidarının yönetimindeki DSİ tarafından yapılmakta olan Manisa‘nın Gördes ilçesindeki Gördes Barajı ile Karaburun‘daki Karareis ve Salman barajlarının neden öngörülen süre içinde bitirilmediği ve baraj gövdesindeki çatlaklar şeklinde ortaya çıkan yapım hataları konusunda AKP yönetiminin eleştirilmesi yerden göğe kadar doğru, yerinde bir hareket olmakla birlikte; bu konuda dile getirilen muhalefetin sadece susuzluk dönemlerinde dile getirilmesi ve eleştirinin sorunun taraflardan biri için yapılması, bu konudaki yetersizliğin ya da samimiyetsizliğin başka bir yanını ortaya koymaktadır.

Ancak Çeşme‘ye yapımı biten ya da bitmekte olan barajlardan niye su verilmediği ile ilgili muhalif hareketin haklı olduğu ya da yaptığı yanlışları tartışmadan önce aynı hatayı tekrarlamayıp bilgi sahibi olmak için TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi‘nin 2024 yılında yayınladığı İzmir Su Raporu‘na bakıp incelememiz gerekiyor. (1)

Bu konuda en yeni bilgilere sahip söz konusu rapora göre;

1) 2022 ve 2023 yılları İZSU verilerine göre kişi başına düşen su miktarının 1.316 m3 olduğu İzmir‘deki içme suyu ihtiyacının, % 63,12’ü 1.522 adet aktif su kuyusundan, % 36,87’si 6 baraj (Tahtalı, Balçova, Gördes, Ürkmez, Güzelhisar ve Kutlu Aktaş) ve 1 göletten (Karaçam) karşılanmaktadır.

2) Tüm içme suyu su kaynakları açısından %36,87’lik paya sahip baraj ve göletlerin bu pay içindeki dağılımı ise şu şekildedir:

Tahtalı Barajı %32,92, Balçova Barajı %1,46, Gördes Barajı %0,48, Ürkmez Barajı %0,48, Güzelhisar Barajı %0,50, Kutlu Aktaş Barajı %0,99, Karaçam Göleti %0,04.

Bu verilerin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, 2022 yılı su üretimi açısından 5.231.796 m3/yıl, su kapasitesi açısından 300 l/sn düzeyinde değere sahip olan Çeşme Kutlu Aktaş Barajı‘nın payı tüm su kaynakları içinde yüzde 1’e bile ulaşmamaktadır.

Çeşme‘nin başını çektiği içme suyu sorununu, sadece Çeşme ölçeğinde değil de, Çeşme‘nin de içinde yer aldığı 30 ilçe düzeyinde ele almaya kalktığımızda ise karşımıza ilginç bir tablo çıkmaktadır.

İzmir‘deki içme suyu sorununu İZSU özelinde ele alıp irdelediğimiz 5 ve 12 Temmuz 2017 tarihli iki ayrı yazımla 26 Kasım 2020 tarihli yazımda da belirttiğim gibi İzmir‘de kişi başına içme suyu tüketimi konusunda ilçeler arasındaki mevcut eşitsizlik hali ile İZSU şebekesindeki kayıp-kaçak oranlarındaki yükseklik 2025 yılı itibariyle devam etmektedir. (2), (3), (4)

Su kuyruğuna girmek demek suya erişim hakkından mahrumiyet demektir…

İsterseniz ilk önce içme suyunun kullanımı açısından İzmir‘in ilçeleri arasındaki eşitsizlik üzerinde duralım:

Aşağıdaki tablonun da ortaya koyduğu gibi İzmir‘in sahilde bulunan Çeşme, Foça, Karaburun, Seferihisar ve Urla gibi ilçeleri, sahip oldukları nüfusa göre kişi başına daha fazla içme suyu tüketmektedir. Bu durumun en önemli nedeni de, kuvvetle muhtemeldir ki, kıyı ilçeleri nüfusunun yaz aylarındaki miktarının kesin olarak bilinmeyen misafir nüfusuyla muazzam ölçüdeki artışıdır. Nüfusun iç ve dış turizm boyutunda artışı öncelikle suyun bol olduğu zamanlarda misafir nüfusu ağırlayan ilçenin hoş karşılayıp o ilçelerdeki gelir ve refah düzeyini arttıran olumlu bir gelişme olmakla birlikte; suyun kısıtlı olduğu zamanlarda bu eşitsizlik, misafir nüfusu ağırlamayan diğer ilçelerin zararına bir durumun ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Bu da ilçeler arasında suyun kullanımındaki adalet ve dengeyi bozmakta, suyun azlığı, kıtlığı ya da yokluğunda misafir nüfusu ağırlamayan ilçelerin belediye başkanları, Çeşme Belediye Başkanı Lal Denizli gibi ortaya çıkıp itiraz etmediği için, o ilçelerde yaşayanlar daha az su kullanarak çok kullananların yanında eşitsizliğin öznesi olmakta, suyun kullanımındaki adalet açısından su hakkının mağduru durumuna düşmektedir.

O nedenle, İZSU‘nun kıyı ilçeleri nüfusu, daha fazla su kullanma alışkanlığına sahip misafir nüfus nedeniyle arttığı zamanlarda bu ilçelerdeki abonelere, diğer ilçelerdeki abonelerce daha az su kullanımını özendiren farklı uygulamalar yaparak, tüm abonelerin suyun adil kullanımı açısından eşitliğini sağlayacak strateji ve taktikler geliştirme konusunda çaba göstermesi, bunu yaparken de sadece kullanım miktarını dikkate alan kademeli tarifeler düzenleyerek parası olandan daha fazla ücret alınmasına dayalı bir sistem yerine her ilçenin kullanacağı içme suyu itibariyle nüfusa göre kontenjanlar oluşturarak mevcut sistemden şikayetçi olan ilçe belediyelerine yeni inisiyatif ve olanaklar yaratması gerektiğini düşünüyorum.

Böylelikle diğer ilçelere göre nüfus başına daha fazla su tüketen ilçelerin, örneğimizde olduğu gibi Çeşme belediye başkanıyla CHP’li siyasetçilerin, kendi halkı ve daha fazla su tüketme alışkanlığına sahip misafir nüfus adına daha fazla su talep ederken, esasen CHP‘nin savunduğu “suya erişim hakkı” çerçevesinde ilçeler arasındaki adil kullanım dengesini bozan adaletsizliği dikkate alıp tavrını ve söylemini değiştirmesi sağlanabilir.

Çoğumuzun tanık olup kanıksadığı manzaralar…

Üretilen içme suyunun İzmir‘in merkezi ve ilçeleri arasındaki dağılımındaki mevcut adaletsizliği sağlamak kadar önemli olan diğer bir sorun da, üretimi için büyük paralar harcanan suyun mevcut içme suyu şebekesi içinde kaybolup yok olmasıdır. Hele ki, İZSU‘nun kamuoyu ile paylaştığı son verilere göre 2021 yılındaki kayıp kaçak oranı % 31,52 düzeyinde ise…

Üretilen suyun ilçeler arasındaki adil bir şekilde kullanılmadığını ve şebekedeki içme suyu kaybı İzmir genelinde 2021 yılı itibariyle % 31,52 düzeyinde iken bazı ilçelerde % 50’yi aştığını; yani, üretimi ve dağıtımı için büyük masraflar yapılan suyun yarısının toprağa karışıp yok olduğunu göstermek amacıyla hazırladığım aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere; hem İZSU‘nun 1998-2016 yılları faaliyet raporlarına, hem de 2019 ve 2021 yıllarında kamuoyu ile paylaşılan kayıp-kaçak su raporlarına göre; 1998 itibariyle % 61,58 düzeyinde olan kayıp-kaçak oranı yıllar itibariyle yavaş yavaş azalarak 2019 yılında % 34,81’e, 2021 yılında da % 31,52’ye inmekle birlikte Bergama, Foça, Kemalpaşa, Kınık, Kiraz, Seferihisar gibi ilçelerdeki yüksek kayıp-kaçak oranları; ayrıca, aradan geçen süre içinde kayıp-kaçak oranı azalan Bayındır, Çeşme, Menderes, Selçuk, Tire ilçeleri dışında kayıp-kaçak oranı artan Karaburun, Kemalpaşa, Torbalı ve Urla gibi ilçelerdeki artışların nedeni araştırılıp ortaya konularak İZSU‘nun bu konudaki politika ve stratejilerinin tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

İZSU Genel Müdürlüğü‘ne ait İnternet sayfasındaki 2021 yılına ait “İçmesuyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıpları Yıllık Raporu“nda yazılı olan verilere göre kayıp-kaçak oranının İzmir ortalaması %31,52 olarak hesaplanırken bunun 2021, 2022, 2023 ve 2024 yılları faaliyet raporlarında sadece merkezdeki 11 ilçe dikkate alıp diğerlerini hesap dışında tutarak sırasıyla % 28,04, %27,95, %27,36 ve %26,77 şeklinde belirtilmesi, bu konudaki başarısızlığın suspus kabulü ya da ikrarı olarak kabul edilebilir.

İZSU ilçelere ne miktarda su verdiğini ve bunun ne kadarının kayıplara karışarak yok olduğunu 2021 yılından bu yana ısrarlı bir şekilde açıklamazken aradan çıkıp bir istisna olarak bizlere bilgi veren 2023 yılı Sayıştay Denetim Raporu‘ndaki bilgilere göre, kamuoyu ile paylaşılmayan “2022 yılı Su Kayıpları Yıllık Raporu” verilerine göre bu oranların Ödemiş‘te %30,54, Kiraz‘da %40,59, Beydağ‘da %33,62, Torbalı‘da %30,73, Bergama‘da %48,00, Kınık‘ta %55,00, Urla‘da %33,94, Seferihisar‘da da %43,58 düzeyinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.

Milyonlarca para verip inşa edilen barajların arkasında biriktirilen ya da açılan kuyulardan elektrikle çıkarılan suyun yine elektrikli pompalarla şebekeye verilmesi sonrasında şebekede kaybolup giden suyun miktarı ile o yıl geçerli olan en düşük konut tarifesine göre hesaplanan üretim maliyetlerini aşağıdaki tabloda görebilirsiniz:

Bu tablodan da anlaşılacağı üzere İZSU‘nun şebekeye verdiği suyun öngörülenin üstünde kaybolması nedeniyle bir israf olarak heder olan içme suyu maliyetinin son beş yıldaki tutarı 6 milyar 135 milyon lirayı bulmakta ve çoğu kez barajlardaki suyun hangi seviyede olduğu konuşulurken ya da biten/bitmek üzere olan barajlardan şebekeye verilmeyen suyun hesabı sorulurken onlarca baraj yapmaya ya da kuyu açmaya yarayacak büyük bir mali kaynak gözden kaçırılmakta; böylelikle, tüm İzmir için içinden çıkılmaz hale getirilen içme suyu sorunu, konunun tüm yönleri ve ayrıntılarıyla bilinmemesi, bilinip de ele alınmaması, sırf bir muhalefet malzemesi olarak kullanılması nedeniyle işten anlamaz insanların çene çalma, muhalefet yapmış olmak için muhalefet yapma çabalarına yol açmakta ve bu önemli sorun o nedenle bir türlü çözülememektedir…

Bu arada şunu belirtmek gerekir ki, son yıllarda bol bol “dirençli kent” edebiyatının yapıldığı İzmir ve ilçelerindeki içme suyu ile ilgili kayıp-kaçak oranları %30’lar düzeyinde seyrederken bu oran 2024 yılı itibariyle İstanbul‘da %18,63 (5), Bursa‘da %19 (6), Fransa‘da % 21 (7), Büyük Britanya topraklarında da %3,1 (8) düzeyinde seyretmektedir.

