İzmir’in unutulan sanatçıları 18 – Marko Melkon Alemşeryan

Ali Rıza Avcan

ABD’ne seyahat eden yabancıları gösteren listenin 7. sırasındaki 33 yaşındaki “Melkon Alemsherian”
Amerika Birleşik Devletleri’ndeyken 47 yaşında aldığı 104 numaralı kayıt kartı…

Konuştuğu Türkçe, Ermenice ve Rumca dillerinde geniş bir repertuara sahip olan Marko Melkon Alemşeryan 1937 yılında “Oğlan oğlan” şarkısı ile ilk plak kaydını yapmıştır.

Dönemin ünlü firmaları Re, Kaliphon, Metropolitan ve Balkan‘dan bir dizi plak çıkardı. 1960 yılında, Jules Dassin‘in Pazar Günü Asla (Pote tin Kyriaki) filmi için Manos Hacıdakis‘in bestelediği “Ta pedia tou Pirea” şarkısında ud çalması için ünlü orkestra şefi Don Costa‘dan teklif almış ve bu cazip teklifi kabul etmiştir. Film, 1961’de bu şarkıyla En İyi Müzik Oscar‘ını almıştı.

Marko Melkon Alemşeryan (Μάρκος Μελκόν) Amerika Birleşik Devletleri‘nde Orta Doğu ve oryantal dans müziğinin önemli bir erken dönem figürüydü ve çoğu şarkısını Türkçe söylüyordu.

Şimdi gelin isterseniz, Marko Melkon Alemşeryan‘ı, 26 Ekim 1929 doğumlu kızı Rose Hagopian-Moziyan-Alemşeryan‘ın ağzından dinleyelim:

Babam Melkon Alemşeryan, 2 Mayıs 1895’te İzmir’de (İzmir), Ermeni ebeveynler Garabed ve Hripsime Alemşeryan’ın çocuğu olarak dünyaya geldi. Annesi gençliğinde gitar dersleri almasını istiyordu ama bulabildikleri en yakın şey uddu. Yani tesadüfen bu onun enstrümanı oldu. On yedi yaşında Türk ordusundaki görevini yerine getirecekti. Babasının onun adına cizye ödeyip askerlikten muaf olmasına gücü yetmediği için Yunanistan’ın Atina şehrine kaçtı ve burada taverna ve kahvehanelerde çaldı. İzmirli olduğundan akıcı bir şekilde Yunanca konuşuyor ve şarkı söylüyordu. 1921’de müzisyen arkadaşı ve meslektaşı Achilles Poulos ile birlikte Amerika’ya gitti. New York’a vardığında gemide tanıştığı bazı Yunan denizciler onu doğrudan bir kahvehaneye götürdü. Bütün gece elinde ud çalmış ve sonunda ertesi sabah cepleri parayla dolu olarak kız kardeşinin evine varmış. Ailesi onu bu kadar parayla bulunca şok oldu. Kimse Melkon kadar şok olmadı. Amerika’da müzisyen olarak çalışabileceğini bilmiyordu. Böylece kariyerine kabare sanatçısı olarak başladı. Marko Melkon sahne adını aldı. Yunanlılar, özgün tarzı nedeniyle onun Yunan olduğunu iddia ettiler. 1923’te ailesi Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı ve Yunanistan’a kaçtı. Marko’nun biriktirdiği parayla Amerika’ya geçiş masraflarını karşıladı.

1928’de Marko evlenmek için Yunanistan’a döndü. Selanik’te bir hafta içinde İzmirli Ermeni kızı Azad Karnoogian ile tanışıp evlendi. Eski arkadaşı Achille Poulos sağdıç olarak görev yaptı. Düğünden önceki gece Marko, genç gelininin ağladığını görünce onunla evlenmeye zorlandığını sanıp oradan kızgınlıkla ayrıldı. Achille onu bunun doğru olmadığına ikna etmeye çalıştıysa da tartışma alevlendi ve zavallı Achille sonunda Marko’nun udunu kafasına yedi. Yine de Marko ve Azad ertesi gün evlendiler. Çift, Marko’nun Mt. Auburn Bulvarı’nda bir müzik ve plak dükkanı işlettiği Watertown, Massachusetts’e yerleşti. Benim ve ağabeyim Garabed’in iki çocukları vardı. Buhran sırasında babam işini kaybetti ve biz de New York’a taşındık ve orada yeniden kulüplerde çalmaya başladı. Kırklı yıllarda MeRe, Kaliphon ve Metropolitan plak şirketlerinde yapılan bir dizi plağın yayınlanmasıyla popülaritesi arttı. İlk albümü “Oğlan, Oğlan” ülke genelinde büyük beğeni topladı. 1950 yılına gelindiğinde Marko’nun kayıtlarının bulunmadığı bir Ermeni hanesi neredeyse yoktu. Grubunda kemancı Nişan Sedefliyan veya Nick Doneff, ünlü kanun sanatçısı Garbis Bakırcıyan ve genellikle gece kulübündeki kadın dansçılardan biri olan bir dümbelek sanatçısı vardı.

Babamın beni bir kayıt seansına götürdüğünü hatırlıyorum. “Püsküllü bela”yı kaydediyorlardı. Mühendis, bunun ana kayıt olacağını her söylediğinde, dümbelek çalan zavallı kadın sinirleniyor ve ritmini kaybediyordu. Hepsi kontrol odasında kayıttan müziği dinliyordu, bu yüzden beni duyabildiklerinin farkına varmadan dümbeleği alıp ona eşlik ettim. Babam dışarı çıktı ve ben de sinirleneceğini düşünerek dümbeleği hemen bıraktım. Bunun yerine, “Sen çal!” dedi. Onun dünyasının bir parçası olmak çok heyecan vericiydi ve genç bir kız olarak, kayıt başına 5 dolarlık bir servet kazandım! Yaz aylarında, otellerin Doğu Yakası’nın her yerinden gelen Ermeni göçmenlerle dolup taştığı Catskill Dağları’na giderdik. Marko, Tannersville Bar, Washington Irving Hotel ve Clinton Hotel’de çaldı. Bir yıl babamın annemi, teyzemi ve beni yazın çalacağı Tannersville Bar’a götürdüğünü hatırlıyorum. Biz geldiğimizde başka bir udçu, babamın şarkılarından birini çalıyordu. Bitirdikten sonra babam bana ud sanatçısı hakkında ne düşündüğümü sordu. “Bir amatör için hiç de fena değil” dedim. Marko güldü ve besbelli benim hayranlığımdan etkilenmişti. Onun dünyadaki tek profesyonel ud çalan olduğunu sanıyordum! Sahnedeki varlığı ve Ermenilerin “kef zamanı” (iyi, keyifli zamanlar) dedikleri şeyi yaratma yeteneği gerçekten dikkate değerdi. “Kef-making” (keyif yapma) işini sanata dönüştürdü ve bence bu onun en büyük yeteneğiydi. Muhtemelen daha bilgili veya teknik açıdan daha yetkin ud çalanlar vardı ama hiçbiri Marko olamadı. Efsanevi kör ud sanatçısı Udi Hrant’ın İstanbul’dan New York’a gelişini hatırlıyorum. Akşam yemeği için evimize geldi ve sonrasında bizim için çaldı. Teyzem, Marko’ya “Çok güzel çalıyor değil mi?” dedi. Marko şöyle yanıtladı: “Ben bu tür müzik çalmıyorum. İnsanları dans ettiriyorum.” Hiçbir şey bundan daha doğru olamazdı. Konu kabare tarzı çalmaya ve iyi vakit geçirmeye geldiğinde Marko tartışmasız kraldı. Her hayranının sadece ismini değil aynı zamanda en sevdikleri şarkıyı da biliyordu. Hangi şarkıyı ne zaman çalacağını ve zevklerine göre özel olarak nasıl çalacağını biliyordu. Herkese sanki tek başına oynuyormuş gibi hissettirdi. Hiçbir müzisyen Marko kadar bahşiş kazanmadı (müzisyenlerin üzerine dolar banknotları atılırdı). Club Zara ve Club Khyam’ın açılışında Boston’a gitti ve haftalarca Philadelphia, Chicago veya Detroit’e giderek onların kulüplerinde ve kahvehanelerinde çaldı.

New York’taki 8th Avenue orta doğu kulübü sahnesi giderek daha popüler hale geldikçe, Marko’nun izleyicileri arasında Amerikalılar da yer almaya başladı. En tanınmış kulüpler olan Port Said, Britania, Mısır Bahçeleri ve Grecian Palace Cafe, Leonard Bernstein, Melvin Douglas, Ann Sheridan ve Dave Brubeck gibi ünlülerin uğrak yeriydi. 1950’de Mısır Bahçeleri’nin giriş ücreti 3,50 dolardı; bu Copacabana’dan elli sent daha fazlaydı! Sahibi çekingen bir adamdı, bu yüzden Marko konukları selamlamak ve dağıtmak için sık sık sahneden atlıyordu. Annem gündüzleri şapkacı olarak çalışıyordu. Babam balık tutmayı severdi ve kulüp randevusundan sonra genellikle sabah 4.00’de doğrudan Sheepshead Körfezi’ne giderdi. Yemek yapmayı çok seviyordu ve Yunanistan’da öğrendiği balık yemeklerinde uzmanlaşan olağanüstü bir şefti. Kabare hayatı gece saat 10.00 sıralarında başladığından günleri serbestti. Vodvile gitmeyi seviyordu ve benim okuldan eve gelip ona eşlik etmemi sabırsızlıkla bekliyordu.

1960 yılında “Pazar Günü Asla” filmi çekildi. Annem de babam da bu filmi çok sevdiler çünkü onlara Atina’da tanıdıkları insanları hatırlattı. Marko, Amerikalı orkestra lideri Don Costa filmin şarkısında ud çalmasını istediğinde çok heyecanlandı. Hatta konseri gerçekleştirmek için Müzisyenler Birliği Yerel 802’ye bile katıldı. 1957’de caz trompetçisi ve prodüktörü olan kocam Roger Mozian, babamın Decca plakları için tek uzun süreli çalma albümünü kaydetti: Hi-Fi in Asia Minor. Bu büyük bir başarıydı ve Marko’nun Ermenice, Yunanca ve Türkçe şarkı söylemesini sağladı. Roger daha önce Dance Band ve Ud için Asia Minor adlı bir eser yazmıştı. Birlikte kaydettiler ama asla yayınlanmadı. Kayıt sırasında Marko’nun etrafına özel duvarlar örmek zorunda kaldılar çünkü Marko tüm enstrümanlar çalarken udunu duyamadığını söyledi! Babam mükemmel bir şovmendi, sahne dışında bile performans sergiliyordu ama müzik onun gerçekten ilk aşkıydı. Nick Kenny ile yaptığı röportajda udun metresi gibi olduğunu hissettiğini söyledi. Göz ardı edildiğinde soğuk tepki verdi. 1952’de kalp krizi geçirdiğinde doktorları en az bir yıl süreyle çalışmayı bırakması konusunda ısrar etti. Kendisi ve tüm aile için en zor yıldı. Hayranlarından alışık olduğu alkışa ve ilgiye çaresizce ihtiyacı vardı. İyileştiği yıl boyunca kendisi ile ne yapacağını bilmiyordu ve biz de onunla ne yapacağımızı bilmiyorduk! Bazen huysuz olabiliyordu ve hayal kırıklığı hepimiz tarafından hissediliyordu. Başlangıçta bahçe işleri ve evdeki ufak tefek işler ile meşgul olmaya çalışsa da Marko böyle bir aile hayatına uygun değildi. Ruh halindeki değişimler aşırıydı ve keskin alaycılığı bazen yakınındakileri incitiyordu. Şöyle derdi: ‘Beni kimse anlamıyor. Belki Rosig beni biraz anlıyor olabilir.” Marko yılı idare etti ancak yaşam tarzını tamamen değiştirmek zorunda kaldı. Hayatının geri kalanında içki ve sigarayı tamamen bıraktı. Ancak kalbi zayıfladı ve sonraki on bir yıl boyunca bir dizi küçük kalp krizi geçirdi. Kulüplerde çalmaya devam etti ama genellikle sadece hafta sonları. Kalbi nihayet 1963’te Astoria, Queens’teki evindeyken dayanamadı. Kayıtları hayatta kaldığı için minnettarım. Bu koleksiyonun derlenmesinde birçok anı hatırlandı. Kemancı Nişan Sedefliyan’ı sigarası ağzının kenarından sarkarken görebiliyorum… ve ilk anılarım babamın taksim (doğaçlama) çaldığı anılar. Kızının dansa gideceğini nasıl duyurduğunu ve bir yabancı ya da genç bir adam benimle dans etmeye cesaret ederse müziğin nasıl soğuyacağını hatırlıyorum.” (1)

1. Music From Turkey, LP, Mono, Fiesta, FLP 1418, 1965.

🔴 Ali Dayı

🔴 Cemo Vay Cemile

🔴 Hastayım Yalnızım

🔴 Trabzon Yalı Boyu

🔴 Bekledim Günlerce

🔴Yüce Dağ Başında

🔴 Açmam Açamam

🔴 Su Dere Yonca

🔴 Sen de Leyladan mı Öğrendin

🔴 O Günkü Gördüm Seni

2. Marco Melkon, CD, Traditional Crossroads, CD 4281, 1996.

🔴Yandım Yandım, Keman: Nişan Sedefliyan

🔴 Oğlan Oğlan

🔴 Allan Gel – Keman: Nick Doneff

🔴 Ekinim Harmanım Yok

🔴 Hicaz Taksim

🔴 O Asil Gözleri

🔴 Gideceksin Gurbet Ele, Keman: Nick Doneff

🔴 Çifte Telli, Keman: Nişan Sedefliyan

🔴 Aman Arap Kızı, Kanun: Kanuni Garbis, Keman: A. Zervas

🔴 Oğlan Yalanlar Düzme

🔴 Nazlı Kadın

🔴 Çapkın Çapkın

🔴 Hanım Oyunu, Keman: Nişan Sedefliyan

🔴 Hüzzam Taksim

🔴 Mecnun Oldum Bir Güzele, Kanun: Kanuni Garbis, Keman: A. Zervas

🔴 Bahçelerde Ben Gezerim, Keman: Nick Doneff

🔴 Püsküllü Bela, Kemal: Nick Doneff

🔴 Kadifeden Kesesi

🔴 Bu Gece Çamlarda Kalsak

🔴 Seviyorum Ayıp Mıdır?

🔴 Asia Minor

3. I Go Around Drinking Raki: ca.1942-1951 NYC Recordings, (30XFile, FLAC), Canary Records, 2019.

🔴 Rakı İster İster

🔴 Hanım Oyunu

🔴 Hüzzam Taksim

🔴 Çapkın Çapkın Bakarsın

🔴 Yandım Yandım

🔴 Halis Arap Kızı

🔴 Çiftetelli

🔴 Beyazın Adı Var

🔴 Anapsate Kai Sbusete Ta Sparmasete (Mumları Yak ve Söndür)

🔴 Trigurizo San Tin Nuxterida (Yarasa Gibi Dolaşıyorum)

🔴 Oğlan Oğlan

🔴 Yanakların Gül Olsun

🔴 Püsküllü Bela

🔴 Nazlı Kadın

🔴 Nihavent Taksim

🔴 Dokumacı Kız

🔴 Bahçe Duvarını Aştın, Victoria Hazan & Marko Melkon

🔴 Martinim Omuzumda, Marko Melkon & Victoria Hazan

🔴 Bir Gül Gibi

🔴 Gözlerinden Bellidir

🔴 Şeker Oğlan

🔴 Ta Oula Sou (Olduğun Her Şey)

🔴 Ethela Na’Rotho To Vradu (Bu Gece Sana Gelmek İstedim)

🔴 Rast Taksim       

🔴 O Nasıl Gözler

🔴 Kadife Kantosu

🔴 Gideceksin Gurbet Ele

🔴 Galata’da Todoraki Doldur Doldur Ver Yanaki

🔴 Rixe Ta Mallia Sou Piso (Saçlarını Geri At)

🔴 Karcığar Taksim

4. Hi-Fi Adventure in Asia Minor (12XFile, FLAC, Album), Canary Records, 2020.

🔴 Eam Cheanar Yaren        

🔴 Rommpi Rommpi            

🔴 Tchomiko

🔴 Jezayire

🔴 Kasop

🔴 Depkey

🔴 Hanım Oyunu

🔴 Zeybekiko

🔴 Soodeh Soodeh

🔴 Kalamantiyano

🔴 Finjohn 

🔴 Bar Dasnehchors

1. “Değirmenci” ve “Bahçe duvarını aştım, Victoria Hazan ve Marco Melkon, (Shellac, 10″, 78 RPM), Meyropolitan Phonıgraph Record Co., No.2004.

2. “Çapkın çapkın bakarsın, Hanım oyunu, (Shellac, 10″, 78 RPM), Balkan Phonograph Records, No.4002.

3. “Nihavent taksim“, “Yandım, yandım, yanıyorum ben, (Shellac, 10″, 78 RPM), Metropolitan Phonugraph Record Co., 2006.

3. “Pınara varmadın mı“, “Fincanı taştan oyarlar, Nick Doneff ve Marko Melkon, (Shellac, 10″, 78 RPM), Metropolitan Phonograph Record Co., 2010.

4. “Hicaz neva“, “Bursa’nın ufak tefek taşları, Garbis, Marko Melyon ve Nick, (Shellac, 10″, 78 RPM), Metropolitan Phonograph Records, 2017.

5. “Galata’da Todoraki, doldur doldur ver Yanaki“, “Vurma avcı, vurma kalbim yaralı”, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphon Phonograph Records, No.D-715.

6. “Gideceksin gurbet ele“, “Şu dere baştan başa, Marko Melkon, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphon Phonograph Records, No.D-714.

7. “Aman Memo“, “El aman karşılama, Kanony Garbis, Nick Doneff ve Marko Kelkon, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphone Phonograph Records, 706.

8. “Uşak taksim“, “Şedaraban taksim, “(Shellac, 12”, 78 RPM), Pharos (2), P806.

9. “Sacramento, Boston, New York“, “Deniz kadar derin”, (10″, 78 RPM), Balkan Phonograph Records, No.822

10. “Hicazkar kürdi“, “Bu gece çamlarda, (Shellac, 10″, 78 RPM), Metropolitan Phonograph Record Co., No.2007.

11. “Hicaz taksim“, “Rakı içer içer, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphone Phonograph Records, 702.

12. “Çiftetelli“, “Olmaz ilaç, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphone Phonograph Records, 703.

13. “Chiakpina Americana“, “Sparmachetta’yı açın ve kapatın, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphon Phonograph Records, D-751.

14. “Oğlan oğlan“, “Çiftetelli, Melkon Alemşeryan ve Klarinet Şükrü, (Shellac, 10″, 78 RPM), RCD Victor, 26-2053.

15. “Püsküllü bela“, “Hüzzam taksim, Marko Melkon, Nick Doneff, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphone Phonograph Records, 700.

16. “Gözlerinden bellidir“, “Rast taksim, Marko Melkon, Nick Doneff, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphone Phonograph Records, 701.

17. “Hüzzam şarkı, endamın“, “Garip, Hicaz taksim, Hanende Melkon, Harry Eff., (Shellac, 10″, 78 RPM), M.G. Parsekian, 516.

1. The Most Popular Turkish Songs Last 30 Years in U.S., Marko Melkon, Roza Eskinazi, Balkan, 1955.

2. The Most Popular Turkish Songs Last 30 Years In U.S., (LP, Derleme), Balkan Balkan, LP 4006, N-LP-4006, US, 1955.

3. The Most Popular Turkish Songs Last 30 Years In U.S., (LP, Derleme), Balkan Balkan, LP 4006, US, 1955.

4. Marko Melkon, 1988.

5. Marko Melkon, Falerian Kardeşler, Yunanistan, 1988.

6. Amerika’daki Yunan Halk Şarkıcıları, Markos Melkon, Lyra, Falirean Kardeşler, Yunanistan, 1992.

7. Anestis Delias, Markos Melkon, Anestis Delias 1912-1944, (CD, Derleme), Lyra, Falirean Kardeşler, CD 4642.

8. Amerika’nın Yasak Rebetikaları, Markos Vamvakaris, Marika Papagika, Tetos Dimitriadis, Amalia Vaka, Virginia Magidou, Markos Melkon, George Katsaros, Kostas Dousias, Rosa Eskenazi, (5XCD, Derleme, Özel Baskı, Kutu set, FM Records, FM2554.

……………………………………………………………………………………..

