Yine bellek yitimi sonucunda sisler arasında kalmış; ama ne hikmetse, 10 yıl süreyle ders verdiği söylenen öğrencisi Kemeraltı Hisar Camii imamı bestekâr Rakım Elkutlu (1869-4.12.1948) ya da bestekâr Dr. Şükrü Osman Şenozan (1876-3 Temmuz 1954)vehazanhaham İzak Algazi (24 Nisan 1889-3 Mart 1950) gibi sanatçılara ders verdiği için hatırlanan bir sanat insanıyla, Musevi dini müziği ve Klasik Türk Müziği bestecisi Şem Tom Şikar ya da İzmirlilerin adlandırmasıyla Santo Şikârî (1840-1920) ile karşı karşıyayız.
Santo Şikârî ile ilgili bilgiler oldukça kısıtlı. Sadece Yılmaz Öztuna‘nın Türk Musikisi Ansiklopedisi, Avram Galanti‘nin Türkler ve Yahudiler isimli kitabı, 1893 tarihli İzmir Vilayet Salnamesi ile İzmir‘de yayınlanan Hizmet ve Ahenk gazetelerinin bazı nüshalarında sanatçı ile ilgili bilgi kırıntılarına ulaşıyoruz.
Bu kaynakları tek tek incelediğimizde okuduklarımız şu şekilde:
1. İsrailli Müzikolog Edwin Seroussi, “From the Court and Tarikat to the Synagogue: Ottoman Art Music and Hebrew Sacred Songs” (Saray ve Tarikattan Sinagoga: Osmanlı Sanat Müziği ve İbrani Kutsal Şarkıları) başlıklı makalesinde İzmir’deki Yahudi müzisyenlerin hem dünyevi enstrümantal müzik hem de İbranice kutsal şarkılar bestelediklerini, bunların arasında en göze çarpanının Shem Tov Shikiar (Santo Şikiar, 1840-1920) olduğunu belirtmekte. (1)
2. Yılmaz Öztuna, üç ciltlik Türk Musikisi Ansiklopedisi‘nin 2. cildinde Santo Şikârî‘nin çok sesli olarak gerdaniye makamında ve aksak usulünde besteleyip sözleri Mehmet Emin Yurdakul‘a ait “Cenge Giderken” isimli şarkı ile kendisine ait Mahur Kâr isimli eserin notalarını gördüğünü söylemektedir. (2)
3. Eski Niğde milletvekili Prof. Avram Galanti‘nin “Türkler ve Yahudiler” isimli kitabında,
“Türklerce Hoca Santo adıyla bilinen Şikar, 1920’de İzmir’de ölmüştür. Son yüzyılda, musikinin yayılmasına çalışan ve onu yeni ve sevimli bir yöne sevkeden, yüksek bir zeka ve fevkalade bir yeteneğe sahip olan Hoca Santo, bir Itri Dede yahut Dede Efendi kadar yükselmek özelliğine malik olduğunu, bestelemiş olduğu yüz elli değerli eserleriyle kanıtlamıştır.
Eserleri arasında doğum ve tahta çıkma, resmi günlere özgü çeşitli medhiyeleri ve özellikle Dügah, Nihavend, Suzidiliara, Hicazkar, Muhayyer fasılları, ve Musevi dini ayine mahsus durak vesair eserleriyle ünlüdür.
Hoca Santo, İzmir’de İslahhane denilen. Sanatlar okulunda musiki öğretmeni idi. İkinci Abdülhamid, bu büyük üstadın her tarafta övüldüğünü haber alınca, kendisini ve öğrencilerinin bir kısmını saraya davet etmiştir. Sarayda verilen birkaç konserden sonra Abdülhamid memnuniyetini belirtmek için üstadı bir nişan, bir nefis sanatlar madalyasıyla ödüllendirdikten sonra ayrıca bir kese altın bağışlamıştır.” denmektedir. (3)
4. 20 Ağustos 1304/3 Eylül 1888 tarihli Hizmet gazetesinin bir haberi, Santo Şikârî‘nin Sultan Abdülhamit‘in tahta çıkış yıldönümünde vilayet defterdarı Kadri Efendi‘nin bir şiirini Nihavend makamında bestelediğini ve bu bestenin İzmir Islahhanesi mızıka takımı tarafından seslendirilmesiyle ilgilidir. (4)
5. 1891’de basılan H.1308 (1890) yılı Vilayet salnamesinde, Hamidiye Sanayi Mektebi‘nin “muvazzaf” öğretmenleri bölümünde “Hanende muallimi Santo, gümüş sanayi madalyası, 5. derece mecidi nişanı” aldığı belirtilmektedir. (5)
Öğrencisi, Hisarönü Camii imamı bestekâr Tanburî Rakım Elkutlu.
6. 13 ve 24 Kânunusani/Ocak 1891 tarihli Hizmet gazetelerinin haberleri, İstanbul‘da bulunan Mekteb-i Sanayi öğrencilerinin verdikleri konserlerle büyük başarı kazandığı, hepsinin Sultan Abdülhamit tarafından madalya ile ödüllendirildiği ve bu arada Santo Şikârî‘ye 5. rütbeden Mecidî nişanı verilmesi ile ilgilidir. (6)
7. 7 Mayıs 1313/19 Mayıs 1897 tarihli Ahenk gazetesi, “Hasılatı şehrimiz Hamidiye Sanayi Mektebi’ne mahsus olmak üzere ‘Cenge Giderken’ serlevhası altında tanzim edilen “Ben bir Türk’üm, cinsim, özüm uludur” manzumesinin milli bir surette olarak gerdaniye makamında ve aksak usulünde bestekâr-ı şehir Santo Şikârî Efendi tarafından bestelendiği ve notalarıyla beraber kariben tab edileceği müstahberdir.” haberini vermektedir. (7)
8. 23 Temmuz 1313/ 4 Ağustos 1897 tarihli Ahenk gazetesi, “Cenge Giderken” eserinin basıldığı haberini vermektedir. (8)
9. 19 Şubat 1336/1920 tarihli Ahenk gazetesi, “Musikişinas-ı şehir Santo Efendinin geçen hafta içinde vefat ettiğini kemal-i esefle köylü arkadaşımızda okuduk. Santo Efendi şehrimizin değil, İstanbul’un bile nadir yetiştirdiği esatize-i musikişinasandan idi.
Santo Efendi, mezheben bir Musevi olduğu halde Türk musikisini kendisi için bir zevk-i ruhani edinerek ekser evkatını onunla meşgul olmakla geçirirdi. Bunun için üstad Türk musikisinin en mu’dil ve zevk-aver dekayık ve gazamızına vakıf idi.
Teessüf olunur ki böyle bir üstad, alem-i faniye veda ederek senelerden beri hazine-i dimağında teraküm ettirdiği cevahir-i marifeti de beraber sürükleyip götürüyor da kimsenin haberi bile olmuyor. Ne kadar kadr-naşinaslık. Yazık! Yazık!” diyerek ölüm haberini vermektedir. (9)
Santo Şikârî ile ilgili tüm bilgiler bunlardır. Bunun dışında başka bir bilgi, bir fotoğraf ya da bestelediği bir şarkının sözleri, notaları bile bilinmemektedir.
Dileğimiz ise bu tür konularla ilgilenen akademisyenlerin, araştırmacıların ve uzmanların yapacakları araştırmalarla Santo Şikârî ile ilgili tarihin karanlık koridorlarında kalmış bilgileri ortaya çıkması, onun bestelerinin bilinip dinlenmesi ve böylelikle İzmir‘deki kültür ve sanat faaliyetlerinin, bilinen, hatırlanan ve sahip çıkılan bu temeller üzerinde kurulup geliştirilmedir.
…………………………………………………………….
(1) Seroussi, E., “From the Court and Tarikat to the Synagogue: Ottoman Art Music and Hebrew Sacred Songs“, Sufism, Music and Society in Turkey and the Middle East, Papers Read at a Conference Held at the Swedish Research Institute in Istanbul, November 27-29, 1997, Edited by Anders Hammarlund, Tord Olsson, Elisabeth Özdalga, pp.86.
(2) Öztuna, Y., Türk Musikisi Ansiklopedisi, Cilt II, 2. Kısım, 1. Baskı, Devlet Kitapları, İstanbul, 1976, sh.206.
(3) Galanti, A., Türkler ve Yahudiler, Gözlem Gazetecilik,3. Baskı, İstanbul-1995, s.142.
(4) Huyugüzel, Ö. F., İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950), Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri, Ankara, 2000, sh. 534-535.
Bu sayfalarda kendi özel yaşantımla ilgili konuları pek gündeme getirmem. Ancak yazdığım yazıların konusu ile ilgili olarak daha önce yaşadığım bir deneyimim, bir yaşanmışlığım varsa o olayı ya da örneği anlatarak o konunun benimle ilişkisini kurmaya çalışırım.
Ancak bugün anlatacağım konu, benimle; daha doğrusu ailemle ilgili özel bir konu olduğu için, tarihe not düşmek amacıyla yazdığım bu yazının daha önceki yazılarım arasında özel bir yere sahip olacağını düşünüyorum…
İstanbul, Şile Yeşilvadi (eski adılarıyla Safvetiye, Hiciz veHeciz) köyünde doğan Çerkez asıllı Sami ile Kastamonu‘da Yörük kökenli bir ailenin kızı olarak doğan Pakize‘nin üçüncü evlatları ve tek oğulları olarak Ankara‘da doğan Ali Rıza, babasının babası olan 1881, Şile Kaşbaşı doğumlu Rıza ile babasının dedesi olan 1853, Samum doğumlu Ali‘nin ismini taşımaktadır.
Yaptığım araştırmaların sonucuna göre babamın ailesi, 93 Harbi olarak adlandırılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rusya‘nın Soçi yakınlarındaki ata yurtlarından önce Batum‘a, daha sonra gemiyle İstanbul‘a gelip Kocaili (İzmit) sancağına bağlı Şile (File)’de padişah hassı olan topraklarda Avcıkoru (Çerkesköy, Hamidiye), Darlık, Safvetiye (Hiciz, Heciz, Yeşilvadi) ve Kaşbaşı (Kuşbaşı) köylerini kurmuş bir kökten geliyor.
Apanipha (Apan Kardeşler) ailesinin kızı Babaannem Fethiye Avcan ve babam Sami Avcan. Babamın resminin arkasında yazılı olan “fotoğraf arkası yazısı” ise aynen şu şekilde: “17.02.1938 tarihli hatıramdır. Felek cismimi mahvederse resmimi hatıra kalacak kıymetli kardeşim hakikatli kardeşiniz Sami Avcan“
Ne 1955, Ankara doğumlu Ali Rıza, ne de 1913, Şile Kaşbaşı doğumlu Sami 1881 Samum doğumlu Rıza‘yı tanımamıştır. O nedenle, babasız bir ailede şehit oğlu olarak doğan Sami, duyarlı, demokrat ve anlayışlı bir baba olmakla birlikte vefat ettiği 1996 yılına kadar kendi ailesi içinde baba rolünü oynamakta zorluk çekmiş, çocukluğunda gözü önünde baba rolünü oynayan herhangi bir rol modeli olmadığı için babalığın nasıl bir şey olduğunu yaşayarak öğrenmiş, karısı ve çocukları da bundan hiç şikayetçi olmamıştır.
1913, Şile Kaşbaşı doğumlu Sami babasız büyümekle ve kendi ayakları üstünde dikilmekle birlikte hem kendisi hem de tüm ailesi 1881, Şile Kaşbaşı doğumlu Rıza‘yı Çanakkale Savaşı‘nda kaybettiklerini sanmaktadır. Aile içinde uzun yıllar dile getirilen söylentiye göre, baba Rıza ile Sami‘nin beş dayısı Çanakkale Savaşı‘nda şehit olmuştur. Hatta aynı söylentiye göre Sami‘nin doğumu üzerine Rıza‘ya mektupla müjde verildiği, onun da cevap olarak yazdığı mektupta adını Sami koyun dediği ifade edilmiştir.
Böylesi bir rivayetin ortaya çıkıp gelişmesi, savaşlarla geçen o dönem için beklendik bir durumdur. Çünkü o yıllarda artarda gelen 1911-1912 Balkan ve Trablusgarp, 1914-1918 I. Dünya ve 1919-1923 Ulusal Kurtuluş savaşları nedeniyle savaşmak üzere evden çıkan erkeklerin nerelere gittiği ve nerede şehit düştüğü kesin olarak bilinememekte, bütün ölümler daha fazla bilinen 1915 tarihli Çanakkale Savaşı‘na yakıştırılmaktadır.
İstanbul Vilayeti’ne bağlı Kocaili (İzmit) ve Çatalca Sancakları, Memalik-i Mahruse-i Şahane-i Mahsus Mükemmel ve Mufassal Atlas (1907)
Sami‘nin oğlu Ali Rıza bütün araştırmalarına rağmen dedesi Rıza‘nın adına Çanakkale Şehitleri listesinde rastlamamıştır. Üstüne üstlük ortada verilmiş bir madalya da yoktur. Çanakkale‘ye her gittiğinde duygulanıp üzülmekle birlikte babası Sami Çanakkale‘ye gitmeye kalktığında onun kalp hastası olduğunu hatırlatıp gidişini engellemektedir.
Ancak İçişleri Bakanlığı Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü‘nün alt ve üst soy listelerini açıkladığı 2018 yılında elde ettiği belgelerden dedesi Rıza‘nın 1912 yılında öldüğünü, babası Sami‘nin de 1913 yılında doğduğunu öğrenir. Böylelikle dedesi Rıza‘nın babasının doğumundan önce öldüğünü, mektupların gidip gelmesi suretiyle kendisine isim konulması söylentisinin gerçek olmadığını öğrenir ve dedesi Rıza‘nın Çanakkale Savaşı yerine 1. Balkan Savaşı‘nda şehit olabileceğini düşünmeye başlar. Üstüne üstlük aynı yıllarda akrabalarının yardımı ile hazırladığı 319 kişilik aile soy kütüğü sayesinde babasının beş değil, Faik ve Fevzi adında iki dayısı olduğunu öğrenir.
Pandeminin kol gezdiği ve insanların evlerinden çıkamadığı 2021 yılında Genelkurmay Başkanlığı‘na yazdığı bir dilekçede, babaannesi Fethiye ile kızı Atife ve oğlu Sami’ye babaları Rıza‘nın ölümü nedeniyle aile maaşı bağlandığını hatırlatarak dedesi Rıza‘nın 1912 yılında nerede, hangi tarihte ve ne şekilde öldüğünü sorar.
Yazdığı dilekçe üzerine Milli Savunma Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü‘nden aldığı 17 Eylül 1921 sayılı cevap yazısı ekindeki belgelerden, 2 numaralı Balkan defteri sahife 17, sıra 3’deki kayda göre Şile Taburu 4. Bölük Çavuşu Şile‘nin Kaşbaşı karyesinden 1297 doğumlu Rıza bin Ali‘nin, 9 Teşrinievvel 328 (22 Ekim 1912) tarihinde Geçkinli muharebesinde şehit olduğunu, mahdumu Sami‘ye 50 kuruş, kerimesi Atife‘ye 50 kuruş aile maaşı bağlandığını öğrenir.
Böylelikle yıllardır aile içinde söylenegelen yanlış bir rivayet düzeltilmiş, Rıza bin Ali‘nin 1915 tarihli ÇanakkaleSavaşı yerine 1912 tarihli 1. Balkan Savaşı‘nın beşinci gününde Edirne ile Kırklareli arasındaki Süloğlu‘na bağlı Geçkinli köyü yakınında şehit olduğu ortaya çıkmıştır.
Oysa Ali Rıza, 1980’li yıllarda Süloğlu Belediyesi de dahil olmak üzere o çevredeki tüm belediyelerin denetim ya da soruşturmasını yaptığı halde, dedesinin bu topraklarda şehit düştüğünü bilmemekte; o nedenle bu topraklarla kendi ailesi arasındaki o değerli ilişkidir haberdar değildir.
Ali Rıza aile tarihini temelinden değiştiren bu yeni durum karşısında hemen tüm akrabalarını haberdar ederek bu doğru bilgiyi herkesin öğrenmesine çalışır ve 31 yaşında şehit olmuş olan dedesinin nasıl bir ruh hali içinde savaşa katılıp şehit olduğunu öğrenmek için Balkan Savaşları ile ilgili kitap, makale, bildiri ve belgesel olmak üzere tüm yayınları okumaya, notlar almaya, konuyu derinlemesine araştırmaya başlar. Bu okuma, öğrenme ve başkalarına anlatma uğraşısı öyle bir hale gelir ki, bugüne kadar 7-8 bin sayfa okuduğunu hesaplar ve savaşın o acımasız ortamının ayrıntılarını öğrendikçe dedesinin o savaştaki eziyet, işkence, yakma yıkma ve salgın hastalıkları görmeksizin savaşın beşinci günü şehit olmasına adeta şükreder.
Ardından da dedesi Rıza‘nın şehit olduğu yere giderek onu ziyaret etmek ister. 2022 yılının 22 Ekimi’nde sevgili dostu Orhan Beşikçi ile birlikte Basmane Günleri‘nin hazırlığını yaptığı için gidişini 2023 yılının 22 Ekim’ine erteler.
2023 yılı Ekim ayının ilk günlerinde hazırlıklara başlar. Trakya Üniversitesi‘nde öğretim üyesi olarak görev yapan dostu Yaşagül Ekinci Danışan‘ı arayarak ondan yardım ister. Böylelikle Edirne‘ye gittiğinde kalması için Trakya Üniversitesi Uygulama Oteli‘nde rezervasyon yapılır vesonrasında İstanbul‘a uğramadan doğrudan Edirne‘ye gitmek istediği için İsparta Petrol firmasından gidiş ve dönüş biletlerini, ayrıca gittiğinde dostlarına vereceği armağanları alır. Ancak gidiş günü yanına aldığı armağan paketini acelesinden otobüs terminalinde unutur ve servis minibüsündeyken terminal görevlilerini arayarak unuttuğu çantanın kendisi İzmir‘e dönünceye kadar saklanmasını ister.
Gecenin bir vaktinde yeni ve ıssız Çanakkale Köprüsü geçilerek yapılan yolculuk sonrası 22 Ekim 2023, Pazar sabahı Edirne‘dedir. Dostlarıyla buluşana kadar, yaptığı perhizi unutarak Ali Paşa Çarşısı‘ndaki Sarıyer Börekçisi‘nin lezzetli böreklerini yiyip çayını içer ve 41-42 yıl önce geldiği Edirne‘de en iyi hatırladığı Selimiye Camii çevresindeki sokakları gezerek fotoğraflar çeker.
Büyük Selimiye Camisi yakınındaki tarihi belediye binasını daha önceden bilmektedir. Zira 1981-1982 yıllarında belediyedeki bir soruşturma nedeniyle üstadı mülkiye müfettişi rahmetli Recep Birsin Özen ve arkadaşları rahmetli Halil Özden ve Halil Toprak ile birlikte Edirne‘ye geldiğinde, o tarihi binadaki Atatürk‘ün kaldığı odanın karşısındaki odada kalmış, çatısında baca bulunmayan mücevher benzeri o muhteşem binanın 2-2,5 metreyi bulan büyük çini sobalarını, duvarlardaki büyük tablolarını aklında tutmuş, o büyük çini sobalardan çıkan dumanın baca yerine kanalizasyona verildiğini öğrenmiştir. O nedenle ilk görmek istediği yer bu binadır ve bu binanın önünden, arkasından ve yan cephesinden fotoğraflar çekerek güvenlik görevlisi ile birlikte içinde dolaşıp anılarını tazelemeye çalışır. Ancak bu kez, Paris Belediyesi‘nin küçük bir örneği olarak yapılan binanın daha önceden öğrendiği şekilde 1860 yılında değil, 1898-1900 yıllarında Edirne Belediye Başkanı Cezzar Dilaver Bey tarafından mühendis Nazif Akanlar‘ın projesine göre 5.000 liraya yaptırıldığını, aynı mühendisin 1905 tarihli Büyük Edirne Yangını sonrasında Kaleiçi bölgesinin yeniden imarını sağlayan planı da çizdiğini öğrenerek aklında kalan yanlışları düzeltir.
