Unuttuğumuz İzmirli bir gazeteci-yazar ve politikacı ile bir ressam ve bir matbaa..

Ali Rıza Avcan

Öncelikle, antik çağdan bu yana değişik inanç sistemlerinin uyguladığı kurban kesip sunma ritüelinin İslȃmî versiyonu nedeniyle çevremizdeki insanların bayram niyetine kutladığı bugünlerdeki hayvan katliamına “Hayır!” diyerek ve bu bahaneyle arabalarıyla otoyolları günlerce işgal edip sahilleri işgal edenleri bir yana koyarak; herkese sevgi, saygı ve selamlarımı sunarım… Tabii ki, yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeniyle kurban edilen hayvan sayısının azalmasına sevinerek…

Gelelim bugünkü yazımızın konusuna…

Bugün size benim yeni tanışıp bayram süresince yazdıkları ya da resimledikleri üç kitaplarını okuyacağım iki “İzmirli” ile onların eseri olan bu üç kitabı tanıtmak istiyor, önümüzdeki günlerde dostlarımla birlikte bu iki isim için yapacağım daha ayrıntılı araştırmaları paylaşmak istiyorum…

Bezmi Nusret Kaygusuz (1890-1961).

Sizlerle tanıştırmak ya da tanışanlara hatırlatmak istediğim ilk “İzmirli“, 1890-1961 tarihleri arasında yaşamış olan gazeteci-yazar ve politikacı Bezmi Nusret Kaygusuz olacak. Bektaşi tarikatına ait Kaygusuz Tekkesi’ni yöneten Kadirizadeler ailesinin bir ferdi olarak 22 Şubat 1890 tarihinde Girit’in Kandiye şehrinde doğan Bezmi Nusret Kaygusuz, İzmir, Alaşehir, Antalya ve İstanbul‘da geçen mücadelelerle dolu yaşamı sonunda Ballıkuyu Mahallesi, 1022 sokak No.15 adresindeki evinde 25 Nisan 1961’de vefat etmiş ve Kokluca Mezarlığı‘na defnedilmiştir.

Mücadelelerle geçen ilginç yaşamını sizlere ayrıntılarıyla anlatmak yerine öncelikle genç tarihçi arkadaşım Murat Kaya‘nın onun yaşamını anlatan makalesini okumanızı, şayet onun hakkında daha ayrıntılı bilgiler; örneğin 2. Abdülhamit‘in İstibdat Dönemi‘ndeki İzmir ve İstanbul basınının içinde bulunduğu zor koşulları, gazetecilerin ve gazeteci örgütlerinin proje alıp fonlanmak, yerelde yakınları üzerinden iktidar alanları yaratmak ya da her şeyi, her sorunu bir demeçle geçiştirmek yerine İttihat ve Terakki‘nin baskı, şiddet ve sansürüne karşı bilfiil nasıl, ne şekilde mücadele ettiği, hangi nedenlerle ve nasıl Osmanlı Demokrat Partisi genel sekreteri olduğu, kaymakamlığı döneminde Alaşehir‘deki Kuvayı Milliye‘nin örgütlenip direnmesi için neler yaptığı, işgal dönemindeki İzmir ve 1922 Büyük İzmir Yangını, Kurtuluş sonrası İzmir‘deki yaşam ve üstlendiği kamu hizmetleri, İzmir ve Urla‘daki ticari yaşamı ve benzeri konular hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz çok güzel bir kapak resmine -muhtemelen ressam Sacit Atlıhan‘a ait- sahip olup basıldığı tarihte 400 kuruşa satılan ve 1956’da İzmir‘deki İhsan Gümüşayak Matbaası‘nda basıldığı için neredeyse benimle yaşıt olan “Bir Roman Gibi” isimli anı kitabını okumanızı önereceğim.

Şayet benim okurken keyif aldığım eski, ağdalı ve kendi akışı içinde ahenkli bir dil yerine daha sade ve anlaşılır bir dille okumayı tercih ederseniz, şimdilerde baskısı olmadığı için sahaflarda dudak uçuklatan fiyatlarla satılan İzmir Büyükşehir Belediyesi Kitaplığı‘nın 2002 yılı baskısı aynı isimli kitabı okumanız gerekecek.

Tabii ki, bu arada benim bu kitap ve yazarla tanışmamı sağlayan, bu kitabı okumamı hararetle öneren sevgili Cem Üsküp‘e de teşekkür etmeden geçmek istemem…

Bayram arifesinde “Bir Roman Gibi” isimli kitabı büyük bir ilgiyle okuyup bitirdiğim için şu an itibariyle kapağında ressam Sacit Atlıhan imzalı güzel bir çizimin bulunduğu 1957 yılında İzmir‘deki İhsan Gümüşayak Matbaası‘nda basılan ve o tarihte 400 kuruşa satılan “Şeyh Bedreddin Simavenî” isimli kitabıyla aynı kitabın Nisan 2006 tarihinde Öner Yağcı‘nın çalışmasıyla günümüz diline kazandırılıp İleri Yayıncılık tarafından yayınlanan 2. baskısını birbiriyle karşılaştırarak okuyorum.

İleri Yayıncılık tarafından 2. baskısı yapılan kitabın künye kısmında yer alan bilgilerden, 1920 tarihli ilk baskısındaki adı “Şeyh Bedreddin-i Selçukî olan kitabın yazarı tarafından Atatürk‘e armağan edildiğini öğreniyoruz.

1957 yılında İzmir‘de basımı yapılıp benim İzmir‘deki Belki Kitabevi‘nden satın aldığım kitabın ilk sayfasında ise, kitabın 6.2.1978 tarihinde 1975-1978 döneminde TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi yönetim kurulu başkanlığı görevini yapan şair Çetin Selçuk (1941-2020)’a armağan edildiğini görüyor; ancak, bu notta şahsın imzası ve armağan edilme tarihi bulunmakla birlikte, kimliği hakkında bilgi edinmemiz mümkün olmamaktadır.

Diğer ilginç bir nokta ise, “Şeyh Bedreddin Simavenî” isimli ve 202 sayfalık bu kitabın son bölümünde, kitap kapağındaki resmin temsili, Bedrettin‘in kitap içindeki portresinin ise hakiki olduğu, bu resmin “Türk Meşhurları Ansiklopedisi” adlı eserin müellifi İbrahim Alaeddin Gövsa tarafından, eserinin neşrinden sonra elde edildiği ve “Mareşal Fevzi Çakmak” isimli kitabın yazarı Süleyman Külçe vasıtasıyla gönderildiği hususunun belirtilmiş olmasıdır.

Muhtemelen bayram tatilinin son günlerinde okuyacağım üçüncü ve son kitap ise 1959 tarihinde yine İzmir‘deki İhsan Gümüşayak Matbaası‘nda basılan “Kurumuş Pınar” ismini taşıyor.

Yazar fiyatı 400 kuruş olan 144 sayfalık bu kitabın başlangıcında yaptığı açıklamayla bu kitapta yer alan “Din“, “Muhammed’in ecdadı“, “Demokrasi“, “Milli irade“, “Müterakki vergi“,”İnsan muhabbeti“, “Bayrağımızın tarihi“, “Büyük bir idealist“, “Şeref Hanım“, “Kaderin cilvesi” ve “Kendimizi bilelim” başlıklı 11 yazıyı değişik olaylar yüzünden kurumuş bir pınardan sızan dokuz damlaya benzetiyor ve kitabın basımında desteğini aldığı Şevket Filibeli‘nin adını vererek ona teşekkür ediyor.

İnternete, özellikle de Google‘la Google Akademik‘e, YÖK’ün Tez Merkezi‘yle Chat.Openai gibi yapay zeka kaynaklarına baktığımda, kitaplarının müzayedeli ya da müzayedesiz satışı dışında -ne yazık ki- İzmirli gazeteci-yazar ve politikacı Bezmi Nusret Kaygusuz hakkında yeni bir bilgiye rastlayamadım. Yaptığım araştırma ve taramaların sonucunda bulabildiğim makale, tez ve kitapları yazımın sonunda listelemekle birlikte Ekşi Sözlük‘te yapılan bir paylaşıma dikkati çekmeden geçmek istemiyorum. Sözünü ettiğim bu kaynakta verilen bilgiye göre, Osmanlıcanın Arap harflerinin en fazla kullanıldığı Rik’a yazı türüyle Bezmi Nusret Kaygusuz tarafından yazılıp imzalanmış olan; ancak kime yazıldığı belli olmayan aşağıdaki mektuba rast geldim: https://eksisozluk.com/bezmi-nusret-kaygusuz–1875978

İzmirli gazeteci, yazar ve politikacı Bezmi Nusret Kaygusuz‘un henüz günümüz diline uyarlanmamış olan diğer kitapları ise 1912 tarihli “Fırkalar ve Ben“, 1919 tarihli “İlk ve Son” ve 1922 tarihli “Nur Baba Masalı“‘ olup; bugün ele aldığımız her üç kitabın arka kapağında adres olarak verdiği “Bezmi Nusret Kaygusuz, Ballıkuyu Mah. 1022 inci Sok. No: 5 (15), İzmir” adresindeki evini ise bayram sonrasında sevgili dostum Orhan Beşikçi ile birlikte araştırmaya, Orhan Beşikçi‘nin mahalle muhtarına yönelttiği soruların kaynağına ulaşmaya çalışacağız.

Gelelim Bezmi Nusret Kaygusuz‘un kitap kapakları ile içindeki bazı resimleri çizen ressam, grafiker Sacit Atlıhan‘a ve bu kitapları basan İzmir merkezli İhsan Gümüşayak Matbaası‘na…

Şimdilik İzmirli ressam, grafiker Sacit Atlıhan‘la Bezmi Nusret Kaygusuz‘un kitaplarını basan İzmir merkezli İhsan Gümüşayak Matbaaası konusunda doğru, tam ve yeterli bilgiye ulaşamamakla birlikte; Pulhane isimli web sayfasının https://www.pulhane.com/KatalogSayfalari/k199209.html linkinde, 1992 yılındaki Dünya Çevre Günü için hazırlanan 4 adetlik “Kuşlar” dizisindeki pullarla ilgili grafik tasarımının ressam, grafiker Sacit Atlıhan tarafından yapıldığı belirtilmektedir.

Dünya Çevre Günü 1992, Kuşlar 1992: Kızkuşu (Vanellus vanellus), Sarıasma (Oriolus oriolus), Kuşaklı ördek (Tadorna tadorna), İzmir Yalıçapkını (Halycon Smyrnensis).

Ayrıca yine İnternet kaynaklarının verdiği bilgilere göre, aşağıdaki Aktaş Hilal Eczanesi‘nin “Gizli Çiçek” isimli kolonyası reklamdaki çizimle İzmir Barosu Dergisi‘nin 1986 Nisan ayına ait kapak düzenlemesi, müzik öğretmeni Hikmet Coşkuncan ile birlikte hazırladığı “Yiğit Çocuk/Bir Kahramanlık Öyküsü” ve “Akıllı Kızlar, Yavru Kuşla Sarmaşık” isimli hikaye kitaplarının çizimleri ile şair, yazar ve söz yazarı Fuat Edip Baksı‘nın “Emrah ile Selvi” isimli şiir kitabının kapak deseni ressam-grafiker Sacit Atlıhan‘a aittir.

Sacit Atlıhan’ın resimlediği bazı kitaplar…

Yaptığım araştırmalar sonucunda adresi, faaliyet dönemi kesin olarak belli olmayan İhsan Gümüşayak Matbaası‘nın bastığı kitaplar ise, -belirleyebildiğimiz kadarıyla- Bezmi Nusret Kaygusuz‘a ait 1956 baskı “Bir Roman Gibi“, 1957 baskı “Şeyh Bedreddin Simavenî“, 1959 baskı “Kurumuş Pınar“, Halil Orcan‘a ait 1951 baskı “Efes Rehberi“, Suad Yurdkoru tarafından Ege Turizm Derneği adına yazılan 1953 baskı “Meryem Ana“, Naci Gündem‘e ait 1955 baskı “Günler Boyunca Hatıralar“, Ziya Çekel‘e ait 1956 baskı “Pamuk Sulama Rehberi” ve yazarı belli olmayan 1963 baskı “Küçük Savaşçı“dır.

Konu ile ilgili kaynaklar

Makaleler

1) Demir, A., (2016) “Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Nur Baba’sı İçin Döneminde Bir Reddiye: Nurbaba Masalı“, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Araştırma Dergisi, Kış 2016, Sayı 80, s. 51-77.

2) Gülmez, N., Tahancı, B., (2013) “Alaşehir Kuva-yı Milliye Komutanı Mustafa Şahyar Bey “, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 11, Sayı 3, Aralık 2013, s.131-148.

3) Katipoğlu, N. (2022) “Bezmi Nusret Kaygusuz ve İzmir Tanıklıkları“, Çakabey’den Günümüze İzmir, Cilt 4, İzmir 2022, s. 1821-1832.

4) Özmakas, Y., “Bezmi Nusret Bey ve Osmanlı Demokrat Fırkası“.

Tezler

1) Kılıçbay, M. (2020) Tenkid Dergisi Üzerine Bir İnceleme, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kırşehir 2020.

2) Özer, M., Bezmi Nusret Kaygusuz’un Hayatı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 1987.

3) Taş, D. G. (2019), Tenkid Dergisi – Transkripsiyon ve İnceleme, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Adıyaman 2019.

Kitaplar

1) Koçak, C., Belgelerle Heyeti Mahsusalar, İletişim Yayınları, 2005 İstanbul.

2024 Macar-Türk Kültür Yılı ve İzmir: Liszt, Voltan, Elmas, Saygun ve Gülsin Onay…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Cuma akşamı, dostum Lütfi Dağtaş‘ın davetiyle, İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV) tarafından “Türk-Macar 100. Yıl Dostluk Konseri” adıyla Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi (AASSM)‘nde düzenlenen 37. Uluslararası İzmir Festivali açılış konserine katıldım.

Büyük bir keyifle izlediğim bu açılış konseri, 2024 yılının Macar-Türk Kültür Yılı olarak ilan edilmesi nedeniyle, bu yılın başında dostum Lütfi Dağtaş‘la birlikte devlet sanatçısı piyanist Gülsin Onay‘a ilettiğimiz ve İzmir‘in Franz Liszt ve Macar-Türk kültürü açısından anlamlı ve değerli yerini vurgulayıp gösterdiğimiz bir önerinin dikkate alınıp alınmadığını görmek açısından önemliydi.

Franz Liszt‘in İzmirli öğrencileri…

2024 yılının ilk aylarında devlet sanatçısı piyanist Gülsin Onay‘a ilettiğimiz bu öneride, ünlü Macar besteci ve piyanist Franz Liszt (1811-1886)’in öğrencisi olup gençliğinde onunla birlikte Avrupa turnelerine katılan ve ardından İzmir‘e yerleşip bu kentte uzun yıllar yaşayıp piyano dersleri verdikten sonra İstanbul‘daki Darülaceze‘ye yatırılıp orada hazin bir şekilde vefat eden ve İzmir‘deyken ünlü Türk bestecisi İsmail Zühtü Kuşçuoğlu (1877-1924) ile Ahmed Adnan Saygun (1907-1991)’un hocalığını yapıp Nazım Hikmet‘in akrabası olan Macar asıllı Alessandro Voltan (1853?-1941); nam-ı diğer “Macar Tevfik” ile yine aynı şekilde Alessandro Voltan‘ın öğrencisi olup onun önerisi üzerine Franz Liszt‘in himayesine girip Ermeni Chopin‘i olarak ünlenen İzmirli Ermeni sanatçı Stéphan Elmas (1862-1937)’ın, ünlü Macar besteci ve piyanist Franz Lizst‘i merkezine alan bir ilişki yumağı içinde ve “Franz Lizst öğrencileriyle İzmir’de!” başlığıyla, Ankara ve İstanbul‘da yapılacak “2024 Macar-Türk Kültür Yılı” etkinlikleri yanında İzmir‘de de yapılmasını arzulamış; böylelikle, Franz Liszt‘in öğrencileri piyanist Alessandro Voltan ile Stéphan Elmas‘ın, Alessandro Voltan‘ın öğrencisi Ahmed Adnan Saygun ve onun öğrencisi Gülsin Onay‘ın sanat geçmişleriyle kesişen bu ilginç yumağı İzmir‘in evrensel kültür ve sanat geçmişi boyutunda değerlendirmek, bu kentteki kültür ve sanat yaşamının ne ölçüde Macar-Türk ortak kültürü ve Franz Liszt etkisi altında kaldığını ortaya koymaya çalışmıştık.

Ama ne yazık ki, bu anlamlı ve değerli öneri dikkate alınmadı, festival açılış konuşmasında onlardan ve odağında İzmir olan bu ilişki ve etkileşimden söz edilmedi, Franz Liszt‘in İzmirli öğrencileri olarak onların eserleri seslendirilmedi, bu kentin belleğindeki Alessandro Voltan, Stéphan Elmas ve Ahmed Adnan Saygun‘a bu konser ile bir selam dahi gönderilemedi, İzmir bu sanatçılara vefa borcunu -ne yazık ki- ödeyemedi… Ahmed Adnan Saygun‘un öğrencisi devlet sanatçısı piyanist Gülsin Onay, İzmir açısından oldukça anlamlı olan Franz Lizst‘in, Alessandro Voltan‘ın; nam-ı diğer “Macar Tevfik“in, Stéphan Elmas‘ın, Ahmet Adnan Saygun‘un eserleri yerine 2024 Macar-Türk Kültür Yılı ile hiç ilgisi olmayan Wolfgang Amadeus Mozart‘ın bir eserini seslendirdi. Tabii ki, hiç kimsenin aklına gelmese de, konser salonunda Béla Bartók ile Franz Liszt‘in eserleriyle ortaya çıkan o parlak, dinamik ve etkileyici Macar müziğinin tınılarında onları içimde hissedip koskocaman bir selam yolladığımı gören bilen olmadı….

Bomboş bir salon… Fotoğraf: Ali Osman Karababa.