(1) https://rembetiko.gr/t/markos-melkon/5968

(2) https://www.discogs.com/fr/artist/3624062-Marko-Melkon

Bir oyun olarak proje ve uygulama yarışmaları…

Ali Rıza Avcan

Hollandalı tarih profesörü Johan Huizinga (1872-1945), Homo Ludens isimli yapıtında oyunun tanımını şu şekilde yapar: “oyun, özgürce razı olunan, ama tamamen emredici kurallara uygun olarak belirli zaman ve mekân sınırları içinde gerçekleştirilen, bizatihi bir amaca sahip olan, bir gerilim ve sevinç duygusu ile ‘alışılmış hayat’tan ‘başka türlü olmak’ bilincinin eşlik ettiği, iradi bir eylem veya faaliyettir.” (1) Bu bağlamda, oyun dünyadaki değişik kültürlerin oluşmasını sağlayan en önemli özellik olarak kabul edilebilir. Huizinga‘ya göre oyun canlının bir tepki ya da içgüdüsü değil, belli bir işleve sahip bir eylem olarak kültürden daha eskidir. (2)

Huizinga’ya göre oyunun genel karakteristikleri şunlardır:
❖ “Her oyun her şeyden önce gönüllü bir eylemdir”.
❖ “Oyun keyfe kederdir. Oyundan alınan zevk, oyunu ihtiyaç olarak hissettirdiği ölçüde oyunun gerekliliği emredici hale gelmektedir. Oyun her an ertelenebilir veya iptal edilebilir”.
❖ “Oyun serbesttir, oyun özgürlüktür (…) oyun ‘gündelik’ veya ‘asıl’ hayat değildir. Oyun, bu hayattan kaçarak, kendine özgü eğilimler olan geçici bir faaliyet alanına girme bahanesi sunar”.
❖“Gündelik hayatın içinde bir kesinti, bir rahatlama meşguliyeti olarak gözükmektedir. Fakat oyun düzenli olarak tekrarlanan bu niteliğiyle bile, genel anlamdaki hayata eşlik etmekte, onun bir tamamlayıcısını, hatta bir parçasını meydana getirmektedir. Hayatı süslemekte, onun boşluklarını doldurmakta ve bu bağlamda vazgeçilmez olmaktadır”.
❖ “Zaman ve mekân olarak bazı sınırların içinde ‘sonuna kadar oynanır’. Kendi akışına ve kendinde anlamına sahiptir (…) Oyun sürerken hareket, gidiş-gelişler, kader değişiklikleri, birbiri yerine geçmeler, bağlanmalar ve ayrılmalar görülür”.
❖ “Oyun gündelik hayattan, bu hayatın içinde işgal ettiği yer ve süreyle ayrılır. Yalıtılmış ve sınırlı olma niteliğine sahiptir”.
❖ “Oyun düzen yaratır, oyun düzenin ta kendisidir”.
❖ “Oyun dahil eder ve serbest bırakır. Özümler. Yakalar, başka bir ifadeyle, cezbeder”. (3)

Bu bağlamda eski deyimiyle “müsabaka“, yeni kullanımıyla “yarışma” da bir oyundur. Hem de tarafların karşılıklı rekabetine dayanan ve bu nedenle de yarıştırarak zevk veren keyifli bir oyundur. Tabii ki oyunun kuralları ve kurgusu, oyunu oynayan tüm taraflar için adil, anlamlı, sonuç alıcı ve taraflara zevk vermeyecek kadar kolay olmamak koşuluyla… Ayrıca oyun içinde ortaya çıkacak “düzenbazları“, “hilekârları” ve kurallara karşı çıkıp kurallara uymayan “oyunbozanları” da dikkate almak koşuluyla….

Çünkü, yine Huizinga‘ya göre, “oyun mutlak bir düzen gerektirir. Bu düzenin en küçük bir ihlali oyunu bozar, oyun niteliğini ve değerini yok eder“. (4)

Bu düşüncelerle yıllardır ulusal ve uluslararası düzeyde şirket, sivil toplum örgütü, meslek odası ve belediyelere yönelik gerçekleştirdiğim açık ya da kapalı alan eğitim ve eğlence etkinliklerinde, yaşanan ortak sorunu ve oyuncuları dikkate alarak kurguladığım takım oyunlarını yönetip bu konularda kalem oynatmış biri olarak oynattığım ya da gözümün önünde oynanan diğer oyunların matematik bir “düzen” içinde “adil“, “anlamlı“, “sonuç alıcı” ve oynayanlar için keyif alacak şekilde “gerilimli” olmasına, oyunu bir kez daha oynamak isteyecek şekilde zevk alınmasına, oyunun oynamayı mümkün kılmayacak derecede fazla zor ya da kolay olmamasına; ayrıca, oyunlarda hakem olduğumda ya da bir seçici bir jüri kurduğumda jürinin önceden belirlenmiş oyun kurallarına göre adil kararlar vermesine dikkat etmişimdir.

Mavişehir ve Mavişehir’deki çocuklar için oyun parkına yerleştirilen oyuncak: KEPÇE

Ama bir süredir, kendimi yakın hissettiğim şehir ve bölge planlamacılarının meslek örgütü TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından düzenlenen “Raci Bademli İyi Uygulamalar Yarışması” isimli yarışmanın 2021 ve 2023 yıllarında yapılan son iki uygulamasında, oluşturulan jürinin “yapılabilirlik“, “sürdürülebilirlik” ve “hukuka uygun olma” gibi ilkelerin yanında önceden belirlenmiş oyun kurallarına uymaksızın ve asıl önemlisi kullanıcıların görüşlerini almaksızın ödüller verdiğini görüyor; böylelikle, değerli bir şehir plancısı anısına düzenlenen bu yarışmanın amacı dışına çıkıldığına, yarışmaya katılanların sunduğu proje ve uygulamalar arasında yarışma şartnamesinde belirtildiğinin aksine o projenin başarıyla uygulanıp uygulanmadığına bakılmaksızın ve o projeler hakkındaki görüş, düşünce, öneri ve eleştirileri göz ardı ederek ödüller verildiğine, sonuç olarak o değerli şehir plancısı adına verilen ödülle ödülü veren kurumun saygınlığının yıprandığına tanık oluyorum.

Sözünü edeceğim yarışma, 2003 yılında vefat eden Prof. Dr. Raci Bademli anısına ilk kez 2003 yılında düzenlenip o tarihten sonra her iki yılda bir; yani, 2005, 2007, 2009, 2011, 2013, 2015, 2017, 2019, 2021 ve 2023 yıllarında toplam 11 kez verilmiş olan Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülleri‘nin 2021 ve 2023 yılı sonuçlarıyla ilgili olacak. Tabii ki bu değerlendirmelerde, yaşadığım kent İzmir‘le ilgili olanlarını ele alıp ödül öncesi ya da sonrasında o projeyi izleyip hangi noktalara gittiğini ya da gidemediğini görüp tanık olan bir İzmirli olarak düşündüklerimi yazacağım. Ardından da bu düşünceler çerçevesinde yararlı olmak amacıyla çeşitli öneriler geliştirmeye çalışacağım.

O nedenle ilk olarak 2021 ve 2023 yıllarındaki yarışmalar sonucunda verilen ödüllerin İzmir‘le ilgili olanlarını hatırlamak isterim:

2021 tarihli yarışmaya katılan toplam 14 proje arasından 4’ü İzmir‘le ilgili olup bunlardan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilgili olan iki projeyi ele almak istiyorum. Bunlar sırasıyla “Talatpaşa Yaya Geçidi Düzenleme Projesi” ile “Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi” uygulamaları olacak.

2023 tarihli yarışmaya katılan toplam 12 proje arasından 2’si İzmir‘le ilgili olup bunlardan “İyi Uygulama Ödülü Birincilik Derecesi” verilen Karşıyaka Belediyesi‘ne ait “Karşıyaka Kentsel Gıda Strateji Belgesi” ile “İyi Uygulama Ödülü Üçüncülük Derecesi” verilen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait “Cittaslow Metropol Projesi Sakin Mahalle Programı” ile görüşlerimi paylaşacağım.

İşin ilginç yanı şu ki, 2021 ve 2023 yarışmalarında ödül alan dört uygulamadan üçünün yanlışlığı, yetersizliği ve başarısızlığı konusunda daha önce yazılar yazıp görüşlerimi paylaştığımız bir durumla karşı karşıya olduğum anlaşılıyor. O nedenle, bu üç yazımıza konu olan projeleri hatırlayıp o günlerde söylediklerimi yeniden tekrarlamakta yarar görüyorum.

Vezüv yanardağının küller altında bıraktığı antik Pompei’deki 4 metre genişliğindeki caddede yer alıp yeni bulunan “yükseltilmiş yaya geçidi“…

Ancak ondan önce hakkında herhangi bir yazı yazmaya değer bulmadığım 2021 tarihli ödülü alan “Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Düzenlemesi Projesi” ile ilgili görüşlerimi paylaşmak isterim.

Aslında, TSE Teknik Kurulu‘nun 14 Haziran 2012 tarihli toplantısında kabul edilen 12527 no’lu “Şehir İçi Yollar, Kaldırım ve Yaya Geçitlerinde Ulaşılabilirlik İçin Yapısal Önlemler ve İşaretlemelerin Tasarım Kuralları” isimli zorunlu TSE standardının “Işık Kontrolsüz Hemzemin Yaya Geçitleri” başlıklı 5.4.1.2. maddesinde yer alan düzenlemelerin yükseltilmiş yaya geçitleri ile ilgili tasarım kurallarını belirlediğini bilmekle birlikte;

(WHO) Dünya Sağlık Örgütü‘nün 2013 yılında yayınladığı “A Road Safety Manual for Decision-Makers and Practitoners” isimli rehberi 2017 yılında Türkçeye kazandıran Emniyet Genel Müdürlüğü‘nün “Yaya Güvenliği, Karar Organları ve Uygulayıcılar İçin Karayolu Güvenliği El Kitabı” ile

(WDU) Dünya Engelliler Birliği (World Disability Union)’nce hazırlanıp 7 Haziran 2013 tarihinde tüm birlik üyesi ülkelerin ortak deklarasyonuyla kabul edilen “Engelliler İçin Evrensel Standartlar Kılavuzu“nda ve

2010 yılında Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı‘nca yayınlanan “Yerel Yönetimler İçin Ulaşılabilirlik Temel Bilgiler Teknik El Kitabı“nda yer alan bilgiler,

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2020 yılında tasarlanıp uygulanan 34 metre uzunluğundaki yükseltilmiş yaya geçidi projesinin dünyada ya da ülkemizde ilk kez gerçekleştirilen özgün ve yenilikçi bir tasarım/uygulama olmadığını, yükseltilmiş yaya geçidi düşünce ve uygulamasının, 2020 tarihli İzmir, Talatpaşa Bulvarı uygulaması öncesinde dünyanın birçok kentinde olduğu gibi Aydın (2018), İstanbul, Kayseri (2017) ve Sakarya (Mart/2020) gibi kentlerde de uygulandığını göstermektedir.

Kâğıt üzerinde ya da fotoğraf, maket ve üç boyutlu görsellerle iyi bir tasarım ve uygulamaymış gibi gösterilen bu projenin, bu tür yarışmalarda seçici kurulun titizlikle ele alması gereken “sürdürülebilirlik ilkesi” açısından ne durumda olduğunu ise 2 Temmuz 2020 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “Sanat eseri gibi yaya geçidi İzmir’de öncelik yayaların güvenliği” başlıklı haberine eklenen fotoğrafla, görünürlüğün azalıp neredeyse yok olduğu 5 Kasım 2023 tarihli fotoğraf en iyi şekilde göstermektedir. Aralarında sadece iki yıl olan bu iki fotoğrafı görünce insanın aklına gelen ilk sorular şu şekilde oluyor:

Taksilerin müşteri bulmak için yanaşıp park ederken, acaba çevrede bir trafik polisi var mı diye tedirgin olması ve geçiş alanı içinde yayalara yol veren trafik ışığı bulunması nedeniyle trafiğin ağır işlediği ya da yıllardır ölümlü ya da ağır yaralamalı bir trafik kazasının olmadığı bu noktada yükseltilmiş yaya geçidi yapılması gerçekten gerekiyor muydu ?

Diğer kentlerin örnek alacağı en iyi uygulama bu muydu?

“Ödül acaba bu yükseltilmiş yaya geçidindeki -daha sonra silikleşip yok olan- göz alıcı desenlere mi verildi?

Ödül, kentin diğer bölgelerindeki yükseltilmiş yaya geçitleri dikkate alınmadan, sırf Alsancak gibi herkesin gözünün önündeki bir örnek olduğu için mi verildi?

Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Projesi. Tarih: 7 Kasım 2021.
Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Projesi. Tarih: 5 Kasım 2023.

2021 yılının ikinci özendirme ödülünün konusu olan “Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi” uygulaması ile ilgili olarak 20 Ekim 2020 tarihinde yazdığım “Çevre Adına Söylenen Yalanlar” başlıklı yazımda ise, başlı başına bir kent suçu mahalli olan Mavişehir‘de satılan dairelerin rantının yükselmesinde etkili olan; ancak daha sonra yüksek bakım masrafları nedeniyle bakımını yapamadıkları ortak alanların İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne devredilmesi suretiyle daha iyi, düzenli ve ucuz bir şekilde bakılmasını arzulayan site yönetimlerinin, bu alanların bakımının halkın vergileriyle oluşan kısıtlı belediye bütçesine nasıl bir yük haline getirdiğini, böylelikle yüksek gelirli zenginlerin oturduğu bu alanların kentin diğer bölgelerinde yaşayan yoksul ve dar gelirli insanların aleyhine nasıl soylulaştırıldığını anlatmaya çalışmıştık. (1)

Mavişehir Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi

2023 yılının birincilik ödülünü alan Karşıyaka Belediyesi‘ne ait “Karşıyaka Kentsel Gıda Strateji Belgesi“nin çarpık yapılaşma ile tarım alanlarının imara açılması gibi politika ve uygulamaları görmezlikten gelerek ve Karşıyaka’daki tarım ve gıda yapılanmasını bilmeden mevcut hukuki düzenlemelere ve toplumsal gerçeklere aykırı olup uygulanması ve sürdürülmesi mümkün olmayan yanlarını ise 4 ve 11 Eylül 2023 tarihli iki ayrı yazımda dile getirmiştim. Ayrıca tanıtımı 27 Ağustos 2023 tarihinde yapılan ve eylem planları henüz hazırlanmayan; adeta, “fırından yeni çıktığı için dumanı üstünde tüten” bu çalışmaya aradan iki ay geçtikten sonra, bu strateji belgesindeki hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı hususunun henüz belli olmadığı bir süreçte “başarılı” denilerek örnek gösterilmesi ve birincilik ödülü verilmesinin şaşkınlığını yaşıyorken… (2), (3)

Karşıyaka Belediyesi Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi

Henüz uygulanıp sonuç alınmamış olup 2023 yılı yarışmasında üçüncülüğe değer görülen “Cittaslow Metropol Projesi Sakin Mahalle Programı” hakkındaki görüşlerimi ise 23 Haziran 2022 tarihli “Pazaryeri’nden bir Cittaslow Metropol yaratmak…” başlıklı yazımda anlatarak İtalyan markalı bu şablon projenin uygulanabilirlik ve sürdürülebilirlik gibi temel ilkeler açısından ne kadar sorunlu olduğunu, Basmane bölgesiyle Pazaryeri mahallesini yakından bilen biri olarak anlatmaya çalışmıştım. (4)

Müslüman mahallesinde salyangoz satmak“: Basmane Pazaryeri mahallesinde bir İtalyan markalı bir proje!!!

Bütün bu projelerle ilgili görüş ve değerlendirmelerimi, “Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülü Yarışması” için TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından şartnameye bakarak sonuçlandırmak isterim:

Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülü Yarışması, TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından, “çeşitli ölçek ve kapsamda bölgesel planlama, kentsel planlama, kentsel tasarım, kentsel koruma, doğal varlıkların ve kültürel mirasın korunması, kentsel yenileme, kentsel dönüşüm, sağlıklaştırma, kentsel ulaşım (toplu taşım, trafik sakinleştirme, yayalaştırma, doğal varlıkların ve kültürel mirasın korunması vb.) gibi mekânsal konular ile şeffaf yönetim, katılımcılık, kentsel ekonomik kalkınma ve istihdamın geliştirilmesi, yoksulluk ve yoksunluğun azaltılması, dezavantajlıların kentsel yaşama katılması, toplumsal ve kentsel bütünleşme ve yaşam kalitesinin artırılması gibi sosyal ve ekonomik sorunların çözümünde başarılı olan plan ve projeler hazırlayan / hazırlatan ve uygulamaya koyan merkezi ve yerel yönetimlere, özel sektöre, akademik kurumlara ve sivil toplum kuruluşlarına açık, serbest, ulusal ve tek kademeli bir yarışmadır.” tarafından tanımlanmaktadır. (9)

Ayrıca Arkitera isimli İnternet portalının 12 Temmuz 2021 tarihli “Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülü 2021” başlıklı haberinde yazılı olan bilgilere göre söz konusu yarışmanın amacı ve konusu şu şekilde belirlenmiştir:

Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülü Yarışması, 01.09.2003 tarihinde kaybettiğimiz değerli hocamız Prof. Dr. Raci Bademli anısına ilk olarak 2003 yılında düzenlenmiş olup iki yılda bir tekrarlanmaktadır. Yarışma ile, doğrudan ya da dolaylı olarak kent ile ilgili mekansal, sosyal, ekonomik vb. konularda hazırlanarak uygulamaya konulmuş, sorunların çözümünde başarılı olan plan projelerin tanıtımının yapılması, öneminin vurgulanması ve örnek uygulamaların ortaya çıkarılarak değerlendirilmesi amaçlanmakta olup yarışma ödüllendirme süreçleriyle desteklenmektedir“. (10)

Bu ifadeden anladığımız şey, yarışmaya ancak “hazırlanarak uygulamaya konulmuş, sorunların çözümünde başarılı olan” plan ve projelerin katılması gerektiği halde, henüz uygulamaya konulmamış ya da başarıya ulaşmamış plan ve projelerin yarışmaya katılarak ödüllendirildiğidir. Ayrıca burada söz edilen “başarı” sözcüğü ile neyin anlatılmak istendiği ve bu başarının ölçülüp ölçülmediği konusu da önem taşımaktadır. Örneğin jüride yer alanlar o başarıyı ölçmek için proje mahalline giderek o proje ya da plandan yararlananlara fikirlerini sormakta mıdır?

O nedenle 2021 ve 2023 ödüllerini veren jüri üyelerine şu dört temel soruyu sormanın uygun olacağını düşünüyorum:

1. Karşıyaka Gıda Strateji Belgesi gibi henüz uygulama aşamasına girmemiş dumanı üstünde projeler bu yarışmaya niye dahil edilmiş ve ödül verilmiştir?

2. Jüri tarafından değerlendirmeye alınan proje ve planların başarılı olup olmadığı nasıl ölçülmüştür? Bu çerçevede, söz konusu plan ve projeden yararlananların görüşünü almak ya da o projelerle ilgili olarak yazılmış ya da ifade edilmiş görüş, düşünce, eleştiri ve önerileri dikkate almak akıllarına gelmemiş midir?

3. “Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi ve “Cittaslow Metropol Projesi Sakin Mahalle Projesi” gibi projelerdeki soylulaştırma girişimleri niye iyi örnek olarak ödüllendirilmiştir?

4. Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Düzenleme Projesi“nin halihazırdaki durumunu dikkate aldığımızda, ödüllendirmelerde projelerin sürdürülebilirliği konusu niye dikkate alınmamıştır?

Bu sorulara yanıt verilerek değerlendirme ve eleştirilerim doğrultusunda ödüllendirme uygulamasının yeniden gözden geçirilmesi, jürinin yarışma koşullarına uygun kararlar vermesi ve bu kararlarının gerekçesini kamuoyu ile paylaşması; ayrıca, Johan Huizinga‘nın, “oyun mutlak bir düzen gerektirir. Bu düzenin en küçük bir ihlali oyunu bozar, oyunun niteliğini ve değerini yok eder” ifadesini akıllarında tutmaları dileğiyle…

(1) Huizinga, J., Homo Ludens, Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, Ayrıntı Yayınları, Birinci Basım, Eylül 1995, İstanbul, Sh.48.

(2) Age Sh. 16

(3) Age Sh.24-26

(4) Age Sh. 27.

(5) http://www.kentstratejileri.com/2020/10/27/cevre-adina-soylenen-yalanlar/

(6) http://www.kentstratejileri.com/2023/09/04/gida-strateji-belgeleri-ve-kapitalizm-neden-ve-sonuc-1/

(7) http://www.kentstratejileri.com/2023/09/11/gida-strateji-belgeleri-ve-kapitalizm-neden-ve-sonuc-2/

(8) http://www.kentstratjileri.com/2022/06/23/pazaryerinden-bir-cittaslow-metropol-yaratmak/

(9) https://www.spo.org.tr/detay.php?sube=0&tip=44&kod=10536

(10) https://www.arkitera.com/yarisma/raci-bademli-iyi-uygulamalar-odulu-2021/

İzmir’in unutulan sanatçıları 17 – Nicolas-François Dracopolis

Ali Rıza Avcan

Rum asıllı ressam Nicolas-François Dracopolis, 1844’de İzmir’de dünyaya gelip 1906 yılında Fransa‘nın Antibes kentinde vefat etmiştir. Ünlü Fransız manzara ressamı Léon-Germain Pelouse (1838-1891)’un öğrencisi olmuş ve Pont-Aven’de yaşadığı sıralarda Bretonya manzaraları yapmıştır. (1)

N.F. Dracopolis, İncirler ve Marsilya Sürahisi, Bristol kağıdına siyah mürekkepli kalemle, 1879, 17,46X20,79 cm., Pennsylvania Academy of the Fine Arts (PAFA). (2)

İzmir ticaret rehberlerinde Dracopoli soyadını taşıyan tüccarlar, ticari temsilci ve komisyoncularla karşılaşılmakla birlikte bunların ressamımızla akrabalık bağı ne yazık ki bilinmemektedir. (3)

İzmirli Dracopolis Ailesi’ne mensup olan sanatçı Nicolas-François Dracopolis’in Boston English High School’un 1924 yılı kataloğunda 1869-1876 yılları arasında Fransızca öğretmeni olarak görev yaptığı görülmektedir. (4)

Ayrıca Boston‘da yayınlanan Teacher dergisinin cilt 25, 1872, Haziran sayısındaki “Comparative Philology” (Karşılaştırmalı Filoloji) yazısında Sokrates, Aristoteles ve geldiği Küçük Asya topraklarından söz etmesi nedeniyle yazar olarak gösterilen N. F. Dracopoli‘nin bizim N. F. Dracopolis‘imiz olduğu anlaşılmaktadır. (5)

Nicolas-François Dracopolis’in, Societe des Artistes Français’in Paris’te ilkini 1879’da düzenlediği yıllık salon sergilerinin 1879, 1880, 1882, 1894 ve 1895 tarihli olanlarına N. F. Dracopoli ya da N. F. Dracopolis adıyla katıldığı anlaşılmaktadır. (6)

Ünlü haftalık Quiz dergisinde ise Güzel Sanatlar Akademisi Sergisi‘nde N. F. Dracopolis‘e ait 156 numaralı “Souvenir of Algiers” (Cezayir Hatırası) isimli tablonun sergilendiği anlaşılmaktadır. (7)

American Board’un misyonerleri Levi Parsons ve Pliny Fisk’in tuttuğu raporlarda İzmir’de tanıştıkları Rum öğretmen Constantine Dracopolis’in adına rastlanır. Fisk, Ocak 1821 tarihli kayıtlarında, daha önce bazı elçilere dragomanlık (tercümanlık) yapmış ve Mısır’da, Suriye’de bulunmuş olan Dracopolis’in İzmir’deki Rum okullarını iyi bildiğini ve onları ziyaret ederken kendisine yardımcı olduğunu vurgulamaktadır. (8)

……………………………………………………………………………………………………

(1) Explication des Ouvrages de Peinture, Sculpture, Architecture, Gravure et Lithographie des Artistes Vivants, Paris 1879, s. 86; Denise Delouche, Les Peintres de la Bretagne avant Gaugin, C. II, Lille 1978, s. 786.

(2) https://www.pafa.org/museum/collection/item/origins-et-cruche-de-marseille

(3) Nalpas (Yay. haz.), Annuaire des Commerçants … 1894, s. 80.

(4) The Centenary of the English High School Boston, The Centenary Committee of the English Hifh School Assocation, 1924, s. 80. https://englishhighalumni.org/wp-content/uploads/2022/04/EHSA_Centenary-of-EHS_book.pdf

(5) https://www.jstor.org/stable/pdf/45008642.pdf?refreqid=fastly-default%3A19c7301571fd8d5de9e8ba44f16b22e0&ab_segments=&origin=&initiator=&acceptTC=1

(6) 1038 ve 1039 numaralı resimler. Bkz. Catalogue Illustré du Salon de 1879: Société des Artistes Français, Paris 1879, s. 44; 1221 numaralı resim. Bkz. Catalogue Illustré du Salon de 1880: Société des Artistes Français, Paris 1880, s. 22; 884 numaralı resim. Bkz. Catalogue Illustré du Salon de 1882: Société des Artistes Français, Paris 1882, s. 32; 640 numaralı resim. Bkz. Catalogue Illustré du Salon de 1894: Société des Artistes Français, Paris 1894, sayfa numarası yok.

(7)https://www.google.com.tr/books/edition/Quiz/4KVFAQAAMAAJ?hl=tr&gbpv=1&dq=n.+f.+dracopolis&pg=RA7-PA6&printsec=frontcover

(8) The Missionary Herald, 17. Cilt, Boston 1821, s. 275-277.

Yararlanılan Kaynaklar

Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.27-44.

Daşçı, S. (2012) “1893-1896 İzmir Ticaret Yıllıklarında Adı Geçen Sanatçılar ve Sanatla İlgili Meslekler Üzerine Bir Değerlendirme“, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 2012, Cilt 1, sayı 3, s.17-52.


Selimiye Restorasyonu mahkemelik!

Olgay Güler

Türkiye’de 40 yıla yakın süredir mimarlık sektöründe yaptığı projelerle tarihi mirasların korunması için uğraşan, ‘restorasyonun duayeni‘ olarak adlandırılan Yüksek Mimar Acar Avunduk, Haziran 2013’te Mimar Sinan‘ın ‘ustalık eserim‘ dediği Selimiye Camisi için açılan ihaleyi kazandı. Ekibiyle birlikte Edirne‘ye gelen ve kelimenin tam anlamıyla 4,5 yıl Selimiye ile yatıp kalkan Avunduk ve ekibi, bu süreçte kapsamlı bir proje hazırladı. Projesi Anıtlar Kurulu tarafından kabul edilen Avunduk, restorasyon işinin başlayacağı süreci beklemeye koyuldu. 2017 yılından 2021 yılına kadar çalışmanın başlamasını bekledikleri belirten Avunduk, Kasım 2021’de restorasyon işinin iktidara yakın bir firmaya ‘adrese teslim‘ olarak verildiğini söyledi. Başlayan restorasyonda proje sahibi olarak denetimde bulunması gerektiği halde, tüm girişimlerine rağmen dahil edilmediklerini belirten Avunduk, restorasyon tabelasına isimlerinin bile yazılmadığını kaydetti.

4 YIL BOYUNCA MULTİDİSİPLİNER BİR ÇALIŞMAYLA PROJEYİ HAZIRLADIK

Projesini 4,5 yıl boyunca titizlikle hazırladıkları Selimiye‘nin, hataya yer verilmeyecek kadar değerli bir tarihi eser olduğunu belirten Avunduk, gelinen süreci şöyle anlattı: “Edirne Selimiye Camisi’nin projelerini Haziran 2013’te, açık bir ihale ile aldık. Mimarlık ofisim 40 yıldır bu işi yapıyor, restorasyon üzerine çalışıyoruz. 19 tane İstanbul’da ve Marmara bölgesinde ciddi anlamda büyük camilerin restorasyon projelerini hazırladığımız için liyakat esaslı tecrübemize dayalı bizi ihaleye çağırdılar ama açık ihaleye, davetli veya kayrılmış ihale değil. Bileğimizin hakkıyla ihaleyi kazandık ve ekibimi kurdum. Yaklaşık 20 kişilik ekiple ve multidisipliner bir çalışmayla ki 4 yıl süren ciddi bir çalışmadır bu, Edirne Selimiye Camii’ne yakışır nitelikte ulusal ve uluslararası yetkinlikte bir rölöve, restitüsyon ve restorasyon projesi hazırladık. Bu projeler 2017 yılında kuruldan her türlü takdirli, teşekkürlü onaylandı. 2017’de onaylanan bu projelerle hemen işe başlamamız gerekirken, bize restorasyona başlanacağı söylendiği halde yaklaşık 4 yıl beklendi. 4 yıl beklendikten sonra 2021 yılının 11’inci ayında 21-B yöntemiyle bu firmaya iş, adrese teslim olarak ihale edildi” dedi.

YAPILACAK YANLIŞ BİR RESTORASYON, UNESCO’DAN ÇIKMAYA SEBEP OLABİLİR

Avunduk, “Bu şirketin yaptığı bazı restorasyonlar sorunlu. Süleymaniye Camisi’nin restorasyonunu yaptı bu şirket. Yine 21-B yöntemiyle çağrıldılar ve Süleymaniye’nin akustiğinin tamamen bozulduğu iddia edildi. Koca Sinan’ın 500 yıl önce, hiçbir aletsiz, edevatsız, mikrofonsuz mükemmel şekilde akustiğini düzenlediği Süleymaniye’de bugün yüzlerce hoparlör ve mikrofon ve güçlükle imamların duaları arka sıradaki cemaat tarafından duyuluyor. Bu günlerce sosyal medyada gündeme geldi. İkinci bir konu çok yakın zamanda gündeme geldi; Ankara’da Saraçoğlu Mahallesi vardı, bu konuyu da Ankara Mimarlar Odası dava etti. Orası da Ankara’nın korunması gereken çok özel Cumhuriyet dönemi miraslarından. Ne yazık ki burada da akıl almaz işler yapınca İdare Mahkemesi bu firmanın oradaki bütün çalışmalarını durdurdu. Dolayısıyla böyle bir şirketin, Selimiye Camisi gibi UNESCO listesinde yer alan, Edirne’nin her şeyi olan, uygarlık tarihinin baş anıtı eserlerinden birisi olan Selimiye’de yapılacak yanlış bir restorasyon hem UNESCO listesinden çıkarılmasına sebep olacak, hem de Edirne Selimiye ile birlikte uygarlık tarihimiz çok şey kaybetmiş olacak. Böyle bir restorasyon riskiyle karşı karşıyayız. Çünkü ihale açık bir ihale değil, tamamen özel adrese teslim restorasyon yapan bir şirkete veriliyor ve ciddi bir kontrol mekanizması, sistemi de olmadan” diye konuştu.

BİZE GÖREV VERİLMEDİ, PROJENİN DIŞINDA TUTULDUK

Kendisinin neden restorasyonun denetiminde görev alması gerektiğini açıklayan Avunduk, “Restorasyon başlayınca biz dedik ki, proje müellifi olarak biz görev bekliyoruz çünkü yasa gereği 680 sayılı ilke kararı var, diyor ki; projeyi yapan proje müellifi denetimden sorumludur uygulamada. Parası, pulu da önemli değil bana denetimi verin dedik. Ben 4-4,5 yıl 20 kişilik bir ekiple projesini yapmışsam, bu yapıyı her noktasına kadar en iyi tanıyan kişiyim, artı bu konuda 40 yıllık birikimim var, dolayısıyla uygulamanın da başında bulunayım, her gün gelip gideyim dedim. Ne yazık ki idare bu konuları yok sayarak bizlere görev vermedi ve mümkün olduğu kadar dışarı tuttu. Bir ara dönemin Vakıflar Bölge Müdürü Osman Güneren beyin iyi niyetiyle bilim kurulu üyesi olarak tayin edilmiştik, o zaman zaten ona bile ses çıkarmamıştım ama sonradan gördüm ki bilim kurulları da kullanılıyor. Ayrıca idareler, objektif değil subjektif kriterlerle bilim kurulu üyelerini seçiyor. Ama proje müellifi tamamen bağımsız, kendi hak ve yetkileri olan ve yasa karşısında da sorumlu olan insanlar. Bilim kurulların hiçbir hak ve sorumluluğu yok yanlış da yaptırsalar. Dolayısıyla bu konularda anlaşmazlığa düştük ve bilim kurulu üyeliğimden de istifa ettim” ifadelerini kullandı.

TABELAYA İSMİM BİLE YAZILMADI

Restorasyon tabelasında isminin de geçmemesine tepki gösteren Yüksek Mimar Avunduk, “Bir de isim konusu vardı. Dedim ki proje müellifi olarak 4,5 yıl emeğim geçmiş, artı 40 yıllık mimarım, inşaat panosunda lütfen ismimi yazın dedim. Bu Anayasal bir haktır, hiçbir sözleşmeyle devredilemez bir haktır, proje müellifinin restorasyon boyunca panoda ismi yazılır. Ne yazık ki bunlara da sıcak bakmadılar, ‘idarenin tasarrufu’ dediler. Müteahhidi yazıyorlar, 4 buçuk yıl emek veren 40 yıllık birikimiyle o projeleri yapan mimarın adını yazmıyorlar. Temel konular bu olunca biz bunu sulh yoluyla çözelim dedik hatta hakem heyetine bile başvurduk ama çözüm alamayınca yüce Türk adaletine güvenmek durumundayız. Dolayısıyla biz de dedik ki yargıya başvuruyoruz, Ankara’da hakimler var, İstanbul’da hakimler var dedik ve davamızı açtık” şeklinde konuştu.

CİDDİ BİR DENETİM SİSTEMİ YOK

En büyük endişelerinin, restorasyonda yapılacak yanlışlıklardan kaynaklı hatalar olduğunun altını çizen Avunduk, “En büyük endişemiz şu; parasında pulunda değiliz. Restorasyonda yapılacak yanlış bir tasarruf, yanlış bir imalatın geri dönüşü yok. Yaptığınız yanlış bir uygulama nesiller boyunca gelecek kuşaklara aktarılır, düzeltemezsiniz tekrar. Gelecek kuşakları da aldatmış oluruz, herkes zanneder ki Sinan yaptı bunu. Dolayısıyla ciddi bir denetim sisteminin olmadığını düşünüyoruz Selimiye’de şu anda. Ben gittiğimde proje müellifi olarak beni de şantiyeye sokmadılar. Ne yazık ki çok üzgünüz bu konuda. Müellifin bile sokulmadığı şantiyede nelerin yapıldığı, nasıl yapıldığı, bilime uyuldu mu? Bunların yapıldığından haberimiz yok” ifadelerini kullandı.

RESTORASYON BİLİM İNSANLARIYLA VE ULUSLARARASI DESTEKLE OLMALI

Selimiye‘yi, sanat tarihçilerinin ‘Die Stadtkrone‘ olarak adlandırdığı ‘Şehrin Tacı‘ olarak nitelendiren Avunduk, “Edirne’nin her şeyi olan, eski mimarlık tarihçilerinin ‘Die Stadtkrone’ dedikleri ‘Şehrin Tacı’ olan Edirne’nin her şeyi Selimiye’nin, uygarlık tarihin anıt eserlerinden Selimiye’nin çok ciddi, özenle ve bilim insanlarının da, müellif mimarının da katkısıyla, belki uluslararası destekle, ciddi şekilde restore edilmesi lazım. Tamamen kâr amaçlı kurulmuş bir şirketin insafına bırakılmaması gerekir diye düşünüyorum. O yüzden restorasyonda mutlaka çok ciddi bir kontrol sisteminin de işin başında olması lazım” dedi.

Gazeteci Olgay Güler tarafından kaleme alınan bu yazı 08 Ağustos 2022 tarihinde Edirne Hudut Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

http://www.hudutgazetesi.com/haber/74843/selimiye-restorasyonu-mahkemelik.html

https://www.avundukmimarlik.com.tr/tr/edirne-merkez-edirne-selimiye-camii-1991/

İzmir’in unutulan sanatçıları 16 – Santo Şikârî (Şem Tom Şikar)

Ali Rıza Avcan

Yine bellek yitimi sonucunda sisler arasında kalmış; ama ne hikmetse, 10 yıl süreyle ders verdiği söylenen öğrencisi Kemeraltı Hisar Camii imamı bestekâr Rakım Elkutlu (1869-4.12.1948) ya da bestekâr Dr. Şükrü Osman Şenozan (1876-3 Temmuz 1954) ve hazan haham İzak Algazi (24 Nisan 1889-3 Mart 1950) gibi sanatçılara ders verdiği için hatırlanan bir sanat insanıyla, Musevi dini müziği ve Klasik Türk Müziği bestecisi Şem Tom Şikar ya da İzmirlilerin adlandırmasıyla Santo Şikârî (1840-1920) ile karşı karşıyayız.

Santo Şikâ ile ilgili bilgiler oldukça kısıtlı. Sadece Yılmaz Öztuna‘nın Türk Musikisi Ansiklopedisi, Avram Galanti‘nin Türkler ve Yahudiler isimli kitabı, 1893 tarihli İzmir Vilayet Salnamesi ile İzmir‘de yayınlanan Hizmet ve Ahenk gazetelerinin bazı nüshalarında sanatçı ile ilgili bilgi kırıntılarına ulaşıyoruz.

Bu kaynakları tek tek incelediğimizde okuduklarımız şu şekilde:

1. İsrailli Müzikolog Edwin Seroussi, “From the Court and Tarikat to the Synagogue: Ottoman Art Music and Hebrew Sacred Songs” (Saray ve Tarikattan Sinagoga: Osmanlı Sanat Müziği ve İbrani Kutsal Şarkıları) başlıklı makalesinde İzmir’deki Yahudi müzisyenlerin hem dünyevi enstrümantal müzik hem de İbranice kutsal şarkılar bestelediklerini, bunların arasında en göze çarpanının Shem Tov Shikiar (Santo Şikiar, 1840-1920) olduğunu belirtmekte. (1)

2. Yılmaz Öztuna, üç ciltlik Türk Musikisi Ansiklopedisi‘nin 2. cildinde Santo Şikâ‘nin çok sesli olarak gerdaniye makamında ve aksak usulünde besteleyip sözleri Mehmet Emin Yurdakul‘a ait “Cenge Giderken” isimli şarkı ile kendisine ait Mahur Kâr isimli eserin notalarını gördüğünü söylemektedir. (2)

3. Eski Niğde milletvekili Prof. Avram Galanti‘nin “Türkler ve Yahudiler” isimli kitabında,

Türklerce Hoca Santo adıyla bilinen Şikar, 1920’de İzmir’de ölmüştür. Son yüzyılda, musikinin yayılmasına çalışan ve onu yeni ve sevimli bir yöne sevkeden, yüksek bir zeka ve fevkalade bir yeteneğe sahip olan Hoca Santo, bir Itri Dede yahut Dede Efendi kadar yükselmek özelliğine malik olduğunu, bestelemiş olduğu yüz elli değerli eserleriyle kanıtlamıştır.

Eserleri arasında doğum ve tahta çıkma, resmi günlere özgü çeşitli medhiyeleri ve özellikle Dügah, Nihavend, Suzidiliara, Hicazkar, Muhayyer fasılları, ve Musevi dini ayine mahsus durak vesair eserleriyle ünlüdür.

Hoca Santo, İzmir’de İslahhane denilen. Sanatlar okulunda musiki öğretmeni idi. İkinci Abdülhamid, bu büyük üstadın her tarafta övüldüğünü haber alınca, kendisini ve öğrencilerinin bir kısmını saraya davet etmiştir. Sarayda verilen birkaç konserden sonra Abdülhamid memnuniyetini belirtmek için üstadı bir nişan, bir nefis sanatlar madalyasıyla ödüllendirdikten sonra ayrıca bir kese altın bağışlamıştır.” denmektedir. (3)

4. 20 Ağustos 1304/3 Eylül 1888 tarihli Hizmet gazetesinin bir haberi, Santo Şikâ‘nin Sultan Abdülhamit‘in tahta çıkış yıldönümünde vilayet defterdarı Kadri Efendi‘nin bir şiirini Nihavend makamında bestelediğini ve bu bestenin İzmir Islahhanesi mızıka takımı tarafından seslendirilmesiyle ilgilidir. (4)

5. 1891’de basılan H.1308 (1890) yılı Vilayet salnamesinde, Hamidiye Sanayi Mektebi‘nin “muvazzaf” öğretmenleri bölümünde “Hanende muallimi Santo, gümüş sanayi madalyası, 5. derece mecidi nişanı” aldığı belirtilmektedir. (5)

Öğrencisi, Hisarönü Camii imamı bestekâr Tanburî Rakım Elkutlu.

6. 13 ve 24 Kânunusani/Ocak 1891 tarihli Hizmet gazetelerinin haberleri, İstanbul‘da bulunan Mekteb-i Sanayi öğrencilerinin verdikleri konserlerle büyük başarı kazandığı, hepsinin Sultan Abdülhamit tarafından madalya ile ödüllendirildiği ve bu arada Santo Şikâ‘ye 5. rütbeden Mecidî nişanı verilmesi ile ilgilidir. (6)

7. 7 Mayıs 1313/19 Mayıs 1897 tarihli Ahenk gazetesi, “Hasılatı şehrimiz Hamidiye Sanayi Mektebi’ne mahsus olmak üzere ‘Cenge Giderken’ serlevhası altında tanzim edilen “Ben bir Türk’üm, cinsim, özüm uludur” manzumesinin milli bir surette olarak gerdaniye makamında ve aksak usulünde bestekâr-ı şehir Santo Şikârî Efendi tarafından bestelendiği ve notalarıyla beraber kariben tab edileceği müstahberdir.” haberini vermektedir. (7)

8. 23 Temmuz 1313/ 4 Ağustos 1897 tarihli Ahenk gazetesi, “Cenge Giderken” eserinin basıldığı haberini vermektedir. (8)

9. 19 Şubat 1336/1920 tarihli Ahenk gazetesi, “Musikişinas-ı şehir Santo Efendinin geçen hafta içinde vefat ettiğini kemal-i esefle köylü arkadaşımızda okuduk. Santo Efendi şehrimizin değil, İstanbul’un bile nadir yetiştirdiği esatize-i musikişinasandan idi.

Santo Efendi, mezheben bir Musevi olduğu halde Türk musikisini kendisi için bir zevk-i ruhani edinerek ekser evkatını onunla meşgul olmakla geçirirdi. Bunun için üstad Türk musikisinin en mu’dil ve zevk-aver dekayık ve gazamızına vakıf idi.

Teessüf olunur ki böyle bir üstad, alem-i faniye veda ederek senelerden beri hazine-i dimağında teraküm ettirdiği cevahir-i marifeti de beraber sürükleyip götürüyor da kimsenin haberi bile olmuyor. Ne kadar kadr-naşinaslık. Yazık! Yazık!” diyerek ölüm haberini vermektedir. (9)

Santo Şikâ ile ilgili tüm bilgiler bunlardır. Bunun dışında başka bir bilgi, bir fotoğraf ya da bestelediği bir şarkının sözleri, notaları bile bilinmemektedir.

Dileğimiz ise bu tür konularla ilgilenen akademisyenlerin, araştırmacıların ve uzmanların yapacakları araştırmalarla Santo Şikâ ile ilgili tarihin karanlık koridorlarında kalmış bilgileri ortaya çıkması, onun bestelerinin bilinip dinlenmesi ve böylelikle İzmir‘deki kültür ve sanat faaliyetlerinin, bilinen, hatırlanan ve sahip çıkılan bu temeller üzerinde kurulup geliştirilmedir.

…………………………………………………………….

(1) Seroussi, E., “From the Court and Tarikat to the Synagogue: Ottoman Art Music and Hebrew Sacred Songs“, Sufism, Music and Society in Turkey and the Middle East, Papers Read at a Conference Held at the Swedish Research Institute in Istanbul, November 27-29, 1997, Edited by Anders Hammarlund, Tord Olsson, Elisabeth Özdalga, pp.86.

(2) Öztuna, Y., Türk Musikisi Ansiklopedisi, Cilt II, 2. Kısım, 1. Baskı, Devlet Kitapları, İstanbul, 1976, sh.206.

(3) Galanti, A., Türkler ve Yahudiler, Gözlem Gazetecilik,3. Baskı, İstanbul-1995, s.142.

(4) Huyugüzel, Ö. F., İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri, Ankara, 2000, sh. 534-535.

(5) Huyugüzel, Ö. F., A.g.e. sh. 534-535.

(6) Huyugüzel, Ö. F., A.g.e. sh. 534-535.

(7) Huyugüzel, Ö. F., A.g.e. sh. 534-535.

(8) Huyugüzel, Ö. F., A.g.e. sh. 534-535.

(9) Huyugüzel, Ö. F., A.g.e. sh. 534-535.

Bu da benim 100. yıl kutlamam…

Ali Rıza Avcan

Bu sayfalarda kendi özel yaşantımla ilgili konuları pek gündeme getirmem. Ancak yazdığım yazıların konusu ile ilgili olarak daha önce yaşadığım bir deneyimim, bir yaşanmışlığım varsa o olayı ya da örneği anlatarak o konunun benimle ilişkisini kurmaya çalışırım.

Ancak bugün anlatacağım konu, benimle; daha doğrusu ailemle ilgili özel bir konu olduğu için, tarihe not düşmek amacıyla yazdığım bu yazının daha önceki yazılarım arasında özel bir yere sahip olacağını düşünüyorum…

İstanbul, Şile Yeşilvadi (eski adılarıyla Safvetiye, Hiciz ve Heciz) köyünde doğan Çerkez asıllı Sami ile Kastamonu‘da Yörük kökenli bir ailenin kızı olarak doğan Pakize‘nin üçüncü evlatları ve tek oğulları olarak Ankara‘da doğan Ali Rıza, babasının babası olan 1881, Şile Kaşbaşı doğumlu Rıza ile babasının dedesi olan 1853, Samum doğumlu Ali‘nin ismini taşımaktadır.

Yaptığım araştırmaların sonucuna göre babamın ailesi, 93 Harbi olarak adlandırılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rusya‘nın Soçi yakınlarındaki ata yurtlarından önce Batum‘a, daha sonra gemiyle İstanbul‘a gelip Kocaili (İzmit) sancağına bağlı Şile (File)’de padişah hassı olan topraklarda Avcıkoru (Çerkesköy, Hamidiye), Darlık, Safvetiye (Hiciz, Heciz, Yeşilvadi) ve Kaşbaşı (Kuşbaşı) köylerini kurmuş bir kökten geliyor.

Apanipha (Apan Kardeşler) ailesinin kızı Babaannem Fethiye Avcan ve babam Sami Avcan. Babamın resminin arkasında yazılı olan “fotoğraf arkası yazısı” ise aynen şu şekilde: “17.02.1938 tarihli hatıramdır. Felek cismimi mahvederse resmimi hatıra kalacak kıymetli kardeşim hakikatli kardeşiniz Sami Avcan

Ne 1955, Ankara doğumlu Ali Rıza, ne de 1913, Şile Kaşbaşı doğumlu Sami 1881 Samum doğumlu Rıza‘yı tanımamıştır. O nedenle, babasız bir ailede şehit oğlu olarak doğan Sami, duyarlı, demokrat ve anlayışlı bir baba olmakla birlikte vefat ettiği 1996 yılına kadar kendi ailesi içinde baba rolünü oynamakta zorluk çekmiş, çocukluğunda gözü önünde baba rolünü oynayan herhangi bir rol modeli olmadığı için babalığın nasıl bir şey olduğunu yaşayarak öğrenmiş, karısı ve çocukları da bundan hiç şikayetçi olmamıştır.

1913, Şile Kaşbaşı doğumlu Sami babasız büyümekle ve kendi ayakları üstünde dikilmekle birlikte hem kendisi hem de tüm ailesi 1881, Şile Kaşbaşı doğumlu Rıza‘yı Çanakkale Savaşı‘nda kaybettiklerini sanmaktadır. Aile içinde uzun yıllar dile getirilen söylentiye göre, baba Rıza ile Sami‘nin beş dayısı Çanakkale Savaşı‘nda şehit olmuştur. Hatta aynı söylentiye göre Sami‘nin doğumu üzerine Rıza‘ya mektupla müjde verildiği, onun da cevap olarak yazdığı mektupta adını Sami koyun dediği ifade edilmiştir.

Böylesi bir rivayetin ortaya çıkıp gelişmesi, savaşlarla geçen o dönem için beklendik bir durumdur. Çünkü o yıllarda artarda gelen 1911-1912 Balkan ve Trablusgarp, 1914-1918 I. Dünya ve 1919-1923 Ulusal Kurtuluş savaşları nedeniyle savaşmak üzere evden çıkan erkeklerin nerelere gittiği ve nerede şehit düştüğü kesin olarak bilinememekte, bütün ölümler daha fazla bilinen 1915 tarihli Çanakkale Savaşı‘na yakıştırılmaktadır.

İstanbul Vilayeti’ne bağlı Kocaili (İzmit) ve Çatalca Sancakları, Memalik-i Mahruse-i Şahane-i Mahsus Mükemmel ve Mufassal Atlas (1907)

Sami‘nin oğlu Ali Rıza bütün araştırmalarına rağmen dedesi Rıza‘nın adına Çanakkale Şehitleri listesinde rastlamamıştır. Üstüne üstlük ortada verilmiş bir madalya da yoktur. Çanakkale‘ye her gittiğinde duygulanıp üzülmekle birlikte babası Sami Çanakkale‘ye gitmeye kalktığında onun kalp hastası olduğunu hatırlatıp gidişini engellemektedir.

Ancak İçişleri Bakanlığı Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü‘nün alt ve üst soy listelerini açıkladığı 2018 yılında elde ettiği belgelerden dedesi Rıza‘nın 1912 yılında öldüğünü, babası Sami‘nin de 1913 yılında doğduğunu öğrenir. Böylelikle dedesi Rıza‘nın babasının doğumundan önce öldüğünü, mektupların gidip gelmesi suretiyle kendisine isim konulması söylentisinin gerçek olmadığını öğrenir ve dedesi Rıza‘nın Çanakkale Savaşı yerine 1. Balkan Savaşı‘nda şehit olabileceğini düşünmeye başlar. Üstüne üstlük aynı yıllarda akrabalarının yardımı ile hazırladığı 319 kişilik aile soy kütüğü sayesinde babasının beş değil, Faik ve Fevzi adında iki dayısı olduğunu öğrenir.

Pandeminin kol gezdiği ve insanların evlerinden çıkamadığı 2021 yılında Genelkurmay Başkanlığı‘na yazdığı bir dilekçede, babaannesi Fethiye ile kızı Atife ve oğlu Sami’ye babaları Rıza‘nın ölümü nedeniyle aile maaşı bağlandığını hatırlatarak dedesi Rıza‘nın 1912 yılında nerede, hangi tarihte ve ne şekilde öldüğünü sorar.

Yazdığı dilekçe üzerine Milli Savunma Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü‘nden aldığı 17 Eylül 1921 sayılı cevap yazısı ekindeki belgelerden, 2 numaralı Balkan defteri sahife 17, sıra 3’deki kayda göre Şile Taburu 4. Bölük Çavuşu Şile‘nin Kaşbaşı karyesinden 1297 doğumlu Rıza bin Ali‘nin, 9 Teşrinievvel 328 (22 Ekim 1912) tarihinde Geçkinli muharebesinde şehit olduğunu, mahdumu Sami‘ye 50 kuruş, kerimesi Atife‘ye 50 kuruş aile maaşı bağlandığını öğrenir.

Böylelikle yıllardır aile içinde söylenegelen yanlış bir rivayet düzeltilmiş, Rıza bin Ali‘nin 1915 tarihli Çanakkale Savaşı yerine 1912 tarihli 1. Balkan Savaşı‘nın beşinci gününde Edirne ile Kırklareli arasındaki Süloğlu‘na bağlı Geçkinli köyü yakınında şehit olduğu ortaya çıkmıştır.

Oysa Ali Rıza, 1980’li yıllarda Süloğlu Belediyesi de dahil olmak üzere o çevredeki tüm belediyelerin denetim ya da soruşturmasını yaptığı halde, dedesinin bu topraklarda şehit düştüğünü bilmemekte; o nedenle bu topraklarla kendi ailesi arasındaki o değerli ilişkidir haberdar değildir.

Ali Rıza aile tarihini temelinden değiştiren bu yeni durum karşısında hemen tüm akrabalarını haberdar ederek bu doğru bilgiyi herkesin öğrenmesine çalışır ve 31 yaşında şehit olmuş olan dedesinin nasıl bir ruh hali içinde savaşa katılıp şehit olduğunu öğrenmek için Balkan Savaşları ile ilgili kitap, makale, bildiri ve belgesel olmak üzere tüm yayınları okumaya, notlar almaya, konuyu derinlemesine araştırmaya başlar. Bu okuma, öğrenme ve başkalarına anlatma uğraşısı öyle bir hale gelir ki, bugüne kadar 7-8 bin sayfa okuduğunu hesaplar ve savaşın o acımasız ortamının ayrıntılarını öğrendikçe dedesinin o savaştaki eziyet, işkence, yakma yıkma ve salgın hastalıkları görmeksizin savaşın beşinci günü şehit olmasına adeta şükreder.

Ardından da dedesi Rıza‘nın şehit olduğu yere giderek onu ziyaret etmek ister. 2022 yılının 22 Ekimi’nde sevgili dostu Orhan Beşikçi ile birlikte Basmane Günleri‘nin hazırlığını yaptığı için gidişini 2023 yılının 22 Ekim’ine erteler.

2023 yılı Ekim ayının ilk günlerinde hazırlıklara başlar. Trakya Üniversitesi‘nde öğretim üyesi olarak görev yapan dostu Yaşagül Ekinci Danışan‘ı arayarak ondan yardım ister. Böylelikle Edirne‘ye gittiğinde kalması için Trakya Üniversitesi Uygulama Oteli‘nde rezervasyon yapılır ve sonrasında İstanbul‘a uğramadan doğrudan Edirne‘ye gitmek istediği için İsparta Petrol firmasından gidiş ve dönüş biletlerini, ayrıca gittiğinde dostlarına vereceği armağanları alır. Ancak gidiş günü yanına aldığı armağan paketini acelesinden otobüs terminalinde unutur ve servis minibüsündeyken terminal görevlilerini arayarak unuttuğu çantanın kendisi İzmir‘e dönünceye kadar saklanmasını ister.

Gecenin bir vaktinde yeni ve ıssız Çanakkale Köprüsü geçilerek yapılan yolculuk sonrası 22 Ekim 2023, Pazar sabahı Edirne‘dedir. Dostlarıyla buluşana kadar, yaptığı perhizi unutarak Ali Paşa Çarşısı‘ndaki Sarıyer Börekçisi‘nin lezzetli böreklerini yiyip çayını içer ve 41-42 yıl önce geldiği Edirne‘de en iyi hatırladığı Selimiye Camii çevresindeki sokakları gezerek fotoğraflar çeker.

Büyük Selimiye Camisi yakınındaki tarihi belediye binasını daha önceden bilmektedir. Zira 1981-1982 yıllarında belediyedeki bir soruşturma nedeniyle üstadı mülkiye müfettişi rahmetli Recep Birsin Özen ve arkadaşları rahmetli Halil Özden ve Halil Toprak ile birlikte Edirne‘ye geldiğinde, o tarihi binadaki Atatürk‘ün kaldığı odanın karşısındaki odada kalmış, çatısında baca bulunmayan mücevher benzeri o muhteşem binanın 2-2,5 metreyi bulan büyük çini sobalarını, duvarlardaki büyük tablolarını aklında tutmuş, o büyük çini sobalardan çıkan dumanın baca yerine kanalizasyona verildiğini öğrenmiştir. O nedenle ilk görmek istediği yer bu binadır ve bu binanın önünden, arkasından ve yan cephesinden fotoğraflar çekerek güvenlik görevlisi ile birlikte içinde dolaşıp anılarını tazelemeye çalışır. Ancak bu kez, Paris Belediyesi‘nin küçük bir örneği olarak yapılan binanın daha önceden öğrendiği şekilde 1860 yılında değil, 1898-1900 yıllarında Edirne Belediye Başkanı Cezzar Dilaver Bey tarafından mühendis Nazif Akanlar‘ın projesine göre 5.000 liraya yaptırıldığını, aynı mühendisin 1905 tarihli Büyük Edirne Yangını sonrasında Kaleiçi bölgesinin yeniden imarını sağlayan planı da çizdiğini öğrenerek aklında kalan yanlışları düzeltir.

Sonrasında binanın çevresindeki güzel, tarihi yapıların, hemen yakınındaki Üç Şerefli Cami ile Eski (Ulu) Cami‘nin avlu, kapı ve pencere ayrıntılarını, kıyıda köşede kalıp fazla bilinmeyen mekânların, üzerine daha sonraları Edirne Saat Kulesi‘nin inşa edildiği Makedonya Kulesi‘nin, İzmir‘in tarihi Kemeraltı Çarşısı‘na benzeyen tarihi Ali Paşa Çarşısı‘ndaki tarihi binalarla çalışanların fotoğraflarını çeker, onlarla sohbet eder.

Dikkatini çeken en önemli görüntü ise, Pazar sabahı olmasına rağmen otobüslerinin başına biriken ya da çarşıda gruplar halinde dolaşan yer yaştaki Bulgar turistler olur. Bu turistlerin sırf alışveriş yapmak için gelip gittiklerini televizyon haberlerinden bilir. Kendisine yardımcı olacak dostlarını beklerken oturup sohbet ettiği Bulgar göçmeni Edirnelilerin ellerindeki mallarla ve bildikleri Bulgarca ile turistlerle konuştuğuna tanık olur. Ve bu görüntü karşısında, dedesini öldüren Bulgar ordusu askerleri ile bugün bu çarşıyı dolaşıp alışveriş yapan Bulgarlar arasındaki ilişkiyi sorgular ve her iki ulus arasında oluşturulan barış ortamının ne kadar iyi olduğunu düşünerek dedesinin bu ortamın oluşumundaki payını sorgular.

Ardından dostları Trakya Üniversitesi öğretim üyesi, Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi UNESCO Alan Yönetimi Danışma Kurulu Başkanı ve UNESCO Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı eski başkanı Yaşagül Ekinci Danışan, eşi Can Tekin Danışan ve kızları Asude Danışan ile buluştuğunda, Edirne Tanıtım ve Turizm Derneği Başkanı Bülent Bacıoğlu ile tanışır ve onlarla birlikte Süloğlu ilçesi yakınındaki Geçkinli köyüne doğru yola çıkar. Aşağı yukarı 30 dakikalık yolculuk sonrasında gördüğü ilk “Geçkinli Şehitliği 1912” tabelasının önünde poz verir ve ardından önce köyün mezarlığını, sonrasında da köyün batısındaki bir tepenin üstündeki Geçkinli Şehitliği‘ne gider.

Buradaki ruh hali üzüntü, acı ve burayı bulup gelmiş olmanın sevinci ile yüklüdür… Anıtı ziyaret ederek bu topraklarda şehit olanlarla dedesine saygısını sunar, babası ve babaannesinin mezarı ile Yeşilvadi‘deki evlerinin bahçesinden getirdiği toprakları baba, eşi ve oğul arasındaki sevgi ilişkisini vurgulamak amacıyla anıtın çevresindeki ağaçların dibine serper. Kendisinin oraya gelişini duyup gelen Anadolu Ajansı muhabiri Gökhan Balcı ile görüşerek buraya geliş amacını, hissettiklerini ve barış dileklerini dile getirir. Dedesinin ölümünden 111 yıl sonra kendisi, babası ve tüm ailesi adına yaptığı bu ilk ziyaretin nedenlerini açıklamaya çalışır.

Sonrasında dostları ile birlikte Edirne‘ye dönerek Meriç nehri kenarındaki Lozan Barış Anıtı‘nı, İzmirlilerin çok yakından tanıdığı Mimar Kemalettin‘in eseri tarihi Karaağaç Garı‘nı ziyaret eder, onların fotoğraflarını çeker. Meriç nehri kenarında TOKİ mantığı ile yapılan çevreye uyumsuz, nehri beton bir kanala dönüştüren beton setleri görür ve içi acır. Bu arada, İzmirli dostlarının tavsiyelerini dikkate alarak Edirne‘nin meşhur ciğer tavasını yemeyi ihmal etmez.

Trakya Üniversitesi Uygulama Oteli‘ndeki geceleme sonrasında ertesi gün Edirne‘nin Kaleiçi Mahallesi‘ndeki güzel tarihi binaların arasında dolaşır, onların fotoğraflarını çeker. Kullanım hakkı, “bal tutan parmağını yalar” mantığıyla zamanın Milli Eğitim Bakanı‘nın başkanı olduğu TED Koleji‘ne verilen boş ve harap tarihi yapıyı görür, 2021 yılında başlayıp 2025 yılına kadar devam edeceği söylenen ve bu nedenle ziyarete kapatılan Selimiye Camii‘ne giderek restorasyon sırasında kimseyi; hatta restorasyon projesini hazırlayan Yüksek Mimar Acar Avunduk‘u bile içeri almayan yandaş şirketin yöneticileri ile tartışır ve tüm ülkenin pek de haberdar olmadığı bu sorunu “restorasyonda şeffaflık” başlığıyla ülke gündemine taşımaya karar verir, ardından Edirne‘deki kadim Yahudi kültürünün izlerini takip etmek için Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi‘ni ziyaret eder. Küçük ve oldukça sevimli bu müzenin bahçesindeki iki mezar taşı dışında Edirne Yahudileri ile ilgili hiçbir kültürel değere rastlamayınca bunu müze görevlilerine bildirir. Ayrıca Pazar günü ziyaret ettiği 1. derece koruma altındaki Geçkinli Şehitlik Anıtı‘nın Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi‘nden aldığı Edirne ile ilgili turizm tanıtım belgelerinde yer almaması nedeniyle, bu durumu Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bildirmeye karar verir.

Edirne Büyük Sinagogu

1980’li yıllardaki ziyaretlerinde bakımsız, harap halde görüp etkilendiği Edirne Büyük Sinagogu‘nu, Pazar günü önünden geçerken açık gördüğü için gidip ziyaret etmek ister ama kapıları kapalı olduğu için içeri giremez ve binanın bu yeni halinin fotoğraflarını çekmekle yetinir.

Bu kadar yoğun geçen günün sonunda da günün tüm yorgunluğu ile Edirne Otobüs Terminali‘nden İzmir‘e dönüş yapmak üzere yola çıkar. Yolda otobüs şoförü, yeni Çanakkale Köprüsü‘nden geçmek yerine arabalı vapurla Eceabat‘tan Çanakkale‘ye geçmeyi tercih ettiğinde gece ışıklarıyla birlikte hem Çanakkale‘yi hem de denizden Kilidülbahir Kalesi‘ni gördüğü için sevinir.

Yaptığı yolculuk sorasında Edirne‘de gördüğü tüm tarihi yerler ve yapılar hakkında araştırmalar yapmaya, çektiği fotoğraflardan oluşan albümleri sosyal medyada, o fotoğraflardaki mekân ve yapılar hakkında bilgiler vererek paylaşmaya, Edirne seyahati sırasında öğrendiği Kabul Baba ve Hasan Rıza gibi şahsiyetler hakkında araştırmalar yapmaya, bir sonraki gelişinde Şükrü Paşa Tabyası, Kırkpınar ve Sarayiçi gibi eksik kalan yerleri gezmeye, bugüne kadar İzmir‘e odaklanan araştırma çalışmalarını Edirne ya da Bursa gibi diğer tarihi kentlerde olup bitenle mukayese ederek geliştirmeye, İzmir‘e benzeyen bu kentlerdeki çalışmaları yakından izleyerek İzmir‘e örnek göstermeye karar verir ve bu düşüncelerini İzmir‘deki yakın dostları ile paylaşır.

Böylelikle, 111 yıldır bilinmeyen bir şehitlik hikâyesinin tüm ayrıntılarını öğrenip bizler için korkmadan, kaçmadan savaşıp şehit olan bu kahramanlara borçluluğumuzu bilip saygımızı göstererek, geçmişle bugün ve gelecek arasındaki hafıza ve duygu köprülerini kurarak hissedilen hak edilmiş bir ferahlama ve mutluluk haliyle kendimi Cumhuriyet’in 100. yılını kutlamaya daha bir hazır hissettiğimi söyleyebilirim…

Tabii ki, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nın 100. Yılı Kutlamaları nedeniyle dile getirdiği “vazgeçmem” şeklindeki sadce kendini düşünen bireysel söylem yerine, beni ve herkesi kucaklayan “vazgeçmeyeceğiz” söylemini tercih ederek…

Not: Yazıma konu yaptığım Edirne seyahati sırasında çektiğim fotoğrafları, “Selimiye Camii ve Çevresi“, “Edine, Kaleiçi” ve “Edirne, Karaağaç” albümleri şeklinde Facebook‘ta paylaşacağımı duyurmak isterim.

İzmir’in unutulan sanatçıları 15 – Megali Noël

Ali Rıza Avcan

İzmir adı verilen bu kentte, devlet üniversitesi olarak benimle yaşıt bir Ege Üniversitesi, 1982’den bu yana faaliyet gösterip devamlı büyüyen Dokuz Eylül Üniversitesi, 1992’de kurulan Yüksek Teknoloji Üniversitesi, Milli Savunma Üniversitesi, 2016 yılında FETÖ çetesine aitken el konulup ad değiştirerek devlet üniversitesi haline dönüştürülen İzmir Demokrasi, Bakırçay ve Katip Çelebi üniversiteleri, 2020 yılında kurulan Sağlık Bilimleri Üniversitesi, mantar gibi yerden biten ve üniversite olmaktan çok ticarethane gibi çalışan beş özel (İzmir Ekonomi, Yaşar, İzmir Tınaztepe, İzmir Kavram Meslek Yüksekokulu, Türk Hava Kurumu) üniversite olmak üzere toplam 13 üniversite, bu üniversitelere bağlı başka sinema olmak üzere kültür ve sanatla uğraşan birçok fakülte, bölüm ve akademisyen olduğu halde hiçbirinin ele alıp araştırmadığı, bir tez konusu bile yapmadığı, yaşadığı süre içinde gidip kendisiyle görüşmediği, İzmirli ünlü sanatçı Dario Moreno ile birlikte filmlerde oynarken ortak memleketleri İzmir üzerine söyleşip söyleşmediklerini sormadığı, yerel yöneticilerin yardımıyla İzmir‘e, doğdukları topraklara davet etmeyi düşünmedikleri, annesi bile 2010 yılında Çeşme‘de vefat eden İzmirli, daha doğrusu İzmir doğumlu büyük bir sanatçıyı, Magali Noël‘i size hatırlatıp anlatmaya çalışacağım.

Ama ondan önce bu sanatçıyı tanıdıkça, onun yapıp eylediklerini öğrendikçe hem sanat alanında her şeyle ilgilenip her şeyin en iyisini yaptığı hem de bütün bunları kadın olma halinin güzelliği, cazibesi, şuhluğu ve seksapeli ile gerçekleştirdiği için ona aşık olduğumu itiraf etmeliyim. Gerek daha önce seyrettiğim Fellini‘nin Amarcord, Satryicon ve Tatlı Hayat (Dolce Vita) filmlerinden hatırlayıp bildiğim, gerekse şu sıralar yeniden seyrettiğim filmleriyle onu çocukluğumun açık hava sinemalarında seyredip sevdiğim seksi, şuh, dekolte ve seksapeli yüksek film sanatçısı Leyla Sayar‘a benzettiğimi söyleyebilirim. Tabii ki, Leyla Sayar‘ın yaşamının ikinci perdesinde dönüştüğü hali hariç olmak üzere…

Magali Noël [Magali (Magdalena) Noëlle Guiffray, Magali Guiffrais], 27 Haziran 1931’de İzmir’de doğan ve 23 Haziran 2015’de Fransa’nın güneydoğu bölgesindeki Châteauneuf-Grasse‘de ölen Fransız sinema oyuncusu ve şarkıcısıdır. Babası Yves Joseph Ernest Guiffray (1905/İzmir, 1944/Paris), annesi de Marie Antoinette Suzanne Guy (1906/Kahire, 1990/Çeşme)’dır. (1)

51 yıl süren sinema kariyeri boyunca 80 sinema, 30 televizyon filmi ve dizisi olmak üzere toplam 110 Fransız ve İtalyan filminde oynadı, 17 adet 45’lik ve 33’lük plak ile müzik CD’si doldurdu, 30 ayrı tiyatro oyununda oynadı, yayınlanmamış 1 fotoromanda rol aldı ve bütün bu kültür sanat çalışmaları karşılığında, 2000 yılında Reconnaissance des cinéphiles ödülünü, 2012 yılında da Fransa‘nın en büyük ödülü olan Légion d’Honneur madalyasını aldı. (2) (3)

Babasının üç nesildir İzmir‘de yaşayan zengin Levanten ailesinin soyu, 16. yüzyılın başında Fransa‘nın Savoie bölgesine kadar gitmekte ve yazı ekindeki vaftiz belgesinin de gösterdiği gibi, annesi Marie Antoinette Suzanne Guy, İzmir‘de ikamet eden kocası Yves Joseph Ernest Guiffray ile oradaki tatilleri sırasında tanıştı. Megali Noëll‘in 1867 yılında İzmir‘e gelen dedesi Elzéar Jules Noëll Guiffray, kuzenlerinin şirketi Societé des Quais de Smyrne (Smyrne Liman Şirketi)’nin önce yönetim kurulu üyesi, daha sonra başkanı olmuştu. 1913’ten sonraki görevi ise Smyrne Liman Şirketi Genel Müdürlüğü idi. Kardeşi Fernand Guiffray ise bir zamanlar Smyrne Tramvay Şirketi‘nin müdürüydü. (4)

Megali (Magdalena) Noëll‘in Göztepe Katolik Kilisesi (Notre Dame de Lourdes Katolik Kilisesi)’nde gerçekleştirilen vaftiz törenindeki vaftiz babası babasının eniştesi Maurice Verbeke, vaftiz annesi de teyzesi Françoise Guy‘dı. Evleri, 1. Kordon’da bir zamanlar Almanya Federal Başkonsolosluğu olarak kullanılan binaydı.

Megali Noel’in babası Yves Joseph Ernest Guiffray’a ait olup, bir dönem Federal Almanya Başkonsolosluğu olarak kullanılan tarihi bina.

27 Haziran 1931’de İzmir’de doğan Magali Noël yedi yaşındayken Fransa‘ya gitti ve şan, müzik, dans ve Catherine Fontenay‘dan drama desrleri aldıktan sonra 16 yaşında kabare şarkıcısı olarak çalışmaya başladı ve revülerde sahne aldı. 1951 yılında da sinemaya başladı.

Magali Noël, Jean Devaivre‘nin Brigitte Bardot‘yla birlikte yazdığı Le Fils de Caroline Cherie (1955) ve Jean Gabin‘in Henri Decoin ile birlikte yazdığı Razzia sur la chnouf (1955) fimlerinde cazibesini ve yeteneklerini ortaya koyduktan sonra aynı yıl Jules Dassin tarafından çekilen Du fififi chez les hommes filmiyle kendini kanıtladı.

Federico Fellini ile birlikte Cannes Film Festivali’nde…

Rol aldığı önemli filmler arasında Jules Dassin‘in Du rififi chez les hommes (Rififi erkekler arasında) (1955), Jean Renoir‘ın Elena et les hommes‘u (Elena ve Erkekler) (1957), Costa-Gavras‘ın Ölümsüz (Z) adlı filmi ve Federico Fellini‘nin La Dolce Vita (Tatlı hayat)(1961), Satyricon (1970) ve Amarcord (1974) filmleri sayılabilir. Magali Noël, seksi ve baştan çıkartıcı fiziği ile Fellini‘nin fetiş oyuncularından biriydi.

Magali Noël aynı zamanda bir şarkıcıdır ve 1956 yılından başlayarak Fransa‘da birçok plak çıkarmıştır. Sözleri Boris Vian‘a, bestesi de Alain Goraguer‘e ait “Fais-moi mal Johnny” (Canımı Yak Johnny) adlı Fransızca şarkıyı, Fransızca ilk rock’n roll parça olarak 1956’da seslendirmiş ve bu şarkının, sözlerinin içeriği nedeniyle uzunca bir süre radyolarda çalınması yasaklanmıştı. Bu cesur şarkı ayrıca, 1959 tarihli Le fauve est let go isimli filminde de yer almıştı.

Magali Noël diğer yandan da Molière‘in George Dandin‘ini, Bertolt Brecht‘in Mère Courage (Cesaret Ana)’sını, Dario Po‘nun Le Septième Commandement : Tu voleras un peu moins… (Yedinci Emir: Biraz daha az çalacaksın…) oyununu, George Bernard Shaw‘un Pygmalion‘unu, Victor Hugo‘nun Lucrèce Borgia‘sını, Stefan Zweig‘ın La Dette (Bırak bunu) oyununu oynayacak kadar usta bir tiyatro sanatçısıdır. Fransa’da, Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinin prestijli salonlarında oynadığı tiyatro oyunlarının sayısı 30’u bulmaktadır.

Ayrıca 1959 tarihli Fransız – İtalyan ortak yapımı “Oh! Qué mambo” adlı filmle 1960 yapımı “Marie des İsles” (Adaların Meryemi) filminde kendisi gibi İzmirli olan şarkıcı oyuncu Darío Moreno ile başrolleri paylaşmıştı.

Magali Noël‘in, aktör Jean-Pierre Bernard ile olan ilk evliliğinden Stephanie Vial-Noël adında bir kızı ve ikinci evliliği sırasında evlat edindiği iki erkek çocuğu vardır. 23 Haziran 2015, Salı günü 83 yaşındayken Fransa‘nın Châteauneuf-Grasse yerleşimindeki bir huzurevinde uykusundayken hayata veda etmiştir. İlk kocası Jean-Pierre Bernard, Fransa‘nın Vaucluse eyaletindeki Entrechaux Mezarlığı‘nda kendisinin yanında yatmaktadır. (5)

Kaynaklar

(1) https://www.geneastar.org/celebrite/guiffraym/magali-noel

(2) https://fr.wikipedia.org/wiki/Magali_No%C3%ABl

(3) https://www.imdb.com/name/nm0637649/?ref_=fn_al_nm_1

(4) http://www.levantineheritage.com/guiffraycert.htm

(5) Décès de l’actrice et chanteuse Magali Noël, Le Monde, Erişim Tarihi: 8.10.2023, ohttps://www.lemonde.fr/disparitions/article/2015/06/24/deces-de-l-actrice-magali-noel_4660606_3382.html

Ek Bilgiler

Magali Noël‘in rol aldığı sinema filmleriyle TV filmi ve dizilerini, oynadığı tiyatro oyunlarını ve söylediği şarkıları hem kendisi ile ilgili Wikipedia maddesi, hem de IMDb Internet Movie Database kayıtlarını mukayeseli olarak inceleyip eksiklikleri gidermek, yanlışlıkları düzeltmek suretiyle belirleyerek aşağıdaki listeleri düzenledim:

Filmleri

01. 1951: Demain nous divorçons (Yarın boşanıyoruz), Yönetmen: Louis Cuny, Jeanne Torelle rolünde.

02. 1951: Seul dans Paris (Paris’te tek başına), Yönetmen: Hervé Bromberger, Jeanette Milliard rolünde.

03. 1953: Deux de l’escadrille (Filodan iki kişi), Yönetmen: Maurice Labro.

04. 1954: Mourez nous ferons le reste (Öl, gerisini biz hallederiz), Yönetmen: Christian Stengel, Françoise rolünde.

05. 1955: Le Fils de Caroline chérie (Caroline’nin oğlu sevgilim), Yönetmen: Jean Devaivre, Térésa rolünde.

06. 1955: Chantage (Şantaj), Yönetmen: Guy Lefranc, Denise rolünde.

07. 1955: Razzia sur la chnouf (Razzia Chnouf’ta), Yönetmen: Henri Decoin, Lisette rolünde.

08. 1955: Du rififi chez les hommes (Rififi, erkekler arasında) (İnsanlar ve para), Viviane (Noel, filmin tema şarkısını da seslendirir)

09. 1955: Les Grandes Manœuvres (Büyük manevralar), Yönetmen: Jules Dassin, Şantöz Thérèse rolünde.

10. 1956: OSS 117 n’est pas mort (OSS 117 ölmedi), Yönetmen: René Clair, Muriel Rousset rolünde.

11. 1956: Les Possédées (Sahip olunan), Yönetmen: Charles Brabant, Pia Manosque rolünde.

12. 1956: Eléna et les hommes (Elena ve erkekler), Yönetmen: Jean Renoir, Lolotte rolünde.

13. 1957: Assassins et voleurs (Suikastçılar ve hırsızlar), Yönetmen: Sacha Guitry, Madeleine Ferrand rolünde.

14. 1957: Le désir mène les hommes (Arzu erkekleri yönlendirir), Yönetmen: Ėmile Roussel, Nathalie rolünde.

15. 1958: La Loi de l’homme et le désir (È arrivata la parigina) (Erkek, Kadın ve Arzu), Yönetmen: Camillo Mastracinque, Yvette rolünde.

16. 1958: Si le roi savait ça (Al servizio dell’imperatore), (İmparatorun hizmetinde), Yönetmen: Caro Canaille ve Edoardo Anton, Arnaude rolünde.

17. 1958: Le Train de 8h 47 (8.47 treni), (Film yarım kaldı), Yönetmen: Jack Pinoteau.

18. 1958 : Le Piège  (Tuzak), Yönetmen: Charles Brabant, Cora Caillé rolünde.

19. 1959: Des femmes disparaissent (Kadınlar ortadan kayboluyor), Yönetmen: Edouard Molinaro, Coraline Merlin rolünde.

20. 1959: Ça n’arrive qu’aux vivants  (Bu sadece yaşayanların başına gelir), Yönetmen: Tony Saytor, Gloria Selby rolünde.

21. 1959: Oh! Qué mambo (Oh! ne mambo)(Il Giovane leone), Yönetmen: John Berry, Dario Moreno ile birlikte Viviane Montero rolünde.

22. 1958: Le fauve est lâche (Korkak canavar), Yönetmen: Maurice Labro, Sadece filmdeki şarkıyı söylüyor.

23. 1959: L’Île du bout du monde (Dünyanın sonundaki ada), Yönetmen: Edmond T. Grėville, Jane rolünde.

24. 1960: Gastone, Yönetmen: Mario Bonnard, Sonia rolünde.

25. 1960: Boulevard  (Bulvar), Yönetmen: Julien Duvivier, Jenny Dorr rolünde.

26. 1960: A qualcuna piace calvo (Bazıları kel sever), Yönetmen: Mario Amendola, Marcella Salustri rolünde.

27. 1960: Marie des Isles (Adaların Meryemi), Yönetmen: Georges Combret, Julie rolünde.

28. 1960: La dolce vita (Tatlı hayat), Yönetmen: Federico Fellini, Fanny rolünde.

29. 1960: Noi siamo due evasi (Biz kaçan iki mahkumuz), Yönetmen: Giorgio Simonelli, Odette rolünde.

30. 1961: Le Sahara brûle (Sahra yanıyor), Yönetmen: Michel Gast, Lénq rolünde.

31. 1961: La Fille dans la vitrine (La ragazza in vetrina) (Penceredeki kız), Yönetmen: Luciano Emmer, Chanel rolünde.

32. 1961: La Loi de la guerre (Legge di guerra) (Savaş hukuku), Yönetmen: Bruno Paonlinelli, Olga rolünde.

33. 1961: Jeunesse de nuit (Gioventù di notte) (Geceleri gençlik), Yönetmen: Mario Sequi, Elvi rolünde.

34. 1961: Dans la gueule du loup (Kurt ininde), Yönetmen: Jean-Charles Dudrument, Barbara Yabakos rolünde.

35. 1961: En pleine bagarre (Mani in alto) (Bir kavganın ortasında), Yönetmen: Giorgio Bianchi.

36. 1961: Le Jeu de l’assassin (Mörderspiel)(Suikatçinin oyunu), Yönetmen: Helmut Ashley, Eva Troger rolünde.

37. 1962: Le Secret de d’Artagnan (Il Colpo segreto di d’Artagnan) (D’Artagnan’ın gizli darbesi), Yönetmen: Siro Marcellini, Carlotta rolünde.

38. 1963: Totò et Cleopâtra (Totò e Cleopatra) (Totò ve Kleopatra), Yönetmen: Fernando Cerchio, Cleopatra rolünde.

39. 1963: Queste pazze, pazze donne (Bunlar çılgın, çılgın kadınlar), Yönetmen: Marino Girolami, Martini’nin karısı Giulia rolünde.

40. 1963: Tempête sur Ceylan (Das Todesauge von Ceylon)(Seylan üzerinde fırtına), Yönetmen: Gerd Oswald ve Giovanni Roccardi, Gaby rolünde.

41. 1963: L’Accident  (Kaza), Edmond T. Greville, Andréa rolünde.

42. 1964: La Traite des blanches (Beyaz köle), Yönetmen: Georges Combret, Louisa rolünde.

43. 1964: Requiem pour un caïd (Bir patron için ağıt), Yönetmen: Maurice Cloche, Éva rolünde.

44. 1964: Filles et Garçons (Oltraggio al pudore) (Tevazuya karşı öfke), Yönetmen: Silvio Amadio, Giovenella’nın kızkardeşi rolünde.

45. 1964: Le Dernier Tiercé (Son katman), Yönetmen: Richard Pottier, Lydia rolünde.

46. 1964: Les Martiens ont douze mains (I marziani hanno dodici mani) (Marslıların on iki eli var), Yönetmen: Castellano et Pipolo, Matilde Bernabel rolünde.

47. 1964: La Corde au cou (Boynundaki ip), Yönetmen: Joseph Lisbona, Clara rolünde.

48. 1965: Aventure à Beyrouth (La Dama de Beirut)(Beyrut’ta Macera), Yönetmen: Ladislas Vajda, Gloria Lefevre rolüyle.

49. 1968: Le Mois le plus beau (En güzel ay), Yönetmen: Guy Blanc, Claudia rolüyle.

50. 1969: Ölümsüz (Z), Yönetmen: Constantin Costa-Gavras, Nick’in kızkardeşi rolüyle.

51. 1969: L’Astragale, Yönetmen: Guy Casaril, Annie rolüyle.

52. 1969: Les Martiens ont douze mains (I marziani hanno dodici mani) (Marslıların on iki eli vardır), Yönetmen: Castellano et Pipolo, Matilde Bernabei rolünde.

53. 1969: Satyricon, Yönetmen: Federico Fellni, Fortunata rolünde.

54. 1970: Edipeon (Odeipus), Yönetmen: Lorenzo Artale , Giusi rolünde.

55. 1970: Tropique du Cancer (Yengeç dönencesi), Yönetmen: Joseph Strick, Prenses rolünde.

56. 1970: Les Brebis du révérend (Kyrkoherden)(Muhterem koyun, Papaz), Yönetmen: Torgny Wickman, kontes rolünde.

57. 1970: Le Tombeur (The Man Who Had Power Over Women)(Kadınlar üzerinde gücü olan adam), Yönetmen: John Krish, Madam Franchetti rolünde.

58. 1970: Ciao Federico! (Merhaba Federico!), Belgesel, Yönetmen: Gideon Bachmann, Kendisi.

59. 1971: Le Belve (Yaratıklar), Yönetmen: Giovanni Grimaldi, Lisa rolünde (Cincilla’daki bölüm)

60. 1971: Un prėtre á marier (Il prete sposato)(Evlenecek bir rahip) Yönetmen: Marco Vicario, Signora Bellini rolünde.

61. 1972: Racconti proibiti… di niente vestiti (Yasak hikayeler… kifayetsiz), Yönetmen: Brunello Rondi, Prudenzia rolünde.

62. 1972: Le p’tit vient vite (Küçük olan hızla geliyor), Yönetmen: Louis-Georges Carrier, Hemşire rolünde.

63. 1973: Amarcord (Hatırlıyorum), Yönetmen: Federico Fellini, Kuaför Gradisca rolünde.

65. 1975: Paolo Barca maestro elementare praticamente nudista (Paolo Barca, ilkokul öğretmeni, neredeyse çıplak), Yönetmen: Signora Cacchio, Öğretmen Rosaria Cacchiò rolünde.

64. 1975: La Bagarre du samedi soir, (Il tempo degli assassini) (Katillerin zamanı), Yönetmen: Marcello Andrei, Rossana rolünde.

65. 1975: Paolo Barca, maestro elemantare, praticamente nudista (İlkokul öğretmeni Paolo Barca neredeyse çıplak), Yönetmen: Flavio Mogherini, Bayan Cacchiò.

66. 1975: La Banca di Monate (Monate Bankası), Yönetmen: Francesco Massaro, Adelmo’nun karısı Melissa rolünde.

67. 1977: Stato interessante (İlginç durum), Yönetmen: Sergio Nasca, İkinci hikayede Tilde La Monica rolünde.

68. 1978  Les Rendez-vous d’Anna (Anna’nın Buluşmaları), Yönetmen: Chantal Akerman, İda rolünde.

69. 1980 : Le Chemin perdu, Yönetmen: Patricia Moraz, Maria Tonelli rolünde.

70. 1980: Qu’est-ce qui fait courir David?, (David’i koşmaya iten şey nedir?), Yönetmen: Élie Chouraqui, David’in annesi Sarah rolünde.

71. 1983: Les Années 80 (80’ler), Belgesel, Yönetmen: Chantal Akerman, Kendisi.

72. 1983: La Mort de Mario Ricci, (Mario Ricci’nin ölümü), Yönetmen: Claude Goletta, Solange rolünde.

73. 1985: Diesel, (Dizel), Yönetmen: Robert Kramer, Mickey rolünde.

74. 1985: Vertiges (Vertigo), Yönetmen: Christine Laurent, Constance rolünde.

75. 1986: Exit-exil, (Sürgün), Yönetmen: Luc Monheim, Solange rolünde.

76. 1989: La Nuit de l’éclusier (Die nacht des Schleusenwarts)(Kilit bekçisinin gecesi), Yönetmen: Franz Rickenbach, Hélène Belloz rolünde.

77. 1989: Pentimento, (Pişmanlık) Yönetmen: Tonie Marshall, Maddeleine rolünde.

78. 2000: La Fidélité (Özgür Duygular), Yönetmen: Andrjzej Zulawski, Clélia’nın annesi rolünde.

79. 2001: Regina Coeli (Cennetin kraliçesi), Yönetmen: Nico D’Alessandria, Kraliçe Regina rolünde.

80. 2002: La Vérité sur Charlie (The Truth About Charlie)(Charlie hakkındaki gerçekler), Yönetmen: Jonathan Demme, siyah giyinmiş gizemli kadın rolünde.

Televizyon Film ve Dizileri

01. 1951: La Course du flambeau (Meşale koşusu), Yönetmen: Max de Rieux.

02. 1952: La Cruche cassée (Kırık sürahi), Yönetmen: Bernard Hecht.

03. 1955: Christophe C… , Yönetmen: Jean-Paul Carrère.

04. 1955: Le Héros et le Soldat (Kahraman ve asker), Yönetmen: Marcel Bluwal.

05. 1956: Doris, Yönetmen: Jean Vernier, Doris rolünde.

06. 1962: Les Trois Henry (3. Henry), Yönetmen: d’Abder Isker.

07. 1964: Le Procès de Mary Dugan (Mary Dugan’ın soruşturması), Yönetmen: Jean-Marie Coldefy, Mary Dugan rolünde.

08. 1966: Comment ne pas épouser un milliardaire (Bir milyarderle nasıl evlenmezsiniz) 13 dakikalık 26 bölümlük TV dizisi, Yönetmen: Lazare Iglesis, Delia Delamarre rolünde.

09. 1967: Le Golem (Gustav Meyrink’in romanından TV filmi), Yönetmen: Jean Kerchbron, Angelina rolünde.

10. 1969: Le Mas Théotime (Henri Bosco’nun romanından), TV filmi, Yönetmen: Jacques Florian, Geneviève rolünde.

11. 1972: Comme avant, mieux qu’avant (Eskisi gibi eskisinden daha iyi), Yönetmen: Yves-André Hubert, Fulvia Gelli rolünde.

12. 1978: Jean-Christophe (52 dakikalık 9 bölümlük Tv dizisi, Yönetmen: François Villiers.

13. 1979: Lucrèce Borgia (Lükres Borjiya), Yönetmen: Yves-André Hubert, Lucrèce Borgia rolünde.

14. 1980: Le président est gravement malade (Başkan ağır hasta), Yönetmen: Yves Ciampi, Edith Wilson rolünde.

15. 1980: Un pas dans la forêt (Ormanda bir adım), Yönetmen: Claude Mourthé.

16. 1982: Les Confessions du chevalier d’industrie Félix Krull, (Bekenntnisse des Hochstaplers Felix Krull) (Sanayi Baronu Felix Krull’un itirafları), Yönetmen: Bernhard Sinkel, Madam Houpflé rolünde.

17. 1982: L’Enfant et les Magiciens (Çocuk ve shirbazlar), Yönetmen: Philippe Arnal, Marguerite Teyze rolünde.

18. 1984: Sortie interdite (Çıkış yasaktır), Yönetmen: Patty Villiers, Mado rolünde.

19. 1985: Les Bottes rouges (Kırmızı çizmeler), Yönetmen: Jeannette Hubert.

20. 1985: Mariage (Evlilik), Yönetmen: Lazare Iglesis.

21. 1986: L’Amour tango (Aşk tangosu), Yönetmen: Régis Forissier, Angèle rolünde.

22. 1987: La Malle (Araba bagajı), Yönetmen: Gouffe d’Hervé Basle

23. 1988: On the Orient (Doğuda), (Ray Bradbury sunduğu 8 bölümlük 2. sezon TV dizisi) Yönetmen: Frank Cassenti, Minerva Halliday rolünde.

24. 1988: Lundi noir (Kara pazartesi), Yönetmen: Jean-François Delassus.

25. 1991: Crimes et Jardins (Suçlar ve bahçeler), Yönetmen: Jean-Paul Salomé, Suzanne rolünde.

26. 1992: Les Cœurs brûlés (Yanmış kalpler), (90 dakikalık 8 bölümlük TV dizisi), Yönetmen: Jean Sagols, Julia Bertyl rolünde.

27. 1997: Les Héritiers (Mirasçılar), Yönetmen: Josée Dayan, Zizi rolünde.

28. 1998: Le Dernier Fils (Son oğul), Yönetmen: Étienne Périer, Elisabeth Haas rolünde.

29. 1999: La Nuit des hulottes (Baykuşların gecesi) Yönetmen: Michaëla Watteaux, Rainette Leblanc rolünde.

30. 2002: La Source des Sarrazins (Sarrazinlerin kaynağı), Yönetmen: Denis Malleval, Rose rolünde.

Müzik

01. 1955: Le Rififi ; Johnny Guitar ; Si tu m’aimais ; J’aime valser dans tes bras (Eğer beni sevdiysen kollarında vals yapmayı seviyorum), EP Philips 432.044.

02. 1956: Fais-moi mal Johnny (Acıt beni, Johnny) ; Strip-rock ; Alhambra rock ; Rock des petits cailloux, Söz yazarı: Boris Vian, LP Philips N 76.089 R, repris en EP Philips 432.131 Magali Noël numéro 2 : Rock and Roll (1957).

03. 1957: Pan, pan, pan, poireaux pomm’de terre (Tava, tava, tava, pırasa ve patates), Söz yazarı: Boris Vian, SP Philips 372.398.

04. 1957: Magali se déchaîne : Mon oncle Célestin ; Oh ! si y avait pas ton père ; Eh ! Mama (Magali çılgına dönüyor: Amcam Célestin; Ah ! eğer baban olmasaydı; Hey! anne) Söz yazarı: Boris Vian etc.), EP Philips 432.185.

05. 1957: Sexy songs : Oh ! (c’est divin) ; Nous avions vingt ans ; Mon a, mon amour (Oh! (ilahi); Yirmi yaşındaydık; Benim aşkım) Söz yazarı: Boris Vian etc., EP Philips 432.193.

06. 1964: Magali Noël chante Boris Vian (Magali Noël Boris Vian şarkıları söylüyor),(Boris Vian’dan 12 yeni şarkı), LP, Jacques Canetti.

07. 1975: Magali Noël : Album 12 titres (La femme au miroir) (Magali Noël: 12 parçalık albüm), (Aynadaki kadın).

08. 1980: Magali Noël : Fais-moi mal Johnny, (İngilizce yeni versiyonu: Hurt me bad Johnny), Söz yazarı: Boris Vian etc.), LP Disques Lazer / Distribution Carrere 67.486 (CD olarak yayınlanmadı).

09. 1988: Magali Noël chante Boris Vian (Magali Noël Boris Vian parçaları söylüyor), CD Jacques Canetti / Musidisc.

10. 1989: Regard sur Vian, (Vian’a Bakış), (Kızı Stéphanie Noël ile birlikte söylediği şarkılar 9 ve 10 Kasım 1989’da Beausobre’de halka açık olarak kaydedildi. Yapımcılığını Jean-Claude Vial’in üstlendiği bir ve iki CD’lik yapımı Buda Müzik üstlendi. Dağıtımını ise Ares tarafından yapıldı.

11. 1996: Soleil blanc (Beyaz güneş), Prévert 96, CD Sony / Dreyfus.

12. 2002: Magali Noël chante Boris Vian (Magali Noël Boris Vian’ı söylüyor), CD Productions Jacques Canetti 589 703-2.

13. 2002: Magali Noël, (1950’lerdeki beş 45’liğin tüm parçalarının yanında 1964 LP’sinden bir parçayı içerir), Mercury (CD Story) 063 010-2.

14. 2002: Magali Noël, Rock and Roll, Mercury / Philips 063 031-2.

15. 2009: Regard sur Vian (Vian’a bakış), 1989’da yayınlanan çift CD’nin yeniden basımı. (Disques Office/Disques Dreyfus – réf. 46050 362842)

16. 2011: Forever (Daima), 16 Haziran-7 Temmuz 2010 tarihleri arasında Paris’teki Ferber Stüdyosu’nda kaydedilen 20 parçadan oluşan albüm, (Disques Dreyfus).

17. Année Inconnue: Les grands succès (Bilinmeyen Yıl: Büyük başarılar), 1975 ve 1980’deki LP’leri bir araya getiren 20 parçalık CD.

Oynadığı Tiyatro Oyunları

01. 1949: George Dandin, Yazar. Molière, Yönetmen: Jean-Marie Serreau ve François Vibert, Dekor: François Ganeau, Batı Almanya ve Fransa’daki turnelerde oynanmıştır.

02. 1949: Le Miracle de l’homme pauvre (Yoksul adamın mucizesi), Yazar: Marian Hemar, Yönetmen: André Clavé, Mulhouse Belediyesi Drama Tiyatrosu Merkezi’nde sergilendi.

03. 1950: Le Miracle de l’homme pauvre (Yoksul adamın mucizesi), Yazar: Marian Hemar, Yönetmen: André Clavé, Montparnasse Tiyatrosu’nda sergilendi.

04. 1954: La Puce à l’oreille (Kulaktaki pire), Yazar: Georges Feydeau, Yönetmen: Georges Vitaly, Célestins Tiyatrosu’nda sergilendi.

05. 1954: L’Amour des quatre colonels (Dört albayın aşkı), Yazar: Peter Ustinov’dan uyarlayan Marc-Gilbert Sauvajon, Yönetmen: Jean-Pierre Grenier, Fontaine Tiyatrosu’nda sergilendi.

06. 1954: Si jamais je te pince!... (Eğer seni çimdiklersem), Yazar: Eugène Labiche, Yönetmen: Georges Vitaly, La Bruyère Tiyatrosu’nda sergilendi.

07. 1957: Pygmalion, Yazar: George Bernard Shaw, Yönetmenlik, dekor ve kostümler: Jean Marais, Célestins Tiyatrosu’nda sergilendi.

08. 1960: Deux sur la balançoire (İki kişi salıncakta) Yazar: William Gibson, Yönetmen: Luchino Visconti (Jean Marais ile birlikte), Célestins Tiyatrosu’nda sergilendi.

09. 1961: Louisiane, Yazar: Marcel Aymé, Yönetmen: André Villiers, Renaissance Tiyatrosu’nda sergilendi.

10. 1965: L’amour, vous connaissez? (Aşkı bilir misin?), Yazar: Bill Manhoff, Yönetmen: Raymond Gérôme, Ambassadeurs Tiyatrosu’nda sergilendi.

11. 1966: Mouche (Uçmak) Başarılı bir Brodway müzikalinin Puul Misraki tarafından uyarlanmış oyunun müziği ve şarkı sözleri Bob Merrill’e, librettosu Michael Stewart’a aittir. Öykü Paul Gallico’nun The Love of Seven Dolls (Yedi kuklanın aşkı) isimli kısa öyküsüne dayanmaktadır. Bu hikaye, Leslie Caron’un başrol oynadığı Lili filminin ve ayrıca Carnival müzikalinin ilham kaynağıydı. Yönetmen: Raymundo de Larrain, Porte-Saint-Martin Tiyatrosu’nda sergilendi.

12. 1968: La Dame de chez Maxim (Maksim’deki Kadın), Yazar: Georges Feydeau, Yönetmen: Jacques Charon, Célestins Tiyatrosu’nda sergilendi.

13. 1970: Sweet Charity (Tatlı Charity), Bob Fosse ve Paul Glover’ın müzikal komedisi, (Sydney Chaplin ve Jacques Duby ile birlikte.)

14. 1971: Le Septième Commandement : Tu voleras un peu moins… (Yedinci emir: biraz daha az çalacaksın…), Yazar: Dario Fo, Yönetmen: Jacques Mauclair, Carcassonne Festivali’nde, yaz festivallerinde ve Odéon Ulusal Tiyatrosu’nda sergilendi.

15. 1971: Les Trois Mousquetaires (Üç silahşörler) Yazar: Alexandre Dumas, Yönetmen: Michel Berto, Théâtre du Midi Tiyatrosu ile Carcassonne Festivali’nde sergilendi.

16. 1972: Le Septième Commandement : Tu voleras un peu moins… (Yedinci emir: biraz daha az çalacaksın…), Yazar: Dario Fo, Yönetmen: Mauclair, turnelerde sergilendi.

17. 1972: Un pape à New-York (The House of Blue Leaves) (New York’ta bir papa), Yazar: John Guare, Yönetmen: Michel Fagadau, Gaîté-Montparnasse Tiyatrosu’nda sergilendi.

18. 1976: Remember, revue (Revüyü unutma), Yazar: André Levasseur, Aimé Barelli’nin 12 kız ve 12 erkekten oluşan orkestrası, Sporting Monte-Carlo’da sergilendi.

19. 1976: Mère Courage (Cesaret Ana), Yazar: Bertolt Brecht, Yönetmen: François Rochaix, Carouge Tiyatrosu’nda sergilendi.

20. 1979: Lucrèce Borgia (Lükres Borjiya), Yazar: Victor Hugo, Yönetmen: Roger Hanin (Michel Auclair, David Clair ve Jean-Marie Galey ile birlikte).

21. 1980: La Staaar (Yıldız), Magali Noël ile Louis Thierry,’nin düşüncesiyle yazılan müzikal komedi, Yönetmen: Louis Thierry, Koreografi: Jean Moussy, Müzik: François Rauber ve Michel Cœurio, Fontaine Tiyatrosu’nda sergilendi.

22. 1986: Cabaret (Kabare), Müzikal komedi, Yönetmen: Jérôme Savary, Lyon 8. Tiyatro ile Nice ve Montpellier Treize Vents tiyatrosunda sergilendi.

23. 1987: Cabaret (Kabare), Müzikal komedi, Yönetmen: Jérôme Savary, Mogador Tiyatrosu’nda sergilendi.

24. 1989: Regards sur Vian (Saygılarımızla Vian), Boris Vian’a adanmış müzikal gösteri, Morges, Beausobre Tiyatrosu’nda sergilendi.

25. 1991: Le Coin de non retour (Dönüşü olmayan köşe), Yazar: Jean-Claude Danaud, Yönetmen: Jacqueline Bœuf, Lyon Tête d’or Tiyatrosu’nda sergilendi.

26. 1993: Enfin seuls! (Nihayet yalnız!) Yazar: Lawrence Roman, Yönetmen: Michel Fagadau, Fransa, İsviçre ve Belçika turnesinde sergilendi.

27. 1996: Soleil blanc-Prévert 96 (Beyaz güneş-Prévert 96) Jacques Prévert’e adanmış müzikal gösteri, Champs-Élysées Komedi Tiyatrosu’nda sergilendi.

28. 2004: Chansons volent (Şarkılar uçuyor), Boris Vian, Jacques Prévert, Jacques Brel ve Léo Ferré’ye ve sonrasına adanmış müzikal gösteri, Carouge Tiyatrosu’nda sergilendi.

29. 2005: La Dette (Bırak bunu) Yazar: Stefan Zweig, Yönetmen: Didier Long, Tiyatro 14 Salonu’nda sergilendi.

30. 2008: Le Clan de Magali Noël (Magali Noël klanı), Boris Vian, Jacques Prévert ve Raymond Queneau’ya ve sonrasına adanmış müzikal gösteri, Neuchâtel Passage Tiyatrosu’nda sergilendi.

Fotoroman

01. 1954: Chanson pour Gloria (Song for Gloria)(Gloria için şarkı), yayınlanmamış tam roman, Maurice Gilmer ile birlikte.

İzmir: 1927’den 2023’e, nereden nereye?

Ali Rıza Avcan

Nüfus sayımlarının yaşamımda özel bir yeri vardır.

1970 yılında henüz bir lise öğrencisi iken Ankara‘daki sayım çalışmalarına bir anketör olarak katılıp Mamak ve Kayaş‘ta yaşayanların sayımını yapmış; ancak, ayağımdaki ayakkabıyı çamurlu yollarda kaybettiğim için sayımdan aldığım parayla yeni bir ayakkabı almıştım.

12 Kasım 1979 tarihinde müfettiş yardımcısı olarak görev yaptığım Yerel Yönetimler Bakanlığı‘nın Süleyman Demirel başkanlığındaki 3. MC Hükümeti‘nin kuruluşu ile birlikte kapatılması üzerine memur unvanıyla, aynı tarihlerde aynı nedenle Oktay Varlıer‘in enstitü başkanlığını terk ettiği Devlet İstatistik Enstitüsü‘ne, çalışma arkadaşım Ali Tartanoğlu ile birlikte atanmıştım. Yapılan atamayı Danıştay‘a taşıyarak iptal ettirdiğimiz; ancak, Danıştay kararının uygulanmadığı o dönemde, DİE‘nin demokrat yöneticileri bizleri korumak ve maaş kaybımızı gidermek amacıyla, enstitüde çalışan herkesin katılmak ve harcırah almak için büyük mücadeleler verdiği 1980 nüfus sayımı hazırlıklarına dahil etmiş, bu kapsamda Sosyal İstatistikler Daire Başkanı ile birlikte Balıkesir Belediyesi ile tüm ilçe belediyelerinde çalışıp sayımda görev alacak memurların nüfus sayımı eğitimlerini gerçekleştirmiştik. Böylelikle yaşamımın diğer aşamalarında araştırmacı kimliğimle gerçekleştireceğim bilimsel araştırmalar için temel bilgileri uygulama içinde öğrenme fırsatına sahip olmuştum.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye İş Bankası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan 1927 tarihli nüfus sayımı ile ilgili bir kitap yayınladı. Prof. Dr. Şevket Pamuk’un sunuş yazısıyla yayınlanan bu kitapta, 1927 tarihli nüfus sayımının hazırlıkları, sayım günü yaşananlar, elde edilen veriler ve bu sayımın basına yansıyan haberleri ele alınıp sayımla ilgili mevzuat düzenlemeleriyle fotoğraf ve belgelere yer veriliyor.

Cumhuriyet’in 100. yılı kutlamaları çerçevesinde hazırlandığı anlaşılan bu kitap, ülkemizin 1927 nüfus sayımıyla ortaya çıkan manzarasını sergileme açısından bize oldukça ilginç sonuçlar sunuyor. Özellikle de İzmir açısından… Ben de, bugünkü yazımda, bu ilginç sonuçları, aradan geçen 96 yılı da dikkate alarak 2022 yılına ait verilerle kıyaslayarak İzmir’in geldiği noktayı ortaya koymaya çalışacağım. Bunu yaparken de, sözünü ettiğim yeni yayında yer almayıp TÜİK tarafından paylaşılan Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet İstatistik Umum Müdürlüğü’nün 28 Teşrinievvel (Ekim) 1927 tarihli Umumi Nüfus Tahriri fasiküllerinden oluşan 616 sayfalık sayım raporlarından yararlanmaya çalışacağım.

Bu raporları kapsayan e-kitabı, indirip incelemeniz dileğiyle yazımın sonunda bilginize sunuyorum.

Bu mukayeseyi yaparken, tabii ki yazının başlığında belirttiğimin aksine 2023’ün verilerini değil, 2022 verilerini kullanmak zorunda kalacağım. Bunun nedeni de, İzmir’le; daha doğrusu ülkemizle ilgili 2023 yılı nüfus bilgilerinin, 2023 yılı henüz bitmediği için belli olmaması, bu verilerin ancak 2024 yılının ilk altı ayı içinde açıklanacak olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır.

1927 Nüfus sayımı, Cumhuriyet’in Dönemi‘nin ilk sayımı olarak, 2 Haziran 1926 tarihinde çıkan “Tahrir-i Nüfus İcrası Hakkında Kanun” çerçevesinde, Belçikalı nüfus ve istatistik uzmanı İstatistik Genel Müdürü Camille Jacquart‘ın başında bulunduğu ekip eliyle yapılır ve sonuçları, “öteki” olarak tanımlanan azınlıklarla ilgili bilgiler hariç 1929 yılında açıklandı. Azınlıklara ait bilgiler ise seçimin hemen arkasından açıklanır.

Bu sayımla elde edilen sonuçlar sayesinde nüfusun sayısı, artış hızı, kır ve kent nüfusunun özellikleri, nüfusun yaş gruplarıyla cinsiyete göre dağılımı, nüfusun eğitim durumu, iç ve dış göçler, aktif (üretici/tüketici) nüfus ve nüfusun meslek gruplarına; yani, sosyo-ekonomik yapısı ile ilgili bilgiler öğrenilebilmektedir.

Dönemle ilgili haberlere ve devlet yetkililerinin verdiği demeçlere bakıldığında, 1927 nüfus sayımının ilk amacının, o yıllarda az nüfusa sahip ülkelerin siyasi, ekonomik ve askeri yönden zayıf, fazla nüfusa sahip ülkelerin de güçlü olduğunu iddia eden nüfus politikaları çerçevesinde Türkiye’nin nüfusu fazla güçlü bir ülke olduğunu göstermektir.

Bu amaçla yapılan 1927 tarihli nüfus sayımı verilerine göre Türkiye’nin nüfusu, nüfusun az olduğunu iddia edenlerin aksine 6.563.879’u erkek, 7.084.391’i kadın olmak üzere toplam 13.648.270 kişi olarak ortaya çıkınca, ilk tepki umulandan fazla bir rakamın çıkması nedeniyle sevinmek ve bu nüfusu, daha fazla çiftçi, işçi ve asker çıkartmak amacıyla Türk nüfusun olduğu ülkelerden göç ettirerek ve özellikle nüfus yoğunluğunun az olduğu İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki evlilik ve doğumları arttıracak nüfus politikaları izleyerek daha da arttırmak arzusu olmuştur.

Bu arzu neticesinde ülke nüfusu, izleyen yıllarda uygulanan başarılı nüfus politikalarıyla neredeyse 6,5 kat artarak 2022 yılı itibariyle 42.704.112’si erkek, 42.575.441’i kadın olmak üzere toplam 85.279.553 kişi olmuştur. Daha başka bir anlatımla, 1927 yılı nüfusunun, aradan geçen süre içinde her yıl ortalama 746.159 kişi artarak, o tarihlerde hiç kimsenin aklına gelmeyen bir düzeye ulaştığı görülmüştür. ¹

Peki, bu 13.648.270 kişilik ülke nüfusu içinde İzmir’in payı ve nüfus sıralamasındaki yeri neydi?

İzmir, 1927 nüfus sayımı verilerine göre 526.005 kişilik nüfusu ile İstanbul’dan sonra en kalabalık il konumundaydı. Nüfus yoğunluğu açısından da, 42 kişi/km²’lik ortalama değer ile 17,9 kişi/km²’lik ülke ortalamasının üstünde; ancak, 133,15 kişi/km²’lik nüfus yoğunluğuna sahip İstanbul ile 62.70 kişi/km²’lik nüfus ortalamasına sahip Trabzon’dan sonra üçüncü durumdadır.

Günümüzde ise, 1927’de sahip olduğu 526.005 kişilik nüfusu ile Türkiye’nin en kalabalık ikinci ili olan İzmir, 2022 yılı ADNKS verilerine göre 4.462.056 kişilik nüfusu ile 81 il arasında İstanbul ve Ankara’dan sonra üçüncü sıradadır. Nüfus yoğunluğu ise 111 km²/kişi’lik Türkiye ortalamasına göre 371 km²/kişilik ortalama değer ile 81 il arasında 3.062 km²/kişilik ortalama değere sahip İstanbul ve 576 km²/kişilik ortalama değere sahip Kocaeli‘den sonra 371 km²/kişilik ortalama değer ile üçüncü durumdadır.

İzmir‘in merkez ve çevre ilçelerinin 1927 yılı nüfusu ise şu şekilde bir dağılım göstermektedir:

Bayındır 25.681 (40.073), Bergama 63.742 (105.754), Çeşme 9.979 (48.924), Foça 8.901 (34.946), İzmir kent merkezi 184.254 (Buca, Karabağlar, Bornova, Karşıyaka, Konak, Bayraklı ve Çiğli toplamı: 2.647.337), Karaburun 7.880 (12.200), Kemalpaşa 21.969 (114.250), Kuşadası 14.431, Menemen 28.298 (200.904), Ödemiş 76.553 (132.740), Seferihisar 8.318 (54.993), Tire 39.228 (87.462), Torbalı 21.105 (207.840), Urla 15.666 (74.736).¹

Ülke geneli ile İzmir’deki okuryazarlık durumunu, 1927 ve 2022 yılları itibariyle mukayeseli olarak gösteren aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, 1927 yılındaki 7 yaşından büyük erkek ve kadınlardaki okuma yazma bilme oranı adeta yerlerde sürünmektedir. Türkiye ortalamasının erkeklerde % 12,99, kadınlarda % 3,67, genelde % 8,16 olduğu 1927 koşullarında en fazla okuryazar nüfusa sahip ilk üç il sırasıyla İstanbul (% 45,34), İzmir (% 21,02) ve Bilecik (% 16,74)’dir. Ama bu verilerde dikkatimizi çeken diğer bir husus, kadın nüfustaki okuryazarlık oranının hep erkeklerin 10’da biri, 20’de biri oranında az olmasıdır. Örneğin Niğde‘de okuma yazma bilen erkeklerin il nüfusuna oranı % 16,35 olduğu halde kadınların oranı % 1,66 ya da o dönemin önemli bir liman kenti olan Trabzon‘da okuma yazma bilen erkeklerin il nüfusuna oranı % 16,43 olduğu halde kadınların oranı % 1,30 oranındadır. Bu durum, okuryazarlık düzeyi açısından ikinci sırada yer alan İzmir‘de bile bire üç oranındadır. O nedenle, o yıllarda İzmir‘de yayınlanan tüm yerel gazete ve dergilerin, nüfusun % 21,02’sini oluşturan küçük bir azınlık için çıkarıldığını, geriye kalan % 78,98’in ne gazete ne de dergi okuyamadığını anlarız.

2022 yılına gelindiğinde ise okuryazar nüfusun 6 ve daha yukarı yaştaki nüfus içindeki oranının erkeklerde % 99,63’e, kadınlarda % 98,05’e ulaştığı, bu oranın İstanbul için erkeklerde % 99,70, kadınlar için % 98,66, Bilecik için erkeklerde % 99,70, kadınlarda % 98,84, İzmir’de de erkeklerde % 99,77, kadınlarda % 99,05 olduğu görülmektedir. Bu arada değişmeyen tek gerçek ise, kadınların 1927’de ya da 2022’de olsun sürekli olarak erkeklerin gerisinde kalıyor olmasıdır. 1927’de okuryazar olan nüfusun kadın ve erkekler arasındaki oranı geçen yıllar içinde daralıp azalmış olmakla birlikte, okuryazar kadın oranının okuryazar erkek oranının gerisinde kalması gerçeği, -ne yazık ki- bugüne kadar değişmemiştir.

İlk sayım sonucu çok merak ediliyor ve hatta kimileri endişe içinde bekliyordu. Ya Avrupalıların dediği gibi “ötekiler” düşünüldüğünden fazla çıkarsa? Ancak sonuçlar açıklanınca bu kaygılar yerini sevince bıraktı. Türk olmayan unsurun miktarının, “başka memleketlere girip çıkan turistler kadar bir şey” olduğu sayımdan hemen birkaç gün sonra belli olmuştu. 1927 sayımı tek bir şey gösteriyordu; 13.648.270 kişi “bir cinsten, bir kandan ve bir mayadan” idi. ²

1927 nüfus sayımına göre Türkiye’deki toplam nüfusun % 97,36’sı Müslüman, % 1,89’u Hıristiyan, % 0,60’ı da Musevi olup, dini inancı meçhul ya da dinsiz olanların oranı % 0,02’dir. ‘Gayrimüslim’ olarak tanımlanan toplam 335.869 kişilik nüfusun % 31,14’ü İstanbul’da, % 9,52’si Mardin’de, % 5,27’si Çanakkale’de, % 4,68’i İzmir’de, % 3,88’i Siirt’te, % 3,42’si Diyarbekir’de, % 2’si Yozgat’ta, % 1,33’ü Tekirdağ’da, % 1,33’ü Sivas’ta, % 1,30’u Kayseri’de, % 1,22’si Kırklareli’nde, % 1,19’u Elaziz’de, % 1,10’u Mersin’de ve % 1,08’i de Malatya’da yaşamaktadır.

İzmir’deki durum ise şu şekildedir: Müslümanlar 161.404 (% 87,59), Katolikler 5.172 (% 2,80), Protestanlar 490 (% 0,27), Ortodokslar 548 (% 0,30), Ermeniler (?) 19 (% 0,01), Hıristiyanlar (?) 72 (% 0,04), Museviler 16.501 (% 8,95), diğer dinlerden olanlar 40 (% 0,03), dinsiz veya dini meçhul olanlar 8 (% 0,01) kişi olmak üzere toplam 184.254 kişidir.

Kişinin hangi dini inanca sahip olduğu ve hangi dili anadili olarak konuştuğuna ilişkin sorular, ilk kez 1985 yılında milli güvenlik gerekçesiyle sorulmamaya ve o tarihten bu yana, Türkiye’de yaşayan nüfusun inançları ve anadilleri kamuoyu tarafından bilinmemeye başlamıştır. Hatta 12 Eylül döneminde yapılan sayımda bu tür sorular sormaya kalkan görevliler hakkında soruşturmalar dahi açılmıştır. Beş yılda bir nüfus sayımı geleneğinden vazgeçildiği 2007 yılından bu yana ise, her yılın bitiminde açıklanan ADNKS verilerinde bu bilgilere yer verilmemektedir. ³

1927 nüfus sayımında çalışan nüfus ‘zirai’, ‘sınai’, ‘ticari’, ‘umumi hizmetler’, ‘serbest ve saire’ ve ‘mesleksiz’ şeklinde 6 gruba ayrılmış olup; bu gruplar arasındaki dağılım, ülke genelinde zirai faaliyetler için % % 32,05, sınai faaliyetler için % 2,20, ticari faaliyetler için % 1,89, umumi hizmetler için % 1,84, serbest ve saire faaliyetler için ve % 1,28, mesleksiz olanlar için % 60,74 şeklindedir.

Bu dağılım İzmir açısından da, zirai faaliyetlerde % 24,70, sınai faaliyetlerde % 4,59, ticari faaliyetlerde % 4,24, umumi hizmetlerde % 3,76, serbest ve saire faaliyetlerde % 2,32 ve mesleksizlerde % 60,39 olacak şekilde; hem Türkiye ortalamalarına yakın bu durumu, hem de nüfusun % 60 düzeyinde herhangi bir mesleğe sahip olmadığını göstermektedir.

1927 nüfus sayımında kullanılan bu mesleki dağılım tablosu, bugün uygulanmakta olan ADNKS açısından geçerli olmadığı için, 1927 yılı sonuçlarıyla 2022 yılı ADNKS sonuçlarını birbiri ile mukayese edip yorumlamak mümkün olmasa da; 15⁺ yaş grubunda istihdam edilenlerin sektörler arasındaki dağılımını gösteren 2022 yılı TÜİK verilerine göre, Türkiye ortalamaları tarım sektörü için % 15,83, sanayi sektörü için % 27,67, hizmetler sektörü için % % 56,51 şeklindedir. Bu dağılımın İzmir için geçerli olan rakamları ise tarım sektörü için % 7,34, sanayi sektörü için % 32,47, hizmetler sektörü için de % 60,20 düzeyindedir.

1927 nüfus sayımına göre, toplam nüfusun % 86,42’si anadil olarak resmi dil Türkçe’yi, geriye kalan % 13,58’i ise Türkçe dışındaki diğer anadilleri kullanmaktadır. Türkçe dışındaki anadilleri kullananların Türkiye nüfusu içindeki oranı Kürtçe için % 8,69, Arapça için % 0,98, Rumca için % 0,88, Yahudice için % % 0,51, Ermenice için % 0,48, Çerkezce için % 0,70, Arnavutça için 0,16, Bulgarca için % 0,15, Tatarca için % 0,09, Fransızca için % 0,07, İtalyanca için % 0,06,  İngilizce için % 0,02, Acemce için % 0,02 ve ve diğer yabancı anadiller için % 0,81’dir.

İzmir’de ise, 184.254 kişi düzeyindeki yetişkin nüfustan 5.166 (% 2,81) kişinin Rumca, 15 (% 0,01) kişinin Ermenice, 1.726 (% 0,94) kişinin Fransızca, 1.375 (% 0,75) kişinin İtalyanca, 366 (% 0,20) kişinin İngilizce, 407 (% 0,22) kişinin Arapça, 21 (% 0,02) kişinin Acemce, 15.482 (% 8,41) kişinin Yahudice, 27 (% 0,02) kişinin Çerkezce, 731 (% 0,40) kişinin Kürtçe, 90 (% 0,05) kişinin Tatarca, 658 (% 0,36) kişinin Arnavutça, 346 (% 0,19) kişinin Bulgarca, 2.413 (% 1,31) kişinin de diğer yabancı anadilleri konuştuğu belirlenmiştir.

Anadil” ya da “ailede/evde konuşulan dil” üzerinden etnik dağılımı belirlemeye yönelik bu tür sayım soruları 1985 yılına kadar sorulmaya devam etmiş ve 1927 yılı sayımından başlamak üzere 1935, 1940, 1945, 1950, 1955 ve 1960 sayımlarındaki sonuçlar kamuoyuna açıklanmasına rağmen; 1965-1985 sayımlarında elde edilen veriler sadece ilgili devlet kuruluşlarına verilmiş, kamuoyuna açıklanmamıştır.

1985 yılında bu soruları sordukları için bazı DİE yetkilileri Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından “bölücülükle” suçlanıp yargılandıktan sonra anadil ve din soruları tümüyle sayımlardan çıkarılmıştır. Ama diğer yandan da, söz konusu yargılamada kendilerini savunan DİE yetkililerinin de, “bu bilgilerin istatistiki olarak hata payının çok yüksek” olduğu şeklinde açıklamalar yaptıkları bilinmektedir.

Uluslararası İstatistik Kongresi ve Birleşmiş Milletler İstatistik Komitesi‘nin, her ülkenin yaptığı sayımlarda yer alması gerektiğini tavsiye ettiği müşterek sorular; “Anadili nedir?,” “Anadilinden başka konuştuğu dili nedir?” ve “Dini nedir?” sorularıdır. Bu karara uyan Devlet İstatistik Enstitüsü, 1985’e kadar yapılan sayımlarda bu sorulara yer vermiştir. Önerilen diğer bir soru da “Milliyetiniz nedir?” olup, Türkiye sayımlarında bu soru “Tabiyetiniz nedir?” şeklinde sorulmuştur. ⁴

1927 nüfus sayımına göre 13.648.270 kişiden oluşan Türkiye nüfusunun % 96,77’si Türk uyruğunda, geriye kalan % 3,23’ü ise değişik ülkelerin uyruğundadır. 86.693 kişiden oluşan bu grubun kendi içindeki dağılımı ise şu şekildedir: Yunanistan % 30,49, İtalya % 13,35, İran % 9,78, Bulgaristan % 8,59, Rusya % 7,16, Sırbistan % 4,48, Fransa % 3,95, İngiltere % 3,94, Diğer Avrupa ülkeleri % 3,33, Almanya % 2,66, Macaristan % % 2,11, Arnavutluk % 1,91, Romanya % 1,76, Avusturya % 1,66, Diğerleri % 4,83.

Bu dağılımın İzmir tablosu ise 519.192 ( % 98,71) Türkiye, 2 (% 0,001) Afganistan , 17 (% 0,01) Mısır, 155 (% 0,03) İran, 16 (% 0,01) Suriye, 35 (% 0,01) Diğer Afrika ve Asya ülkeleri, 155 (% 0,03) Almanya, 116 (0,03) Arnavutluk, 670 (% 0,13) İngiltere, 131 (% 0,03) Avusturya, 54 (0,01) Belçika, 346 (% 0,07) Bulgaristan, 610 (% 0,12) Fransa, 525 (% 0,10) Yunanistan, 129 (% 0,03) Macaristan, 3.075 (% 0,59) İtalya, 6 (% 0,01) Lehistan, 44 (% 0,01) Romanya, 51 (% 0,01) Rusya, 347 (% 0,07) Sırbistan, 211 (% 0,04) Diğer Avrupa ilkeleri, 96 (% 0,02) ve 22 (% 0,01) uyruğu bilinmeyen şeklinde olup; 1927 yılı itibariyle bunlar arasında çok ufak sayı ve oranlarla yer bulan Afganistan, Suriye ve Afrika ülkeleri uyruklarının binlerle ifade edildiği bugünkü durumunu dikkate aldığımızda; eski İzmir’deki Rum, Ermeni, Yahudi ve Levantenlerin varlığı ile oluşan o eski “kozmopolit” özelliğinin, bugün yine dünyanın dört köşesinden gelen Afgan, Suriyeli ve Afrikalı göçmen, mülteci ve sığınmacılarla devam ettiğini söyleyebiliriz.

Cumhuriyet Dönemi‘nin ilk yıllarında bilimsel yöntemlerle yapılan ilk nüfus sayımında elde edilen Türkiye ve İzmir‘e ilişkin veriler üzerinden şu değerlendirmeleri yapabiliriz:

1. Ülkenin ve başta İzmir olmak üzere kentlerin nüfusu, Cumhuriyet’in yıllarındaki “güçlü bir Türkiye için daha fazla nüfus, daha fazla asker” anlayışı çerçevesinde, yoğun iç ve dış göçlerle nüfus artışını teşvik eden politikalar nedeniyle olağanüstü ölçülerde artmış, kentler bu nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmiştir.

2. Aradan geçen süre içinde okur yazarların miktarı ve oranı olağanüstü ölçülerde artmış olmakla birlikte; kadın okuryazarlığının erkek okuryazarlığının gerisinde kalması bugün de devam eden bir sorun olarak varlığını korumaktadır.

3. 1985 yılına kadar devam eden nüfus sayımlarında dinsel inanç, ana dil ve bağlı olunan uyrukluk sorulduğu halde, 12 Eylül Faşist Cuntası‘nın her şeyde “bölücülük” arayan şovenist politikaları nedeniyle bu soruların sorulmasından vazgeçilmiştir.

Böyle bir durumun ortaya çıkması ise,

Hepimizin içinde yaşadığı toplumla ilgili din, dil ve uyrukluk gibi temel bilgilerin bilinmemesini arzulayan,

Başlangıçta, “Güçlü bir ülke” uğruna “tek dil, tek din, tek vatan!” ya da “vatandaş, Türkçe konuş!” kampanyalarıyla uygulamaya konulan Türkleştirme politikaları nedeniyle sorulan soruların, DGM‘ler sayesinde “bölücü” olduğunun keşfedilmesiyle birlikte bu soruların sorulmasını yasaklayan,

Sadece devletin resmi diliyle Diyanet‘in temsil ettiği Sünni mezhebini temel alan kapalı otoriter bir rejimin temel göstergelerden biri olarak kabul edilebilir.

……………………………………………………………………………….

Önemli Not:Öteki” olarak adlandırılan azınlıkların 1927 nüfus sayımıyla izleyen sayımlarda nasıl bir muameleye konu olduğunu daha yakından izleyip öğrenmek istiyorsanız, yazımın son kısmına eklediğim Fuad Dündar‘ın “Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlık” isimli kitabını indirip okuyabilirsiniz.

……………………………………………………………………………….

¹ Parantez içindeki rakamlar İzmir kent merkezi ile ilçelerinin 2022 yılı nüfuslarını göstermektedir. Bu rakamlara daha sonra Aydın’a bağlanan Kuşadası ile yeni kurulan Gaziemir, Menderes, Aliağa, Narlıdere, Dikili, Kiraz, Selçuk, Güzelbahçe, Kınık ve Beydağ ilçeleri dahil değildir.

² Fuad Dündar, Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar, Çivi Yazıları, 2. Baskı, Ağustos 2000, İstanbul s.40.

³ A.g.e. sh. 65.

A.g.e. sh. 66.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Aksoy, E., “1919-1955 Yılları Arasında Türkiye’nin Nüfus Yapısı ve Uygulanan Nüfus Politikaları“, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi Yıl 13, Sayı 24, Bahar 2016, s. 27-44.

2. Dündar, F., Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar, Çivi Yazıları, 2. Baskı, Ağustos 2000, İstanbul.

3. Öcal, E. E., “1927 ve 1935 Sayımlarında Azınlıklar“, Topkapı Journal of Social Science, Vol.1, No.2, p. 9-30.

4. Tamer, A., Bozbeyoğlu, A. Ç.,”1927 Nüfus Sayımının Türkiye’de Ulus Devlet İnşasındaki Yeri – Basında Yansımalar“, Nüfusbilim Dergisi 2004, 26, s.73-88.

5. Yıldırım, S., “Cumhuriyet Dönemi Nüfus Politikaları Çerçevesinde Göç ve Göç Politikaları (1921-1960)“, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi Yıl 13, Sayı 24, Bahar 2016, s. 273-301.

Bahâ Tevfik ve “Tantanalı tabirler”

Ali Rıza Avcan

Bugün size, ülkemizin düşünce tarihi açısından ve dolayısıyla Osmanlı coğrafyasının yetiştirdiği değerlerin en önemlisini, bana göre tacın baş mücevheri olan “muhalif“, “asi” ve “sıra dışı” bir felsefeci ve gazeteciyi hatırlatıp; onun 1914 tarihli “Felsefe’i Ferd” isimli eserinde yer alan ve günümüzde de tartışmaya devam ettiğimiz “vatan“, “vatanseverlik“, “hürriyet” ve “vicdan” gibi kavramları ele aldığı “Tantanalı Tabirler” isimli makaleyi -aradan koskocaman bir 109 yıl geçmiş olsa da- paylaşmak istiyorum. Ancak ondan önce makalenin sahibi Bahâ Tevfik üzerine birkaç söz söylemek isterim:

Geliştirip savunduğu düşünceleri itibariyle Materyalist, Anarşist, Bireyci ve Batı yanlısı olup; bu nedenle, muhafazakar kesimlerce adeta düşman ilan edilen, yer aldığı İslâm Ansiklopedisi‘nde kendisinden eleştirel bir dille söz edilen, İzmir‘in ise unutmayı tercih ettiği Bahâ Tevfik, 14 Nisan1884’de İzmir‘in Basmane semtinde doğmuş, 19 Mayıs 1914’de, henüz 30 yaşındayken İstanbul‘da ölmüş bir Mülkiyelidir. İzmir Namazgâh Mektebi ve İzmir Rüştiyesi‘nden sonra 1904’de İzmir İdadisi‘ni, 1907’de de İstanbul’daki Mekteb-i Mülkiye‘yi bitirerek, 1908’de İzmir vilayeti maiyet memurluğu görevine atanır. Ancak otorite tanımayan aykırı kişiliği yüzünden devlet memurluğunda uzun süre kalamaz. Onun asıl ilgi alanı felsefe, gazetecilik ve basın-yayın dünyasıdır. II. Meşrutiyet‘in ilanından önce İzmir‘deki Ahenk, Sedat, İzmir ve Serbest İzmir gazetelerinde başladığı gazeteciliğe, 1909 Şubatı’nda İstanbul‘da devam eder. Karagöz, Eşşek isimli gazetelerle Eşref, Musavver Eşref, Piyano, Düşünüyorum, Alem, Felsefe Mecmuası, Çocuk Duygusu gibi edebi ve felsefi dergiler çıkarıp kitaplar yayınladığı bu dönemde, Rehber-i İttihâd-ı Osmâni Mektebi‘nde felsefe öğretmenliğine yaptığı bilinir.

Bahâ Tevfik’in sorumlu müdür ve başyazar olarak çalıştığı bu gazete ve dergiler dışında devrin birçok gazete ve dergisinde –Resimli İstanbul, Musavver, Hale, Kadın, Tenkit, Ümmet, Serbestî, Hak Yolu, İtilâf, Teşrih, Takvimli Gazete, Büyük Duygu’da yazıları çıkmıştır.

Bahâ Tevfik’in 1907-1914 arasında tamamı İstanbul’da kurduğu Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Kütüphanesi yayını olan on beş eseri bulunmaktadır.

19. yüzyılın “biyolojik ve evrimci materyalizm” görüşünü savunan düşünür, bu fikrin temsilcisi Ludwig Buchner ile Ernest Haeckel’in eserlerini Türkçeye çevirmiş, özellikle Buchner’den çevirdiği Madde ve Kuvvet başlıklı kitap gerek o dönemde gerekse sonraki yıllarda birçok kişiyi etkilemiştir. Daha sonra yayımlanan Felsefe Kamusu, Muhtasar Felsefe, Psikoloji ve İlm-i Ahval-i Ruh adlı eserleri de düşünce dünyamıza yaptığı önemli katkılar arasındadır.

Bahâ Tevfik, 15 Mayıs 1914’te 30 yaşında apandisit patlaması nedeniyle öldü. Cenazesi Karacaahmet Mezarlığı‘na defnedildi.

Bu çerçevedeki tek dileğimiz, has bir İzmirli olan Bahâ Tevfik‘e, İzmir‘in ve İzmirlilerin sahip çıkıp unutmaması, onu ve düşüncelerini İzmir‘in ve ülkemizin gündemine taşımasıdır.

TANTANALI TABİLER

Bahâ Tevfik

Sözlerimin kötü yoruma uğratılmayacağını bileydim, hürriyetperverlikle beraber, vatan muhabbeti, vicdan ve saire gibi tabirlerin de olanca tantanalıklarıyla beraber kof ve manasız şeyler olduğunu söylemekte tereddüt etmezdim. Kainatın her tarafında hüküm süren mücadeleleri, hayat ve mevcudiyet kavgalarını gördükten sonra bu gibi tabirlerin ciddiyetine inanmak bir nevi safdillik olmasa bile herhalde ciddiyete aykırı bir şey olur. Olanca susamışlığımızla hürriyet ve vicdanın serbestliği esaslarını ilan ettiğimiz bir sırada mesela istibdat taraftarı olan her hangi bir nazariye (kuram) sahibini red ve tahkir ederken hakiki hürriyeti nasıl telakki ettiğimizi (kavradığımızı) anlamak lazım gelir. Mutlaka bir ciheti (yanı) tercih etmek kati mecburiyetinin “istibdat” demek olduğu malum iken herkesin hürriyetperver yahut vatansever olmasını istemek ve bu mecburiyete boyun eğmeyenlere bin türlü zulüm ve gadri (haksızlığı) reva görmek (uygun görmek) hususuna hürriyetperverlik mi yoksa istibdatçılık mı demek lazım geleceği etraflıca düşünmeye muhtaç olsa gerektir.

Bana, istisnasız her hususta -hiç olmazsa fikri- bir hürriyet temin etmeyen yani bir manevi menfaati mevcut olmayan hürriyetperverlik ne kadar manasız ise, benim için faydalı olmayan bir vatan uğrunda edilen vatanperverlik de aynı derecede manasızdır. Büyük bir muharririn (yazarın) dediği gibi: “Vatan insanın hürmet ve menfaat gördüğü yerdir.

Kainatın aynı başlangıç unsurlarının karışmış olan maddesi, burada hangi kıymeti haiz ise Almanya’da, İngiltere’de, Amerika’da, Hindistan’da da aynı kıymeti haizdir. Tabiatın görünmeyen eli hiçbir yere fazla ve mukaddes bir “vatan mayası” ilave etmediği gibi hiçbir yeri de ezelden hiç kimseye tahsis etmemiştir. Binaenaleyh vatanperverlik mukaddes ve semavi (ilahi) bir hürriyet hassası (özelliği) değil, bilakis malik olduğumuz toprağın bize temin etmekte olduğu menfaatlere bağlılığımızdır.

Eğer böyle olsaydı da vatanperverlik mukaddes ve metafizik bir mümtaz (seçkin) haslet (yaradılış) ve vatan dahi sonsuza dek bağlı kalınması lazım olan mukadder (alınyazısında var olan) bir hatadan ibaret bulunsaydı, Eflak’a, Boğdan’a, Bosna’ya, Teselya’ya, Şarki Rumeli’ye ve Selanik’le beraber tekmil (tüm) Rumeli’ye vatan diye hâlâ perestiş etmemiz (taparcasına sevmek) lazım gelirdi.

Bu büyük memleketlerin eski halleriyle bugünkü halleri yani vatan addedildikleri zaman ile vatan harici addedilmeleri arasındaki azim (büyük) farkı düşünürsek bu farkın yine bir menfaat farkından ibaret olduğu açıkça ayan (belli) olur. Faydası bize aitken vatan diyorduk, bu faydayı kaybeder etmez onları vatan muhabbetimizin şümul dairesinden (kapsamından) süratle ihraç ettik!..

Bir kıtanın (parça, segment) devlete menfaati, her devletin de bireylerden müteşekkil olması (oluşması) itibariyle, bireylere menfaati demektir. Binaenaleyh vatan da, vatanperverlik de her bireyin menfaat derecesiyle ölçülebilen bir histen başka bir şey değildir.

Bizde pek gayri tabii, pek marazlı (sorunlu) bir surette husule gelen muhalefet modası bir zamanlar gayet müzmin bir hale girmişti. Hakiki meşrutiyetle idare olunan memleketlerde muhalefetin husulü (ortaya çıkması) ve fırkaların (siyasi partilerin) artması lüzumundan bahis edenlere karşı biricik sualim: Acaba bizde hakiki meşrutiyet henüz tesis edilebildi mi?

Alacağım cevap mutlaka menfi (olumsuz) bir cevaptır, hususiyetle (özellikle) muhalif ağızlardan çıkan cevaplar teyit edilmiş ve tekrarlanmış bir menfiliğe haiz olacak ve: -Bizde meşrutiyet mi? Katiyyen, katiyyen… diyecektir. O halde fırkalar hangi esasa dayanıyor?.. Buna karşı verilecek cevap bir hicap (utanma) kızarıklığından başka bir şey olamaz!..

Bu sözleri muhalif geçinen bir dostuma söylediğim zaman zayıf bir uzatılmış seda ile “Vicdan, fakat vicdan” dedi!..

1914 yılında yayınlanan Felsefe-i Ferd Kitabının Kapağı.

Tantanalı bir kelime daha!.. Dostumun ahlaki metanetine (dayanıklılığına) ve namusuna son derece emin olduğum için bu söz itirazı samimi bir itiraz olmak üzere kabule mecburum. Çok kimseler derler ki: “Vicdan birdir, hakikat çoğalamaz, eğer herkes kendi vicdan derinliğinden kopan sedanın irşadına tabi olursa ne ihtilaf kalır, ne de fenalık!..

Bir arkadaşım dahi böyle bir nazariyeye tabi oluyor:

– Ben vicdanen muhalifim!.. demek istiyordu.

Acaba vicdan nedir? Bunu sırası gelmişken izah ediyorum. Vicdan, manevi ve ilahi bir şey değildir. Herkes kendi bilgisine, kendi maddi ve fikri vaziyet ve müktesebatına göre bir içtihat hasıl eder. İşte bu içtihat; vicdandır. Bu ciheti uzatmayacağım. Yalnız şurasını söyleyeceğim ki, bu gibi esaslara dayanan içtihatlar, esaslarıyla beraber dönüşmek ve değişmek mecburiyetindedirler. Binaenaleyh herkesin vicdanı ayrı olduğu gibi değişkendir de… Gencin vicdanı başka, ihtiyarın vicdanı başka, zenginin vicdanı başka, fakirin vicdanı yine başkadır!..

Demek oluyor ki, vicdan da hata eder, vicdan da insanı aldatır. Hiç kimse yoktur ki, kendi vicdani kararını beğenmesin ve fikrinden emin olmasın!.. Bir hakim ile beraber ümmiyi (okuma yazması olmayan), bir Rothschild’le (zengin bir Yahudi bankacı) beraber bir dilenciyi aynı derecede temin ve tatmin eden bir vicdan, nasıl emniyet caiz (emniyetli) olur?..

Eğer bu caiz olsaydı; yani, vicdan manevi bir hassa olup da her zaman insanları irşat (aydınlatıp) ve ikaz edebilseydi; artık ne ilimlere ve fünûna (fen bilimleri), ne de felsefe ve ahlâk kitaplarına ihtiyaç kalırdı!..

İşte vicdanın da böyle tantanalı, fakat boş bir tabir olduğu anlaşıldıktan sonra “vicdanen muhalefet” denilen şeyin de ne dereceye kadar ehemmiyetli (önemli) olabileceği artık kendi kendine taayyün eder (ortaya çıkar)!…

İzmir’in unutulan sanatçıları 12 – Max Algop Maxudian

Ali Rıza Avcan

Max Algop Maxudian, yirminci yüzyılın başlarında (1912-1949), Fransa‘nın en ünlü tiyatro ve sinema oyuncularından biriydi.

12 Haziran 1881’de İzmir‘de (Smyrna) doğdu. On iki yaşındayken (1893) anne ve babasıyla birlikte Fransa‘ya taşındı. 1904’te Paris Konservatuarı‘nın tiyatro bölümünden mezun oldu ve burada Victor Hugo‘nun “Kralın Eğlencesi” isimli tiyatro oyununun kahramanlarından Triboulet‘in monoloğuyla birincilik ödülünü kazandı. Sanatı, trajik üslup, içsel acelecilik, net diksiyon, uyumlu jestler ve samimi uygulamalarla karakterize ediliyordu. Aynı zamanda sık sık Avrupa ve Amerika’ya giden ünlü tiyatro oyuncusu Sarah Bernhardt‘ın rol arkadaşıydı.

Maxudian, yeni sanat türü olan sinemaya girmeye karar verdiğinde Bernhardt‘ı takip etti. 1912’den başlayıp 1950’lere kadar uzanan toplam 74 filmlik kariyerinin başlangıcını oluşturan Les amours de la reine Élisabeth (Kraliçe Elizabeth’in Aşkları)’te Sarah Bernthardt‘la birlikte oynadı. Louis Mercanton ve Roger Lion gibi yönetmenlerin favorisiydi. Özellikle yönetmen Abel Gance‘ın beğenilen tarihi filmi Napolyon‘daki (1927) Barras rolüyle hatırlandı. Sessiz filmlerde ve sesli film döneminin başında genellikle kötü adam rollerini oynardı. Son filmi 1949’da çekilen Ronde de nuit (Gece devriyesi) idi. 1950 yılında ise tiyatro ve sinema dünyasından ayrıldı.

Maxudian, 20 Temmuz 1976’da doksan beş yaşındayken Paris‘in banliyölerinden Boulogne-Billancourt‘ta vefat etti.

Filmografisi

01. Menace de mort, Sanger rolüyle, 1950
02. Le furet, Le préfet rolüyle, 1950
03. Ronde de nuit, albay rolüyle, 1949
04. Les souvenirs ne sont pas à vendre, Dupuis rolüyle, 1948
05. İçimizdeki şeytan, okul müdürü rolüyle, 1947
06. Les trois valses, Napoléon III rolüyle, 1938
07. L’avion de minuit, Alberstein rolüyle, 1938
08. L’escadrille de la chance, patron rolüyle, 1938
09. La rue sans joie, 1938
10. Un soir à Marseille, Bay Ducret rolüyle, 1938
11. Puits en flammes, Samosh rolüyle, 1937
12. Cargaison blanche, kumandan rolüyle, 1937
13. Stadt Anatol, Samosh rolüyle, 1936
14. Passé à vendre, bankr rolüyle, 1936
15. Les deux gamines, peder Bénazer rolüyle, 1936
16. Siyah Gözler, 1935
17. Bourrasque, kumandan Moktar rolüyle, 1935
18. Golgotha, 1935
19. Le miroir aux alouettes, Le Persan rolüyle, 1935
20. Le clown Bux, Djambie rolüyle, 1935
21. La nuit imprévue, Kısa film, 1934
22. L’assassin est parmi nous, Kısa film, 1934
23. Trois balles dans la peau, yargıç Lebon rolüyle, 1934
24. L’amour qu’il faut aux femmes, doktor rolüyle, 1934
25. Le simoun, Marzuck rolüyle, 1933
26. La voix sans visage, başkan rolüyle, 1933
27. Direct au coeur, doktor Bernard rolüyle, 1933
28. Rocambole, Charles de Morlux rolüyle, 1933
29. Brumes de Paris, 1932
30. Nuits de Venise, Yabancı baron rolüyle, 1931
31. L’étrangère, Le colon rolüyle, 1931
32. Öldüren Adam, Mehmed Paşa rolüyle, 1931
33. Eau, gaz et amour à tous les étages, Kısa film, 1930
34. Les deux mondes, Goldschneider rolüyle, 1930
35. La maison de La Flèche, Boris Waberski rolüyle, 1930
36. Le secret du docteur, doktor Brody rolüyle, 1930
37. Le défenseur, Bay Pernois rolüyle, 1930
38. Aşk Geceleri, Prosper Besagne rolüyle, 1930
39. Amour de louve, Kısa film, Taverny, 1929
40. L’appel de la chair, Paul Lambert rolüyle, 1929
41. Un soir au cocktail’s bar, Banker Myrtil-Breton rolüyle, 1929
42. Vénus, Prens Mario Zarkis rolüyle, 1929
43. Le perroquet vert, Baba rolüyle, 1929
44. L’eau du Nil, Wirsocq rolüyle, 1928
45. Marys großes Geheimnis, 1928
46. Mon Paris, Nicolas Desprès rolüyle, 1928
47. Feu!, Baron Dimitri rolüyle, 1927
48. Napolyon, Barras rolüyle, 1927
49. Les dévoyés, Paul Mareuil rplüyle, 1926
50. La chèvre aux pieds d’or, Ursac rolüyle, 1926
51. Le réveil, Sylvanie prensi Mégée’li Grégoire rolüyle, 1925
52. La clé de voûte, Sardan isimli artist rolüyle, 1925
53. Le calvaire de Dona Pia, Tanaret rolüyle, 1925
54. La terre promise, Moise Sigoulim rolüyle, 1925
55. Les amours de Rocambole, Le maharadjah rolüyle, 1924
56. J’ai tué!, Oryantalist profesör Dumontal rolüyle, 1924
57. La fontaine des amours, Lucas rolüyle, 1924
58. The Arab, Vali rolüyle, 1924
59. Les premières armes de Rocambole, Le maharadjah rolüyle ,1924
60. Os Olhos da Alma, Diogo de Sousa rolüyle, 1923
61. Aux jardins de Murcie, Domingo rolüyle, 1923
62. A Sereia de Pedra, Metalci Manastırı bekçisi Pedro rolüyle, 1923
63. La roue, Mineralog Kalatarikarascopoulos rolüyle, 1923
64. Le Pauvre Village, Léonard Varonne rolüyle, 1922
65. Phroso, Mouraki Paşa rolüyle, 1921
66. Şahane gönül, Kısa film, Halt Markisi rolüyle, 1921
67. L’éternel féminin, General Karakas rolüyle, 1921
68. Son aventure, Kısa film, 1919
69. Cronstadt, Kısa film, 1918
70. Bouclette, Baron Henri rolüyle, 1918
71. Le tablier blanc, 1917
72. Anne de Boleyn, Kısa film, Henry VIII rolüyle, 1914
73. Adrienne Lecouvreur, Kısa film, Maurice de Saxe rolüyle, 1913
74. Les amours de la reine Élisabeth, Kısa film, Nottingham Kontu Howard rolüyle, 1912

Queen Elizabeth, 1912, Sara Bernhardt, Max Maxudian, Lou Tellegen.