İzmir‘deki otopark sorununu ele aldığım yazı serisinin geçtiğimiz haftaki ilk bölümü beklediğimden fazla ilgi görüp çeşitli tartışmalara konu oldu.
Böylelikle motorlu araç sahibi olmayan çoğu insanın küçümseyip önemsemediği bir konunun aracını park edecek yer bulamayan ya da İZELMAN‘ın uyguladığı yüksek otopark ücretlerinden yakınan araç sahipleri açısından ne ölçüde önemli olduğunu bir kez daha anlamış olduk.
Bu arada Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) de ülkemizdeki ve İzmir‘deki yeni araç sayılarıyla ilgili verilerini açıkladı ve böylelikle 2025 yılı Eylül ayında İzmir‘de trafiğe çıkan araç sayısının Ekim ayında 10.685 araçlık artışla 2.071.425’e ulaştığını öğrendik.
Soru: Daha nereye kadar?, Fotoğraf: Andy Arthur
Evet, geçen haftadaki yazımda da belirttiğim gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi ile diğer 30 ilçe belediyesinin trafiğe çıkan 2.071.425 adet aracın tümüne otopark yeri sağlamak gibi bir yükümlülüğü olmamakla birlikte; bir yandan, araç sahibi 2.071.425 İzmirli ile araç sahibi olmayan 2.421.817 İzmirli arasında belediyelerce yapılan otoparkların harcamalarına katılma açısından adaletin sağlanması, diğer yandan da başta yollar ve kaldırımlar başta olmak üzere kamusal alanlara park eden araçlar nedeniyle araç trafiğini kolaylaştırmak ve yaya haklarını korumak amacıyla artan araç sayısı ile paralel bir şekilde kent merkezi dışında bu araçların park edebileceği uygun yerlerin bir an önce oluşturulup araç sahiplerinden uygun miktarlarda otopark ücreti alınması ya da toplu ulaşımın daha fazla kullanılması koşuluyla motorlu taşıt araçlarının kent merkezine girişlerinin kısıtlanması gerekiyor.
Kent içinde trafiğe çıkan motorlu araç sayısı ile mevcut otoparkların yetersizliği arasındaki dengesizliğe ilave olarak, son yıllarda ortaya çıkan diğer bir belâ; yani, kentin her yerine, her köşesine pervasızca park edip yıllarca orada park eden motorlu ve motorsuz binlerce karavanla neoliberal zihniyetin bu sorun olan “ulaşım” kavramıyla “kamusal” olanı tu kaka ederek bir kent sorunu olmaktan çıkarması ve bir yerden bir yere gitmeyi bireyin istek, arzu ve keyfine dönüştüren “hareketlilik” kavramını piyasaya sürmesi, bu kavramın gönüllü pazarlamacılığı üstlenen başta akademisyenler olmak üzere planlamacılar ve belediye bürokratları tarafından kabul görüp ulaşım planlarının baş köşesine yerleştirilmesi ve bu bağlamda kentte hareket eden her şeyin kutsaması ile birlikte sayısı denetimsiz bir şekilde artan elektrikli e-scooter ve bisikletlerle e-motorlar ulaşımı içinden çıkılmaz hale getirdiğinde belediyeler üzerindeki mevcut yükün daha da arttığını görürüz.
Belediyelerce mahalle aralarında büyük bir maharetle yaratılan cep şeklindeki otoparklara park edip günlerce, aylarca; hatta, yıllarca orada kalan motorlu taşıt araçlarından ve karavanlardan ücret alınmadığını biliyor musunuz?
Bölgedeki araç sahiplerinin kullanması amacıyla yakınındaki bir yeşil alanın kemirilmesi suretiyle yaratılan en az 10 araçlık bu otoparktan ücret alınmadığını biliyor musunuz?
Kentlerdeki otopark hizmetleriyle ilgili sorunları daha etkili bir şekilde çözmek ve kentlerin uygun yerlerinde yeterli düzeyde otopark yapılmasını sağlamak amacıyla motorlu taşıt aracının fabrika çıkışı ya da ithali sonrasındaki satışı sırasında, o taşıt aracının hangi kentte, hangi koşullar altında kullanılacağı hususu dikkate alınmadan yüksek vergiler almayı ve buna ek olarak kentteki yeni bina yapımlarında bina sahibine otopark yapma zorunluluğu getirilmesini, bu sağlanamadığı takdirde belediyelerce genel otoparkların yapılması amacıyla ayrı bir fonun oluşturulmasını ve bu fondaki paranın sadece otopark yapımına harcanmasını öngören ve günlük pratik içinde çoğu kez çalışmayan ya da çalıştırılmayan mevcut sistemden vazgeçerek, aracın hangi kentte hangi koşullarda kullanıldığını, bu bağlamda otopark ihtiyacının hangi kentlerde ortaya çıktığını dikkate alan daha güncel ve pratiğe daha yakın bir yaklaşımla kentte yaşayan ve çalışan her araç sahibinden her yıl motorlu araç vergisine benzer bir verginin belediyelerce alınmasını ve bu şekilde tahsil edilen verginin sadece otopark yapımına tahsis edilmesini, otopark yapımlarında o bölgede bulunan vergi mükelleflerinin dikkate alınmasını sağlayan bir sistemin oluşturulması sağlanabilir.
Tabii ki bunu sağlamak amacıyla öncelikle otopark hizmetinin bir kamu hizmeti olduğunu kabul ederek; hizmeti, ticareti ve kârı ön plana alan, özellikle de şehir içi yolların bir şeridinde yaratılan uyduruk otoparklarda görevlendirilen işçilerin maliyetini karşılamak amacıyla otopark ücretlerini devamlı arttıran, bazı hatırlı semt, meslek mensubu ve şahıslara ait ücretleri düşüren, bunu yaparken de yurttaşlar arasında ayrımcılık yapmaktan çekinmeyen belediye şirketleri yerine işi doğrudan doğruya belediyede boş boş oturup çalışmadığı söylenen kamu görevlilerine ve bu görevlilerin hiyerarşik olarak bağlı olduğu birimlere yaptırmak gerekmektedir.
İzmir’in orta yerinde, Kemeraltı’nın girişindeki bu binlerce aracın park ettiği katlı otoparkın belediyece ruhsat alınmadan yapıldığını ve halen ruhsatsız olduğunu biliyor musunuz?
Ayrıca bunu yaparken kentteki otopark mafyasını besleyen mevcuttaki yüzlerce kaçak otoparkı yok etmek, yerleşim alanları içindeki çocuk oyun alanlarıyla mahalle parklarının içine araçların park etmesi amacıyla cep şeklinde yapılan otoparklar kullanımlarını ücrete bağlamak, başka bir deyimle tüm otoparkları belediye denetimine almak da gerekmektedir.
Tabii ki, bunu yapabilecek bilgi, birikim, deneyim ve beceriye sahipseniz…
Tabii ki laf ebesi gibi bol bol konuşmaktan çok sessizce hizmet vermeye değer verip işinizi yapıyorsanız…
Tabii ki “kamu hizmeti“, “kamu yararı“, “kamu kaynağı” ve “kamu zararı” gibi toplumsal mücadelenin kavramlarını kabul edip şirketleri bu işten alabiliyorsanız…
Tabii ki, şirketler ve onların kârı yerine halkın; yani, kamunun menfaatlerini düşünüyorsanız…
Bu haftaki yazımla gelecek haftalardaki yazılarımda İzmir‘de yaşadığımız otopark sorununu ele alarak; hem bu konu ile ilgili mevzuat hükümlerini, hem de bu konuda yaşananları dikkate alarak geliştirmeye çalıştığım çözüm önerilerini anlatmaya çalışacağım.
Bunu yapmadan önce de, konuyu düzenlemek amacıyla TBMM tarafından kabul edilen ya da bu yasalara göre çıkarılan yönetmelik hükümlerini, yazının ilerdeki bölümlerinde yer alacak hukuki değerlendirme ve tartışmalara temel yapmak üzere hatırlatacağım:
Toplu ulaşımın başarısız olduğu her yerde bireysel araç kullanımı artar ve otoparklar ağzına kadar dolar…
Belediyelerin otopark hizmetleriyle ilgili hukuki düzenlemeler
I- 5216 sayılı Büyükşehir Belediyeleri Kanunu
5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu‘nun 7. maddesinin (l) fıkrası hükmüne göre, “kapalı ve açık otoparklar yapmak, yaptırmak, işletmek, işlettirmek veya ruhsat vermek” büyükşehir belediyelerinin, yine aynı maddenin son fıkrası hükmüne göre, “bölge otoparkı, kapalı ve açık otoparklar yapmak, yaptırmak, işletmek, işlettirmek veya ruhsat vermek” büyükşehir kapsamındaki ilçe belediyelerinin görevidir.
5216 sayılı yasanın 26. maddesine göre büyükşehir belediyesi kendisine ait otoparkları işletebilir ya da bu yerlerin belediye veya bağlı kuruluşlarının % 50’sinden fazlasına ortak olduğu şirketler ile bu şirketlerin % 50’sinden fazlasına ortak olduğu şirketlere, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümlerine tabi olmaksızın belediye meclisince belirlenecek süre ve bedelle işletilmek üzere devredebilir. Ancak, belediye şirketlerince işletilen bu yerlerin üçüncü kişilere devredilmesi, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu‘nun hükümlerine göre yapılacaktır.
Otopark hizmeti konusunu düzenleyen 5216 sayılı kanunun “belediyeler arası hizmet ilişkileri ve koordinasyon” başlıklı 27. maddesinin son paragrafında ise, “İmar mevzuatı uyarınca belediyelerin otoparkla ilgili olarak elde ettikleri gelirler beş yıllık imar programına göre hazırlanan kamulaştırma projesi karşılığında bölge otoparkı için gerekli arsa alımları ile inşasında kullanılır. Bu gelirler bu fıkrada belirtilen amaç dışında kullanılamaz” hükmü bulunmaktadır.
Her gün trafiğe çıkan yeni taşıt araçlarının artması…
II- 3194 sayılı İmar Kanunu ve Otopark Yönetmeliği
Otopark hizmeti konusunun ele alındığı diğer bir kanun ise 3194 sayılı İmar Kanunu‘dur. Kanunun 37. maddesine göre; imar planlarının düzenlenmesi sırasında planlanan yerleşimin koşulları ile gelecekteki ihtiyaçları göz önünde tutularak gerekli otopark yerleri ayrılır. Otopark ihtiyacı bulunan bina ve tesislere gerekli otopark yeri ayrılmadıkça yapı izni, otopark yapılmadıkça da kullanma izni verilmez. Kullanma izni alındıktan sonra otopark yeri, plana ve yönetmelik hükümlerine aykırı olarak başka maksatlara ayrılamaz. Bu fıkra hükmüne aykırı hareket edildiği takdirde, ilgili idarece yapılacak tebligat üzerine en geç üç ay içerisinde bu aykırılık giderilir. Mülk sahibi tebligata rağmen müddeti içerisinde gerekli düzeltmeyi yapmaz ise, belediye encümeni veya il idare kurulu kararı ile bu hizmet ilgili idarece yapılır ve masrafı mal sahibinden tahsil edilir.
Aynı kanunun 44. maddesinin III. bendinde ise otopark yapılması gereken bina ve tesisler ile diğer hususlar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikte tespit edilir hükmü bulunduğu için bu hükme uyularak düzenlenen Otopark Yönetmeliği, 15 Eylül 2018 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Söz konusu yönetmelik, büyükşehir belediyeleriyle nüfusu 10.000 ve daha fazla olan yerleşmelerde; ayrıca, nüfusu 10.000’den az olmakla birlikte imar planı onaylanmış yerleşme ve alanlarla imar planı bulunmamakla birlikte bu yönetmeliğin uygulanacağına karar alınan bütün yerleşmelerde, yönetmeliğin yürürlüğe girdiği 15 Eylül 2018 tarihinden sonra yapı ruhsatı düzenlenmesi ve binalarda araçların yol açtığı parklanma ve trafik sorunlarının çözümü amacıyla otopark yapılmasını gerektiren bina ve tesislerde otopark ihtiyacının miktar, ölçü ve diğer koşullarıyla ilkelerini belirlenmiştir.
17 maddeden oluşan ve kabul edildiği tarihten bu yana geçen 7 yıl içinde 12 kez değiştirilen 2018 tarihli Otopark Yönetmeliği‘ni daha ayrıntılı incelediğimiz takdirde;
5216 ve 3194 sayılı kanunlarda yazılı olduğu şekilde, ihtiyacı karşılamak üzere imar planlarında gösterilen otopark alanlarını verimli ve etkin bir şekilde işletme anlayışından neredeyse vazgeçildiğini, kentlerde sayıları her geçen gün artan taşıt araçlarına yer bulmak kaygısıyla her iki kanuna aykırı bazı düzenlemelerin yapıldığını görürüz.
“Bırakayım mı, bırakmayayım mı?“
Örneğin yönetmeliğin “yol üstü (yol boyu) araç park yeri” tanımı imar planlarında kamu yolu olarak belirlenmiş cadde ve sokakların bir şeridinin yatay ve düşey işaretlemeler yapmak suretiyle otopark olarak kullanılabileceğini ifade etmekte ya da insanların esenlik ihtiyacını karşılamak amacıyla oluşturulan yapıların çevresindeki bahçeleri kemiren ortak otopark uygulamalarına yol açılmakta; böylelikle, kamunun genel kullanımına açık yol ve alanların 5216 ve 3194 sayılı kanunlara aykırı olarak özel araç sahiplerine tahsis edilmesini sağlamaktadır.
Aslında söz konusu yönetmeliğin yedi yıl gibi kısa bir süre içinde 12 kez değiştirilmesi bile yapılan düzenlemelerin artan taşıt aracı ve otopark ihtiyacı nedeniyle nasıl esnetilip tahrip edildiğini göstermektedir.
Tabii ki bu esnetmeye imar planlarının yapılmasında ya da değiştirilmesinde veya belediyelerce yürütülen fiili uygulamasında göz yumup izin veren; başka bir deyimle, mevcut mevzuata aykırılıkları dahil ettiğimizde karşımıza gerçekten kangrene dönüşmüş bir sorun çıkmaktadır.
Bu duruma örnek olarak, halen oturmakta olduğum 10 yaşındaki yeni binanın 1 metre kazılsa suyun çıktığı bataklık bir arazide yapılması nedeniyle yağmurlu havalarda su içinde kalan zemin altı otoparklara hiç bir taşıt aracının girememesini ya da 10 daireli binanın müteahhidi olduğunu daha sonradan öğrendiğim Mehmet Cengiz‘in amca oğlu Ahmet Cengiz‘in bu bina için yüksek miktardaki otopark ücretini ödememek amacıyla zemin seviyesinin altındaki otoparklara taşıt aracının girebilmesi için projesinde gösterilen duvarı örmeyişini en yakından deneyimlemiş biri olarak gösterebilirim. (1)
Yağmurla birlikte su içinde kalan yeraltı otoparkları…
Sayısı her yıl artan taşıt araçlarına rağmen otopark hizmeti verilmeyen ilçeler ve kapasitesi arttırılmayan otoparklar…
Gelelim İzmir‘deki otopark ihtiyacının nereden kaynaklandığı ve nasıl karşılandığı ya da karşılanamadığı; daha doğrusu bu konudaki yetersizlik konusuna…
Tabii ki otoparka ihtiyaç duyanlar bu kentte yaşayan ya da çalışan insanların milyonlarca lira vererek satın aldığı ya kiraladığı, o nedenle de onlar için çok değerli olan motorlu taşıt araçlarıdır… Aynen bir zamanlar ata binerek seyahat edenlerin atlarını hanlara, kervansaraylara teslim ettikleri gibi arzu nesnesi araçlarını güvenilir kişi ve yerlere; hatta, ne yaptıklarını bile bile çaresizlik içinde otopark mafyasının yönettiği otoparklara bırakırlar… Tabii ki, evlerinin, işlerinin önündeki buldukları sahipsiz bedava yerlere, kamuya ait alanlara park etmeyi fazlasıyla sevip bu tür yerlerin çoğalmasını şiddetle arzularlar… Milyonlarca liraya kıyıp aldıkları lüks arabalarını oralarda tek başına bırakıp arkalarına bile bakmadan gidebilirler…
O araçları üreten, onlara akaryakıt satan ya da malzemesini sağlayan ulusal ve uluslararası sermaye ise o araçların nerelere nasıl park edeceğini düşünmeden siyasi iktidara yaptığı baskılarla belediyeleri otopark yapmaya zorlar… Belediyeler ise araç sahibi olmayanların haklarını dikkate almaksızın araç sahipleri için otoparklar yapmaya, onları memnun etmeye çalışır… Hem de bu işin maliyeti, her geçen gün artan trafik sıkışıklığı ve bu araçların atmosfere saldığı zehirli gazları dikkate almadan… Hem de “sıfır karbon” ya da “sürdürülebilirlik” laflarını gevelemeden…
İzmir, nüfusu ve buna bağlı olarak yollarında dolaşan taşıt aracı sayısı her geçen gün devamlı artan bir kenttir… Hem ülkenin diğer bölge ve illerine göre daha gelişmiş, hem de bu kentteki tüketim ekonomisi hesapsız kitapsız bir düzeye yükseldiği için bu kentteki kişi başına düşen araç sayısı, ülke ortalamalarına göre daha fazladır… Bu durumu da en iyi şekilde 2018-2025 döneminde ülkemizdeki ve İzmir’deki araç sayısı ile kişi başına düşen araç sayılarının gelişimini gösteren aşağıdaki mukayeseli tablodan görmek mümkündür…
Yukarıdaki tablodan da görüleceği gibi, 2018 yılında 1 milyon 394 olan motorlu araç sayısı aradan geçen 7 yıl içinde % 47,83, otomobil sayısı % 39,18 oranında, genel olarak her yıl ortalama % 6,84 oranında artarak 2 milyonu geçmiş durumdadır.
