13 Ekim 1899’da Korfu adasında İtalyan baba (Spiridone Pisani) ile Yunan annenin (Melpomene Pisani) çocuğu olarak doğan ve 75 yaşındayken 27 Nisan 1974 tarihinde Venedik‘in kuzeyindeki Vittorio Venet‘da vefat eden illüstratör ve ressam Vittorio Pisani‘yi bizler, 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusunun İzmir‘i işgal ettiği gün ve sonrasında gerçekleştirdiği savaş ve insanlık suçlarını resmettiği 10 adet suluboya tablosu nedeniyle tanıyor, bu tabloları yaptıktan sonra ne yaptığını ise pek bilmiyoruz.
Vittorio Pisani (1899-1974)
Ressam olan babasının, İtalyan hükümeti tarafından finanse edilen 2. Kordon’da, şimdiki Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü‘nün bulunduğu yerde 1906 yılında açılıp 1945 yılında yol yapımı nedeniyle yıkılan İtalyan Kız Mektebi [Istituto centrale femminile (di İzmir)] binasındaki İtalyan Güzel Sanatlar Okulu‘na (Scuola Italiana di Belle Arti) müdür olması nedeniyle 1906 yılında 7 yaşındayken İzmir‘e geldiğini biliyoruz. Dante Alighieri Derneği‘nin kayıtlarına göre okul her yıl bir resim sergisi düzenliyor ve serginin açılışını İtalyan konsolosu yapıyordu. Vittorio Pisani‘nin ilk resim eğitimini babasının müdür olduğu bu okulda aldığı bilinmektedir. Nail Moralı‘nın “Mütarekede İzmir, Önceleri ve Sonraları” isimli kitabında verilen bilgiye göre kayık ve yelkenlilere meraklı baba Pisani aynı zamanda İzmir İdadisi‘nde dersler vermiştir. (1)
İtalyan Kız Mektebi (Istituto centrale femminile) binası.
İtalyan Güzel Sanatlar Okulu (Scuola Italiana di Belle Arti) müdürü Spiridone Pisani.
İzmir‘in 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan ordusu tarafından işgal edilmesi üzerine ailesi ile birlikte İtalya‘ya göç ederek resim eğitimine Roma Güzel Sanatlar Akademisi‘nde devam ettiği ve daha sonraları yeniden İzmir‘e gelip 16 yıl yaşadığı bilinmektedir.
Yunan ordusunun işgal sırasında İzmir ve Ege‘de gerçekleştirdiği savaş ve insanlık suçlarını yaptığı suluboya tablolarda ortaya koyan Vittorio Pisani‘nin bu tabloları Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin‘in 1921’de Roma‘da Fransızca olarak yayımladığı Lettres d’Angora la Sainte (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabında (*) savaş ve insanlık suçlarının delili olarak kullanılmış; ayrıca bu tabloların dokuzu, İstanbul İnkılap Müzesi komisyonunda yer alan tarihçi Osman Nuri Ergin‘in 1933 tarihli İstanbul Belediye Mecmuası’nda yayınlanan “İstanbul Belediyesi’nin On Sene İçinde Yaptığı Başlıca İşler” başlıklı makalesinde verdiği bilgilere göre, bugünkü adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kent Müzesi‘nin koleksiyonuna katılmış, 10. tablo ise 2014 yılında Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü tarafından satın alınarak koleksiyona eklenmiştir. (2)
Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin‘in yayımladığı Lettres d’Angora la Sainte (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabın Vittorio Pisani tabloları ile ilgili bölüm kapağı
Sevgili dostum araştırmacı ve koleksiyoner Nejat Yentürk‘ün verdiği bilgiye göre, İstanbul Kent Müzesi‘ndeki on suluboya tablo dışında yaptığı tabloların bir kısmı İzmir‘deki bazı ailelerin elindedir.
Vittorio Pisani‘nin ilk ücretli işi, 1915 yılında İncir, Üzüm, Pamuk ve Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri, kısa adıyla TARİŞ olarak anacağımız Aydın İncir Müstahsilleri Şirketi için yapıp, bizim 1927 ya da 1928 tarihli İzmir Sergisi‘nde sergilenen kuru incir ürünleri sayesinde bilgi edindiğimiz etiketlerin tasarımı ile ilgilidir. Yine araştırmacı, yazar ve koleksiyoner Nejat Yentürk‘ün verdiği bilgiye göre, son yıllarda TARİŞ‘in kooperatif olmaktan çıkmasıyla birlikte, çöpe atılan eski belge ve malzemeler arasında Vittorio Pisani‘ye ait etiketler ve kutu kapakları da bulunmaktaydı.
Aydın İncir Müstahsilleri Şirketi (TARİŞ)’in dış pazarda kullandığı İNTASKO markası için Vittorio Pisani tarafından tasarlanan kutu etiketi. Kaynak:Nejat Yentürk Koleksiyonu.
Vittorio Pisani‘nin ahşap kuru incir kutularının üzerine yakılmak suretiyle aktarılan tasarımı. Kaynak:Nejat Yentürk Koleksiyonu.
13-28 Mayıs 1933 tarihleri arasında açılan Paris Fuarı‘ndaki İncir Kooperatifi standı ve sol başta “Peasant Brand” yazılı etiketin afişi. (4)
Vittorio Pisani 1924’de gittiği İtalya‘da 1963’e kadar Roma‘da yayınlanan haftalık Tribuna İllustrata dergisi ile İtalyan kışlalarının duvarlarında reprodüksiyon şeklinde sergilenen 4.000’den fazla kapak çizimi hazırladı. Ayrıca İtalyan ordusunun birçok birimi ve özellikle Ulusal Güvenlik Gönüllü Milisleri için kartpostallar yaptı. Nazilere karşı mücadele edip şehit olan ünlü jandarma kahramanı Salvo D’acquisto‘yu betimlediği illüstrasyon, Silvano Campeggi tarafından özenle hazırlanan altın madalya ile İtalyan posta pullarında kullanıldı. Bu dönemde yaptığı eserler, Jandarma Tarihi Müzesi (Museo Storico dell’Arma dei Carabinieri)’nde bulunmaktadır.
Vittorio Pisani (1899-1974) ve kayıkları…
Emekli olduktan sonra Belluno‘daki Farra d’Alpago‘da yaşamaya başladı ve yıllardır çektiği şeker hastalığının yarattığı yan etkiler nedeniyle Vittorio Veneto‘daki sivil hastanede hayatını kaybetti.
Vittorio Pisani‘nin yeğeni İzmir‘de, oğlu Roberto ise İtalya‘da yaşamaktadır.
Vittorio Pisani‘nin 15 Mayıs 1919 tarihindeki İzmir‘in işgali ve sonrasında yaptığı 10 adet suluboya ülkemizde daha çok Yunan ordusunun işlediği savaş ve insanlık suçları kanıtlamak amacıyla bir propaganda malzemesi olarak kullanılmış, 1924 sonrasında İtalya‘da yaptığı çoğu illüstrasyon ise Mussolini liderliğinde gelişen İtalyan Faşizmi ve faşizm döneminde partizanların Nazilere karşı mücadelelerini gösteren sahnelerle ilgili olmuş, o nedenle sanatçı adeta savaşın fotoğraf yerine tablosunu ya da illüstrasyonunu yapan bir rolü üstlenmiştir.
Vittorio Pisani‘nin İzmir‘le ilişkisi boyutunda üzerinde düşünüp cevabını arayacağımız en önemli sorulardan biri, İzmir‘in Yunan ordusu tarafından işgal edildiği 15 Mayıs 1919 günü İzmir‘de ve daha sonrasında Anadolu‘da işlediği savaş ve insanlık suçlarını sergileyen 10 suluboya tablonun niye İzmir‘de değil de, İstanbul‘da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İstanbul Kent Müzesi‘nde olduğu sorusu olmalıdır.
1913-1996 yılları arasında yaşayan rahmetli babamın ve ailesinin memleketi, Çerkezlerin Rusya‘nın Soçi kenti yakınlarındaki topraklarını terk edip Anadolu‘ya göç ettikleri 93 Harbi ya da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, o zamanlar İzmit Sancağı‘na bağlı Şile (Alacalı) kazasında geniş ve yoğun meşe ormanlarıyla kaplı vadideki Yeşilvadi (Saffetiye, Heciz), Avcıkoru (Hamidiye), Kaşbaşı ve Darlık köyleridir. O nedenle, memleketimi soran herkese ilk yıllarda “Şileliyim” d,yr crvap verirken, Cenevizlilerin yaptığı tarihi Şile Kalesi‘nin kötü bir restorasyonla, Nickelodeon kanalı için Stephen Hillenburg tarafından bir animasyon karakteri olarak yaratılan Sünger Bob‘a benzetilmesi nedeniyle, artık “benim memleketim, Sünger Bob’un memleketidir” demeye başladım ve bundan böyle bu kötü restorasyon örneğinden haberdar olanlar benim Şileli olduğumu anlamaya başladılar.
Eski ve yeni haliyle Şile Kalesi…
Bu kötü örnekten hareketle, hemen herkes tarihi bir yer restore edilmeye başlandığında o işin sonunda karşısına kötü bir şeyin çıkacağını düşünüp kaygılarını ifade ediyor. Bu anlamda, tüm ülkeye yayılan zengin kültürel ve doğal değerleri, -ne yazık ki- koruyamadığımızı, onlara sahip çıkamadığımızı herkes biliyor ve kabul ediyor. Leonard Cohen‘in “Everbody Know” şarkısında söylediği gibi, her şeyi bilmekle birlikte bu konuda sonuç alıcı bir şeyler yapmıyor, yapamıyoruz ve çoğu kez başarılı olamıyoruz.. İşte o nedenle, İzmir Büyükşehir ve Konak Belediyesi gibi kültürel değerleri korumakla görevli kurumlara ucuz koruma projeleri hazırlayan ünlü mimarın bile, şu sıralar Kemeraltı‘nın tam ortasına tarihi dokuyla örtüşmeyen betonarme bir bina yaptığını gördüğümüzde, bu suçun belediyeler, belediyelere bağlı KUDEP birimleri, koruma kurulları, iş bilir tacir şehir plancılarıyla mimarlar, danışmanlık yapan akademisyenler, kent simsarlığı yapan rant peşindeki sermaye çevreleri tarafından işlenen çok ortaklı bir suç olduğunu görüyor ve kime güveneceğimizi bilemiyoruz.
Çünkü kendi şahsi kasamızda sakladığımız para, takı ya da mücevherlerin değerinde; hatta onlardan daha kıymetli olan bu zenginlikleri para, mevki ya da rant uğruna yok edenler olduğu gibi korur gibi yapıp korumayanlar da aramızda yaşıyor.
Örneğin, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın bizatihi kendisi, bu bakanlığa bağlı koruma kurulları, ulusal ya da uluslararası koruma kuruluşlarının Türkiye ofisleri, üniversitelerdeki akademisyenler bu değerlerden bol bol söz edip sayfalar dolusu kitap, tez, makale ve rapor yazıp kongre, seminer, sempozyum gibi toplantılarda konuşurken bu değerlerin yok edilip kaybolmasına seyirci kalmayı tercih ediyorlar.
Gür Yapı tarafından gerçekleştirilen restorasyon sırasında akustiği bozulan Süleymaniye Camii…
SELİMİYE CAMİİ VE KÜLLİYESİ RESTORASYONU İLE İLGİLİ BÜYÜK YALAN…
Yakın zamanda dile getirmeye çalıştığım Edirne‘deki Mimar Sinan eseri Selimiye Camii ve Külliyesi restorasyonunda ya da 2012 yılında yapılan restorasyon sonucu o muhteşem akustiğini kaybeden Mimar Sinan‘ın diğer bir eseri Süleymaniye Camii örneğinde gördüğümüz gibi, bu eserlerin eşsiz özelliklerini bozan ya da yok eden barbarlık karşısında üniversiteler, meslek odaları ve medya dahil hiç kimse sesini çıkarmıyor, çıkarsa bile çıkan o cılız ses çoğalıp yayılmıyor ve bir noktada kaybolup gidiyor.
Aynen 4,5 yıl süren zorlu bir çalışma sonucunda Selimiye Camii ve Külliyesi restorasyon projesini hazırlayan yüksek mimar Acar Avunduk‘un feryadına kimsenin katılıp destek vermemesinde, Danıştay‘da açtığı ve halen devam eden davanın şahsi bir dava olarak algılanmasında olduğu gibi…
Selimiye Camii ve Külliyesi restorasyonu tüm uzman firmaların katılabileceği bir ihale yapılmak yerine ihalesiz bir şekilde doğrudan Gür İnşaat‘a; hem de Süleymaniye Camii akustiğini bozan firmaya Kamu İhale Kanunu‘nun 21. maddesinin (b) fıkrasına göre pazarlıkla ve adrese teslim şekilde verildiği halde yapılan tüm basın açıklamalarında ve gazete haberlerinde söz konusu restorasyonun Sultanahmet Camii restorasyonunu yapan firma; yani Taş Yapı olduğu, firmanın adı titizlikle saklanarak söylenmekte; böylelikle daha önce kusurlu bir restorasyon yapıp Süleymaniye Camii‘nin akustiğini bozduğu bilinen yandaş bir şirket kayırılıp kollanmaktadır (1) (2), (3), (4).
Ayrıca caminin devam etmekte olan restorasyonu sırasında hem Trakya Üniversitesi akademisyenlerinin hem de Selimiye Camii ve Külliyesi Alan Başkanlığı‘nda görevli yetkililerle kurul üyelerinin restorasyon alanına sokulmadığı için yapılan işi izleyip denetleyemediği bir süreçte, restorasyonu üstlenen yandaş şirket Gür Yapı yetkisi yerine Vakıflar Bölge Müdürü Ahmet Saraç‘ın yanında siyasi bir kişilik olarak yer alan TBMM Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu Başkanı AKP Edirne Milletvekili Fatma Aksal‘ın basına demeç verdiklerine tanık oluyor ve bu etrafı yüksek panellerle çevrelenip kamuoyu denetiminden kaçırılan restorasyonun aslında yandaş şirket, yandaş bürokrat ve iktidar partisi milletvekili üçgeninde Saray‘ın emirleri doğrultusunda devam ettirildiğini, yapılacak yanlışlık ve eksikliklerinin görülmeyip, Süleymaniye Camii örneğinde olduğu gibi, örtbas edileceğini ve eserin temel özelliğini bozan yandaş şirkete bir öncesinde olduğu gibi ceza verilmeyeceğini anlıyoruz.
UNESCO’NUN ÜZERİNE DÜŞEN VAZİFE…
İşte bütün bu yaşadığımız olaylar ve sorunlar nedeniyle, sahip olduğumuz zengin kültürel değerleri korumada son bir çare olarak UNESCO‘ya başvuruyor, o eserlerin korunması için UNESCO‘nun Dünya Mirası Geçici ve Daimi Listesine girmesini önemsiyoruz. Çalakalem hazırlanan dosyalarla UNESCO‘nun kapısını çalıp “bunu da, şunu da listeye alın” diyerek adeta yalvarıyoruz. Bunun doğal bir sonucu olarak da başvuru sayısı itibariyle, UNESCO‘ya başvurup Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne giren ülkeler arasında ön sıralardayız. Bunun doğal bir sonucu olarak, UNESCO‘nun Dünya Mirası Daimi Listesi‘nde 21 adet kültürel ve doğal değerimiz olmasına karşın, Dünya Mirası Geçici Listesi‘nde yer alıp daimi listeye alınmayı büyük bir heves ve heyecanla bekleyen 79 adet kültürel ve doğal değer bulunmaktadır. Adeta, Anadolu‘daki her il ve ilçenin ısrarlı bir şekilde kendi şehrinde üniversite açılmasını talep ettiği bir durumla karşı karşıyayız. Hatta bu uğurda her yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından UNESCO Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne yapılan teklifler konusunda ilginç bir çekişmeyi izliyor, bu teklife konu olmayanların bunun politik bir tavır olduğu ile ilgili iddialarına tanık oluyoruz.
Üstüne üstlük Antalya Karain Mağarası gibi 1994’den bu yana; yani 29 yıldır ya da İshakpaşa Sarayı, Harran ve Şanlıurfa Yerleşimleri, St. Nicholas Kilisesi, Sümela Manastırı, Termessos Milli Parkı ve Kekova gibi 13 adet kültürel ve doğal değerin 2000’den bu yana; yani, 23 yıldır UNESCO Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne girmesini içeri girmek istediğimiz kapının ardında beklediğimiz bir süreçte…
Aslında böyle yapmakla, UNESCO Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne girmeyi bekleyen 79 kültürel ve doğal değer sırasını beklerken ortaya çıkacak her yeni müracaatın, sırada bekleyenlerin şansını azalttığını fark etmeden ya da düşünmeden…
Çünkü biz koruyamıyoruz ve son bir çare olarak bizim yapamadığımızı UNESCO‘nun yapmasını istiyoruz…
2021-2025 döneminde restore edilecek olan ve içeriye restorasyon projesini hazırlayan yüksek mimar Acar Avunduk’un alınmadığı Selimiye Camii….