Sonrasında binanın çevresindeki güzel, tarihi yapıların, hemen yakınındaki Üç Şerefli Cami ile Eski (Ulu) Cami‘nin avlu, kapı ve pencere ayrıntılarını, kıyıda köşede kalıp fazla bilinmeyen mekânların, üzerine daha sonraları Edirne Saat Kulesi‘nin inşa edildiği Makedonya Kulesi‘nin, İzmir‘in tarihi Kemeraltı Çarşısı‘na benzeyen tarihi Ali Paşa Çarşısı‘ndaki tarihi binalarla çalışanların fotoğraflarını çeker, onlarla sohbet eder.
Dikkatini çeken en önemli görüntü ise, Pazar sabahı olmasına rağmen otobüslerinin başına biriken ya da çarşıda gruplar halinde dolaşan yer yaştaki Bulgar turistler olur. Bu turistlerin sırf alışveriş yapmak için gelip gittiklerini televizyon haberlerinden bilir. Kendisine yardımcı olacak dostlarını beklerken oturup sohbet ettiği Bulgar göçmeni Edirnelilerin ellerindeki mallarla ve bildikleri Bulgarca ile turistlerle konuştuğuna tanık olur. Ve bu görüntü karşısında, dedesini öldüren Bulgar ordusu askerleri ile bugün bu çarşıyı dolaşıp alışveriş yapan Bulgarlar arasındaki ilişkiyi sorgular ve her iki ulus arasında oluşturulan barış ortamının ne kadar iyi olduğunu düşünerek dedesinin bu ortamın oluşumundaki payını sorgular.
Ardından dostları Trakya Üniversitesi öğretim üyesi, Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi UNESCO Alan Yönetimi Danışma Kurulu Başkanı ve UNESCO Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı eski başkanı Yaşagül Ekinci Danışan, eşi Can Tekin Danışan ve kızları Asude Danışan ile buluştuğunda, Edirne Tanıtım ve Turizm Derneği Başkanı Bülent Bacıoğlu ile tanışır ve onlarla birlikte Süloğlu ilçesi yakınındaki Geçkinli köyüne doğru yola çıkar. Aşağı yukarı 30 dakikalık yolculuk sonrasında gördüğü ilk “Geçkinli Şehitliği 1912” tabelasının önünde poz verir ve ardından önce köyün mezarlığını, sonrasında da köyün batısındaki bir tepenin üstündeki Geçkinli Şehitliği‘ne gider.
Buradaki ruh hali üzüntü, acı ve burayı bulup gelmiş olmanın sevinci ile yüklüdür… Anıtı ziyaret ederek bu topraklarda şehit olanlarla dedesine saygısını sunar, babası ve babaannesinin mezarı ile Yeşilvadi‘deki evlerinin bahçesinden getirdiği toprakları baba, eşi ve oğul arasındaki sevgi ilişkisini vurgulamak amacıyla anıtın çevresindeki ağaçların dibine serper. Kendisinin oraya gelişini duyup gelen Anadolu Ajansı muhabiri Gökhan Balcı ile görüşerek buraya geliş amacını, hissettiklerini ve barış dileklerini dile getirir. Dedesinin ölümünden 111 yıl sonra kendisi, babası ve tüm ailesi adına yaptığı bu ilk ziyaretin nedenlerini açıklamaya çalışır.
Sonrasında dostları ile birlikte Edirne‘ye dönerek Meriç nehri kenarındaki Lozan Barış Anıtı‘nı, İzmirlilerin çok yakından tanıdığı Mimar Kemalettin‘in eseri tarihi Karaağaç Garı‘nı ziyaret eder, onların fotoğraflarını çeker. Meriç nehri kenarında TOKİ mantığı ile yapılan çevreye uyumsuz, nehri beton bir kanala dönüştüren beton setleri görür ve içi acır. Bu arada, İzmirli dostlarının tavsiyelerini dikkate alarak Edirne‘nin meşhur ciğer tavasını yemeyi ihmal etmez.
Trakya Üniversitesi Uygulama Oteli‘ndeki geceleme sonrasında ertesi gün Edirne‘nin Kaleiçi Mahallesi‘ndeki güzel tarihi binaların arasında dolaşır, onların fotoğraflarını çeker. Kullanım hakkı, “bal tutan parmağını yalar” mantığıyla zamanın Milli Eğitim Bakanı‘nın başkanı olduğu TED Koleji‘ne verilen boş ve harap tarihi yapıyı görür, 2021 yılında başlayıp 2025 yılına kadar devam edeceği söylenen ve bu nedenle ziyarete kapatılan Selimiye Camii‘ne giderek restorasyon sırasında kimseyi; hatta restorasyon projesini hazırlayan Yüksek Mimar Acar Avunduk‘u bile içeri almayan yandaş şirketin yöneticileri ile tartışır ve tüm ülkenin pek de haberdar olmadığı bu sorunu “restorasyonda şeffaflık” başlığıyla ülke gündemine taşımaya karar verir, ardından Edirne‘deki kadim Yahudi kültürünün izlerini takip etmek için Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi‘ni ziyaret eder. Küçük ve oldukça sevimli bu müzenin bahçesindeki iki mezar taşı dışında Edirne Yahudileri ile ilgili hiçbir kültürel değere rastlamayınca bunu müze görevlilerine bildirir. Ayrıca Pazar günü ziyaret ettiği 1. derece koruma altındaki Geçkinli Şehitlik Anıtı‘nın Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi‘nden aldığı Edirne ile ilgili turizm tanıtım belgelerinde yer almaması nedeniyle, bu durumu Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bildirmeye karar verir.
Edirne Büyük Sinagogu
1980’li yıllardaki ziyaretlerinde bakımsız, harap halde görüp etkilendiği Edirne Büyük Sinagogu‘nu, Pazar günü önünden geçerken açık gördüğü için gidip ziyaret etmek ister ama kapıları kapalı olduğu için içeri giremez ve binanın bu yeni halinin fotoğraflarını çekmekle yetinir.
Bu kadar yoğun geçen günün sonunda da günün tüm yorgunluğu ile Edirne Otobüs Terminali‘nden İzmir‘e dönüş yapmak üzere yola çıkar. Yolda otobüs şoförü, yeni Çanakkale Köprüsü‘nden geçmek yerine arabalı vapurla Eceabat‘tan Çanakkale‘ye geçmeyi tercih ettiğinde gece ışıklarıyla birlikte hem Çanakkale‘yi hem de denizden Kilidülbahir Kalesi‘ni gördüğü için sevinir.
Yaptığı yolculuk sorasında Edirne‘de gördüğü tüm tarihi yerler ve yapılar hakkında araştırmalar yapmaya, çektiği fotoğraflardan oluşan albümleri sosyal medyada, o fotoğraflardaki mekân ve yapılar hakkında bilgiler vererek paylaşmaya, Edirne seyahati sırasında öğrendiği Kabul Baba ve Hasan Rıza gibi şahsiyetler hakkında araştırmalar yapmaya, bir sonraki gelişinde Şükrü Paşa Tabyası, Kırkpınar ve Sarayiçi gibi eksik kalan yerleri gezmeye, bugüne kadar İzmir‘e odaklanan araştırma çalışmalarını Edirne ya da Bursa gibi diğer tarihi kentlerde olup bitenle mukayese ederek geliştirmeye, İzmir‘e benzeyen bu kentlerdeki çalışmaları yakından izleyerek İzmir‘e örnek göstermeye karar verir ve bu düşüncelerini İzmir‘deki yakın dostları ile paylaşır.
Böylelikle, 111 yıldır bilinmeyen bir şehitlik hikâyesinin tüm ayrıntılarını öğrenip bizler için korkmadan, kaçmadan savaşıp şehit olan bu kahramanlara borçluluğumuzu bilip saygımızı göstererek, geçmişle bugün ve gelecek arasındaki hafıza ve duygu köprülerini kurarak hissedilen hak edilmiş bir ferahlama ve mutluluk haliyle kendimi Cumhuriyet’in 100. yılını kutlamaya daha bir hazır hissettiğimi söyleyebilirim…
Tabii ki, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nın 100. Yılı Kutlamaları nedeniyle dile getirdiği “vazgeçmem” şeklindeki sadce kendini düşünen bireysel söylem yerine, beni ve herkesi kucaklayan “vazgeçmeyeceğiz” söylemini tercih ederek…
Not: Yazıma konu yaptığım Edirne seyahati sırasında çektiğim fotoğrafları, “Selimiye Camii ve Çevresi“, “Edine, Kaleiçi” ve “Edirne, Karaağaç” albümleri şeklinde Facebook‘ta paylaşacağımı duyurmak isterim.
İzmir adı verilen bu kentte, devlet üniversitesi olarak benimle yaşıt bir Ege Üniversitesi, 1982’den bu yana faaliyet gösterip devamlı büyüyen Dokuz Eylül Üniversitesi, 1992’de kurulan Yüksek Teknoloji Üniversitesi, Milli Savunma Üniversitesi, 2016 yılında FETÖ çetesine aitken el konulup ad değiştirerek devlet üniversitesi haline dönüştürülen İzmir Demokrasi, Bakırçay ve Katip Çelebi üniversiteleri, 2020 yılında kurulan Sağlık Bilimleri Üniversitesi, mantar gibi yerden biten ve üniversite olmaktan çok ticarethane gibi çalışan beş özel (İzmir Ekonomi, Yaşar, İzmir Tınaztepe, İzmir Kavram Meslek Yüksekokulu, Türk Hava Kurumu) üniversite olmak üzere toplam 13 üniversite, bu üniversitelere bağlı başka sinema olmak üzere kültür ve sanatla uğraşan birçok fakülte, bölüm ve akademisyen olduğu halde hiçbirinin ele alıp araştırmadığı, bir tez konusu bile yapmadığı, yaşadığı süre içinde gidip kendisiyle görüşmediği, İzmirli ünlü sanatçı Dario Moreno ile birlikte filmlerde oynarken ortak memleketleri İzmir üzerine söyleşip söyleşmediklerini sormadığı, yerel yöneticilerin yardımıyla İzmir‘e, doğdukları topraklara davet etmeyi düşünmedikleri, annesi bile 2010 yılında Çeşme‘de vefat eden İzmirli, daha doğrusu İzmir doğumlu büyük bir sanatçıyı, Magali Noël‘i size hatırlatıp anlatmaya çalışacağım.
Ama ondan önce bu sanatçıyı tanıdıkça, onun yapıp eylediklerini öğrendikçe hem sanat alanında her şeyle ilgilenip her şeyin en iyisini yaptığı hem de bütün bunları kadın olma halinin güzelliği, cazibesi, şuhluğu ve seksapeli ile gerçekleştirdiği için ona aşık olduğumu itiraf etmeliyim. Gerek daha önce seyrettiğim Fellini‘nin Amarcord, Satryicon ve Tatlı Hayat (Dolce Vita) filmlerinden hatırlayıp bildiğim, gerekse şu sıralar yeniden seyrettiğim filmleriyle onu çocukluğumun açık hava sinemalarında seyredip sevdiğim seksi, şuh, dekolte ve seksapeli yüksek film sanatçısı Leyla Sayar‘a benzettiğimi söyleyebilirim. Tabii ki, Leyla Sayar‘ın yaşamının ikinci perdesinde dönüştüğü hali hariç olmak üzere…
Magali Noël [Magali (Magdalena) Noëlle Guiffray, Magali Guiffrais], 27 Haziran 1931’de İzmir’de doğan ve 23 Haziran 2015’de Fransa’nın güneydoğu bölgesindeki Châteauneuf-Grasse‘de ölen Fransız sinema oyuncusu ve şarkıcısıdır. Babası Yves Joseph Ernest Guiffray (1905/İzmir, 1944/Paris), annesi de Marie Antoinette Suzanne Guy (1906/Kahire, 1990/Çeşme)’dır. (1)
51 yıl süren sinema kariyeri boyunca 80 sinema, 30 televizyon filmi ve dizisi olmak üzere toplam 110 Fransız ve İtalyan filminde oynadı, 17 adet 45’lik ve 33’lük plak ile müzik CD’si doldurdu, 30 ayrı tiyatro oyununda oynadı, yayınlanmamış 1 fotoromanda rol aldı ve bütün bu kültür sanat çalışmaları karşılığında, 2000 yılında Reconnaissance des cinéphiles ödülünü, 2012 yılında da Fransa‘nın en büyük ödülü olan Légion d’Honneur madalyasını aldı. (2) (3)
Babasının üç nesildir İzmir‘de yaşayan zengin Levanten ailesinin soyu, 16. yüzyılın başında Fransa‘nın Savoie bölgesine kadar gitmekte ve yazı ekindeki vaftiz belgesinin de gösterdiği gibi, annesi Marie Antoinette Suzanne Guy, İzmir‘de ikamet eden kocası Yves Joseph Ernest Guiffray ile oradaki tatilleri sırasında tanıştı. Megali Noëll‘in 1867 yılında İzmir‘e gelen dedesi Elzéar Jules Noëll Guiffray, kuzenlerinin şirketi Societé des Quais de Smyrne (Smyrne Liman Şirketi)’nin önce yönetim kurulu üyesi, daha sonra başkanı olmuştu. 1913’ten sonraki görevi ise Smyrne Liman Şirketi Genel Müdürlüğü idi. Kardeşi Fernand Guiffray ise bir zamanlar Smyrne Tramvay Şirketi‘nin müdürüydü. (4)
Megali (Magdalena) Noëll‘in Göztepe Katolik Kilisesi (Notre Dame de LourdesKatolik Kilisesi)’nde gerçekleştirilen vaftiz törenindeki vaftiz babası babasının eniştesi Maurice Verbeke, vaftiz annesi de teyzesi Françoise Guy‘dı. Evleri, 1. Kordon’da bir zamanlar Almanya Federal Başkonsolosluğu olarak kullanılan binaydı.
Megali Noel’in babası Yves Joseph Ernest Guiffray’a ait olup, bir dönem Federal Almanya Başkonsolosluğu olarak kullanılan tarihi bina.
27 Haziran 1931’de İzmir’de doğan Magali Noël yedi yaşındayken Fransa‘ya gitti ve şan, müzik, dans ve Catherine Fontenay‘dan drama desrleri aldıktan sonra 16 yaşında kabare şarkıcısı olarak çalışmaya başladı ve revülerde sahne aldı. 1951 yılında da sinemaya başladı.
Magali Noël, Jean Devaivre‘nin Brigitte Bardot‘yla birlikte yazdığı Le Fils de Caroline Cherie (1955) ve Jean Gabin‘in Henri Decoin ile birlikte yazdığı Razzia sur la chnouf (1955) fimlerinde cazibesini ve yeteneklerini ortaya koyduktan sonra aynı yıl Jules Dassin tarafından çekilen Du fififi chez les hommes filmiyle kendini kanıtladı.
Federico Fellini ile birlikte Cannes Film Festivali’nde…
Rol aldığı önemli filmler arasında Jules Dassin‘in Du rififi chez les hommes (Rififi erkekler arasında) (1955), Jean Renoir‘ın Elena et les hommes‘u (Elena ve Erkekler) (1957), Costa-Gavras‘ın Ölümsüz (Z) adlı filmi ve Federico Fellini‘nin La Dolce Vita (Tatlı hayat)(1961), Satyricon (1970) ve Amarcord (1974) filmleri sayılabilir. Magali Noël, seksi ve baştan çıkartıcı fiziği ile Fellini‘nin fetiş oyuncularından biriydi.
Magali Noël aynı zamanda bir şarkıcıdır ve 1956 yılından başlayarak Fransa‘da birçok plak çıkarmıştır. Sözleri Boris Vian‘a, bestesi de Alain Goraguer‘e ait “Fais-moi mal Johnny” (Canımı Yak Johnny) adlı Fransızca şarkıyı, Fransızca ilk rock’n roll parça olarak 1956’da seslendirmiş ve bu şarkının, sözlerinin içeriği nedeniyle uzunca bir süre radyolarda çalınması yasaklanmıştı. Bu cesur şarkı ayrıca, 1959 tarihli Le fauve est let go isimli filminde de yer almıştı.
Magali Noël diğer yandan da Molière‘in George Dandin‘ini,Bertolt Brecht‘in Mère Courage (Cesaret Ana)’sını, Dario Po‘nun Le Septième Commandement : Tu voleras un peu moins… (Yedinci Emir: Biraz daha az çalacaksın…) oyununu, George Bernard Shaw‘un Pygmalion‘unu, Victor Hugo‘nun Lucrèce Borgia‘sını, Stefan Zweig‘ın La Dette (Bırak bunu) oyununu oynayacak kadar usta bir tiyatro sanatçısıdır. Fransa’da, Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinin prestijli salonlarında oynadığı tiyatro oyunlarının sayısı 30’u bulmaktadır.
Ayrıca 1959 tarihli Fransız – İtalyan ortak yapımı “Oh! Qué mambo” adlı filmle 1960 yapımı “Marie des İsles” (Adaların Meryemi) filminde kendisi gibi İzmirli olan şarkıcı oyuncu Darío Moreno ile başrolleri paylaşmıştı.
Magali Noël‘in, aktör Jean-Pierre Bernard ile olan ilk evliliğinden Stephanie Vial-Noël adında bir kızı ve ikinci evliliği sırasında evlat edindiği iki erkek çocuğu vardır. 23 Haziran 2015, Salı günü 83 yaşındayken Fransa‘nın Châteauneuf-Grasse yerleşimindeki bir huzurevinde uykusundayken hayata veda etmiştir. İlk kocası Jean-Pierre Bernard, Fransa‘nın Vaucluse eyaletindeki Entrechaux Mezarlığı‘nda kendisinin yanında yatmaktadır. (5)
(5)Décès de l’actrice et chanteuse Magali Noël, Le Monde, Erişim Tarihi: 8.10.2023, ohttps://www.lemonde.fr/disparitions/article/2015/06/24/deces-de-l-actrice-magali-noel_4660606_3382.html
Ek Bilgiler
Magali Noël‘in rol aldığı sinema filmleriyle TV filmi ve dizilerini, oynadığı tiyatro oyunlarını ve söylediği şarkıları hem kendisi ile ilgili Wikipedia maddesi, hem de IMDb Internet Movie Database kayıtlarını mukayeseli olarak inceleyip eksiklikleri gidermek, yanlışlıkları düzeltmek suretiyle belirleyerek aşağıdaki listeleri düzenledim:
Filmleri
01. 1951: Demain nous divorçons (Yarın boşanıyoruz), Yönetmen: Louis Cuny, Jeanne Torelle rolünde.
02. 1951: Seul dans Paris (Paris’te tek başına), Yönetmen: Hervé Bromberger, Jeanette Milliard rolünde.
03. 1953: Deux de l’escadrille(Filodan iki kişi), Yönetmen: Maurice Labro.
04. 1954: Mourez nous ferons le reste (Öl, gerisini biz hallederiz), Yönetmen: Christian Stengel, Françoise rolünde.
05. 1955: Le Fils de Caroline chérie(Caroline’nin oğlu sevgilim), Yönetmen: Jean Devaivre, Térésa rolünde.
06. 1955: Chantage (Şantaj), Yönetmen: Guy Lefranc, Denise rolünde.
07. 1955: Razzia sur la chnouf(Razzia Chnouf’ta), Yönetmen: Henri Decoin, Lisette rolünde.
