Ünlü seyyah Evliya Çelebi‘nin rüyasında gördüğü peygambere yanlışlıkla söylediği “seyahat ya resulallah” deyişini, “inşaat ya resulallah” olarak anladığımız günlerden bu yana harıl harıl inşaat yapmaktayız.
Yerleşim yerlerinin, semtlerin ve mahallelerin içinde yapılan bu inşaatların yakın çevrede yaşayan ya da çalışan diğer insanları rahatsız edip etmediğine, halk sağlığı açısından bir tehdit oluşturup oluşturmadığına bakmaksızın inşaatlar yapıyoruz…
Çünkü inşaat yapmak hem yapan açısından hem de ona izin veren siyasetçi ve kamu yöneticisi açısından oldukça kârlı bir alan… Özellikle de, seçimlerde aday olabilmek ve aday olduktan sonra harcayacağı parayı bulabilmek; yani, seçimin finansmanını sağlamak açısından…
Ülkemizde ve yaşadığımız tüm kentlerde, iktidarın ya da muhalefetin kendi valilik ve belediyeleriyle birlikte, kendi politikalarının finansmanını sağlamak amacıyla oluşturduğu inşaatçı/müteahhit çetelerini nasıl koruyup kayırdığına yakından tanık olduğumuz için, bu kayırmacı, yağmacı, talancı politikalarla ortaya çıkan kuralsız, kaidesiz ve plansız inşaat yapma durumuna karşı çıkıp itiraz ediyoruz.
Yaşadığımız ya da çalıştığımız kentlerin hemşerileri olarak mahallelerimizin ortasında hoyratça yapılan bu tür inşaatlardan şikayetlerimizi şu noktalarda somutlayabiliriz:
Ama ondan önce her şeyin başı olan 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun düzenleniş amacını özetleyen 1. madde hükmüne bakarak işe başlayalım derim:
3194 sayılı İmar Kanunu’nun “amaç” başlığını taşıyan 1. maddesine göre kanunun düzenlenme amacı, “yerleşme yerleri ile bu yerlerdeki yapılaşmaların; plan, fen, sağlık ve çevre şartlarına uygun teşekkülünü sağlamak” olarak belirlenmiştir.
İnşaatlara haftanın her günü gece gündüz 24 saat çalışma izninin verilmesi…
Son yıllarda birçok şehirde, 2010 tarihli Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği‘nin 23. maddesinin b fıkrasında yazılı olan “konut bölgeleri içinde ve yakın çevresinde gerçekleştirilen şantiye faaliyetleri gündüz zaman dilimi dışında akşam ve gece zaman dilimlerinde sürdürülemez” hükmüne rağmen, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı il müdürlüklerine bağlı Mahalli Çevre Kurulları, daha doğrusu valilikler tarafından tüm ticari inşaatlara Cumartesi ve Pazar günleri de dahil olmak üzere haftanın her günü için 24 saat çalışma izni verilmektedir. Oysa söz konusu yönetmelik maddesine göre, bu tür izinler sadece baraj, köprü, tünel, otoyol, şehir içi anayol ve toplu konut projesi gibi kamu yararı ile ilgili inşaatlara verilip bunun dışında kalan diğer inşaatlara verilmesi mümkün değildir.
Fotoğrafın çekildiği gün Cumartesi olmasına rağmen 7/24 izni alan inşaattaki betoniyer gürültülü bir şekilde çalışıyor…
İzmir Valiliği‘nin 2023 yılında Bayraklı, Bornova, Buca, Çiğli, Karşıyaka ve Konak ilçelerinde devam eden ve kamu yararı ile hiçbir ilgisi olmayan lüks konut, rezidans ve iş merkezi inşaatlarına, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi‘nin tüm uyarı ve itirazlarına rağmen hafta tatilini dikkate almaksızın gece ve gündüz 24 saat çalışma izni vermesi, bu hukuksuzluk ve kayırmacılığın en iyi ve en yakın örneğidir.
Gürültü kirliliği…
Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından düzenlenen Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği‘nin 1. ve 2. maddelerinde, “özellikle nüfusun yoğun olduğu alanlarda, parklarda veya yerleşim bölgelerindeki diğer sessiz alanlarda, açık arazideki sessiz alanlarda, okul, hastane ve diğer gürültüye hassas alanlarda“, “çevresel gürültüye maruz kalınması sonucu kişilerin huzur ve sükununun, beden ve ruh sağlığının bozulmaması için gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamak” yönetmeliğin amacı olduğu belirtilmekle birlikte, tüm inşaatlarda, hem bakanlık, hem de inşaatçılar olarak bu kurallara uyulmadığını görüyoruz.
İnşaatın başından sonuna kadar yapım faaliyeti ile ilgili her türlü ses ve gürültüye, hiçbir izleme ve denetim işlemine başvurulmadan bu şekilde izin verilmesi, inşaatın yakın çevresindeki birçok mahalle sakinini rahatsız etmekte; böylelikle, buna yol açan valilikler, inşaat çevresindeki halk adına bu izinlere karşı çıkıp dava açmayan belediyeler, yerel halkın sağlık, sıhhat ve esenlik içinde yaşaması görevini yerine getirmemekte, inşaat gürültülerini izleyip denetlemeyerek seçimlerde oy aldığı seçmenler ya da hemşeriler yerine inşaat sahiplerini kayırıp kollamaktadır.
İnşaatların yıkımından kaynaklanan tehlikeler: toz, asbest vb.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından hazırlanıp 13 Ekim 2021 tarih, 31627 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan ve 20 maddeden oluşan “Binaların Yıkılması Hakkında Yönetmelik“, binaların yıkım faaliyetlerinin insan sağlığıyla can ve mal güvenliğini ve çevreyi korumayı amaçladığı halde; yakın çevremizde tanık olduğumuz ve tozundan toprağından, gürültüsünden şikayetçi olduğumuz tüm yıkımlar bu yönetmelikte sözü edilen önlemler alınmadan, asbest ve diğer tehlikeli atıkların tespit ve sökümü yapılmadan gerçekleştirilmektedir.
İzmir’in İmbatlı ya da Meltemli değil, tozlu topraklı havası…
Söz konusu yönetmeliğin 21. maddesi, bu yönetmelik hükümlerinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yürütüleceğini belirtmekle birlikte, yönetmelikte yazılı uygulama, izleme ve denetlemeye ilişkin yükümlülüklerin bakanlık ve bakanlığa bağlı il müdürlüklerince yerine getirilmediği hepimizin bildiği çıplak bir gerçektir.
İnşaatlarda kullanılan iş makinalarından kaynaklanan sorunlar
Kısa zamanda daha fazla malzeme taşıma, daha fazla iş yapma amacıyla gelişip hacim olarak büyüyen iş makinalarının varlığı , bu makinaların hem inşaat mahallindeki hem de inşaat mahalline gidip geldikleri cadde ve sokaklarda büyük rahatsızlıklara yol açmakta, hemşerilerden toplanan vergilerle yapılan yol ve kaldırımlar bu araçların gidiş gelişi nedeniyle yıpranıp bozulmakta ve buna ilişkin bir tazminat belediyelerce inşaat sahiplerinden talep edilmemektedir.
Gelinen en son nokta: Çelik paletli iş makinası, lastik tekerlekli, taşıyıcı yerine yollarda…
Çelik paletli iş makinasının trafik macerası
Çelik paletli iş makinasının yol zemininde yaptığı hasar
Trafik Kanunu‘na göre cadde ve sokaklarda gidip gelmesi mümkün olmayan demir paletli iş makinalarının diğer araçlar arasındaki tehlikeli gidiş gelişleri, büyük damperli kamyon, betoniyer, kepçe, TIR ve vinçlerin kentin her cadde ve sokağına günün her saatinde kolaylıkla girip çıkması, bunların yarattığı gürültü, toz, toprak dolu çevre kirliliği şehirde yaşayan tüm canlıların sağlığını tehdit etmektedir.
İnşaatların uzun sürmesi nedeniyle yaşanan sorunlar…
3194 sayılı İmar Kanunu‘nun “ruhsat müddeti” başlıklı 29. maddesine göre “yapıya başlama müddeti ruhsat tarihinden itibaren iki yıldır. Bu müddet zarfında yapıya başlanmadığı veya yapıya başlanıp da her ne sebeple olursa olsun, başlama müddetiyle birlikte beş yıl içinde bitirilmediği takdirde verilen ruhsat hükümsüz sayılır. “
Kanunun yapılacak inşaatın niteliğini, örneğin inşaatın büyüklüğü ya da küçüklüğü gibi kriterleri dikkate almaksızın tüm yapı inşaatlarında beş yıllık bir süreyi öngörmesi ve bu sürenin alınacak yeni bir ruhsatla 10, 15 hatta 20 yıla çıkabilir hale getirmesi kabul edilebilecek bir şey değildir. O nedenle, söz konusu kanun maddesinde değişiklik yapılarak, inşaat ruhsatları için belirlenen sürenin yapının nitelik, büyüklük ya da yapım zorluğuna göre değişen farklı kriterlere göre belirlenmesi ve ruhsat veren belediyelerin inşaat sahiplerinden, uymak zorunda oldukları ve uymadıkları takdirde yaptırıma konu olacak bir inşaat programı istemesi sağlanmalıdır.
Kaçak inşaatlar ya da ruhsata aykırı inşaatlar…
Ülkemizdeki kaçak ya da ruhsata aykırı yapılaşma; adeta genlerimize işlemiş toplumsal bir sorun halindedir… Depremlerin acı dolu sonuçlarıyla tanıştığımızda karşımıza çıkan bu olgu, adeta Cumhuriyet’le yaşıt… O nedenle Cumhuriyet’in 100. yılını doldurmuş olmamıza karşın halen çözemediğimiz bir sorun halinde karşımızda durmaktadır…
İşte size yepyeni ruhsata aykırı bir yapı… Önce eski bina deprem hasarları nedeniyle toz, toprak ve gürültü içinde yıkıldı, ardından yine toz, toprak ve gürültü içinde bu yenisi yapıldı; ama bu kez de ruhsata aykırı yapıldığı için mühürlendi. Şimdilerde ise affedileceği günü bekliyor…
Kentin kıyısında ya da merkezinde, insanların gözünün içine baka baka, görevlilere rüşvetler vere vere, çıkarılan imar affı yasalarıyla meşruiyet kazandıra kazandıra milli bir özelliğimiz haline dönüşmüş bir sorun… İmar planı yapanı, planı onaylayanı, planı uygulayanı ve planı sallamayan herkesi sarıp sarmalayan bir bela, milli bir hastalık… Kaçak ya da ruhsata aykırı yapı yapmasak bile yapılanlara göz yumarak suça ortak olduğumuz, ancak canımız yandığında ses çıkarttığımız ve bu haliyle adeta ulusal kimliğimizi oluşturan bir olgu… Aynen habis bir ur, ölümcül bir hastalık gibi bedenimizi, ruhumuzu saran bir kötülük… Adeta yapanı kutlayıp ödüllendirdiğimiz, karşı çıkanı ise öteleyip şeytanlaştırdığımız milli hasletimiz….
O nedenle de, bu kötülüğe, bu şeytanlığa bir ilaç bulamadığımız, iyileşmesi için -ne yazık ki- çözüm öneremediğimiz kötü halimiz… Ancak o kaçak ya da ruhsata aykırı yapının altında kalıp öldüğümüz vakit cezamızı çekeceğimiz ölümcül bir özelliğimiz… Daha doğrusu sözün bittiği ve ölümle dans ettiğimiz bir yaşam özetimiz…
O nedenle, kaçak ya da ruhsata aykırı yapılar yapmayın, yapılmasına izin vermeyin demiyorum, diyemiyorum…
Baba Philibert Rubellin ile oğulları François Alphonse ve Alphonse Edouard Rubellin… Osmanlı İzmiri’nde “Rubellin Pėre et Fils” adıyla tanınan ünlü fotoğrafçılar…
19. yüzyılın son dilimi ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Rodos, Atina, İstanbul; özellikle de İzmir‘den manzara ve insan fotoğrafları çekmiş, bir anlamda “İzmir’in fotoğrafçısı” denilebilecek Fransız asıllı Levanten bir aile…
Lyon Belediyesi arşivleri ile St. Polycarpe İzmir Cemaati Arşivleri‘ne göre baba Philibert Rubellin, Antoine Abraham ile Jeanne Clėment‘in oğlu olarak 31 Mart 1821 tarihinde Lyon‘da doğuyor ve 42 yaşındayken 19 Nisan 1863 tarihinde SophieMarie Sever (Severe) ile evleniyor. İzmir‘de öldüğü bilinmekle birlikte ne zaman öldüğü ise kesin olarak bilinmiyor. (1)
Oğul François Alphonse Rubellin ise 12 Ağustos 1867 tarihinde, baba Philibert Rubellin ile 1829 doğumlu anne Sophie Marie Sever (Severe)‘nin oğlu olarak İzmir’de doğuyor ve 24 Eylül 1891 tarihinde Rosalia Galizzi ile yaptığı evlilik sonrasında 1895 yılında Philibert Raoul Jules adını verdikleri oğulları doğuyor. Ancak çok kısa bir ömrü olduğu için, 8 Mart 1903 tarihinde henüz 35 yaşında iken İzmir‘de vefat ediyor. (2)
Baba Philibert ile anne Sophie Marie Sever (Severe)‘in ikinci oğulları Edouard Rubellin ise, 1871 yılında İzmir‘de doğuyor ve hangi tarihte nerede ne şekilde öldüğü bilinmiyor. (3)
Kavas, 1890 civarı, Cam negatiften albümin baskı, 23X17 cm.