Hem de anlı şanlı profesörlerin, şehircilik hocalarının suya yazılar yazarak hazırladığı “İzmir Modeli“, “Vizyon 2050” ve “Vizyon 2074” gibi afilli plan ve programlardaki motorlu taşıt sayılarıyla ilgili öngörüleri çiğneyip geçerek…
Üstüne üstlük kent bütününde yer alan 30 ilçede havayı kirleten araç sayısı böylesine olağanüstü bir artış gösterirken İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin; daha doğrusu belediyenin yetki verdiği İZELMAN‘ın şirketinin, 2024 yılı ADNKS verilerine göre diğer 19 ilçede yaşayıp çalışan1.481.997 kişiyi; yani, İzmir nüfusunun% 32,99’unu sanki İzmirli değillermiş, İzmir Büyükşehir Belediyesi sanki onların ödediği vergilerden pay almıyormuş gibi sadece 11 metropol ilçede görev yapmakta, ilçe belediyeleriyle işbirliği içinde bir çalışma yürütmemekte ve işlettiği otopark sayı ve kapasitesinde bu artışı karşılayacak ciddi bir yatırım yapmadığını dikkate aldığımızda kentteki otopark sorununun içinden çıkılmaz bir kaosa dönüşeceğini söyleyebiliriz.
Aynen yıllardır katı atık toplama ve arıtma konusunda çözüm bulunmayıp tek bir yatırım yapılmayışı nedeniyle bugün hep birlikte yaşadığımız içinden çıkılmaz durum gibi!
İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde faaliyette bulunan 30 ilçe belediyesiyle ilgili otopark hizmeti verilerinin bilinmeyişinin yanında, İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da İZELMAN tarafından işletilen otoparklarla ilgili verilerin geçmiş yıllarda yayınlanmayışı nedeniyle 2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı 2030 ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 28 Kasım 2022 tarihli İzmir Veri Seti rakamlarını; ayrıca, halen İZELMAN‘a ait web sayfasında yer alan rakamları dikkate alarak hazırladığım aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZELMAN, hizmet verdikleri 11 metropol ilçede son yıllarda ciddi bir otopark yatırımı yapmamış, sayıları her geçen gün taşıt araçlarının yarın öbür gün nereye park edeceklerini kendine dert edinmemiştir.
Görüldüğü gibi bir yanda toplam sayısı 2.065.740’a ulaşıp her geçen yıl hızla artan motorlu araç sayısı, diğer yanda da bu araçların ancak 14.797’sine; yani, % 0,72’sine otopark hizmeti sunabilen ve bununla övünüp sudan sebeplerle tarifeleri indirip yükselten bir büyükşehir belediyesi ve onun kangren haline gelmiş otopark hizmeti… Diğer yandan da gerek metropol alan içinde yer alan 11, gerekse bu alan dışında yer alan 19; toplam olarak 30 ilçe belediyesinin otopark hizmeti konusunda kendi başına ya da büyükşehir belediyesi ile birlikte ne yaptığından haberdar olmadığımız, belki de kendilerinin de ilgilenmediği bir bilinmezlik… Karşımıza çıkan bu kötü manzaradan da anlaşılacağı üzere, ismi ister İzmir Büyükşehir olsun, ister İZELMAN olsun 12.012 kilometrekarelik büyük bir alanda hizmet vermekle yükümlü olan bir büyükşehir belediyesi ile 30 ilçe belediyesi bu hizmeti yeterince vermiyor ve gelecekte de vereceğe pek benzemiyor…
Bu durumda tabii ki mevcut otopark kapasitesinin, trafiğe kayıtlı motorlu taşıt aracı kadar olması gerektiğini söyleyip adeta her motorlu taşıt aracına bir otopark yeri ayrılmasını istemiyoruz. Ama kent içi ve dışında bugün itibariyle 2 milyonu aşan taşıt aracı için daha fazla otopark yapılması gerektiğini, otopark yapımı için inşaat sahiplerinden toplanan paraların başka işlere harcanmayıp bu işe harcanması gerektiğini; ayrıca, en iyi çözümlerden birinin kent içindeki trafiği hafifletmek olduğunu bilmekle birlikte -ne hikmetse- her tür otoparkın, özellikle de katlı otoparkların kent içinde yoğunlaştığını görüyoruz.
Son günlerde gündemimize giren İzmir belediyeleri ilgili 2024 yılı Sayıştay denetim raporları, İzmir yerel basınının alışık olduğumuz tavrını; daha doğrusu, belediyeleri ve belediye başkanlarını kollayan tutumunu bir anda değiştirdi ve her bir gazete, her bir sosyal medya hesabı bu yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıklardan sanki daha önceden haberdar değillermiş, bu konuları bilmeyip ilk kez duyuyorlarmış gibi manşetler atarak raporlarda yazılı olanları büyük bir iştahla yazıp çizip anlatmaya başladı.
Besleme basının yerel iktidardan yana tutumunda ara verilen teneffüs zamanı: Sayıştay denetim raporlarının yayınlandığı Kasım ayı…
Ortaya çıkan yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıklarda yerel ve ulusal basının payı…
Oysa ben ve benim gibi bu konulara ilgi duyan gazeteci, uzman, meslek örgütü yöneticisi ve sosyal medya yazarının bir kısmı, şimdi yayınlanan raporlarda yazılı olanları, belediyeye ve başkanına yakın çevrelerce aforoz edilip kara listeye alınmayı göze alarak; hatta sabık belediye başkanı Tunç Soyer‘in “sürüm sürüm süründüreceğim” diyerek tehdit ettiği gerçek gazeteciler tarafından yıllardır dile getirip anlatılmaya, belediye ve şirket yöneticilerini uyararak doğrusunu dile getirmeye çalışıyordu…
Oysa bu tür yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıklarda, menfaatleri uğruna konuyu gündeme taşımayan, bu konularda gerekli uyarıları yapmayan yerel ve ulusal basının da payı vardı… Bu tür konuları zamanında dile getirmiş olsalardı, belki de bu yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıkların bir kısmı yapılmaz, yapılamazdı…
Çünkü yasama, yargı ve yürütmenin yanındaki 4. güç olarak tanımlanan basın, genel yönetimle yerel yönetim üzerindeki güç ve etkisini kullanarak hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirebilirdi…
Yerel ve ulusal basının bu tür konuları, belediyelerden reklam, ücret ya da yardım adıyla aldıkları mali kaynakları dikkate alarak zamanında yayınlamaması, olayları bilerek ve isteyerek görmezlikten gelmesi; aynen benim 2015 yılında gündeme getirip mahkemeye taşıdığım İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin çalınan tabloları ile ilgili olayda yaşadığım gibi konunun Sayıştay‘a intikal edip yazılan denetim raporunda yer alması üzerine gazetelerin ilk sayfalarına yerleştirilen sürmanşet haberlerle ikiyüzlü bir tutumun ortaya çıkmasına neden oluyordu…
Sayıştay denetim raporları yayınlanana kadar görevde tutulan şirket yöneticileri…
Denetim raporlarında yazılanların büyük bir kısmı, aynı zamanda 1 Nisan 2024’den bu yana iktidarda olanlarla ilgilidir…
Sayıştay denetim raporları ile ilgili bu haberlerde, anlatılan yolsuzluk ve usulsüzlüklerin bir kısmı 2024 yılının ilk üç ayına ait olmakla birlikte; 9 aylık büyük bir kısmının şimdi iktidarda olan yeni belediye başkanlarına ait olduğu unutulmakta, bütün suç eski belediye başkanlarıyla onların ekiplerine yüklenmekte; hatta, bazı gazete ve gazeteciler hızını alamayışı nedeniyle Sayıştay‘a parmak sallayıp adeta her belediye yöneticisinin yanında bir Sayıştay “müfettişi” konulduğunu iddia ettiği görülmektedir.
Ama İZBETON soruşturma ve davasından hemen sonra hepimizin yeni yolsuzluk haberleri beklediği İZTARIM ve İZDOĞA gibi şirketlerin 2024 yılı Sayıştay denetim raporlarının açıklanması ile eş zamanlı olarak yapılan gözaltı ve tutuklamalar ile şirket yöneticilerinin Cemil Tugay tarafından anında görevden alınması arasındaki ilginç tesadüfü araştıran, Sayıştay denetçilerinin “bu konularda savcılığa gitmezseniz ben de rapora yazarya da savcılığa giderim” şeklinde ortalığa atılan rivayetin bu durumda kimin işine yaradığını sorup soruşturan ya da şirketlerin başındaki yöneticileri 1 Nisan 2024 tarihinden bu yana değiştirmeyip de Sayıştay raporlarının ortaya çıkışı ile birlikte değiştiren belediye başkanı Cemil Tugay‘ın neden böyle yaptığını ortaya koyan ya da İZTARIM ve İZDOĞA konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi Teftiş Kurulu Başkanlığı‘nca yazılıp savcılığa iletilen denetim raporlarını merak eden tek bir gazete ya da gazeteciye rastlamadım.
Kapitalizmin ve özelleştirmenin mabedi: Belediye şirketleri…
Sayıştay denetim raporlarında yer almayan konular…
Ta ki, bu konuları daha önce ele alıp onlarca yazı yazan sevgili dostum, gerçek gazeteci sevgili Serdar Öztürk‘ün 8 Kasım 2025 tarihinde yayınlanan “İzmir Büyükşehir’in dipsiz kuyusu: İZTARIM” başlıklı yazısına kadar… (1)
Ancak Serdar Öztürk‘ün bu yazısının bu sorunu şimdi ele alan tek yazı olmadığını, Öztürk‘ün 2023, 2024 ve 2025 yıllarında kaleme aldığı 6 ayrı yazısı daha olduğunu; bu çerçevede, 2024 yılına ait İZTARIMSayıştay denetim raporunun bu yazılarda dile getirilen Bayındır Süt Fabrikası‘nın yapımı gibi bazı konuları ele almakla birlikte İZTARIM tarafından üretilen tarım ürünlerine verilen “İzmirli” markasının başına gelenler, Alsancak‘taki İtalya sokağında açıldığı söylenmekle birlikte gerçekte açılmayan lüks restoran, ABD‘ndeki marketlerin raflarına yerleştirilen mallar, Silivri kaynaklı kişi ve şirketlere verilen usulsüz ihaleler ve depolanan Karakılçık buğdayının başına gelenler gibi daha da önemli bazı konuları es geçtiğini, bu konuları gündeme getirmediğini belirtmem gerekiyor.
O nedenle, İZTARIM‘la ilgili söz konusu Sayıştay denetim raporunun, Serdar Öztürk‘ün kullandığı deyimle “turpun büyüğü” ile ilgilenmediğini, yakalayıp ele aldığı konuların İZTARIM‘la ilgili iddiaların sadece bir kısmı ile ilgili olduğunu, belki de uydurulan “savcılığa gidin, gitmezseniz ben gider ya da yazarım” rivayetini doğrulayan; böylelikle, Cemil Tugay‘ın bu operasyondaki rol ve tavrını gizleyen senaryodaki Sayıştay denetçisi tarafından rapora alınmadığını söyleyebiliriz… Hele ki Tunç Soyer‘in belediye başkanı olduğu 2022’de belediyeyi denetledikten sonra belediyenin genel sekreteri olmak için çalışan ya da başka bir rivayete göre Tunç Soyer tarafından genel sekreter yapılmak istenen, denetimi sırasında İZBETON‘nun tartışmalı ihale dosyasını inceleyen Sayıştay denetçisi Cengiz Caba‘yı unutmadığımız dikkate alınırsa…
Suç potansiyeli olanların şirket yöneticisi yapılması…
Belediye şirketlerinde “kamu zararı” olur mu?
Gelelim bugünkü yazımızın konusunu oluşturan “kamu zararı” kavramının belediye şirketleri açısından anlamıyla uygulamadaki şekline…
5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu‘nun 71. maddesine göre kamu zararı; kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır.
Bu madde hükmüne göre kamu zararının belirlenmesinde; iş, mal veya hizmet karşılığı olarak belirlenen tutardan fazla ödeme yapılması, mal alınmadan, iş veya hizmet yaptırılmadan ödeme yapılması, transfer niteliğindeki giderlerde, fazla veya yersiz ödemede bulunulması, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek fiyatla alınması veya yaptırılması, idare gelirlerinin tarh, tahakkuk veya tahsil işlemlerinin mevzuata uygun bir şekilde yapılmaması, mevzuatında öngörülmediği halde ödeme yapılması esas alınır.
Kontrol, denetim, inceleme, kesin hükme bağlama veya yargılama sonucunda belirlenen kamu zararı, zararın oluştuğu tarihten itibaren ilgili mevzuatına göre hesaplanacak faiziyle birlikte ilgililerden tahsil edilir.
Alınmamış para, mal ve değerleri alınmış; sağlanmamış hizmetler sağlanmış; yapılmamış inşaat, onarım ve üretimi yapılmış veya bitmiş gibi gösteren gerçek dışı belge düzenlemek suretiyle kamu kaynağında bir artışa engel veya bir eksilmeye neden olanlar ile bu gibi kanıtlayıcı belgeleri bilerek düzenlemiş, imzalamış veya onaylamış bulunanlar hakkında Türk Ceza Kanunu veya diğer kanunların bu fiillere ilişkin hükümleri uygulanır.
Ayrıca, bu fiilleri işleyenlere her türlü aylık, ödenek, zam, tazminat dahil yapılan bir aylık net ödemelerin iki katı tutarına kadar para cezası verilir.
Kamu zararının, bu zarara neden olan kamu görevlisinden veya diğer gerçek ve tüzel kişilerden tahsiline ilişkin usûl ve esaslar, Maliye Bakanlığı‘nın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılıp 16 Ekim 2006 tarih, 26324 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Kamu Zararlarının Tahsiline İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikle düzenlenir.
Hem belediye hem de şirket yöneticisi olup şirketlerin sağladığı kolaylıklardan yararlanıp kolayına suç işleyenler…
Kapitalizmin ve özelleştirmenin mabedi şirketlere tanınan ayrıcalıklar ve bu ayrıcalıklardan yararlanıp paçayı kurtaran belediye ve şirket yöneticileri…
Kamu zararı kavramı söz konusu kanun ve yönetmelikle ayrıntılı olarak düzenlenmekle birlikte; burada sözü edilen kamu zararının ortaya çıkması için zarara uğrayan kurumun genel yönetim kapsamındaki kamu kurumu (Uluslararası sınıflandırmalara göre belirlenmiş olan, merkezî yönetim kapsamındaki kamu idareleri, sosyal güvenlik kurumları ve mahallî idareler) olması, zarara uğratanın da kamu görevlisi olması gerekir. Bu anlamda bir kamu kurumu bir kamu görevlisi tarafından zarara uğratılmadığı sürece kamu zararından söz edilmesi mümkün değildir. Bu anlamda bir şirketin bir şirket görevlisi tarafından zarara uğratılması durumunda ortaya çıkan zarar, kamu zararı olmayıp şirket zararı olarak kabul edildiği için bunun kamu zararı olarak nitelenmesi mümkün değildir.
Bilindiği üzere kamu hukukunun bir kavramı olarak kabul gören kamu zararına neden olmak yine kamu hukuku içinde özel cezalandırma hükümlerine tabi olup kamu görevlilerine kamu zararına neden oldukları için verilen cezalar, Türk Ticaret Kanunu kapsamında kurulup faaliyet gösteren şirketlerde zarara neden olanlara verilen ceza ya da uygulamalara göre daha az, daha hafiftir. Çünkü kar ya da zarar etmek bir şirket için beklenen, olası bir şey olmakla birlikte kamu zararı kamu kuruluşları için beklenmeyen, istenmeyen; o nedenle de, bedeli ağır cezalarla ödetilen bir kamu suçudur.
O nedenle gerek İZBETON davasında, gerekse önümüzdeki günlerde mahkemeye intikal edeceği anlaşılan İZTARIM ve İZDOĞA soruşturmalarında sözü edilen kamu zararı kavramının pek de önemli ve etkili olmayacağını ifade etmek isterim. Çünkü kapitalizmin temel kurallarına göre her şirket kar ya da zarar etmek üzere kurulur ve bu durum şirketlerin “fıtratında“; yani işin doğasında, gereğinde olan ve önceden bilinip kabullenilen bir sonuçtur.
Bu çerçevede benim bugün üzerinde durmak isteğim konu ise, belediye meclislerinin belirlediği sermaye ile kurulan ve her sermaye artışında yeni bir meclis kararına gerek duyan belediye şirketlerinde meclis kararıyla belediye kasasından çıkan kamu kaynağının şirkete aktarılması durumunda anında kamu kaynağı olmaktan çıkarak şirket sermayesine dönüşmesi; böylelikle, belediye hizmetlerinin özelleştirilmesini sağlayan her şirketin kuruluşunda ya da sermaye artışında belediyeye ait kamu kaynaklarının zarar edeceği önceden bilinen ve bu nedenle zararın normal karşılandığı şirketlere transfer edilerek çarçur edilmesi, kamu kaynağının bilerek ve isteyerek; daha doğrusu kasten, önceden planlayıp, bilerek ve isteyerek kamu zararına dönüşmesi ile ilgilidir.
Ama ne hikmetse CHP, CumhuriyetDönemi‘nin kazanımları olarak nitelediği yüzlerce Sümerbank, Etibank ve çimento fabrikasının TMSF eliyle özelleştirilmesine karşı çıkmakla birlikte; ülke nüfusunun % 93,3’ünün yaşadığı belediye sınırları içindeki belediyelere ait mal ve hizmetlerin belediye şirketleri eliyle özelleştirilmesini teşvik etmekte; böylelikle, belediyelerin elindeki kamu kaynaklarının hızla şirketler eliyle kamu kaynağı olmaktan çıkmasını ve bu şirketlerde ortaya çıkan zararların da “kamu zararı” olarak kabul edilmemesini özendirmektedir.
