Katılımcı Demokrasi Anlayışında Bütçeleme: Katılımcı Bütçeleme (1)*

Ahmet ÖZEN, Araş. Gör. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi İİBF Maliye Bölümü 

İbrahim Güray YONTAR, Araş. Gör., Dokuz Eylül Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü

Giriş

Demokrasi kuramlarından birisi olan katılımcı demokrasi, en genel anlamda halkın çeşitli hususlarda siyasi karar alma sürecine iştirak etmesi ve görüş bildirmesi şeklinde tanımlanabilir. Bu anlayışın bütçeleme sürecine yansıması ise “katılımcı bütçeleme” şeklinde kendini göstermektedir.

Özellikle yerel yönetimlerde uygulanmaya başlamış olan ve günümüzde pek çok ülkede çeşitli şekillerde kullanılan katılımcı bütçeleme anlayışı, Magna Carta’dan başlayarak içinde bulunduğumuz döneme kadar çeşitli değişimler gösteren bütçe hakkının kullanılması açısından önemli bir aşamadır.

Temel olarak merkezi yönetimin bütçeleme sürecinde bütçe hakkı, temsili demokrasi anlayışına uygun olarak parlamentolar tarafından kullanılmaktadır. Günümüzde yerel yönetimlerde tamamen temsili demokrasi anlayışının yerine, yaşadığı bölgede halkın katılımını teşvik eden ve kendisini ilgilendiren kararlarda doğrudan söz hakkının olmasını sağlayan katılımcı bütçeleme anlayışı uygulanmaya başlamıştır.

Bu çalışmada demokrasi yaklaşımının terminolojik açıdan incelemesi yapılarak, mali açıdan yansıması olan katılımcı bütçeleme anlayışı hakkında bilgilere yer verilmiştir. Ayrıca, dünyada ve ülkemizde katılımcı bütçeleme anlayışının ne düzeyde uygulanmaya çalışıldığı üzerinde durulmuş ve bu hususta çeşitli değerlendirmeler yapılmıştır.

Katılımcı Demokrasi Kuramına Kısa Bir Bakış

Katılımcı demokrasi kuramı, demokrasi kuramları arasında tartışılmakta, geliştirilmekte ve eleştirilerini de beraberinde getirmektedir. Makalede katılımcı demokrasi kuramına katılımcı bütçeleme konusuna geçişte bir altyapı oluşturması bakımından genel özellikleri yönüyle değinilmiştir.

Sartori’ye göre “seçime katılma”yı gerçek bir katılım olarak nitelendirmek doğru değildir. Ayrıca, yalnızca oy verme işlemini katılım şeklinde değerlendirmek de katılımın anlamını tam olarak yansıtmamaktadır. Bu bağlamda doğru ve anlamına uygun olarak katılmadan söz edilecek olunursa katılma, kişinin kendi başına ve hareketiyle isteyerek katılması anlamındadır. Dolayısıyla katılma, sadece bir olaya taraf olmak veya kendisi istemeden bir olayın tarafı haline getirilmek ya da mobilize edilmek suretiyle başkasının iradesiyle harekete geçmek değildir. Demokrasinin temel teorisinde, katılma eyleminin bir işe etkin bir karışma hareketi olduğunun hiçbir zaman göz ardı edilmediği vurgulanmaktadır. Kişilerin kendi istekleriyle kurdukları derneklerin, birliklerin önemli görülmesi, çok gruplu toplum teorisi ve parti içi demokrasi gibi konular, katılım konusunun demokrasi içindeki önemini artıran geniş bir katılım literatürünün varlığına işaret etmektedir (Sartori, 1996: 124-125).

Katılımcı demokrasi kuramları, normatif toplum-siyaset ve ampirik-analitik yönelimleri bakımından sınıflandırıldıkları gibi savunulan siyasallaşmanın gücüne göre de birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Normatif okulda olması gereken durum, şekil, şartlar ve etkiler olarak incelenmektedir. Buna örnek olarak kamusal işlere olabildiğince katılma ve bunun yanında çıkarların uyuşmasının, buluşmasının, iletişimin, konsensüsün ve oy hakkı olanlar arasında barışçı anlaşmanın tarzı olarak katılma verilebilir. Katılımcı demokrasi kuramı, oy hakkına sahip olanların oluşturduğu alanı genişletmek istediği gibi bunların kamusal işler konusunda konuşmalarını, irade oluşumuna ve karar vermeye katılımını yaygınlaştırmak ve bir o kadar da yoğunlaştırmak ister (Schmidt, 2001: 164-165). Örneğin, katılımcı demokrasi yaklaşımlarından birisi olan “Güçlü Demokrasi”de siyaset, yurttaşlara yapılan değil aksine yurttaşlar tarafından yapılan bir şeydir ve eylemlilik onun özünü oluşturur. Bunun yanı sıra, ilgi, bağlılık, yükümlülük, ortak müzakere, ortak karar ve ortak çalışma ayırt edici yönleridir (Barber, 1995: 177).

Savunulan siyasallaşmanın gücüne göre yapılan ayrımda ise ılımlı ve radikal olmak üzere iki tür karşımıza çıkmaktadır. Ilımlı türler, işyeri demokrasisi gibi katılım olanaklarının toplumun bazı sektörlerinde ve gerektiği durumda da ekonomide dozu ayarlanmış şekilde genişlemesine çabalamaktadır. Radikal türde ise kapsamlı siyasallaşma ön plana çıkmakta ve bu daha geniş bir siyasallaşmayı ifade etmektedir. Belirtilen noktada demokratikleşme kavramı temelde normatif ve genişlemecidir. Evrensel demokratikleşme yaklaşımında amaç, alttan egemenlik kontrolünü, toplumsal birlikte belirlemeyi, yardımlaşma şekillerini otoriter egemenlik yapılarının yerine geçirmektir. Bu bağlamda demokratikleşmenin hedef alanı sınırsızdır. Yani, ailenin ve eğitimin demokratikleşmesinin yanı sıra yüksekokulların, medyanın, sanatın, ekonominin, sendikaların, hastanelerin ve cezanın infazının demokratikleşmesi de savunulmaktadır. Katılımcı demokrasinin bütün türleri bu derece siyasallaşma üstünde durmazlar. Diğerleri daha mütevazı siyasallaşmaya çaba gösterirler ve Habermas gibi öncelikle iradenin belirmesine, işlenmesine, fikir alış-verişine ve oluşumuna önem verirler. Habermas’ın prosedürel demokrasisinde¹, özerk kamusallığın korunması, vatandaşın işbirliği yapma olanaklarının genişletilmesi ve fikir yürütme olanaklarının korunmasının yanı sıra medya iktidarının frenlenmesi ve ayrıca devletleştirilmemiş siyasal partilerin aracılık işlevi merkezi öneme sahiptir (Schmidt, 2001: 166,171).

Katılımcı demokrasi kuramının yurttaş modeline bakıldığında, ortalama yurttaşın daha fazla ve daha iyi katılıma yetenekli olduğunu veya onun iradenin oluşum süreci ile ilgili örgütler aracılığıyla ehliyetli hale getirildiğini savunur. Bu model, yurttaşın yetkinliğinin abartılması ve gerçekte bireysel çıkarını maksimize eden biri olduğunun unutulması yönleriyle eleştirilmektedir. Ağırlıkla üzerinde birleşilen bu eleştiriye rağmen katılmayla ilgili yapılan çalışmaların sonuçları da bir o kadar dikkat çekicidir. Kuramın ampirik türü, siyasal katılmayla ilgili çalışmalarda ele alınarak şu sonuçlara ulaşılmıştır: Batılı ülkelerde siyasal katılma fırsatlarına yönelik büyük bir talep bulunmaktadır. Seçme hakkına sahip belli gruplarda katılım olanaklarına yönelme, mevcut bulunan/sunulan kurumsallaşmış katılım olanaklarını aşmaktadır. Bu durum özellikle genç ve iyi eğitim görmüş kişilerde öne çıkmaktadır.

Katılımcı demokrasi kuramına göre, özellikle eğitim sisteminden daha önce yararlanamayan kesimlerin artık yararlanması ve bunun da etkisiyle 1960’lı yıllardan itibaren vatandaşların bilgi donanımının önemli ölçüde artması, etkin katılım taleplerini artıran bir unsur olmuştur (Schmidt, 2001:167,172,174).

Belirtilen çerçevede katılımcı demokratik yönetim için özellikle günün getirdiği koşullarda yönetişim temelinde katılımcı, çok boyutlu ve karar alma süreçlerini birçok aktörün katılımına açan, çözüme ve kamusal yarara ulaşmada işlevsel yerel yönetimlerin varlığı önem kazanmaktadır. Siyasal karar alma sürecinin meşruluğu ancak yurttaşların ve onların temsilcilerinin içinde yer aldıkları ve kamusal yararla ilgili olarak eleştirilerini dile getirdikleri ve tartıştıkları kamusal bir tartışma mekânının varlığında mümkün olabilmektedir. Alınan kararların yasalara uygunluğu her zaman meşruiyet kazanacağı anlamına gelmemektedir. Bu nedenle yönetilen tarafından kamusal alan içinde yaptığı tartışma ve sorgulamaların karar alma süreçlerinde dikkate alındığının görülmesi gerekir. Bu bağlamda kamusal sorgulama yoluyla yerel yönetim ile yurttaş arasında paylaşılmış bir kent vizyonu ortaya çıkabilir ve yurttaşlar yaşadıkları mekânla ilişkilerini güçlendirebilirler (Kahraman ve diğerleri, 1999: 53,55). “Katılım bir taraftan optimal hizmet verimini sağlayacak alan oluştururken, diğer taraftan katılımcı programlar ile sosyal sermayenin gelişimi, kişilerin sosyalleşmesi yoluyla karşılıklı ilişkilerde güven algılamasının yükselmesi olgusunu güçlendirecektir. Katılım aynı zamanda bilgiye hızla erişme ve yönetimin karar ve faaliyetlerinin kontrolü anlamına da gelmektedir” (Toprak, 2008: 116). Katılımcı bütçeleme anlayışı da bu durumu gerçekleştirebilecek uygulama araçlarından birisi olarak değerlendirilmelidir.