Hahambaşı, 1875 civarı, Cam negatiften albümin baskı, 23,5X18 cm.
Kız Çocuğu – Edouard Rubellin
1892’de İzmir’de Carmen operasının icrası sırasında, alttaki elle yazılmış başlıkta adı geçen, tuhaf giyimli iki sanatçının fotoğrafına benziyor.
Genç Kadın
Weber J. [Directeur à Smyrne] [Photo. Rubellin Père & Fils, Smyrne] 24.11.1892
Grece, environ d’ Athenes
Efe, 1880, Cam negatiften albümin baskı, 24X18 cm.
Türk Kadını, 1870 civarı, Cam negatiften albümin baskı, 24,5X18,5 cm.
Grece, environ d’ Athenes
Türk Kadını, 1875 civarı, Cam negatiften albümin baskı, 23,5X18 cm.
Yunan Eşkıyalarının Yedi Başı, 14 Mayıs 1870, Yunanistan. Dilessi cinayetleri – Nisan 1870’te üç aristokrat İngiliz gezgin ve bir İtalyan diplomatın Atina yakınlarında haydutlar tarafından kaçırılması. Fidye müzakereleri başarısızlıkla sonuçlandı ve haydutlar yakalanıp idam edilmeden önce Dilessi yakınlarında rehinelerden üçü öldürüldü. Olay, İngiliz-Yunan diplomatik ilişkilerinde ciddi bir çatlamaya neden oldu
Nüfus sayımlarının yaşamımda özel bir yeri vardır.
1970 yılında henüz bir lise öğrencisi iken Ankara‘daki sayım çalışmalarına bir anketör olarak katılıp Mamak ve Kayaş‘ta yaşayanların sayımını yapmış; ancak, ayağımdaki ayakkabıyı çamurlu yollarda kaybettiğim için sayımdan aldığım parayla yeni bir ayakkabı almıştım.
12 Kasım 1979 tarihinde müfettiş yardımcısı olarak görev yaptığım Yerel Yönetimler Bakanlığı‘nın Süleyman Demirel başkanlığındaki 3. MC Hükümeti‘nin kuruluşu ile birlikte kapatılması üzerine memur unvanıyla, aynı tarihlerde aynı nedenle Oktay Varlıer‘in enstitü başkanlığını terk ettiği Devlet İstatistik Enstitüsü‘ne, çalışma arkadaşım Ali Tartanoğlu ile birlikte atanmıştım. Yapılan atamayı Danıştay‘a taşıyarak iptal ettirdiğimiz; ancak, Danıştay kararının uygulanmadığı o dönemde, DİE‘nin demokrat yöneticileri bizleri korumak ve maaş kaybımızı gidermek amacıyla, enstitüde çalışan herkesin katılmak ve harcırah almak için büyük mücadeleler verdiği 1980 nüfus sayımı hazırlıklarına dahil etmiş, bu kapsamda Sosyal İstatistikler Daire Başkanı ile birlikte Balıkesir Belediyesi ile tüm ilçe belediyelerinde çalışıp sayımda görev alacak memurların nüfus sayımı eğitimlerini gerçekleştirmiştik. Böylelikle yaşamımın diğer aşamalarında araştırmacı kimliğimle gerçekleştireceğim bilimsel araştırmalar için temel bilgileri uygulama içinde öğrenme fırsatına sahip olmuştum.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye İş Bankası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan 1927 tarihli nüfus sayımı ile ilgili bir kitap yayınladı. Prof. Dr. Şevket Pamuk’un sunuş yazısıyla yayınlanan bu kitapta, 1927 tarihli nüfus sayımının hazırlıkları, sayım günü yaşananlar, elde edilen veriler ve bu sayımın basına yansıyan haberleri ele alınıp sayımla ilgili mevzuat düzenlemeleriyle fotoğraf ve belgelere yer veriliyor.
Cumhuriyet’in 100. yılı kutlamaları çerçevesinde hazırlandığı anlaşılan bu kitap, ülkemizin 1927 nüfus sayımıyla ortaya çıkan manzarasını sergileme açısından bize oldukça ilginç sonuçlar sunuyor. Özellikle de İzmir açısından… Ben de, bugünkü yazımda, bu ilginç sonuçları, aradan geçen 96 yılı da dikkate alarak 2022 yılına ait verilerle kıyaslayarak İzmir’in geldiği noktayı ortaya koymaya çalışacağım. Bunu yaparken de, sözünü ettiğim yeni yayında yer almayıp TÜİK tarafından paylaşılan Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet İstatistik Umum Müdürlüğü’nün 28 Teşrinievvel (Ekim) 1927 tarihli Umumi Nüfus Tahriri fasiküllerinden oluşan 616 sayfalık sayım raporlarından yararlanmaya çalışacağım.
Bu raporları kapsayan e-kitabı, indirip incelemeniz dileğiyle yazımın sonunda bilginize sunuyorum.
Bu mukayeseyi yaparken, tabii ki yazının başlığında belirttiğimin aksine 2023’ün verilerini değil, 2022 verilerini kullanmak zorunda kalacağım. Bunun nedeni de, İzmir’le; daha doğrusu ülkemizle ilgili 2023 yılı nüfus bilgilerinin, 2023 yılı henüz bitmediği için belli olmaması, bu verilerin ancak 2024 yılının ilk altı ayı içinde açıklanacak olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır.
1927 Nüfus Sayımı ile ilgili açıklayıcı birkaç bilgi…
1927 Nüfus sayımı, Cumhuriyet’in Dönemi‘nin ilk sayımı olarak, 2 Haziran 1926 tarihinde çıkan “Tahrir-i Nüfus İcrası Hakkında Kanun” çerçevesinde, Belçikalı nüfus ve istatistik uzmanı İstatistik Genel Müdürü Camille Jacquart‘ın başında bulunduğu ekip eliyle yapılır ve sonuçları, “öteki” olarak tanımlanan azınlıklarla ilgili bilgiler hariç 1929 yılında açıklandı. Azınlıklara ait bilgiler ise seçimin hemen arkasından açıklanır.
Bu sayımla elde edilen sonuçlar sayesinde nüfusun sayısı, artış hızı, kır ve kent nüfusunun özellikleri, nüfusun yaş gruplarıyla cinsiyete göre dağılımı, nüfusun eğitim durumu, iç ve dış göçler, aktif (üretici/tüketici) nüfus ve nüfusun meslek gruplarına; yani, sosyo-ekonomik yapısı ile ilgili bilgiler öğrenilebilmektedir.
Daha fazla nüfus, daha fazla çiftçi, işçi ve asker…
Dönemle ilgili haberlere ve devlet yetkililerinin verdiği demeçlere bakıldığında, 1927 nüfus sayımının ilk amacının, o yıllarda az nüfusa sahip ülkelerin siyasi, ekonomik ve askeri yönden zayıf, fazla nüfusa sahip ülkelerin de güçlü olduğunu iddia eden nüfus politikaları çerçevesinde Türkiye’nin nüfusu fazla güçlü bir ülke olduğunu göstermektir.
Bu amaçla yapılan 1927 tarihli nüfus sayımı verilerine göre Türkiye’nin nüfusu, nüfusun az olduğunu iddia edenlerin aksine 6.563.879’u erkek, 7.084.391’i kadın olmak üzere toplam 13.648.270 kişi olarak ortaya çıkınca, ilk tepki umulandan fazla bir rakamın çıkması nedeniyle sevinmek ve bu nüfusu, daha fazla çiftçi, işçi ve asker çıkartmak amacıyla Türk nüfusun olduğu ülkelerden göç ettirerek ve özellikle nüfus yoğunluğunun az olduğu İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki evlilik ve doğumları arttıracak nüfus politikaları izleyerek daha da arttırmak arzusu olmuştur.
Bu arzu neticesinde ülke nüfusu, izleyen yıllarda uygulanan başarılı nüfus politikalarıyla neredeyse 6,5 kat artarak 2022 yılı itibariyle 42.704.112’si erkek, 42.575.441’i kadın olmak üzere toplam 85.279.553 kişi olmuştur. Daha başka bir anlatımla, 1927 yılı nüfusunun, aradan geçen süre içinde her yıl ortalama 746.159 kişi artarak, o tarihlerde hiç kimsenin aklına gelmeyen bir düzeye ulaştığı görülmüştür. ¹
Peki, bu 13.648.270 kişilik ülke nüfusu içinde İzmir’in payı ve nüfus sıralamasındaki yeri neydi?
İzmir, 1927 nüfus sayımı verilerine göre 526.005 kişilik nüfusu ile İstanbul’dan sonra en kalabalık il konumundaydı. Nüfus yoğunluğu açısından da, 42 kişi/km²’lik ortalama değer ile 17,9 kişi/km²’lik ülke ortalamasının üstünde; ancak, 133,15 kişi/km²’lik nüfus yoğunluğuna sahip İstanbul ile 62.70 kişi/km²’lik nüfus ortalamasına sahip Trabzon’dan sonra üçüncü durumdadır.
Günümüzde ise, 1927’de sahip olduğu 526.005 kişilik nüfusu ile Türkiye’nin en kalabalık ikinci ili olan İzmir, 2022 yılı ADNKS verilerine göre 4.462.056 kişilik nüfusu ile 81 il arasında İstanbul ve Ankara’dan sonra üçüncü sıradadır. Nüfus yoğunluğu ise 111 km²/kişi’lik Türkiye ortalamasına göre 371 km²/kişilik ortalama değer ile 81 il arasında 3.062 km²/kişilik ortalama değere sahip İstanbul ve 576 km²/kişilik ortalama değere sahip Kocaeli‘den sonra 371 km²/kişilik ortalama değer ile üçüncü durumdadır.
İzmir‘in merkez ve çevre ilçelerinin 1927 yılı nüfusu ise şu şekilde bir dağılım göstermektedir:
Ülke geneli ile İzmir’deki okuryazarlık durumunu, 1927 ve 2022 yılları itibariyle mukayeseli olarak gösteren aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, 1927 yılındaki 7 yaşından büyük erkek ve kadınlardaki okuma yazma bilme oranı adeta yerlerde sürünmektedir. Türkiye ortalamasının erkeklerde % 12,99, kadınlarda % 3,67, genelde % 8,16 olduğu 1927 koşullarında en fazla okuryazar nüfusa sahip ilk üç il sırasıyla İstanbul (% 45,34), İzmir (% 21,02) ve Bilecik (% 16,74)’dir. Ama bu verilerde dikkatimizi çeken diğer bir husus, kadın nüfustaki okuryazarlık oranının hep erkeklerin 10’da biri, 20’de biri oranında az olmasıdır. Örneğin Niğde‘de okuma yazma bilen erkeklerin il nüfusuna oranı % 16,35 olduğu halde kadınların oranı % 1,66 ya da o dönemin önemli bir liman kenti olan Trabzon‘da okuma yazma bilen erkeklerin il nüfusuna oranı % 16,43 olduğu halde kadınların oranı % 1,30 oranındadır. Bu durum, okuryazarlık düzeyi açısından ikinci sırada yer alan İzmir‘de bile bire üç oranındadır. O nedenle, o yıllarda İzmir‘de yayınlanan tüm yerel gazete ve dergilerin, nüfusun % 21,02’sini oluşturan küçük bir azınlık için çıkarıldığını, geriye kalan % 78,98’in ne gazete ne de dergi okuyamadığını anlarız.