Şirket malzemelerini alıp gidenler ve o malzemelerin peşine düşmeyenler…
Sonuç olarak…
O nedenle İZBETON, İZDOĞA ve İZTARIM gibi şirketlerdeki kamu zararları ve İZTARIM‘da gördüğümüz gibi içlerinde akıllı telefonların, notebook bilgisayarların, tabletlerin, telsiz telefonların ve yazıcıların bulunduğu (alındıkları tarihteki fiyatlara göre) 152.757 liralık elektronik eşyayı rahatlıkla alıp götürerek yaptıkları danışıklı döğüş niteliğindeki hırsızlıklar, muhtemeldir ki, konuyu ele alan mahkemeler tarafından kamu zararı olmak yerine şirket zararı olarak niteleneceği için adı geçen birçok şirket yetkilisi beraat edecek ve eskiden olduğu gibi “sürdürülebilir yolsuzluğun” aklanmış siyasileri ve bürokratları olarak aramızda dolaşmaya başlayacaktır. (2)
İşte o anlamda, bir kez daha ifade edelim ki Kapitalizmin kutsal mabedi şirketlerin, kendilerine tanınan ayrıcalıklar nedeniyle adı ne olursa olsun kendilerine “devrimci“, “solcu“, “halkçı“, “sosyal demokrat” diyen CHP kadroları, şirketler hukukunun kendilerini koruyup kolladığını bilerek ve “Yaşasın Kapitalizm, Yaşasın Şirketler!” diyerek Kapitalizmin yeni ufkunda doğru yol almaya başlayacaktır.
Ufak; ama önemli bir hatırlatma: Bunca Sayıştay denetim raporu ve savcılıkça uygulanan gözaltı ve tutuklamalar arasında hiç kimsenin aklına gelmeyen bir konu: İZBETON, İZTARIM ve İZDOĞA‘nın bu tür yolsuzluklar yapmaması, şirket zararlarına neden olmaması amacıyla bu yıllarda bu şirketleri yeminli mali müşavir olarak kimler ya da hangi kurumlar denetliyor ve hangi raporları veriyordu acaba? Bence yerel basının bu konuyu da merak edip araştırması gerekiyor…
Karadurak, İ., Genç, G., Kamu Zararı ve Kamu Personelinin Mali Sorumluluğu, Tarım ve Orman Bakanlığı Yayını,
Küçük, H., “Türkiye’de Belediye Şirketlerinin Denetimi Üzerine Bir Değerlendirme“, Journal of International Management, Educational and Economics Perspectives 3(1) (2015) 39–52, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/368440
Bu sayfanın yazıları çoğu kez dünyanın, ülkemizin ve yaşadığımız kentlerin içinde bulunduğu ekonomik krizler, toplumsal sorunlar ve kültürel yozlaşmalar nedeniyle ortaya çıkan sorunlarla ilgili olup bu sorunların nasıl çözümlenebileceğine ilişkin önerilerin dile getirildiği muhalif eleştirilerden oluşur.
Böylelikle her kurum, makam ya da kişinin iktidardaki güç tarafından satın alınıp pasifleştirildiği bir ortamda bütün kötülük ve olumsuzluklara rağmen iyiliğin, gelişimin ve yaratıcılığın özünü oluşturan bilimsel ve eleştirel düşünceyi canlı tutmaya çalışırız.
Ama bu kez uzun bir aradan sonra eleştiriyi, muhalefeti bırakarak yapılan işi kutlamayı, sahiplenmeyi ve başkalarına örnek göstermeyi amaçlayan bir yazı yazmanın keyfini yaşıyorum.
Çünkü, atılan ilk kurşunlarla başlayan bir antiemperyalist mücadelenin 9 Eylül 1922 tarihinde bu kentte sonuçlandığı, savaşın hemen bitiminde yine aynı kentte toplanan İzmir İktisat Kongresi ile kuruluşun ilk adımlarının atıldığı kadim bir kentin insanı olarak bu kentte 103 yıldır kurulmayan İzmir Kurtuluş Savaşı Müzesi‘nin kurulması için mücadele edip bu uğurda gönüllü yurttaşların imzalarını toplarken hemen yanı başımızdaki Manisa‘da geçtiğimiz hafta; yani, 29 Ekim 2025 tarihinde oldukça etkileyici bir Manisa Kurtuluş Müzesi açıldığının haberini vermek isterim!
Manisa Kurtuluş Müzesi, Kaynak: Yalın Mimarlık
Manisa Kurtuluş Müzesi, Fotoğraf: Erol Şaşmaz
Manisa Kurtuluş Müzesi, Vaziyet Planı
Üstüne üstlük İzmir‘deki kitleler ellerine aldıkları ya da balkonlarına astıkları bayraklarla; ama, yaşadıkları kentte Cumhuriyet‘in ilanıyla sonuçlanan o savaşa dair tek bir iz, tek bir hatıra mekanı olmadığını düşünmeksizin Cumhuriyet‘in 102. yılını alışıldık bir biçimde kutlarken Manisa Büyükşehir Belediyesi ve Manisalılar Manisa‘daki milli mücadeleyle Manisa yangınını bir anı mekanı olarak hatırlatıp dersler çıkarmamızı sağlayan mükemmel bir müzeyi açmakla meşguldüler…
Bizler de aynı gün Erol Şaşmaz ve Kenan Erdemir‘le birlikte onların konuğu olarak bu büyük şölene katılarak onların sevincine ortak olmaya çalıştık…
Manisa Büyükşehir Belediyesi binasının hemen yanındaki 5.430 metrekarelik bir alanda 2011-2013 döneminde yapılıp halen faal olan Çanakkale Şehitleri Müzesi‘nin hemen yanındaki 3.800 metrekarelik alanda ve 2020-2025 döneminde yapılan bu yeni müze, Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre yine aynı bakanlığa ait Manisa ve Akhisar müzeleriyle Celal Bayar Üniversitesi‘ne ait Tıp Tarihi ve Deontoloji Müzesi, Yunus Emre Belediyesi‘ne ait Manisa Osmanlı Müzesi ve Manisa Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Çanakkale Şehitleri Müzesi‘nden sonra kentin altıncı, Manisa Büyükşehir Belediyesi‘nin de ikinci müzesi olma özelliğini taşıyor.
Bu anlamda 2025 yılı itibariyle 9.841.000 kişilik nüfus ve 253 müzeyle bir müze başına düşen kişi sayısının 38.897 olduğu Londra ile aynı yıl itibariyle 1.475.353 kişilik nüfus ve 6 müzeyle bir müze başına düşen kişi sayısının 245.892 olduğu Manisa‘yı kıyaslamanın bile mümkün olmadığını ve bu çerçevede anlamlı bir kıyaslama yapmak için Manisa‘nın daha fazla müzeye sahip olması gerektiğini ifade etmeliyim.
Yapının tasarımcı mimarları Ömer Selçuk Baz ve Heval Zeliha Yüksel…
Manisa Çanakkale Şehitleri Müzesi ile Manisa Kurtuluş Savaşı Müzesi’ndeki diyaromaların ressamı Rus Devlet Sanatçısı Alexander Samsonov
Manisa Kurtuluş Müzesi diyaroması önündeyiz… Soldan sağa Elkhan Piriev, Alexander Samsonov, Erkan Akbalık, Kenan Erdemir, Ali Rıza Avcan… Fotoğraf: Erol Şaşmaz
Gelelim yeni Manisa Kurtuluş Müzesi‘ni anlatmaya…
Savaş mimarisi çerçevesinde beton ve tuğla ile imal edilip bana 2. Dünya Savaşı sırasında Çatalca kırsalında yapılan beton korunaklarla aynı savaşın Batı cephesini oluşturan Normandiya kıyılarına Almanlar tarafından yapılan betonarme D-Day korunaklarını ya da iki sene önce Edirne‘de gördüğüm Krupp toplarıyla donatılan tabya ve siperleri hatırlatan düzenlemeler, müzenin konusu ile mekanı arasındaki uyum ve örtüşmenin ne kadar iyi, yerinde ve etkileyici olduğunu gösteriyordu.
Örneğin müzeye girişte zemine inişimizi sağlayan siper benzeri geçiş koridoru, içeride askerin ve askeri malzemenin saklanıp korunmasını sağlayan dayanıklı malzemeyle yapılmış geniş kubbeli yaşam alanları ve bu alanlar arasındaki geçişler bizleri korunak, tabya, siper ve cephe sözcükleriyle ifade edilen sahici bir savaş alanında bulunduğumuz duygusuna ulaştırıp tavana asılan şehit askerlerin künyeleri, ateş tuğlasıyla yapılmış şehit asker heykelleri ve daha önce Gaziantep, Anıtkabir, Harbiye Askeri Müzesi gibi yerlerde çalışmış Rus devlet sanatçısı Alexander Samsonov‘un büyük ve etkileyici diyaroması bu mekanın aynı zamanda insanın varlığı açısından bir savaş; yani, bir yok oluş mekanı olduğunu da gösteriyordu.
Mekan düzenlemesi ayrıca Orta Asya kökenli kurganları ya da Salihli Bintepeler‘deki antik tümülüsleri; yani, yapay mezarları hatırlatıyor; böylelikle, Çanakkale Şehitleri Müzesi ile Manisa Kurtuluş Müzesi‘nin insanların yaralanıp ölümüyle, kahramanca dövüşüp ölen şehitlerle ilişki kurulmasını sağlanıyordu.
Açılış töreni sırasında başta Rus devlet sanatçısı Alexander Samsonov ve Alexander Samsonov‘a ait “Resimlerle Türkiye Tarihi” isimli albümü armağan eden Elkhan Piriev, Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu, Manisa Büyükşehir Belediye Başkan danışmanı Ferhat Fırat, müzenin mimarı Ömer Selçuk Baz, yerel tarih araştırmacısı Erkan Akbalık ve daha çok kooperatifçilik geçmişi ile tanıdığımız Mustafa Pala ile söyleşerek müze hakkında bilgiler aldım ve önerilerimi ilettim.
Bu güzel müzenin açılışı sonrasında Ahmet Büke, Ahmet Çınar, Ayşegül Güngören, Erol Gördük ve Barış Özel gibi tanıdığım tüm Manisalılara, Manisa‘nın dostlarına; ayrıca tüm İzmirli arkadaş, dost ve yoldaşlarıma bu müzeyi bir an önce gezip sahip çıkmalarını, buraya daha fazla ziyaretçinin gelip gezmesi için çaba harcamalarını öneriyorum.
Tabii ki müzenin henüz bitmeyen kısımlarının bir an önce bitirilmesi, müzenin anlaşılıp kavranmasını kolaylaştıracak ayrı bir kataloğunun hazırlanması, İnternette Çanakkale Şehitleri Müzesi ile Manisa Kurtuluş Müzesi için ayrı ayrı web sayfaları hazırlanması ve hatta bu müzelerin dost ve sempatizanlarının dijital ağlar üzerinden örgütlenmesi için sosyal medya sayfalarının açılması koşuluyla…
Biz İzmirliler için de, Manisa‘nın yapıp ortaya koyduğu böylesi değerli bir girişimin son ayağı olarak İzmir‘e layık bir İzmir Kurtuluş Savaşı Müzesi‘nin bir an önce yapılıp açılması için mücadele etmemiz, bu uğurda uğraşmamız ve sesimizi daha fazla çıkarmamız gerekiyor…
Ve tabii ki, bu mücadele, bu uğraş, benim yaptığım bu çağrı konusunda sessiz kalıp dili lal olan İzmir yerel basını ile böylesine önemli bir konuda bir müzeyi açmak varken mutfak ve maske müzesi gibi müzeleri açmakla meşgul İzmir belediyeleri ve sivil toplum örgütlerini de bu kampanyaya dahil etmek üzere…
Şehit Künyeleri, Manisa Kurtuluş Müzesi, Fotoğraf: Erol Şaşmaz
Barışın Simgesi Zeytin Ağacı ve Savaş Alanları, Manisa Kurtuluş Müzesi, Fotoğraf: Erol Şaşmaz
Kum Torbalı Siperler, Manisa Kurtuluş Müzesi, Fotoğraf: Erol Şaşmaz
Son bir söz olarak; Manisa Kurtuluş Müzesi‘nin oluşumunda emeği geçen;
Bir önceki Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün‘e,
Manisa Büyükşehir Belediyesi başkan danışmanı mimar Azmi Açıkdil‘e,
Manisa Büyükşehir Belediyesi eski başkanı rahmetli Ferdi Zeyrek ile İzmir‘de bir Kurtuluş Savaşı Müzesi açılması için imza veren şimdiki başkan Besim Dutlulu‘ya,
Projenin danışmanlığını yapan Prof. Dr. Nurettin Gülmez‘e, Prof. Dr. Nejdet Bilgi‘ye ve yerel tarih araştırmacısı Erkan Akbalık‘a,
Müzenin mimari tasarımını yapan Yalın Mimarlık‘tan mimar Ömer Selçuk Baz‘la mimar Heval Zeliha Yüksel‘e ve ekip arkadaşlarına,
Müzenin diyaromasını yapan Rusya Devlet Sanatçısı Alexender Samsanov ile Elkhan Piriev‘e,
Müzede gösterilmekte olan “Zafer Yolları“nda isimli filmin kazandırılmasında katkıları olan Mustafa Pala‘ya
sonsuz teşekkürlerimi iletmek istiyorum.
Manisa Kurtuluş Müzesi‘nin unutulmayıp gezilmesi, gezdirilmesi ve daha fazla insanın hatırlanıp sahiplenmesi dileğiyle…
Haber vermek bizden, gezip öğrenmek ve sahiplenmek ise sizden diyelim…
Geçen hafta kaleme aldığım son yazımda, İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı bölgesi ve çarşısının son yıllarda eriyip eski gücünü kaybettiği süreçte, Kemeraltı adına yapılan akademik, resmi, özel ve sivil araştırma ve yayınların yetersizliğini ortaya koyup; bugünkü yazımda bu olumsuz süreç içinde tanık olduğum somut örneklerden söz edeceğimi belirtmiştim.
Yine aynı yazıda, Kemeraltı bölgesiyle ilgili bilgileri derleyen yeterli ve güncel bir envanterin bulunmadığını, bölgedeki mülkiyet dağılımını ortaya koyan, tarihi yapılarla ticari faaliyetteki işyerlerinin ve bu işyerlerinde çalışanların, bu işyerlerine ait mali, ekonomik ve ticari bilgilerin, envantere konu olan konularla ilgili ihtiyaç ve sorunların bugüne kadar derlenip toparlanmadığını ve bu nedenle de bölgedeki değişimi ortaya koyacak gelişmelerin izlenmediğini ve Kemeraltı ile ilgili her işte, her yatırımda bu bilgilerden yararlanılmadığını anlatmaya çalışmıştım.
Envanteri olmayan bir UNESCO alanı: Kemeraltı…
I- Envanteri ve kent bilgi sistemi olmayan bir UNESCO alanı…
O nedenle, aynı zamanda UNESCO alanı içinde kalan Kemeraltı bölgesi ve çarşısı ile ilgili en önemli sorunun mülkiyet altyapısını, işyeri ve konutlar itibariyle yapı özellikleriyle elektrik, su, doğalgaz ve internet bağlantılarını, işyerleri ile ilgili yönetsel ve insan kaynakları ile ilgili bilgilerle meslek odalarıyla vergi dairelerine bildirilen mali ve finansal bilgileri; kısacası, bu tarihi mekanla ilgili tüm fiziksel ve sözel bilgileri kapsayan bilimsel, bütünsel ve devamlı güncellenen envanterinin ve bunun doğal bir sonucu olarak kent bilgi sisteminin mevcut olmayışı; daha doğrusu, bu bölge konusunda görevli, yetkili ve sorumlu kamu otoritelerinin bölgeyi ve çarşıyı yeterince bilmeyişi nedeniyle bir sorunu çözmek için adeta karanlıkta yürünerek, bu nedenle defalarca yanlış yapılarak sonuca ulaşılmak istendiğini ifade edebilirim…
II- Mülkiyet yapısı halktan gizlenen tarihi bir alan…
Kanunlara baktığınızda tapu kayıtlarının aleni; yani, açık olduğuna ilişkin hükümler görmekle birlikte uygulamada ortaya konulan birtakım kurallara göre kişisel ilginizin bulunmadığı taşınmazlarla ilgili tapu kayıtlarının bugününü ve geçmişini öğrenmeniz mümkün değildir… Mülkiyetini merak ettiğiniz taşınmaz kamu malı olsa bile ona ilişkin bilgiler sizden titizlikle, büyük bir itina ile kaçırılır… Çünkü bilinmeyenler aleminde yapılan mülk değişimleri sermaye açısından önemlidir ve o nedenle de gizli olmalıdır…
O nedenle, Kemeraltı bölgesinde ve çarşısında İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne ait ya da başka kurum ve kişilere ait kaç adet, ne kadar büyüklük ve değerde taşınmaz bulunduğunu bilemezsiniz ve bu gizlilik nedeniyle bu taşınmazların satılması, kiralanması ya da özelleştirilmesi konusunda her türlü yolsuzluk dahil her şey yapılabilir… Çünkü mülkiyet hakkı, acele ya da acelesiz kamulaştırma haricinde kutsaldır…
Yıkılan İzmir Büyükşehir Belediye binası, Fotoğraf: Cem Altıparmak
III- Belediyeler arasındaki yetki karmaşası…
Kemeraltı bölgesi ve çarşısı İzmir Valiliği ve İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘yle Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin rahatlıkla at oynattığı bir alandır. Çünkü her biri ayrı ayrı çalışmayı sever, işbirliği yapmayı, birlikte çalışmayı hiçbir zaman düşünmez, zaman zaman bu huyları nedeniyle ters düşseler bile birbirlerine dokunmazlar, engellemezler… O nedenle eski Aram Hamparsum Hanı‘nın yerine İzmir Valiliği tarafından ruhsat alınmadan yapılan yeni İzmir İktisat Kongresi binasına her iki belediye de ses çıkarmayıp iş bittikten sonra Kemeraltı Koruma Amaçlı İmar Planı‘nı değiştirirler, aynı anda Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerine bağlı KUDEB birimleri aynı bölgede ayrı ayrı çalışır, daha doğrusu çalışmaz, birbirlerine haber verip birlikte çalışmadan envanter hazırlamaya kalkarlar… UNESCO Alan Yönetim Başkanlığı ise Pazaryeri mahallesindeki binasından bütün bunları uzaktan seyretmeyi sever…
Bu haliyle her bir kamu otoritesi görev, yetki ve sorumluluklarının birbiriyle çatıştığı bölge ve çarşı için kendince çalışıp ya da çalışmayarak bir şeyler yaptığı iddiasındadır; ama, bu karmaşa sonucunda ortaya çıkan Kemeraltı manzarasının içler acısı hali de ortadadır…
Kemeraltı esnafına ait araçların barındığı ruhsatsız kaçak otoparklar…
IV- Yapı ve işletmelerin çoğunun ruhsatsız olduğu yasa dışı bir Kemeraltı…
Bugün Kemeraltı‘ndaki birçok yapı ruhsatsızdır… Çünkü çağdaş mağazacılığın bir üstünlüğü olarak ön plana çıkan AVM‘lerdeki büyük mekanların benzerini yaratmak isteyen her esnaf, her işyeri küçük küçük bölümlerden oluşan eski dükkanları birleştirerek büyük mekanlar yaratmakta ve bunu yaptığında da mevcut imar mevzuatına göre hem imar hem de çalışma ruhsatı alması mümkün olmamaktadır…
Belediyeler bu durumda işyerine, yasal olmamakla birlikte bakanlık onayı ile geçerli hale getirilen “geçici ruhsat“ları daha fazla bir ücretle verip bu işyerlerine göz yumsa da bu sorunun kökünden çözümlenmesi mümkün olmamaktadır…
Bu durumu Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği‘nin genel koordinatörlüğü ve danışmanlığını yaptığım 2004-2007döneminde Kültür ve Turizm Bakanı olan Ertuğrul Günay‘a sunduğumuz bir raporla anlatıp Kemeraltı, Kapalıçarşı ve Bursa Ulu Çarşı gibi özel mekanlar için ayrı bir imar düzeninin hazırlanması önerisinde bulunmuş olsak da bu önerimiz geçen zaman içinde -ne yazık ki- hayata geçirilmemiştir.
