Ali Rıza Avcan
Eski adıyla Mekteb-i Mülkiyye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘ndeki lisans eğitimini 1976’da bitirerek “ben artık 1976 mezunu bir Mülkiyeliyim” deme hakkına kavuşmakla birlikte; henüz taze, toy, yeni bir mezun olma utangaçlığıyla bu ifadeyi yıllarca söyleyemediğimi hatırlıyorum. Ama artık aradan 50 yıl geçtikten sonra Mülkiye camiasının gelenekleri çerçevesinde, önümüzdeki 4 Aralık 2026 tarihinde Siyasal Bilgiler Fakültesi ile Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi‘nin ortaklaşa düzenleyeceği etkinlikte 50. mezuniyet plaketini alacak kocamış bir “abi” olarak eskidiğimi; ancak, bu arada o yıllarda bilim adına öğrendiğim neredeyse her şeyin geçersiz hale geldiğini görüp çaresizlik hissetmeye başlamıştım.

Kendimi artık büyümüş; hatta, kocamış hissettiğim ve aradan geçen 50 yılın muhasebesini yaptığım son günlerde bir de karşıma sevgili Haydar Bayak kardeşimin oğlu ile birlikte çekildiği bir fotoğraf çıkmaz mı!!! Sevgili Haydar‘ın oğlu Rüzgar, Mülkiye‘ye kaydını yaptırdıktan sonra taze bir Mülkiyeli, daha yerinde bir isimle “tüllâbın” yeni bir üyesi olarak babasını almış bizim okulun önünde fotoğraf çektirmiş, Haydar da bunu Facebook‘ta paylaşmış ve oğlu Rüzgar iyi bir seçim yaptığı için yüzlerce kutlama mesajı almıştı… Kendisini ve babasını kutladıktan sonra düşündüm ki; bir yanda okula girişinden bu yana 54, mezuniyetinden bu yana 50 yıl geçip tüm yapamadıklarına rağmen övünüp böbürlenen biri var, diğer yanda da taptaze, “0 kilometre” yeni, genç bir umut olarak esecek yeni bir Rüzgar var… O nedenle Rüzgar‘ın devamlı esmesini; hatta bir fırtınaya dönüşerek bizlerin yapamadığını yapmasını diledim…
Bu arama bütün bu eskime, yıllanıp demlenme ve hatta daha da ileriye giderek bir dinozor gibi çöp kutusuna atılma hallerine rağmen bir Mülkiyeli olarak “Önce Türkiye, Önce Dünya, Sonra Mülkiye” anlayışını devam ettirmekten, onca eziyet, haksızlık ve kötülüklere rağmen omurgalı bir insan evladı olarak bu sloganı, dünyanın ve Türkiye‘nin daha da kötüleşen durumuna rağmen tüm yaşamım boyunca hayata geçirmiş olmaktan kıvanç duyuyor ve seviniyorum…
Evet, şimdi yarım asırlık kocamış bir Mülkiyeli olarak aynı yıl mezun olan arkadaşlarımla birlikte 4 Aralık 2026 tarihinde yapılacak kutlamalara hazırlanıyor, 1975-1976 dönemindeki toplumsal olaylarda arkadaşlarımızın yaralanıp ölmesi nedeniyle yapamadığımız geleneksel “İnek Bayramı” nedeniyle düzenleyemediğimiz “Kazgan” dergisini çıkarmaya çalışıyoruz. Aradan 50 yıl geçtikten sonra arkadaşlarımın desteği ile hazırlanması görevini üstlendiğim bu yıllıkta 50, 55’lik yıllık anılarımızı hatırlayıp birbirimize anlatmaya çalışıyor, unuttuğumuz birçok şeyi hep birlikte hatırlıyoruz. Hem de öğrencilik yıllarında bizi birbirimizden ayıran kamplaşma, ayrılık ve çatışmalara rağmen… İşte bu anlamda, bugün önce sizlerle paylaştığım iki anımı benden sonra gelecek yeni Rüzgar‘ların iyi bir araştırmacı olması için, fark etmeden katıldığım ülkemizdeki ilk kamuoyu araştırması üzerinden bilgiler verip önerilerde bulunmaya çalışacağım.
Bu bağlamda bugün size “bilgiye yolculuk” anlamında 51 ve 54 yıllık iki anımı anlatmak istiyorum:
İlk anım 1972 yılı ile ilgili… Üniversitenin 1. sınıfı ve Büyük Anfi‘deki ilk derslerimizden biri… Sevgili hocam Muammer Aksoy bize “üniversite” sözcüğünün etimolojik kökenini ve ne anlama geldiğini anlatıp bize üniversite ve üniversiteli olma bilinci kazandırmaya çalışıyor…

