İzmir‘i, özellikle de Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi İzmirini ele aldığımız bu yeni yazı serisinin konusu, bu topraklarda doğan ya da eserlerini bu topraklarda vermiş olmasına karşın bizlerin unutup hatırlayamadığı İzmirli sanatçılar… Özellikle de Osmanlı döneminde bu kentte resim yapıp şiir yazan, beste yapıp şarkı söyleyen, fresk yapıp heykele şekil veren, güzel binalar yapan Rum, Ermeni, Yahudi, Levanten ve Türk sanatçılardan, çoğumuzun hafızasında yok olmuş olanlardan söz edeceğiz. İlk elde aklımıza gelen Boğos Tatikyan, Alphons von Cramer, Ovide Curtovich, John Dabour, Nicolas-François Dracopolis, Evelyn Purdie, Christian de Marinitsch, Theofrastos Triantafillides, Jean Eritzian, Athanase Apartis, Samuel Sinai, İzak Algazi, Alberto Filstern Akaer, Raymond Péré, Henry John van Lennep, Marko Melyon Alemşeryan, Nusret Ayetullah Sumer, Santo Şikari, Max Maxudiyan, Giulietta de Riso, Magali Noel ve Fuat Mensi gibi unutulan sanatçıları ele alıp hem yaşam öykülerini hem ortaya koydukları sanat eserlerini sizlerle paylaşıp unutulmamak üzere hafızalara yerleştirmeye çalışacağız.
Bu kapsamda bugün ilk ele alacağımız sanatçı, 1820 İzmir doğumlu Ermeni sanatçı Boğos Tatikyan. 19. yüzyıl İzmirinde önemli sanatsal çalışmalara imza atan Ermeni asıllı Boğos Tatikyan (Tatikian) litografi (taş baskı) ağırlıklı çalışan bir ressam ve aynı zamanda matbaacı idi. 1840’lı yıllarda resim çalışmalarına başlamış, Kevork Pamukciyan‘a göre 1859 yılında İzmir‘de ilk fotoğrafhaneyi açmış ve aynı yıl litografhanesini kardeşi Bedros‘a teslim etmiştir. İzmir’de yayınlanan birçok ticaret yıllığında ad ve adresinin yer alırken Cumhuriyet döneminin İzmir ile ilgili ilk ticaret rehberi olan 1926 tarihli Ticari ve İktisadi İzmir Rehberi‘nde yer almaması dikkat çekicidir.
3 Nisan 1852 tarihli “Nuh’un Güvercini” adlı Ermenice gazetede yayınlanan bir reklam, Ermeni gravürcü Tatikyan Boğos’un, Osmanlı Sultanları’nın renkli ve altın yaldızlı gravürlerini hazırladığından ve bunların İzmir ile İstanbul’da satılacağından söz etmektedir. Farklı dil ve cemaatlere ait yayınları basan Tatikyan Matbaası’nda, Boğos Tatikyan tarafından oluşturulan taş baskı resimler de çoğaltılmıştır. Tatikyan’ın gravür çalışmaları, Osmanlı padişah portreleri dışında büyük ölçüde İzmir’de yaşayan farklı etnik kimlikler ve mesleklerden kişileri mesleklerini tanıtıcı biçimde ve farklı giyim-kuşamları ile betimlemektedir. American Board’un (American Board of Commissioners for Foreign Missions) misyonerleri olarak İzmir’de görev yapan anne ve babası ile birlikte çocukluğunda bir süre İzmir’de yaşayan ve ileriki yıllarda diplomat ve yazar olarak Amerika’yı temsil eden Samuel G. W. Benjamin, anılarında, Tatikyan’dan resim dersleri aldığını belirtmektedir. Benjamin, Tatikyan’ın İzmir konulu tanıtıcı resimlerinin, kente gelen yabancı turistler için hazırlandığını söyler. Sanatçının, II. Abdülhamid Dönemi’nde Birleşik Devletler Kongre Kütüphanesi için hazırlatılan 1893 tarihli taşbaskı albümlerinden biri İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda bulunmaktadır. Bu albümde, İzmir’in sokak satıcılarıyla Rum, Ermeni, Yahudi ve Türk kadın ve erkek tiplerini, giyim ve kuşamlarını gösteren sonradan renklendirilmiş taş baskı resimler yer almakta, kentteki çok yönlü renklilik adeta Tatikyan’ın resimlerinde hayat bulmaktadır.
Sanatçının 1922 yılında ya da daha önce İzmir‘den ayrılıp ayrılmadığı, nereye gittiği, hangi yıl nerede öldüğü gibi bilgilere ulaşılamamış; ayrıca, İzmir’de ilk fotoğrafhaneyi açmış olduğu iddia edilmekle birlikte kendisine ya da fotoğrafhane isminin basılı olduğu bir fotoğrafa rastlanmamıştır. Nail Moralı, “Mütarekede İzmir, Önceleri ve Sonraları” isimli kitapta Türklerin Tatikyan Matbabası‘na, özellikle de ihtiyar Tatikyan‘ı sevdiklerini belirtip kendisinin onu sık sık ziyaret ettiğini, Boğos‘un ölümünden sonra matbaayı kardeşi Bedros‘un devraldığını belirtmiş olsa da, sanatçının yaşamı bugün itibariyle belirsizdir.
Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Sanatlar Bölümü öğretim görevlisi Ömer Durmaz tarafından kaleme alınıp İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından 250 adet basılan “Yüzyıl İzmir’inde Ressam Boğos Tatikyan, Tatikyan Matbaası” isimli eser, sanatçıyı hatırlayıp tanıtma açısından yerinde bir girişim olmakla birlikte; baskının sadece 250 adetle sınırlı tutulması ve onların da protokole dahil olan zevata verilmesi nedeniyle İzmirlilerin ve diğer geniş kitlelerin bu kitaba ulaşması mümkün olmamış, o nedenle söz konusu kitap şimdiden müzayedelerde açık artırmaya konu olan bir nesneye dönüşmüştür.
Şimdi gelelim sonradan renklendirilmiş 53 adet taş baskı gravür ile 31 padişah gravüründen oluşan Padişahlar Albümü‘nden 4 adet gravür olmak üzere toplam 57 adet güzel eseri izlemeye… Böylelikle 19. yüzyıldaki hemşerilerimizi, kadınları, satıcıları, değişik meslek mensuplarını daha iyi ve daha yakından tanımaya…
Akhisarlı Kadın, 1848
Arnavut, ALB. 265/15, 26X19,6 cm.
Badana Yapan Yahudi Kadınlar, ALB. 265/21, 27,1X20,3 cm.
Basra Mevlevihanesi Mutriban Heyeti
Bedeviler, 1850
Berber ile Tütün ve Kahve İçen Ermeni Tüccar – 1850
Çöpçü, ALB. 265/28, 26,5X20 cm.
Ermeni – ALB. 265/4 – 26,5X20,2 cm.
Ermeni Ekmek Satıcısı, ALB. 265/19, 25,4X20 cm.
Ermeni Kadın Nakış İşliyor, 1850
Ermeni Saka. ALB.265/23, 23,2X16 cm.
Evde Yahudi Kadın, ALB. 265/5, 26X20,3 cm.
Evdeki Ermeni Kadın, 24,5X19,5 cm.
Evdeki Ermeni Kadın
Evdeki Türk Kızı – 1840 – 34X25,5 cm
Fasulye Satan Siyahi Kadın & Pelte Satan Erkek Satıcı, ALB. 265/6, 26X20,2 cm.
Hamal – 1840 – 28X21 cm.
İki Rum Erkek – ALB. 265-10 – 26,2X20,5 cm.
Acem Dansöz, ALB. 265/18, 26X20 cm.
Acem Kadın, ALB. 265/29, 26,5X19,7 cm.
İzmirli Börek Satıcısı Siyahi Kadın, ALB. 265/3, 26,8X20 cm.
İzmirli Şerbet Satıcısı, 1850
Kavas (Konsolos Koruması) – 24X34, İzmir.
Kavas (Konsolos Koruması), ALB. 265/27, 25,5X21 cm.
Kavas (Konsolos Koruması)
Manisalı Türk Kadın, ALB. 256/16, 24X34 cm.
Maymun Oynatan Çingene ve Maşa Satıcısı Karısı, ALB. 265/20, 25,7X20 cm.
Mısırlı Türk Kadınlar Terasta, 1850
Mısırlı Türk, ALB. 265/8, 27X20,1 cm.
Çubuk İçen Müslüman Tüccar ALB. 265/7, 25,8X20,2 cm.
Nefir Üfleyen Bektaşi Dervişi, 1850
Rum Dansöz – 1850’liler – 33X24
Rum Nohut Satıcısı – 1850
Simitçi ve Börekçi
Sırık Hamalları, ALB. 265/26, 25,5X21 cm.
Sokakta İzmirli Türk Kadın, ALB. 265/17, 27X20,3 cm.
Sokakta İzmirli Rum Kadınlar, 1893, “the Sultan Abdul Hamid II to the National Library of the USA” albümünden, Atatürk Kitaplığı, İstanbul
Sokakta Smyrnalı Yahudi Kadın, ALB. 265/13, 26,8X20,2 cm.
Sokakta Müslüman Kadın
Sokakta Smyrnalı İki Müslüman Kadın – ALB.265-22 – 26,5X20 cm.
Sokaktaki Ermeni Kadın
Sokaktaki Rum Kadın
Dragoman (Tercüman), ALB. 265/25, 26,2X20,8 cm.
Türk Arzuhalci, 1850, ALB. 265/2
Türk Kahveci, ALB. 265/9, 26,5X20 cm.
Türk Meyve Satıcısı, ALB. 265/1, 22,5X15,8 cm.
Türk Ulak (Postacı)
Yahudi Din Adamı, alb. 265/11, 25,5×20,1 CM.
Yahudi Sabun ve Yağ Satıcıları, ALB. 265/24, 26X19,8 cm.
Yahudi Şekerleme Satıcısı, ALB. 265/14, 27,3X20 cm.
Zeybek – 25X34 cm.
Mevlevi Şeyhi, 21X25,5 cm.
Deveci
Abdülmecit – 1839 – 1861. Sülale-i Seniyye-i Devlet-i Osmaniye. Chronologie des Empéreurs Ottomans. O. O., um 1860 (Smyrna 1852)
Mahmut, Gavur Sultan 1808 – 1839. Sülale-i Seniyye-i Devlet-i Osmaniye. Chronologie des Empéreurs Ottomans. O. O., um 1860 (Smyrna 1852).
Yararlanılan Kaynaklar
1. Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, C.XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.37-44.
2. Daşçı, S. (2013) “İzmirli Ressam Boğos Tatikyan ve ABD Ulusal Kütüphanesi’ne Hediye Olarak Hazırlanan Gravür Albümü“, The Journal of Academic Social Science Studies, Volume 6 Issue 1, p.531-568, Ocak 2013.
3. Daşçı, S. (2012) “1893-1896 İzmir Ticaret Yıllıklarında Adı Geçen Sanatçılar ve Sanatla İlgili Meslekler Üzerine Bir Değerlendirme“, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 3, s.17-52.
5. Durmaz, Ö. , Dereli, İ. (2021) 19. Yüzyıl İzmir’inde Ressam Boğos Tatikyan, Tatikyan Matbaası, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı İzmir Kalkınma Ajansı Kültür Yayını, Aralık 2021, İzmir.
Evet, bugünkü yazımın başlığını yanlış anlamalara yol açmayacak ya da kötü niyetliler tarafından istismar edilmeyecek bir deyimle; dilin “lal olması” hali; yani, gerçeklerin dile getirilmemesi durumunda insanın konuşamaz duruma gelmesi, dilinin tutulması metaforu ile açmayı tercih ettim. Belki bir başkası bu durumu anlatmak için, son yıllarda çok kullanılan “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” deyişini tercih edebilirdi; ama, ben bugün dinsel inançların toplumsal yaşamımızı şekillendirmesi ile ilgili olan bu yazımda, “şeytan” ya da “melek” gibi figürler üzerinden dinsel terminolojiyi kullanmak istemiyorum. Hele ki, “melek” metaforunu kullanmayı, aramızda dolaşan bazı Melek’ler nedeniyle aklıma dahi getirmek istemiyorum. Şayet kullanmış olsam, her şeyden anlar tavırlarıyla sosyal medyada bana metaforların ne olduğu konusunda ders vermeye kalkacaklarını çok iyi biliyorum….
Evet, bugünkü yazımı; daha doğrusu gördüğüm ve zamanında müdahil olduğum için iyi bildiğim gerçekleri dile getirerek, dilimi lal olmaktan kurtaracak tespit ve değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak için hazırladım. Hem de birçok şeyi göze alarak…
Biliyorum, bu yazı birçok arkadaş ya da okurumu yadırgatıp tartışmalara neden olacağı gibi, benim yeni düşmanlar edinmemi sağlayacak, yazdıklarıma karşı itirazlar olacak, muhtemelen tanıdığım ya da tanımadığım birçok insanı ve onların ezberlerini bozup rahatsız edeceğim. Belki de bir süre önce “ırkçı” ilan edildiğim gibi, şimdi de “din düşmanı” ya da “milliyetçi“, “ulusalcı” ya da “şovenist” ve hatta “ittihatçı” olmakla bile suçlanacağım.
Oysa beni yakından bilenler, gerçekleri dile getirmediğim sürece rahat edemeyen bir Marksist, gerçek bir laik, dinle ve dini inançlarla -okuyup öğrenmenin dışında- ilgisi olmayan, üstüne üstlük hangi din ya da inanç olursa olsun, ellerindeki sopalarla ya da işaret parmaklarıyla bizleri tehdit edip toplumsal yaşamı şekillendirmesine, nasıl giyinip nasıl eğleneceğimizi, neler içip neler yiyeceğimizi dikte eden müdahalelerine şiddetle itiraz eden biri olduğumu bilirler, beni bu özelliklerimle tanırlar. İşte ben de bugün, sahip olduğum bu “doğrucu Davut” anlayışıyla bazılarının tehlikeli bulup söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylemeye, kısa bir süre önce bu şehirde açık bir şekilde oynanan siyasi bir oyuna Hayır! demeye çalışacağım.
Aslında ele alıp irdeleyeceğim olayı ilk duyduğumda hemen tepki vermeyi düşünmekle birlikte; gazeteci dostlarımın da uyarısıyla, olayın üzerinden belli bir zamanın geçmesi, olayla ilgili tüm tarafların yaşanan olay hakkında bilgi verip görüşlerini açıkladığı, ortalığın sakinleştiği bir ortamın oluşumunu bekleyerek, duyguların değil aklın hakim olduğu bir zamanda bir şeyler yazmanın daha doğru olacağını düşündüm ve şimdi de bu ortamın oluştuğunu düşünerek klavyenin başına oturdum.
Babasını, annesinin karnındayken kaybetmiş bir şehit oğlu olarak ilkokulu dışardan bitiren rahmetli babam, işçi olarak çalıştığı Ankara‘daki TCDD 2. Cer Atölyesi‘nden emekli olduktan sonra düzenli olarak Cuma namazlarına gitmekle birlikte; zaman zaman inancını sorgular, açık bir şekilde melek ve şeytanlara inanmadığını söyler, oldukça açık bir görüşle “bizdeki imamlar gençleri camilere çekmeyi, onları gençliğin heyecan ve dinamizmini kullanarak kazanmayı bilmiyorlar. Ama batıda gençler kiliselerdeki eğlence ve konserlere davet edilip hem kiliselere daha çok bağlanıyorlar, hem de müziğe, tiyatroya daha fazla ilgi gösteriyorlar; ama bizdeki imamlar, neredeyse gençleri camilerden kovuyorlar” diyerek her toplumsal olayda gençlerin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaya çalışırdı. Eğitim düzeyi oldukça yetersiz olmakla birlikte, çoğu üniversite mezununu cebinden çıkaracak bir yaşam deneyimine sahip olan ve zihni yeni, farklı ve akılcı şeylere açık olan babam, bu anlamda yaşadığımız toplumun ve hepimizi teslim almaya çalışan dini taassubun ne kadar tehlikeli olduğunu kendi bakış açısı ve dili ile ifade etmeye çalışırdı.
Kilisede parti, Prag
Toronto – “Hallowen” – Wellesley Village Church
Berkeley Church, 2020 Yılbaşı partisi…
Nitekim Google’da yaptığımız ufak bir araştırma bile, Hollanda, İrlanda, İngiltere, ABD ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin kiliselerinde genellikle kiliseleri kiralayarak konserler, eğlenceler yapıldığını, babamın bu anlamda ne kadar haklı olduğunu gösterir. 10 Temmuz 2023 tarihinde benim yaptığım basit bir tarama sonucunda ise, Toronto‘daki Wellesley Kilisesi‘nde düzenlenen Hallowen (cadılar bayramı) partisinde Türkçe’de “Kuir“, İngilizce’de “Queer” denilen insanların da partiye katıldığını, ABD‘nin Florida eyaletinde küçük bir ilçe olan Coral Spring‘de kilisede konserler, Berkeley Kilisesi‘nde ise yine aynı özellikte yılbaşı partileri düzenlendiğini belirleyip fotoğraflarını sizlerle paylaştım.
Görüldüğü gibi İsa peygambere inanan Hıristiyanlar kendi dini inançlarının geçirdiği reformlar neticesinde kutsal olarak nitelenen kiliselerde, yaşam tarzına müdahale etmeden tüm toplum kesimlerine, özellikle gençlere yönelik konser, eğlence ve partiler düzenleyerek, rahmetli babamın ifade ettiği özgürlüğü başarıyla sergiliyorlar.
Tabii ki, Hıristiyanlık içinde bağnazlığı ile tanınan Katolik ya da Ortodoks kiliseleri; özellikle de yakın zamana kadar başbakan ve cumhurbaşkanının göreve başlayabilmesi için bir kilise görevlisi tarafından yemin ettirilmesini şart koşan Ortodoks kilisesi ya da ünlü şarkıcı Madonna‘nın “Son akşam yemeği” tablosunu canlandırmak için sahneye İsa kılığında çıkması nedeniyle CD’lerinin alınmaması, şarkılarının dinlenmemesi şartıyla aforoz eden Katolik kilisesinde olduğu gibi…
Özet olarak, gerçekleştirdiği reform hareketiyle bağnaz dönemlerini geçiren Hıristiyanlık alemi; özellikle Protestan, Anglikan ve Presbiteryen kiliseleri kutsal mekân olarak nitelenen kilise ve katedralleri toplumun kültür, sanat ve eğlence gibi ihtiyaçların karşılamak amacıyla inanan ya da inanmayan tüm halka açmış olmakla birlikte; anlaşılan o ki, bazı kiliseler eski bağnazlıklarını sürdürmekte ısrarlı gözüküp bu tür değişimlere karşı ayak sürümekte ısrar ediyor.
Gelelim onca uzun bir girizgâhtan sonra asıl ele almak istediğimiz konuya:
Efendim, geçtiğimiz haftalarda; daha doğrusu 7 Temmuz 2023, Cuma günü saat 20.00 civarında İzmir‘deki Musevi kültür sanat etkinlikleriyle tanıyıp bildiğimiz ve halen Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un danışmanlığını yapan bir arkadaşımızın hesabından yayınlanan ve İzmir Rum Ortodoks Toplumu Başkanı sıfatıyla Yorgo Teodoridis tarafından imzalandığı anlaşılan 7 Temmuz 2023 tarihli bir basın bildirisi ile karşılaştık.