Gelelim söz konusu konsere ve özellikle de bu konserin organizasyonunda yaşanan olumsuzluklara…

Tabii ki Béla Bartók‘un Romen Halk Dansları, Sz.56 ile Wolfgang Amadeus Mozart‘ın 12 numaralı La Majör K 414 Piyano Konçertosu‘nu seslendiren devlet sanatçısı piyanist Gülsin Onay ile Franz Liszt‘in 2 numaralı Macar Rapsodisi, Ulvi Cemal Erkin’in Yaylı Çalıgılar Dörtlüsü, Davip Popper‘ın 68 opus numaralı Macar Rapsodisi ile Leó Weiner‘in No.1 Divertimento‘sunu parlak, dinamik ve enerjik bir yorumla seslendiren Franz Liszt Oda Orkestrası ve onun şefi viyolonsel sanatçısı István Várdai (1) hakkında söylenecek tek şey, işlerini iyi yaptıkları, ritmik, canlı ve, akıcı yorumlarıyla izleyip dinleyenleri mest etmeleri ile ilgili olacak… Bunu da aldıkları yoğun alkış nedeniyle defalarca sahneye çıkıp yaptıkları tekrarlarla ortaya koydular ve salondan çıkarken kulaklarımıza emanet bıraktıkları ezgilere neden oldular…

Devlet sanatçısı piyanist Gülsin Onay…
Franz Liszt Oda Orkestrası…
Wolfgang Amadeus Mozart, Piyano Konçertosu No.12, La Majör, K. 414, Piyano: Gülsin Onay, Şef: István Várdai, Kayıt: Ziya Yazıcı

Bu anlamda sanatçıların üstlerine düşeni fazlasıyla yaptıkları konser sonrasında dönüp bu organizasyonu yapan İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV) ile bu kentin yönetiminden, özellikle de kültür ve sanatla ilgili politika ve öncelikleri belirleyip uygulanmasından sorumlu kamu görevlilerinin; örneğin İzmir Valisi Süleyman Elban‘ın, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın, konser salonunun bulunduğu Konak ilçe belediye başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun ve diğer ilçe belediye başkanlarının, bu kentteki belediye meclisi koltuklarını dolduran meclis üyelerinin, 2024 Macar-Türk Kültür Yılı‘nı düzenleyen diplomatik misyonun, İzmir adına düzenlenmiş uluslararası bir festivalin açılış konserinde bulunmayışını, görevli, yetkili ve sorumlu olanların yokluğunda 1.130 kişilik konser salonunun neden bu ölçüde boş kaldığını ortaya koyup bunu değerlendirmemiz gerekiyor.

Çünkü sahneye çıkan değerli sanatçılarla bu festivale önem veren İzmirlilere karşı yapılan bu ayıbın, sadece konsere davet edildiği; kendisine teşekkür plaketi verileceği söylendiği halde gelmeyen İzmir Ticaret Borsası Başkanı Işınsu Kestelli kadar, o salonu boş kalmasına neden olan festival yöneticilerinin kusurlu olduğunu düşündüğüm için; bundan böyle kamu kaynaklarından sağlanan katkılarla yapılan ya da yapılacak olan tüm festival organizasyonlarında bu konuya önem ve öncelik verilerek çözüm üretilmesi gerektiğini düşünüyorum. Hem de acaba beni gelecek yıl yapılacak organizasyona dahil ederler mi ya da bana bundan böyle davetiye gönderirler mi kaygısından uzak olarak….

Öncelikle uluslararası olduğu söylenen festivalin açılışında neden sadece Türkçe ile yetinildiğini, bu açılış konserine yurtiçinden ya da dışından gelen yabancıların da katılabileceğini varsayarak; hatta, Franz Liszt Oda Orkestrası üyesi Macar sanatçıların konuşulanları anlaması amacıyla neden yabancı dilde, özellikle de ek bir dil olarak Macarca‘nın kullanılmadığını sorup sorgulamamız gerekiyor… Hele ki bu kentin geçmişinde “Macar Tevfik” lakabıyla tanınan Franz Liszt‘in öğrencisi besteci ve piyanist Alessandro Voltan‘ı, “Ermeni Chopin’i” olarak anılan Stéphan Elmas‘ı, “Macar Nermin” lakabıyla tanınıp annesi bir Macar baronesi olan Nermin Abadan Unat‘ı, bugününde ise 1930’lu, 40’lı yıllarda Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Macar Dil ve Edebiyatı Bölümü‘nde bilinçli bir şekilde Macarca eğitimi almış tarihi Yavuz Kitabevi‘nin sahibesi bir Birgül Kitapçı gibi zengin bir kültür hazinesi varsa…

Ardından gelelim, festivalle ilgili broşür, ilan ve kitapçıklarda, ana sponsorlar olduğu anlaşılan T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve çıkış kaynağı bu şehir olan koskocaman bir Eczacıbaşı Holding‘in logoları yer alırken ve bu kurumların sağlayacağı katkılarla bu festivali finanse etmek mümkünken; verilen plaketleri almaya gelen ya da gelmeyen çok fazla sayıdaki kuruluşun adını anıp tanıtımını yapmak amacıyla düzenlenen plaket törenine…

Hele ki açıkladığı 2023 yılı kȃrını, bir önceki yıla göre % 119,49 oranında arttırarak 436.986.123.- liraya ulaşmış bir holding söz konusu ise….

Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü‘ne, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü‘ne, Goethe Enstitüsü‘ne, Fransız Kültür Merkezi‘ne, İzmir İtalya Konsolosluğu‘na, Polonya Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu‘na, İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası, Ege İhracatçı Birlikleri gibi meslek kuruluşlarına, ESBAŞ‘a, Beylerbeyi İçecek Pazarlama, Çimentaş Group, Folkart, Sun Ekoten, Yaşar Holding, İnci Holding, Alkim Kȃğıt, Tükelmat, Pine Bay Holiday Resort gibi irili ufaklı holding ve şirketlerle İzmir Life Dergisi‘ne verilen teşekkür plaketlerine… Sayıları bu kadar çok olduğuna göre yaptıkları maddi ya da ayni katkılar da muhtemelen azdır algısını yaratacak şekilde… Hem de kökü bu topraklarda olan Eczacıbaşı Holding‘in tüm festival harcamalarını finanse edebilecek kaynağı yaratmadığını ortaya koyan bir sponsorluk politikasıyla… Soy isminde “Eczacıbaşı” adını taşıyan vakıf başkanı ile diğer vakıf yöneticilerinin tüm masrafları Eczacıbaşı Holding‘ten temin etmek yerine mali kaynak bulmak amacıyla kapı kapı yaptığı ziyaretler konusunda valilik düzeyinde birçok kez tanık olduğum, “yine geldiler, yardım isteyecekler” bıkkınlığını yaratacak şekilde…

Teşekkür plaketini almaya gelenler…

İşte o nedenle, 37 yıldır Uluslararası İzmir Festivali adıyla güzel şeyler yapan; ama son açılış konserinde görüldüğü gibi yorulup konser salonunu bile dolduramayan İKSEV yönetiminin yeni bir anlayışla, yeni bir enerji ile yeniden yapılanması, bilgili ve birikimli yöneticiler dışında kendine uluslararası deneyimi olan festival yöneticileri edinmesi, konserler sırasında broşür ve ilan dağıttırıp kitap sattırdıkları gençleri vakıf yönetiminde söz sahibi kılması, İzmirli besteci Necdet Levent örneğinde gördüğümüz gibi kendisine bağışlanan eserlerle ilgili daha hızlı, daha dinamik ve sonuç alıcı çalışmalar yapması, etkinliklerini düzenlediği İzmir Agora, Efes Antik Tiyatro, Çeşme Kalesi, Bergama Asklepion gibi tarihi mekȃnlar dışında kente uluslararası boyutta hizmet verecek yeni kültür ve sanat merkezleri kazandırmak için çaba göstermesi yerinde ve doğru olacaktır.

İzmir‘in Alessandro Voltan; nam-ı diğer “Macar Tevfik“, Stéphan Elmas, Ahmet Adnan Saygun, İsmail Zühtü Kuşçuoğlu ve Necdet Levent gibi değerlerini fark edip bilen, gerçekleştirdiği kültür sanat etkinliklerini onların zenginleştirdiği kültürel miras üzerine kuran yeni festival, şenlik ve şölenlerde buluşmak dileğiyle…

(1) https://www.harrisonparrott.com/artists/istvan-vardai

Stéphan Elmas ve Alessandro Voltan; nam-ı diğer “Macar Tevfik” ya da “Venedikli Tevfik” hakkında daha fazla bilgi edinmek için…

İzmir’i kimler yönetiyor?

Ali Rıza Avcan

Yönetmek” sözcüğü ya da “bir kenti yönetmek” deyişi tek başına iddialı bir durumu ifade eder… Çünkü bir ülkeyi, bir kenti ya da bir kurumu yönetmek aslında gücü elinde bulunduran tarafların iş birliğine, ittifakına, birlikte hareket etmesine dayanır… Kah seçilip gelenlerin, kah seçilmeyip elindeki maddi güç, zor ya da parayla yönetmeye soyunanların tek başına becerebileceği bir şey değildir… Yönetmek için birileriyle, kendini güçlü hissedip gücünü kabul ettirenlerle birlikte davranmanız, çoğu kez kendinizin ve çevrenizin, ittifak yaptığınız güçlerin çıkarlarını gözetip herkesin önüne sebepleneceği bir şeyler koymanız gerekir…

İşte o nedenle, bugünkü yazımda ele alacağım İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi üyelerinin de tek başlarına ya da bir araya gelerek o kenti yönettiklerini söylemek yaşadığımız gerçeklere pek uymaz…

Evet, onlara demokrasi adı verilen siyaset oyunu içinde, ‘seçilmiş kişi‘ olarak yönetme yetkisi verilmiş, “burayı artık bundan böyle sen yöneteceksin” denilmiştir; ama, bunu tek başlarına istedikleri gibi yapmaları arzulanmaz; hatta, istenmez. Çünkü onlar da o seçimin öznesi olmadan önce bir yerlere, bazı kişi ve cemaat, dernek, lobi, loca gibi çıkar gruplarına sözler verip vaatlerde bulunmuş, onların rüzgarı ile ortaya çıkmışlardır. O nedenle de, kendilerini seçenlerden çok destekçilerine, seçim harcamalarını finanse edenlere karşı borçludurlar… Yoksa bu iş, seçim öncesinde ya da sonrasında açıklanan mal bildirimlerindeki küçük banka hesaplarıyla ya da eşlerin kollarındaki altın bileziklerle açıklanamayacak kadar karmaşık ve ahlak dışı bir konudur… Çünkü siyaset adı verilen oyunun kuralı, “fatih” rolü verilen seçilenin paylaştırdığı bir ganimet, “el koy ve üleştir” anlayışına dayanır.

Kalabalıklar içinde fark edilmenin yolu parlak renkli giysiler giymekten geçer… Aynen seçim dönemi ve sonrasında yeni belediye başkanlarımızın yaptığı gibi…

Gelelim bu kenti; yani İzmir’i yönetme konusunda belirli bir yeri ve payı olduğunu kabul ettiğimiz 2024-2029 döneminde bizlere hizmet edeceklerini varsaydığımız İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi yeni üyelerinin, kendi beyanlarına dayanılarak İzmir Büyükşehir Belediyesi İnternet sayfasındaki bilgilere göre, kimler olduğu konusuna… Hem de 2019-2024 döneminde hizmet eden İzmir Büyükşehir Belediyesi eski meclis üyelerinin profilini dikkate alıp mukayeseler yaparak, yapılan bu yeni seçimle neyin değiştiğini ya da değişmediğini ortaya koyarak… (1)

31 Mart 2024 tarihli yerel seçimler öncesindeki belediye meclisi üye sayısı 175 iken seçim sonrasında ortaya çıkan yeni belediye meclisinin toplam üye sayısı 184’e yükselmiş durumda… Bu üyelerin 1 tanesinin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, 30 tanesinin ilçe belediye başkanları olduğunu dikkate aldığımızda; geriye kalan eski mecliste 144 olan ilçe belediye meclisi üye sayısı 9 artışla 153’e yükselmiş durumda…

2019-2024 dönemi meclisinin son dönemlerinde mecliste toplam 5 parti (AKP, CHP, Deva, İyi Parti ve MHP) varken şimdiki mecliste sadece üç parti (AKP, CHP ve MHP) bulunmakta. Parti temsilcisi meclis üyelerinin toplam üye sayısı içindeki miktarı ve oranı ise şu şekilde bir dağılım göstermekte:

AKP, 2019-2024 meclisinde 46 (% 26,29) üyeye sahipken, 2024-2029 meclisinde bu sayı 7 üye azalışı ile 39 (% 21,20)’a düşmüş,

CHP 2019-2024 meclisinde 112 ( 64,00) üyeye sahipken, 2024-2029 meclisinde 27 üye artışı ile 139 (75,55)’a yükselmiş,

MHP de 2019-2024 meclisinde 8 (% 4,58) üyeye sahipken, 2024-2029 meclisinde 2 üye azalışı ile 6 (% 3,26)’ya düşmüş durumda. 2019-2024 meclisinde yer alan Deva ve İyi Parti üyeleri ise bu yeni mecliste kendilerine yer bulamamış vaziyette.

Bu haliyle 2024-2029 döneminde görev yapacak 184 yeni meclis üyesinden 30 (% 16,31)’u 2019-2024 döneminde görev yapan meclis üyelerinden oluşuyor ve bunun 20 (% 14,39)’si CHP‘ye, 8 (% 20,52)’i AKP‘ye, 2(% 33,34)’si de MHP‘ye ait üyelerden oluşuyor. Bu durumu tersinden okumaya kalktığımızda ise CHP‘ye ait meclis üyelerinin % 83,69 oranında, AKP‘ye ait meclis üyelerinin % 79,48 oranında, MHP‘ye ait meclis üyelerinin de % 66,66 oranında yenilendiğini söyleyebiliriz.

2024 seçimlerinde göreve gelen kadın meclis üyelerinin partiler arasındaki dağılımı şu şekildedir:

2019-2024 döneminde 21 (% 18,59) kadın üyeye sahip olan CHP‘nin bu sayıyı bu yeni dönemde adeta kendi partilerinin % 30’luk kadın kotasına uyarcasına 39 (% 28,06)’a yükselttiği, 2019-2024 döneminde 8 (% 17,40) kadın üyeye sahip olan AKP‘nin bu sayıyı bu yeni dönemde 4 (% 10,26)’e düşürdüğü, yine aynı dönemde 1 (% 12,50) kadın üyeye sahip MHP‘nin ise bu sayıyı 1, oranı ise azalan üye sayısı nedeniyle % 16,67’ye yükselttiği görülmektedir.

2024-2029 hizmet döneminde görev yapacak kadın belediye meclisi üye sayısının 30’dan 44’e çıkarak toplam üye sayısının % 23,92 oranına ulaşması olumlu bir gelişmeyi göstermekle birlikte; bunun, kurulmuş onlarca kadın örgütünün yaptığı mücadeleye rağmen bu çağda ve Avrupa; hatta dünya kenti ilan edilen İzmir‘de kadın üyelerle erkek üyeler arasındaki ideal dağılımı gösteren % 50-% 50 düzeyine ulaşılmamış olması üzücü ve üzerinde düşünülmesi gereken vahim bir durumu göstermektedir… Hele ki 9 kadın ilçe belediye başkanını öne çıkararak kadınların ağırlığını öne çıkaran CHP propagandasına rağmen kadınların CHP‘de % 28,06 düzeyinde yer bulması İzmir’in hem kadın hem de demokrasi mücadelesinde ne derece gerilerde kaldığının, erkek egemen anlayışın CHP’de ve İzmir’de ne ölçüde etkili olduğunun, 9 kadın ilçe belediye başkanının da bir “vitrin süsü” olarak kabul gördüğünün somut bir kanıtıdır.

Aşağıdaki iki ayrı tablodan da göreceğiniz gibi 2019-2024 döneminde görev yapan meclis üyelerinin eğitim düzeyi ile 2024-2029 döneminde görev yapacak olan meclis üyelerinin eğitim düzeyleri arasında üyesi oldukları siyasi partiler itibariyle fazla bir fark bulunmamakta olup; böylelikle, sahip olunan diploma ile meclis üyesinin eğitim düzey ve kalitesi arasında doğrudan bir ilişki kurmanın pek de anlamlı olmadığı bir ülke ve kentte, bu verilerin yerel siyasete bir katkısının bulunmadığı söylenebilir.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi üyelerinin kişisel profilleri ile ilgili bilgileri değerlendirmenin en zor olduğu konulardan birinin de beyan ettikleri mesleklerle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü ülkemizde resmi ölçekte tüm meslekleri tanımlayan bir çalışma yapılıp kabul görmediğinden; ayrıca bu tanımlamalar yapılmış olsa bile herkesin yaptığı işi önemseyerek ve diğer işlerin/mesleklerin önüne çıkararak ve çoğu kez sahip olduğu meslek yerine yaptığı işi anlatması nedeniyle kafaların bu konuda bayağı bir karışık olduğu görülmektedir. İşte o nedenle çalışan herkes bir iş yaptığı halde kendilerini “iş adamı“, “iş insanı“, “iş kadını” veya “sanayici“, ya “ticaret“, “esnaf“, “serbest meslek” ya da “emekli öğretmen“, “emekli subay“, “öğretmen“, “eğitmen“, “akademisyen” gibi sahip olunan mesleğin anlaşılmasını zorlaştıran tanımlamalar nedeniyle asıl olarak aynı meslek grubu içinde olması gereken birçok meclis üyesini aynı gup içine alarak aşağıdaki mukayeseli tabloyu hazırlamaya çalıştım.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 2019-2024 dönemi ile 2024-2029 döneminde görev Yapan/yapacak üyelerinin mesleki dağılımlarına baktığımızda ise; avukat, mühendis, emekli, iş insanı ve sanayici gibi meslek gruplarının aynı şekilde ağırlıklı olduğunu, her iki dönem itibariyle toplumdaki diğer meslek gruplarının lehine bir gelişmenin ortaya çıkmadığını, hangi parti ya da siyasi görüş olursa olsun işçilerin ya da işsizlerin her zaman olduğu gibi kendilerine mecliste yer bulamadığını, daha doğrusu girmek istese bile giremediğini görebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 2019-2024 ve 2024-2029 dönemi meclis üyelerinin mesleki dağılımını gösteren yukarıdaki mukayeseli tablo aslında bize serbest çalışıp büro açan “avukat“, “mühendis“, “mimar“, “şehir plancısı“, “hekim“, “eczacı“, “muhasebeci” gibi beyaz yakalılarla kendilerini “iş insanı“, “iş adamı“, “iş kadını” olarak tanıtmayı tercih eden sermaye kesimlerinin bu meclislerde söz sahibi olduğunu, bu meslek sahipleri dışındaki ev kadınlarına, toplumun % 25’ini oluşturan işsizlere, en düşük maaşı alan emeklilere ve asgari ücret alan milyonlarca işçiye, öğrenci gençlere kentlerin yönetiminde söz sahibi olma hakkının tanınmadığını, onlara sadece bu meclisleri uzaktan seyretme görevinin verildiğini, seçimlere “değişim” vaadiyle giren CHP‘de bile bu konuda kökten, esaslı bir değişimin gerçekleşmediğini göstermektedir.