Katılımcı Bütçelemenin Tanımı ve Gelişimi

Latincede “Bulga” olarak ifade edilen bütçe kelimesi; Fransızcada “Bouge”, “Bougette”, on yedinci yüzyıldan itibaren İngilizcede “Budget” şeklinde kullanılmaya başlanmış ve Fransızca’dan Türkçe’ye geçmiştir (Tüğen, 2008: 1). Bütçe, gelecek bir dönemde elde edilebilecek gelirleri ve yapılması planlanan harcamaları gösteren belge şeklinde nitelendirilebilmektedir. Katılımcı bütçeleme ya da orijinal adıyla Portekizce orçamento participativo olan bütçeleme anlayışı ise 1990 yılından itibaren dünyada heyecan uyandırmaya başlayan bir bütçeleme türüdür. Genel olarak katılımcı bütçeleme, vatandaşların belediye bütçesinin en azından bir kısmında karar verme sürecine katılabildikleri bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımdan hareketle dünyada ilk kez Brezilya’nın Porto Alegre yerleşim yerinde uygulanmaya konulmuştur. Bu bütçeleme tekniği, vatandaşın katılımcı olduğu, doğrudan ve temsili demokrasinin birlikte olduğu, sadece danışmak yerine tartışmaya imkân veren, yoksullara yönelik yeniden dağıtıcı olan ve kaynakların tahsisine yönelik yönetim sürecinin belirlenmesine katılımcıların da dahil olmasını sağlayan bir yönetim yapısını benimsemiştir. Katılımcı bütçeleme anlayışı temelde ya bireyler ya da sivil toplum kuruluşları tarafından gönüllü ya da düzenli olarak belirlenmiş bir takvim ile belediye bütçesinin en azından bir kısmı için karar verme sürecine katılmayı esas almaktadır (Goldfrank, 2006).

Katılımcı bütçeleme; katılımı, hesap verebilirliği, yerelleştirilmiş yönetişim ve idarede mali saydamlığı sağlamak için uygulamaya konulmuş yeni bir yönetim anlayışıdır. Bu anlayış, toplumların bütçelerin hazırlanmasına doğrudan katılmalarını ve kamu harcamalarını izlemelerini sağlayan bir mekanizmadır (Municipal Development Partnership for Eastern And Southern Africa, 2006). Ayrıca katılımcı bütçeleme, yerelleşme sürecinin daha ileri bir aşamasıdır. Nitekim yerelleşme ile merkezi yönetimin çeşitli yetkileri ve kaynakları yerel yönetimlere geçerken, katılımcı bütçeleme ile kamu idarecilerinin karar verebilme yetkileri de topluma geçmektedir (Zamboni, 2007). Bu anlayış, idare ve vatandaşlar arasındaki iletişimin artmasına katkı sağlamaktadır (Sintomer ve diğerleri, 2005). Ayrıca sistematik olarak bu anlayış, bütçe hazırlık sürecinde çeşitli düşünceleri ele almakta ve neredeyse bütçenin belirli bir oranı hakkındaki karar verme sürecini o bölgenin sakinleri arasında dağıtmaktadır (Public Governance And Territorial Development Directorate Public Governance Committee, 2008).

Bu bütçeleme uygulamasında vatandaşlar doğrudan karar verme sürecinde yer aldıkları için yıl boyunca birçok forum gerçekleştirilmekte ve böylece vatandaşlar kamu kaynaklarının ne şekilde kullanıldığını izleme, sosyal politikalar arasında tercihte bulunma ve kamusal kaynakları önceliklerine göre dağıtma fırsatı bulabilmektedir. Bu uygulama sayesinde gelir düzeyi düşük ve politik açıdan dışlanmış kesimlerin de karar alma sürecine katılma fırsatı bulunmaktadır. Öte yandan bu tür bir anlayış ile açık ve toplumsal bir bütçeleme sürecinin oluşturularak geçmişten bu yana değin süre gelen yolsuzlukların ve benzeri sorunların ortadan kaldırılması hedeflenmektedir (Wampler, 2000). Ayrıca bu anlayış vatandaşların iş bulmaları, eğitim almaları ve çeşitli yetkilere sahip olmaları konusunda yeni fırsatlar oluşturmakta ve bu durum daha dinamik bir sivil toplumun oluşturulmasına imkân verebilmektedir (Bhanu, 2007).

Katılımcı bütçeleme anlayışı, ideolojik açıdan farklı şekilde yorumlanabilmektedir. Bu noktada sol eğilimli partiler bu tür bütçelemeyi sosyalizmin yeni bir yönü olarak nitelendirmekteyken, uluslararası kalkınma kuruluşları ise kalkınmanın yeni bir aracı olarak görmektedirler. Liberal anlayışta ise katılımcı bütçeleme, Latin Amerika’da yoksulluk ve enflasyonun azaltılamadığı ve ekonomik büyümenin sağlanamadığı dönemden sonra bu bölge için piyasa odaklı ekonomik ve idari reformlarda önemli bir unsur olarak görülmektedir. Böylece liberal anlayışta katılımcı bütçeleme özelleştirme ve kamu istihdamında verimlilik düzeyinin arttırılması gibi kamu sektörü reformlarını destekleyici bir uygulama olarak dikkat çekmektedir. Bu çerçevede katılımcı bütçeleme, radikal demokratik yaklaşımda özelleştirmeye karşı korumak amacıyla devletin rolünü yasallaştırıcı, liberal anlayışta ise devletin rolünü sınırlandırıcı stratejilerden biri olarak görülmektedir. Ayrıca liberaller, katılımcı bütçelemeyi piyasa odaklı yapıyı kolaylaştıran bir uygulama olarak görmektedirler. Çünkü onlara göre bu anlayış, vatandaşların yönetime güvenlerini artırarak demokrasinin istikrarlı olmasını sağlamaktadır. Ayrıca liberal iktisatçılar, radikal demokratların aksine katılımcı bütçelemeyi sosyalist bir proje olarak da görmemektedirler. Öte yandan günümüzde katılımcı bütçelemeye yönelik liberal anlayış daha yaygın durumdadır. Bu yüzden radikal demokratlar tarafından öncülüğünü Porto Alegre’nin yaptığı bazı Brezilya kentlerindeki açık, gayri resmi ve tartışmaya dayalı bir uygulama günümüzde daha az popülerdir. Bunun yerine daha liberal anlayışa sahip partilerin bulunduğu Bolivya, Nikaragua ve Peru’daki gibi sivil toplum kuruluşlarının esas olduğu daha düzenli, resmi ve daha danışmacı bir yapı ön plandadır. Öyle ki 2004 yerel seçimlerinde Porto Alegre’de İşçi Partisi’nin seçimleri kaybetmesinin ardından yeni seçilen belediye başkanı da gittikçe yaygınlaşan yeni liberal anlayışa uygun bir yaklaşım ortaya koymuştur. Belediye başkanı tarafından belediye yönetimi ve sivil toplum kuruluşlarını temel alan Dayanışmacı Yerel Yönetişim modeli ön plana çıkarılmıştır (Goldfrank, 2006).

Katılımcı bütçeleme programlarının gelişimine baktığımızda bu uygulamanın Brezilya’daki mevcut demokrasinin daha da güçlendirilmesine yönelik çabaların bir parçası olduğu görülmektedir. 1985 yılında demokrasinin ülkede yeniden tesis edilmesinin ardından kamu yönetiminde yaşanan adam kayırmacılığının ve yolsuzluğun önlenmesi amacıyla katılımcı bütçelemeye yönelik çalışmalar başlatılmıştır. 1988 yılında İşçi Partisinin iktidara gelmesi ve demokratik katılımı esas alması bu bütçeye yönelik önemli bir adımdır. Bu bütçe türünün ilk kez uygulaması ise yukarıda da belirttiğimiz gibi, 1989 yılında Porto Alegre’de başlamış ve yoksul halkın kamu harcamalarından daha fazla pay alabilmesi amacıyla uygulamaya konulmuştur. Bu bütçenin uygulandığı 1989 ve 1990 yıllarında bin kişiden daha az sayıda vatandaş bu sürece katılmıştır. 1992 yılında ise bu sayı 8 bin kişiye ulaşmıştır. 1992 yılındaki seçimlerden sonra ise her yıl 20 binden fazla kişi bu sürece dahil olmuştur. Bu ülkeden sonra ise farklı ülkelerde de uygulamaya konulmuştur. Örneğin 2000 yılı Temmuz ayı itibarıyla 100 kentte katılımcı bütçelemeye yönelik farklı türde uygulamalar yer almıştır (Wampler, 2000).