2022 yılına gelindiğinde ise okuryazar nüfusun 6 ve daha yukarı yaştaki nüfus içindeki oranının erkeklerde % 99,63’e, kadınlarda % 98,05’e ulaştığı, bu oranın İstanbul için erkeklerde % 99,70, kadınlar için % 98,66, Bilecik için erkeklerde % 99,70, kadınlarda % 98,84, İzmir’de de erkeklerde % 99,77, kadınlarda % 99,05 olduğu görülmektedir. Bu arada değişmeyen tek gerçek ise, kadınların 1927’de ya da 2022’de olsun sürekli olarak erkeklerin gerisinde kalıyor olmasıdır. 1927’de okuryazar olan nüfusun kadın ve erkekler arasındaki oranı geçen yıllar içinde daralıp azalmış olmakla birlikte, okuryazar kadın oranının okuryazar erkek oranının gerisinde kalması gerçeği, -ne yazık ki- bugüne kadar değişmemiştir.
“Öteki“nin sayısını öğrenme ve az gösterme çabası…
“İlk sayım sonucu çok merak ediliyor ve hatta kimileri endişe içinde bekliyordu. Ya Avrupalıların dediği gibi “ötekiler” düşünüldüğünden fazla çıkarsa? Ancak sonuçlar açıklanınca bu kaygılar yerini sevince bıraktı. Türk olmayan unsurun miktarının, “başka memleketlere girip çıkan turistler kadar bir şey” olduğu sayımdan hemen birkaç gün sonra belli olmuştu. 1927 sayımı tek bir şey gösteriyordu; 13.648.270 kişi “bir cinsten, bir kandan ve bir mayadan” idi. “²
1927 nüfus sayımına göre Türkiye’deki toplam nüfusun % 97,36’sı Müslüman, % 1,89’u Hıristiyan, % 0,60’ı da Musevi olup, dini inancı meçhul ya da dinsiz olanların oranı % 0,02’dir. ‘Gayrimüslim’ olarak tanımlanan toplam 335.869 kişilik nüfusun % 31,14’ü İstanbul’da, % 9,52’si Mardin’de, % 5,27’si Çanakkale’de, % 4,68’i İzmir’de, % 3,88’i Siirt’te, % 3,42’si Diyarbekir’de, % 2’si Yozgat’ta, % 1,33’ü Tekirdağ’da, % 1,33’ü Sivas’ta, % 1,30’u Kayseri’de, % 1,22’si Kırklareli’nde, % 1,19’u Elaziz’de, % 1,10’u Mersin’de ve % 1,08’i de Malatya’da yaşamaktadır.
İzmir’deki durum ise şu şekildedir: Müslümanlar 161.404 (% 87,59), Katolikler 5.172 (% 2,80), Protestanlar 490 (% 0,27), Ortodokslar 548 (% 0,30), Ermeniler (?) 19 (% 0,01), Hıristiyanlar (?) 72 (% 0,04), Museviler 16.501 (% 8,95), diğer dinlerden olanlar 40 (% 0,03), dinsiz veya dini meçhul olanlar 8 (% 0,01) kişi olmak üzere toplam 184.254 kişidir.
Kişinin hangi dini inanca sahip olduğu ve hangi dili anadili olarak konuştuğuna ilişkin sorular, ilk kez 1985 yılında milli güvenlik gerekçesiyle sorulmamaya ve o tarihten bu yana, Türkiye’de yaşayan nüfusun inançları ve anadilleri kamuoyu tarafından bilinmemeye başlamıştır. Hatta 12 Eylül döneminde yapılan sayımda bu tür sorular sormaya kalkan görevliler hakkında soruşturmalar dahi açılmıştır. Beş yılda bir nüfus sayımı geleneğinden vazgeçildiği 2007 yılından bu yana ise, her yılın bitiminde açıklanan ADNKS verilerinde bu bilgilere yer verilmemektedir. ³
Sanayi ve Ticaretteki Açığı Kapatma Çabası…
1927 nüfus sayımında çalışan nüfus ‘zirai’, ‘sınai’, ‘ticari’, ‘umumi hizmetler’, ‘serbest ve saire’ ve ‘mesleksiz’ şeklinde 6 gruba ayrılmış olup; bu gruplar arasındaki dağılım, ülke genelinde zirai faaliyetler için % % 32,05, sınai faaliyetler için % 2,20, ticari faaliyetler için % 1,89, umumi hizmetler için % 1,84, serbest ve saire faaliyetler için ve % 1,28, mesleksiz olanlar için % 60,74 şeklindedir.
Bu dağılım İzmir açısından da, zirai faaliyetlerde % 24,70, sınai faaliyetlerde % 4,59, ticari faaliyetlerde % 4,24, umumi hizmetlerde % 3,76, serbest ve saire faaliyetlerde % 2,32 ve mesleksizlerde % 60,39 olacak şekilde; hem Türkiye ortalamalarına yakın bu durumu, hem de nüfusun % 60 düzeyinde herhangi bir mesleğe sahip olmadığını göstermektedir.
1927 nüfus sayımında kullanılan bu mesleki dağılım tablosu, bugün uygulanmakta olan ADNKS açısından geçerli olmadığı için, 1927 yılı sonuçlarıyla 2022 yılı ADNKS sonuçlarını birbiri ile mukayese edip yorumlamak mümkün olmasa da; 15⁺ yaş grubunda istihdam edilenlerin sektörler arasındaki dağılımını gösteren 2022 yılı TÜİK verilerine göre, Türkiye ortalamaları tarım sektörü için % 15,83, sanayi sektörü için % 27,67, hizmetler sektörü için % % 56,51 şeklindedir. Bu dağılımın İzmir için geçerli olan rakamları ise tarım sektörü için % 7,34, sanayi sektörü için % 32,47, hizmetler sektörü için de % 60,20 düzeyindedir.
“Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasına doğru…
1927 nüfus sayımına göre, toplam nüfusun % 86,42’si anadil olarak resmi dil Türkçe’yi, geriye kalan % 13,58’i ise Türkçe dışındaki diğer anadilleri kullanmaktadır. Türkçe dışındaki anadilleri kullananların Türkiye nüfusu içindeki oranı Kürtçe için % 8,69, Arapça için % 0,98, Rumca için % 0,88, Yahudice için % % 0,51, Ermenice için % 0,48, Çerkezce için % 0,70, Arnavutça için 0,16, Bulgarca için % 0,15, Tatarca için % 0,09, Fransızca için % 0,07, İtalyanca için % 0,06, İngilizce için % 0,02, Acemce için % 0,02 ve ve diğer yabancı anadiller için % 0,81’dir.
İzmir’de ise, 184.254 kişi düzeyindeki yetişkin nüfustan 5.166 (% 2,81) kişinin Rumca, 15 (% 0,01) kişinin Ermenice, 1.726 (% 0,94) kişinin Fransızca, 1.375 (% 0,75) kişinin İtalyanca, 366 (% 0,20) kişinin İngilizce, 407 (% 0,22) kişinin Arapça, 21 (% 0,02) kişinin Acemce, 15.482 (% 8,41) kişinin Yahudice, 27 (% 0,02) kişinin Çerkezce, 731 (% 0,40) kişinin Kürtçe, 90 (% 0,05) kişinin Tatarca, 658 (% 0,36) kişinin Arnavutça, 346 (% 0,19) kişinin Bulgarca, 2.413 (% 1,31) kişinin de diğer yabancı anadilleri konuştuğu belirlenmiştir.
“Anadil” ya da “ailede/evde konuşulan dil” üzerinden etnik dağılımı belirlemeye yönelik bu tür sayım soruları 1985 yılına kadar sorulmaya devam etmiş ve 1927 yılı sayımından başlamak üzere 1935, 1940, 1945, 1950, 1955 ve 1960 sayımlarındaki sonuçlar kamuoyuna açıklanmasına rağmen; 1965-1985 sayımlarında elde edilen veriler sadece ilgili devlet kuruluşlarına verilmiş, kamuoyuna açıklanmamıştır.
1985 yılında bu soruları sordukları için bazı DİE yetkilileri Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından “bölücülükle” suçlanıp yargılandıktan sonra anadil ve din soruları tümüyle sayımlardan çıkarılmıştır. Ama diğer yandan da, söz konusu yargılamada kendilerini savunan DİE yetkililerinin de, “bu bilgilerin istatistiki olarak hata payının çok yüksek” olduğu şeklinde açıklamalar yaptıkları bilinmektedir.
“Hangi milliyettensin?” sorusu yerine uyruluğu sormak…
Uluslararası İstatistik Kongresi ve Birleşmiş Milletler İstatistik Komitesi‘nin, her ülkenin yaptığı sayımlarda yer alması gerektiğini tavsiye ettiği müşterek sorular; “Anadili nedir?,” “Anadilinden başka konuştuğu dili nedir?” ve “Dini nedir?” sorularıdır. Bu karara uyan Devlet İstatistik Enstitüsü, 1985’e kadar yapılan sayımlarda bu sorulara yer vermiştir. Önerilen diğer bir soru da “Milliyetiniz nedir?” olup, Türkiye sayımlarında bu soru “Tabiyetiniz nedir?” şeklinde sorulmuştur. ⁴
1927 nüfus sayımına göre 13.648.270 kişiden oluşan Türkiye nüfusunun % 96,77’si Türk uyruğunda, geriye kalan % 3,23’ü ise değişik ülkelerin uyruğundadır. 86.693 kişiden oluşan bu grubun kendi içindeki dağılımı ise şu şekildedir: Yunanistan % 30,49, İtalya % 13,35, İran % 9,78, Bulgaristan % 8,59, Rusya % 7,16, Sırbistan % 4,48, Fransa % 3,95, İngiltere % 3,94, Diğer Avrupa ülkeleri % 3,33, Almanya % 2,66, Macaristan % % 2,11, Arnavutluk % 1,91, Romanya % 1,76, Avusturya % 1,66, Diğerleri % 4,83.
Bu dağılımın İzmir tablosu ise 519.192 ( % 98,71) Türkiye, 2 (% 0,001) Afganistan , 17 (% 0,01) Mısır, 155 (% 0,03) İran, 16 (% 0,01) Suriye, 35 (% 0,01) Diğer Afrika ve Asya ülkeleri, 155 (% 0,03) Almanya, 116 (0,03) Arnavutluk, 670 (% 0,13) İngiltere, 131 (% 0,03) Avusturya, 54 (0,01) Belçika, 346 (% 0,07) Bulgaristan, 610 (% 0,12) Fransa, 525 (% 0,10) Yunanistan, 129 (% 0,03) Macaristan, 3.075 (% 0,59) İtalya, 6 (% 0,01) Lehistan, 44 (% 0,01) Romanya, 51 (% 0,01) Rusya, 347 (% 0,07) Sırbistan, 211 (% 0,04) Diğer Avrupa ilkeleri, 96 (% 0,02) ve 22 (% 0,01) uyruğu bilinmeyen şeklinde olup; 1927 yılı itibariyle bunlar arasında çok ufak sayı ve oranlarla yer bulan Afganistan, Suriye ve Afrika ülkeleri uyruklarının binlerle ifade edildiği bugünkü durumunu dikkate aldığımızda; eski İzmir’deki Rum, Ermeni, Yahudi ve Levantenlerin varlığı ile oluşan o eski “kozmopolit” özelliğinin, bugün yine dünyanın dört köşesinden gelen Afgan, Suriyeli ve Afrikalı göçmen, mülteci ve sığınmacılarla devam ettiğini söyleyebiliriz.
Sonuç olarak…
Cumhuriyet Dönemi‘nin ilk yıllarında bilimsel yöntemlerle yapılan ilk nüfus sayımında elde edilen Türkiye ve İzmir‘e ilişkin veriler üzerinden şu değerlendirmeleri yapabiliriz:
1. Ülkenin ve başta İzmir olmak üzere kentlerin nüfusu, Cumhuriyet’in yıllarındaki “güçlü bir Türkiye içindaha fazla nüfus, daha fazla asker” anlayışı çerçevesinde, yoğun iç ve dış göçlerle nüfus artışını teşvik eden politikalar nedeniyle olağanüstü ölçülerde artmış, kentler bu nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmiştir.