Söz konusu basın bildirisi oldukça kapsayıcı, herkesi kucaklayan, esnek ve ikna edici bir dille Müslüman, Yahudi ve Levantenlere; ayrıca, bunların dışında tutulduğu anlaşılan İzmirlilerle yerel ve merkezi yönetimdeki yöneticilere hitap ederek, 4 Haziran 2023 gecesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir kültür ve sanat merkezi olarak kullanılan Aziz Vukolos Kültür Sanat Merkezi‘nde Gaia Project adlı bir şirket tarafından düzenlenen partide “içki içildiği”, “dans edildiği” ve “İsa figürünün parti mezesi yapıldığı” iddiasının dile getirildiği, bu durumdan son derece rahatsız olup incindikleri, esasen bir FETÖ ürünü olan ve ne hikmetse Türkiye sınırları dışında, özellikle de Yunanistan ya da İsrail‘de gündeme gelmeyen dinlerarası kardeşlik anlayışının “Çan-Hazan-Ezan” projesinden de söz edilerek, bundan böyle kendilerine ait olduğu iddia edilen “kiliselerde ve diğer mabetlerde düzenlenecek etkinliklerde” dini duygularına daha fazla hassasiyet gösterilmesinin talep edildiğini gördük.
Bir buçuk sayfadan oluşan ve çoğu ifadesi değişik dinlere mensup insanları ikna etmeye çalışan bildirinin her bir cümlesini aktarmak zor olacağı için, bildiri metninin tümünü bu yazıya ekleyerek okuyucuların bilgisine sunmak isterim.
Ardından bu bildirinin aynı gece içinde telefonla aranan bazı gazetecilerin köşelerinde yayınlandığını ve yapılan paylaşımların yaygın, geniş bir beğeni aldığını gördük. Ama ne yazık ki, bu gazete ve gazeteciler, “bülten gazeteciliği” gibi kötü bir alışkanlığın sonucu bu olayı araştırıp soruşturmadan; özellikle de, bu olayın niye bir ay sonra gündeme geldiğini düşünmeden, durumu Gaia Project şirketi ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne sormadan; kısacası, “Uğur Mumcu Gazeteciliği” de denilen araştırmacı objektif gazetecilik ilkelerine aykırı olarak yayınlamayı kendi gazetecilik anlayışları çerçevesinde doğru buldular ve bu anlamda bildiri sahibine yardımcı oldular.
Diğer gazete ve gazeteciler ise ertesi gün, sadece basın bildirisini ele alıp sorunun diğer cephelerini araştırmadıkları aynı türden haberleri yapmaya devam ettiler; hatta, olayı skandal olarak nitelemeye başladılar. Üstüne üstlük daha önce aynı mekânda içki ikramının yapıldığı gala ve ödül törenlerin sahibi İzmir Gazeteciler Cemiyeti başkanı bile bu haberleri paylaşıp mesajın daha fazla insana ulaşması için çaba harcadı.
Bu “skandal” olayı ve yapılan protestoyu havada yakalayan AKP çevreleri, özellikle de Ahaber, Odatv4, Takvim ve Haber7 gibi iktidar yandaşı İnternet gazeteleriyle asıl olarak dini inançları kullanarak toplumsal yaşama ve yaşam tarzına müdahaleleri ile bilinen AKP‘nin Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ ile İzmir İl Başkanı Bilal Saygılı, 8 Temmuz 2023 tarihinde yaptıkları açıklamalarla kilisede parti düzenlenmesine neden olan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne tepki gösterip siyasi anlamda istedikleri sonuca ulaştılar.
Oysa benim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ndeki arkadaşlarımdan öğrendiğim gerçekler, bu konunun başkanlık düzeyinde 5 Haziran 2023 tarihinde ele alındığını, kiralama işlemini yapan şube müdürünün görevden alındığını, böylelikle gerekli disiplin işleminin zaten yapılmış olduğu şeklindeydi. Şayet gazeteci arkadaşlar, bu yazıları yazmadan önce belediye içindeki kendi bağlantılarını arayıp bu olayın içyüzünü sormuş olsalardı, benim öğrendiklerimi öğrenip daha tarafsız bir yazı kaleme alarak, görevlerini gazetecilik ilkelerine uygun olarak yapmış olacaklardı.
İzmir Büyükşehir Belediyesi ise, söz konusu bildirinin kamuoyuna açıklandığı tarihten 1 gün sonra; yani, 08.07.2023 tarihinde yayınladığı “Kamuoyuna” başlıklı basın bildirisinde oldukça nazik ve diplomatik bir dille, İzmir Rum Ortodoks Topluluğu tarafından sahiplenilip “kilisemiz” denilen tarihi yapının kamuya ait bir kültür sanat merkezi olduğunu hatırlatıp, binanın söz konusu şirkete tahsisinden sonraki denetim işlemlerinin Konak Kaymakamlığı ile İzmir Emniyeti‘ne ait olduğunu ifade ederek, söz konusu organizasyonun kendileriyle bir ilgisinin olmadığını, bu olay nedeniyle İzmir Rum Ortodoks Toplumu‘nun incinmesinden son derece üzgün olduklarını ifade ederek bundan sonraki uygulamalarda daha titiz ve özenli davranılacağını ifade etti.
Söz konusu partiyi düzenleyen Gaia Project isimli şirket ise 11 Temmuz 2023 tarihinde yayınladığı basın açıklamasında bu tür etkinliklerin dünya kiliselerinde yaygın bir şekilde düzenlendiğini belirterek etkinliğin yapıldığı mekânın aslında eskiden bir bir kilise olmakla birlikte şimdi bir kültür sanat merkezi olduğunu, suçlandıkları İsa peygamber figürlerine zarar verme gibi bir eylemlerinin olmadığını, bahçede verilen içkinin sponsorlar tarafından dağıtıldığını, müziğin birleştirici ve barışçıl gücü çerçevesinde bu güce inananları sevgiyle kucakladıklarını belirtmiştir.
Bu konuda beklenen en son hamle ise, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı‘ndan geldi ve söz konusu bakanlık, “kilisede elektronik müzik partisi düzenlenmesini kınıyoruz” diyerek olayı dini bir çerçeveden alarak siyasi bir platforma taşıdı ve belki de bildiriye imza atıp yayınlayanların asıl amaçlarına ulaşmasını sağladı. Hem de AKP iktidarının destek mesajlarıyla birlikte… Çünkü, kendi bağnaz Müslümanlık anlayışlarıadına onlar da aynısını yapıp Ayasofya‘yı camiye çeviriyorlar, insanların nasıl giyineceğine, ne içeceğine karışıyorlar ve Ramazan aylarında İstanbul Sultanahmet ya da Eyüp Sultan Camii çevresinin kutsal alanlar olduğunu iddia edip İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin etkinliklerine izin vermiyorlar… Kısacası, “aynıyla vaki“; daha doğrusu, birbirinin aynı, aynı özellikte iki olayı birlikte yaşıyoruz ve din adına birileri bizlere, bizim yaşam tarzımıza ayar vermeye çalışıyor… Hem de yakından tanıdığımız çoğu arkadaşımız birine hayır, diğerine de evet deyip desteklerken…
Şimdi gelelim, dilimizin lal olmaması adına işin ayrıntılarını ele alıp yerinde, doğru ve akılcı sorular sormaya ve bu işin bir çırpıda dini bir boyuttan alınıp ne şekilde uluslararası ölçekte siyasi bir boyuta taşındığını sorgulamaya…
Kilise değil, halka ait bir kültür sanat merkezi olduğunu bilmek…
1. Restore edildikten sonra, tarihi ve kültürel kimliğine zarar vermemek amacıyla, “Aziz Vukolos” ismiyle bir kültür sanat merkezine dönüştürülen bina, bu kimlikle tanımlandığı tarihten itibaren bir kilise değil, kamuya bir kültür sanat merkezidir. O binanın eskiden bir kilise olması ya da restorasyon sonrasında orada ayin yapılmış olması o mekânın kilise haline dönüştürüldüğü anlamına gelmez. Orası artık bir kilise değil, bir kültür sanat merkezidir. Nitekim İzmir‘in Yunan işgalinden kurtulmasından sonra 1922 Yangını‘ndan kurtulan bina, önce Asar-ı Atika (Arkeoloji) Müzesi, sonrasında İzmir Devlet ve Opera Müdürlüğü‘nün deposu olarak kullanılmış, binanın bir yangın sonrasında hasar görmesi üzerine boşaltılarak uzun bir süre evsizlerin ve tinercilerin mekânı olmuştur. Ne zaman ki, değerli dostum Orhan Beşikçi, zamanın belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nu ikna etmiş; işte o zamandan sonra, bina Hazine‘den satın alınarak restore edilmiş ve bugünkü haline getirilmiştir. Bu anlamda, söz konusu basın bildirisi binanın restore edilip ortaya çıkarıldığı bugün değil de, madde kullanıcılarıyla evsizler tarafından kullanıldığı o dönemlerde yapılsaydı da, inanan ya da inanmayan tüm toplumu kucaklayan bir anlamı olsaydı….
Aslında bu binanın geçmişi ile ilgili benim de anlatmak istediğim ilginç bir anım var; 1999 yılında, bana göre İzmir‘in bugüne kadar gördüğü en iyi ve duyarlı valilerden biri olan Kemal Nehrozoğlu‘nun hizmet döneminde İnönü Vakfı ve Tarih Vakfı işbirliğiyle İnönü‘nün doğduğu evi restore ettirdikten sonra, sayın Nehrozoğlu ile yaptığımız özel sohbetlerde depo olarak kullanılan bu bina ile Karşıyaka‘daki, -şimdi restore edilip anı evi olarak açılan- Uşakizade Köşkü‘nün nasıl kurtarılıp restore edilebileceğini görüşmüş, ben kendisinden aldığım izinle bu binanın içine girerek Devlet Opera ve Bale Müdürlüğü tarafından depo olarak kullanılan mekanın içler acısı halini görmüştüm. Benim ve Nehrozoğlu‘nun bu girişimini öğrenen bir arkadaşımız ise, o binanın 1922 Yangını‘ndaki ilk patlamanın gerçekleştiği Ermeni kilisesi olduğunu iddia ederek, “abi bak, sen bu işlerle ilgilenme; aksi takdirde bizim gençler gelip senin camı çerçeveni indirirler” diyerek beni tehdit etmiş, beni bu girişimden korkutarak vazgeçirmeye çalışmıştı. Ama hemen sonrasında Nehrozoğlu‘nun Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olup İzmir‘den ayrılması üzerine bu iki girişimi -ne yazık ki- hayata geçirememiştik. Biz bu binayı o tarihlerde restore ettirememiş olmakla birlikte, gün döndü devran döndü ve o eski kilise restore edilerek kamuya ait bir kültür sanat merkezine dönüştürüldü.
Şimdi bu anlatımlardan sonra bazı arkadaşlarımın, LozanAntlaşması sonrasında yapılan haksızlıklardan söz edip zamanında Rumlara ait olan bu kilisenin yeniden kilise olarak kullanılmak üzere onlara verilmesi gerektiğini söyleyerek itiraz ettiklerini duyar gibiyim… Ama buna karşılık ben de onlara şunu söylemek istiyorum; nasıl o zamanlar kilise olarak kullanılan binaları vereceksek, şimdilerde İzmir‘in önde gelen birçok zengin ailesine ait olup, zamanında Rum, Ermeni ve Yahudilere ait olup el konulan, daha doğrusu yağmalanıp paylaşılan emlak-ı metruke mallarını aynı şekilde geri verelim derim. Özellikle de işgal sonrası İzmir‘inde elindeki anahtar destesi ile bir anda gayrimenkul zengini olan Şerif Remzi Reyent‘ten, onun mirasını devir alan yeğeni Ayla Ökdem‘den ve ailesinden başlayalım derim… Ne dersiniz, hiç değilse kamuya; yani halka ait eski bir kilise, kilise kimliği ile İzmir Rum Ortodoks Topluluğu‘na iade edilirken özel mülkiyete konu olan tüm gayrimenkulleri de eski sahiplerine iade etmiş oluruz. Ne dersiniz? Sanırım, İzmir Rum Ortodoks Topluluğu basın bildirisinin altına beğeni notu koyan birçok isim buna “hayır” derken, basın bildirisinin sahibi olan topluluk “Sevr” kokan bu önerimi muhtemelen hararetle destekleyecektir….
Neden 1 ay sonra?
2. Yukarıda yazılı olay örgüsünden de anlayacağımız şekilde, 4 Haziran 2023 tarihinde gerçekleşen bu olay için 7 Temmuz 2023 tarihinde açıklama yapıldığı görülmektedir. Bu durumda insan ister istemez aradan geçen 1 ay 3 gün neden beklendiğini sormak ister. Acaba 1,5 sayfa tutan bildiriyi kaleme almak mı bu kadar uzun bir zamanı aldı, yoksa bir şeylerin olup bitmesi mi istendi? UYgun görülen 7 Temmuz’un özelliği neydi? Sahi, kendileri için böylesine önemli bir bildiriyi yazmak için niye 1 aydan fazla bir zaman beklediler? Acaba bu süre içinde İzmir Büyükşehir Belediye BaşkanıTunç Soyer‘in görevli şube müdürünü görevden alarak onun yerine daire başkanını vekaleten atamış olduğunu bilmiyorlar mıydı ya da bilip de bilmez gibi mi görünmek istiyorlardı? Ya da bu sorunu bir bildiri ile dile getirmek yerine bir nezaket ziyareti yapıp belediye başkanı ile görüşüp rahatsızlıklarını iletip çözüm istemek o kadar mı zordu?
İşte bu anlamda aklımıza gelen bütün bu sorular, dini bir olaydan uluslararası siyasi bir sonuç devşirenlere sorulacak önemli, can alıcı sorulardır…
İzmir Rum Ortodoks Topluluğu Başkanı Yorgo Teodoris kimdir?
3. Öncelikle şu yanlışı, daha doğrusu eksikliği gidermek gerekiyor. Bildiriyi imzalayan kişinin başkanı olduğu topluluğun resmi bir niteliği var mıdır, yoksa yok mudur? Rum Vakıfları Derneği‘nin İnternet sayfasındaki bilgilere göre İzmir‘de “cemaat” anlamına gelecek bir “topluluk” yerine, aynı İnternet sayfasındaki 8 Nisan 2016 ve 4 Ocak 2019 tarihli haber ve duyurulara göre İzmir Rum Kültür ve Düşünce Derneği isminde bir dernek olup; başkanı da, söz konusu basın bildirisinin altında imzası olan Yorgo Teodoris‘dir.
LCV için verilen numarayı arayıp karşınıza çıkacak kişiden dernek yönetim kurulunun kimlerden oluştuğunu sorabilirsiniz…
Yorgo Teodoris‘e ait kişisel Twitter hesabını incelediğimizde ise, kendisinin Türk ve Yunan bayraklarının dalgalandığı bir zemin önünde takım elbisesi ve kravatı ile poz veren genç biri olduğunu, İstanbul‘da yaşadığını ve aynı zamanda Kurtuluş Aya Tanaş, Aya Dimitri, Aya Lefter Rum Ortodoks Kilisesi ve Mektebi Vakfı başkanlığı görevlerini yürüttüğünü, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı İbrahim Kalın, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya gibi AKP iktidarının öne gelen şahsiyetleri ile çekilmiş samimi fotoğrafları nedeniyle iktidarın üst makamlarıyla yakın diplomatik ilişkileri olan biri olduğunu anlıyoruz. Kendisi her ne kadar İzmir‘de yaşamasa bile, -muhtemelen Fener Rum Patrikhanesi‘nin de içinde bulunduğu- diplomatik bir görevi yürüttüğü, patrik I.Bartholomeos liderliğinde Anadolu’nun değişik yerlerindeki metruk ya da restore edilmiş manastır ve kiliselerde yurtdışından gelen kalabalık gruplarla ayinler düzenleyerek oraları sahiplenip tutunma politikasına yardımcı olduğu görülmektedir.
İzmir’deki Ortodoks Rumlara ait bir kilise var mıdır?
4.İzmir‘de yaşayan Rum arkadaşlarımdan aldığım bilgiye göre sayıları şu aralarda 11’i bulan Ortodoks Rum adına, 1952 yılında Hollanda Fahri Konsolosluğu ile Yunan Konsolosluğu arasında yapılan 100 yıllık bir protokolle teslim alınıp demir bahçe kapısına, 1922 Yangını‘nda yanıp yok olan İzmir‘in en büyük Ortodoks Rum Kilisesi Aya Fotini Kilisesi‘ne atfen “Yeni Aya Fotini Rum Ortodoks Kilisesi” adını taşıyan levhayı astıkları, doğu yönüne bir ikonostasis (Ortodoks kiliselerinde, ana bölümü din adamlarına ait bölümden ayıran ikonalarla süslü duvar) ekledikleri Behçet Uz Hastanesi‘nin karşısındaki eski Hollanda Hastanesi Şapeli’ne, 2015 yılında Fener Rum Patrikhanesi tarafından İzmir Metropoliti olarak Samaras Bartholomeos atanmış olmakla birlikte (3); 2022 yılında yayınlanan gazete haberlerinden anladığımıza göre, Ortodoks Rumların mülkiyeti 1994 yılında İzmir Belediyesi‘nden Konak Belediyesi‘ne geçen bu kiliseden çıkmamak için mücadele ettiği, AHaber gibi yandaş medya yayınlarında “Belediyeden Tek Ses Yok” başlığıyla konu olan bu anlaşmazlıkta yine aynı şekilde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in eleştirildiği, Protestan Vaftiz Kiliseleri Vakfı Ortodoks Rumları buradan çıkartmak için 2022 yılında mülkün sahibi Konak Belediyesi‘ne başvurduğu halde bu dilekçeye, sorunun Türkiye ile Yunanistan arasında uluslararası bir sorun olduğu gerekçesiyle cevap verilmediği; yani, topun taca atıldığı, böylelikle İzmir Metropoliti Samaras Bartholomeos‘un sorumluluğundaki kiliseyi, aynen Aziz Vukolos Kilisesi‘ndeki gibi sahiplenip çıkmadıkları anlaşılmaktadır.
Ele aldığımız olayda ise, “topluluk” başkanının İstanbul‘dan, metropolitinin de Yunanistan‘ın Volos‘tan getirtildiği bir topluluğa, Fener Rum Patrikhanesi‘nin AKP iktidarı ile iyi ilişkileri üzerinden diplomatik bir hamleyle el koyup “bizim kilisemiz” diyebilecekleri yeni bir kamu mülkü arandığı anlaşılmaktadır.