Temiz suya erişim hakkı ve suların kirletilmemesini talep etmek…

İzmir‘de içme suyu dağıtımındaki adaletle ilgili bu iki sorunun; yani,

1) İzmir‘de üretilen içme suyunun ilçeler arasındaki adaletsiz dağılımı ile

2) Suyun içme suyu şebekesinde kaybolup giden 1/3’ünün, bir maliyet unsuru olarak İzmirlilerin su faturalarına yansıyan yükü bir kamu zararı olarak mali ve siyasi yönden görevli, yetkili ve sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZSU yetkililerine sorulmazken,

3) Çeşme Kutlu Aktaş Barajı’nın hemen yanına yapılan rüzgar enerjisi santrallerinin yarattığı türbülansın baraj suyunun azalması üstünde yarattığı olumsuz etkileri tartışmak ya da

4) Yoğun sıcaklar nedeniyle “baraj membası” olarak nitelenen su kitlesindeki % 55’lere varan buharlaşmayı engellemek,

5) Yoğun erozyonun getirdiği mil nedeniyle barajın tuttuğu su kitlesinin hacmindeki azalma veya

6) Çeşme üzerinden yaratılan içme suyu tartışmasının, Çeşme Turizm Projesi bağlamında kimlerin işine yarayacağı, bu tartışma sayesinde yaratılacak yeni ve alternatif tercihlerle kimlerin ekmeğine yağ sürülmüş olacağı,

7) 2023 yılı İZSU Sayıştay Denetim Raporu verilerine göre İZSU‘nun İzmir‘de DSİ Bölge Müdürlüğü tarafından sondaj izni verilen kuyular ile izinli veya kaçak kuyulardan ne kadar su çekildiği ve hangi amaçla kullanıldığına ilişkin denetimleri yapmayıp atık su bedellerini almayışı,

8) İzinsiz açılan binlerce yeraltı suyu kuyusu hakkında 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanun‘un 18. maddesinde yazılı olan ceza hükümlerinin uygulanmaması,

9) Karaçam, Rahmanlar, Çandarlı, Balçova ve Ürkmez barajlarıyla ilgili havza koruma planlarının yapılmayışı,

nedeniyle ilçelerdeki mevcut kaynak sularıyla ilgili bilgilerin ilçe belediyeleri ile paylaşılmaması gibi daha önemli ve öncelikli sorunların da, bu sorunları yaratıp sürdüren tüm kurum, kuruluş ve kişiler düzleminde tartışılarak çözümlenmesi için çaba gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum…

Tabii ki her şeyden önce, bu yazıp çizerek hatırlatmaya çalıştığım diğer içme suyu sorunlarının Çeşme Belediyesi‘nin sayın başkanı Lal Denizli tarafından okunarak öğrenilmesi, bu sorunda AKP ve DSİ kadar İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZSU‘nun da görevli, yetkili ve sorumlu olduğunu fark etmesi dileğiyle…

(1) 2024 İzmir Su Raporu, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi, https://icerik.cmo.org.tr/uploads/ContentFiles/2024-22-3-12-15-16-484547.pdf

(2) “Kullanmadan kaybettiğimiz sular… (1),https://kentstratejileri.com/2017/07/05/kullanmadan-kaybettiigimiz-sular-1/

(3) “Kullanmadan kaybettiğimiz sular… (2)”, https://kentstratejileri.com/2017/07/12/kullanmadan kaybettigimiz-sular-2/

(4) “Her yıl 500-600 milyon lira değerindeki suyu israf etmenin faturası, halka çıkarılmamalıdır…”, https://kentstratejileri.com/2020/11/26/her-yil-500-600-milyon-lira-degerindeki-suyu-israf-etmenin-faturasi-halka-cikarilmamalidir/

(5) İstanbul Büyükşehir Belediyesi Su Kayıpları Yıllık Raporları, https://iski.istanbul/kurumsal/stratejik-yonetim/su-kayiplari-yillik-raporlari/

(6) “Bursa su alt yapı teknolojileriyle Türkiye’ye örnek”, https://www.bursa.bel.tr/haber/bursa-su-altyapi-teknolojileriyle-turkiyeye-ornek-34461

(7) https://www.datatecnics.com/news/leakage-burst-statistics-you-should-know-in-20205

(8) https://www.ofwat.gov.uk/households/supply-and-standards/leakage/

Her şeye rağmen yine öneri ve tavsiyelerim var…

Ali Rıza Avcan

Son günlerin güncel konusu İZBETON soruşturması, benim ve okurlarım için yeni bir olay değil…

2019 yılından bu yana yakından izlemeye çalıştığım, zaman zaman doğru bilgilere ulaştığım, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZBETON A.Ş. ile CHP‘li Aziz Kocaoğlu ve Alaattin Yüksel ile AKP‘li İlknur Denizli tarafından işbirliği ile kurulan İzmir Sanayici ve İş İnsanları Derneği (İZSİAD) eliyle kurulan emme-basma pompa düzeninin tüm aktörlerini öğrenip anlamaya ve yazarak anlatmaya çalıştığım bir süreç söz konusu…

Hem de elimdeki bilgilerle herkesi, özellikle de bu yolsuzluğa bulaşan yetkilileri açık açık yazıp çizerek, elektronik posta ya da sosyal medya yardımıyla mesajlar göndererek, bazen de yüz yüze görüşmeler yaparak uyardığım, hukuk ve etik açısından sorunlu olan o yanlışların yapılmaması, o suçların işlenmemesi için farklı yöntemler önererek kendimce vazgeçirmeye çalıştığım bir durum…

Hatta bu çerçevede, Tunç Soyer döneminde daveti üzerine kendisini ziyarete gidecek sevgili dostum gazeteci Süleyman Gençel‘in, “Ali Rıza Tunç’la görüşmeye gidiyorum, ne söylememi istersin?” diyerek fikrimi sorması üzerine, “aman dikkat etsin, İSKİ skandalına benzer bir şeye neden olmasın” diyerek aklımdaki tehlikeli olasılıkları ortaya koymaya çalıştığımı hatırlıyorum…

Ayrıca yaşanan tüm yolsuzluk ve o yolsuzluklara neden olan suçlular, şu an itibariyle yargının önünde olduğu için bu konuda kalem oynatmanın etik bir davranış olmadığını bilmekle birlikte, bütün bunların sonucunda “bakın ben daha önce yazıp çizip sizi uyarmıştım” şeklindeki bir duyguyla sevinmek yerine, İzmir adına, vergisini, sigorta primini zamanında eksiksiz ödeyen, tüm kamusal yükümlülüklerini yerine getiren tüm İzmirliler adına üzgün olduğumu, “keşke bütün bunlar olmasaydı” diye düşündüğümü ifade etmek isterim…

Bana göre siyasi bir yanı olmadığı için mahkemeye intikal eden bu yolsuzluk düzeni hakkında konuşup yazmak -şu an itibariyle- etik olmamakla birlikte; geride kalanlar için, özellikle de CHP’de üst düzeylerde görev yapanlar için dile getirilmesi gereken öneri ya da tavsiyelerimi hem onlarla hem de sizlerle paylaşmak isterim…

Yeter ki, bu ve buna benzer işler bir daha olmasın ve İzmir bütün bu yapılanlardan bir kez daha zarar görmesin düşünce ve dileğiyle…

CHP, “Turgut Özallı Yıllar” olarak bilinen 1980’li bu yıllardan bu yana sağ iktidarların Cumhuriyet Dönemi kazanımları olarak kabul edilen Sümerbank, Etibank, TEKEL, şeker fabrikaları gibi kamu iktisadi teşekküllerinin haraç mezat satışına karşı çıkmış bir siyasi parti olmakla birlikte; kendi belediyelerinin elinde bulunan kamu kaynaklarının; özellikle de kamu mülklerinin şirketler eliyle özelleştirilmesi konusunda sessiz kalmış, bu alanda sosyal demokrasi ideallerine uygun bir karşı çıkış ortaya koymamış, “onlar bu suçu işliyor; ama bizimkiler acep neler yapıyor?” diyerek bir kaygı duymamış, kendisinin hangi yanlışlıkları yaptığını merak etmemiş, daha doğrusu aynen İSKİ skandalında olduğu gibi dikkate almamıştır.

Kemal Kılıçdaroğlu zamanında genel merkez düzleminde düşünülen tüm belediyeleri izleme ve değerlendirme merkezi, yeni genel başkan Özgür Özel zamanında hayata geçirilmiş olmakla birlikte; o da tüm önemli atamaları genel merkeze sorma, kamuoyu araştırmalarını genel merkeze yaptırma, genel merkezden gönderilen partilileri işe yerleştirme şeklindeki hiyerarşik bir yapıya dönüşmüş, genel merkezin toparlayıcı, özendirici, yardımcı ve yön verici fonksiyonları öne çıkmamıştır.  

Belediyelerdeki özelleştirme çalışmaları çerçevesinde önce belediye şirketleri kurulmuş, bu şirketlerin yönetimine güvenilir eş, dost, akraba ve partililer doldurulmuş, daha sonra bunların sayısı ve sermayesi arttırılarak temel belediye hizmetlerinin bu şirketler eliyle yapılmasına başlanmış, Türk Ticaret Kanunu’nun getirdiği “ticari sır” gibi imkanlar sayesinde şirketlerin neler yaptığı, ne ölçüde ve nasıl zarar ettiği gibi konular kamuoyundan gizlenmiş, belediye hizmetleri dışındaki başka işlere de bulaşan bu şirketler ortaklıklar kurmak suretiyle yeni hibrit şirketler kurarak belediye dışında ve hatta belediyeden daha büyük ve güçlü ikinci bir büyük yapılanmaya yol açmışlardır.

Örneğin bugün sürdürülmekte olan hukuki sürecin öznesi olan İZBETON şirketinin sermayesini arttırmak amacıyla sadece 2019-2025 döneminde 19.4.2019 tarih, 313 sayılı, 16.4.2021 tarih, 445 ve 457 sayılı, 12.1.2022 tarih, 78 sayılı, 16.6.2022 tarih, 691 sayılı, 14.4.2023 tarih, 430 sayılı, 13.10.2023 tarih, 1081 sayılı, 14.2.2024 tarih, 152 sayılı, 14.6.2024 tarih, 586 sayılı ve 13.6.2025 tarih, 608 sayılı belediye meclisi kararı ile belediye bütçesinden şirket sermayesine “rüçhan hakkı” adı altında toplam 2.037.698.500.- TL kamu kaynağı şirkete aktarılmış, şirketi kurtarmak bahanesiyle belediyenin çok değerli gayrimenkulleri sermaye olarak söz konusu şirkete verilmiş, yönetim kuruluna şirketin amaç ve faaliyet alanı ile ilgisi olmayan zevat doldurulmuş, yönetim kuruluna ait görev, yetki ve sorumluluklar tek bir genel müdüre devredilmiş; böylelikle, ilginç bir soygun düzeninin tezgahı hazırlanmıştır.

Ve sonuç olarak İZBETON kendisine aktarılan tüm kamu kaynaklarına rağmen kötü niyetli yönetim yapısı, onun art niyetli karar ve uygulamaları nedeniyle bugün itibariyle fiilen iflas etmiş, çalışamaz hale gelmiştir…

CHP İşte bu nedenle, kendi belediyeleri tarafından bol miktarda şirket kurulması, yetmedi bu şirketlerin yeni hibrit şirketler kurup adeta bir holding yapısına ulaşılması, belediye hizmetleriyle belediye hizmetleriyle hiçbir ilgisi olmayan işlerin bu şirketler eliyle yürütülmesi, önemli ve büyük işlerin belediyeler yerine şirketler eliyle yapılması gibi uygulamalardan vazgeçerek belediyelerdeki özelleştirme uygulamalarını gözden geçirerek, hem AKP iktidarının eline koz vermemek hem de sosyal demokrat politikalara dönüp ve “yeniden belediyecilik” sloganını hatırlayarak, “kamu yararı” ilkesini önceleyen bir anlayışla kendini yeniden şekillendirmeli, bu çürümüşlükle malul ve sonuç olarak kendine zarar veren yapıya son vermeli, kendine çeki düzen vermelidir.

Bugün CHP’nin “gölge içişleri bakanı” olarak bilinen İzmir milletvekili Murat Bakan, 2017 yılında belediye şirketlerinin Devlet İhale Kanunu’na bağlı olmadan iş yapması, böylelikle işin iyice raydan çıkması için kanun teklifi veren; yani, kamu kaynaklarıyla kurulan şirketlerinin kamu denetimine takılmaksızın iş yapmasını arzulayan bir parlamenterdir…

Söz konusu parlamenter, belediyelere ait kamu kaynaklarının özelleştirilmesi konusunda “kraldan çok kralcı” bir tutum içinde olduğuna göre belediyelerle ilgili “gölge içişleri bakanı” ya da belediyelerle ilgili genel başkan yardımcısı gibi isimlerin; ayrıca tüm parti örgütlerinin kamu yararını önceleyen ve bu uğurda mücadele edecek isimlerle değiştirilmesi, CHP’nin kadim kamucu politikalarının hatırlanması yerinde olacaktır.