2. Aradan geçen süre içinde okur yazarların miktarı ve oranı olağanüstü ölçülerde artmış olmakla birlikte; kadın okuryazarlığının erkek okuryazarlığının gerisinde kalması bugün de devam eden bir sorun olarak varlığını korumaktadır.
3. 1985 yılına kadar devam eden nüfus sayımlarında dinsel inanç, ana dil ve bağlı olunan uyrukluk sorulduğu halde, 12 Eylül Faşist Cuntası‘nın her şeyde “bölücülük” arayan şovenist politikaları nedeniyle bu soruların sorulmasından vazgeçilmiştir.
Böyle bir durumun ortaya çıkması ise,
Hepimizin içinde yaşadığı toplumla ilgili din, dil ve uyrukluk gibi temel bilgilerin bilinmemesini arzulayan,
Başlangıçta, “Güçlü bir ülke” uğruna “tek dil, tek din, tek vatan!” ya da “vatandaş, Türkçe konuş!” kampanyalarıyla uygulamaya konulan Türkleştirme politikaları nedeniyle sorulan soruların, DGM‘ler sayesinde “bölücü” olduğunun keşfedilmesiyle birlikte bu soruların sorulmasını yasaklayan,
Sadece devletin resmi diliyle Diyanet‘in temsil ettiği Sünni mezhebini temel alan kapalı otoriter bir rejimin temel göstergelerden biri olarak kabul edilebilir.
……………………………………………………………………………….
Önemli Not: “Öteki” olarak adlandırılan azınlıkların 1927 nüfus sayımıyla izleyen sayımlarda nasıl bir muameleye konu olduğunu daha yakından izleyip öğrenmek istiyorsanız, yazımın son kısmına eklediğim Fuad Dündar‘ın “Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlık” isimli kitabını indirip okuyabilirsiniz.
……………………………………………………………………………….
¹ Parantez içindeki rakamlar İzmir kent merkezi ile ilçelerinin 2022 yılı nüfuslarını göstermektedir. Bu rakamlara daha sonra Aydın’a bağlanan Kuşadası ile yeni kurulan Gaziemir, Menderes, Aliağa, Narlıdere, Dikili, Kiraz, Selçuk, Güzelbahçe, Kınık ve Beydağ ilçeleri dahil değildir.
² Fuad Dündar, Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar, Çivi Yazıları, 2. Baskı, Ağustos 2000, İstanbul s.40.
³ A.g.e. sh. 65.
⁴ A.g.e. sh. 66.
Yararlanılan Kaynaklar
1. Aksoy, E., “1919-1955 Yılları Arasında Türkiye’nin Nüfus Yapısı ve Uygulanan Nüfus Politikaları“, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi Yıl 13, Sayı 24, Bahar 2016, s. 27-44.
2. Dündar,F., Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar, Çivi Yazıları, 2. Baskı, Ağustos 2000, İstanbul.
3. Öcal, E. E., “1927 ve 1935 Sayımlarında Azınlıklar“, Topkapı Journal of Social Science, Vol.1, No.2, p. 9-30.
4. Tamer, A., Bozbeyoğlu, A. Ç.,”1927 Nüfus Sayımının Türkiye’de Ulus Devlet İnşasındaki Yeri – Basında Yansımalar“, Nüfusbilim Dergisi 2004, 26, s.73-88.
5. Yıldırım, S., “Cumhuriyet Dönemi Nüfus Politikaları Çerçevesinde Göç ve Göç Politikaları (1921-1960)“, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi Yıl 13, Sayı 24, Bahar 2016, s. 273-301.
Cumhuriyet döneminin ilk ressamlarından biri olan ressam ve sanat eğitmeni Nüzhet Ayetullah Sumer, 16 Nisan 1905’te İzmir’in Konak İlçesi Fettah Mahallesi (yeni ismi Akıncı Mahallesi) Dibek Sokak, No.58 adresindeki iki katlı tipik bir Türk konağında doğdu. Babası, İzmirli Allamezade Ailesi mensubu, Düyun-u Umumiye Aşar Müdürü Mehmet Esat Bey, annesi ise Saniye Hanım’dır.
Nüzhet Ayetullah Sumer
Nüzhet Ayetullah Sumer ailesi ile birlikte…
Nüfus Cüzdanının ön yüzü
Nüfus cüzdanının arka yüzü, Doğduğu yer: İzmir, Fettah Mahallesi, Dibek Sokak, No. 58, 19/28
Nüzhet Ayetullah Sumer
Nüzhet Ayetullah Sumer
Birinci Dünya Savaşı yıllarını Buca’da geçiren Ayetullah Sumer ve ailesi, Mondros Mütarekesi’nin ardından, 15 Mayıs 1919’da başlayan Yunan işgali ile artan baskılar neticesinde Türk ailelerinin çoğunlukta olduğu Karşıyaka’ya taşındılar. Bu süreçte işgalin ardından Türk okullarının kapatılması nedeniyle altı sene okuduğu İzmir Birinci Sultani Mektebi’ndeki eğitimini yarım bırakmak zorunda kaldı.
Nüzhet Ayetullah, 10 Eylül 1922’de Gazi Mustafa Kemal’i Karşıyaka’ya geldiğinde görmüş ve çok etkilenmiş. İlk kez gördüğü kalpaklı Mustafa Kemal portresini aynı günün gecesinde 30 cmx40 cm boyutundaki tuvale aktarıp, arkasından İzmir yangınını ve Türk süvarilerinin İzmir’e girişini de resmetmiş. Sonraki yıllarda, 120 adedin üzerinde Atatürk portresi yapmıştır.
Nüzhet Ayetullah Sumer, İzmir’in kurtuluşunun ardından okula geri dönerek, orta öğrenimini İzmir Birinci Sultani Mektebi’nde tamamladıktan sonra, 25 Ağustos 1924’te Avusturya ve Fransız sermayeli Selanik Bankası’nın İzmir şubesinde işe girdi ve burada 14 Mayıs 1925’ye kadar çalıştı. 23 Ocak 1928’de Osmanlı Bankası’nın İzmir Şubesi’nde çalışmaya başladı. Askerlikten terhisinin ardından tekrar Osmanlı Bankası’ndaki işine dönmüş, bir yandan çalışırken, bir yandan resim çalışmalarını sürdürdü.
Ayetullah Sumer, 1925-1928 yılları arasında Marsilya Ticaret Okulu’nda eğitimine devam etmiştir. Marsilya’da eğitimine devam ederken resim ile ilgilenmeye başlayan Sumer, 1927’de İzmir’e dönene kadar Marsilya Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda Théophile Bérengier’in resim atölyesine devam etmiştir.
Basmane, 1296 Sokak’taki Anı Tabelası
1928 yılında, henüz 23 yaşında iken, İzmir Türk Ocağı’nda etüt ve tablolarından oluşan ilk kişisel resim sergisini açtı. Serginin açılışı, İzmir Valisi Kazım Dirik tarafından yapılmış, İzmir Türk Ocağı binasında açılan sergide başında kalpağı ile İzmir’e girişi betimlenen Mustafa Kemal’in portresinin yanı sıra ‘Büyük İzmir Yangını’ ve ‘Türk Süvarilerinin İzmir’e Girişi’ resimleri de büyük beğeni toplamıştır. Aynı yıl devlet bursu alarak Paris’e gider.
Paris’te bulunduğu süre içerisinde P. Baudin’in atölyesinde fresk üzerine çalışmalar yapmıştır. 1929 yılında Türkiye’de Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği’nin kurulmasına öncülük eden Sümer, 1933’te Türkiye’ye dönene kadar geçen süreçte Paris’te dört sergi açmış, katıldığı bir yarışmada bir gümüş madalya almaya hak kazanmıştır. Ayrıca 1934’te Galatasaray sergisinde yer alan “Daktilo” adlı kompozisyonu da o günlerde heyecan yaratan bir çalışmasıdır.
1932 yılında Paris Milli Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’ndan ‘uzman’ diploması alarak mezun olan Nüzhet Ayetullah, 5 Aralık 1932’de Paris’ten ayrılmasını ve yurda dönüşünü takiben, İzmir’e veda ederek, 31 Ocak 1933’te İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde aylık 25 lira maaşla ‘fresk muallimi’ olarak göreve başladı. Bir ay sonra 1 Mart 1933’te 38 yıl süresince başında kalacağı, Güzel Sanatlar Akademisi’nin Fresk Atölyesi’ni kurmakla görevlendirildi. 1971’de emekli olana kadar burada eğitim vermeye devam etmiştir.
Sümer, aynı zamanda, 1939 yılında Cumhuriyet Halk Partisi tarafından düzenlenen Yurt Gezileri’ne seçilen ressamlardan biri olmuş, gezi kapsamında Afyon’a giderek, burada eskizler ve tablolar üretmiştir.
Ressam Sümer, Yurt Gezileri Projesi kapsamında II. Grupta görevlendirilerek 15 Ağustos-30 Eylül 1939 tarihleri arasında Afyonkarahisar’a gönderilir. Ayetullah Sümer Afyonkarahisar’da bulunduğu süre içerisinde toplam dokuz tablo yapar. Yaptığı tablolar Şehir, Doğa ve İnsan resimlerinden oluşmaktaydı. Ressam Ayetullah Sümer’in 1939 yılında Afyonkarahisar’a ilişkin yaptığı tablolar şunlardır:
1. Zafer Abidesi (Afyon) 2. Emirdağlı Tahir Efe 3. Afyon 4. Afyon (Ay batarken) 5. Koca Mustafa (Belkaracaörenli) 6. 30 Ağustos (Dumlupınar) 7. (27 Ağustos) Afyon’a Türk erlerinin giriş noktası 8. Akşam 9. Orta sivri
Bu tablolardan “Emirdağlı Tahir Efe”6 ve “Afyon’da gündoğumu” tabloları bilinmekte, diğer tabloların tam olarak nerede oldukları bilinmemektedir. “Emirdağlı Tahir Efe” tablosu Harita Genel Komutanlığı Haritacılık Müzesi Resim Koleksiyonundadır. Diğer bir tablosu olan “Afyon’da Gündoğarken” isimli tablosunun 2010 yılında müzayede satışında olduğu bilinmektedir.
Ayetullah Sumer, Türk resminde, bağımsız hareket etmeyi tercih eden sanatçılarımızdan biridir. Kendi içinde çeşitlenen ancak akademik tatları her zaman belirgin bir resim anlayışını uzun süre uygulamakta ısrar etmiştir. Sumer’in özellikle peyzajlarında resmi saran, buğulu atmosfer dramatik bir etki yaratır. Issızlık duygusunu pekiştiren melankolik bir uzam izleyici ile çok çabuk bütünleşir. Aslında 1940’lı yıllarda genel hatlarını belirleyen Ayetullah Sumer’in resmi sonuç itibarıyla figür ve nesneden hareketle soyutlama eğilimli bir algı sürecinde lirik bir duyarlığa sırtını dayayan, yumuşak renk geçişleriyle lekeci bir ifadeyi yakalayan ilginç bir sentezi içermektedir.
Nüzhet Ayetullah Sumer
10 Mart 1979 tarihinde İstanbul’da hayatını kaybeden Sumer, 1983’te “Akademinin Kuruluşunun 100. Yılı” kutlamaları kapsamında “Osman Hamdi Onur Ödülü’ne değer bulunmuştur.
Ayetullah Sumer’in, başta Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde olmak üzere, resmi ve özel koleksiyonlarda pek çok eseri bulunmaktadır.