Bu arada keşke CHP‘li bir belediyeyi ve belediye başkanını hedef aldıkları böyle bir tepkiyi, UNESCODünya Mirası Daimi Listesi‘nde yer alıp dünya çapında önemli bir değer olan İstanbul Aya Sofya Kilisesi ile İznik Aya Sofya Kilisesi camiye dönüştürüldüğü tarihlerde AKP iktidarına ve onun cumhurbaşkanına karşı verebilselerdi, yine böyle bir bildiri yazabilselerdi diye düşünmekten de kendimi alamıyorum… Ama siyaset bu! Güçlünün karşısında el pençe sessiz kal, güçsüzün yine güçsüz kalıp güçlü tarafından hırpalanması için hem iktidar hem de danışmanı olduğun belediye başkanı adına “vur abalıya” de! Sanırım entrikalar, provakasyonlar üzerinde şekillendirilen uluslararası siyaset bu olsa gerek…
Partiye katılan gençlerin yaptıkları, yapmadıkları…
5. Sosyal medyada adeta bir suç deliliymiş gibi ardı ardına yayınlanan videolarla 9 Eylül Gazetesi‘nin yayınladığı 61 adet fotoğrafa baktığımızda (4), eskiden kilise, şimdilerde ise bir kültür sanat merkezi olan mekânda düzenlenen bu partiye katılan gençlerin ahlaka ya da başkalarının dinsel duygularına aykırı tek bir şey yapmadığını, bu görüntülerin Alsancak‘taki ya da Bostanlı Barlar Sokağı‘ndaki bar, kafe, restoran manzaralarından hiç de farklı olmadığını, aslında bu tür görüntülerin AKP ve diğer dinci çevreler tarafından devamlı gündeme getirilerek kendi dini anlayışlarını dayatmaya çalıştıklarını; esasen, bu partiye katılan tüm gençlerin bizim çocuklarımız, bizim gençlerimiz olduğunu fark etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Onların kamuya; yani halka ait bir mekânda içki içmesi, dans etmesi ya da dinci çevrelerin sıklıkla kullandığı içki-meze metaforu üzerinden nefret dilinin yardımıyla “meze edildi” iddiasına konu yapılması gençlerimizin ötekileştirilip şeytanlaştırılmasına yaramakta, arkasında bu kez de Diyanet fetvaları ya da birtakım tarikatlar yerine Fener Rum Patrikhanesi‘nin bulunduğu Ortodoks bağnazlığıyla körüklenen bir cadı kazanına atılmak istendikleri izlenimini yaratmaktadır. İşte o nedenle de, Müslümanlık dahil her dindeki bağnazlığa, bizim yaşam tarzımıza müdahale anlamına gelen tüm gerici müdahalelere itiraz edip hayır dememiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü unutmayalım ki, hepimizin şikâyet ettiği dini bağnazlık aslında adı ne olursa olsun ya da nereden gelirse gelsin tüm bağnaz çevrelerde yaygın bir şekilde kullanılan bir baskı aracıdır ve bugün, -ne yazık ki- bu bağnazlığın farklı bir türüyle karşı karşıyayız… Müslümanlıkta karşımıza çıktığında itiraz ettiğimiz her türlü müdahalenin, her türlü gerici girişimin diğer dinlerde de benzeri /farklı şekillerde karşımıza çıkabileceğini, bunun inanç özgürlüğü ile hiçbir ilgisinin olmadığını hatırlayıp uzun uzun düşünmemiz gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde, İzmir’de bunlar yaşanırken gerici İran rejiminin yasaklamasına karşın camiye girip şarkı söyleyen kadının cesaretini örnek alıp insan sesinin ve müziğin kucaklayıcı gücüne inanmamız gerekiyor…
“Yasakladığınız her yerde şarkılarımızı da sözümüzü de söyleyeceğiz! İran’da bir kadın, kadınların şarkı söyleme yasağını camide şarkı söyleyerek protesto etti. Yasaklar, baskılar bizi yıldıramaz! Dünyanın dört bir yanından erkek egemen devletlere karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.“
Tek olumlu nokta
6. Söz konusu basın bildirisinde yazılı olmasa da, bu bildiri ile ilgili tartışmalarla gündeme gelen yüksek sesli müziğin tarihi eserde yaratacağı tahribat konusu, bence tartışmanın tek olumlu yönüydü.
Her ne kadar, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin her yıl düzenlediği çim konserleriyle Kültürpark‘ın hassas doğasına, özellikle de zemindeki çimlere fazlasıyla zarar verdiği halde buna tepki göstermeyenler, bu kez düzenlenen partideki yüksek sesli müziğin tarihi eserin duvarlarına zarar verebileceğini fark ettiler ve konuya bu yönüyle yaklaşmayı tercih ettiler. İyi ki de fark ettiler; hiç değilse bundan böyle, aynı hassasiyetlerini başka arkeolojik, tarihi, kültürel ve doğal değerler için de gösterirler…
Sonuç olarak,
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait bir kültür sanat merkezinde düzenlenen partide gençlerin içki içtiği, dans ettiği ve kutsal figürleri “meze yaptıkları” iddiasıyla Fener Rum Patrikhanesi kaynaklı bir grup fanatik Ortodoks tarafından ortaya atılan iddia, AKP iktidarı, yandaş ya da yandaş olmayan gazete ce gazeteciler sayesinde dini bir sorun olmaktan çıkarılarak Türkiye ile Atina‘da yapılan camiye minare izni vermeyen Yunanistan (5) arasındaki uluslararası bir soruna dönüştürülmüş; böylelikle, bağnaz bir şekilde yaşam biçimimize müdahale edenler hangi dinden ve inanıştan olursa olsunlar akıl almaz cesaretleri, arkalarına aldıkları iktidar ve basın desteği ile aynen tarikatlara tahsis edilen yerlerde olduğu gibi, bir kez daha kazanmıştır… Artık bundan sonraki talepleri daha cüretkar olacak, daha ileri bir hedefe ulaşmak için olacaktır… Tabii ki, Cemevi açılışlarının engellenip zorlaştırıldığı Türkiye koşullarında bazı din ve inanışlara sağlanan ayrıcalık sayesinde… Bize ise, dini inançları sömüren ya da onları bir silah gibi kullanan bu senaryonun amacını, gelişimini ve sonucunu araştırıp ifşa etmek düşmüştür… Tabii ki tüm samimiyetimiz ve olaya tarafsız bakan anlayışımız, din dışı laik/seküler kişiliğimizle…
Yunanistan’ın başkenti Atina’da minare yapılmasına izin verilmeyen cami…
Şayet, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması‘nın “Siyasi Hükümler” adını taşıyan 1. Bölümü’nün “Azınlıkların Korunması” başlıklı III. Kesimi’nde yer alan 37-45. madde hükümlerine aykırı olarak Türkiye ile Yunanistan arasındaki bu tür karşılıklı kışkırtma ve ihlallerin 1922 sonrasındaki benzer örneklerini öğrenmek isterseniz, sevgili hocam Baskın Oran ile Ali Dayıoğlu‘nun 2023 Haziran ayında Alfa Yayınları Araştırma Serisinden yayınlanan “100. Yılda Lozan İhlalleri, Yunanistan ile Türkiye, Azınlıklar ve Ege” isimli kitabı edinip okuyabilirsiniz.
Yine iki bölümden oluşan ve uzun bir araştırma ve incelemenin sonucu olan bir yazıyla karşınızdayım…
Amacım, İzmir‘in “İzmir Tarihi Liman Kenti” adıyla UNESCO‘nun Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alınması sonrasında, Tarihi Kemeraltı İnşaat ve Yatım Anonim Şirketi / TARKEM ve Alan Başkanlığı tarafından 2022-2027 yılları için hazırlattırılan İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nı inceleyip analiz etmek ve bu analizin sonuçlarını sizlerle paylaşmak.
Çünkü, 2000’li başından bu yana planlama, özellikle de stratejik planlama disipliniyle uğraşıyorum. Bunun için hem okuyor, hem değişik planlar hazırlayarak ya da hazırlama süreçlerine danışmanlık yaparak ya da hazırlanmış olan planları inceleyip analiz ederek bu işi daha iyi öğrenmeye, iyi bir plancı olmaya çalışıyorum. Ayrıca, -bu konuda hiç de mütevazi olmaya çalışmayıp- hem bütüncül hem stratejik planlama anlayışını birlikte, birbiriyle ilişkilendirerek uygulamaya çalışan iyi bir planlama uzmanı olduğumu biliyor ve bu çerçevede bu kez de İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nı inceleyerek yapılan olumlu ya da olumsuz işler üzerinden bilgimi daha da geliştirmek, bir alan yönetim planının nasıl olması ya da olmaması konusunda yeni şeyler öğrenerek bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Çünkü gündeme taşımak istediğim şeyin, 2500 yıldır halkın olan zengin kültürel mirasımızı hazırlanacak iyi bir planla daha iyi yönetilerek daha iyi korunmasını sağlamak ve bu konuda doğru, yerinde, sağlıklı, uygulanabilir ve sürdürülebilir öneriler geliştirmek olduğunu biliyorum.
Bu amaçla, iki bölümden oluşan yazımın bu ilk bölümünde sizlere Kültür Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Valiliği, TARKEM ve UNESCO bağlamında İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nın hazırlık süreciyle ilgili genel bilgiler, ikinci bölümde de plan metni ile planın 2022-2023 dönemi uygulamalarını ele alarak gördüğüm olumlu ya da olumsuz yönler üzerinden önerilerde bulunmak istiyorum.
İsterseniz işe olayların gelişim örgüsü üzerinden hayata geçenleri hatırlatmakla başlayalım:
İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı, Basmane, Kadifekale, Karataş, Mimar Kemaleddin, Çankaya ve Kervan Köprüsü gibi değerleri kapsayan bölgesi ile bu tarihi merkezin çevresindeki Smyrna/Bayraklı, Yeşilova ve Yassıtepe höyüklerini kapsayan bağlantı noktaları, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin de % 30 oranında hissedar olduğu Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Anonim Şirketi, kısa adıyla TARKEM‘in yaptığı başvuru üzerine 14 Nisan 2020 tarihinde UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alındı.
Böylelikle UNESCO‘ya başvurup 84 adet arkeolojik, tarihi, kültürel ve doğal varlığını Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne kabul ettiren bir ülke olarak, İzmir‘in daimi listeye ne zaman gireceğini merak etmeye başladık. Hele ki Antalya‘daki Karain Mağarası‘nın 1994 yılından bu yana ya da aralarında Ağrı/İshakpaşa Sarayı, Mardin, Antalya/St. Nicholas Kilisesi, Trabzon/Sumela Manastırı‘nın da bulunduğu 11 adet değerli varlığın 2000 yılından beri daimi listeye girmek için sıra beklediğini düşündüğümüzde…
Çünkü bu konuda samimi olan bizler, ülke olarak sahip olduğumuz tüm kültürel mirası kendi elimizle yok etme potansiyeli yüksek bir toplum olarak, en iyi ve etkili korumanın Birleşmiş Milletler örgütüne bağlı UNESCO eliyle olacağına, bizim yapamadığımızı UNESCO‘nun yapacağına inanıyoruz. İyi niyetli olmayanlarımız ise, UNESCO‘nun koruma şemsiyesinin altına girmiş bir değeri, -kendi deyimleriyle- uluslararası bir “cazibe merkezi” haline getirerek iç ve dış turizmin nesnesi ya da yeni kentsel rantların kaynağı haline getirmek, daha doğrusu soylulaştırma girişimlerine konu yapmak suretiyle daha fazla para kazanmak, daha fazla zengin olmak istiyorlar. Aynen İzmir‘de yaşayıp gördüğümüz yağmalama girişimlerinde olduğu gibi….
Tabii bu arada, sırtımızı dayayıp güvenmeye kalktığımız UNESCO‘nun yakın zamanda geçirdiği değişimi iyi bilip oradaki gelişmeleri de izlememiz gerekiyor. Neden derseniz, bir zamanlar bu alanda son derece yetkin karar ve itirazlarıyla, örneğin, 1985’de Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne giren İstanbul‘u, Tarihi Yarımada üzerindeki yoğun yapılaşmalar nedeniyle daimi listeden çıkarma tehdidinde bulunan kimliğiyle UNESCO, artık -ne yazık ki- eski özelliğini korumuyor. ABD hükümetinin Donald Trump döneminde UNESCO‘dan ayrılmasından sonra, UNESCO oldukça küçülen bütçesi ve o bütçeye uygun daha düşük profilli elemanlarla, neredeyse her küçük ülke ile liste pazarlığı yapar, eskiden titizlikle uygulanan kriterleri uygulamaz hale gelmiş durumdaydı. O nedenle de, son yıllarda küçük ülkelerin Dünya mirası açısından çok da önemli olmayan değerleri listeye girmeye, her iki liste de sayı itibariyle kabarmaya başlamıştı. Neyse ki, geçtiğimiz aylarda ABD biriken 616 milyon dolar tutarındaki aidat borcunu ödeyeceğini duyurdu ki, bu alanda işin ciddiyetine önem verenlerin içi bir nebze olsun ferahladı. Bu çerçevede, yeniden eski günlerine dönmesini beklediğimiz UNESCO‘nun kazanacağı yeni yetkinlik ve otorite ile İzmir‘in durumunu ne ölçüde ciddiye alacağı da ayrı bir merakın konusu olmaya başladı…
Gelelim, İzmir‘in, “İzmir Tarihi Liman Kenti” adıyla UNESCO‘nun Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne girmesinden sonra yapılanları anlatmaya…
UNESCO‘nun 4 Nisan 2020 tarihli kararı sonrasında İzmir Tarihi Liman Kenti Yönetim Alanı sınırı, güneyde Cicipark, güneybatıda Karataş, batıda Konak Pier, kuzeybatı ve kuzeyde Mimar Kemaleddin Bölgesi Kentsel Sit Alanı, doğuda Kervan Köprüsü’nü içine alacak şekilde ve ayrıca bu alanların dışında kalan Yeşilova, Yassıtepe ve Smyrna-Bayraklı höyükleri arkeolojik sit alanın “bağlantı noktası” olacak şekilde 7 Ekim 2020 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından belirlenmiş ve bu işlemin hemen arkasından yapılan sınır belirleme işleminin son derece yetersiz olduğu, kentin eski İngiliz Limanı olarak bilinen Alsancak bölgesi ile onun hemen arkasındaki Endüstriyel Miras Bölgesi‘nin bu alana dahil edilmemesinin önemli bir yanlışlık ve eksiklik olduğu ortaya çıkmıştır. Nitekim sonrasında kurulan İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetimi‘nin hazırlattığı Alan Yönetim Planı‘nın 1.1.1. numaralı ilk faaliyet hedefi, alan sınırlarının yeniden gözden geçirilmesi ile ilgili olduğu için, bu hedef yapılan yanlışlık ve eksikliğin resmi dildeki itirafı anlamına gelmiştir.
Diğer yandan da İzmir Tarihi Liman Kenti alanı ile ilgili yönetim planının hazırlanması ve UNESCO Dünya Miras Listesi adaylık dosyasının oluşturulması için özel bir inşaat ve yatırım şirketi olan TARKEM, 5 Mayıs 2020 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş ve “İzmir Tarihi Liman Kenti Yönetim Planı” hazırlıkları TARKEM tarafından başlatılmıştır.
Plan hazırlıklarının başlatıldığı bu süreçte, uzun zamandır TARKEM‘in danışmanlığını yapan İzmir İl Kültür ve Turizm eski müdürü Abdülaziz Ediz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün 26 Ekim 2020 tarihli resmi yazısı ile “İzmir Tarihi Liman Kenti” Alan Başkanı olarak görevlendirilmiş, ardından Danışma Kurulu ile Eşgüdüm ve Denetleme Kurulu üyeleri belirlenmiş, her iki kurul 14 Nisan 2021 tarihinde ilk toplantısını yapmış, söz konusu İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı ise Ankara‘daki İkarya Danışmanlık isimli şirketin yönlendirmesiyle sonuçlanarak 29.06.2022 tarihli Eşgüdüm ve Denetleme Kurulu toplantısında oy birliğiyle kabul edilmesinin ardından, 15.10.2022 tarihinde hazırlıkları tamamlanan adaylık dosyası Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nca değerlendirilmek üzere Ankara‘ya gönderilerek resmi süreç başlatılmıştır.
Böylelikle, toplam 2 yıl 1 ay 24 günlük süre içinde hazırlanan 876 sayfalık İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı hem bakanlığın hem de alan başkanlığının İnternet sayfasında yayınlanarak kamuoyunun bilgisine sunulmuştur.
Bu arada tarihe not düşmek amacıyla, İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nı hazırlayıp kabul eden ve ayrıca denetleyecek olan ve 17 adet kurum ve kuruluşun temsilcilerinden oluşan İzmir Tarihi Liman Kenti Eşgüdüm ve Denetleme Kurulu‘nda yer alan kurumların Alan Başkanı dışında sırasıyla Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, İzmir Valiliği, İzmir Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Konak, Bayraklı ve Bornova belediyeleri, İzmir Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü, İzmir I Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü, İzmir Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü, İzmir Müze Müdürlüğü, İzmir Kalkınma Ajansı, TARKEM, İzmir Vakfı ve TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi olduğunu,
32 kişiden oluşan Danışma Kurulu üyelerinin de Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hümeyra Birol, Ege Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Şakir Çakmak, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Zeynep Aktüre, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mimari Restorasyon Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Başak İpekoğlu, Ege Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Gözde Emekli, Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Alp Timur ve İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Koray Velibeyoğlu ile Smyrna Antik Kenti, Bayraklı ve Yeşilova höyükleri kazı başkanları, Akıncı, Konak ve Kubilay mahalle muhtarları, İMEAK Deniz TicaretOdası, İzmir TicaretOdası ve İzmir Otel, Pansiyon ve İşçileri Odası temsilcileri, TMMOB Şehir Plancıları, Mimarlar ve Peyzaj Mimarları odalarının İzmir şubesi temsilcileri, ÇEKÜL Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı, Ege Turistik İşletmeciler ve Konaklamalar Birliği (ETİK), İzmir Kent Konseyi, İzmir Turist Rehberler Odası, İzmir Vakfı, Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB), Türkiye Lokantacılar ve Pastacılar Federasyonu, İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği, Kentimiz İzmir Derneği, Musevi Cemaati Vakfı, Efes ve Bergama alan başkanlarıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi şirketi BİMTAŞ, Boğaziçi Peyzaj İnşaat Müşavirlik Teknik Hizmetler Sanayi Ticaret Anonim Şirketi genel müdüründen oluştuğunu belirtmemiz gerekiyor.
Gelelim, bu tür alan yönetim planlarının ne işe yaradığına, nasıl hazırlanması ve uygulanması gerektiğine…
2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu‘nun “Tanımlar ve kısaltmalar” başlığını taşıyan 3. maddesinin 10, 11 ve 12. fıkralarına göre;
“Yönetim alanı“, sit alanları, ören yerleri ve etkileşim sahalarının doğal bütünlüğü içerisinde etkin bir şekilde korunması, yaşatılması, değerlendirilmesi, belli bir vizyon ve tema etrafında geliştirilmesi, toplumun kültürel ve eğitsel ihtiyaçlarıyla buluşturulması amacıyla, plânlama ve koruma konusunda yetkili merkezî ve yerel idareler ile sivil toplum kuruluşları arasında eşgüdümü sağlamak için oluşturulan ve sınırları ilgili idarelerin görüşleri alınarak Bakanlıkça belirlenen yerlerdir.
“Yönetim plânı“, yönetim alanının korunmasını, yaşatılmasını, değerlendirilmesini sağlamak amacıyla, işletme projesini, kazı plânı ve çevre düzenleme projesi veya koruma amaçlı imar plânını dikkate alarak oluşturulan koruma ve gelişim projesinin, yıllık ve beş yıllık uygulama etaplarını ve bütçesini de gösteren, her beş yılda bir gözden geçirilen plânlardır.
“Bağlantı noktası” ise, yönetim alanı sınırlarında yer almamakla birlikte, arkeolojik, coğrafi, kültürel ve tarihi nedenlerle veya aynı vizyon ve tema etrafında yönetim ve gelişiminin sağlanması bakımından bu yer ile irtibatlandırılan kültürel varlıklardır.
Yine aynı kanunun “Alan Yönetimi, Müze Yönetimi ve Anıt Eser Kurulu” başlığını taşıyan ek 2. maddesinin (a) fıkrasına göre;
1. Yönetim alanlarında alan yönetimi…. kurulur.
2. Yönetim alanları ile bunların bağlantı noktalarının korunması, değerlendirilmesi ve geliştirilmesi amacıyla Bakanlıkça yönetim planı taslağı hazırlanır veya hazırlattırılır. Bakanlık, yönetim planlarının hazırlanmasına ilişkin olarak alanla ilgili diğer kamu kurum ve kuruluşları ile her türlü işbirliği yapabilir.
