Cehalet ya da kayırma…

Ali Rıza Avcan

İzmir‘e yerleşip İzmirli olduğum 28 yıllık süreç içinde İzmir ve İzmirli hakkında edindiğim temel izlenimlerden biri de; kentin, daha doğrusu yöneticilerinin kendi insanına, İzmir‘de doğmuş, yaşamının uzun yıllarını burada geçirmiş, İzmir adına mücadele etmiş ya da İzmir‘de eserler vermiş sanatçılarla bilim ve kültür insanları yerine bir kez bile İzmir‘e uğramamış, İzmir için mücadele etmemiş, İzmir‘de tek bir eseri bile olmayanlara büyük bir eğilim gösterdiği, onları hatırlayıp anmak amacıyla elinden geleni yaptığı şeklinde…

Bu tespiti en iyi şekilde, 20 Temmuz 2023-14 Mart 2024 tarihleri arasında yayınlanan “İzmir’in Unutulan Sanatçıları” başlıklı yazı dizisi ile buna ek olarak yazdığım başka yazılarla ortaya koymuş; İzmir‘de İzmir Türk Ocağı Binası (şimdi İzmir Devlet Tiyatrosu), Gazi İlkokulu, Silahçıoğlu İşhanı, Hacı Sadık Efendi İşhanı ve Hacı Sadık Akseki İşhanı gibi değerli birçok eseri bulunan mimar Necmeddin Emre yerine kentin merkezindeki çarşı merkezine İzmir‘de tek bir eseri olmayan Mimar Kemaleddin ismini verdiğimizi, Sultan Hamid istibdadına karşı savaştığı için kendisine 1908’de “Hürriyet Kahramanı” unvanı verilen ve İzmir‘in ilk kadın milletvekili Benal Nevzat‘ın babası olan ilk şehit gazeteci-yazar Tevfik Nevzat‘ı unutup Adana‘daki mezarını bile ziyaret etmediğimizi, İzmir‘in kurtuluş günü olan 9 Eylül 1922’de İzmir‘e giren ilk subay sıfatıyla hükümet konağındaki Yunan bayrağını indirip yerine Türk bayrağını asan Yüzbaşı Şerafettin‘e Mustafa Kemal Atatürk tarafından “İzmir” soyadı verildiği halde yaşamının zor günlerinde onu unutup kentte ona saygımızı ifade edebileceğimiz tek bir anıt bile yapmadığımızı, Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminde İstanbul‘daki öğrenci arkadaşlarını örgütleyip Ankara‘daki mücadeleye katılan ve İzmir‘le hiçbir ilgisi olmayan Tıbbiyeli Hikmet adına bazı hatırlı meclis üyeleri sayesinde İzmir Ticaret Odası önünde bir heykel diktiğimizi bilelim ve bu bilinçle İzmirli sanatçılarla kültür ve bilim insanlarına gereken değeri vermediğimizi kabul edelim.

Bu durumun son örneğini ise, geçtiğimiz günlerde Kültürpark‘ta uzunca bir süredir kullanım hakkı anlaşmasıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nca kullanılıp son yıllarda içindeki eserlerin yeni yapılan İzmir Kültür Sanat Fabrikası‘na taşınması nedeniyle boşaltılan, 1939-1951 döneminde Maarif Vekaleti Kültür Pavyonu, 1951/1952-1984 döneminde İzmir Arkeoloji Müzesi ve İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi, 2004’den sonra da İzmir Tarih ve Sanat Müzesi olarak kullanılan tescilli binanın Kültür ve Turizm Bakanlığı‘ndan alınarak orada Mehmet Tüzüm Kızılcan Sanat Galerisi ismiyle Kültürpark‘ın (muhtemelen bu binanın) içinde yapılacağı söylenen kütüphaneye, kendi kütüphanesini, Tayyip Erdoğan‘ın ikamet ettiği Külliye‘ye bağışlayan ve AKP iktidarından yana Osmanlıcı görüşleriyle tanınan tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı isminin verilmesi oluşturuyor.

Bir konuyu baştan belirtmeliyim ki, benim bugünkü yazımda dile getirmeye çalışacağım konunun, Cemil Tugay‘ın 31 Mart 2024 tarihli son yerel seçimde İzmir büyükşehir belediye başkanı seçilmesinden sonra, Karşıyaka‘da yeni seçilmiş belediye başkanı Behice Yıldız Ünsal‘a fırsat bırakmayacak şekilde 3 Nisan 2024 tarihinde Karşıyaka Belediyesi‘ne ait Çatı Bostanlı‘da alelacele Mehmet Tüzüm Kızılcan adına bir seramik atölyesi açmasının yanı sıra (1), 27 Ağustos 2025 tarihinde Kültürpark‘ın içindeki Bruno Taut eseri tescilli binaya yine Mehmet Tüzüm Kızılcan ismini taşıyarak yeni bir sanat galerisi açması; ayrıca, aynı gün Büyük Taarruz‘un 103. yılı nedeniyle Vikipedi‘nin tanımlamasıyla “Türk şovmen, oyuncu, tiyatro ve klip yönetmeni, yapımcı, seslendirme sanatçısı ve fotoğrafçıOkan Bayülgen‘le birlikte ağırladığı (sanırım bu ağırlamada tek eksik olan isim Prof. Dr. Celal Şengör‘dü) Avusturya‘nın Bregenz kentinde Kırım Tatarı bir ailenin çocuğu olarak doğan ve AKP‘li yıllardaki o büyük değişiminden önceki yıllarda hocalığımı da yapan tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı ismini (sanırım bu yapıda) yapılacak bir kütüphaneye vermesi olayında, unutuldukları, kayırılmadıkları ya da büyük bir cehaletle bilinmedikleri için benim aklıma gelen diğer İzmirli; İzmir‘de yaşamış ya da İzmir‘e büyük yararları dokunmuş alternatif isimlerle mukayese etmek olmayıp; sadece, benim aklıma gelen isimler hakkında sizleri bilgilendirmek olduğunu, mukayese yapmayı ise sizlere bıraktığımı ifade etmeliyim.

Bruno Taut ve ülkemizdeki bazı eserleri…

Cumhuriyet Dönemi‘nin İzmir‘e emanet ettiği önemli doğal, kültürel ve tarihi bir miras olarak Kültürpark‘taki önemli ve tescilli bir yapıya, bu yapı içindeki değişik bölümlere daha başka kimlerin isimleri verilebilirdi diye düşündüğümde, benim bir çırpıda aklıma gelenler sırasıyla şöyle;

1. Bruno Taut: Öncelikle söz konusu yapıyı 1938 yılında tasarlayıp yapan dünyaca ünlü Alman mimarı Bruno Taut… Sosyalist fikirleriyle tanınan Yahudi asıllı Alman mimar ve şehir plancısı Bruno Julius Florian TautAlmanya‘da Faşist Nazi Dönemi’nin başlaması üzerine1936 yılında Türkiye‘nin davet ettiği 300’e yakın bilim insanı arasında yer alan Bruno Taut… Mimari ve şehircilik alanındaki Bahçe-Şehir Hareketi‘nin bir takipçisi olarak Almanya‘da tasarlayıp yaptığı 1.500 konutluk Gartenstadt yerleşimi UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne girmiş, Türkiye‘de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi‘nde hoca, Milli Eğitim Bakanlığı‘nda inşaat şefi olarak çalışmış, 1937’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi‘ni, 1938’de Trabzon Mekteb-i İdadisi (Trabzon Fen Lisesi)’ni, 1937’de Ankara Teknik Yükseokulu ile Kimya Enstitüsü‘nü, 1938’de benim de okuduğum Ankara‘daki yüksek tavanlı, geniş hacimlere sahip Kurtuluş ve Cebeci ortaokullarını, İzmir/Kültürpark‘ta Maarif Vekaleti Kültür Pavyonu ile Cumhuriyet Kız Enstitüsü‘nün ilk binasını; ama, asıl önemlisi Mustafa Kemal Atatürk‘ün 21 Kasım 1938 tarihli cenaze töreninde kullanılan katafalkı hazırlayıp kısa bir süre sonra vefat eden, naaşı İstanbul‘daki Edirnekapı Şehitliği‘ne defnedilen ilk ve tek gayrimüslim olarak Bruno Taut

Mustafa Kemal Atatürk’ün cenaze töreni katafalkı…

İzmir‘deki Alman Konsolosluğu‘nun bu değerli binayı Bruno Taut Mimarlık Müzesi olarak kullanılmak üzere hazır olduğuna ve bunun için resmi görüşmelerde bulunduğuna sevgili dostum Orhan Beşikçi ile birlikte tanık olduğumuz, bu nedenle burada bir mimarlık müzesi yapmak yerine Kemer İstasyonu ve İzmir Genelevi ‘nin hemen yanında hiçbir mimari özelliğe sahip olmayan tarihi demiryolu deposunu mimarlık müzesi yapmak isteyen Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu ile diğer İzmirli mimarların böylelikle büyük bir fırsatı kaçırdığı ünlü mimar Bruno Taut… Tabii ki kaybedenlerden biri de İzmir ve İzmir halkıdır…… Dünyaca tanınan, eserleri UNESCO tarafından korunan, faşizme karşı durup sosyalist fikirleri ile tanınan bir Dünya değerine, İzmir’e iki önemli yapı kazandırmış bu isme gereken ilgi ve vefayı göstermeyen İzmir ve onun bu konularda cahil ya da önyargılı olduğu anlaşılan belediye yöneticileri…

Yüzbaşı Şerafettin İzmir…

2. Yüzbaşı Şerafettin İzmir: Tabii ki, bu binaya ve bu bina içindeki yapılacak kütüphaneye İzmirli bir seramik sanatçısıyla kitaplarını “Kaçak Saray“daki kütüphaneye bağışlayan Osmanlıcı bir tarihçinin adlarının verildiği tarihlerden 102 yıl önce, işgal altındaki bu kente ilk Türk subayı olarak girip vilayet konağına Türk bayrağını asan; üstüne üstlük, kendisine Mustafa Kemal Atatürk tarafından “İzmir” soyadı verilen Yüzbaşı Şerafettin… Bu konuda daha fazlasını söylemeye gerek yok zaten…

Türkiye’de arkeolojinin duayeni, İzmir’de kentin arkeolojik tarihini ortaya koyan bilim insanı…

3. Ekrem Akurgal: İzmir‘in bir kent olarak kaynağını oluşturan antik Smyrna/Tepekule yerleşiminin arkeolojik ve kültürel tarihini araştırıp ortaya koyan ve benim de rahmetli Prof. Dr. Serap Yılmaz sayesinde tanışıp sohbet etmekten onur duyduğum Prof. Dr. Ekrem Akurgal,

Şadi Çalık…

4. Şadi Çalık: Yaptığı onlarca heykelle Kültürpark‘ı sanatsal anlamda zenginleştiren, Kültürpark için yaptığı 2,90 m. büyüklüğündeki Atatürk heykeliyle mobil heykelleri geçen zaman içinde sırra kadem basıp kaybolan ya da 12 Eylül döneminde kırılıp imha edilen ve yaptığı bir eseri ülkemiz adına Birleşmiş Milletler binasının fuayesine yerleştirilen Türk heykel sanatının öncü ismi Şadi Çalık… Biz onun ismini vermesek de kaskatlı havuzun kenarındaki nü genç kız heykeli ya da Kültürpark‘ın yapımı sırasında ölen atlar için yaptığı ilk heykeli “At Başları” ile kendini devamlı hissettirip, kendisini görmeyen ya da görmek istemeyen belediye başkanlarına rağmen, yaptığı heykelleri kaydedip yok eden Kültürpark yöneticilerine rağmen “ben buradayım” diyen büyük sanatçı…

5. Nermin Abadan Unat: İzmirli bir ailenin kızı olarak doğup babasının ölümüden sonra annesi ile birlikte yerleştiği Viyana‘dan kendi isteği ile ayrılıp babasının memleketi İzmir‘e gelen ve “Macar Nermin” lakabıyla Kültürpark‘ın yapımı için yurtdışından gelen mühendis, mimar ve şehir plancılarından oluşan yabancı ekiplere tercümanlık yaparak Kültürpark‘ın yapımına tanıklık etmiş, daha sonraki yıllarda uluslararası düzeyde tanınan bir bilim kadını, senatör ve ülkemizin uluslararası kuruluşlardaki temsilcisi olarak çalışmış, İzmir Kız Lisesi‘nin değerli mezunu Prof. Dr. Nermin Abadan,

İzmir’in 4 Bilim Amazonu: Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray, Cevriye Artuklu, Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz

6. İzmir’in Bilim Amazonları: Cumhuriyet‘in ilk yıllarında İzmir Kız Lisesi‘nde aldıkları eğitimle İzmir‘in bilim dünyasına armağan ettiği diğer Bilim Amazonları: Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray, Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ve Cevriye Artuklu… Bilime yaptıkları katkılar nedeniyle ülkemizde ve dünyada tanınan bütün bu insanların hatırlanmaması, bilinmemesi, bilinse bile tercih edilmemesi İzmir‘in kronik sorunu olan cehaletin ya da önyargının vahim sonuçlarıdır…

Bu durumda da, ya başta belediye başkanı olmak üzere kültür ve sanattan sorumlu tüm yöneticilerin İzmir ve geçmişi konusunda bilgi sahibi olmadıklarını, ya da tanıyıp kayırdıkları bazı sanatçı ve bilim insanlarını hep birlikte şikayetçi olduğumuz “nepotizm” denilen belanın bir sonucu olarak bizlere dayattıklarını düşünüyorum…

Şimdi bu durumda sizden benim adlarını verdiğim bu kültür, sanat ve bilim insanları hakkında bilgi edinerek bir değerlendirme yapmanızı ve hiç bir ismi şahsi nedenlerle kayırmadan tercihinizi benimle paylaşmanızı öneriyorum…

Bense, bu arada bu sayede daha derinden öğrenip etkilendiğim Bruno Taut ve eserleri konusunda ayrı bir yazı yazma konusunda sizlere söz veriyorum…

Tabii ki, yapıldığı tarih itibariyle 87 yaşında olan bu değerli binaya bugüne kadar değişik işlev ve adlar verildiğini; ayrıca, Türkiye‘de bu tür yapı ya da mekan isimlerinin değişik iktidar ve yönetimler tarafından değiştirilmesinin adeta bir gelenek haline geldiğini bildiğim için, önümüzdeki yıllarda bu isimlerin de başkalarının isimlerinin uygun görülmesi ya da işlevlerinin yok edilmesi suretiyle değiştirilebileceği ihtimalini de unutmamak koşuluyla…

(1) “Çatı Bostanlı’da Mehmet Tüzüm Kızılcan Seramik Atölyesi kuruldu, Karşıyaka Haber Gazetesi, 3 Nisan 2024, https://www.karsiyakahaber.com/gundem/cati-bostanlida-mehmet-tuzum-kizilcan-seramik-atolyesi-kuruldu/39787

Yararlanılan Kaynaklar

1) Ahenk Yılmaz, Kıvanç Kılınç, Burkay Pasin, İzmir Kültürpark’ın Anımsa(ma)dıkları, İletişim Yayınları, s.7-19,

2) Cengiz Bektaş, “Toplumcu Bir Alman Mimarı: Bruno Taut, Arkitera, 4 Mayıs 2018, https://www.arkitera.com/gorus/toplumcu-bir-alman-mimari-bruno-taut/

3) Elif Pekince, “Türkiye’de Bir Alman Ayak İzi, Mimarhane, https://www.mimarhane.org/turkiyede-bir-alman-ayak-izi-brunu-taut/

4) Kai K. Gutschow, “Bruno Taut’un Sergi Pavyonlarında Nesneden Enstalasyona“, The Journal of Architectural Education, Cilt 59, Sayı 4, s.63-71

5) Rafet Arslan, “Bir İhtimal Daha Var, İzmirart Blog, https://www.izmir.art/tr/bir-ihtimal-daha-var

6) Serkan Türkmen, “İzmir-Cumhuriyet Anadolu Kız Meslek Lisesi/KOnak Cumhuriyet N.S. İşgören Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi“, Türkiye Turizm Ansiklopedisi, https://turkiyeturizmansiklopedisi.com/izmir-cumhuriyet-anadolu-kiz-meslek-lisesi-konak-cumhuriyet-ns-isgoren-mesleki-ve-teknik-anadolu-lisesi

7) Yaşar Ürük, “Ünlü Mimar Bruno Taut İzmir’de…, Yenigün Gazetesi, 13 Şubat 2024, https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/19171762/yasar-uruk/unlu-mimar-bruno-taut-izmirde

8) Maarif Vekaleti Kültür Pavyonu, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Maarif_Vek%C3%A2leti_K%C3%BClt%C3%BCr_Pavyonu

9) Okulumuzun Tarihçesi, T.C. Milli Eğitim Bakanlığı İzmir/Konak Cumhuriyet N.S. İşgören Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, https://cumhuriyetnsi.meb.k12.tr/icerikler/okulumuzun-tarihcesi_131737.html

10) Bruno Taut, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Bruno_Taut

Bruno Taut, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Bruno_Taut

Bile bile kendi bindiği dalı kesen belediyeler…

Ali Rıza Avcan

Bu haftaki yazımı, belediyelerin 2026 yılında tahsil edeceği emlak vergisinin belirlenmesine esas olan asgari arsa ve arazi metrekare birim değerlerinin, özellikle de arsa metrekare birim değerlerinin 2025 yılı içinde kurulan takdir komisyonlarınca, son kez belirlendiği 2021 yılına göre olağanüstü derecelerde arttırılmasıyla ortaya çıkan soruna, bu sorunda kimlerin parmağı olduğu ve bu sorunun nasıl çözümleneceği konusuna ayırmak istiyorum.

Böylelikle hem okuyucularımdan gelen talepleri dikkate almış, hem de ağır ekonomik koşullar altında ezilip gün geçtikçe yoksullaşan halk kitlelerinin bir de bu vergi eliyle hırpalanmasına karşı çıkıp öneriler geliştirmiş olacağım.

Vergi mükellefi” olarak gördükleri “hemşeri” ya da yeni adıyla “komşulara” kötülük yapıp bedelini yakın zamanda ödeyecek olan belediyeler…

Bilindiği üzere bu konu yasal düzlemde 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu, Emlak Vergisine Matrah Olacak Vergi Değerlerinin Takdirine İlişkin Tüzük ve 28 Şubat 1983 tarih, 83/6122 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekindeki liste; ayrıca, Hazine ve Maliye Bakanlığı‘nın 2025/1 seri sayılı Emlak Vergisi Kanunu İç Genelgesi‘nde yer alan hükümlerle düzenlenmektedir.

Bu yasal düzenlemelerin öngördüğü hükümlere göre, emlak vergisinin hesabına esas olan asgari metrekare değerleri her dört yılda bir oluşturulan takdir komisyonları tarafından belirleniyor ve vatandaşların bu rakamlara karşı belli bir tarihe kadar dava açarak itiraz etmeleri, bu şekildeki itirazları karara bağlayan mahkemelerin verdiği kararlara uyulması gerekiyor.

Bugün ele alıp tartıştığımız sorun ise, üyeleri arasında belediye temsilcilerinin de bulunduğu takdir komisyonlarının bir önceki dönemde belirlenen rakamların çok üstünde rakamlar belirlemiş olmalarından ve vatandaşlara sunulan tek itiraz yönteminin yüksek dava harçlarıyla avukatlık ve bilirkişi ücretlerinin geçerli olduğu hukuk sisteminden kaynaklanıyor.

Çünkü belediyeler ödemedikleri borçları nedeniyle “silkelendikleri” bir dönemde bütçe açıklarını kapatmak amacıyla emlak sahibi vergi mükelleflerinden topladıkları emlak vergisi gelirlerinin artmasını istiyor ve adeta “denize düşen yılana sarılır” anlayışıyla oturdukları dalı kesercesine takdir komisyonlarındaki ağırlıklarıyla asgari değerlerin astronomik ölçülerde artması için çaba gösteriyorlar.

Örneğin İzmir‘in Konak ilçesi Kıbrıs Şehitleri Caddesi için belediyenin 2021’de uyguladığı rayiç değer 9.015,24 TL olduğu halde; bu rakam 2025 yılında kurulan takdir komisyonu tarafından 2026 yılı için % 2.773,09 oranındaki muazzam bir artışla 250.000.- lira olarak belirleniyor. Yine aynı şekilde Basmane, Etiler mahallesi için 2022 için belirlenmiş rayiç değer 902.-TL ile 15.509.-TL arasında değişirken 2026 için belirlenmiş değerlerin miktarı % 1.790,01 oranı ile % 938,17 oranı arasında değişen astronomik bir artışla 16.200.-TL ile 145.500.-TL arasında değişiyor. Tabii ki bu örnekleri İzmir‘in ya da Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin diğer mahalle, cadde ve sokakları için de çoğaltmamız mümkün…

Konut hakkının ticari bir hakka dönüşmesi…

Peki, nereden çıktı bu belediyenin emlak vergisi beyan değerlerini arttırma hevesi derseniz; ben de size kurulan kıymet takdir komisyonlarının 213 sayılı Vergi Usul Kanunu‘nun 72. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca;

a) Belediye başkanı veya tevkil (birini kendine vekil seçmek) edeceği bir memur (başkan),

b) İlgili belediyeden yetkili bir memur,

c) Defterdarın görevlendireceği iki memur,

d) Tapu müdürü veya tevkil edeceği bir memur,

e) Ticaret odasınca seçilmiş bir üye,

f) İlgili olduğu arsalara ilişkin organize sanayi bölgesini temsilen bir üye,

g) İlgili mahalle veya köy muhtarından oluştuğunu hatırlatmak isterim.