Katılımcı bütçelemeye yönelik çalışmaların birçoğunda bu tekniğin 1989 yılında İşçi Partisi tarafından Brezilya’nın Porto Alegre kentinde uygulamaya konulduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte 1970’li ve 80’li yıllarda da buna benzer uygulamaların olduğunu belirten çalışmalar da bulunmaktadır. Örneğin, 1970’lerde ve 1980’lerin başlarında Brezilya Demokratik Hareket Partisi’nin yerel yönetimleri kendi bütçelerini topluma tartışmaya açmışlardır. Bu belediyeler arasında Lages, Boa Esperanço ve Pelotas gelmektedir. Aynı zamanda İşçi Partisi 1988 yılında seçimleri kazandıktan sonra sadece Porto Alegre’de değil 36 belediyenin birçoğunda da katılımcı bütçelemeye yönelik çalışmalar başlatmıştır. Bununla birlikte Porto Alegre’deki uygulama, toplum dernekleri ile belediye yönetiminin ortak bir çalışmasıdır. Bu süreçte katılımcı bütçelemenin uygulanmasına başlarken öncelikle Porto Alegre Birleşik Semt Dernekleri tarafından bütçe hazırlamaya yönelik taleplerinin ve geçmişte bu yönde çalışma yürüten sekiz belediyenin bilgilerinin yer aldığı bir rapor hazırlamışlardır. 1990 yılına gelindiğinde artık Porto Alegre’deki uygulama, katılımcı bütçeleme olarak belirtilmiş ve bundan sonraki uygulamalar bu sıfatla anılmaya başlanmıştır. 1990’ların başlarında ise Brezilya’daki çeşitli kentlerde de bu anlayışa yönelik çalışmalar başlatılmıştır. İstanbul’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Habitat II toplantısında en iyi 42 yerel yönetim çalışmasından biri olarak Porto Alegre’deki katılımcı bütçeleme uygulaması belirtilmiş ve 1996 yılından itibaren ise Latin Amerika’da çeşitli yerel yönetimlerde de yaygınlaşmaya başlamıştır (Goldfrank, 2006).

Katılımcı bütçelemenin ilk örnekleri, Brezilya’daki kentlerde ulusal düzeyde iktidarı elinde bulunduran partinin karşıtı olan muhalefet partilerince ortaya konulmuştur. Dolayısıyla ilk kez Brezilya’daki kentlerde uygulanabilmesinin nedeni, muhalefet partisinin var olmasına izin veren bölgedeki tek otoriter ülke olması, bazı istisnalar dışında yerel seçimlerde yolsuzlukların olmaması ve belediyelerine harcamalar konusunda açık yetkiler veren az sayıdaki ülkeden biri olmasıdır (Goldfrank, 2006).

Bu bütçe anlayışına yönelik olarak Avrupa Kıtası ülkelerinde de bir dizi uygulamalar yürürlüğe konulmuştur. 2005 yılı sonu itibarıyla Avrupa’da 50’den fazla kentte bu tür bir bütçeleme anlayışına geçilmiştir. Bu kentler arasında 700 bin nüfuslu İspanya’daki Sevilla ile Londra, Paris, Roma ve Berlin bulunmaktadır. Öte yandan Almanya’daki Hilden and Emsdetten şehirleri ile İtalya’daki Altidona’da da bu yönde uygulamalar bulunmaktadır (Sintomer ve diğerleri, 2005). Kalkınmaya yönelik kaynakların tahsisinde topluma doğrudan danışıldığı katılımcı bütçeleme girişimleri Asya Kıtası’nda da uygulamaya konulmuş olmakla birlikte yukarıdan aşağıya doğru bir anlayışı içerdiği için bu kıtada görece daha az başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir. Örneğin, Endonezya ve Pakistan’da kalkınma bütçesi planlanırken topluma danışılmakta ve bu husus açıkça bütçeye yönelik hükümlerde ortaya konulmaktadır (Ahmad ve Weiser, 2006: 6).

Katılımcı Bütçeleme Süreci

Katılımcı bütçelemeye yönelik çeşitli yerlerde farklı uygulamalar bulunabilmektedir. Ancak genel olarak belediye bütçesinin belirli bir oranı bir yatırım fonu olarak ayrılmakta ve buna yaygın olarak katılımcı bütçe denilmektedir. Belirli toplumsal gruplar ise bu para için yıllık yatırım stratejileri hazırlamaktadırlar. Onların kararları yerel düzeyde önerilmekte ve tartışılmaktadır. Topluluklar yeni parasal kaynaklar için rekabete girmeye zorlanmamakta bunun yerine sınırlı kaynakların etkin kullanılması için yerel otoriteler ile birlikte çalışmaktadırlar (Community Pride Initiative, 2005: 6).

Katılımcı bütçeleme uygulamaları dikkate alındığında öncelikle katılımın yapısının farklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Örneğin, doğrudan demokratik anlayışta vatandaşlar bizzat tematik toplantılara, semt ve bölge toplantılarına katılmaktadır. Bu toplantılarda her vatandaşın oy hakkı bulunmakta ve vatandaşlar süreci doğrudan kontrol edebilmektedirler. İkinci tür katılım ise dolaylı şekilde gerçekleşmekte ve seçilmiş delege ya da liderler toplantılara katılmaktadırlar. Buna ise toplum temelli temsili demokrasi denilmektedir. Bu iki anlayış çerçevesinde çeşitli katılımcı bütçeleme uygulamaları bulunabilmektedir (Cabannes, 2004: 28).

Katılımcı bütçeleme sürecine dahil olabilmek için en az 10 kişiden oluşan bir topluluğa ya da organizasyona dahil olunması gerekmektedir. Bu grupların bir bürosunun, personelinin ya da banka hesabının bulunmasına gerek yoktur. Bunun yerine bunların Meclise bir grup olarak kaydedilmeleri gereklidir (Community Pride Initiative, 2005: 8).

Katılımcı bütçe sürecinin temelini mahalle düzeyinde yapılan ve vatandaşların herhangi bir sınırlama olmadan katıldığı toplantılar oluşturmaktadır. Genellikle bu toplantılarda yerel yöneticiler tarafından kent ya da mahallede yapılan veya taahhüt edilmesine karşın yapılamayan faaliyetler aktarılmakta ve ilgili yılın katılımcı bütçe sürecinin işleyişi hakkında bilgi verilmektedir. Öte yandan, vatandaşlardan mahalleleri ve kent için taleplerini dile getirmeleri istenmekte ve ardından yapılan oylamayla mahalle düzeyinde öncelikler belirlenmektedir. Önceliklendirme ise yerel yönetimin sunduğu faaliyetlerin sınıflandırıldığı bir listede yer alan hizmetlerin (örneğin; kentsel altyapı, yeşil alanlar, toplu taşıma, sosyal hizmetler, sosyal yardımlar, çevre sağlığı, yol-kaldırım-trafik vs.) oylanması sonucunda gerçekleştirilmektedir (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı, 2007).

Mahalle düzeyinde yapılan toplantılara ek olarak hizmet alanları bazında tematik toplantılar da düzenlenmektedir. Tematik toplantılar ise tek bir hizmet alanı için yapılabildiği gibi uygun görülen alanların bir araya getirilmesi şeklinde de yapılabilmektedir. Bu toplantılarda hizmet alanlarının alt grupları arasında mahalle toplantılarındaki yöntemler kullanılarak önceliklendirme yapılmaktadır. Mahalle toplantılarında ve tematik toplantılarda seçilen temsilciler ve yerel yöneticilerin bir araya gelmesiyle oluşan katılımcı bütçeleme kurulunda ise kent yönetiminin bir sonraki yıl için gelir ve gider projeksiyonları gözden geçirilmekte, kurulun üyeleri mahalleleri gezerek önceliklendirilen yatırım alanlarını değerlendirmektedir. Kurul mahalle önceliklerinin kentin önceliklerine uyumu, mahallenin nüfusu ve ilgili hizmetin mahalledeki ihtiyacını temel alan bir formülasyona tabi tutarak bütçeden iş ve hizmetlere ilişkin yatırımları mahalle bazında dağıtmaktadır. Pek çok yerel yönetimde yatırım bütçesinin yaklaşık % 5-% 15’i katılımcı bütçe süreciyle belirlenmektedir (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı, 2007). Aşağıdaki şekilde Brezilya’da uygulandığı şekliyle yıllık katılımcı bütçeleme döngüsü ortaya konulmaktadır.

yillik-katilimci-butceleme-dongusu

Şekilde katılımcı bütçeleme sürecinde yönetimin ve katılımcıların temel işlevleri gösterilmektedir. Yıllık katılımcı bütçeleme sürecindeki ilk turda bilginin dağıtımı, politikalar üzerine ilk tartışmalar ve seçilen temsilcilerin ataması yapılmaktadır. Bu aşamada semt toplantılarına katılım oldukça fazladır. Çünkü bu toplantılara katılanların sayısı her semtten bölgesel toplantılara katılan temsilcilerin sayısının belirlenmesine esas oluşturması açısından önemlidir. Nihai oylar bölgesel düzeyde verildiği için, belirli semtlerden daha fazla temsilciler bir projenin seçilme olasılığını arttırmaktadır. Mart-Haziran dönemindeki bölgesel toplantılarda ise yönetimin ve katılımcıların çeşitli sorumlulukları bulunmaktadır. Yönetimin temel sorumlulukları: bölge ve alt bölgenin tespiti, yaşam kalite göstergesinin oluşturulması, finansal bilgilerin dağıtımı, her bölgeye yönelik bürokratların atanması vb. şeklindedir. Katılımcıların sorumlulukları ise vatandaşların seferber edilmesi, kapasite oluşturma toplantılarının yapılması, finansal bilgilerin analiz edilmesi ve uygun kaynaklar üzerine ön tartışmaların yapılması şeklindedir. Mart-Nisan döneminde yapılan semt toplantılarında ise yönetimin detaylı teknik bilgi sağlaması, bürokratlardan katılımcılara fotokopi ve telefon gibi çeşitli desteklerin sağlanması ve toplantı yer ve zamanlarının düzenlenmesi şeklindedir. Öte yandan, bu toplantılarda katılımcıların belediyenin önceliklerinin tartışılması, belirli kamu faaliyetlerinin tartışılması ve kamu faaliyetlerinin ön seçimi şeklinde sorumlulukları bulunmaktadır (Wampler,2000).