V- Kaçak ve sağlığa zararlı işletmelerin cenneti Kemeraltı…
Geçtiğimiz günlerde, zaman zaman gündeme getirilip daha sonra pazarlıklara konu edilip gündemden hızla düşen Mezarlıkbaşı‘ndaki katlı otoparkın yıkılması konusu yine gündeme getirilip tartışıldı ve yine hızlı bir şekilde toplumsal hafızadan çıktı gitti…
Evet, yapıldığı dönem itibariyle bir kent suçu olarak temelleri -40 metreye kadar indirilip altındaki bütün arkeolojik değerlerin kazınıp yok edildiği bu otopark yıkılmalıdır; ama, Kemeraltı‘ndaki park sorununu bütüncül bir yaklaşımla ele alıp çözebilmek için tarihi doku içindeki tescilli yapıların siyasi güçle donanmış otopark mafyası tarafından yıkılıp otopark yapılması, kamu otoritelerinin buna karşı çıkmaması sayesinde ortaya çıkan ruhsatsız onlarca otoparkı da bunun dışında bırakmamak, bu tür kaçak otoparklara Kemeraltı bölgesinde izin vermemek koşuluyla…
Ayrıca Havra sokağına bağlı 926 sokakta EGİAD tarafından bir kültür ve sanat merkezi olarak kullanılan Portekiz Sinagogu‘nun hemen yakındaki 11 kapı numaralı tarihi yapıdaki büyük katı atık toplama merkezi, hem olası bir yangında Kemeraltı için büyük bir tehlike oluşturmakta, hem de bu depoyu oradan kaldırmak yerine biriken atıkları alarak onlara yardımcı olduğunu gördüğümüz Konak Belediyesi temizlik kamyonları belediyenin Kemeraltı için tehlike oluşturan bu tehlikeli depoya göz yumduğunu göstermektedir.
Bu deponun Kemeraltı‘nın yangın güvenliği, çalışanlarının da oranın varlığından rahatsız olup fotoğrafını çeken insanlar için nasıl bir tehlike oluşturduğunu daha iyi anlamanız için, -aynen benim de başıma geldiği gibi- o kirli, tehlikeli ve pis deponun fotoğrafını çekip sokakta ilerlemeye başladığınızda sizi takip edip tehdit eden depo çalışanlarının varlığı ile daha iyi anlayabilir, Kemeraltı‘nın nasıl bir bela ile karşı karşıya olduğunu görebilirsiniz….
Bir dönem kaçak otoparkçıların lehine Konak Belediyesi’nin ısrarlı bir şekilde yıkmak istediği tarihi boyoz fırınının bulunduğu tarihi yapı…
VI- Kemeraltı, önemli ticari merkezlerini ve çekim gücünü hızla yitirmektedir…
Önce büyük tekstil firmalarının ve onların ünlü markalarının, Kemeraltı‘nın başlangıcı olarak kabul edilen Anafartalar Caddesi‘nin Valilik binası hizasından başlayıp Salepçioğlu Hanı‘na kadar uzanan kısmında bir mantar gibi bitip çoğalması, ardından koskoca Küçük Karaosmanoğlu Hanı‘nın otele dönüştürülmesi, Kaplan Mustafa Paşa Hanı‘nın yıkılarak yerine hiç bir şeyin yapılmaması, Kemeraltı‘na ziyaretçi çeken Konak Meydanı‘ndaki belediye hizmet binası ile il emniyet müdürlüğü binalarının yıkılıp yerlerine hiçbir şeyin yapılmaması ve en son ortaya çıkan etrafı diken tellerle çevrilerek kapatılan Salepçioğlu İşhanı, Kemeraltı‘nın ekonomik güç ve cazibesine indirilmiş önemli darbelerdir.
VII- Markalı büyük işletmelerin Kemeraltı’ndaki gücü her geçen gün artmaktadır…
İstanbul‘da Kapalıçarşı, İzmir‘de Kemeraltı ve Bursa‘da Uluçarşı genellikle geleneksel ticaret içinde küçük esnafın bir araya gelip kendi içlerindeki iş kollarına göre kümelendiği küçük işletmelerden oluşur. Bu küçük işletmelerin değişik iş kollarına göre kümelenip bir araya gelmesi onların büyük işletmelere göre önde gelen bir üstünlüğü, bir avantajıdır.
Bu küçük işletmelerin arasında sermayesi büyük, şubesi ve çalışanı fazla markalaşmış işletmelerin girmesi ise küçük işletmeler arasındaki yatay hiyerarşiyi bozan, zaman içinde onları yutup yok eden bir gelişmenin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu anlamda bugün DeFacto, Flo, Tudors, Lee Wrangler, Teknosa, Pierre Cardin ve Koton gibi büyük firma ve markaların Anafartalar Caddesi üzerinde arz-ı endam etmesi ucuzluğu ile tanınıp bilinen Kemeraltı çarşısının temel özelliğini bozup küçük işletmeleri yutup yok eden bir gelişme olarak kabul edilmelidir.
Başkanlar değişmesine rağmen her yağmur sonrasında karşımıza çıkan aynı manzara…
VIII- Kemeraltı’nın altyapısı yetersizdir…
Tunç Soyer döneminde adeta Kemeraltı Esnaf Derneği başkanı Semih Girgin ile yönetim kurulu üyesi ve Konak mahallesi muhtarı Tamer Yıldırım‘ın gözetiminde yapılan altyapı çalışmalarının önümüzdeki 50 yılda Kemeraltı‘nı kurtaracağı söylenmekle birlikte; hesapsız kitapsız bir şekilde kalitesiz malzeme ve işçilikle yapılan bu çalışmaların ne ölçüde kötü olduğu her yağmurlu havada su basan işyeri manzaralarıyla yeniden ve yeniden kanıtlanmakta, Kemeraltı bölgesi ve çarşısındaki içme suyu, kanalizasyon, doğalgaz, elektrik, atık su ve yağmur suyu sistemlerinin ne ölçüde yetersiz olduğunu defalarca göstermektedir.
IX- Esnaf, bölge ve çarşının yönetiminde söz sahibi değildir…
İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Tunç Soyer, 2019 seçimleri öncesinde İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri‘nin İzmir Mimarlık Merkezi‘nde yaptığı bir toplantıda TARKEM‘in Kemeraltı çarşısındaki esnafların katılımı ile bir kooperatife dönüştürüleceği sözünü vermekle birlikte yönetim döneminde bu sözünü tutmayıp TARKEM A.Ş.‘nin yönetim kurulu başkanlığını üstlenmiştir.
Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin soylulaştırılmasını amaçlayan İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarihle İlişkisini Geliştirme Projesi ve bu proje doğrultusunda oluşturulan TARKEM A.Ş. isimli şirketin ortakları arasında sadece üç Kemeraltı esnafı bulunmakta olup; bu ortaklardan yönetim kurulu üyesi yapılan Kemeraltı Esnaf Derneği başkanı Semih Girgin‘e Kemeraltı esnafı ile ilgilenip oyalaması görevi verilmiş, İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle İzmir Valiliği ve TARKEM A.Ş.‘nin hiçbir karar ve uygulamasında Kemeraltı esnafının görüş, düşünce, öneri ve eleştirileri sorulmamış, esnaf açık bir şekilde yok sayılmıştır…
X- Yayalaştırma projesi ile lojistik planın başarısızlığı…
2017-2018 yıllarında uygulamaya konulan Kemeraltı Yayalaştırma Projesi, sonrasında hazırlanıp uygulanmayan Kemeraltı Lojistik Planı nedeniyle yetersiz kalmakta, yaya bölgesi dışında kalan alanlardaki yoğun araç parklanması ulaşımı önemli ölçüde aksatmaktadır…
Yıkılan ve yıkanların cezalandırılmadığı Şadırvanaltı (Niflizade) Camii şadırvanı…
XI- Tarihi özelliğini her geçen gün hızla yitiren Kemeraltı…
Tescilli ya da tescilsiz yapıların geçen zamana dayanamayıp ya da bilinçli bir şekilde yıkılması, tescilli şadırvanların esnaf tarafından yıkılıp cezalandırılmaması, özellikle İzmir Vakıflar Müdürlüğü‘nün yaptığı yanlış cami restorasyonları, zamanında yapılmayan restorasyonlar nedeniyle yıkılıp yok olan yapılar, tescilli tarihi binaların ön yüzlerinin satılan mallarla kapatılıp görünmez hale gelmesi, tarihi yapıların renovasyon adı altında kimlik değiştirmesi, inşaatlar sırasında ortaya çıkan tarihi, arkeolojik eserlerin inşaat sahiplerince yok edilmesi gibi nedenlerle Kemeraltı‘ndaki arkeolojik, tarihi ve kültürel değerler her geçen gün azalmakta, kalitesini kaybetmektedir. Kemeraltı Camii restorasyonlarındaki yanlışlar, Şadırvanaltı Camii olarak bilinen Niflizade Camii‘nin yanındaki şadırvanın dükkanı arkasında olan esnaflar tarafından bilinçli bir şekilde yıktırılması ve bu işi yapanların cezalandırılmaması bu durumun en somut örnekleridir.
XII- İflas, kepenk kapatma ve icralarla boğuşan esnaf…
İçinde bulunduğumuz ağır ekonomik kriz nedeniyle mali sorunlar yaşayan, kirasını, kredi faizlerini, vergilerini ve SGK primlerini ödeyemeyen esnafın bu kötü gidişine hiçbir belediye, meslek odasının ve sivil toplum örgütünün yardımcı olmaması; böylelikle, birçok köklü firmanın Kemeraltı‘ndan yok olması bölgeyi ve çarşıyı en fazla etkileyen nedenlerden biridir.
XIII- Bir kısım aç gözlü sermaye sahibinin soylulaştırma çabası…
Uzunca bir süredir, özellikle de 2012 yılından bu yana İzmirli bir grup sermayedarın bölgeden aldıkları taşınmazlar üzerinden rant elde edebilmek amacıyla ya bireysel düzeyde ya da bir araya gelip bölgenin soylulaşması için girişimlerde bulunduğuna, bunun en son örneğinin ise şu günlerde gelişme ivmesi aşağıya doğru inen TARKEM A.Ş. olduğunu görürüz. Bu kesimlerin ya da şahısların gözünde bu bölge ve bu bölgede bulunan her taşınmaz arkeolojik, tarihi ve kültürel değer bir kültürel miras olmaktan çok alınıp satılacak bir meta, zaman içinde değer kazanacak bir yatırım aracıdır.
XIV- Bir kısım esnafın, sınıf atlama gayretiyle kendini esnaf olarak görmekten vazgeçip yatırımcı olduğunu sanması…
Esnafın ranta dayalı ekonominin etkisiyle, ayrıca her zaman içinde taşıdığı sınıf atlama gayretiyle kendini esnaf olarak görmekten vazgeçerek bir girişimci ya da yatırımcı olduğunu iddia etmesi çarşıdaki esnaf kültürünü hırpalayıp zayıflatan en önemli unsurlardan biridir.
XV- Sivil toplum mücadelesinin zayıflığı…
Kemeraltı bölgesinde; özellikle Kemeraltı çarşısı esnafları arasındaki sivil toplum ilişkileri ve örgütleri oldukça zayıf ve etkisizdir. 2004 yılında kurulan Semih Girgin başkanlığındaki Kemeraltı Esnaf Derneği 2004-2007 dönemindeki güç ve etkinliğinden uzaktır. TARKEM A.Ş. kontrolündeki bu dernek bugünkü koşullar itibariyle Kemeraltı esnafını temsil etme iddiasındaysa da Kemeraltı bölgesi ile çarşısına ait bütün bu sorunları yönetmekten uzaktır. Geriye kalan Kemeraltı Hayat Platformu ve Salepçioğlu Çarşısı direnişi için kurulan Salepçioğlu Çarşı Esnaf Koruma Derneği ise Kemeraltı‘nın ihtiyaç ve sorunlarını alıp yönetme konusunda yeterli bir örgüt gücüne sahip değildir.
“Ecdad yadigarı” olarak anlatılan hayır kurumu vakıf binasına dikenli tel çekmek…
Sonuç yerine: Öneriler...
Peki o halde, Kemeraltı‘nın kurtarılması, başka bir deyimle yeniden, -tabii ki bu arada ortaya çıkan yeni gelişme ve değişimleri de dikkate almak suretiyle- gün geçtikçe bütün bir kenti sarıp işgal eden AVM‘lere karşı eski günlerindeki yerine ve önemine kavuşması için neler yapılması gerekmekte, hangi projeler uygulamaya konulmalıdır?