Böylelikle oluşturulan söz konusu komisyona belediye başkanının veya vekil tayin ettiği kişinin başkanlık yaptığını, komisyonda merkezi yönetimden 3 temsilci yer almakla birlikte; onların da, emlak vergisine esas asgari değerlerinin artması suretiyle bu tutarların esas alındığı değerli konut vergisi, tapu harcı, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi ve gelir vergisi gibi diğer merkezi yönetim vergi gelirleriyle Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Katkı Fonu‘na ödenecek payların otomatikman artacağı düşüncesiyle astronomik rakamlara itiraz etmediğini; böylelikle ve genellikle, organize sanayi bölgesi temsilcilerinin fiilen pek de yer almadığı 7 kişilik komisyonlarda belediyelerden ve merkezi yönetimden gelen en az 5 üyenin kabulü ile bu rakamların kabul edildiğini görürüz. Hele bir de, buna oğlu ya da başka bir yakını belediyede istihdam edilen muhtarları eklediğimizde kabul oylarının sayısının 6’ya çıkmasına şaşırmamamız gerekiyor…

İşte o nedenle, başka hiçbir konuda merkezi yönetimle anlaştığını görmediğimiz iktidarıyla ya da muhalefetiyle bütün belediyelerin, iş vergileri arttırmaya; yani, halkı daha fazla bunaltma işine geldiğinde komisyondaki defterdar ve tapu müdürü temsilcisiyle güle oynaya anlaşıp, ticaret odası temsilcisi ya da mahalle muhtarı itiraz etse bile aldığı çoğunluk kararı ile emlak vergisi beyanlarına esas olan rakamları bir anda arttırdığına tanık olduğumuz için bu işin faili; yani, suçlusu belediyelerdir diyebiliriz.

Daha doğrusu, ortaya halkın çıkarları açısından olumsuz, kötü bir durumun çıkması halinde, o meşhur “bunda kimin menfaati var?” sorusunu sorarak suçluyu aramaya kalktığımızda karşımıza belediyelerin çıktığına tanık oluruz..

Aksi takdirde bizlerin oylarıyla seçilip o koltuklara yerleşen belediye başkanlarıyla meclis üyelerinin, aynen AKP iktidarının koyduğu başka vergilere karşı çıktıklarında olduğu gibi, böylesi bir vergi soygununa karşı çıkıp itiraz ettiklerini görür, onların yaptığını biz yapmayalım dediklerine tanık olurduk.

Ama, “onların yaptığı kötü, bizimki iyi ” anlayışıyla yapılan bu haksız vergilemeye karşı çıktıklarını görmüyor, böylesi bir itirazlarına tanık olmuyoruz.

Konut üzerinden astronomik hesaplar yapmak…

Şimdi böylesi bir durumda, benim bu tespit ve değerlendirmelerime muhtemel olarak iki ayrı karşı çıkışla itiraz edileceğini düşünüyorum:

Bunlardan biri, CHP’li belediyelerin şu sıralarda AKP iktidarınca silkelendiği ve o nedenle zor durumda oldukları ve bu zor durum nedeniyle onları makul görmekle, diğeri de konut sahibi olmayan yoksul halkla tek bir konuta sahip olduğu ya da oturduğu konut tescilli olduğu için bazı mülk sahiplerinin bu artıştan etkilenmeyecekleriyle ilgili olabilir…

Gelelim bu itirazları tek tek değerlendirmeye…

Gelelim birinci itiraza vereceğimiz cevaba… AKP’nin “silkeyerek” zor durumda bırakmak istediği CHP’li belediyelerin çoğu, çalıştırdıkları memur ve işçilerin prim ve vergilerini zamanında ödemeyerek hem çalışanlarını, hem de bu nedenle oluşan gecikme zammı ve cezalarını dikkate aldığımızda kendi kurumlarını büyük miktarda zarara uğratan borçlu belediyeler… Ve bu borçlar kendilerine AKP iktidarı tarafından herhangi bir nedenle fazladan yüklenmiş borçlar olmayıp, bizatihi kendilerinin sebep olduğu borçlar… Bu borçlar bir şekilde ödenmek zorunda; ama, AKP iktidarı bunların zamana yayılarak ödenmesini ya da hiç ödenmemesini fırsata çevirerek hemen ödenmesini istiyor ve onların bu ihmalini kullanarak belediyeleri zorda bırakmak istiyor… Ayrıca bu borçların varlığı seçimler olmadan önce, çok öncesinden biliniyor… Örneğin, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu göreve gelir gelmez belediyesinin çok büyük miktarda borçlu olduğunu kamuoyu ile paylaşmakla birlikte sonraki süreçte eski belediye başkanı CHP‘li belediye başkanı Abdül Batur‘u suçlamaktan vazgeçti ve bu şekilde zamanında ödenmeyen borçlar için SGK ya da vergi daireleri tarafından tahakkuk ettirilen gecikme zamları ile cezaların, sebep olanlara tazmin ettirilip belediyesinin rahatlaması için tek bir adım atmadı…

Bu durumda, belediyelerin içinde bulundukları zorluğun geçmişte kendi partilerinden gelen belediye başkanlarının yanlış mali politikalarından kaynaklandığını ve bunu yok edip borçlardan kurtulmanın da birçok akılcı çözüm yolu bulunduğunu söyleyebilirim…

I- Harcamalarda gerçekten tasarruf yapmak: örneğin makam arabası olarak üst düzeyden Volvo marka araç kiralamamak, bürokratların altındaki makam araçlarını almak gibi….

II- Yeni müdürlükler kurmamak ve personel almamak,

III- Borçlar nedeniyle kamu mallarının satış furyasından vazgeçmek,

IV- Tahakkuk eden gecikme zamlarıyla cezaları bunlara sebep olanlar tarafından tazmin edilmesini sağlamak ve

V- Gereksiz mali yükümlülükler altına girmemek: Yeni binalara sahip olup işletmeye kalkmak, gereksiz yere belediye logosunu değiştirmek, belediye başkanının kişisel reklamını yapmak gibi gereksiz harcamalar yapmamak gibi…

Bunları yapmadıkları sürece, bırakın tüm borçları ödemek; yeni büyük borçların altında ezilmeleri elleriyle yazdıkları kendi kaderleri olacaktır… Tabii ki, kendi yanlışlarından kaynaklanan borçları halkın sırtına yükleyecekleri yeni ya da ağır vergilerden medet ummamaları koşuluyla… Örneğin, Konak Belediyesi‘nin, harç konusu olmakla birlikte ücret adıyla yasal sınırlarını aşarak almaya kalktığı işyeri açma ve çalışma ruhsatlarında ya da emlak vergisine esas olan asgari metrekare değerlerini takdir komisyonlarının görev, yetki ve sorumluluklarını istismar ederek astronomik düzeylere çıkarmasında olduğu gibi…

İkinci itiraza vereceğimiz cevap ise şu şekilde… Evet, konutu olmayanlar, tek konutu olanlar ya da tescilli konutlara sahip olanlar emlak vergisinden muaf olmakla birlikte; 2026 yılından itibaren daha yüksek emlak vergisi ödeyecek gayrimenkul sahiplerinin de bunu kiralara yansıtması ya da konut fiyatlarının artması suretiyle kent ve ülke ekonomisinin yeni açmaza girmesi beklenen bir gelişme olacaktır… Hele ki Türkiye‘deki ev sahipliği oranının 2014’de % 61,10 iken 2023’de 59,45’e, son olarak 2024’de % 55,80’e düştüğünü, bu düşüşe paralel olarak kiracılara ait oranların arttığını düşündüğümüzde… (1)

Kıymet takdir komisyonlarının bu vahim kararlarından sonra sanırım bir de mal sahibiyle kiracıları kurtarma komisyonlarını kurmak gerekecek…

Gelelim bu konuda son günlerde ortaya çıkan son gelişmeleri özetlemeye;

1) AKP cephesi, vergi oranlarının Emlak Vergisi Kanunu‘nun 8. maddesi ile Vergi Usul Kanunu‘nun mükerrer 49. maddesine göre Cumhurbaşkanı’na verilen yetki çerçevesinde yarı yarıya indirilebileceğini ya da bir önceki döneme ait rakamların dört yıl daha uygulanabileceğini; ayrıca, kanunda değişiklik yapılarak oranların indirilebileceğini ya da komisyonların yetkilerinin sınırlanabileceğini söylemekte…

Tabii ki bu kanun değişiklikleri sırasında astronomik miktarlarda değer biçen takdir komisyonlarının yapısı bir sürpriz olarak değiştirilmez ve yetkileri sınırlanmazsa…

2) CHP cephesi ise Ankara milletvekili Adnan Beker tarafından verilen kanun teklifi ile komisyonların 2021 yılında belirlenen değerlerin en fazla % 50 oranında artış yapmasını mümkün kılan teklif etmekle birlikte bu teklifin AKP ve MHP çoğunluğu tarafından dikkate dahi alınmayacağını düşünüyorum.

Vergileme ilkesi olarak kabul edilen eşitlik, genellik, yararlanabilme, ödeyebilme, adalet, uygunluk, verimlilik ve esneklik gibi önemli hususları hayata geçirmek amacıyla; emlak vergisi hesabına esas olacak takdir komisyonu kararlarında;

I- Belediyeler tarafından hazırlanması gereken yapı/emlak envanterleriyle Emlak Vergisine Matrah Olacak Vergi Değerlerinin Takdirine İlişkin Tüzük‘te sözü edilen vergi haritalarının kullanılması,

II- Değerlemelerin sokak ve parsel ölçeğinde değil, o sokak ve parseldeki bağımsız bölümlerin her biri için ayrı ayrı yapılması,

III- Takdir komisyonlarının karar verirken sahada fiilen çalışarak değer biçtiği gayrimenkulleri bizzat görüp bilgi sahibi olması,

IV- Dava konusuyla ilgili Danıştay kararlarında belirtildiği üzere, takdir komisyonu kararlarının gerekçeli olması ve gerektiğinde konusunda uzman bilirkişilerin görüşlerinden yararlanılması,

V- Emlak vergisi mükellefinin hem kendi taşınmazına ait değer takdiri için, hem idari yoldan merkez komisyonuna, hem de (buradan sonuç alamaması halinde) idari yargıya başvurarak iptal davası açma hakkının tanınması,

VI- Emlak vergisine esas değerlerin belirlenmesi ile ilgili davalarda ödenecek harç, bilirkişi ve avukatlık ücretleri konusunda belirli oranlarda indirim yapılmasını sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması,

VII- Taşınmaz sahiplerinin, takdir komisyonları tarafından verilen kararlara karşı belediye düzleminde itirazda bulunarak bu itirazlarla ilgili kararların belediye meclisi tarafından incelenip karara bağlanması,

Sağlanmalı, böylelikle emlak vergisinin mükelleflerden açısından kolaylıkla ödenebilir bir hale getirilmesi sağlanmalıdır.

Tabii ki belediyelerin takdir komisyonlarındaki yetkisinin kısıtlanmadığı ve belediye başkanlığı ile meclis üyeliği yapanların ilk seçimde seçmenlerin cezalandırması nedeniyle koltuklarını kaybedecekleri koşullarda…

Unutmayalım ki, bir zamanlar belediyelere ait olan elektrik dağıtım hizmetleri, elektrik abonelerinden toplanan elektrik üretim payının zamanında Türkiye Elektrik Kurumu (TEK)’na yatırılmayışı nedeniyle belediyelerin elinden alınmış; böylelikle, belediyeler büyük bir mali kaynaktan yoksun kalmıştı… Bu anlamda bugün ya da yarın buna benzer ters bir şeyin olmayacağını kim tahmin edebilir, kim söyleyebilir ki?

Yararlanılan kaynaklar

(1) https://tr.tradingeconomics.com/turkey/home-ownership-rate

(2) Hüseyin Gökçe, Emlak vergisi karar bekliyor, Ekonomi Gazetesi, 5 Eylül 2025, https://www.ekonomigazetesi.com/ekonomi/emlak-vergisinde-karar-zamani-58405

Kurt, E., Emlak Vergisi Sisteminin Değerlendirilmesi ve Yeni Düzenleme Önerileri, İstanbul Kalkınma Ajansı-İstanbul Ticaret Odası-İstanbul Düşünce Akademisi-T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, İstanbul, Şubat 2018.

Sermayeye çağrı, özelleştirmeye kapı açmaktır!

Ali Rıza Avcan

Kültürpark ve Kültürpark‘la birlikte 6. İzmir Enternasyonal Fuarı, dönemin başbakanı İsmet İnönü ile İzmir Belediye Başkanı Behçet Uz tarafından 1 Eylül 1936 tarihinde açıldı. (1)

İzmir Enternasyonal Fuarı, o tarihten bu yana, (sadece 2. Dünya Savaşı‘nın devam ettiği 1942 yılı hariç olmak üzere) genellikle her yılın 18 Ağustosu ile 20 Eylülü arasında 94 kez kapılarını açarak bir yandan ülke ve dünya ticaretine hizmet etti, diğer yandan da oluşturduğu kültür ve sanat ortamı ile İzmir ve Ege bölgesi halkının sosyalleşerek öğrenip eğlenmesinin önemli bir aracı oldu. (2)

Artık lunaparkın olmadığı bir Kültürpark…

Bu arada İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir’in bir fuarlar ve kongreler kenti olmasını sağlamak amacıyla İzmir Ticaret Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası, Ege İhracatçı Birlikleri ve İzmir Ticaret Borsası gibi kurumları da ortak ederek 1990 yılında kısa adı İZFAŞ olan İzmir Fuarcılık Hizmetleri Kültür Sanat Etkinlikleri A.Ş. isimli şirketi kurdu. Bu kapsamda belediyenin toplam 54 yılı kapsayan 1936-1990 döneminde, fuarı organize etmek için İZFAŞ gibi ayrı bir şirkete ihtiyaç duymadığını, belediyenin fuarla ilgili her türlü iş ve işlemi kendi imkanlarıyla gerçekleştirdiğini; ancak, şirketleşmeyi, daha doğrusu özelleşleştirme rüzgarlarını arkasına alan Ronald Reagan‘lı, Margaret Thatcher‘lı ve Turgut Özal‘lı yıllardan sonra fuarcılık işinin özelleştirilmesi için ayrı bir şirketin kurulduğunu söyleyebiliriz.

Kültürpark‘ın açıldığı yıllarda geçerli olan uluslararası fuarcılık anlayışı, ihtisas fuarlarının geçerli olmaya başladığı son yıllarda eski önem ve değerini kaybettiği için ihtisas fuarlarını yapmak için 2015 yılında Gaziemir‘deki Fuar İzmir açıldı. (3)

Ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi, uluslararası fuarcılık anlayışının eskimesi nedeniyle fuarın kentin merkezindeki Kültürpark‘tan kaldırılması durumunda karşı karşıya kalabileceği tepkileri düşünerek, “uluslararası fuar” kandırmacasıyla yapılan etkinliklerin giderek yerel bir panayır ya da şenliğe dönüşmesi karşısında, hiç değilse İzmirlileri yapacağımız konser ve etkinliklerle eyleyip oyalayalım diyerek fuar olmaktan çıkan kötü bir organizasyonu bugüne kadar devam ettirmeyi tercih etti.

Bugün artık adı uluslararası, kendisi panayır olan bu organizasyona, onu uluslararası yapacak düzeyde yabancı ülke ve firmalar katılmıyor, bu eksikliği gidermek için her sene bir ülke ve onun firmaları misafir adıyla çağrılıyor, o nedenle gelişmiş ülkelerin dahil olduğu uluslararası ticari alışverişler yapılmıyor; hatta, oteller dolmuyor ve fuar bugünkü haliyle çim konserlerin yapıldığı, künefe, kebap gibi yerel yiyeceklerin satıldığı, promosyon niyetine yiyecek ve içeceklerin dağıtıldığı, genellikle Basmane, Kadifekale, Ege mahallesi gibi yakın bölgelerde oturan yoksul, dar gelirli insanların gelip kendilerini sergilediği bir gösteri mekanına dönüşüyor, giriş kapılarında polis ve özel güvenlik tarafından çifter çifter aramalar yapılmasına karşın 2024 yılındaki Semicenk konseri sırasında çıkan kavgada insanlar bıçaklanabiliyor, korku ile kaçışabiliyor… (4)

Kentin varsıl kesimleri ise fuara gelme niyetini çoktan bırakmış durumda… Hatta fuar akşamları Alsancak, Mimar Sinan ve Kültür mahallelerinden gelip İzmir Sanat Kafe‘ye ve Tenis Kulübü‘nde oturup sohbet eden müdavimlerin belirgin ölçüde azaldığı bir dönemi yaşıyor..

Gelelim bu fuar görünümlü karnavalın çok konuşulan ve konuşuldukça fuarı, fuar sayesinde sergilenen kültür ve sanat anlayışını; hatta, İzmir‘i sahiplenmeye çalışan sponsorlarına…

Ama ondan önce, 1999 yılında İzmir‘de, Prometheus ve Gözlem Gazetesi işbirliğiyle yapılan Taşımacılık Zirvesi‘nin proje koordinatörü olarak organizasyonun iletişim sponsorluğunu üstlenen DHL Worldwide Express Türkiye genel müdürünün, “parayı veren düdüğü çalar” tavrının beni ne kadar üzdüğünü, organizasyonu ne ölçüde olumsuz etkilediğini; bu bağlamda, sponsor ilişkilerindeki olumsuzlukları yaşamış biri olarak bu ilişki ve iletişim sabırla iyi bir şekilde yönetilmediği takdirde çok büyük sorunlara yol açabileceğini hatırlatmak isterim.

Ardından da sponsorluk denilen şeyin, Kapitalist sistem içinde piyasaya hakim konumdaki büyük şirket ve holdinglerle sponsorluk talebinde bulunan kişi, kurum ve kuruluşlar arasındaki bir reklam-tanıtım çalışması olduğunu, değişik kişi, kurum ve kuruluşlar tarafından yapılan bir çalışmanın masraflı kısımlarının sponsor adı verilen şirketlerin vereceği para karşılığında onların reklamını yapma işi olduğunu belirtmeliyim… Bugün fuarın her yerinde, her köşesinde, Folkart ve Migros‘un reklam malzemelerinin yer alması, yapılan her konuşmada onlardan söz edilip teşekkür edilmesi bunun en önemli yanıdır.

94 yıldır İzmir‘de, 88 kez de Kültürpark‘ta yapılan İzmir Enternasyonal Fuarı‘na bugüne kadar hangi yıllarda hangi firmalar sponsor olmuş diye bir Google taraması yaptığımızda karşımıza çıkan bilgiler şu şekilde:

I- Noya Dijital Dönüşüm Teknolojileri: 2009 yılında yapılan 78. İzmir Enternasyonal Fuarı “Kiosk Sponsoru.

II- Tansaş A.Ş. : 2012 yılında yapılan 81. İzmir Enternasyonal Fuarı “Ana Sponsoru.

III- Folkart (Saya Holding): Şirketin patronu Mesut Sancak 2025 yılı fuarı için verdiği demeçlerde son 8 yıldır ana sponsor olduklarını belirtmiş olmakla birlikte kayıtlar Folkart‘ın 2016, 2017, 2018, 2019, 2020, 2021, 2022, 2023, 2024 ve 2025 yıllarında olmak üzere toplam 10 kez Ana Sponsor olduğunu söylüyor.

IV- Vestel: 2016, 2017, 2018 yıllarında “İnovasyon Sponsoru“, 2024 yılında yapılan 93. İzmir Enternasyonal FuarıTeknoloji Sponsoru“,

V- Migros: 2017, 2018, 2021, 2022, 2023, 2024 ve 2025 yıllarında yapılan fuarlarda “Etkinlik Sponsoru“,

VI- Kral Pop Radyo: 2017 yılında yapılan 86. İzmir Enternasyonal FuarıUlusal Radyo Sponsoru“,

VII- Avek Otomotiv: 2024 yılında yapılan 93. İzmir Enternasyonal FuarıOtomotiv Sponsoru“,

VIII- Avec Rent a Car: 2024 yılında yapılan 93. İzmir Enternasyonal Fuarı “Ulaşım Sponsoru,

IX- Red Bull: 2024 yılında yapılan 93. İzmir Enternasyonal FuarıTema Etkinlik Sponsoru” olmuş.

Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, İzmir Enternasyonal Fuarı‘nda sponsor katkısı almak 2009 yılından, özellikle de Aziz Kocaoğlu dönemiyle birlikte başlamış ve geçtiğimiz yıl yapılan 93. İzmir Enternasyonal Fuarı ile konu ve sayı itibariyle bir patlama yaşamış… Genellikle kabul edilip uygulanan “Ana Sponsor” ve “Etkinlik Sponsoru“nun yanında “Otomotiv Sponsoru“, “Ulaşım Sponsoru“, “Tema Etkinlik Sponsoru” gibi sponsorluklar icat edilmiş… Anlaşılan o ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun şirketi İZFAŞ, fuar masraflarını karşılamada büyük zorluklar yaşıyor ve masrafı bu tür özel firmalar arasında paylaştırarak üstündeki yükü hafifletmeye çalışıyor…

Şu konuyu baştan belirtmek gerekir ki, -ne yazık ki- İzmir Büyükşehir Belediyesi ile onun şirketi İZFAŞ‘a ait önceden hazırlanıp kamuoyu ile paylaşılmış önceliklerini, strateji ve ilkelerini, en önemlisi etik değer ve kriterlerini gösteren bir sponsorluk politikası yok… Örneğin sponsorluğu kabul edilen bir firma daha önce ihale yolsuzluğu yapmışsa, adı birtakım yolsuzluk operasyonlarına karışmışsa, belediye başkanıyla üst yönetiminin siyasi görüş, ideoloji ve uygulamalarına ters, aksi; hatta holding ya da şirket bütünüyle baltalayıcı faaliyetleri varsa ne olacak, onun sponsorluğu kabul mü edilecektir? Örneğin Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu‘nun eşine ait Jantsa sponsor olmak istese ona ne denecektir? Ya da yakın zamanda adını öğrenip ezberlediğimiz Aziz İhsan Aktaş benzeri Ankara‘daki kaçak sarayı yapıp İzmir‘i gökdelenlerle donatan Rönesans Holding veya Mehmet Cengiz, belediye başkanı Cemil Tugay‘ın çağrısına uyup fuara ya da belediye hizmetlerine, örneğin belediye hizmet binasının yapımına sponsor olmak istese ne yapılacaktır?