08. 1955: Du rififi chez les hommes(Rififi, erkekler arasında) (İnsanlar ve para), Viviane (Noel, filmin tema şarkısını da seslendirir)
09. 1955: Les Grandes Manœuvres(Büyük manevralar), Yönetmen: Jules Dassin, Şantöz Thérèse rolünde.
10. 1956: OSS 117 n’est pas mort(OSS 117 ölmedi), Yönetmen: René Clair, Muriel Rousset rolünde.
11. 1956: Les Possédées(Sahip olunan), Yönetmen: Charles Brabant, Pia Manosque rolünde.
12. 1956: Eléna et les hommes (Elena ve erkekler), Yönetmen: Jean Renoir, Lolotte rolünde.
13. 1957: Assassins et voleurs (Suikastçılar ve hırsızlar), Yönetmen: Sacha Guitry, Madeleine Ferrand rolünde.
14. 1957: Le désir mène les hommes(Arzu erkekleri yönlendirir), Yönetmen: Ėmile Roussel, Nathalie rolünde.
15. 1958: La Loi de l’homme et le désir (È arrivata la parigina) (Erkek, Kadın ve Arzu), Yönetmen: Camillo Mastracinque, Yvette rolünde.
16. 1958: Si le roi savait ça (Al servizio dell’imperatore), (İmparatorun hizmetinde), Yönetmen: Caro Canaille ve Edoardo Anton, Arnaude rolünde.
17. 1958: Le Train de 8h 47(8.47 treni), (Film yarım kaldı), Yönetmen: Jack Pinoteau.
18. 1958 : Le Piège (Tuzak), Yönetmen: Charles Brabant, Cora Caillé rolünde.
19. 1959: Des femmes disparaissent (Kadınlar ortadan kayboluyor), Yönetmen: Edouard Molinaro, Coraline Merlin rolünde.
20. 1959: Ça n’arrive qu’aux vivants (Bu sadece yaşayanların başına gelir), Yönetmen: Tony Saytor, Gloria Selby rolünde.
21. 1959: Oh! Qué mambo(Oh! ne mambo)(Il Giovane leone), Yönetmen: John Berry, Dario Moreno ile birlikte Viviane Montero rolünde.
22. 1958: Le fauve est lâche (Korkak canavar), Yönetmen: Maurice Labro, Sadece filmdeki şarkıyı söylüyor.
23. 1959: L’Île du bout du monde (Dünyanın sonundaki ada), Yönetmen: Edmond T. Grėville, Jane rolünde.
24. 1960: Gastone, Yönetmen: Mario Bonnard, Sonia rolünde.
29. 1960: Noi siamo due evasi(Biz kaçan iki mahkumuz), Yönetmen: Giorgio Simonelli, Odette rolünde.
30. 1961: Le Sahara brûle (Sahra yanıyor), Yönetmen: Michel Gast, Lénq rolünde.
31. 1961: La Fille dans la vitrine (La ragazza in vetrina) (Penceredeki kız), Yönetmen: Luciano Emmer, Chanel rolünde.
32. 1961: La Loi de la guerre(Legge di guerra) (Savaş hukuku), Yönetmen: Bruno Paonlinelli, Olga rolünde.
33. 1961: Jeunesse de nuit (Gioventù di notte) (Geceleri gençlik), Yönetmen: Mario Sequi, Elvi rolünde.
34. 1961: Dans la gueule du loup(Kurt ininde), Yönetmen: Jean-Charles Dudrument, Barbara Yabakos rolünde.
35. 1961: En pleine bagarre (Mani in alto) (Bir kavganın ortasında), Yönetmen: Giorgio Bianchi.
36. 1961: Le Jeu de l’assassin (Mörderspiel)(Suikatçinin oyunu), Yönetmen: Helmut Ashley, Eva Troger rolünde.
37. 1962: Le Secret de d’Artagnan (Il Colpo segreto di d’Artagnan) (D’Artagnan’ın gizli darbesi), Yönetmen: Siro Marcellini, Carlotta rolünde.
38. 1963: Totò et Cleopâtra (Totò e Cleopatra)(Totò ve Kleopatra), Yönetmen: Fernando Cerchio, Cleopatra rolünde.
39. 1963: Queste pazze, pazze donne(Bunlar çılgın, çılgın kadınlar), Yönetmen: Marino Girolami, Martini’nin karısı Giulia rolünde.
40. 1963: Tempête sur Ceylan (Das Todesauge von Ceylon)(Seylan üzerinde fırtına), Yönetmen: Gerd Oswald ve Giovanni Roccardi, Gaby rolünde.
41. 1963: L’Accident (Kaza), Edmond T. Greville, Andréa rolünde.
42. 1964: La Traite des blanches (Beyaz köle), Yönetmen: Georges Combret, Louisa rolünde.
43. 1964: Requiem pour un caïd(Bir patron için ağıt), Yönetmen: Maurice Cloche, Éva rolünde.
44. 1964: Filles et Garçons(Oltraggio al pudore) (Tevazuya karşı öfke), Yönetmen: Silvio Amadio, Giovenella’nın kızkardeşi rolünde.
45. 1964: Le Dernier Tiercé (Son katman), Yönetmen: Richard Pottier, Lydia rolünde.
46. 1964: Les Martiens ont douze mains (I marziani hanno dodici mani) (Marslıların on iki eli var), Yönetmen: Castellano et Pipolo, Matilde Bernabel rolünde.
47. 1964: La Corde au cou (Boynundaki ip), Yönetmen: Joseph Lisbona, Clara rolünde.
48. 1965: Aventure à Beyrouth (La Dama de Beirut)(Beyrut’ta Macera), Yönetmen: Ladislas Vajda, Gloria Lefevre rolüyle.
49. 1968: Le Mois le plus beau (En güzel ay), Yönetmen: Guy Blanc, Claudia rolüyle.
50. 1969: Ölümsüz (Z), Yönetmen: Constantin Costa-Gavras, Nick’in kızkardeşi rolüyle.
51. 1969: L’Astragale, Yönetmen: Guy Casaril, Annie rolüyle.
52. 1969: Les Martiens ont douze mains (I marziani hanno dodici mani) (Marslıların on iki eli vardır), Yönetmen: Castellano et Pipolo, Matilde Bernabei rolünde.
65. 1975:Paolo Barca maestro elementare praticamente nudista (Paolo Barca, ilkokul öğretmeni, neredeyse çıplak), Yönetmen: Signora Cacchio, Öğretmen Rosaria Cacchiò rolünde.
64. 1975: La Bagarre du samedi soir, (Il tempo degli assassini) (Katillerin zamanı), Yönetmen: Marcello Andrei, Rossana rolünde.
65. 1975: Paolo Barca, maestro elemantare, praticamente nudista (İlkokul öğretmeni Paolo Barca neredeyse çıplak), Yönetmen: Flavio Mogherini, Bayan Cacchiò.
66. 1975: La Banca di Monate(Monate Bankası), Yönetmen: Francesco Massaro, Adelmo’nun karısı Melissa rolünde.
67. 1977: Stato interessante (İlginç durum), Yönetmen: Sergio Nasca, İkinci hikayede Tilde La Monica rolünde.
78. 2000: La Fidélité (Özgür Duygular), Yönetmen: Andrjzej Zulawski, Clélia’nın annesi rolünde.
79. 2001: Regina Coeli(Cennetin kraliçesi), Yönetmen: Nico D’Alessandria, Kraliçe Regina rolünde.
80. 2002: La Vérité sur Charlie (The Truth About Charlie)(Charlie hakkındaki gerçekler), Yönetmen: Jonathan Demme, siyah giyinmiş gizemli kadın rolünde.
Televizyon Film ve Dizileri
01. 1951: La Course du flambeau (Meşale koşusu), Yönetmen: Max de Rieux.
02. 1952: La Cruche cassée(Kırık sürahi), Yönetmen: Bernard Hecht.
04. 1955: Le Héros et le Soldat(Kahraman ve asker), Yönetmen: Marcel Bluwal.
05. 1956: Doris, Yönetmen: Jean Vernier, Doris rolünde.
06. 1962: Les Trois Henry(3. Henry), Yönetmen: d’Abder Isker.
07. 1964: Le Procès de Mary Dugan(Mary Dugan’ın soruşturması), Yönetmen: Jean-Marie Coldefy, Mary Dugan rolünde.
08. 1966: Comment ne pas épouser un milliardaire(Bir milyarderle nasıl evlenmezsiniz) 13 dakikalık 26 bölümlük TV dizisi, Yönetmen: Lazare Iglesis, Delia Delamarre rolünde.
09. 1967: Le Golem (Gustav Meyrink’in romanından TV filmi), Yönetmen: Jean Kerchbron, Angelina rolünde.
10. 1969: Le Mas Théotime (Henri Bosco’nun romanından), TV filmi, Yönetmen: Jacques Florian, Geneviève rolünde.
11. 1972: Comme avant, mieux qu’avant (Eskisi gibi eskisinden daha iyi), Yönetmen: Yves-André Hubert, Fulvia Gelli rolünde.
12. 1978: Jean-Christophe (52 dakikalık 9 bölümlük Tv dizisi, Yönetmen: François Villiers.
14. 1980: Le président est gravement malade (Başkan ağır hasta), Yönetmen: Yves Ciampi, Edith Wilson rolünde.
15. 1980: Un pas dans la forêt(Ormanda bir adım), Yönetmen: Claude Mourthé.
16. 1982:Les Confessions du chevalier d’industrie Félix Krull, (Bekenntnisse des Hochstaplers Felix Krull) (Sanayi Baronu Felix Krull’un itirafları), Yönetmen: Bernhard Sinkel, Madam Houpflé rolünde.
17. 1982: L’Enfant et les Magiciens (Çocuk ve shirbazlar), Yönetmen: Philippe Arnal, Marguerite Teyze rolünde.
25. 1991: Crimes et Jardins (Suçlar ve bahçeler), Yönetmen: Jean-Paul Salomé, Suzanne rolünde.
26. 1992: Les Cœurs brûlés (Yanmış kalpler), (90 dakikalık 8 bölümlük TV dizisi), Yönetmen: Jean Sagols, Julia Bertyl rolünde.
27. 1997: Les Héritiers (Mirasçılar), Yönetmen: Josée Dayan, Zizi rolünde.
28. 1998: Le Dernier Fils (Son oğul), Yönetmen: Étienne Périer, Elisabeth Haas rolünde.
29. 1999: La Nuit des hulottes (Baykuşların gecesi) Yönetmen: Michaëla Watteaux, Rainette Leblanc rolünde.
30. 2002: La Source des Sarrazins (Sarrazinlerin kaynağı), Yönetmen: Denis Malleval, Rose rolünde.
Müzik
01. 1955: Le Rififi ; Johnny Guitar ; Si tu m’aimais ; J’aime valser dans tes bras (Eğer beni sevdiysen kollarında vals yapmayı seviyorum), EP Philips 432.044.
02. 1956: Fais-moi mal Johnny (Acıt beni, Johnny) ; Strip-rock ; Alhambra rock ; Rock des petits cailloux, Söz yazarı: Boris Vian, LP Philips N 76.089 R, repris en EP Philips 432.131 Magali Noël numéro 2 : Rock and Roll (1957).
03. 1957: Pan, pan, pan, poireaux pomm’de terre (Tava, tava, tava, pırasa ve patates), Söz yazarı: Boris Vian, SP Philips 372.398.
04. 1957: Magali se déchaîne : Mon oncle Célestin ; Oh ! si y avait pas ton père ; Eh ! Mama (Magali çılgına dönüyor: Amcam Célestin; Ah ! eğer baban olmasaydı; Hey! anne) Söz yazarı: Boris Vian etc.), EP Philips 432.185.
05. 1957: Sexy songs : Oh ! (c’est divin) ; Nous avions vingt ans ; Mon a, mon amour(Oh! (ilahi); Yirmi yaşındaydık; Benim aşkım) Söz yazarı: Boris Vian etc., EP Philips 432.193.
06. 1964: Magali Noël chante Boris Vian (Magali Noël Boris Vian şarkıları söylüyor),(Boris Vian’dan 12 yeni şarkı), LP, Jacques Canetti.
07. 1975: Magali Noël : Album 12 titres (La femme au miroir) (Magali Noël: 12 parçalık albüm), (Aynadaki kadın).
08. 1980: Magali Noël : Fais-moi mal Johnny, (İngilizce yeni versiyonu: Hurt me bad Johnny), Söz yazarı: Boris Vian etc.), LP Disques Lazer / Distribution Carrere 67.486 (CD olarak yayınlanmadı).
09. 1988: Magali Noël chante Boris Vian (Magali Noël Boris Vian parçaları söylüyor), CD Jacques Canetti / Musidisc.
10. 1989: Regard sur Vian, (Vian’a Bakış), (Kızı Stéphanie Noël ile birlikte söylediği şarkılar 9 ve 10 Kasım 1989’da Beausobre’de halka açık olarak kaydedildi. Yapımcılığını Jean-Claude Vial’in üstlendiği bir ve iki CD’lik yapımı Buda Müzik üstlendi. Dağıtımını ise Ares tarafından yapıldı.
11. 1996: Soleil blanc (Beyaz güneş), Prévert 96, CD Sony / Dreyfus.
12. 2002: Magali Noël chante Boris Vian (Magali Noël Boris Vian’ı söylüyor), CD Productions Jacques Canetti 589 703-2.
13. 2002: Magali Noël, (1950’lerdeki beş 45’liğin tüm parçalarının yanında 1964 LP’sinden bir parçayı içerir), Mercury (CD Story) 063 010-2.
14. 2002: Magali Noël, Rock and Roll, Mercury / Philips 063 031-2.
15. 2009: Regard sur Vian (Vian’a bakış), 1989’da yayınlanan çift CD’nin yeniden basımı. (Disques Office/Disques Dreyfus – réf. 46050 362842)
16. 2011: Forever (Daima), 16 Haziran-7 Temmuz 2010 tarihleri arasında Paris’teki Ferber Stüdyosu’nda kaydedilen 20 parçadan oluşan albüm, (Disques Dreyfus).
17. Année Inconnue: Les grands succès (Bilinmeyen Yıl: Büyük başarılar), 1975 ve 1980’deki LP’leri bir araya getiren 20 parçalık CD.
Oynadığı Tiyatro Oyunları
01. 1949: George Dandin, Yazar. Molière, Yönetmen: Jean-Marie Serreau ve François Vibert, Dekor: François Ganeau, Batı Almanya ve Fransa’daki turnelerde oynanmıştır.
02. 1949: Le Miracle de l’homme pauvre(Yoksul adamın mucizesi), Yazar: Marian Hemar, Yönetmen: André Clavé, Mulhouse Belediyesi Drama Tiyatrosu Merkezi’nde sergilendi.
03. 1950:Le Miracle de l’homme pauvre(Yoksul adamın mucizesi), Yazar: Marian Hemar, Yönetmen: André Clavé, Montparnasse Tiyatrosu’nda sergilendi.
04. 1954: La Puce à l’oreille(Kulaktaki pire), Yazar: Georges Feydeau, Yönetmen: Georges Vitaly, Célestins Tiyatrosu’nda sergilendi.
05. 1954: L’Amour des quatre colonels(Dört albayın aşkı), Yazar: Peter Ustinov’dan uyarlayan Marc-Gilbert Sauvajon, Yönetmen: Jean-Pierre Grenier, Fontaine Tiyatrosu’nda sergilendi.
06. 1954: Si jamais je te pince!... (Eğer seni çimdiklersem), Yazar: Eugène Labiche, Yönetmen: Georges Vitaly, La Bruyère Tiyatrosu’nda sergilendi.
07. 1957: Pygmalion, Yazar: George Bernard Shaw, Yönetmenlik, dekor ve kostümler: Jean Marais, Célestins Tiyatrosu’nda sergilendi.
08. 1960: Deux sur la balançoire (İki kişi salıncakta) Yazar: William Gibson, Yönetmen: Luchino Visconti (Jean Marais ile birlikte), Célestins Tiyatrosu’nda sergilendi.
10. 1965: L’amour, vous connaissez? (Aşkı bilir misin?), Yazar: Bill Manhoff, Yönetmen: Raymond Gérôme, Ambassadeurs Tiyatrosu’nda sergilendi.
11. 1966: Mouche (Uçmak) Başarılı bir Brodway müzikalinin Puul Misraki tarafından uyarlanmış oyunun müziği ve şarkı sözleri Bob Merrill’e, librettosu Michael Stewart’a aittir. Öykü Paul Gallico’nun The Love of Seven Dolls (Yedi kuklanın aşkı) isimli kısa öyküsüne dayanmaktadır. Bu hikaye, Leslie Caron’un başrol oynadığı Lili filminin ve ayrıca Carnival müzikalinin ilham kaynağıydı. Yönetmen: Raymundo de Larrain, Porte-Saint-Martin Tiyatrosu’nda sergilendi.
12. 1968: La Dame de chez Maxim (Maksim’deki Kadın), Yazar: Georges Feydeau, Yönetmen: Jacques Charon, Célestins Tiyatrosu’nda sergilendi.
13. 1970: Sweet Charity(Tatlı Charity), Bob Fosse ve Paul Glover’ın müzikal komedisi, (Sydney Chaplin ve Jacques Duby ile birlikte.)
14. 1971: Le Septième Commandement : Tu voleras un peu moins… (Yedinci emir: biraz daha az çalacaksın…), Yazar: Dario Fo, Yönetmen: Jacques Mauclair, Carcassonne Festivali’nde, yaz festivallerinde ve Odéon Ulusal Tiyatrosu’nda sergilendi.
15. 1971: Les Trois Mousquetaires (Üç silahşörler) Yazar: Alexandre Dumas, Yönetmen: Michel Berto, Théâtre du Midi Tiyatrosu ile Carcassonne Festivali’nde sergilendi.
16. 1972: Le Septième Commandement : Tu voleras un peu moins… (Yedinci emir: biraz daha az çalacaksın…), Yazar: Dario Fo, Yönetmen: Mauclair, turnelerde sergilendi.
17. 1972: Un pape à New-York (The House of Blue Leaves) (New York’ta bir papa), Yazar: John Guare, Yönetmen: Michel Fagadau, Gaîté-Montparnasse Tiyatrosu’nda sergilendi.
18. 1976: Remember, revue (Revüyü unutma), Yazar: André Levasseur, Aimé Barelli’nin 12 kız ve 12 erkekten oluşan orkestrası, Sporting Monte-Carlo’da sergilendi.
20. 1979: Lucrèce Borgia (Lükres Borjiya), Yazar: Victor Hugo, Yönetmen: Roger Hanin (Michel Auclair, David Clair ve Jean-Marie Galey ile birlikte).
21. 1980: La Staaar (Yıldız), Magali Noël ile Louis Thierry,’nin düşüncesiyle yazılan müzikal komedi, Yönetmen: Louis Thierry, Koreografi: Jean Moussy, Müzik: François Rauber ve Michel Cœurio, Fontaine Tiyatrosu’nda sergilendi.
22. 1986: Cabaret (Kabare), Müzikal komedi, Yönetmen: Jérôme Savary, Lyon 8. Tiyatro ile Nice ve Montpellier Treize Vents tiyatrosunda sergilendi.
24. 1989: Regards sur Vian (Saygılarımızla Vian), Boris Vian’a adanmış müzikal gösteri, Morges, Beausobre Tiyatrosu’nda sergilendi.
25. 1991: Le Coin de non retour(Dönüşü olmayan köşe), Yazar: Jean-Claude Danaud, Yönetmen: Jacqueline Bœuf, Lyon Tête d’or Tiyatrosu’nda sergilendi.
26. 1993: Enfin seuls! (Nihayet yalnız!) Yazar: Lawrence Roman, Yönetmen: Michel Fagadau, Fransa, İsviçre ve Belçika turnesinde sergilendi.