3. Hazırlanan taslağın karara bağlanması ve uygulanması konusunda önerilerde bulunmak amacıyla alanda mülkiyet hakkı bulunanlardan, meslek odaları ve sivil toplum örgütleri üyeleri ile üniversitelerin ilgili bölümlerinin öğretim üyelerinden Bakanlıkça bir danışma kurulu oluşturulur.
4. Eşgüdümün sağlanması amacıyla Bakanlıkça bir alan başkanı belirlenir. Alan başkanının görev süresi üç yıldır. Görev süresi sona eren alan başkanı Bakanlıkça tekrar atanabilir. Alan başkanlığı görevini fiilen yürütenlere, Devlet memurları aylık katsayısının (20000) gösterge rakamı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarı aşmamak kaydıyla Bakan tarafından belirlenecek miktarda, damga vergisi hariç herhangi bir vergiye tâbi tutulmaksızın çalışmayı takip eden her ay başında Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü bütçesinden ödeme yapılır.
5. Bakanlık tarafından hizmetine ihtiyaç duyulan idarelerin birer temsilcisi ve danışma kurulunca seçilecek iki üyenin katılımıyla eşgüdüm ve denetleme kurulu kurulur. Alan başkanı, kurulun da başkanıdır. Kurul, bu taslağı inceleyip mutabakata varmak suretiyle yönetim plânını altı ay içerisinde onaylamaya ve bu plânın uygulanmasını denetlemeye yetkilidir.
6. Kurulun denetim görevini yerine getirebilmesi amacıyla ilgili kurum uzman personelinden ve denetim elemanlarından oluşan bir denetim birimi kurulabilir. Bu birim, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile üçüncü kişilerden yönetim plânı ve uygulaması ile ilgili her türlü bilgi ve belgeyi istemeye yetkilidir.
7. Kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler ile gerçek ve tüzel kişiler, eşgüdüm ve denetleme kurulunca onaylanan yönetim plânına uymak, ilgili idareler, plân kapsamındaki hizmetlere öncelik vermek ve bu amaçla bütçelerine gerekli ödenekleri ayırmak zorundadır.
Ayrıca kanunun Ek 2. maddesine dayanılarak çıkarılıp 27.11.2005 tarih, 26006 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Alan Yönetimi ile Anıt Eser Kurulunun Kuruluş ve Görevleri ile Yönetim Alanlarının Belirlenmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ile kanunda yazılı hükümlerin ayrıntıları düzenlenmiştir,
Yazımın önümüzdeki günlerde yayınlanacak ikinci ve son bölümüne bir girizgah yapmak amacıyla bugünkü yazımın son cümlesi olarak, gerek 2863 sayılı kanun gerekse yukarıda adı verilen yönetmelik hükümlerine göre alan yönetim planlarını kanunun ve yönetmeliğin tanımladığı şekilde hazırlama ve denetleme yetkisinin o yönetim alanı için oluşturulan eşgüdüm ve denetim kurullarına ait olduğunu, planın uygulamasından sorumlu hiçbir sorumlu kurum ve kuruluşla paydaşın planda değişiklik yapma ya da planda olmayan faaliyetleri plana dahil etme yetkisine sahip olmadığını, plana aykırı uygulamalar yapamayacağını hatırlatmak isterim.
Hatırlayacak olursanız geçen haftaki en son yazımızda, İzmir’in tarihi kent merkezi olarak adlandırılan Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgeleriyle UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne giren tanımlı alanın sorumluluğunu üstlenen Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Anonim Şirketi‘nin; kısa adıyla TARKEM‘in 2023 yılı içinde anlaştığı Re-Pie Portföy Yönetimi A.Ş.‘nin sorumluluğunda kurulan İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı konusunda bilgiler vererek bu konudaki çekincelerimizi belirtmiştik.
Bu konu ile ilgili olarak bu haftaki yazımda ise, 1 Milyar Dolar tutarında yatırım beklenen bu fondan kimlerin pay alabileceğini ele almak istiyorum. Çünkü yapılan açıklamalar ve yazdırılan gazete haberleriyle kamuoyunda öylesine bir algı yaratıldı ki, elinde 50.000 lirası olan herkes, özellikle de Kemeraltı‘nda yaşam savaşı veren her esnaf ve zanaatkar bu fonun katılımcısı olabilecekmiş gibi yanıltıcı bir ortam oluşturuldu…
O nedenle de, daha güvenilir olması için bu konularda faaliyette bulunup danışmanlık yapan Kılınç Hukuk ve Danışmanlık Bürosu‘nun web sayfasında yer alan bir makaleyi sizlerle paylaşarak, Kemeraltı ve Basmane‘deki Mavi Kortejo, Alga Çikolata Fabrikası, Tarihi Akın Pasajı gibi hepimizin gözünün içine baktığı tarihi kültürel mirası bundan böyle alınıp satılacak ya da kiraya verilecek bir yatırım nesnesine, üzerinden para kazanılacak basit bir gayrimenkule dönüştüren İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘ndan katılım payı alabilecek “nitelikli yatırımcılar“ın kimler olduğunu net bir şekilde ortaya koymaya çalışacağım:
Yatırım Fonları Kapsamında Nitelikli Yatırımcı Nedir? Ve Kilit Yatırımcı Kavramları
I. Giriş
Günümüz sermaye piyasasının vazgeçilmez enstrümanlarından birisi olan yatırım fonları, yatırımcıların yatırımlarını birleştirerek kendi başlarına yönetimsel, operasyonel ve sermaye büyüklüğü gibi kriterler bakımından girişemeyecekleri çeşitli alanlardaki yatırımlara, fon adı verilen sermaye piyasası araçları ile profesyonel fon yönetimleri aracılığıyla girmelerine ve bu kapsamda yatırımlarını büyük çaplı yatırımların şemsiyesi altında değerlendirmelerine imkân sağlamaktadır.
II. Nitelikli Yatırımcı Kimdir, Şartları Nelerdir?
Sermaye piyasası mevzuatını düzenleyen 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu (“SPKn”) ve Sermaye Piyasası Kurulu (“SPK” ve/veya “Kurul”) düzenlemeleri; serbest yatırım fonları kapsamında yapılan muhtelif yatırımlarda, yatırımcıların niteliklerini ve Kurul’un aradığı diğer şartları esas alarak; bazı yatırımcıları global dünyadaki sermaye piyasası uygulamalarına paralel olarak, “nitelikli yatırımcı” olarak tanımlamıştır.
28.06.2013 tarih ve 28691 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren II-5.2 sayılı Sermaye Piyasası Araçlarının Satışı Tebliği (II-5.2 Sayılı Tebliğ)’nin 4. maddesi uyarınca nitelikli yatırımcı; “Sermaye Piyasası Kurulunun yatırım kuruluşlarına ilişkin düzenlemelerinde tanımlanan ve talebe dayalı olarak profesyonel kabul edilenler de dahil profesyonel müşteriler”, şeklinde ifade edilmektedir.
17.12.2013 tarih ve 28854 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Yatırım Kuruluşlarının Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Tebliğ (III.-39.1)’in 31. maddesine göre profesyonel müşteri ise kendi yatırım kararlarını verebilecek ve üstlendiği riskleri değerlendirebilecek tecrübe, bilgi ve uzmanlığa sahip müşteri olarak tanımlanmıştır. Bir müşterinin profesyonel müşteri olarak dikkate alınabilmesi için aşağıdaki kuruluşlardan biri olması ya da aşağıda sayılan nitelikleri haiz olması gerekir:
1. Aracı kurumlar, bankalar, portföy yönetim şirketleri, kolektif yatırım kuruluşları, emeklilik yatırım fonları, sigorta şirketleri, ipotek finansman kuruluşları, varlık yönetim şirketleri ile bunlara muadil yurt dışında yerleşik kuruluşlar.
2. Emekli ve yardım sandıkları, 17.7.1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun geçici 20. (yirminci) maddesi uyarınca kurulmuş olan sandıklar.
3. Kamu kurum ve kuruluşları, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi uluslararası kuruluşlar.
4. Nitelikleri itibarıyla bu kurumlara benzer olduğu Kurul’ca kabul edilebilecek diğer kuruluşlar.
5. Aktif toplamının 50.000.000 Türk Lirası, yıllık net hâsılatının 90.000.000 Türk Lirası (doksan milyon Türk Lirası), öz sermayesinin 5.000.000 Türk Lirası’nın (beş milyon Türk Lirası) üzerinde olması kıstaslarından en az ikisini taşıyan kuruluşlar.
6. Yatırım Kuruluşlarının Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Tebliğ (III.-39.1)’in 32. (otuz ikinci) maddede tanımlanan talebe dayalı olarak profesyonel kabul edilen müşteriler.
17.12.2013 tarih ve 28854 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Yatırım Kuruluşlarının Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Tebliğ (III.-39.1)’in 32. (otuz ikinci) maddesine göre genel müşterilerden aşağıdaki nitelikleri haiz olanlar, yazılı olarak talep etmeleri ve aşağıdaki şartlardan en az ikisini sağladıklarını tevsik etmeleri durumunda, yatırım kuruluşunun sunabileceği hizmet ve faaliyetlerden profesyonel müşteri sıfatıyla yararlanabilir. Bir müşterinin profesyonel müşteri olarak kabul edilebilmesi için aşağıdaki şartlardan en az ikisini sağlaması gerekir:
a) İşlem yapılması talep edilen piyasalarda son 1 (bir) yıl içinde, her 3 (üç) aylık dönemde en az 500.000 Türk Lirası (beş yüz bin Türk Lirası) hacminde ve en az 10 (on) adet işlem gerçekleştirmiş olmaları
b) Nakit mevduatlarının ve sahip olduğu sermaye piyasası araçlarının da dâhil olduğu finansal varlıkları toplamının 1.000.000 Türk Lirası (bir milyon Türk Lirası) tutarını aşması
c) Finans alanında üst düzey yönetici pozisyonlarından birinde en az 2 (iki) yıl görev yapmış olması veya sermaye piyasası alanında en az 5 (beş) yıl ihtisas personeli olarak çalışmış olması veya Sermaye Piyasası Faaliyetleri İleri Düzey Lisansı veya Türev Araçlar Lisansına sahip olması.
Yukarıda ifade edilen şartları sağlayan müşteriler, Kurul düzenlemeleri uyarınca talebe dayalı olarak profesyonel kabul edilen müşteri sayılmakta ve nitelikli yatırımcı olarak değerlendirilmektedir.
Nitelikli yatırımcıların serbest fonlara dahil edilmesi, fon ihraç belgesi karşılığında katılım payı ödemesi akabinde, tercihen fon ve yönetici şirketi ile nitelikli yatırımcı arasında yatırımcı sözleşmesinin akdi ile mümkün olmaktadır. SPKn ve ilgili yasal mevzuat uyarınca fonlara yatırım yapacak nitelikli yatırımcılara belli birtakım ayrıcalıklı hakların tanınması da mümkündür.
III. Kilit Yatırımcı Kime Denir, Hakları Nelerdir?
Sermaye piyasası mevzuatı içerisinde, nitelikli yatırımcı kavramından farklı bir şekilde “kilit yatırımcı” kavramı açıkça tanımlanmış bir kavram olamayıp sermaye piyasası şirketleri ve yatırımcılar arasında sektörel bir tabir olarak kullanılan bir terim olarak ele alınmaktadır.
Uygulamada kilit yatırımcı olarak ifade edilen kişi, temelde bir nitelikli yatırımcı olsa da, fon portföyüne yapmış olduğu yatırımın büyüklüğü veya yatırımcı olarak fonun geleceğindeki stratejik önemi itibariyle, fon yatırım kararlarının alınması açısından yetki veya söz sahibi olan yatırımcılar veya ilgili mevzuat uyarınca nitelikli katılma payını[1] elinde bulunduran yatırımcılardır. Bu haliyle mevzuatta tanımlanan “nitelikli yatırımcı” kavramından farklı olan “kilit yatırımcı”, fon tahtında 6098 Türk Borçlar Kanunu hükümleri dahilinde sözleşme yapma serbestisi ve Kurul düzenlemeleri çerçevesinde şekillendirilmektedir. Bu kapsamda her ne kadar nitelikli yatırımcı ve kilit yatırımcı kavramları farklı olsa da bir kilit yatırımcı ilgili mevzuat uyarınca nitelikli yatırımcı statüsünde kabul edilmektedir.
Kilit yatırımcıların fona dahil edilmesi, nitelikli yatırımcıların kilit yatırımcının katılımını sağlayacak şekilde kısıtlanması dışında [2], kilit yatırımcının fona katılım payı ödemesi ve akabinde fon ve yönetici şirketi ile kilit yatırımcı arasında yatırımcı sözleşmesinin akdi ile mümkün olmaktadır.
Kilit yatırımcıya fonlar tarafından;
1. Yatırım komitesinde üye ile temsil edilme,
2. Kritik konularda alınabilecek kararları veto etme,
3. Girişim şirketlerinin yönetim kurulu organlarına seçilme ve ilgili girişim şirketlerinin yönetiminde söz ve oy hakkı sahibi olma vb.
Şeklinde nitelikli hakların tanınması söz konusu olabilir. Belirtilen hususların yatırımcı sözleşmesinde yer verilmesi suretiyle; fonlara alınan kilit yatırımcılara, içtüzükte, ihraç belgesinde ve yatırımcı sözleşmesinde ek hak ve yetkilerin tanınması mümkün olmaktadır.
IV. Sonuç Olarak
Sermaye piyasalarında serbest fonlar kapsamında yapılacak yatırımların başarıya kavuşarak tüm yatırımcılarının kazançlarının maksimize etmek için zaman zaman profesyonel fon yönetimi kadar fona büyük çaplı yatırımların dahil edilmesi ve/veya stratejik önemi haiz yatırımcılara birtakım ayrıcalıklı hakların verilmesi icap etmektedir.
Serbest fonlara katılacak yatırımcıların niteliklerini belirleyen bir şemsiye kavram olan “nitelikli yatırımcı” ve bu kavram altında tanımlanan “kilit yatırımcı” kavramı, yukarıda ifade edilen beklentileri karşılamakta ve sermaye piyasasında faaliyet gösteren fonların nitelikli, hedef odaklı ve yüksek başarı getiren yatırımlara imza atmasına katkı sağlamaktadır.
[1] Girişim Sermayesi Yatırım Fonlarına İlişkin Esaslar Tebliği (III-52.4)’nin 13/11 maddesine göre; “Fon, içtüzüğünde hüküm bulunması şartı ile nitelikli katılma payı ihraç edebilir. Nitelikli katılma payı sahiplerine veya bunların yasal temsilcilerine tanınan yönetimsel haklar ile kar payı imtiyazlarına ilişkin bilgilere fon içtüzüğü, ihraç belgesi ve yatırımcı sözleşmesinde yer verilir. Nitelikli katılma payı sahiplerinin fonun portföy yöneticisinin yatırım komitesinde yer alması, fonun yatırım yapacağı girişim şirketlerinin ve portföy yöneticilerinin seçimi, yatırımdan çıkış stratejisinin belirlenmesi gibi hususlarda olumlu görüşünün alınması mümkündür. Kurucu veya varsa portföy yöneticileri nitelikli katılma payı sahibi olabilir.”
[2] Sermaye Piyasası Araçlarının Satışı Tebliği (II-5.2.) kapsamında imkân verilen halka arz edilmeksizin satış şekilleri ile birlikte nitelikli katılma payı yaratmak sureti ile pay ihracı gibi çeşitli yöntemlerle kilit yatırımcı, imtiyazları korunarak fona dahil edilebilmektedir.
19 Kasım 2012 tarihinde İzmir Büyükşehir ve Konak belediye şirketleriyle 114 İzmirli ortağın; yani,, toplam 116 kişi ya da şirketin 20’şer bin lira ödeyerek kurdukları çok ortaklı Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi (TARKEM) geçtiğimiz günlerde yönetimi Re-Pie Portföy Yönetimi Anonim Şirketi tarafından yönetilecek İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nu kurdu ve bunu EGİAD‘a ait Portekiz Havrası‘nda düzenlediği bir kokteylle kutladı.
Kurulduğu günden bu yana devamlı olarak halka açılmaktan bahseden şirket, anlaşılan o ki, hem şirketin geçen süre içindeki başarısız performansı hem de gayrimenkul ortaklığı işinin zorluğu, uzun sürmesi ve kendileri açısından daha riskli olması nedeniyle şirketin İstanbul Borsası eliyle halka açılması anlamına gelen gayrimenkul yatırım ortaklığı (GYO) hedefinden vazgeçerek, başka bir deyimle hedeflerini küçülterek daha kolay ve basit bir yatırım yöntemi olan gayrimenkul yatırım fonu aracılığıyla “nitelikli yatırımcılar“dan para toplamayı tercih etmiş…
Şirket sermayesi içinde % 40 oranında bir kamu payı olmakla birlikte; bilinçli bir şekilde “sivil toplum” olarak tanıtılan ve aslen sermaye kesimlerini temsil eden meslek odalarının % 10’luk payı ile “özel” olarak adlandırılan İzmir sermayesine ait % 50’lik payı dikkate aldığımızda TARKEM‘in yetkili olduğu alandaki İzmir kültür mirasının tümüyle özel sektöre teslim edilmesi ve buna ilişkin finansmanın da yine kamu dışındaki kaynaklardan sağlanması anlamına gelen bu vahim durumu daha iyi anlayabilmek amacıyla yazdığımız bu ilk yazıda TARKEM isimli soylulaştırma şirketinin 2012-2023 dönemindeki macerasını, önümüzdeki günlerde yayınlayacağımız ikinci yazımızda da İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Fonu‘nun kurulması ile ilgili süreci inceleyerek bunun İzmir, özellikle de İzmir Kültür Mirası için ne anlama geldiğini inceleyip tartışmaya çalışacağız.
TARKEM’in ortaklık yapısı…
İşe kısa adı TARKEM olan Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi‘nin 11 yıllık geçmişinin köşe taşlarını 12 adımda hatırlamakla başlayalım:
Şirket ne zaman ve nasıl kuruldu?
1.TARKEM, 2009-2019 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı olarak çalışan Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin “İzmir Tarih İzmirlilerin Tarih ile İlişkisini Güçlendirme Projesi” adlı tasarım stratejisi raporundaki tespit ve öneriler çerçevesinde 26 Kasım 2012 tarih, 8201 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayınlanan ilama göre 2.320.000 hisseden 348’inin imtiyazlı (altın hisse), 2.319.652 tanesinin imtiyazsız olduğu 2.320.000.-TL sermayeli ve 116 ortaklı bir anonim şirket olarak kurulmuş, diğerlerine göre imtiyazlı “altın hisseler” 3 adet ortağa, imtiyazsız hisseler ise 113 ortağa tahsis edilmiştir.