Sonuç olarak;

Yazımın başında da belirttiği gibi, belediye meclisleri ve onların üyeleri bir kentin, özelinde de İzmir’in yönetimi açısından önemli bir yere sahip olmakla birlikte; bu kurulun ve üyelerinin İzmir’i yönetenlerden sadece biri olduğunu, İzmir’i bu kurul ve üyeleri dışında Cumhurbaşkanlığı’nın merkezi otoritesi ile ona bağlı bakanlıkların taşra örgütleri olan valiyle il müdürlerinin, oda, borsa, vakıf, dernek ve loca gibi sermaye örgütlerinin aralarındaki işbirliği ve çatışmalar çerçevesinde yönettiği unutulmamalıdır. Ayrıca halkın temsilcisi olduğu söylenen milletvekilleri ile belediye başkanlarının ve meclis üyelerinin de halktan önce onları belirleyip öne çıkaran siyasal partilerin temsilcisi olduğunu unutmamamız gerekmektedir.

Evet, bugün kaleme aldığım yazı ile elimden geldiğince bu istisnaları dikkate alarak ve Yüksek Seçim Kurulu ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin verdiği bilgileri kullanarak İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 2024-2029 döneminde görev yapacak yeni üyelerini ad, soyadı, cinsiyet, eğitim düzeyi ve meslekleri ile listeleyip ortak ya da ayrıksı özelliklerini belirlemeye çalıştım.

Ancak halkın kendi temsilcileri eliyle yönetileceği iddiasında olan temsili demokrasi düşüncesinin, halkın artık kendi temsilcilerini kendi özgür iradesiyle seçemeyişi nedeniyle iflas edip çöktüğü böylesi bir ortamda bu siyasi parti temsilcilerinin halka daha iyi tanıtılması ve halkın o temsilcilerle daha kolay iletişim kurup görüş, düşünce, öneri, şikayet ve eleştirilerini iletebilmesi için aynen İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin yaptığı gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İnternet sayfasının “Meclis Üyelerimiz” bölümünde bu üyelerin özgeçmişlerine, nerede ne zaman doğduklarına, medeni durumlarına, bugüne kadar neler yaptıklarına, hangi dernek, vakıf ya da kurumlara üye olduklarına; hatta telefon, e-posta ve sosyal medya adreslerine; ayrıca fotoğraflarına yer verilmesi gerekmektedir. Böylelikle hem bu üyeleri seçenlerin nelere dikkat ettiklerini öğrenebilmemiz, hem de yerel yönetimlerdeki başkan ağırlıklı anti demokratik yönetimlerin ortadan kaldırılarak meclis ağırlıklı demokratik yönetimlerin kurulabilmesi için halkla meclis üyeleri arasındaki ilişki ve iletişimin güçlendirilmesi sağlanabilir.

Tabii ki, hem halkın bilgi edinme hakkı, hem de meclis üyelerinin haklarını savunmak adına; İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi üyelerine seçilmek suretiyle hak ettikleri önem ve ilginin gösterilmesi, ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde Cemil Tugay yönetiminin başlayışı ile birlikte, belediyenin Youtube kanalından canlı olarak yayınlanan belediye meclisi görüşmelerinde belediye meclisi üyelerinin dile getirdiği “dilek ve temenniler” bölümünün yayınına getirilen sansürün kaldırılması koşuluyla… Aynen muhalefet adına (RTÜK) Radyo Televizyon Üst Kurulu‘ndan istediklerimiz gibi…

(1) https://www.izmir.bel.tr/tr/MeclisUyeleri/52

Olur olmaz yanlış yerlerde kullanılan bir sözcük: envanter…

Ali Rıza Avcan

Envanter sözcüğü, son zamanlarda olur olmaz yerlerde karşımıza çıkan bir sözcük… Bilenin ya da bilmeyenin sık sık kullandığı, çoğu kez de anlamını çarpıtarak yanlış kullandığı bir sözcük… Diğer bir anlatımla, yanlış kullanıldığı için devamlı erozyona uğrayıp yıpranan, anlamını hızla yitiren bir sözcük…

Vikipedi envanter sözcüğünü, “belirli bir tarihe ilişkin borç, alacak ve varlıkların miktarlarının ve değerlerinin, sayım, kontrol ve düzeltme yaparak saptanması” olarak, Türkçe sözlük ise “mal sayımı” ve “mal sayımını gösteren liste ya da defter” olarak tanımlıyor. Bu anlamda envanter sözcüğü nakit ve mal olarak elde bulunan ya da sahip olunan değerlerin tam ve eksiksiz sayımını, bu sayıma ilişkin doğru bilgileri gösteren listeyi ifade ediyor.

Ben de bu sözcüğü tam da bu anlamda öğrenip uygulamış biri olarak, kamu denetçiliği yaptığım dönemlerde bir belediyeye girdiğim ilk dakikalarda belediyede şayet bir kasa ya da vezne varsa kasadaki veya veznedeki nakit paraları eksiksiz sayarak kayıt altına almaya, belediyenin sahip olduğu demirbaş eşyalarla gayrimenkulleri gösteren liste ve defterleri ivedilikle inceleyip kontrol etmeye çalışır, eksik ya da yanlış bir durum tespit ettiğimde kamu adına bunun hesabını sormaya çalışırdım. Hatta Bursa Belediyesi‘ne ait otobüs işletmesini denetlediğim günlerde aklıma gelen hınzır bir düşüncenin ürünü olarak gece 24.00’den sonra ana garaja park eden belediye otobüslerini sayarak bir adet otobüsün eksik olduğunu belirlemiş, o eksik otobüsün de tamir için verildiği özel tamirhanede uzun süre kalması nedeniyle unutulduğunu anlamış ve bunu yazdığım denetim raporunda dile getirmiştim. Askerlik yapığım dönemde de her sabah ve akşam tabur alanında yapılan ve “tadat” adı verilen sayımların da aslında kaçak asker olup olmadığını belirlemeye yönelik devamlı güncellenen bir envanter çalışması olduğunu görmüştüm.

Ayrıca, 1994-1997 döneminde ülkemizdeki ilk kent bilgi sistemi olarak oluşturduğumuz İstanbul Bahçelievler Belediyesi Kent Bilgi Sistemi Projesi çalışmalarında sahadan, belediyeden ve diğer kamu kurumlarıyla muhtarlardan topladığım mevcut tüm verinin doğru bir şekilde işlenip bilgisayar ortamına aktarılması dışında bu verinin yine aynı kaynakların kullanılması suretiyle sürekli güncelleşmesinin hayati öneme sahip olduğunu, bunu yapmadığımız takdirde toplayıp düzenlediğiniz tüm verinin zaman içinde toplanıp çöpe atılması gereken bir atık haline geleceğini öğrenmiştim.

Daha sonraları Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA)‘nin 20232027 döneminde yayınladığı Kültür Envanteri Dergisi‘nin altı sayısında yer alan makaleleri ilgiyle okumuş, Kuşadası, Bursa Gölyazı/Apollonia, Bergama ve özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan kültür envanterlerini inceleyip bir envanterin nasıl olması gerektiği ya da olmaması gerektiğini görmüştüm. (1) (2) (3) (4).

Bu anlamda bir envanter çalışmasında olması gereken temel özelliğin, envanter kapsamına giren tüm değerleri bu çalışmaya dahil edilip değerlerin düzenlendiği ortamda doğru bilgilerle ifade edilmesi ve bu bilgilerin sürekli güncellenmesi gerektiğini öğrenip uygulamaya çalışmış biri olarak envanter olarak önüme konulan bütün çalışmalarda bu üç temel özelliğin olup olmadığına bakar, “bu envanter bütün değerleri kapsıyor mu?“, “bu envanterde yazılı olan bilgiler doğru mu?” ve “bu bilgiler sürekli güncelleniyor mu?” sorularının cevabını ararım.

Olması gereken bu olmakla birlikte; son zamanlarda İzmir‘in kültürel mirasını belirleyip envanterini hazırlamaya yönelik bir çok çalışmada -ne yazık ki- bu kente ait tüm kültürel değerlerin yer almadığını, hiçbir evrensel ve bilimsel formata bağlı kalınmaksızın envanter adıyla hazırlanan bu belgelerin “eksiklik” ve “yanlışlıkla” malul olduğunu ve bu şekilde oluşturulan veri yığınlarının sürekli güncellenmemesi nedeniyle çöpe atılmaya layık bir hale geldiğini görüyorum.

Çünkü İzmir‘de bu konularda görevli, yetkili ve sorumlu olan kamu kurumlarının; başta İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü‘nün, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ve ilçe belediyelerinin bugüne kadar arkeolojik, tarihi, toplumsal ve kültürel değerleri; yani somut ve somut olmayan kültürel mirasla ilgili eksiksiz, doğru ve güncel bir envanter hazırlamadığını, böylesi önemli bir çalışmayı gerçekleştirmek için bir araya gelmeyi bile düşünmediklerini, tek başına ya da birlikte böylesi bir çalışmaya başlamadıklarını görüyor ve biliyorum. Hatta bir dönem, İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü‘nden sorumlu vali yardımcısı olan arkadaşıma böylesi bir çalışmanın öneminden söz ederek şayet böyle bir çalışma yapılırsa hiçbir karşılık beklemeksizin bir amele gibi bu çalışma içinde yer almak istediğimi ifade etmiş olmama karşın, böylesi bir çalışma bugüne kadar ne yapıldı, ne de yapılacakmış gibi gözükmüyor…

Bu kamu kurumları yasalarla kendilerine verilmiş bu görevleri bugüne kadar yerine getirmemekle birlikte envanter adıyla hazırladıkları eksik ve yanlış bilgilerle dolu güncellenmemiş yayınlarla “mış gibi” yapmayı tercih etmekte, kamuoyunu ve bizleri yanlış, eksik ve bayat bilgilerle yanıltıp zaman, emek ve kaynak israfına neden olmaktadırlar.

1. Bu tür çalışmaları tarih sırasıyla ele aldığımızda karşımıza çıkan ilk yayın İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü‘nün 2012 yılında 1 ve 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurullarındaki tescil fişlerini esas alarak hazırladığı ve benim de büyük zorluklarla edindiğim üç ciltlik “İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri“dir. Envanter adıyla hazırlanan bu çalışma daha baskı aşamasında birçok yanlışı içerdiği için beraberindeki 28 sayfalık bir “Düzeltme Eki” ile yayınlanmış ve burada yer alan bilgiler aradan geçen 12 yıla rağmen güncellenmemiştir.

2. Ardından 2021 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Vakfı iş birliğiyle hazırlanıp ilk günlerde “Dijital Turizm Envanteri” çalışması olarak tanıtılan ve aynı zamanda İzmir’deki kültür mirasının envanteri olduğu iddia edilen http://www.izmirvisit.org isimli İnternet portalinde sevgili dostum Orhan Beşikçi ile birlikte yaptığımız ortak çalışma sonucunda Balçova’daki İnciraltı Doğal Sit Alanı, Bayraklı Turan’daki yeni restore edilen Braggiotti Köşkü, Bayraklı’daki Saint Antoine Kilisesi,  Bergama’daki Elaia ve Perperene antik kentleri, Bornova’daki Peterson Köşkü, Gaziemir’deki tarihi tren istasyonu ve William Sherard botanik bahçesi, Selçuk’taki Dünyanın 7 harikasından biri olduğu söylenen Artemis Tapınağı kalıntıları  gibi toplam 103 adet taşınmaz kültür varlığının dikkate alınmadığı, dikkate alınanların ise eksik ya da yanlış bilgilerle tanıtıldığı ortaya çıkmış ve bu bilgiler aradan 3 yıl geçmiş olmasına karşın hem yeni tescillenen değerler hem de tescilli değerlerdeki değişimler dikkate alınarak güncellenmemiştir. (5) (6) (7)

3. İzmir tarihi kent merkezindeki Kemeraltı ve Basmane bölgelerindeki soylulaştırma çalışmalarını gerçekleştirmek amacıyla 2012 yılında kurulan TARKEM, Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi’nin yan kuruluşu olarak niteleyebileceğimiz Kentimiz İzmir Derneği’nin Avrupa Birliği fonlarından aldığı destekle Ekim 2021-Temmuz 2022 döneminde İzmir metropolündeki 12 ilçeyi (Balçova, Bayraklı, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Karabağlar, Karşıyaka, Konak, Narlıdere) dikkate alınarak Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyeleri Doç. Dr. Ayşegül Altınörs Çırak ile Doç. Dr. Şakir Çakmak‘ın hazırladığı “Kültürel Mirasın Korunmasında Daha Güçlü Bir Sivil Toplum” başlıklı projenin çıktısı olarak yayınlanan İzmir Somut Kültürel Miras Envanteri belgesinin oldukça yetersiz kaldığı görülmektedir. (8)

İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından 2012 yılında İzmir’in 30 ilçesindeki tescillenmiş tüm taşınmaz kültür varlıklarının tescil fişlerinin dikkate alınması suretiyle hazırlanan üç ciltlik İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri kayıtlarına göre, söz konusu projenin ele aldığı 12 ilçede toplam 1.887 adet tescilli taşınmaz kültür varlığının kaydı bulunduğu halde; aradan 10 yıl geçtikten sonra Kentimiz İzmir Derneği tarafından yürütülen proje kapsamında su yapısı olarak 113, eğitim yapısı olarak 25, endüstri yapısı olarak 25, kilise olarak 23, mezar anıtı/yapısı olarak 10, sinagog olarak 13, ticari yapı olarak 54, cami olarak 82, ulaştırma yapısı olarak toplam 356 adet somut kültürel mirasa yer verildiği, bu itibarla hazırlanan belgenin İzmir’deki tüm somut kültürel mirası kapsayan bir envanter olma özelliğine sahip olmadığı anlaşılmıştır.

4. Bu alanda hazırlanan en son envanter olma unvanına sahip olduğu anlaşılıp İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Vakfı tarafından hazırlanan İzmir Endüstriyel Miras Envanteri isimli yayının hangi tarihte nerede yayınlandığı kitabın künyesinde yazılmamış olmakla birlikte bu çalışmanın, muhtemelen 2021-2022 döneminde Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Şebnem Gökçen, Doç. Dr. Gürhan Aktaş ve araştırma görevlisi Soner Söyler ile İZKA, İzmir Kalkınma Ajansı‘nın iki görevlisi tarafından hazırlandığı anlaşılmaktadır. (9)

Söz konusu yayın üzerinde yapılan inceleme sonucunda bu yayında toplam 125 adet endüstriyel miras alan ve yapısının uluslararası alanda kullanılan envanter formları dikkate alınmaksızın; örneğin söz konusu endüstriyel mirasın bulunduğu yerler koordinatları belirtilmeden bilimsel makale formatında ele alındığı, bunun dışında kalıp sevgili dostum fotoğraf sanatçısı Erol Şaşmaz‘la birlikte belirlediğimiz 109 adet alan ve yapının ise çalışmaya dahil edilmediği; bu itibarla bu çalışmanın da İzmir’deki tüm endüstriyel miras alan, yapı ve peyzajlarını kapsamadığı; ayrıca düzenleme biçimi itibariyle bir envanter olma özelliğine sahip olmadığı görülmektedir.

Bütün bu eksik, yanlış ve bayat bilgilerle dolu yayınlarının da gösterdiği gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri tarafından kültürel miras envanteri hazırlanmamış, bunun için bir adım olsa bile atılmamış koskoca bir kentte, bir takım gayretkeş derneklerin, kalkınma ajanslarının ve yaptıkları işin kalitesini pek de düşünmeyen akademisyenlerin hazırlayacağı her türlü envanter eksik ve yanlış bilgileriyle hiç bir zaman güncellenme şansına sahip olmayacak, “mış gibi” yapılan bütün bu işler için harcanan paralar da gerçek bir israf olarak hepimizin cebinden çıkıp bizleri yoksullaştırmaya devam edecektir.

……………………………………………………………………………………………

(1) TÜBA Kültür Envanteri Dergisi, 1/2003, 2/2004, 3/2004, 4/2005, 5/2006, 6/2007 sayıları.

(2) Kuşadası Envanteri, Kuşadası Belediyesi, 2010.

(3) Şahin, M., Gölyazı/Apollonia Kültür Envanteri, Nilüfer Belediyesi, Bursa 2014.

(3) Ulusoy Binan, D., Bergama Kentsel Kültür Varlıkları Envanteri ve Çözümlemesi, Bergama Belediyesi, 2018 Ege Yayınları.

(4) Berk, S., Zamanı Aşan Taşlar, Zeeytinburnu’nun Tarihi Mezar Taşları, Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları 7, İstanbul.

(5) https://www.visitizmir.org/

(6) wwww.kentstratejileri.com/2021/03/18/izmir-turizmi-adina-uzun-ince-bir-yol-1/

(7) www.kentstratejileri.com/2021/03/22/izmir-turizmi-adina-uzun-ince-bir-yol-2/

(8) https://drive.google.com/file/d/1lya1wAXcol3oJkIOTWJbTazFic5S297X/view

(9) https://izka.org.tr/wp-content/uploads/2021/08/endustriyel-miras.pdf

İzmir Tarihi Kent Merkezi’ndeki yangınlar ve düşündürdükleri…

Mihriban Yanık

İzmir’in tarihi kent merkezi Basmane‘de, geçtiğimiz gece çıkan yangın, hem Atatürk’le Latife Hanım’ın nikahlarını kıyan müftü Rahmetullah Efendi’nin tarihi evini, hem de içimizi yakıp geçti. Bu yıl içinde önce Kızlarağası Hanı’nın önündeki 861 sokakta, sonra Kemeraltı girişindeki Veysel Çıkmazı’nda, daha sonra kaderine terk edilmiş Kardıçalı Han’da ve en son olarak müftü Rahmetullah Efendi’nin tescilli tarihi evinde ortaya çıkan bu yangınlar gelmekte olan büyük bir tehlikeyi ortaya koyuyor.  