UNESCO’DAN BEKLEDİKLERİMİZ…
UNESCO ise, yakın zamana kadar Amerika Birleşik Devletleri‘nin yıllık aidatlarını durdurması nedeniyle küçülen bütçesini telafi etmek amacıyla küçük ülkelerin ödedikleri küçük aidatları önemsemesi nedeniyle, eski titizlik ve takipçiliğini neredeyse bırakmış durumdaydı. Neyse ki, Amerika Birleşik Devletleri yakın zamanda birikmiş yıllık aidatlarını ödemeye başladı. Böylelikle UNESCO‘nun o eski dönemlerinde olduğu gibi nitelikli uzmanlarla birlikte titiz incelemeler yapıp doğru kararlar alarak o eski yaptırım gücüne ulaşacağını umuyor ve böylesi hamleler yapmasını bekliyoruz.
Çünkü UNESCO Dünya Mirası Daimi Listesi‘nde yer alan İstanbul Tarihi Yarımada‘daki çarpık yapılaşmalar nedeniyle UNESCO‘nun 2010 yılında, daimi listeden çıkarma tehdidi ile birlikte yaptığı uyarı üzerine, bu uyarının nasıl ciddiye alınıp neler yapıldığını gayet iyi anımsıyor ve aynı tür uyarıların bugünkü koşullarda UNESCO kriterlerine rağmen korunmayan kültürel değerler için de yapılmasını arzuluyoruz.
Ancak diğer yandan da UNESCO Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne giren ya da girmek için sıra bekleyen bu kültürel ve doğal değerlerin nasıl korunup yönetileceğini gösteren alan yönetim planlarını hazırlanmıyor ya da süresi geçmiş alan yönetim planlarını güncellemiyoruz. İşte o nedenle, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın ulusal yönetim planlarını gösteren İnternet sayfasına baktığımızda, daimi ve geçici listede bulunan toplam 100 adet kültürel değerden sadece 28’inin planının bulunduğunu ve bunlardan 12’sine ait planların güncellenmesi gerektiğini görüyoruz. Örneğin İstanbul Tarihi Yarımada‘ya ait en son planın 2018-2022, Ani Kültürel Peyzaj Yönetim Planı‘nın 2015, Aphrodisias Antik Kenti Alan Yönetim Planı‘nın 2014-2018, Edirne Selimiye Camii Külliyesi Yönetim Planı‘nın da 2011-2015 döneminden sonra yenilenmediğine tanık oluyoruz.
SELİMİYE CAMİİ VE KÜLLİYESİ RESTORASYONU KONUSUNDA YAPILMASI GEREKENLER…
Oysa ülkelerin kültürel değerlerinin yönetimi ile görevli otoritelerin, o eserin bulunduğu yerdeki belediyelerle alan yönetimlerinin o eserin yönetilip korunması ile ilgili planları devamlı güncelleyerek bu konuda ne ölçüde ciddi olduklarını göstermesi gerekiyor. Tabii ki de, bunu izleyip denetleyecek olan UNESCO‘nun da…
Ama ne yazık ki, UNESCO Türkiye Ofisi yetkilileriyle merkezi Paris‘te bulunan UNESCO‘nun, bizim gösterdiğimiz bu ciddiyet ve titizliği göstermediklerini, süresi dolmuş planların güncellenmesi konusunda çaba harcamadıklarını, en azından bu konuda bir şeyler yapmış olsalar bile koruma konusunu açısından önemli bir konu olan “toplumsallaşma” boyutunda kamuoyunu bilgilendirmediklerini görüyoruz. Aynen Mimar Sinan‘ın kalfalık eserim dediği ve muhteşem akustiği ile bildiğimiz Süleymaniye Camii restorasyonu sonrasında o eşsiz akustiğin bozulması, Ayasofya Müzesi‘nin camiye dönüştürülmesi ya da bugün çevresi yüksek panellerle kapatılıp hem yasal, hem de kamuoyu denetimine kapatılan gizli saklı restorasyon sonucunda kötü sürprizlerle karşı karşıya kalabileceğimiz Selimiye Camii ve Külliyesi restorasyonunda yaşayıp gördüğümüz gibi…
İşte o nedenle ülkemizde, yaşadığımız kent ve kasabalarda yan yana, iç içe yaşadığımız bu kültürel ve doğal değerlerin korunması konusunda “son çare” olarak gördüğümüz UNESCO‘nun da, UNESCO Türkiye Ofisi‘nin de uyarılması konusunda bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyorum.
2021 yılında başlayıp 2025 yılında bitecek olan Selimiye Camii ve Külliyesi ve diğer kültürel değerlerin restorasyonları sonucunda, Süleymaniye Camii restorasyonunu yapan Gür İnşaat isimli aynı firmanın bize yeni bir kötü sürpriz yaşatmaması, bunu sağlamak amacıyla yasal yetkiye sahip olan proje müellifinin ve alan yönetimi üyelerinin restorasyon alanına girip yapması gereken denetimi gerçekleştirmesi; ayrıca, bu tür kültürel ve doğal değerlerin halk tarafından korunup sahiplenilmesi amacıyla kamuoyu denetimine açılması dileğiyle…
Yakın zamanda Halit Ziya Uşaklıgil‘in 40 Yıl isimli anı kitabını okurken tanıdığım İzmirli gazeteci ve şair. 1865 yılında İzmir‘de doğup 1905 yılında Adana‘da öldürülmüş. Kendisi bir şair, bürokrat, eğitimci, yayımcı, gazeteci ve her şeyden önce iflah olmaz bir Abdülhamit; daha doğrusu istibdat muhalifi. Abdülhamit karşıtı fikirleri ve yazıları nedeniyle birkaç kez soruşturma geçirip serbest kaldıktan sonra 1903 yılında yargılanıp kalebendliğe mahkum edilmiş ve cezasını çektiği Adana‘da intihar ettiği açıklanmış ve bu nedenle intihar iddiasını şüpheli bulan dönemin muhalif çevreleri Tevfik Nevzat‘ın cinayete kurban gittiği iddia etmişler. Bu nedenle Tevfik Nevzat‘ın Osmanlı basınında öldürülen ilk gazeteci olduğu söylenebilir.
1865 yılında İzmir‘in İkiçeşmelik semtinde doğan Tevfik Nevzat‘ın babası Kırım Savaşı gazisi Seferihisarlı Binbaşı Hasan Efendi, annesi Seferihisarlı Habibe Hanım’dır. İlk ve orta eğitimini İzmir‘de yapan Tevfik Nevzat, İzmir Rüştiyesi‘nden mezun oldu. Ayrıca İbn-i Melek Medresesi‘nde Yozgatlı Mustafa Keşfi Efendi‘den din, edebiyat, felsefe dersleri alarak Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi.
İzmir İdadîsi açıldıktan sonra 1887’den itibaren burada edebiyat ve hukuk derslerini vermiş, 1888 yılında birinci sınıf davavekili belgesini almış ve ömrünün sonuna kadar avukatlık yapmıştır. Fransız uyruğundaki Banelly isimli bir şahsın davasında başarılı olduğu için Fransız hükûmeti, 1900 yılında kendisine “Palme Academique” nişanını vermiş ve “Officer Academique” unvanını kazanmıştır. Yine aynı yıl İzmir‘in tanınmış ailelerinden birinin kızı olan ve Abdülkadir Geylani‘nin soyundan gelen Cemile Hanım‘la evlenmiş, Emine Menije (?-1973), Mutahhare ve Zübeyde Benal (1903-1990) isimlerinde üç kız çocuğunun babası olmuştur.
Tevfik Nevzat, 1930-1934 döneminde İzmir Belediye Meclisi üyesi, ardından ülkenin ilk kadın milletvekilleri arasında yer alıp 1935-1950 yılları arasında dört dönem İzmir milletvekili olarak TBMM‘nde görev yapan şair ve yazar ZübeydeBenal İştar Arıman‘ın babasıdır.
Tevfik Nevzat‘ın büyük kızı Menije Nevzat, Rahmi Öke ile evlenerek “Öke” soyadını almış ve bu evlilikten doğan oğulları Nevzat Öke, Uşşakizade Latife Hanım‘ın kız kardeşi olup, Latife‘nin Mustafa Kemal‘le evliliği sırasında Çankaya Köşkü‘nde sık sık kalan Vecihe Uşşaki İlmen‘in kızı Gülümser Öke ile evlenerek Uşşakizade ailesi ile akraba olmuştur.
Bu arada, Tevfik Nevzat‘ın büyük kızı Menije Nevzat Öke‘ye gelin olan Gülümser Öke‘yi, oğlu Mehmet Öke‘ye emlak vergisi konusundaki sorunlarının çözümüne yardımcı olduğum bir dönemde, Bebek Ayşe Sultan Korusu‘ndaki tarihi köşklerini ziyaret ettiğimde kapıyı açıp bizi içeri buyur eden beyaz saçlı yaşlı bir kadın olarak tanımış bir fani olarak mutluluk duyduğumu da ifade etmek isterim.
İzmir‘in İlk Türkçe gazetesi Hizmet‘i çıkaran ekip – Uşakizade Halit Ziya Bey, Sermürettip Şerif Efendi, Mektupçu Hayri Bey ve Tevfik Nevzat.
Tevfik Nevzat‘ın ilk şiirleri 1883’ten itibaren Ahmet Mithat‘ın Tercüman-ı Hakikat gazetesiyle Bıçakçızade Hakkı Bey‘in kurduğu İzmir gazetesinde yayımlandı.1881 yılında İzmir Vilayeti‘nde yazıcı olarak çalıştığı yıllarda Halit Ziya‘yla tanışması üzerine Avrupa edebiyatını incelemeye yöneldi. 1884’te Halit Ziya ve Bıçakçızade Hakkı Bey ile birlikte İzmir‘in ilk edebiyat dergisi olan ve ancak 10 sayı yayınlanabilen Nevruz dergisini kurdu.
İzmir İdadi Mektebi‘nde Osmanlıca dersleri veren Tevfik Nevzat, 13 Kasım 1886’da Halit Ziya ile birlikte Namık Kemal‘in düşünceleri doğrultusunda kurup daha sonrasında sık sık kapatılan ve takibata uğrayan Hizmet Gazetesi‘ni yayımlamaya başladı. Nevruz dergisi ile Hizmet gazetesinde yayımlanan şiirleriyle Fransızcadan yaptığı çevirileri, 1899’da Aheng-i Şebab adlı kitabında toplanmıştır. Bunlarda Abdülhak Hamid‘in Sahrave Makber adlı kitaplarında yer alan şiirlerinin etkisi çok belirgindir. Düşünce yapısı bakımından da Namık Kemal‘i hatırlatan düşünce ve kavramlarla karşılaşılır.
Halit Ziya‘nın İstanbul‘a gidişiyle birlikte Tevfik Nevzat‘ın çevresine İstanbul‘daki düşünce ve sanat çevreleri de katıldı. Bu kapsamda maarif nazırı Emrullah Efendi, Meşrutiyet‘in ilanında Paris‘e kaçmaya karar verince ona katıldı ve Jöntürklerle yakın ilişki içinde Cenevre‘de Hizmet gazetesini yayımlamaya başladı.
Padişahın kendisini ve arkadaşlarını affettiğini öğrenince İzmir‘e döndü. Sürekli denetim altında bulunmasına karşın 1896’da Ahenk gazetesini yayımladı. Aynı dönemde İzmir gazetesini yayımlayan Bıçakçızade Hakkı Efendi‘yle giriştiği tartışma nedeniyle dinsizlikle suçlandı ve Saray‘a ihbar edildi. Bunun üzerine 1897’de Tokadîzade Şekip, Abdülhalim Memduh, Taşlızade Ethem ve Mevlevi şeyhi Nuri gibi İzmir‘in tanınmış şair ve yazarlarıyla birlikte Bitlis‘e sürüldü.
Sekiz ay sonra İzmir‘e dönüşünde Ahenk‘in yayınını sürdürdü ve Servet-i Fünun hareketinden uzaklaşıp Türkçü düşünceye yöneldi. Tevfik Nevzat, gazetesini 1900-1902 yıllarında Türkçü Necib‘in İzmir‘de açtığı “Türkçe yazmak çığırı“nın yayın organı haline getirmiş, kendisinin ve Türkçü Necib‘in yazıları ve diğer gazetelerle yapılan tartışmalar bu yıllarda İzmir‘in düşünce hayatına büyük canlılık kazandırmıştır. Başka gazete ve dergiler tarafından da sürdürülen bu hareketin temel düşünceleri, daha sonra Ömer Seyfettin aracılığıyla Selanik‘teki “Yeni Lisan” hareketine taşınmıştır. Onun Hizmet ve Ahenk gazetelerindeki imzalı ve imzasız diğer makalelerinde bilim, teknoloji, eğitim, ilerleme gibi konular sık sık ele alınmış, “medeniyet” ve “terakki” kavramları sürekli vurgulanmıştır.
İhbarların ve sansürün yoğunlaştığı 1903 yılında tutuklanıp Şair Eşref‘le birlikte İstanbul‘a götürüldü. 1904’te yayımlanan Deccal adlı kitabında anlattığına göre 10 gün İzmir‘de karakolda tutulmuş, vapurla gönderildiği başkentte de hakim karşısına çıkmak için uzun süre ışıksız zindanda beklemesi gerekmişti. Eskişehirli tanımadığı bir kişi tarafından gönderilen ihbar doğrultusunda sorgulanıp Adana‘da üç yıl kalebentliğe mahkum edildi. 10 Aralık 1903’te Adana Cezaevi‘nin Mehterhane bölümüne, ardından Namık Kemal‘in de Kıbrıs sürgününden önce bir müddet yattığı Payas Kalesi‘ne gönderildi.
Payas Kalesi, Kaynak: Ali Saim Ülgen, SALT Araştırma Koleksiyonu
Ailesine yazdığı mektuplarda durumunun iyi olmadığını bildiriyordu. Ancak mücadelesini sürdürdüğü anlaşılmaktaydı. 22 Mayıs 1905’te ailesine çekilen telgrafta 41 yaşındaki Tevfik Nevzat‘ın kuyuya atlayarak intihar ettiği bildirildi. Bu acı olay, II. Meşrutiyet devri İzmir ve İstanbul basınında çok konuşulmuş, uzun süre “şehid-i hürriyet” olarak anılan yazarın Abdülhamid‘in emriyle öldürüldüğü ileri sürülmüştür.
Mezarı, kızı Benal Zübeyde İştar Arıman‘ın verdiği bilgiye göre önce kimsesizler mezarlığına konulmakla birlikte Meşrutiyet döneminde kendisine bir mezar yapılır ve üstüne de “Şehid-i Hürriyet İzmirli Tevfik Nevzad” yazılır. Mezarı daha sonra Adana Ziraat Mektebi müdürü olan büyük damadı Rahmi Öke tarafından Adana Asri Mezarlığı‘na taşınır. Bu mezar bugün Adana‘da olmakla birlikte o mezarın yerini öğrenip İzmir‘e getirmek ya da bu değerli sanatçı ve gazeteciyi her ölüm yıldönümünde mezarı başında anmak -ne yazık ki- ne biz İzmirlilerin ne de başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere İzmirGazeteciler Cemiyeti ile Gazeteciler Sendikasıİzmir Şubesi‘nin aklına gelmemektedir.
Tevfik Nevzat‘ın kızı şair, yazar ve siyasetçi Benal Zübeyde İştar Arıman
İbnülemin Mahmut Kemal İnal, “Son Asrın Türk Şairleri” adlı kitabında, İzmir‘den kendisine iletilen bilgiye göre, Tevfik Nevzat‘ın kalebentliğe mahkum edilip kürek cezasına tabi tutulduğunu, tahliyesinden üç ay önce Adana Hapishanesi‘nde öldürülüp intihar süsü verildiğini yazdı.
Bezmi Nusret Kaygusuz ise “Bir Roman Gibi” başlıklı anılarında Adana valisi Bahri Paşa‘nın saraydan aldığı emir doğrultusunda Tevfik Nevzat‘ın gardiyanlar tarafından oda kapısına asıldığını, daha sonra ölümüne intihar süsü verildiğini belirtti.
Arkadaşı Halit Ziya Uşaklıgil de anılarında yaşama direncini ve sevincini hiçbir koşulda kaybetmeyen Tevfik Nevzat‘ın cesedinin kuyuda bulunması senaryosuna inanmadığını belirtir: “Bedensel gücü bitip tükenip sona erdikten sonra ruhsal gücü de tükenmiş de bu sonuç o yüzden mi meydana gelmişti? Yoksa ruhsal gücünün bir türlü öldürülemeyeceği kanısında varılarak, sonunda onu bir kuyu dibinde söndürmek mi istemişlerdi?”