Yaptığımız tespit, analiz, değerlendirmeler sonucunda ilk elden ortaya çıkan önerileri şu şekilde özetleyebilirim:
1. Kemeraltı bölgesi ve çarşısı ile ilgili konularda görevli, yetkili ve sorumlu olan İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin, belediyelerin ortak olduğu şirketlerin; ayrıca, UNESCO Alan Başkanlığı ile bölge halkının ve esnafların örgütlü olduğu meslek odalarıyla sivil toplum örgütlerinin ayrı ayrı çalışıp birbiriyle ilgisi olan ya da olmayan işleri yapmak yerine, bu resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşlarla bölgede ve İzmir‘de yaşayan ya da çalışan yurttaşların katılımı ile oluşacak ve bütün bu paydaşların birlikte çalışıp üreteceği projeler çerçevesinde ortak çalışmasını sağlayacak bağımsız bir Kemeraltı Meclisi‘nin oluşturulması,
2. Kemeraltı Meclisi tarafından yapılacak ya da yaptırılacak Kemeraltı bölgesi ve çarşısı ile ilgili tüm bilimsel araştırmaların, bölge halkı, esnaflar ve esnaf örgütleri ile buradan yararlanan İzmirliler tarafından dile getirilen talep, düşünce, öneri, şikayet ve mevcut sorunlar dikkate alınarak disiplinlerarası bir anlayışla gerçekleştirilmesi ve bu araştırmaların ücretsiz olarak yayınlanması,
3. Kemeraltı bölgesi ve çarşısına ait ticari ve kültürel envanterin, bilimsel araştırmalar çerçevesinde düzenlenerek çağdaş bir kent bilgi sistemi içinde güncelliğinin sağlanması,
4. Kemeraltı bölgesindeki kentsel rantı özel ortakların menfaatleri çerçevesinde yönetip bölgenin soylulaşması için kurulan TARKEM A.Ş., şirketteki özel şahıslara ait hisselerin İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerince alınıp esnaflara devredilmesi suretiyle bu bölgedeki hizmetlerin kamu yararı doğrultusunda yürütülmesi,
5. Kemeraltı bölgesinin, dolayısıyla Kemeraltı çarşısının mevcut imar mevzuatı dışında kendine özgü yapılaşma ve imar kuralları olan özel bir bölge olarak düzenlenmesi ve bu bölge/çarşıda bu özel kuralların uygulanması, arkeolojik, tarihi ve kültürel açıdan tescillenmesi gereken tüm somut ve somut olmayan kültürel mirasının tescillenmesi, kamuoyunun tescillenen kültürel miras konusunda bilgilendirilmesi, tescilli yapıların yapı üzerine yerleştirilecek bir plaka ile tanıtılması, bu çerçevede tescilli ya da tescilsiz tarihi yapıların o bölgedeki esnaflara zimmetlenmesini öngören bir sistemin geliştirilmesi,
6. Bölge ve çarşıda yaşayan ya da çalışan tüm canlıların yaşam kalitesini geliştirip zenginleştirmek için yasalarla verilmiş yetkiler çerçevesinde altyapı, sağlık, emniyet ve esenlikle ilgili görevlerin/yatırımların/hizmetlerin eksiksiz yerine getirilmesi; bu çerçevede, tüm kaçak otoparkların kaldırılması, kaçak, ruhsatsız yapılaşmaya izin verilmemesi, yapılanların cezalandırılıp yıkılması, İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerine bağlı KUDEB birimlerinin yasa ile belirlenmiş görev, yetki ve sorumlulukları çerçevesinde etkin bir şekilde çalıştırılması, Kemeraltı‘nın geceleri aydınlatılarak güvenli bir yere dönüştürülmesi, güvenliğin gece ve gündüz eksiksiz olarak sağlanması, tüm işyerlerine ve yapılara iskan ve çalışma ruhsatlarının verilmesi,
7. Kemeraltı esnafının zor günlerinde ona yardımcı olmak üzere esnaflarla birlikte belediyelerin ve şirketlerinin de katıldığı dayanışma sandıkları ve kooperatifleri kurulması, TARKEM A.Ş. tarafından kurulan Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nun esnafa kredi verip destek olan bir banka dışı finans kuruluşuna dönüştürülmesi; ayrıca, belediye ve şirketlerinin tüm mal ve hizmet alımlarında Kemeraltı esnafına öncelik vermesi,
7. Yeni açılacak işyerlerinin belirli bir düzen, bağlantı ve gereksinimler çerçevesinde hangi cadde, sokak ve adreste açılacağını belirlemek amacıyla esnafların üye olduğu meslek odaları ve esnaf dernekleri tarafından bir Kemeraltı Yerleşim Planı‘nın hazırlanıp uygulanması; ayrıca, bölge ve çarşı içindeki mal dağıtım ağı ile ilgili lojistiğin ilke ve uygulamalarını belirleyen bir lojistik planının hazırlanarak uygulanması,
Bu yazının kaleme alındığı hafta sonu günlerinde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın kendisine bağlı olup Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde görevli, yetkili ve sorumlu Kent Tarihi ve Tanıtımı Daire Başkanlığı‘nın son 1,5 yıldır yürüttüğü çalışmaları yetersiz bulduğu için belediyedeki tüm daire başkanlarıyla TARKEM yönetim kurulu üyelerini, UNESCO alan başkanını ve Kemeraltı Esnaf Derneği başkanını bir araya getirerek; ancak, toplantıya kendisine bağlı olmayan UNESCO alan başkanı ile Kemeraltı Esnaf Derneği başkanı gibi başka resmi ve sivil kurumların yöneticilerini davet ederek yaptığı toplantıya aynı bölgede aynı konularda faaliyet gösteren Konak Belediyesi yetkililerini; ayrıca, toplantının temel tartışma konularından birini oluşturan İzmir Tarih Projesi‘nin müellifi olup halen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Akdeniz Akademisi Onursal Başkanı ve Akademi Kurulu üyesi olan Prof. Dr. İlhan Tekeli ile söz konusu bölgede son 13-14 yılında -iyisiyle kötüsüyle- üstün bir enerji ile çalışıp emek veren ve bu nedenle o toplantıya katılanlardan daha fazla bilgi, birikim ve deneyime sahip TARKEMA.Ş. eski genel müdürü Sergenç İneler‘i sahip oldukları bilgi, birikim ve deneyimi paylaşması için nezaketen davet etmediği toplantıda,
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Kemeraltı‘nda yaptığı çalışmalarla Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin hazırladığı İzmir Tarih Projesi ile onun bir sonucu olarak kurulan TARKEM A.Ş.‘ni masaya yatırarak yeni bir çalışma düzeni oluşturmaya çalıştığını öğrendiğim için (1); onlardan habersiz bir şekilde iki haftadır yazıp özetlemeye çalıştığım bu önerilerin söz konusu toplantıya katılan tüm belediye yöneticileri tarafından dikkate alınarak onlara yeni bir yol, yeni bir ufuk açmasını, bunu sağlamak amacıyla “her şeyi en iyi ben bilir, ben uygularım” anlayışından vazgeçerek diğer kurum ve kuruluşların yanı sıra bölgede yaşayan ya da çalışan esnaflar başta olmak üzere tüm İzmirlilerle birlikte, onların katkılarını alarak çalışmayı kabullenmelerini ve suya yazı yazdıkları için çöpe atılan plan, programlar yerine somut işler yapmalarını ve yaptıkları iş konusunda bilgi, birikim ve deneyim sahibi olmayan başarısız yöneticilerin tez elden değiştirilmesini diliyorum.
Bugünkü ve gelecek haftaki yazılarımın konusu, son yıllarda gittikçe zayıflayıp küçülen, o eski önemini hızla yitiren İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı ve bu bölgede bulunan arkeolojik, tarihi ve kültürel değerler, iflasla ya da işyerini kapatmakla karşı karşıya kalan çarşı esnafının kötüleşen durumu ve Kemeraltı‘nın İzmir ekonomisi içindeki yeri, önemi ya da yok olmasına doğru giden süreçle ilgili olacak…
Herkesin kendi Kemeraltısı…
Bugünkü ilk yazımda akademinin; yani, üniversitelerde öğrencilere ders verenlerle İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin ve son yıllarda bölgenin UNESCO sürecini yürüten, daha doğrusu yürütemeyen İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı ile bir soylulaştırma şirketi olan TARKEM‘in bu konuda ne yaptığına ya da yapamadığına bakıp çözüme yönelik değerlendirmeler yapmaya çalışacağım.
Böylelikle, dünyanın en büyük AVM‘si olduğu söylenen KemeraltıÇarşısı‘nı kurtarma misyonu ile yola çıktığını söyleyen akademinin, belediyelerin, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın, meslek örgütleriyle sivil toplum kuruluşlarının neler yaptığına bakıp bu kurum ve kuruluşların gerçekten Kemeraltı ile ilgilenip ilgilenmediklerini, yaptıkları çalışmaların yeterli ve etkili olup olmadığını, kamuya ait bu görevin yeterince yerine getirilip getirilmediğini inceleyip tartışmaya çalışacağım.
Haftaya yazacağım ikinci yazıda ise son yıllarda ortaya çıkan olumsuzlukları tek tek sayarak hem bu kurum ve kuruluşların, hem de bölgede binlerce üyesi olmakla birlikte kılını kıpırdatmayan İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İESOB) ile üye sayısı ve etkisi gün geçtikçe azalan Kemeraltı Esnaf Derneği ve Kemeraltı‘nı pek sevdiğini söyleyip zerre faydası olmayan her yıl bir yerlerde Kemeraltı Çalıştayı adıyla toplaşan bir grup insanın, esnafa dokunmayan ve Kemeraltı‘nın değerlerine değer katmayan gevezeliklerinden söz edip yıllardır dile getirdiğim önerileri tekrarlamaya çalışacağım.
Kemeraltı… Fotoğraf: Eddie Gidner
Akademinin; yani üniversitelerde hocalık yapanların yapıp eyledikleri…
İlk adımda, anti-demokratik YÖK üniversitelerinde değişik unvanlarla çalışan akademisyenlerin 2005-2024 döneminde Kemeraltı konusunda ne yapıp, ne yazdıklarına bakmaya çalışacağım…
Tabii ki, bu akademik kadronun yaptıkları bu çalışmalarda esnafın ve Kemeraltı‘nda yaşayanların, Kemeraltı konusunda çalışıp araştırmalar yapan gönüllülerle halkın görüşüne başvurup katkılarını alarak bilimsel analizler yaptığı; akılcı, işe yarayan ve uygulanabilir çözümler bulduğu düşünce ve umuduyla…
İşte bu çerçevede size, Kemeraltı ile ilgili olup değişik tarihlerde İzmir Ekonomi ve İzmir Katip Çelebi üniversiteleriyle İzmir Ticaret Odası ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) adına akademisyenler tarafından yapılan altı araştırma ya da yayından söz edeceğim:
I- Kemeraltı’na dair derli toplu ilk araştırma…
2005 yılında İzmir Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Alev Katrinli başkanlığındaki bir ekip tarafından kaleme alınan “Tüketicilerin İzmir’deki Alışveriş Merkezlerini Değerlendirmesi ile İlgili Önem-Performans Analizi” başlıklı çalışma, Kemeraltı Çarşısı ile İzmir‘deki diğer çarşı ve alışveriş merkezlerinin (Karşıyaka, Bornova, Mithatpaşa, Hatay, Alsancak ve Kıbrıs Şehitleri çarşısıyla EGS Bornova, EGS Karşıyaka, Kipa Çiğli, Kipa Balçova, Carrefour, Agora, Palmiye ve Özdilek), tüketici tercihleri itibariyle mukayesesinin yapılıp her birinin güçlü ve zayıf yönlerinin belirlenmesine yönelik bir araştırmadır. 604 ve 412 kişilik iki ayrı örneklem üzerinden yapılan anket çalışması sonucunda tüketicinin çarşı ve alışveriş merkezlerini tercih ederken nelere dikkat ettiği ortaya konularak, KemeraltıÇarşısı‘nın bu tercihler itibariyle güçlü ve zayıf olduğu noktalar belirlenmiş ve zayıf olup tehdit oluşturan konularla ilgili stratejik öneriler geliştirilmiştir. (1)
Fotoğraf: Erol Şaşmaz
II- Kemeraltı envanteri olduğu rivayet edilen bir yayın…
Prof. Dr. Melek Göregenli tarafından hazırlanıp 2009 yılının ocak ayında yayınlanan ikinci araştırma ise “Kemeraltı” kitabıdır. Kitabı İzmir Ticaret Odası adına hazırlayan proje ekibinin içinde Ahmet Büke, Fikret Yılmaz ve Hitay Baran gibi konuyla yakın ilgisi olan değerli araştırmacı ve bilim insanları bulunmakla birlikte kitap Melek Göregenli‘nin hazırladığı kitap olarak bilinmektedir.
Kitabın giriş yazısında, o tarihlerde oda başkanı olan Ekrem Demirtaş, “Kemeraltı Envanteri” adıyla yapılan çalışma kapsamında Kemeraltı‘nda ofis, işyeri, mağaza, depo vb. adıyla anılan 12.432 yapı birimine ulaşılıp 9.300 kişiyle yüz yüze anket yapıldığını belirtmekle birlikte; hiçbir envanter çalışmasında anket adı verilen araştırma yönteminin kullanılmadığını bildiğimiz için, temel konusu ticaret olan bir meslek odası tarafından yaptırılan bu çalışmanın sonucunda da -ne yazık ki- ortaya ticari bir envanterin çıkmadığını ve bu sonuca göre ekonomik çıkarımlarda bulunulmasının mümkün olmadığını görürüz. Çünkü 208 sayfalık ciltli ve büyük kitapta, tek bir işyerinin bile tarihsel geçmişi, tapu ve imar bilgileri, ticari faaliyet konusu, mali durumu, cirosu, çalıştırdığı işçi sayısı, sahibinin ya da kiracısının kim olduğu, Kemeraltı‘nda kaç adet vakıf yapısı ve kiracısı olduğu, esnafın kaçının İzmir Ticaret Odası(İZTO)‘na, kaçının İzmir Esnaf ve Sanatkarları Odaları Birliği (İESOB)‘ne üye olduğu, işyerlerinin sermaye büyüklüğü, çalışan sayısı, banka ve kredi kullanımı açısından dağılımı gibi bir envanterde bulunması gereken temel envanter bilgileri -ne yazık ki- yer almamaktadır… (2)
Kemeraltı’yı disiplinlerarası bir yaklaşımla bir bütün olarak görmek, görebilmek…
III- Derde deva olmaktan çok hastalığı tarif eden yayınlar…
Yaşar Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Mehmet Ufuk Tutan ile Ege Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Burak Çapraz‘ın 2014 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı‘ndan çıkan “Kemeraltı Çarşısı, Esnaf Arası Bağımlılık İlişkileri ve Ekonomik Analizi” isimli kitabına konu olan araştırma ise 8 ayrı grupla yapılan odak grup çalışmasına dayanmakla birlikte ölçek güvenirliği için yapılan ön test örneklemleriyle bu araştırma tasarımına konu örneklemin her bir odak grup itibariyle dağılımının ne olduğu belirtilmediği ve bu grup çalışmalarına katılanlara hangi soruların sorulduğunu gösteren soru formu paylaşılmadığı için bu araştırmanın geçerli ve güvenilir olup olmadığı belirlenememiştir.
Yapılan çalışmada kullanılan örneklemin 18 ayrı işkolu içindeki dağılımı yapılıp işletmelerin çalıştırdıkları personel sayısına, işyerinin mülkiyetine, işyerlerinin açık oldukları süre içinde sırayla kaçıncı işi yaptığına, son işi ne kadar süreyle ettirdiğine ve hangi tarihte işe başladığına ilişkin dağılımlar verilmekle birlikte; daha derinlemesine yapılan incelemelerde esnaflar arasındaki ilişkilerde belirleyici olan tutum ve davranışlara ağırlık verildiği, Kemeraltı Çarşısı esnafının yaşadığı zorluklar konusunda ise kendilerinden kaynaklanmayan resmi, özel ve sivil kurumların dış kaynaklı olumlu ya da olumsuz karar ve uygulamalarının gündeme getirilmediği ve bunlara ilişkin çözüm önerilerinin tartışılmadığı görülmektedir. (3)
IV- Samimi ama yetersiz bir araştırma…
“İzmir Tarihi Kemeraltı Çarşısı’nın İzmir kent kimliği içindeki yeri nedir?” sorusu ile başlayıp şu sıralarda İzmir Katip Çelebi Üniversitesi‘nde görevli olan Enes Yalçın tarafından yürütülen 2021 tarihli doktora çalışmasının 2024 yılında “Kent Kimliği, İzmir Tarihi Kemeraltı Çarşısı” adıyla yayınlanması sayesinde öğrenip edindiğim toplam 35 kişilik bu nitel araştırmanın, denekler arasındaki mevcut ilişki ve dengelerle konunun neresinde durdukları bilinmeden deneklerin her biriyle yüz yüze, telefonla, e-postayla ve çevrimiçi görüşmeyle gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.
Ancak araştırma ile ilgili kitabın son bölümünde de belirtildiği gibi, söz konusu inceleme Kemeraltı Çarşısı‘nı tüm boyutlarıyla ele alma iddiasında olmadığı, sadece çarşının özgün yapısıyla kent kimliğinin oluşumundaki etkisinin geliştirilerek korunmasına katkı vermeyi amaçladığı için bu çalışmanın da dışarıdan bir gözün içerdekilerle yaptığı görüşmelerde edindiği izlenimleri aktarmakla kaldığını, görüşülen deneklerin söylediklerini ekonomi, siyaset ve yönetim gibi değişik bilim ve disiplinler itibariyle irdeleyerek çözümler önermesinin mümkün olmadığı görülecektir. (4)
V- Bilinenlerin tekrarlandığı eş-dost-tanıdık bildirilerinden oluşan yayınlar…
Tunç Soyer‘in belediye başkanlığı döneminde suyun başında olma fırsatından yararlanılıp hazırlanan ve 2024 yılı Ocak ayında yayınlanan “Yaşayan Kemeraltı Rehberi” ve “Kemeraltı”nın Yüzleri” isimli yayınlar ise toplam 22 akademisyenin yazdığı; hatta, ayrıcalıklı bazı akademisyenlerin yazdığı 3 ya da 4 makalenin yer aldığı, çoğu Kemeraltı‘na dair bugüne kadar dile getirilen bilgileri tekrarlayan toplam 30 makaleden oluşmakta… Ayrıca fiyatları bugün itibariyle 501,84 ve 225.- lira olan ve bu nedenle de herkesin alamayacağı kadar pahalı iki kitap…
“Yaşayan Kemeraltı Rehberi” isimli kitabın 82 sayfadan oluşan son bölümünde Kemeraltı‘nda faaliyet gösteren firmaların isim, adres ve telefon numaralarına yer verildiği görülüyor… Tabii ki bugün itibariyle eskiyip güncelliğini yitiren, bu nedenle “yaşamayan” 2024 yılı verileriyle… (5, 6)
Şükrü Tül’ün deyimiyle “Koca Boşnak”… O da gidip yitenlerin arasında… Her ikisinin de anısına saygıyla…
Gelelim İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İESOB), TARKEM A.Ş. ve Kemeraltı Esnaf Derneği tarafından Kemeraltı‘nın yaşadığı sorunlarını ele alıp çözüm önerileri geliştirmek amacıyla yapılan ya da yaptırılan araştırmalara…
Baştan belirtmekte yarar var; 2000-2025 döneminde Konak Belediyesi, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İESOB) ve Kemeraltı Esnaf Derneği tarafından Kemeraltı Çarşısı’nın sorunlarını belirleyip araştırmak, incelemek ve çözüm önerileri geliştirmek amacıyla yapılmış ya da yaptırılmış tek bir araştırma, tek bir inceleme, tek bir toplantı, tek bir yayın yok! Daha doğrusu onlar için böyle bir sorun yok!