Bugün size, ülkemizin düşünce tarihi açısından ve dolayısıyla Osmanlı coğrafyasının yetiştirdiği değerlerin en önemlisini, bana göre tacın baş mücevheri olan “muhalif“, “asi” ve “sıra dışı” bir felsefeci ve gazeteciyi hatırlatıp; onun 1914 tarihli “Felsefe’i Ferd” isimli eserinde yer alan ve günümüzde de tartışmaya devam ettiğimiz “vatan“, “vatanseverlik“, “hürriyet” ve “vicdan” gibi kavramları ele aldığı “Tantanalı Tabirler” isimli makaleyi -aradan koskocaman bir 109 yıl geçmiş olsa da- paylaşmak istiyorum. Ancak ondan önce makalenin sahibi Bahâ Tevfik üzerine birkaç söz söylemek isterim:
Geliştirip savunduğu düşünceleri itibariyle Materyalist, Anarşist, Bireyci ve Batı yanlısı olup; bu nedenle, muhafazakar kesimlerce adeta düşman ilan edilen, yer aldığı İslâm Ansiklopedisi‘nde kendisinden eleştirel bir dille söz edilen, İzmir‘in ise unutmayı tercih ettiği Bahâ Tevfik, 14 Nisan1884’de İzmir‘in Basmane semtinde doğmuş, 19 Mayıs 1914’de, henüz 30 yaşındayken İstanbul‘da ölmüş bir Mülkiyelidir. İzmir Namazgâh Mektebi ve İzmir Rüştiyesi‘nden sonra 1904’de İzmir İdadisi‘ni, 1907’de de İstanbul’daki Mekteb-i Mülkiye‘yi bitirerek, 1908’de İzmir vilayeti maiyet memurluğu görevine atanır. Ancak otorite tanımayan aykırı kişiliği yüzünden devlet memurluğunda uzun süre kalamaz. Onun asıl ilgi alanı felsefe, gazetecilik ve basın-yayın dünyasıdır. II. Meşrutiyet‘in ilanından önce İzmir‘deki Ahenk, Sedat, İzmir ve Serbest İzmir gazetelerinde başladığı gazeteciliğe, 1909 Şubatı’nda İstanbul‘da devam eder. Karagöz, Eşşekisimli gazetelerle Eşref, Musavver Eşref, Piyano, Düşünüyorum, Alem, Felsefe Mecmuası, Çocuk Duygusu gibi edebi ve felsefi dergiler çıkarıp kitaplar yayınladığı bu dönemde, Rehber-i İttihâd-ı Osmâni Mektebi‘nde felsefe öğretmenliğine yaptığı bilinir.
Bahâ Tevfik’in sorumlu müdür ve başyazar olarak çalıştığı bu gazete ve dergiler dışında devrin birçok gazete ve dergisinde –Resimli İstanbul, Musavver, Hale, Kadın, Tenkit, Ümmet, Serbestî, Hak Yolu, İtilâf, Teşrih, Takvimli Gazete, Büyük Duygu’da yazıları çıkmıştır.
Bahâ Tevfik’in 1907-1914 arasında tamamı İstanbul’da kurduğu Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Kütüphanesi yayını olan on beş eseri bulunmaktadır.
19. yüzyılın “biyolojik ve evrimci materyalizm” görüşünü savunan düşünür, bu fikrin temsilcisi Ludwig Buchner ile Ernest Haeckel’in eserlerini Türkçeye çevirmiş, özellikle Buchner’den çevirdiği Madde ve Kuvvet başlıklı kitap gerek o dönemde gerekse sonraki yıllarda birçok kişiyi etkilemiştir. Daha sonra yayımlanan Felsefe Kamusu,Muhtasar Felsefe,Psikoloji ve İlm-i Ahval-i Ruh adlı eserleri de düşünce dünyamıza yaptığı önemli katkılar arasındadır.
Bahâ Tevfik, 15 Mayıs 1914’te 30 yaşında apandisit patlaması nedeniyle öldü. Cenazesi Karacaahmet Mezarlığı‘na defnedildi.
Bu çerçevedeki tek dileğimiz, has bir İzmirli olan Bahâ Tevfik‘e, İzmir‘in ve İzmirlilerin sahip çıkıp unutmaması, onu ve düşüncelerini İzmir‘in ve ülkemizin gündemine taşımasıdır.
TANTANALI TABİLER
Bahâ Tevfik
Sözlerimin kötü yoruma uğratılmayacağını bileydim, hürriyetperverlikle beraber, vatan muhabbeti, vicdan ve saire gibi tabirlerin de olanca tantanalıklarıyla beraber kof ve manasız şeyler olduğunu söylemekte tereddüt etmezdim. Kainatın her tarafında hüküm süren mücadeleleri, hayat ve mevcudiyet kavgalarını gördükten sonra bu gibi tabirlerin ciddiyetine inanmak bir nevi safdillik olmasa bile herhalde ciddiyete aykırı bir şey olur. Olanca susamışlığımızla hürriyet ve vicdanın serbestliği esaslarını ilan ettiğimiz bir sırada mesela istibdat taraftarı olan her hangi bir nazariye (kuram) sahibini red ve tahkir ederken hakiki hürriyeti nasıl telakki ettiğimizi (kavradığımızı) anlamak lazım gelir. Mutlaka bir ciheti (yanı) tercih etmek kati mecburiyetinin “istibdat” demek olduğu malum iken herkesin hürriyetperver yahut vatansever olmasını istemek ve bu mecburiyete boyun eğmeyenlere bin türlü zulüm ve gadri (haksızlığı) reva görmek (uygun görmek) hususuna hürriyetperverlik mi yoksa istibdatçılık mı demek lazım geleceği etraflıca düşünmeye muhtaç olsa gerektir.
Bana, istisnasız her hususta -hiç olmazsa fikri- bir hürriyet temin etmeyen yani bir manevi menfaati mevcut olmayan hürriyetperverlik ne kadar manasız ise, benim için faydalı olmayan bir vatan uğrunda edilen vatanperverlik de aynı derecede manasızdır. Büyük bir muharririn (yazarın) dediği gibi: “Vatan insanın hürmet ve menfaat gördüğü yerdir.“
Kainatın aynı başlangıç unsurlarının karışmış olan maddesi, burada hangi kıymeti haiz ise Almanya’da, İngiltere’de, Amerika’da, Hindistan’da da aynı kıymeti haizdir. Tabiatın görünmeyen eli hiçbir yere fazla ve mukaddes bir “vatan mayası” ilave etmediği gibi hiçbir yeri de ezelden hiç kimseye tahsis etmemiştir. Binaenaleyh vatanperverlik mukaddes ve semavi (ilahi) bir hürriyet hassası (özelliği) değil, bilakis malik olduğumuz toprağın bize temin etmekte olduğu menfaatlere bağlılığımızdır.
Eğer böyle olsaydı da vatanperverlik mukaddes ve metafizik bir mümtaz (seçkin) haslet (yaradılış) ve vatan dahi sonsuza dek bağlı kalınması lazım olan mukadder (alınyazısında var olan) bir hatadan ibaret bulunsaydı, Eflak’a, Boğdan’a, Bosna’ya, Teselya’ya, Şarki Rumeli’ye ve Selanik’le beraber tekmil (tüm) Rumeli’ye vatan diye hâlâ perestiş etmemiz (taparcasına sevmek) lazım gelirdi.
Bu büyük memleketlerin eski halleriyle bugünkü halleri yani vatan addedildikleri zaman ile vatan harici addedilmeleri arasındaki azim (büyük) farkı düşünürsek bu farkın yine bir menfaat farkından ibaret olduğu açıkça ayan (belli) olur. Faydası bize aitken vatan diyorduk, bu faydayı kaybeder etmez onları vatan muhabbetimizin şümul dairesinden (kapsamından) süratle ihraç ettik!..
Bir kıtanın (parça, segment) devlete menfaati, her devletin de bireylerden müteşekkil olması (oluşması) itibariyle, bireylere menfaati demektir. Binaenaleyh vatan da, vatanperverlik de her bireyin menfaat derecesiyle ölçülebilen bir histen başka bir şey değildir.
Bizde pek gayri tabii, pek marazlı (sorunlu) bir surette husule gelen muhalefet modası bir zamanlar gayet müzmin bir hale girmişti. Hakiki meşrutiyetle idare olunan memleketlerde muhalefetin husulü (ortaya çıkması) ve fırkaların (siyasi partilerin) artması lüzumundan bahis edenlere karşı biricik sualim: Acaba bizde hakiki meşrutiyet henüz tesis edilebildi mi?
Alacağım cevap mutlaka menfi (olumsuz) bir cevaptır, hususiyetle (özellikle) muhalif ağızlardan çıkan cevaplar teyit edilmiş ve tekrarlanmış bir menfiliğe haiz olacak ve: -Bizde meşrutiyet mi? Katiyyen, katiyyen… diyecektir. O halde fırkalar hangi esasa dayanıyor?.. Buna karşı verilecek cevap bir hicap (utanma) kızarıklığından başka bir şey olamaz!..
Bu sözleri muhalif geçinen bir dostuma söylediğim zaman zayıf bir uzatılmış seda ile “Vicdan, fakat vicdan” dedi!..
1914 yılında yayınlanan Felsefe-i Ferd Kitabının Kapağı.
Tantanalı bir kelime daha!.. Dostumun ahlaki metanetine (dayanıklılığına) ve namusuna son derece emin olduğum için bu söz itirazı samimi bir itiraz olmak üzere kabule mecburum. Çok kimseler derler ki: “Vicdan birdir, hakikat çoğalamaz, eğer herkes kendi vicdan derinliğinden kopan sedanın irşadına tabi olursa ne ihtilaf kalır, ne de fenalık!..“
Bir arkadaşım dahi böyle bir nazariyeye tabi oluyor:
– Ben vicdanen muhalifim!.. demek istiyordu.
Acaba vicdan nedir? Bunu sırası gelmişken izah ediyorum. Vicdan, manevi ve ilahi bir şey değildir. Herkes kendi bilgisine, kendi maddi ve fikri vaziyet ve müktesebatına göre bir içtihat hasıl eder. İşte bu içtihat; vicdandır. Bu ciheti uzatmayacağım. Yalnız şurasını söyleyeceğim ki, bu gibi esaslara dayanan içtihatlar, esaslarıyla beraber dönüşmek ve değişmek mecburiyetindedirler. Binaenaleyh herkesin vicdanı ayrı olduğu gibi değişkendir de… Gencin vicdanı başka, ihtiyarın vicdanı başka, zenginin vicdanı başka, fakirin vicdanı yine başkadır!..
Demek oluyor ki, vicdan da hata eder, vicdan da insanı aldatır. Hiç kimse yoktur ki, kendi vicdani kararını beğenmesin ve fikrinden emin olmasın!.. Bir hakim ile beraber ümmiyi (okuma yazması olmayan), bir Rothschild’le (zengin bir Yahudi bankacı) beraber bir dilenciyi aynı derecede temin ve tatmin eden bir vicdan, nasıl emniyet caiz (emniyetli) olur?..
Eğer bu caiz olsaydı; yani, vicdan manevi bir hassa olup da her zaman insanları irşat (aydınlatıp) ve ikaz edebilseydi; artık ne ilimlere ve fünûna (fen bilimleri), ne de felsefe ve ahlâk kitaplarına ihtiyaç kalırdı!..
İşte vicdanın da böyle tantanalı, fakat boş bir tabir olduğu anlaşıldıktan sonra “vicdanen muhalefet” denilen şeyin de ne dereceye kadar ehemmiyetli (önemli) olabileceği artık kendi kendine taayyün eder (ortaya çıkar)!…
Max Algop Maxudian, yirminci yüzyılın başlarında (1912-1949), Fransa‘nın en ünlü tiyatro ve sinema oyuncularından biriydi.
12 Haziran 1881’de İzmir‘de (Smyrna) doğdu. On iki yaşındayken (1893) anne ve babasıyla birlikte Fransa‘ya taşındı. 1904’te Paris Konservatuarı‘nın tiyatro bölümünden mezun oldu ve burada Victor Hugo‘nun “Kralın Eğlencesi” isimli tiyatro oyununun kahramanlarından Triboulet‘in monoloğuyla birincilik ödülünü kazandı. Sanatı, trajik üslup, içsel acelecilik, net diksiyon, uyumlu jestler ve samimi uygulamalarla karakterize ediliyordu. Aynı zamanda sık sık Avrupa ve Amerika’ya giden ünlü tiyatro oyuncusu Sarah Bernhardt‘ın rol arkadaşıydı.
Maxudian, yeni sanat türü olan sinemaya girmeye karar verdiğinde Bernhardt‘ı takip etti. 1912’den başlayıp 1950’lere kadar uzanan toplam 74 filmlik kariyerinin başlangıcını oluşturan Les amours de la reine Élisabeth (Kraliçe Elizabeth’in Aşkları)’te Sarah Bernthardt‘la birlikte oynadı. Louis Mercanton ve Roger Lion gibi yönetmenlerin favorisiydi. Özellikle yönetmen Abel Gance‘ın beğenilen tarihi filmi Napolyon‘daki (1927) Barras rolüyle hatırlandı. Sessiz filmlerde ve sesli film döneminin başında genellikle kötü adam rollerini oynardı. Son filmi 1949’da çekilen Ronde de nuit (Gece devriyesi) idi. 1950 yılında ise tiyatro ve sinema dünyasından ayrıldı.