Bu anlamda, İzmir Tarih Projesi‘nin müellifi Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin hazırladığı tasarım proje stratejisi belgesinde de belirttiği gibi, TARKEM İzmir’in tarihi kent merkezinde yoksullar, dar gelirliler, mevcut mahalle sakinleri, göçmenler ve mülteciler yerine gelir düzeyi yüksek İzmirli ya da İstanbullu zenginler, beyazyakalılar için, eski, tarihi yapıların restorasyonu suretiyle işyeri, konaklama tesisi ve öğrenci yurdu üretme iddiasında olan eğitim ve turizm odaklı bir “soylulaştırma” şirketidir. (1)
Başarısız bir İzmir geleneği: Çokortaklı şirket yapısı
2.TARKEM‘in ortak sayısı kurulduğu 2012 yılı itibariyle 116 olduğu halde bu sayı 2017’de 120’ye, 2022 yılında da 173’e yükselmiş, çoğunluğunu İzmir sermayesinin oluşturduğu özel kesimin payı % 50’ye, kamu kesiminin payı % 40’a, genellikle özel sermayeye ait meslek odalarının payı da % 10’a ulaşmıştır. (2)
Bu anlamda bir belediye şirketi olmayışı nedeniyle Sayıştay tarafından denetlenmeyen TARKEM, bir İzmir geleneği olarak tanıtılan çok ortaklı şirket yapılanmasının bir sonucu olarak başarısızlığa; daha doğrusu Kemeraltı Platformu sözcüsü sevgili dostumuz Cem Ceylan‘ın da ifade ettiği şekilde, KİPA, Tansaş ve Güçbirliği girişimleri gibi diğer olumsuz örneklerinde gördüğümüze benzer şekilde; kaderi, İstanbul sermayesine ya da yurtdışındaki sermaye kuruluşlarına satılma ya da devredilme şeklinde yazılmış çok ortaklı bir şirkettir. (3)
Şirkete Kemeraltı esnafı olarak katılan kişilerin sayısı ise 116 kişi arasında sadece 3, oranı ise % 2,58’dir.
Gelecekte… Aynen Kipa, Tansaş, Piyale, Turyağ ve Güçbirliği gibi…
Şirketin kuruluş amacı: soylulaştırma
3. Şirket 2013 tarihli ilk faaliyet raporunda kendisini, toplam 1.470 tescilli binanın bulunduğu Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin “tarihi değerlerini yeniden canlandırmak, bu tarihi ve ticari bölgeyi önce İzmirlilere daha sonra da tüm Türkiye’ye kazandırmak” amacında olan “sosyal sorumluluk bilinci ile oluşturulan çok ortaklı bir anonim şirket” şeklinde tanıtmaktadır. (4)
Şirket sermayesinin kamu kaynaklı gelişimi
4. Şirketin başlangıçta, her bir ortağın 20.000 lira ödeyerek oluşturduğu 2.320.000.- liralık sermayesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yardımlarıyla 1 Eylül 2015 tarihinde 10 Milyon liraya, 2018 yılında 25 Milyon liraya ve 2022 yılında 35 Milyon liraya çıkarılmış olmakla birlikte; 2013-2021 dönemi faaliyet raporlarında düzenli olarak yazılan tek konu her yıl farklı tutarlarda karşımıza çıkan şirket zararıdır.
Yaşanan İlk Kaza: Şirketin Kayyuma Devri
5. Şirketin kurucuları, her kapının kendilerine açılıp yardımcı olması amacıyla her boy ve soydan, her siyasi görüşten kişi ya da kurumu ayrım gözetmeksizin şirkete ortak edip bazılarını “yanlış yol arkadaşı” olarak seçtiği için bunun cezasını, FETÖ terör örgütüne mensup bir ortağın ağır ceza mahkemelerinde yargılanması sonucunda şirketin, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu‘nun (TMSF) 28 Ekim 2016 tarihli kararına istinaden 9 Kasım 2016 tarih, 9194 tarihli Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayınlanan ilama göre kayyum heyetine teslim etmekle çekmiş ve 4 yıl 9 ay 7 gün süren bu kayyum dönemi TMSF yönetiminin 5 Ağustos 2021 tarihli kararına kadar devam etmiştir. Ancak bu olumsuz durumun titiz bir şekilde kamuoyundan; hatta bazı üst düzey kamu yöneticilerinden saklanması nedeniyle, bugün birçok İzmirli TARKEM‘in 5 yıla yaklaşan bir süreyle kayyum eliyle yönetildiğini bilmez.
Şirketin kayyuma devredildiğine ilişkin gazete haberleri…
AKP İktidar güçlerinin direksiyona geçmesi..
6.TARKEM, kuruluşu itibariyle CHP’li büyükşehir belediyesinin şirketi olarak kurulmakla birlikte; kayyuma devredildiği 14 Kasım 2016 ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in bir hamle yaparak yönetim kurulu başkanlığı görevini üstlendiği 15 Temmuz 2020 tarihi arasındaki dönemde, tümüyle İzmir Valiliği eliyle AKP iktidarının emrine girmiş, bu dönemde yapılan işler artık İzmir Tarih Projesi yerine Bakanlar Kurulu’nun 1 Ekim 2007 tarih, 2007/12668 sayılı kararı ile kabul edilen “İzmir Konak Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı” kapsamında sürdürülmeye başlanmıştır.
İzmir Valiliği, kayyum yönetimindeki şirkette daha fazla etkili olmak amacıyla ilk toplantısını 30 Kasım 2016’da yapan İzmir Konak Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı İcra Kurulu‘nu kurmuş, bu kurulun çalışmasını düzenlemek amacıyla bir yönerge hazırlamış, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin de bu çalışmalara dahil olmasını sağlamak amacıyla 13 Ocak 2020 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Kemeraltı İcra ve Üst kurulları oluşturulmasını sağlamıştır.
Bu arada tabii ki, şirketin tüm sermaye artırımları İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce sağlanmış, valiliğin eline geçen gücün kalıcı ve sürdürülebilir olabilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İzmir Valiliği‘ninyanında iktidara yakınlığıyla bilinen İzmir Ticaret Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası, İzmir Ticaret Borsası, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği, Ege İhracatçı Birlikleri ve İMEAK Deniz Ticaret Odası gibi meslek kuruluşlarının çok küçük oranlarda ortak olup şirket üzerindeki iktidar gücünü desteklemeleri sağlanmıştır.
TARKEM konusunda tutulmayan sözler…
7. 2019 yerel yönetim seçimlerinde İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri ile İzmir’e Sahip Çık Platformu tarafından İzmir Mimarlık Merkezi‘nde düzenlenen “Yerel Yönetim Politikalarına Yeni Bir Bakış: Demokrasi ve Sosyal Adaletin İnşası” toplantısında tarihi kent merkezinde yaptığı soylulaştırma çalışmaları nedeniyle TARKEM‘e dikkat çekilip gereğinin yapılmasının talep edilmesi üzerine; TARKEM‘i seçim sonrası masaya yatırıp onun yerine esnafın kooperatifleşmesi için çaba göstereceğini söyleyen; ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemini kapsayan Stratejik Planı’na soylulaştırma projelerine destek verilmeyeceğine dair bir hükmünün konulmasını sağlayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer seçim sonrasında verdiği hiçbir sözü hatırlamadığı gibi, bir şirket patronu gibi TARKEM‘e belediye kasasından yeni ödemeler yapılmasına, belediyece restore edilen birçok yerin TARKEM‘e verilmesine ön ayak olmuş, söylemlerinin aksine “soylulaştırma dostu” bir belediye başkanı olmuştur.
Tunç Soyer’in TARKEM’e dair söz verdiği toplantının afişi…
Kültürel mirasın bir gayrimenkul yatırım şirketine teslim edilen UNESCO alan yönetimi eliyle özelleştirilmesi…
8.TARKEM‘in, 2018 yılının Aralık ayında; yani yerel iktidarla ilgili belirsizliklerin ve iktidar yokluğunun egemen olduğu 2019 tarihli yerel seçimler öncesinde İzmir Valiliği ile İzmir Kalkınma Ajansı‘nın desteğini alarak hazırlattığı “İzmir Tarihi Liman Kenti” isimli dosyayla yaptığı başvurunun UNESCO Dünya Mirası Komitesi‘nce 14 Nisan 2020 tarihinde kabul edilmesi ve UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne giren alan ile ilgili yönetim yetkisinin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi yerine bir inşaat ve yatırım şirketi olan TARKEM‘e verilmesi üzerine, TARKEM‘in görevli, yetkili ve sorumlu olduğu alan daha da büyümüş; böylelikle Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin yanında kentin Çankaya, Pasaport gibi tarihi kent merkeziyle kent çevresindeki önemli arkeolojik kazı alanlarının yönetimi TARKEM‘e verilmiş, Alan Yönetim Başkanlığı TARKEM gölgesinde iş yapar hale gelmiştir.
AKP iktidarının şirket üzerindeki egemenliği
9. Son olarak UNESCO Alan Yönetimi görevinin, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen bir ilk uygulama olarak, yine aynı bakanlığa ait Çeşme Turizm Projesi‘nin desteklemesi koşuluyla İzmir Büyükşehir Belediyesi yerine TARKEM‘e verilmesi üzerine (5), hem TARKEM üzerindeki AKP iktidarının hakimiyeti daha fazla artmasına hem de TARKEM yönetim kurulu üyesi yapılan eski orman bakanı Bekir Pakdemirli, Necip Kalkan ve İlknur Denizli gibi AKP‘li popüler isimlerin yardımıyla bu kentin kendisine teslim edilen alan üzerindeki egemenliğinin pekişmesine yaramıştır. Bundan böyle, şirketin AKP ile bağlantısını sağlayan kurucuların, yönetim kurulu başkanı dahi olsa Tunç Soyer üzerindeki etkisi artmış, bunun farkında olan Soyer ise zaten müsait olan düşünce yapısı nedeniyle AKP iktidarı ile birlikte çalışmayı içine sindirmiş, iktidar aracılığıyla ya da onun temsilcileri eliyle verilen imkanları, sanki kendisinin bir başarısıymış gibi lanse etmeye çalışmıştır.
TARKEM: Direksiyonun birinde AKP, diğerinde CHP’li İzmir Büyükşehir Belediyesi
Soyer’in hamlesi: “Dikensiz bir gül bahçesi” yaratmak…
10. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in talebi üzerine 2020 yılında kentin tarihi merkezindeki kültürel mirası yönetmek amacıyla kurulan Kent Tarihi ve Tanıtımı Daire Başkanlığı yine aynı belediye başkanı tarafından 2023 yılının başında hiçbir gerekçe göstermeksizin kaldırılmış ve bu birimin yöneticileri farklı birim ve konumlarda pasifize edilerek meydan “dikensiz bir gül bahçesi” olarak TARKEM’e bırakılmıştır.
Bir “ahlaksız teklif” olarak Çeşme Turizm Projesi karşılığında Kemeraltı pazarlığı yapmak…
11.İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer başlangıçta Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın Çeşme Turizm Projesi‘ne yandaş olmakla birlikte, kentte yükselen demokratik karşı çıkış ve CHP’nin konuyu gündemine alması üzerine belediye eliyle güdük bir iki miting düzenleyerek sanki bu konuda itiraz eden kendisiymiş gibi bir algı yaratmaya çalışmış, bu uğurda TMMOB İzmir Koordinasyon Kurulu ile köprüleri atmış olmasına rağmen; 5 Haziran 2023 tarihinde TMMOB, İzmir Barosu, İzmir Yaşam Alanları, EGEÇEP ve Doğa Derneği gibi kuruluşlar, davanın avukatları ve sivil yurttaşlar tarafından İzmir Mimarlık Merkezi‘nde düzenlenen basın toplantısına, bu projeye karşı dava açanları “vatan hainleri” olarak suçlayan Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran ile birlikte gelerek iktidarla pazarlığa oturmaya çalışmış, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın Çeşme Turizm Projesi‘nden vazgeçerek Kemeraltı‘na gelmesini, Çeşme‘de yapmak istediklerini Kemeraltı‘nda yapmalarını istemiştir.
“İzmir Vizyon Ortaklığı”: AKP iktidarı ile işbirliğiyapmak
12. Bu bağlamda, İzmir Büyükşehir Belediye BaşkanıTunç Soyer‘in iktidarın yardımları çerçevesinde yine iktidara yakın, onlarla birlikte iş yapan şirketler eliyle oluşturulup önüne konulan İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nun oluşumuna bu kadar çok sevinmesi ve bunu sanki kendi başarısıymış gibi lanse etmeye çalışması, bu işin arka planında kalan ve 2019 tarihli seçim kampanyasında sık sık dile getirdiği ve Cumhurbaşikanı’na bakışlarında saklı olan “merkezi hükümet ile ‘İzmir Vizyon Ortaklığı’ kuracağız” şeklindeki niyet ve söyleminin etkili olduğunu göstermektedir.
“İzmir Vizyon Ortaklığı”nın somut hali…
Sonuç olarak;
İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin soylulaştırılması amacıyla 2012 yılında İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin dahil olduğu 116 ortak olarak kurduğu Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi‘nin (TARKEM) 11 yıllık faaliyeti sonucunda geldiğimiz noktada, başlangıçta belirtilen bölgeler dışında kalan çok daha geniş bir alanı kapsayan UNESCO koruma alanındaki kültürel mirasın kamu kurumları tarafından korunması ilke ve anlayışının dışına çıkarılarak ticari kaygıları olan bir gayrimenkul yatırım şirketine ve fonuna teslim edildiğini görüyoruz.
Bu gelişme ise kültürel mirasın kamu kurumları yerine arkasına kamu kurumlarının kamusal yardımlarını alan özel bir şirket eliyle farklı bir şekilde özelleştirildiği anlamına gelmektedir.
Gelecek yazımızda ise, TARKEM‘in anlaşıp bundan sonra birlikte yürümeye karar verdiği Re-Pie Portföy Yönetimi Anonim Şirketi‘ni ve bu şirketin kurduğu İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nu ele alıp bu konuda bize göre yapılan yanlışları ; özellikle de bu fonun yönetiminin verildiği şirketle ilgili olarak İzmirlinin gözünden kaçırılan vahim siyasi skandalları ortaya koymaya çalışacağız.
——————————————————————————————-
(1) Tekeli, İ. (2015), İzmir Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi, 3. Basım, İzmir, 2015, sh. 71.
İzmir’in Çankaya semtinde, önünden gelip geçenlerin çirkin yeşil rengine rağmen farkına bile varmadığı; ancak bilinip arandığı takdirde bulunan eski ve köklü bir eğitim kurumu var: İzmir Yahudi topluluğuna ait Alliance İsraélite Universelle (AIU) Okulu.
Konak ilçesi, Yenigün Mahallesi’ndeki okul alanına, hem öndeki Gaziosmanpaşa Bulvarı’ndan, hem de arkadaki 1307 sokaktan giriş var. Bu okula ait eski bir çizime bakıldığında, 1881 yılında Alliance İsraélite Universelle (AIU) tarafından satın alınan alanda bir avlunun üç ayrı kenarında sıralanmış sekiz ayrı yapı ile yeşil bir alanın mevcut olduğu görülüyor.
Kaynak: Yavuz Çorapçıoğlu Koleksiyonu
Okulun kurucusu, bir grup zengin Fransız Yahudisi tarafından 1860 yılında Paris’te Alliance İsraélite Universelle (AIU) (Evrensel Yahudi Birliği) adıyla oluşturulan bir kurum. Bu kurumun üç ana hedefi, 1) bireysel olarak “ezilen” Yahudileri savunmak ve Yahudiliğe yönelik genel saldırılara karşı korumak, 2) henüz bu yasal haklardan yararlanamayan Yahudiler için Yahudi olmayanlarla eşit medeni ve siyasi haklar için çalışmak, 3) dünyanın dört bir yanındaki Yahudilerin ahlaki açıdan iyileştirilmesiydi.¹ Alliance İsraélite Universelle (AIU), olumsuz koşullar altında yaşam savaşı veren Yahudi cemaatinin, “Maestra“, “Meldar” ve “Talmud Tora” gibi geleneksel eğitim kurumlarındaki eğitimden farklı olarak ve klasik eğitimi sürdüren öğretmen-hahamların tepkisine; hatta aforoz tehditlerine rağmen², çiftçilik, veterinerlik, şarapçılık ve işletme gibi teknik bilgi ve yetenek gerektiren zanaatkarlık gibi alanlarda uygulamalı yöntemlerle eğitilmesi suretiyle sosyal ve ekonomik kalkınmasını sağlamak ve Yahudiler arasında ülkelere göre değişen bölgesel farklılıkları ortadan kaldırmak, özellikle de kitleler halinde Osmanlı topraklarıyla Filistin’e göç eden Doğu Avrupalı Eşkenaz Yahudilerinin içinde bulundukları sefalet ve cehaletten kurtarmak istiyordu.³ Bu amaçla hazırladıkları bildiride; “Çok sayıda dindaşımızın yirmi asırdır her türlü acılar, yasaklamalar ve hakarete maruz kaldığına, ama birer insan ve vatandaş olarak haysiyetlerini yeniden kazanabileceklerine inanıyorsanız; yoldan çıkmışları kınamak yerine aydınlatmak, bitkinlere acımak yerine onları tutup ayağa kaldırmak gerektiğine inanıyorsanız; Bütün Yahudileri, eğer tüm bunlara inanıyorsanız, gelin, çağrımıza kulak verin…” diyerek ateşli bir dille çağrıda bulunuyorlardı.
Bu amaçla tüm dünyada, özellikle de Osmanlı topraklarıyla Filistin’de, Cezayir, Tunus ve İran’da yüzlerce okul kuran ve Osmanlı Yahudileriyle Müslüman Türkleri Batı kültürü ile tanıştıran örgütün temel sloganı, “bütün Yahudiler birbirinden sorumludur” idi.⁴
Ancak bu uygarlaştırma hamlesinin asıl amacı, Osmanlı topraklarındaki Yahudileri, uygarlığın temsilcisi olarak kabul ettikleri Fransız kimliği, dil ve kültürü altında toplayarak Yahudiler üzerindeki Fransız egemenliğini arttırmak, bir anlamda İngiliz, Amerikalı ya da Almanlardan önce Fransız kültür emperyalizminin öznesi yapmaktı. O nedenle, Alliance İsraelite Universelle girişimini, Fransız-Yahudi işbirliği ile gerçekleştirilen uluslararası bir proje olarak görmek mümkündür.
Moses Montefiore, Aldophe Crémioux, Jakob Mayer Rothschild gibi Batı Avrupalı tanınmış ve zengin Yahudiler, Osmanlı Yahudileri’nin eğitim sistemini ıslah etmek üzere kolları sıvayarak 1854-1856 yıllarında İzmir’de açtıkları iki okulun ekonomik sorunlar nedeniyle kapanması üzerine, Alliance İsraélite Universelle (AIU) 1864 yılında, İzmir Yahudi topluluğunun ileri gelenleriyle iletişime geçerek kentte 172 kişilik yerel bir komite oluşturmuş; ancak, kentte yaşanan 1865 tarihli kolera salgını bu komitenin dağılmasına neden olmuştur. Aleksandır Sidi‘nin 1856-1858 döneminde kurup kapatmak zorunda kaldığı okul denemesinden sonra Alliance İsraélite Universelle (AIU) 1871 yılında kentte yeniden bir okul komitesi kurar. Komitenin başkanlığına 1873 yılında Aleksandır Sidi seçilir ve aynı yıl içinde Alliance’ın erkek okulu, beş yıl sonra, yani 1878’de de kız okulu açılır. Okulun ilk müdürü ise David Cazés‘dir.
Okulun, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 3 Boyutlu İzmir uygulamasındaki fotoğrafı.