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu dönemde yaptığı ilk araştırma ise, Aziz Kocaoğlu‘nun danışmanlığını yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin bir grup İzmirli iş insanı, sermayedarın menfaatine soylulaştırılmasını hedefleyen ve bunu sağlamak amacıyla TARKEMA.Ş. isimli şirketin kurulmasını sağlayan İzmir Tarih, İzmirlilerin Tarihle İlişkisini Güçlendirme Projesi Raporu ve bu raporun ekleri olarak yayınlanan operasyon planlarından oluşuyor. (7,8, 9)
Kemeraltı’yı kendine ait değerleriyle bilmek ve hatırlamak… Fıçıcı Ahmet Usta…
Kemeraltı esnafı ve ekonomisiyle arkeolojik, tarihi ve kültürel mirası yerine buradaki gayrimenkullerin değerlendirilerek üst gelir gruplarındaki insanlara satılmasını ya da kiralanmasını, bu arada Kemeraltı esnafının örgütü olduğu düşünülen Kemeraltı Esnaf Derneği başkanının TARKEMA.Ş. yönetim kuruluna alınarak derneğin, dolayısıyla esnafların kontrol altına alınıp etkisizleştirilmesini hedefleyen, bu amaçla TARKEM isimli bir saadet zincirini kurmayı; hatta bu saadet zincirinin CHP‘nin kentsel dönüşüm modeli olaral kabul edilmesini hedefleyen böylesi bir proje ile bu projenin zehirli meyvesi olan TARKEMA.Ş.‘nin 2012-2024 döneminde Kemeraltı ve Basmane‘nin yağmalanması için ortaya koyduğu kötü performans, asıl derdin Kemeraltı Çarşısı, esnafları, sahip olduğu arkeolojik, tarihi ve kültürel mirası değil, Kemeraltı‘ndaki değerli gayrimenkuller olduğunu ortaya koymuş; ancak, Kemeraltı her zaman olduğu gibi böylesi bir kötülüğü alt edip yok etmesini bilmiş, bunun sonucunda TARKEM‘in yan şirketi ihalelerden yasaklanmış, 1 Milyar Dolar toplamak amacıyla kurduğu gayrimenkul yatırım fonu başarısızlıkla sonuçlanmış, kontrol altına almaya çalıştığı dernek başkanının hapse girmesi gündeme gelmiş ve TARKEM‘in büyük çabalarla oluşturulan itibar balonu bir daha canlanmamak üzere patlamıştır…
Bu arada, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Kemeraltı‘nın yayalaştırılması için Embarq isimli sivil toplum örgütüne yaptırdığı İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi ile bu projenin ayrılmaz bir parçası olarak hazırlatılan; ancak yayınlanmayan ve uygulanmayan Kemeraltı Lojistik Planı‘nı da unutmamak gerekir… (10)
Bir zamanlar Kemeraltı’ndaki herkesin, Kemeraltı’na gelen İzmirlilerin görüp tanıdığı o gür sesli Kemeraltı’nın Prensesi Yasemin’in iyi bir fotoğrafını, tüm aramalarıma rağmen bulamadım… O nedenle katıldığı bir ses yarışması ile ilgili Youtube videosundan alarak kullandığım bu resim için hem kendisinden, hem de sizlerden özür diliyorum… Keşke o zamanlar bir Kemeraltı sembolü olarak fotoğraflarını çekseymişim… https://www.youtube.com/watch?v=-8GgjtiPjGY
Araştırma yapmış olmak için güvenilirlik ve geçerlilik açıdan sorunlu araştırmalar yapmak…
2022 yılında TARKEM A.Ş. tarafından İzmir Life yazarı ve marka danışmanı Günter Soydanbay‘a sipariş edilen Kemeraltı Algı Araştırması ise işin ucuzuna kaçılarak çevrimiçi yapıldığından ve bunun doğal bir sonucu olarak 1.004 katılımcıdan% 13’ü bu soruya İzmir dışından cevap verdiği için; ayrıca, söz konusu araştırma raporunda da belirtildiği gibi, araştırmanın güvenilirliği ve geçerliliği açısından üç önemli sistematik soruna (Türk toplumunun ortanca yaşı 33 olduğu halde bu oranın araştırma evreninde 49 olarak çıkması, ilçelerin toplam İzmir nüfusu içindeki oranı itibariyle katılımcıların Buca, Karabağlar, Bornova ve Bayraklı’da bu oranın altında, Konak ve Karşıyaka’da ise fazla çıkması, Türk vatandaşlarının lisans derecesine sahip olma ile ilgili oranı ortalama % 14 olmasına karşın, bu oranın söz konusu araştırmada % 77 çıkması) sahip olması nedeniyle İzmir kamuoyunu TARKEM A.Ş. lehine etkilemek amacıyla yapılan bu araştırma sonuçlarının da ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyorum. (11)
Çünkü TARKEM, bütün bu yazılıp çizilenlere rağmen gösterdiği kötü performans ve başarısızlıklarla Kemeraltı Platformu‘nun kurucusu sevgili dostum Cem Ceylan‘ın bir zamanlar gazeteci Gönül Soyoğul‘a bir kehanet gibi sorduğu “Ya TARKEM, KİPA olursa?” sorusunun cevabını oluşturacak şekilde yönetici ve şirketleriyle iflah olmayacak şekilde can çekişmeye çoktan başladı…
Sonuç niyetine…
Yine uzun bir yazının konusu yaptığım Kemeraltı için yapılmış tüm akademik, resmi ve sivil araştırmaları ile aldığımız bu yazının içeriğinden de anlaşılacağı üzere, bu çalışmaların hiçbiri Kemeraltı Çarşısı‘nın yaşadığı tüm sorunları tarihsel bağlamı içinde belirleyip irdelemek ve bu irdelemeler ışığında öneriler geliştirmek konusunda bütüncül bir bakış açısına sahip olmadığı için; ayrıca, bu tür çalışmalarda disiplinler arası yöntemi kullanmadığı için araştırma yapanların çoğu kendi meşrebince adeta gözleri bağlı vaziyette filin ayağında, kulağında, dişinde ve hatta kuyruğunda ayrı bir Kemeraltı bulup onunla yetinmiş gözüküyor…
Gelecek hafta, son yıllarda Kemeraltı‘nda ortaya çıkan olumsuz gelişmeleri ele alacağım yazıda buluşmak üzere…
(1) Katrinli, A., Topsever, Y., Atabay, G., Güney, G., Güneri, B., Kaya A.G., “Tüketicilerin İzmir’deki Alışveriş Merkezlerini Değerlendirmesi ile İlgili Önem-Performans Analizi“.
(2) Göregenli, M. (Hazırlayan), Kemeraltı, İzmir Ticaret Odası Yayını, 2009, İzmir.
(3) Tutan, M. U., Çapraz, B., Kemeraltı Çarşısı, Esnaf Arası Bağımlılık İlişkileri ve Ekonomi Analizi, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, Şubat 2014, İzmir.
(9) Kutlu, G., İzmir Tarih İzmirlilerin Tarihle İlişkisini Güçlendirme Projesi Operasyon Planları 2, Agora, Kadifekale, Birinci ve İkinci Halka Konut Bölgeleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Kasım 2015, İzmir,
Adlarını aldığım büyük dedem AliÇavuş ve onun oğlu dedem Rıza Çavuş‘la ilgili “Ali bin Rıza Çavuş: Saygıyla” başlığını taşıyan 29 Eylül 2025 tarihli yazımı okuyanlar;
Milli Savunma Bakanlığı‘na bağlı İstanbul Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı‘nın, 1. Balkan Savaşı‘nın 5. gününe isabet eden 22 Ekim 1912 tarihinde Edirne yakınındaki Geçkinli‘de şehit olan dedem Ali oğlu Rıza Çavuş için düzenlediği 24 Eylül 2025 tarihli özel törende yanıma oturan Milli Savunma Bakanı Yardımcısı Musa Heybet‘den, bir şehit torunu olarak Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın başlayıp bittiği “Kurtuluş’un ve Kuruluş’un Kenti İzmir“de bir Kurtuluş Savaşı Müzesi açılması için talepte bulunduğumu ve bu talebimin hararetle kabul görerek çevresindeki komutanlara talimat verdiğini; ancak, söz konusu bakan yardımcısının siyasi bir mevkide bulunması nedeniyle bu talebin takip edilerek sonuca ulaşması konusunda özel olarak çalışmamız gereğini dile getirdiğimi bilirler… (1)
İstanbul Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi…
Konu ile ilgisi olanların yakından bildiği üzere, Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın bitiminden sonra Mustafa Kemal Atatürk‘ün talebi ile 1927’de İzmir Asar-ı Atika (Arkeoloji) Müzesi‘ne dönüştürülen Aya Vukolos Kilisesi‘nde bir araya getirilen savaşla ilgili askeri malzemeler bir süre sonra kurulan İzmir Belediye Müzesi‘ne devredilmiş ve bu müze de 1950 yılında kapatılarak koleksiyonundaki malzemeler İzmir‘deki diğer müzelere verilmiştir. (2)
Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Tunç Soyer tarafından 9 Eylül 1922 İzmir’in Kurtuluşu‘nun 100. yılı nedeniyle 19 Eylül 2022 tarihinde açılan “100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi“, yeni belediye başkanı Cemil Tugay‘ın girişimiyle 25 yıllığına bu düzeydeki bir anı evini hem müze işletmeciliği hem de finansmanını sağlama açısından yönetemeyeceği bilinen Konak Belediyesi‘ne verilerek bir başlangıç olarak kurulan anı evinin zaman içinde gelişip güçlenerek müzeye dönüşmesinin önü bilinçli bir şekilde kapatılmıştır. (3)
Oysa İzmir, Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın başlayıp bittiği ve savaş sonrasında toplanan İzmir İktisat Kongresi ile kurtuluşun planlandığı kadim bir kenttir. Düşmana atılan ilk kurşunlar, ilk mücadeleler, ilk direnişler bu kentte ve çevresindeki ilçelerde gerçekleşmiş olmakla birlikte; aradan geçen 103 yıl içinde bu kente ve o ulusal mücadeleye layık bir müze, bir eğitim ve kültür merkezi bu kentte açılmamış, bu uzun sürede yöneticilik yapanlar “mask müzesi“, “mutfak müzesi“, “basın müzesi” ve “oyun ve oyuncak müzesi” gibi butik müzeleri açmakla birlikte kentin geçmişiyle bugününe ve geleceğine ışık tutacak bir Ulusal Kurtuluş Savaşı Müzesi‘ni açmaktan kaçınmış, açılanları kapatmış, böylesine ulusal bir ihtiyacın varlığından habersiz görünmüştür.
İzmir’de Ulusal Kurtuluş Savaşı ile ilgili bazı askeri malzemeleri sergilediği bilinen Varyant‘taki İzmir Etnografya Müzesi ile Balçova‘daki İzmir Müze Gemiler Müdürlüğü‘nün ise bu düzeydeki bir ihtiyacı karşılamadığı ortadadır.
O nedenle bugün itibariyle İzmir‘in birilerinin hobi konusu olan mask ya da mutfak müzesinden çok Ulusal Kurtuluş Savaşı Müzesi‘ne ihtiyacı olduğu hepimizin kabul edip üzerinde uzlaştığı bir konudur…
Ayrıca 23-25 Eylül 2025 tarihlerinde görüştüğüm İstanbul Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı‘ndaki yöneticilerden öğrendiğime göre İstanbul Harbiye Askeri Müzesi gelecek yıl büyük bir restorasyona girecek olup uzun bir süre ziyarete kapalı olacaktır. Ayrıca söz konusu müzenin depolarında 50.000’e yakın askeri malzeme bulunup bunun ancak 5.000’i sergilenmektedir.
Eski Tuzakoğlu Un Fabrikası, Fotoğraf: Erol Şaşmaz
O nedenle, İzmir‘de uygun bir yerde; örneğin Konak‘taki Atatürk Kültür Merkezi karşısında olup bir zamanlar Güney Ege Saha Deniz Komutanlığı olarak, şu sıralar asker yatakhanesi olarak kullanılan binalar, Halkapınar‘da yanında ufak bir şehitliğin olduğu eski DGM, şimdilerde ise İzmir Büyükşehir Belediyesi Meslek Fabrikası‘nın bulunduğu eski Tuzakoğlu Un Fabrikası binası, Bornova‘da boşaltılmakta olduğu söylenen Mahfel Binası, Kemeraltı‘nda İzmir Valiliği tarafından kaçak olarak restitüsyonu yapılan AramHamparsum Hanı ya da en son çare olarak şu sıralar İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin makam binası olarak kullanılan İzmir Belediyesi eski binası (TBMM Milli Egemenlik Evi), İzmir/Ege Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak düzenlenmeli, bu müzede ulusal mücadelenin öncesiyle mücadeleye ve sonrasına ilişkin malzeme, bilgi ve anılar çağın en son teknolojik olanakları kullanılarak anlatılmalı, bu kentin kaybolan hafızası yerine yerleştirilmelidir.
Böylesine büyük ve önemli bu görevin İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılması ise, kendi hizmet binasını yapamayan bir belediye olması ve bugüne kadar gösterdiği performans itibariyle mümkün görülmemektedir…
O nedenle elinde oldukça fazla sayıda savaş malzemesi bulunan Milli Savunma Bakanlığı‘na bağlı İstanbul Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı‘nın önümüzdeki yıl uzun sürecek bir restorasyon sürecine girecek olması da dikkate alınarak İzmir‘de yeni bir müzenin açılması yerinde, doğru bir karar olacaktır.
Bornova Askeri Öğrenci Misafirhanesi
Ben de bu önerinin sahibi olarak hazırladığım dilekçeyi sizlerin de imzasına açmak suretiyle “İzmir, Kurtuluş Savaşı Müzesi’ni istiyor” başlığı altında hem Milli Savunma Bakanlığı, hem de kamuoyu ile paylaşmak istiyor ve bu amaçla yazı ekine koyduğum dilekçe metnini tarafınızca ya da arkadaşlarınızla birlikte imzalandıktan sonra teslim etmeniz ve tüm dilekçelerin benim tarafından Milli Savunma Bakanlığı’na gönderilmesi koşuluyla 29 Ekim 2025 Çarşamba gününe kadar bu konuda aynı düşüncede olup girişimimizi destekleyen aşağıdaki adreslerdeki dostlarıma teslim etmenizi; ayrıca mümkün olduğu kadar çok imza toplanması için bizlere yardımcı olmanızı rica ediyorum…
(2) Kemal Arı, İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin, Üçüncü KIlıç, Zeus Kitabevi, 2008, İzmir, Ekler arasında yer alan İzmir Büyükşehir Belediyesi Harita Şube Müdürlüğü’nün 01.02.2000 tarih, 127/35/33.986-1722 sayılı yazısı.
2023 yılının Ağustos ayından bu yana Gmail’in Googlegroups’daki “izmirbasıngrubu” isimli grubun üyesiyim.
İzmir’deki kurumların basın danışmanları ile İzmirli gazetecileri bir platformda birleştirerek basın duyurularının basın mensuplarına kolay ulaştırılması amacıyla kurulup Murat Demircan tarafından yönetilen söz konusu grubun üyesi olarak bana ve diğer üyelere, her gün İzmir, Manisa ve Ayvalık‘taki belediyelerin basın ve halkla ilişkiler birimlerinden belediye olarak yaptıkları hizmet ve etkinliklerle ilgili yüzlerce mesaj, bu mesajların ekinde binlerce fotoğraf geliyor. Tabii ki ürettiği haberi paylaşma konusunda hiçbir kaygısı olmayan İzmir Büyükşehir Belediyesi basın bürosu ya da danışmanlığı haricinde…
Sırasını bekleyen maskeler…
Ve bütün bu haberleri, fotoğrafları anında ve kelimesi kelimesine belediyelerin İnternet sayfalarıyla sosyal medya hesaplarında; ayrıca, yerel basın kuruluşlarının internet ve sosyal medya sayfalarında görüyor, İzmir‘deki haber akışının emek ve para harcamadan nasıl kolayına biz okuyuculara ulaştığını daha iyi anlıyoruz…
Basın kuruluşlarıyla gazete ve gazete muhabirlerinin elini oynatmasına gerek kalmaksızın; daha doğrusu, ele alıp yazdığı konuyu araştırıp sorgulamadan, her iki tarafın menfaatine uygun ve kolayına gelecek şekilde gazetecilik mesleğinin uluslararası ilkeleriyle etik anlayışına aykırı bir şekilde… Güdümlü, yönlendirilmiş, satın alınmış bir yerel basın kimliğiyle…
Çünkü böyle yapmadıkları takdirde, -bu konuda ortaya atılan dedikodu ya söylentilere göre- belediyelerdeki basın ve halkla ilişkiler birimlerinin ya da doğrudan doğruya basın danışmanlarının fatura karşılığında “iki sana, bir bana” şeklinde paylaştırdığı aylık ödemelerin yapılması; böylelikle, o gazete, gazeteci ve haberin -bir anlamda- sürdürülebilirliğinin sağlanması mümkün olmuyor…
Bu şekilde ortaya çıkan yönlendirme, denetleme ve yok sayma mekanizmasına, tabii ki belediyelerden, özellikle de aylık ödemeleri bizzat belirleyip elden ödeyen basın danışmanlarından gelebilecek uyarı, tehdit ve dışlama telefonlarıyla mesajları da eklemek suretiyle…
I- Yapılması zorunlu belediye hizmetlerinin reklam malzemesine dönüştürülmesi…
Gelelim belediye başkanlarının parlak renkli pahalı elbiseler giyerek topluluk içinde ve çekilen görsellerde fark edilme kaygısı taşıyarak ve devamlı gülümseyerek, gülerek bir gerçeklik algısından uzaklaştırdıkları belediye kaynaklı haber ve fotoğraflara…
“Belediye meclisi toplantımızı yaptık…“
“İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi toplantısına katılım sağladık…“
“Belediye bütçemizi/faaliyet raporunu/performans programını kabul ettik…“
“Şu, şu, şu yollarımızı asfaltladık…“
“Mahalle halkımızı doğalgaza kavuşturduk…“
“Şu, şu toplantılara, şu, şu açılışlara katıldık…“
“Şu mahalleyi ya da şu sokakları gezdik…“
“Şurada inceleme yaptık…“
“Şuradan şu kadar çöp topladık…“
“Kaldırım işgallerini kaldırdık…“
“Halka şunları dağıttık…“
“Dün şunları, bunları ağırladık…“
Oysa çöp toplamak, yol yapmak, yönettiği kentin cadde ve sokaklarını dolaşmak, konut ve işyerlerine içme suyu hizmeti vermek, belediyeyi temsil etmek, işgale izin vermemek, meclis ve encümen toplantılarına katılmak, bütçe, faaliyet raporu ve performans raporu gibi resmi belgeleri hazırlayıp görüşmek yasal olarak belediyen ve başkanların yapmakla yükümlü olduğu, yapmadıkları takdirde görevi ihmal suçuyla cezalandırılabilecekleri; hatta görevden alınmalarına neden olan zorunlu hizmetlerdir. O nedenle belediyelerin, belediye başkanlarıyla meclis üyelerinin ve çalışanlarının yapmakla zorunlu oldukları kamu hizmetlerini sanki kendi tercihlerine bağlı bir işmiş gibi göstererek reklam malzemesi haline getirmek, gerçek anlamda yalan reklamlarla halkı kandırmak, hem kişisel, hem de toplumsal ahlak açısından sorunlu bir hareket, başka bir deyimle hepimizin ayıplaması gereken kişisel bir zayıflığın ürünüdür…
Bu çerçevede ilerideki günlerde -belli olmaz- bu belediye başkanlarının, “bugün 5 kez tuvalete gittim“, “dün 25 kere geğirmiştim“, “bu ay 333.333 adet imza attım“, “dün sırtımı kaşımıştım“, “bu hafta şunları şunları yiyip içtim” diyerek kendi şahsi iş ve ihtiyaçlarını da tanıtım ve reklam malzemesine dönüştürdüklerini görmemiz sürpriz olmamalıdır…
Gülümsemenin alışkanlık haline gelmesi…
II- Kendi görevi olmayan işleri yapmış gibi davranmak…
Son zamanlarda bazı belediye haberlerinde ya da mesajlarında, özellikle de basın kuruluşlarıyla gazetecilere gönderilen belediye kaynaklı haberlerde;
“Şu, şu mahallelerimize doğal gaz getiriyoruz…” ya da
“Şu mahallelerdeki içme suyu şebekesini yeniliyoruz…” veya
gibi belediyelerin üstüne vazife olmayıp İzmirgaz ya da İZSU gibi diğer resmi ya da ticari kurumlar tarafından yerine getirilen kamu hizmetlerinin sanki kendilerine aitmiş gibi kendi hanelerine yazıldığını, sanki bu hizmetleri kendileri yapmış gibi bir algı yaratmaya çalıştıklarını görüyoruz…
Evet, belediyeler; özellikle de ilçe belediyeleri bu tür hizmetlerin gerçekleşmesi için yurttaş ile bu hizmetleri yerine getiren kurum ve kuruluşlar arasında, yurttaştan yana kolaylaştırıcı bir rol üstlenerek; hatta bu hizmetlerin yerine getirilmesini kolaylaştırarak o kurum ve kuruluşları ikna etmek isteyebilirler; ama, asıl olarak bu hizmetleri yerine getirilmesi kendi görev, yetki ve sorumluluklarında olmadığı için kendileriyle ilgili olmayan konularda sanki görevliymişler gibi bu konudan haberi olmayan yurttaşları kandırmamaları gerekir.