Bölgesel ve semt düzeyindeki toplantılar ortalama iki saat sürmektedir. Bu toplantıların ilk kısmı katılımcıların meslektaşlarını konu hakkında bilgilendirdikleri bilgi-odaklı bir süreci ifade etmektedir. Toplantıların ikinci kısmında ise bilginin resmi sunumu yapılmakta ve son kısmında ise soru ve yanıt şeklinde bir uygulama yer almaktadır. Katılımcıların genelde soru sormak ya da yanıtlamak için en fazla üç dakikalık bir zamanı bulunmaktadır. Üç dakikalık bir sınırlama toplantıların düzgün şekilde yürütülebilmesi için önemlidir. Katılımcılar kendi bölgelerinin alabileceği kaynakları incelemekte ve öncelikler ile projeler üzerine gayri resmi tartışmalar olmaktadır. Ayrıca, katılımcılar önerilen projelerin her biri için görüşmede bulunmaktadırlar. Toplum temsilcileri bu toplantılara katılırken herhangi bir ücret almamakta ancak bazı belediyelerde ulaşım maliyetlerinin azaltılması amacıyla toplantılara katılanlara yol parası verilmektedir (Wampler, 2000).

Bölgesel ikinci tur toplantılarda gelecek mali yılda (veya iki yılda) yönetim tarafından uygulanacak politika ve projeler belirlenmektedir. Bu aşamada katılımcılar kendi toplumlarının önceliklerinin belirlenmesi ve bölgesel toplantılarda karar alabilmeleri için yeterli bilgiye ulaşabilmektedir. Bölgesel toplantılarda ise belirli kamu faaliyetleri üzerine nihai kararlar verilmekte veya genel sosyal önceliklerin tanımlanması yapılmaktadır. Temmuz-Kasım döneminde yapılan bölgesel toplantılarda ise yönetimin ve katılımcıların çeşitli görevleri bulunmaktadır. Önerilen projelerde ilk maliyet tahminlerinin yapılması, bilginin dağıtımının yapılması, her bölgeye kısa gezintilerin yapılması ve Belediye Bütçe Konseyi’nin izlenmesi görevlerini belediye yönetimi yürütmektedir. Önerilen politika ve kamu faaliyetlerinin tartışılması, önerilen projelerin yürütüleceği semtlerin ziyaret edilmesi, uygulanacak politika ve faaliyetlerin oylanması ve her bölgeden Belediye Bütçe Konseyi’ne iki temsilcinin seçilmesi görevleri ise katılımcıların yürütecekleri çalışmalar arasındadır (Wampler, 2000).

Temmuz-Kasım aylarında yapılan semt toplantılarında ise teknik planların taslağının oluşturulması ve çeşitli komiteler ile teknik personelin yakın ilişki içinde çalışmasının sağlanması yönetimin sorumluluğundadır. Katılımcıların sorumlulukları ise teknik planların onaylanması ve çeşitli komitelerin seçilmesi vb. şekildedir. Kaynakların tahsis edilmesinde iki temel gösterge bulunmaktadır. Bunlardan ilki yaşam kalitesi endeksidir. Temel olarak her bölge toplam ihtiyaçları doğrultusunda belirli bir oranda bütçe almaktadır. Bu kapsamda altyapısı gelişmiş daha zengin bölgeler az gelişmiş bölgelere nazaran daha az oranda kaynak almaktadır. İkinci gösterge ise bölgedeki katılım ve tartışma süreçleridir. Bu noktada kendi bölgelerindeki mevcut kaynaklar için organize olmuş gruplar rekabete girmekte, görüşmekte ve tartışmaktadır. Ancak tüm projeler için değil, çeşitli projelere yönelik destek çalışmaları yürütülmektedir. Bu süreçte kısa gezintilerin önemli bir rolü bulunmakta ve tüm katılımcılar önerilen bir projeyle ilgili yeri ziyaret etmeye zorunlu tutularak, kişisel olarak bu bölgedeki ihtiyaç düzeyini değerlendirmek durumunda kalmaktadırlar (Wampler, 2000).

Bütçeleme sürecinin son aşamasında ise Belediye Bütçe Konseyi kendi seçtikleri projeleri Belediye Başkanlığı Bürosuna göndermektedir. Belediye başkanlığı personeli ise bu teklifi mevcut borç ödemeleri ve personel ödemeleri gibi geçmişten bu yana var olan ödenekler ile birleştirerek, onaylanması için Meclise göndermektedir. Brezilya’da Meclisin yetkileri sınırlı olduğundan genellikle bütçeyi onaylamakta ve nihai bütçe bir yıl boyunca uygulanmaktadır. Esasen Brezilya’da belediye konseyinin katılımcı bütçelemeye dayanarak kent yönetimi tarafından hazırlanan bütçe tekliflerini reddetme yetkisi bulunmakla birlikte, uygulamada bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir (Novy ve Leubolt, 2005: 2028). Katılımcıların çoğunluğunun dikkatleri politikaların belirlenmesi üzerindeyken, katılımcı bütçelemede seçilen projeler uygulamaya konulmaktadır. Önceden belirlenmiş göstergelere göre politikaların uygulanıp uygulanmadığı konusunda gözden geçirme toplantılarına katılmalarına karşın, katılımcıların bu süreçte sınırlı bir rolü bulunmaktadır (Wampler, 2000).

resim1

Bütçenin yıl boyunca uygulanması sürecinde yönetimin teknik planları hazırlama, idari birimler arasında koordinasyonu sağlama ve Belediye Bütçe Konseyini izleme gibi sorumlulukları bulunmaktadır. Katılımcıların ise teknik planları onaylama, projelerin uygulanmasının düzenlenmesini takip etme, projelerin uygulandığı yerleri izleme ve Belediye Bütçe Konseyi delegelerinin haftada bir kere toplanmasını sağlama şeklinde görevleri bulunmaktadır. Bölgesel komiteler, faaliyetlerin onaylanmış teknik planlara uygun yapılıp yapılmadığını izlemek durumundadırlar. Semt komiteleri ise bir yerdeki inşaat projelerini takip etmekte ve bu uygulama kamusal faaliyetlerin belirlenen göstergelere uygun olarak yapılmasını garanti etmektedir. Bu ise yolsuzluğun azaltılması açısından sürecin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Örneğin, katılımcı bütçelemenin uygulanmadığı Recife kentinde inceleme komiteleri yetersiz düzeydedir. Bu kentte etkili ve bağımsız izleme komiteleri yönetim tarafından desteklenmemekte ve bu durum vatandaşların yürütülen kamusal faaliyetlerin kalitesini izlenebilme olanaklarını sınırlandırmaktadır (Wampler, 2000).

¹ Prosedürel Demokrasinin işleyiş mantığı ve teorik arka planının ayrıntısı için bkz. Jürgen Habermas, İletişimsel Eylem Kuramı, Çev.: Mustafa Tüzel, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2001., Jürgen Habermas, Öteki Olmak Ötekiyle Yaşamak, Çev.: İlknur Aka, İstanbul, YKY, 2005, ss.151-166.


(*) Bu makale, Maliye Dergisi’nin Ocak-Haziran 2009 dönemi için yayınlanan 156. sayısında yayınlanmıştır.

Devam Edecek…

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 4

Türkiye ve İzmir ölçeğindeki uygulamalarının, kendisinden beklenenlere kıyasen başarısız olan kent konseyleri projesi ile ilgili yazı dizimizin bugünkü bölümünde kent konseyleri yapılanması ve uygulamasının hukuk karşısındaki konumunu ele alıp tartışmaya çalışacağız:

Kent konseyleri ile ilgili yasal düzenlemeleri incelemiş ve bu mevzuat çerçevesinde kent konseylerinde az da olsa çalışmış herkesin üzerinde uzlaştığı bir gerçek var. O da, 5216 sayılı Belediye Yasası’nın 76. maddesi ile Kent Konseyi Yönetmeliğinin ülkemizdeki katılımcı ve çoğulcu demokrasinin beklentileri açısından yetersizliği…

6572544_orig

Evet, gerçekten de 5216 sayılı Belediye Yasasının kent konseylerini düzenleyen 76. maddesi ile bu madde hükmüne göre İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanan Kent Konseyi Yönetmeliği üzerinde yeterince düşünülüp tartışılmış, bir önceki Yerel Gündem’21 projesi deneyimlerinden yararlanılmış ve olası tüm ihtiyaçları karşılayan bir yasal düzenleme değil.