Tunç Soyer’in savcılığa verdiği ifade tutanağından da görüleceği gibi, daha önce İçişleri Bakanlığı’nın kendisi ve İZBETON yöneticileri hakkında verdiği 29.07 2024 tarih, Mül. Tef. Kur. Bşk. 2024/158 sayılı soruşturma izni, Danıştay 1. Dairesi’nin 30.01.2025 tarih, E.2025/3, K.2025/59 sayılı kararı ile iptal edilip söz konusu Danıştay dairesi,

bu bağlamda, 1/a, 1/b ve 1/c maddelerinden ilgililere isnat edilen eylemlerin, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi olarak faaliyet gösteren İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait İZBETON A.Ş.’nin faaliyetleri kapsamında kaldığı, belediye şirketi olmakla birlikte Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre kurulan ve yönetilen bu şirketin ticaret şirketi statüsünde olduğu, adı geçenin özel hukuk hükümlerine tabi bu şirketteki faaliyetlerinin kamu görevi olmadığı, 4483 sayılı Kanun kapsamında kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevin ifasından kaynaklanmayan ilgililere isnat edilen eylemler nedeniyle ilgililer hakkında inceleme yapılamayacağı ve yetkili merci kararı alınamayacağı

Gerekçesiyle verdiği kararda, kamu kaynaklarıyla kurulan İZBETON’un yaptığı iş kamu hizmeti olarak görülmeyip şirketi yönetenlerin kamu hukukuna göre değil, özel hukuka göre yargılanması gerektiği, o nedenle ortaya çıkan zararın “kamu zararı” olarak kabul edilemeyeceği belirtildiği için; bugün yargılanan isimler kamu hukuku hükümlerine göre değil, şirketlere ve şirket yöneticilerine büyük kolaylıklar sunan özel hukuk hükümlerine göre yargılanmaya başlamıştır.

İşte o nedenle, Tunç Soyerortada somut, net, belli bir kamu zararı yok” diyerek, bu zarardan sorumlu olmayacağını bilerek kendini savunmakta, şirketle ve kooperatiflerle ilgili işlemlerde kendini sorumlu görmemektedir… Çünkü o davanın sonucundan da anlaşılacağı üzere, kamu kaynaklarından alınıp kamu kurumu olmayan ticari bir şirkete transfer edilen paralar suç niteliğindeki yöntemlerle çarçur edildiğinde, mevcut hukuk düzenimiz onu kamu hukuku itibariyle yargılayamıyor ve ortaya çıkan zararı da kamu zararı olarak kabul etmiyor…

Anlayacağımız, içinde bulunduğumuz kapitalist sistem ve onun şirketleri koruyup kollayan hukuk düzeni, kamu kaynaklarıyla kurulup devamlı olarak kamu tarafından beslenen şirketlerdeki zarar ziyanı “kamu zararı” olarak kabul etmiyor ve o nedenle de kamuya; yani topluma ait olan o paralar, o suçu işleyenlerden tahsil edilemiyor… Böylelikle belediyeler ve onun sahip olduğu kamu kaynakları için değil; ama, korunup kollanan şirketleri için ayrı bir “kıyak” yapılmış oluyor…

Kısacası her türlü yolsuzluk, yağma ve hırsızlık belediye yerine onun şirketinde yapıldığında her şey mübah, her şey yasal kabul ediliyor… Tabii ki gerçekleştirilen özelleştirmeler, belediye hizmetlerinin kurulan şirketlere aktarılması sayesinde…

İşte tam da bu nedenle CHP, kamu kaynaklarıyla kurulan tüm şirketlerde yapılan usulsüz harcamaların “kamu zararı” olarak kabulünü sağlayacak şekilde bir kanun teklifi vererek -teklifi her ne kadar burjuva hukuk sistemini savunan diğer siyasi partiler sayesinde kabul edilmeyecek olsa da- hem kendisi hem de iktidar belediyelerindeki bu tür yolsuzlukların önüne geçme niyetinde olduğunu göstermeli ve bu niyet çerçevesinde belediyelerini yönetme becerisini göstermelidir.

CHP, kendi İnternet sayfasında “Güçler Ayrılığı İlkesi“ni gayet iyi tanımlıyor; ama…

CHP Genel Merkezi geçtiğimiz günlerde yayınladığı 11 Temmuz 2025 tarihli genelgede belediye şirketlerinin yönetim kurullarında görev alan belediye meclisi üyelerinin “hukuki süreçlerle karşı karşıya kalmış, bazıları ise tutuklanmış” olmaları gerekçesiyle belediye şirketlerinde görevli bulunan belediye meclis üyelerinin (Yönetim Kurulu Başkanı, Yönetim Kurulu Üyesi, Genel Müdür vb.) bu görevlerinden “ivedilikle ayrılmalarının sağlanması” konusunun büyük önem arz ettiğini belirtmiştir.

Oysa CHP, hem programı hem de söylemi itibariyle yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirinden ayrılığını; yani “Güçler Ayrılığı İlkesi”ni hararetle savunan, bunun için mücadele eden, oluşturulan başkanlık sisteminin bu ilkeyi yok ettiğini iddia eden siyasi bir partidir. Aynı ilke belediyelerde yasama/karar ve yargı/denetleme organı olan belediye meclisi üyeleri ile yürütme organını oluşturan belediye ve şirketi yönetici ve çalışanlarını kapsadığı için belediye meclisi üyesi olarak karar ve denetleme gücünü elinde bulunduran CHP’li meclis üyelerinin, kendi şahsi ve siyasi güvenlikleri için değil, savundukları ve hayata geçmesi için mücadele ettikleri  “Güçler Ayrılığı İlkesi”ne aykırı olduğu için görevlerinden ayrılmalarını talep etmesi gerekirdi.

Hele ki son günlerde kulağımıza gelen bilgilere göre, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisindeki “vazgeçilemez” 7 meclis üyesinin (Saadet Çağlın, Nilüfer Bakoğlu Aşık, Mustafa Özuslu, Zafer Levent Yıldır, Candaş Yeter, Kazım Umdular ve Elvin Sönmez Güler) şirketlerde görev yapması konusunda genel başkan Özgür Özel‘in karar vereceği haberinin, CHP içinde daha önce kabul edilip savunulan program metinleriyle ilkelere rağmen genel başkanın karar verecek olması, CHP‘nin bu konuda her şeye rağmen tek bir ders çıkarmadığını ve kendisinin her an kıyasıya eleştirdiği tek adam yönetimine benzer şekilde, CHP içinde de her şeye karar veren bir tek adam yönetiminin oluştuğunun somut bir kanıtı olarak kabul edilemez mi? Ne dersiniz?

Bu durum CHP’nin halen programında ve diğer temel belgelerinde yazılı olan ilkelerle değil, günlük ihtiyaç ve sorunlara göre karar aldığının en önemli kanıtlarından biridir.

CHP’nin, 1990’lı yıllarda yaşadığı “İSKİ Skandalı”nı yakından izleyip tanık olmuş biri olarak; İZBETON davası öncesinde ve sonrasında dile getirmeye çalıştığım öneri ve tavsiyelerin bir an önce yerine getirmesi suretiyle sadece kurucunun adını anarak değil, o kurucunun oluşturduğu ilkelere geri dönüp sahip çıkarak, işçilere, emekçilere, yoksullara, dar gelirlilere, emeklilere; kısacası tüm topluma ait olan kamu kaynaklarını kamu yararını dikkate alarak korumak için makam, mevki, koltuk, huzur hakkı, murahhas aza ücreti, rant, para gibi çıkar peşinde koşan üyelerini denetleyip cezalandırarak rayına oturtması dileğiyle…

Tabii ki, bataklıkta üreyen sinekleri öldürmek yerine sorunun asıl kaynağı olan şirketler bataklığını kurutmak istiyorsa…

Yol, yolcu ve yolculuk şiirleri

Ali Rıza Avcan

Çocukluğum ve gençliğimde; özellikle de bir yetişkin olarak görevim gereği tüm Anadolu ve Trakya’yı dolaştığım günlerde çok yolculuk yaptım… Yoğun sigara kokusunun sindiği otobüslerde, Kürtçe şarkıların söylendiği minibüslerde, yüreği ağza getiren pervaneli uçaklarda, otobüslerin sık sık durdurulup aramaların yapıldığı tehlikeli yollarda, akaryakıt sıkıntısının olduğu dönemlerde polis ya da jandarma zoruyla bindiğim şehirlerarası otobüslerde, penceresinden sarktığım için lokomotif dumanının beni ise boğduğu trenlerde çok yolculuk yaptım; yollar boyunca, yolcu olup yolculuk yaptım…

Ancak son yıllarda, adeta o yılların intikamını alırcasına daha az yolculuk yapmaya başlamıştım… Otobüs ya da tren penceresinden gelip giden yeşil doğayı, göl ya da denizlerin kenarındaki yolculukları, bizlere el sallayan çocukları özlemiştim…

Neyse ki, son beş haftadır çalışmak amacıyla trenle Ödemiş‘e gidip geliyorum ve anlaşılan o ki, bu yolculuk yapma hali uzunca bir süre devam edecek… İlk günlerdeki acemiliğim şimdi artık gitti ve istasyonlardaki memur ve işçilerle, yolcularla, gişedeki görevlilerle sohbet etmeye, yolda bir yolcu olarak yolculuk yapmanın keyfini yeniden hatırlamaya başladım… Başka bir ifadeyle “Memleketimden insan manzaraları” tadında yolculuklar yapmaya başladım ve bu konuda aklıma gelen ilk şey de, bu keyif ve sevinci sevdiğim 11 şairin 11 şiiri ile birlikte yaşamak oldu…

İşte o nedenle, Ahmet Oktay‘ın, Abdülkadir Budak‘ın, Nazım Hikmet‘in, Hüseyin Yurttaş‘ın, sevgili arkadaşım Cem Seyhun Ünbay‘ın, Özdemir Asaf‘ın, ortaokul arkadaşım Murat(han) Mungan‘ın, Birhan Keskin‘in, Melih Cevdet Anday‘ın, Cahit Külebi‘nin ve Can Yücel‘in yoldan, yolcudan ve yolculuktan söz eden şiirlerini sizlerle paylaşarak yaşadığım sevinç ve keyfe sizleri de ortak etmek isterim…

YOLCU

O trenden bu trene. Yoksul

Odysseus! Sürgünü banliyölerin

Oturmuş bekliyorsun katilini.

Ahmet Oktay (1933-2016), Gözlerim Seğirdi Vakitten, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1996, s.54

BABAM VE YOLCU

Babamdı içimdeki yolculuklardan biri

Uçuruma çıkmasını hangi oğul isterdi?

Hadi ben hayırsızım, raydan çıkmış trenim

Daha acısı baba, yolcu da benim!

Abdülkadir Budak (1943-1985), Ahşap Anahtar, Can Yayınları, İstanbul 2000, s.61

YOL TÜRKÜSÜ

Alnımızda yanar gençliğin tacı
Yorgunluğun anasını satarız
Elimizde neşemizin kırbacı
Ufukları önümüze katarız

Göğsümüz kuvvetli, gönlümüz temiz
Tükenmez yolları tüketiriz biz

Ne saray, ne hamam, ne han isteriz,

Nerde gün batarsa orda yatarız

Sabah buradaysak akşam ordayız.
Günlerin peşinde bir hovardayız.
Bazı mısra gibi dudaklardayız
Bazı “kimsin” diye soran bulunmaz

Hey anam hey! Yolcu yolunda gerek.
Bazı altımızda taş toprak döşek
Bazı örtünecek yorgan bulunmaz.

Nazım Hikmet (1902-1963), Vâlâ Nurettin (1901-1967), İlk Şiirler – Şiirler 8, Adam Yayınları, İstanbul 1989, s.110

YOLCU

Geldim işte

Yolların tozu üstümde

Kayıp gölgemle bir hiçim

Bakmayın çelimsiz kanatlarıma

Gökçe bulutun yanında

Denizler aşan kırlangıcım

İzimi sürseniz

Yokluğa varırsınız

Nereden geldiğim meçhul

Nereye giderin bilinmez

Kendimi arıyorum

Dünyanın eğri yolunda

Ne kabe’yim

Ne kutup

Benden yön bulunmaz

Bilirim

Şairlere düşer hep

tek sütun ölmek

Ben de öyle sessiz

Çeker giderim

Hüseyin Yurttaş (1946-), Aşka Bahar Yetmez, Bilgi Yayınevi, Ankara 2011, s.87

MAVİ YOLCULUK

hadi gidelim

atlayıp bi’denizatının sırtına

gidelim usulca

bi’deniz minaresi sessizliğinde

günsu mavisinde gidelim

hadi kalk

çilli bi’MERHABA’yla

güneşyanığı yüzyürek

ötelere gidelim…

Cem Seyhun Ünbay, İzmir Temmuz 2025

O YOLDA

Geliyor sandığım gidiyor çıktı.
Başlıyor umduğum bitiyor çıktı,
Üstüne-üstüne gittim, ne gidiş
Altına-altına iniyor çıktı.

Uyu buyu dendi, düşüme gittim,
Haydi işe dendi, işime gittim,
Yaşa dendi, yaşıma gittim,
Yendiğim sandığım yeniyor çıktı.

Bozguna benziyor, saklasam olmaz,
Eskiye yeniden başlasam olmaz,
Yakıştırsam olmaz, yazmasam olmaz,
Maviye boyadım, baktım mor çıktı.
Sapsarı saçlarım vardı, aklaştı,
Anılar üst üste bindi yükleşti,
Bir büyük oyunun sonu yaklaştı,
Tüm yanan ışıklar sönüyor çıktı.