27. 1996: Soleil blanc-Prévert 96 (Beyaz güneş-Prévert 96) Jacques Prévert’e adanmış müzikal gösteri, Champs-Élysées Komedi Tiyatrosu’nda sergilendi.
28. 2004: Chansons volent (Şarkılar uçuyor), Boris Vian, Jacques Prévert, Jacques Brel ve Léo Ferré’ye ve sonrasına adanmış müzikal gösteri, Carouge Tiyatrosu’nda sergilendi.
29. 2005: La Dette (Bırak bunu) Yazar: Stefan Zweig, Yönetmen: Didier Long, Tiyatro 14 Salonu’nda sergilendi.
30. 2008: Le Clan de Magali Noël(Magali Noël klanı), Boris Vian, Jacques Prévert ve Raymond Queneau’ya ve sonrasına adanmış müzikal gösteri, Neuchâtel Passage Tiyatrosu’nda sergilendi.
Fotoroman
01. 1954: Chanson pour Gloria (Song for Gloria)(Gloria için şarkı), yayınlanmamış tam roman, Maurice Gilmer ile birlikte.
Nüfus sayımlarının yaşamımda özel bir yeri vardır.
1970 yılında henüz bir lise öğrencisi iken Ankara‘daki sayım çalışmalarına bir anketör olarak katılıp Mamak ve Kayaş‘ta yaşayanların sayımını yapmış; ancak, ayağımdaki ayakkabıyı çamurlu yollarda kaybettiğim için sayımdan aldığım parayla yeni bir ayakkabı almıştım.
12 Kasım 1979 tarihinde müfettiş yardımcısı olarak görev yaptığım Yerel Yönetimler Bakanlığı‘nın Süleyman Demirel başkanlığındaki 3. MC Hükümeti‘nin kuruluşu ile birlikte kapatılması üzerine memur unvanıyla, aynı tarihlerde aynı nedenle Oktay Varlıer‘in enstitü başkanlığını terk ettiği Devlet İstatistik Enstitüsü‘ne, çalışma arkadaşım Ali Tartanoğlu ile birlikte atanmıştım. Yapılan atamayı Danıştay‘a taşıyarak iptal ettirdiğimiz; ancak, Danıştay kararının uygulanmadığı o dönemde, DİE‘nin demokrat yöneticileri bizleri korumak ve maaş kaybımızı gidermek amacıyla, enstitüde çalışan herkesin katılmak ve harcırah almak için büyük mücadeleler verdiği 1980 nüfus sayımı hazırlıklarına dahil etmiş, bu kapsamda Sosyal İstatistikler Daire Başkanı ile birlikte Balıkesir Belediyesi ile tüm ilçe belediyelerinde çalışıp sayımda görev alacak memurların nüfus sayımı eğitimlerini gerçekleştirmiştik. Böylelikle yaşamımın diğer aşamalarında araştırmacı kimliğimle gerçekleştireceğim bilimsel araştırmalar için temel bilgileri uygulama içinde öğrenme fırsatına sahip olmuştum.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye İş Bankası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan 1927 tarihli nüfus sayımı ile ilgili bir kitap yayınladı. Prof. Dr. Şevket Pamuk’un sunuş yazısıyla yayınlanan bu kitapta, 1927 tarihli nüfus sayımının hazırlıkları, sayım günü yaşananlar, elde edilen veriler ve bu sayımın basına yansıyan haberleri ele alınıp sayımla ilgili mevzuat düzenlemeleriyle fotoğraf ve belgelere yer veriliyor.
Cumhuriyet’in 100. yılı kutlamaları çerçevesinde hazırlandığı anlaşılan bu kitap, ülkemizin 1927 nüfus sayımıyla ortaya çıkan manzarasını sergileme açısından bize oldukça ilginç sonuçlar sunuyor. Özellikle de İzmir açısından… Ben de, bugünkü yazımda, bu ilginç sonuçları, aradan geçen 96 yılı da dikkate alarak 2022 yılına ait verilerle kıyaslayarak İzmir’in geldiği noktayı ortaya koymaya çalışacağım. Bunu yaparken de, sözünü ettiğim yeni yayında yer almayıp TÜİK tarafından paylaşılan Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet İstatistik Umum Müdürlüğü’nün 28 Teşrinievvel (Ekim) 1927 tarihli Umumi Nüfus Tahriri fasiküllerinden oluşan 616 sayfalık sayım raporlarından yararlanmaya çalışacağım.
Bu raporları kapsayan e-kitabı, indirip incelemeniz dileğiyle yazımın sonunda bilginize sunuyorum.
Bu mukayeseyi yaparken, tabii ki yazının başlığında belirttiğimin aksine 2023’ün verilerini değil, 2022 verilerini kullanmak zorunda kalacağım. Bunun nedeni de, İzmir’le; daha doğrusu ülkemizle ilgili 2023 yılı nüfus bilgilerinin, 2023 yılı henüz bitmediği için belli olmaması, bu verilerin ancak 2024 yılının ilk altı ayı içinde açıklanacak olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır.
1927 Nüfus Sayımı ile ilgili açıklayıcı birkaç bilgi…
1927 Nüfus sayımı, Cumhuriyet’in Dönemi‘nin ilk sayımı olarak, 2 Haziran 1926 tarihinde çıkan “Tahrir-i Nüfus İcrası Hakkında Kanun” çerçevesinde, Belçikalı nüfus ve istatistik uzmanı İstatistik Genel Müdürü Camille Jacquart‘ın başında bulunduğu ekip eliyle yapılır ve sonuçları, “öteki” olarak tanımlanan azınlıklarla ilgili bilgiler hariç 1929 yılında açıklandı. Azınlıklara ait bilgiler ise seçimin hemen arkasından açıklanır.
Bu sayımla elde edilen sonuçlar sayesinde nüfusun sayısı, artış hızı, kır ve kent nüfusunun özellikleri, nüfusun yaş gruplarıyla cinsiyete göre dağılımı, nüfusun eğitim durumu, iç ve dış göçler, aktif (üretici/tüketici) nüfus ve nüfusun meslek gruplarına; yani, sosyo-ekonomik yapısı ile ilgili bilgiler öğrenilebilmektedir.
Daha fazla nüfus, daha fazla çiftçi, işçi ve asker…
Dönemle ilgili haberlere ve devlet yetkililerinin verdiği demeçlere bakıldığında, 1927 nüfus sayımının ilk amacının, o yıllarda az nüfusa sahip ülkelerin siyasi, ekonomik ve askeri yönden zayıf, fazla nüfusa sahip ülkelerin de güçlü olduğunu iddia eden nüfus politikaları çerçevesinde Türkiye’nin nüfusu fazla güçlü bir ülke olduğunu göstermektir.
Bu amaçla yapılan 1927 tarihli nüfus sayımı verilerine göre Türkiye’nin nüfusu, nüfusun az olduğunu iddia edenlerin aksine 6.563.879’u erkek, 7.084.391’i kadın olmak üzere toplam 13.648.270 kişi olarak ortaya çıkınca, ilk tepki umulandan fazla bir rakamın çıkması nedeniyle sevinmek ve bu nüfusu, daha fazla çiftçi, işçi ve asker çıkartmak amacıyla Türk nüfusun olduğu ülkelerden göç ettirerek ve özellikle nüfus yoğunluğunun az olduğu İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki evlilik ve doğumları arttıracak nüfus politikaları izleyerek daha da arttırmak arzusu olmuştur.
Bu arzu neticesinde ülke nüfusu, izleyen yıllarda uygulanan başarılı nüfus politikalarıyla neredeyse 6,5 kat artarak 2022 yılı itibariyle 42.704.112’si erkek, 42.575.441’i kadın olmak üzere toplam 85.279.553 kişi olmuştur. Daha başka bir anlatımla, 1927 yılı nüfusunun, aradan geçen süre içinde her yıl ortalama 746.159 kişi artarak, o tarihlerde hiç kimsenin aklına gelmeyen bir düzeye ulaştığı görülmüştür. ¹
Peki, bu 13.648.270 kişilik ülke nüfusu içinde İzmir’in payı ve nüfus sıralamasındaki yeri neydi?
İzmir, 1927 nüfus sayımı verilerine göre 526.005 kişilik nüfusu ile İstanbul’dan sonra en kalabalık il konumundaydı. Nüfus yoğunluğu açısından da, 42 kişi/km²’lik ortalama değer ile 17,9 kişi/km²’lik ülke ortalamasının üstünde; ancak, 133,15 kişi/km²’lik nüfus yoğunluğuna sahip İstanbul ile 62.70 kişi/km²’lik nüfus ortalamasına sahip Trabzon’dan sonra üçüncü durumdadır.
Günümüzde ise, 1927’de sahip olduğu 526.005 kişilik nüfusu ile Türkiye’nin en kalabalık ikinci ili olan İzmir, 2022 yılı ADNKS verilerine göre 4.462.056 kişilik nüfusu ile 81 il arasında İstanbul ve Ankara’dan sonra üçüncü sıradadır. Nüfus yoğunluğu ise 111 km²/kişi’lik Türkiye ortalamasına göre 371 km²/kişilik ortalama değer ile 81 il arasında 3.062 km²/kişilik ortalama değere sahip İstanbul ve 576 km²/kişilik ortalama değere sahip Kocaeli‘den sonra 371 km²/kişilik ortalama değer ile üçüncü durumdadır.
İzmir‘in merkez ve çevre ilçelerinin 1927 yılı nüfusu ise şu şekilde bir dağılım göstermektedir:
Ülke geneli ile İzmir’deki okuryazarlık durumunu, 1927 ve 2022 yılları itibariyle mukayeseli olarak gösteren aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, 1927 yılındaki 7 yaşından büyük erkek ve kadınlardaki okuma yazma bilme oranı adeta yerlerde sürünmektedir. Türkiye ortalamasının erkeklerde % 12,99, kadınlarda % 3,67, genelde % 8,16 olduğu 1927 koşullarında en fazla okuryazar nüfusa sahip ilk üç il sırasıyla İstanbul (% 45,34), İzmir (% 21,02) ve Bilecik (% 16,74)’dir. Ama bu verilerde dikkatimizi çeken diğer bir husus, kadın nüfustaki okuryazarlık oranının hep erkeklerin 10’da biri, 20’de biri oranında az olmasıdır. Örneğin Niğde‘de okuma yazma bilen erkeklerin il nüfusuna oranı % 16,35 olduğu halde kadınların oranı % 1,66 ya da o dönemin önemli bir liman kenti olan Trabzon‘da okuma yazma bilen erkeklerin il nüfusuna oranı % 16,43 olduğu halde kadınların oranı % 1,30 oranındadır. Bu durum, okuryazarlık düzeyi açısından ikinci sırada yer alan İzmir‘de bile bire üç oranındadır. O nedenle, o yıllarda İzmir‘de yayınlanan tüm yerel gazete ve dergilerin, nüfusun % 21,02’sini oluşturan küçük bir azınlık için çıkarıldığını, geriye kalan % 78,98’in ne gazete ne de dergi okuyamadığını anlarız.
2022 yılına gelindiğinde ise okuryazar nüfusun 6 ve daha yukarı yaştaki nüfus içindeki oranının erkeklerde % 99,63’e, kadınlarda % 98,05’e ulaştığı, bu oranın İstanbul için erkeklerde % 99,70, kadınlar için % 98,66, Bilecik için erkeklerde % 99,70, kadınlarda % 98,84, İzmir’de de erkeklerde % 99,77, kadınlarda % 99,05 olduğu görülmektedir. Bu arada değişmeyen tek gerçek ise, kadınların 1927’de ya da 2022’de olsun sürekli olarak erkeklerin gerisinde kalıyor olmasıdır. 1927’de okuryazar olan nüfusun kadın ve erkekler arasındaki oranı geçen yıllar içinde daralıp azalmış olmakla birlikte, okuryazar kadın oranının okuryazar erkek oranının gerisinde kalması gerçeği, -ne yazık ki- bugüne kadar değişmemiştir.
“Öteki“nin sayısını öğrenme ve az gösterme çabası…
“İlk sayım sonucu çok merak ediliyor ve hatta kimileri endişe içinde bekliyordu. Ya Avrupalıların dediği gibi “ötekiler” düşünüldüğünden fazla çıkarsa? Ancak sonuçlar açıklanınca bu kaygılar yerini sevince bıraktı. Türk olmayan unsurun miktarının, “başka memleketlere girip çıkan turistler kadar bir şey” olduğu sayımdan hemen birkaç gün sonra belli olmuştu. 1927 sayımı tek bir şey gösteriyordu; 13.648.270 kişi “bir cinsten, bir kandan ve bir mayadan” idi. “²
1927 nüfus sayımına göre Türkiye’deki toplam nüfusun % 97,36’sı Müslüman, % 1,89’u Hıristiyan, % 0,60’ı da Musevi olup, dini inancı meçhul ya da dinsiz olanların oranı % 0,02’dir. ‘Gayrimüslim’ olarak tanımlanan toplam 335.869 kişilik nüfusun % 31,14’ü İstanbul’da, % 9,52’si Mardin’de, % 5,27’si Çanakkale’de, % 4,68’i İzmir’de, % 3,88’i Siirt’te, % 3,42’si Diyarbekir’de, % 2’si Yozgat’ta, % 1,33’ü Tekirdağ’da, % 1,33’ü Sivas’ta, % 1,30’u Kayseri’de, % 1,22’si Kırklareli’nde, % 1,19’u Elaziz’de, % 1,10’u Mersin’de ve % 1,08’i de Malatya’da yaşamaktadır.
İzmir’deki durum ise şu şekildedir: Müslümanlar 161.404 (% 87,59), Katolikler 5.172 (% 2,80), Protestanlar 490 (% 0,27), Ortodokslar 548 (% 0,30), Ermeniler (?) 19 (% 0,01), Hıristiyanlar (?) 72 (% 0,04), Museviler 16.501 (% 8,95), diğer dinlerden olanlar 40 (% 0,03), dinsiz veya dini meçhul olanlar 8 (% 0,01) kişi olmak üzere toplam 184.254 kişidir.
Kişinin hangi dini inanca sahip olduğu ve hangi dili anadili olarak konuştuğuna ilişkin sorular, ilk kez 1985 yılında milli güvenlik gerekçesiyle sorulmamaya ve o tarihten bu yana, Türkiye’de yaşayan nüfusun inançları ve anadilleri kamuoyu tarafından bilinmemeye başlamıştır. Hatta 12 Eylül döneminde yapılan sayımda bu tür sorular sormaya kalkan görevliler hakkında soruşturmalar dahi açılmıştır. Beş yılda bir nüfus sayımı geleneğinden vazgeçildiği 2007 yılından bu yana ise, her yılın bitiminde açıklanan ADNKS verilerinde bu bilgilere yer verilmemektedir. ³
Sanayi ve Ticaretteki Açığı Kapatma Çabası…
1927 nüfus sayımında çalışan nüfus ‘zirai’, ‘sınai’, ‘ticari’, ‘umumi hizmetler’, ‘serbest ve saire’ ve ‘mesleksiz’ şeklinde 6 gruba ayrılmış olup; bu gruplar arasındaki dağılım, ülke genelinde zirai faaliyetler için % % 32,05, sınai faaliyetler için % 2,20, ticari faaliyetler için % 1,89, umumi hizmetler için % 1,84, serbest ve saire faaliyetler için ve % 1,28, mesleksiz olanlar için % 60,74 şeklindedir.
Bu dağılım İzmir açısından da, zirai faaliyetlerde % 24,70, sınai faaliyetlerde % 4,59, ticari faaliyetlerde % 4,24, umumi hizmetlerde % 3,76, serbest ve saire faaliyetlerde % 2,32 ve mesleksizlerde % 60,39 olacak şekilde; hem Türkiye ortalamalarına yakın bu durumu, hem de nüfusun % 60 düzeyinde herhangi bir mesleğe sahip olmadığını göstermektedir.
1927 nüfus sayımında kullanılan bu mesleki dağılım tablosu, bugün uygulanmakta olan ADNKS açısından geçerli olmadığı için, 1927 yılı sonuçlarıyla 2022 yılı ADNKS sonuçlarını birbiri ile mukayese edip yorumlamak mümkün olmasa da; 15⁺ yaş grubunda istihdam edilenlerin sektörler arasındaki dağılımını gösteren 2022 yılı TÜİK verilerine göre, Türkiye ortalamaları tarım sektörü için % 15,83, sanayi sektörü için % 27,67, hizmetler sektörü için % % 56,51 şeklindedir. Bu dağılımın İzmir için geçerli olan rakamları ise tarım sektörü için % 7,34, sanayi sektörü için % 32,47, hizmetler sektörü için de % 60,20 düzeyindedir.
“Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasına doğru…
1927 nüfus sayımına göre, toplam nüfusun % 86,42’si anadil olarak resmi dil Türkçe’yi, geriye kalan % 13,58’i ise Türkçe dışındaki diğer anadilleri kullanmaktadır. Türkçe dışındaki anadilleri kullananların Türkiye nüfusu içindeki oranı Kürtçe için % 8,69, Arapça için % 0,98, Rumca için % 0,88, Yahudice için % % 0,51, Ermenice için % 0,48, Çerkezce için % 0,70, Arnavutça için 0,16, Bulgarca için % 0,15, Tatarca için % 0,09, Fransızca için % 0,07, İtalyanca için % 0,06, İngilizce için % 0,02, Acemce için % 0,02 ve ve diğer yabancı anadiller için % 0,81’dir.
İzmir’de ise, 184.254 kişi düzeyindeki yetişkin nüfustan 5.166 (% 2,81) kişinin Rumca, 15 (% 0,01) kişinin Ermenice, 1.726 (% 0,94) kişinin Fransızca, 1.375 (% 0,75) kişinin İtalyanca, 366 (% 0,20) kişinin İngilizce, 407 (% 0,22) kişinin Arapça, 21 (% 0,02) kişinin Acemce, 15.482 (% 8,41) kişinin Yahudice, 27 (% 0,02) kişinin Çerkezce, 731 (% 0,40) kişinin Kürtçe, 90 (% 0,05) kişinin Tatarca, 658 (% 0,36) kişinin Arnavutça, 346 (% 0,19) kişinin Bulgarca, 2.413 (% 1,31) kişinin de diğer yabancı anadilleri konuştuğu belirlenmiştir.
“Anadil” ya da “ailede/evde konuşulan dil” üzerinden etnik dağılımı belirlemeye yönelik bu tür sayım soruları 1985 yılına kadar sorulmaya devam etmiş ve 1927 yılı sayımından başlamak üzere 1935, 1940, 1945, 1950, 1955 ve 1960 sayımlarındaki sonuçlar kamuoyuna açıklanmasına rağmen; 1965-1985 sayımlarında elde edilen veriler sadece ilgili devlet kuruluşlarına verilmiş, kamuoyuna açıklanmamıştır.
1985 yılında bu soruları sordukları için bazı DİE yetkilileri Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından “bölücülükle” suçlanıp yargılandıktan sonra anadil ve din soruları tümüyle sayımlardan çıkarılmıştır. Ama diğer yandan da, söz konusu yargılamada kendilerini savunan DİE yetkililerinin de, “bu bilgilerin istatistiki olarak hata payının çok yüksek” olduğu şeklinde açıklamalar yaptıkları bilinmektedir.
