
1975’lerde çatıdaki kılçık anteni çok çevirmişliğim vardır. Cunda ve Midilli’den aynı eksende TRT ve ERT’yi birlikte izleyebilmek için. Hep şu sözle irkilirdim dönemin gökdeleni sayılan 3 katlı bir Rum evinde anten yöneticisi olarak.
Karlı; sağa çevir, sola çevir.
Hep karlı.
Ama zaten hayatın kendisi karlı.
Hangi netlikte görüyoruz ki yaşamı? Yoksa bize verilen netlik ayarları mı var yaşamı algılatan, süreci okumaya çalışan.
Netliği başkaları yapıyor da biz sadece figüran mıyız?
Şans mı bizi buralara getiren ya da tercihler üzerine kurulan bir iktidarın reayaları olmak mı bize biçilen elbise?
Bilmiyorum.
Gerçi bilseydim âlim olur, blog yerine New York Times’da yazardım.
E.H. Carr gibi konuştum ya neyse
Aslında 21. yüzyılda bu sorunun yanıtı yok.
Rönesans dönemi bilgi birikimi ile zeki bir birey felsefe de yapar tarih de okur matematik de geliştirirdi.
Ama bugünün bilgi teknolojisi içerisinde böyle bir birikime sahip olmak çok zor hatta imkânsız.
Öküzün boynuzundaki dünya tanımlamasını geçtik.
Bir öküzün kafasını çevirip dünyada deprem yarattığı tezinden evrilip en azından öküzlerin sosyal medya kullanabildiği dönemlere devrildik.
Bu da bizim Jean-Jacques Rousseau’ya karşı belki de tek avantajımız.
Konu İzmir olacaktı biz nerelerde dolaşıyoruz.
İzmir deyince “Biz simite gevrek deriz” şeklindeki vulger anlayışın dışına çıkmak lazım.
Nedir bu İzmir?
İzmir Life’ın 2001 Eylül sayısında “Kentin aynaları” başlıklı yazdığım bir yazı geldi aklıma. Hatta o yazı dolayısıyla Ege Ordu Komutanlığı’na “nezaketen” çağrıldığımı da hatırlıyorum. Tamamı kırmızı çizgilerle çizilen makalemin yazış nedenlerini sormuşlardı bana.
Herkes bir şey diyor, sanayi kendi diyen var, ticaret kenti, kongreler merkezi olacak iddiasında bulunan aklı evvellere bile rastlanıyor son dönemde.
Ama İzmir aslında bildiğiniz asker kenti.
Kentin neresinden girerseniz girin bir askeri tesis karşılar sizi tüm haşmetiyle. Narlıdere, Çiğli, Gaziemir, Bornova…
İnersiniz kentin merkezine. Bu kez orduevleri dikilir karşınıza kapıdaki nöbetçileri ile birlikte.
Neyse ki Konak Pier’deki firkateynler kalktı da en azından bir derece sivilleştik.
Aslında İzmir, tarihinde bu derece militer bir pozisyonda hiç olmamıştı.
Tersine muhalefetin merkezlerinden biriydi.
Sabetaycılık’tan tutun da Demokrat Parti’ye kadar. Hatta Fethullah örgütlenmesi bile buradan başladı aslında.
Gerçi bu konu şu aralar sıkıntılı.
Yazsan bir dert yazmasan bir dert.
Aslında herşeyi yazmak gerekiyor. Özellikle kentin üzerine bir kâbus gibi çöken masonik örgütlenmeyi.
Neyse bir gün onu da yazarız.


















1976 yılında ise Alaybey tersanelerinde iki gemi kızağa konulunca bunların isimlerinden birinin tersanenin adını taşıması, diğerinin ise Dokuz Eylül olması kararlaştırılmıştı. 1966’dan on yıl sonra Dokuz Eylül tekrar sulara geri dönecekti. Mazotla çalışacaklar ve formları Atatürk’ün isimlerini verdiği Efes ve Sur gemilerine benzeyecekti. İki katlı, ön ve arka güvertenin bir bölümü açık ve Türk mühendislerinin imzasını taşıyan bu iki kuğunun yukarıda bahsettiğimiz Alman vapurlarından farkı ise dikdörtgen ve ahşap pencerelerin kareye dönüşmesiydi. İki vapur 2012 yılına kadar İzmir körfezinin iki yakası arasında milyonlarca yolcu taşıdılar. Ekonomik ömürlerinin sona ermesiyle -ki ne derece doğru olduğunu bilemeyiz- önce satışa çıkarıldılar, daha sonra da müşteri çıkmadı bahanesiyle batırıldılar. Memleketimizde sanayi müzeciliğine önem verilmediğinden balıklara yuva olmaları daha uygun görüldü. Çağdaş uygarlığa ulaşmakta bir kez daha sınıfta kalmıştık.
Dokuz Eylül, ikiz kardeşi Alaybey’le derin sular altında huzur içinde sonsuz uykularına daldılar demek isterdim ama maalesef öyle değil. Çünkü huzursuz bir uyku onlarınki. Bin bir özenle yaratılan ve on yıllarca okul çocuklarına kutsal bir mitoloji olarak aktarılan en önemli simgeyi kendi elleriyle deniz dibine gönderen bir şuursuzluğun sebebini düşünmekte ve acıyla çürümekteler. Sanırım onlar sular altında yok olurken biz de kimliğimizi kaybetmenin acısını yaşayacağız. Çok uzun konuştuk galiba. Gelin şimdi tören alanına gidelim ve hamasi nutukları dinleyip kendimizi uyuşturalım.