Ege Yahudi toplumları üzerine çalışan tarihçi Siren Bora‘nın verdiği bilgilere göre, 1881 yılına gelindiğinde Alliance, Mezarlıkbaşı’ndaki, bugünkü okulun bulunduğu 2.500 metrekarelik araziyi, içerisindeki çok geniş ve güzel bir yapıyla birlikte 3.200 liraya satın alarak 23 Ocak 1883 tarihinde düzenlenen bir törenle bu yapılarda rüştiye düzeyinde eğitime başlar. 1887 yılında yapının yanındaki ev satın alınarak okul alanı genişletilir ve arazi üzerindeki yapıların bir kısmı yıkıldıktan sonra kız ve erkek okullarının planları hazırlanır. Plana göre erkek ve kız okullarıyla birlikte kız ve erkeklere ait birer avlu, jimnastik salonu, yönetici evi ile bir bahçe inşa edilecektir.1887 ile 1888 yılları arasında inşa edildiği düşünülen bu büyük Alliance Okulu’nun tam karşısında ise Müslüman Türk Rüştiyesi yer alıyordu.⁵
1908 yılında Alliance İsraelite Universelle (AIU)‘nin Osmanlı topraklarındaki okulları denetlemek amacıyla görevlendirdiği iki tanınmış haham (Paris’ten İsrael Levi ve Leipzig’den Dr. Nathan Porges) ile Alliance sekretaryasında görevli olan Sylvain Bénédict‘in yazdığı rapora göre, İzmir’de sayısı 35.000’den az olmayan Yahudi toplumu arasındaki, yoksulluğun bastırılmasında yer yer başarılı olmaya başlayan ve okul mezunlarının Yahudi topluluğu içinde öne çıkmaya başladığı İzmir’deki okuldan yetişen 30 yaşındaki Nesim Masliah gibi gençler Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na girebilmiştir.
Alliance İsraelite Universelle (AIU) tarihi ile ilgili araştırmalar yapan tarihçi Aron Rodrique ile İzmirli Yahudiler konusundaki çalışmalarıyla tanınan Henri Nahum‘un belgeleriyle ortaya koyduğu gibi, Paris’teki Alliance İsraelite Universille(AIU) merkezi, İzmir’deki okullar dahil tüm okulların, özellikle de okul müdür ve öğretmenleri üzerinde katı, sıkı, acımasız; hatta azarlayıp aşağılayan bir hiyerarşik yetkiyi kullanarak Fransız dilinin, kültürünün Yahudi öğrencilerle Yahudi topluluğu üzerinde egemen olması için çalışmış ve Paris’teki Alliance merkezinin baskıcı bu tavrı muhatapları tarafından kabullenilmiş; böylelikle Türkiye’de Cumhuriyet öncesinde Yahudi toplumu üzerindeki Fransız etkisi fazlasıyla artmış, Fransa ve onun diplomatları adeta Osmanlı toprağındaki Yahudi toplumunun koruyucu ve temsilcisi olarak görülmeye başlamış, çocuklara verilen isimlerin Yosef’den Jozef’e, Moşe’nin önce Moiz’e, daha sonra Moris’e, Yaakob’un önce Jakob’a, daha sonra Jak’a, Elia’nın önce Eli, daha sonra Lui’ye dönüştüğü ya da çocuklara doğrudan doğruya Fransız isimleri olan Lüsi, Bert, Anri, Marsel, Rober ve Sesil gibi isimlerin verildiği bu dönemde Türkçe’nin öğrenilmesi konusunda özel bir çaba gösterilirken yaygın olarak kullanılan Judeo-Espanyol “taşra dili” olarak aşağılanmıştır.
“Bunun sonucunda, belirttiğimiz gibi geleneksel değerlerde azalma olmaktadır. Dini gerekleri yerine getirme de bir toplumsal kimlik saptama kriterine dönüşür. Yahudi dinine aidiyet tartışılmaz tabii ki ama yeni burjuvazide sinagoga günde birkaç kez gidilmez, törenler eskisi kadar titiz bir şekilde kutlanmaz. Yahudi erkekler Hıristiyan biraderleriyle Fransız Büyük Locası’na bağlı Homére Locası‘nda bir dostlar sofrasına katıldıklarında, Yahudi dinindeki gıdalarla ilgili yasaklara karşı çıkıp jambon veya domuz rostosunu yemeye tereddüt etmezler.“⁶
Siren Bora ile yapılan aynı söyleşiden aldığımız bilgilere göre, 1893 yılında okulun kız ve erkek öğrenci sayısı 50’ye yükselmiştir. Okul, 1924 tarihli Tevhit-i Tedrisat Kanunu uyarınca Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilince yönetimi İzmir Yahudi topluluğuna verilmiş; böylelikle okullar üstündeki Fransız egemenliği, her geçen gün gelişip kurumsallaşan Türk milliyetçiliği karşısında azalmaya başlamış, daha doğrusu Alliance İsraelite Universille (AIU) yönetimi Fransız milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliği arasındaki bir dengeyi gözetir hale gelmiş, bu çerçevede daha fazla Türk öğrenci kabul etmeye başlamıştır.
Cumhuriyet sonrasında tek binada Keçeciler Musevi Mektebi adıyla faaliyet gösteren okul, 1949 yılından sonra Karma Kültür Ortaokulu olarak Yahudi ve Müslüman Türk öğrencilere eğitim verir. Başarı grafiği gittikçe yükselen ve Yahudi ailelerin tercih ettiği okul, bir süre sonra Özel İzmir Musevi Ana ve İlkokulu unvanını alır ve 1998 yılında sekiz yıllık eğitime geçer. Ancak bu değişiklik ancak bir yıl uygulanabilir ve okul yıl sonunda bir yıl sonra bir daha açılmamak üzere kapatılır.
İzmir Yahudileri üzerine ayrıntılı araştırmalar yapan Henri Nahum, “İzmir Yahudileri” isimli kitabında kısa adıyla Alyans okulunun, Cumhuriyet dönemi faaliyetlerinin etki ve sonuçları hakkında; “Alyans hedeflerine aykırı bir tarzda, birileri Batı’ya bakan Yahudiler, diğerleri giderek Anadolu’daki köklerine bağlanan Türkler arasındaki hendeği genişletmeye katkıda bulundu. Ayrıca Batılılaşmış elitle, sosyal ve iktisadi açıdan gelişmekte zorlanan, dini değerlerine çok bağlı kalan ve Siyonizm eğilimine boyun eğecek olan bir yan-eğitimli kitle arasında bir uçurum yarattı. Alyans’ın Siyonizme karşı düşmanlığı bilindiğinde çelişkili görünse de Alyans, evrensel karakteri ile, Batı Yahudiliği ile Akdeniz Yahudiliği arasında kurduğu bağlarla, sınırlar ötesinde var olan bir Yahudi “ulus” imajı oluşturmaya, Siyonizmin temelini hazırlamaya ve yayılması için imkânlar yaratmaya muhtemelen katkıda bulunmuştur.“⁷
Alliance İsraelite Universelle (AIU) İzmir okulu faaliyette bulunduğu 116 yıllık süre içinde Musevi ve Türk olmak üzere binlerce öğrenci yetiştirip topluma kazandırır. Bugün fiziki varlığını sürdürmese de yetiştirdiği birçok insan İzmir’de, Türkiye’de ve dünyada değişik koşul ve görevlerde görev yapmakta, hafızalarında da bu okulda yaşadıklarını saklamaktadır.
Bu anlamda Alliance İsraelite Universille (AIU), günlük dildeki adıyla Alyans okulu, İzmir Kız Lisesi, İzmir Atatürk Lisesi gibi İzmir’in köklü, eski bir eğitim kurumudur ve bugün bu kurumdan tek bir izin, tek bir işaretin kalmamış olması İzmir’in; özellikle de İzmir’in eğitim tarihi ve tarihsel kimliği açısından büyük bir yokluğu yansıtmaktadır.
Oysa, 6 Ocak 2011 tarihinde Sefarad Kültürü Araştırma Derneği‘nin öncülüğünde İstanbul’daki Scheidertempel Sanat Merkezi‘nde açılan “Alliance Israelite Universelle (Evrensel İsrail Birliği)(AIU) Sergisi” 1860-1920 aralığında ülkemizde çok sayıda şehirde, bu arada İzmir’de erkek ve kız öğrencilere eğitim veren, Talat Paşa gibi tarihin yakından tanıdığı bir Osmanlı sadrazamının bile eğitim gördüğü kurumların Türkiye topraklarındaki faaliyetine dair ipuçları vermiş, bu sergiyle eş-zamanlı olarak düzenlenen konferansta ise AIU Belge Merkezi yöneticilerinden Jean-Claude Kuperminc ve Ariel Danan 150. yılını kutlayan Alliance Israelite Universelle’nin (AIU) dünyadaki ve ülkemizdeki faaliyetleri hakkında bilgiler vermişlerdir.
Okulun “Kültür Koleji” olarak adlandırıldığı 1963 yılından bir an… Okul müdürü öğrencilerle konuşuyor…
Alliance Israelite Universelle Sergisi Afişi, İstanbul, 2011
Şimdi ise bu eski okul binası ne olarak kullanılıyor derseniz; bu mülkün sahibi olan İzmir Musevi Cemaati Vakfı‘nın kiraya verdiği bina ve bahçede, İzmir’in tanınmış yerel siyasetçilerinden birine ait olduğu söylenen ve tanınmış dünya markalarının taklidi ucuz tekstil ürünlerinin satıldığı “Agora Semt Pazarı” isimli bir alışveriş merkezinin yer aldığını söyleyebilirim.
Bu yazıyı yazmadan önce okulun şimdiki halini gidip yerinde görmeye, oradaki havayı solumaya önem verdiğim için geçtiğimiz Cumartesi günü Gaziosmanpaşa Bulvarı’ndan pek fark edilmeyen okul bahçesine bir müşteri gibi girerek seyyar tezgahlarda sergilenen tekstil ürünlerine baktıktan sonra lüks arabaların park edildiği arka bahçeyi, 1307 sokağa açılan kapıyı, bahçedeki bina ve sundurmaları görmeye çalıştım. Hareketlerim satışı yapanların dikkatli gözleriyle takip edildiği için hemen oralarda ne yaptığım sorgulandı. Ben de Agora Semt Pazarı adıyla Facebook’ta yaptıkları reklam nedeniyle bahçeyi ve binaları görmek istediğimi ifade ederek meraklarını ve olası engellemeleri gidermeye çalıştım. Bu arada toptan malların satışının yapıldığı söylenen binanın birinci katına çıkarak eskiden dershane olduğunu sandığım ve tavanları asma tavanla kapatılmış dört ayrı bölümdeki toptan malları inceledim, sonrasında da beni üst kata çıkaracak ahşap merdivene yönelerek yukarı kata çıkmaya çalıştım; ama merdivenin ikinci kattaki kapısı kapalı olduğu için üst kata çıkmam mümkün olmadı. Merdivenden aşağı inerken de yine aynı meraklı ve kaygılı gözlerle yukarı katta ne aradığım soruldu. Ben yine aynı Facebook reklamından söz ederek üst katlarda sergileme yapılıp yapılmadığını merak ettiğimi söyleyerek bahane bulmaya çalıştım. Ama bu arada dikkatle araştırmama rağmen, duvarlardaki bir iki Arapça ayet levhası dışında işyerine ait resmi belgelere rastlamadım ve buradaki satışın hangi firma tarafından yapıldığını öğrenmem mümkün olmadı.
Daha sonra binanın eski halini bilen arkadaşlarımla konuştuğumda ise, göremediğim ikinci katta ufak bir tiyatro salonunun olduğunu öğrendim.
“Agora Semt Pazarı” adı verilmekle birlikte, buna ilişkin bir tabelanın bulunmadığı tekstil ürünleri satışının yapıldığı okul bahçesine girişin yapıldığı kapı, 10 Haziran 2023
Eski Alyans Okulu’nu ve orada yapılan ticari alışverişi gidip yerinde gördükten sonra, oldukça kötü ve itici bir renge boyanmış bu binalarla bahçesinde, yakın zamanlarda “İzmir’in en uygun fiyatlı pazarı” ve “ihracat fazlası toptan ve perakende satış yapıyoruz” diyerek Facebook’a bile reklam vermiş Agora Semt Pazarı isimli satış yerinin bulunduğunu, İzmir’in tarihine mal olmuş 116 yıllık bu eğitim mekânın bilinçsiz ellerde hoyratça kullanılmakta olduğunu anladım.
Okul bahçesinin otopark olarak kullanıldığı zamanlar… Kaynak: Orhan Beşikçi
Oysa gönül bu mekânın da, aynen Kemeraltı, Yenigün mahallesindeki havralar gibi aslına uygun olarak restore edildikten sonra bir kültür sanat merkezi olarak kullanılmasını, 2011 yılında İstanbul’da açılmış olan Alliance Israelite Universelle (AIU) sergisinin İzmir’e getirilmesini, Fransız kültür emperyalizminin, kendi ülkesindeki zengin Yahudilerle iş birliği içinde yıkılmakta olan bir imparatorluktaki Yahudi toplulukları hem aşağılayıp hem onlara uygarlığı getirmek iddiasıyla ortaya koyduğu baskıcı kültürel egemenliğin Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde nasıl gelişip güçlendiğini, bu maceranın yıllar içinde geçirdiği değişimi; özellikle de 116 yıl sonra neden kapatıldığını adeta bir laboratuvar çalışması yaparcasına ve gelecek kuşaklara örnek olacak şekilde ortaya koyan yazılı ve sözlü kurumsal tarih çalışmalarının yapılmasını, bu okulda görev yapmış yönetici ve öğretmenlerle öğrencilerin belirlenerek; aynen, 1908’li yıllarda var olduğu bilinen mezunlar cemiyeti gibi bir araya getirilmesini; böylelikle tarihi okul binasına ve geçmişine sahip çıkılmasını diliyor. Böylelikle İzmirliler sadece Museviliğin havra ve sinagog gibi dinsel mekânlarını değil, bunun yanı sıra geleneksel dini eğitime alternatif oluşturmuş dünyevi dünyaya dair kaygı ve çabalarını, bizdeki köy enstitülerini ya da meslek okullarını anımsatan; hatta onlara öncülük ettiği söylenebilecek bu tür okulların içinde bulunduğu toplumun gelişimi açısından yeri, önemi ve etkileri ortaya konulabilir.
Uzun sözün kısası,
İzmir’in eğitim tarihi içinde 116 yıl faaliyet göstererek önemli ve ayrıcalıklı bir yere sahip olan bu eğitim kurumunun, mülk sahibi Musevi Cemaati Vakfı‘nın önderliğinde, hem vakti zamanında Paris’teki zengin Yahudiler tarafından kurulan Alliance İsraelite Universelle (AIU) kurumunun tarihsel misyonunu, hem de bu okulun geçmişteki yönetici, öğretmen ve öğrencileriyle birlikte kira getiren bir ticarethane olmaktan çıkarılarak 116 yıl boyunca oluşturduğu saygınlık çerçevesinde yeniden bilginin, kültürün ve sanatın merkezi olarak kullanılmasını öneriyor; böylelikle İzmir Musevi Topluluğu ile ilgili kültürün daha iyi öğrenileceğini düşünüyoruz.
Alıntılar
(1) Laskier, Michael M., Encyclopedia of the Modern Middle East and North Africa, s.v. 2nd ed. Vol. 1 “Alliance Israélite Universelle (AIU)” New York: Macmillan Reference USA, 2004, 151-152,
(2) Molho, R. “Religious Education in the Alliance Israélite Universelle Schools of Izmir”, Jewish Education in Southeastern Europe (Mid 19th-Mid 20th Century), Ed: Edit Moustani, s.83-93.
(3) Bora, H. S. (1993) “Alliance İsraélite Universelle’in Osmanlı Yahudi Cemaatini Tarım Sektöründe Kalkındırma Çalışmaları ve İzmir Yakınlarında Kurulan Bir Çiftlik Okul: “Or Yehuda”, DEÜ Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, C1/S3, s.387-400.
(5) “Mezarlıkbaşı Alliance İsraélite Universelle Okulu“, Siren Bora ile Söyleşi, Orhan Beşikçi, Kent ve Yaşam, 25 Ekim 2020.
(6) Nahum, H., İzmir Yahudileri, 2000, İstanbul, s.136.
(7) Nahum, H., a.g.e. s.140
Yararlanılan Kaynaklar
Benbassa, E., Rodroque, A. (2001), Türkiye ve Balkan Yahudileri Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul.
Bora, S., Birinci Juderia İzmir’in Eski Yahudi Mahallesi, İstanbul (Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş. ve İzmir Musevi Cemaati Vakfı Yayını), 2021.
Nahum, H., İzmir Yahudileri, İletişim Yayınları, 2000, İstanbul.
Rodrique, A., Yıldız, İ., Türkiye Yahudilerinin Batılılaşması, “Alliance” Okulları, 1860-1925, Ayraç Yayınevi, Haziran 1997, İstanbul.
“Metrûk” sıfatının Türkçe’deki karşılığı, “terk edilmiş“, “bırakılmış“, “artık kullanılmayan” anlamına geliyor… Bu sıfat genellikle “metrûk bina” tamlaması şeklinde karşımıza çıktığı için günlük konuşma dilindeki anlamı da, “terk edilmiş, bırakılmış, artık kullanılmayan bina” oluyor…
Günlük yaşamda ise bu özellikleri taşıyan metrûk bir bina, iki şekilde karşımıza çıkıyor; terk edilmiş, bırakılmış, artık kullanılmayan eski, tarihi, tescilli binalar ya da yapımı aşamasında herhangi bir sorunu olduğu için yapımına ya da iskanına belediyelerce izin verilmeyen binalar, daha doğrusu inşaatlar…
Terk edildikten sonra boş bırakılan bu tür metrûk binalar, son yıllarda kentlerdeki güvenlik zaafiyeti nedeniyle içine kimin girip çıktığı belli olmayan, içlerinde geçici ya da sürekli olarak suçluların yaşayıp barınabileceği binalar olarak algılanmaya başladı.
Çünkü bu tür tarihi, eski, tescilli binaların ya da yarım kalmış inşaatların mal sahipleri ya da devletin kolluk güçleri tarafından korunup kollanması, özellikle de mal sahiplerine böyle bir yükümlülük getirilmesi söz konusu bile değil. O nedenle de, çoğu eski, tarihi ve tescilli bina yıkım, inşaat, eski eşya satış ve katı atık sektörünün mahallelerdeki kılcal damarları olarak görev yapan hırsızlar ve mafya ekipleri tarafından önce binanın kapı ve çerçevelerinin sökülmesi, ardından binanın iç bölümlerinin; özellikle de tavan kaplamalarıyla şöminelerin, mermer kurnalarla havuzların ve diğer aksamının çalınması suretiyle soyuluyor ve sonrasında çoğu kez zengin kesimlerin konutlarında kullanılmak üzere satılıyor… Ardından da kapısı, çerçevesi kalmadığı için içine herkesin girebildiği bu yapıları korumak gerçekten de zorlaşıyor…
Diğer yandan bu tür tarihi, eski, tescilli yapıların yavaş yavaş soyulup yıkılmasından sonra bulunduğu parselin kaçak otopark yapılması da kentteki otopark mafyasının başlıca faaliyetlerinden biri olarak ortaya çıkıyor…
Konak, Yeşiltepe Mahallesi, Mithatpaşa Caddesi No.134 ve 134/A adresinde son derece güzel Körfez manzarasına sahip boş ve metruk bina…
Mavişehir’e komşu alanda ve Gediz Deltası arazisinde yapılıp yıllardır metruk bir şekilde bekleyen iki büyük yapı da suç mahalli ihtimalinin yüksek olması nedeniyle yıkılmayı bekliyor; ama, kimse onları yıkmaya cesaret edemiyor…
Bu arada, müteahhitlere ya da daha zengin kesimlere ait inşaat halindeki binalara ise kimse dokunmuyor, daha doğrusu dokunmaya cesaret edemiyor. O inşaatlar ya da binalar, olası bir imar affında değerlendirilmek üzere yıkılmayıp özenle bir köşede saklanıyorlar… Aynen İzmir’de Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’ndaki Polis Moral Eğitim Evi ile Orduevi’nin yakınındaki körfeze bakan bina inşaatı ya da Mavişehir’de, Gediz Nehri Deltası’nda yapılıp yıllardır bitirilemeyen iki ayrı gökdelen inşaatı gibi…
Kentte güvenliği sağlamaktan çok olup biteni seyredip karışmamayı tercih eden emniyet ve zabıta güçleri ise bu şekilde terk edildiği için soyulan ve soyuldukça ayakta durmakta zorlanan bu tarihi, eski ve tescilli yapılar için yakın zamanda harika bir çözüm buldu: 2021 tarihli bakanlık genelgesi ile genel bir yıkım emri vererek suç mahalli olarak kabul edilen eski, tarihi ve tescilli binaları yok etmek….
İçişleri Bakanlığı’nın “Metrûk Binalar” konulu 11 Ekim 2021 tarih, 16420 sayılı genelgesi ile tüm valilik ve belediyelerden, insanların can ve mal güvenliğini tehdit eden, çevre kirliliğine yol açan ve kent estetiğine uygun olmayan metruk binaların ve enkazların uyuşturucu kaçakçılığı ile kullanımına, sigara kaçakçılığına, bu maddelerin saklanması ve gizlenmesi gibi amaçlara hizmet etmesi nedeniyle uyuşturucu ile mücadele etmek, kamu düzeni ve güvenliğini korumak, mal ve can güvenliğini sağlamak gibi gerekçelerle ülke genelindeki metruk binaların tespit edilmesi, bunların iyileştirilmesi/rehabilite edilmesi, yıkılması ve/veya kullanımını engelleyecek fiziki tedbirlerin alınması ve güvenlik önlemlerinin artırılması isteniyor.
Söz konusu genelgenin 5. maddesinde tarihi değeri bulunan veya sit alanı içerisinde yer alan bina ve yapıların restorasyon ve çevreye kazandırma işlemlerinin usul, esas, esas ve imkanlar çerçevesinde ivedilikle yerine getirilmesi istenmekle birlikte, İçişleri Bakanlığı’nın yıkımı özendiren bu genelgesi sonrasında İzmir’in özellikle Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde tescilli ya da tescilsiz birçok tarihi bina, bu genelgenin verdiği ilhamla yıkıldı ya da yıkım için sırasını beklemekte… Gün geçmiyor ki, Konak Belediyesi’ne ait iş makinalarının, özellikle de kepçelerin yıktığı tarihi ev kalıntıları ile karşılaşmamız, geçmişin büyük bir hoyratlıkla yok edildiğine tanık olmamız mümkün olmasın…
Basmane, Akıncı Mahallesi, 1298 Sokak’taki belediye binalarının hemen yanında, önce yanıp daha sonra “koruma” altına alınan, muhtemelen yıkıma uğrayacak tarihi yapı….
Çünkü özel mülk olan eski, tarihi ve tescilli binalara müdahale edip restore edilmesi konusunda ellerinde herhangi bir yetki yok. Sadece, binadaki ufak bir sıvanın, taşın, kiremitin düşmesi ile yaralanmalı ya da ölümlü sonuçlar olabilir kaygısıyla mülk sahiplerini uyarabiliyorlar. Konuyu sadece koruma kurullarına iletebiliyorlar ve bu durumda da koruma kurulları bu bakım, onarım ya da restorasyonu yapının sahibine yaptırın diyebiliyor. Sahibi yapmayınca da belediye tekrar uyarıyor ve bu böyle devam ediyor. Sonunda ise yapı daha fazla yıpranıp yıkılacak raddeye geldiğinde ise belediye bu genelgeye göre tehlikeli yapı işlemi yapıp durumu kurullara iletiyor. Kurullar da riske girmek istemediği için tehlikeli bölümlerin alınması doğrultusunda karar alıyor. Bunu fırsat bilen yapı sahibi ise yapının tümü tehlike altındaymış gibi yapıyı yıkıp otoparka dönüştürüyor ya da yeni bir inşaata hazır hale getiriyor.
Basmane, Yenigün Mahallesi 1309 Sokak’taki 3 ve 3/A nolu tarihi binadan arta kalanlar…
Belediyelerin bir hizmet birimi olarak kurulan koruma, uygulama ve denetim büroları (KUDEB) ile ilgili mevzuatta mali gücü yetersiz olanlara işgücü, teknik yardım veya malzeme yardımı yapılması öngörülmüş olmakla birlikte; kanun, bu bakım, onarım ya da restorasyonu yapamayacak olanları “acz içinde olanlar” olarak tanımladığı için, kaymakamlıklar çoğu kez bu mülk sahipleri için “aczi vardır” yazısı vermemekte ve böylelikle tarihi, eski, tescilli yapıların yıkılması kolaylaştırmaktadır.
Böylelikle sonuçta, herkesin gözü önünde ve hiç kimsenin bu olaya ortak olup risk almak istemediği bir ortamda bunlar gerçekleşmekte ve tarihi, eski, tescilli yapılar tek tek yok olmaktadır.
Bu manzara benim İzmir özelinde görüp tanık olduğum, sorup öğrendiğim manzara… Kentteki güvenlik açığının sorumlusu olan polis ve zabıta teşkilatı, mülk sahibinin sorumsuz tutumu, tarihi, tescilli binayı soyup soğana çeviren; hatta yanıp yıkımına neden olan yangına neden olan, yıkım kolaylaşsın diye çatı açan hırsızlar, yıkılan binanın yerinde kaçak otopark yapan mafya çeteleri ya da orada yeni bir bina yapmak isteyen inşaat sektörünün baronları, bütün bu olayları hızlandırıp kolaylaştıran, “vali konağı” adıyla ünlenen tarihi konağı bile koruyamayan vali, valilik ve üniversite görevlileri, koruma kurullarıyla belediyelerdeki liyakatsiz, kamu yararı düşüncesinden uzak rant peşindeki akademi kökenli koruma kurul üyeleri, belediye başkanları, meclis üyeleri ve belediye yöneticilerinin el ve işbirliği ile ortaklaşa yok edilen bizlere ait tarihi, kültürel değerler, bizlerin ortak mirası…
PEKİ O HALDE, NE YAPILMASI GEREKİYOR?
O halde bu konuda, özellikle de söz konusu İçişleri Bakanlığı genelgesine dayanılarak mülk sahibiyle ve devletin ilgisizliği nedeniyle yıkılıp yok edilmesi suretiyle gözden çıkarılan eski, tarihi ve tescilli binaları yıkılmaktan kurtarmak için ne yapmalıyız?
Öncelikle eski, tarihi ve tescilli binaların talan edilip yok edilmesi sürecini izleyip denetleyecek emniyet ve zabıta güçlerinin olayları izlemekten vazgeçip yetkilerini kullanması suretiyle bu sürece doğrudan doğruya müdahale etmeleri gerekiyor…
İkincisi yasalarda yeni düzenlemeler yapılarak mali imkanı bulunan eski, tarihi, tescilli binaların sahipleri tarafından restore edilerek kullanmaya zorlanması, bunu yapmadıkları takdirde o binanın devletin belirlediği bedel üzerinden kamulaştırılması ya da bina sahipleriyle ortaklıklar kurmak suretiyle birlikte restore edilip kullanılması, sahip olduğu eski, tarihi ve tescilli binayı restore etme imkanı bulamayanların ise Kültür ve Turizm Bakanlığı ile belediyelerin oluşturacağı kredi, fon ve teşviklerle desteklenmesi gerekiyor.
Kısacası, devletin; yani merkezi ve yerel yönetimlerin uygulayacakları etkili, sonuç alıcı ve hukuksal anlamda geçerli yöntemlerle eski, tarihi ve tescilli binaların yıkımını değil, restore edilerek korunup kullanılmasını sağlaması gerekmektedir.
14-28 Mayıs 2023 tarihleri arasında yapılan milletvekili genel seçimi ile cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında yeni bir dönemle karşı karşıyayız…
Çünkü yapılan her iki seçim sonucunda, kitleleri büyük ölçüde umutlandırıp hayal kırıklığına uğratan “geççek” ya da “geliyor gelmekte olan” politikaları açık ve net bir şekilde iflas etti…
Böylelikle ülkeyi ya da bir kenti yönetmenin sadece umut etmekle, umudu körüklemekle ve amiyane bir deyimle duygulara hitap edip “gaza getirmekle” olmayacağını bir kez daha anladık, bir kez daha gördük…
Ülkeyi ya da kenti yönetmeye aday olup bunda başarısız olmanın getirdiği ağır yüklerin altında, bu başarısızlığın, gelecek beş yıllık süre içinde ne kadar insanın ölüp öldürülmesine, yaralanıp sakat kalmasına, göç edip başka diyarlara gitmesine ve kişisel ya da aileler olarak büyük zararlarla karşı karşıya kalmasına neden olduğunu unuttuk…
Kısacası masum bir umut filizini, bu tür şişirme sloganlarla, saptırılmış anketlerle ve ayakları yere basmayan popülist politikalarla kırdık attık…
Sonuç, hem yaşadığımız ülke ve kent itibariyle büyük bir başarısızlık…
Bu büyük başarısızlığa bir takım mazeretler bulup hafifletmeye çalışmak da, nafile bir çaba…
Yüksek Seçim Kurulu’nun resmi verilerini kullanarak hazırladığım aşağıdaki tablo ve grafik, bu başarısızlığın 2015-2023 döneminde İzmir’de yarattığı zayiatı net bir şekilde ortaya koyuyor.
İzmir’de son üç milletvekilliği seçimine katılan siyasi partilerin aldıkları oy miktarı ile yüzdesini gösteren tablo ile bu verilerin yıllar içindeki seyrini gösteren grafikte de göreceğiniz gibi;
1. İzmir’deki 2015 milletvekili genel seçimlerine 16, 2018 seçimlerine 8, 2023 tarihli son seçime ise 24 siyasi parti katılmıştır.
2. 14 Mayıs 2023 tarihli son milletvekilliği genel seçimindeki onca çabaya karşın oy kullanma oranı 2015 seçimlerinde % 88,06 iken 2018 seçimlerinde % 89,13’e, 2023 seçimlerinde de % 1,14 artışla ancak % 90,27 oranına yükselmiştir.
3. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) oyları birbirini izleyen 3 ayrı seçim itibariyle devamlı düşmektedir.
4. İyi Parti (İYİP), 2018’de % 11,09 olan oy oranını 2023’de % 11,65 ile korumuştur.
5. 2015’de % 8,64, 2018’de % 11,31 oranında oy alan Halkların Demokratik Partisi (HDP), Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP) olarak girdiği 2023 seçimlerinde ancak % 7,5 oranında oy alabilmiştir. Bu düşüşte sadece İzmir 2. Bölge’de seçime girip aldığı % 2,37 oy oranı ile milletvekili çıkaramayan Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) etkili olduğu söylenebilir.
6. 2023 seçimleri itibariyle ilgi çekici diğer bir sonucu ise 2015 seçimlerinde 15.787 seçmenle % 0,58 oy alan Doğu Perinçek’in Vatan Partisi’nin (VP) 2018 seçimlerinde % 0,31, 2023 seçimlerinde de toplam 3.437 kişi ile % 0,12 oranında oy alırken 2015 ve 2018 seçimlerine katılmayan Zafer Partisi’nin (ZP) İzmir’de % 2,37 oranında; yani 72.112 adet oy almış olmasıdır.
7. İzmir’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) oyları 2015 yılında % 31,02 oranında iken, bu oran 2018 seçimlerinde % 27,98’e, 2023 seçimlerinde % 24,59 düzeyine düşmüş olmakla birlikte, İzmir’i “kale” edinen Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) durumu daha vahim bir durumdadır. Çünkü yaşanan büyük ekonomik sorunlar, yoksulluk ve deprem felaketi gibi avantajları iktidarı yıpratmak için değerlendiremeyen Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) İzmirliden aldığı oyların oranı 2015 seçimlerinde % 46,74 iken bu oran 2018 seçimlerinde % 42,04’e, büyük avantajlara sahip olduğu 2023 seçimlerinde ise % 41,49’a düşmüştür.
Bu durum üzerinde durulup uzun uzun düşünülmesi gereken bir sorundur. Hem parti yöneticileri hem de Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) umut bağlayıp oy veren seçmenler açısından…
Muhakkak ki bu durumun birçok nedeni vardır…
Bu anlamda ilk olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) zaman içinde değişen politika, strateji ve taktikleri, ideolojik yoksunluk, herkesi kucaklama merakından kaynaklanan popülist politikalar, üst yönetimin kötü kalitesi, diğer partilerle yapılan ittifaklar, yanlış aday tercihleri, il ve ilçe yönetimlerinin başarısızlığı, iktidarın baskısı ve kural dışı davranışları gibi nedenleri sayabiliriz…
Ama bence, bu sonucu belirleyen nedenlerin en önemlilerinden biri de, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) politikalarını başarıyla uyguladığı söylenen büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyelerinin yaptıklarından ya da yapmadıklarından oluşan hizmetlerin durumudur…
O nedenle, bir belediyenin üretip halka sunduğu başarılı hizmetlerin, belediye başkanlarının adaylarla birlikte dolaşmasından ya da adayları desteklemek için mesajlar atmasından daha etkileyici, daha belirleyici olduğunu; hatta çoğu seçmenin, kendince başarısız bulduğu belediye başkanını milletvekili adayının yanında görmesi nedeniyle o adayı desteklemekten vazgeçebileceğini, başarısız belediye başkanlarının adaylara zarar verebileceğini bile söyleyebilirim…
Önce özeleştiri….
O halde, CHP’nin kalesi olarak adlandırılan İzmir özelindeki bu olumsuz durumun ortaya çıkmasında, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) oylarının iktidarın tüm olumsuzluklarına rağmen yıllar içinde devamlı olarak azalmasında kimlerin, hangi kurumların ve hangi politikaların payı var ve bu payın telafisi için bundan böyle ne yapmak gerekiyor?
Parti ve belediye yöneticilerinin öncelikle bu soruları kendilerine sorup ama ya da fakat demeden özeleştiri yapmaları gerekiyor.
Yeniden belediyecilik…
Tabii ki, bu özeleştiri sonrasında halkın belediye hizmetlerinden daha fazla memnun olması için gerçek bir belediye olmayı yeniden hatırlamaları, belediyelerin asıl ve öncelikli görevlerine odaklanmaları gerekiyor… Tabii ki konser verecek sanatçıları birbirleriyle yarıştırmadan ve belediyelerin zorunlu olmayan hizmetlerine büyük bütçeler ayırmadan…
Son bir öneri olarak da;
Yapılması gereken önemli işlerden biri de, seçim öncesinde yaptığı anketlerle ülke düzeyinde büyük manipülasyonlar yapıp cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu‘nu açık ara farkla önde gösteren; böylelikle Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) zarar veren “büyük araştırmacı” başkan danışmanı Bekir Ağırdır‘ın görevden alınıp, ona ve şirketi Konda‘ya bundan böyle belediye ya da Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile ilgili anketlerin yaptırılmaması gerekiyor.
Bence her İzmirli ve İzmir’i sevenin elinin altında bulundurup okuması ve Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale gibi kentin tarihi merkezini gezerken gördüğü her dükkan ve evde bu hikayelerdeki kahramanları arayıp sorması gereken bir kitap, Halid Ziya Uşaklıgil’in 1955 yılında oğlu Bülend Uşaklıgil tarafından bastırılan son eseri İzmir Hikayeleri…
Nitekim kitabın başına konulan özel notta oğlu Bülend Uşaklıgil, “ölümünden sonra basılan bu kitabını İzmirlilere ithaf ettiğini babam bana son günlerinde söyledi” diyerek kitapla İzmir ve İzmirliler arasındaki özel bağı ortaya koyuyor.
O nedenle, İzmirlilere ithaf edilen bu özel kitabın kentin tarihi ve tanıtımı ile görevli olup son yıllarda ilgisiz konuları kendine görev bilen Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi tarafından basılıp her İzmirliye armağan edilmesi gerekiyor… Çünkü son iki baskısı 1991 ve 2021 yıllarında İnkılap Kitabevi tarafından yapılmış olmasına karşın kısa sürede tükenmiş durumda ve arandığında da bulunması bayağı bir zor oluyor…
İzmirli yazar Halid Ziya Uşaklıgil’in bu özel ve değerli kitabını ele alıp yorumlamak amacıyla yaptığım araştırmalar sırasında karşıma çıkan Mahal Edebiyat Yayınları’nın yazarı Nurdan Şallı’nın aşağıdaki “Halid Ziya Uşaklıgil’in Ölümünden Önce Yazdığı Son Eseri: İzmir Hikayeleri” başlıklı incelemeyi doğrudan doğruya yayınlamanın daha doğru olacağını düşündüm.
Halid Ziya Uşaklıgil’in Ölümünden Önce Yazdığı Son Eseri: İzmir Hikâyeleri (*)
Servet-i Fünûn döneminin nesir ustası Halid Ziya Uşaklıgil 27 Mart 1945’te dünyaya veda etmiştir. Halid Ziya döneminde en çok romanlarıyla meşhur olmuş, hikâyelerinde hak ettiği değeri görememiştir. Romanlarında seçkin tabakayı merkeze alan yazar hikâyelerinde sıradan insanların yaşam biçimini, kültürünü işlemiştir. Çoğu kendi anılarından oluşan 150’ye yakın hikâye kaleme almıştır. İzmir’de çocukluk ve gençlik hatıralarını anlattığı “İzmir Hikâyeleri” vefatından birkaç sene önce yazdığı son eseridir. Eser ilk olarak 1950’de Cumhuriyet Matbaası’nda yayımlanmıştır. 1990’lı yıllarda İnkılâp Kitabevi kitabı tekrar basmış, Şemsettin Kutlu anısal öyküleri düzenleyerek yeni basıma hazırlamıştır. Kitabın ilk sayfasına Halid Ziya’nın oğlu Bülend, “Ölümünden sonra basılan bu kitabını İzmirlilere ithaf ettiğini babam bana son günlerinde söyledi.” şeklinde bir not eklemiştir.
Eser “Gerilere Doğru”, “Uzak Anılar”, “Güzel İhsan”, “Civelek Ziver”, “Ayni Tata”, “Abdi ile Karanfil”, “İki Simâ”, “Deli Fato” olmak üzere toplamda sekiz hikâyeden oluşmaktadır.