Adana Halkevi tarafından yayınlanan Görüşler dergisinin 1937 yılı Mayıs ayına ait 2. sayısında “Şair Tevfik Nevzatın Mezarı” başlıklı haber aynen şu şekildedir:
Tevfik Nevzat‘ın 1937’den bu yana unutulmuş mezarını bularak geçmişteki ve günümüzdeki istibdat yönetimlerine karşı çıkıp hem onun hem kendimiz adına itiraz etmek amacıyla, 20 Kasım 2023 günü telefonla arayarak kendisine bilgi verdiğim Çukurova Gazeteciler Cemiyeti başkanı sayın Cafer Esendemir‘e ve Adana Büyükşehir Belediyesi basın danışmanı sayın Utku Sağılır‘a, Adana Karşıyaka Mezarlığı‘nda olduğu söylenen mezarı bularak mezarın bugünkü durumunu gösteren fotoğrafları bizlerle paylaşması ricasında bulundum. O nedenle, önümüzdeki günlerde o fotoğrafları temin ettiğimizde istibdat idaresine karşı çıkan İzmirliler ve gazeteciler olarak hem İzmir Gazeteciler Cemiyeti‘nden, hem de Çukurova Gazeteciler Cemiyeti‘nden bu büyük özgürlük mücadelecisine sahip çıkıp unutmamaları için talepte bulunacağız.
Yararlanılan kaynaklar
1) Aldırmaz, Y., “19. Yüzyıldan 20. Yüzyılın Başlarına İzmir’de Yayınlanan Gazeteler: Envanter Çalışması“, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, sh.1-13.
2) Asan, N., “Anılardan Hareketle İzmir’de 20. Yüzyıl Edebiyat Hayatı“, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2012 Güz (17), sh.31-43.
3) Duroğlu, S., Türkiye’de İlk Kadın Milletvekilleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2007 İzmir.
4) Hanioğlu, Ş., Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti ve Jön Türklük, 2. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, Ocak, 1989.
5) Huyugüzel, Ö. F., “Tevfik Nevzat“.İzmir Fikir ve Sanat Adamları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2000, 73-80.
6) İnan, R. “Tevfik Nevzat ve Ölümü Üzerine Bir Okuma“, International Journal of Language Academy, Volume 4/1 Spring 2016, p.134-142.
7) Kağnıcı, R. M., Türkiye’nin İlk Kadın Milletvekillerinden Benal Nevzat Arıman’ın Siyasi, Kültürel ve Toplumsal Faaliyetleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2019, İzmir.
8) Mehmetefendioğlu, A., Gürel, C. N., “Kızı Benal Nevzat’ın Kaleminden İlk Jön Türklerden “Şehid-i Hürriyet” Tevfik Nevzat Bey“, Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı 224, Ağustos 2012, sh.62-70.
10) Somar, Z.,Bir Adamın ve Bir Şehrin Tarihi: Tevfik Nevzat, İzmir’in ilk Fikir-Hürriyet Kurbanı, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Kent Kitaplığı Dizisi: 21, Eylül 2001.
11) Somar, Z., Yakın Çağların Fikir ve Edebiyat Tarihimizde İzmir, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, 2001, İzmir.
12) Şahin, İ., İzmirli Bir Şair: Tevfik Nevzat, İzmir: Akademi Kitabevi, 1993.
13) Şahin, İ., “Tevfik Nevzat’ın Hayatı“, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2/1999, Sh. 95-118.
14) Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Cilt II, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mayıs 2008.
Ek 1-Tevfik Nevzat yazdığı şiirlerde Arapça ve Farsçanın etkisiyle ağdalı bir dil kullanmakla birlikte, daha yalın bir dille yazıp 2 Temmuz 1887 tarihli Hizmet gazetesinde yayınladığı “Sevmem” isimli şiirini günümüz Türkçesine çevirmeye çalıştım.
SEVMEM
Yalan yere o kadar şan ü şöhreti sevmem
Yalan yere o kadar şan ve şöhreti sevmem
Ben ehli olmadığım nâiliyeti sevmem
Ben uzmanı olmadığım bir sonucu sevmem
Meziyyet olmalıdır, boş zarafeti sevmem
Üstünlük olmalıdır, boş inceliği sevmem
Ben adem oğluyum, öyle rezâleti sevmem
Ben insanoğluyum, öyle rezaleti sevmem
Nedir bu velveleler ey gürûh-hiçâhiç
Nedir bu patırtı gürültüler ey boş, değersiz insanlar
Elemli kalbimi zinhar etmeyin tehyiç
Acı dolu kalbimi sakın heyecanlandırmayın
Sizi süyûf-ı hakaretle eylerim tetvic
Sizi hakaretlerin kılıcı ile taçlandırırım
Sunuf-ı aczeye gerçi savleti sevmem
Güçsüzlere saldırıyı sevmem
Medar-ı nazm-ı cihandır adaleti severim
Cihanın övüncü adaleti severim
Aman ne hiss-i lâtiftir saadeti severim
Aman ne güzel bir histir, saadeti severim
Güzelleri o nücûm-ı letâfeti severim
Güzelleri o güzelliğin yıldızlarını severim
Fakat mezara da girsem hıyâneti sevmem
Fakat mezara da girsem hıyaneti sevmem
Vatan muhabbetidir bence en büyük haslet
Vatan sevgisidir bence en büyük insani değer
Anınla hasıl olur itilâ-yı cemiyet
Onunla oluşur toplumun yükselişi
O yolda parlayacak nücûm-ı tâli-i millet
O yolda parlayacak milletin talihi
Buna muarız olan bir cemiyeti sevmem
Buna karşı çıkan bir toplumu sevmem
Ridâ-yı şana girip parlamıştı bir ikbal
Şanın örtüsüne girip parlamıştı bir gelecek
Fakat cehâleti etti karin-i izmihlâl
Fakat cehaletini yok etti
Görünmemiş edebiyat içinde böyle zevâl
Görünmemiş edebiyat içinde böyle yok oluş
Bu şanı, sonra da böyle hakareti sevmem
Bu şanı, sonra da böyle hakareti sevmem
Hizmet, n. 65, 20 Haziran 303 (2 Temmuz 1887)
Ek 2- Ardından da isterseniz, Tevfik Nevzat Bey‘in güftesini yazıp Suat İsmail Gürkan tarafından bestelenen Hüseyni makamındaki “Gel toplayalım inciler aşkın denizinde” isimli şarkıyı Necmi Rıza Ahıskan’ın sesinden dinleyelim:
Ek 3- İzmir‘in Yunanlılar tarafından işgali sırasında hayatını kaybeden şehit gazeteci Hasan Tahsin‘in heykelinin yapılmasıyla sonuçlanan İzmir ve ülke çapında büyük bir heyecan uyandıran kampanyaların sürdüğü 1972 yılında, İzmir kent tarihi açısından ilk şehit gazetecinin babası olduğu düşüncesini gündeme getirmek isteyen Benal Zübeyde İştar Arıman‘ın 27 Ekim 1972 tarihinde İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sabri Süphandağlı‘ya gönderip sonuç alamadığı uzun dilekçeyi hem Tevfik Nevzat‘ın yaşamını daha iyi tanıtıp tarihe not düşmek, hem de İzmir Gazeteciler Cemiyeti‘ne görevini yeniden hatırlatmak amacıyla paylaşmak istiyorum:
Ek 4- Benal Zübeyde İştar Arıman‘ın 27 Ekim 1972 tarihinde İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sabri Süphandağlı‘ya gönderip sonuç alamadığı uzun dilekçede, babası Tevfik Nevzat‘ın, İzmir‘in Güzelyalı semtinde yaptırmağa başladığı ve hatta arkadaşı Şair Eşref‘ın bu villanın yapımı için çabalayan Tevfik Nevzat için kaleme aldığı hiciv dolu dörtlüklerden söz edip “o vakte kadar İzmirde görülmemiş tarzda modern, parkeli hatta içinde şarap muhafazasına mahsus bir kavı bulunan güzel villa” olarak tanımladığı villa ya da köşkün günümüze kadar gelip gelmediğinin; şayet, gelmişse nerede ve ne şekilde olduğunun da bu konuda gönüllü araştırmalar yapan, o semti iyi bilen yerel tarih araştırmacılarının ilgileneceği bir konu olduğunu düşünüyor ve böylesi bir araştırma sonuçlarının kamuoyu ile paylaşılmasını diliyorum…
İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ona bağlı İzmir Elektrik, Su, Havagazı, Otobüs ve Troleybüs Genel Müdürlüğü… Kısa adıyla ESHOT…
ESHOT, 4483 sayılı İzmir Tramvay ve Elektrik Türk Anonim Şirketi İmtiyazıyla Tesisatının Satın Alınmasına Dair Mukavelenin Tasdiki ve Bu Müessesenin İşletilmesi Hakkında Kanun’un 5. maddesi uyarınca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olmak üzere kurulan mülhak bütçeli bir kamu idaresi olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisinde 5216 Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile diğer mevzuatın verdiği haklar ve yüklediği görevler çerçevesinde lastik tekerlekli toplu taşımacılık hizmetini yapmakla görevli bir kurum…
İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde toplu ulaşım hizmetlerini yapmakla görevli olan bu kurumun 2019-2023 hizmet dönemindeki yıllık bütçeleri, yıl içinde alınan ek bütçelerle birlikte 2019’da 1.153.820.000.-TL , 2020’de 1.472.576.000.- TL, 2021’de 2.037.146.000.- TL, 2022’de 3.108.225.778,34 TL ve 2023’de 5.321.000.000.- TL. düzeyine yükselmiş, çalıştırdığı personel sayısı ise, ESHOT 2023 Mali Yılı Performans Programı‘na göre 316’sı memur, 99’u sözleşmeli personel, 4.271’i şirket (İZELMAN 3.872 kişi, İZENERJİ 399 kişi) olmak üzere toplam 4.686 kişiye ulaşmış durumda.
ESHOT‘a ait lastik tekerlekli toplu ulaşım araçlarıyla diğer hizmet araçları sayısının 2013-2023 dönemindeki gelişim ve dağılımı ile toplu ulaşım aracı başına düşen nüfusu aşağıdaki tablo ve grafikte görebiliriz:
2019-2022 hizmet döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi kurum ve şirketlerinin lastik tekerlekli ve raylı sistemle denizyolu üzerinden taşıdığı yolcu sayılarını ise bir diğer tabloda görebiliriz:
Bu tablo ve grafiklerde yer alan verilerin değerlendirilmesinden de anlaşılacağı üzere, ESHOT‘un sahip olduğu lastik tekerlekli ulaşım araçlarının sayısında ve yıllar itibariyle araç başına düşen yolcu ortalamalarında, aradan geçen 10 yılda kayda değer bir artış ya da iyileşme olmamış; sadece, 2020 yılında yapılan büyük alımla sahip olunan filonun gençleşmesi sağlanmıştır.
Ayrıca 2020-2021 döneminde yaşanan COVİD 19 salgını nedeniyle taşınan yolcu sayısında belirgin bir düşüş yaşanmakla birlikte; 2022 yılında 2019 düzeyinin -az da olsa- aşıldığı görülmektedir. Ancak burada dikkatimizi çeken diğer önemli bir gelişme, lastik tekerlekli ulaşım sisteminin toplu ulaşımdaki payının % 2 oranında artarken raylı sistemle denizyolu taşımacılığında 2019 yılına göre geriye düşen bir gelişmenin yaşanmasıdır.
Gazete haberleri: “İzmir’de elektrikli otobüs alev alev yandı.“, 28.06.2021
ESHOT ve İzmir’deki toplu ulaşım sistemi ile ilgili bu genel bilgilerden sonra gelelim bugünkü yazımızın konusuna; yani çevreci olduğu söylenen elektrikli otobüsler konusuna…
2016 yılından bu yana yazdıklarımı titizlikle takip eden arkadaşlarımın hatırlayacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Ankara‘da üretim yapan Bozankaya Grubu‘na ait TCV Otomotiv Makine San. ve Tic. A.Ş.‘den 8,8 Milyon Euro bedelle 20 adet elektrikli otobüs aldığı günlerde, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi‘nin düzenlediği “İzmir Bölgesi Enerji Forumu“nda, ESHOT yetkilisi Hakan Üzkat‘ın yaptığı sunum üzerine, 11 Nisan 2017 tarihinde yayınlanan “Her yeni, ilk ve güzel olan şey iyi ve yararlı mıdır?” başlıklı yazımda, alımı yapılan elektrikli otobüslerle ilgili kaygılarımı anlatarak bu konuda daha titiz ve dikkatli olunması gerektiğini ifade etmeye çalışmıştım. (1)
Çünkü o tarihlerde elektrikli otobüsler çevre kirliliğini çözecek iyi bir formül olarak kabul ediliyor ve bu nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı ESHOT Genel Müdürlüğü‘ne ait faaliyet raporlarında, “mevcutta 20 adet olan elektrikli otobüs sayısının 2024 yılına kadar toplam 400 adete çıkarılması amaçlanmaktadır” deniliyordu. Nitekim ESHOT‘un 2019-2023 döneminde neleri hedeflediğini gösteren performans programlarına baktığımızda, 2019 yılı için 20.160.00.-TL. harcama karşılığında 28 adet otobüs, 2020 yılı için 142.800.000.-TL harcama karşılığında 100 adet, 2021 yılı için 457.716.000.-TL harcama karşılığında 464 adet, 2022 yılı için 108.380.000.-TL harcama karşılığında 133 adet, 2023 yılı için 201.373.000.-TL harcama karşılığında 158 adet olmak üzere 930.429.000.-TL’lık toplam harcama karşılığında toplam 883 adet “elektrikli otobüs” ya da “çevreci otobüs” alınması ve bu otobüslerin şarj edeceği tesislerin acilen yapılması hedeflendiği halde; izleyen yıllarda hem de 2017 yılında alınan 20 adet elektrikli otobüsün sayısında bir artış olmamış, hem de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 5 Mart 2019’da Hürriyet gazetesinden Ertuğrul Özkök‘e verdiği röportajda dile getirdiği “Benim çok büyük bir rüyam var. Bu rüya Koç Holding’in genel merkezini İzmir’e taşıtmak. Tabii Koç Holding bir sembol, Eczacıbaşı zaten İzmirliydi İzmir’e dönecek. Vodafone, Turkcell, Sabancı, aklınıza ne gelirse o şirketlerin yönetim merkezlerini İzmir’e taşıtacak bir şehir hayal ediyorum ben. Bu öyle bir ütopya falan değil. Bu olay 20’nci yüzyılın başında Amerika’da olmuş. Birçok şirket yönetim merkezlerini New York’tan başka şehirlere taşımış. Starbucks’ın, Boeing’in, Coca-Cola’nın merkezleri New York dışındaysa, Türkiye’nin büyük şirketlerininki neden İzmir’de olmasın?” söylemini doğrularcasına, sözünü ettiği holdinglerin merkezi İzmir‘e gelmemiş olsa bile Koç Holding‘e bağlı Otokar şirketi tarafından “çevreci” etiketiyle üretilen mazotlu otobüslerin İzmir‘e getirilmesine ağırlık verilmeye başlanmış, alınacağı söylenen toplam 400 adet elektrikli otobüsün yerine konulan 364 mazotlu otobüs kentin meydanlarına dizilerek gövde gösterileri yapılmaya başlanmıştı. (2)
2020 yılında yapılan büyük bir ihale ile 102 solo ve 164 körüklü otobüsle 10 adet midibüs alınmış, başlangıçta hedeflenen sayıya ulaşılamamıştır. Böylelikle, 2019-2023 hizmet döneminde alımı hedeflenen 883 otobüsle alınan 266 otobüs arasındaki 617 adet otobüsün bedeli, İzmir halkına verdiği sözü tutmayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer adına borç yazılmıştır. (3)
İzmir Büyükşehir Belediyesi bir yandan kendisine ait İzmir Açık Veri Portalinde (www.acikveri.bizizmir.com) İzmir Elektrikli Otobüs Projesinin Ürettiği Çevresel Değerler adı altında halen kullanılmakta olan 20 elektrikli otobüse ait toplum yolcu sayısını, kullanımı engellenen akaryakıt miktarını, salımı engellenen CO2 miktarını ve tüm bu salımı filtreleyebilmek için gerekli ağaç sayısını hesaplamakla birlikte 2017 yılında alınan 20 otobüsün sayısı, aradan geçen 5 yıl içinde bırakın 400’ü, 21’i bile bulmamıştır. (4)
Hele ki, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 7 Ağustos 2023 tarihli gazetelere yansıyan “100 elektrikli otobüs daha alacağız” vaadini okuduktan sonra 2019 yılından bu yana devamlı bizlere vaat edilen bu sözün ne zaman hayata geçeceğini ve aradan geçen süre içinde elektrikli otobüslerin neden ve nasıl mazotlu otobüslere dönüştürüldüğünü, Koç Holding‘in merkezi yerine otobüslerinin neden İzmir‘e getirildiğini merak edip duracağız. (5)
Sahi, 2017 yılında alınan 20 elektrik otobüsün sayısı aradan geçen 6 yıl içinde 100’e ya da söz verildiği gibi neden 400’e çıkarılmadı ve onun yerine 2020/235085 numaralı açık ihale sonucunda satın alınan 204 solo, 164 körüklü otobüsün % 20 iş artışlı bedeli olan 571.345.351.-TL’nın ödendiği Koç Holding‘in şirketi OtokarOtomotiv ve Savunma Sanayi Anonim Şirketi tarafından üretilen mazotlu otobüsleri niye tercih edildi?
Hele ki, 2021 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 3’ü CHP‘den, 1’i de AKP‘den seçilen 4 kişilik denetim komisyonunun AKP‘li üyesi olan Fikret Mısırlı‘nın, ESHOT ve İZSU denetimlerini yaparken CHP‘li eski bir belediye başkanı ile başkan yardımcısının yetki belgesi olmayan OTOKAR bayii üzerinden hem OTOKAR‘a, hem de BMC‘ye ait oto yedek parçalarıyla 10 numara madeni yağ satıldığını gördüğünde yazdığı rapordan bunu yapanların isimlerinin çıkarılması ya da isimlerinin İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘ndeki görüşmede okunmaması için kendisine CHP üzerinden nasıl baskı yapıldığını, partisi üzerinden de nasıl rüşvet teklif edildiğini, İzmir Valiliği ile İçişleri Bakanlığı‘na yaptığı şikayetlerin nasıl sonuçsuz kaldığını anlattığı videoyu izleyip bu haberin yazıldığı Ege Postası gazetesini okuduğumuzda, bu kapının nasıl yağlı bir kapı olduğunu daha fazla anlamaya başlarız… (6)
Elektrikli otobüsler yerine fosil yakıt yakan otobüslerin neden tercih edildiğini bir bilen ve bütün bunlara itiraz edecek biri varsa, lütfen bir adım öne çıksın….
“Ut beni hüzünlüyken bile mutlu ediyor. Bana unutulan ama mutluluk verdikleri için unutulmaması gereken harika insanların hikayelerini anlatıyor. Onlar unutuldu ama müzikleri unutulmadı.”
Marko Melkon Alemşeryan
2 Mayıs 1895 tarihinde İzmir‘de doğan Ermeni asıllı udi ve şarkıcı Marko Melkon Alemşeryan (Μάρκος Μελκόν)’ın babası tüccar Garabed, annesi de Rose Hrepsme Alemşeryan idi. 1902 yılında 17 yaşındayken Osmanlı ordusunda askerlik yapmamak için ödenen cizyeyi ödeyemediği için önce Atina‘ya, 10 Şubat 1920’de de ABD, New York‘a gitmiş, 10 Ekim 1922’de Massachusetts eyaletinin Boston şehrinde yaşarken ABD vatandaşlığına geçmiş ve her iki ülkede çalıştığı tavernalarda ud çalıp şarkılar söylemiştir. 1929-1935 döneminde Massachusetts eyaletinin Middlesex, Watertown yerleşiminde, 1935-1963 döneminde New York‘un Queens bölgesinde yaşamış ve 1963 Nisan’ında aynı yerde vefat etmiştir.
ABD’ne seyahat eden yabancıları gösteren listenin 7. sırasındaki 33 yaşındaki “Melkon Alemsherian”
Amerika Birleşik Devletleri’ndeyken 47 yaşında aldığı 104 numaralı kayıt kartı…
Konuştuğu Türkçe, Ermenice ve Rumca dillerinde geniş bir repertuara sahip olan Marko Melkon Alemşeryan 1937 yılında “Oğlan oğlan” şarkısı ile ilk plak kaydını yapmıştır.
Dönemin ünlü firmaları Re, Kaliphon, Metropolitan ve Balkan‘dan bir dizi plak çıkardı. 1960 yılında, Jules Dassin‘in Pazar Günü Asla (Pote tin Kyriaki) filmi için Manos Hacıdakis‘in bestelediği “Ta pedia tou Pirea” şarkısında ud çalması için ünlü orkestra şefi Don Costa‘dan teklif almış ve bu cazip teklifi kabul etmiştir. Film, 1961’de bu şarkıyla En İyi Müzik Oscar‘ını almıştı.
Marko Melkon Alemşeryan (Μάρκος Μελκόν) Amerika Birleşik Devletleri‘nde Orta Doğu ve oryantal dans müziğinin önemli bir erken dönem figürüydü ve çoğu şarkısını Türkçe söylüyordu.
Şimdi gelin isterseniz, Marko Melkon Alemşeryan‘ı, 26 Ekim 1929 doğumlu kızı Rose Hagopian-Moziyan-Alemşeryan‘ın ağzından dinleyelim:
“Babam Melkon Alemşeryan, 2 Mayıs 1895’te İzmir’de (İzmir), Ermeni ebeveynler Garabed ve Hripsime Alemşeryan’ın çocuğu olarak dünyaya geldi. Annesi gençliğinde gitar dersleri almasını istiyordu ama bulabildikleri en yakın şey uddu. Yani tesadüfen bu onun enstrümanı oldu. On yedi yaşında Türk ordusundaki görevini yerine getirecekti. Babasının onun adına cizye ödeyip askerlikten muaf olmasına gücü yetmediği için Yunanistan’ın Atina şehrine kaçtı ve burada taverna ve kahvehanelerde çaldı. İzmirli olduğundan akıcı bir şekilde Yunanca konuşuyor ve şarkı söylüyordu. 1921’de müzisyen arkadaşı ve meslektaşı Achilles Poulos ile birlikte Amerika’ya gitti. New York’a vardığında gemide tanıştığı bazı Yunan denizciler onu doğrudan bir kahvehaneye götürdü. Bütün gece elinde ud çalmış ve sonunda ertesi sabah cepleri parayla dolu olarak kız kardeşinin evine varmış. Ailesi onu bu kadar parayla bulunca şok oldu. Kimse Melkon kadar şok olmadı. Amerika’da müzisyen olarak çalışabileceğini bilmiyordu. Böylece kariyerine kabare sanatçısı olarak başladı. Marko Melkon sahne adını aldı. Yunanlılar, özgün tarzı nedeniyle onun Yunan olduğunu iddia ettiler. 1923’te ailesi Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı ve Yunanistan’a kaçtı. Marko’nun biriktirdiği parayla Amerika’ya geçiş masraflarını karşıladı.
1928’de Marko evlenmek için Yunanistan’a döndü. Selanik’te bir hafta içinde İzmirli Ermeni kızı Azad Karnoogian ile tanışıp evlendi. Eski arkadaşı Achille Poulos sağdıç olarak görev yaptı. Düğünden önceki gece Marko, genç gelininin ağladığını görünce onunla evlenmeye zorlandığını sanıp oradan kızgınlıkla ayrıldı. Achille onu bunun doğru olmadığına ikna etmeye çalıştıysa da tartışma alevlendi ve zavallı Achille sonunda Marko’nun udunu kafasına yedi. Yine de Marko ve Azad ertesi gün evlendiler. Çift, Marko’nun Mt. Auburn Bulvarı’nda bir müzik ve plak dükkanı işlettiği Watertown, Massachusetts’e yerleşti. Benim ve ağabeyim Garabed’in iki çocukları vardı. Buhran sırasında babam işini kaybetti ve biz de New York’a taşındık ve orada yeniden kulüplerde çalmaya başladı. Kırklı yıllarda MeRe, Kaliphon ve Metropolitan plak şirketlerinde yapılan bir dizi plağın yayınlanmasıyla popülaritesi arttı. İlk albümü “Oğlan, Oğlan” ülke genelinde büyük beğeni topladı. 1950 yılına gelindiğinde Marko’nun kayıtlarının bulunmadığı bir Ermeni hanesi neredeyse yoktu. Grubunda kemancı Nişan Sedefliyan veya Nick Doneff, ünlü kanun sanatçısı Garbis Bakırcıyan ve genellikle gece kulübündeki kadın dansçılardan biri olan bir dümbelek sanatçısı vardı.
Babamın beni bir kayıt seansına götürdüğünü hatırlıyorum. “Püsküllü bela”yı kaydediyorlardı. Mühendis, bunun ana kayıt olacağını her söylediğinde, dümbelek çalan zavallı kadın sinirleniyor ve ritmini kaybediyordu. Hepsi kontrol odasında kayıttan müziği dinliyordu, bu yüzden beni duyabildiklerinin farkına varmadan dümbeleği alıp ona eşlik ettim. Babam dışarı çıktı ve ben de sinirleneceğini düşünerek dümbeleği hemen bıraktım. Bunun yerine, “Sen çal!” dedi. Onun dünyasının bir parçası olmak çok heyecan vericiydi ve genç bir kız olarak, kayıt başına 5 dolarlık bir servet kazandım! Yaz aylarında, otellerin Doğu Yakası’nın her yerinden gelen Ermeni göçmenlerle dolup taştığı Catskill Dağları’na giderdik. Marko, Tannersville Bar, Washington Irving Hotel ve Clinton Hotel’de çaldı. Bir yıl babamın annemi, teyzemi ve beni yazın çalacağı Tannersville Bar’a götürdüğünü hatırlıyorum. Biz geldiğimizde başka bir udçu, babamın şarkılarından birini çalıyordu. Bitirdikten sonra babam bana ud sanatçısı hakkında ne düşündüğümü sordu. “Bir amatör için hiç de fena değil” dedim. Marko güldü ve besbelli benim hayranlığımdan etkilenmişti. Onun dünyadaki tek profesyonel ud çalan olduğunu sanıyordum! Sahnedeki varlığı ve Ermenilerin “kef zamanı” (iyi, keyifli zamanlar) dedikleri şeyi yaratma yeteneği gerçekten dikkate değerdi. “Kef-making” (keyif yapma) işini sanata dönüştürdü ve bence bu onun en büyük yeteneğiydi. Muhtemelen daha bilgili veya teknik açıdan daha yetkin ud çalanlar vardı ama hiçbiri Marko olamadı. Efsanevi kör ud sanatçısı Udi Hrant’ın İstanbul’dan New York’a gelişini hatırlıyorum. Akşam yemeği için evimize geldi ve sonrasında bizim için çaldı. Teyzem, Marko’ya “Çok güzel çalıyor değil mi?” dedi. Marko şöyle yanıtladı: “Ben bu tür müzik çalmıyorum. İnsanları dans ettiriyorum.” Hiçbir şey bundan daha doğru olamazdı. Konu kabare tarzı çalmaya ve iyi vakit geçirmeye geldiğinde Marko tartışmasız kraldı. Her hayranının sadece ismini değil aynı zamanda en sevdikleri şarkıyı da biliyordu. Hangi şarkıyı ne zaman çalacağını ve zevklerine göre özel olarak nasıl çalacağını biliyordu. Herkese sanki tek başına oynuyormuş gibi hissettirdi. Hiçbir müzisyen Marko kadar bahşiş kazanmadı (müzisyenlerin üzerine dolar banknotları atılırdı). Club Zara ve Club Khyam’ın açılışında Boston’a gitti ve haftalarca Philadelphia, Chicago veya Detroit’e giderek onların kulüplerinde ve kahvehanelerinde çaldı.
New York’taki 8th Avenue orta doğu kulübü sahnesi giderek daha popüler hale geldikçe, Marko’nun izleyicileri arasında Amerikalılar da yer almaya başladı. En tanınmış kulüpler olan Port Said, Britania, Mısır Bahçeleri ve Grecian Palace Cafe, Leonard Bernstein, Melvin Douglas, Ann Sheridan ve Dave Brubeck gibi ünlülerin uğrak yeriydi. 1950’de Mısır Bahçeleri’nin giriş ücreti 3,50 dolardı; bu Copacabana’dan elli sent daha fazlaydı! Sahibi çekingen bir adamdı, bu yüzden Marko konukları selamlamak ve dağıtmak için sık sık sahneden atlıyordu. Annem gündüzleri şapkacı olarak çalışıyordu. Babam balık tutmayı severdi ve kulüp randevusundan sonra genellikle sabah 4.00’de doğrudan Sheepshead Körfezi’ne giderdi. Yemek yapmayı çok seviyordu ve Yunanistan’da öğrendiği balık yemeklerinde uzmanlaşan olağanüstü bir şefti. Kabare hayatı gece saat 10.00 sıralarında başladığından günleri serbestti. Vodvile gitmeyi seviyordu ve benim okuldan eve gelip ona eşlik etmemi sabırsızlıkla bekliyordu.
1960 yılında “Pazar Günü Asla” filmi çekildi. Annem de babam da bu filmi çok sevdiler çünkü onlara Atina’da tanıdıkları insanları hatırlattı. Marko, Amerikalı orkestra lideri Don Costa filmin şarkısında ud çalmasını istediğinde çok heyecanlandı. Hatta konseri gerçekleştirmek için Müzisyenler Birliği Yerel 802’ye bile katıldı. 1957’de caz trompetçisi ve prodüktörü olan kocam Roger Mozian, babamın Decca plakları için tek uzun süreli çalma albümünü kaydetti: Hi-Fi in Asia Minor. Bu büyük bir başarıydı ve Marko’nun Ermenice, Yunanca ve Türkçe şarkı söylemesini sağladı. Roger daha önce Dance Band ve Ud için Asia Minor adlı bir eser yazmıştı. Birlikte kaydettiler ama asla yayınlanmadı. Kayıt sırasında Marko’nun etrafına özel duvarlar örmek zorunda kaldılar çünkü Marko tüm enstrümanlar çalarken udunu duyamadığını söyledi! Babam mükemmel bir şovmendi, sahne dışında bile performans sergiliyordu ama müzik onun gerçekten ilk aşkıydı. Nick Kenny ile yaptığı röportajda udun metresi gibi olduğunu hissettiğini söyledi. Göz ardı edildiğinde soğuk tepki verdi. 1952’de kalp krizi geçirdiğinde doktorları en az bir yıl süreyle çalışmayı bırakması konusunda ısrar etti. Kendisi ve tüm aile için en zor yıldı. Hayranlarından alışık olduğu alkışa ve ilgiye çaresizce ihtiyacı vardı. İyileştiği yıl boyunca kendisi ile ne yapacağını bilmiyordu ve biz de onunla ne yapacağımızı bilmiyorduk! Bazen huysuz olabiliyordu ve hayal kırıklığı hepimiz tarafından hissediliyordu. Başlangıçta bahçe işleri ve evdeki ufak tefek işler ile meşgul olmaya çalışsa da Marko böyle bir aile hayatına uygun değildi. Ruh halindeki değişimler aşırıydı ve keskin alaycılığı bazen yakınındakileri incitiyordu. Şöyle derdi: ‘Beni kimse anlamıyor. Belki Rosig beni biraz anlıyor olabilir.” Marko yılı idare etti ancak yaşam tarzını tamamen değiştirmek zorunda kaldı. Hayatının geri kalanında içki ve sigarayı tamamen bıraktı. Ancak kalbi zayıfladı ve sonraki on bir yıl boyunca bir dizi küçük kalp krizi geçirdi. Kulüplerde çalmaya devam etti ama genellikle sadece hafta sonları. Kalbi nihayet 1963’te Astoria, Queens’teki evindeyken dayanamadı. Kayıtları hayatta kaldığı için minnettarım. Bu koleksiyonun derlenmesinde birçok anı hatırlandı. Kemancı Nişan Sedefliyan’ı sigarası ağzının kenarından sarkarken görebiliyorum… ve ilk anılarım babamın taksim (doğaçlama) çaldığı anılar. Kızının dansa gideceğini nasıl duyurduğunu ve bir yabancı ya da genç bir adam benimle dans etmeye cesaret ederse müziğin nasıl soğuyacağını hatırlıyorum.” (1)
Albümleri (2)
1. Music From Turkey, LP, Mono, Fiesta, FLP 1418, 1965.
🔴 Ali Dayı
🔴 Cemo Vay Cemile
🔴 Hastayım Yalnızım
🔴 Trabzon Yalı Boyu
🔴 Bekledim Günlerce
🔴Yüce Dağ Başında
🔴 Açmam Açamam
🔴 Su Dere Yonca
🔴 Sen de Leyladan mı Öğrendin
🔴 O Günkü Gördüm Seni
2. Marco Melkon, CD, Traditional Crossroads, CD 4281, 1996.
🔴Yandım Yandım, Keman: Nişan Sedefliyan
🔴 Oğlan Oğlan
🔴 Allan Gel – Keman: Nick Doneff
🔴 Ekinim Harmanım Yok
🔴 Hicaz Taksim
🔴 O Asil Gözleri
🔴 Gideceksin Gurbet Ele, Keman: Nick Doneff
🔴 Çifte Telli, Keman: Nişan Sedefliyan
🔴 Aman Arap Kızı, Kanun: Kanuni Garbis, Keman: A. Zervas
🔴 Oğlan Yalanlar Düzme
🔴 Nazlı Kadın
🔴 Çapkın Çapkın
🔴 Hanım Oyunu, Keman: Nişan Sedefliyan
🔴 Hüzzam Taksim
🔴 Mecnun Oldum Bir Güzele, Kanun: Kanuni Garbis, Keman: A. Zervas
🔴 Bahçelerde Ben Gezerim, Keman: Nick Doneff
🔴 Püsküllü Bela, Kemal: Nick Doneff
🔴 Kadifeden Kesesi
🔴 Bu Gece Çamlarda Kalsak
🔴 Seviyorum Ayıp Mıdır?
🔴 Asia Minor
3. I Go Around Drinking Raki: ca.1942-1951 NYC Recordings, (30XFile, FLAC), Canary Records, 2019.
🔴 Rakı İster İster
🔴 Hanım Oyunu
🔴 Hüzzam Taksim
🔴 Çapkın Çapkın Bakarsın
🔴 Yandım Yandım
🔴 Halis Arap Kızı
🔴 Çiftetelli
🔴 Beyazın Adı Var
🔴 Anapsate Kai Sbusete Ta Sparmasete (Mumları Yak ve Söndür)
🔴 Trigurizo San Tin Nuxterida (Yarasa Gibi Dolaşıyorum)
🔴 Oğlan Oğlan
🔴 Yanakların Gül Olsun
🔴 Püsküllü Bela
🔴 Nazlı Kadın
🔴 Nihavent Taksim
🔴 Dokumacı Kız
🔴 Bahçe Duvarını Aştın, Victoria Hazan & Marko Melkon
🔴 Martinim Omuzumda, Marko Melkon & Victoria Hazan
🔴 Bir Gül Gibi
🔴 Gözlerinden Bellidir
🔴 Şeker Oğlan
🔴 Ta Oula Sou (Olduğun Her Şey)
🔴 Ethela Na’Rotho To Vradu (Bu Gece Sana Gelmek İstedim)
🔴 Rast Taksim
🔴 O Nasıl Gözler
🔴 Kadife Kantosu
🔴 Gideceksin Gurbet Ele
🔴 Galata’da Todoraki Doldur Doldur Ver Yanaki
🔴 Rixe Ta Mallia Sou Piso (Saçlarını Geri At)
🔴 Karcığar Taksim
4. Hi-Fi Adventure in Asia Minor (12XFile, FLAC, Album), Canary Records, 2020.
🔴 Eam Cheanar Yaren
🔴 Rommpi Rommpi
🔴 Tchomiko
🔴 Jezayire
🔴 Kasop
🔴 Depkey
🔴 Hanım Oyunu
🔴 Zeybekiko
🔴 Soodeh Soodeh
🔴 Kalamantiyano
🔴 Finjohn
🔴 Bar Dasnehchors
45’likleri (2)
1. “Değirmenci” ve “Bahçe duvarını aştım“, Victoria Hazan ve Marco Melkon, (Shellac, 10″, 78 RPM), Meyropolitan Phonıgraph Record Co., No.2004.
Hollandalı tarih profesörü JohanHuizinga (1872-1945), Homo Ludens isimli yapıtında oyunun tanımını şu şekilde yapar: “oyun, özgürce razı olunan, ama tamamen emredici kurallara uygun olarak belirli zaman ve mekân sınırları içinde gerçekleştirilen, bizatihi bir amaca sahip olan, bir gerilim ve sevinç duygusu ile ‘alışılmış hayat’tan ‘başka türlü olmak’ bilincinin eşlik ettiği, iradi bir eylem veya faaliyettir.” (1) Bu bağlamda, oyun dünyadaki değişik kültürlerin oluşmasını sağlayan en önemli özellik olarak kabul edilebilir. Huizinga‘ya göre oyun canlının bir tepki ya da içgüdüsü değil, belli bir işleve sahip bir eylem olarak kültürden daha eskidir. (2)
Huizinga’ya göre oyunun genel karakteristikleri şunlardır: ❖ “Her oyun her şeyden önce gönüllü bir eylemdir”. ❖ “Oyun keyfe kederdir. Oyundan alınan zevk, oyunu ihtiyaç olarak hissettirdiği ölçüde oyunun gerekliliği emredici hale gelmektedir. Oyun her an ertelenebilir veya iptal edilebilir”. ❖ “Oyun serbesttir, oyun özgürlüktür (…) oyun ‘gündelik’ veya ‘asıl’ hayat değildir. Oyun, bu hayattan kaçarak, kendine özgü eğilimler olan geçici bir faaliyet alanına girme bahanesi sunar”. ❖“Gündelik hayatın içinde bir kesinti, bir rahatlama meşguliyeti olarak gözükmektedir. Fakat oyun düzenli olarak tekrarlanan bu niteliğiyle bile, genel anlamdaki hayata eşlik etmekte, onun bir tamamlayıcısını, hatta bir parçasını meydana getirmektedir. Hayatı süslemekte, onun boşluklarını doldurmakta ve bu bağlamda vazgeçilmez olmaktadır”. ❖ “Zaman ve mekân olarak bazı sınırların içinde ‘sonuna kadar oynanır’. Kendi akışına ve kendinde anlamına sahiptir (…) Oyun sürerken hareket, gidiş-gelişler, kader değişiklikleri, birbiri yerine geçmeler, bağlanmalar ve ayrılmalar görülür”. ❖ “Oyun gündelik hayattan, bu hayatın içinde işgal ettiği yer ve süreyle ayrılır. Yalıtılmış ve sınırlı olma niteliğine sahiptir”. ❖ “Oyun düzen yaratır, oyun düzenin ta kendisidir”. ❖ “Oyun dahil eder ve serbest bırakır. Özümler. Yakalar, başka bir ifadeyle, cezbeder”. (3)
Bu bağlamda eski deyimiyle “müsabaka“, yeni kullanımıyla “yarışma” da bir oyundur. Hem de tarafların karşılıklı rekabetine dayanan ve bu nedenle de yarıştırarak zevk veren keyifli bir oyundur. Tabii ki oyunun kuralları ve kurgusu, oyunu oynayan tüm taraflar için adil, anlamlı, sonuç alıcı ve taraflara zevk vermeyecek kadar kolay olmamak koşuluyla… Ayrıca oyun içinde ortaya çıkacak “düzenbazları“, “hilekârları” ve kurallara karşı çıkıp kurallara uymayan “oyunbozanları” da dikkate almak koşuluyla….
Çünkü, yine Huizinga‘ya göre, “oyun mutlak bir düzen gerektirir. Bu düzenin en küçük bir ihlali oyunu bozar, oyun niteliğini ve değerini yok eder“. (4)
Bu düşüncelerle yıllardır ulusal ve uluslararası düzeyde şirket, sivil toplum örgütü, meslek odası ve belediyelere yönelik gerçekleştirdiğim açık ya da kapalı alan eğitim ve eğlence etkinliklerinde, yaşanan ortak sorunu ve oyuncuları dikkate alarak kurguladığım takım oyunlarını yönetip bu konularda kalem oynatmış biri olarak oynattığım ya da gözümün önünde oynanan diğer oyunların matematik bir “düzen” içinde “adil“, “anlamlı“, “sonuç alıcı” ve oynayanlar için keyif alacak şekilde “gerilimli” olmasına, oyunu bir kez daha oynamak isteyecek şekilde zevk alınmasına, oyunun oynamayı mümkün kılmayacak derecede fazla zor ya da kolay olmamasına; ayrıca, oyunlarda hakem olduğumda ya da bir seçici bir jüri kurduğumda jürinin önceden belirlenmiş oyun kurallarına göre adil kararlar vermesine dikkat etmişimdir.
Mavişehir ve Mavişehir’deki çocuklar için oyun parkına yerleştirilen oyuncak: KEPÇE
Ama bir süredir, kendimi yakın hissettiğim şehir ve bölge planlamacılarının meslek örgütü TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından düzenlenen “Raci Bademli İyi Uygulamalar Yarışması” isimli yarışmanın 2021 ve 2023 yıllarında yapılan son iki uygulamasında, oluşturulan jürinin “yapılabilirlik“, “sürdürülebilirlik” ve “hukuka uygun olma” gibi ilkelerin yanında önceden belirlenmiş oyun kurallarına uymaksızın ve asıl önemlisi kullanıcıların görüşlerini almaksızın ödüller verdiğini görüyor; böylelikle, değerli bir şehir plancısı anısına düzenlenen bu yarışmanın amacı dışına çıkıldığına, yarışmaya katılanların sunduğu proje ve uygulamalar arasında yarışma şartnamesinde belirtildiğinin aksine o projenin başarıyla uygulanıp uygulanmadığına bakılmaksızın ve o projeler hakkındaki görüş, düşünce, öneri ve eleştirileri göz ardı ederek ödüller verildiğine, sonuç olarak o değerli şehir plancısı adına verilen ödülle ödülü veren kurumun saygınlığının yıprandığına tanık oluyorum.
Sözünü edeceğim yarışma, 2003 yılında vefat eden Prof. Dr. Raci Bademli anısına ilk kez 2003 yılında düzenlenip o tarihten sonra her iki yılda bir; yani, 2005, 2007, 2009, 2011, 2013, 2015, 2017, 2019, 2021 ve 2023 yıllarında toplam 11 kez verilmiş olan Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülleri‘nin 2021 ve 2023 yılı sonuçlarıyla ilgili olacak. Tabii ki bu değerlendirmelerde, yaşadığım kent İzmir‘le ilgili olanlarını ele alıp ödül öncesi ya da sonrasında o projeyi izleyip hangi noktalara gittiğini ya da gidemediğini görüp tanık olan bir İzmirli olarak düşündüklerimi yazacağım. Ardından da bu düşünceler çerçevesinde yararlı olmak amacıyla çeşitli öneriler geliştirmeye çalışacağım.
O nedenle ilk olarak 2021 ve 2023 yıllarındaki yarışmalar sonucunda verilen ödüllerin İzmir‘le ilgili olanlarını hatırlamak isterim:
2021 tarihli yarışmaya katılan toplam 14 proje arasından 4’ü İzmir‘le ilgili olup bunlardan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilgili olan iki projeyi ele almak istiyorum. Bunlar sırasıyla “Talatpaşa Yaya Geçidi Düzenleme Projesi” ile “Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi” uygulamaları olacak.
2023 tarihli yarışmaya katılan toplam 12 proje arasından 2’si İzmir‘le ilgili olup bunlardan “İyi Uygulama Ödülü Birincilik Derecesi” verilen Karşıyaka Belediyesi‘ne ait “Karşıyaka Kentsel Gıda Strateji Belgesi” ile “İyi Uygulama Ödülü Üçüncülük Derecesi” verilen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait “Cittaslow Metropol Projesi Sakin Mahalle Programı” ile görüşlerimi paylaşacağım.
İşin ilginç yanı şu ki, 2021 ve 2023 yarışmalarında ödül alan dört uygulamadan üçünün yanlışlığı, yetersizliği ve başarısızlığı konusunda daha önce yazılar yazıp görüşlerimi paylaştığımız bir durumla karşı karşıya olduğum anlaşılıyor. O nedenle, bu üç yazımıza konu olan projeleri hatırlayıp o günlerde söylediklerimi yeniden tekrarlamakta yarar görüyorum.
Vezüv yanardağının küller altında bıraktığı antik Pompei’deki 4 metre genişliğindeki caddede yer alıp yeni bulunan “yükseltilmiş yaya geçidi“…
Ancak ondan önce hakkında herhangi bir yazı yazmaya değer bulmadığım 2021 tarihli ödülü alan “Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Düzenlemesi Projesi” ile ilgili görüşlerimi paylaşmak isterim.
Aslında, TSE Teknik Kurulu‘nun 14 Haziran 2012 tarihli toplantısında kabul edilen 12527 no’lu “Şehir İçi Yollar, Kaldırım ve Yaya Geçitlerinde Ulaşılabilirlik İçin Yapısal Önlemler ve İşaretlemelerin Tasarım Kuralları” isimli zorunlu TSE standardının “Işık Kontrolsüz Hemzemin Yaya Geçitleri” başlıklı 5.4.1.2. maddesinde yer alan düzenlemelerin yükseltilmiş yaya geçitleri ile ilgili tasarım kurallarını belirlediğini bilmekle birlikte;
(WHO) Dünya Sağlık Örgütü‘nün 2013 yılında yayınladığı “A Road Safety Manual for Decision-Makers and Practitoners” isimli rehberi 2017 yılında Türkçeye kazandıran Emniyet Genel Müdürlüğü‘nün “Yaya Güvenliği, Karar Organları ve Uygulayıcılar İçin Karayolu Güvenliği El Kitabı” ile
(WDU) Dünya Engelliler Birliği (World Disability Union)’nce hazırlanıp 7 Haziran 2013 tarihinde tüm birlik üyesi ülkelerin ortak deklarasyonuyla kabul edilen “Engelliler İçin Evrensel Standartlar Kılavuzu“nda ve
2010 yılında Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı‘nca yayınlanan “Yerel Yönetimler İçin Ulaşılabilirlik Temel Bilgiler Teknik El Kitabı“nda yer alan bilgiler,
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2020 yılında tasarlanıp uygulanan 34 metre uzunluğundaki yükseltilmiş yaya geçidi projesinin dünyada ya da ülkemizde ilk kez gerçekleştirilen özgün ve yenilikçi bir tasarım/uygulama olmadığını, yükseltilmiş yaya geçidi düşünce ve uygulamasının, 2020 tarihli İzmir, Talatpaşa Bulvarı uygulaması öncesinde dünyanın birçok kentinde olduğu gibi Aydın (2018), İstanbul, Kayseri (2017)ve Sakarya (Mart/2020) gibi kentlerde de uygulandığını göstermektedir.
Kâğıt üzerinde ya da fotoğraf, maket ve üç boyutlu görsellerle iyi bir tasarım ve uygulamaymış gibi gösterilen bu projenin, bu tür yarışmalarda seçici kurulun titizlikle ele alması gereken “sürdürülebilirlik ilkesi” açısından ne durumda olduğunu ise 2 Temmuz 2020 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “Sanat eseri gibi yaya geçidi İzmir’de öncelik yayaların güvenliği” başlıklı haberine eklenen fotoğrafla, görünürlüğün azalıp neredeyse yok olduğu 5 Kasım 2023 tarihli fotoğraf en iyi şekilde göstermektedir. Aralarında sadece iki yıl olan bu iki fotoğrafı görünce insanın aklına gelen ilk sorular şu şekilde oluyor:
“Taksilerin müşteri bulmak için yanaşıp park ederken, acaba çevrede bir trafik polisi var mı diye tedirgin olması ve geçiş alanı içinde yayalara yol veren trafik ışığı bulunması nedeniyle trafiğin ağır işlediği ya da yıllardır ölümlü ya da ağır yaralamalı bir trafik kazasının olmadığı bu noktada yükseltilmiş yaya geçidi yapılması gerçekten gerekiyor muydu ?“
“Diğer kentlerin örnek alacağı en iyi uygulama bu muydu?”
“Ödül acaba bu yükseltilmiş yaya geçidindeki -daha sonra silikleşip yok olan- göz alıcı desenlere mi verildi?“
“Ödül, kentin diğer bölgelerindeki yükseltilmiş yaya geçitleri dikkate alınmadan, sırf Alsancak gibi herkesin gözünün önündeki bir örnek olduğu için mi verildi?“
Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Projesi. Tarih: 7 Kasım 2021.
Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Projesi. Tarih: 5 Kasım 2023.
2021 yılının ikinci özendirme ödülünün konusu olan “Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi” uygulaması ile ilgili olarak 20 Ekim 2020 tarihinde yazdığım “Çevre Adına Söylenen Yalanlar” başlıklı yazımda ise, başlı başına bir kent suçu mahalli olan Mavişehir‘de satılan dairelerin rantının yükselmesinde etkili olan; ancak daha sonra yüksek bakım masrafları nedeniyle bakımını yapamadıkları ortak alanların İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne devredilmesi suretiyle daha iyi, düzenli ve ucuz bir şekilde bakılmasını arzulayan site yönetimlerinin, bu alanların bakımının halkın vergileriyle oluşan kısıtlı belediye bütçesine nasıl bir yük haline getirdiğini, böylelikle yüksek gelirli zenginlerin oturduğu bu alanların kentin diğer bölgelerinde yaşayan yoksul ve dar gelirli insanların aleyhine nasıl soylulaştırıldığını anlatmaya çalışmıştık. (1)
Mavişehir Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi
2023 yılının birincilik ödülünü alan Karşıyaka Belediyesi‘ne ait “Karşıyaka Kentsel Gıda Strateji Belgesi“nin çarpık yapılaşma ile tarım alanlarının imara açılması gibi politika ve uygulamaları görmezlikten gelerek ve Karşıyaka’daki tarım ve gıda yapılanmasını bilmeden mevcut hukuki düzenlemelere ve toplumsal gerçeklere aykırı olup uygulanması ve sürdürülmesi mümkün olmayan yanlarını ise 4 ve 11 Eylül 2023 tarihli iki ayrı yazımda dile getirmiştim. Ayrıca tanıtımı 27 Ağustos 2023 tarihinde yapılan ve eylem planları henüz hazırlanmayan; adeta, “fırından yeni çıktığı için dumanı üstünde tüten” bu çalışmaya aradan iki ay geçtikten sonra, bu strateji belgesindeki hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı hususunun henüz belli olmadığı bir süreçte “başarılı” denilerek örnek gösterilmesi ve birincilik ödülü verilmesinin şaşkınlığını yaşıyorken… (2), (3)
Karşıyaka Belediyesi Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi
Henüz uygulanıp sonuç alınmamış olup 2023 yılı yarışmasında üçüncülüğe değer görülen “Cittaslow Metropol Projesi Sakin Mahalle Programı” hakkındaki görüşlerimi ise 23 Haziran 2022 tarihli “Pazaryeri’nden bir Cittaslow Metropol yaratmak…” başlıklı yazımda anlatarak İtalyan markalı bu şablon projenin uygulanabilirlik ve sürdürülebilirlik gibi temel ilkeler açısından ne kadar sorunlu olduğunu, Basmane bölgesiyle Pazaryeri mahallesini yakından bilen biri olarak anlatmaya çalışmıştım. (4)
“Müslüman mahallesinde salyangoz satmak“: Basmane Pazaryeri mahallesinde bir İtalyan markalı bir proje!!!
Bütün bu projelerle ilgili görüş ve değerlendirmelerimi, “Raci Bademli İyi Uygulamalar ÖdülüYarışması” için TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından şartnameye bakarak sonuçlandırmak isterim:
Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülü Yarışması, TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından, “çeşitli ölçek ve kapsamda bölgesel planlama, kentsel planlama, kentsel tasarım, kentsel koruma, doğal varlıkların ve kültürel mirasın korunması, kentsel yenileme, kentsel dönüşüm, sağlıklaştırma, kentsel ulaşım (toplu taşım, trafik sakinleştirme, yayalaştırma, doğal varlıkların ve kültürel mirasın korunması vb.) gibi mekânsal konular ile şeffaf yönetim, katılımcılık, kentsel ekonomik kalkınma ve istihdamın geliştirilmesi, yoksulluk ve yoksunluğun azaltılması, dezavantajlıların kentsel yaşama katılması, toplumsal ve kentsel bütünleşme ve yaşam kalitesinin artırılması gibi sosyal ve ekonomik sorunların çözümünde başarılı olan plan ve projeler hazırlayan / hazırlatan ve uygulamaya koyan merkezi ve yerel yönetimlere, özel sektöre, akademik kurumlara ve sivil toplum kuruluşlarına açık, serbest, ulusal ve tek kademeli bir yarışmadır.” tarafından tanımlanmaktadır. (9)
Ayrıca Arkitera isimli İnternet portalının 12 Temmuz 2021 tarihli “Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülü 2021” başlıklı haberinde yazılı olan bilgilere göre söz konusu yarışmanın amacı ve konusu şu şekilde belirlenmiştir:
“Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülü Yarışması, 01.09.2003 tarihinde kaybettiğimiz değerli hocamız Prof. Dr. Raci Bademli anısına ilk olarak 2003 yılında düzenlenmiş olup iki yılda bir tekrarlanmaktadır. Yarışma ile, doğrudan ya da dolaylı olarak kent ile ilgili mekansal, sosyal, ekonomik vb. konularda hazırlanarak uygulamaya konulmuş, sorunların çözümünde başarılı olan plan projelerin tanıtımının yapılması, öneminin vurgulanması ve örnek uygulamaların ortaya çıkarılarak değerlendirilmesi amaçlanmakta olup yarışma ödüllendirme süreçleriyle desteklenmektedir“. (10)
Bu ifadeden anladığımız şey, yarışmaya ancak “hazırlanarak uygulamaya konulmuş, sorunların çözümünde başarılı olan” plan ve projelerin katılması gerektiği halde, henüz uygulamaya konulmamış ya da başarıya ulaşmamış plan ve projelerin yarışmaya katılarak ödüllendirildiğidir. Ayrıca burada söz edilen “başarı” sözcüğü ile neyin anlatılmak istendiği ve bu başarının ölçülüp ölçülmediği konusu da önem taşımaktadır. Örneğin jüride yer alanlar o başarıyı ölçmek için proje mahalline giderek o proje ya da plandan yararlananlara fikirlerini sormakta mıdır?
O nedenle 2021 ve 2023 ödüllerini veren jüri üyelerine şu dört temel soruyu sormanın uygun olacağını düşünüyorum:
1. Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi gibi henüz uygulama aşamasına girmemiş dumanı üstünde projeler bu yarışmaya niye dahil edilmiş ve ödül verilmiştir?
2. Jüri tarafından değerlendirmeye alınan proje ve planların başarılı olup olmadığı nasıl ölçülmüştür? Bu çerçevede, söz konusu plan ve projeden yararlananların görüşünü almak ya da o projelerle ilgili olarak yazılmış ya da ifade edilmiş görüş, düşünce, eleştiri ve önerileri dikkate almak akıllarına gelmemiş midir?
3. “Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi“ ve “Cittaslow Metropol Projesi Sakin Mahalle Projesi” gibi projelerdeki soylulaştırma girişimleri niye iyi örnek olarak ödüllendirilmiştir?
4. “Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Düzenleme Projesi“nin halihazırdaki durumunu dikkate aldığımızda, ödüllendirmelerde projelerin sürdürülebilirliği konusu niye dikkate alınmamıştır?
Bu sorulara yanıt verilerek değerlendirme ve eleştirilerim doğrultusunda ödüllendirme uygulamasının yeniden gözden geçirilmesi, jürinin yarışma koşullarına uygun kararlar vermesi ve bu kararlarının gerekçesini kamuoyu ile paylaşması; ayrıca, Johan Huizinga‘nın, “oyun mutlak bir düzen gerektirir. Bu düzenin en küçük bir ihlali oyunu bozar, oyunun niteliğini ve değerini yok eder” ifadesini akıllarında tutmaları dileğiyle…
(1) Huizinga, J., Homo Ludens, Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, Ayrıntı Yayınları, Birinci Basım, Eylül 1995, İstanbul, Sh.48.
Rum asıllı ressam Nicolas-François Dracopolis, 1844’de İzmir’de dünyaya gelip 1906 yılında Fransa‘nın Antibes kentinde vefat etmiştir. Ünlü Fransız manzara ressamı Léon-Germain Pelouse (1838-1891)’un öğrencisi olmuş ve Pont-Aven’de yaşadığı sıralarda Bretonya manzaraları yapmıştır. (1)
N.F. Dracopolis, İncirler ve Marsilya Sürahisi, Bristol kağıdına siyah mürekkepli kalemle, 1879, 17,46X20,79 cm., Pennsylvania Academy of the Fine Arts (PAFA). (2)
İzmir ticaret rehberlerinde Dracopoli soyadını taşıyan tüccarlar, ticari temsilci ve komisyoncularla karşılaşılmakla birlikte bunların ressamımızla akrabalık bağı ne yazık ki bilinmemektedir. (3)
İzmirli Dracopolis Ailesi’ne mensup olan sanatçı Nicolas-François Dracopolis’in Boston English High School’un 1924 yılı kataloğunda 1869-1876 yılları arasında Fransızca öğretmeni olarak görev yaptığı görülmektedir. (4)
Ayrıca Boston‘da yayınlanan Teacher dergisinin cilt 25, 1872, Haziran sayısındaki “Comparative Philology” (Karşılaştırmalı Filoloji) yazısında Sokrates, Aristoteles ve geldiği Küçük Asya topraklarından söz etmesi nedeniyle yazar olarak gösterilen N. F. Dracopoli‘nin bizim N. F. Dracopolis‘imiz olduğu anlaşılmaktadır. (5)
Nicolas-François Dracopolis’in, Societe des Artistes Français’in Paris’te ilkini 1879’da düzenlediği yıllık salon sergilerinin 1879, 1880, 1882, 1894 ve 1895 tarihli olanlarına N. F. Dracopoli ya da N. F. Dracopolis adıyla katıldığı anlaşılmaktadır. (6)
Ünlü haftalık Quiz dergisinde ise Güzel Sanatlar Akademisi Sergisi‘nde N. F. Dracopolis‘e ait 156 numaralı “Souvenir of Algiers” (Cezayir Hatırası) isimli tablonun sergilendiği anlaşılmaktadır. (7)
American Board’un misyonerleri Levi Parsons ve Pliny Fisk’in tuttuğu raporlarda İzmir’de tanıştıkları Rum öğretmen Constantine Dracopolis’in adına rastlanır. Fisk, Ocak 1821 tarihli kayıtlarında, daha önce bazı elçilere dragomanlık (tercümanlık) yapmış ve Mısır’da, Suriye’de bulunmuş olan Dracopolis’in İzmir’deki Rum okullarını iyi bildiğini ve onları ziyaret ederken kendisine yardımcı olduğunu vurgulamaktadır. (8)
……………………………………………………………………………………………………
(1) Explication des Ouvrages de Peinture, Sculpture, Architecture, Gravure et Lithographie des Artistes Vivants, Paris 1879, s. 86; Denise Delouche, Les Peintres de la Bretagne avant Gaugin, C. II, Lille 1978, s. 786.
(6) 1038 ve 1039 numaralı resimler. Bkz. Catalogue Illustré du Salon de 1879: Société des Artistes Français, Paris 1879, s. 44; 1221 numaralı resim. Bkz. Catalogue Illustré du Salon de 1880: Société des Artistes Français, Paris 1880, s. 22; 884 numaralı resim. Bkz. Catalogue Illustré du Salon de 1882: Société des Artistes Français, Paris 1882, s. 32; 640 numaralı resim. Bkz. Catalogue Illustré du Salon de 1894: Société des Artistes Français, Paris 1894, sayfa numarası yok.
(8) The Missionary Herald, 17. Cilt, Boston 1821, s. 275-277.
Yararlanılan Kaynaklar
Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.27-44.
Daşçı, S. (2012) “1893-1896 İzmir Ticaret Yıllıklarında Adı Geçen Sanatçılar ve Sanatla İlgili Meslekler Üzerine Bir Değerlendirme“, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 2012, Cilt 1, sayı 3, s.17-52.
UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki Selimiye Camii’nin restorasyon, restitüsyon ve rölöve projesini 4,5 yılda 20 kişilik ekiple tamamlayan, restorasyonun duayeni olarak tanınan Yüksek Mimar Acar Avunduk, yasa gereği proje denetiminde olması gerekirken, caminin restorasyonu için kurulan şantiyesine bile alınmadığını iddia etti… Restorasyonu sürdüren firma ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne kendisini proje dışında bıraktıkları için dava açan Avunduk, “En büyük endişemiz şu; restorasyonda yapılacak yanlış bir tasarruf, yanlış bir imalatın geri dönüşü yok. Yaptığınız yanlış bir uygulama nesiller boyunca gelecek kuşaklara aktarılır, düzeltemezsiniz tekrar. Müellif mimarının da katkısıyla, belki uluslararası destekle, ciddi şekilde restore edilmesi lazım” dedi…
Türkiye’de 40 yıla yakın süredir mimarlık sektöründe yaptığı projelerle tarihi mirasların korunması için uğraşan, ‘restorasyonun duayeni‘ olarak adlandırılan YüksekMimar Acar Avunduk, Haziran 2013’te Mimar Sinan‘ın ‘ustalık eserim‘ dediği Selimiye Camisi için açılan ihaleyi kazandı. Ekibiyle birlikte Edirne‘ye gelen ve kelimenin tam anlamıyla 4,5 yıl Selimiye ile yatıp kalkan Avunduk ve ekibi, bu süreçte kapsamlı bir proje hazırladı. Projesi Anıtlar Kurulu tarafından kabul edilen Avunduk, restorasyon işinin başlayacağı süreci beklemeye koyuldu. 2017 yılından 2021 yılına kadar çalışmanın başlamasını bekledikleri belirten Avunduk, Kasım 2021’de restorasyon işinin iktidara yakın bir firmaya ‘adrese teslim‘ olarak verildiğini söyledi. Başlayan restorasyonda proje sahibi olarak denetimde bulunması gerektiği halde, tüm girişimlerine rağmen dahil edilmediklerini belirten Avunduk, restorasyon tabelasına isimlerinin bile yazılmadığını kaydetti.
4 YIL BOYUNCA MULTİDİSİPLİNER BİR ÇALIŞMAYLA PROJEYİ HAZIRLADIK
Projesini 4,5 yıl boyunca titizlikle hazırladıkları Selimiye‘nin, hataya yer verilmeyecek kadar değerli bir tarihi eser olduğunu belirten Avunduk, gelinen süreci şöyle anlattı: “Edirne Selimiye Camisi’nin projelerini Haziran 2013’te, açık bir ihale ile aldık. Mimarlık ofisim 40 yıldır bu işi yapıyor, restorasyon üzerine çalışıyoruz. 19 tane İstanbul’da ve Marmara bölgesinde ciddi anlamda büyük camilerin restorasyon projelerini hazırladığımız için liyakat esaslı tecrübemize dayalı bizi ihaleye çağırdılar ama açık ihaleye, davetli veya kayrılmış ihale değil. Bileğimizin hakkıyla ihaleyi kazandık ve ekibimi kurdum. Yaklaşık 20 kişilik ekiple ve multidisipliner bir çalışmayla ki 4 yıl süren ciddi bir çalışmadır bu, Edirne Selimiye Camii’ne yakışır nitelikte ulusal ve uluslararası yetkinlikte bir rölöve, restitüsyon ve restorasyon projesi hazırladık. Bu projeler 2017 yılında kuruldan her türlü takdirli, teşekkürlü onaylandı. 2017’de onaylanan bu projelerle hemen işe başlamamız gerekirken, bize restorasyona başlanacağı söylendiği halde yaklaşık 4 yıl beklendi. 4 yıl beklendikten sonra 2021 yılının 11’inci ayında 21-B yöntemiyle bu firmaya iş, adrese teslim olarak ihale edildi” dedi.
YAPILACAK YANLIŞ BİR RESTORASYON, UNESCO’DAN ÇIKMAYA SEBEP OLABİLİR
Avunduk, “Bu şirketin yaptığı bazı restorasyonlar sorunlu. Süleymaniye Camisi’nin restorasyonunu yaptı bu şirket. Yine 21-B yöntemiyle çağrıldılar ve Süleymaniye’nin akustiğinin tamamen bozulduğu iddia edildi. Koca Sinan’ın 500 yıl önce, hiçbir aletsiz, edevatsız, mikrofonsuz mükemmel şekilde akustiğini düzenlediği Süleymaniye’de bugün yüzlerce hoparlör ve mikrofon ve güçlükle imamların duaları arka sıradaki cemaat tarafından duyuluyor. Bu günlerce sosyal medyada gündeme geldi. İkinci bir konu çok yakın zamanda gündeme geldi; Ankara’da Saraçoğlu Mahallesi vardı, bu konuyu da Ankara Mimarlar Odası dava etti. Orası da Ankara’nın korunması gereken çok özel Cumhuriyet dönemi miraslarından. Ne yazık ki burada da akıl almaz işler yapınca İdare Mahkemesi bu firmanın oradaki bütün çalışmalarını durdurdu. Dolayısıyla böyle bir şirketin, Selimiye Camisi gibi UNESCO listesinde yer alan, Edirne’nin her şeyi olan, uygarlık tarihinin baş anıtı eserlerinden birisi olan Selimiye’de yapılacak yanlış bir restorasyon hem UNESCO listesinden çıkarılmasına sebep olacak, hem de Edirne Selimiye ile birlikte uygarlık tarihimiz çok şey kaybetmiş olacak. Böyle bir restorasyon riskiyle karşı karşıyayız. Çünkü ihale açık bir ihale değil, tamamen özel adrese teslim restorasyon yapan bir şirkete veriliyor ve ciddi bir kontrol mekanizması, sistemi de olmadan” diye konuştu.
BİZE GÖREV VERİLMEDİ, PROJENİN DIŞINDA TUTULDUK
Kendisinin neden restorasyonun denetiminde görev alması gerektiğini açıklayan Avunduk, “Restorasyon başlayınca biz dedik ki, proje müellifi olarak biz görev bekliyoruz çünkü yasa gereği 680 sayılı ilke kararı var, diyor ki; projeyi yapan proje müellifi denetimden sorumludur uygulamada. Parası, pulu da önemli değil bana denetimi verin dedik. Ben 4-4,5 yıl 20 kişilik bir ekiple projesini yapmışsam, bu yapıyı her noktasına kadar en iyi tanıyan kişiyim, artı bu konuda 40 yıllık birikimim var, dolayısıyla uygulamanın da başında bulunayım, her gün gelip gideyim dedim. Ne yazık ki idare bu konuları yok sayarak bizlere görev vermedi ve mümkün olduğu kadar dışarı tuttu. Bir ara dönemin Vakıflar Bölge Müdürü Osman Güneren beyin iyi niyetiyle bilim kurulu üyesi olarak tayin edilmiştik, o zaman zaten ona bile ses çıkarmamıştım ama sonradan gördüm ki bilim kurulları da kullanılıyor. Ayrıca idareler, objektif değil subjektif kriterlerle bilim kurulu üyelerini seçiyor. Ama proje müellifi tamamen bağımsız, kendi hak ve yetkileri olan ve yasa karşısında da sorumlu olan insanlar. Bilim kurulların hiçbir hak ve sorumluluğu yok yanlış da yaptırsalar. Dolayısıyla bu konularda anlaşmazlığa düştük ve bilim kurulu üyeliğimden de istifa ettim” ifadelerini kullandı.
TABELAYA İSMİM BİLE YAZILMADI
Restorasyon tabelasında isminin de geçmemesine tepki gösteren Yüksek Mimar Avunduk, “Bir de isim konusu vardı. Dedim ki proje müellifi olarak 4,5 yıl emeğim geçmiş, artı 40 yıllık mimarım, inşaat panosunda lütfen ismimi yazın dedim. Bu Anayasal bir haktır, hiçbir sözleşmeyle devredilemez bir haktır, proje müellifinin restorasyon boyunca panoda ismi yazılır. Ne yazık ki bunlara da sıcak bakmadılar, ‘idarenin tasarrufu’ dediler. Müteahhidi yazıyorlar, 4 buçuk yıl emek veren 40 yıllık birikimiyle o projeleri yapan mimarın adını yazmıyorlar. Temel konular bu olunca biz bunu sulh yoluyla çözelim dedik hatta hakem heyetine bile başvurduk ama çözüm alamayınca yüce Türk adaletine güvenmek durumundayız. Dolayısıyla biz de dedik ki yargıya başvuruyoruz, Ankara’da hakimler var, İstanbul’da hakimler var dedik ve davamızı açtık” şeklinde konuştu.
CİDDİ BİR DENETİM SİSTEMİ YOK
En büyük endişelerinin, restorasyonda yapılacak yanlışlıklardan kaynaklı hatalar olduğunun altını çizen Avunduk, “En büyük endişemiz şu; parasında pulunda değiliz. Restorasyonda yapılacak yanlış bir tasarruf, yanlış bir imalatın geri dönüşü yok. Yaptığınız yanlış bir uygulama nesiller boyunca gelecek kuşaklara aktarılır, düzeltemezsiniz tekrar. Gelecek kuşakları da aldatmış oluruz, herkes zanneder ki Sinan yaptı bunu. Dolayısıyla ciddi bir denetim sisteminin olmadığını düşünüyoruz Selimiye’de şu anda. Ben gittiğimde proje müellifi olarak beni de şantiyeye sokmadılar. Ne yazık ki çok üzgünüz bu konuda. Müellifin bile sokulmadığı şantiyede nelerin yapıldığı, nasıl yapıldığı, bilime uyuldu mu? Bunların yapıldığından haberimiz yok” ifadelerini kullandı.
RESTORASYON BİLİM İNSANLARIYLA VE ULUSLARARASI DESTEKLE OLMALI
Selimiye‘yi, sanat tarihçilerinin ‘Die Stadtkrone‘ olarak adlandırdığı ‘Şehrin Tacı‘ olarak nitelendiren Avunduk, “Edirne’nin her şeyi olan, eski mimarlık tarihçilerinin ‘Die Stadtkrone’ dedikleri ‘Şehrin Tacı’ olan Edirne’nin her şeyi Selimiye’nin, uygarlık tarihin anıt eserlerinden Selimiye’nin çok ciddi, özenle ve bilim insanlarının da, müellif mimarının da katkısıyla, belki uluslararası destekle, ciddi şekilde restore edilmesi lazım. Tamamen kâr amaçlı kurulmuş bir şirketin insafına bırakılmaması gerekir diye düşünüyorum. O yüzden restorasyonda mutlaka çok ciddi bir kontrol sisteminin de işin başında olması lazım” dedi.
Gazeteci Olgay Güler tarafından kaleme alınan bu yazı 08 Ağustos 2022 tarihinde Edirne Hudut Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.
Yine bellek yitimi sonucunda sisler arasında kalmış; ama ne hikmetse, 10 yıl süreyle ders verdiği söylenen öğrencisi Kemeraltı Hisar Camii imamı bestekâr Rakım Elkutlu (1869-4.12.1948) ya da bestekâr Dr. Şükrü Osman Şenozan (1876-3 Temmuz 1954)vehazanhaham İzak Algazi (24 Nisan 1889-3 Mart 1950) gibi sanatçılara ders verdiği için hatırlanan bir sanat insanıyla, Musevi dini müziği ve Klasik Türk Müziği bestecisi Şem Tom Şikar ya da İzmirlilerin adlandırmasıyla Santo Şikârî (1840-1920) ile karşı karşıyayız.
Santo Şikârî ile ilgili bilgiler oldukça kısıtlı. Sadece Yılmaz Öztuna‘nın Türk Musikisi Ansiklopedisi, Avram Galanti‘nin Türkler ve Yahudiler isimli kitabı, 1893 tarihli İzmir Vilayet Salnamesi ile İzmir‘de yayınlanan Hizmet ve Ahenk gazetelerinin bazı nüshalarında sanatçı ile ilgili bilgi kırıntılarına ulaşıyoruz.
Bu kaynakları tek tek incelediğimizde okuduklarımız şu şekilde:
1. İsrailli Müzikolog Edwin Seroussi, “From the Court and Tarikat to the Synagogue: Ottoman Art Music and Hebrew Sacred Songs” (Saray ve Tarikattan Sinagoga: Osmanlı Sanat Müziği ve İbrani Kutsal Şarkıları) başlıklı makalesinde İzmir’deki Yahudi müzisyenlerin hem dünyevi enstrümantal müzik hem de İbranice kutsal şarkılar bestelediklerini, bunların arasında en göze çarpanının Shem Tov Shikiar (Santo Şikiar, 1840-1920) olduğunu belirtmekte. (1)
2. Yılmaz Öztuna, üç ciltlik Türk Musikisi Ansiklopedisi‘nin 2. cildinde Santo Şikârî‘nin çok sesli olarak gerdaniye makamında ve aksak usulünde besteleyip sözleri Mehmet Emin Yurdakul‘a ait “Cenge Giderken” isimli şarkı ile kendisine ait Mahur Kâr isimli eserin notalarını gördüğünü söylemektedir. (2)
3. Eski Niğde milletvekili Prof. Avram Galanti‘nin “Türkler ve Yahudiler” isimli kitabında,
“Türklerce Hoca Santo adıyla bilinen Şikar, 1920’de İzmir’de ölmüştür. Son yüzyılda, musikinin yayılmasına çalışan ve onu yeni ve sevimli bir yöne sevkeden, yüksek bir zeka ve fevkalade bir yeteneğe sahip olan Hoca Santo, bir Itri Dede yahut Dede Efendi kadar yükselmek özelliğine malik olduğunu, bestelemiş olduğu yüz elli değerli eserleriyle kanıtlamıştır.
Eserleri arasında doğum ve tahta çıkma, resmi günlere özgü çeşitli medhiyeleri ve özellikle Dügah, Nihavend, Suzidiliara, Hicazkar, Muhayyer fasılları, ve Musevi dini ayine mahsus durak vesair eserleriyle ünlüdür.
Hoca Santo, İzmir’de İslahhane denilen. Sanatlar okulunda musiki öğretmeni idi. İkinci Abdülhamid, bu büyük üstadın her tarafta övüldüğünü haber alınca, kendisini ve öğrencilerinin bir kısmını saraya davet etmiştir. Sarayda verilen birkaç konserden sonra Abdülhamid memnuniyetini belirtmek için üstadı bir nişan, bir nefis sanatlar madalyasıyla ödüllendirdikten sonra ayrıca bir kese altın bağışlamıştır.” denmektedir. (3)
4. 20 Ağustos 1304/3 Eylül 1888 tarihli Hizmet gazetesinin bir haberi, Santo Şikârî‘nin Sultan Abdülhamit‘in tahta çıkış yıldönümünde vilayet defterdarı Kadri Efendi‘nin bir şiirini Nihavend makamında bestelediğini ve bu bestenin İzmir Islahhanesi mızıka takımı tarafından seslendirilmesiyle ilgilidir. (4)
5. 1891’de basılan H.1308 (1890) yılı Vilayet salnamesinde, Hamidiye Sanayi Mektebi‘nin “muvazzaf” öğretmenleri bölümünde “Hanende muallimi Santo, gümüş sanayi madalyası, 5. derece mecidi nişanı” aldığı belirtilmektedir. (5)
Öğrencisi, Hisarönü Camii imamı bestekâr Tanburî Rakım Elkutlu.
6. 13 ve 24 Kânunusani/Ocak 1891 tarihli Hizmet gazetelerinin haberleri, İstanbul‘da bulunan Mekteb-i Sanayi öğrencilerinin verdikleri konserlerle büyük başarı kazandığı, hepsinin Sultan Abdülhamit tarafından madalya ile ödüllendirildiği ve bu arada Santo Şikârî‘ye 5. rütbeden Mecidî nişanı verilmesi ile ilgilidir. (6)
7. 7 Mayıs 1313/19 Mayıs 1897 tarihli Ahenk gazetesi, “Hasılatı şehrimiz Hamidiye Sanayi Mektebi’ne mahsus olmak üzere ‘Cenge Giderken’ serlevhası altında tanzim edilen “Ben bir Türk’üm, cinsim, özüm uludur” manzumesinin milli bir surette olarak gerdaniye makamında ve aksak usulünde bestekâr-ı şehir Santo Şikârî Efendi tarafından bestelendiği ve notalarıyla beraber kariben tab edileceği müstahberdir.” haberini vermektedir. (7)
8. 23 Temmuz 1313/ 4 Ağustos 1897 tarihli Ahenk gazetesi, “Cenge Giderken” eserinin basıldığı haberini vermektedir. (8)
9. 19 Şubat 1336/1920 tarihli Ahenk gazetesi, “Musikişinas-ı şehir Santo Efendinin geçen hafta içinde vefat ettiğini kemal-i esefle köylü arkadaşımızda okuduk. Santo Efendi şehrimizin değil, İstanbul’un bile nadir yetiştirdiği esatize-i musikişinasandan idi.
Santo Efendi, mezheben bir Musevi olduğu halde Türk musikisini kendisi için bir zevk-i ruhani edinerek ekser evkatını onunla meşgul olmakla geçirirdi. Bunun için üstad Türk musikisinin en mu’dil ve zevk-aver dekayık ve gazamızına vakıf idi.
Teessüf olunur ki böyle bir üstad, alem-i faniye veda ederek senelerden beri hazine-i dimağında teraküm ettirdiği cevahir-i marifeti de beraber sürükleyip götürüyor da kimsenin haberi bile olmuyor. Ne kadar kadr-naşinaslık. Yazık! Yazık!” diyerek ölüm haberini vermektedir. (9)
Santo Şikârî ile ilgili tüm bilgiler bunlardır. Bunun dışında başka bir bilgi, bir fotoğraf ya da bestelediği bir şarkının sözleri, notaları bile bilinmemektedir.
Dileğimiz ise bu tür konularla ilgilenen akademisyenlerin, araştırmacıların ve uzmanların yapacakları araştırmalarla Santo Şikârî ile ilgili tarihin karanlık koridorlarında kalmış bilgileri ortaya çıkması, onun bestelerinin bilinip dinlenmesi ve böylelikle İzmir‘deki kültür ve sanat faaliyetlerinin, bilinen, hatırlanan ve sahip çıkılan bu temeller üzerinde kurulup geliştirilmedir.
…………………………………………………………….
(1) Seroussi, E., “From the Court and Tarikat to the Synagogue: Ottoman Art Music and Hebrew Sacred Songs“, Sufism, Music and Society in Turkey and the Middle East, Papers Read at a Conference Held at the Swedish Research Institute in Istanbul, November 27-29, 1997, Edited by Anders Hammarlund, Tord Olsson, Elisabeth Özdalga, pp.86.
(2) Öztuna, Y., Türk Musikisi Ansiklopedisi, Cilt II, 2. Kısım, 1. Baskı, Devlet Kitapları, İstanbul, 1976, sh.206.
(3) Galanti, A., Türkler ve Yahudiler, Gözlem Gazetecilik,3. Baskı, İstanbul-1995, s.142.
(4) Huyugüzel, Ö. F., İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri, Ankara, 2000, sh. 534-535.
Bu sayfalarda kendi özel yaşantımla ilgili konuları pek gündeme getirmem. Ancak yazdığım yazıların konusu ile ilgili olarak daha önce yaşadığım bir deneyimim, bir yaşanmışlığım varsa o olayı ya da örneği anlatarak o konunun benimle ilişkisini kurmaya çalışırım.
Ancak bugün anlatacağım konu, benimle; daha doğrusu ailemle ilgili özel bir konu olduğu için, tarihe not düşmek amacıyla yazdığım bu yazının daha önceki yazılarım arasında özel bir yere sahip olacağını düşünüyorum…
İstanbul, Şile Yeşilvadi (eski adılarıyla Safvetiye, Hiciz veHeciz) köyünde doğan Çerkez asıllı Sami ile Kastamonu‘da Yörük kökenli bir ailenin kızı olarak doğan Pakize‘nin üçüncü evlatları ve tek oğulları olarak Ankara‘da doğan Ali Rıza, babasının babası olan 1881, Şile Kaşbaşı doğumlu Rıza ile babasının dedesi olan 1853, Samum doğumlu Ali‘nin ismini taşımaktadır.
Yaptığım araştırmaların sonucuna göre babamın ailesi, 93 Harbi olarak adlandırılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rusya‘nın Soçi yakınlarındaki ata yurtlarından önce Batum‘a, daha sonra gemiyle İstanbul‘a gelip Kocaili (İzmit) sancağına bağlı Şile (File)’de padişah hassı olan topraklarda Avcıkoru (Çerkesköy, Hamidiye), Darlık, Safvetiye (Hiciz, Heciz, Yeşilvadi) ve Kaşbaşı (Kuşbaşı) köylerini kurmuş bir kökten geliyor.
Apanipha (Apan Kardeşler) ailesinin kızı Babaannem Fethiye Avcan ve babam Sami Avcan. Babamın resminin arkasında yazılı olan “fotoğraf arkası yazısı” ise aynen şu şekilde: “17.02.1938 tarihli hatıramdır. Felek cismimi mahvederse resmimi hatıra kalacak kıymetli kardeşim hakikatli kardeşiniz Sami Avcan“
Ne 1955, Ankara doğumlu Ali Rıza, ne de 1913, Şile Kaşbaşı doğumlu Sami 1881 Samum doğumlu Rıza‘yı tanımamıştır. O nedenle, babasız bir ailede şehit oğlu olarak doğan Sami, duyarlı, demokrat ve anlayışlı bir baba olmakla birlikte vefat ettiği 1996 yılına kadar kendi ailesi içinde baba rolünü oynamakta zorluk çekmiş, çocukluğunda gözü önünde baba rolünü oynayan herhangi bir rol modeli olmadığı için babalığın nasıl bir şey olduğunu yaşayarak öğrenmiş, karısı ve çocukları da bundan hiç şikayetçi olmamıştır.
1913, Şile Kaşbaşı doğumlu Sami babasız büyümekle ve kendi ayakları üstünde dikilmekle birlikte hem kendisi hem de tüm ailesi 1881, Şile Kaşbaşı doğumlu Rıza‘yı Çanakkale Savaşı‘nda kaybettiklerini sanmaktadır. Aile içinde uzun yıllar dile getirilen söylentiye göre, baba Rıza ile Sami‘nin beş dayısı Çanakkale Savaşı‘nda şehit olmuştur. Hatta aynı söylentiye göre Sami‘nin doğumu üzerine Rıza‘ya mektupla müjde verildiği, onun da cevap olarak yazdığı mektupta adını Sami koyun dediği ifade edilmiştir.