“Hangi milliyettensin?” sorusu yerine uyruluğu sormak…
Uluslararası İstatistik Kongresi ve Birleşmiş Milletler İstatistik Komitesi‘nin, her ülkenin yaptığı sayımlarda yer alması gerektiğini tavsiye ettiği müşterek sorular; “Anadili nedir?,” “Anadilinden başka konuştuğu dili nedir?” ve “Dini nedir?” sorularıdır. Bu karara uyan Devlet İstatistik Enstitüsü, 1985’e kadar yapılan sayımlarda bu sorulara yer vermiştir. Önerilen diğer bir soru da “Milliyetiniz nedir?” olup, Türkiye sayımlarında bu soru “Tabiyetiniz nedir?” şeklinde sorulmuştur. ⁴
1927 nüfus sayımına göre 13.648.270 kişiden oluşan Türkiye nüfusunun % 96,77’si Türk uyruğunda, geriye kalan % 3,23’ü ise değişik ülkelerin uyruğundadır. 86.693 kişiden oluşan bu grubun kendi içindeki dağılımı ise şu şekildedir: Yunanistan % 30,49, İtalya % 13,35, İran % 9,78, Bulgaristan % 8,59, Rusya % 7,16, Sırbistan % 4,48, Fransa % 3,95, İngiltere % 3,94, Diğer Avrupa ülkeleri % 3,33, Almanya % 2,66, Macaristan % % 2,11, Arnavutluk % 1,91, Romanya % 1,76, Avusturya % 1,66, Diğerleri % 4,83.
Bu dağılımın İzmir tablosu ise 519.192 ( % 98,71) Türkiye, 2 (% 0,001) Afganistan , 17 (% 0,01) Mısır, 155 (% 0,03) İran, 16 (% 0,01) Suriye, 35 (% 0,01) Diğer Afrika ve Asya ülkeleri, 155 (% 0,03) Almanya, 116 (0,03) Arnavutluk, 670 (% 0,13) İngiltere, 131 (% 0,03) Avusturya, 54 (0,01) Belçika, 346 (% 0,07) Bulgaristan, 610 (% 0,12) Fransa, 525 (% 0,10) Yunanistan, 129 (% 0,03) Macaristan, 3.075 (% 0,59) İtalya, 6 (% 0,01) Lehistan, 44 (% 0,01) Romanya, 51 (% 0,01) Rusya, 347 (% 0,07) Sırbistan, 211 (% 0,04) Diğer Avrupa ilkeleri, 96 (% 0,02) ve 22 (% 0,01) uyruğu bilinmeyen şeklinde olup; 1927 yılı itibariyle bunlar arasında çok ufak sayı ve oranlarla yer bulan Afganistan, Suriye ve Afrika ülkeleri uyruklarının binlerle ifade edildiği bugünkü durumunu dikkate aldığımızda; eski İzmir’deki Rum, Ermeni, Yahudi ve Levantenlerin varlığı ile oluşan o eski “kozmopolit” özelliğinin, bugün yine dünyanın dört köşesinden gelen Afgan, Suriyeli ve Afrikalı göçmen, mülteci ve sığınmacılarla devam ettiğini söyleyebiliriz.
Sonuç olarak…
Cumhuriyet Dönemi‘nin ilk yıllarında bilimsel yöntemlerle yapılan ilk nüfus sayımında elde edilen Türkiye ve İzmir‘e ilişkin veriler üzerinden şu değerlendirmeleri yapabiliriz:
1. Ülkenin ve başta İzmir olmak üzere kentlerin nüfusu, Cumhuriyet’in yıllarındaki “güçlü bir Türkiye içindaha fazla nüfus, daha fazla asker” anlayışı çerçevesinde, yoğun iç ve dış göçlerle nüfus artışını teşvik eden politikalar nedeniyle olağanüstü ölçülerde artmış, kentler bu nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmiştir.
2. Aradan geçen süre içinde okur yazarların miktarı ve oranı olağanüstü ölçülerde artmış olmakla birlikte; kadın okuryazarlığının erkek okuryazarlığının gerisinde kalması bugün de devam eden bir sorun olarak varlığını korumaktadır.
3. 1985 yılına kadar devam eden nüfus sayımlarında dinsel inanç, ana dil ve bağlı olunan uyrukluk sorulduğu halde, 12 Eylül Faşist Cuntası‘nın her şeyde “bölücülük” arayan şovenist politikaları nedeniyle bu soruların sorulmasından vazgeçilmiştir.
Böyle bir durumun ortaya çıkması ise,
Hepimizin içinde yaşadığı toplumla ilgili din, dil ve uyrukluk gibi temel bilgilerin bilinmemesini arzulayan,
Başlangıçta, “Güçlü bir ülke” uğruna “tek dil, tek din, tek vatan!” ya da “vatandaş, Türkçe konuş!” kampanyalarıyla uygulamaya konulan Türkleştirme politikaları nedeniyle sorulan soruların, DGM‘ler sayesinde “bölücü” olduğunun keşfedilmesiyle birlikte bu soruların sorulmasını yasaklayan,
Sadece devletin resmi diliyle Diyanet‘in temsil ettiği Sünni mezhebini temel alan kapalı otoriter bir rejimin temel göstergelerden biri olarak kabul edilebilir.
……………………………………………………………………………….
Önemli Not: “Öteki” olarak adlandırılan azınlıkların 1927 nüfus sayımıyla izleyen sayımlarda nasıl bir muameleye konu olduğunu daha yakından izleyip öğrenmek istiyorsanız, yazımın son kısmına eklediğim Fuad Dündar‘ın “Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlık” isimli kitabını indirip okuyabilirsiniz.
……………………………………………………………………………….
¹ Parantez içindeki rakamlar İzmir kent merkezi ile ilçelerinin 2022 yılı nüfuslarını göstermektedir. Bu rakamlara daha sonra Aydın’a bağlanan Kuşadası ile yeni kurulan Gaziemir, Menderes, Aliağa, Narlıdere, Dikili, Kiraz, Selçuk, Güzelbahçe, Kınık ve Beydağ ilçeleri dahil değildir.
² Fuad Dündar, Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar, Çivi Yazıları, 2. Baskı, Ağustos 2000, İstanbul s.40.
³ A.g.e. sh. 65.
⁴ A.g.e. sh. 66.
Yararlanılan Kaynaklar
1. Aksoy, E., “1919-1955 Yılları Arasında Türkiye’nin Nüfus Yapısı ve Uygulanan Nüfus Politikaları“, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi Yıl 13, Sayı 24, Bahar 2016, s. 27-44.
2. Dündar,F., Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar, Çivi Yazıları, 2. Baskı, Ağustos 2000, İstanbul.
3. Öcal, E. E., “1927 ve 1935 Sayımlarında Azınlıklar“, Topkapı Journal of Social Science, Vol.1, No.2, p. 9-30.
4. Tamer, A., Bozbeyoğlu, A. Ç.,”1927 Nüfus Sayımının Türkiye’de Ulus Devlet İnşasındaki Yeri – Basında Yansımalar“, Nüfusbilim Dergisi 2004, 26, s.73-88.
5. Yıldırım, S., “Cumhuriyet Dönemi Nüfus Politikaları Çerçevesinde Göç ve Göç Politikaları (1921-1960)“, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi Yıl 13, Sayı 24, Bahar 2016, s. 273-301.
Bugün size, ülkemizin düşünce tarihi açısından ve dolayısıyla Osmanlı coğrafyasının yetiştirdiği değerlerin en önemlisini, bana göre tacın baş mücevheri olan “muhalif“, “asi” ve “sıra dışı” bir felsefeci ve gazeteciyi hatırlatıp; onun 1914 tarihli “Felsefe’i Ferd” isimli eserinde yer alan ve günümüzde de tartışmaya devam ettiğimiz “vatan“, “vatanseverlik“, “hürriyet” ve “vicdan” gibi kavramları ele aldığı “Tantanalı Tabirler” isimli makaleyi -aradan koskocaman bir 109 yıl geçmiş olsa da- paylaşmak istiyorum. Ancak ondan önce makalenin sahibi Bahâ Tevfik üzerine birkaç söz söylemek isterim:
Geliştirip savunduğu düşünceleri itibariyle Materyalist, Anarşist, Bireyci ve Batı yanlısı olup; bu nedenle, muhafazakar kesimlerce adeta düşman ilan edilen, yer aldığı İslâm Ansiklopedisi‘nde kendisinden eleştirel bir dille söz edilen, İzmir‘in ise unutmayı tercih ettiği Bahâ Tevfik, 14 Nisan1884’de İzmir‘in Basmane semtinde doğmuş, 19 Mayıs 1914’de, henüz 30 yaşındayken İstanbul‘da ölmüş bir Mülkiyelidir. İzmir Namazgâh Mektebi ve İzmir Rüştiyesi‘nden sonra 1904’de İzmir İdadisi‘ni, 1907’de de İstanbul’daki Mekteb-i Mülkiye‘yi bitirerek, 1908’de İzmir vilayeti maiyet memurluğu görevine atanır. Ancak otorite tanımayan aykırı kişiliği yüzünden devlet memurluğunda uzun süre kalamaz. Onun asıl ilgi alanı felsefe, gazetecilik ve basın-yayın dünyasıdır. II. Meşrutiyet‘in ilanından önce İzmir‘deki Ahenk, Sedat, İzmir ve Serbest İzmir gazetelerinde başladığı gazeteciliğe, 1909 Şubatı’nda İstanbul‘da devam eder. Karagöz, Eşşekisimli gazetelerle Eşref, Musavver Eşref, Piyano, Düşünüyorum, Alem, Felsefe Mecmuası, Çocuk Duygusu gibi edebi ve felsefi dergiler çıkarıp kitaplar yayınladığı bu dönemde, Rehber-i İttihâd-ı Osmâni Mektebi‘nde felsefe öğretmenliğine yaptığı bilinir.
Bahâ Tevfik’in sorumlu müdür ve başyazar olarak çalıştığı bu gazete ve dergiler dışında devrin birçok gazete ve dergisinde –Resimli İstanbul, Musavver, Hale, Kadın, Tenkit, Ümmet, Serbestî, Hak Yolu, İtilâf, Teşrih, Takvimli Gazete, Büyük Duygu’da yazıları çıkmıştır.
Bahâ Tevfik’in 1907-1914 arasında tamamı İstanbul’da kurduğu Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Kütüphanesi yayını olan on beş eseri bulunmaktadır.
19. yüzyılın “biyolojik ve evrimci materyalizm” görüşünü savunan düşünür, bu fikrin temsilcisi Ludwig Buchner ile Ernest Haeckel’in eserlerini Türkçeye çevirmiş, özellikle Buchner’den çevirdiği Madde ve Kuvvet başlıklı kitap gerek o dönemde gerekse sonraki yıllarda birçok kişiyi etkilemiştir. Daha sonra yayımlanan Felsefe Kamusu,Muhtasar Felsefe,Psikoloji ve İlm-i Ahval-i Ruh adlı eserleri de düşünce dünyamıza yaptığı önemli katkılar arasındadır.
Bahâ Tevfik, 15 Mayıs 1914’te 30 yaşında apandisit patlaması nedeniyle öldü. Cenazesi Karacaahmet Mezarlığı‘na defnedildi.
Bu çerçevedeki tek dileğimiz, has bir İzmirli olan Bahâ Tevfik‘e, İzmir‘in ve İzmirlilerin sahip çıkıp unutmaması, onu ve düşüncelerini İzmir‘in ve ülkemizin gündemine taşımasıdır.
TANTANALI TABİLER
Bahâ Tevfik
Sözlerimin kötü yoruma uğratılmayacağını bileydim, hürriyetperverlikle beraber, vatan muhabbeti, vicdan ve saire gibi tabirlerin de olanca tantanalıklarıyla beraber kof ve manasız şeyler olduğunu söylemekte tereddüt etmezdim. Kainatın her tarafında hüküm süren mücadeleleri, hayat ve mevcudiyet kavgalarını gördükten sonra bu gibi tabirlerin ciddiyetine inanmak bir nevi safdillik olmasa bile herhalde ciddiyete aykırı bir şey olur. Olanca susamışlığımızla hürriyet ve vicdanın serbestliği esaslarını ilan ettiğimiz bir sırada mesela istibdat taraftarı olan her hangi bir nazariye (kuram) sahibini red ve tahkir ederken hakiki hürriyeti nasıl telakki ettiğimizi (kavradığımızı) anlamak lazım gelir. Mutlaka bir ciheti (yanı) tercih etmek kati mecburiyetinin “istibdat” demek olduğu malum iken herkesin hürriyetperver yahut vatansever olmasını istemek ve bu mecburiyete boyun eğmeyenlere bin türlü zulüm ve gadri (haksızlığı) reva görmek (uygun görmek) hususuna hürriyetperverlik mi yoksa istibdatçılık mı demek lazım geleceği etraflıca düşünmeye muhtaç olsa gerektir.
Bana, istisnasız her hususta -hiç olmazsa fikri- bir hürriyet temin etmeyen yani bir manevi menfaati mevcut olmayan hürriyetperverlik ne kadar manasız ise, benim için faydalı olmayan bir vatan uğrunda edilen vatanperverlik de aynı derecede manasızdır. Büyük bir muharririn (yazarın) dediği gibi: “Vatan insanın hürmet ve menfaat gördüğü yerdir.“
Kainatın aynı başlangıç unsurlarının karışmış olan maddesi, burada hangi kıymeti haiz ise Almanya’da, İngiltere’de, Amerika’da, Hindistan’da da aynı kıymeti haizdir. Tabiatın görünmeyen eli hiçbir yere fazla ve mukaddes bir “vatan mayası” ilave etmediği gibi hiçbir yeri de ezelden hiç kimseye tahsis etmemiştir. Binaenaleyh vatanperverlik mukaddes ve semavi (ilahi) bir hürriyet hassası (özelliği) değil, bilakis malik olduğumuz toprağın bize temin etmekte olduğu menfaatlere bağlılığımızdır.
Eğer böyle olsaydı da vatanperverlik mukaddes ve metafizik bir mümtaz (seçkin) haslet (yaradılış) ve vatan dahi sonsuza dek bağlı kalınması lazım olan mukadder (alınyazısında var olan) bir hatadan ibaret bulunsaydı, Eflak’a, Boğdan’a, Bosna’ya, Teselya’ya, Şarki Rumeli’ye ve Selanik’le beraber tekmil (tüm) Rumeli’ye vatan diye hâlâ perestiş etmemiz (taparcasına sevmek) lazım gelirdi.
Bu büyük memleketlerin eski halleriyle bugünkü halleri yani vatan addedildikleri zaman ile vatan harici addedilmeleri arasındaki azim (büyük) farkı düşünürsek bu farkın yine bir menfaat farkından ibaret olduğu açıkça ayan (belli) olur. Faydası bize aitken vatan diyorduk, bu faydayı kaybeder etmez onları vatan muhabbetimizin şümul dairesinden (kapsamından) süratle ihraç ettik!..
Bir kıtanın (parça, segment) devlete menfaati, her devletin de bireylerden müteşekkil olması (oluşması) itibariyle, bireylere menfaati demektir. Binaenaleyh vatan da, vatanperverlik de her bireyin menfaat derecesiyle ölçülebilen bir histen başka bir şey değildir.
Bizde pek gayri tabii, pek marazlı (sorunlu) bir surette husule gelen muhalefet modası bir zamanlar gayet müzmin bir hale girmişti. Hakiki meşrutiyetle idare olunan memleketlerde muhalefetin husulü (ortaya çıkması) ve fırkaların (siyasi partilerin) artması lüzumundan bahis edenlere karşı biricik sualim: Acaba bizde hakiki meşrutiyet henüz tesis edilebildi mi?
Alacağım cevap mutlaka menfi (olumsuz) bir cevaptır, hususiyetle (özellikle) muhalif ağızlardan çıkan cevaplar teyit edilmiş ve tekrarlanmış bir menfiliğe haiz olacak ve: -Bizde meşrutiyet mi? Katiyyen, katiyyen… diyecektir. O halde fırkalar hangi esasa dayanıyor?.. Buna karşı verilecek cevap bir hicap (utanma) kızarıklığından başka bir şey olamaz!..
Bu sözleri muhalif geçinen bir dostuma söylediğim zaman zayıf bir uzatılmış seda ile “Vicdan, fakat vicdan” dedi!..
1914 yılında yayınlanan Felsefe-i Ferd Kitabının Kapağı.
Tantanalı bir kelime daha!.. Dostumun ahlaki metanetine (dayanıklılığına) ve namusuna son derece emin olduğum için bu söz itirazı samimi bir itiraz olmak üzere kabule mecburum. Çok kimseler derler ki: “Vicdan birdir, hakikat çoğalamaz, eğer herkes kendi vicdan derinliğinden kopan sedanın irşadına tabi olursa ne ihtilaf kalır, ne de fenalık!..“
Bir arkadaşım dahi böyle bir nazariyeye tabi oluyor:
– Ben vicdanen muhalifim!.. demek istiyordu.
Acaba vicdan nedir? Bunu sırası gelmişken izah ediyorum. Vicdan, manevi ve ilahi bir şey değildir. Herkes kendi bilgisine, kendi maddi ve fikri vaziyet ve müktesebatına göre bir içtihat hasıl eder. İşte bu içtihat; vicdandır. Bu ciheti uzatmayacağım. Yalnız şurasını söyleyeceğim ki, bu gibi esaslara dayanan içtihatlar, esaslarıyla beraber dönüşmek ve değişmek mecburiyetindedirler. Binaenaleyh herkesin vicdanı ayrı olduğu gibi değişkendir de… Gencin vicdanı başka, ihtiyarın vicdanı başka, zenginin vicdanı başka, fakirin vicdanı yine başkadır!..
Demek oluyor ki, vicdan da hata eder, vicdan da insanı aldatır. Hiç kimse yoktur ki, kendi vicdani kararını beğenmesin ve fikrinden emin olmasın!.. Bir hakim ile beraber ümmiyi (okuma yazması olmayan), bir Rothschild’le (zengin bir Yahudi bankacı) beraber bir dilenciyi aynı derecede temin ve tatmin eden bir vicdan, nasıl emniyet caiz (emniyetli) olur?..
Eğer bu caiz olsaydı; yani, vicdan manevi bir hassa olup da her zaman insanları irşat (aydınlatıp) ve ikaz edebilseydi; artık ne ilimlere ve fünûna (fen bilimleri), ne de felsefe ve ahlâk kitaplarına ihtiyaç kalırdı!..
İşte vicdanın da böyle tantanalı, fakat boş bir tabir olduğu anlaşıldıktan sonra “vicdanen muhalefet” denilen şeyin de ne dereceye kadar ehemmiyetli (önemli) olabileceği artık kendi kendine taayyün eder (ortaya çıkar)!…
Max Algop Maxudian, yirminci yüzyılın başlarında (1912-1949), Fransa‘nın en ünlü tiyatro ve sinema oyuncularından biriydi.
12 Haziran 1881’de İzmir‘de (Smyrna) doğdu. On iki yaşındayken (1893) anne ve babasıyla birlikte Fransa‘ya taşındı. 1904’te Paris Konservatuarı‘nın tiyatro bölümünden mezun oldu ve burada Victor Hugo‘nun “Kralın Eğlencesi” isimli tiyatro oyununun kahramanlarından Triboulet‘in monoloğuyla birincilik ödülünü kazandı. Sanatı, trajik üslup, içsel acelecilik, net diksiyon, uyumlu jestler ve samimi uygulamalarla karakterize ediliyordu. Aynı zamanda sık sık Avrupa ve Amerika’ya giden ünlü tiyatro oyuncusu Sarah Bernhardt‘ın rol arkadaşıydı.
Maxudian, yeni sanat türü olan sinemaya girmeye karar verdiğinde Bernhardt‘ı takip etti. 1912’den başlayıp 1950’lere kadar uzanan toplam 74 filmlik kariyerinin başlangıcını oluşturan Les amours de la reine Élisabeth (Kraliçe Elizabeth’in Aşkları)’te Sarah Bernthardt‘la birlikte oynadı. Louis Mercanton ve Roger Lion gibi yönetmenlerin favorisiydi. Özellikle yönetmen Abel Gance‘ın beğenilen tarihi filmi Napolyon‘daki (1927) Barras rolüyle hatırlandı. Sessiz filmlerde ve sesli film döneminin başında genellikle kötü adam rollerini oynardı. Son filmi 1949’da çekilen Ronde de nuit (Gece devriyesi) idi. 1950 yılında ise tiyatro ve sinema dünyasından ayrıldı.