Üstüne üstlük aradan 10 yıl geçmiş olmasına karşın bu sürede edinilen deneyimleri dikkate alıp güncellenen, yaşanan sorunlara göre yeniden şekillendirilen, genelge ve yönergelerle zenginleştirilen bir mevzuat değil. O nedenle gerçek ihtiyaçlara cevap verdiğini iddia etmek mümkün değil.

Ancak, durum bu olmakla birlikte; kent konseyleri ile ilgilenen ya da uygulamada yer alan herkesin bu hukuki düzenlemelere titizlikle uyması gerekiyor. Çünkü ‘Hukuk Devleti’ olmanın yolu, hazırlanıp yürürlüğe konulan yasal düzenlemeler kendi demokrasi anlayışımız açısından yanlış ya da yetersiz olsalar bile başlangıçta onlara uyması gerekiyor. Aksi takdirde, bugün TBMM’nde yapılan oylamaların gizli oyla yapılması gerekirken bunu düzenleyen hükümlere uymayıp oyunu açık bir şekilde kullananlara gösterdiğimiz tepkiyi, kent konseylerine ilişkin hukuki düzenlemelere uymayanlara, onları dikkate almayanlara da göstermemiz gerekiyor.

Tabii ki bu yasal düzenlemelere bir yandan titizlikle uyarken, bu düzenlemeleri kendi demokrasi anlayışımız açısından yanlış ya da eksik bulmamız durumunda onları değiştirmek için gerekli olan demokratik mücadeleyi de unutmadan…

İzmir Kent Konseyi’nin yeni çalışma yönergesini hazırladığımız süreçte ülkemizde tanınan, bilinen toplam 18 ayrı kent konseyinin yönergesini hem yasal düzenlemelerle hem de kendi aralarında birbirleriyle karşılaştırarak incelemek imkânımız oldu.

Bu çalışma sırasında gördük ki Çankaya, Konak, Nilüfer, Odunpazarı, Gaziantep, Diyarbakır, Çanakkale kent konseyleri gibi herkesin bildiği tanıdığı, çalışmalarını takdirle izlediği birçok kent konseyine ait çalışma yönergesi mevcut yasal düzenlemelere aykırı, bu nedenle de yok hükmünde olan hükümleri içeriyor. Bu aykırılıklar yasal olarak yok hükmünde olmasına karşın uygulanıyor ve bu duruma kimselerden de ciddi bir itiraz gelmiyor.  Ne içişleri Bakanlığı normal yollardan ya da yaptığı teftişlerde bu konulara dikkat edip kent konseylerini uyarıyor ne de bu mevzuata aykırı hükümler nedeniyle hakları zarar görenler şikâyetçi oluyorlar.

Kısacası herkes bulunduğu konumdan ve içinde bulunduğu hukuksuzluktan ‘hallice memnun’ olduğu için bu durumu düzeltme yoluna bile gitmiyor. Aksi takdirde öncelikle kendi yerini, koltuğunu kaybedeceğini biliyor. O nedenle mevcut hukuksuzluklara göz yumuyor ve bu durum yeni hukuksuzluklara yol açıyor.

Bu hukuksuz durumlar bazen öyle uç noktalara varıyor ki; “nasılsa kimse bunun farkında değil, kimse bizi şikâyet etmiyor ve kimse bizi denetlemiyor, uyarmıyor” rahatlığıyla mevcut yasaları, hukuk düzenini dikkate almayan, “kanun da ne oluyormuş, yönetmelik de kim oluyormuş” anlayışıyla oldubitti durumlar yaratılıyor. Bu çerçevede katılımcı olması mümkün olmayanlar kurum, kuruluş ve kişiler genel kurullara katılıyor, belediye başkanlarına tanınan kontenjandan gelenlerin genel kurullara ve yürütme kurullara girmesi sağlanıyor, siyasi parti temsilcilerinin katılımının önü kesiliyor, katılım için yürütme kurulu ya da genel kurulunun onayı gibi usulsüz yöntemler icat ediliyor, kent konseyi başkanları sekretaryada çalışanların sicil amiri oluyor, çalışma grupları yürütme kurullarına sorulmaksızın meclis başkanları tarafından lağvedilebiliyor, meclisler adeta kent konseyine alternatif bir yapılanma içinde örgütlenebiliyor, genel sekreterlere kent konseyi başkanına ait temsil yetkileri verilebiliyor; hatta kent konseyi başkanının önüne geçmesinin yolu bile açılıyor…

www.public-domain-image.com (public domain image)

İşte bütün bunlar, verdiğimiz bu örnekler aslında yaratılan küçük iktidar alanları üzerinden kişisel egoların tatmin edildiği, mevcut ittifakların herkese makam, koltuk ve kartvizit dağıtılarak sağlama bağlandığı yanlışlıklar, eksiklikler ve hukuksuzluklar oluyor…

Bu hukuksuzluklar demokrasiyi, kişisel hak ve özgürlükleri, barışı, sivil toplum anlayışını, yönetişim zihniyetini zedeleyip ona zarar verdiği gibi aynı zamanda toplumdaki hukuka ve adalet duygusuna da zarar veriyor…

Aynen mevcut hukuki düzenlemeler çerçevesinde TBMM’nde oyunu gizli kullanması gerekirken oy pusulasını herkese göstere göstere kullanan insanların bugün yaptığı gibi bir durum bu (!)

O nedenle, demokrasinin ‘oyunbozanlık’ anlamına gelen bu tür çifte standartları kaldırmadığını söylemeden geçmeyelim…

Devam Edecek…

Önemli bir yönetim stratejisi: İşbirliği – 2

Ali Rıza Avcan

Önemli bir yönetim stratejisi olarak işbirliğini ele aldığımız bu yazının ilkinde belediyeler arasındaki işbirliğini ele alıp bunun gerekliliğini vurgulamaya çalışmıştık.

Bugün ise bir kentin yaşamındaki diğer önemli aktörlerden, merkezi yönetim kuruluşları olan valilikler, bakanlık temsilcilikleri, meslek odaları, demokratik kitle kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğinden söz etmeye çalışacağız.

Eski’ Türk Dil Kurumu’nun 1981 baskılı ‘eski’ Türkçe Sözlüğüne göre ‘işbirliği’ sözcüğünü, “amaçları ve çıkarları bir olanların kurdukları çalışma ortaklığı” olarak tanımlanıyor.

motivasyon-004

Bu tanıma göre birden fazla taraf arasında işbirliği yapılabilmesi için ortada ortak bir çıkar ve amacın olması, işbirliğine taraf olanların bu amaç ve çıkarlar çerçevesinde bir araya gelmesi ve kendi başlarına yaptıklarından farklı bir çalışma ortamı yaratmaları gerekiyor.

Sözcüğün anlamını açıklayan Türk Dil Kurumu’na göre birden fazla olan tarafların amaç ve çıkarları arasında bir ortaklık olması için, iyi niyetli olduğunu varsaydığımız her bir tarafın öncelikle kendisi dışındaki diğer tarafların amaç ve çıkarlarını bilmesi, öğrenmesi gerekiyor.

Ardından da her birinin net ve kesin bir iradeyle bir araya gelerek kendi amaç ve çıkarlarıyla diğer tarafların amaç ve çıkarları arasındaki ortak noktaları arayıp bulmaları, buldukları ortak noktalar üzerinde karşılıklı bir anlaşmanın sağlanabilmesi için mevcut koşulların bu işbirliği için uygun olup olmadığını araştırması gerekiyor.

İşbirliği konusu ile ilgili taraflar arasında amaç ve çıkarlar açısından ortak noktalar bulunduğunu belirleyen tarafların öncelikle bir araya gelip bu ortak amaç ve çıkarları görüşüp tartışmaları gerekiyor.

Yapılan görüşme ve tartışmalar sonucunda netleşen bu ortak ve çıkarlar üzerinden işbirliğinin konu, amaç, hedef, kapsam, süre, yöntem ve eylem programı gibi farklı boyutları konusunda bir planlamanın yapılması ve olası uygulamanın izleme ve değerlendirilmesi ile ilgili ilke ve yöntemlerin belirlenmesi gerekiyor.

Ardından da tüm tarafların katılımıyla işbirliğinin uygulamaya sokulması gerekiyor.

Görüldüğü gibi basit bir işbirliğinin tasarlanıp uygulanması ve uygulamanın izlenip değerlendirilmesi bile uzun, zahmetli ve yorucu çalışmaları gerektiriyor.

Ayrıca amaç ve hedeflerde bir esneklik yaratmak, tavizler verebilmek konusunda fedakârca davranmayı da bilmek gerekiyor.

toplanti-012

Oysa hayat kısa ve her şeyi hemen yapmak, yapılanın meyvesini acilen toplamak gerekiyor…

O kadar düşünüp taşınıp plan yapmaya filan da vaktimiz yok.

Ayrıca kendim dururken, şişkinleşmeyi bekleyen egom kendi amaç ve hedeflerimi öncelerken “diğerlerini hiç bekleyemem” demek o kadar kolay ki…

Yola önce ben çıkmalıyım ve kimseyi dinlememeliyim…“, “Kimseyle birlikte olmak, işbirliği yapmak gibi dertlerim filan olmamalı…” Çünkü hedefe ilk ulaşan yarışı kazanır ve geride kalanlar sadece kaybedenlerdir… Ayrıca “ben o kadar sıkıntıya da gelemem, başkalarının tafrasını çekemem…

Az olsun, küçük olsun ama benim olsun!

Kazanırsam benim olur, kazanamazsam benim yenilgimle yıpranan umutlar nasılsa o işin yapılmasını daha da zorlaştırır…

Hele bir de araya din, mezhep, etnik ayrımlar ve siyasal rekabet girmişse, bunlar ayrılığın malzemesi ya da nedeni yapılmışsa; işler işte o zaman daha da bir kolaylaşır… “Ben onunla bir araya gelemem ki”, “bizim onlarla birlikte iş yapmamız mümkün olmaz” gibi gerekçeler arka arkaya sıralanır…

Ancak amaç ve hedef bir kamu mülkünün, halka ait bir değerin ya da zenginliğin paylaşılması, diğer bir deyimle yağmalanması söz konusu olduğunda bazı tarafların, özellikle de o kentte var olan sermaye çevrelerinin ve örgütlerinin, başka konularda bir araya gelemezken bu tür konularda kolaylıkla bir araya geldiklerini, belediye başkanının sağında ve solunda yer alarak “örnek” bir beraberlik sergilediklerini görmek de her zaman için mümkündür.

EXPO 2015 ve 2020 adaylık süreçlerinde büyük bir lokma olarak hedefe konulan ‘İnciraltı’, geçmişte ve günümüzde ‘Basmane Çukuru’, ‘Kültürpark’ ve ‘Körfez Geçiş Projesi’ gibi konularda görülen rant odaklı ortaklıklar ya da besleyip büyütüp İstanbul sermayesine teslim edilen Tansaş, Kipa ve İzair gibi işbirlikleri bunun en kolay hatırlanan, en somut örnekleridir.

Aslında bütün bunlar bildiğimiz, gördüğümüz, tanık olduğumuz şeyler…

f7582cab-7b47-4220-95bf-d1a8ce9f2540

İşte o nedenle belediyelerimiz, valiliklerimiz, bakanlıkların il örgütleri, meslek odalarımız, demokratik kitle örgütlerimiz ve de sivil toplum kuruluşlarımız ne kendi aralarında ne de diğer taraflarla bir araya gelmede, birlikte iş yapmada, işbirlikleri oluşturmada –ne yazık ki- başarılı olup sonuç alamıyorlar, bir araya gelseler bile bunu sürdüremiyorlar.

Çünkü işin püf noktasının katılımcı ve çoğulcu demokrasi olduğunu bilmekle birlikte; temsili demokrasinin araçlarından biri olan seçilmişler tarafından atanarak ya da bizatihi seçilerek edindikleri kendi güçlerini ve küçük iktidar alanlarını korumaktan vazgeçemiyorlar…

Kent Konseyleri Onuncu Yılını Doldurdu…..

2006’da kent konseyleri oluşturuldu. Demek ki on yıl olmuş.

Öyleyse bir ‘muhasebeyi’ hak ediyor.

Önce adını koyalım; kent konseyleri sonuçta bir katılım mekanizmasının adıdır.

Yani kendisi dışında var olan bir sabit değere ya da güce onu değiştirmeksizin eklemlenmek üzere kurgulanmış.

Peki, eklemlendiği güç ne?

Bu güç’ün belediyeler olduğunu biliyoruz ve belediyelerin de kentleri yöneten yerel güç olduğu açık.

Elbette her kavram gibi hem belediyeler hem de kentler değişime uğradı. Kapitalizm kentleri dönüştürdü ve onları birer sermaye birikimin nesnesi haline getirdi. Artı değerin üretildiği ve bölüşümün kanalize edildiği, aynı zamanda kentin de bizatihi kendisinin dev bir sermaye yatırım alanı olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıktı.

İlhan Tekeli’nin deyimiyle kapitalist sisteme tam eklemlenen Türkiye’de “80’lerden sonra küçük sermaye kentinden büyük sermaye kentine geçildi” ve takip eden yıllarda kentler küreselleşmenin bütün unsurlarını bağırlarında taşımaya başladı.

kent-konseyleri-007Kent değiştiği gibi belediyeler de değişti; artık esnaf ağırlıklı belediye meclis üyeleri yerine, imar hareketlerinden haberdar, finansal konularda birikimi olan yeni bir profil meclislerin ağırlıklı kesimini oluşturdu. Belediyenin kenti yönetme biçimi de bu değişimden nasibini aldı; kamusal hizmet odaklı belediye yerine kar zarar hesabı yapan ve şirket mantığı ile hareket eden tipik bir işletme olgusu karşımıza çıktı.

Bütün bu değişimin arka yüzünde olan neo-liberal anlayış, eleştirilmekle birlikte yönetişim, ortak akıl ve benzeri kavramları temel alarak yönetime yeni bir derinlik kattı.

Kapitalizmin kendi sürekliliğini pekiştirme hamlesi olarak görülse bile yönetim olgusunun temelini genişlettiği, kısmen yönetim erk’i içerisine halkı kattığı için olumlu olarak gören geniş bir kesim oluştu.
Ancak katılım olgusuna daha soldan bakan anlayışlar da gün yüzüne çıkmaya başladı. 1990 yılında Brezilya’da gelişen kent bütçesinin kent halkı ile birlikte oluşturulması ve bunu 2000’li yıllarda ‘katılımcı bütçe’ kazanımı olarak Brezilya anayasasına koydurmaları bu örneklerden biriydi.

1980’lerde ise bizde sol bir belediyecilik deneyi yaşandı ve tarihe ‘Fatsa Deneyi‘ olarak geçti. Ancak neredeyse bütün ilçe ve belediye başkanı faşizan bir yöntemle yok edildiği için belini bir daha doğrultma olanağı bulamadı ve güzel deney belleklerimizdeki yerini aldı.

Sosyal demokratlar ise 1975’li yıllardan sonra katılımla ilgili kavramları telaffuz ettiler ama iktidar ilişkilerine halel getirmeyecek, katılımın sadece uzmanlarla bölüşülebilecek biraz da yönetim erkine yardım edebilecek bir perspektifte ele aldılar.

Murat Karayalçın’ın ‘Ankara Programı’nda açıkladığı belediye meclislerinde alınan kararların halka açılması, mahallelerde yurttaşların kararlara katılımının sağlanması gibi girişimler iyi niyetle dile getirilmiş ama mekanizmaları oluşturulmamış uygulamalar olarak kaldı.

Vedat Dalokay’ın 80’li yıllarda ANAP belediyeciliği olan siyasetten soyutlanmış ve sadece “hizmet” e indirgenmiş anlayışını ters yüz ederek, yerel yönetimlere sorumluluk anlamında siyasi bakmayı ve demokrasinin temeli sayan bir pencere açtığı konusu unutulmamalıdır.

Sonraki yıllarda özellikle Ege Bölgesi’nin kıyı kasabalarında Urla, Dikili ve Aliağa’da dillendirilen ancak sonraki yıllarda süreklilik arz etmeyen ‘kent senatosu‘, ‘halk meclisi‘ adıyla bilinen katılım deneyimleri ne yazı ki birer hoş deneyim olarak kaldı.

1989‘da sosyal demokratları “…üretim ilişkilerinde ve iktidar ilişkilerinde sınıfın/kitlenin konumunu değiştirme, dönüştürme fikri Sosyal Demokrat radikalizminde ancak ‘katılımcılık’ söyleminin sınırları içinde var olur” diyen Tanıl Bora’nın kulaklarını çınlatalım ve soralım şimdi bu radikalizme ne oldu?

1970’lerden beri iyi niyetle dile getirilen katılımcı belediye olgusu önemli bir yerel politika ilkesi iken 2016 yılına geldiğimiz bu günlerde tutarlı birkaç örneğin dışında hiçbir başkanın üzerinde durmadığı “olsa da olur, olmasa da olur” bağlamında ele alınan bir konu haline geldiğini görüyoruz.

Üstelik somut elle tutulur kent konseyi gibi mekanizmalar varken…

8s-kent-konseyi4

Kentin, artı değerin ve (kent topraklarının piyasaya açılmasından dolayı) geniş kapsamlı rantların üretildiği, artı değerin bölüşümünün kanalize edildiği olgusu bizzat kendisinin dev bir sermaye yatırım alanı olması yanında üretim ilişkilerinin cereyan ettiği mekân olma özelliği ‘katılım’ın basit bir karar alma sürecine katılmadan öte bir şey olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Toplumu ve demokrasiyi dönüştüren bir yapıya işaret ediyor…

Gezi’de ve dünyanın birçok kentinde ortaya çıkan isyanlar da bunun kanıtı değil mi? Kentte yaşayanlar, şehrin kaderinde söz sahibi olmak istiyor, David Harvey’in deyişiyle “Hemşeri ile yoldaş kol kola“ girip isyan bayrağını dalgalandırıyor.

Şehirdeki ‘ortak alanlar‘, kent dönüşümü, yaratılan artı değerin kendileri dışındaki kesimlere pay edilmesi, çevre duyarlılığı, sağlıklı ulaşım, konut hakkı vb. gibi bir dizi sorunun çözümünde kendilerinin de söz sahibi olma taleplerini haykırıyor.

Sonuçta bütün bunlar kent yönetimine katılma sürecini içeriyor.

Şimdilerde kent konseyleri hazır birer mekanizma özelliğini taşıyor gibi.

Ancak yukarıda sayılan ‘kent hakkı’ kavramı içerisinde görülen kavramları kent konseylerinin ‘ehlileştirilmiş’ ve bürokratik katılımcı anlayışı içerisinde başarmak mümkün mü? Bunu zaman gösterecek.

Gene de uzun soluklu bir çalışmada katılımın toplumsal bir içerik kazanıp, kent değerlerini savunan bir noktaya çekilmesi kaçınılmazdır.

Öbür türlüsü katılımı teknik ve bürokratik bir aygıt gibi görüp, içini boşaltmaktır.

Yani herhangi bir belediyenin sosyal işler biriminin yapacağı işleri bir kez de kent konseyi eliyle uygulamaya sokması gibi.

Sol söylemi şimdilik dışarıda tutarsak katılımcılığı 1970’li yıllardan beri savunan sosyal demokrat yerel yönetim anlayışındaki belediyelerin, katılım konusundaki politikalarını yüksek sesle söylemeleri, kent konseylerindeki uygulamalarında bu politikalarını hayata geçirmeleri beklenirdi.

Oysa kent konseylerindeki uygulamalar bakıldığında Eskişehir ve Nilüfer belediyeleri ile diğer birkaç belediye hariç olmak üzere kayda değer bir katılımcı anlayışı görmek mümkün değil gibi.

Bütün hizmetleri yerine getirseniz bile katılım ögesini esas alıp, halkı karar süreçlerine katmadığınız zaman olabileceklere iyi bir örnek oluşturacak bir araştırmanın sonuçlarını paylaşmak isterim; 2010 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi tarafından Dikili’de yapılan bir araştırmada bir dizi sosyal politikayı uygulamaya koyan belediye başkanı Osman Özgüven’in bu gayretlerinin halk tarafından benimsenmediği kaydediliyor ve bunun nedeni “…Osman Özgüven’in kişisel gayretlerinin demokratikleşememesi, kitleselleşememesi..” olarak gösteriliyor.

Bunun tercümesi belediye başkanının katılımcı bir politikayı benimsemediğini, yaptıklarını etkili olarak anlatamadığını göstermektedir.

Oysa aynı Dikili Belediye Başkanı 1980 darbesi sonrası örgütlediği kültürel şenliklerle demokratik bir tavra önderlik etmiş, sanatın ezilen kitlelerin yanında olduğu gerçeğini belediyenin iş ve eylemleri ile kanıtlamıştı..

Bu durumu dile getirirken Dikili’ye haksızlık etmek istemem. Aynı kaderi paylaşan Urla, Bergama, Dikili üçgenindeki birçok sosyal demokrat belediye var.
Üstelik bu belediyeler 1980’lerde katılımcılığı telaffuz eden ilk yerel yönetimlerdi. Şimdi ise bir geleneksizliğin timsali gibi en arka sırada hizalanmış vaziyetteler.

kalabalik-23a

Doğrusu, sekizinci yılında kent konseylerinin ne durumda olduklarına Prof. Dr. Adnan Akyarlı’nın “Kent Konseylerinin Sosyal Demokrat Belediyeler Açısından Değerlendirilmesi” kitapçığı neden oldu.

Hoca, kent konseylerinin gerçekleştirdiği olumlu projeleri ortaya koymuş, hatta İzmir Kent Konseyleri Birliği, Türkiye Kent Konseyleri Platformu gibi kent konseylerinin örgütlenme çabalarının öykülerini dile getirmiş.

Bu çabalar çok önemli.

Kuşkusuz kent konseyleri yeni deneyimler yaşayarak olumsuzlukları yenip olumlu adımlar atacaktır, buna yürekten inanıyoruz.

Ama bazı olumsuzlukları da açık yüreklilikle dile getirmek gerekmiyor mu?

Mesela Gezi isyanı olurken kent konseylerinin ne yaptığını sormak bunun nedenini irdelemek gerekmez mi?

Hadi diyelim sıcak eylemlerin içinde yer alınmadı, peki parklarda yapılan forumlara kent konseylerinin katılmalarının ne sakıncası olabilirdi?

Hoca’dan ricamız bu sorunları irdelemesi, ayrıca sosyal demokratların katılımcılık geçmişlerini bir kez daha hatırlatıp, bunun yerel demokrasinin temel ilkesi olduğu hususunu belediyelere bir kez daha hatırlatmasıdır. Böylece Kent Konseylerinin önemi de ortaya çıkmış olur.

(1) Bora, Tanıl; “Yerel Yönetim, Sosyal Demokrasi ve Sosyalistler”, Birikim Dergisi, Temmuz 1989

(2) Çavuşoğlu, Erbatur; Yalçıntan, Murat Cemal; “Kapitalist Kentte Sosyal Belediyecilik Ne kadar Mümkün?”, Değişen İzmir’i Anlamak, Phoneix Yayınları, İstanbul-2004

Kent Konseyleri

21.yüzyılın gündemi olarak belirlenen, ”sürdürülebilir kalkınma ve çevrenin korunması” konularında, kendilerine bir misyon yüklenen kent konseylerinin, ülkemizde yeterince anlaşılamayan önemi üzerine düşüncelerimi belirtmek istiyorum.

Kentte yaşayanların, kentleriyle ilgili karar süreçlerine katılımının, söz söyleyebilmelerinin, en kolay ve uygun aracı olan kent konseylerine üç şekilde yaklaşılmaktadır ülkemizde.

Birincisi, belediye yasalarında kurulmasının zorunluluğu açıkça belirtilmesine rağmen, böyle bir kavram böyle bir örgütlenme yokmuş gibi davranan yerel yönetimler.

İkincisi, bizim kamu yönetimi geleneğimizde çok rastladığımız şekilde,”kent konseyi kurulacaksa, onu da en iyi biz yaparız” deyip, olayı kendi içlerinde çözen, yani -mış gibi yapan yerel yönetimler. Bu tip kent konseylerinin yürütme kurulları da, ağırlıklı olarak yerel yönetim ve kamu kurumu yöneticileriyle oluşmuştur.

Üçüncüsü ise, sayıca en az olan ama kent konseylerinin gerçek misyonlarıyla örgütlenebildiği ve etkin olduğu yerel yönetimlerdir.

kent-konseyleri-0032014 yerel seçimleri öncesi, 6360 sayılı yeni büyükşehirler kurulması ile ilgili yasa çıkmadan, Türkiye’de yaklaşık 3.000 belediye, bunlarında 200’ünde kent konseyleri oluşmuştu. Çoğu da yukarıda belirttiğim ikinci kategoride yer alan kent konseyleriydi.

Burada, sadece, konuya soğuk yaklaşan yerel yöneticileri değil, bunun yanında örgütlenme ve demokratik katılım pratiği oldukça eksil olan kent insanlarını, toplumu yani kendimizi de eleştirebilmeliyiz.

Bileşenlerine baktığımızda, toplumun hemen tamamını kapsayan, bunun yanında kamu kurumlarını da içine alan geniş bir örgütlenme ve platformdur kent konseyleri.

Kent konseylerinin mevcut yasalar çerçevesinde ne gibi çalışmalar yapabileceğini ve yerel yönetimlerin bu oluşumdan nasıl yararlanması gerektiği konularına bir sonraki yazıda değinmek üzere…

Söz Meclisten İçeri: Katılım Sorunu

Yerel yönetimlerin yerel kaynak ve hizmetlerin yönetimi ve denetimi işlevini üstlendikleri düşünüldüğünde temel ilkelerden birisi, bu kaynak ve hizmetleri tüketen kesimlerin temsilcileri aracılığıyla, yönetim ve denetimde etkili olabilmeleridir.

Günümüzde ne düzeyde olursa olsun bir yönetimin demokratikliğinin ölçütünün, sağladığı katılma olanakları olduğu konusunda genel bir kabulden söz etmek de olanaklıdır. Katılma, “kamu siyasalarının belirlenmesinde ve uygulanmasında ve denetlenmesinde yer alma” ya da “iktidar kullanan kurum ve kişilerin aldıkları kararları etkileme amacına yönelik tüm eylemler” olarak tanımlanabilmektedir.

Bu tanım sonucunda yerel hizmetlerde kaynak ve hizmetlerin kullanımında yetkili temsilcilerin karar alma ve uygulama süreçlerini “katılımcı” olarak planlamaları kaçınılmaz olmalıdır.

Bu bağlamda bakıldığında “yönetime katılım” süreçlerini ve katılımın karar alma iradesine dönüşmesini sağlayan argümanların hangi düzeyde sonuç alabildiklerini incelemek gerekir.

balon-01

Türkiye’nin de kabul ettiği Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın önsözünde; vatandaşların kamu işlerinin sevk ve idaresine katılma hakkının Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin paylaştığı demokratik bir ilke olduğu ve bu hakların en doğrudan kullanım alanının yerel düzeyde olduğu belirtilmiştir.

Bu bağlamda bu katılım hakkını sağlayan ve yasayla da dayanak belirtilmiş olan kent konseylerinin doğrudan yerel demokratik katılım mekanizması içinde sayılması ve işlevlendirilmesi kaçınılmazdır.

Kent konseylerinin kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirme gibi usul ve esasları ilke edinmiş olması göz önüne alındığında bu yapıya üye olan kurumsal veya bireysel temsilcilerin “kent müfettişi” olarak katılım sürecine dâhil olmaları gerekmektedir.

Ancak ülkemizde genel kanı ve uygulamaya bakıldığında kent konseylerinin “katılımcı demokrasi” söylemi altında kentsel meselelere kafa yormaz, siyasi ve bürokratik iradenin sözü dışına çıkmaz, elit ve halk tabakası arasına sıkışarak işlevselliğini yitirmiş, yasa gereği kurulmak zorunluluğu olan yapılar olarak görülmesi katılımcılığa ne denli güdük ve sakat baktığımızın da göstergesidir.

Bu tespitten hareketle yerel yönetimlerde katılım, halka yakınlık ve yerellik gibi demokratik ölçütler bakımından olmazsa olmaz ilkeler bir efsane olarak anılmaktadır.

eller-26

Katılımcı demokrasi lehine geliştirilen ideolojik ve pragmatik argümanlara karşın, günümüzde karmaşık teknoloji toplumunda doğrudan halk katılımının uygulanabilirliğine ve beklenen faydalı sonuçları elde etmeye şüpheyle yaklaşan, hatta doğrudan halk katılımını birçok kötü etkiye sebebiyet verecek tehlikeli bir girişim olarak gören eleştirel katılım literatürü gelişmiştir. Söz gelimi (günümüzde de yaşadığımız) kentsel bir yenileme planıyla ilgili katılımı savunan nice saygın akademisyenler dahi “biz yaptık, siz bir bakın ama ne derseniz deyin, biz bunu yine de yapacağız” diyebilmektedir. Buradaki temel sorun az önce de sözünü ettiğim halk ve elit arasındaki derin uçurumdur.

Halk tarafından katılım, kamu mal ve hizmetlerinin tüketicisi olarak kendi haklarını korumanın bir aracı, danışma hakkı ve mevcut politika belirleyicilerin sahip olduğu karar alma iktidarını topluma devretmesi olarak görülebilir. Elit açısından ise katılım, statükoya destek sağlamaya yarayan bir meşrulaştırma aracı ve kamu hizmetlerini geliştirmenin bir aracı olarak görülebilir; ama asla karar alma iktidarının değişiminin bir aracı değildir.

Bu nedenle elitin halka danışması gerektiği yerel bir hizmet hakkında ifade ettiği “biz bunu katılımcı yaptık” söylemleri, sadece içsel bir duygusal yoğunluğun ve nicelik gereği bir toplantı odasında monolog şeklinde gerçekleştirdiği sunumların sonucunda aldığı kararların ifadesidir.

Hal böyle olunca yerel düzeyde katılım, zaten etkili ve yetkili mercilere erişim imkânı olan kişi ve grupların dayatmalarıyla sınırlı kalacaktır. Bu durumda mevcut iktidar ilişkilerinde herhangi bir değişim meydana getirmediği için yerel düzeyde katılım “sembolik” kalacaktır. Yasal bir gereklilik olarak katılım öngörüldüğünde, katılımın “formalite icabı” çabucak yerine getirilmesi gereken bir uygulamaya dönüşmesi kentsel planların hazırlanmasında, kentin geleceğini etkileyecek hayati kararlarda halkın memnuniyetini ölçmeyen geri dönüşü imkânsız tahribatlar yaratacaktır.

Bu bakımdan katılımcı süreci yönetenlerin katılımcı demokrasi idealine inanmış olması son derece önemlidir.

Hayat Normale Dönsün Dönmesin, Biz ‘Katılımcı Demokrasi’yle Olmak İsteriz

Günlerden OHAL’deyiz, aylardan gerçekten olağanüstü hallerde.

15 Temmuz’da bizim paramızla alınmış uçakları kullansınlar diye bizim paramızla okumuş çocuklar Ankara’dan başlayarak olmaz işlere kalkıştılar. Yüzlerce insanımız öldü, yüz binlerce insan işini gücünü bırakıp meydanlarda sabahladı. Kamu kaynakları önce darbe girişimine sonra bu meydanlara akıtıldı; belediyeler kent içi ulaşıma, ‘demokrasi’ meydanlarına çay, çorba, su, pide, kavurma, bayrak dağıtma çadırlarına (nereden karşıladılar şimdilik bilinmez) büyük kaynaklar harcadılar. Kalkışma nedenli gözaltılardan basına yansıyan ifadelerin bir kısmı dudak uçuklattı. Tutuklamalar, cadı avlarına dönüşmeye başlayan açığa almalardan öğrendik ki kamu yöneticilerinin bir yarısı diğer yarısından farklı bir şekilde, vatandaşa hizmet derdinde değil başka işlerle meşgulmüş. Meşhur ’paralel’, oraya buraya girmiş, oturmuş, yuvalanmış, devleti adeta işgal etmiş, miş, miş… (‘mış’ları bize masal anlatmasınlar diye yazıyorum tabii… Girmiş, oturmuş, yuvalanmış oldukları gerçek olsa da, biliyoruz keramet sihirde değil ‘’beraber yürüdük bu yollarda’’yla. Garip ama gerçek, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e göre sihirle ve üç harflilerle de olabilir. Kendisi Ankara’yı parsel parsel verirken imzaları basan elleri onların kontrolü altındaymış… mış… mış… Bu bahislerde kabahat altın iğne, alıp da takan senden benden mağdur, 12 yılın başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı bile ‘kandırılmış’… mış… mış…) Memleketin başındaki tek bela, 15 Temmuz kalkışması da değil. Son 7-8 aydır patlamalarda ölenlerin sayısını sayabilmeyi kaçımız becerebilir? Daha dün, gün güne devretmeye yakınken Van’da bomba yüklü araç patlatıldı, sabahın erken bir saatinde Elazığ’da benzeri bir olay İl Emniyet Müdürlüğü’nün neredeyse içinde gerçekleştirildi, televizyonlar bu olay yerine henüz ulaşırken Bitlis’ten bir başka patlama haberi geldi. Yüreklerimiz ağzımızda yaşar haldeyiz çoluk çocuk.

eller-38Bu hallerdeyken memleket, yani güvenlik ve geleceğimizin belirsizliği birinci meseleyken, konuşulabilen elbette ‘’Çocuğunuzla veya annenizle gittiğiniz parktaki oyuncaklar sizce nasıl olmalı?’’, ‘’Kültürpark’ın yeni kültür merkezi projesi yeşili ve kültürel mirası ne kadar koruyor, nasıl daha iyi korur?’’, ‘’Ulaşım kartlarımızın değiştirilmesi sırasında yeniden kart satın almaktan başka çözümler var mıdır?’’, ‘’Körfezi köprüyle geçme projesi yerel kalkınmamıza ne gibi etkiler yapar?’’ gibi sorular çerçevesinde olamıyor elbette. Her gün şehit cenazeleri, bombalar, yeni ölümlerle kuşatılınca hayat, gülümsemek bile neredeyse suça dönüşüyor.

Oysa biz, bizim mahalleli, bizim sokaktakiler, aynı parkı kullanan, aynı muhtarlıktan ikamet alanlar veya sadece bizim caddedeki hareket noktasından, metro istasyonundan gelip geçenler… Ve hatta bambaşka şehirlerden benzer hikâyeleri olanlar… Bizim gündelik hayatımıza dair konuşmamız gereken, konuşabileceğimiz çok şeyimiz var! Üstelik de konuşmak, hayatımızı iyileştirecek yeni yaratıcı öneriler geliştirmeye açılmanın, en azından birbirimizin ve bir arada yaşadığımızın farkına varmanın başlangıcıdır.

Fırsat bulup da konuşmaya başlayabilmek için sıra beklersek… Vay halimize! Çünkü günlük yaşamımızla ilgili konular bir taraftan merkeze doğru çekilip bizden iyice uzaklaşmakta diğer taraftan da dibimizdeyken bile gündemimizden uzaklaşmakta.

İşte tam da bu yüzden, Kent Stratejileri Merkezi adlı bu bloğun önerisiyle gelen arkadaşım Ali Rıza Avcan’a teşekkür borçluyum.

muhitİşte tam da bu yüzden sizlerle burada buluşalım istiyorum. Yerel demokrasi, katılım, kent konseyleri, stratejik planlar, yerelin ve mekânın cinsiyeti, vb. Kaşığımıza ne düşerse! Kimine göre hafif, kimi zaman ağır, yazar, birlikte yürürüz.

Bir dahaki buluşmamıza kadar, belki de bir fikri, aklınıza düşmüş bir sorunun yanıtını yakalamak ya da bir fikrinizi insanlara sunmak istersiniz. Bunun için çeşitli imkânlar var. Örneğin, http://www.muhit.co gençlerin bize bu amaçla ürettiği yaratıcı bir imkân. Bir göz atın, güzel bir başlangıç olabilir. Bu yazı gibi.

Biliriz ki başlamak iyidir.