Müftü Rahmetullah Efendi’nin evi cayır cayır yanıyor, 7 Mayıs 2024.
Müftü Rahmetullah Efendi’nin evi, yangından önce…

Hepimizi üzen bu yangınlar sırasında ve sonrasında herkes söndürmek için yardıma konuşuyor; ancak yangınları önlemek için neler yapılması gerektiği konusu düşünülmüyor ve konuşulmuyor. Çıkan yangınların yerine ve çıkış şekline bakıldığında, geçmişte konuşulanların uygulamaya geçirilmediği, bu konuda ciddi önlemlerin alınmadığı ve denetlemelerin yeterince yapılmadığı anlaşılıyor. Oysa her zaman söylediğimiz gibi, alınacak önlemlerin bilinmesi kadar, bunların ciddiyetle ve iş birliği içinde, sürekli olarak denetlenmesi hayati öneme sahiptir. 

Otuz yıldan uzun süredir çalıştığım ve her karışını bildiğim Basmane bölgesi ve tarihi Kemeraltı çarşımızın ihmaller yüzünden yok olmasını, yaralanmasını istemiyorum. Tarihi bölgelerde çıkan her yangın sonrasında kaygı ve korkularım daha da arttığı için, bu yazıyı yazarak kültür mirasımızı koruma konusunda çok duyarlı olduğunu bildiğim dostlarımla ve kentini seven herkesle paylaşmaya karar verdim.  

Kurulduğu günden beri kesintisiz kullanılan en büyük ve en eski açık çarşı olarak bilinen tarihi Kemeraltı çarşısı ile geçmişinde konut bölgesi olma özelliği ile öne çıkan Basmane, büyük bir yangın riski altındadır. Antik Smyrna Kenti’ni de kapsayan Basmane bölgesi ve yangına karşı çok hassas yapı malzemeleriyle inşa edilmiş geleneksel yapıların ağırlıklı olduğu Kemeraltı Çarşısı sadece tarihi yapılardan oluşan bir bölge değil;  aynı zamanda kentin hafızasının kazındığı bir mekȃndır.  Bugüne dek milyonlarca insanın anılarını biriktirdiği, nice zanaatkar, kalfa ve ustanın yetiştiği, geleneksel üretimin yapıldığı bir kültür hazinesidir. Bütün bunlara rağmen mevcut durumuna bakıldığında ona yeterli ilgiyi ve gerekli özeni gösteremediğimiz anlaşılıyor. Bu durumun bir an önce düzeltilebilmesi için bundan böyle bir şeyler yapmamız gerekiyor.

İsterseniz, önce ’Neden’ ve ‘Acaba’ sorularına birlikte yanıt arayalım. 

Neden?

  • Neden tarihi yapıların birçoğu uyuşturucu bağımlılarının, evsizlerin, kaçak mültecilerin işgali altında?
  • Tarihi yapıların güvenlikleri neden sağlanamıyor?
  • Neden tarihi çarşıdaki bazı yapılar izinsiz tadilat yapabiliyor?
  • Yasalar neden yeterince uygulanamıyor, uygulanıyorsa bile, neden hala caydırıcı olamıyor?
  • Bu özel yapılar neden kablolar, teller, caddeye sarkan demir saçak profilleri, eski bezler ve devasa panoların arkasına saklanmış? Depreme ve yangına bu şekilde davetiye çıkarılmış olmuyor mu?
  • Neden bazılarının güzelim cepheleri sırf reklam için, uyumsuz kaplamalarla kapatılmış?
  • Bazılarının üzerine neden kambur gibi eğri büğrü ilaveler yapılmış? 
  • Neden tarihi yapıların içinde tehlikeli maddelerin kullanımı, yapının özgünlüğüne ve strüktürüne zarar verebilecek faaliyetler devam etmekte?
  • En önemlisi ise, yangın sonrası tehlikeli yapı raporu verilen tarihi binalar sadece tehlikeli olan kısımlarının alınması yerine neden ağır iş makinası sokularak temeline kadar yıkılmaktadır? 
  • Neden bazı binalar yanınca, tamamı yıkılmakta ve sonra yerine hemen bir açık otopark yapılmaktadır? Bu otoparklar yasal mıdır? Bunlara engel olunmazsa bu şekilde yapılar yakılarak tarihi bölge hızla yok olmaz mı?
Basmane’de Nebahat Tabak Semt Merkezi ile Kadın Müzesi’nin yanındaki ev yanıyor, 18 Ağustos 2022…
Nebahat Tabak Semt Merkezi ile Kadın Müzesi yanındaki evin yangından sonraki durumu, 18 Ağustos 2022…
Nebahat Tabak Semt Merkezi ile Kadın Müzesi yanındaki evin yangın sonrasındaki perişan durumu, 18 Ağustos 2022…

Acaba?

Tarihi bölgede geçmiş yıllardan bugüne dek, kaç binanın yanıp kül olduğunu gösteren ve bunlara ait bilgilerin derlendiği bir doküman var mıdır?

  • Olası bir yangını önlemek amacıyla yapılacak planda kullanılmak üzere, çarşının bütün olarak yapı stoğu incelemesi ve malzeme analizi yapılmış mıdır?
  • Tarihi bölgeye özel, bütüncül bir yangın planı yapılmış mıdır?
  • Tarihi yapıların yapım türüne göre yangın söndürme yöntemleri belirlenmiş midir? 
  • Ahşap ve taş yapılar tuzlu sudan olumsuz etkilenerek bozulacağından, bu yapıların söndürülmesinde deniz suyunun kullanılamayacağı bilinmekte midir? Bu konuda bir önlem alınmış mıdır?
  • Yola taşan tezgahlar,  eklenti saçaklar varken, itfaiye araçları ve ambulansların nasıl geçeceği test edilmiş midir?
  • Bu yapıların elektrik tesisatları ve iç tesisatları kaç yıllıktır? Tesisatlar yangına dayanıklı malzemeden yapılmış mıdır?
  • Tadilat geçiren yapılarda elektrik tesisatları yangın yönetmeliğine uygun yapılmış mıdır?
  • Yeni yapılarda elektrik tesisatı ve iç tesisatı yangın yönetmeliğine uygun yapılmış mıdır?
  • Yangın tehlikesine karşı yapılarda yangın uyarı sistemleri var mıdır? Bu sistemler itfaiye ile bağlantılı mıdır?
  • Sokaklardaki yeni zemin düzenlemesi sırasında konulan yangın musluklarına su verilmiş midir?
  • Kafeterya ve lokanta gibi gazlı tüpler ve yapılardaki yanıcı gaz depoları için güvenlik önlemleri alınmış mıdır? Aşırı sıcaklarda nasıl korunmaktadır?
  • Yanması kolay olan kâğıt, kumaş, boya gibi maddeler gaz depolarından, tüplerden, ocaklardan uzakta depolanmış mıdır?
  • Çatı aralarına kuş, böcek, vb. canlıların girmemesi için havalandırma boşluklarında gerekli önlemler alınmış mıdır?
  • Çatı aralarına yanıcı maddeler, kâğıt, kumaş, boya vb. çeşitli kimyasal atıklar depolanmış mıdır?
  • Binaların içine ve dışına sonradan kaplanan yanıcı kaplama malzemelerini kimler kontrol etmektedir?
  • Kent içinde tarihi bölgedeki yapılarda bulunan kâğıt, plastik vb. atık toplama depoları tarihi bölge dışına çıkarılamaz mı? Bu depoların kent merkezinde bulunması yangın tehlikesini artırmaz mı? 
  • Tarihi bölgedeki atık depolarında yangın önlemleri alınmış mıdır? Denetlenmekte midirler?
  • Bu binalar düzenli olarak içeriden ve dışarıdan denetlenmekte midir? 
  • Bütün bu sorunların muhatapları durumun ciddiyetini kavrayarak iş birliği içinde çalışmakta mıdır?

Benzeri sorular beynimde dönüp dururken, sadece sormak yetmez neler yapmamız gerekir diye düşünmeden edemiyorum. 

Sorular çoğaltılabilir korumak için bütün bu ve benzeri soruların cevaplanması ve gereğinin acilen yapılması şarttır.

Bilindiği gibi, geleneksel mimari tarzımızda kullanılan yapı malzemeleri çabuk tutuşan ve kolay yanan malzemelerdir. Tarih boyunca, yeterli tedbirlerin alınmaması ve çeşitli dikkatsizlikler sonucunda birçok küçük çaplı yangının yanında büyük yangınların da çıktığı bilinmektedir. İzmir’de ahşap yapı malzemelerinin yoğun olarak kullanıldığı Osmanlı döneminde, 1841 yılında çıkan büyük yangında Müslüman ve Yahudi mahallelerindeki evlerin üçte ikisinin yandığı çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. 1922 yılı Eylül ayında çıkan büyük İzmir yangınında da günümüzde Kültürpark’ı da içine alan çok geniş bir bölgedeki kâgir konutlar, fabrika, dini tesis ve işyerlerinin yandığı bilinmektedir. Yanan bölgelerde sadece acı can kayıpları yaşamıyoruz, bunun yanında eşsiz tarihi yapılarımız, tüm ekosistem ve zengin kültürümüz de yok olup gitmektedir. Özetle, maddi ve manevi büyük kayıplarımız olmaktadır. 

Ne yazık ki kentimizin tarihi yapı dokusu ve çarşımız gün geçtikçe daha fazla bozulmakta ve yıpranmaktadır. Bölgenin günümüzdeki durumu, tarihi önemine ve esnafa bunca katma değer sağlamasına rağmen içler acısıdır. Bir an önce harekete geçmezsek olacak büyük kayıplarda üzülmemizin, dövünmemizin bir faydası olmaz. Bu nedenle, binlerce yıllık yaşanmış anıları da biriktiren tarihi çarşımızdaki ‘özellikle kagir yapıların’ gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla gerekli teknik çalışma, araştırma ve kanuni düzenlemelerin acilen yapılmasına, gelişmiş teknolojilerin yapının özgünlüğünü bozmayacak şekilde kullanılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

 Artık üzülmek yerine gerekli önlemleri almak ve denetlemeleri yapmak zamanı çoktan gelmiştir.

Bu konuda mevcut durum ve önemli tehlikelere ve neler yapılması gerektiğine ana başlıkları ile değinmek istiyorum.

Kemeraltı, Kızlarağası Hanı yakınındaki 861 sokaktaki yangın, 1 Şubat 2024…

Mevcut durum…

Tarihi yapılar, sahiplerinin bilgisi dışında kim olduğu belirsiz kişilerin saldırısı ile karşı karşıyadır. Gece veya gündüz demeden içeriye girilerek yasa dışı işlerde kullanılmakta ve yapıya ait tüm özgün malzemeler çalınıp yok edilmektedir. Bu kişilerin bina içinde bilerek veya bilinçsizce yaktıkları ateşler sonucunda bu binalar yanmaktadır.

Mevcut yapısal durumu gözlediğimizde ise, birbirine bitişik kâgir yapıların çoğunda kat ilaveleri ve değişikliklerin yapıldığı, bu tadilatlar sırasında özellikle çatılarda var olan yangın önleme duvarlarının zedelendiği, değiştirildiği veya kat ilavesi sonucu kaldırıldığı anlaşılmaktadır. 

Ayrıca binaların cephelerinde bulunan karmaşık kablolar, metal-plastik saçaklar, reklam tabelaları ve kaplamaların uygun olmayan malzemelerle, yangını hızlandıracak şekilde bir karmaşa içerisinde olduğu gözlemlenmektedir. 

Tarihi yapılara yapılan kaçak kat ve ilaveler ise mevcut elektrik tesisatını zorlayarak yangına ortam hazırlamaktadır. 

Yanıcı maddelerle yapılan faaliyetleri barındıran işlevlerin tarihi binaların içinde sürdürülmesi de bu tehlikeyi artırmaktadır.

Mevcut binaların çoğunda elektrik tesisatı ve kabloların eskimiş olduğu bilinmekte, tadilat sırasında yenilenenlerin ise yanmayı geciktirici malzemelerden yapılıp yapılmadığının kontrol edilmesi, şayet uygun değilse derhal değiştirilmesi istenmelidir. 

Tarihi yapıların içinde yoğun olarak yanıcı maddelerle yapılan faaliyetlerin de sürdüğü gözlemlenmektedir. 

Çarşı içindeki acil durumlarda ambulans ve itfaiye araçlarının geçiş yollarının birçok yerde, dükkân önü vitrin ve tezgâhlarla, çiçekliklerle, demir taşıyıcılı saçaklarla, seyyar satış üniteleri ile daraltılmış olduğu görülmektedir. 

Kemeraltı, Veysel Çıkmazı’ndaki yangın, 27 Nisan 2024…

Yasal düzenlemeler…

19.12.2007 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanan “Binaların Yangından Korunması Hakkında Yönetmelik” hükümleri incelendiğinde, tarihi binalar için konuların yeterince açık olmadığı; ancak, koruma kurullarına ve belediyelere yetki verildiği anlaşılmaktadır. Koruma kurullarında ve belediyelerin itfaiye birimlerinde ise genellikle, tarihi binalardaki elektrik tesisatı konusunda uzman bulunmadığı bilinmektedir. Özetle, hem yasal mevzuatta hem de denetleme aşamasında esaslı düzenlemelere ve uzman denetim elemanlarına ihtiyaç bulunmaktadır. 

Yönetmelikte 10.08.2009 tarihinde yapılan değişiklikle, tüm tarihi yapılarda yangını önleyici uyarıcı veya yangın söndürme tertibatlarının kurulması, tesisatların yangına karşı dayanıklı, yanmayı geciktirici malzemelerden yapılması, yapının özgünlüğünü bozmadan yanmayı geciktirici özel kaplama ve boyalar kullanılması istenmektedir. Söz konusu yönetmeliğin 83. maddesinde elektrik tesisatında kullanılacak kabloların nitelikleri ayrıntılı olarak belirtilmektedir. 

İtalya, İngiltere, İsveç gibi Avrupa ülkelerinde genel bir yangın yönetmeliği bulunmakla birlikte tarihi yapılar için özel olarak yapılmış yasal düzenlemeler bulunmaktadır. Yoğun kültür varlığına sahip olan ülkemizde ise Avrupa ülkelerindekine benzer şekilde bugüne dek böyle bir yönetmeliğin hazırlanmamış olması ise büyük eksikliktir. Ülkemizde bir yandan geleneksel yapı stoğumuzun envanterlerinin hazırlanması, diğer yandan bu yapılarda yangın önlemlerinin nasıl alınacağı, yeniden inşa, restorasyon veya küçük onarım kapsamında yangın tesisatlarının nasıl olacağı konusunda gerekli yasal düzenlemelerin detaylı şekilde yapılması zorunludur. Ayrıca yangının çıkmadan önlenebilmesi için gerekli uyarı sistemlerinin kurulması, uyarı sistemlerinin, acil müdahale için itfaiye ve ilgili birimlerle bağlantılı olması sağlanmalıdır. İtfaiye ve ambulansların geçişinin sağlanması için ulaşım yollarında tezgâh, dolap, masa, saçak, çiçeklik, asılı pankart ve tente gibi engellerin bulunmaması, bu nedenle geçiş yollarının sürekli kontrol altında tutulması önemlidir. İşyerlerinin tesisat denetimleri de düzenli olarak ve ciddi bir şekilde yapılmalıdır. Denetim konusunda belediye zabıtası kadar, işyeri ruhsat ve belediyelere bağlı koruma uygulama ve denetim birimlerine (KUDEB) ait yetkilerin kullanılması gerekmektedir. Yapıların yangın konusundaki hassas malzeme denetimleri KUDEB’ler tarafından yapılmalı, teknik elemanlar arasında en az bir tanesinin konunun uzmanı elektrik mühendisi veya teknikeri olması sağlanmalıdır. KUDEB’ler, tarihi bölgelerdeki kaçak inşaatları, kaçak katları, eklentileri, çatı ve cephelere yapılan kaplamaları, yapıyı kapatan reklam panolarıyla tabelaları, basit ve esaslı onarımların denetimlerini yapmalıdır. Ancak bugüne kadarki uygulamalarda, alanda denetim yapmak yerine işin ‘sadece dilekçe ve şikayetlerin değerlendirilmesi’ şeklinde yürütüldüğü, denetimlerin sadece zabıtalara bırakıldığı, zabıtaların da tarihi yapıların fiziksel denetimi konusunda bilgili ve yetkili olmadığı, bu anlamda sadece dükkân önlerine konulan tezgâhları denetledikleri görülmektedir. Ne yazık ki zabıta tarafından yapılan bu denetimler çoğu zaman göstermelik olmakta, çoğu kez tarafların güç gösterisine dönüşmekte, karşılıklı diyalog kurulamadığı için sorunlar çözülmek yerine daha da karmaşık hale gelmekte, çözülse bile kalıcı olmamaktadır. 

Kent genelinde kalıcı çözüm için, tüm tarafların katılımı ile çarşıya özel bir çalışma ve kullanım yönetmeliği hazırlamakla işe başlanabilir. Ayrıca yürürlükte olan yasa ve yönetmelikler konusunda tüm tarafların periyodik olarak bilgilendirmesi, bunun belgelendirilmesi, uygulamalara müdahale edilip kontrol edilmesi sağlanmalıdır. Yapılan iyileştirmelerin kısa sürede bozulmaması ve başa dönülmemesi için hem İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni hem de Konak Belediyesi’ni  ve tarihi doku barındıran diğer ilçe belediyelerini kapsayan daimî bir iş birliği ile sıkı bir denetim yapılması gerekmektedir. 

Yangınları kolaylaştıranlar: Atık depoları… Hepsi denetlenmeyi ve kent dışına çıkarılmayı bekliyor…
Yangını kolaylaştıranlar: Düzensiz çevre…
Yangını kolaylaştıranlar: Düzensiz işyeri ortamları… Hepsi denetlenmeyi bekliyor…

İşte bütün bu nedenlerle, kültür mirasımızı korumakla görevli kamu kurumlarının, içine kent tarihçileriyle uzmanları,  araştırmacılarla kent gönüllülerini dahil edeceği gönüllü bir beraberlik içinde bugüne dek yanıp yok olmuş yapıları belgeleyip envanterlerini çıkarmak suretiyle kayıt altına alması sağlanmalıdır. Bu konu, yaşadığımız ve çalıştığımız kente dair toplumsal hafızanın gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlayacak doğru, yerinde ve yararlı bir çalışma olacaktır. 

Tarihi bölge ve yapılarda söndürmeyi bilmemek: sıkılan tazyikli su ile yıkımı daha da kolaylaşan müftü Rahmetullah Efendi Evi yangını, 7 Mayıs 2024…

Bütün bu sorunların tespiti ve çözümü için çok çaba harcamış, çok üzülmüş biri olarak, tarihi dokuya ve İzmir’e gönül vermiş, üzülmüş tüm insanlarla bir araya gelerek, yasal düzenlemelerin geliştirilmesine ve uygulanmasına katkı sağlayacak önemli bir itici güç oluşturmamız gerektiğine inanıyorum. Bu amaçla oluşturulmuş bir sivil yapı ile güçlü bir şekilde kültür mirasımızla ilgili tüm çalışmaları izleme, önerilerde bulunma ve iyileştirmelere yardımcı olma fırsatı yakalayabiliriz. Umarım belediyelerin ilgili birimlerinde de liyakatli, bilgili, dürüst ve çalışkan yöneticiler atanır ve iyi ekipler kurulur. Böylece kamu ile sivil toplumun iş birliğinden kaynaklanan güç ile sorunlar azaltılır ve her günün sabahında yangın haberleriyle değil güzel haberlerle uyanırız.

Bu yıl yapılması düşünülen Basmane Günleri etkinliklerinde bu konuda daha detaylı görüşme ve tartışmalar yapılması suretiyle mevcut iş birliklerinin geliştirilip güçlendirilmesini arzu ediyorum. 

Yangınsız, tehlikesiz ve iyilik dolu günlerde buluşmak dileğiyle…

“Kaymakamlık İstasyonu”…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde Basmane‘ye gitmek için Halkapınar aktarma istasyonuna girdiğimde hem istasyon binasının değişik yerlerinde hem de Evka3 yönünden gelen metro vagonunun önünde metro hattının son istasyonu olarak “Kaymakamlık” isminin yazılı olduğunu gördüm ve 24 istasyona sahip bu 27 kilometrelik metro hattının Bornova, Konak, Karabağlar, Balçova ve Narlıdere ilçelerinden geçtiğini ve her bir ilçede ayrı bir kaymakamlığın bulunduğunu dikkate alarak metronun hangi istasyonuna “Kaymakamlık” isminin verildiğini tahmin etmeye çalıştım.

Tabii ki, 2024 seçimlerinden önce ÇED raporundaki iki ayrı istasyonun kaldırılması suretiyle mevcut Evka3-Fahrettin Altay metro hattına eklenen ve metro inşaatı devam ederken iş yapmış gibi gözükmek amacıyla alelacele açılan 7,2 kilometrelik yeni Fahrettin Altay-Narlıdere metro hattını dikkate alınca, “Kaymakamlık İstasyonu” olarak adlandırılan son durağın Narlıdere Kaymakamlığı‘nın yakınındaki son istasyon olduğunu anladım.

Böylesi bir adlandırma işinde “Kaymakamlık” gibi bir merkezi yönetim biriminin adının hangi devletçi kafayla seçildiğini düşünürken, diğer yandan da geçtiği güzergȃhta toplam beş adet kaymakamlığın bulunduğu metro hattındaki Konak İstasyonu‘na aynı kafayla neden “Valilik İstasyonu” adının verilmediğini düşünür oldum…

Üstüne üstlük Halkapınar‘dan metroya bindikten sonra yaşlı kadınlardan oluşan bir grubun önce kendi aralarında tartışıp daha sonra ortalığa sordukları “Kaymakamlık durağı neresi?” sorusuna karşılık olarak başka bir yolcunun “Narlıdere, son durak” cevabını duyunca herkesin şaşkın bakışları altında kahkahalarla gülmekten kendimi alamadım ve çevremdekiler niye böyle bir tepki verdiğimi anlamasalar da en kısa sürede bu konu ile ilgili bir yazı yazma konusunda kendi kendime söz verdim…

Daha sonra bu konuyu sadece eklenen ek metro hattı nedeniyle değişen son istasyona yanlış; daha doğrusu anlamsız bir isim vermenin dışında, daha genel bir çerçevede düşünmenin gerekli olduğunu; bu tuhaf durumun yıllardır farklı şekillerde dile getirilen İzmir‘e özgü bir sorundan kaynaklandığını, 17 duraktan oluşan mevcut hatta 7 duraklı yeni bir hattın eklenmesi suretiyle ortaya çıkan 27 kilometrelik koskoca bir hattın son istasyonunu isimlendiren kamu otoritelerinin konuya ne kadar dar ve sığ bir açından baktıklarını keşfettim.

O nedenle de, bu durumun çoğu kez İstanbullular tarafından dile getirilen “taşralı olma hali” ya da rahmetli Ekrem Akurgal‘ın “uygarlığın doğduğu topraklar” olarak nitelediği gerçek bir dünya kentini, kendilerinin “kasabalı” küçük dünyasından görüp “İzmir’i dünya kenti yapacağız” sloganı ile küçük görüp adeta aşağılayan, bu kentin sahip olduğu değerleri, yetiştirdiği kültür, sanat ve bilim insanlarını bile tanımayan, onlara gereken değeri göstermeyen, “ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler” deyişi ile tanımlayabileceğimiz çevre ve kişilerin İzmir‘e layık gördükleri bir ruh hali ile ilgili olduğunu anlamaya başladım.

Aynı duruma, geçtiğimiz yıllarda İzmir‘deki mahallelerle ESHOT duraklarını ve okul isimlerini analiz ettiğim bir araştırmada da tanık olmuş, bu kentteki mekȃnların adlandırılması konusunda çok dar ve sığ bir görüş açısının geçerli olduğunu, otobüs duraklarıyla mahalle ve okullara genellikle o mekȃnın yakınında bulunan dağ, tepe, pınar ve ağaç gibi coğrafi işaretlerin ya da resmi bir kurumun adının verildiğini görmüştüm. Bir de buna Cumhuriyet’in ilk yıllarında özgün adları bırakılarak ve unutularak akılda tutulması mümkün olmayan rakamların verildiği cadde ve sokakları ilave ettiğimizde bu kentin toplumsal hafızasının nasıl yok edildiğini daha iyi anlamış ve bunun kentin yitirilmesi kadar önemli olduğuna inanmıştım.

İşte o araştırmanın da gösterdiği gibi, durak, mahalle ve okullara kısıtlı bir dağarcık üzerinden isim bulan resmi otorite, İzmir‘deki metro hattının Narlıdere‘deki son durağına “Kaymakamlık” adını verirken de aynı kısır, dar görüş açısının esiri olmuş, daha geniş bir açıdan akılda kalacak ve o istasyonu daha iyi ifade edebilecek başka bir isim vermeyi; örneğin, aynı istasyonun yakınındaki Narlıdere Belediyesi‘ne ait Atatürk Kültür Merkezi‘ni işaret edecek şekilde “Narlıdere AKM” ya da Narlıdere’yi 12 Eylül 1922’de Yunan ordusunun işgalinden kurtaran Albay Çolak İbrahim‘in veya Yüzbaşı Kemal‘in adını vermeyi akıl etmemişti.

Oysa bu kent Ege uygarlığının ve Levant‘ın merkezi bir dünya kentiydi, iç ve dış turizm faaliyetlerinin yoğun olduğu, her yıl binlerce turistin ziyaret ettiği bir turizm kentiydi ve bu kentte metronun son durağına daha anlamlı isim seçenekleri dururken, kupkuru bir “Kaymakamlık” adı veriliyordu… Böylesi önemli bir kentte çok daha anlamlı isimler dururken mülki bir yönetim kademesi olarak bu ülkede toplam 922 adet, İzmir‘de de 30 adet bulunan bir mülki yönetim kademesinin adını seçip o son durağa “Kaymakamlık İstasyonu” adını vermek, nasıl bir düşüncenin, anlayışın, kavrayışın ve yaşadığı kenti tanımayışın örneğidir?

İşte o nedenle, İzmirli yaşlı bir kadının metrodaki yolculara sorduğu o soru bana göre yerinde, doğru, haklı ve anlamlı bir tepki, hepimizin anlamlar çıkarması gereken bir soruydu.

Ve neyse ki bu metro hattı Urla‘ya kadar uzatılmamış ve Urla‘daki son durağa hattın açıldığı tarihte görevde olan kayyum kaymakama ithafen “kayyum kaymakam” ismi verilmemişti… Bu bile bizim açımızdan bir kȃrdı…

Kaymakamlık” durağında inmek isteyenler! Durağa geldik, hadi hep birlikte inelim ve yaşadığımız toprakları, kentleri daha iyi tanıyıp onların değerini bilelim…

Belediyelerin tarımsal destek hizmetlerini bekleyen büyük tehlikeler; farkında mıyız?

Ali Rıza Avcan

6 Mart 2019 tarihinde kaleme aldığım “Ciddi bir uyarı” (1) başlıklı yazı ile, Sayıştay‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilgili 2016 yılı Denetim Raporu‘nun “Mevzuata Aykırı Olarak Tarımsal Yardımların Yapılması” başlıklı maddesinde dile getirilen “kooperatiflere, kooperatif birliklerine, meslek odalarına ve çiftçilere yapılan büyük tutardaki tarımsal yardım ve ödemelerin mevzuata uygun olmadığı” ile ilgili bulgunun, CHP‘li belediyelerin tepesine asılmak istenen “Demokles’in kılıcı” benzeri bir tehdit olarak ciddiye alınmasını, şimdilik bir uyarı olarak dile getirilen bu durumun herhangi bir şikayet durumunda şimdiye kadar yapılan yardımların tazminine konu olabileceğini belirtmeye çalışmıştım.

Nitekim daha sonraki tarihlerde yardım amacıyla başında Neptün Soyer‘in bulunduğu Köy-Koop İzmir, İzmir Tarımsal Kalkınma ve Diğer Tarımsal Amaçlı Kooperatifler Birliği‘nden yapılan büyük miktardaki doğrudan alımlar nedeniyle düzenlenen özel bir Sayıştay raporu neticesinde, hem bu tür yardım adı altındaki ödemelerin önü kesilmiş, hem de yapılan ödemeler tazmine konu olmuştu.

O tarihlerde dile getirmeye çalıştığım belediyelerce gerçekleştirilen tarımsal yardımların neler olabileceği, bu yardımların ne şekilde yapılacağı, bu yardımlar konusunda merkezi yönetimle belediyelerin nasıl bir işbirliği yapabileceğini, belediyelerce yapılan tarımsal yardımlarla merkezi yönetim birimlerince yapılan diğer tarımsal hizmetlerin il ve ilçe boyutunda nasıl bir bütünlük oluşturacağı gibi temel konuların Tarım ve Orman Bakanlığı‘nca düzenlenecek özel bir yönetmelikle belirlenmesine ilişkin önerimiz, aynı belirsizlikten yararlanan iktidar belediyelerini rahatsız etmemek, onların Tarım ve Orman Bakanlığı‘nın kırsal kalkınma destekleriyle birlikte her şeyi yapmalarını mümkün kılmak amacıyla geçen zaman içinde dikkate alınmamış; bu konularda birtakım akılcı çözümler önerilmesine karşın, tarımsal yardımlar konusundaki belirsizlik bilerek ve isteyerek sürdürülmüştü. (2)

Ancak aradan geçen zaman içinde CHP‘li belediyelerin tarımsal yardımlar konusunda “İzmir Modeli” ve “İstanbul Yaklaşımı” gibi uygulamalarla öne çıkması üzerine AKP iktidarı bu konuyu tarımsal faaliyet ve üretimin planlanması boyutunda Tarım Kanunu‘nda değişiklik yaparak ve bu değişiklikle ilgili bir uygulama yönetmeliği çıkararak “tarımın planlanması” adı altında kendi kontrolüne almayı tercih etmiş; böylelikle belediyelerce yapılan tarımsal yardımlar için özel bir yönetmelik düzenlenmesine gerek kalmamıştır.

Buna göre, 5488 Sayılı Tarım Kanunu‘nun 23 Mart 2023 tarih, 7442 sayılı kanunun 2. maddesi ile değişik 7. maddesi ile “tarım sektörü ile ilgili politikaların tespit edilmesi, planlanması ve koordinasyonu ile ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılarak uygulanmasındanTarım ve Orman Bakanlığı yetkili olup; bakanlıkça belirlenen ürün ve ürün gruplarının üretimine başlanmadan önce bakanlıktan izin alınması gerekmektedir. Bu madde hükmüne göre bakanlık, “tarımsal üretimin planlanması, gıda güvence ve güvenliğinin sağlanması, verimliliğin artırılması, çevrenin korunup sürdürülebilirliğin tesis edilmesi için” “arz ve talep miktarı ile yeterlilik derecesini dikkate alarak hangi ürün veya ürün gruplarının üretileceği ile tarım havzası veya işletme bazında asgari ve azami üretim miktarlarını” belirleyecek, aksine hareket edenleri aynı maddede yazılı yöntemlerle cezalandıracak ve buna ilişkin usul ve esasları belirlemek amacıyla bakanlıkça bir yönetmelik çıkaracaktır.

5488 Sayılı Tarım Kanunu‘nun 7. maddesinin verdiği yetkiye göre düzenlenip 14 Eylül 2023 tarih, 32309 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Tarımsal Üretimin Planlaması Hakkında Yönetmelik“, planlama çalışmasının ayrıntılarını ortaya koymuş ve tarımsal üretimin planlanması görevini bakanlığın ilgili merkez ve taşra örgütleri ile ‘Kurul‘, “Teknik Komite‘, ‘İl/İlçe Tahkim’‘, ‘İl/İlçe Keşif ‘ ve ‘İl/İlçe Tespit‘ komisyonlarına vermiştir.

Aynı yönetmeliğin 6 ve 7. maddelerine göre merkezde oluşturulacak ‘Tarımsal Üretimin Planlaması Kurulu‘na bağlı olarak il ölçeğinde valilik oluru ile oluşturulacak teknik komitelere vali yardımcısının başkanlığında 1 adet bakanlık il müdürü, il müdürlüğünün tarımsal üretimden sorumlu en az 3 şube müdürü ve tarımsal üretim planlama birim sorumlusu, bakanlık araştırma enstitüsünden 1 temsilci, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü‘nün ilde bulunan birimini temsilen 1 temsilci, büyükşehirlerde ve büyükşehir bulunmayan illerde büyükşehir belediyesinden ya da il özel idare genel sekreterliğinden 1 temsilci, ildeki üniversitelerin bünyesinde ziraat, veterinerlik ve su ürünleri bölümü bulunması halinde her fakülteden birer temsilci, ziraat odalarıyla ticaret borsalarından 1 temsilci, ilde bitkisel üretim, hayvancılık ve su ürünleri alanında faaliyet gösteren en fazla üyeye sahip üretici birliği, yetiştirici birliği, kooperatif ve derneklerden her bir faaliyet alanı için 1 kişiden fazla olmamak üzere en fazla 3 temsilci katılacak, bakanlık gerekli gördüğü takdirde teknik komite toplantılarına temsilci gönderebilecektir.

Bu düzenlemeden de anlaşılacağı üzere, tarımsal faaliyetlerin il ölçeğinde planlanması için oluşturulan teknik komitelere TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası temsilcisi alınmadığı gibi, İzmir özelinde 16 kişiden oluşan bu komitede sadece 1 adet büyükşehir belediyesi temsilcisi bulunacaktır.

Asıl önemli değişiklik ise, aynı yönetmeliğin belediyeleri bu yönetmelik hükümlerine dahil eden 13. maddesinin 8., 14. maddesinin 3. ve 16. maddesinin 2. fıkrası hükümleridir:

Madde 13, Fıkra 8:Kamu kurum ve kuruluşları ile bağlı ortakları, belediyeler ve il özel idareleri bitkisel üretime yönelik proje veya uygulamalarında bu yönetmelik hükümlerine tabidir.

Madde 14, Fıkra 3:Kamu kurum ve kuruluşları ile bağlı ortaklıkları, belediyeler ve il özel idareleri hayvansal üretime yönelik proje ve uygulamalarında bu yönetmelik hükümlerine tabidir.

Madde 15, Fıkra 2:Su ürünleri üretiminin planlaması ile ürün veya ürün gruplarının belirlenmesine ilişkin iş ve işlemler, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü tarafından ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde yapılır.

Bu üç fıkra hükmünü dikkate aldığımızda, Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından hazırlanıp 14 Eylül 2023 tarihinde yürürlüğe giren yönetmeliğe göre, bitkisel ve hayvansal üretimle su ürünleri üretimiyle bunlara ilişkin destekler tümüyle Tarım ve Orman Bakanlığı‘nın istek ve iradesine bağlanmış; böylelikle bundan böyle büyükşehir belediyeleriyle ilçe belediyeleri tarafından yürütülen tarımsal destek hizmetleri, bitkisel ve hayvansal üretimle su ürünleri üretimi bundan böyle planlanıyor adı altında Tarım ve Orman Bakanlığı ile illerdeki komitelerin iradesine bırakılmış, belediyelerin tarımsal yardım ya da destek adı altında yapacağı bütün faaliyetler plan bütünlüğü içinde bu komitelerin tercihlerine teslim edilmiş, aynen büyükşehir belediyelerine bağlı ulaşım koordinasyon kurullarında (UKOME) olduğu gibi iktidardan yana kurum ve kuruluşların çoğunlukta olduğu kurul ve komiteler eliyle ve bu komitelerin izin vermediği konularda yardım ya da destek yapılmasının önü kesilmiştir.