Halkın bilmesi gereken bilgileri halktan gizlemek…
III- Halkı ilgilendiren asıl işlerden söz etmemek…
Örneğin belediye meclisi kararları ile onaylanan ya da değiştirilen imar planlarından kimlerin yararlandığı, bu planların ya da değişikliklerin kimin işine yaradığı, duyurusu yapılmayan ihalelerle kimlerden hangi mal ve hizmetlerin alındığı, iş insanları tarafından belediyelere bağışlanan araçların hangi menfaatler karşılığında kabul edildiği, işçi ve memurlara ait vergilerle SGK primlerinin neden zamanında yatırılmadığı, belediyenin ne miktarda borçlu olduğu, belediye şirketlerinin bilançosu ile kar-zarar tablolarında nelerin yazılı olduğu gibi konularda hiçbir açıklama yapılmadığını görüp bu bilgileri CİMER kanalıyla sormaya kalktığınızda da bunların kamuoyunu ilgilendirmediği ya da açıklanması yasak ticari sır olduğu gibi sudan bahanelerle karşı karşıya kalırsınız.
Oysa bu tür önemli ve bilinmeyen, bilinmemesi için çaba gösterilen bilgiler yerine belediye başkanının o gün hangi markalı elbise, ayakkabı ve çantası ile kimleri ziyaret ettiği ya da ağırladığı gibi anlamsız haberler gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanır, bilgisayar ve telefon ekranlarınızı işgal eder.
IV- Çoğu etkinliğin diğer belediyelerle birlikte eş-zamanlı olarak yapılması…
Google Gmail grupları arasında yer alan “izmirbasıngrubu‘na gelen belediye kaynaklı binlerce mesajda karşımıza çıkan diğer bir konu ise, aynı ay ya da günlerde çoğu belediyenin aynı konuda adeta birbirini taklit ederek benzeri etkinlikleri yapması ile ilgilidir…
Çoğu belediyenin, özellikle de başkanları birbirleriyle rekabet eden birbirlerine komşu belediyelerin aynı günlerde sokaklarda çocuklarla oyunlar oynaması, aynı gün ve konularda etkinlikler düzenlemesi, bütün bu etkinlikleri “flaş! flaş! flaş!” şeklindeki canhıraş feryatlarla parlak ve iddialı; ancak, içi boş satış pazarlama sözcükleriyle duyurması açıkçası her birinin diğerini izleyip öne geçmek için kendi aralarında yarıştıklarını göstermektedir…
Oysa şayet aynı anma günlerinde ya da aynı sorunların çözümünde farklı farklı etkinlikler yapmak yerine tüm İzmir’e yönelik ortak etkinlikler yapmak hem kendi aralarındaki, bir diğerine zarar veren farklılıkların giderilmesi, hem de daha fazla yurttaşa ulaşılabilmesi için başvurulacak en akıllıca yöntem olacaktır.
Sonuç olarak; bütün bu tespit ve değerlendirmeler sonucunda aşağıdaki önerilerin dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum:
1) İzmir ili genelindeki tüm ilçe belediyeleriyle büyükşehir belediyesini kapsayacak bütünleşik bir iletişim politikası çerçevesinde işbirliği ve ortak çalışmayı öne çıkaran planlı-programlı bir şekilde yürütülmesi,
2) Basın kuruluşlarıyla gazete ve gazetecileri satın alarak teslim almak yerine gazeteciler dahil tüm kamuoyuna bilgi verip ihtiyaçlarla sorun haline gelen konuları kamuoyunun gözü önünde açık bir şekilde, eşitler arası ilişkiler düzleminde tartışarak eleştiri ve öz-eleştiriyi hayata geçiren ikna süreçlerinin hayata geçirilmesi,
3) Yerel basında görev yapan birçok gazeteciyi yetiştiren akademisyenlerin İzmir’deki yerel basınla ilgili sorunları ele alıp cesaret ve açıklıkla tartışmaları, yerel basın ve onun meslek örgütleriyle belediyeler arasındaki ilişkilerin basın ahlak ilkeleri çerçevesinde düzenlenmesi için ombudsman rolü oynamaları gereğini bir kez daha hatırlatmak isterim.
Murat Belge, yıllar önce kaleme aldığı bir gazete yazısında kavram kargaşasının sebeplerini açıklamaya giriştiğinde, güçlü ve bilinçli bir çabaya dikkati çekerken aynı zamanda her şeyi yarım yamalak, olabilecek en yüzeysel biçimde öğrenmenin zararlarına da işaret eder ve tembellik gibi son derece insana özgü bir davranışı da zikretmeyi ihmal etmez. Özetle, bilinçli çarpıtma ve bilgisizlik iç içe geçer kavram kargaşasında. Birinin boşluğunu diğeri doldurur! Bu yüzden de gündelik hayatta tanık olduğumuz bazı olguları ya yanlış anlarız veya yanlış anlamamız bizzat olguyu yaratanlar tarafından önceden tasarlanmıştır. Bu paragraf böylece en üstte dursun, o zaten yol göstericiliğini ve kılavuzluğunu yazı boyunca bize hissettirecek.
Geçenlerde akademisyen Turgay Gülpınar’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan Yerel Hükümet: Gültepe – Bir Özerklik Deneyimi (1973-1980) adlı eserini okudum ve bitirdiğimde içimden şöyle dedim: “Bu kitapta bilim var!” Çünkü müellif Türkiye’nin ve İzmir’in yakın tarihine damga vurmuş bir vakayı anlatırken onu tüm yönleriyle analiz ediyor, bunu yaparken doğru bilinen yanlışları irdeliyor, ama asıl önemlisi birbirine yakın kavramların nasıl yanlış kullanıldığını ve birinin yekdiğerinin yerine neden tercih edildiğini alçakgönüllülükle göz önüne seriyor. Gültepe öyküsündeki kasıtlı aldatmacaları izah ederken de hâkim otorite tarafından -özerklik karşıtı merkez olarak da okunabilir- vuku bulan eylemlerin nasıl ters yüz hale getirilip kamuoyuna servis edildiğini, diğer taraftan yine aynı metot güdülerek karşıtını mahkûm edecek hukuki suçlamalara tuhaf yollarla zemin arandığını da örnekleriyle ortaya döküyor. Hemen kitapta yazar tarafından önemle dikkati çekilen kavram kargaşalarından birkaç örnek verip eseri ana hatlarıyla inceleyelim.
Adem-i merkeziyet ile özerklik, imece ile komün, aracısız tanzim satış ile belediye esnaflığının birbirine karıştırılması; yine merkeze göbekten bağlı belediyeler eliyle yeni rant alanları yaratmanın halk yararına arsa üretmek gibi ulvi bir amacın örtüsü altına gizlenmesi, semtte veya yörede kendiliğinden oluşmuş özsavunma timleri eylemlerinin oligarşinin yayın organları tarafından beldeye sızmış teröristlerin mahallelerde kurtarılmış bölgeler inşa etmesi şeklinde lanse edilmesi gibi. Örnekler çoğaltılabilir. Başlangıçtan itibaren Gültepe’deki özerklik deneyimini simgeleyecek ve ara sıra birbiriyle karıştırılan, oligarşinin ise toplumu yanıltma amacıyla birbirinin yerine geçmesini arzu ettiği anahtar kavram öbeklerinden en önemlileri bunlar. Gelelim Gültepe’nin öyküsüne.
Alsancak, Basmane ve bu iki semte ek olarak Kemeraltı girişindeki hükümet konağı baz alınırsa, 1950’lerin hemen başında şehir merkezine üç-dört kilometre uzaklıkta, fundalık, makilik ve yer yer ormanlıklardan oluşan ıssız tepeler ve vadilerden ibaret bir yerdir Gültepe ve Samantepe. Yavaş yavaş ilk gecekondular inşa edilmeye başlandıktan sonra 1960’ların başında nüfusu otuz binlere dayanmıştı ama elektrik hâlâ lükstü ve koca koca mahalleler gece olunca karanlığa gömülüyordu. Su sıkıntısı kangrenleşmiş bir sorundu ve bunun üzerine düzgün bir kanalizasyon sisteminin olmaması da yerleşimcilerin belini büküyordu. Bir tür öteki İzmir’di. Ulaşım sistemi mevcut olmadığından sabahleyin aşağı şehre hayatını kazanmaya yayan inenler, evlerine dönerken de dik yokuşları iman gücü ve peygamber vitesiyle aşmaya çalışıyor, mesaiye her gidiş dönüş belde sakinlerine hac yolculuğuna benzer külfetleri yaşatıyordu. İlk belediyelik oluştuğunda da seçimle gelen başkanların ödenek almak için İzmir belediyesinin kapısını aşındırmaktan başka çaresi yoktu. Gerçekten öyle miydi? Başka bir çıkış yolu dünya üzerinde yok muydu? Cevabı Lawrence Pratchett’e dayanarak Gülpınar veriyor: Merkezi müdahaleden azade olmak, belirli sonuçlar üreten iradeye sahip olmak, yerel kimliği yansıtmak. Peki Gültepe sonraki yıllarda bu özerklik tanımına uygun bir şeyler yapabildi ve başarılı oldu mu? Cevabı kitapta.
1970’ler Türkiye’de sosyalist mücadelenin hayli revaçta olduğu ve iktidarları sarstığı yıllardır. Bir de buna doğu toplumlarına özgü karizmatik bir liderin varlığı eklenirse Gültepe’nin de bundan nasibini aldığı aşikardır. Kendisi de sol gelenekten yetişmiş efsane belediye başkanı Aydın Erten ve çevresindeki devrimcilerin Paris komünü hakkında okumaları olduğunu varsayarsak, en azından otonominin aşağıdan yukarıya doğru bir hareketle kendini gösterdiği konusunda fikir birliği içinde olduklarını rahatlıkla görürüz. Ancak teori ile pratik ayrı şeylerdir ve yine Gülpınar’ın da fark ettiği gibi gecekondu bölgesi Gültepe’nin teknik sorunları hep öndedir. Mutlak özerkliğe, bağımsız bütçeye, vergi salmaya, eğitimin, güvenliğin hatta mülklerin yönetimine gelesiye kadar belde sakinlerinin insanca yaşamasını zorlaştıran ulaşım, barınma, susuzluk ve elektriksizlik gibi problemleri vardır. Fakat determinist bir gözle bakıldığında, yaşanan tecrübelerin kimi zaman merkezin aşırı öfkesini çektiğini ve buna sebep olan faktörlerden bir kısmının da devletin kuruluş kodlarında yattığını görürüz. Örneğin Erten’in barınma sorununa çözüm bulmak için arsa üretiminden söz etmesi ve bazı sahipsiz arazileri parselleyerek evi olmayanlara dağıtması tüm şimşekleri üzerine çekmesine sebep olur. Sadece sağ iktidarı değil, sosyal demokrat belediyecilik yaptığını söyleyenleri de irkiltir bu davranışı. Dönemin CHP il başkanının açıkça ifade etmese de Erten karşıtlığı bilinmektedir. Özetle, 1950’lerden itibaren merkezin hazine arazileri -hatta askeri araziler- üzerine ev yapılmasına göz yummasıyla yerelin bizzat bu işi örgütlemesi arasında çokça fark vardır. Hadi bayındırlık işlerinin bir kısmı merkez tarafından yerele devredilmiştir de politik güç olmanın önemli göstergelerinden biri olan mülk idaresi, kamu örgütlenmesinin en önemli aparatlarından biridir ve merkezin haricinde bir yönetimin bu gücü kullanması kaosa işaret eder ve asla kabul edilemez.
Türkiye’de geniş kapsamlı olarak 1960’larda başlayan ve 1980’de kesintiye uğrayan sosyalist mücadelenin ve onun karşısında yer alan sağ paramiliter grupların savaşımı, özerklik konusundaki vaka analizlerinde bazı nüansların yeterince anlaşılmasını engeller. O yıllardaki sağ basına göre Fatsa’da ve Gültepe’de yaratılmak istenen şey küçük Moskova’lardır. Oraya buraya kızıl bayrak çeken militanlar bu türden kurtarılmış bölgeleri çoğalttıkça vatanı en sonunda Sovyet Rusya’ya peşkeş çekip komünizmi getireceklerdir. Halbuki burada fark edilemeyen ve bilerek yanlış yansıtılan şey bir rejim değişikliği özleminden ziyade yeni bir anlam arayışıdır. Çünkü 1950’lerden itibaren modern kentlerin çeperlerinde oluşan gecekondular teknik olarak kendi seçimleri dışında başka bir varoluşu gerçekleştirdikleri için ellerinde olmadan yeni muhayyileler peşindedir. Köyden kente göç ederek eski aidiyetlerini terk etmişlerdir ve yeni geldikleri yerde de yabancı ve aşağı görülen varlıklardır. Peki bu yeni kimlik ve mana arayışı mahrumiyetle birleşirse ne olur? Elbette bu yeni kentliliğin manevi anlamdaki inşa sürecinde ona yardım edecekler çıkacaktır ve yeni mekânda heteronomiyi dibine kadar yaşayıp inkâr etme sürecine girişen ama nasıl mücadele edeceğini de sezemeyen gecekondulu birey, yanında düzene karşı çıkan sol devrimcileri bulur. Onların yokluğunda ve sol romantizmin ölümünde ise tanımlar da evrilir. Varoş, apaçi, kıro, barzo yakıştırmaların en hafifidir. 2000’lerden itibaren büyük kentlerde metrolarla merkeze ulaşımın daha da kolaylaşması ise bu kalabalıkları daha da görünür hale getirir. Ancak o başka bir evren, başka bir hikâye. Şimdi konumuz yetmişler ve devrim yılları.
Gülpınar’ın eserinde dikkat çektiği diğer bir nokta da, Türkiye’de özerkliğin talep etme ya da ilan etme arasında sıkışan mücerret bir yapıya evrildiğidir. Teknik bir inşa ülkenin tarihi göz önüne alındığında Avrupa’dan farklı olarak hiçbir yerde görülmez. Bu yüzden adem-i merkeziyet çoğu yerde muhtariyet olarak algılanır. Osmanlı’dan devralınan İstanbul, İzmir gibi tarihi kentlerdeki belediye varlığını ayrı tutarsak, taşrada 1921 anayasasıyla bucak idarecilerinin bile seçimle gelmesi usulü yer alırken, 1924’te şura yönetimi gibi Sovyetler Birliği’ni hatırlatacak her türden terimin kanun metinlerinden çıkarılması ve merkeziyetçiliğe dönüş, sonraki yılların da ipuçlarını verir. Bu, eğitime de yansır. Şehirlerde 2. Abdülhamit döneminde planlaması yapılan iptidai, rüştiye, idadi, sultani gibi seviye derecelendirmeleri ve yapı aynen korunurken sadece bu okulların adları değiştirilir, tevhid-i tedrisat yoluyla sekiz bine yakın dinî okul kapatılırken istatistik cetvellerinde 1900’lerin başlarındaki eğitim kurumu sayısıyla 1950’lerdeki sayı aradan geçen elli yıla rağmen birbirine çok yakın seyreder. Taşrada ise Köy Enstitüleri ile rıza üretimi yalnızca köylerde yapılabilecek talim ve terbiyeye işaret eder. Bingo! Sonuç, 1970’lerin ilk yarısında bile ortaokul öğrenimi için Alsancak ya da Tepecik ve Basmane’ye inmek zorunda kalan ve şehrin kenarı diye nitelendirilebilecek Çamdibi, Mersinli, Gültepe ve Samantepe’li arkadaşlarımız, kısacık bir sırada üçer kişi oturmanın sıkıntıları ve hınca hınç dolu minimum elli kişilik sınıflar. On yılda onbeş milyon yaratmıştık her yaştan, ama altyapıyı es geçmiştik. Ancak 2000’li yıllarda Gümüşpala ve Yamanlar gibi karşı kıyının eski gecekondu mahallelerinde onbeş-yirmi kişilik ilköğretim sınıflarını gördüğümde işbu satırları karalayan şahsımın da derin derin düşünmesi bundandır.