Gözümde bir ışık, çağırıyordu,
Beşikte bir çocuk, bağırıyordu,
Öyle bir düğündü, can çalıyordu,
Gel cani sandım git çalıyor çıktı.

Kimler yoktu bizim kervanda,
Birer indi hepsi bir handa,
Savurduk sap saman biz bu harmanda,
Bir gidiş yoluydu, donuyor çıktı.

Özdemir Asaf (1923-1981), Yalnızlık Paylaşılmaz, Adam Yayınları, İstanbul 1982, s. 190

YOLCU, DURGUNLUK

şaşkınlığın bulutsuzluğuyla
boşalmış gökyüzü
herkes sıcaklardan sanıyor

bir taşı uykusundan uyandıran el
mesafeyi öğretmek için
durgunluğa

kim bilir hangi yolculuktan düşmüş
sıcak nal
bulunmak ister gibi
gökyüzüne bakıyor

canı sıkılan susuzluğun çiçekleri
mevsimin kamaştırdığı
dikenleriyle oynuyor

onları düşündükçe
şiire yazıyorum
dua yerine geçen kelimeleri
bir yolcu geçiyor
şiirimin içinden
gözlerimin önünden geçercesine
bana nedenini bilmediğim
kederini bırakıyor

yoldan emin, yolculuğuna güven duyuyor
nereye gittiğini bile bilmeden
gidiyor
belki budur bana hüzün veren
uykusundan uyandırılmış bir taşın
yer değiştirmesine hayat denilmesinden

Murathan Mungan, (1955-), 29 Aralık 2002, Eteğimdeki Taşlar, İstanbul, 2004, s.176-177

YOLCUNUN SİYAH BAVULU

ey allahım bir gidip bir geliyor aklım

şimdi nerdeydi, şimdi nerdeydi,

taşın sabrı, suyun ruhuyla büyüttün beni

bundandır her gittiğimde aklımda kalmak fikri

geçtim hepsinden, öyle hünerle

ki yaşadığımı sanıyorlar hâlâ

anladım mana yok acıdan başka

akşamın kör karanlığı vursun alnıma

her zamanki gibi

her zamanki gibi.

Birhan Keskin, (1986-), 20 Lak Tablet + Yolcunun Siyah Bavulu, YKY, İstanbul 1999, s.43-49

YOLCULUK

İşte gene yollara düştüm

Hem yalnızım, hem değilim.

Melih Cevdet Anday, (1915-2022), Güneşte, Adam Yayınları, İstanbul 1989, s.7

YOLCULUK

Gideceksin buralardan gün gelecek,

Yavaş yavaş kaybolacak bindiğin tren,

Eriyen karlar gibi içinden

Bütün sıkıntıların akıp gidecek.

Bağdaş kuracaksın bir tahta sıranın üstüne

Yolculara, merhaba, diyerek,

Ardın sıra kaçan kırları seyrederek.

Coğrafya derslerini hatırlayacaksın yine,

Adını bilmediğin nehirlerden geçerek.

Bir dikili ağacın bile yok yeryüzünde,

Ama bir yurdun var sevilecek!

Eriyen karlar gibi içinden,

Bütün sıkıntıların akıp gidecek

Ağlamayacak kimse ardından, gülmeyecek!

Cahit Külebi, (1917-1997), Bütün Şiirleri, Adam Yayınları, 2. Basım, İstanbul 1985, s.103

İYİ YOLCULUKLAR

Sürüsüz bir kurt gibi dolaşıyormuş

Lakin sarhoş

Hırlayacağına gelip geçene gülüyormuş

Çocukları okşuyor, çocuklar kaçıyormuş

Elinde bir kafes, içi boş

Bir söylenceye göre Kuzguncuk’tan

Bir pazartesi ikindiyin

Işıktan bir faytonla

Gideceği yere gidiyormuş

Sallana-salana tıpış-tıpış…

Kucağında bir telefon rehberi, ninni okuyormuş

Yüzkırkbeşaltmışiki altmış…

Üstelik numara yanlış…

Can Yücel, (1926-1999), Gece Vardiyası Albümü, Korsan Yayın, İstanbul 1991, s.48

Yapılamayacak ve devamı getirilemeyecek beyhude işler…

Ali Rıza Avcan

Resmi, sivil ya da özel tüm kuruluşlar, yapacakları her yeni işte, o işin hem mevcut hukuk düzeni, kurumun mali yeterliliği, sahip olduğu insan kaynağı ve teknolojik donanımı açısından yapılıp yapılamayacağına, hem de yapılıp ortaya çıkarıldığı takdirde, o işin uzun bir zaman dilimi içinde devam edip etmeyeceğine, sonuca ulaşmak için verimli olup olmayacağına bakarlar.

Ayrıca yapacakları her işi o kurumun daha önceden belirlenmiş ihtiyaç ve sorunlarının önem ve öncelik sırasına göre yapmaya, kaynaklarını en önemli ve öncelikli işler için kullanmaya çalışırlar.

İşte o anlamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi açısından daha iyi ve kaliteli hizmet üretmek için uygun bir hizmet binasının yapılması ya da körfezdeki kirlilikle kokunun giderilmesi, aksayan toplu ulaşımın yeniden düzenlenip geliştirilmesi veya taşınmaz satışı dışında mevcut gelir kaynaklarının geliştirilip harcamalarda tasarruf yapılması, içinde bulunduğumuz koşullarda en önemli ve öncelikli işlerden biridir diye düşünebiliriz.

Çünkü mali kaynakların kısıtlı olduğu; hatta, merkezi yönetimce ödenen vergi paylarının belediye ve şirket borçları nedeniyle büyük ölçüde kesildiği, bu borçlar dururken yurt dışından borç para almanın yasaklandığı, işçi ve memur maaşlarının ödenemediği bir dönemde tüm belediye kaynaklarının verimli, etkin, sonuç alıcı, yapılabilir ve sürdürülebilir işlere ayrılması hayati bir öneme sahiptir.

Kaynak: Kent Yaşam, Fotoğraf: Nur Uzakgören

Hal bu olmakla birlikte, İzmir‘in içinde başka bir benzeri olmayan ve vaha niteliğindeki eşsiz güzelliğiyle herkesin dinlenip rahatladığı Kültürpark, bir süredir belediye başkanının yanına çöreklenmiş bir kısım sınıf arkadaşı danışmanların kendi kişisel menfaatlerinin mekânı ya da oyuncağı olma riskini yaşıyor.

Aziz Kocaoğlu zamanında kentteki sermaye kesiminin büyük bir kültür merkezi yapmak istediği, Tunç Soyer döneminin ilk başlarında meşhur “oyuncakçı” yazar Sunay Akın‘ın Kültürpark‘ta bir müze açmak istediği, sonrasında Tunç Soyer‘in “gölgesiGüven Eken‘in Kültürpark‘taki Göl ve Ada gazinolarını yıkıp yok ederek onun yerine beton bir kitle yaratmak istediği hepimizin bildiği ve sonucu başarısızlıkla biten girişimler…

İşte o nedenle, Kültürpark‘ın Göl ve Ada gazinolarıyla şimdilerde kapatılan lunapark, belediyeye çöreklenmiş iş bilmez kadroların ortaya koyup etrafını içeriyi göremez şekilde kapattıkları bir “yara” olarak mevcudiyetini koruyor.

Ancak şimdi de yeni bir hayalle yola çıkan, daha doğrusu kendi kişisel hobisine yeni bir menfaat alanı yaratmak isteyen ve belediyede hangi unvanla çalıştığı bilinmeyen sınıf arkadaşının öneri ve yönlendirmesiyle ve yine belediye başkanının başka bir sınıf arkadaşı genel sekreter yardımcısı tarafından eskinin Göl ve Ada gazinolarının olduğu yerde bir gastronomi müzesi açılmak isteniyor…

Anlaşılan o ki, üç sınıf arkadaşı hekim, aynen Aziz Kocaoğlu ve Tunç Soyer zamanında başkalarının yapmak istediği gibi, Kültürpark‘ın başına, sonu belli olmayan ve belediye açısından hiçbir önceliği olmayan başka bir çorap örmek istiyor…

Bunun için yıkılan Göl ve Ada gazinolarının bulunduğu alandaki betonarme yapılar henüz bitirilmemiş olmasına rağmen; birtakım iş ve alımlar yapılıyor ve belediyenin içinde bulunduğu mali kriz nedeniyle -şimdilik- sonuç alınamıyor…

Oysa aynı ekip; Cemil Tugay‘ın Karşıyaka belediye başkanı olduğu 2023 yılında, yanlarına Yaşar Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü‘nü alarak Karşıyaka Belediyesi‘nin “müflis“; yani, iflas etmiş şirketi Kent A.Ş. üzerinden “Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi” isminde, Kültürpark‘ta kurmak istedikleri müzeye benzer bir yer açarak orada, Kent A.Ş.‘nin İnternet sayfasındaki anlatımıyla “alanında uzman akademisyen ve şeflerle yemeği sanata dönüştürürken hem yemek yapmayı sevenlere hem de yemek yapma becerisiyle sektöre girmek isteyenlere mutfak sanatlarının inceliklerini göstermek, gastronomi kültürü ile ilgili eğitimler vermek, yiyecek-içecek sektörüne eğitimli, nitelikli ve kalifiye personel yetiştirmek, özellikle İzmir ve Ege mutfak kültürüne sahip çıkmak ve tanıtmak, gastronomi konseptli festival ve etkinlikler düzenlemek; ayrıca, gastronomi alanında mesleki eğitimlerle profesyonellere yönelik eğitimlerin yanında mutfak severlere her ay özel workshoplar düzenlemek” amacıyla etkinlikler düzenlenmişler, benim hatırladığım kadarıyla, Çeşme belediye başkanının dalga geçtiği (1) Karşıyaka Ege Otları Festivali ve gazoz sergisi gibi etkinlikler düzenlemişlerdi. Hatta benim de gidip gözlemlediğim bu etkinliklerde MasterChef programının ünlü İtalyan aşçısı Danilo Zanna‘yı bile konuk etmişlerdi.

Bugün bu merkezin faaliyetlerini takip etmek, hangi etkinlik ve kursları düzenleyeceklerini öğrenmek için bize önerilen tek kaynak, Instagram‘daki Cordelio Mutfak Sanatları Merkezi hesabı. (2) 5 Temmuz 2025, Cumartesi günü evimin yakınındaki bu merkeze giderek az sayıdaki müşterisiyle sakin sessiz bir ortamda adeta bir kafe gibi çalışan tesisin yöneticilerine ellerinde basılı bir etkinlik programı olup olmadığını sorduğumda, söz konusu merkezin etkinlikleri konusunda bu Instagram hesabından takip edebileceğimi söylediler.

Bilgisayarın başına geçip bu Instagram hesabını incelediğimde 12.400 takipçiye sahip bu hesapta merkezin açıldığı 16 Ocak 2023’den bu yana toplam 244 adet gönderinin paylaşıldığını; bu hesaptan sadece Cemil Tugay, Yıldız İşçimenler Ünsal, Karşıyaka Belediyesi, Kent A.Ş., Hatay Gastronomi Evi, Diyar Gastronomi ve Karşıyaka Kent günlüğü isimli hesapların takip edildiğini (3), 244 gönderiden 172’sinin Cemil Tugay, 72’sinin de Behice Yıldız Ünsal döneminde gönderildiğini, gönderi trafiğinin, yapılan etkinlik ve kurs sayısının azalmasına paralel olarak Behice Yıldız Ünsal zamanında belirgin bir şekilde düştüğünü, söz konusu merkezin açıldığı ilk yıllardaki performansını koruyamadığını gördüm.

Karşıyaka Cordelio Mutfak Sanatları Merkezi‘nin bu 244 paylaşımının takipçiler cephesinde ise duyurulan programların günü, saati, koşulları ve ücreti konusunda devamlı olarak soru sorulmuş olmasına karşın tek bir kez bile olsa yanıt verilmediği ni, soru soranların dikkate bile alınmadığı görülmektedir.