Maxudian, 20 Temmuz 1976’da doksan beş yaşındayken Paris‘in banliyölerinden Boulogne-Billancourt‘ta vefat etti.
Filmografisi
01. Menace de mort, Sanger rolüyle, 1950 02. Le furet, Le préfet rolüyle, 1950 03. Ronde de nuit, albay rolüyle, 1949 04. Les souvenirs ne sont pas à vendre, Dupuis rolüyle, 1948 05. İçimizdeki şeytan, okul müdürü rolüyle, 1947 06. Les trois valses, Napoléon III rolüyle, 1938 07. L’avion de minuit, Alberstein rolüyle, 1938 08. L’escadrille de la chance, patron rolüyle, 1938 09. La rue sans joie, 1938 10. Un soir à Marseille, Bay Ducret rolüyle, 1938 11. Puits en flammes, Samosh rolüyle, 1937 12. Cargaison blanche, kumandan rolüyle, 1937 13. Stadt Anatol, Samosh rolüyle, 1936 14. Passé à vendre, bankr rolüyle, 1936 15. Les deux gamines, peder Bénazer rolüyle, 1936 16. Siyah Gözler, 1935 17. Bourrasque, kumandan Moktar rolüyle, 1935 18. Golgotha, 1935 19. Le miroir aux alouettes, Le Persan rolüyle, 1935 20. Le clown Bux, Djambie rolüyle, 1935 21. La nuit imprévue, Kısa film, 1934 22. L’assassin est parmi nous, Kısa film, 1934 23. Trois balles dans la peau, yargıç Lebon rolüyle, 1934 24. L’amour qu’il faut aux femmes, doktor rolüyle, 1934 25. Le simoun, Marzuck rolüyle, 1933 26. La voix sans visage, başkan rolüyle, 1933 27. Direct au coeur, doktor Bernard rolüyle, 1933 28. Rocambole, Charles de Morlux rolüyle, 1933 29. Brumes de Paris, 1932 30. Nuits de Venise, Yabancı baron rolüyle, 1931 31. L’étrangère, Le colon rolüyle, 1931 32. Öldüren Adam, Mehmed Paşa rolüyle, 1931 33. Eau, gaz et amour à tous les étages, Kısa film, 1930 34. Les deux mondes, Goldschneider rolüyle, 1930 35. La maison de La Flèche, Boris Waberski rolüyle, 1930 36. Le secret du docteur, doktor Brody rolüyle, 1930 37. Le défenseur, Bay Pernois rolüyle, 1930 38. Aşk Geceleri, Prosper Besagne rolüyle, 1930 39. Amour de louve, Kısa film, Taverny, 1929 40. L’appel de la chair, Paul Lambert rolüyle, 1929 41. Un soir au cocktail’s bar, Banker Myrtil-Breton rolüyle, 1929 42. Vénus, Prens Mario Zarkis rolüyle, 1929 43. Le perroquet vert, Baba rolüyle, 1929 44. L’eau du Nil, Wirsocq rolüyle, 1928 45. Marys großes Geheimnis, 1928 46. Mon Paris, Nicolas Desprès rolüyle, 1928 47. Feu!, Baron Dimitri rolüyle, 1927 48. Napolyon, Barras rolüyle, 1927 49. Les dévoyés, Paul Mareuil rplüyle, 1926 50. La chèvre aux pieds d’or, Ursac rolüyle, 1926 51. Le réveil, Sylvanie prensi Mégée’li Grégoire rolüyle, 1925 52. La clé de voûte, Sardan isimli artist rolüyle, 1925 53. Le calvaire de Dona Pia, Tanaret rolüyle, 1925 54. La terre promise, Moise Sigoulim rolüyle, 1925 55. Les amours de Rocambole, Le maharadjah rolüyle, 1924 56. J’ai tué!, Oryantalist profesör Dumontal rolüyle, 1924 57. La fontaine des amours, Lucas rolüyle, 1924 58. The Arab, Vali rolüyle, 1924 59. Les premières armes de Rocambole, Le maharadjah rolüyle ,1924 60. Os Olhos da Alma, Diogo de Sousa rolüyle, 1923 61. Aux jardins de Murcie, Domingo rolüyle, 1923 62. A Sereia de Pedra, Metalci Manastırı bekçisi Pedro rolüyle, 1923 63. La roue, Mineralog Kalatarikarascopoulos rolüyle, 1923 64. Le Pauvre Village, Léonard Varonne rolüyle, 1922 65. Phroso, Mouraki Paşa rolüyle, 1921 66. Şahane gönül, Kısa film, Halt Markisi rolüyle, 1921 67. L’éternel féminin, General Karakas rolüyle, 1921 68. Son aventure, Kısa film, 1919 69. Cronstadt, Kısa film, 1918 70. Bouclette, Baron Henri rolüyle, 1918 71. Le tablier blanc, 1917 72. Anne de Boleyn, Kısa film, Henry VIII rolüyle, 1914 73. Adrienne Lecouvreur, Kısa film, Maurice de Saxe rolüyle, 1913 74. Les amours de la reine Élisabeth, Kısa film, Nottingham Kontu Howard rolüyle, 1912
Queen Elizabeth, 1912, Sara Bernhardt, Max Maxudian, Lou Tellegen.
Size bugün KarşıyakaŞemikler İZBAN İstasyonu çevresindeki bir mekânın nasıl soylulaştırıldığının öyküsünü anlatacağım…
Hem de, her bir odasında bir şehir plancısının çalıştığı Karşıyaka Belediyesi‘nin başkanı, meclis üyeleri ve yöneticileri eliyle, o bölgede yapılan ve “Biva Suit” ve benzeri lüks binalarla özel kolejlerin rantını arttırmak amacıyla gerçekleştirilen soylulaştırmanın öyküsünü ayrıntılarıyla anlatmaya çalışacağım…
Karşıyaka‘yı; özellikle de Şemikler Mahallesi‘nde yaşayanların ya da yolu buradan geçen herkesin bildiği toplumsal bir gerçek, eski tren yolunun İZBAN hattının yeniden düzenlendiği 2000-2010 döneminden önce, Karşıyaka‘da olduğu gibi yerin altına alınmayışı nedeniyle koskocaman bir semtin tam ortadan ikiye ayrılmış olmasıdır. Böylelikle geniş bir alanı kapsayan semtteki cadde ve sokaklar, eskiden tren yolu üstündeki hemzemin geçitle birbirine bağlıyken, karşıya geçişi mümkün kılmayan ve etrafı duvar ve çitlerle çevrilmiş bir düzenleme sonucunda, tam ortasından bölünmüş, yapılan alt ya da üst geçitlere rağmen, iki bölge arasındaki insan ilişkileriyle araç trafiğinin bütünlüğü bozulmuş, halkın bu konudaki hoşnutsuzluğu seçim dönemlerinde yapılan oyalayıcı anket ve vaatlerle giderilmeye çalışılmıştır.
Benim bugün gündeme taşıyacağım bölge ise, İZBAN Şemikler İstasyonu‘nun deniz tarafında kalan ve içine eski adıyla Şemikler İlkokulu (yeni adı Şehit Mehmet Ali Yandımİlkokulu) ile Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı‘nı alan yerleşim alanını kapsıyor.
Bu bölgede yer alan yapı ve alanları her birine ayrı bir numara vermek suretiyle şu şekilde sıralayabilirim:
1) Şemikler İZBAN İstasyonu,
İZBAN Şemikler İstasyonu
2) Tapunun Karşıyaka ilçesi, Şemikler Mahallesi, 26660 ada, 13 parselinde kayıtlı 3.236,10 metrekarelik arsada ve 6474 sokak üzerinde bulunan Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı‘nın eski, yıpranmış binası,
Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı
3) Tapunun Karşıyaka ilçesi, Şemikler Mahallesi, 26534 ada, 1 nolu parselinde kayıtlı 3.055,88 metrekarelik arsada 16 sınıf, 28 öğretmen ve 332 öğrenci ile faaliyet gösteren eski adıyla Şemikler, yeni adıyla Şehit Mehmet Ali Yandım İlkokulu‘nun eski, yıpranmış binası,
Eski Şemikler, yeni Şehit Mehmet Ali Yandım İlkokulu
4) Tapunun Karşıyaka ilçesi, Şemikler Mahallesi, 27000 ada, 1 nolu parselinde kayıtlı 1.265 metrekarelik arsada ve İdil Biret Caddesi ile 6436 sokağın köşesinde yer alan 5 kat ve 60 bağımsız bölümü barındıran Biva Suite binası,
Biva Süit
5) Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı ile Biva Süit arasında kalan Karşıyaka Belediyesi‘ne ait mülkte yine aynı belediye tarafından yapılan yeşil alan ve otopark,
Biva Süit ile Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı arasına yapılan yeşil alan ve ücretsiz otopark…
6) Şemikler İZBAN İstasyonu‘nun hemen yanındaki Karşıyaka Belediyesi’ne ait belediye mülkünde, yine aynı belediye tarafından yapılıp işletmeciye kiralanan Karşıyaka Çocuk Oyun Macera Parkı,
7) Tapunun Karşıyaka ilçesi, Şemikler Mahallesi, 27000 ada, 1 nolu parseldeki Biva Süit ile yeni açılmış olan 6436 sokağın ikinci bölümü arasındaki boş belediye mülkünde Karşıyaka Belediyesi tarafından yapılan Zeynep Aslan Bisiklet (Pump Track) Parkı.
Zeynep Aslan Bisiklet (Pump Track) Parkı
8) Tapunun Karşıyaka ilçesi, Şemikler Mahallesi, 26534 ada, 2.385,56 metrekarelik 5 nolu parselinde kayıtlı ve Karşıyaka Belediyesi‘nce açılmış yapılmış olmasına karşın İzmir 2 ve 3 Boyutlu Kent Rehberlerine henüz işlenmemiş olan 6436 sokağın ikinci bölümü üzerinde yapılmakta olan lüks kolej inşaatı.
Bahçeşehir Koleji inşaatı
Bu ilginç soylulaştırma oyununun aktörlerini belirledikten sonra isterseniz bu aktörlerle oynanan oyunun akışına geçelim. Tarihler vererek hangi zamanda hangi hamlenin yapıldığını anlatarak ortaya çıkan soylulaştırma çalışmasının gerçekleşme sürecini ortaya koymaya çalışalım.
Google Earth tabanlı haritada, söz konusu bölgeyi yeşil renkli daire ile çevreleyerek her bir mekana numara verdiğimiz bu alandaki mevcut eski yapıların anlatacağımız öykünün başında var olduklarını belirtmemiz gerekiyor. Bunlar sırasıyla Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı, eski adıyla Şemikler, yeni adıyla Şehit Mehmet Ali Yandım İlkokulu ve Şemikler İZBAN İstasyonu‘dur.
Anlatacağımız öykünün son yıllardaki yeni aktörleri ise 4 numaralı lüks Biva Süit binası, 5 numaralı yeşil alan ve otopark, 6 numaralı Karşıyaka Çocuk Oyun Macera Parkı, 7 numaralı Zeynep Aslan Bisiklet (Pump Track) Parkı ve 8 numaralı lüks kolej inşaatıdır.
Oyun önce, 2018 yılında 27000 ada, 1 parseldeki boş arsaya Biva Mimarlık isimli inşaat şirketine ait Biva Süit binasının yapımı ile başladı. 31 Mart 2019 tarihli Mahalli İdareler Seçimlerine “Bayraklı evim, CHP baba ocağım” sloganı ile CHP‘den Bayraklı belediye başkan aday adayı olarak katılan Biva Mimarlık şirketinin sahibi Vahap Yılmaz‘ın, 2018 yılının Eylül ayında AKP Karşıyaka İlçe Teşkilatı‘na 25.000 lira tutarında bağışta bulunduğunu, sevgili dostum gazeteci Süleyman Gençel‘in verdiği haberlerle öğrenmiş, böylelikle Karşıyaka‘nın değişik yerlerinde inşaatlar yapan bu müteahhidin, “her devrin ve her partinin adamı” olduğunu anlamış, izleyen dönemde de yerel seçimlerdeki birçok adayın, kendisine sağlanan kolaylıklar karşılığında seçim finansmanına yardımcı olduğunu görmüştük.
Örneğin Biva Süit adı verilen bu binanın inşaatı sırasında ayrı bir şantiye elektrik abonesi almak yerine daha ucuz bir yöntemi tercih ederek karşı binadan aldığı elektrik için cadde üzerine bir kablo yerleştirmiş, bu kablonun kısa zamanda yıpranması üzerine kablonun geçtiği hattın üstüne bu bağlantıyı koruyup saklayacak şekilde belediye tarafından bir kasis yapılması bu koruyan, kollayan ilişkiyi ortaya çıkarmıştır.
Bu bölgede ne olduysa bundan sonra; yani, bu lüks Biva Süit binasının yapılmasından sonra oldu. Biva Süit adeta bu bölgedeki soylulaştırmanın amiral gemisi gibiydi. Şu sıralarda kış bahçeli ve teraslı 3+1 dubleks dairelerin 8 milyon 250 bin liraya satıldığı, 2+1 dairelerin ise 18.000 liraya kiralandığı bu lüks bina adeta bu çevredeki soylulaştırma çalışmalarının tetikleyicisi oldu. Binanın bitmesi ile birlikte, yıllardır bu bölgeye el atmayan Karşıyaka Belediyesi sağlık ocağı ile Biva Süit arasındaki 5 numarayla imlediğimiz alanı yeniden düzenleyerek içinde araçların ücretsiz park edebileceği bir otoparkı da barındıran yeni bir yeşil alan düzenlemesi yaptı ve böylelikle yeni yapılan Biva Suit‘e ait araçların ücretsiz olarak buraya park edilmesinin yolu açılmış oldu.
Ardından Şemikler İZBAN İstasyonu‘nun yanındaki 6 numaralı yeşil alan çocuklara hitap eden bir şekilde düzenlenerek 2021 yılının Eylül ayında çocuk oyun ve macera parkı olarak açıldı. Yapılır yapılmaz önce devasa miktarlarda zarar eden belediye şirketi Kent A.Ş.‘ye verilen, onun da şirket olmanın imkânlarını kullanarak özel bir işletmeciye kiraladığı 2.700 metrekarelik bu parktan bugün çocuklar ve gençler, parkın kapalı olduğu Pazartesi günleri hariç hafta içinde 75 lira, hafta sonunda da 100 lira ödeyerek yararlanabiliyorlar. Tabii ki okullarda öğle yemeğinin kaldırıldığı, öğrencilerin astronomik fiyatların uygulandığı okul kantinlerine teslim edildiği günümüz koşullarında, kamu kaynaklarıyla yapılmış bu parkın işletmecileri, çocukların cebinde olmayan 75 ya da 100 liralara göz dikmiş vaziyette bekliyor… Özellikle de dar gelirli, yoksul ailelerin çocuklarını yok varsayarak…
Karşıyaka Belediyesi‘nin bu hamlesini izleyen diğer bir hamle ise, 2023 yılının Ocak ayında lüks Biva Suit‘in hemen yanına, “Pump Track” adıyla dağ bisikleti klasmanında faaliyet gösteren bisikletlilerin parkur üzerindeki kasisleri sıçrayarak aşmalarını sağlayacak bir bisiklet parkuru yapıldı. Bununla ilgili kurallar da belirlenerek alanın kenarına yerleştirilen bir tabelaya yazıldı. Hem de Türkiye’nin en büyük “Pump Track” alanı olduğu iddiasıyla… Şimdilik ücretsiz olan bu parkurdan kaç adet bisikletli yararlanmaktadır bilmiyoruz; ama, böylesi bir bisiklet parkurunun İzmir, Karşıyaka ve Yalı Mahallesi sakinleri için ne ölçüde bir ihtiyacı karşıladığı, bu fikrin ilk olarak kimin aklına geldiği de belli değil… Üstüne üstlük, borç içinde yüzen bir belediyenin kısıtlı kaynaklarının kullanımı suretiyle, azınlıkta kalan bir kesim için; ama, hemen yanındaki lüks binaya prestij sağlamak amacıyla yapılan bu tesiste, kullanıcıların yaralanma, sakat kalma ya da ölüm gibi büyük risklerle karşılaşması söz konusu olduğu halde, alanın kenarına asılan tabelada bu sorumluluğun Karşıyaka Belediyesi‘ne ait olmadığı belirtilerek, bu işin de “saldım çayıra, mevlam kayıra” anlayışıyla yapıldığı anlaşılmaktadır.
Lüks bir bina, onun ardından onun her iki cephesinde yeşil alanlar yaratma ve hemen yakınına bir macera parkı yapmanın hemen arkasından gelen son hamle ise, seçim zamanları oy kullanmaya gittiğimiz eski adı Şemikler İlkokulu, şimdiki adı ise Şehit Mehmet Ali Yandım İlkokulu olan bu eski okul binasının, hemen yanındaki Hazine‘ye ait arsada yapılmasını beklediğimiz bir süreçte, bu alanın özelleştirilerek oldukça büyük bütçelerle özel bir kolej binasının yapılmaya başlanması, adeta yapılan kremalı pastanın üstüne son süslemeyi yapmaya benziyor.
Bu inşaatla ilgili olarak yaptığımız araştırmalar sonucunda, okul binasının yapıldığı parselin 1/5.000 ölçekli İzmir Nazım İmar Planında “Eğitim Alanı” olarak yer almakla birlikte; Milli Eğitim Bakanlığı‘nın önerisi, Karşıyaka Belediye Meclisi‘nin 09.03.2020 tarih, 97509404.301.05.285 sayılı kararı ile İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 09.01.2023 tarih, 50 sayılı kararı uyarınca “Özel Eğitim Alanı” olarak değiştirilerek aynı zamanda Bahçeşehir Üniversitesi ile 65 şehirdeki kendisine ait 143 eğitim kampüsünde asgari ücretle öğretmen çalıştıran zengin işadamı Enver Yücel‘e ait Bahçeşehir Koleji‘ne verildiği anlaşılmıştır.
İnşaatta çalışan Afgan işçilerden öğrendiğime göre oldukça eski ve bakımsız Şemikler/Şehit Mehmet Ali Yandım İlkokulu‘nun hemen yanına yapılan bu lüks binada Bahçeşehir Koleji‘nin yeni bir şubesi açılacakmış. Böylelikle, Biva Süit benzeri lüks binalarda oturup hemen karşısındaki pahalı özel kolejde okuyacak öğrencilerin, Biva Suite‘deki özel dershaneye gitmek dışında hemen karşıdaki macera parkını ya da Pump Track alanını kullanacakları anlaşılmaktadır.
Bu alanın rant değerini arttırmayı amaçlayan Karşıyaka Belediyesi‘nin son girişimi ise, Avrupa Hareketlilik Haftası kapsamında 22 Eylül 2023 tarihinde Biva Süit önünde yapılan etkinlik oldu. Normal günlerde trafiği yoğun olmayan; aksine araç trafiği ve parklanma itibariyle oldukça sakin olan İdil Biret Caddesi üzerinde ve tam da Biva Süit‘in önünde, “sürdürülebilir kentsel hareketlilik konusundaki öncü farkındalığı” arttırmak amacıyla aktif hareketliliği, toplu ulaşımı ve diğer temiz, akıllı ulaşım çözümlerini ortaya koymak amacıyla yapılan bu etkinliğin, Karşıyaka‘nın neredeyse en sessiz, en hareketsiz bir caddesinde yapılması da söylemle eylem arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyordu. Üstüne üstlük Avrupa Komisyonu‘nca, bu yılki etkinliklerin konusu “Şehrini Keşfet” sloganıyla “Gelecek Enerjini Koru/Save Energy” olarak belirlendiği halde…
Normal günlerde İdil Biret Caddesi’ndeki trafik ve araç parkı…
Bir avuç insanın başlarında Karşıyaka Belediye Başkanı Cemil Tugay olduğu halde, trafiğe kapatılmış olan İdil Biret Caddesi‘nde ve Biva Süit önündeki sergiledikleri bu etkinlik tanık olduğum kadarıyla Avrupa Hareketlilik Haftası‘nın bu yılki sloganına uygun olmayan bir tarzda, vatandaştan kopuk olarak bir şekilde yapılıyor, hareketlilik olgusunu öne çıkaran bir düşüncenin aksine hareketin olmadığı bir mekanda sen-ben-bizim oğlan anlayışıyla bir şeyler yapılmaya çalışılıyordu. Elinde tuttuğu mikrofonla etkinliğe katılan bir kırtasiye dükkanının tanıtımını yapan görevli ile kendisini Karşıyaka Belediyesi süreklilik sorumlusu olarak tanıtan genç bir görevliye söylediğim gibi, şayet hareketlilik konusunda bir farkındalık yaratmak istiyorlarsa trafiğin ve araç parkının sorun olmadığı bir yerde değil, Girne Bulvarı ya da Yalı Caddesi gibi trafiğin yoğun olduğu, araç parkının hem araç sahipleri hem de yayalar açısından sorunlu olduğu bölge ya da caddelerde yapılması, böylelikle bu etkinliği gören Karşıyakalıların fark edip aktif olarak katılabilecekleri bir eylem yapılmış olurdu. Kısacası bana göre bu eylem “yapılmış olmak için yapılan” bir eylem, çoğu Karşıyakalının farkına bile varmadığı boşuna, avara kasnak bir çabaydı…
Sonuç olarak;
Soylulaştırma aracılığıyla oluşturulan bu alan, kendi zengin müşterilerini de yaratacak, eski yıllarda verimli sebze ve meyve bahçelerinin ortasında yaratılan yeni bir vaha olarak kentin üst sınıflarına hizmet edecek, bu şekilde ortaya çıkan rant ise inşaat sektörü ile belediye yöneticilerini zenginleştirecek… Anlaşılan bu alanda birileri için her şey güllük gülistanlık olacak, Karşıyaka‘nın diğer semt ve mahalleleri ise her zaman olduğu gibi, ağız sulandıran bu kremalı pastadan tek bir dilim bile alamayacak…
Bütün bu kentsel tasarım ve planları hazırlayıp uygulayan belediye mimar, mühendis ve şehir plancıları ise sahip oldukları bilgi, birikim ve becerileri kullanarak sergiledikleri bu tür ihanetlerin aksine, sıkıp havaya kaldırdıkları yumruklarıyla solculuk, devrimcilik oyunları oynuyorlar, dün içinde yer aldıkları kentsel muhalefet hareketlerini unutarak, sırf makam, mevki, kariyer ve bunun karşılığı olan zenginleşebilmek uğruna belediye başkanlarıyla inşaat sektörünün emrinde çalışmayı tercih ediyorlardı…
Son söz olarak kendilerine şunu söylemek isterim:
Kamu kaynaklarıyla kişisel bilgi, birikim ve becerilerinizi kullanarak Karşıyaka Şemikler‘de ve kentin diğer bölgelerinde yaratılan bu soylulaştırma çalışmalarının farkındayız ve bütün bunları, yarın öbür gün hatırlayabilmek adına kentin hafızasına kazımak istiyoruz…
Yazalım ki, kente karşı işlenen bu suçları unutmayalım…
Yapmak istediğimiz şeyleri, sahip olduğumuz imkânlarla içinde bulunduğumuz koşul, talep ve sorunları dikkate alarak önceden planlamak, geleceğimiz için iyi, doğru ve yerinde bir harekettir. O nedenle de, planlama eylemini her zaman için olumlar, akıllı insanların işlerini önceden planlayacağını söyleriz.
Planlama eyleminin bireysel ölçekte yapılması insanın var olduğu tarihlerden bu yana iyi ya da kötü, alışıldık bir eylem olmakla birlikte; bunun toplumsal ölçekte olanının, tüm ekonomik ve kültürel faaliyetleri kapsayacak şekilde yapılması, demokrasi düşüncesinin gelişip yaygınlaştığı 20. yüzyıla ait bir olgudur.
Yalçın Gökçebağ, Özel Koleksiyon, 60X80 cm., 2003.
20. yüzyılın ilk toplumsal eylemlerinden biri olan Ekim Devrimi‘nin ortaya çıkardığı Sovyetler Birliği‘nin ilk yıllarında, ekonomiyi çöküşten kurtarmak amacıyla Lenin tarafından ortaya konulan Yeni Ekonomi Politikası (NEP) uygulamalarıyla ortaya çıkan sermaye birikiminin, planlı bir ekonomi çerçevesinde geliştirilmesi düşüncesiyle geliştirilen Sovyet tipi merkezi ekonomik planlama anlayışı, merkezden alınan yatırım kararlarıyla mevcut girdilerle hedeflenen çıktılar arasındaki dengeyi yakalamayı amaçlayan bir ekonomik planlama biçimidir. Böylesi bir plan uygulaması ile üretimden tüketime kadar ekonomik ve toplumsal yaşamın her alanı ayrı ayrı düzenlenmiş ve bunun sonucunda oldukça başarılı sonuçlar elde edilmiştir.
Bu planların Sovyet ekonomisinde yarattığı olumlu gelişmelerden etkilenen Türkiye ise devletçilik politikasının egemen olduğu 1930’lı yılların başında hazırlanan sanayi planlarını, bu politikaların zayıfladığı 1940’lı yıllarda ise ABD‘nin isteğiyle Marshall yardımlarının yapılmasını kolaylaştıran tarım planlarını uygulamaya koymuş, devletçilik yerine karma ekonomi anlayışının egemen olduğu 1960’larda ise kabul edilen yeni anayasa ile bütüncül planlamayı esas alan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) gibi merkezi bir planlama örgütünü oluşturmuştur.
“Turgut Özallı yıllar” olarak nitelediğimiz 1984 sonrasında ise DPT tarafından hazırlanan bütüncül planların, komünist planlama anlayışından kaynaklandığı iddia edilerek, bundan böyle kapitalist planlama anlayışının bir sonucu olarak piyasanın kendi kendini düzenleyeceği, piyasanın yeterince işlemediği durumlarda devlet müdahalesi ve planlamanın gerekli olabileceği ifade edilmiş, merkezi ve bütüncül planlama anlayışının komünist bir anlayışın ürünü olduğu iddia edilerek DPT‘nin etkisi azaltılmaya başlanmıştır.
Avrupa Birliği kapılarının açılır gibi olduğu 2006 ve sonrasında ise merkezi ve bütüncül planlama anlayış ve uygulamasından vazgeçilerek, AB‘nin şablonlarına uygun olarak öncelikleri önemseyen ve devamlı değiştirilerek amacından saptırılan stratejik planlar baş tacı edilmiş, merkezi ve bütüncül planlamanın merkezi örgütü DPT 2011 yılında kapatılmış; böylelikle bundan böyle, ülkemiz kötü hazırlanan, etkisiz ve bu nedenle uygulanmayan/uygulanamayan planların çöpte biriktiği bir ülke haline gelmiştir.
Uluslararası tarım ve gıda tekelleriyle bu tekellerin yönlendirdiği devlet organlarının tarım ve gıda sektöründe yarattığı büyük hasarların yokluğa, yoksulluğa ve açlığa neden olduğu günümüz koşullarında ise, sırf piyasaya sürülen gıdaların üretim ve dağıtımını sağlamak amacıyla yeniden planlamanın ipine sarılmaya, bu amaçla tarımsal üretimin planlamasından söz edilmeye ve böylesi bir planlamanın erdemleri hatırlanmaya başlamıştır.
Ama bu kez de gıda sektörü; özellikle de gıda güvenliği, güvencesi ve lojistiğinin sağlanması gibi gerekçelerle gıda üzerinden tarım, özellikle de tarımdaki küçük ve orta ölçekteki çiftçi ve üreticiler esir alınmaya başlamıştır. Hem de endüstriyel tarımı ve gıdayı elinde tutanların yararına, küçük ve orta ölçekli çiftçi ve üreticinin aleyhine… Amaç gıda üzerinden tarımı, büyük tarım ve gıda tekellerinin “sözleşmeli üretim” ve “arazi kiralama” gibi yöntemleriyle esir almak, onların emrine sokmak için her türlü tuzağı hazırlamak, onların yoksullaşıp tarımdan uzaklaşmasını ya da topraksız tarım işçisi olmasını sağlamaktır.
İşte böylesine sinsi bir çalışma sonrasında herkesin 2023 seçim kampanyalarını örgütleyip yürütmeye çalıştığı 18 Nisan 2006 tarihinde kabul edilen 7442 sayılı Kanunun 2. maddesi ile, 5488 sayılı Tarım Kanunu‘nun “Yetki” başlığını taşıyan 7. maddesinde esaslı bir değişiklik yapılarak “tarım sektörü ile ilgili politikaların tespit edilmesi, planlaması ve koordinasyonu ile ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılması, gıda güvencesi ve güvenliğinin temin edilmesi, verimliliğin artırılması, çevrenin korunması ve sürdürülebilirliğin tesis edilmesi” gibi gerekçelerle bakanlıkça belirlenen ürün veya ürün gruplarının üretimine başlanmadan önce bakanlıktan izin alınması, bu izin alınmadığı ya da izne uyulmadığı takdirde uyarı, ağır para cezası ve tarımsal desteklerden 5 yıl men cezası verme gibi yaptırımların yolu açılmıştır. Buna göre “bakanlık, arz ve talep miktarı ile yeterlilik derecesini dikkate alarak hangi ürün veya ürün gruplarının üretileceği ile tarım havzası veya işletme bazında asgari ve azami üretim miktarlarını belirleyecek“; ayrıca, bu yetkinin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları bir yönetmelikle düzenleyecektir.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nca düzenlenen “Tarımsal Üretimin Planlanması Hakkında Yönetmelik” yok olmakta olan tarımı kurtaracak büyük bir kahramanı karşılarcasına, 14 Eylül 2023 tarihinde Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Böylelikle bundan böyle hiçbir küçük ve orta ölçekteki çiftçi, üretici ve küçük aile işletmesi kendi mülkü olan tarla, bağ ve bahçesinde ilçe tarım ve orman müdürlüklerinden izin almadığı, onların uygun gördüğü ürünü ekmediği sürece tarım yapamayacak, aklına gelen, kafasına koyduğu tarımsal ürünleri ekip biçemeyecek, toplayıp satamayacak. Şayet böyle yaparsa önce uyarılacak, ardından da 5 yıl süreyle tarımsal desteklerden yararlanamayacak ya da ağır para cezaları ile cezalandırılıp elindeki malını mülkünü satmaya zorlanacak, yoksullaşıp tarım işçisi olmaya doğru koşar adım ilerleyecek.
Görüştüğüm bazı CHP‘li yetkililer Tarım Kanunu‘nda değiştirilen bu 7. madde ile diğer maddelerin iptali için Anayasa Mahkemesi‘ne başvurulduğunu, mahkemenin bu konuda bugüne kadar herhangi bir karar vermediği bu süreçte, bu yönetmeliğin yayınlandığını söyleseler de; ne basın haberlerinde ne de CHP‘nin kurumsal İnternet sayfasında küçük çiftçi ve üreticiyi rahatlatacak tek bir haber yok.
Ama bu arada asıl ilginç konu, merkezden alınan kararları uygulanan Sovyet tipi merkezi planlama anlayışına, “bu komünistliktir” diyerek reddeden ve onun yerine öncelikleri ve sürekli değişimleri esas alan stratejik planları koyanların şimdi adeta Sovyet tipi merkezi planlama anlayışında olduğu gibi; üstüne üstlük kutsal ilan ettikleri o “mülkiyet” ve “serbest teşebbüs” hakkını ayaklar altına alacak şekilde küçük çiftçi ve üreticiye hangi ürünü, nerede, nasıl ekip biçeceğine dair izinler vermeye, bu izinleri almayanlara ya da izne aykırı davrananlara büyük para cezaları vermeye kalkması da ayrı bir komünistlik değil midir? Hem de “komünist” planlama anlayışının lanetlendiği bir ülkede komünistlere taş çıkartırcasına… Böylelikle komünistlerden daha komünist bir anlayış ve uygulamaya yol açmıyorlar mı?
Ama her şey yine kutsal sermaye adına… Tarım ve gıda sektörünü elinde tutan büyük uluslararası tekeller adına… Onlar ne istiyor, neyi emrediyorsa “her şey mübâhtır” anlayışıyla komünist olmayı bile göze alıyorlar.
Aynen, bir dönemlerin iktidar bekçisi konumundaki Nevzat Tandoğan‘ın, “Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor?” demesi gibi…
Evet, uluslararası tarım ve gıda tekelleri, endüstriyel tarım ve gıda sektörlerinin patronları, onların çıkarları için küçük çiftçi ve üreticiyi özendirip ikna etmek yerine devletin zor gücü ile sonuç almaya çalışmak… Kısacası, “komünistten daha komünist olmak” da işte böyle bir şey!
İktidarın Cargill, Monsanto, Novartis, Aventis, Bayer, Syngenta, DuPont, Wal-Mart, Unilever, Nestle ve Tesco gibi uluslararası tarım ve gıda tekellerinin çıkarları doğrultusunda küçük çiftçi ve üreticiyi yok edip yoksul tarım işçisine dönüştürme konusunda gösterdiği bu “komünistten daha komünist” olma çabası karşısında, ne söylenebilir ya da hangi öneride bulunulabilir ki?
Öncelikle CHP‘nin kendi içindeki koltuk kavgalarını bir köşeye koyup Sol Parti‘nin (1) ya da TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası‘nın (2) ya da Mersin Ticaret ve Sanayi Odası‘nın (3), Evrensel Gazetesi yazarı Sedat Başkavak‘ın (4) yaptığı gibi “planlama” gibi olumlu bir kavramın yarattığı yanılsamaya karşı çıkarak Anayasa‘nın 35. ve 48. maddelerine aykırı olan 5488 sayılı Tarım Kanunu‘nun 7. maddesinin iptali için ivedilikle Anayasa Mahkemesi‘ne başvurması, şayet bu başvuruyu yapmış da biz dahil kimselerin haberi olmamışsa, bu sorunun yaratacağı tehlikeleri dikkate alarak bunu kamuoyu ile paylaşıp toplum desteğini oluşturması,
Belediyelerin ise, söz konusu yönetmeliğin 13. maddesinin 8. fıkrası düzenlenirken, kanunun 7. maddesinde yer almayan bir yetkinin kullanılması suretiyle belediyelerle il özel idareleri de izin alma zorunluluğunun kapsamına alındığından yönetmeliğin bu fıkrasının iptali için idari yargıya gitmesi gerekiyor…
İzmir‘in makûs talihi ya da kötü kaderi… Sahip olduğu verimli topraklardan, su ve havadan beslenen yetenekli gençleri kaliteli eğitim kurumlarında yetiştirip eğitir, ortaya çıkartır ve ardından ya İstanbul, Paris ve Roma gibi büyük kentlere ya da yabancı diyarla kaptırır… Bu durum her alanda; özellikle de kültür ve sanat alanında geçerli bir durumdur… Geçmişte olduğu gibi, bugün de bu kentin yöneticileri, yetiştirdiği tüm kültür ve sanat insanlarına sahip çıkacak güce, beceri ve yeteneğe, öylesine geniş bir ufka sahip olmadığı için onları elinden tutup yukarılara taşıyacak diyarlara kaptırır…
Yazı dizimizin geçmişte kalan bölümlerinde bu kentin hafızası adına hatırlatmaya çalıştığımız kültür sanat insanlarının çoğu; Alphons Johann Gustav von Cramer, Giulietta de Riso, Athanese (Thanasis) Apartis ve Ovide Curtovich gibi sanatçıların tümü İzmir‘de doğmakla birlikte İtalya, Fransa ve Yunanistan gibi ülkelerde, o ülkelerin Venedik, Roma, Paris, ve Atina gibi kentlerinde büyük sanat eserleri vermiş, o ülke ve kentlerin müzelerinde değerli köşeler edinmiştir. O nedenle, bugün İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzesi‘nde bu sanatçıların eserlerinden tek bir örnek yoktur.
Bugünkü yazımızla hatırlatmaya çalışacağımız sanatçı da, İzmir‘de doğmakla birlikte eğitimini yurtdışında yapmış, tüm eserlerini adeta Paris kentine adarcasına Fransa‘da yapmış, eserleri dünyanın önde gelen galerileri tarafından sahiplenilmiş bir ‘İzmir değeri‘. Çünkü bu ‘İzmir değeri‘ halinin nedeni de kendisiyle ilgili tüm tanıtımlarda doğum yerinin eski Smyrna, yeni İzmir olarak gösterilmesinden kaynaklanıyor.
Resim sanatında genellikle Paris‘e ait kent manzaraları ve natürmortları ile tanınan Yahudi kökenli Samuel Sinai, kendisi ile ilgili yayın ve tanıtımlarda “Türk” ve “Fransız” olarak tanımlanmaktadır. 1 Mayıs 1915’de İzmir‘de doğup 88 yaşındayken 24 Temmuz 2003’de Marsilya‘da ölen sanatçımız 1933-1939 döneminde Marsilya Ėcole des Beaux-Arts‘a devam etmiş, II. Dünya Savaşı‘nın ilan edilmesiyle birlikte gönüllü olarak Fransız Ordusu saflarında savaşmış ve kötü talihli bir Yahudi olarak Almanlar tarafından esir alınmıştır.
İzmir‘de Fransızca olarak yayınlanan 1893 ve 1894 tarihli ticaret yıllıklarında, Samuel Sinai‘nin ailesi olduğu düşünülen Sinai kardeşlerin banker olarak yer aldıkları ve iş yerlerinin Çuhacı Bedesteni‘nde bulunduğu bilinmektedir.
Savaş sonrasında Paris‘teki Ėcole des Beaux-Ars‘ta Jean Souverbie‘nin stüdyosuna kaydolan Samuel Sinai, Paris‘te Salon d’Automne, Salon des Artistes Français ve 1948’den beri üyesi olduğu Salon des Indėpendants‘ta çalışmış ve bu dönemde yaptığı tüm resimlerinde Paris‘in değişik köşelerinden manzaraları ya da masa üstü natürmortları ele almıştır. Bugün bazı eserleri İsrail’deki müzelerde yer almakta, eserleri yabancı sanat galerinin düzenlediği müzayedelerde satışa konu olmaktadır.
Sanatçı, Paris‘teki Bağımsız Sanatçılar Topluluğu‘nun (Societe des Artistes Independants) 8 Nisan 1950 ve 31 Mart 1951 tarihlerinde 61 ve 62. sergi olarak Elysees Sarayı‘nda (Grand Palais de Champs-Elysees) açtığı sergilerde iki eserle (1950’de 2005 numaralı “Nature Morte” ve 2006 numaralı “Paysage: Bretagne“, 1951 yılında da 2147 numaralı “Portrait du Peintre J.B.“ve 2148 numaralı “Nature Morte a la Lampe“) yer almıştır.