O ilk derste “üniversite” sözcüğünün anlamını kavratmak için kullandığı bir metafor vardı: Büyük, binlerce kitabı barındıran bir kütüphane… Şöyle demişti bize: “Çocuklar kendinizi aynen Batı ülkelerindeki kütüphaneler gibi büyük, binlerce, milyonlarca kitabın olduğu bir kütüphanede hayal edin… Ve bir üniversiteli olarak aradığınız kitabın o müthiş büyük kütüphanenin hangi rafında olduğunu düşünün… Evet çocuklar, üniversiteli olmak demek, aradığınız kitaba; yani bilgiye nerede ne şekilde ulaşabileceğinizi, bunun yolunu yöntemini bilmektir”…
Ve ben de adeta kulağıma küpe ettiğim bu metafor üzerinden bir araştırma öncesinde o araştırma ile elde edeceğim bilgiye o kütüphanenin hangi rafında olduğunu önceden bildiğim kitabı edinerek ulaşmaya çalışır, bilgiye ulaşmanın da ayrı yetenek ve beceri gerektirdiğini düşünürüm..
Gelelim ikinci anıya… Yıl 1976… Mülkiye‘deki lisans eğitiminin üçüncü yılında, Siyaset ve İdare Bölümü‘nün başarılı bir öğrencisiyim… Hem derslerimi, hem de hocalarımı seviyor, ders saatleri dışındaki zamanı hocalarımla geçirerek normal eğitime ek yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum…
O anlamda sevip saydığım hocalarımdan biri de Siyasal Davranış dersime gelen ve beni bir anne gibi sevip sahiplenen Siyasal Davranış Kürsüsü başkanı Prof. Nermin Abadan Unat‘tı…
Eğitim döneminin ikinci sömestrinde Nermin Hoca bana “Milliyet gazetesi adına bir araştırma yapacağız. Bu araştırmada saha elemanı olarak çalışmak ister misin” diye sorduğunda balıklama bu işin içine atlamış ve oluşturulan iki saha ekibinden birinin sorumluluğunu üstlenmiştim.

Milliyet Gazetesi adına yapılacak araştırmanın konusu ise 12 Ekim 1975 tarihinde yapılacak olan kısmi senato ve milletvekilliği seçimlerinde 7 adet senatörün seçileceği Ankara iliyle sınırlıydı. Gazetenin sağlayacağı 34.000.- liralık destek karşılığında bizler de Ankara kent merkezi ile ilçe ve köylerde anketler yaparak hangi partinin hangi oranda oy alabileceğini belirlemeye çalışacaktık.
1973 yılı verilerine göre Ankara ilinde 786.398 adet seçmen olduğu için 1/1000 oranında katmanlı tesadüfi örnek yöntemiyle toplam 787 seçmen üzerinde yüz yüze görüşme tekniği ile anket çalışması yapılacaktı. 787 seçmenin ne kadarının köylü, ne kadarının kasabalı, ne kadarının gecekondu ve ne kadarının da büyük kentli olması gerektiği istatistiksel verilerden yararlanılarak saptandı. Daha sonra da anketçiler olarak köylere, kasabalara ve mahallelere dağıldık.
Yapılan hesaplara göre 1975 yılının Eylül ayı içinde 787 anketten, 477’sini Ankara‘nın merkez ilçelerinde, 89’unu merkez-dışı ilçelerinde olmak üzere 566’sını Ankara kent merkezindeki 4 ilçe ve 11 mahallede, 221’ini de Güdül, Ayaş ve Şereflikoçhisar‘ın 13 köyünde yapacaktık.
Hiç unutmam ben saha çalışma ekibinin sorumlusu olarak Ankara kent merkezindeki Etlik mahallesine gitmeden önce o mahallede direniş komitesi kurup mahalleyi faşistlerden koruyan devrimci arkadaşlara giderek izin istemek zorunda kalmıştım. Tabii ki Mülkiyeli bir öğrenci olarak istediğim bu izin sonucunda o mahallede anket yapmamız mümkün olmuş, o devrimci arkadaşlar da yaptığımız çalışmalara yardımcı olmuşlardı.
Köylerde yaptığımız çalışmalardan hatırladığım diğer bir anım ise Şereflikoçhisar‘ın bir köyünde yaptığımız çalışmayla ilgilidir. O gün hiç unutmam, yanımdaki hocam Ahmet Taner Kışlalı ile birlikte dolaşıp anket yapacak birilerini ararken bir sürü köpeği saldırıp paçamı dişleyerek ısırmaya çalışmıştı. Ben tabii ki beklemediğim bu saldırı nedeniyle paniklemiş haldeyken sevgili Ahmet Taner, “Ali Rıza çömel ve hareketsiz kal” diyor, bir yandan da köpeğin sahibini bulmaya çalışıyordu. Nihayet köpeğin sahibi kadın gelip olaya müdahale ettiğinde köpeği uzaklaştırılabilmiş ve ben de yaşadığım şoktan kurtulmuştum.