Bu ise, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu‘nun 7. maddesinde yazılı tarımsal desteklerin nasıl yapılacağını gösteren bir yönetmeliğin Tarım ve Orman Bakanlığı‘nca düzenlenmesi gerektiği şeklindeki o eski önerilerimin artık bundan böyle geçerli olmadığını, bakanlığın bundan böyle bu sorunu ya da belirsizliği hepimizin olumlayıp desteklediği ‘tarımsal üretimin planlaması‘ boyutunda, büyükşehir belediyeleriyle ilçe belediyelerini planlama faaliyetlerinin içine dahil etmek suretiyle ve kendi temsilcilerinin çoğunlukta olduğu teknik komiteler eliyle gerçekleştireceğini, teknik komite tarafından uygun görülmeyen ve planlanmayan tarımsal desteklerin engelleneceğini, bu engellemelere karşı çıkan üretici ve işletmelerin cezalandırılacağını göstermektedir.

Anayasa Mahkemesi’nin yazısı.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı‘ndan aldığım 6 Ekim 2023 tarih, 532825556/622.01 sayılı yazı ile 22 Nisan 2024 tarihinde CHP Anayasa Mahkemesi Koordinatörlüğü ile yaptığım telefon görüşmesinden edindiğim bilgilere göre, CHP tarafından Tarım Kanunu‘nun 23 Mart 2023 tarih, 7442 sayılı kanunla değişik 7. maddesi altıncı fıkrasındaki “bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılan yönetmelikle belirlenir” hükmünün iptali ve yürütmesinin durdurulması talebiyle yapılan başvurunun E. 2023/96 sayılı dosyada incelendiği anlaşılmakla birlikte; basında, sosyal medyada ve CHP‘ne ait kurumsal web sitesinde bu başvuruya ilişkin herhangi bir haber ya da bilgiye rastlanmadığı gibi, CHP‘lilerin, belediyelerin, belediye başkan adaylarıyla seçilen belediye başkanlarının ve asıl önemlisi halkın bu konuda bilgilendirilmediği anlaşıldığından kamuoyu bilgisi ve desteğinden yoksun bu başvurunun önümüzdeki günlerde nasıl bir sonuca ulaşacağı bilinmemektedir.

Ayrıca CHP, Anayasa Mahkemesi‘ne yaptığı başvurunun gerekçelerini, parti olarak aldıkları prensip kararı uyarınca benimle ve kamuoyu ile paylaşmamakla birlikte; 5488 sayılı Tarım Kanunu‘nun 7. maddesinde yapılan değişikliklerin iptalini ve yürütmesinin durdurulmasını, sadece bu maddenin uygulanması ilişkin usul ve esasları düzenlenmek amacıyla çıkarılacak/çıkarılan yönetmelikle sınırlayıp bu yönetmeliğin düzenlenmesine gerekçe oluşturan diğer madde değişiklikleri için, örneğin aynı madde hükmü uyarınca planlama kararlarına uymayanlara verilecek cezaları gösteren 3, 4 ve 5. fıkra hükümleri için talepte bulunmamasının idare hukuku açısından gerçekçi ve sağlam bir dayanağı olmadığını; ayrıca, tarımsal faaliyetlerin nasıl planlanacağını gösteren böylesine bir yönetmeliğin çıkarılmasının elzem olduğunu düşündüğüm için bence böylesine zayıf gerekçelere dayanan bu talebin Anayasa Mahkemesi tarafından reddedileceğini, bu konuda asıl yapılması gereken işin, anti demokratik hükümlerle dolu söz konusu yönetmeliğin iptali ve yürütmesinin durdurulması için belediyeler eliyle idare mahkemelerinde dava açılması olduğunu düşünmekteyim.

30 Eylül-2 Ekim 2022 tarihlerinde İstanbul’da yapılacağı duyurulan; ama yapılmayan tarımsal kalkınma zirvesi…

O nedenle de, ‘tarımsal üretimin planlanması‘ adı altında ortaya çıkan bu tehdit ortadan kalkmadığı sürece belediyelerin ve yeni belediye başkanlarının bundan böyle izlemek isteyecekleri tarım politika ve, stratejileriyle uygulamaların ne olacağını merak edip araştırmanın, bunun için değişik adlar altında toplantılar düzenleyip tartışmanın ve tarımsal yardımları planlamanın fuzuli ve anlamsız bir çaba olacağını, bu konuda yapılacak ilk işin 5488 sayılı Tarım Kanunu‘nun 7442 sayılı kanunla değişik 7. maddesine dayanılarak çıkarılan yönetmelik hükümlerine göre, büyükşehir belediyeleriyle ilçe belediyelerini oluşturulacak komitelerde azınlıkta bırakan, etkisiz kılan hükümlerinin bir an önce yürütmesinin durdurulup iptal edilmesi için kamuoyunu bilgilendirip arkasına alarak belediyeler eliyle mücadele etmek olduğunu düşünüyorum.

…………………………………………………………………………………………………

Alıntılar

(1) https://kentstratejileri.com/2019/03/06/ciddi-bir-uyari/

(2)Büyükşehir Belediyelerinin ve İlçe Belediyelerinin Tarımsal Destekleme Hizmet Standartlarının Geliştirilmesi Projesi Mevcut Durum Raporu“, Haziran 2021, Yerel Yönetim Reformu Projesi (YYR III), https://www.lar.org.tr/wp-content/uploads/2022/06/A.2.2.1.-Tarimsal-Destek-Hzm_MDA.pdf (Erişim Tarihi: 18.04.2024)

https://anayasa.gov.tr/tr/mahkeme-gundemi/genel-kurul/31-mayis-2023-genel-kurul-gundemi-ve-sonuclari

Yararlanılan Kaynaklar

Gökçe, S., Titiz, T., Özden, F., Işın, F., “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Kırsal Kalkınmaya Yönelik Hizmet Kalitesinin Değerlendirilmesi: Bergama ve Ödemiş İlçeleri Örneği, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi 2022, 59 (3), s.513-527.

Gözler, K. ,”6360 Saylı Kanun Hakkında Eleştiriler: Yirmi Dokuz İlde İl Özel İdareleri ve Köylerin Kaldırılması ve İlçe Belediyelerinin Büyükşehir İlçe Belediyesi Hâline Dönüştürülmesi Anayasamıza Uygun mudur?, Legal Hukuk Dergisi, Cilt 11, Sayı 122, Şubat 2013, s.37-82.

Lehimler, H. M. “Köylerin Mahalleye Dönüştürülmesinin Sosyal Etkileri Saha Araştırması Bulguları ve Hukuk Sosyolojisi Açısından Değerlendirilmesi“, Belediyelerin Geleceği ve Yeni Yaklaşımlar 3. Cilt, Aralık 2017, s.306-316.

Taşkan, G., Görmüş, S., “6360 Sayılı Büyükşehir Belediyesi Yasası’nın Kırsal Alan Üzerindeki Etkilerinin Okunması, TÜCAUM 2022 Uluslararası Coğrafya Sempozyumu, 12-14 Ekim 2022, Ankara, s.159-171.

Yalçın, A. Z., “Yerel Kalkınma Bağlamında Kooperatifler ve Belediye Etkileşimi, Maliye Araştırmaları Dergisi, Cilt 8, Sayı 1, 2022 Haziran, s.1-20.

Yenigül, S.B., “Büyükşehirlerde Tarımsal Alanların Korunmasında Kentsel Tarım ve Yerel Yönetimlerin Rolü, Megaron Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi E-Dergisi, Cilt 11, Sayı 2, s.291-299.

Zengin, O., “Büyükşehir Belediyesi Sisteminin Dönüşümü – Son On Yılında Değerlendirmesi, Ankara Barosu Dergisi, 2014/2, s.93-116.

Büyükşehirlerde Tarım ve Kırsal Kalkınma, “Büyükşehir Belediyelerince Sunulan Tarımsal Desteklemelere Yönelik Usul ve Esasların Belirlenmesi “, Türkiye Belediyeler Birliği, Ankara 2021, s.114-115.

Balkan kahramanı belediye başkanından haberi olmayan Buca…

Ali Rıza Avcan

2021 yılından bu yana 1. Balkan Savaşı‘nın beşinci gününe isabet eden 22 Ekim 1912 tarihinde şehit olan dedem Ali bin Rıza‘yı tanımak ve şehit olurken içinde bulunduğu ortamla ruh halini anlamak adına Balkan tarihi; özellikle de Balkan Savaşları üzerine okumalar yapıyor, bu uğurda adında “Balkan” sözcüğü geçen her kitabı, her yayını okuyor, böylelikle bu savaşın bitiminden 7 yıl sonra 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan ordusu eliyle başlayan Anadolu işgalinin anahtarını bulmaya, emperyalist güçlerin teşvikiyle birçok kişinin ölüp yaralanmasına ya da topraklarından kopup göç etmesine yol açan savaşın izlerini 1912-1913 tarihli Balkan Savaşları gerçeğinde yakalamaya çalışıyorum.

Mehmet Ali Okar ve hatıratı ile ilgili kitap.

Bu çerçevede okuduğum son kitaplardan biri de, 2013 yılının Ağustos ayında Türkiye İş Bankası Yayınları arasında çıkan “Osmanlı Balkanları’nın Son On Yılı: 1902-1912” tarihli anı kitabı oldu.

Osmanlı ordusu komutanlarından Yüzbaşı Mehmet Ali (Okar) Bey‘in “Hatıratım” başlığı ile kaleme aldığı mukavva kapaklı siyah defterde yazılı olan anılardan yola çıkılarak torunu Ahmet Mesut Okar tarafından hazırlanan kitapta, 1880’de Selanik‘te Ömer Avni Bey‘le Rabia Hanım‘ın oğlu olarak doğan Mehmet Ali Bey‘in 1902 yılında Mekteb-i Harbiye‘den mülazım-ı sȃnisi (teğmen) olarak mezun olduktan sonra Selanik‘teki Üçüncü Ordu‘ya tayin olması nedeniyle Nasliç, Prizren, Luma, Manastır, Köprülü, Kırçova, Pirlepe, Postarika, Gopeş ve Gevgeli gibi yerlerde, Pelister Dağı‘nda, kısacası Balkan coğrafyasında Bulgar, Ulah, Slav, Yunan ve Arnavut çetelere karşı mücadelesini, kötü durumdaki askerlerine sahip çıkıp haklarını aradığı için Divan-ı Harp‘de yargılanıp Selanik‘in ünlü Beyaz Kulesi‘nde mapus yatışını, İttihat ve Terakki örgütüne girişini, 2. Abdülhamit‘in istibdat yönetimini yıkmak için yurtdışından getirilen gazetelerin dağıtımına yardımcı oluşunu, İttihat ve Terakki‘ye yeni üyeler kazandırmak için çabalayışını, 2. Meşrutiyet öncesinde askerleriyle birlikte dağa çıkıp bir çete reisi olarak Hürriyet uğruna mücadele ettiğini, Osmanlı ordusunun Balkanlar‘dan çekilişi sırasında yaşadığı acıyı, Balkan Savaşları sonrasında Trakya‘daki Şark Ordusu‘nda kurulan Otomobil ve Fen Kumandanlığı, 1. Fırka 71. Alay, 3. Bölük Kumandanlığı ve Ayestefanos (Yeşilköy) Tayyare İstasyonu Komutanlığı görevlerinde bulunduğunu, 1. Dünya Savaşı sırasında Balkanlar‘da Teşkilat-ı Mahsusa ve Karakol isimli gizli istihbarat örgütleri adına çetecilik yaptığını, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında da emekli bir yüzbaşı olarak İstanbul‘daki Felah-ı Vatan isimli gizli istihbarat örgütünün üyesi olarak yeğeni tayyareci teğmen Avni (Okar) ile birlikte Osmanlı ordusu depolarındaki silah ve malzemelerin Anadolu‘ya kaçırılması konusunda faaliyet gösterdiğini, ordunun eğitim ve düzeni konusundaki titizliğiyle av ve atıcılık konusundaki merakını öğrenme imkanına kavuşmuş oldum. (1)(2)

Mülazım Mehmet Ali Bey komutasındaki avcı taburu emniyet yürüyüşünde (Fotoğraf: Manakis Biraderler)
Fotoğrafın sol tarafında yerde oturan Mülazım Mehmet Ali Bey komutasındaki çete. Fotoğrafın altında “Hatırat-ı inkılah, Manastır Milli Alayı zabitanından bazıları” yazılı. (Fotoğraf: Manakis Biraderler)

Anılarını okuduğum bu kahramanın daha sonraki yıllarda İzmir‘in Buca ilçesine yerleşerek ev ve toprak sahibi olduğunu, Buca belediye başkanı olarak seçildiğini, İzmir‘e gelen Mustafa Kemal Atatürk‘ün İsmet İnönü ile birlikte kendisini Buca‘daki evinde ziyaret ettiğini, ardından da Mustafa Kemal Atatürk‘ün isteğiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin 3, 4 ve 5. dönemlerine isabet eden 1927-1935 tarihleri arasında Artvin ve Çoruh milletvekili olarak görev yaptığını, “Okar” soy isminin bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından verildiğini öğrenince yaptığım ilk iş, Buca Belediyesi‘nin İnternetteki web sayfasına bakarak 1923 yılında kurulduğu söylenen Buca Belediyesi başkanları arasında bu kahramanın yer alıp almadığını araştırmak oldu. Karşıma çıkan web sayfası kayıtlarına göre Buca Belediyesi‘nin ilk belediye başkanı 1923-1924 döneminde görev yapan İsmail Ağa (Kahraman), 1924-1930 döneminde görev yapan ikinci belediye başkanı Muzaffer Bey (Ergezgin), 1930-1936 döneminde görev yapan üçüncü belediye başkanı Hurşit Süer olarak gösteriliyor, Balkan kahramanı Mehmet Ali Okar‘dan tek bir sözcükle bile bahsedilmiyordu. (3)

Dünya Savaşı döneminde Yeşilköy Tayyare Mektebi önemli bir ziyaret yeriydi. Okul komutanı Mehmet Ali (Okar) Bey (sağdan üçüncü önde) eski bir İttihatçı fedai olduğu için bu göreve pilot olmadığı halde atanmıştı.

Oysa Vikipedi’nin Mehmet Ali Okar‘la ilgili maddesinde Buca belediye başkanı iken TBMM‘nin 3 ve 4. dönemlerinde Artvin, 5. dönemde de Çoruh milletvekilliği, 4. dönemde Divan-ı Riyaset (Başkanlık Divanı) idare memurluğu yapan Mehmet Ali Okar‘ın, TBMM‘nin resmi albümü kaynak gösterilmek suretiyle 4. Mecîdi Nişanı ile Almanya tarafından verilen 2. Sınıf Demir Haç Madalyası sahibi olduğu, evli ve dört çocuk babası olan kahramanın 17 Temmuz 1935 tarihinde öldüğü; ayrıca sanatçı Hande Ataizi‘nin babaannesinin babası olduğu belirtiliyordu. (4) (5)

Buca‘nın ve Buca Belediyesi‘nin bihaber olduğu Buca belediye başkanı Mehmet Ali Okar‘ın gerçekten belediye başkanı olup olmadığını anlamak amacıyla, -şu sıralar yeniden ve iyi ki İzmir Büyükşehir Belediyesi APİKAM Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi şube müdürü olan- tarihçi Dr. Serhan Kemal Saygı‘yı (*) arayıp ona bu durumu anlattığımda, kendisi Mehmet Ali Okar‘ın milletvekili olduğunda TBMM başkanlığına verdiği hal tercümesine bakmanın yararlı olduğunu söyledi ve birkaç gün içinde yaptığı araştırma sonucunda bulduğu eski yazı hal tercümesini bana Türkçe’ye çevirerek yolladı. Böylelikle yazıma da eklediğim bu hal tercümesinin verdiği bilgilere göre aile ismi “Ganizade” olan ve 1296 (1880) yılında Selanik‘te Ömer Avni ile Rabia‘nın oğlu olarak doğan Mekteb-i Harbiye mezunu Mehmet Ali Okar‘ın bağcılık ve tütüncülükle uğraştığı, ihtisasını “askerlik” olarak belirttiği, evli ve dört çocuk sahibi olduğu, Artvin milletvekili olarak seçilmesi ile ilgili mazbatasını 15 Teşrin-i evvel (Ekim) 1927 tarihinde Meclis heyetine sunduğu, milletvekili seçiminden önceki son memuriyetini “Buca Belediye Reisi” olarak yazdığı, hal tercümesinin; yani kendisi tarafından yazılmış özgeçmişinin son bölümündeki ifadenin aşağıdaki şekilde olduğu görülmüştür:

Mehmet Ali Okar tarafından düzenlenip imzalanan tercüme-i hal.

Üç yüz on sekiz senesinde Mekteb-i Harbiye’den piyade zabiti olarak tesanüt ettim. Muhtelif nizamiye avcı takip tabularıyla (?) Selanik küçük (?) zabit mektebinde bölük kumandanlığında bulundum. Harb-i Umumide Ayastefanos Tayyare İstasyon komutanı idim. Malumat icabınca Almanya’ya gönderildim. … Rahatsızlığıma binaen tekaütlüğümü istedim ve tekaüd oldum. Bilahire ziraat ile meşgul oldum. Ve Buca’da belediye reisi idim.” Artvin Vilayeti, Mehmet Ali Bey (İmzası).

Bu hal tercümesi ekindeki “Kanun-ı evvel 1927” tarihli Artvin Vilayeti Seçim Mazbatasında ise, 1296 (1880) tarihinde Selanik‘te doğup Ayestefanos (Yeşilköy) nüfusuna kayıtlı olan ve memuriyet veya sanatı “Buca Belediyesi ziraiden” şeklinde belirtilen Mehmet Ali Okar‘ın 221 seçmene sahip Artvin‘de kullanılan 176 oyun 174’ünü (Merkez Kazası: 72, Şavşat: 61, Yusufeli: 51) alarak Artvin mebusu seçildiği anlaşılmaktadır.

Mehmet Ali Okar‘ın Artvin milletvekili seçildiğine ilişkin mazbata.

Şimdi düşünebiliyor musunuz; nüfusunun çoğu Balkan göçmenlerinden oluşan, bu nedenle Balkan muhacirlerinin, onların çocuklarıyla torunlarının bir araya gelip dernekler, federasyonlar, konfederasyonlar kurduğu; hatta mahalleleri arasında çoğunluğunu Selanik ve Selanik çevresindeki köylerden gelip kurduğu Yaylacık isimli bir mahallenin bulunduğu; ayrıca kurulduğu günden bu yana tarihi Rees Köşkü‘nde faaliyet gösteren Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesindeki Tarih Eğitimi Anabilim Dalı‘nda çalışan ya da eğitim gören birçok akademisyen, öğretmen ve öğrenciyi barındıran bir eğitim kurumu bulunduğu koskocaman Buca ilçesinde, 1902-1915 döneminde Balkan coğrafyasını, 1919-1923 döneminde de Anadolu‘yu koruyup savunmak için mücadele eden bir kahramanın Cumhuriyet‘in ilk yıllarında Buca‘da yaşayıp belediye başkanı seçildiğini, Mustafa Kemal Atatürk‘le İsmet İnönü‘nün kendisini Buca‘daki evinde ziyaret ettiğini, “Okar” soyadını bizzat Mustafa Kemal Atatürk‘ün verdiği ve yine onun isteği üzerine belediye başkanlığını bırakarak Artvin ve Çoruh milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ne girdiğini, dört dönem milletvekili olarak görev yaptığını bilmemek, bu konuda tek bir araştırma yapmayıp tarihe not düşmemek nasıl bir durumdur, nasıl bir duygudur ve nasıl bir vefasızlıktır?

Bu konuda dikkatinizi çekmek istediğim bir konu da, 1923 yılında kurulduğu söylenen Buca Belediyesi‘nin o yıllara ait meclis kararlarıyla diğer resmi belgelerin belediye arşivinde olmayışıdır. Buca Belediyesi‘nde çalışan arkadaşlarıma başvurduğumda son yıllardaki belgelerin, özellikle imar dosyalarının saklanıp dijital ortama aktarıldığını belirtmekle birlikte bu döneme ait belgelerin nerede olduğu bilmediklerini ifade ediyorlar. O nedenle Buca Belediyesi yeni yönetiminin bu hizmet döneminde belediyenin ilk yıllarına ait her türlü resmi ve özel belgeyi müzayede ve koleksiyonlarla sahaflardan toplayıp bir arada getirerek Buca Kasaplar Meydanı‘ndaki Göç ve Mübadele Anı Evi‘nde sergilemesi gerektiğini düşünüyorum.

Ankara‘da doğup baba memleketi İstanbul/Şile, anne memleketi Kastamonu olan bir tarih dostu, 1997’den bu yana kendini “İzmirli” hisseden; üstüne üstlük dedesini Balkan Savaşı‘nın beşinci günü, o coğrafyadan göçmek zorunda kalan insanlar uğruna yitirip tanıyamamış biri olarak karşıma çıkan bu vefasızlık örneği nedeniyle bu soruları sormak görevimdir, hakkımdır diye düşünüyorum…

Ayrıca bu değerli kahramana sahip çıkılıp değer verilmesi, ailesiyle görüşülerek adının yaşatılması, yaşadığı evin bulunup bir anı evi olarak düzenlenmesi ya da önüne bir plaket konulması için Buca Belediyesi‘nin yeni başkanı sevgili Görkem Duman‘la belediye meclisi üyelerinin üzerlerine düşen bu önemli ve öncelikli görevi yerine getirmesi için girişimde bulunmanın üzerime düşen bir görev olduğunu düşünüyor, bu konuda her türlü yardımı yapmaya hazır olduğumu ifade etmek istiyorum…

(*) Tabii ki, yaptığı yardımlar için sevgili Dr. Serhan Kemal Saygı‘ya teşekkürlerimle…

Alıntılar

(1) Yüksel, Ç., 1. Dünya Savaşı Yıllarında Teşkilat-ı Mahsusa, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Denizli, Mart 2019, s.87, 168, 235.

(2) Kurt, E., “Türk Havacılarının Milli Mücadele’ye Katılma Girişim: Maltepe Firarı (7 Haziran 1920), Ankara Üniversitesi Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 60, Bahar 2017, s.129, 134, 135.

(3) https://www.buca.bel.tr/files/CustomWebpages/belediye-baskanlarimiz.html

(4) https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Ali_Okar

(5) “Hande Ataizi’nin Büyük Gururu!“, https://www.sabah.com.tr/magazin/hande-ataizinin-buyuk-gururu-3285159 “Öz babam fanatik tarikatçı”, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/oz-babam-fanatik-tarikatci-39040293

Yararlanılan Kaynaklar

Başaran, S., “Rize’de Genel Seçimler ve Milletvekillerine Dair İstatistikler (1920-1946), Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi (ASEAD), Cilt 5, Sayı 11, Yıl 2018, s.269-293.

Kurt, E., “Türk Havacılarının Milli Mücadele’ye Katılma Girişimi: Maltepe Firarı (7 Haziran 1920), Ankara Üniversitesi Türk İnkilȃp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 60, Bahar 2017, s.119-142.

Kitabın tümünü indirip okumanız dileğiyle…

“Parti devleti” olgusunun yerel versiyonu: “parti belediyesi”…

Ali Rıza Avcan

5216 Sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu‘nun 17. maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun 37. maddesine göre; belediye başkanları, bir kamu kurumu olan belediyelerin başı ve tüzel kişiliğinin temsilcisi olup, ilgili kanunlarda gösterilen esas ve usullere göre belediye sınırları içindeki seçmenler tarafından doğrudan seçilir. Belediye başkanları ayrıca görevlerinin devamı süresince siyasi partilerin yönetim ve denetim organlarında görev alamaz; profesyonel spor kulüplerinin başkanlığını yapamaz ve yönetiminde bulunamaz.

İşte o nedenle, belediye başkanı olarak seçilenlerin seçimi izleyen dönemde hem temsil ettikleri kamu kurumunun bağımsızlığını koruyup geliştirmek, hem de hangi siyasi görüşte olursa olsun kentte yaşayan ya da çalışanlara karşı adil ve eşit davranmasını sağlamak amacıyla yakalarındaki parti rozetlerini çıkararak kendi partilerine ve partililerine değil; kendi partisinden olsun ya da olmasın herkese hizmet etmesi, belediye hizmetlerinde partizanca davranmaması istenir. Seçilen adayın mazbatasını aldıktan sonra kentte yaşayan ya da çalışan “herkesin belediye başkanı” olması beklenir. O nedenle de, belediye başkanı olduktan sonra partisinin yönetim ve denetim organlarında görev almaması; hatta taraftarlığa ya da fanatikliğe yol açmamak amacıyla profesyonel spor kulüplerinin başkanı olması ya da yönetiminde bulunması istenmez.

Kamu yönetimi açısından önemli olan bu “tarafsızlık ilkesi” ne yazık ki, parlamenter sistemin çöküp yerini otoriter başkanlık sistemine terk etmesinden sonra değişmiş, hepimizin cumhurbaşkanı olması gereken makamlar bundan böyle “parti devleti” anlayışıyla siyasi partilerin genel başkanları tarafından işgal edilir olmuştur.

Anlaşılan o ki, merkezi yönetimde yer almayan CHP de seçimin hemen arkasından kazandığı belediyelerdeki belediye başkanlarına gönderdiği 5 Nisan 2024, 2024/1408 sayılı yazı ile devletin doğrudan doğruya siyasi partiler ve parti genel başkanları tarafından yönetilmesi ya da kendi güdümüne sokulması rüzgarına kapılarak, yerel iktidarı parti yönetimine bağlamak hevesine kapılmıştır.

Çünkü genel başkan yardımcısı Gökan Zeybek ile genel sekreter Selin Sayek Böke tarafından imzalanmış bu genelge ile, seçilen CHP‘li belediye başkanlarının CHP genel merkezi tarafından hayata geçirilecek performans değerlendirmesi, başarı karnesi düzenlenmesi ve belediye hizmetlerinin belirli bir standardın üstünde tutulması amacıyla hiçbir anket ve araştırma şirketiyle anlaşma yapmaması, bu şirketlere abone olunmaması; ayrıca, belediye üst yönetimi ile şirket ve iştiraklerinde gerçekleştirilecek belediye başkan yardımcısı, yönetici ve uzman kadro atamaları için, CHP yerel yönetimlerden sorumlu genel başkan yardımcısı ile; yani şu an bu makamı işgal eden Gökan Zeybek ile görüş alışverişinde bulunulmasının istendiği görülmektedir. Böylelikle bundan böyle CHP genel merkezinin birlikte çalıştığı, tavsiye ettiği ya da kayırdığı, keseri CHP’den yana yontan, muhtemelen CHP‘lilere ait anket ve araştırma şirketleriyle genel merkezin önerdiği bir takım partililerin hiçbir liyakat ilkesi dikkate alınmaksızın belediyelerde görev verilmesi, önemli makamlara atanması gibi müdahaleci anti demokratik uygulamalarla karşı karşıya kalınacaktır.

Bir siyasi partinin kendi temsilcisi ya da üyesi olan belediye başkanlarına yardımcı olup ona tavsiye ve öneriler yapması, kendi yönetimindeki belediyelere iyi yönetim adına tavsiyelerde bulunması arzulanan, olağan ve doğru bir yönetim yaklaşımı olmakla birlikte; CHP‘li belediyeleri ağır vesayet denetimi altında tutan Cumhurbaşkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve valilikler gibi AKP emrindeki merkezler dışında CHP merkezli yeni bir vesayet organı yaratmak, ihale mevzuatına göre belediyelerin kendi özgür iradeleriyle seçmesi gereken anket ve araştırma şirketleriyle atama gibi önemli işlerde parti genel merkezinden onay alınmasını istemek, CHP‘nin bugüne kadar savunduğu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı gibi evrensel hukukun temel ilkeleriyle CHP‘nin halen yürürlükte olan programına aykırı olduğundan yerel demokrasiyi tehdit eden yeni bir tehlikeyi işaret etmektedir.

Bu durumda, “bu usul sanki daha önce uygulanmıyor muydu?“, “Tunç Soyer döneminde İzmir‘i hiç tanımayan ya da İzmirlilerin bilip tanımadığı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun özel kalem müdürü Tuncay Ceylan, genel başkan yardımcısı olduktan sonra tu-kaka ilan edilen milletvekili eskisi Eren Erdem gibi isimler genel merkezin emriyle ya da tavassutuyla İzmir‘e gönderilip önemli görevlere getirilmiyor muydu?” ya da “belediye başkanları genel merkezi memnun etmek için kendilerine gelen her teklifi kabul etmiyor muydu?” diye geçmişi hatırlatarak beni uyarmak isteyebilirsiniz…

Evet, ama ben de size, bu kez hepimizin görüp okuyabileceği; hatta arşivleyip saklayabileceği bir parti genelgesi ile bu durumun belgelenip görünür hale geldiğini; böylelikle AKP iktidarının yaşama geçirdiği ve bizlerin de şikayetçi olup eleştirdiği “parti devleti” olgusunun benzeri olan “parti belediyesi” anlayışının, aday gösterildikleri için genel merkeze medyun ve meftun olan yeni “evet efendimci” belediye başkanları eliyle hayata geçirilmek istendiğini söyleyebilirim…

Bir yanda AKP iktidarının, diğer yanda da CHP genel merkezinin kendi iktidar alanındaki her önemli iş ve işlemi kendi parti iradesine bağlama uygulamaları, yerel demokrasinin gelişip güçlenmesi ve belediyelere ait kurumsal özerkliğin sağlanıp korunması açısından birbirine benzer anti demokratik darbe suçlarını oluşturduğu için; CHP genel merkezinin kendi parti programına aykırı bu sevdadan vazgeçmesi, “hepimizin belediye başkanı” olarak görmek istediğimiz yeni belediye başkanlarının ise kendilerine ait görev, yetki ve sorumlulukları, -söz konusu olan şey kendi partileri olsa bile- başka kişi ve kurumlarla paylaşmaması, seçmenin tercihi ile oluşan kendi özgür iradelerine sahip çıkması yerel demokrasinin çıta atlaması açısından önemli bir mücadele alanı olacaktır.

Unutmayalım ki, seçilen tüm belediye başkanları ve meclis üyeleri mensup oldukları siyasi partilerin yöneticilerinden önce -hangi partiden olursa olsun- kendilerini seçen seçmenlere ve kendilerinden hizmet bekleyen hemşerilere karşı görevli ve sorumludur. Siyasi parti yöneticileri gelecek seçimlerde kendilerini yeniden aday göstermeyecek olsa bile…

Bütün belediyelerle belediye başkanlarının ve belediye meclisi üyelerinin seçmenin ve hemşerilerin kendilerine verdikleri bağımsız ve özgür hareket etme iradesi doğrultusunda, başında bulundukları kamu kurumlarını kamu yararını gözeterek yönetmeleri dileğiyle…

İzmir’in ilçe belediye meclis üyesi adayları kimler?

Ali Rıza Avcan

31 Mart 2024 tarihi mahalli idareler seçimlerine tamı tamamına 6 gün kaldı. Altı gün sonra, bu düzenin temel gücü olduğu söylenen siyasi partilerin, bizlerin fikrine başvurmaksızın önümüze koydukları iyi ya da kötü adayları gidip oylarımızı vererek seçeceğiz. Tabii ki bir kısmımız da, “vatandaşlık görevidir” dayatması içinde “demokrasi” adı verilen etik değerlerden uzak bu kirli oyunu protesto ederek, bu senaryonun oyuncusu olmayı reddederek sandığa gitmeyeceğiz ve müştereken işlenen bir suça ortak olmayacağız. Kısacası isteyen istediğini yapacak ve sonuçlarından pişman olanla olmayanlar önümüzdeki beş yıllık süre içinde, her zaman olduğu gibi ayrışacak… Aynen, bir zamanlar sabık belediye başkanları Aziz Kocaoğlu için söylenen “İzmir Aziz’dir, Aziz kalacak!” ya da Tunç Soyer‘in “Aşkla İzmir!” sloganlarını hep bir ağızdan söyleyip onlara biat edenlerin bugün ortalarda gözükmeyip “yeni kralCemil Tugay‘a yanaşma talimleri yapması gibi…

Ama biz bir yandan da, parlamenter demokrasinin yok olup tek adam rejiminin yerleştiği bir ortamda, siyasi partilerin “demokrasicilik oynuyoruz” hikâyesiyle önümüze koyup dayattığı adayları “acaba bunlar bizim temsilcimiz olabilir mi?” ya da “bu adaylar arasında bir fark var mı?” veya “toplumun tüm kesimleri bu seçimlerde aday olabiliyor mu?” düşüncesiyle İzmir ölçeğinde analiz edip değerlendirmeye çalışıyoruz. Bu çerçevede geçtiğimiz haftaki yazımda İzmir seçimlerine katılacak büyükşehir ve ilçe belediye başkanlarının profilini ortaya koyarak ve bu profiller üzerinden değerlendirmeler yaparak seçim adı altında ortaya konulan bu kötü tezgâha dikkatinizi çekmeye çalışmıştım.

Fotoğraf: (c) by Wolf Nkole Helzle and VG Bildkunst.

Şimdi ise, İzmir’deki ilçe belediye meclis üyesi seçimlerine katılan 28 siyasi parti adayı ile bağımsızlardan oluşup toplam sayısı 6.333’ü bulan adayları, Yüksek Seçim Kurulu (YSK)‘nun duyurduğu kesin aday listelerinde yazılı olan partisi, cinsiyeti, eğitim düzeyi ve beyan ettikleri mesleklere göre inceleyip değerlendirmeye ve bu değerlendirmeler üzerinden çıkarımlarda bulunmaya çalışacağım.

Ama ondan önce bu kadar fazla aday adayının eğitim düzeyi ile mesleki dağılımlarını İzmir verileri ile kıyaslayıp daha iyi değerlendirebilmeniz için Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2022 ve 2023 yılları istatistiklerinden söz etmek istiyorum:

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)‘nun 2023 yılı verilerine göre İzmir‘in nüfusu 4.479.525 ve bu nüfusun % 50,42’si kadınlardan, geriye kalan % 49,58’i erkeklerden oluşuyor.

Yine aynı verilere göre İzmir‘deki okuma yazma bilmeyenlerin oranı % 1,19, okuma yazma bilmekle birlikte herhangi bir okulu bitirmeyenlerin oranı % 7,95, ilkokul mezunlarının oranı % 21,60, ortaokul, lise ve dengi meslek okulunu bitirenlerin oranı % 46,26, lisans ve yüksek lisans mezunlarıyla yüksekokul bitirenlerin oranı % 22,1, eğitim düzeyi bilinmeyenlerin oranı ise % 0,90 düzeyinde. (1)

Mevcut eğitim düzeyinin içinde bulunduğumuz çağ itibariyle ve Cumhuriyet’in 100. yılının kutlandığı bir yılda bu düzeyde bulunduğu bir kente ne ölçüde “dünya kenti” ya da “Avrupa kenti” veya “küresel kent” denilebileceğini ise sizin insafınıza bırakıyorum…

İzmir‘de çalışan nüfusun mesleki dağılımı ile ilgili veriler hem güncel olmadığı hem de Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile Türkiye İş Kurumu (İŞKUR)‘nun belirlediği standart meslek kategorileri ile adayların beyan ettiği meslekler arasında bir benzeşmeye rastlayamadığım için; bu konuda bir şey söylemem, adayların meslek dağılımı ile İzmir‘deki mesleki dağılım arasındaki ilişkiden söz etmem, -ne yazık ki- mümkün gözükmüyor.

İzmir‘de yapılacak 31 Mart 2024 tarihli ilçe belediye meclis üyesi seçimlerine toplam 28 siyasi partinin 6.319 adayı ile 14 bağımsız aday olmak üzere toplam 6.333 aday katılıyor. En fazla aday gösteren siyasi partiler ise Cumhuriyet Halk Partisi (1.221), Adalet ve Kalkınma Partisi (1.109), İyi Parti (716) ve Yeniden Refah Partisi (481) şeklinde sıralanmaktadır. En az aday gösterenler ise 2 adayla Millet, 5 adayla Anavatan ve Aydınlık Demokrasi, 6 adayla Anadolu Birliği ve Milli Yol partileri. Sol parti olarak tanımlayabileceğimiz Emek, Sol, Türkiye İşçi ve Türkiye Komünist partileri ile Türkiye Komünist Hareketi‘nin adayları ise adayların toplam % 8,99’unu oluşturup -ne yazık ki- 30 ilçenin 30’unda da seçime katılamıyorlar.