İzmir‘in, yetiştirdiği kültür ve sanat insanlarına sahip çıkıp bu kentte yaşattığı, İstanbul‘daki ya da yurtdışındaki sanatçıların turne programındaki bir uğrak yeri olmaktan çıktığı ya da başka ülke ve kentlerde onca kültür, sanat eseri verip ünlendikten sonra emekliliğini bu kentte geçirmek isteyen, bu arada da şimdi ne yapabiliriz düşüncesiyle belediyelerin kapısını çalmadığı bir kent olmaması; kısacası, gerçek ve aktif bir kültür-sanat kenti olması dileğiyle…
Kent Manzaraları
Samuel Sinai.
Paris’te Köşe, 1957, 46X38 cm., Uri ve Rami Nehostan Sammlung, Ashdot Yaacov Kunsmuseum, İsrail
Yeni Köprü, 46X55 cm.
Paris’te Köşe, 1960, Tuval üzerine yağlıboya, 100X65 cm.
Rue de Paris, 1956, Guaj, 47X36 cm., Henri-Braun-Adam Koleksiyonu
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Paris, Le Moulin de la Galette, Tuval üzerine yağlıboya, 61X38 cm.
Samuel Sinai, 55X65 cm.
Samuel Sinai.
Sen Nehri ve Notre-Damede Paris, Tuval üzerine yağlıboya, 38X46 cm.
Paris Sokaklarındaki Eski Çarşı, Tuval üzerine yağlıboya, 35X27 cm.
Notre Dame de Paris, 1950, 46,5X38 cm.
Samuel Sinai.
Yeni Köprü, Tuval üzerine yağlıboya, 27X41 cm.
Cancale İskelesi, Suluboya, 1959, 24X31 cm.
Natürmortlar
Erikli Natürmort, Karton üzerine yağlıboya, 19X24 cm.
İncirli Natürmort, 1961, 50X61 cm.
Armut, Bardak ve Ekmek, 46X55 cm.
Armut, Bardak ve Ekmek, 46X55 cm.
Bağımsız Sanatçılar Topluluğu’nun 1950 ve 1951 yıllarında Ėlysėes Sarayı’nda açtığı sergilerin kataloğunda Samuel Sinai
Yararlanılan Kaynaklar
Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.27-44.
Daşçı, S. (2012) “1893-1896 İzmir Ticaret Yıllıklarında Adı Geçen Sanatçılar ve Sanatla İlgili Meslekler Üzerine Bir Değerlendirme“, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 2012, Cilt 1, sayı 3, s.17-52.
9 Eylül akşamı Facebook’taki kişisel sayfamda ve Kent Stratejileri Merkezi grubunda yaptığım paylaşım aynen şu şekildeydi:
“İzmir 9 Eylül’ün 100. yılını Tarkan konseri ile, 101. yılını ise Tan Taşçı konseri ile kutluyor… Tan Taşçı’nın kim olduğunu ve 9 Eylül’ün 101. yılı ile nasıl bir ilişkisi olduğunu bilmiyorum. Aranızda acaba bilen var mı?“
Bu paylaşımı yaptığım an gerçekten de, İzmir’in Kurtuluş Günü olan 9 Eylül akşamı Kültürpark‘ta yapılan çim konserinin sanatçısı Tan Taşçı hakkında hiçbir bilgim yoktu. Kim olduğunu bilmiyor, o nedenle de Google‘da ve Youtube‘da yaptığım taramalarla o sanatçının kim olduğunu, sergilediği sanatının düzeyini anlamaya çalışıyordum.
Haliyle bu paylaşımıma oldukça ilginç cevaplar; hatta, tepkiler aldım. Benim soruma cevap veren bazı arkadaşlarım bu sanatçıyı tanımadıklarını ifade ederek onlar da bana soruyorlardı “kim bu bey?” diyerek ya da “Tan Taşçı’yı bilmeyen taş olsun” diyorlardı. Bazı arkadaşlarım ise “30 Ağustos’u İstanbul Gülşen’le kutladı. Hiç konuşmayalım bence. İzmir’de Fatma Turgut diye kadın bir sanatçı katılıyor. Afişler gördüm. Kutlamalarda. Tanıyan var mı? Bilmiyorum. Ayrıca tanınmış olması, çok ünlü olması gerekmiyor. Sanatı ile nerede olduğu ve anlam ve öneme ne katacaklar? Beni bu alakadar ediyor” diyerek daha net bir tavır koyuyordu.
Ama bazı ilginç yorumlar vardı ki, onları da paylaşmadan edemeyeceğim:
Bir arkadaşım, “Çok iyi konser performansı vardır. Bestekar, söz yazarı ve en çok konser veren ve konserlerini dolduran bir sanatçıdır. Eleştirel bakmak zorlama olur.“, diğer bir arkadaşım “İlgisi olan hangi sanatçıyla kutlanmalıydı ki, normal popüler sanatçı işte, altında bir şey aranmasına bu açıdan gerek yok“, bir başkası da “Tan Taşçı her yönüyle tam bir sanatçı. Güçlü sesi, sahnesi, besteleri, dansözüne kadar 60 kişilik dev bir ekibi var. Her konseri daha ilk günden sold out. Ayrıca duruşu, kişiliği, topluma ve doğaya duyarlılığı örnek Dünkü konser İzmir Fuarı’nın en kalabalık konseriydi, bizzat ordaydık adım atacak yer yoktu ve tadı damağımızda kaldı. Çok muhteşemdi İyi ki Tan” şeklinde tepki veriyordu.
Bu kadar çok ve farklı tepki almam üzerine ben de, “Paylaşımımı okuyan ve yorum yazan tüm arkadaşlara önceden duyurmak isterim. Sorduğum bu soruya verilen farklı cevaplar üzerine, ulusal bayramların dünkü ve bugünkü kutlamaları çerçevesinde, şimdiye kadar ortaya konulan kutlama şekilleriyle halkın izleyici olmaktan çıkıp bizatihi katılarak o etkinliği sahipleneceği kutlamalar konusundaki görüşlerimi ifade edeceğim bir yazıyı, gelecek günlerde paylaşacağımı duyururum.” diyerek şimdi yazmakta olduğum bu yazının sözünü vermiş oldum.
Gelelim bu konuda ne düşündüğüme ve hangi konulara dikkat çekeceğime…
Evet, insanların birlikte yaşamaya başladığı eski çağlardan bu yana, topluluğun ürettiği artı değere zorla el koyan tüm iktidar sahiplerinin emrindeki tapınak/din odaklı inanç sistemleri ya da iktidarı besleyip güçlendirmek adına yapılan tören, ayin, cenaze, taç giyme, gösteri, konser gibi dünyevi ortak eylemler, o etkinliğe katılanları sarıp sarmalayıp etkilemeyi ve böylelikle kendi yanına çekip taraftar yapmak amacıyla, kuralları önceden belirlenmiş protokol kurallarıyla göz alıcı, görkemli mekân ve ritüeller yaratmıştır. Antik Yunan ve Roma tapınaklarıyla kiliselerdeki ayinlerin, Bizans ya da Osmanlı sarayındaki geçit ve alayların, elçi kabullerindeki görkemin tek nedeni; işte o iktidar sahibi sultan, kral, padişah, imparator, papa, kardinal, metropolit, çar ya da diktatörlerin dinsel ya da dünyevi iktidarını güçlendirip geliştirme, pekiştirip yayma çabasıdır. Bunun en iyi örnekleri, Nazi Almanyası ya da Faşist İtalya‘da düzenlenen kitle mitingleri, Sovyetler Birliği döneminde veya günümüzde Fransa‘nın başkenti Paris‘te ya da Londra‘da düzenlenen askeri cenaze, taç giyme, ulusal günleri kutlama törenleridir.
Ülkemizin Osmanlı‘yı izleyen Cumhuriyet Dönemi‘nde de bu hususa titizlikle uyulmuş, “millet egemenliği” olarak ifade edilen merkezi iktidarı geliştirip güçlendirilecek yeni resmi bayramlar ihdas edilmiş, bu bayramlarda milli marşı söyleme, ant içme, bayrak asma ya da taşıma, tak kurma, spor gösterisi yapma ve sahip olunan asker ve silahları sergileme gibi yöntemlerden yararlanılarak Cumhuriyet‘in yurttaşını yaratma çabası içine girilmiştir.
Ama ne yazık ki, bütün bu törenlerde iktidarı elinde bulunduranların sahip olduğu geniş olanaklarla tek yanlı bir sergileme ya da yönlendirme yapıldığı için, bu törenleri izleyenlere sadece yapılanları seyretmek düşmüş, böylelikle bu törenlere katılan sıradan halk, iktidardakilerin kullandığı bir tören nesnesine dönüşmüştür. Marşı söyleyen, bayrağı taşıyan, önünde olup bitenleri seyredip bağıran ya da selamlayıp alkışlayan insanlar, senaryosu ve dekoru devlet tarafından önceden hazırlanan bir oyunun öznesi yerine nesnesi olmuş, figüran olarak kabul edilmiştir. Bu amaçla 9 Eylül’ün 100. yılını kutlama amacıyla İzmir’de yapıldığı gibi, oluşturulan kutlama kurullarına tek bir sade yurttaş ya da sivil toplum örgütlerinin temsilcileri alınmamış, her şey devlet aklının “ben bilirim ve yaparım” anlayışıyla gerçekleştirilmiştir.
İşte o nedenle, bugüne kadar yapılan binlerce resmi bayram, tören, ant içme, bayrak asma ya da taşıma sonrasında; daha doğrusu Cumhuriyet‘in ikinci yüzyılının başında yeniden başlangıçtaki noktaya dönülmüş, yaratılmak istenen milyonlarca Cumhuriyet bireyinin o bilince, o heyecana sahip olmadığı, bir siyasi görüşün “Cumhuriyete sahip çıkıyoruz” söylemi ile yaptıklarının diğer siyasi görüş tarafından da tekrarlandığı görülmüştür. Çünkü her şeyin içeriği değil, “zarf/mazruf” (zarf/zarfın içindeki) ikileminde olduğu gibi sadece görünürdeki zarfı makbul sayılmıştır.
Kısacası, Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın bitiminden bu yana ortaya konulan tüm resmi bayram ve günlerde, düzenlenen törenlerde ülke insanının birer “Cumhuriyet bireyi” olma ülküsü yaşama geçirilememiş, ülke yeniden o kötü günlerine dönmüş, demokrasi yerine tek bir kişinin saltanatından söz edilir olmuştur.
Bu başarısızlıkta, son yıllarda 9 Eylül benzeri tüm kutlamalarda merkezi ya da yerel yönetimdeki iktidar sahiplerinin, eskilerde olduğu gibi geniş kitleleri bir araya getiremiyor olmasının bir sonucu ya da çaresi olarak, ünlü pop şarkıcılarıyla müzik gruplarına şehirlerin meydan, park, cadde ve sokaklarında konser verdirerek daha fazla sayıdaki kalabalığı, adeta “bala gelecek arılar” gibi toplama ve topladığını heyecanlandırıp etkileme çabasının da rolü olmuştur.
Size, yaşadığım bir olayı anlatarak bu tespitimi somutlamak istiyorum:
Yıl 2010 yılının Ağustos ayı… Aliağa Belediyesi‘nin stratejik planını hazırladığım günler… Halkla daha yakından temas kurmak amacıyla İzmir-Aliağa arasındaki yolculuklarımı otobüs ve dolmuşlarla yapıp sürücülerle ya da yolcularla sohbet etmeye çalışıyorum. Bu yolculuklar sırasında sohbetin konusu bir gün Aliağa Belediyesi tarafından düzenlenen Aliağa Emek Şenlikleri‘ne sıra geldi. Çünkü plan hazırlıkları sırasında CHP‘li olan belediye yöneticileri hummalı bir şekilde yakında yapılacak şenliklerin programını hazırlıyor, ülkenin önde gelen yazar, şair, bilim ve düşünce insanlarını bir araya getirerek Aliağa halkının bu şenliğe katılması için duyurular yapıyordu. Ama benim konuştuğum dolmuş halkı ise, bir önceki AKP‘li belediye yönetiminin bu şenlikler nedeniyle getirdiği İbrahim Tatlıses konserinin ne kadar kalabalık olduğundan, nasıl eğlendiklerinden söz ediyor ve kendi deyimleriyle CHP yönetiminin düzenlediği etkinliklerde içki içip sarhoş halde konuşan yazar, şair, bilim ve düşünce insanlarından hoşnut olmadıklarını ifade ediyordu. Çünkü onların derdi kültür, sanat ya da bilim değil, sevdikleri sanatçıyı izleyerek ona eşlik etmek, kısacası eğlenmekti.
İşte o nedenle bugün, İzmir Büyükşehir Belediyesi bu kentin yaşamında çok önemli bir yere sahip olan 9 Eylül‘ün 100. yılında, nereden temin edildiği halen belli olmayan milyonlarca lirayı ödeyerek pop müziğin starı Tarkan‘ı getiriyor, onun için özel bir sahne hazırlıyor, ondan birkaç gün sonra kurtuluş gününü kutlayan Çeşme Belediyesi ise pop müziğin diğer bir starı Ajda Pekkan‘ı getirerek, adeta İzmir Büyükşehir Belediyesi ile yarışıyordu. Yaşanan bu durum, ortaya çıkan bu rekabet ya da çekişme sayesinde, bu iş kimin en fazla seyirci çeken en tanınmış ve en fazla para alan sanatçıyı getireceği şeklindeki bir sidik yarışına dönüşerek, kutlanan gün ya da bayramların o kentin tarihindeki yeri, önemi unutuluyordu. Çünkü o konserlerde, Tarkan‘ın söyleyeceği “geççek” şarkısının vereceği sahte umutlara ihtiyaç duyuluyor, sanatçının iktidar karşıtı tutumu üzerinden mesajlar verilmeye çalışılıyordu… Aynen en yüksek bayrak direğini dikme, en uzun bayrağı taşıma, en fazla bayrağı asma gibi yarışlarda gördüğümüz gibi… Bu rekabet hissi içinde insan ister istemez, bir önceki yıl Tarkan‘ın konser verdiği bu kutlamanın 101ncisinde çoğu İzmirlinin tanımadığı ya da “dansözü bile var” diyerek tanıdığı; ancak, kültür ve sanata ne ölçüde katkıda bulunduğu bilinmeyen bir sanatçının davet edilmesi nedeniyle, bunu Tarkan‘la kıyaslayarak yeni geleni küçümseme gibi bir duygu ortaya çıkıyordu…
Sahi, Tarkan’dan sonra en meşhur, en iyi, en fazla parayı alıp sırada bekleyen ve en fazla seyirciyi bir araya getirebilecek pop sanatçısı kimdi acaba?
Pop sanatçılarının bu tür kutlamaların seyircisini arttırarak vazgeçilemez bir hale dönüşmeleri nedeniyle sanatçılar cephesinde de ilginç şeyler yaşanıyor, sırf bu tür etkinliklerde yer alıp para kazanmak ya da şöhretini korumak isteyen bazı sanatçılar, o güne kadar hiçbir siyasi tavır göstermedikleri halde abuk sabuk nedenlerle politik bir şeyler söyleme ya da yapma çabası içine girerek o siyasi kampın kadrolu sanatçısı olmaya, onların konserlerinde yer almaya çalışıyorlardı.
Gelelim gerçek bir toplumsal gösteri ya da törenin nasıl olması gerektiğine…
Belgesel gösteren televizyon kanallarında Brezilya‘nın Rio kentindeki dünyaca meşhur Rio Karnavalı‘na katılan ekiplerin önceden nasıl hazırlık yaptıklarını yakından görüyor, ekip lideriyle üyelerinin çabalarına yakından tanık oluyoruz. Bu belgesellerde Rio‘nun mahallelerinde, özellikle de yoksul kesimlerin yaşadığı Favelalarda yaşayan halkın böylesi bir karnaval öncesinde mahalle mahalle, hatta sokak sokak kendi arasında nasıl örgütlendiklerini, bandolar dahil olmak üzere ekipleri nasıl oluşturduklarını, provaları nasıl yaptıklarını ve karnaval günü belirli bir düzen içinde kendilerini nasıl sergilediklerini, maharetlerini sergilerken nasıl eğlenip de o karnavala sahip çıktıklarını, seyretmek yerine katılarak nasıl eğlenceli bir ortamın sahibi olduklarını seyrediyoruz.
Bence bu güzel ve anlamlı örnekten yola çıkarak, o ülke ya da kent halkının kendi inisiyatifi, kendi örgütlenmesi ile bir anma, bir eğlenme, bir gösteri hazırlama amacıyla, bizzat aktif bir şekilde katılarak törenler, gösteriler hazırlamasının nasıl olacağını araştırmamız, bunun yolunu bulup denememiz gerekiyor. Halkı seyirci olmak yerine bizzat katılıp o işte emeği olan bir özneye dönüştürmemiz gerekiyor. Halkın pasif bir şekilde izlediği etkinlikler yerine içinde olup hissettiği katılımcı eğlenceleri, etkinlikleri keşfetmemiz gerekiyor.
Örneğin Basmane, Kadifekale, Gültepe ve Altındağ gibi semtlerdeki mahalle halkının kendi aralarında örgütleyeceği bando, koro ve halkoyun ekiplerinin, Arnavutların, Boşnakların, Karadenizlilerin, Romanların, Afrikalı, Afgan, Suriyeli mültecilerin ve diğerlerinin 9 Eylül akşamı bir araya gelerek ve kendi aralarında yaratacakları tatlı bir rekabet içinde nasıl söyleyip çalıp oynayacakları bir kutlamanın ne ölçüde güzel, ne kadar yerel ve katılımcı olduğunu, İzmir‘deki yerel demokrasinin gelişmesine ne şekilde katkı vereceğini; böylelikle, bu kentte yaşayan değişik kültürel gruplar arasındaki ayrım ya da uçurumların, olası düşmanlıkların, kültür ve sanatın oluşturacağı ortak bir paydada buluşturup ilişkileri yumuşatacağını ya da ortadan kaldıracağını düşleyip gözümde canlandırmak istiyorum…
İşte o zaman, bizi bir araya toplasın, sayımızı daha da arttırsın diye popüler müzik piyasasının tanınmış ya da tanınmamış sanatçılarına ihtiyacımız kalmayacak…
İşte o zaman, söylenen şarkıyı dinlemek ya da eşlik etmek yerine istediğimiz şarkıyı kendimiz söylemiş, sahici, gerçek hüznü, üzüntüyü ve eğlenceyi kendimiz yaratmış olacağız…
İşte o zaman, kendi aramızda örgütlenip kendi istediğimiz türkülerimizi söyleyeceğiz.
………………………………………………………………………………………………………………………
Önemli Not: İzmir‘de Alsancak Sivil Katılım Platformu‘nu kurup çalışmalar yaptığımız 1999-2001 döneminde, halkın izlemekten çok katıldığı bir Alsancak Şenliği‘nin ne şekilde tasarlayabileceğimiz konusunu, rahmetli hocamız Prof. Dr. Gürhan Tümer ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği İzmir Şube Başkanı Asuman Özçam Boyacıgiller‘in de dahil olduğu düşünce grubunda tartıştığımız dönemde, araştırmamıza esas olarak aldığımız Prof. İlhan Tekeli‘ye ait “Bir Toplumsal Anlatım ve Katılım Biçimi Olarak Kutlama Şenlikleri” isimli bilimsel makaleyi, bu konuyu merak edenler için paylaşmak isterim. Yaptığımız tartışmaların nereye vardığını merak edenler için de bilgi vermek isterim ki, tartışmalarımızı sürdürdüğümüz dönemde 1999 tarihli Gölcük-Kocaeli ve Adapazarı depremleri olduğu için bu şenliği yapmaktan vazgeçip, hocamız Gürhan Tümer‘in önerisiyle Türkan Saylan Kültür Merkezi‘nin önünde, yoldan gelip geçenlerin ve bölge esnafının katkılarıyla “Katılım Anıtı” adını verdiğimiz bir enstalasyonu gerçekleştirmiştik. Okuyacağınız makalenin yararlı olması dileğiyle…