Üstüne üstlük 25 Ekim 2016 tarihinde yazdığım “Belediyelerin ve şirketlerinin sponsorluk sözleşmeleri halka açıklanmalıdır” başlıklı yazıda da (5) belirttiğim gibi, 2016 yılında İzmir‘de yapılan Türkiye İş Sağlığı Zirvesi‘ne, Efemçukuru‘ndaki altın madenini işleten Tüprag şirketi ile birlikte sponsor olmayı kendine dert edinmeyen, “ben bana yardımcı olacak bir sponsoru hangi kriterleri gözeterek nasıl seçmeliyim?” düşüncesiyle kendisine bir takım ilke, kriter ve etik değerler belirlememiş bir belediye ile karşı karşıyayız…

Belediyenin kendisine ve şirketlerine sponsor olacak kurum ve kişileri belirlerken hangi kriterlere göre davranacağını belirleyen temel bir sponsorluk politikası olmadığı için de yıllardır “bize sponsor olur musunuz?” sorusunu sorarak ya hep aynı firmaların sponsorluğuyla çalışıyor ya da hiç alakasız firmaların sponsorluğunu kabul ediyor veya her yıl duyduğu günlük ihtiyaçlara göre “ulaşım sponsoru“, “otomotiv sponsoru” ve “ulusal radyo sponsoru” gibi çeşit çeşit sponsorluklar icat ediyor…

Aslında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sponsorlara verdiği hizmetlerin her biri kamu hizmetidir ve o nedenle sponsoru belirlemeden önce sponsoru nasıl seçeceğine ilişkin usul ve esasları belirleyip halka açıkladığı politika, plan, program, strateji, ilke, kriter ve etik değerlere göre bir seçim yapması gerekir. Buradaki amaç sponsorun elindeki parayı almak değil, sponsorun kendisine devredilen kamu hizmetini layıkıyla iyi bir şekilde yapmasıdır.

Ayrıca her bir sponsorluk, belediyeye ya da şirketine ait kamu hizmetinin özelleştirilmesi anlamına geleceği için çok zorda kalmadıkça o konuda sponsorla çalışılmaması, belediyelerin o hizmeti doğrudan doğruya kendi imkanları ile yapması gerekir…

Her sene karşımıza çıkan bir durum… Bu seneki fuarda hangi sanatçılar yer alacak? “Biz onu “etkinlik sponsoru”muza verdik, sanatçıları o seçecek ve paralarını da o ödeyecek?”

Ve sonuçta, geçtiğimiz yıl Kültürpark‘taki çim konserinde birbirine silah ya da bıçak çekenler, birbirini kovalayan ya da korkudan kaçışan insanlar… Çünkü İzmir‘in orta yerinde sergilenen popüler sanatın, kültürün seviyesi, o seviyenin oraya çektiği insanlar ortada…

Evet, işte böylesine bir duruma izin vermemek için belediyenin ya da şirketinin fuar süresince ya da fuar haricinde kabul edip uygulayacağı tüm kültür sanat hizmetlerinin özünü ortaya koyacak olan politikaları belli olmalı ve bu politikaların uygulaması, şirketlerin kendi menfaatleri doğrultusunda karar almalarına, kendi angajmanlarındaki sanatçıları öne sürmelerine bırakılmamalı…

Kıyıda köşede kalıp bilmediğimiz, varlığından haberdar olmadığımız gelip geçici popüler isimler “büyük sanatçı“, “asrın sanatçısı“, “Türkiye’yi yurtdışında temsil ediyor” gibi yalan haber ve reklamlarla halkın önüne çıkarılmamalı, belediye ve şirketi kendi politikası doğrultusunda hangi sponsorun hangi işi yapacağını önceden bilip söylemeli, sponsor arayışlarını kendisinin koyduğu şartlar üzerinden yapmalı, her biri ticari bir yapı olan sponsor firmalara teslim olmamalıdır… Bu bağlamda, Folkart‘ın, Sancak Holding‘in ya da Saya Holding‘in bir yandaş şirket olarak iktidarla ilişkilerini sorgulamalı, Migros‘un dahil olduğu Anadolu Grubu‘nun TOGG‘un ortağı olup yine aynı gruptaki Anadolu Efes Biracılık‘ın 2023 yılında vergiden muaf tutulduğunu (6) dikkate almalı… Daha doğrusu hem fuar sponsorlarını seçerken ilkeli davranmalı, hem de Kültürpark‘ı ticaretten, para kazanma hırsından uzak tutmalı, Kültürpark‘ı Grand Plaza, Folkart, Migros gibi ticari kuruluşlara teslim etmemelidir…

94. İzmir Enternasyonal Fuarı ile ilgili 22 Ağustos 2025 tarihli tanıtım toplantısında, “Belediye elinden geleni yapıyorsa şehrin uyduğunu düşündüğüm önemli dinamikleri var. Bu iş sadece belediye ile olmaz, herkes elinden gelen katkıyı, İzmir’in hayal ettiğimiz ivmeye kavuşması için ortaya koyması lazım” diyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın bu toplantı öncesinde Folkart patronu Mesut Sancak‘la konuşup ondan sufle aldığı, en azından ifadesini onun 7 yıl önce söylediklerine dayandırdığı anlaşılıyor. (7)

Tabii ki, bu ifade ile kendisine yeni bir çatışma alanı açtığını ve bunun kendisi için hiç de iyi olmayacağını anladıktan sonra 29 Ağustos 2025 tarihli fuar açılışında tornistan ederek İzmir iş dünyasına ettiği teşekkürle hatasını düzeltmeye çalıştığını düşünüyorum… (8)

Evet, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın 22 Ağustos 2025 tarihli fuar tanıtım toplantısında dile getirdiği ifadeler, aslında hemen yanında oturan Folkart patronu Mesut Sancak‘ın bundan tam 7 yıl önce dile getirdiği düşünce ve dileklerin bire bir aynısıdır… Zira aynı Mesut Sancak‘ın, 4 Temmuz 2018 tarihli Hürriyet Gazetesi‘nde yayınlanan Ayçe Bükülmeyen imzalı röportajının hem başlığında hem de içeriğinde, “Her firma İzmir’e destek olmalı” dediği görülmektedir. Anlaşılan o ki, Folkart patronun ağzından çıkan bu sözler, 7 yıl sonra ağız değiştirerek kendine başka sponsorlar bulmak isteyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın dileği haline gelmiş…

Ancak Folkart patronunun 7 yıl önce verdiği demeçle yakın zamanda sosyal medyada yayınladığı mesajlarda Folkart ve Folkart Galery tarafından düzenlenen sergiler için “sponsorluk” sözcüğünü kullanmayıp, onun yerine “İzmir Büyükşehir Belediyesi işbirliği ve Folkart organizasyonu” ifadesini kullanması, Folkart‘ın “işbirliği” adı altında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kültür ve sanat alanındaki tercihleriyle uygulamalarını yönlendirmeye başladığını, bugüne kadar şirketin halkla ilişkileri boyutunda gerçekleştirilen kültür-sanat etkinliklerine ek olarak, arkasına Atatürk rüzgarını alarak tasarlanan “Ve Mavi Gözleri Çakmak Çakmaktı” Mustafa Kemal Atatürk temalı sergiyle “dünyaca ünlü medya sanatçısı” sıfatıyla yere göğe konulamayan; ancak, İzmir‘de açılan sergisi için yaşadığı ABD‘den kalkıp gelmeyen, bu arada yapılacağı söylenen yeni belediye hizmet binası projesini hazırlama görevi belediye başkanı tarafından kendisine sipariş edilen Refik Anadol isimli sanatçının düzenlediği “Şifanın Algısı” ve “Makine Rüyaları: Ege” isimlerini taşıyan ikinci sergiyle, aynen bir zamanlar Ahmet Güneştekin olayında yaşadığımız gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi adı kullanılarak belediyenin kentteki kültür sanat etkinliklerine yol ve şekil verildiği görülmektedir.

Anlaşılan o ki, belediyenin niyeti İZFAŞ tarafından yerine getirilen fuarcılık hizmetlerinin önce “sponsorluk“, daha sonra “işbirliği” adıyla; hatta, buna tematik fuarların yapıldığı Fuar İzmir‘i de dahil ederek özelleştirme yoluyla şirketlere verilmesi doğrultusundadır… Hiç belli olmaz, yarın öbür gün İzmir Büyükşehir Belediyesi Folkart ile birlikte bir şirket kurarak ya da Folkart‘ı İZFAŞ‘a ortak yaparak özelleştirilmiş fuarcılık ve kültür-sanat hizmetleri ile karşımıza çıkabilir… İşte o nedenle, hem Folkart patronu hem de belediye başkanı diğer şirketleri de bu işbirliğine davet ederek, adeta bir özelleştirme ihalesine katılmalarını isteyerek, belki de İzmir‘de pek moda olan yeni bir “çok ortaklı saadet zinciri” yaratarak ortalığı kızıştırmaya çalışıyor… Özellikle de bir türlü sonuçlanmayan Basmane Çukuru takasında, yılan hikayesine dönen Konak‘ta belediye hizmet binası yapımı ve son kez Hilton İzmir binasının bir türlü satılamaması olaylarında gördüğümüz gibi kendisine ait bir hizmeti verip devredeceği ya da takas edip üstünden atacağı güvenilir bir adres aramakta; belli olmaz şu aralar belki de birtakım pazarlıklar yapmaktadır… Diğer yandan da belediye eliyle beslenen gazete ve gazetecilerin de bu fikri geliştirip sonuca ulaşması için elinden geleni yaptığını gözlüyoruz…

O anlamda, Kültürpark‘la İZFAŞ, Fuar İzmir ve İzmir Enternayonal Fuarı‘nın güzel, iştah kabartan armağan paketleri olarak önümüzdeki günlerde “sponsorluk“, “işbirliği” ya da “şirket ortaklığı” gibi yeni ad ve yöntemlerle yeni pazarlıkların ya da özelleştirmelerin konusu olabileceği ihtimalinin her geçen gün arttığını söyleyebilirim…

Kaynaklar

(1) Kültürpark, https://en.wikipedia.org/wiki/K%C3%BClt%C3%BCrpark

(2) İzmir Enternasyonal Fuarı, https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zmir_Enternasyonal_Fuar%C4%B1

(3) Fuar İzmir, https://tr.wikipedia.org/wiki/Fuar_%C4%B0zmir

https://kentstratejileri.com/2016/10/25/belediyelerin-ve-sirketlerinin-sponsorluk-sozlesmeleri-halka-aciklanmalidir/

(4) Son Dakika/ Fuar’da korku dolu anlar yaşandı, https://www.haberekspres.com.tr/son-dakika-fuarda-korku-dolu-anlar-yasandi

(5) Ali Rıza Avcan, “Belediyelerin ve şirketlerinin sponsorluk sözleşmeleri halka açıklanmalıdır. https://kentstratejileri.com/2016/10/25/belediyelerin-ve-sirketlerinin-sponsorluk-sozlesmeleri-halka-aciklanmalidir/

(6) Bianet, 9 Ağustos 2024, “Türkiye’nin vergi vermeyen şirketleri”, https://bianet.org/haber/turkiye-nin-vergi-vermeyen-sirketleri-298117

(7) “Tugay’dan fuar tanıtımında ‘sponsor’ ve ‘uyuyan dinamikler’ çıkışı, Gerçek İzmir, 22 Ağustos 2025, https://www.gercekizmir.com/haber/Tugay-dan-Fuar-tanitiminda-sponsor-ve-uyuyan-dinamikler-cikisi/177220

(8) “İEF’in açılışında konuştu… Tugay’dan iş dünyasına teşekkür!, Ege’de Son Söz, 29.08.2025, https://www.egedesonsoz.com/iefin-acilisinda-konustu-tugaydan-is-dunyasina-tesekkur

Aydın Erten’i Anma Etkinlikleri: Sadece Bir Hatırlatma mı?

Ali Rıza Avcan

Çocukluğu gençliği ve öğrenciliği Ankara‘da geçmiş biri olarak, adına ister “toplumcu“, ister “halkçı” ya da başka bir şey deyin iyi belediyecilik uygulamalarını, seçimlerde benim de oy verdiğim Vedat Dalokay ve Ali Dinçer gibi başarılı belediye başkanları sayesinde ilk önce Ankara‘da görüp yaşadım…

Ardından sınıf arkadaşım sevgili Sedat Göçmen‘in de içinde yer aldığı Fatsa‘daki Fikri Sönmez (Terzi Fikri) belediyeciliği ile tanıştım. Bu arada Mülkiye‘deki lisans ve yüksek lisans eğitimi sonrasında kent, kentleşme ve yerel yönetimlerle ilgili doktora programına paralel olarak Yerel Yönetimler ve İçişleri bakanlıklarında çalıştığım dönemlerde İzmir‘den gelen seslere de kulak vererek Gültepe‘de Aydın Erten’i, Aliağa‘da Hakkı Ülkü‘yü, İstanbul‘da Ahmet İsvan‘ı, Kocaeli, Değirmendere‘de Ertuğrul Akalın‘ı ve Susurluk‘da Tahsin Bozoğlu‘nu tanıma; hatta, birlikte çalışma fırsatını yakalamış oldum.

Vedat Dalokay, Ali Dinçer, Fikri Sönmez, Ahmet İsvan, Hakkı Ülkü, Tahsin Bozoğlu ve Ertuğrul Akalın…

Ve bütün bu deneyimlerin sonucunda, kent, kentleşme, yerel yönetimler, araştırma, eğitim, iletişim ve planlama gibi bilgi ve bilgiyi işleme konularında uzmanlaşmış biri olarak önemli olanın Fikri Sönmez, Aydın Erten ya da Ahmet İsvan gibi halktan yana, ufku geniş, yetenekli ve becerikli belediye başkanlarının “tek adam” olarak öne çıkmasıyla değil; onların, başkanlıkları süresince bir daha değiştirilemeyecek derecede oluşturup bir miras olarak geride bırakacakları, toprakta derin kökler salan kurumsal bir yapılanma olduğunu anlayıp kavramış oldum.

Çünkü adları öne çıkarılıp bir kahraman gibi kutsanan bu belediye başkanlarının ölümünden, seçilememesinden ya da bir şekilde görevden alınmasından sonra o belediyeleri denetlemek ya da danışmanlık yapmak amacıyla gittiğimde; o örnek uygulamalardan geriye tek bir izin kalmadığını, sadece insanların hafızasında yer eden bazı isimlerin sık sık dile getirildiğini gördüm ve ondan sonra denetlediğim ya da danışmanlığını yaptığım her belediye başkanına, bir miras olarak geride bırakacakları kökleşmiş kurumsal yapının daha önemli olduğunu anlatmaya çalıştım. Her ne kadar, 12 Mart ve 12 Eylül gibi her olumlu, güzel şeyi ezip geçen, un ufak eden faşist dönemlerin bu geride bir şey kalmaması olayında birinci dereceden etkili olduğunu bilsem de…

Bugünkü yazımın konusunu oluşturan Gültepe Belediyesi ve onun efsane başkanı Aydın Erten de -ne yazık ki- kahramanlık öyküleri dışında geride hiçbir şey bırakmama halinin kötü bir örneği olarak kaldı. Kendi bir efsane kahramanı olarak unutulmadı; ama, yaptıkları örnek alınıp geliştirilmedi ve devamı getirilemedi…

Kendisi görevden alınıp belediyesi kapatılmış olsa bile, İzmir‘in orta yerindeki bir direniş noktasından, bir özerklik deneyiminden geriye bugünleri etkileyecek daha anlamlı bir şeylerin kalması gerekirdi diye düşünüyorum…

Çünkü Aydın Erten‘in görevden alınması sonrasında belediyesi kapatıldı, kendisi partisi içinde cezalandırılarak ilgisizliğe mahkum edildi ve yaptıkları bir örnek olarak uzunca bir süre incelenip değerlendirilmedi… Yapıp eyledikleri üzerine kafa yorup geleceğe aktarılacak sonuçlar çıkarmak yerine kahramanlaştırılan ismi öne çıkarılıp mezarına gidip karanfil koyduktan sonra nutuk atmak yeterli bulundu… Hem de onun söyledikleriyle yaptıklarının tam aksini yapanların, örneğin kaymakamın yazısını emir telakki edip Avesta Derneği‘nin kapısına kilit vuranların, işçileri kapının önüne koyup emek düşmanlığı yapanların iki yüzlülüğü ile… Bunun dışında Gültepe Belediyesi ile onun başkanı Aydın Erten hakkında, aynen sevgili arkadaşım Sedat Göçmen‘in Fatsa anılarını toplayıp yayınlanması gibi tek bir belgesel, tek bir anı kitabı hazırlanmadı, o anıları koruyup kollayacak bir dernek, bir vakıf bile kurulamadı… Hatta 2024 yılı anmasında Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun kuracağız denilen Aydın Erten Vakfı bile aradan bir yıl geçmesine rağmen kurulmadı, kurulamadı…

Gültepe belediye başkanı Aydın Erten adının dillere pelesenk olduğu bu süre içinde; bırakın öldüğü 2000 yılını, ilk kez belediye başkanı olduğu 1973 yılından bu yana geçen 52 yıl içinde üniversitelerde kendisi ve Gültepe konusunda topu topu 3 tane tez yazıldı:

🔴2016 yılında Uğur Ülger‘in yazdığı “Seçmen Davranışlarındaki Değişim, Gültepe Örneği” isimli yüksek lisans tezi,

🔴2022 yılında Turgay Gülpınar‘ın yazdığı “Türkiye’de yerel özerkliğin yükselişi ve düşüşü: Gültepe örneği (1973-1980)” isimli doktora tezi ve

🔴Kemal Kılçdaroğlu‘nun CHP genel başkanlığı zamanında genel başkan yardımcısı ve parti meclisi üyesi olan Devrim Barış Çelik‘in 2024 yılında yazdığı “Sosyo-ekonomik değişimin seçmen tercihlerine etkisi: Gültepe örneği” isimli doktora tezi.

Neyse ki, yaraya merhem niyetine yapılan bu üç çalışmadan biri olup sevgili ekip arkadaşım Dokuz Eylül Üniversitesi İzmir Meslek Yüksekokulu öğretim görevlisi Dr. Turgay Gülpınar‘ın kaleme aldığı 2022 tarihli doktora tezi, yakın zamanda İletişim Yayınları tarafından “Yerel Hükümet: Gültepe, Bir Özerklik Deneyimi (1973-1980)” ismiyle yayınlandı da bu alandaki büyük eksiklik bir nebze olsa da giderildi.

O nedenle, ağzından İzmir, Gültepe ya da Aydın Erten isimleri çıkan herkesin, her İzmirli‘nin bu kitabı almasını ve Prof. Dr. Sonay Bayramoğlu Özuğurlu‘nun öğrencisi sevgili Dr. Turgay Gülpınar‘ın yazdıklarını okumasını hararetle öneriyorum.

Gelelim, Aydın Erten‘in ölümünün 25. ölüm yıldönümüne isabet eden 11-13 Ağustos 2025 tarihlerinde “Aydın Erten’i Anma Etkinlikleri” adıyla yapılıp bir kısmına sevgili dostlarım Orhan Beşikçi ve Erol Şaşmaz‘la birlikte katıldığım ve benim bir saygı etkinliği olmaktan çok saygısızlık olarak nitelediğim etkinliklerle ile ilgili değerlendirmelerime…

CHP Konak İlçe Başkanlığı tarafından düzenlenip; İzmir Büyükşehir, Konak ve Gaziemir belediyeleriyle İzmir ve Konak kent konseylerinin, Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma, Geleceğim Ol ve 68’liler Derneği ile ADD Konak Şubesi‘nin ve 78’liler Federasyonu‘nun; ayrıca, sponsor olarak So Lady, Özgür Eğitim Yayınları, Serkay Tekstil ve Öz Altın Turizm gibi firmalarca desteklenip 11-13 Ağustos 2025 tarihlerinde üç gün süreyle yapılan etkinliklerin halka duyurulan programına göre;

Aydın Erten, 11 Ağustos 2025 Pazartesi günü 11.00-12.00 saatleri arasında mezarına karanfil bırakmak suretiyle anılacak; ayrıca, yine aynı gün 13.00-14.00 saatleri arasında 1973-1980 yılları arasında Gültepe Belediye Başkanı olarak ortaya koyduğu belediyecilik deneyimi, 2022 yılında hizmete açılan Gültepe Aydın Erten Rekreasyon Alanı‘ndaki Mutlu Kahve‘de, DEÜ İzmir Meslek Yüksekokulu öğretim görevlisi Dr. Turgay Gülpınar ile Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği başkanı Ali Yılmaz‘ın katılımıyla “Bir Özerklik Deneyimi” adı altında konuşulup tartışılacak,

12 Ağustos 2025, Salı günü 20.00-23.00 saatleri arasında Gültepe Son Durak‘ta “Adım Adım Anadolu Esintileri” isimli bir konser verilecek,

Etkinliğin 3ncü ve son gününde ise saat 14.00’de Gültepe Toros Tesisleri‘nde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun ve Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği yönetim kurulu başkanı Ali Yılmaz‘ın protokol konuşmalarından sonra sevgili hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş‘le Doç. Dr. Taylan Engin ve Dr. Orhan Selim Bayraktar‘ın katılımıyla başlığı ya da konusu belirtilmeyen bir toplantı yapılacaktı.

Bu programı görür görmez Kent Stratejileri Merkezi‘nin Facebook hesabında yaptığım bir paylaşımla Aydın Erten‘in, ilk kez mezarının ziyaret edilip karanfil bırakılması dışında toplantılar ve konserler düzenlenerek anılacak olması nedeniyle organizasyonu yapanları tebrik etmekle birlikte; 13 Ağustos 2025, Çarşamba günü yapılacak toplantıda sevgili hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş‘in yanına verilen iki ismin hem Aydın Erten‘le bir ilgisinin olmaması, hem de uzmanlık alanlarının belediyecilikle ilgili olmayışı nedeniyle bu durumu eleştirmiş, buna bir çözüm bulunmasını önermiştim.