Ayrıca söz konusu merkezin tanıtımında Ege ve İzmir mutfağının öğrenilip tanıtılması konusunda çalışmalar yapılacağı belirtilmesine karşın; hem Cemil Tugay, hem de Yıldız İşçimenler Ünsal dönemlerinde yapılan eğitim çalışmalarıyla diğer etkinliklerin pizza, ravioli ya da fettunici makarna, tiramisu, bento cake, sushi, macaron gibi İtalyan, Fransa, Alman, İspanyol ve Uzakdoğu mutfağına ait yemeklerin öğrenilmesi ile ilgili olduğu, bırakın Anadolu mutfağını Ege ve İzmir mutfağı üzerine bile tek bir çalışmanın yapılmadığı, bu konuda ilk akla gelen 22-26 Şubat 2022 tarihlerinde yapılan ve devamı getirilmeyen Ege Otları Festivali hakkında Çeşme belediye başkanının bile ilginç sözler söylediği, üstüne üstlük 25 Ekim 2024-25 Ocak 2025 tarihleri arasında Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım‘ın saygın adı alet edilerek “Zübeyde Hanım’ın Mutfağı” adıyla Zübeyde Hanım‘la hiçbir ilgisi olmayan, onun kullanmadığı sağdan soldan toplama mutfak eşyalarıyla büyük bir sergi açılarak ucuz bir popülizm örneği verildiği görülmektedir.

Bu örnekten de görüleceği üzere Cemil Tugay ve ekibinin gastronomi ve yemek kültürü konusunda Karşıyaka‘da başlattıkları bu ilk girişimin ivmesi, bu konuda yeterli bilgi, birikim ve araştırma yapılmadığından yeni belediye başkanının zamanında hızla düşmüş ve Karşıyaka Belediyesi eski başkanı Cemil Tugay‘ın büyükşehir belediye başkanı olduktan sonra bu girişime sahip çıkıp desteklemesi, hatta bu merkezi İzmir Büyükşehir-Karşıyaka Belediyesi işbirliği içinde daha da geliştirmesi mümkünken, Kültürpark‘ın içindeki Göl ve Ada gazinolarının yerinde Kültürpark‘ın geçmişi, gelenekleri ve bugünü ile ilgisi olmayan bir gastronomi müzesi açmaya kalkması, sınıf arkadaşının eline yeni bir oyuncak vererek onu memnun etmek adına sağdan soldan malzeme alarak hazırlıklar yapması; ancak, yapılan alımların bedelinin ödeyememesi; anlaşılan o ki, bu ikinci girişimin de Karşıyaka‘da devamı getirilemeyen ilk girişim gibi sonuçsuz kalacağının göstergesidir.

Yıkılan Göl Gazinosu…
Göl Gazinosu yerine yapılan; ama bir türlü bitirilemeyen yeni bina…

Gelelim Kültürpark‘ta bir gastronomi müzesi açma hayaline ve yakın zamanda kaybettiğimiz “İzmir Baba” sevgili ve rahmetli Sancar Maruflu‘nun Kültürpark; özellikle de Kültürpark‘taki Göl ve Ada gazinolarıyla Çamlık Senar, Manolya, Luna Park, Ekici Öve ve Kübana gibi tarihi mekânlar yıkıldığında dile getirdiği tepkisine ve bu mekanlarda görmeyi arzu ettiklerine…

Hatırlayacaksınız; Kültürpark‘taki Göl ve Ada gazinoları Tunç Soyer döneminde yıkıldığında eski günlerin İzmir‘i ve Kültürpark‘ı için öne çıkan Sancar Maruflu, “artık İzmirli değilim, İzmir’i terk edeceğim. Dr. Behçet Uz’un kurduğu Kültürpark’ın tescilli ve korunması gereken, tarihi dokusuna uygun, korunmak üzere kaydedilmiş binaların korunacağını ve birer canlı müze gibi değerlendirileceğini, dev hangarların ise artık yıktırılacağını düşünerek… Kültürpark Platformu’na destek verdim. Ancak Kültürpark’ın tarihiyle yaşıt, alanın dokusuyla bütünleşmiş mekanlar yıkılıyormuş. Orada tarihi bir suç işleniyor” diyerek isyan etmiş, bu yıkımlar konusunda savcılığa suç duyurusunda bulunmuş, hayalinin buralarda her kesim ve sınıftan insanın ailesi ile birlikte rahatlıkla oturup masalarındaki semaverlerle ucuza çay ve kahve içebileceği ucuz fiyatlı yerler olması olduğunu dili döndüğünce anlatmaya çalışmış, eski bir İzmirli olarak Kültürpark‘a sahip çıkmıştı. (4)

Sancar Maruflu‘nun vefatından sonra oğlu sevgili Cevat Ziya Maruflu tarafından yönetilen Facebook sayfasına baktığımızda Sancar Maruflu‘nun yıkılan tarihi mekanlarla ilgili birçok mesajına, bu mekanların nasıl kullanılacağına yönelik önerilerine rastlarız.

Boşaltılan göl ve Ada Gazinosu…
İnşaat alanını halkın gözünden gizlemek amacıyla saç levhalar üzerine yaptırılan resimler…

Sancar Maruflu‘nun vasiyeti niteliğindeki bu mesajlardan Lunapark‘la ilgili 12 Haziran 2021, Facebook paylaşımı aynen şöyle:

Sancar Maruflu ve Selçuk Yaşar, Kültürpark Menekşe Çay Bahçesi’nde…

Sancar Maruflu‘nun Tunç Soyer döneminde yaşadığı bu büyük hayal kırıklığı, bugün lunaparkı kaldırıldığı Göl ve Ada gazinolarının bulunduğu yerlere ise onun arzuladığı şekilde çay, kahve ve nargile bahçeleri yapmak yerine gastronomi müzesi açma girişimi ile adeta rahmetliyi mezarında ters döndürecek bir noktaya ulaşmış durumda!

Hele ki, “kurtuluşun ve kuruluşun kenti” olarak tanıtılan İzmir‘de ulusal kurtuluş savaşı ile ilgili tek bir müze yokken, Tunç Soyer döneminde aksak köstek açılan “Kurtuluş Savaşı Anı Evi“, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘la Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun ortak girişimiyle yok edilmişken bu kentte bir gastronomi müzesi açmak ne ölçüde bir ihtiyacın, ne ölçüde bir gerekliliğin, ne ölçüde halkın talep ettiği bir şeyin karşılığıdır? Ayrıca belediyenin elinde yemek kültürü ile ilgili bir koleksiyon yokken, bu işe sağdan soldan devşirme malzeme alarak soyunmak ne ölçüde gerçekçi bir tutumdur?

Ama yazımızın başında da belirttiğim gibi, daha kendine başını sokabileceği bir hizmet binası yapamamış, memur ve işçilerinin maaşlarını zorlukla ödeyen, kentin en önemli sorunları olarak kabul edilen kirli ve kokan körfezle tıkanan ulaşım sistemine çözüm bulamayan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu parasızlık ortamında böylesine bir müze yapmak istemesi ve hatta bu işi Cemil Tugay sonrasında devam ettirmesi ne ölçüde mümkün gözüküyor?

Hele ki, bir daha seçilemeyeceği şimdiden belli olan bugünkü belediye başkanından sonra geleceklerin, aynen Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin kapatılıp yok edilmesi olayında olduğu gibi hiçbir hesap ve kitaba dayanmaksızın, sırf sınıf arkadaşımı memnun edeyim düşüncesiyle yapılacak bu gastronomi müzesini kapatıp yok etmeyeceğini kim garanti edebilir?

Unutmayalım ki, hayatta kötülük adına ne yaparsak yapalım, o kötülük döner dolaşır yine bizi bulur… Hele ki İzmir gibi kentlerde…

(1) “Çeşme’nin başkanı Karşıyaka’nın festivalini ti’ye aldı: ot lazımsa gönderelim. EgedeSonSöz, 25 Şubat 2022, https://www.egedesonsoz.com/cesme-nin-baskani-karsiyaka-nin-festivalini-ti-ye-aldi-ot-lazimsa-gonderelim

(2) https://www.instagram.com/cordelionmutfaksm/

(3 Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi, https://www.instagram.com/cordelionmutfaksm/following/

(4) “Maruflu isyan etti: artık İzmirli değilim, Yeni Asır Gazetesi, 11 Ocak 2020, https://www.yeniasir.com.tr/yasam/2020/01/11/maruflu-isyan-etti-artik-izmirli-degilim

Yeni işler, yeni uğraşlar, yeni keşifler…

Ali Rıza Avcan

Son üç haftadır değişik işlerin, değişik uğraşların ve de bilmediğim yeni sanatçıların, yeni keşiflerin peşindeyim… Hem de keyifle, gönenerek yaptığım iş ve uğraşların, öğrendiğim için sevinerek sizlerle paylaşmak istediğim yeni keşiflerin peşindeyim…

Sözünü ettiğim bu değişik işlerin, değişik uğraşların ve yeni keyiflerin kaynağı ise, geçtiğimiz yıl değerli hocam Prof. Dr. Nermin Abadan Unat‘ın eserlerinin dijital ortama taşınması için tasarlayıp Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi ile birlikte gerçekleştirdiğimiz “Nermin Abadan Unat Dijital Arşivi” çalışmasının bir benzeri olacak…

Uzun yıllar yurdumuzu dış ülkelerde temsil etmiş, bu uğurda Buenos Aires, Viyana, Trablusgarp, Londra, Brüksel, Hamburg ve Düsseldof gibi dünya kentlerinde ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA)‘nda diplomat olarak çalışmış, bu arada ülkemizin övüncü piyanist Banu Sözüar ile evlenerek bir çocuk sahibi olmuş, 1934 Ödemiş doğumlu sanatçı Mülkiyeli bir ağabeyimin; Ülkü Başsoy‘un 91 yıl içinde özenle seçip biriktirdiği kitap, dergi, gazete ve mektupların, binlerce görsel malzemenin, kayıt altında alınmış ses ve video kayıtlarıyla benzerlerinin kaydını çıkararak envanterini hazırlamaya çalışıyorum.

Tabii ki önceki yıllarda 1964 yılında vefat eden kardeşi Savaş Başsoy adına Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi‘ne bağışladığı değerli eserleri bunun dışında bırakmak suretiyle…

Haftanın belirli günlerinde Ödemiş‘e giderek kendisiyle yaptığım söyleşiler eşliğinde hem onun yurt dışındaki yıllarını, hem de benim kuşağımdaki her çocuğun anılarına yerleşmiş olan “en borçsuz ilçeÖdemiş‘le bağlarını öğrenmeye, yaşam anlayışıyla ilgili görüş ve düşüncelerini öğrenerek topladığı o değerli hazineyi bu bilgiler ışığında yorumlayıp düzenlemeye çalışıyorum.

Böylelikle hem uzun yıllarını çalışarak geçirdiği ülke ve kentlerle toprağından çıkıp beslendiği Ödemiş‘i onun gözünden öğreniyor, hem de öğrendiğim yeni bilgiler, yeni isimler ışığında kendimi geliştirme, yenileme fırsatını yakalamış oluyorum.

1934, Ödemiş doğumlu Ülkü Başsoy, lise eğitimini İzmir Atatürk Lisesi‘nde, yüksek öğretimini eski adıyla Mülkiye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nde tamamladıktan sonra 40 yıl süreyle Dışişleri Bakanlığı‘nda diplomat olarak çalışmış değerli bir sanatçı, duyarlı bir yazar… 91 yıllık yaşamında bilime ve sanata verdiği önem çerçevesinde çok değerli bilim insanları ve sanatçılarla tanışmış, onlarla dost olup mektuplaşmış bir entelektüel. Tanıyıp yazıştığı bilim insanı ve sanatçılar arasında tanınmış şair Ece Ayhan, ressam Abidin Elderoğlu, müzik yazarı Üner Birkan, yazar Bilge Karasu, Ödemişli işçi yazar ve şair Fethi Savaşçı gibi isimler var… İşte o nedenle şair Ece Ayhan‘la yazışmalarının yer aldığı “Anacığım, Merhaba!” isimli kitabını 2014 yılında yayınlamış. Uzunca bir süredir de Ödemiş‘te kardeşi Savaş Başsoy adına Türkçemize Özen Dil-Yazın Ödüllerinin verildiği yarışmalar, Muzaffer Şerif (Başoğlu) gibi Ödemişli bilim insanlarını ele alan toplantılar düzenliyor.

İşte bu değerli insanın dağlar denizler kadar büyük ve yoğun arşivini incelerken karşıma, önceleri Ödemişli bir “köylü şair”ken 1965’de Almanya’ya işçi olarak gidip emeğini yazdıklarına hamur ederek proleterleşen bir “işçi şair” ve öykücü çıkar.

Şimdiye kadar kendisinden haberdar olup okumadığım; ancak, edebiyat çevrelerinde, özellikle de yurtdışındaki edebiyat çevrelerinde oldukça tanınıp bilinen, bizim tanıyıp bildiğimiz Abidin Dino, Mengü Ertel gibi grafik sanatçılarının ve benim Ankara‘dan arkadaşım sevgili Refik Toksöz‘ün yazdığı kitapların kapakları için desenler çizdiği ya da yazarlığı ile ilgili düşüncelerini paylaştığı yerelden ulusala, ulusaldan evrensele dönüşüp gelişen bir yazar: Fethi Savaşçı

Ülkü Başsoy bu değerli şair ve yazarla güzel bir dostluk geliştirmiş, birbirlerini arayıp sormuşlar, karşılıklı olarak mektuplar yazıp birbirlerinin hal ve hatırını sormuşlar, dertlerine derman olmaya çalışmışlar ve sonunda Ülkü Başsoy elindeki kitaplarla mektupları Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi‘ne bağışlamış.