Böylesi bir rivayetin ortaya çıkıp gelişmesi, savaşlarla geçen o dönem için beklendik bir durumdur. Çünkü o yıllarda artarda gelen 1911-1912 Balkan ve Trablusgarp, 1914-1918 I. Dünya ve 1919-1923 Ulusal Kurtuluş savaşları nedeniyle savaşmak üzere evden çıkan erkeklerin nerelere gittiği ve nerede şehit düştüğü kesin olarak bilinememekte, bütün ölümler daha fazla bilinen 1915 tarihli Çanakkale Savaşı‘na yakıştırılmaktadır.
İstanbul Vilayeti’ne bağlı Kocaili (İzmit) ve Çatalca Sancakları, Memalik-i Mahruse-i Şahane-i Mahsus Mükemmel ve Mufassal Atlas (1907)
Sami‘nin oğlu Ali Rıza bütün araştırmalarına rağmen dedesi Rıza‘nın adına Çanakkale Şehitleri listesinde rastlamamıştır. Üstüne üstlük ortada verilmiş bir madalya da yoktur. Çanakkale‘ye her gittiğinde duygulanıp üzülmekle birlikte babası Sami Çanakkale‘ye gitmeye kalktığında onun kalp hastası olduğunu hatırlatıp gidişini engellemektedir.
Ancak İçişleri Bakanlığı Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü‘nün alt ve üst soy listelerini açıkladığı 2018 yılında elde ettiği belgelerden dedesi Rıza‘nın 1912 yılında öldüğünü, babası Sami‘nin de 1913 yılında doğduğunu öğrenir. Böylelikle dedesi Rıza‘nın babasının doğumundan önce öldüğünü, mektupların gidip gelmesi suretiyle kendisine isim konulması söylentisinin gerçek olmadığını öğrenir ve dedesi Rıza‘nın Çanakkale Savaşı yerine 1. Balkan Savaşı‘nda şehit olabileceğini düşünmeye başlar. Üstüne üstlük aynı yıllarda akrabalarının yardımı ile hazırladığı 319 kişilik aile soy kütüğü sayesinde babasının beş değil, Faik ve Fevzi adında iki dayısı olduğunu öğrenir.
Pandeminin kol gezdiği ve insanların evlerinden çıkamadığı 2021 yılında Genelkurmay Başkanlığı‘na yazdığı bir dilekçede, babaannesi Fethiye ile kızı Atife ve oğlu Sami’ye babaları Rıza‘nın ölümü nedeniyle aile maaşı bağlandığını hatırlatarak dedesi Rıza‘nın 1912 yılında nerede, hangi tarihte ve ne şekilde öldüğünü sorar.
Yazdığı dilekçe üzerine Milli Savunma Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü‘nden aldığı 17 Eylül 1921 sayılı cevap yazısı ekindeki belgelerden, 2 numaralı Balkan defteri sahife 17, sıra 3’deki kayda göre Şile Taburu 4. Bölük Çavuşu Şile‘nin Kaşbaşı karyesinden 1297 doğumlu Rıza bin Ali‘nin, 9 Teşrinievvel 328 (22 Ekim 1912) tarihinde Geçkinli muharebesinde şehit olduğunu, mahdumu Sami‘ye 50 kuruş, kerimesi Atife‘ye 50 kuruş aile maaşı bağlandığını öğrenir.
Böylelikle yıllardır aile içinde söylenegelen yanlış bir rivayet düzeltilmiş, Rıza bin Ali‘nin 1915 tarihli ÇanakkaleSavaşı yerine 1912 tarihli 1. Balkan Savaşı‘nın beşinci gününde Edirne ile Kırklareli arasındaki Süloğlu‘na bağlı Geçkinli köyü yakınında şehit olduğu ortaya çıkmıştır.
Oysa Ali Rıza, 1980’li yıllarda Süloğlu Belediyesi de dahil olmak üzere o çevredeki tüm belediyelerin denetim ya da soruşturmasını yaptığı halde, dedesinin bu topraklarda şehit düştüğünü bilmemekte; o nedenle bu topraklarla kendi ailesi arasındaki o değerli ilişkidir haberdar değildir.
Ali Rıza aile tarihini temelinden değiştiren bu yeni durum karşısında hemen tüm akrabalarını haberdar ederek bu doğru bilgiyi herkesin öğrenmesine çalışır ve 31 yaşında şehit olmuş olan dedesinin nasıl bir ruh hali içinde savaşa katılıp şehit olduğunu öğrenmek için Balkan Savaşları ile ilgili kitap, makale, bildiri ve belgesel olmak üzere tüm yayınları okumaya, notlar almaya, konuyu derinlemesine araştırmaya başlar. Bu okuma, öğrenme ve başkalarına anlatma uğraşısı öyle bir hale gelir ki, bugüne kadar 7-8 bin sayfa okuduğunu hesaplar ve savaşın o acımasız ortamının ayrıntılarını öğrendikçe dedesinin o savaştaki eziyet, işkence, yakma yıkma ve salgın hastalıkları görmeksizin savaşın beşinci günü şehit olmasına adeta şükreder.
Ardından da dedesi Rıza‘nın şehit olduğu yere giderek onu ziyaret etmek ister. 2022 yılının 22 Ekimi’nde sevgili dostu Orhan Beşikçi ile birlikte Basmane Günleri‘nin hazırlığını yaptığı için gidişini 2023 yılının 22 Ekim’ine erteler.
2023 yılı Ekim ayının ilk günlerinde hazırlıklara başlar. Trakya Üniversitesi‘nde öğretim üyesi olarak görev yapan dostu Yaşagül Ekinci Danışan‘ı arayarak ondan yardım ister. Böylelikle Edirne‘ye gittiğinde kalması için Trakya Üniversitesi Uygulama Oteli‘nde rezervasyon yapılır vesonrasında İstanbul‘a uğramadan doğrudan Edirne‘ye gitmek istediği için İsparta Petrol firmasından gidiş ve dönüş biletlerini, ayrıca gittiğinde dostlarına vereceği armağanları alır. Ancak gidiş günü yanına aldığı armağan paketini acelesinden otobüs terminalinde unutur ve servis minibüsündeyken terminal görevlilerini arayarak unuttuğu çantanın kendisi İzmir‘e dönünceye kadar saklanmasını ister.
Gecenin bir vaktinde yeni ve ıssız Çanakkale Köprüsü geçilerek yapılan yolculuk sonrası 22 Ekim 2023, Pazar sabahı Edirne‘dedir. Dostlarıyla buluşana kadar, yaptığı perhizi unutarak Ali Paşa Çarşısı‘ndaki Sarıyer Börekçisi‘nin lezzetli böreklerini yiyip çayını içer ve 41-42 yıl önce geldiği Edirne‘de en iyi hatırladığı Selimiye Camii çevresindeki sokakları gezerek fotoğraflar çeker.
Büyük Selimiye Camisi yakınındaki tarihi belediye binasını daha önceden bilmektedir. Zira 1981-1982 yıllarında belediyedeki bir soruşturma nedeniyle üstadı mülkiye müfettişi rahmetli Recep Birsin Özen ve arkadaşları rahmetli Halil Özden ve Halil Toprak ile birlikte Edirne‘ye geldiğinde, o tarihi binadaki Atatürk‘ün kaldığı odanın karşısındaki odada kalmış, çatısında baca bulunmayan mücevher benzeri o muhteşem binanın 2-2,5 metreyi bulan büyük çini sobalarını, duvarlardaki büyük tablolarını aklında tutmuş, o büyük çini sobalardan çıkan dumanın baca yerine kanalizasyona verildiğini öğrenmiştir. O nedenle ilk görmek istediği yer bu binadır ve bu binanın önünden, arkasından ve yan cephesinden fotoğraflar çekerek güvenlik görevlisi ile birlikte içinde dolaşıp anılarını tazelemeye çalışır. Ancak bu kez, Paris Belediyesi‘nin küçük bir örneği olarak yapılan binanın daha önceden öğrendiği şekilde 1860 yılında değil, 1898-1900 yıllarında Edirne Belediye Başkanı Cezzar Dilaver Bey tarafından mühendis Nazif Akanlar‘ın projesine göre 5.000 liraya yaptırıldığını, aynı mühendisin 1905 tarihli Büyük Edirne Yangını sonrasında Kaleiçi bölgesinin yeniden imarını sağlayan planı da çizdiğini öğrenerek aklında kalan yanlışları düzeltir.
Sonrasında binanın çevresindeki güzel, tarihi yapıların, hemen yakınındaki Üç Şerefli Cami ile Eski (Ulu) Cami‘nin avlu, kapı ve pencere ayrıntılarını, kıyıda köşede kalıp fazla bilinmeyen mekânların, üzerine daha sonraları Edirne Saat Kulesi‘nin inşa edildiği Makedonya Kulesi‘nin, İzmir‘in tarihi Kemeraltı Çarşısı‘na benzeyen tarihi Ali Paşa Çarşısı‘ndaki tarihi binalarla çalışanların fotoğraflarını çeker, onlarla sohbet eder.
Dikkatini çeken en önemli görüntü ise, Pazar sabahı olmasına rağmen otobüslerinin başına biriken ya da çarşıda gruplar halinde dolaşan yer yaştaki Bulgar turistler olur. Bu turistlerin sırf alışveriş yapmak için gelip gittiklerini televizyon haberlerinden bilir. Kendisine yardımcı olacak dostlarını beklerken oturup sohbet ettiği Bulgar göçmeni Edirnelilerin ellerindeki mallarla ve bildikleri Bulgarca ile turistlerle konuştuğuna tanık olur. Ve bu görüntü karşısında, dedesini öldüren Bulgar ordusu askerleri ile bugün bu çarşıyı dolaşıp alışveriş yapan Bulgarlar arasındaki ilişkiyi sorgular ve her iki ulus arasında oluşturulan barış ortamının ne kadar iyi olduğunu düşünerek dedesinin bu ortamın oluşumundaki payını sorgular.
Ardından dostları Trakya Üniversitesi öğretim üyesi, Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi UNESCO Alan Yönetimi Danışma Kurulu Başkanı ve UNESCO Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı eski başkanı Yaşagül Ekinci Danışan, eşi Can Tekin Danışan ve kızları Asude Danışan ile buluştuğunda, Edirne Tanıtım ve Turizm Derneği Başkanı Bülent Bacıoğlu ile tanışır ve onlarla birlikte Süloğlu ilçesi yakınındaki Geçkinli köyüne doğru yola çıkar. Aşağı yukarı 30 dakikalık yolculuk sonrasında gördüğü ilk “Geçkinli Şehitliği 1912” tabelasının önünde poz verir ve ardından önce köyün mezarlığını, sonrasında da köyün batısındaki bir tepenin üstündeki Geçkinli Şehitliği‘ne gider.
Buradaki ruh hali üzüntü, acı ve burayı bulup gelmiş olmanın sevinci ile yüklüdür… Anıtı ziyaret ederek bu topraklarda şehit olanlarla dedesine saygısını sunar, babası ve babaannesinin mezarı ile Yeşilvadi‘deki evlerinin bahçesinden getirdiği toprakları baba, eşi ve oğul arasındaki sevgi ilişkisini vurgulamak amacıyla anıtın çevresindeki ağaçların dibine serper. Kendisinin oraya gelişini duyup gelen Anadolu Ajansı muhabiri Gökhan Balcı ile görüşerek buraya geliş amacını, hissettiklerini ve barış dileklerini dile getirir. Dedesinin ölümünden 111 yıl sonra kendisi, babası ve tüm ailesi adına yaptığı bu ilk ziyaretin nedenlerini açıklamaya çalışır.
Sonrasında dostları ile birlikte Edirne‘ye dönerek Meriç nehri kenarındaki Lozan Barış Anıtı‘nı, İzmirlilerin çok yakından tanıdığı Mimar Kemalettin‘in eseri tarihi Karaağaç Garı‘nı ziyaret eder, onların fotoğraflarını çeker. Meriç nehri kenarında TOKİ mantığı ile yapılan çevreye uyumsuz, nehri beton bir kanala dönüştüren beton setleri görür ve içi acır. Bu arada, İzmirli dostlarının tavsiyelerini dikkate alarak Edirne‘nin meşhur ciğer tavasını yemeyi ihmal etmez.
Trakya Üniversitesi Uygulama Oteli‘ndeki geceleme sonrasında ertesi gün Edirne‘nin Kaleiçi Mahallesi‘ndeki güzel tarihi binaların arasında dolaşır, onların fotoğraflarını çeker. Kullanım hakkı, “bal tutan parmağını yalar” mantığıyla zamanın Milli Eğitim Bakanı‘nın başkanı olduğu TED Koleji‘ne verilen boş ve harap tarihi yapıyı görür, 2021 yılında başlayıp 2025 yılına kadar devam edeceği söylenen ve bu nedenle ziyarete kapatılan Selimiye Camii‘ne giderek restorasyon sırasında kimseyi; hatta restorasyon projesini hazırlayan Yüksek Mimar Acar Avunduk‘u bile içeri almayan yandaş şirketin yöneticileri ile tartışır ve tüm ülkenin pek de haberdar olmadığı bu sorunu “restorasyonda şeffaflık” başlığıyla ülke gündemine taşımaya karar verir, ardından Edirne‘deki kadim Yahudi kültürünün izlerini takip etmek için Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi‘ni ziyaret eder. Küçük ve oldukça sevimli bu müzenin bahçesindeki iki mezar taşı dışında Edirne Yahudileri ile ilgili hiçbir kültürel değere rastlamayınca bunu müze görevlilerine bildirir. Ayrıca Pazar günü ziyaret ettiği 1. derece koruma altındaki Geçkinli Şehitlik Anıtı‘nın Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi‘nden aldığı Edirne ile ilgili turizm tanıtım belgelerinde yer almaması nedeniyle, bu durumu Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bildirmeye karar verir.
Edirne Büyük Sinagogu
1980’li yıllardaki ziyaretlerinde bakımsız, harap halde görüp etkilendiği Edirne Büyük Sinagogu‘nu, Pazar günü önünden geçerken açık gördüğü için gidip ziyaret etmek ister ama kapıları kapalı olduğu için içeri giremez ve binanın bu yeni halinin fotoğraflarını çekmekle yetinir.
Bu kadar yoğun geçen günün sonunda da günün tüm yorgunluğu ile Edirne Otobüs Terminali‘nden İzmir‘e dönüş yapmak üzere yola çıkar. Yolda otobüs şoförü, yeni Çanakkale Köprüsü‘nden geçmek yerine arabalı vapurla Eceabat‘tan Çanakkale‘ye geçmeyi tercih ettiğinde gece ışıklarıyla birlikte hem Çanakkale‘yi hem de denizden Kilidülbahir Kalesi‘ni gördüğü için sevinir.
Yaptığı yolculuk sorasında Edirne‘de gördüğü tüm tarihi yerler ve yapılar hakkında araştırmalar yapmaya, çektiği fotoğraflardan oluşan albümleri sosyal medyada, o fotoğraflardaki mekân ve yapılar hakkında bilgiler vererek paylaşmaya, Edirne seyahati sırasında öğrendiği Kabul Baba ve Hasan Rıza gibi şahsiyetler hakkında araştırmalar yapmaya, bir sonraki gelişinde Şükrü Paşa Tabyası, Kırkpınar ve Sarayiçi gibi eksik kalan yerleri gezmeye, bugüne kadar İzmir‘e odaklanan araştırma çalışmalarını Edirne ya da Bursa gibi diğer tarihi kentlerde olup bitenle mukayese ederek geliştirmeye, İzmir‘e benzeyen bu kentlerdeki çalışmaları yakından izleyerek İzmir‘e örnek göstermeye karar verir ve bu düşüncelerini İzmir‘deki yakın dostları ile paylaşır.
Böylelikle, 111 yıldır bilinmeyen bir şehitlik hikâyesinin tüm ayrıntılarını öğrenip bizler için korkmadan, kaçmadan savaşıp şehit olan bu kahramanlara borçluluğumuzu bilip saygımızı göstererek, geçmişle bugün ve gelecek arasındaki hafıza ve duygu köprülerini kurarak hissedilen hak edilmiş bir ferahlama ve mutluluk haliyle kendimi Cumhuriyet’in 100. yılını kutlamaya daha bir hazır hissettiğimi söyleyebilirim…
Tabii ki, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nın 100. Yılı Kutlamaları nedeniyle dile getirdiği “vazgeçmem” şeklindeki sadce kendini düşünen bireysel söylem yerine, beni ve herkesi kucaklayan “vazgeçmeyeceğiz” söylemini tercih ederek…
Not: Yazıma konu yaptığım Edirne seyahati sırasında çektiğim fotoğrafları, “Selimiye Camii ve Çevresi“, “Edine, Kaleiçi” ve “Edirne, Karaağaç” albümleri şeklinde Facebook‘ta paylaşacağımı duyurmak isterim.