Gerilere Doğru
Halid Ziya 12 yaşından 24 yaşına kadar İzmir’de yaşamını sürdürmüştür. Yaşlılık döneminde, gençlik ve çocukluk anılarını tazelemek için son kez İzmir’i ziyarete gelir. Ancak aradığı samimi hatıraları bulamaz. 1922 İzmir Yangını’ndan sonra yaşadığı güzel günlerin de yanıp kül olduğu gerçeğiyle yüzleşir. Bir zamanlar tek eğlencesi olan kurşun askerlerden, Fransız operetlerinden, saray kadınlarının cuma günleri yaptığı gezintilerden, tütüncü dükkânından, dedesinin konağından hiçbir iz kalmamıştır. Yaşadığı hayal kırıklığını yazar şöyle tarif eder: “Kendimi yabancı bir ülkenin tanınmamış insanları arasında buldum, sinirlerimden bir ürperme geçti. Gerçekten İzmir’de, şu benim sevgili İzmir’imde miydim?” (s.34) Âdeta kendi ifadesiyle anılarını bir sis bürümüştür. Bu yeni ortamda eski benliğini bulamayan Halid Ziya, yazarlık hayatının geçtiği Kemeraltı Caddesi’ndeki edebî anılarını anımsar. İlk gençlik yıllarında arkadaşları Tevfik Nevzat ve Bıçakçızade Hakkı ile “Nevruz” adlı bir dergi kurarak yazı hayatına giriş yapmışlardır. Ardından “Hizmet” gazetesini kurmuşlardır. Hizmet gazetesinde pek çok romanı ve mensur şiirleri tefrika edilmiştir. Anılarını anımsarken mensur şiirlerine gelen saldırılara öfkelenir, Recaizade Mahmut Ekrem’in daima destekçisi olmasına minnettarlığını belirtir. Ara ara Batı müziğine olan tutkusundan, plak koleksiyonundan bahseder. Bach, Mozart ve Beethoven’a övgüler düzer. Öykünün en sonunda ise yaşlılık hâliyle gençlik hâlinin hayali, bir mekânda karşı karşıya gelir. Yaşlılığı gençliğine emelleriyle ilgili sorular sorar. Bir hayal sarhoşluğu içinde öykü sona erer.
Uzak Anılar
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonlarında Halid Ziya’nın babasının İzmir’e zorunlu tayini çıkar. İstanbul’da Saraçhanebaşı’ndaki bahçeli evlerinden taşınıp, dedesinin İzmir’deki Çorakkapı konağına sığınırlar. Arapfırın Mahallesi’nde yaşayan Kevser Hanım’ın evinde Affan Sabit ile tanışır. Garip bir çocuk olan Affan Sabit kedi ve güvercinlere hastalıklı derecede takıntılıdır. Her gördüğü kediyi, güvercini tüfekle öldürmesi tüyler ürperticidir. Yabani ata biner, ava çıkar, iyi nişan alır. Evde aldığı özel derslere Halid Ziya’nın da eşlik etmesini ister. Böylelikle aralarında arkadaşlık ilişkisi başlar. Birlikte Nedîm ve Ziya Paşa’dan beyitler okurlar, Kanunî Cemil Bey’den musiki dinlerler. Bu anılarda dönemin entelektüel hayatına ışık tutan küçük detaylar yer alır. Affan Sabit karakteri aracılığıyla Halid Ziya’nın Doğu kültürüne, tasavvufa yönelik ilgi ve merakı olduğunu keşfederiz. Affan tasavvufa yoğun bir tutku beslemeye başlar, tekke ve dergâhlara karışıp şeyh olur. Sonunda akıl sağlığını yitirerek bir kliniğe kapatılır. Halid Ziya Affan karakterinin derinliğine inmez, garip davranışlarının nedenini sorgulamaz. Affan’ı olduğu gibi kabul eder; onu karikatürize etmeden, ötekileştirmeden ilginç bir dost olarak anlatır.
Güzel İhsan
Çevresinde çirkinliğiyle anılan İhsan’a halk ironi olsun diye “Güzel İhsan” lakabını takmıştır. Ergenlik çağında çiçek hastalığına yakalanan İhsan’ın bütün derisi delik deşik olmuştur. İnsanlar onun dış görünüşünden iğrenmek yerine ona acıma hissiyle yaklaşmıştır. Otuzlu yaşlarına geldiğinde annesi artık onu evlendirmeye karar vermiştir. Ancak hiçbir kadın İhsan’la evlenmek istememiş, hatta onunla yan yana bile oturmaktan kaçınmıştır. Aradan epey zaman geçtikten sonra İhsan başkasından hamile olan bir kadınla evlenmiştir. Bu durum halkta dedikodu ve alaya sebep olmuştur. Halk kendi arasında İhsan’a ironik bir lakap taktığı gibi doğan çocuğa da “bağış, ihsan” anlamına gelen “Mevhibe” adını vermiştir. Halid Ziya “Güzel İhsan” karakteri üzerinden dolaylı olarak halkın kalıplaşmış değer yargılarına tenkitte bulunur. İzmir’in yöresel lezzetleri -sübye, havyar ezmesi, dil balığı- İhsan’ın oburluğu üzerinden anlatılır. Farklı dış görünüşlerin, yaşam tarzlarının damgalanması, mahalle halkının lüzumsuz meraklı hâlleri, gençlerin özel hayatlarına müdahaleci davranışları, ailelerin evlilik baskısı günümüzde hâlâ sorgulanmaya değer toplumsal meselelerdir.
Civelek Ziver
Halid Ziya Osmanlı Bankası’nın İzmir şubesinde memur olarak çalışırken Menzilhane adlı bir kahvehaneye çok sık gitmeye başlar. Kahvehanenin sahibi Yavuz İbrahim o sıralarda Ziver adlı sevimli bir genci evlatlık edinir. Ziver İzmir’de “Çuçana” diye anılan siyahîlerdendir. Ziver çok neşeli ve canlı olduğundan Yavuz İbrahim ona “Civelek” lakabını takmıştır. Öyküde Ziver’in fiziksel özellikleri ve kişiliği beğeniyle tasvir edilmiştir: “(…) Düzgün, boyu bosu; ince bacakları, kolları, ışıl ışıl parıldayan kıvırcık kirpiklerle gölgelenmiş zeki gözleri, kadife gibi yumuşak bir teni vardı. Hele hâli davranışı, Yavuz İbrahim’in ona verdiği civelek sanına pek uygundu.” (s.143) Sonrasında Ziver’in ansızın hastalanışı ve hava değişikliği için babasıyla birlikte Rodos’a gidişleriyle birlikte öykü sonlanır.
Ayni Tata
Sokaklarda yaşayan, kimseyle konuşmayan, yanında belinden iple sarkan bir kutu taşıyan bir meczubun öyküsüdür. Kutusunun içinde tarak, sabun, düğme, makas el aynası gibi birtakım eşyalar bulunur. Halk, Ayni Tata’nın tekinsizliğine duyulan korkuyu gidermek için, onun varlığına ruhsal anlamlar atfetmiştir. Böylelikle mahalle halkı onu sevimli bulmaya başlamış, kendi aralarından biri olarak saymıştır. Bir gün çocuklardan biri Ayni Tata’nın belinden sarkan kutusunu yere düşürür. Bunun üzerine Ayni Tata ilk defa içli içli ağlayıp kayıplara karışır. Halk meczubun göklere uçtuğuna kanaat getirir. Kutusunu düşüren çocuğun başına kötü hadiseler gelmesi, kayboluşunun hemen ardından İzmir’de deprem olması halk tarafından Ayni Tata’nın intikamı olarak yorumlanır. İsmi sanı, nereden geldiği bilinmeyen bu meczubun öyküsü İzmir’deki halk inanışları hakkında okura ipuçları verir. Edebiyatımızda Oğuz Atay’ın “Beyaz Mantolu Adam” hikâyesiyle de benzerlik gösterir.
Abdi ile Karanfil
Arabacı Abdi ile halayık Karanfil arasında geçen bir aşk öyküsüdür. Karanfil, Halid Ziya’nın küçük halasının Habeş cariyesidir. Abdi’nin babasının aşklarına karşı çıkması sebebiyle iki genç âşık birbirine kavuşamaz. Öykünün halk hikâyelerine benzer bir kurgusu vardır. Giriş kısmında da Halid Ziya iki gencin aşkını Tahir’le Zühre, Kerem’le Aslı’nın aşkına benzetir. Babası oğlunun siyahî bir kadınla evlenmesine razı olmaz. Öyküde babasının ırkçı tavırları şu şekilde geçer: “(…) Ben bir tek oğlumun bana siyah torunlar yetiştirmesine katlanamam…” (s.173) Abdi bu söz üzerine babasının isteğine boyun eğer. Her ne kadar bireysel teması olan bir aşk öyküsü olarak başlasa da, öykünün sonlarına doğru ayrımcılık ve ırkçılık gibi sosyal problemlere de değinir. Halid Ziya sayfa aralarında Afrika’dan getirilip konaklara satılan genç kadınların acı dolu esirlik hayatından da söz eder.
Deli Fato
Şemsettin Kutlu’nun dipnotuna göre, bu öykünün Halid Ziya’da özel bir yeri vardır. Halid Ziya “Deli Fato” yu uzun bir öykü olması sebebiyle “küçük roman” olarak sınıflandırmış ve ayrı bir kitap olarak basmayı düşünmüştür. Ancak ne yazık ki isteği gerçekleşmemiş, öykü de “İzmir Hikâyeleri”nin sonuna ilave edilmiştir. Halid Ziya “Abdi ile Karanfil” de olduğu gibi bu öyküde de bir aşk serüvenine odaklanır. Salime kadının kızı olan Fato kendi mahallesinde berberlik yapan Ali’ye âşık olur. Fato toplumsal cinsiyet rollerini, kadının ikincil konumunu reddeden, kişisel bağımsızlığı için mücadele eden bir karakterdir. Halk aykırı davranışlarını delilik olarak yorumlar ve ona “Deli Fato” lakabını takar. Her şeye aniden öfkelenen, şiddete meyilli olan Ali de “Şimşek Ali” olarak anılır. En büyük tutkusu İzmir türküleri söylemek olan Deli Fato, ara ara mevlidlere gidip ilahiler de söyler. Halk arasında ulu orta türkü söylemesi garip karşılanır. “- Sakın Han’da türkü söyleyeyim deme; yasaktır.” (s.221) hatırlatmasında dahi bulunurlar. Ancak Deli Fato hiçbir şeye aldırış etmez, türkü söylemeden duramaz. Kendi kazancıyla çok istediği mercan gerdanlık ve firuze yüzüğü alır. O dönemde bu tarz takılar yeni gelinlere erkekler tarafından armağan edilir. Kadınların çalışma hayatına atılmasına da öyküde aile bireyleri tarafından sıklıkla karşı çıkılır. Kısacası kadınlar erkeklerin tahakkümü altında varlığını sürdürmektedir. Deli Fato ataerkil düzene karşı çıkan eylemleriyle diğer öykülerdeki kadın karakterlerin hepsinden ayrılır. Kıskançlık nedeniyle Şimşek Ali tarafından bıçaklanan Deli Fato ilk defa eril tahakküme boyun eğer. Küçük romanın tek eksik ve kusurlu kısmı burasıdır. Ancak Halid Ziya tanık olduklarını gözlemleyerek, doğrudan müdahale etmeden anlatır. Bu yönüyle realizm akımının unsurlarını taşır.
Halid Ziya Uşaklıgil ölümünden önce kaleme aldığı öykülerinde İzmir’in arka mahallelerine iner, halk arasında dolaşır, dış dünyayı iç dünya üzerinden değerlendirir. Öykülerin çoğunda karakterlerin halk tarafından koyulmuş lakapları vardır. Lakaplar halkın gelenekleri, inanışları, değer yargıları hakkında birer belge niteliğindedir. Halid Ziya hikâyelerini yazarken modern hikâyenin öncüsü Samipaşazade Sezai’nin “Küçük Şeyler” adlı eserinden etkilenmiştir. İnsan ve kent manzaraları sunduğu küçük hikâyelerinde çevre ve şahıs tasvirleri epey güçlüdür. Yazar farklı etnik gruplara, farklı yaşam biçimlerine odaklandığından hikâyelerdeki sosyokültürel unsurlar çeşitlidir. Eski İzmir’in kültür ürünleri hakkında detaylı bilgiler mevcuttur. Öykülerde ele alınan toplumsal temalar evlenme usulleri, evlat sevgisi, dinî yaşam, esaret, kişisel bağımsızlık, eğitim hayatı, akrabalık ilişkileri, namus anlayışı; kişisel temalar ise hayal kırıklığı, ölüm, yalnızlık, yaşlılık, aşk, dedikodu, kıskançlık ve akıl hastalığıdır.
KAYNAKÇA
Aslan, Hanifi, “Halit Ziya Uşaklıgil’in Hikâyelerinin Tematik İncelenmesi”. Yayımlanmamış Doktora Tezi. Gazi Üniversitesi, 2008.
Sazyek, Hakan, “Halit Ziya Uşaklıgil’in Hikâyeleri ve Türk Hikâyeciliğine Katkıları”. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara Üniversitesi, 1989.
Uşaklıgil, Halid Ziya, İzmir Hikâyeleri. İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 1991.
Sevgili hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş ile Hikmet Kuran‘ın editörlüğünde çevre, kent, imar planlama, orman, su, biyoçeşitlilik, kültür ve tabiat varlıkları, kıyılar, hava, toprak, gıda, iklim, atık, nükleer, mer’a, kentsel dönüşüm, enerji ve afet yönetimi konularında bir araya gelen toplam 21 bilim insanı ve onlara ait 18 ayrı bilimsel makale ile karşı karşıyayız. Makalelerin konuları ve yazarları şu şekilde bir dağılım gösteriyor.
1) Türkiye’de Çevre Yönetimi, Ruşen Keleş
2) Türkiye’de Kent Yönetimi, Tayfun Çınar
3) Türkiye’de Belediyelerin Kent Planlaması Sürecindeki Yeri: Katılım, Nesnellik İlkesi ve Kamu Yararı Açısından Bir Değerlendirme, Ayşegül Mengi
4) “Bizim” Ormanlarımız ve Ormancılığımız, Yücel Çağlar
5) Büyükşehir Su ve Kanalizasyon İdareleri Üzerinden Su Yönetimindeki Yapısal Değişimin Değerlendirilmesi, Nilgün Görer Tamer
6) Biyolojik Çeşitliği Koruma Peşinde Sürdürülebilir Mimarlık, Halil Semih Eryıldız ve Demet Irklı Eryıldız
7) Türkiye’de Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması, Mehmet Tunçer
8) Kıyı ve Kıyı Yönetimi, Aygül Akkuş
9) Hava Kirliliği ve Denetimi, Nuray Şahin
10) Toprak ve Arazi Kaynakları, Harun Tanrıvermiş ve Yeşim Tanrıvermiş
11) Türkiye’de Tarım: Kurumsal ve Hukuksal Yapıya İlişkin Tarihsel Bir Çerçeve, Sabriye Ak Kuran
12) Kurumsal ve Tüzel Boyutlarıyla Türkiye’de Kent ve Çevre Yönetimi, İklim Ceren Gürseler
13) Türkiye’de Atık Yönetimi, Sinem Atay
14) Sınıraşan Nükleer Zararlar: Çernobil ve Fukuşima Örnek Olayları, Arda Özkan ve Levent Ürer
15) Türkiye’de Mer’a Yönetimi: Mevcut Yapı, Sorunlar ve Çözüm Önerileri, Hikmet Kuran ve Mehmet Ozan Özbek
16) Türkiye’de Kentsel Dönüşüm, Yusuf Erbay
17) Büyükşehir Belediyelerinin Yenilenebilir Enerji Alanındaki Çalışmaları, Asmin Kavas Bilgiç
18) Türkiye’de Afet Yönetimi, Hayriye Şengün
Adeta kent ve çevre konusuyla ilgilenen herkes için özel olarak hazırlanmış bir destegül… Dışarıda kalacak, unutulacak konu, yazar ve okuyucu bırakılmamış gibi…
Tabii ki bu yazılar arasında herkes için değişecek öncelikli bir yazı var… Benim için ilk sırada yer alan makale, haliyle değerli hocam Ruşen Keleş‘e ait “Türkiye’de Çevre Yönetimi” yazısı. Çünkü çevre ve çevre sorunlarıyla tanışmamı sağlayan, 1980 yılında beni alıp Türkiye Çevre Vakfı‘na götürüp vakfın değerli genel sekreteri rahmetli Engin Ural‘la tanıştıran ve çevre/çevre koruma olgusunun 1981 Anayasası’na girmesi için 1980 yılında, yani CHP-MSP hükümetinin önemli bir bakanlığı olan ve benim de çalıştığım Yerel Yönetim Bakanlığı‘nın 2. MC Hükümeti tarafından kapatılması üzerine bürokrasi ve hukuk düzleminde başlattığımız mücadele günlerinde, bu uğurda davalar açıp kazanmamıza rağmen mahkeme kararlarının uygulanmadığı ve devlet memuriyetinden “müstafi” sayıldığımız o zor günlerde Türk Çevre Mevzuatı isimli 2 ciltlik ilk tarama ve değerlendirme çalışmasını (1) yapmamı sağlayarak bana omuz veren ve çevre mücadelesi konusunda yol açan kişi, bizatihi Ruşen Keleş hocamın kendisidir… Onun sayesinde ilk kez bilimsel bir tarama çalışmasının nasıl yapılacağını öğrenmiş ve bu nedenle de birçok kişi ve kurumun o tarihlerde haberdar olmadığı çevre ve çevre koruma olgusuyla tanışmış, bu alanda emek veren ilk isimlerden biri olmuştum… O nedenle benim için, babam kadar değerli olan bu değerli bilim insanına ne kadar teşekkür etsem azdır…
Okumayı planladığım diğer makaleler ise, kendisini tanımasam da uzun yıllardır Ruşen Keleş hocamla birlikte araştırmalar yapıp kitaplar yazan Prof. Dr. Ayşegül Mengi ile Nilgün Görer Tamer‘in suyun 2000-2023 döneminde büyükşehir belediyelerine bağlı SKİ’ler tarafından uygulanan özelleştirmeler sayesinde nasıl ticari bir meta haline geldiğini gösteren makalesini okuyacağım. Tabii ki orman mühendisi rahmetli eniştem İslam Ersoy‘un çalışma arkadaşı Yücel Çağlar‘ın yazısı ile Mehmet Tunçer‘in kültür ve tabiat varlıklarının korunması ile ilgili yazısını unutmadan…
Derlemenin medyada kullanılan tanıtım metni ise şu şekilde:
“İnsanlık ve doğa son yıllarda pek çok sorunla karşılaşmaktadır. Bu sorunların ortaya çıkışında kent ve çevre yönetiminde yaşanan aksaklıkların da dikkat çeken etkileri bulunmaktadır. Afetler, orman yangınları, Pandemi, gıda güvensizliği, küresel ve yerel tedarik zincirlerindeki kopmalar, iklim değişikliği, küresel ısınma, atıklar, aşırı hava olayları, nükleer riskler, kirlilik, artan enerji ihtiyacı, çarpık kentleşme gibi sorunlar irdelendiğinde, bu gerçeklik daha da görünür hale gelmektedir. Bu kitap, söz konusu etkileri Türkiye özelinde ele alarak literatüre bu bağlamda katkı sunmayı amaçlamaktadır. Türkiye’de Kent ve Çevre Yönetimi kitabı, bu alanlarda çalışan akademisyenler, araştırmacılar ve öğrenciler için olduğu kadar, insanlığın ve doğanın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bu sorunlara karşı geliştirilebilecek çözüm yollarıyla ilgilenen tüm okurlar için de kapsamlı ve bütüncül bir başucu kaynağıdır.“
Söz konusu derleme ile ilgili künye bilgileri ise şu şekilde:
Nika Yayınevi – 206
1. Baskı: Nisan 2023
ISBN: 978-625-7653-86-2
Sertifika No: 48850
Kapak Resmi: Özge Uzun
Kapak Tasarımı: Aycan Kurt
Son Okuma: Özge Uzun
Sayfa Düzeni: İlhan Ulusoy
Son söz olarak da, aynen masal bitimlerinde olduğu gibi bu derleme kitaptan istedikleri makaleyi okumuşlar “ve sonsuza kadar mutlu yaşamışlar“.
(1) Türk Çevre Mevzuatı, 2 Cilt, Türkiye Çevre Vakfı, 1999, Ankara, 1204 s.