Anket çalışması sırasında tanışıp birlikte çalıştığım değerli bir insan da, sosyal antropoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ali Rıza Balaman ve onun kızı Serap Balaman‘dı.
Saha çalışmasının başarıyla bitmesi sonrasında bizleri evlerimize göndermeye kalktıklarında ise araştırmanın bundan sonraki aşamalarına da katılmak istediğimi söyleyerek hem bu verilerin üzerinde sırayla (0) ve (1) yazılı veri kartlarının nasıl işlendiğini, bu kartların o tarihlerde büyük bir dolap hacmindeki ODTÜ bilgisayarlarına nasıl yüklenip dakikalar sonrasında traktör denilen yazıcılardan uzun şeritler halinde çıktığını, bu verilerin farklı değişkenleri dikkate alarak nasıl tablo haline getirildiğini ve nasıl yorumlanması gerektiğini öğrenmiş, böylelikle daha sonraları faşistlerce öldürülen ODTÜ Bilgisayar Bölümü yöneticisi Necdet Bulut ile tanışıp birlikte çalışma fırsatını yakalamıştım.
Bütün bu çalışmaların sonuçları ise Milliyet Gazetesi‘nin 26 ve 27 Eylül 1975 tarihlerinde “Kim Kime Niçin Oy Veriyor? Milliyet’in 1975 kısmi Senato ve Milletvekilliği Seçimleriyle İlgili Kamuoyu Anketi, 29 Eylül Günü Başlıyoruz” şeklindeki duyurusuyla 29 Eylül-11 Ekim 1975 tarihleri arasında 11 bölüm halinde kamuoyu ile paylaşılmıştı.

Yaşamımın daha sonraki yıllarında her aşamasına katıldığım bu araştırmanın Türkiye‘de bilimsel yöntemlerle yapılan ilk kamuoyu yoklaması olduğunu öğrenip daha bir sevinmiş, daha bir onurlanmıştım.
Ardından 4. sınıfta yine hocam Nermin Abadan Unat‘ın lisans ödevi olarak verdiği “Çocuğun Politik Sosyalizasyonu” araştırmasını yine bu kamuoyu yoklamasında öğrendiklerimi tekrarlayarak, bu kez Ankara‘nın Abidinpaşa, Yenimahalle, Kızılay Devlet mahallesi ve Çankaya‘daki 4 ilkokulda toplam 282 adet beşinci sınıf öğrencisine anket uygulayarak tekrarlamış; böylelikle araştırma örnekleminden tasarımına, saha uygulamasından yorum ve değerlendirme aşamalarına kadar tüm bir araştırmanın aşama ve yöntemlerini öğrenmiştim.
Nitekim bu ilk bilgi ve deneyimler yaşamımın daha sonraki evrelerinde çok işe yaramış, ülkemizin Sonar K, PR Medya, Stratejipoll ve Etik Araştırma gibi araştırma şirketlerinde araştırma tasarımı, özellikle de derinlemesine görüşme yöntemleriyle çalışmalar yaparak iyi bir araştırmacı olmanın keyfini yaşamış, ancak bugünkü bazı kamuoyu araştırması şirketleri gibi sonuçlar üzerinde manipülasyonlara başvurduklarında da istifa ederek ayrılmayı kendime ilke edinmiştim.
Kıssadan hisse niyetine;
Bizlerin o tarihlerde bilim adına, barış, özgürlükler, demokrasi ve tüm insanlık değerleri adına öğrendiğimiz adeta her şey kuralsızlığın, gerçek dışılığın geçerli olduğu günümüzde tümüyle yok edilmiş ya da etkisiz kılınmış olsa da doğru bilgiye ulaşmanın akılcı ve bilimsel yöntemleri iyi ki değişmiyor, değiştirilemiyor…
İşte o nedenle ne mutlu bize, bizlere, ne mutlu bu bilinçle yetişmiş insanlara, Mülkiyeli büyüklerime ve kardeşlerime demekten kendimi alamıyorum….