Kitabın en vurucu saptamalarından biri, -Prof Dr. Fehmi Yavuz’a dayanarak- batıda olduğu gibi çatışmalı bir tarihî süreçten geçmeyen ülkemiz belediyelerinin merkezi yönetim karşısında bir vasıf kazanamayacağıdır. Bu tezi tamamlayan unsur ise bu kez Ruşen Keleş’ten alıntılanarak, belediyelerin Türkiye’de kökü bulunmayan ve batının istekleriyle onları taklit ederek kurulan örgütler olduğudur. Ancak yine de Gülpınar bu tezlere temkinli yaklaşır, belediyelerin halka yabancı bir kurum olduklarını savunmanın yetersizliğine işaret eder ve 1854’teki Şehremaneti Nizamnamesi’nden bahsettikten sonra onu yenileyen 1877 Dersaadet Belediye Kanunu’ndaki federatif yapının izini sürer. Ancak cumhuriyet dönemindeki tek parti yönetiminin içişleri bakanına göre belediyeler devletin koruması ve yardımına muhtaçtır. Muavenet ve veraset! Peki bundan sıyrılmak nasıl mümkün olabilir? Bu paragrafın ilk cümlesinde yazıyor. Çatışma yoluyla! Gültepe’de yaşanılan buydu. Gecikmiş bir çatışma.
Gültepe sakinlerinin 1970’lerdeki önemli sorunlarından biri de geçim sıkıntısıydı. Belediye buna çare bulmak ya da en azından bir nebze olsun hafifletmek gayesiyle tanzim satış mağazaları açar. Aydın Erten’in bir hayali daha vardır. Ekmek fabrikası. Çünkü aynı yıllarda ülkedeki fırıncılar -nedendir bilinmez- tuhaf talepler peşinde koşmaya başlar. Kimi zaman beyaz ekmeği aynı fiyata satamayacaklarını ve esmer ekmek üretimine ağırlık vereceklerini, kimi zaman düşen kâr marjları yüzünden bakkallara dağıtmayıp ürünlerini bizzat halka ulaştıracaklarını beyan etmeleri, bazen cumartesi, bazen de pazar günleri üretimde bulunmayacaklarını kendi işveren sendikaları yoluyla gazetelerde ültimatom verircesine haber ettirmeleri, bitmek tükenmek bilmeyen gramaj ve fiyat ayarlama istekleri, özellikle dar gelirli kesimi canından bezdirir. Gültepe’de ekmek fabrikası hiçbir zaman gerçekleşmese bile merkezle çatışma anlarında belediye başkanının yanında yer alan direniş komitelerinin kimi zaman fırınlardaki mamullere el koyma ve ücretsiz dağıtımı gibi radikal eylemleriyle fırıncılar en azından beldede daha dikkatli davranırlar. Tanzim satış vakası ise daha değişik seyreder. Aracısız satış sloganıyla un, şeker, tahıl, bakliyat gibi temel gıda maddelerinin doğrudan halka sunulması belediye marketleriyle mümkün olsa bile bunun sürdürülebilirliği konusunda derin şüpheler ortaya çıkar. Uygun fiyata mal temin edildiğinde belediyenin kendi dükkânlarında minimum nakliye ve personel maliyetiyle ucuzluk mümkün olabilmektedir ama enflasyonist ortamda bunun devamlılığı nasıl sağlanacaktır? Tanzim satışlar yoluyla tüketimin planlaması istendiği gibi yürümemektedir. İmdada Tariş yetişir. Bir Türkiye klasiği olarak ülkedeki iktidarlar değişip kamu kurumlarında da yöneticiler yenilenirken Ecevit hükümetinin kooperatifçi bürokratlarından Erdinç Gönenç, Tariş genel müdürlüğüne getirilir. Bu, Gültepe ve tanzim satışlar için büyük şanstır ve Aydın Erten bunu iyi çok iyi kullanır. Tariş zorda kaldığında da yine Erten ve Gültepe halkı yardımlarına koşar. Sonu çok trajik bitse de 1980’deki Tariş direnişine en büyük desteği Çimentepe’lilerle Gültepe’liler verir.
Aydın Erten’in başkanlığı dönemindeki en büyük şanssızlığı ise bütçe ve planlamada kendini gösterir, bir süre sonra işçisinin maaşlarını ödeyemez duruma gelir. Yol yapmak, kanal kazmak, istinat duvarı örmek, su borusu döşemek gibi inşaat işlerinde geçmiş yıllarda imece usulüne başvurulmuş ve sonuç alınmıştı. Bu kez belediye-topluluk-dernek üçgeniyle bu tür alt yapı işleri kısa bir sürede kotarılmış, belediye fen işleri müdürlüğünün ücretsiz desteğiyle örneğin Atamer Mahallesinde kanalizasyon ve temiz su dağıtım ağı bitmişti. Bu tür örnekler çoktu. Özneleri ise sosyalist gençlerdi. Gecekondu üretiminin ana malzemesi olan briket imalatını da belediye kurduğu bir fabrikayla üstlenmişti. Ucuz kömür dağıtımı da yapılıyordu. Ancak ödenek, yardım, kredi müsellesinin tek kaynağı olan iller bankası aracılığıyla merkezden pay alma yolu bürokratik engeller yüzünden sık sık tıkanıyordu. Bunu aşmak için bizzat başkanın yaptığı Ankara ziyaretleri de sonuçsuz kalıyordu. Kimi zaman aylarca maaş alamayan belediye işçilerinin grev yapmaktan başka bir çaresi yoktu. Erten ve çevresindekilerin işçilerle birlikte belde halkına bunu etraflıca açıklamasıyla da tepkiler yerel yönetime değil merkez iktidara yöneliyordu. Zaten Ankara’dan para gelip de birikmiş maaşlar ödenince sorun kalmıyordu. Kim bilir, tüm yaşadığı meşakkatlerden sonra bile Gültepe halkının büyük çoğunluğunun Aydın Erten’e olan sonsuz güveni, biraz da bu yüzden kem gözlerin külliyen onun şahsına yönelmesine yol açmıştı.
Sonuçta Gültepe ile bir özerklik tecrübesi yaşanmıştı. Bizde counterfactual history mefhumu pek gelişmediğinden ve bir çeşit kurgu bilim olarak algılandığından, tarih başka bir biçimde aksaydı bu tür deneyimlerin ülkeyi bir doğu bloku ülkesine mi, yoksa İsviçre’ye mi çevireceğini tartışmak Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzeyecek. Onun için bu naçizane tanıtım yazısını bitirmek daha doğru olacak. Fakat yine de birkaç cümle söylemeden geçemeyeceğiz.
O tarihlerden elli altmış yıl önce şehirlerde kendi burjuvasına ve taşrada küçük imalathaneleri vasıtasıyla manüfaktür üretim yoluna girip pre-kapitalist dönemi yaşayan işinde, gücünde, kasabalı, mazlum vatandaşlarına acımayanlar, emperyalist kampların kendi aralarındaki çatışmasını ihtiva eden dünya savaşına bodoslama dalıp yetişmiş ve eğitimli insan kaynağını birkaç senede sıfırlayanlar, gecekondulu fakir fukaraya, garip gurabaya mı acıyacaktı? Huzur ve güven ortamı deyyu deyyu ipek böceği kozasında öldürüldü, bahane mi bulunamayacaktı!
2025 Eylül ayının 12’si ile 21’i arasındaki hafta, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bilgisiz, tecrübesiz ve liyakatsiz basın danışmanı gazeteci Elif Demirci İşleğen‘le onun kocası olduğu için belediye şirketlerinden İZTARIM‘ın genel müdür yardımcısı yapılan gıda teknikeri Tamer İşleğen‘in büyük bir cehalet ve küstahlıkla telefon ve sosyal medya üzerinden bana ve gazeteci dostlarım Süleyman Gençel ile Serdar Öztürk‘e yönelttikleri mafyavari tehditler, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı‘na yaptığım şikayetle sonuçlanmış, ardından aynı basın danışmanının İçişleri Bakanlığı‘ndan istifa ederek ayrıldığım dönemden önce Fethullah Gülen Cemaati ile nasıl mücadele ettiğimi bilmeden; yani, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğunu sanan biri olarak, benim kendilerine FETÖ‘vari yöntemlerle saldırdığım iddialarıyla geçmiş; böylelikle, söz konusu basın danışmanının Doğan ve yandaş Demirören Haber Ajansı‘ndaki pozisyonuyla bağlantılı olarak Binali Yıldırım‘ın İzmir büyükşehir belediye başkanı olması için çalıştığı dikkate alındığında, yakasına AKP rozetini takmadan AKP felsefe ve politikaları doğrultusunda emek düşmanı sağ politikaları hayata geçiren CHP‘li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay ile bu politikaların asıl sahibi AKP arasında köprü vazifesi gördüğünü, belediye başkanının CHP‘nin sol felsefe ve programına aykırı bir çizgi izlemesinde ne ölçüde etkili olduğunu büyük bir üzüntüyle görüp anlamıştık.
Ancak o haftaları izleyen 22-28 Eylül haftası, benim için önceki haftalara inat heyecan, coşku ve gururla dolu günlerle, toplantı ve övgülerle geçti…
Harbiye Askeri Müzesi
Gururla dolu üç gün…
Çünkü 113 yıl önce, 22 Ekim 1912 tarihinde Şile Taburu 4. Bölük çavuşu olarak 1. Balkan Savaşı‘nın 5. gününde Edirne‘nin Süloğlu ilçesine yakın Geçkinli mevkiinde şehit olup daha sonra aynı yerde yapılan Geçkinli Şehitliği‘ne defnedilen dedem Ali Çavuş oğlu Rıza Çavuş, diğer bir deyişle adlarını aldığım 1853, Samum doğumlu Ali Çavuş‘un oğlu 1881 İstanbul ili Şile ilçesi Kaşbaşı köyü doğumlu Rıza, geçtiğimiz aylarda Milli Savunma Bakanlığı tarafından hatırlanarak bir anda “isimsiz kahraman” olmaktan çıktı ve her yıl yapılan “Türkiye Şehitlerini Anıyor” etkinliği kapsamında 24 Eylül 2025, Çarşamba günü İstanbul Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı‘nda adına yapılan askeri bir törende anılarak hem biz ailesini onurlandırdı, hem de kıyıda köşede kalmış toplumsal itibarına yeniden kavuştu.
22 Eylül 2023 tarihinde ziyaret ettiğim Edirne, Süloğlu Geçkinli Şehitliği…
O nedenle, 23-25 Eylül 2025 tarihleri arasında İstanbul‘da Milli Savunma Bakanlığı Kültür Sanat Dairesi Başkanlığı ile Harbiye Askeri Müzesi tarafından “şehit torunu” unvanıyla ağırlanan ablam ve yakın akrabalarımla birlikte törene katılarak doğmadan önce babasını kaybettiği için onu tanımayan babam ve tüm aile adına bu kahramanı 113 yıl sonra anıp ona ve diğer kahramanlara olan borcumuzu ödemeye çalıştım.
Harbiye Askeri Müzesi
Ancak sözünü ettiğim bu tören öncesinde konusunda uzman tarihçi rehberlerin eşliğinde, II. Abdülhamid tarafından yaptırılıp 1936 yılına kadar Harbiye olarak kullanılıp Mustafa Kemal Atatürk‘ün de okuduğu, şimdilerde ise Milli Savunma Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesindeki Kültür Sanat Dairesi Başkanlığı‘na bağlı 18.600 metrekare büyüklüğündeki Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi‘ni gezerek burada sergilenen 5.000 adet askeri malzeme konusunda bilgi aldık, “Kahraman nefer Seyyid onbaşı topu” olarak adlandırılıp bir zamanlar Foça ve Karşıyaka‘da sergilenen 170 ton ağırlığındaki Krupp marka 1889 tarihli muhteşem topu gördük, sergilenemeyen 50.000 adet malzemenin ise depolarda bulunduğunu, oldukça yıpranıp duvarlarında çatlaklar oluşan tarihi yapının gelecek yıl restorasyona gireceğini öğrendik.
Şehit’e saygı ve sevgi…
Üst düzeydeki askeri yöneticilerle birlikte törene katılan Milli Savunma Bakan Yardımcısı Musa Heybet‘le gazilerden ve öğrencilerden oluşan kalabalık topluluğa yaptığım konuşmada ise ailesinde bir şehit, bir üstün hizmet madalyası almış gazi ve çete savaşlarında aldığı beynindeki kurşunla evine dönüp ölen meçhul bir gazinin; ayrıca, 1911-1922 döneminde o tarihlerde “Kocaili“ne bağlı Şile‘den Trablusgarp, Balkan, I. Dünya Savaşı‘nın Çanakkale, Galiçya, Yemen, Filistin, Irak, Romanya, Makedonya, Kafkas ve Şark cepheleriyle Kurtuluş Savaşı‘na giden Şile Yeniköylü Dimitri Anastas ve Vasil Hristo olmak üzere, 2’si Rum, 146’sı Müslüman Türk olmak üzere toplam 148 şehidin evladı olarak silahlarla dolu bir salonda barışın ülkeler, halklar ve insanlar için geçmişte ve günümüzde ne kadar gerekli olduğuna vurgu yaparak toplantıda yer alan ya da almayan her gencin henüz büyükleri hayattayken kendi ailelerindeki kahramanları araştırarak bizlere anlatması gerektiğini ifade etmeye çalıştım.
Askeri yasaklara rağmen bir zamanlar basketbol devi ve İstanbul itfaiye müdür yardımcısı olan akrabamız 90’lık dev sevgili Ayhan Şengürbüz abim ve ablam Özden Şarlayan‘la birlikte tören sonundan bir anı….
Bu törenin bitiminde halka açık sunulan Mehter Töreni sırasında da orada bulunan üst düzey subaylara 1886 yılında doğup 1928 yılında İzmir, Güzelbahçe Kilizman mevkiinde bir kaza kurşunu ile vefat eden ve harp akademilerinde uzun yıllar askeri strateji konusunda dersler veren harp tarihçisi Bursalı Yarbay Mehmet Nihat Bey‘in Balkan Savaşları’nı anlattığı 4 ciltlik kitabının muhakkak Türkçe’ye kazandırılarak yayınlanması; ayrıca, Milli Savunma Bakanlığı Bakan Yardımcısı Musa Heybet‘e ise işgalin ve savaşın başlayıp bittiği, Kurtuluş ve Kuruluş‘un gerçekleştiği İzmir‘de Ulusal Kurtuluş Savaşı ile ilgili tek bir müzenin bulunmadığından bahisle ayrı bir askeri müzenin açılması talebinde bulundum. Bu talebim Musa Heybet tarafından hararetle kabul görerek yanında bulunan paşaya talimat vermesi ile netlik kazandı. Tabii ki siyasetçilerin verdiği bu türden sözlerin takip edilmediği sürece gerçekleşmediğini bilen bilinçli bir yurttaş olarak, hepimizin bundan böylesi bu talebe sahip çıkarak bu kentin varlık nedeni olan bir konuda, özellikle de mutfak ya da maske müzesi gibi müzelerden önce barış dilini kullanan Ulusal Kurtuluş Savaşı ile ilgili yeni bir müzeye kavuşması için mücadele etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ailemize verilen onur belgesi ve şehit dedem o tarihlerde madalya ile taltif edilmediği için 113 yıl sonra onun adına verilip madalya yerine geçen künye levhası….
Meçhul kahramanı bize hatırlatanlar…
Son bir söz olarak da bu konunun bana intikal ettirildiği 25 Ağustos 2025 tarihinden 25 Eylül 2025 tarihine kadar bir aylık süre içinde benimle yazışıp görüşen, her düzeyde yardımcı olan; daha doğrusu “pamuklar içinde bizi ağırlayan” tüm komutanlara, subaylara, sivil memurlara, erlere, özellikle de terhisine 37 gün kalan Bergamalı asker arkadaşıma, Marmara Üniversitesi mezunu tarihçi rehber arkadaşıma, bana bu konuda bilgi verip ilerleyeceğim yolu çizen sevgili Halim Salih Özkan Bekdemir‘e, mihmandarımız olarak bize yardımcı olan Ege Ordu Komutanlığı‘ndan sevgili Tunahan‘a ve İstanbul Merkez Komutanlığı‘ndan üsteğmen sevgili adaşım Rıza‘ya, her şeyimize koşup arkadaşlık yapan sivil memur Bülent Bey’e, Ankara‘dan gelip ablamla birlikte söyleşip videomuzu çeken Mehmetçik Vakfı görevlisi Mustafa Akdemir‘e, Ege‘deki milli mücadelenin Türk edebiyatına yansıması konusunda doktora tezi hazırlamakta olup Harbiye Askeri Müzesi yöneticisi olarak töreni büyük bir başarı ile sunan Öğretmen Albay Tolga Hasan Bezek‘e ve Harbiye Askeri Müzesi Yöneticisi Piyade Albay Sabahattin Boyan‘a, hayatım boyunca mesafeli yaklaştığım askerlerden ve askeriyeden beklemediğim üstün bir performansla bizi büyük bir saygı ve ilgiyle ağırladıkları için kendilerine teşekkür ediyor, meslek hayatlarıyla özel yaşamlarında başarılar diliyorum…
Bu coğrafyada, bu topraklarda yaşayıp çalışan insanların özgür olması için hayatlarını armağan eden tüm şehitleri, tüm kahramanları unutmayıp hatırlamak dileğiyle…
Not 1 – Askeri müze içinde fotoğraf ve video çekmek yasak olduğu için şu an itibariyle sizlerle görsel bir paylaşım yapamamakla birlikte görevlilerin hazırlayıp Youtube’a koyacakları video ve fotoğraflar bana gönderildiğinde sizlerle paylaşacağım.
Not 2 – Dedem şehit Ali bin Rıza hakkında daha önce yazdıklarıma aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz…