Yaşadığım kente dair üzülüp utandığım şeyler…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlardaki yazı yazma düzenime göre, hafta başında İzmir‘e ve diğer kentlere dair talep, beklenti ve sorunları ele alıp öneriler geliştirmeye çalıştığım yazıları, Perşembe günleri de İzmir‘in unutulan sanatçılarına dair seri yazıları sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.

Ama bugün ilk kez hafta başında bir yazı yazıp paylaşamadım. Çünkü Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerinde, uzun zamandır Almanya‘nın Frankfurt kentinde yaşayıp dünyanın birçok ülke ve kentini dolaşmış ve sonunda emekli olduktan sonra Ağustos ayının başında vefat eden sevgili dayımın İznik‘teki evinde yaşayan ve ona bakan kuzenim İbrahim‘i ağırlamaya, ona eşlik edip İzmir‘i gezdirmeye çalıştım.

Benden üç yaş küçük olan İbrahim, İzmir‘e tam 33-34 yıl önce yakın arkadaşı Rudi ile birlikte gelmiş ve o tarihte onları, -bu kentte yaşamadığım halde- gezdirmeye çalışmış, Rudi‘nin onca gezmeden sonra oturup bir bira içmek istediği o Burhan Özfaturalı yılların Konak Meydanı‘nda açık tek bir birahane bulamamış, en sonunda Fevzi Paşa Bulvarı üzerinde keşfettiğimiz efsane futbolcu Metin Oktay‘a ait “Gol Pub“da istediğimiz biraları içebilmiştik. Bunun nedeni ise, o devrin belediye başkanı Burhan Özfatura‘nın içki içilen yerler üzerindeki baskısıydı ve o baskı sonucunda İzmir‘in orta yerinde bira içilen tek bir yerin olmaması nedeniyle utanarak Rudi‘den özür dilemiştim.

Şimdi ise, aradan tam 33-34 yıl geçtikten sonra Rudi‘yi anarak İbrahim‘le birlikte, şimdi daha iyi tanıdığım İzmir‘i gezecektik..

İlk olarak Bostanlı İskelesi‘nden vapurla Konak Meydanı‘na gitmeye kalktık… O nedenle de evden çıkıp tramvayla Bostanlı İskelesi‘ne, Bostanlı İskelesi‘nden de vapura binip Konak İskelesi‘ne gittik. İbrahim yoldaki sohbetlerimiz sırasında bir yandan çay içip diğer yandan da İzmir‘i seyredebileceğimiz eski vapurları hatırlayınca verdiğim cevap, “inşallah üstü açık olan motorlar gelir” demek oldu; ama gelen vapur benim tost makinasına benzettiğim ve çoğu kez Norveç‘in ya da İsveç‘in fiyortlarında kullanılıp İzmir‘in kent kimliğini yansıtmayan yeni nesil vapurlar oldu. O nedenle açıkta, denizin serin rüzgarını tenimizde hissedip çay içerek ve İzmir‘i seyrederek bir yolculuk yapamadık.

Konak iskelesine inip ikimizin de almayı unuttuğu su ihtiyacımızı karşılamaya kalktığımızda ilk kızgınlığımız, ilk öfkemiz baş gösterdi. Çünkü iskeledeki bir yeme-içme mekanı bizden yarım litrelik içme suyu için 10 lira istedi ve biz de, bir önceki müşterinin yaptığı gibi söylenerek su şişesini iade ettik.

Ardından tarihi İzmir Saat Kulesi‘nin bulunduğu Konak Meydanı‘na geldik ve İbrahim‘in arka fonuna saat kulesi ile palmiyeleri aldığım fotoğraflarını çektim. Özellikle de uçan güvercinleri fotoğrafa dahil etmeye çalışarak… İbrahim de çektiğim fotoğrafları Almanya‘daki oğullarına, arkadaşlarına göndererek İzmir‘deki varlığını kanıtlamaya çalıştı.

Sonrasında Valilik binasının yanından Anafartalar Caddesi‘ne girerek sağlı sollu tarihi binalara baktık, İzmir denilince akla gelen şerbet satıcılarına bakmakla birlikte içlerindeki sentetik boyaları, özellikle de hiç de doğal olmayan mavi renkli şerbetleri görünce şerbet almaktan vazgeçtik.