Oysa izleyen günlerde gerek tanık olduklarımı, gerekse güvenilir kaynaklardan aldığım bilgileri dikkate alınca bu organizasyonu yapanları boşu boşuna tebrik ettiğimi anlayıp yapılanları Aydın Erten‘e yapılan bir saygısızlık olarak düşünmekten kendimi alamadım ve o nedenle de tarihe not düşmek adına bu yazıyı yazmak zorunda kaldım:

Gelelim gün gün neler yapıldığını ortaya koyup değerlendirmeye;

1) Yıllardır yapılan mezar ziyareti ile bu ziyaret sırasında mezara karanfil bırakıp ardından nutuk atanları dinlemenin bıktırıcı bir ritüel olduğunu düşündüğüm için oldukça kalabalık olduğunu gördüğüm söz konusu etkinliğe katılmadım. Ancak daha sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin internet sayfasında “Tugay: Aydın Erten’in mirası namus borcumuzdur” başlığıyla yayınlanan 11 Ağustos 2025, Pazartesi tarihli haberle haber ekine koyduğu fotoğraflara baktığımda mezarın karşısına konulan kürsüye Cemil Tugay, Nilüfer Çınarlı Mutlu, Ozan Ali İlgazi, Ünal Işık, Sabri Ergül, Ceren Erten, Hamit Mumcu, Orhan Polat, Nimet Haytabay, Ertuğrul Gezenoğlu ve Nail Dağdelen olmak üzere tamı tamamına 11 kişinin çıkarak konuştuğunu öğrendim.

BU tür konuşmacısı bol mezarlık anmalarını geriye doğru incelediğimde de, o an itibariyle CHP siyaseti açısından kimler makbulse, kimlerin hükmü geçiyorsa konuşanlar arasında onların yer aldığını; ama, başkalarına ya da halka söz bırakmayan siyasetçi bolluğunun uzun bir süredir değişmediğini anladım…

Çöplerin toplanmadığı bakımsız Aydın Erten Rekreasyon Alanı… Fotoğraf: Erol Şaşmaz

2) Aynı gün 13.00-14.00 saatleri arasında Aydın Erten Rekreasyon Alanı‘ndaki Mutlu Kahve‘de Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği yönetim kurulu başkanı Ali Yılmaz ile DEÜ İzmir Meslek Yüksekokulu öğretim görevlisi Dr. Turgay Gülpınar‘ın konuşmalarını dinlemek amacıyla sevgili dostlarım Orhan Beşikçi ve Erol Şaşmaz ile birlikte gittiğimizde söyleşinin yapılacağı Mutlu Kahve‘nin kapalı olduğunu, alandaki güvenlik görevlilerinin bu toplantıdan haberdar olmadıklarını; ayrıca, “Mutlu Kahve” adı verilen tesisin çevresindeki Aydın Erten Kreasyon Alanı‘nın bakımsızlık içinde bir çöp deryasına dönüştüğünü görüp, bu mekanda “mutlu” olup Serotonin salgılamak yerine üzülüp tesise adı verilen Aydın Erten adına içim acıdı ve bu alanın hiç olmazsa Konak Belediyesi tarafından birkaç gün önce temizlenip bakımlı hale getirilmesi gerektiğini düşündüm… Çünkü bana göre Aydın Erten‘e saygı, kürsü nutuklarında değil; onun adının verildiği bu tesisteki bu tür küçük noktalara özen göstermekte yatıyordu…

Kapısı kilitli “Mutlu Kahve”ye alternatif bir söyleşi…

Mutlu Kahve kapalı olup toplantıya hazır olmadığı, üstüne üstlük Konak Belediyesi’ne ait bu tesiste Aydın Erten adına yapılan toplantıya ev sahibi konumundaki Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu ve mezarlığa gidip konuşmalar yapan zevat (Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği yönetim kurulu başkanı Ali Yılmaz ve CHP Konak İlçe Başkanı Ozan Ali İlgazi haricinde) gelmediği için bahçedeki ahşap merdivenleri bir anfinin basamakları gibi kullanarak ve sandalyeleri bu alana taşıyarak açık havada, Aydın Erten adına asıl konuşulması gereken şeylerden söz eden konuşmacılarla Aydın Erten‘in yakınlarını dinledik…. Böylelikle Aydın Erten‘in hayat arkadaşı öğretmen emeklisi Ayten Hanım‘ı ve manevi oğlunu tanıyıp anılarını dinleme fırsatını yakaladık…

3) 12 Ağustos 2025, Salı günü 20.00-23.00 saatleri arasında, Gültepe Son Durak‘ta yapılan konsere, o saatlerde toplu ulaşım araçlarıyla Gültepe‘den eve dönmenin İzmir koşullarında zor olması nedeniyle, istemiş olmama karşın katılamadım… O konsere beni bekleyenler için “affola” demekten başka bir çarem yok ne yazık ki…

4) Söz verilmiş başka bir program nedeniyle gidememiş olmakla birlikte üç ayrı güvenilir kaynaktan aldığım bilgilere göre bu sene Aydın Erten adına yapılan en önemli saygısızlığın etkinliğin son günü; yani, 13 Ağustos 2025, Çarşamba günü saat 14.00’de Konak Belediyesi’ne ait Toros Tesisleri’nde yapılan toplantıda hayata geçtiği anlaşılıyor.

Duyurulan programa göre o tarih ve saatte, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘la Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun ve Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği yönetim kurulu başkanı Ali Yılmaz‘ın protokol konuşmalarından sonra Gaziemir Belediye Başkanı Ünal Işık‘ın moderatörlüğünde yapılacak toplantının tartışılmaz ismi sevgili hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş‘in yanına konulan konuşmacılardan birinin Bandırma Üniversitesi‘nden gelip daha çok akıllı ulaşım sistemleri konusunda uzman olan Doç. Dr. Taylan Engin, diğerinin de daha çok Hollanda‘da, belediyeler dahil bir çok kurum ve şirkete danışmanlık yapıp kendine ait web sayfasında Deniz Baykal‘ın CHP genel başkanı olduğu yıllarda parti adına çalıştığını ve bu yeni dönemde “CHP’ye katabileceği kalitesi“nden söz eden Kayserili Dr. Orhan Selim Bayraktar olduğunu sanıyordum.

Ancak o gün o toplantıda, adları programda yazılı o iki şahsın yokluğunda onların yerini İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun, Manisa eski milletvekili Sabri Ergül‘ün, açılışta protokol konuşması yapacağı duyurulan; ancak, gelmeyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay yerine ikame edilen İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi Başkan Vekili Altan İnanç‘ın ve yine açılışta protokol konuşması yapacağı söylenen Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu ile Gültepe Kentsel Değişim Kültürel ve Dayanışma Derneği yönetim kurulu başkanı Ali Yılmaz‘ın aldığını ve böylelikle yine mezarlık başındaki kalabalık konuşmacı kadrosunu anımsatırcasına “Değişen Kent Kavramı ve Kent Kültürü” konusunda Prof. Dr. Ruşen Keleş‘le birlikte konuştukları anlaşılıyor.

Wikipedia bilgilerine göre Aydın Erten‘in hasta yatağındayken bile “emek düşmanları sevinmesin, bu yatışım yeni bir mücadelenin başlangıcıdır” dediğini öğrendiğim için yakın zamanda yüzlerce belediye işçisini işinden, gücünden ve ekmeğinden eden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “emek düşmanı” başkanı Cemil Tugay‘ın bu toplantıya katılmayışı bence tam da yerinde, isabetli bir gelişme olmuş…

Üstüne üstlük, iki gün önce Aydın Erten‘in mezarı başında yaptığı konuşma, belediyenin internet sayfasında “Aydın Erten’in mirası namus borcumuzdur” başlığı ile yayınlandığı halde meclis başkan vekilinin katıldığı bu toplantı ile ilgili tek bir bilgi ya da fotoğraf aynı web sayfasının haberler bölümünde yayınlanmamış, tüm bilgi ve görseller toplantı sonrasında Altan İnanç, Ünal Işık ve Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun sosyal medya hesaplarıyla duyurulmuştur.

Evet, “emek düşmanı” bir belediye başkanının Aydın Erten hakkında bir şeyler söylemeye çalışması, 15 yıllık hizmet süresi içinde Aydın Erten‘i hatırlatan tek bir karar ve uygulaması olmayıp belediyeyi şirketleştiren Aziz Kocaoğlu ile yine aynı şekilde kişisel tanışıklıklar dışında daha önce Aydın Erten‘le ilgili tek bir icraatına rastlamadığımız İzmir eski milletvekili Sabri Ergül‘ün varlığı, daha dün kaymakamlıktan gelen yazıyı emir kabul edip Avesta Dil Derneği‘ni mühürleyen; ancak geçen yıl dile getirdiği, “Aydın Erten Vakfı kurmak üzere çalışmalarımıza başladık. Aydın Erten’in anısına çok daha kalıcı işler yapmak üzere bir vakıf aracılığıyla bundan sonra çalışmalarımızı sürdürmek istiyoruz” vaadini (1) henüz yerine getirmeyen Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu… Hepsi bir araya gelerek, bugüne kadar yaptıkları ya da yapmadıkları ortadayken değişen kent kavramı ve kültürü hakkında konuşma cesaretini gösterebiliyorlardı…

Bunlar hangi duygudaşlık, hangi ideoloji, hangi yoldaşlık içinde Aydın Erten hakkında konuştular, onun mirası hakkında nasıl böyle büyük büyük laflar ettiler, hangi yüzle Aydın Erten‘den söz ettiler? Hele ki, hemen yakındaki Aydın Erten Rekreasyon Alanı çöp içinde dururken… 11 Ağustos 2025 tarihli toplantı için “Mutlu Kahve” adını verdikleri mekanı açmayıp bizleri dışarıda toplantı yapmaya mecbur ederken neredeydiler? O toplantıda anılan, dile getirilen kişi bir başkası değil, bizatihi Aydın Erten‘in kendisi değil miydi?

Hele ki tüm Gültepe halkı, Konak Belediyesi‘nin Gültepe ile ilgili kentsel dönüşüm proje ve uygulamalarını sabırsızlıkla beklerken… Gültepe‘denin cadde ve sokaklarındaki çöp dağları her geçen gün büyürken…

Ve nitekim toplantının bir yerinde izleyenlerin sabrı taştı… Nerede bizim kentsel projelerimiz, niye onlar konuşulmuyor, bizim sorunumuz ne zaman çözümlenecek diyerek seslerini yükselttiler, oraya gelmiş geçkin ya da taze politikacıların yaklaşan ilçe ve il seçimleri nedeniyle yükselen hırslarına, yeniden iktidar çığrışlarına karşı kendilerini hatırlattılar…

Ve tabii ki, her zamanki yaklaşımı ile seslerini yükseltip homurdanan bu kitleyi yumuşatmak İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin başkanı ve Aziz Kocaoğlu‘nun hemşerisi Altan İnanç‘a düştü… Aynen belediye meclisinde “sen de haklısın, sen de haklısın” diyerek açık mücadeleden çok tarafları uzlaştırmayı seçen Altan İnanç‘a düştü… Gitti seslerini yükselten izleyicilerle konuştu, onları ikna etmeye çalıştı ve ardından da halkın çıkışından söz etmeden halkla iç içe bir meclis başkan vekiliymiş manzarası veren fotoğrafları kendi sosyal medya hesabında kullanabildi…

Böylelikle, konuşmacıların dile getirdikleri Aydın Erten güzellemelerinin tam da ortasına bir ateş topu atılarak, bölgenin temel sorunları henüz çözümlenmemişken, sorunlar Aydın Erten‘in kararlılığı ve hızıyla çözülmemişken konuşmacıların çıkıp bu tür konuşmaları yapmak Gültepe halkını memnun etmemişti… Onlar özellikle de Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun çıkıp Gültepe‘nin dönüşümü konusunda bir şeyler söylemesini bekliyorlardı… Ama bu cevabı, daha doğrusu cevap verememe tesellisini Nilüfer Çınarlı Mutlu yerine Altan İnanç yaptı… Böylelikle kimin belediye başkanı olduğu karıştı ve anlaşılamadı….

Ama Gültepe halkı, bu toplantıda beklediğini bulamamakla birlikte; 2024 yılının Temmuz ayındaki gazete haberlerine baktığında Gültepe‘deki kentsel dönüşümün Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu tarafından 2025 yılının Eylül ayında başlatılacağı vaadinde bulunulduğunu görür ve bu haber üzerine bir nebze de olsa teselli bulur diye düşünüyorum… Zira 2025 yılının Eylül ayına girmemize içinde bulunduğumuz tarih itibariyle topu topu 6 gün kaldı ve Gültepe‘deki kentsel dönüşümün başlaması için artık gün sayıyoruz… (2)

Aslında halkın dile getirdiği bu tepkide bana göre Aydın Erten‘in dünyasından bugünlere gelen bir iz, bir işaret vardı… Aydın Erten böylelikle bir kez daha orada, o toplantıda, o toplantıyı izleyen halkın arasında var olduğunu, halkın istekleri doğrultusunda işler yapılması gerektiğini hissettirmişti… İzleyicilerin haklı isyanında, çıkardığı itiraz seslerinde aslında Aydın Erten‘in sesi, “yeter artık, konuşmanızdan, nutuk atmanızdan bıktık; halkla birlikte davranıp halkın gerçek sorunlarını çözün” diyordu… Aynen, mahalleye verilmeyen elektrik direklerini halkla birlikte dikip sorunu çözmeye çalıştığında olduğu gibi…

Velhasıl, İzmir’in bilinmiş, denenmiş ve çöpe atılmış siyasetçileri, ilerleyen yaşlarına rağmen son bir hamle daha yaparak ve yine Aydın Erten adını kullanarak ve onun mirasçısı olan Gültepe halkının sorunlarını çözmeyerek, Gültepe‘yi çöpe ve bakımsızlığa teslim ederek Aydın Erten‘e haksızlık yaptılar, saygı yerine saygısızlıklarını sergilediler…

(1) “Efsane başkan Aydın Erten mezarı başında anıldı, Gündeme Bakış, 12.08.2024, https://www.gundemebakis.com/efsane-baskan-aydin-erten-mezari-basinda-anildi

(2) “Başkan Mutlu tarih verdi: 2025 Eylül’de dönüşümü başlatırız, Ege’deSonSöz, 04.07.2024, https://www.egedesonsoz.com/baskan-mutlu-tarih-verdi-2025-eylul-de-donusumu-baslatiriz

Kendini yasa koyucu TBMM ile Cumhurbaşkanının yerine koymak…

Ali Rıza Avcan

2004 yılında kurulan İzmir Tarihi Kemeraltı Çarşısı Esnaf Derneği‘nin genel koordinatörü ve danışmanı olarak görev yaptığım 2004-2007 yılları arasındaki 4 yıllık dönemde dernek ile Konak Belediye Başkanlığı arasında imzalanan protokol uyarınca, Kemeraltı Çarşısı‘nda değişik nedenlerle işyeri açılış ve çalışma ruhsatı almamış/alamamış yüzlerce işyerine İçişleri Bakanlığı‘nın görüşü alınmak suretiyle bir yıl süreyle geçerli olan ruhsatlarını almış; böylelikle, bir o kadar esnafla tanışarak onların eli ayağı olmuştum.

Ağır, yüksek vergi, harç ve ücretlerin hamalı olmak…

Çünkü çoğu kez birbirine bitişik bağımsız bölümleri birleştirerek büyük mekânlı çağdaş mağazacılıkla rekabet etmeye çalışan çarşı esnafının imar mevzuatına aykırı bu durum nedeniyle alamadığı işyeri açma ve çalışma ruhsatını, İçişleri Bakanlığı‘ndan izni alınmış geçici çalışma belgesiyle telafi etmeye çalışıyor, eski bir bakanlık denetim elemanı olmanın getirdiği bilgi, birikim ve tecrübeyle esnafa ruhsat vermek istemeyen, bunun için zorluklar çıkaran belediye yöneticileriyle çata çat kavga ediyor, “allem edip kallem edip” o ruhsatı almaya çalışıyordum. Tabii ki bu nedenle, Konak İzmiroğlu İş Merkezi‘nin altındaki bir pideciye, Kemeraltı‘ndaki Manisalı Kebap‘a erkek ve kadın tuvaletleri olmadığı için alamadığım ruhsat ile Anafartalar Caddesi‘nin Mezarlıkbaşı çıkışındaki Gül Kebap‘a ruhsat alırken yaşadığım zorlukları, eskiden Salepçioğlu Hanı, şimdilerde ise Kapalıçarşı olarak adlandırılan tarihi hana yanlış restorasyon nedeniyle alamadığım ruhsatları unutmamak üzere…

İşte o nedenle, yakından tanıdığım, hatta yakın yıllarda beni arayıp ruhsat alma konusunda benden yeniden yardım isteyen başta Kemeraltı esnafı olmak üzere tüm esnaf kardeşlerim için bugün bu yazıyı yazarak onların bugün itibariyle haklarını savunup yol göstermem şart oldu diye düşünüyorum….

Çünkü onları temsil ettiğini söyleyen derneklerle meslek odaları, ne yazık ki belediye ile olan ilişkilerini bozmamak için başlangıçta bir iki şey söylemekle birlikte sorunun içine dalıp esnafın hak ve çıkarlarını savunmuyor, ona sahip çıkmıyor, mülki ve yerel yöneticilerin karşısında “el etek öpüp bel eğmek” dışında esnafların sorumlu bir yurttaş olarak kanunsuzluklarla savaşmasını istemiyor…

İşte o nedenle bugünkü yazım, Konak ve İzmir Büyükşehir belediye meclislerinin 7 ve 15 Ağustos 2025 tarihlerinde yaptığı aylık olağan toplantılarda kabul edilen kanuna aykırı bir tarifenin kabulü için CHP‘li meclis üyelerinin “grup kararı” denilen anti-demokratik bir kelepçeyle esir alınıp, bu esarete “hayır!” diyen meclis üyelerinin de disipline sevk edilmesi; daha doğrusu, yasa gereği harç konusu olan bir idari işlemin yasaya aykırı bir şekilde ücret konusu bir hizmete dönüştürülmesi suretiyle işyeri sahiplerinin belediye eliyle soyulması gerçeği ile ilgili olacak.

Gazetelerde yayınlanan ve Konak Belediye Meclisi AKP grubunun iptali için dava açacağı söylenen bu yeni tarifeye göre lokanta, kebapçı, kafeterya, hamburgerci, pizzacı, pastane, içli pide salonu, yemek salonu, unlu mamuller satış yeri, tatlı satış yeri, kantin, berber ve kuaför gibi işyerlerinden alınacak ruhsat ücreti % 2025 yılı başında kabul edilen tarifeye göre 544,22 artışla 23.284 liradan 150.000 liraya, motorlu kara taşıtı ticareti yerlerinden alınacak işyeri açma ve çalışma ruhsat ücreti % 1.090,48 oranındaki artışla 42.000 liradan 500.000 liraya, kapalı otoparkların ruhsat ücreti % 651,56 oranındaki artışla 53.222,40 liradan 400.000 liraya yükseltilmiş durumda…. Tarifeye baktığımızda diğer işyerlerinin de bu darbeden kendilerine düşen payı aldıkları görülüyor…

Halkı; pardon “komşuları” kandırmanın yeni bir yolu: Harç konusu olan işyeri açma harcını, yüksek rakamlı ücret olarak talep etmek

Oysa bu konu ile ilgili mevcut hukuki düzenlemelere göre harç konusu olan işler için ücret alınması ve ücret alınsa bile bu kadar büyük rakamlı bir ücretin talep edilmesi mümkün değildir…

Üstüne üstlük işyeri açma ve çalışma ruhsatı olarak adlandırılan hizmet için alınacak harcın miktarını belirleme yetkisi, TBMM ile Cumhurbaşkanı‘na ait olduğu için bu harcın miktarını belirlemek hiç bir zaman ve koşulda Konak ve İzmir Büyükşehir belediye meclislerinin görev, yetki ve sorumluluk alanında değildir… O nedenle TBMM ve Cumhurbaşkanı‘na ait konularda karar alıp yetki gaspına neden olduğu için Konak ve İzmir Büyükşehir belediye meclisleri açık bir şekilde suç işlemektedir! Hem bir ya da bu kez değil, daha önceki tarifeler ve diğer ilçe belediyelerine ait tarifeler için de suç işlemiş durumdalar!

Bu durumun tam aksini; yani, yarın öbür gün CHP‘nin TBMM‘nde çoğunluğu elde etmesi ya da CHP‘li bir ismin Cumhurbaşkanı olması durumunda, mevcut hukuki düzenlemelere göre TBMM‘nin ya da Cumhurbaşkanı‘nın görev, yetki ve sorumluluk alanındaki bir konuda AKP‘li, CHP‘li ya da başka bir siyasi partinin yönetiminde olduğu bir ilçe ve büyükşehir belediye meclisinin karar almasının nasıl karşılanacağını da düşünmemiz gerekir…

Özellikle de, AKP iktidarının ağır, haksız ve mükerrer aldığı vergi, harç ve ücretlerden şikayetçi olan CHP‘nin göz önündeki, İzmir‘in tam ortasındaki belediyesi olarak… Adeta onun yaptığını yaparak, aynen onun motorlu taşıtlar vergisini aynı yıl içinde ikinci kez almasında, aynen halkı vergilerle ezerken iş adamlarından, holdinglerden vergi almamasında olduğu gibi… Üstüne üstlük yeni bir işyeri açarken bu harcı, -pardon ücreti- ödemek zorunda olanları ezip geçmek suretiyle… Üstüne üstlük bugüne kadar değişik nedenlerle binlerce işyerinin açılışında bu harcı almadıkları, bu nedenle Konak ilçesi sınırları içinde işyeri açma ruhsatı olmayan binlerce işyeri faaliyette bulunduğu halde…

Konak Belediyesi’nin 2025 yılının ilk yarısında uyguladığı tarife ile ikinci yarısında uygulamaya kalktığı suç konusu tarife!

Oysa, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu‘na göre TBMM ve Cumhurbaşkanlığı tarafından belirlenmiş işyeri açma ve çalışma ruhsatı harcının miktarlarını, Konak Belediyesi‘nin de içinde bulunduğu 1. grup için 2013 yılında belirlenen TL/m² değerlerini her yıl sonunda belirlenen yeniden değerleme rakamlarını dikkate alarak güncellediğimizde 2025 yılında 25 m2’ye kadar büyüklükteki işyerlerinden en fazla 8,83 TL/m², 26-100 m2 arasındaki işyerlerinden en fazla 11,96 TL/m², 101-250 m2 arasındaki işyerlerinden en fazla 13,61 TL/m², 251-500 m2 arasındaki işyerlerinden en fazla 15,26 TL/m², 501 m2’den yukarı işyerlerinde en fazla 16,63 TL/m² miktarında ruhsat harcı alınabileceği ortaya çıkacaktır.

Bu rakamların dikkate alınması durumunda ise 2025 yılında Konak Belediyesi gibi 1. gruptaki bir belediyede, kanunun maksimum sınır olarak izin verdiği 5.000 metrekarelik bir işyeri için en fazla 83.150.- TL. tutarında harç alınması mümkün olduğu halde; bunu oteller için 800.000.-TL’ya çıkarmak hangi hukuk anlayışının, hangi vicdanın, hangi “toplumcu belediyecilik” anlayışının ürünüdür, merak ediyorum…

Ama ondan önce bu durumun neden mevcut hukuk düzenine aykırı olduğunu, Anayasa, kanunlar, tüzükler, yönetmelikler, genelgeler, tebliğler ve bakanlık görüşleriyle örnek Danıştay kararlarını ele alıp vergi hukuku açısından vergi, harç ve ücretin ne anlama geldiğini, birbirlerinden farklarının neler olduğunu anlatarak açıklamaya çalışayım:

Vergi, merkezi yönetimle yerel yönetimlerin karşılığında hiçbir şey vermeksizin topladığı kamu geliridir. O anlamda vergiler karşılıksızdır, vergi ödeyerek özel bir yarar elde edilmez, ödeyenin ödeme gücü ilkesine dayanır ve kesindir. Gelir vergisi, kurumlar vergisi ya da emlak vergisi bu tür kamu gelirlerine örnek vergilerdir.

Harç, merkezi yönetimle yerel yönetimlerin yerine getirdiği belli bazı hizmetlerden yararlananların bunların karşılığında ödediği zorunlu kamu geliridir. Örneğin pasaport verme, noter onayı ve işyeri açma ve çalışma ruhsatı karşılığında yapılan ödemeler bu tür kamu gelirlerine örnektir.

Ücret ise, kamu kurumlarının aldığı vergi, harç, resim veya katılma payının dışında ilgililerin isteğine bağlı olarak ifa edecekleri her türlü hizmet için düzenlenen tarifelere göre alınan kamu geliridir.

İşyeri açma ve çalışma ruhsatının miktarı yasal olarak belirlenmiş “harç” olarak değil de, keyfe göre belirlenen yüksek rakamlı bir “ücret” olarak alınması konusunda Anayasa, kanun, yönetmelik ve bakanlık görüşü gibi mevcut hukuki düzenlemeler bize şunları söylemektedir:

1981 Anayasası‘nın “Vergi Ödevi” başlıklı 73. maddesinde; “…Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır. Vergi, resim, harç ve benzeri yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisi Cumhurbaşkanı’na verilebilir“.

2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu‘nun 81 ve 84. maddelerine göre, belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde bir işyerinin açılması, işyeri açma izni harcına tabi olup; harç miktarı işyerinin kapladığı alanın her metrekaresi ile orada yapılacak işin özelliğine göre metrekare başına en az 1.- TL/m², en fazla 3.- TL/m² üzerinden hesaplanacak; ancak, bu miktar hiçbir şekilde 5.000 metrekareye isabet edecek tutarı aşmayacaktır.

Aynı kanunun 95 ve 96. maddelerine göre ise, belediyelerin tahsil edeceği işyeri açma ruhsat harcı, kanunda belirtilen en alt ve en üst sınırları aşmamak koşuluyla mahallin çeşitli semtleri arasındaki sosyal ve ekonomik farklılıklar göz önünde tutularak 1, 2, 3, 4 ve 5 rakamlarıyla adlandırılan beş belediye grubu itibariyle Cumhurbaşkanınca belirlenecektir. Belirlenen bu tutarlar, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere bir önceki yıl için belirlenen yeniden değerleme oranında artırılıp bu şekilde hesaplanan miktar ve tutarların, virgülden sonraki iki hanesi dikkate alınmayacaktır. Ancak bu miktar ve tutarlar kanunda yazılı maksimum tutarı aşamayacaktır.

Yurttaşın sırtına yüklenen yüksek ve mükerrer vergilerle “verginin vergisi” olarak alınan büyük soyguna ek olarak, aslında harç olan bir parayı yüksek rakamlı ücret olarak almak, AKP iktidarının yaptığı soyguna ortak olmak…

2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu‘nun 3239 sayılı kanunla değişik 97. maddesine göre, belediyeler bu kanunla harç veya katılma payı konusu yapılmayan ve ilgililerin isteğine bağlı olarak ifa edecekleri her türlü hizmet için belediye meclislerince düzenlenecek tarifelere göre ücret almaya yetkili olup, belediyeye tekel olarak verilmiş toplu ulaşım ve içme suyu dağıtımı gibi işlerin kendi özel hükümlerine göre düzenleneceği belirtilmiştir.

Ayrıca Maliye Bakanlığı‘nın Belediye Gelirleri Kanunu ile ilgili 31 seri nolu Genel Tebliğine göre; belediyelerin harç veya katılma payı konusu yapılmayan ve ilgililerin isteğine bağlı olarak ifa edecekleri her türlü hizmet için belediye meclislerince düzenlenecek tarifelere göre ücret almaları mümkün bulunmakla beraber; ücretlerin hizmetten faydalananlardan yapılan hizmetin maliyeti göz önünde bulundurularak adalet, eşitlik ve genellik prensiplerine uygun olarak tespit edilmesi gerekmektedir. denildiğinden bu hususun ücret tarifesi düzenlemelerinde dikkate alınması gerekmektedir.

Diğer yandan bu konularda üst mahkeme konumunda olan Danıştay 8. Dairesi‘nin 10 Nisan 2017 tarih, E.2017/2330, K.2017/8014 sayılı ve Danıştay 9. Dairesi‘nin 10.03.2010 tarih, E.2008/5524, K.2010/1160 sayılı emsal kararlarında harç konusu olan işyeri açma ve çalışma ruhsatı karşılığında ücret talep edilemeyeceği belirtilmektedir.

Bunun dışında Sayıştay Başkanlığı‘nın Konak Belediyesi ile ilgili 2021 ve 2023 yılı denetim raporlarına baktığımızda; her iki raporda da Ruhsat ve Denetim Müdürlüğü‘nce tutulan işyeri açma ve çalışma ruhsatlarına ilişkin işyeri listesinin doğru ve güvenilir bilgi vermediği belirtilerek, bu konuda Konak Belediyesi‘nin kendisinden beklenen performansı göstermediği açık bir dille anlatılıyor.

Bütün bu tespit ve değerlendirmelerden anlaşılacağı üzere Konak Belediyesi uzunca bir süredir açılan işyerlerinden kanunlara aykırı olarak ruhsat yerine çok yüksek miktarlarda ücret almakta olup Sayıştay‘ın görüşüne göre Konak Belediyesi‘nin işyeri açış izni ruhsatı ile ilgili bilgileri doğru ve güvenilir değildir.

Toplumcu belediyecilik“, kürsülere çıkıp konuşmakla değil; işçi ve emekçilere haklarını zamanında eksiksiz ödemekle sağlanır…

İşte o nedenle,

Konak ilçesinde faaliyet gösteren tüm işyeri sahipleri ile üyesi oldukları İzmir Ticaret Odası, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği gibi meslek kuruluşlarının, asıl olarak TBMM ve Cumhurbaşkanı‘nın yetkisindeki bir harcı, ilgili kanunların izin vermemesine rağmen ücret adı altında ve astronomik rakamlarla tahsil edecek olan Konak Belediye Başkanlığı ile onun gibi davranan diğer ilçe belediyeleri hakkında, Vergi Usul Kanunu‘nun 114. maddesi uyarınca işe 2020, 2021, 2022, 2023 ve 2024 yıllarında ücret adı altında ödenmiş harçları dahil ederek hesaplanacak fuzuli ödemelerle onların faizlerinin talep edilmesi için belediyeye müracaat etmesi, müracaatlarına cevap verilmemesi ya da olumsuz cevap verilmesi durumunda da mahkemeye başvurarak bu kanunsuzluğa dur demeleri; ayrıca, halktan fazla para alınmasına sebep olan ya da alan tüm belediye yöneticileri hakkında da işlem yapılması için başvuruda bulunulması gerektiğine inanıyorum…

Sanırım böylelikle sevgili arkadaşımız ve değerli yazarımız Ahmet Büke‘ye 15 Nisan 2025 tarihli emekliliği nedeniyle ödenmesi gereken kıdem tazminatını, bırakın ödemeyi, yüz yüze görüşmeyi bile kabul etmeyip hukuk ve insanlık dışı davranmayı tercih eden Konak Belediyesi yetkililerinin, bu sayede başlarına gelecek yarım akılla diğer işçi ve emekçi arkadaşların da ödenmeyip gasp edilen alacaklarının ödemesini sağlarız… Belli olmaz, belki…

Atalarımız anlaşılan o ki, “bir musibet, bin nasihatten iyidir” deyişini tam da bu gibi durumları düşünerek dile getirmişler…

Yararlanılan Kaynaklar:

1) Gündüzöz, İlker, Sorulu Cevaplı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı, Türkiye Belediyeler Birliği Yayını, 2010, Ankara, https://www.tbb.gov.tr/sites/default/files/online/yayinlar/isyeri_Acma_ve_Calisma_Ruhsati/files/publication.pdf

2) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Görüşü, https://webdosya.csb.gov.tr/db/yerelyonetimler/icerikler/beled-yeler-n-farkli-tar-felerde-verg–ve-harc-tahs-lati-hk.-20211126080820.pdf

3) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Görüşü, https://webdosya.csb.gov.tr/db/yerelyonetimler/icerikler/gec-c–faal-yet-belges–20230312111704.pdf

4) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Görüşü, https://webdosya.csb.gov.tr/db/yerelyonetimler/icerikler/isyer–acma-ve-calisma-ruhsati-20231117092400.pdf

5) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Görüşü, https://webdosya.csb.gov.tr/db/yerelyonetimler/icerikler/ruhsat-harci-20231002084253.pdf

6) T.C. Anayasası, https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2709&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5

7) 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu, https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2464&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5

8) İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik, https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=20059207&MevzuatTur=21&MevzuatTertip=5

Ödemişli Muzaffer Şerif’in Bilimsel Mirası

Ali Rıza Avcan

12 Haziran 2025’de başlayan Ödemiş‘teki arşiv çalışması, geride bıraktığım 8. hafta ile devam ediyor ve her bir hafta karşıma çıkan keşiflerle önüme yeni hedefler, yeni heyecanlar koyuyor, böylelikle yaptığım işin daha keyifli olmasını sağlıyor…

Bu haftanın; daha doğrusu son iki, üç haftanın keyif veren keşfi ise 1940’lı yılların sonunda hüküm süren faşist, zorba bir iktidarın küstürdüğü, sahip çıkmış olsak ülke olarak yüzümüzü ağartacak bir bilim ve dünya değeri, sosyal psikoloji alanında önemli bir kuramcı olan Ödemişli Muzaffer Şerif Başoğlu ile ilgili…

İki bilim insanı: Muzaffer Şerif ve Amerikalı eşi Carolyn Wood…

Ödemiş doğumlu Muzaffer Şerif Başoğlu,

📌Her ne kadar, İsmet İnönü‘nün cumhurbaşkanı, kendi memleketlisi Şükrü Saraçoğlu‘nun başbakan, Can Yücel‘in “hayatta en çok sevdiği” babası Hasan Ali Yücel‘in milli eğitim bakanı olduğu (1) 16 Mart 1944’te Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi‘ndeki yakın arkadaşları Nabi Dinçer, Asım Akşar, Nezih Fıratlı ve Sefer Aytekin‘le birlikte “Komünizm propagandası ve milli menfaatlere düşmanlık yaptığı” iddiasıyla gözaltına alınıp yargılandığı sıkıyönetim mahkemesince 27 yıl hapis cezasına çarptırılmış, bunun üzerine daha önce birlikte çalıştığı Amerikalı bilim insanlarının talebi ve ABD hükümetinin baskısı sonucu 40 gün tutuklu kaldıktan sonra askeri bir uçakla ABD‘ne gitmek zorunda kalmışsa da,

📌Her ne kadar, gittiği ülkenin dünyaca ünlü Princeton, Yale, Oklahoma ve Pensilvanya Eyalet üniversitelerinde sosyal psikoloji alanında araştırmalar yapıp “Otokinetik Etki Deneyi“, “Gerçekçi Çatışma Kuramı” ve “Robbers Cave” gibi dünyaca ünlü deneyleri gerçekleştirerek 60’dan fazla makale ve 24 kitap yazmışsa da,

📌Her ne kadar, 1947 yılında yeniden ülkesine dönüp eski görevini yapma talebi, 1945 yılında evlendiği Amerikalı eşi Carolyn Wood nedeniyle reddedilmişse de,

📌Her ne kadar, ailesinin Ödemiş‘te sahip olduğu mülkler üzerindeki yasal miras hakkı, daha sonra Ödemiş belediye başkanı olan kardeşi Mutahhar Şerif‘in, kardeşlik hukuku ve ahlakına aykırı gayretleri ile ortadan kaldırılmışsa da,

📌Her ne kadar, Kendisine yapılan bütün bu kötülükler sonucunda “Başoğlu” olan soyadını kullanmaktan vazgeçip “Şerif” olan ikinci ismini “Sheriff” olarak değiştirmiş olsa da,

📌Her ne kadar, gitmek zorunda kaldığı ABD‘nde bile senatör Joseph McCarty tarafından örgütlenen komünist cadı avı sırasında FBI tarafından soruşturulup Komünist olduğuna ilişkin bir delil ya da tanık beyanı olmaması nedeniyle peşi bırakılmışsa da (2),

📌Her ne kadar, çocukluğumuzdaki bulmacalarda karşımıza çıkan “borcu olmayan ilçe” sorusuna “Ödemiş” şeklinde cevaplar vermiş olmakla birlikte; büyük bir vefasızlıkla ülkemizde, İzmir‘de ve Ödemiş‘te unutulup hakkı ödenmeyen, en doğal hakkı olan miras hakkından bile yoksun bırakılan Muzaffer Şerif‘in değeri 3-4 Kasım 2013’de Ödemişli diplomat sevgili dostum Ülkü Başsoy ile Ödemiş belediye başkanı Bekir Keskin‘in önderliğinde düzenlenen “Uluslararası Muzaffer Şerif Sempozyumu” (3) ile hatırlanıp bu girişimin devamı getirilmemiş (neyse ki, önce Ankara Üniversitesi DTCF Psikoloji Bölümü 2014 yılının Nisan ayında “Muzaffer Şerif: Mesleki ve Sosyal Yaşamıyla Bir Aydının Portresi” isimli paneli (4), ardından da Eskişehir Okulu ve Türk Psikologlar Derneği 14 Aralık 2019’da Eskişehir‘de “Muzaffer Şerif’in Gözünden Bugün” adını verdikleri diğer bir paneli (5) düzenlemişler) ,

📌Her ne kadar, YÖK süreci ile birlikte YOK olup çöken üniversitelerin hiç birinde, güncel YÖK Tez Merkezi kayıtlarına göre Muzaffer Şerif üzerine tek bir yüksek lisans ya da doktora tezi yazılmamış olsa da,

📌Her ne kadar geçtiğimiz yıllarda araştırıp kaleme aldığım ve İzmir‘de doğmuş ya da yaşamış 35 sanatçı ve bilim insanından oluşan “İzmir’in Unutulan Sanatçıları” başlıklı yazı dizisinde bu değerli bilim insanını ben de unutup dikkate almamış olsam da,

3-4 Kasım 2013’de Ödemiş’te düzenlenen Muzaffer Şerif Sempozyumu…

Ülke olarak kendisine büyük kötülükler yapıp unuttuğumuz ya da unutturmaya çalıştığımız büyük bilim insanı Ödemiş doğumlu Muzaffer Şerif‘in benim için asıl değeri, onun hayatı boyunca grup dinamikleri konusunda gerçekleştirdiği deneylerle ilgili bilimsel gerçekleri, 2001-2015 yılları arasında yakın arkadaş ve dostlarım Ayfer Aksüyek Yiğitler, Aykut Bayraktar ve Dr. Sami Dura ile oluşturduğum Ibexes Group Eğitim Danışmanlığı ekibiyle üniversiteler, şirketler ve sivil toplum kuruluşları düzleminde gerçekleştirdiğim grup odaklı eğitim ve etkinliklerde defalarca tekrarlayıp bilerek ya da bilmeyerek onun fikirlerinden yararlanmış olmamdır….

Hatta bu çalışmaları, 2002 yılında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi ile gerçekleştirdiğimiz ortak çalışma çerçevesinde, temel iletişim sorunlarını üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerinden oluşturduğumuz grupların yarattığı oyunlarla çözmek için yaptığımız deneylerle sonuçlarını anlatan “Bir İletişim Modeli Olarak Oyun” isimli üniversite yayınıyla dile getirmeye çalışmış, bu tür çalışmaları daha sonra Manisa Celal Bayar Üniversitesi ve İzmir Ekonomi Üniversitesi‘yle tekrarlamıştık.

Bu bağlamda, 2001-2015 dönemine isabet eden 14 yıllık süre içinde, açık alanlarda eğitim yapan İzmir merkezli tek eğitim firması olarak Bozdağ/Gölcük ve Mermeroluk, Kazdağları Padişah Pınarları ve Düden Alanı, Marmaris Bördübet ve Balıkaşıran, Kemalpaşa Dereköy, İzmir Yamanlar Dağı, Antalya ve Kemer Gedelme/Meşeçukuru gibi yeşil alan ve ormanlarda, Göcek-Bozukkale-Marmaris gibi açık deniz rotalarında, Alanya Beşkonak, Marmaris Bördübet, Balıkaşıran, Ildırı Yassıada, Köyceğiz Dalyan, Köprülükanyon, Çatalca ve Bafa gölü gibi akarsu, koy, körfez ve adalarda takım çalışması odaklı eğitimlerini gerçekleştirdiğimiz Arçelik & Beko, Aromel, Bosch, Cicikom Tekstil, Cognis-Henkel, Çimstone, Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi, EDAK Ecza Kooperatifi, Hilton İzmir, Hugo Boss, İkon Yapı, Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi, Netafim, Pınar Et, Pınar Et, Rotary 2420, Tesco Kipa, Tetrapak, Torbalı Organize Sanayi Bölgesi, UNDP Türkiye Ofisi ve Unilever/Unipro gibi şirket ve sivil toplum kuruluşunun eğitime ihtiyaç duydukları iş süreçlerini “oyun kuramı“, “grup çalışması ve uyumu” gibi model ve tekniklerin ışığında yeniden canlandırıp iyileştirmeye çalışmıştık.

Ibexes Group Eğitim Danışmanlığı’nın Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi ile birlikte gerçekleştirdiği Kemalpaşa Outdoor Turnuvası’nın duyurusu…

Bu tür açık alan eğitimlerini tercih etmemizin nedeni ise, uzun yıllardır kapalı otel ya da şirket salonlarında anlatarak, göstererek yaptığımız, adeta kırk takla atarak öğretmek istediğimiz şeylerin bireyin tutum ve davranış değişikliklerinde pek de etkili olmadığını tespit etmemizdi. Oysa doğada; yani bireyin bilmediği, ancak bilmek için çaba gösterip kendisi üzerindeki kişisel kontrolü elden bıraktığı; hatta, orada bulunmaktan keyif aldığı belirsiz bir ortamda gruplar halinde tanıdığı ya da tanımadığı birileriyle bir araya geldiğinde bu grup ve bireylerin birbirlerinden ne ölçüde etkilendiklerini ya da yüzlerindeki maskeleri atarak kendi öz kişiliklerini ne düzeyde sergileyeceklerini ve bunun etkisiyle tutum ve davranışlarını olumlu yönde değiştireceklerini belirlemek; başka bir deyişle, kendi denetimlerinde olmayan, aksine korku, heyecan ve merakla kendilerini yalnız ve güvencesiz hissettikleri güzel; ama, yalıtılmış ve tehlikeli bir ortamda “yaparak, yaşayarak ve hissederek öğrenmelerini” sağlamaktı.

Bosch firması ile birlikte Kazdağları Düden Alanı yaylasında yaptığımız eğitimin hazırlıkları

Tabii ki bunu sağlamak amacıyla, eğitim öncesi yaptığımız (bazen 4-5 ayı bulan) hazırlık çalışmalarında eğitime katılacak her bireyi bire bir tanıyıp kendisine adıyla hitap edecek düzeyde tanışıklık kurmaya, bu tanışıklık üzerinden eğitim süresince birbiriyle rekabet edecek farklı gruplar oluşturmaya, bu grupların oynayacağı oyunları işyerinin kurumsal/geleneksel özellikleriyle yaşanan işletme sorunlarına göre yeniden şekillendirmeye, oyun sırasında ortaya çıkan her hareketin fotoğraf ve videolarla kayıt altına alınmasına ve bu görsellerin değerlendirmeler sırasında kullanılmasına; ayrıca, tüm eğitimlerin sonuçlarıyla ilgili değerlendirme ve önerileri ayrıntılı bir şekilde raporlamaya çalıştık.

Ibexes Group Eğitim Danışmanlığı’nın Kazdağları Düden Alanı Yaylası’nda yaptığı Bosch Üretim Birimi eğitimi

Böylelikle;

💥Uyumlu bir grubun oluşumu,

💥Grubun büyüklüğü ve demografik özellikleri,

💥Grup için söz birliğinin oluşumu,

💥Grup üyelerinin toplum ve grup içindeki konum ve saygınlığı,

💥Benliğin grup bütünlüğü içinde yok olması,

💥Gruba bağlılık, grup içinde kendini azınlıkta hissetme,

💥Kişiliğin bir üstünlük faktörü olarak kullanılması ve bireyin grubu kontrol arzusu,

💥Şans, tecrübe, beceri ve yeteneğin grup içi ilişkilerdeki etkisi,

💥Grup üyelerinin içinde bulunduğu kültürün grup performansı üzerindeki etkisi,

💥Grup içi ilişkilerle (arkadaşlık, dostluk, düşmanlık vb.) iletişimin yönetimi,

💥Grup içi güven, rekabet, çatışma, taraftarlık, fanatizm ve holiganlık dinamiklerinin yönetilmesi,

💥Grup içi karar alma süreçleri ve bunun üyeler üzerindeki etkisi,

💥Grup liderliği,

💥Planlı ya da kendiliğinden ortaya çıkan gelişmelerin grup ve lideri üzerindeki etkisi,

💥Grubun karşılaşabileceği risk, kriz ve tehlikelerin yönetimi,

gibi konuları hem çocukluğumuzda oynadığımız sokak oyunlarından elde ettiğimiz deneyimler, hem okuyup hem de sinemada filmlerini seyrettiğimiz ünlü yazar William Golding‘in “Sineklerin Tanrısı” adlı eserinden; ama daha çok, daha önce oynattığımız ya da kurduğumuz oyunu denemek amacıyla yaptığımız deneylerden öğreniyor, her seferinde daha iyi, daha bilgili ve tecrübeli hale geliyorduk… (6)

Evet, bu uzun ve ayrıntılı anlatımdan da anlaşılacağı üzere, bizler teoriyi oluşturanlardan haberdar olarak ya da olmayarak; hatta bazen bu konularla uğraşan bilim insanlarını dikkate almayan uygulayıcılar; yani pratisyenler olarak başlatıp üst üste getirdiğimiz bilgi, deneyim ve tecrübeler ışığında, yine bilerek ya da bilmeyerek kuramcının ortaya koyduğu bilimsel gerçekleri üniversite, şirket ve dernek yönetici ve çalışanları ile birlikte ve kendi aramızda gruplar kurup oyunlar oynayarak yeniden ve yeniden ortaya koymuş, o gerçekleri defalarca sınamış ve aynı sonuçlarda buluşmuştuk. Aynen teori ve pratiğin diyalektik birliğinde olduğu gibi… Kâh birbiriyle çatışıp ters düşerek, kâh birbiriyle uzlaşıp uyum içinde bir bütün oluşturarak…

İnsan hakikatinin pratikle kanıtlanması…

Yani bize anlatılandan, düşünülenden çok yaşamın içindeki insanlardan, onların çalışma yaşamı ile ilgili pratiklerinden ve asıl önemlisi büyük bilim insanı Muzaffer Şerif‘in bize gösterdiği yoldan devam edip onların gerçek yaşam süreçlerine dikkat çekerek teori ve pratiğin diyalektik birliği içinde bu sürecin bilincine ulaşmaya çalışıyoruz…

İşte bu anlamda hayata geçirdiğimiz bu tür eğitim faaliyetleri ile onun topluluk ve gruplar için söylediklerini tekrar tekrar kanıtlıyor, öz kardeşi Ödemiş belediye başkanı Mutahhar Başoğlu tarafından yangından mal kaçırırcasına yoksun bırakıldığı taşınmaz mirası yerine kitapları ve makaleleri ile oluşturduğu zengin bilimsel mirasını yaşatıp sürdürmeye çalışıyoruz…

Böylelikle Karl Marx ile Friedrich Engels‘in birlikte yazdıkları “Alman İdeolojisi“nde söylediği gibi, “Nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilmeyeceği sorunu – bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini [Disseitigkeit] pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur.” (7)

(1) 17. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/14._T%C3%BCrkiye_H%C3%BCk%C3%BBmeti

(2) Batur, S., “Muhalif Görüşleri Nedeniyle 1945’de Amerika’ya Giden Muzaffer Şerif Hakkında FBİ Soruşturması, Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı 236, Ağustos 2013, s.18-27.

(3) “Muzaffer Şerif, Sempozyuma Konu Oluyor: Uluslararası Muzaffer Şerif Sempozyumu, SanalKültür, https://kanalkultur.blogspot.com/2013/10/muzaffer-serif-sempozyuma-konu-oluyor.html

(4) “Mesleki ve Sosyal Yaşamıyla Bir Aydının Portresi Paneli, https://psikoloji.humanity.ankara.edu.tr/muzaffer-serif-mesleki-ve-sosyal-yasamiyla-bir-aydinin-portresi-paneli/

(5) “Muzaffer Şerif’in Gözünden Bugün, https://eskisehirokulu.org/2019/12/muzaffer-serifin-gozunden-bugün/

(6) Kağıtçıbaşı, Ç., Dünden Bugüne İnsan ve İnsanlar, Sosyal Psikolojiye Giriş, Evrim Yayınevi, 16. Basım, 2014 İstanbul, s.67-100.

(7) Karl Marx – Friedrich Engels, Alman İdeolojisi (Feuerbach), Sol Yayınları, 7. Baskı, Ankara 2010, sh.22.

Her şeye rağmen yine öneri ve tavsiyelerim var…

Ali Rıza Avcan

Son günlerin güncel konusu İZBETON soruşturması, benim ve okurlarım için yeni bir olay değil…

2019 yılından bu yana yakından izlemeye çalıştığım, zaman zaman doğru bilgilere ulaştığım, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZBETON A.Ş. ile CHP‘li Aziz Kocaoğlu ve Alaattin Yüksel ile AKP‘li İlknur Denizli tarafından işbirliği ile kurulan İzmir Sanayici ve İş İnsanları Derneği (İZSİAD) eliyle kurulan emme-basma pompa düzeninin tüm aktörlerini öğrenip anlamaya ve yazarak anlatmaya çalıştığım bir süreç söz konusu…

Hem de elimdeki bilgilerle herkesi, özellikle de bu yolsuzluğa bulaşan yetkilileri açık açık yazıp çizerek, elektronik posta ya da sosyal medya yardımıyla mesajlar göndererek, bazen de yüz yüze görüşmeler yaparak uyardığım, hukuk ve etik açısından sorunlu olan o yanlışların yapılmaması, o suçların işlenmemesi için farklı yöntemler önererek kendimce vazgeçirmeye çalıştığım bir durum…

Hatta bu çerçevede, Tunç Soyer döneminde daveti üzerine kendisini ziyarete gidecek sevgili dostum gazeteci Süleyman Gençel‘in, “Ali Rıza Tunç’la görüşmeye gidiyorum, ne söylememi istersin?” diyerek fikrimi sorması üzerine, “aman dikkat etsin, İSKİ skandalına benzer bir şeye neden olmasın” diyerek aklımdaki tehlikeli olasılıkları ortaya koymaya çalıştığımı hatırlıyorum…

Ayrıca yaşanan tüm yolsuzluk ve o yolsuzluklara neden olan suçlular, şu an itibariyle yargının önünde olduğu için bu konuda kalem oynatmanın etik bir davranış olmadığını bilmekle birlikte, bütün bunların sonucunda “bakın ben daha önce yazıp çizip sizi uyarmıştım” şeklindeki bir duyguyla sevinmek yerine, İzmir adına, vergisini, sigorta primini zamanında eksiksiz ödeyen, tüm kamusal yükümlülüklerini yerine getiren tüm İzmirliler adına üzgün olduğumu, “keşke bütün bunlar olmasaydı” diye düşündüğümü ifade etmek isterim…

Bana göre siyasi bir yanı olmadığı için mahkemeye intikal eden bu yolsuzluk düzeni hakkında konuşup yazmak -şu an itibariyle- etik olmamakla birlikte; geride kalanlar için, özellikle de CHP’de üst düzeylerde görev yapanlar için dile getirilmesi gereken öneri ya da tavsiyelerimi hem onlarla hem de sizlerle paylaşmak isterim…

Yeter ki, bu ve buna benzer işler bir daha olmasın ve İzmir bütün bu yapılanlardan bir kez daha zarar görmesin düşünce ve dileğiyle…

CHP, “Turgut Özallı Yıllar” olarak bilinen 1980’li bu yıllardan bu yana sağ iktidarların Cumhuriyet Dönemi kazanımları olarak kabul edilen Sümerbank, Etibank, TEKEL, şeker fabrikaları gibi kamu iktisadi teşekküllerinin haraç mezat satışına karşı çıkmış bir siyasi parti olmakla birlikte; kendi belediyelerinin elinde bulunan kamu kaynaklarının; özellikle de kamu mülklerinin şirketler eliyle özelleştirilmesi konusunda sessiz kalmış, bu alanda sosyal demokrasi ideallerine uygun bir karşı çıkış ortaya koymamış, “onlar bu suçu işliyor; ama bizimkiler acep neler yapıyor?” diyerek bir kaygı duymamış, kendisinin hangi yanlışlıkları yaptığını merak etmemiş, daha doğrusu aynen İSKİ skandalında olduğu gibi dikkate almamıştır.

Kemal Kılıçdaroğlu zamanında genel merkez düzleminde düşünülen tüm belediyeleri izleme ve değerlendirme merkezi, yeni genel başkan Özgür Özel zamanında hayata geçirilmiş olmakla birlikte; o da tüm önemli atamaları genel merkeze sorma, kamuoyu araştırmalarını genel merkeze yaptırma, genel merkezden gönderilen partilileri işe yerleştirme şeklindeki hiyerarşik bir yapıya dönüşmüş, genel merkezin toparlayıcı, özendirici, yardımcı ve yön verici fonksiyonları öne çıkmamıştır.  

Belediyelerdeki özelleştirme çalışmaları çerçevesinde önce belediye şirketleri kurulmuş, bu şirketlerin yönetimine güvenilir eş, dost, akraba ve partililer doldurulmuş, daha sonra bunların sayısı ve sermayesi arttırılarak temel belediye hizmetlerinin bu şirketler eliyle yapılmasına başlanmış, Türk Ticaret Kanunu’nun getirdiği “ticari sır” gibi imkanlar sayesinde şirketlerin neler yaptığı, ne ölçüde ve nasıl zarar ettiği gibi konular kamuoyundan gizlenmiş, belediye hizmetleri dışındaki başka işlere de bulaşan bu şirketler ortaklıklar kurmak suretiyle yeni hibrit şirketler kurarak belediye dışında ve hatta belediyeden daha büyük ve güçlü ikinci bir büyük yapılanmaya yol açmışlardır.

Örneğin bugün sürdürülmekte olan hukuki sürecin öznesi olan İZBETON şirketinin sermayesini arttırmak amacıyla sadece 2019-2025 döneminde 19.4.2019 tarih, 313 sayılı, 16.4.2021 tarih, 445 ve 457 sayılı, 12.1.2022 tarih, 78 sayılı, 16.6.2022 tarih, 691 sayılı, 14.4.2023 tarih, 430 sayılı, 13.10.2023 tarih, 1081 sayılı, 14.2.2024 tarih, 152 sayılı, 14.6.2024 tarih, 586 sayılı ve 13.6.2025 tarih, 608 sayılı belediye meclisi kararı ile belediye bütçesinden şirket sermayesine “rüçhan hakkı” adı altında toplam 2.037.698.500.- TL kamu kaynağı şirkete aktarılmış, şirketi kurtarmak bahanesiyle belediyenin çok değerli gayrimenkulleri sermaye olarak söz konusu şirkete verilmiş, yönetim kuruluna şirketin amaç ve faaliyet alanı ile ilgisi olmayan zevat doldurulmuş, yönetim kuruluna ait görev, yetki ve sorumluluklar tek bir genel müdüre devredilmiş; böylelikle, ilginç bir soygun düzeninin tezgahı hazırlanmıştır.

Ve sonuç olarak İZBETON kendisine aktarılan tüm kamu kaynaklarına rağmen kötü niyetli yönetim yapısı, onun art niyetli karar ve uygulamaları nedeniyle bugün itibariyle fiilen iflas etmiş, çalışamaz hale gelmiştir…

CHP İşte bu nedenle, kendi belediyeleri tarafından bol miktarda şirket kurulması, yetmedi bu şirketlerin yeni hibrit şirketler kurup adeta bir holding yapısına ulaşılması, belediye hizmetleriyle belediye hizmetleriyle hiçbir ilgisi olmayan işlerin bu şirketler eliyle yürütülmesi, önemli ve büyük işlerin belediyeler yerine şirketler eliyle yapılması gibi uygulamalardan vazgeçerek belediyelerdeki özelleştirme uygulamalarını gözden geçirerek, hem AKP iktidarının eline koz vermemek hem de sosyal demokrat politikalara dönüp ve “yeniden belediyecilik” sloganını hatırlayarak, “kamu yararı” ilkesini önceleyen bir anlayışla kendini yeniden şekillendirmeli, bu çürümüşlükle malul ve sonuç olarak kendine zarar veren yapıya son vermeli, kendine çeki düzen vermelidir.

Bugün CHP’nin “gölge içişleri bakanı” olarak bilinen İzmir milletvekili Murat Bakan, 2017 yılında belediye şirketlerinin Devlet İhale Kanunu’na bağlı olmadan iş yapması, böylelikle işin iyice raydan çıkması için kanun teklifi veren; yani, kamu kaynaklarıyla kurulan şirketlerinin kamu denetimine takılmaksızın iş yapmasını arzulayan bir parlamenterdir…

Söz konusu parlamenter, belediyelere ait kamu kaynaklarının özelleştirilmesi konusunda “kraldan çok kralcı” bir tutum içinde olduğuna göre belediyelerle ilgili “gölge içişleri bakanı” ya da belediyelerle ilgili genel başkan yardımcısı gibi isimlerin; ayrıca tüm parti örgütlerinin kamu yararını önceleyen ve bu uğurda mücadele edecek isimlerle değiştirilmesi, CHP’nin kadim kamucu politikalarının hatırlanması yerinde olacaktır.

Tunç Soyer’in savcılığa verdiği ifade tutanağından da görüleceği gibi, daha önce İçişleri Bakanlığı’nın kendisi ve İZBETON yöneticileri hakkında verdiği 29.07 2024 tarih, Mül. Tef. Kur. Bşk. 2024/158 sayılı soruşturma izni, Danıştay 1. Dairesi’nin 30.01.2025 tarih, E.2025/3, K.2025/59 sayılı kararı ile iptal edilip söz konusu Danıştay dairesi,

bu bağlamda, 1/a, 1/b ve 1/c maddelerinden ilgililere isnat edilen eylemlerin, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi olarak faaliyet gösteren İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait İZBETON A.Ş.’nin faaliyetleri kapsamında kaldığı, belediye şirketi olmakla birlikte Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre kurulan ve yönetilen bu şirketin ticaret şirketi statüsünde olduğu, adı geçenin özel hukuk hükümlerine tabi bu şirketteki faaliyetlerinin kamu görevi olmadığı, 4483 sayılı Kanun kapsamında kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevin ifasından kaynaklanmayan ilgililere isnat edilen eylemler nedeniyle ilgililer hakkında inceleme yapılamayacağı ve yetkili merci kararı alınamayacağı

Gerekçesiyle verdiği kararda, kamu kaynaklarıyla kurulan İZBETON’un yaptığı iş kamu hizmeti olarak görülmeyip şirketi yönetenlerin kamu hukukuna göre değil, özel hukuka göre yargılanması gerektiği, o nedenle ortaya çıkan zararın “kamu zararı” olarak kabul edilemeyeceği belirtildiği için; bugün yargılanan isimler kamu hukuku hükümlerine göre değil, şirketlere ve şirket yöneticilerine büyük kolaylıklar sunan özel hukuk hükümlerine göre yargılanmaya başlamıştır.

İşte o nedenle, Tunç Soyerortada somut, net, belli bir kamu zararı yok” diyerek, bu zarardan sorumlu olmayacağını bilerek kendini savunmakta, şirketle ve kooperatiflerle ilgili işlemlerde kendini sorumlu görmemektedir… Çünkü o davanın sonucundan da anlaşılacağı üzere, kamu kaynaklarından alınıp kamu kurumu olmayan ticari bir şirkete transfer edilen paralar suç niteliğindeki yöntemlerle çarçur edildiğinde, mevcut hukuk düzenimiz onu kamu hukuku itibariyle yargılayamıyor ve ortaya çıkan zararı da kamu zararı olarak kabul etmiyor…

Anlayacağımız, içinde bulunduğumuz kapitalist sistem ve onun şirketleri koruyup kollayan hukuk düzeni, kamu kaynaklarıyla kurulup devamlı olarak kamu tarafından beslenen şirketlerdeki zarar ziyanı “kamu zararı” olarak kabul etmiyor ve o nedenle de kamuya; yani topluma ait olan o paralar, o suçu işleyenlerden tahsil edilemiyor… Böylelikle belediyeler ve onun sahip olduğu kamu kaynakları için değil; ama, korunup kollanan şirketleri için ayrı bir “kıyak” yapılmış oluyor…

Kısacası her türlü yolsuzluk, yağma ve hırsızlık belediye yerine onun şirketinde yapıldığında her şey mübah, her şey yasal kabul ediliyor… Tabii ki gerçekleştirilen özelleştirmeler, belediye hizmetlerinin kurulan şirketlere aktarılması sayesinde…

İşte tam da bu nedenle CHP, kamu kaynaklarıyla kurulan tüm şirketlerde yapılan usulsüz harcamaların “kamu zararı” olarak kabulünü sağlayacak şekilde bir kanun teklifi vererek -teklifi her ne kadar burjuva hukuk sistemini savunan diğer siyasi partiler sayesinde kabul edilmeyecek olsa da- hem kendisi hem de iktidar belediyelerindeki bu tür yolsuzlukların önüne geçme niyetinde olduğunu göstermeli ve bu niyet çerçevesinde belediyelerini yönetme becerisini göstermelidir.

CHP, kendi İnternet sayfasında “Güçler Ayrılığı İlkesi“ni gayet iyi tanımlıyor; ama…

CHP Genel Merkezi geçtiğimiz günlerde yayınladığı 11 Temmuz 2025 tarihli genelgede belediye şirketlerinin yönetim kurullarında görev alan belediye meclisi üyelerinin “hukuki süreçlerle karşı karşıya kalmış, bazıları ise tutuklanmış” olmaları gerekçesiyle belediye şirketlerinde görevli bulunan belediye meclis üyelerinin (Yönetim Kurulu Başkanı, Yönetim Kurulu Üyesi, Genel Müdür vb.) bu görevlerinden “ivedilikle ayrılmalarının sağlanması” konusunun büyük önem arz ettiğini belirtmiştir.

Oysa CHP, hem programı hem de söylemi itibariyle yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirinden ayrılığını; yani “Güçler Ayrılığı İlkesi”ni hararetle savunan, bunun için mücadele eden, oluşturulan başkanlık sisteminin bu ilkeyi yok ettiğini iddia eden siyasi bir partidir. Aynı ilke belediyelerde yasama/karar ve yargı/denetleme organı olan belediye meclisi üyeleri ile yürütme organını oluşturan belediye ve şirketi yönetici ve çalışanlarını kapsadığı için belediye meclisi üyesi olarak karar ve denetleme gücünü elinde bulunduran CHP’li meclis üyelerinin, kendi şahsi ve siyasi güvenlikleri için değil, savundukları ve hayata geçmesi için mücadele ettikleri  “Güçler Ayrılığı İlkesi”ne aykırı olduğu için görevlerinden ayrılmalarını talep etmesi gerekirdi.

Hele ki son günlerde kulağımıza gelen bilgilere göre, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisindeki “vazgeçilemez” 7 meclis üyesinin (Saadet Çağlın, Nilüfer Bakoğlu Aşık, Mustafa Özuslu, Zafer Levent Yıldır, Candaş Yeter, Kazım Umdular ve Elvin Sönmez Güler) şirketlerde görev yapması konusunda genel başkan Özgür Özel‘in karar vereceği haberinin, CHP içinde daha önce kabul edilip savunulan program metinleriyle ilkelere rağmen genel başkanın karar verecek olması, CHP‘nin bu konuda her şeye rağmen tek bir ders çıkarmadığını ve kendisinin her an kıyasıya eleştirdiği tek adam yönetimine benzer şekilde, CHP içinde de her şeye karar veren bir tek adam yönetiminin oluştuğunun somut bir kanıtı olarak kabul edilemez mi? Ne dersiniz?

Bu durum CHP’nin halen programında ve diğer temel belgelerinde yazılı olan ilkelerle değil, günlük ihtiyaç ve sorunlara göre karar aldığının en önemli kanıtlarından biridir.

CHP’nin, 1990’lı yıllarda yaşadığı “İSKİ Skandalı”nı yakından izleyip tanık olmuş biri olarak; İZBETON davası öncesinde ve sonrasında dile getirmeye çalıştığım öneri ve tavsiyelerin bir an önce yerine getirmesi suretiyle sadece kurucunun adını anarak değil, o kurucunun oluşturduğu ilkelere geri dönüp sahip çıkarak, işçilere, emekçilere, yoksullara, dar gelirlilere, emeklilere; kısacası tüm topluma ait olan kamu kaynaklarını kamu yararını dikkate alarak korumak için makam, mevki, koltuk, huzur hakkı, murahhas aza ücreti, rant, para gibi çıkar peşinde koşan üyelerini denetleyip cezalandırarak rayına oturtması dileğiyle…

Tabii ki, bataklıkta üreyen sinekleri öldürmek yerine sorunun asıl kaynağı olan şirketler bataklığını kurutmak istiyorsa…

Yol, yolcu ve yolculuk şiirleri

Ali Rıza Avcan

Çocukluğum ve gençliğimde; özellikle de bir yetişkin olarak görevim gereği tüm Anadolu ve Trakya’yı dolaştığım günlerde çok yolculuk yaptım… Yoğun sigara kokusunun sindiği otobüslerde, Kürtçe şarkıların söylendiği minibüslerde, yüreği ağza getiren pervaneli uçaklarda, otobüslerin sık sık durdurulup aramaların yapıldığı tehlikeli yollarda, akaryakıt sıkıntısının olduğu dönemlerde polis ya da jandarma zoruyla bindiğim şehirlerarası otobüslerde, penceresinden sarktığım için lokomotif dumanının beni ise boğduğu trenlerde çok yolculuk yaptım; yollar boyunca, yolcu olup yolculuk yaptım…

Ancak son yıllarda, adeta o yılların intikamını alırcasına daha az yolculuk yapmaya başlamıştım… Otobüs ya da tren penceresinden gelip giden yeşil doğayı, göl ya da denizlerin kenarındaki yolculukları, bizlere el sallayan çocukları özlemiştim…

Neyse ki, son beş haftadır çalışmak amacıyla trenle Ödemiş‘e gidip geliyorum ve anlaşılan o ki, bu yolculuk yapma hali uzunca bir süre devam edecek… İlk günlerdeki acemiliğim şimdi artık gitti ve istasyonlardaki memur ve işçilerle, yolcularla, gişedeki görevlilerle sohbet etmeye, yolda bir yolcu olarak yolculuk yapmanın keyfini yeniden hatırlamaya başladım… Başka bir ifadeyle “Memleketimden insan manzaraları” tadında yolculuklar yapmaya başladım ve bu konuda aklıma gelen ilk şey de, bu keyif ve sevinci sevdiğim 11 şairin 11 şiiri ile birlikte yaşamak oldu…

İşte o nedenle, Ahmet Oktay‘ın, Abdülkadir Budak‘ın, Nazım Hikmet‘in, Hüseyin Yurttaş‘ın, sevgili arkadaşım Cem Seyhun Ünbay‘ın, Özdemir Asaf‘ın, ortaokul arkadaşım Murat(han) Mungan‘ın, Birhan Keskin‘in, Melih Cevdet Anday‘ın, Cahit Külebi‘nin ve Can Yücel‘in yoldan, yolcudan ve yolculuktan söz eden şiirlerini sizlerle paylaşarak yaşadığım sevinç ve keyfe sizleri de ortak etmek isterim…

YOLCU

O trenden bu trene. Yoksul

Odysseus! Sürgünü banliyölerin

Oturmuş bekliyorsun katilini.

Ahmet Oktay (1933-2016), Gözlerim Seğirdi Vakitten, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1996, s.54

BABAM VE YOLCU

Babamdı içimdeki yolculuklardan biri

Uçuruma çıkmasını hangi oğul isterdi?

Hadi ben hayırsızım, raydan çıkmış trenim

Daha acısı baba, yolcu da benim!

Abdülkadir Budak (1943-1985), Ahşap Anahtar, Can Yayınları, İstanbul 2000, s.61

YOL TÜRKÜSÜ

Alnımızda yanar gençliğin tacı
Yorgunluğun anasını satarız
Elimizde neşemizin kırbacı
Ufukları önümüze katarız

Göğsümüz kuvvetli, gönlümüz temiz
Tükenmez yolları tüketiriz biz

Ne saray, ne hamam, ne han isteriz,

Nerde gün batarsa orda yatarız

Sabah buradaysak akşam ordayız.
Günlerin peşinde bir hovardayız.
Bazı mısra gibi dudaklardayız
Bazı “kimsin” diye soran bulunmaz

Hey anam hey! Yolcu yolunda gerek.
Bazı altımızda taş toprak döşek
Bazı örtünecek yorgan bulunmaz.

Nazım Hikmet (1902-1963), Vâlâ Nurettin (1901-1967), İlk Şiirler – Şiirler 8, Adam Yayınları, İstanbul 1989, s.110

YOLCU

Geldim işte

Yolların tozu üstümde

Kayıp gölgemle bir hiçim

Bakmayın çelimsiz kanatlarıma

Gökçe bulutun yanında

Denizler aşan kırlangıcım

İzimi sürseniz

Yokluğa varırsınız

Nereden geldiğim meçhul

Nereye giderin bilinmez

Kendimi arıyorum

Dünyanın eğri yolunda

Ne kabe’yim

Ne kutup

Benden yön bulunmaz

Bilirim

Şairlere düşer hep

tek sütun ölmek

Ben de öyle sessiz

Çeker giderim

Hüseyin Yurttaş (1946-), Aşka Bahar Yetmez, Bilgi Yayınevi, Ankara 2011, s.87

MAVİ YOLCULUK

hadi gidelim

atlayıp bi’denizatının sırtına

gidelim usulca

bi’deniz minaresi sessizliğinde

günsu mavisinde gidelim

hadi kalk

çilli bi’MERHABA’yla

güneşyanığı yüzyürek

ötelere gidelim…

Cem Seyhun Ünbay, İzmir Temmuz 2025

O YOLDA

Geliyor sandığım gidiyor çıktı.
Başlıyor umduğum bitiyor çıktı,
Üstüne-üstüne gittim, ne gidiş
Altına-altına iniyor çıktı.

Uyu buyu dendi, düşüme gittim,
Haydi işe dendi, işime gittim,
Yaşa dendi, yaşıma gittim,
Yendiğim sandığım yeniyor çıktı.

Bozguna benziyor, saklasam olmaz,
Eskiye yeniden başlasam olmaz,
Yakıştırsam olmaz, yazmasam olmaz,
Maviye boyadım, baktım mor çıktı.
Sapsarı saçlarım vardı, aklaştı,
Anılar üst üste bindi yükleşti,
Bir büyük oyunun sonu yaklaştı,
Tüm yanan ışıklar sönüyor çıktı.

Gözümde bir ışık, çağırıyordu,
Beşikte bir çocuk, bağırıyordu,
Öyle bir düğündü, can çalıyordu,
Gel cani sandım git çalıyor çıktı.

Kimler yoktu bizim kervanda,
Birer indi hepsi bir handa,
Savurduk sap saman biz bu harmanda,
Bir gidiş yoluydu, donuyor çıktı.

Özdemir Asaf (1923-1981), Yalnızlık Paylaşılmaz, Adam Yayınları, İstanbul 1982, s. 190

YOLCU, DURGUNLUK

şaşkınlığın bulutsuzluğuyla
boşalmış gökyüzü
herkes sıcaklardan sanıyor

bir taşı uykusundan uyandıran el
mesafeyi öğretmek için
durgunluğa

kim bilir hangi yolculuktan düşmüş
sıcak nal
bulunmak ister gibi
gökyüzüne bakıyor

canı sıkılan susuzluğun çiçekleri
mevsimin kamaştırdığı
dikenleriyle oynuyor

onları düşündükçe
şiire yazıyorum
dua yerine geçen kelimeleri
bir yolcu geçiyor
şiirimin içinden
gözlerimin önünden geçercesine
bana nedenini bilmediğim
kederini bırakıyor

yoldan emin, yolculuğuna güven duyuyor
nereye gittiğini bile bilmeden
gidiyor
belki budur bana hüzün veren
uykusundan uyandırılmış bir taşın
yer değiştirmesine hayat denilmesinden

Murathan Mungan, (1955-), 29 Aralık 2002, Eteğimdeki Taşlar, İstanbul, 2004, s.176-177

YOLCUNUN SİYAH BAVULU

ey allahım bir gidip bir geliyor aklım

şimdi nerdeydi, şimdi nerdeydi,

taşın sabrı, suyun ruhuyla büyüttün beni

bundandır her gittiğimde aklımda kalmak fikri

geçtim hepsinden, öyle hünerle

ki yaşadığımı sanıyorlar hâlâ

anladım mana yok acıdan başka

akşamın kör karanlığı vursun alnıma

her zamanki gibi

her zamanki gibi.

Birhan Keskin, (1986-), 20 Lak Tablet + Yolcunun Siyah Bavulu, YKY, İstanbul 1999, s.43-49

YOLCULUK

İşte gene yollara düştüm

Hem yalnızım, hem değilim.

Melih Cevdet Anday, (1915-2022), Güneşte, Adam Yayınları, İstanbul 1989, s.7

YOLCULUK

Gideceksin buralardan gün gelecek,

Yavaş yavaş kaybolacak bindiğin tren,

Eriyen karlar gibi içinden

Bütün sıkıntıların akıp gidecek.

Bağdaş kuracaksın bir tahta sıranın üstüne

Yolculara, merhaba, diyerek,

Ardın sıra kaçan kırları seyrederek.

Coğrafya derslerini hatırlayacaksın yine,

Adını bilmediğin nehirlerden geçerek.

Bir dikili ağacın bile yok yeryüzünde,

Ama bir yurdun var sevilecek!

Eriyen karlar gibi içinden,

Bütün sıkıntıların akıp gidecek

Ağlamayacak kimse ardından, gülmeyecek!

Cahit Külebi, (1917-1997), Bütün Şiirleri, Adam Yayınları, 2. Basım, İstanbul 1985, s.103

İYİ YOLCULUKLAR

Sürüsüz bir kurt gibi dolaşıyormuş

Lakin sarhoş

Hırlayacağına gelip geçene gülüyormuş

Çocukları okşuyor, çocuklar kaçıyormuş

Elinde bir kafes, içi boş

Bir söylenceye göre Kuzguncuk’tan

Bir pazartesi ikindiyin

Işıktan bir faytonla

Gideceği yere gidiyormuş

Sallana-salana tıpış-tıpış…

Kucağında bir telefon rehberi, ninni okuyormuş

Yüzkırkbeşaltmışiki altmış…

Üstelik numara yanlış…

Can Yücel, (1926-1999), Gece Vardiyası Albümü, Korsan Yayın, İstanbul 1991, s.48

Yapılamayacak ve devamı getirilemeyecek beyhude işler…

Ali Rıza Avcan

Resmi, sivil ya da özel tüm kuruluşlar, yapacakları her yeni işte, o işin hem mevcut hukuk düzeni, kurumun mali yeterliliği, sahip olduğu insan kaynağı ve teknolojik donanımı açısından yapılıp yapılamayacağına, hem de yapılıp ortaya çıkarıldığı takdirde, o işin uzun bir zaman dilimi içinde devam edip etmeyeceğine, sonuca ulaşmak için verimli olup olmayacağına bakarlar.

Ayrıca yapacakları her işi o kurumun daha önceden belirlenmiş ihtiyaç ve sorunlarının önem ve öncelik sırasına göre yapmaya, kaynaklarını en önemli ve öncelikli işler için kullanmaya çalışırlar.

İşte o anlamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi açısından daha iyi ve kaliteli hizmet üretmek için uygun bir hizmet binasının yapılması ya da körfezdeki kirlilikle kokunun giderilmesi, aksayan toplu ulaşımın yeniden düzenlenip geliştirilmesi veya taşınmaz satışı dışında mevcut gelir kaynaklarının geliştirilip harcamalarda tasarruf yapılması, içinde bulunduğumuz koşullarda en önemli ve öncelikli işlerden biridir diye düşünebiliriz.

Çünkü mali kaynakların kısıtlı olduğu; hatta, merkezi yönetimce ödenen vergi paylarının belediye ve şirket borçları nedeniyle büyük ölçüde kesildiği, bu borçlar dururken yurt dışından borç para almanın yasaklandığı, işçi ve memur maaşlarının ödenemediği bir dönemde tüm belediye kaynaklarının verimli, etkin, sonuç alıcı, yapılabilir ve sürdürülebilir işlere ayrılması hayati bir öneme sahiptir.

Kaynak: Kent Yaşam, Fotoğraf: Nur Uzakgören

Hal bu olmakla birlikte, İzmir‘in içinde başka bir benzeri olmayan ve vaha niteliğindeki eşsiz güzelliğiyle herkesin dinlenip rahatladığı Kültürpark, bir süredir belediye başkanının yanına çöreklenmiş bir kısım sınıf arkadaşı danışmanların kendi kişisel menfaatlerinin mekânı ya da oyuncağı olma riskini yaşıyor.

Aziz Kocaoğlu zamanında kentteki sermaye kesiminin büyük bir kültür merkezi yapmak istediği, Tunç Soyer döneminin ilk başlarında meşhur “oyuncakçı” yazar Sunay Akın‘ın Kültürpark‘ta bir müze açmak istediği, sonrasında Tunç Soyer‘in “gölgesiGüven Eken‘in Kültürpark‘taki Göl ve Ada gazinolarını yıkıp yok ederek onun yerine beton bir kitle yaratmak istediği hepimizin bildiği ve sonucu başarısızlıkla biten girişimler…

İşte o nedenle, Kültürpark‘ın Göl ve Ada gazinolarıyla şimdilerde kapatılan lunapark, belediyeye çöreklenmiş iş bilmez kadroların ortaya koyup etrafını içeriyi göremez şekilde kapattıkları bir “yara” olarak mevcudiyetini koruyor.

Ancak şimdi de yeni bir hayalle yola çıkan, daha doğrusu kendi kişisel hobisine yeni bir menfaat alanı yaratmak isteyen ve belediyede hangi unvanla çalıştığı bilinmeyen sınıf arkadaşının öneri ve yönlendirmesiyle ve yine belediye başkanının başka bir sınıf arkadaşı genel sekreter yardımcısı tarafından eskinin Göl ve Ada gazinolarının olduğu yerde bir gastronomi müzesi açılmak isteniyor…

Anlaşılan o ki, üç sınıf arkadaşı hekim, aynen Aziz Kocaoğlu ve Tunç Soyer zamanında başkalarının yapmak istediği gibi, Kültürpark‘ın başına, sonu belli olmayan ve belediye açısından hiçbir önceliği olmayan başka bir çorap örmek istiyor…

Bunun için yıkılan Göl ve Ada gazinolarının bulunduğu alandaki betonarme yapılar henüz bitirilmemiş olmasına rağmen; birtakım iş ve alımlar yapılıyor ve belediyenin içinde bulunduğu mali kriz nedeniyle -şimdilik- sonuç alınamıyor…

Oysa aynı ekip; Cemil Tugay‘ın Karşıyaka belediye başkanı olduğu 2023 yılında, yanlarına Yaşar Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü‘nü alarak Karşıyaka Belediyesi‘nin “müflis“; yani, iflas etmiş şirketi Kent A.Ş. üzerinden “Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi” isminde, Kültürpark‘ta kurmak istedikleri müzeye benzer bir yer açarak orada, Kent A.Ş.‘nin İnternet sayfasındaki anlatımıyla “alanında uzman akademisyen ve şeflerle yemeği sanata dönüştürürken hem yemek yapmayı sevenlere hem de yemek yapma becerisiyle sektöre girmek isteyenlere mutfak sanatlarının inceliklerini göstermek, gastronomi kültürü ile ilgili eğitimler vermek, yiyecek-içecek sektörüne eğitimli, nitelikli ve kalifiye personel yetiştirmek, özellikle İzmir ve Ege mutfak kültürüne sahip çıkmak ve tanıtmak, gastronomi konseptli festival ve etkinlikler düzenlemek; ayrıca, gastronomi alanında mesleki eğitimlerle profesyonellere yönelik eğitimlerin yanında mutfak severlere her ay özel workshoplar düzenlemek” amacıyla etkinlikler düzenlenmişler, benim hatırladığım kadarıyla, Çeşme belediye başkanının dalga geçtiği (1) Karşıyaka Ege Otları Festivali ve gazoz sergisi gibi etkinlikler düzenlemişlerdi. Hatta benim de gidip gözlemlediğim bu etkinliklerde MasterChef programının ünlü İtalyan aşçısı Danilo Zanna‘yı bile konuk etmişlerdi.

Bugün bu merkezin faaliyetlerini takip etmek, hangi etkinlik ve kursları düzenleyeceklerini öğrenmek için bize önerilen tek kaynak, Instagram‘daki Cordelio Mutfak Sanatları Merkezi hesabı. (2) 5 Temmuz 2025, Cumartesi günü evimin yakınındaki bu merkeze giderek az sayıdaki müşterisiyle sakin sessiz bir ortamda adeta bir kafe gibi çalışan tesisin yöneticilerine ellerinde basılı bir etkinlik programı olup olmadığını sorduğumda, söz konusu merkezin etkinlikleri konusunda bu Instagram hesabından takip edebileceğimi söylediler.

Bilgisayarın başına geçip bu Instagram hesabını incelediğimde 12.400 takipçiye sahip bu hesapta merkezin açıldığı 16 Ocak 2023’den bu yana toplam 244 adet gönderinin paylaşıldığını; bu hesaptan sadece Cemil Tugay, Yıldız İşçimenler Ünsal, Karşıyaka Belediyesi, Kent A.Ş., Hatay Gastronomi Evi, Diyar Gastronomi ve Karşıyaka Kent günlüğü isimli hesapların takip edildiğini (3), 244 gönderiden 172’sinin Cemil Tugay, 72’sinin de Behice Yıldız Ünsal döneminde gönderildiğini, gönderi trafiğinin, yapılan etkinlik ve kurs sayısının azalmasına paralel olarak Behice Yıldız Ünsal zamanında belirgin bir şekilde düştüğünü, söz konusu merkezin açıldığı ilk yıllardaki performansını koruyamadığını gördüm.

Karşıyaka Cordelio Mutfak Sanatları Merkezi‘nin bu 244 paylaşımının takipçiler cephesinde ise duyurulan programların günü, saati, koşulları ve ücreti konusunda devamlı olarak soru sorulmuş olmasına karşın tek bir kez bile olsa yanıt verilmediği ni, soru soranların dikkate bile alınmadığı görülmektedir.

Ayrıca söz konusu merkezin tanıtımında Ege ve İzmir mutfağının öğrenilip tanıtılması konusunda çalışmalar yapılacağı belirtilmesine karşın; hem Cemil Tugay, hem de Yıldız İşçimenler Ünsal dönemlerinde yapılan eğitim çalışmalarıyla diğer etkinliklerin pizza, ravioli ya da fettunici makarna, tiramisu, bento cake, sushi, macaron gibi İtalyan, Fransa, Alman, İspanyol ve Uzakdoğu mutfağına ait yemeklerin öğrenilmesi ile ilgili olduğu, bırakın Anadolu mutfağını Ege ve İzmir mutfağı üzerine bile tek bir çalışmanın yapılmadığı, bu konuda ilk akla gelen 22-26 Şubat 2022 tarihlerinde yapılan ve devamı getirilmeyen Ege Otları Festivali hakkında Çeşme belediye başkanının bile ilginç sözler söylediği, üstüne üstlük 25 Ekim 2024-25 Ocak 2025 tarihleri arasında Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım‘ın saygın adı alet edilerek “Zübeyde Hanım’ın Mutfağı” adıyla Zübeyde Hanım‘la hiçbir ilgisi olmayan, onun kullanmadığı sağdan soldan toplama mutfak eşyalarıyla büyük bir sergi açılarak ucuz bir popülizm örneği verildiği görülmektedir.

Bu örnekten de görüleceği üzere Cemil Tugay ve ekibinin gastronomi ve yemek kültürü konusunda Karşıyaka‘da başlattıkları bu ilk girişimin ivmesi, bu konuda yeterli bilgi, birikim ve araştırma yapılmadığından yeni belediye başkanının zamanında hızla düşmüş ve Karşıyaka Belediyesi eski başkanı Cemil Tugay‘ın büyükşehir belediye başkanı olduktan sonra bu girişime sahip çıkıp desteklemesi, hatta bu merkezi İzmir Büyükşehir-Karşıyaka Belediyesi işbirliği içinde daha da geliştirmesi mümkünken, Kültürpark‘ın içindeki Göl ve Ada gazinolarının yerinde Kültürpark‘ın geçmişi, gelenekleri ve bugünü ile ilgisi olmayan bir gastronomi müzesi açmaya kalkması, sınıf arkadaşının eline yeni bir oyuncak vererek onu memnun etmek adına sağdan soldan malzeme alarak hazırlıklar yapması; ancak, yapılan alımların bedelinin ödeyememesi; anlaşılan o ki, bu ikinci girişimin de Karşıyaka‘da devamı getirilemeyen ilk girişim gibi sonuçsuz kalacağının göstergesidir.

Yıkılan Göl Gazinosu…
Göl Gazinosu yerine yapılan; ama bir türlü bitirilemeyen yeni bina…

Gelelim Kültürpark‘ta bir gastronomi müzesi açma hayaline ve yakın zamanda kaybettiğimiz “İzmir Baba” sevgili ve rahmetli Sancar Maruflu‘nun Kültürpark; özellikle de Kültürpark‘taki Göl ve Ada gazinolarıyla Çamlık Senar, Manolya, Luna Park, Ekici Öve ve Kübana gibi tarihi mekânlar yıkıldığında dile getirdiği tepkisine ve bu mekanlarda görmeyi arzu ettiklerine…

Hatırlayacaksınız; Kültürpark‘taki Göl ve Ada gazinoları Tunç Soyer döneminde yıkıldığında eski günlerin İzmir‘i ve Kültürpark‘ı için öne çıkan Sancar Maruflu, “artık İzmirli değilim, İzmir’i terk edeceğim. Dr. Behçet Uz’un kurduğu Kültürpark’ın tescilli ve korunması gereken, tarihi dokusuna uygun, korunmak üzere kaydedilmiş binaların korunacağını ve birer canlı müze gibi değerlendirileceğini, dev hangarların ise artık yıktırılacağını düşünerek… Kültürpark Platformu’na destek verdim. Ancak Kültürpark’ın tarihiyle yaşıt, alanın dokusuyla bütünleşmiş mekanlar yıkılıyormuş. Orada tarihi bir suç işleniyor” diyerek isyan etmiş, bu yıkımlar konusunda savcılığa suç duyurusunda bulunmuş, hayalinin buralarda her kesim ve sınıftan insanın ailesi ile birlikte rahatlıkla oturup masalarındaki semaverlerle ucuza çay ve kahve içebileceği ucuz fiyatlı yerler olması olduğunu dili döndüğünce anlatmaya çalışmış, eski bir İzmirli olarak Kültürpark‘a sahip çıkmıştı. (4)

Sancar Maruflu‘nun vefatından sonra oğlu sevgili Cevat Ziya Maruflu tarafından yönetilen Facebook sayfasına baktığımızda Sancar Maruflu‘nun yıkılan tarihi mekanlarla ilgili birçok mesajına, bu mekanların nasıl kullanılacağına yönelik önerilerine rastlarız.

Boşaltılan göl ve Ada Gazinosu…
İnşaat alanını halkın gözünden gizlemek amacıyla saç levhalar üzerine yaptırılan resimler…

Sancar Maruflu‘nun vasiyeti niteliğindeki bu mesajlardan Lunapark‘la ilgili 12 Haziran 2021, Facebook paylaşımı aynen şöyle:

Sancar Maruflu ve Selçuk Yaşar, Kültürpark Menekşe Çay Bahçesi’nde…

Sancar Maruflu‘nun Tunç Soyer döneminde yaşadığı bu büyük hayal kırıklığı, bugün lunaparkı kaldırıldığı Göl ve Ada gazinolarının bulunduğu yerlere ise onun arzuladığı şekilde çay, kahve ve nargile bahçeleri yapmak yerine gastronomi müzesi açma girişimi ile adeta rahmetliyi mezarında ters döndürecek bir noktaya ulaşmış durumda!

Hele ki, “kurtuluşun ve kuruluşun kenti” olarak tanıtılan İzmir‘de ulusal kurtuluş savaşı ile ilgili tek bir müze yokken, Tunç Soyer döneminde aksak köstek açılan “Kurtuluş Savaşı Anı Evi“, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘la Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun ortak girişimiyle yok edilmişken bu kentte bir gastronomi müzesi açmak ne ölçüde bir ihtiyacın, ne ölçüde bir gerekliliğin, ne ölçüde halkın talep ettiği bir şeyin karşılığıdır? Ayrıca belediyenin elinde yemek kültürü ile ilgili bir koleksiyon yokken, bu işe sağdan soldan devşirme malzeme alarak soyunmak ne ölçüde gerçekçi bir tutumdur?

Ama yazımızın başında da belirttiğim gibi, daha kendine başını sokabileceği bir hizmet binası yapamamış, memur ve işçilerinin maaşlarını zorlukla ödeyen, kentin en önemli sorunları olarak kabul edilen kirli ve kokan körfezle tıkanan ulaşım sistemine çözüm bulamayan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu parasızlık ortamında böylesine bir müze yapmak istemesi ve hatta bu işi Cemil Tugay sonrasında devam ettirmesi ne ölçüde mümkün gözüküyor?

Hele ki, bir daha seçilemeyeceği şimdiden belli olan bugünkü belediye başkanından sonra geleceklerin, aynen Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin kapatılıp yok edilmesi olayında olduğu gibi hiçbir hesap ve kitaba dayanmaksızın, sırf sınıf arkadaşımı memnun edeyim düşüncesiyle yapılacak bu gastronomi müzesini kapatıp yok etmeyeceğini kim garanti edebilir?

Unutmayalım ki, hayatta kötülük adına ne yaparsak yapalım, o kötülük döner dolaşır yine bizi bulur… Hele ki İzmir gibi kentlerde…

(1) “Çeşme’nin başkanı Karşıyaka’nın festivalini ti’ye aldı: ot lazımsa gönderelim. EgedeSonSöz, 25 Şubat 2022, https://www.egedesonsoz.com/cesme-nin-baskani-karsiyaka-nin-festivalini-ti-ye-aldi-ot-lazimsa-gonderelim

(2) https://www.instagram.com/cordelionmutfaksm/

(3 Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi, https://www.instagram.com/cordelionmutfaksm/following/

(4) “Maruflu isyan etti: artık İzmirli değilim, Yeni Asır Gazetesi, 11 Ocak 2020, https://www.yeniasir.com.tr/yasam/2020/01/11/maruflu-isyan-etti-artik-izmirli-degilim

Yeni işler, yeni uğraşlar, yeni keşifler…

Ali Rıza Avcan

Son üç haftadır değişik işlerin, değişik uğraşların ve de bilmediğim yeni sanatçıların, yeni keşiflerin peşindeyim… Hem de keyifle, gönenerek yaptığım iş ve uğraşların, öğrendiğim için sevinerek sizlerle paylaşmak istediğim yeni keşiflerin peşindeyim…

Sözünü ettiğim bu değişik işlerin, değişik uğraşların ve yeni keyiflerin kaynağı ise, geçtiğimiz yıl değerli hocam Prof. Dr. Nermin Abadan Unat‘ın eserlerinin dijital ortama taşınması için tasarlayıp Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi ile birlikte gerçekleştirdiğimiz “Nermin Abadan Unat Dijital Arşivi” çalışmasının bir benzeri olacak…

Uzun yıllar yurdumuzu dış ülkelerde temsil etmiş, bu uğurda Buenos Aires, Viyana, Trablusgarp, Londra, Brüksel, Hamburg ve Düsseldof gibi dünya kentlerinde ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA)‘nda diplomat olarak çalışmış, bu arada ülkemizin övüncü piyanist Banu Sözüar ile evlenerek bir çocuk sahibi olmuş, 1934 Ödemiş doğumlu sanatçı Mülkiyeli bir ağabeyimin; Ülkü Başsoy‘un 91 yıl içinde özenle seçip biriktirdiği kitap, dergi, gazete ve mektupların, binlerce görsel malzemenin, kayıt altında alınmış ses ve video kayıtlarıyla benzerlerinin kaydını çıkararak envanterini hazırlamaya çalışıyorum.

Tabii ki önceki yıllarda 1964 yılında vefat eden kardeşi Savaş Başsoy adına Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi‘ne bağışladığı değerli eserleri bunun dışında bırakmak suretiyle…

Haftanın belirli günlerinde Ödemiş‘e giderek kendisiyle yaptığım söyleşiler eşliğinde hem onun yurt dışındaki yıllarını, hem de benim kuşağımdaki her çocuğun anılarına yerleşmiş olan “en borçsuz ilçeÖdemiş‘le bağlarını öğrenmeye, yaşam anlayışıyla ilgili görüş ve düşüncelerini öğrenerek topladığı o değerli hazineyi bu bilgiler ışığında yorumlayıp düzenlemeye çalışıyorum.

Böylelikle hem uzun yıllarını çalışarak geçirdiği ülke ve kentlerle toprağından çıkıp beslendiği Ödemiş‘i onun gözünden öğreniyor, hem de öğrendiğim yeni bilgiler, yeni isimler ışığında kendimi geliştirme, yenileme fırsatını yakalamış oluyorum.

1934, Ödemiş doğumlu Ülkü Başsoy, lise eğitimini İzmir Atatürk Lisesi‘nde, yüksek öğretimini eski adıyla Mülkiye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nde tamamladıktan sonra 40 yıl süreyle Dışişleri Bakanlığı‘nda diplomat olarak çalışmış değerli bir sanatçı, duyarlı bir yazar… 91 yıllık yaşamında bilime ve sanata verdiği önem çerçevesinde çok değerli bilim insanları ve sanatçılarla tanışmış, onlarla dost olup mektuplaşmış bir entelektüel. Tanıyıp yazıştığı bilim insanı ve sanatçılar arasında tanınmış şair Ece Ayhan, ressam Abidin Elderoğlu, müzik yazarı Üner Birkan, yazar Bilge Karasu, Ödemişli işçi yazar ve şair Fethi Savaşçı gibi isimler var… İşte o nedenle şair Ece Ayhan‘la yazışmalarının yer aldığı “Anacığım, Merhaba!” isimli kitabını 2014 yılında yayınlamış. Uzunca bir süredir de Ödemiş‘te kardeşi Savaş Başsoy adına Türkçemize Özen Dil-Yazın Ödüllerinin verildiği yarışmalar, Muzaffer Şerif (Başoğlu) gibi Ödemişli bilim insanlarını ele alan toplantılar düzenliyor.

İşte bu değerli insanın dağlar denizler kadar büyük ve yoğun arşivini incelerken karşıma, önceleri Ödemişli bir “köylü şair”ken 1965’de Almanya’ya işçi olarak gidip emeğini yazdıklarına hamur ederek proleterleşen bir “işçi şair” ve öykücü çıkar.

Şimdiye kadar kendisinden haberdar olup okumadığım; ancak, edebiyat çevrelerinde, özellikle de yurtdışındaki edebiyat çevrelerinde oldukça tanınıp bilinen, bizim tanıyıp bildiğimiz Abidin Dino, Mengü Ertel gibi grafik sanatçılarının ve benim Ankara‘dan arkadaşım sevgili Refik Toksöz‘ün yazdığı kitapların kapakları için desenler çizdiği ya da yazarlığı ile ilgili düşüncelerini paylaştığı yerelden ulusala, ulusaldan evrensele dönüşüp gelişen bir yazar: Fethi Savaşçı

Ülkü Başsoy bu değerli şair ve yazarla güzel bir dostluk geliştirmiş, birbirlerini arayıp sormuşlar, karşılıklı olarak mektuplar yazıp birbirlerinin hal ve hatırını sormuşlar, dertlerine derman olmaya çalışmışlar ve sonunda Ülkü Başsoy elindeki kitaplarla mektupları Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi‘ne bağışlamış.

Fethi Savaşçı 1930 yılında Ödemiş‘in Birgi bucağına bağlı Taşpazar köyünde doğmuş, ilkokul ve ortaokuldan sonra sanat okuluna gitmiş, erken yaşta babasını kaybetmesi nedeniyle meslek lisesindeki öğrenimini yarıda yarıda bırakmak zorunda kalmış ve yaşamının bu zor yıllarında ırgatlık, hamallık, duvarcılık, demircilik yaparak ya da fabrika işçisi olarak çalışarak beş kişilik ailesinin geçimini üstlenmiştir. Bu zorlu yaşam onu bir “göçmen işçi” olarak 1965’de Almanya‘ya savurur ve orada fabrika işçisi olarak çalışmaya başlar. Bu arada şiir ve hikâyeler yazmaya devam eder.

Fethi Savaşçı, Almanya‘da bulunduğu yıllarda kendini geliştirmiş aydın bir işçi olarak sadece sendikada örgütlenmeyle yetinmeyerek doğrudan politik örgütlenmelere katıldı ya da onların çalışmalarına kendince destek verdi.

Yaşadığı Münih şehrinin özellikle TKP geleneğinden gelenler arasında önemli bir yeri vardır o yıllar. Sonu gelmez tartışmalar, birbirini suçlamalar ve mücadeleye zarar veren eğilimler az değildir. Ancak o, bu türden bireyci-kariyer çatışmalardan uzak durup insanlara nihai hedefi hatırlatan şiirler yazar:

Benim yurdumun anaları

gönenmek ister gönenmek

Yoksul yurdumun işçileri,

Dar gelirlileri

Doyunmak ister doyunmak

Haydin bir silkilenelim

Aydınlarım

İşçilerim köylülerim dar gelirlilerim

İşte doğuyor nur topu gibi

Yarınlar kafamızdan

Devrim çiçekleri daha da açacak

Mis gibi bizim kokacak yurdumuz

Güzel şey, bağımsız bir yurtta insanca yaşamak.

Bağımsızlık ve demokratik halk iktidarı için Münih İşçi Birliği Derneği‘nin etkinliklerinde edebiyat, kültür ve sanat konularında aktif görevler alır. Bununla yetinmez, 1973 yılında yapılan yabancılar meclisi seçimlerinde meclis üyesi olarak bu kurumda çalışmalarını sürdürür. Yabancılar Meclisi başkanı olarak Ocak 1975’te yapmış olduğu açıklama acı bir gerçekliği ifade etmektedir:

Benim de üyesi bulunduğum Yabancılar Meclisi’nden pek fazla bir şey beklemek biraz hayalcilik olacaktır. Alman makamları, üzerimizde rahatça tasarrufta bulunmak için Yabancılar Meclisi’ni kendi arzularına alet etmek istiyorlar. Sonunda, yönetimde bizim kadar siz de oy sahibisiniz diyebilmek için bu yola başvurdular.

1987 yılı ekiminde Stuttgart sendika binasında düzenlenen “Sabahattin Ali” anmasında Filiz Ali, Ataol Behramoğlu, Mustafa Ekmekçi, Irene Melikoff, Server Tanilli, Vedat Türkali ve Fethi Savaşçı da bulunmaktadır. (1)

Sanatçı 30 Ekim 1989 tarihinde 59 yaşındayken Almanya‘nın Münih kentinde vefat eder.

Almanya’da “göçmen işçi ozan” olarak ünlenen Fethi Savaşçı, ardında birçoğu Almancaya çevrilen şiir ve kısa hikâye kitapları bırakmıştır. Fethi Savaşçı‘nın oğlu ise şair, yazar ve akademisyen Özgür Savaşçı, Almanya’da Münih Üniversitesi Ludwig Maxmillian Türkoloji Bölümü öğretim üyesidir.

Şiir, öykü ve roman gibi türlerde eser veren sanatçının ilk şiirleri 1948 yılında Ödemiş gazetesinde, ardından gelen şiirleri ise Aydınlık, İmbat, Yeditepe, Güney, Varlık ve Yelken gibi dergilerde yayınlanmıştır. Irgat Hasan adlı romanı 1963’de İzmir‘de çıkan Sabah Postası gazetesinde tefrika edilmiş, Makinalar Çalışırken adlı öykü kitabı da Almanya‘da Türkçe ve Almanca olarak yayımlanmıştır. Kaya Bengisu ile birlikte Ödemiş Şairleri (1958) adlı bir antoloji hazırlayan sanatçı öykü ve şiirlerinde toplumcu gerçekçi bir bakışla gurbetçilerin sorunlarını ele alıp işlemiştir.

Sanatçının 18 eserinin adlarıyla türü, basım yılı ve yayınlayan kurumların adları aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

Eser AdıYayın eviBasım yılıEser türü
Ödemiş ŞairleriRadyo Gazetesi Matbaası / İzmir1958Antoloji
Duvarcı Hasan UstaYeditepe / İstanbul1970Şiir
Bu Sarı Biraları İçinceYeditepe / İstanbul1971Şiir
İş DönüşüYeditepe / İstanbul1972Öykü
Özel UlakYeditepe / İstanbul1973Öykü
Çöpçü TürküsüYeditepe / İstanbul1975Şiir
Taş Ocağındaİstanbul / Yeditepe1975Öykü
Alamanya Gurbeti (Sabri\’ye Mektuplar)Yeditepe / İstanbul1977Mektup
İş ArkadaşlarıYeditepe / İstanbul1980Şiir
Fırın PatlayıncaYeditepe / İstanbul1982Öykü
Duyuyor MusunuzYeditepe / İstanbul1983Şiir
Makinalar Çalışırken1983Öykü
İzmir’in İçinde İnce MinareSanat-Koop Yayınları / İzmir1986Şiir
Bir Ekmek Var Orada1986Şiir
Ayva Kokulu Ev1986Öykü
Almanlar Bizi Sevmedi1986Roman
Ekmekle KitapKerem / Ankara1989Roman
Almanya’nın Güzel KızlarıKerem / Ankara1989Öykü

Doğan Hızlan, aralarında Fethi Savaşçı‘nın da bulunduğu Almanya‘daki Türk yazarlarını sayarak şu değerlendirmeyi yapar: “Almanya’ya yönelik göç dalgası istatistik verilerle ele alınıyor, buraya yerleşen Türklerin kültürel uyum süreci üç kuşak boyunca yaratılan edebiyat üzerinden irdeleniyor. Başlangıçta gurbet konusunun işlendiği folklor türü yapıtların ağırlıkta olduğu belirtiliyor. Kuşkusuz bu bir dönem için geçerli yorum. Uturgauri’nin araştırmasında adı geçenleri yazmalıyım: Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Yusuf (Ziya) Bahadınlı, Orhon Murat Arıburnu, Yaşar Miraç, Fethi Savaşçı, Aras Ören, Yüksel Pazarkaya, Güney Dal, Zafer Şenocak. Yalnız Almanya’da yaşayanları değil, genel anlamda Türk kimliğini anlamak için oradaki Türk edebiyatçılarını elbet okumak, değerlendirmek gerekli. Bizim için de. Ama özellikle Alman edebiyat tarihinde unutulmaması gereken bir eksiklik. Peki bizim edebiyat tarihimizdeki yerleri ne? Önce onun yanıtını verebilecek miyiz?” (2)

Hasan İzzettin Dinamo‘nun Fethi Savaşçı hakkında yazdıkları ise şu şekilde;

Yıllardır Almanya’da bir endüstri işçisi olarak çalışan Fethi Savaşçı, süssüz, yalın şiirler yazan bir şairdir. Aylak bir şairin süsleyip püsleyeceği, macun gibi çekip uzatacağı konuları, işçi gerçekçiliğinin nasırlı ellerinde çırılçıplak, lakonik, bir anda kendini veren doğru kümeleri gibi sunuyor. Sonsuz iş yorgunluğundan arta kalan dinlenme saatlerine devrimci bilincinin çelik ışığında uzun dizeli, soluklu şiirler yazmaktan kendini alamıyor. Çarklarına takıldığı korkunç endüstri devlerinin zulmüne karşı duyduğu adalet sıtmasını böylece olsun boşaltabilmenin yollarını arıyor…” (3)

Emekli diplomat Ülkü Başsoy, geçtiğimiz yıllarda “göçmen işçi şairFethi Savaşçı ile yaptığı yazışmalara ait mektup ve kartları Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi’ne bağışlamış. Ancak Fethi Savaşçı‘nın 1958-1989 döneminde yayınlanıp birçok değerli sanatçı tarafından övgülerle karşılanan 22 kitabını bugünlerde -ne yazık ki- kitapçıların raflarında göremiyoruz. Her biri zorlukla bulunan ve büyük fiyatlara satılan “sahaflık kitap” haline dönüşmüş durumda…

İşte tam da bu nedenle, Ödemiş Belediyesi‘nin; özellikle de Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi‘nin bugün itibariyle tükenmiş olan tüm Fethi Savaşçı kitaplarını, aralarına gazetelerde tefrika edilmiş olanları da dahil ederek; ayrıca, Ülkü Başsoy, Hasan İzzettin Dinamo ve Abidin Dino gibi sanatçılarla yaptığı yazışmaları da ekleyerek “Fethi Savaşçı – Tüm Eserleri” adı altında yayınlayarak Ödemiş adını yurtdışına taşımış bu büyük sanatçıya olan vefa borcunu ödemesini bekliyorum… Hem bir Ödemişli olarak ona duyulan saygı ve vefa duygularının, hem de savunduğu emekten yana ideoloji ve ortaya koyduğu siyasi tutumun bir gereği olarak bunun Ödemiş Belediyesi‘nin bir görevi olduğunu düşünüyorum…

Tabii ki bu arada hepimizin Fethi Savaşçı‘dan haberdar olarak, onu tanıyıp bilerek öykü, roman ve şiirlerini okumasını ve onu saygıyla anmasını unutmayarak…

Ben şu an itibariyle 22 kitaptan oluşan bu seriyi okumaya başladım ve şu an itibariyle “Ödemiş Şairleri” ve “İzmir’in İçinde İnce Minare” isimli şiir kitaplarını bitirdim. Sıra, kapak desenini sevgili arkadaşım Refik Toksöz‘ün yaptığı “Ayva Kokulu Ev” isimli öykü kitabında…

Bu arada sanatçının, İzmir üzerine yazdığı “İzmir’in Güzellemeleri” isimli şiiri ile 1986 yılında yazmasına karşın adeta bugünkü İzmir‘i tanımladığı “İzmir’in İçinde İnce Minare” isimli şiirini sizlerle paylaşarak yazıma son vermek istiyorum:

İZMİR’İN GÜZELLEMELERİ

Artık Kordonboyu’nda eski sevgililer yok

Ne tutuşanlar el ele ne de faytonlar

Eşek azatlanan derelerde şimdi yapılar çok

Tat vermiyor artık kaçak gidilmeyen sinemalar

….

Bahribaba Parkı’ndan bakmakla tat vermiyor deniz

Burnumuza geliyor Körfez’den bok kokusu

Gönülden çıkarmayın dostlar bizi tüm sizinleyiz

Solumadan çıkamıyoruz artık her yokuşu

…..

Tüm gişelere yaşlı kızlar mı oturmuş ne

Tümü de kırışık yüzlü fazlaca boyalı

İnsanların bir şey olmuş geliş gidişlerine

Daha alımlı bakar olduk dolup boşalan vapurlara

…..

Eh biz sevdik biraz başkası sevsin der misin

Bu bencilliğini gel de anlat gezgin başına

Çatalkaya’dan Yamanlar’a uçabilir misin?

Adamın su katarlar pişmi aşına

………………………………………………………………………………….

İZMİR’İN İÇİNDE İNCE MİNARE

Duyulunca ezan sesi İnce Minare’den

Çeşitli umutlarla gerinerek uyanırdın

Sonra çocuk sesi kuş sesleri

Karının sesi mutfaktan gelirdi

Tahin helvacılar gezici sebzeciler

Tıklım tıklım değildi belediye otobüsleri

Bir koşuda Konak’ta alırdın soluğu

İyot kokusu imbat yeli fabrika işçileri

Ütülü giysili memurlar öğrenciler esnaflar

Sıkılırdın buruşuk iş giysilerinle

Hele o kavrulmuş susam kokusu

İnsanı deli ederdi

Tok bir martı havalanırdı Pasaport’tan

Karşıyaka vapuruyla yarış ederdi

Özlemler tarih dededen de mi yaşlı

Kim kesti o canım çınarları

Sevimsiz beton yığınları için

Karşıyaka’dan bakardın İnce Minare’ye

Evinin yerini bulmaya çalışırdın

Çatlak dudaklarınla nasırlı ellerinle

Ekmek parasına sımsıkı sarılırdın

Dayanamazdın bir günlük özlemlere bile

Söyle şimdi seni ne yapayım

Öteki yüzyıldan kalma o koca yörük

Parça parça edip boklu Körfez’e atayım.

İzmir’in içinde ille de İnce Minare

Amanın bu özlemlere yok mu bir çare?

(1)Almancıların işçi yazarı: Fethi Savaşçı“, https://yeniposta.de/almancilarin-isci-yazari-fethi-savasci/

(2) Hızlan, Doğan (2005). “Alman edebiyatının ‘kara deliği’”. Hürriyet. 4 Ağustos 2005. http://www.hurriyet.com.tr/alman-edebiyatinin-kara-deligi-38755000 [Erişim Tarihi: 25.12.2019]

(3) Ödemişli işçi şair Fethi Savaşçı’nın adı Münih’te bir caddeye verilecek, Sondakika.com, 25.04.2014, https://www.sondakika.com/yerel/haber-odemisli-isci-sair-fethi-savasci-nin-adi-munih-te-5949038/