Fethi Savaşçı 1930 yılında Ödemiş‘in Birgi bucağına bağlı Taşpazar köyünde doğmuş, ilkokul ve ortaokuldan sonra sanat okuluna gitmiş, erken yaşta babasını kaybetmesi nedeniyle meslek lisesindeki öğrenimini yarıda yarıda bırakmak zorunda kalmış ve yaşamının bu zor yıllarında ırgatlık, hamallık, duvarcılık, demircilik yaparak ya da fabrika işçisi olarak çalışarak beş kişilik ailesinin geçimini üstlenmiştir. Bu zorlu yaşam onu bir “göçmen işçi” olarak 1965’de Almanya‘ya savurur ve orada fabrika işçisi olarak çalışmaya başlar. Bu arada şiir ve hikâyeler yazmaya devam eder.

Fethi Savaşçı, Almanya‘da bulunduğu yıllarda kendini geliştirmiş aydın bir işçi olarak sadece sendikada örgütlenmeyle yetinmeyerek doğrudan politik örgütlenmelere katıldı ya da onların çalışmalarına kendince destek verdi.

Yaşadığı Münih şehrinin özellikle TKP geleneğinden gelenler arasında önemli bir yeri vardır o yıllar. Sonu gelmez tartışmalar, birbirini suçlamalar ve mücadeleye zarar veren eğilimler az değildir. Ancak o, bu türden bireyci-kariyer çatışmalardan uzak durup insanlara nihai hedefi hatırlatan şiirler yazar:

Benim yurdumun anaları

gönenmek ister gönenmek

Yoksul yurdumun işçileri,

Dar gelirlileri

Doyunmak ister doyunmak

Haydin bir silkilenelim

Aydınlarım

İşçilerim köylülerim dar gelirlilerim

İşte doğuyor nur topu gibi

Yarınlar kafamızdan

Devrim çiçekleri daha da açacak

Mis gibi bizim kokacak yurdumuz

Güzel şey, bağımsız bir yurtta insanca yaşamak.

Bağımsızlık ve demokratik halk iktidarı için Münih İşçi Birliği Derneği‘nin etkinliklerinde edebiyat, kültür ve sanat konularında aktif görevler alır. Bununla yetinmez, 1973 yılında yapılan yabancılar meclisi seçimlerinde meclis üyesi olarak bu kurumda çalışmalarını sürdürür. Yabancılar Meclisi başkanı olarak Ocak 1975’te yapmış olduğu açıklama acı bir gerçekliği ifade etmektedir:

Benim de üyesi bulunduğum Yabancılar Meclisi’nden pek fazla bir şey beklemek biraz hayalcilik olacaktır. Alman makamları, üzerimizde rahatça tasarrufta bulunmak için Yabancılar Meclisi’ni kendi arzularına alet etmek istiyorlar. Sonunda, yönetimde bizim kadar siz de oy sahibisiniz diyebilmek için bu yola başvurdular.

1987 yılı ekiminde Stuttgart sendika binasında düzenlenen “Sabahattin Ali” anmasında Filiz Ali, Ataol Behramoğlu, Mustafa Ekmekçi, Irene Melikoff, Server Tanilli, Vedat Türkali ve Fethi Savaşçı da bulunmaktadır. (1)

Sanatçı 30 Ekim 1989 tarihinde 59 yaşındayken Almanya‘nın Münih kentinde vefat eder.

Almanya’da “göçmen işçi ozan” olarak ünlenen Fethi Savaşçı, ardında birçoğu Almancaya çevrilen şiir ve kısa hikâye kitapları bırakmıştır. Fethi Savaşçı‘nın oğlu ise şair, yazar ve akademisyen Özgür Savaşçı, Almanya’da Münih Üniversitesi Ludwig Maxmillian Türkoloji Bölümü öğretim üyesidir.

Şiir, öykü ve roman gibi türlerde eser veren sanatçının ilk şiirleri 1948 yılında Ödemiş gazetesinde, ardından gelen şiirleri ise Aydınlık, İmbat, Yeditepe, Güney, Varlık ve Yelken gibi dergilerde yayınlanmıştır. Irgat Hasan adlı romanı 1963’de İzmir‘de çıkan Sabah Postası gazetesinde tefrika edilmiş, Makinalar Çalışırken adlı öykü kitabı da Almanya‘da Türkçe ve Almanca olarak yayımlanmıştır. Kaya Bengisu ile birlikte Ödemiş Şairleri (1958) adlı bir antoloji hazırlayan sanatçı öykü ve şiirlerinde toplumcu gerçekçi bir bakışla gurbetçilerin sorunlarını ele alıp işlemiştir.

Sanatçının 18 eserinin adlarıyla türü, basım yılı ve yayınlayan kurumların adları aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

Eser AdıYayın eviBasım yılıEser türü
Ödemiş ŞairleriRadyo Gazetesi Matbaası / İzmir1958Antoloji
Duvarcı Hasan UstaYeditepe / İstanbul1970Şiir
Bu Sarı Biraları İçinceYeditepe / İstanbul1971Şiir
İş DönüşüYeditepe / İstanbul1972Öykü
Özel UlakYeditepe / İstanbul1973Öykü
Çöpçü TürküsüYeditepe / İstanbul1975Şiir
Taş Ocağındaİstanbul / Yeditepe1975Öykü
Alamanya Gurbeti (Sabri\’ye Mektuplar)Yeditepe / İstanbul1977Mektup
İş ArkadaşlarıYeditepe / İstanbul1980Şiir
Fırın PatlayıncaYeditepe / İstanbul1982Öykü
Duyuyor MusunuzYeditepe / İstanbul1983Şiir
Makinalar Çalışırken1983Öykü
İzmir’in İçinde İnce MinareSanat-Koop Yayınları / İzmir1986Şiir
Bir Ekmek Var Orada1986Şiir
Ayva Kokulu Ev1986Öykü
Almanlar Bizi Sevmedi1986Roman
Ekmekle KitapKerem / Ankara1989Roman
Almanya’nın Güzel KızlarıKerem / Ankara1989Öykü

Doğan Hızlan, aralarında Fethi Savaşçı‘nın da bulunduğu Almanya‘daki Türk yazarlarını sayarak şu değerlendirmeyi yapar: “Almanya’ya yönelik göç dalgası istatistik verilerle ele alınıyor, buraya yerleşen Türklerin kültürel uyum süreci üç kuşak boyunca yaratılan edebiyat üzerinden irdeleniyor. Başlangıçta gurbet konusunun işlendiği folklor türü yapıtların ağırlıkta olduğu belirtiliyor. Kuşkusuz bu bir dönem için geçerli yorum. Uturgauri’nin araştırmasında adı geçenleri yazmalıyım: Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Yusuf (Ziya) Bahadınlı, Orhon Murat Arıburnu, Yaşar Miraç, Fethi Savaşçı, Aras Ören, Yüksel Pazarkaya, Güney Dal, Zafer Şenocak. Yalnız Almanya’da yaşayanları değil, genel anlamda Türk kimliğini anlamak için oradaki Türk edebiyatçılarını elbet okumak, değerlendirmek gerekli. Bizim için de. Ama özellikle Alman edebiyat tarihinde unutulmaması gereken bir eksiklik. Peki bizim edebiyat tarihimizdeki yerleri ne? Önce onun yanıtını verebilecek miyiz?” (2)

Hasan İzzettin Dinamo‘nun Fethi Savaşçı hakkında yazdıkları ise şu şekilde;

Yıllardır Almanya’da bir endüstri işçisi olarak çalışan Fethi Savaşçı, süssüz, yalın şiirler yazan bir şairdir. Aylak bir şairin süsleyip püsleyeceği, macun gibi çekip uzatacağı konuları, işçi gerçekçiliğinin nasırlı ellerinde çırılçıplak, lakonik, bir anda kendini veren doğru kümeleri gibi sunuyor. Sonsuz iş yorgunluğundan arta kalan dinlenme saatlerine devrimci bilincinin çelik ışığında uzun dizeli, soluklu şiirler yazmaktan kendini alamıyor. Çarklarına takıldığı korkunç endüstri devlerinin zulmüne karşı duyduğu adalet sıtmasını böylece olsun boşaltabilmenin yollarını arıyor…” (3)

Emekli diplomat Ülkü Başsoy, geçtiğimiz yıllarda “göçmen işçi şairFethi Savaşçı ile yaptığı yazışmalara ait mektup ve kartları Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi’ne bağışlamış. Ancak Fethi Savaşçı‘nın 1958-1989 döneminde yayınlanıp birçok değerli sanatçı tarafından övgülerle karşılanan 22 kitabını bugünlerde -ne yazık ki- kitapçıların raflarında göremiyoruz. Her biri zorlukla bulunan ve büyük fiyatlara satılan “sahaflık kitap” haline dönüşmüş durumda…

İşte tam da bu nedenle, Ödemiş Belediyesi‘nin; özellikle de Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi‘nin bugün itibariyle tükenmiş olan tüm Fethi Savaşçı kitaplarını, aralarına gazetelerde tefrika edilmiş olanları da dahil ederek; ayrıca, Ülkü Başsoy, Hasan İzzettin Dinamo ve Abidin Dino gibi sanatçılarla yaptığı yazışmaları da ekleyerek “Fethi Savaşçı – Tüm Eserleri” adı altında yayınlayarak Ödemiş adını yurtdışına taşımış bu büyük sanatçıya olan vefa borcunu ödemesini bekliyorum… Hem bir Ödemişli olarak ona duyulan saygı ve vefa duygularının, hem de savunduğu emekten yana ideoloji ve ortaya koyduğu siyasi tutumun bir gereği olarak bunun Ödemiş Belediyesi‘nin bir görevi olduğunu düşünüyorum…

Tabii ki bu arada hepimizin Fethi Savaşçı‘dan haberdar olarak, onu tanıyıp bilerek öykü, roman ve şiirlerini okumasını ve onu saygıyla anmasını unutmayarak…

Ben şu an itibariyle 22 kitaptan oluşan bu seriyi okumaya başladım ve şu an itibariyle “Ödemiş Şairleri” ve “İzmir’in İçinde İnce Minare” isimli şiir kitaplarını bitirdim. Sıra, kapak desenini sevgili arkadaşım Refik Toksöz‘ün yaptığı “Ayva Kokulu Ev” isimli öykü kitabında…

Bu arada sanatçının, İzmir üzerine yazdığı “İzmir’in Güzellemeleri” isimli şiiri ile 1986 yılında yazmasına karşın adeta bugünkü İzmir‘i tanımladığı “İzmir’in İçinde İnce Minare” isimli şiirini sizlerle paylaşarak yazıma son vermek istiyorum:

İZMİR’İN GÜZELLEMELERİ

Artık Kordonboyu’nda eski sevgililer yok

Ne tutuşanlar el ele ne de faytonlar

Eşek azatlanan derelerde şimdi yapılar çok

Tat vermiyor artık kaçak gidilmeyen sinemalar

….

Bahribaba Parkı’ndan bakmakla tat vermiyor deniz

Burnumuza geliyor Körfez’den bok kokusu

Gönülden çıkarmayın dostlar bizi tüm sizinleyiz

Solumadan çıkamıyoruz artık her yokuşu

…..

Tüm gişelere yaşlı kızlar mı oturmuş ne

Tümü de kırışık yüzlü fazlaca boyalı

İnsanların bir şey olmuş geliş gidişlerine

Daha alımlı bakar olduk dolup boşalan vapurlara

…..

Eh biz sevdik biraz başkası sevsin der misin

Bu bencilliğini gel de anlat gezgin başına

Çatalkaya’dan Yamanlar’a uçabilir misin?

Adamın su katarlar pişmi aşına

………………………………………………………………………………….

İZMİR’İN İÇİNDE İNCE MİNARE

Duyulunca ezan sesi İnce Minare’den

Çeşitli umutlarla gerinerek uyanırdın

Sonra çocuk sesi kuş sesleri

Karının sesi mutfaktan gelirdi

Tahin helvacılar gezici sebzeciler

Tıklım tıklım değildi belediye otobüsleri

Bir koşuda Konak’ta alırdın soluğu

İyot kokusu imbat yeli fabrika işçileri

Ütülü giysili memurlar öğrenciler esnaflar

Sıkılırdın buruşuk iş giysilerinle

Hele o kavrulmuş susam kokusu

İnsanı deli ederdi

Tok bir martı havalanırdı Pasaport’tan

Karşıyaka vapuruyla yarış ederdi

Özlemler tarih dededen de mi yaşlı

Kim kesti o canım çınarları

Sevimsiz beton yığınları için

Karşıyaka’dan bakardın İnce Minare’ye

Evinin yerini bulmaya çalışırdın

Çatlak dudaklarınla nasırlı ellerinle

Ekmek parasına sımsıkı sarılırdın

Dayanamazdın bir günlük özlemlere bile

Söyle şimdi seni ne yapayım

Öteki yüzyıldan kalma o koca yörük

Parça parça edip boklu Körfez’e atayım.

İzmir’in içinde ille de İnce Minare

Amanın bu özlemlere yok mu bir çare?

(1)Almancıların işçi yazarı: Fethi Savaşçı“, https://yeniposta.de/almancilarin-isci-yazari-fethi-savasci/

(2) Hızlan, Doğan (2005). “Alman edebiyatının ‘kara deliği’”. Hürriyet. 4 Ağustos 2005. http://www.hurriyet.com.tr/alman-edebiyatinin-kara-deligi-38755000 [Erişim Tarihi: 25.12.2019]

(3) Ödemişli işçi şair Fethi Savaşçı’nın adı Münih’te bir caddeye verilecek, Sondakika.com, 25.04.2014, https://www.sondakika.com/yerel/haber-odemisli-isci-sair-fethi-savasci-nin-adi-munih-te-5949038/

İZBETON olmadı, Egeşehir Yapı verelim…

Ali Rıza Avcan

29 Mayıs-4 Haziran 2025 tarihleri arasında yedi gün süreyle greve giden İzmir Büyükşehir Belediyesi İZENERJİ, İZELMAN ve Egeşehir Yapı Planlama işçilerinin çalıştıkları şirketlerin ne denli kötü yönetildiğini ortaya koyup; bu şirketlerdeki asıl sorunun liyakatsizlik, partizanlık ve nepotizmle malûl kötü yönetim sistemi olduğunu ortaya koyduğum üç bölümden oluşan yazı dizimizin son bölümünde, birinci ve ikinci bölümlerde ele aldığımız İZENERJİ ve İZELMAN şirketlerinden sonra Egeşehir Yapı Planlama‘nın yönetim yapısını ele alıp değerlendirmeler yaparak yasal olarak uygulanması gereken öneriler geliştirmeye çalışacağız.

Kısaca Egeşehir Yapı Planlama olarak tanımladığımız şirketin bugünkü tam adı, Egeşehir Yapı Planlama Müşavirlik ve Teknoloji Anonim Şirketi‘dir.

Battı balık; pardon “şirket”, yan gider…

Şirket ilk kez 23 Mart 1987 tarih, 1729 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayınlanan sözleşmeye göre İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin % 50,50, Urla ve Çeşme belediyelerinin % 0,25, Weidleplan Consult GmbH‘nin % 48,75 ve Weidleplan bölge kuryesi Babakan Olcaysü‘nün % 0,25 hissesi, 53174-K-3662 ticaret sicil numarası ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Ege Şehir Planlaması Teknolojik İşbirliği Merkezi Anonim Şirketi adıyla kurulmuş olup 21 Temmuz 1997 tarih, 4336 sayılı TTSG’nde yayınlanan ilamla İzmir Büyükşehir Belediyesi Egeşehir Planlaması Teknolojik İşbirliği Merkezi A.Ş., 26 Mart 2021 tarih, 10296 sayılı TTSG’nde yayınlanan üçüncü bir ilamla Egeşehir Yapı Planlama Müşavirlik ve Teknoloji Anonim Şirketi adını alır.

Şirketin bugünkü sermayesi olan 3 milyar 142 milyon, 457 bin 428 lira 85 kuruşun %99,67’si İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne, %0,33’ü de bugünlerde “müflis“; yani, fiilen iflas etmiş belediye şirketi olarak tanınan İZBETON Anonim Şirketi‘ne aittir.

Egeşehir Planlama şirketi ayrıca İZBETON A.Ş.‘nin sermayesine %0,063, Kent A.Ş.‘nin sermayesine %0,020 ve TARKEM A.Ş.‘nin sermayesine de %0,30 oranında ortaktır.

Egeşehir Yapı Planlama şirketi ile ilgili olarak son günlerdeki en çarpıcı gelişme ise, sermayesinin Cemil Tugay‘ın göreve geldiği 1 Nisan 2024 ile 9 Mayıs 2025 tarihleri arasındaki 1 yıl 1 ay 8 günlük sürede dört kez arttırılarak 168.618.000-TL’dan %1.863,66 oranındaki muazzam bir artışla 3.142.457.428,85 TL’ya çıkarılmasıdır. Bu artışın arkasında yatan neden de, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 16 Nisan 2025 tarih, 379 sayılı kararıyla mülkiyeti belediyeye ait olup tapunun Menemen ilçesi Koyundere mahallesi 1377 parselinde kayıtlı 440.542,41 metrekare büyüklüğündeki ve mahkemece belirlenmiş değeri 2.643.254.460.-TL. olan arsanın şirkete sermaye olarak verilmesidir.

Bunun dışında ayrıca, son kez 21 Ocak 2022 tarih, 10500 sayılı TTSG’nde yayınlanan ana sözleşmenin amaç ve konu ile şirketin faaliyet alanını düzenleyen 3 ve 4. maddelerde yazılı müşavirlik, mühendislik, müteahhitlik, işletmecilik, enerji ve ticari hizmetlerinde değişiklik yapan; ayrıca bu hizmetlere atık yönetimi hizmetlerini de ekleyen 5 Mart 2025 tarih, 11285 sayılı TTSG’nde yayınlanan ana sözleşme değişikliği ile şirketin amaç ve faaliyet konuları genişletilerek Egeşehir Yapı Planlama adeta ikinci bir İZBETON yapılmaya çalışılmıştır.

Bunun nedeni de, bugüne kadar konut yapımı konusunda yolsuzluklarla anılan kötü bir performansa sahip olan ve bu nedenle şu an itibariyle faaliyette bulunamayan İZBETON yerine bu şirketin konulmak istenmesi, bundan böyle başta Menemen konutları olmak üzere konut inşaatlarının bu şirket eliyle yürütülmek istenmesidir.

Egeşehir Planlama konusunda, -ne yazık ki- daha fazla bilgi sahibi olmamızı sağlayacak yakın tarihli bir Sayıştay denetim raporu bulunmamaktadır. Yazılan en yeni rapor 2021 mali yılına aittir. Söz konusu rapora göre 31 Aralık 2021 tarihi itibariyle 21 çalışanı olan ve Ali Hıdır Uludağ, Ertuğrul Tugay, Eser Atak ve Mehmet Şakir Başak gibi isimlerin yöneticilik yaptığı, fiilen aktif olmamakla birlikte her yıl devamlı zarar eden, zararı 2017-2021 dönemi itibariyle 15.921.949,08 TL’ya ulaşan şirketteki 11 yönetim kurulu üyesine faaliyette olmamasına karşın devamlı olarak huzur hakkı ödenmesi doğru bulunmamış, devamlı zarar eden bir şirkette bu tür ödemelerin yapılmaması istenmiştir.

“Sermayeyi kediye yüklemek”…

Şirketin yönetim kurulu ise 9 Mayıs 2025 tarih, 11328 sayılı TTSG’nde yayınlanan en son ilama göre şu şahıslardan oluşmaktadır:

1) Yönetim kurulu Başkanı İsmail Mutaf, İBB genel sekreter yardımcısı, harita mühendisi, eski İBB emlak dairesi başkanı,

2) Yönetim kurulu başkan vekili Süleyman Ekinci, inşaat mühendisi, genel müdür,

3) Yönetim kurulu üyesi Ayten Başaran, İBB İZSU abone işleri dairesi başkanı, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü mezunu,

4) Yönetim kurulu üyesi Hüseyin Gökhan Özdemir, İBB veteriner işleri dairesi başkanı,

5) Yönetim kurulu üyesi Işık Konya, İBB iklim değişikliği ve sıfır atık dairesi başkanı, çevre mühendisi,

6) Yönetim kurulu üyesi Mehmet Anıl Kaçar, İBB gençlik ve spor dairesi başkanı, Ankara Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümü mezunu, Tüm-Bel-Sen 1 Nolu Şube eski başkanı,

7) Yönetim kurulu üyesi Nilüfer Bakoğlu Aşık, harita ve kadastro mühendisi, Karşıyaka ve İzmir Büyükşehir Belediyesi meclisi üyesi,

8) Yönetim kurulu üyesi Özkan Yıldız, Öğretim üyesi, sosyolog, CHP parti meclisi eski üyesi, Torbalı Belediyesi eski başkan yardımcısı,

9) Yönetim kurulu üyesi Yüksel Bakış, Karşıyaka-Çiğli Tunceliler Kültür, Dayanışma ve Doğa Derneği başkanı, dijital içerik üreticisi,

10) Yönetim kurulu üyesi Nehir Yüksel, şehir plancısı, İBB kırsal hizmetler dairesi başkanı, TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi eski başkanı, Cemil Tugay’ın Karşıyaka’dan getirdiği bürokratı.

Gördüğünüz gibi belediye başkanı Cemil Tugay‘ın seçilmeden önce bizlere vaat ettiğinin aksine şirketin yönetim kurulundaki üye sayısı, 1 adet yönetim kurulu üyesi tasarrufu yapılarak sadece ve sadece 11’den 10’e indirilmiş durumda… 🙂

Temel faaliyet alanı planlama, mühendislik ve müteahhitlik gibi konularla sınırlı olan bu şirkette uzmanlık alanı şehir plancılığı, inşaat mühendisliği, harita ve kadastro mühendisliği olan üyeler olmakla birlikte; sosyolog, dijital içerik üreticisi, radyo-televizyon-sinema ya da halkla ilişkiler eğitimi almış yöneticiler de bulunmaktadır… Ancak bu yöneticilerin daha önce bu büyüklükte bir şirkette yöneticilik yapıp yapmadıkları, bu konuda deneyimli olup olmadıkları ise belli değildir… Belki de hayatlarında ilk kez bir şirketi yönetip bilmediklerini çevrelerindeki insanlara soruyor olabilirler ya da belediye başkanlarına güvenip önlerine gelen her belgeyi imzalıyor olabilirler…. Tabii ki günah ya da sevapları bizlerin ödediği vergilerin hanesine yazılmak , onların günahını bizlerin ödemesi suretiyle…

21 Eylül 2013 Tarih, 28772 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Sermaye Şirketlerinin Açacakları İnternet Sitelerine Dair Yönetmeliğin 6.maddesinin 3/h fıkrasına göre şirketin genel kurul toplantı tutanağının genel kurul tarihinden itibaren en geç beş gün içinde; ayrıca, Türk Ticaret Kanunu‘nun 149. maddesinin birinci fıkrasına göre son üç yılın finansal tabloları ile yıllık faaliyet raporlarının, gereğinde ara bilançoların ortakların incelemesine sunulmak üzere genel kurul kararından önceki otuz gün içinde internet sitesine konulması gerektiği halde Egeşehir Yapı Planlama‘ya ait İnternet sitesinin “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümüne genel kurul kararları dahil olmak üzere hiçbir belgenin konulmadığı görülmektedir.

İşte o nedenle, bu şirketin yönetim kurulunda yer alanlara, diğer şirketlerde olduğu gibi her ay net 40 bin lira huzur hakkı, murahhas üyelere de -daire başkanları hariç olmak üzere- 108 bin lira, toplam olarak 148 bin lira ödendiğini varsaymakla birlikte buna ilişkin herhangi bir genel kurul ya da yönetim kurulu kararına ulaşamıyoruz.

Gelelim şirketle ve şirket yöneticileri ile ilgili ilginç bilgilere;

Bu bilgileri vermeden önce şunu belirtmeliyim ki; CHP ve CHP‘li belediyeler genel anlamda özelleştirmeye, özellikle de Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan kamu iktisadi teşekküllerinin özelleştirme kapsamında satışına karşı olmakla birlikte, ellerinde bulunan belediyelerin gelirleriyle taşınmazlarını; yani, halka, kamuya ait değerleri, kurdukları bol sayıdaki belediye şirketine devrederek hem belediyeler ölçeğinde özelleştirmenin âlâsını yaparken hem de bu şekilde şirketlere devredilen kamu kaynaklarının kullanımını kamusal denetimden kaçırmakta, Türk Ticaret Kanunu‘nun şirketlere sağladığı gizleyip saklama imkânlarını sonuna kadar kullanarak kamuoyuna bilgi vermekten kaçınmaktadır. BU anlamda CHP‘nin ve CHP‘li belediyelerin belediye şirketleri eliyle özelleştirme konusundaki notunun kırık olduğunu söyleyebilirim.

Bu durumun en iyi örneği ise Cemil Tugay‘ın yönetimi devraldığı 1 Nisan 2024 tarihinden bu yana, iflas edip iş yapamaz hale gelen İZBETON‘un işe yaramaması nedeniyle değerli belediye mülklerinin bu sefer de ardı ardına Egeşehir Planlama şirketine sermaye olarak verilmesi; yani, bu değerli mülklerinin kötüye kullanımının ya da satışının mümkün hale getirilmesi, kamu denetiminin dışına çıkarılmasıdır. Nitekim belediyenin eski emlak yönetimi dairesi başkanı, şimdinin genel sekreter yardımcısı İsmail Mutaf‘ın bu şirketin yönetim kurulu başkanı yapılmasının arkasında yatan neden de bu olabilir. Belediyenin taşınmazlarından haberdar olmak ve en değerlilerini sermaye olarak kullanmak!

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 11 Kasım 2024 tarih, 1057 sayılı kararıyla Şato Restorant binasının, 11 Kasım 2024 tarih, 1058 sayılı kararı ile Cihan Palas (Emniyet Oteli) binasının, 10.03.2025 tarih, 208 sayılı kararı ile belediyeye ait tüm hafriyat sahalarının, 16 Nisan 2025 tarih, 379 sayılı kararı ile Menemen Koyundere mahallesindeki 440.542,41 metrekarelik değerli bir arsanın Egeşehir Planlama‘ya sermaye olarak verilmesi kamu mallarının halktan kaçırılması da denilebilecek bu durumun en iyi örnekleridir. Yarın öbür gün bu şirket bu değerli gayrimenkulleri bir şekilde satıp elden çıkarsa hiç kimsenin hesap sorma hakkı olmayacak…

Menemen Koyundere mahallesindeki 440.542,41 metrekarelik değerli arsa…

Geçtiğimiz günlerde bir tesadüf eseri kapısını açık bulduğum Kemeraltı Havra Sokak‘ta TARKEM tarafından restore edilen tarihi Akın Pasajı‘na (burası aslında Akın Pasajı değil, Yahudilere ait Politi Şaraphanesi‘dir.) girdiğimde burasının hem çok kötü restore edildiğine hem de Egeşehir Yapı Planlama tarafından Menemen‘de yapılan 301 konutun satışı için kullanıldığını, içeride bırakın başvuranların, görevlilerin bile bulunmadığına, ortada bizlerle ilgilenecek bir kişinin olmadığına tanık oldum. Ardından da belediyede çalışan dostlarımdan Menemen konutları girişiminin yakın zamanda patlayacağını, çalışmaların istenildiği gibi gitmediğini, yakın gelecekte karşımıza İZBETON skandalı gibi bir skandalı çıkacağını duydum ve ister istemez “hadi hayırlısı” demekten kendimi alamadım…

Velinimetin elinden ödül almak…

Bence bu şirketin yönetim kurulundaki en ilginç, en konuşulacak kişi Cemil Tugay‘ı 2019 yılından bu yana canı bahasına destekleyen, o nedenle CHP‘nin de savunduğu “Kuvvetler Ayrılığı İlkesi“ne aykırı olsa bile Karşıyaka‘dan alıp getirdiği harita ve kadastro mühendisi Nilüfer Bakoğlu Aşık‘tır…

Kendisini, şu meşhur Mehmet Cengiz skandalındaki kent suçunu mazur göstermek için devreye soktuğu Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası İzmir Şubesi‘nin, satışı yasal bulan bildirisi nedeniyle tanıyoruz. Hatırlayacak olursak üyesi olduğu Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası İzmir Şubesi, 24 Nisan 2020 tarihinde bir bildiri yayınlayarak belediyeye ait arsa hissesinin Mehmet Cengiz‘e satışının yasal olduğunu savunmuş; ancak, aynı meslek odasının Ankara‘daki genel merkezi bu bildiriyi iptal ederek satışın gerçek bir kent suçu olduğunu bildirmiş; böylelikle, şimdilerde Karşıyaka ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin meclis üyeliği yanında İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi İmar ve Bayındırlık Komisyonu başkanlığı ve Egeşehir Yapı Planlama A.Ş.‘nin yönetim kurulu üyeliği ile ödüllendirilen Nilüfer Bakoğlu Aşık‘ın o tarihteki bu girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı…

Ardından kendisini Karşıyaka, Atakent‘teki Venedik Sitesi‘nin sosyal tesis alanı ile spor alanlarında Bilfen Koleji‘nin orada bir özel okul yapabilmesi için mevcut imar planındaki parselin “özel eğitim alanı” olarak değiştirilmesine ilişkin İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi görüşmelerinde, o parsele şayet özel bir okul yapılırsa yoksul ve dar gelirli ailelere ait çocukların bu okula gidemeyeceklerini ifade edip haklı olarak itiraz eden AKP‘li meclis üyelerine karşı, “efendim, onlar da gidip özel okulların burslarını alsınlar” diyebilecek kadar CHP‘den ve CHP‘nin felsefesinden uzak bir meclis üyesi olarak tanıdık…

Evet, karşımızda Cemil Tugay‘ı başını gözünü gözden çıkaracak kadar savunmaya hazır ve bunun karşılığını da meclis üyeliği, imar komisyonu başkanlığı ve şirket yönetim kurulu üyeliği şeklinde alan bir politikacı var… Hem de CHP‘nin sosyal devlet anlayışını dikkate almayan, yoksul ve dar gelirli ailelerin çocuklarını özel okul sahiplerine terk edecek kadar solculuktan, sosyal demokratlıktan uzak bir politikacı var ve bu politikacı sahip olduğu mesleki bilginin inceliklerini yöneticisi olup her ay huzur hakkı ve murahhas aza ücreti aldığı Egeşehir Yapı Planlama için kullanıyor… Gerisini siz düşünün artık!

Şirketin yönetim kurulu üyelerine baktığımızda dikkatimizi çeken diğer bir konu da geçmişte ya da gelecekte siyaset yapmış olanlara ayrılan kadronun, CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu döneminde CHP parti meclisi üyeliği ile Torbalı belediye başkan yardımcılığı yapan DEÜ Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı ve Sosyal Ekonomik ve Siyasal Araştırmalar Derneği (SESADER)‘in başkanı Özkan Yıldız‘a ayrılmış olması… O nedenle, muhtemeldir ki, kendisi bu şirketten beslenmenin getirdiği heyecan, azim ve kıvraklıkla önümüzdeki seçimlerde de aday olarak karşımıza çıkacaktır!

Ancak Cemil Tugay tarafından Egeşehir Yapı Planlama şirketi yönetim kurulu üyesi yapılan Prof. Dr. Özkan Yıldız‘ın çoğu İzmirlinin bilmediği ya da unuttuğu bir özelliği var: 1989-1993 döneminde Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü‘nden mezun olduktan sonra 1996 yılında Gaziantep Üniversitesi‘nde akademik kariyerine başlamış. Kendisini uzun zamandır tanıyan kaynaklardan aldığım bilgilere göre Gaziantep‘te AKP‘li Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin‘e yaklaşarak onun yardımıyla sonraları AKP genel başkan yardımcısı Nükhet Hotar‘ın rektörlüğünü yapacağı Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü‘ne geçer. Bu arada da AKP genel başkan yardımcılığı görevinde olan Nükhet Hotar‘ın düzenlediği çalıştaya Yasin Aktay, Orhan Miroğlu ve Markar Eseyan gibi isimlerle birlikte katılarak 2013 tarihli Gezi Olayları‘nın bilimsel olarak mercek altına alınmasına “yardımcı olur“. (1)

Daha sonra ise amcası CHP Aydın milletvekili Hüseyin Yıldız sayesinde memleketlisi CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile ilişki kurarak ve onun adını vererek CHP cephesinde çalışmaya başladığı söylenmektedir. Bu ilişki üzerine 16-17 Ocak 2016 tarihlerinde yapılan CHP 35. Kurultayı‘nda bilim-kültür-yönetim kontenjanından CHP parti meclisine girdiği, 7 Haziran 2016 tarihinde TRT Diyanet TV‘de sokak çocuklarıyla ilgili bir programa konuşmacı olarak katıldığı, 3-4 Şubat 2018 tarihleri arasında yapılan 36. Kurultay‘da ise Kemal Kılıçdaroğlu tarafından aday gösterilmediği için yeniden seçilemediği ve 2018 yılında DEÜ Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü başkanı olmasından sonra da CHP‘den istifa ettiği bilinmektedir. (2) (3)

Bütün bunlar kah kaynak gösterdiğim gazete haberleri kah bana sözlü olarak aktarılan tanıklıklarla doğrulanmakla birlikte; Dokuz Eylül Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü ile ilgili bölümlerine baktığımızda Prof. Dr. unvanlı bu siyasetçinin sadece bir adet makale yazdığı, bunun dışında kaleme aldığı herhangi bir kitabı ya da makalesinin bulunmadığını görüyoruz.

Egeşehir Yapı Planlama şirketinde dikkatimi çeken son bir nokta da, kendini dijital içerik üreticisi olarak tanıtan Çiğli-Karşıyaka Tuncelililer Kültür, Dayanışma ve Doğa Derneği başkanı Yüksel Bakış‘ın hangi ayırt edici vasfı, hangi üstün yeteneği nedeniyle burada yer aldığını bilmiyor olmamızdır.

Gelelim İZENERJİ, İZELMAN ve Egeşehir Yapı Planlama isimli üç ayrı şirketin üç ayrı yazı ile değerlendirdikten sonra bu şirketlerin yönetim yapılarındaki yanlışlık ve eksikliklerle ilgili önerilerimize:

Bence birbirini izleyen üç yazı boyunca ele aldığım bütün bu sorunların kaynağı, CHP‘nin ve CHP‘li belediyelerin, asıl olarak belediyeler eliyle yapılması gereken kamu hizmetlerinin, sayıları her geçen gün artan şirketler eliyle yürütülmesine yönelik özelleştirme politikalarından kaynaklanıyor…

CHP ve onun belediyeleri bir yandan Cumhuriyet Dönemi’nde kurulan Sümerbank, Etibank ve Makina Kimya Kurumu gibi kamu iktisadi teşebbüslerinin (KİT) Turgut Özal‘dan bu yana tüm sağ iktidarlar tarafından özelleştirilip satılmasına ağıtlar yakarken, diğer yandan da kendi belediyelerinde kurduğu ve sayısını her geçen gün arttırdığı holding benzeri şirketler eliyle “kamu hizmeti” demek olan belediye hizmetlerini özelleştiriyor, yasal sınırlamalardan kaçmak için şirketlerin karanlık ve kirli yöntemlerini kullanarak suç işlenmesini kolaylaştırıyor ve böylelikle AKP iktidarının eline büyük kozlar veriyor….

İşte o nedenle CHP‘nin ve CHP‘li belediyelerin en kısa sürede “yeniden belediyecilik” anlayışıyla belediye şirketleri ile ilgili politika ve uygulamalarını gözden geçirerek “toplumcu belediye” olmanın gereklerini yerine getirmesi gerekiyor…

İkinci önerim ise, tüm belediye şirketlerinde, şayet o şirketleri kaldırmak mümkün olmuyorsa tüm yöneticileri, kamu hizmetleriyle ilgili etik kurallar çerçevesinde eğitimine, bilgisine, yetenek ve becerilerine göre seçilmesi, eş, dost, arkadaşlarla onların eşi, siyasetçi, delege, delege ve sendikacı yakını gibi şahısları yönetime getirmemesi, bunu sağlamak için de hukukua ve ahlaki değerleri esas alan kurallar belirleyip uygulaması ve denetlemesi; ayrıca sendikalarla ilişkilerini bu kurallar çerçevesinde gözden geçirerek düzenlemesi gerekiyor…

Aksi takdirde, bugün seyrettiğimiz kayıkçı kavgası gibi “sen aldın, ben çıkardım” şeklindeki faşizan politikaların devamı ve bu çekişmenin önlenmemesi sonucunda CHP‘nin giderek işçi ve emekçileri karşısına alan bir parti haline dönüşmesi beklenmelidir…

Çünkü CHP ve onun belediyeleri sadece bir kenti değil; tüm kentleri ve bütün bir ülkeyi yönetmek iddia ve arzusundadır… CHP şayet bu iddiasında samimi ise bunu öncelikle belediyelerden ve belediye şirketlerinden başlatmalıdır…

(1) https://www.egepostasi.com/haber/AK-Parti-Gezi-yi-bilimsel-olarak-mercek-altina-aldi/39347

(2) https://www.egedesonsoz.com/pm-eski-uyesi-prof-dr-ozkan-kararini-verdi-universite-gorevlendirdi-partiden-ayrildi

(3) https://www.youtube.com/watch?v=mtXlUdNxp3M