Kemeraltı Camisi kavşağından sola dönerek dosdoğru Ali Paşa Meydanı‘na gittik ve oradaki esnafın o zarif şadırvanı kuşatıp meydanı nasıl işgal ettiğine tanık olduk.

Ali Paşa Meydanı‘ndan sonra yıllardır çevresindeki çelik örgülerle teslim alınmış Dalan Sabun İmalathanesi‘nin önünden geçerek Kızlarağası Hanı‘na gittik. İbrahim‘i önce hanın üst katlarında gezdirdim, sonrasında da hanın arkasındaki kahvecide oturarak kızgın kumda yapılan kahvemizi ve suyumuzu içtik. Bu arada önümüzdeki Roman grubunun yaptığı sokak müziğini dinledik. Ancak bu keyif, onları uyarıp susmalarını sağlayan bir zabıta memuru nedeniyle kesildi. Roman müzisyenler ceplerinden çıkarıp bizlere gösterdikleri belediye yetkililerince imzalanıp onaylanmış kimlik kartlarına rağmen bu şekilde susturmaya isyan edip yeniden müzik yapmaya başladılar. Çünkü, biz dahil çevredeki herkes onları dinleyip resim ya da videolarını çekiyor, onların müzik yapmasını istiyordu.

Kahvelerin tadı damağımızda iken sevgili arkadaşlarım fotoğraf sanatçısı Erol Üzmez’i ve sahaf Hakan Kazım Taşkıran‘ı dükkanlarında ziyaret ederek onlarla sohbet edip Kemeraltı ile ilgili kitaplar aldık.

Sonrasında cepleri dolu Almancıların alış veriş yaptığı İpekçiler Çarşısı‘nı dolaşarak gelinlik, damatlık alan son zamanların “Yuro” zenginlerini izledik, asırlık Karagöz Saat‘in vitrindeki saatlerine baktık.

Anafartalar Caddesi üzerinden çıktığımız Agora Parkı‘nın tarihi dur ağaçları altında soluklanarak suyumuzu içtik ve Agora’yı seyrettik. Oradan da Namazgâh Yokuşu‘na sararak Altınordu Spor Kulübü‘nün bulunduğu Pazaryeri Meydanı‘na ve İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilip TARKEM‘e verilecek olan Tevfik Paşa Konağı‘na ve Dönertaş‘a vardık. Geçen seneden bu yana restorasyon adına tek bir çivinin çakılmadığı Tevfik Paşa Konağı ve şimdilerde dönmeyen Dönertaş’ın durumu haliyle ikimizi de üzdü. İbrahim bu arada Basmane Altınpark‘taki tuvalete giderek İzmir‘deki tuvalet gerçeği ile yüz yüze geldi.

Belki dostum Orhan Beşikçi’ye rastlarım diye dolaştığım kaderine terk edilmiş Altınpark‘ta bu kez Orhan Bey yerine eşi ressam Bedriye Hanım‘la karşılaştık ve onunla sohbet edip Orhan Bey‘e selam söyledik.

Basmane‘den sonra 9 Eylül Kapısı‘ndan; daha doğrusu yıkılıp yeniden yapılan kapının hemen yanındaki girişten Kültürpark‘a girdik. İzmirli olmamasına karşın İbrahim‘in gayet iyi hatırladığı Manolya Gazinosu‘nun, Göl Gazinosu‘nun içler acısı halini, kuruyan, kesilen ya da budanan ağaçları ibretle izleyerek Lozan Kapısı‘ndan çıkıp Alsancak‘a yöneldik. Kapıdan çıkmadan önce de Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü heykelinin hemen yanında demir putrellerin kaynakla birleştirilerek imal edilen reyonların Kültürpark‘ı nasıl yıpratıp yorduğunu yakından gördük.

Gazi İlkokulu, Kıbrıs Şehitleri Caddesi, Gazi Kadınlar Sokağı istikametinde önce Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi‘nin, sonrasında da Sardunya Bar‘ın önünden geçtik, Sardunya Bar‘ın sahibi sevgili Hami ile sohbet ettik.

Ardından 1. Kordon‘dan yürüyerek Alsancak İskelesi‘ne vardık ve yine aynı tost makinasına benzeyen vapurla Karşıyaka‘ya geçtik. İbrahim yolda, bu vapurdaki insanların niye arka arkaya oturduklarını, eskiden olduğu gibi niye karşılıklı oturmadıklarını sordu. Bense bu akılcı ve yerinde soruya -ne yazık ki- cevap veremedim.

Ertesi günkü İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olup gazoz satışının olmadığı Atakent‘teki Yasemin Kafe maceramız 2 fincan Neskafe ve bir kutu Lipton Tea bedeli olarak toplam 170 liraya, Karşıyaka Belediyesi‘ne ait olup gazoz satılan Gondol Kafe maceramız ise bir tabak salata için 85 liraya mal oldu. Hem de her düzeydeki halkın gidip ucuza, kaliteli şeyler yiyip içilmesi için açılan belediyelere ait mekanlarda…

Pazar akşamı yaptığımız Bostanlı yürüyüşünde ise cadde ve sokakların balık lokantaları, barlar, restoranlar tarafından nasıl işgal edildiğine tanık olduk.

İbrahim‘in Pazartesi sabahı İznik‘e gitmek için Bostanlı‘dan kalkacak Pamukkale servisine binme macerası ise, metrosu ya da İZBAN’ı İstanbul ya da Ankara’nın aksine otogara kadar gitmeyen bu kentte, Pazartesi günlerinin yoğun trafiği nedeniyle otobüsün kalkış saatinden 2 saat önce kalkacak olan servis minibüsüne biniş maratonu ile başladı. Adeta uçağa binecekmiş gibi… Şayet bu servise binemeyecek olsaydık, yaşadığımız evden Otogar‘a ulaşmamız ancak 3 otobüs değiştirerek olacaktı… Tabii ki, oraya kaç saatte varacağımızı bilmeden ve bu nedenle otobüsü kaçırma ihtimalini göze alarak…

Şimdi diyeceksiniz ki, “adeta tüm kenti kapsayan bu küçük gezi sırasında karşılaştığınız sorunları, olumsuzlukları ve şikayetlerini anlatıp durmuşsun…. Peki, bu kentte beğendiğin için öveceğin hiç mi güzel bir şey yok mu?” diye sorarsanız; ben de size, bu kentteki tarihi , arkeolojik, kültürel ve doğal değerlerle iyi, güzel ve samimi arkadaş, dost ve yoldaşların beni teselli eden büyük bir zenginlik olduğunu, bu kentteki büyük yanlışlığın yine bizim yanlış kararlarımızla seçtiğimiz kötü yöneticilerin kötü yönetimi olduğunu söyleyebilirim.

Çevre adına söylenen yalanlar…

Ali Rıza Avcan

Peynircioğlu Deresi… İzmir’de şu son 2-3 yıl öncesine kadar kimselerin bilmediği, bilenler için de, Mavişehir‘deki Selçuk ve Pamukkale bloklarıyla Karşıyaka ve İzmir Evleri arasındaki akar suyun dere olmaktan çıkartılıp beton kanal haline getirildiği yerdir. Çoğu kimse bu küçük su birikintisinin, gerçekte 2,135 kilometresi İZSU tarafından ıslah edilmiş, 100 yıllık debisi 7,10 m³/s, 500 yıllık debisi de 9,80 m³/s olan küçük bir dere olduğunu, Yamanlar Dağı yamaçlarında olan kaynağı ile çevresinde su tutucu herhangi bir bendin bulunmadığını, bu nedenle dere yatağına atılan her bir şeyin gidip Mavişehir‘de süs amacı ile yapılan bu kanala ulaştığını bilmez. (1)

Mavişehir 1. Etap Toplu Yapı Konutları‘nın 1990’lı yıllarda Emlak Bankası tarafından yapıldığı dönemde, satışa çıkarılan dairelerin değerini arttırmak amacıyla bloklar arasından akıp giden derenin, ıslah adı altında betonla kaplanıp gölet, havuz, fıskiye ve köprülerle süslenmesi sonrasında, gerek aşırı yağışların dere yatağından getirdiği katı atıklar, gerekse denizin gelgitleri nedeniyle askıda kalan plankton ve birikintiler nedeniyle kirlenip yakın çevresi için tehlike oluşturduğu bilinmektedir. Örneğin İZSU‘nun 25 Nisan 2017 tarih, 76333422-312.99-33637 sayılı yazısında, 2017 yılında Mavişehir 1. Etap Toplu Konut Yapı Yönetim Kurulu‘nun talebi üzerine, Mavişehir Göleti ile kıyı arasındaki 510 metrelik güzergahta geniş kapsamlı temizlik ve tarama çalışmaları yaparak toplam 725 ton atık malzeme topladığı belirtilmektedir.

Mavişehir 1. Etap Toplu Yapı Yönetimi‘ne ait İnternet sayfasındaki bilgilere göre, bu alanın bakım, onarım ve yönetimi, başlangıçta Emlak Bankası‘nın iştiraki olan Mavişehir İşletme ve Servis A.Ş.‘ne ait olduğu halde, 1997 yılının Temmuz ayında Toplu Yapı Kat Malikleri Kurulu tarafından şirketin görevine son verilerek bu alanın belediyeye terki yapılmıştır. Bu duruma göre, Mavişehir 1. Etap‘daki dairelerin başlangıçtaki değerlerini arttıran yeşil alanlarla gölet ve kanalın bakım, onarım ve yönetiminin zor ve maliyetinin de yüksek olması nedeniyle belediyeye devredilerek blok ve evlerin pencere ya da balkonlarından bu güzel alanlara bakanların masrafları tüm İzmir halkının sırtına yüklenmiştir.

İlk yıllar yeşil alan, gölet ve kanal bakımlı olmakla birlikte, geçen yıllar içinde bu alanın bakım, onarım, temizlik ve güvenlik hizmetleri artmış, bu nedenle çevredeki blok sakinleri açısından güvensiz olmaya başlamıştır. Bunun çaresi ise 1. Etap Toplu Yapı Yönetimi tarafından kendi sorumlulukları içindeki alanların dikenli tellerle çevrilmesinde, yüzlerce kamera ve özel güvenlik elemanıyla korunmasında bulunmuş; böylelikle bırakın bloklar arasında yürümek isteyen insanları, kediler, köpekler bile güvenlik elemanlarının denetimindeki kapılar dışında bu alana giremez ya da girse bile çıkamaz hale gelmiştir.

Artık iş başa düşmüş ve belediyenin kendi üzerine düşeni yapması, bu alanın bakım, onarım, temizlik ve güvenliğini sağlamasının zamanı gelmiştir. Nitekim 2017 yılında İZSU tarafından yapılan geniş tarama ve temizlik çalışması bu tür hizmetlerin bilinen tek bir örneğidir.

Ama şimdilik öncelik burada değil, yeni lüks yapılaşmaların halen devam ettiği ve buradaki lüks konutları alanların yeni yeni yerleştiği Peynircioğlu Deresi‘nin ikinci etabında; yani, Soyak Mavişehir Konutları‘nın (1.568 konut), Soyak Mavişehir Optimus Gold‘un (1.109 konut), Park Yaşam Mavişehir Evleri‘nin (537 konut), Mavişehir Sedef Sitesi‘nin, Albayrak Evleri‘nin (536 konut) ve Öğünç Sitesi‘nin bulunduğu, binlerce lüks konutun inşa edildiği bölgededir. Ayrıca burada derenin güneyinde olduğu gibi inşaat firmalarının önceden yaptığı bir rekreasyon alanı da bulunmamaktadır. O nedenle, tüm İzmir halkının vergileriyle gerçekleştirilip yapılmakta olan daire fiyatlarını yükseltecek yeni bir belediye operasyonuna ihtiyaç vardır. Hem de “Halk Park” adıyla yapılacak yeni bir rekreasyon çalışmasıyla…

2017 yılında başlayıp 2018 yılında bitirilen, ihale duyurusunda 66.500 metrekare olduğu belirtilmekle birlikte gazete haberlerinde 100.000 metrekare olarak yazılan ve 2017/60923, 2017/193670 ve 2018/103055 numaralı ihale dosyaları ile toplam 9.812.700.-TL‘ya yaptırılan Halk Park‘ın ortasından geçen Peynircioğlu Deresi, zemin ve kıyısındaki betonarme kaplamanın üstüne yerleştirilen taşlarla eski doğal haline benzetilmek istenmiştir. Diğer yandan da savunma sanayi, tekstil, inşaat, medya, lojistik, şeker sanayi ve turizm gibi birçok sektörde faaliyette bulunup Seferihisar‘daki Teos Village Tatil Köyü ile Yeni Şafak gazetesinin sahibi olan iktidara; özellikle de Tayyip Erdoğan‘a yakın Albayraklar Grubu‘nun yaptığı Albayrak Evleri‘nin ayağına kadar yeşil alan düzenlemesi yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu parkın açılışı ile ilgili haberinde aynen şunlar söylenmektedir:

“İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Mavişehir’deki yaklaşık 100 dönümlük arazi üzerine kurulan Halkpark’ta, İngiltere’nin başkenti Londra’daki ünlü Hyde Park’ta olduğu gibi, halkın kendini ifade edebileceği serbest kürsü ve yazı duvarları bulunuyor. 7’den 70’e her yaş grubuna uygun aktivite ve spor alanlarıyla İzmirlilerin nefes alacağı yeni buluşma mekanı modern ve yenilikçi düzenlemesi ile dikkat çekiyor. Halk Park’ta 66 bin 500 metrekare yeşil alanın dışında 3 adet ayrı çocuk oyun alanı ve bir tanesi ileri yaş olmak üze 2 tane kondisyon alanı yer alıyor. Bunların yanı sıra parkta ücretsiz wifi erişimi, karavan kafe, 2 adet su duvarı ile 3 adet yaya köprüsü de bulunuyor.  Ayrıca Büyükşehir Belediyesi, tasarladığı çim dinlenme alanlarıyla da İzmirlilere keyifli bir güneşlenme olanağı da sağlıyor. Halk Park’a farklı türlerde 931 ağaç, 18 bin çalı, 5 bin yer örtücü ve sarılıcı bitki dikildi.”

Yapılan ya da yapılmakta olan lüks konutların değerlerini artıran bu yatırımın toplam tutarı bilinmemekle birlikte bunun milyonları bulduğu; böylelikle, bu parkın çevresindeki her bir sitedeki binlerce lüks konutun değerine değer katıldığı hepimizce bilinmektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentin sahildeki mutena semtlerine buna benzer yatırımlar yapmasını eleştirip “ben ön sıralar yerine arka sıralara hizmet edeceğim” söylemi ile göreve gelen Tunç Soyer ise, Avrupa Birliği‘nin sekiz ayrı kent (Vallodolid-İspanya, Liverpool-İngiltere, Mantova-İtalya, Ludwigsburg-Almanya, Medellin-Kolombiya, Chengdu-Çin, Binh Dinh-Quy Nhon-Vietnam ve İzmir-Türkiye) için hazırladığı 14 Milyon Avro tutarındaki Horizon 2020 Programı‘ndan URBAN GreenUP stratejisi kapsamında sağlanan 2.236.000 Avro düzeyindeki maddi destek çerçevesinde, Peynircioğlu Deresi’nin birinci bölümündeki çalışmaların devamı olarak derenin denize ulaştığı 2. bölümdeki çalışmayla devam etmiş; 2018/246265 ve 2018/343187 no’lu ihalelerle uygulama projeleri hazırlanan iş, 18 Ekim 2019 tarihinde 11.349.000.- TL‘lık ihale bedeli ile Murat Batuğhan Eroğlu‘na ihale edilmiş ve 3 Temmuz 2020 tarihinde bitirilmesi gerektiği halde 2020 yılının Ekim ayı içinde bitirilerek 17 Ekim 2020 tarihinde düzenlenen tören ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından açılmış; böylelikle Peynircioğlu Deresi’nin her iki bölümünde Avrupa Birliği‘nin Horizon 2020 Programı‘na göre “kesintisiz bir ekolojik koridor” oluşturulduğu iddia edilmiştir.

2018-2020 döneminde Peynircioğlu Deresi‘nin iki ayrı bölümünde açılan altı ayrı ihale ile toplam 21.516.700.- TL.‘ya ihale edilerek yapılan iş ve imalatların ne ölçüde ekolojik bir koridor yarattığı konusu da ayrı bir sorunu oluşturmaktadır. Çünkü önce dere tabanı ile kıyısının betonlanması ardından da bu beton kesitin taş döşenerek doğal bir görünüm kazandırma çabası kendini kandırmanın dışında halkı kandırmanın, bu konuda açıkça yalan söylemenin diğer bir yoludur.

Betonlama suretiyle insanın ve her türlü canlının toprakla ilişkisini koparmanın ve dereyi dere olmaktan çıkararak onu beton bir kanala dönüştürmenin ekoloji ile hiçbir ilişkisi bulunmamakta; aksine bu şekilde çevreye, doğaya ve doğadaki ekolojik bütünlüğe büyük bir zarar verilmektedir.

Açılışı 17 Ekim 2020 tarihinde yapılan çevre düzenlemesinin 13 Aralık 2019 tarihinde çekilen aşağıdaki fotoğrafları bu bölgedeki toprağın, dere yatağının ve kıyısının ne ölçüde doğal halinden koparılarak nasıl betona, taşa, fayansa, plastiğe gömüldüğünün en net kanıtlarını oluşturmaktadır. Aynı şey, “Doğal Esaslı Çözümler Projesi” kapsamında “Halk Park, İzmir’in Hyde Park’ı olacak” şeklinde tanıtımı yapılan 2017-2018 yapımı Halk Park‘ın yapımında da gerçekleştirilmiş; böylelikle Peynircioğlu Deresi’nin büyük bir kısmı doğal olmayan malzemelerin kullanımı suretiyle ekolojik niteliğini kaybetmiştir.

Oysa belediye çıkışlı bültenlere dayanarak haberlerine “İzmir’e beton kullanılmayacak proje“, “Peynircioğlu Deresi’nde ezber bozan ıslah projesi“, “Peynircioğlu Deresi’nde ezber bozan dönüşüm” gibi başlıklar atarak yalanı çoğaltan gazeteciler inşaatın sürdüğü dönemde gelip bakmış olsalardı, derenin her santimetrekaresinin betonla kaplandığını ve sonrasında doğal görünüm vermek için taşlarla örtüldüğünü, yüksek karbon salınımı ile üretilen ve kullanım açısından sakıncalı olan bol sayıdaki büyük granit blokları görürler, bu projenin de diğer projeler gibi çevreye, doğaya, ekolojiye zarar veren bir proje olduğunu anlarlardı.

Açılışı 17 Ekim 2020 tarihinde yapılan Peynircioğlu Deresi Çevre Düzenlemesi çalışmalarını 20 Ekim 2020; yani aradan üç gün geçtikten sonra ziyaret ettiğimizde ise 17 Ekim 2020 tarihli tören sırasında çekilen fotoğraflarda bakımlı gözüken alanın kirlilik, bakımsızlık ve düzensizlik içinde olduğu, gölet ve kanaldaki su yüzeyinin çöp, yosun, atık inşaat malzemeleri ve planktonlarla kaplı olduğu görülmekte…

20 Ekim 2020 tarihli fotoğrafların gösterdiği gibi, bundan böyle ekolojik bir koridor olacağı söylenen gölet ve kanal iki gün içinde çöp ve inşaat atıklarıyla kirlenmiş, inşaat sırasında kullandığı anlaşılan köhne bir sal sahile terk edilmiş, yazın güneş altında kızacağı, kışın da yağmurdan ıslanıp soğuk olacağı için kimselerin oturmak istemeyeceği bol sayıdaki pahalı granit oturma elemanları ile donatılmış vaziyetteydi. Hatta yeşil alana dikilmek amacıyla Bitkisan A.Ş.‘den satın alındığı anlaşılan gövde çevresi 25-30 santimetrelik Akkavak (Populus alba) fidanlarına ait çok sayıdaki plastik barkod fişleri ortaya saçılmış vaziyetteydi. O barkod fişlerinden birini kanıt olarak alıp cebimize koymak da bize nasip oldu….

Peynircioğlu Deresi çevresindeki yeşil alan düzenlemeleri için 2018-2020 döneminde yapılan toplam 21.516.700.-TL‘lık harcamaya, ihalesi 20 Ağustos 2020 tarihinde yapılan 2020/417569 ihale kayıt numaralı “Mavişehir Kıyı Rehabilitasyonu Yapılması” ile ilgili ihalenin de 32.561.055.-TL‘lık harcama. ile sonuçlandığını dikkate aldığımızda; “ben ön sıralara değil, arka sıralara hizmet götüreceğim” iddiası ile seçilen bir belediye başkanının iki yıl gibi kısa bir süre içinde, % 20 iş ilavesi ya da malzeme fiyat farkı gibi olasılıkları dikkate almadan tek bir mahalle için toplam 58.485.085.-TL‘lık hizmet götürdüğünü tespit ettiğimizde aşağıdaki sonuçlara ulaşmamız kolay olacaktır:

1. İzmir Büyükşehir Belediyesi aynen Aziz Kocaoğlu döneminde olduğu gibi, yoksul ve dar gelirli insanların yaşadığı bölge ve mahalleler yerine daire fiyatlarının 17-18 milyona kadar çıktığı kentin mutena semti Mavişehir bölgesine, asıl olarak o bölgedeki mal sahiplerinin yapması gereken lüks yatırımlar yapmaya devam etmekte, “Katılımcı Bütçe” anlayışı çerçevesinde kentin değişik bölge ve mahalleleri; özellikle de yoksul ve dar gelirlilerin oturduğu yerleşimlerle üst gelir gruplarının oturduğu bölge ve mahalleler arasında ihtiyaç, sorun, önem ve öncelikleri dikkate alan adil, dengeli ve eşit hizmetler sunmamaktadır.

2. Peynircioğlu Deresi‘nde derenin doğal halinden alınıp beton bir kanala dönüştürülmesi suretiyle yapılan yeşil alan düzenlemelerinin doğa, çevre koruma, iklim değişikliği politikaları ya da ekolojik koridor yaratma gibi hedef ve amaçlarla hiçbir ilgisinin bulunmadığı görülmektedir.

3. Yapılan yatırımların malzeme ve işçilik açısından kalitesizliği, harcanan onca paraya karşın açılış töreninden iki üç gün sonra ortaya çıkmakta, yapılan milyonluk ödemelerle ortaya çıkan manzaranın kıyaslanması sayesinde yapılan harcamanın israf boyutlarında olduğu ortaya çıkmaktadır.

4. Asıl önemlisi, her iki park ya da yeşil alan yapımının, gazeteci arkadaşımız Hayrullah Yıldırım‘ın geçtiğimiz günlerde A3 Haber‘de yayınlanan haberinde de ortaya çıktığı gibi, her iki yeşil alan düzenlemesini şirketinin genel müdürü Ömer Cihat Akay‘ı AKP İzmir İl Başkanı, eşi Melek Eroğlu‘nu 2019 tarihli son yerel seçimde AKP Konak Belediye Başkan adayı yapmış Cemer Kent Ekipmanları San. Tic. A.Ş. ile Cemer İnşaat‘ın sahibi Fuat Eroğlu‘nun yeğeni Murat Batuğhan Eroğlu‘na yaptırmak suretiyle CHP’li belediye eliyle AKP’yi besleme politikasının her iki hizmet döneminde de geçerli olduğunun ortaya çıkmasıdır.

(1) Ayşe Yarıcı, “Kentimizde Su Taşkınlarının Meydana Geliş Sebepleri ve Çözümler”, TMMOB İzmir Kent Sempozyumu, s. 347-361

(2) https://www.mavisehir1.com/sayfalar/kurumsal/sunum – Tarih: 22.10.2020

Köprü manzaralı evde oturmak…

Ali Rıza Avcan

Kent bir yağ lekesi gibi Bostanlı’dan Mavişehir’e, Mavişehir’den Gediz Deltası’na doğru kayıyor.

Çünkü kapitalist kentin egemenleri, kentin rantını büyütüp paylaşmak isteyen inşaat baronları ve kendini iş adamı, sanayici diye tanıtan kent simsarları, üzerine bina yapılmamış arsa ve araziler karşısında kendilerini tutamıyorlar…

Aynen kırmızı başlıklı kızı görmüş kurt gibi ağızlarından salyalar akıtarak kenti, kentin doğal, kültürel, tarihi, arkeolojik ve yaşamsal değerlerini yok etmek istiyorlar….

Onlar için değerli olan her metrekare toprak boş bırakılmayacak, başkalarına terkedilmeyecek kadar önemli…

İzmir 127

Önce Bostanlı’nın bataklıkları üzerinde ilerlediler. O zamanlar harcın içine deniz kumu katacak kadar küçük hesap peşindeydiler. Ardından Bostanlı Deresi aşılarak sosyal konut teknolojisi ile Atakent, Mavişehir blokları yapıldı. Tabii ki, acemi hırsızın her geçen gün cesaretlenip daha fazla şey çalması gibi ilk yıllarda 4-5 kat yapılan binalar Mavişehir’e yaklaştıkça ve yağma, yok etme hırsı arttıkça daha da uzadı ve cüsse olarak büyüdü…

Kocaman kocaman bloklar kalınlığı 300 metreyi bulan kum zeminde, kumun içine çakılan fore kazıklarla depreme karşı dayanıklı ilan edildi. Oysa fore kazık ana kayaya ulaşmadığı sürece olası güçlü bir depremde sıvılaşmaya nedeniyle binaların yana yatması ya da zemine gömülmesi kaçınılmaz bir sondu.

Yapılan binaların bütün bu sorunlarına karşın Ankara’dan, İstanbul’dan ve Ege’nin irili ufaklı kent ve kasabalarından gelenler bu yeni mahallelerde daire alabilmek için birbirini yedi durdu. Bu süreçte dairelerin ilk sahipleri bu dairelerin prim yapmasını bekleyip buraları ikinci alıcıya satmak isteyelerdi. O nedenle satıştan kısa bir süre sonra şimdilerde tarih olmuş olan Carrefoursa’nın hemen yanındaki yüksek blokların neredeyse her katına “Satılık daire” levhası asıldı.

Gediz Deltası Sulak Alanı‘na doğru gerçekleştirilen bu işgal sırasında belediye ve bakanlıklar da ellerinden geleni yaptılar. Çevreyi yeşillendirdiler ve halen de yeşillendirmekle meşguller. Blokların ve yapılan AVM’lerin önünden geçen otobüslerin, dolmuşların sayısını arttırdılar; hatta bazı AVM’lerin özel servis otobüsleri çalıştırmasına izin bile verdiler.

Daha sonrasında ise tüm AVM’lerin önünden yeni tramvay hatları geçirildi. Böylelikle adeta yeni yapılan tramvay bu AVM’lere yolcu taşıyan servislere dönüştü. Vagonlardaki yolcuların çoğu bu AVM’lerin önündeki duraklardan indi ya da bindi.

Sahilin hemen önüne yapılan villaları hırçın havalarda denizin basması üzerine önlerine kamu parasıyla setler yapıldı. Oysa bu iş o binaları yapan müteahhitlere, inşaat şirketlerine ait bir yükümlülüktü. 

Sonrasında bu yüksek yüksek binaların önüne iznini bakanlıkların verdiği, anlı şanlı müteahhitler, kamu kaynaklarını umarsızca sömüren yandaş firmalar tarafından daha daha yüksek ve “Göz Alıcı Bir Yaşam” vaat eden binalar yapılmaya başlandı. Hem de denizin tam da kıyısında.

Ama bu kez de gerideki yüksek binalarda oturanlar buna karşı çıktılar. Bir nehir deltasının tam üstünde bulunmasına karşın her birine “Albatros“, “Flamingo“, “Martı” gibi isimlerin verildiği bu binaların sakinleri, “benim önümde niye yüksek bir bina yükseliyor” ya da “niye benim manzaramı kapatıyorlar” diye kendi aralarında bir araya gelip çevreci platformlar, dernekler kurdular ve ekoloji mücadelesine ters gelen bir hamleyle tuhaf bir çevreci profilini sergilemeye başladılar.

Atılgan İnşaat

Şimdi ise o yüksek yüksek binaları yapan inşaat şirketleri, Gediz Deltası Sulak Alanı ile İnciraltı arasında yapılacak İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin animasyonlarını kullanarak yaptıkları binaların satışına başladılar.

Şimdi artık bizim de, aynen İstanbul gibi körfez ve köprü manzaralı satılık dairelerimiz, süitlerimiz var ve bu binaların yakın çevresinde önümüzdeki günlerde yükselecek yeni yapılarla bunların sayısında patlama yaşanacağı anlaşılıyor.

Tabii ki, bir sonraki zamanda bu binaların hemen önünde ve denizin içinde “yeşil teknoloji” ile yapılacak yeni “akıllı binalar“a kadar…