Partilerin aday gösterdiği ilçe dağılımları ise şu şekilde bir tablo sergilemektedir:

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İyi Parti, Demokrasi ve Atılım Partisi (DAP), Demokratik Sol Parti (DSP), Hür Dava Partisi (HÜDAPAR), Saadet Partisi (SP), Sol Parti, Türkiye Komünist Hareketi (TKH), Türkiye Komünist Partisi (TKP), Vatan Partisi (VP) tüm ilçelerde, Yeniden Refah Partisi (YRP) Balçova, Zafer Partisi (ZP) Kınık dışında 29 ilçede, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM) Beydağ ve Kiraz dışındaki 28 ilçede, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adaylarının destekleneceği 5 ilçe (Aliağa, Çeşme, Dikili, Foça, Tire) hariç 25 ilçede, Memleket Partisi 12 ilçe (Bergama, Beydağ, Çeşme, Dikili, Kemalpaşa, Kınık, Kiraz, Menderes, Menemen, Narlıdere, Selçuk, Torbalı) harici 18 ilçede, Demokrat Parti (DP) 10 ilçe (Aliağa, Foça, Gaziemir, Güzelbahçe, Karaburun, Kemalpaşa, Menemen, Narlıdere, Selçuk, Tire, Urla) harici 15 ilçede, Emek Partisi (EMEP) sadece 13 ilçede (Aliağa, Balçova, Bayraklı, Bornova, Buca, Çiğli, Dikili, Karabağlar, Karşıyaka, Konak, Menemen, Narlıdere, Torbalı), Ocak Partisi sadece 9 ilçede (Aliağa, Bayraklı, Bornova, Çiğli, Gaziemir, Karşıyaka, Kemalpaşa, Konak), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) sadece 5 ilçede (Aliağa, Çeşme, Dikili, Foça, Tire), Anavatan Partisi (ANAP) 4 ilçede (Balçova, Bornova, Karabağlar, Konak), Gelecek Partisi sadece 4 ilçede (Çiğli, Karşıyaka, Seferihisar, Torbalı), Adalet Partisi (AP) 2 ilçede (Bayraklı, Kemalpaşa), Anadolu Birliği Partisi sadece Konak, Aydınlık Demokrasi Partisi (ADP) sadece Karabağlar, Millet Partisi (MP) sadece Gaziemir, Milli Yol Partisi (MYP) sadece Kemalpaşa ilçesinde aday göstermiştir.

Geçen haftaki yazımda radikal siyasi İslam’ın tehlikeli bir terör noktası olarak dikkatinizi çekmeye çalıştığım Hür Dava Partisi (HÜDAPAR)’nin ise İzmir‘in her ilçesinde seçilsin ya da seçilmesin muhakkak bir ilçe belediye başkan adayı gösterme politikasını belediye meclis üyesi adaylarının seçiminde de sürdürdüğü, bu çerçevede 1 ilçede 12, 2 ilçede 9, 1 ilçede 8, 1 ilçede 7, üç ilçede 6 aday gösterirken 18 ilçede 1 ya da 2 aday gösterdiği görülmektedir.

Bu konuda dikkatimizi çeken diğer bir husus da, “Cumhur İttifakı” adı verilen siyaset cephesindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)‘nin İzmir‘in 30 ilçesini kendi aralarında paylaşırken Aliağa, Çeşme, Dikili, Foça ve Tire‘de Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adaylarının, geriye kalan diğer 25 ilçede de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) adaylarını destekleyen bir politikayı uygulamalarıdır.

Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere, 6.333 adayın 1.703’ü; yani % 26,89’u kadındır. Geriye kalan adaylar ise erkektir. Hele ki, seçime “bağımsız” olarak katılacak adayların tümü erkekktir.

Bu eşitsiz dağılımı siyasi partiler ölçeğinde incelemeye kalktığımızda ise en fazla kadın adayın, -tabii ki bu oranlara anlam kazandıracak en fazla aday gösteren partileri dikkate aldığımız takdirde- toplam 57 aday gösteren Emek Partisi (EMEP)‘nde % 42,11, toplam 77 aday gösteren Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM)‘nde % 36,15, toplam 308 aday gösteren Türkiye İşçi Partisi (TİP)‘nde % 35,39 oranıyla önde olduğunu görürüz. Diğer partilerde, özellikle de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İyi Parti gibi fazla sayıda aday gösteren siyasi partilerde kadın aday oranının % 26,33 ile % 31,71 oranları arasında değiştiğine tanık oluyoruz.

Kadın ilçe belediye meclis üyesi adayları konusunda dikkatimizi çeken diğer bir konu da, genellikle Yeniden Refah Partisi (YRP), Hür Dava Partisi (HÜDAPAR) ve nispeten Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)‘ndeki kadın adayların genellikle seçilemeyecek sıralara konulması ve bu sıralamada daha çok genç kız öğrencilerin tercih edilmesi olmasıdır.

İlçe belediye meclis üyesi adayı olarak gösterilen 3.319 siyasi parti adayı ile 14 bağımsız adayın mensup oldukları siyasi partilere göre eğitim düzeyini gösteren aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, değişik siyasi partilerden gelen 26 adayın eğitim düzeyi, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) listesinde yazılı değildir. Geriye kalan 6.307 adayın siyasi partilere ve eğitim düzeylerine göre dağılımı ise şu şekildedir:

İlçe belediye meclis üyesi adayları arasında en fazla ilkokul mezununa sahip olan siyasi partiler -tabii ki, en fazla aday gösteren siyasi partiler itibariyle- sırasıyla; 74 aday ve % 34,58 oranı ile Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM), 120 aday ve % 27,85 oranı ile Saadet Partisi, 107 aday ve % 22,39 oranı ile Yeniden Refah Partisi, 104 aday ve % 14,63 oranı ile İyi Parti, 128 aday ve % 11,58 oranı ile Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)‘dir.

En fazla ortaokul/lise mezununa sahip siyasi partiler, -tabii ki en fazla aday gösteren siyasi partilere göre- 268 aday ve % 56,07 oranı ile Yeniden Refah Partisi (YRF), 570 aday ve % 51,54 oranı ile Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 196 aday ve % 45,58 oranı ile Saadet Partisi (SP), 527 aday ve % 43,49 oranı ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 282 aday ve % 39,67 oranı ile İyi Parti‘dir.

En fazla üniversite/yüksek okulu mezununa sahip siyasi partiler, 182 aday ve % 59,08 oranı ile Türkiye İşçi Partisi (TİP), 68 aday ve % 53,53 oranı ile Türkiye Komünist Partisi (TKP), 548 aday ve % 48,17 oranı ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 93 aday ve % 45,36 oranı ile Memleket Partisi‘dir.

Bu sonuçlar itibariyle; Saadet Partisi (SP), Yeniden Refah Partisi (YRP) gibi daha çok dini inanç temelli siyasi partilerde ilkokul mezunlarının, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Türkiye Komünist Partisi (TKP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) gibi ideoloji temelli sol siyasi partilerde de üniversite/yüksek okul mezunu adayların ağırlıklı olarak yer aldığı söylenebilir.

Siyasi partilerin gösterdiği adayların ilçelerine göre hangi eğitim düzeyinde olduğunu gösteren ayrıntılı dökümler ise şu şekildedir:

İzmir‘den ilçe belediye meclis üyesi adayı olan 6.333 kişinin kendi meslekleri ile ilgili beyanları, bu adayların kendilerini anlatmada ne ölçüde başarısız olduğunu gösteren en önemli göstergelerden biridir.

İlk önce bu kadar aday arasından 110’unun mesleğini belirtmediğini, ardından da mesleğini belirtmek yerine kendisini “engelli“, “çalışan“, “belediye çalışanı“, “büro personeli” ya da “oyun annesi” gibi anlaşılmaz bir şekilde tanıttığını ya da işyerinin ad ve adresini verdiğini, çoğu adayın genellikle bilgi, birikim ve deneyim sahibi olduğu meslek yerine yaptığı işin unvanıyla çalıştığı işyerindeki konumunu dile getirdiğini belirtmem gerekiyor.

Adayların, meslekleri konusunda ne demek istediklerini yorumlayarak yaptığımız düzeltmeler sonucunda ortaya aşağıdaki tabloda gördüğümüz durum çıkmaktadır. Bu duruma göre adayların % 14,10’unun “emekli“, % 10,80’inin “esnaf“, % 9,02’sinin “işçi“, % 5,81’inin kendini “iş insanı“, “işadamı“, “iş kadını“, “işveren” ya da “sanayici” olarak tanımlayan mesleklere sahip olduğunu görüyoruz. Tabii ki ilk sırayı işgal eden “emekli” tanımının içinde her meslekten ve düzeyden halen çalışan ya da çalışmaıp evinde oturan insanların yer aldığını bilerek… Daha doğrusu, içinde yaşadığımız toplumsal, ekonomik ve kültürel koşullarda “emekli” denilince aklımıza, 2024 Mart ayı rakamlarına göre 10.000 lira ile 42.100 lira arasında aylık alan “emekli” işadamının, milletvekilinin, esnafın ve generalin de gelebileceği çok geniş bir kategori ile karşı karşıya olduğumuzu dikkate almamız gerekiyor.

Bu bilinmez, anlaşılmaz meslek tanımlarından bir diğeri de kendini “serbest meslek” sahibi olarak tanımlayanlar için geçerlidir. Aslında bu gruba, Gelir Vergisi Kanunu‘nda “serbest meslek erbabı” olarak tanımlanıp serbest meslek makbuzu kesen mimar, mühendis, avukat, hekim, diş hekimi, veteriner hekim, muhasebeci ve mali müşavir gibi kendi nam ve hesabına çalışanların girdiğini bilmekle birlikte herhangi bir işverene, patrona ya da devlet kurumuna tabi olmadan çalışanların çoğu kendi çalışma biçimlerini “serbest” olarak tanımladığı için aslında “serbest” denilen bir meslek olmadığını unutur gideriz.

İzmir belediye meclis üyesi adaylarının mesleki dağılımları konusunda asıl ilgimizi çeken diğer konu ise sanatçıların bu kitle içinde % 0,37, işsizlerin % 0,10 oranında yer almış olmasıdır. Hele ki DİSK-AR tarafından yayınlanan raporlara göre mevsim etkisinden arındırılmış geniş tanımlı işsizlik oranının % 26,5 düzeyinde olduğu bir ülke ve kentte bu düzeydeki işsizlerin siyasi partiler tarafından sadece ve sadece % 0,10 oranında aday gösterilmesi işsizlerin aday olma konusunda nasıl bir zorluk yaşadıklarını ve siyasi partilerin de işsizleri nasıl yok saydığının somut bir göstergesi olarak kabul edilmelidir.

Aklımıza takılan bir konu ise, İzmir‘den ilçe belediye meclis üyesi olarak aday gösterilen 571 adet işçiye, herhangi bir sendika ya da konfederasyona üye olsunlar ya da olmasınlar TÜRK-İŞ, DİSK ve HAK-İŞ gibi işçi örgütlerinin ne ölçüde sahip çıktığı, bu işçi adaylardan haberdar olup olmadıkları ve onları destekleyip desteklemedikleridir. Bu anlamda geçtiğimiz günlerde DİSK Ege Bölge Temsilciliği‘ni ziyaret eden CHP‘li adaylarından hangilerinin kendilerini “işçi” olarak tanımladıklarını keşke sendika ve konfederasyon yöneticileri ile birlikte bizler de bilseydik diye düşünmeden edemiyorum.

İzmir ilçe belediye meclis üyesi adaylarının mesleki dağılımını gösteren listenin en üstteki sıralarını işgal eden beş mesleği, siyasi partiler itibariyle incelemeye kalktığımızda ise en fazla adaya sahip partiler itibariyle;

📌Birinci sıradaki “emekliler” itibariyle ilk sırayı 71 aday ve % 23,06 oranı ile Türkiye İşçi Partisi (TİP)‘nin, 94 aday ve % 13,22 oranı ile İyi Parti‘nin, 144 aday ve % 11,89 ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)‘sinin aldığını, bu sayı ve oranın 89 aday ve % 8,05 ile Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)‘nde oldukça düşük bir düzeyde olduğu görülmektedir.

📌İkinci sıradaki “esnaflar” itibariyle, ilk sırayı 104 aday ve % 14,63 oranı ile İyi Parti‘nin, 118 aday ve % 10,67 ile Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)‘nin ve 114 aday ve % 9,41 oranı ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)‘nin aldığı görülmektedir.

📌Üçüncü sıradaki “işçiler” itibariyle ilk sırayı -tabii ki daha az sayıda aday gösteren Türkiye Komünist Partisi (TKP) haricinde- 105 aday ve % 21,97 ile Yeniden Refah Partisi (YRF)‘nin, 121 aday ve % 9,99 oranı ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)‘nin aldığı, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) adayları arasındaki işçi oranının ise % 4,16’da kaldığı görülmektedir. Bu konuda ortaya çıkan diğer ilginç bir bulgu ise adında “İşçi” sözcüğünün geçtiği Türkiye İşçi Partisi’ndeki işçi sayısının 33, oranının da % 10,72, Sol Parti‘de de bu sayı ve oranın 3 ve % 6,39 şeklinde ortaya çıkmasıdır.

📌Kendini “işadamı“, “iş insanı“, “iş kadını“, “işveren“, “sanayici” olarak tanımlayan adayların partiler arasındaki dağılımı ise, -tabii ki en fazla aday gösteren siyasal partiler itibariyle- şu şekildedir: İyi Parti‘de 71 aday ile % 9,99, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)‘de 86 aday ile % 7,78 ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)‘de 68 aday ile % 5,61 oranında.

📌Beşinci sırada kendini “ev hanımı“, “ev kadını“, “ev işçisi” ya da “ev emekçisi” olarak tanımlayanların siyasi partiler arasındaki dağılımında ise, her zaman olduğu gibi en fazla aday gösteren siyasal partiler itibariyle ilk sırayı 51 aday ve % 11,84 oranı ile Saadet Partisi (SP), ikinci sırayı 52 aday ve % 4,71 oranı ile Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 44 aday ve % 3,63 oranı ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) almaktadır.

Bütün bu bilgiler çerçevesinde İzmir‘de ilçe belediye meclisi üyeliklerine 28 siyasi parti tarafından aday gösterilen 6.319 adayla 14 bağımsız aday hakkındaki temel tespitlerimizi şu şekilde özetleyebiliriz:

1. “Cumhur İttifakı adı altında birlikte davranan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) İzmir‘in 30 ilçesini kendi aralarında paylaşmış olup; Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)‘nin iddialı olduğu Aliağa, Çeşme, Dikili, Foça ve Tire‘de Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) tarafından gösterilen adayların Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından, diğer 25 ilçede de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından aday gösterilenler Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) tarafından destekleneceği anlaşılmaktadır. Bu ise, diğer partiler arasında herhangi bir ittifakın bulunmadığı; ayrıca bazı CHP adaylarının kötü yönetilen bir süreç içinde yanlış yöntemlerle belirlendiği bir ortamda, bazı ilçelerin, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)‘ni içten kemiren Yeniden Refah Partisi (YRP) faktörüne rağmen; Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ya da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) tarafından alınması ihtimalini çoğaltmaktadır.

2. Hür Dava Partisi (HÜDAPAR), Yeniden Refah Partisi (YRP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Türkiye Komünist Hareketi (TKH), Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Sol Parti gibi sağdan ya da soldan gelen bazı partiler adaylarının seçilecek ya da seçilmeyecek olmasına bakmaksızın, İzmir‘in tüm ilçelerinde belediye meclis üyeliklerine aday göstermeye çalışmakta; böylelikle örgütsel anlamdaki güç ve görünürlükleriyle meşruiyetlerini kanıtlamaya çalışmaktadır.

3. Tüm siyasi partilerin gösterdiği belediye meclis üyesi adayları arasında “kadın“ı önemseyip önceleyen cinsiyet temelli bir politikaya rastlanmamakta, adaylar arasındaki kadın aday oranı hiçbir şekilde ideal olarak tanımlanan % 50-%50 eşitliğini yakalayamamakta; adeta, yürürlükten kaldırılan İstanbul Sözleşmesi‘ne sahip çıkan bu partilerde yıllardır cinsiyet temelli çalışmalar yapan kadınların ve kadın örgütlerinin mücadelesi boşa çıkarılmaktadır.

Özellikle 9 ilçe belediye başkan adayının kadın olmasını öne çıkaran Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)‘nde bile belediye meclis üyeliklerine aday gösterilen kadın aday oranının % 29,08 düzeyinde kalması, bu partideki söylemle eylem arasındaki makasın ne kadar büyük olduğunu, bütün iddialarına rağmen halihazırda her 2 erkek adaya karşı 1 kadın adayı gösterme gibi bir politikayı sürdürdüklerini göstermektedir.

4. İzmir ilçe belediye meclis üyesi adaylarının eğitim düzeylerinde ise dini inanç ve etnik ayrım esasına göre örgütlenmiş sağ partilerdeki eğitim düzeyinin, -beklendiği şekilde- ideoloji eksenli sol partilere göre daha düşük olduğu görülmektedir.

5. İncelediğimiz 6.333 adet adayın mesleki dağılımı konusunda “emekliler“, “esnaflar“, “işçiler“, “iş insanları” ve “ev hanımları” diğer mesleklere göre önde olmakla birlikte; mesleklerin beyanındaki standart dışı yanlışlar ve mesleğin adayın sınıfsal konumunu tek başına belirleyen bir ölçü olmaması nedeniyle beyan edilen meslekler itibariyle siyasi partilerle adayları öne çıkaran bir farklılığa rastlanamamıştır.

Sonuç olarak;

Bakalım bütün bu 6.333 adet adaydan hangileri 31 Mart 2024 tarihli seçimde kaynağı açıklanmayan paralarla seçilip kendilerini bekleyen belediye meclis üyesi koltuklarını dolduracaklar ve seçildikten sonra verdikleri vaatler çerçevesinde nasıl bir uygulama yapacaklar? Özellikle de seçimin finansmanı olarak nitelediğimiz seçim harcamalarını hangi yöntemlerle telafi edecekler? diye sorduktan sonra,

En yakın zamanda bu durumu görüp tanık olmak ve karşımıza çıkması muhtemel sürpriz sonuçları yeniden mukayeseli olarak inceleyip analiz etmek üzere diyelim…

(1) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Nüfus İstatistikleri Portali, nip.tuik.gov.tr/Value=EgitimDurumu, İzmir’in Rakamları, https://izmirinrakamlari.izmir.bel.tr/tr/Anasayfa/Index, Erişim Tarihi: 24.03.2024.