Maxudian, 20 Temmuz 1976’da doksan beş yaşındayken Paris‘in banliyölerinden Boulogne-Billancourt‘ta vefat etti.
Filmografisi
01. Menace de mort, Sanger rolüyle, 1950 02. Le furet, Le préfet rolüyle, 1950 03. Ronde de nuit, albay rolüyle, 1949 04. Les souvenirs ne sont pas à vendre, Dupuis rolüyle, 1948 05. İçimizdeki şeytan, okul müdürü rolüyle, 1947 06. Les trois valses, Napoléon III rolüyle, 1938 07. L’avion de minuit, Alberstein rolüyle, 1938 08. L’escadrille de la chance, patron rolüyle, 1938 09. La rue sans joie, 1938 10. Un soir à Marseille, Bay Ducret rolüyle, 1938 11. Puits en flammes, Samosh rolüyle, 1937 12. Cargaison blanche, kumandan rolüyle, 1937 13. Stadt Anatol, Samosh rolüyle, 1936 14. Passé à vendre, bankr rolüyle, 1936 15. Les deux gamines, peder Bénazer rolüyle, 1936 16. Siyah Gözler, 1935 17. Bourrasque, kumandan Moktar rolüyle, 1935 18. Golgotha, 1935 19. Le miroir aux alouettes, Le Persan rolüyle, 1935 20. Le clown Bux, Djambie rolüyle, 1935 21. La nuit imprévue, Kısa film, 1934 22. L’assassin est parmi nous, Kısa film, 1934 23. Trois balles dans la peau, yargıç Lebon rolüyle, 1934 24. L’amour qu’il faut aux femmes, doktor rolüyle, 1934 25. Le simoun, Marzuck rolüyle, 1933 26. La voix sans visage, başkan rolüyle, 1933 27. Direct au coeur, doktor Bernard rolüyle, 1933 28. Rocambole, Charles de Morlux rolüyle, 1933 29. Brumes de Paris, 1932 30. Nuits de Venise, Yabancı baron rolüyle, 1931 31. L’étrangère, Le colon rolüyle, 1931 32. Öldüren Adam, Mehmed Paşa rolüyle, 1931 33. Eau, gaz et amour à tous les étages, Kısa film, 1930 34. Les deux mondes, Goldschneider rolüyle, 1930 35. La maison de La Flèche, Boris Waberski rolüyle, 1930 36. Le secret du docteur, doktor Brody rolüyle, 1930 37. Le défenseur, Bay Pernois rolüyle, 1930 38. Aşk Geceleri, Prosper Besagne rolüyle, 1930 39. Amour de louve, Kısa film, Taverny, 1929 40. L’appel de la chair, Paul Lambert rolüyle, 1929 41. Un soir au cocktail’s bar, Banker Myrtil-Breton rolüyle, 1929 42. Vénus, Prens Mario Zarkis rolüyle, 1929 43. Le perroquet vert, Baba rolüyle, 1929 44. L’eau du Nil, Wirsocq rolüyle, 1928 45. Marys großes Geheimnis, 1928 46. Mon Paris, Nicolas Desprès rolüyle, 1928 47. Feu!, Baron Dimitri rolüyle, 1927 48. Napolyon, Barras rolüyle, 1927 49. Les dévoyés, Paul Mareuil rplüyle, 1926 50. La chèvre aux pieds d’or, Ursac rolüyle, 1926 51. Le réveil, Sylvanie prensi Mégée’li Grégoire rolüyle, 1925 52. La clé de voûte, Sardan isimli artist rolüyle, 1925 53. Le calvaire de Dona Pia, Tanaret rolüyle, 1925 54. La terre promise, Moise Sigoulim rolüyle, 1925 55. Les amours de Rocambole, Le maharadjah rolüyle, 1924 56. J’ai tué!, Oryantalist profesör Dumontal rolüyle, 1924 57. La fontaine des amours, Lucas rolüyle, 1924 58. The Arab, Vali rolüyle, 1924 59. Les premières armes de Rocambole, Le maharadjah rolüyle ,1924 60. Os Olhos da Alma, Diogo de Sousa rolüyle, 1923 61. Aux jardins de Murcie, Domingo rolüyle, 1923 62. A Sereia de Pedra, Metalci Manastırı bekçisi Pedro rolüyle, 1923 63. La roue, Mineralog Kalatarikarascopoulos rolüyle, 1923 64. Le Pauvre Village, Léonard Varonne rolüyle, 1922 65. Phroso, Mouraki Paşa rolüyle, 1921 66. Şahane gönül, Kısa film, Halt Markisi rolüyle, 1921 67. L’éternel féminin, General Karakas rolüyle, 1921 68. Son aventure, Kısa film, 1919 69. Cronstadt, Kısa film, 1918 70. Bouclette, Baron Henri rolüyle, 1918 71. Le tablier blanc, 1917 72. Anne de Boleyn, Kısa film, Henry VIII rolüyle, 1914 73. Adrienne Lecouvreur, Kısa film, Maurice de Saxe rolüyle, 1913 74. Les amours de la reine Élisabeth, Kısa film, Nottingham Kontu Howard rolüyle, 1912
Queen Elizabeth, 1912, Sara Bernhardt, Max Maxudian, Lou Tellegen.
Size bugün KarşıyakaŞemikler İZBAN İstasyonu çevresindeki bir mekânın nasıl soylulaştırıldığının öyküsünü anlatacağım…
Hem de, her bir odasında bir şehir plancısının çalıştığı Karşıyaka Belediyesi‘nin başkanı, meclis üyeleri ve yöneticileri eliyle, o bölgede yapılan ve “Biva Suit” ve benzeri lüks binalarla özel kolejlerin rantını arttırmak amacıyla gerçekleştirilen soylulaştırmanın öyküsünü ayrıntılarıyla anlatmaya çalışacağım…
Karşıyaka‘yı; özellikle de Şemikler Mahallesi‘nde yaşayanların ya da yolu buradan geçen herkesin bildiği toplumsal bir gerçek, eski tren yolunun İZBAN hattının yeniden düzenlendiği 2000-2010 döneminden önce, Karşıyaka‘da olduğu gibi yerin altına alınmayışı nedeniyle koskocaman bir semtin tam ortadan ikiye ayrılmış olmasıdır. Böylelikle geniş bir alanı kapsayan semtteki cadde ve sokaklar, eskiden tren yolu üstündeki hemzemin geçitle birbirine bağlıyken, karşıya geçişi mümkün kılmayan ve etrafı duvar ve çitlerle çevrilmiş bir düzenleme sonucunda, tam ortasından bölünmüş, yapılan alt ya da üst geçitlere rağmen, iki bölge arasındaki insan ilişkileriyle araç trafiğinin bütünlüğü bozulmuş, halkın bu konudaki hoşnutsuzluğu seçim dönemlerinde yapılan oyalayıcı anket ve vaatlerle giderilmeye çalışılmıştır.
Benim bugün gündeme taşıyacağım bölge ise, İZBAN Şemikler İstasyonu‘nun deniz tarafında kalan ve içine eski adıyla Şemikler İlkokulu (yeni adı Şehit Mehmet Ali Yandımİlkokulu) ile Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı‘nı alan yerleşim alanını kapsıyor.
Bu bölgede yer alan yapı ve alanları her birine ayrı bir numara vermek suretiyle şu şekilde sıralayabilirim:
1) Şemikler İZBAN İstasyonu,
İZBAN Şemikler İstasyonu
2) Tapunun Karşıyaka ilçesi, Şemikler Mahallesi, 26660 ada, 13 parselinde kayıtlı 3.236,10 metrekarelik arsada ve 6474 sokak üzerinde bulunan Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı‘nın eski, yıpranmış binası,
Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı
3) Tapunun Karşıyaka ilçesi, Şemikler Mahallesi, 26534 ada, 1 nolu parselinde kayıtlı 3.055,88 metrekarelik arsada 16 sınıf, 28 öğretmen ve 332 öğrenci ile faaliyet gösteren eski adıyla Şemikler, yeni adıyla Şehit Mehmet Ali Yandım İlkokulu‘nun eski, yıpranmış binası,
Eski Şemikler, yeni Şehit Mehmet Ali Yandım İlkokulu
4) Tapunun Karşıyaka ilçesi, Şemikler Mahallesi, 27000 ada, 1 nolu parselinde kayıtlı 1.265 metrekarelik arsada ve İdil Biret Caddesi ile 6436 sokağın köşesinde yer alan 5 kat ve 60 bağımsız bölümü barındıran Biva Suite binası,
Biva Süit
5) Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı ile Biva Süit arasında kalan Karşıyaka Belediyesi‘ne ait mülkte yine aynı belediye tarafından yapılan yeşil alan ve otopark,
Biva Süit ile Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı arasına yapılan yeşil alan ve ücretsiz otopark…
6) Şemikler İZBAN İstasyonu‘nun hemen yanındaki Karşıyaka Belediyesi’ne ait belediye mülkünde, yine aynı belediye tarafından yapılıp işletmeciye kiralanan Karşıyaka Çocuk Oyun Macera Parkı,
7) Tapunun Karşıyaka ilçesi, Şemikler Mahallesi, 27000 ada, 1 nolu parseldeki Biva Süit ile yeni açılmış olan 6436 sokağın ikinci bölümü arasındaki boş belediye mülkünde Karşıyaka Belediyesi tarafından yapılan Zeynep Aslan Bisiklet (Pump Track) Parkı.
Zeynep Aslan Bisiklet (Pump Track) Parkı
8) Tapunun Karşıyaka ilçesi, Şemikler Mahallesi, 26534 ada, 2.385,56 metrekarelik 5 nolu parselinde kayıtlı ve Karşıyaka Belediyesi‘nce açılmış yapılmış olmasına karşın İzmir 2 ve 3 Boyutlu Kent Rehberlerine henüz işlenmemiş olan 6436 sokağın ikinci bölümü üzerinde yapılmakta olan lüks kolej inşaatı.
Bahçeşehir Koleji inşaatı
Bu ilginç soylulaştırma oyununun aktörlerini belirledikten sonra isterseniz bu aktörlerle oynanan oyunun akışına geçelim. Tarihler vererek hangi zamanda hangi hamlenin yapıldığını anlatarak ortaya çıkan soylulaştırma çalışmasının gerçekleşme sürecini ortaya koymaya çalışalım.
Google Earth tabanlı haritada, söz konusu bölgeyi yeşil renkli daire ile çevreleyerek her bir mekana numara verdiğimiz bu alandaki mevcut eski yapıların anlatacağımız öykünün başında var olduklarını belirtmemiz gerekiyor. Bunlar sırasıyla Karşıyaka 7 No’lu Şemikler Sağlık Ocağı, eski adıyla Şemikler, yeni adıyla Şehit Mehmet Ali Yandım İlkokulu ve Şemikler İZBAN İstasyonu‘dur.
Anlatacağımız öykünün son yıllardaki yeni aktörleri ise 4 numaralı lüks Biva Süit binası, 5 numaralı yeşil alan ve otopark, 6 numaralı Karşıyaka Çocuk Oyun Macera Parkı, 7 numaralı Zeynep Aslan Bisiklet (Pump Track) Parkı ve 8 numaralı lüks kolej inşaatıdır.
Oyun önce, 2018 yılında 27000 ada, 1 parseldeki boş arsaya Biva Mimarlık isimli inşaat şirketine ait Biva Süit binasının yapımı ile başladı. 31 Mart 2019 tarihli Mahalli İdareler Seçimlerine “Bayraklı evim, CHP baba ocağım” sloganı ile CHP‘den Bayraklı belediye başkan aday adayı olarak katılan Biva Mimarlık şirketinin sahibi Vahap Yılmaz‘ın, 2018 yılının Eylül ayında AKP Karşıyaka İlçe Teşkilatı‘na 25.000 lira tutarında bağışta bulunduğunu, sevgili dostum gazeteci Süleyman Gençel‘in verdiği haberlerle öğrenmiş, böylelikle Karşıyaka‘nın değişik yerlerinde inşaatlar yapan bu müteahhidin, “her devrin ve her partinin adamı” olduğunu anlamış, izleyen dönemde de yerel seçimlerdeki birçok adayın, kendisine sağlanan kolaylıklar karşılığında seçim finansmanına yardımcı olduğunu görmüştük.
Örneğin Biva Süit adı verilen bu binanın inşaatı sırasında ayrı bir şantiye elektrik abonesi almak yerine daha ucuz bir yöntemi tercih ederek karşı binadan aldığı elektrik için cadde üzerine bir kablo yerleştirmiş, bu kablonun kısa zamanda yıpranması üzerine kablonun geçtiği hattın üstüne bu bağlantıyı koruyup saklayacak şekilde belediye tarafından bir kasis yapılması bu koruyan, kollayan ilişkiyi ortaya çıkarmıştır.
Bu bölgede ne olduysa bundan sonra; yani, bu lüks Biva Süit binasının yapılmasından sonra oldu. Biva Süit adeta bu bölgedeki soylulaştırmanın amiral gemisi gibiydi. Şu sıralarda kış bahçeli ve teraslı 3+1 dubleks dairelerin 8 milyon 250 bin liraya satıldığı, 2+1 dairelerin ise 18.000 liraya kiralandığı bu lüks bina adeta bu çevredeki soylulaştırma çalışmalarının tetikleyicisi oldu. Binanın bitmesi ile birlikte, yıllardır bu bölgeye el atmayan Karşıyaka Belediyesi sağlık ocağı ile Biva Süit arasındaki 5 numarayla imlediğimiz alanı yeniden düzenleyerek içinde araçların ücretsiz park edebileceği bir otoparkı da barındıran yeni bir yeşil alan düzenlemesi yaptı ve böylelikle yeni yapılan Biva Suit‘e ait araçların ücretsiz olarak buraya park edilmesinin yolu açılmış oldu.
Ardından Şemikler İZBAN İstasyonu‘nun yanındaki 6 numaralı yeşil alan çocuklara hitap eden bir şekilde düzenlenerek 2021 yılının Eylül ayında çocuk oyun ve macera parkı olarak açıldı. Yapılır yapılmaz önce devasa miktarlarda zarar eden belediye şirketi Kent A.Ş.‘ye verilen, onun da şirket olmanın imkânlarını kullanarak özel bir işletmeciye kiraladığı 2.700 metrekarelik bu parktan bugün çocuklar ve gençler, parkın kapalı olduğu Pazartesi günleri hariç hafta içinde 75 lira, hafta sonunda da 100 lira ödeyerek yararlanabiliyorlar. Tabii ki okullarda öğle yemeğinin kaldırıldığı, öğrencilerin astronomik fiyatların uygulandığı okul kantinlerine teslim edildiği günümüz koşullarında, kamu kaynaklarıyla yapılmış bu parkın işletmecileri, çocukların cebinde olmayan 75 ya da 100 liralara göz dikmiş vaziyette bekliyor… Özellikle de dar gelirli, yoksul ailelerin çocuklarını yok varsayarak…
Karşıyaka Belediyesi‘nin bu hamlesini izleyen diğer bir hamle ise, 2023 yılının Ocak ayında lüks Biva Suit‘in hemen yanına, “Pump Track” adıyla dağ bisikleti klasmanında faaliyet gösteren bisikletlilerin parkur üzerindeki kasisleri sıçrayarak aşmalarını sağlayacak bir bisiklet parkuru yapıldı. Bununla ilgili kurallar da belirlenerek alanın kenarına yerleştirilen bir tabelaya yazıldı. Hem de Türkiye’nin en büyük “Pump Track” alanı olduğu iddiasıyla… Şimdilik ücretsiz olan bu parkurdan kaç adet bisikletli yararlanmaktadır bilmiyoruz; ama, böylesi bir bisiklet parkurunun İzmir, Karşıyaka ve Yalı Mahallesi sakinleri için ne ölçüde bir ihtiyacı karşıladığı, bu fikrin ilk olarak kimin aklına geldiği de belli değil… Üstüne üstlük, borç içinde yüzen bir belediyenin kısıtlı kaynaklarının kullanımı suretiyle, azınlıkta kalan bir kesim için; ama, hemen yanındaki lüks binaya prestij sağlamak amacıyla yapılan bu tesiste, kullanıcıların yaralanma, sakat kalma ya da ölüm gibi büyük risklerle karşılaşması söz konusu olduğu halde, alanın kenarına asılan tabelada bu sorumluluğun Karşıyaka Belediyesi‘ne ait olmadığı belirtilerek, bu işin de “saldım çayıra, mevlam kayıra” anlayışıyla yapıldığı anlaşılmaktadır.
Lüks bir bina, onun ardından onun her iki cephesinde yeşil alanlar yaratma ve hemen yakınına bir macera parkı yapmanın hemen arkasından gelen son hamle ise, seçim zamanları oy kullanmaya gittiğimiz eski adı Şemikler İlkokulu, şimdiki adı ise Şehit Mehmet Ali Yandım İlkokulu olan bu eski okul binasının, hemen yanındaki Hazine‘ye ait arsada yapılmasını beklediğimiz bir süreçte, bu alanın özelleştirilerek oldukça büyük bütçelerle özel bir kolej binasının yapılmaya başlanması, adeta yapılan kremalı pastanın üstüne son süslemeyi yapmaya benziyor.
Bu inşaatla ilgili olarak yaptığımız araştırmalar sonucunda, okul binasının yapıldığı parselin 1/5.000 ölçekli İzmir Nazım İmar Planında “Eğitim Alanı” olarak yer almakla birlikte; Milli Eğitim Bakanlığı‘nın önerisi, Karşıyaka Belediye Meclisi‘nin 09.03.2020 tarih, 97509404.301.05.285 sayılı kararı ile İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 09.01.2023 tarih, 50 sayılı kararı uyarınca “Özel Eğitim Alanı” olarak değiştirilerek aynı zamanda Bahçeşehir Üniversitesi ile 65 şehirdeki kendisine ait 143 eğitim kampüsünde asgari ücretle öğretmen çalıştıran zengin işadamı Enver Yücel‘e ait Bahçeşehir Koleji‘ne verildiği anlaşılmıştır.
İnşaatta çalışan Afgan işçilerden öğrendiğime göre oldukça eski ve bakımsız Şemikler/Şehit Mehmet Ali Yandım İlkokulu‘nun hemen yanına yapılan bu lüks binada Bahçeşehir Koleji‘nin yeni bir şubesi açılacakmış. Böylelikle, Biva Süit benzeri lüks binalarda oturup hemen karşısındaki pahalı özel kolejde okuyacak öğrencilerin, Biva Suite‘deki özel dershaneye gitmek dışında hemen karşıdaki macera parkını ya da Pump Track alanını kullanacakları anlaşılmaktadır.
Bu alanın rant değerini arttırmayı amaçlayan Karşıyaka Belediyesi‘nin son girişimi ise, Avrupa Hareketlilik Haftası kapsamında 22 Eylül 2023 tarihinde Biva Süit önünde yapılan etkinlik oldu. Normal günlerde trafiği yoğun olmayan; aksine araç trafiği ve parklanma itibariyle oldukça sakin olan İdil Biret Caddesi üzerinde ve tam da Biva Süit‘in önünde, “sürdürülebilir kentsel hareketlilik konusundaki öncü farkındalığı” arttırmak amacıyla aktif hareketliliği, toplu ulaşımı ve diğer temiz, akıllı ulaşım çözümlerini ortaya koymak amacıyla yapılan bu etkinliğin, Karşıyaka‘nın neredeyse en sessiz, en hareketsiz bir caddesinde yapılması da söylemle eylem arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyordu. Üstüne üstlük Avrupa Komisyonu‘nca, bu yılki etkinliklerin konusu “Şehrini Keşfet” sloganıyla “Gelecek Enerjini Koru/Save Energy” olarak belirlendiği halde…
Normal günlerde İdil Biret Caddesi’ndeki trafik ve araç parkı…
Bir avuç insanın başlarında Karşıyaka Belediye Başkanı Cemil Tugay olduğu halde, trafiğe kapatılmış olan İdil Biret Caddesi‘nde ve Biva Süit önündeki sergiledikleri bu etkinlik tanık olduğum kadarıyla Avrupa Hareketlilik Haftası‘nın bu yılki sloganına uygun olmayan bir tarzda, vatandaştan kopuk olarak bir şekilde yapılıyor, hareketlilik olgusunu öne çıkaran bir düşüncenin aksine hareketin olmadığı bir mekanda sen-ben-bizim oğlan anlayışıyla bir şeyler yapılmaya çalışılıyordu. Elinde tuttuğu mikrofonla etkinliğe katılan bir kırtasiye dükkanının tanıtımını yapan görevli ile kendisini Karşıyaka Belediyesi süreklilik sorumlusu olarak tanıtan genç bir görevliye söylediğim gibi, şayet hareketlilik konusunda bir farkındalık yaratmak istiyorlarsa trafiğin ve araç parkının sorun olmadığı bir yerde değil, Girne Bulvarı ya da Yalı Caddesi gibi trafiğin yoğun olduğu, araç parkının hem araç sahipleri hem de yayalar açısından sorunlu olduğu bölge ya da caddelerde yapılması, böylelikle bu etkinliği gören Karşıyakalıların fark edip aktif olarak katılabilecekleri bir eylem yapılmış olurdu. Kısacası bana göre bu eylem “yapılmış olmak için yapılan” bir eylem, çoğu Karşıyakalının farkına bile varmadığı boşuna, avara kasnak bir çabaydı…
Sonuç olarak;
Soylulaştırma aracılığıyla oluşturulan bu alan, kendi zengin müşterilerini de yaratacak, eski yıllarda verimli sebze ve meyve bahçelerinin ortasında yaratılan yeni bir vaha olarak kentin üst sınıflarına hizmet edecek, bu şekilde ortaya çıkan rant ise inşaat sektörü ile belediye yöneticilerini zenginleştirecek… Anlaşılan bu alanda birileri için her şey güllük gülistanlık olacak, Karşıyaka‘nın diğer semt ve mahalleleri ise her zaman olduğu gibi, ağız sulandıran bu kremalı pastadan tek bir dilim bile alamayacak…
Bütün bu kentsel tasarım ve planları hazırlayıp uygulayan belediye mimar, mühendis ve şehir plancıları ise sahip oldukları bilgi, birikim ve becerileri kullanarak sergiledikleri bu tür ihanetlerin aksine, sıkıp havaya kaldırdıkları yumruklarıyla solculuk, devrimcilik oyunları oynuyorlar, dün içinde yer aldıkları kentsel muhalefet hareketlerini unutarak, sırf makam, mevki, kariyer ve bunun karşılığı olan zenginleşebilmek uğruna belediye başkanlarıyla inşaat sektörünün emrinde çalışmayı tercih ediyorlardı…
Son söz olarak kendilerine şunu söylemek isterim:
Kamu kaynaklarıyla kişisel bilgi, birikim ve becerilerinizi kullanarak Karşıyaka Şemikler‘de ve kentin diğer bölgelerinde yaratılan bu soylulaştırma çalışmalarının farkındayız ve bütün bunları, yarın öbür gün hatırlayabilmek adına kentin hafızasına kazımak istiyoruz…
Yazalım ki, kente karşı işlenen bu suçları unutmayalım…
Theophrastos Triantafyllidis (Θεόφραστος Τριανταφυλλίδης)1881 yılında İzmir‘de (Smyrna) doğdu. Babasının varlıklı bir kuru üzüm tüccarı olması, ressamın sanat kariyerinin ilk yıllarında herhangi maddi kısıtlama olmaksızın sanatı ile ilgilenmesini sağladı.
Theophrastos Triantafyllidis (1881-1955), Kendi Portresi, 1952, 29,6X35,2 cm., Tuval üzerine yağlıboya, Ulusal Sanat Galerisi (Alexandros Soutzos Müzesi), Atina, Yunanistan.
Triantafyllidis, 19 yaşında kadar İzmir‘de yaşadı. Joseph L. Nalpas tarafından hazırlanan 1893, 1894, 1895 ve 1896 tarihli İzmir ticaret rehberlerinde babası ya da akrabaları olabilme ihtimali bulunan ve Triandafillu, Triandafillidhi, Triandafilidhis, Triandafilides, Triandafilldis, Triabdafilou, Triandafillou, Triandafilos şeklinde yazılıp değişik işlerde ticaret yapan isimler bulunmaktadır.
Theophrastos Triantafyllidis, 1900 yılında Atina‘ya gidip 1907 yılına kadar Güzel Sanatlar Okulu‘nda (daha sonra Güzel Sanatlar Akademisi) resim eğitimi aldı. Daha sonra hocası Giorgios Iakovidis (1852-1932)’in teşvikiyle Münih‘te Ludwig von Löfftz (1845-1910)’ün atölyesinde çalışmalarına devam etti. 1910’da çalışmalarına Paris‘te Louis-Marie Désiré–Lucas (1869-1949)’ın yanında devam etmek üzere Münih‘ten ayrıldı. Ressamın Paris‘te kısa süre kalması, daha sonraki sanat kariyeri için belirleyici oldu. Yunanistan‘a dönmeden önce bile akademiden tamamen ayrılmaya ve zamanının modern akımlarına yönelmeye karar verdi.
1912 yılında, Yunanistan‘ın Selanik, Girit, Epir ve Makedonya‘yı işgal ettiği Balkan Savaşlarına katıldı. 1913 yılında Atina‘ya yerleşerek Tsakalov Caddesi‘nde İstanbul doğumlu ressam Konstantinos Maleas (1879-1929)’la aynı atölyede resim yapmaya başladı. Ressam Nikolaos Lytra (1883-1927) ve arkadaşlarıyla birlikte, 1917’de açtığı ilk sergiyle Yunanistan‘ın görsel sanatında önemli bir kırılma yaratan Tekhni Grubu‘nun kurucuları arasında yer aldı. Bu grubun diğer sanatçıları ressam Konstantinos Maleas (1879-1928), ressam Konstantinos Parthenis (1878-1967), heykeltraş Michael Tombros (1889-1974), ressam Nikolaos Lytras (1883-1927), Nikolaos Othonaios, ressam Odysseas Fokas (1877-1949), ressam Othon Pervolarakis (1887-1974), ressam Pericles Byzantios (1893-1972)ve ressam Stavros Kantzikis (1885-1958) idi. Bu grubun amacı, Başbakan Venizelos‘un, eski Bizans‘ı canlandırmayı hedefleyen Megali İdea projesi çerçevesinde İstanbul ve Ön Asya‘yı işgal etmesini destekleyecek şekilde çağdaş Yunan sanatının son durumunu sergileyerek Batı kamuoyunu etkilemekti. Bu amaç çerçevesinde 1920 yılında açtıkları Paris Sergisi, barındırdığı yetersizlikler nedeniyle büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanmış, sergi Fransızlarca başarısız bulunmuştu. (1)
9 Eylül 1922’de İzmir‘in ve art alanının Yunan işgalinden kurtulması, Triantafyllidis için ekonomik rahatlığın sonu ve birçok zorluğun başlangıcı oldu. Ressam, babasının mülk gelirlerinin desteğini sonsuza dek yitirmiş ve hezimetle sonuçlanan savaş sonrasında büyük ekonomik ve toplumsal sorunların yaşandığı Atina‘da çok zor koşullar içinde kendi geliriyle geçinmek zorunda kalmıştı. Bu arada kardeşinin Paris‘e kalıcı olarak yerleşme teklifini de reddetmişti.
İzmir‘deki baba mülklerini kaybetmesinin ardından Aiolou Caddesi‘ndeki bir çatı katına yerleşti. 1928’de Atina‘da evlendi ama eşi Aristea düğünden hemen sonra felç geçirdi. Eşinin tedavi masraflarını karşılayabilmek için evini satmak zorunda kaldı ve felçli eşiyle birlikte aynı odada yaşamaya başladı. İki savaş arası yıllarda Kifissos‘ta yaşanan bir sel felaketinde Patisia‘daki atölyesi yıkılmış ve atölyeyle birlikte eserlerinin çoğu da yok olmuştur. Evliliğinden on yıl sonra karısı ölümünden sonra Agios Loukas‘ta Kondou Caddesi‘ndeki küçük bir eve taşındı. İşgal sırasında resim dersleri vererek ve elinde kalan eserleri yüksek fiyatlara satarak hayatta kalmayı başardı.
Theophrastos Triantafyllidis, sadeliğin ve küçük sevinçlerin adamıydı; bu yüzden onu ünlü Yunanlı romancı, öykü yazarı ve şair Aleksandros Papadiamantis‘e benzeterek “Resmin Papadiamantis’i” diyorlardı. Balık tutmayı, atölyesindeki yaşamı ve çalışmayı, arkadaşlarıyla sıcak ilişkileri seviyordu:
“En büyük zevkim, … kapımın çalındığını duymak. Tabii ki kimsenin satın almaya değil, bu tür yanılgılar bana eziyet etmiyor, sadece eserlerimi görmeye ve onlara açıklamaya geldiğine inanmıyorum.” (2)
1954’te sağlığı ciddi şekilde sarsıldı. Ertesi yıl Mavi Haç Kliniği‘nde beş parasız öldü ve cesedi resimlerine konu yaptığı Batı Attika‘daki Menidi‘ye gömüldü. Ölümünün ertesi günü, aralarında Hydra‘lı ressam Perikles Byzantius (1893-1972)’un da bulunduğu bazı arkadaşları, sanatçının küçük mirasını kaydettirdi: toplam 37 tablo. Onlarca yıl sonra sanat tarihçisi Antonis Kotidis, ressamın çeşitli koleksiyonlara dağılmış yaklaşık 200 eserini tespit etti ve inceledi.
Triantafyllidis başlangıçta yanlış bir şekilde etnografik olarak nitelendirilen iç mekân sahneleriyle ilgileniyordu. 1930’dan itibaren, küçük-burjuva dünyasının ve emek dünyasının günlük yaşamının sade sunumuyla karakterize edilen kendi özel tarzını geliştirdi. Bu tür resimlerinde figürler neredeyse soyut ve kontürsüzdür. “Perspektif, oligokromi ve yaratılan sis içinde eriyerek tüm ayrılığı ortadan kaldırır. Bağırmadan modernliktir.” (3)
Pek çok kişi Triantafyllidis‘in çalışmalarını, “Otuz Kuşağı“nda izlenimcilik ve dışavurumculuk arasında sınıflandırır. Ancak kendisi, “yaratıcı olma gücüne sahip olmayanlar okullara aittir” düşüncesiyle herhangi bir sanatsal gruba katılmayı reddetti. Dolayısıyla “Otuzlar Kuşağı“nın temel özelliği olan “Yunanlı olma halinin” dar sınırları dışına çıkan, “kendine özel” bir ressamdır.
Triantafyllidis, 1916’daki ilk sergisinden itibaren kişisel sergi düzenlemeyi reddetti ve yalnızca karma sergilere katıldı. O nedenle fazla tanınmadı. Yunanlı yazar Hara Kiosse‘ye göre, ressam “çalışmalarını tanıtmak konusunda cesur olmasına rağmen, kendi yalnız yolunu izleyerek zamanının Yunan merkezciliğini reddetti” . (4)
Alıntılar
(1) Dimakopoulou, C.(2021) “L’Accent sur le Local : Modernisme et Régionalisme dans l’Art Grec de l’entre-deux-guerres“, Artl@as Bulletin, Volume 10, Issue 2, The Mediterranean of Artist: A Critical Modernity 1880-1945. Erişim Tarihi: 22.09.2023, https://docs.lib.purdue.edu/artlas/vol10/iss2/11/
(2) Γ. Βουτσινάς, 56 έλληνες ζωγράφοι μιλούν για την τέχνη τους, Γκοβόστης, Αθήνα 2000, σσ. 46–50.
(3) Μαρία Μαραγκού, “Φως στο κρυμμένο”, Αρχειοθετήθηκε 2007-09-26 στο Wayback Machine., εφημ. Ελευθεροτυπία, 30 Δεκεμβρίου 2002.
(4) Χαρά Κιοσσέ, “Μια ξεχασμένη περίπτωση: Η πρόσληψη του μοντερνισμού στην Ελλάδα και ένας άγνωστος ζωγράφος του Μεσοπολέμου που αρνήθηκε τον ελληνοκεντρισμό της εποχής του” Αρχειοθετήθηκε 2007-09-29 στο Wayback Machine., εφημ. Το Βήμα, 22 Σεπτεμβρίου 2002.02.
Yararlanılan Kaynaklar
Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.27-44.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Menidi (1925). Karton üzeri yağlıboya, 16 cm x 19 cm.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Galatsi’de Eğlenen Gençler, 1935, Tuval üzerine yağlıboya, 59X44 cm., Ulusal Sanat Galerisi (Alexandros Soutzos Müzesi), Atina, Yunanistan.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Genç Kız Portresi, 43,5X35 cm.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Güller.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Hamamdakiler, Karton üzerine pastel ve tükenmez kalem, 14X19,5 cm.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Hindili Kız Çocuğu.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Kayıktaki Kadınlar, Tuval üzerine yağlıboya, 47,5X73 cm.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Kırmızı Çaydanlık, 24X24 cm.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Kraliyet Bahçesindeki Kadınlar, 1937, Tuval üzerine yağlıboya, 44,7X28,6, Ulusal Sanat Galerisi (Alexandros Soutzos Müzesi), Atina, Yunanistan.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Kraliyet Bahçesindeki Çocuk Bakıcıları, 1935-1940, 110X94 cm., Ulusal Sanat Galerisi (Alexandros Soutzos Müzesi), Atina, Yunanistan.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Maskeler.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Menidi’de Koyun Sürüsü, Tuval üzerine yağlıboya, 43X63 cm.
Theophrastos Triantafyllidis 1881-1955, Plajda İki Çocuk, 1919, Tuval üzerine yağlıboya, 75X54,5 cm., Ulusal Sanat Galerisi (Alexandros Soutzos Müzesi), Atina, Yunanistan.
Yapmak istediğimiz şeyleri, sahip olduğumuz imkânlarla içinde bulunduğumuz koşul, talep ve sorunları dikkate alarak önceden planlamak, geleceğimiz için iyi, doğru ve yerinde bir harekettir. O nedenle de, planlama eylemini her zaman için olumlar, akıllı insanların işlerini önceden planlayacağını söyleriz.
Planlama eyleminin bireysel ölçekte yapılması insanın var olduğu tarihlerden bu yana iyi ya da kötü, alışıldık bir eylem olmakla birlikte; bunun toplumsal ölçekte olanının, tüm ekonomik ve kültürel faaliyetleri kapsayacak şekilde yapılması, demokrasi düşüncesinin gelişip yaygınlaştığı 20. yüzyıla ait bir olgudur.
Yalçın Gökçebağ, Özel Koleksiyon, 60X80 cm., 2003.
20. yüzyılın ilk toplumsal eylemlerinden biri olan Ekim Devrimi‘nin ortaya çıkardığı Sovyetler Birliği‘nin ilk yıllarında, ekonomiyi çöküşten kurtarmak amacıyla Lenin tarafından ortaya konulan Yeni Ekonomi Politikası (NEP) uygulamalarıyla ortaya çıkan sermaye birikiminin, planlı bir ekonomi çerçevesinde geliştirilmesi düşüncesiyle geliştirilen Sovyet tipi merkezi ekonomik planlama anlayışı, merkezden alınan yatırım kararlarıyla mevcut girdilerle hedeflenen çıktılar arasındaki dengeyi yakalamayı amaçlayan bir ekonomik planlama biçimidir. Böylesi bir plan uygulaması ile üretimden tüketime kadar ekonomik ve toplumsal yaşamın her alanı ayrı ayrı düzenlenmiş ve bunun sonucunda oldukça başarılı sonuçlar elde edilmiştir.
Bu planların Sovyet ekonomisinde yarattığı olumlu gelişmelerden etkilenen Türkiye ise devletçilik politikasının egemen olduğu 1930’lı yılların başında hazırlanan sanayi planlarını, bu politikaların zayıfladığı 1940’lı yıllarda ise ABD‘nin isteğiyle Marshall yardımlarının yapılmasını kolaylaştıran tarım planlarını uygulamaya koymuş, devletçilik yerine karma ekonomi anlayışının egemen olduğu 1960’larda ise kabul edilen yeni anayasa ile bütüncül planlamayı esas alan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) gibi merkezi bir planlama örgütünü oluşturmuştur.
“Turgut Özallı yıllar” olarak nitelediğimiz 1984 sonrasında ise DPT tarafından hazırlanan bütüncül planların, komünist planlama anlayışından kaynaklandığı iddia edilerek, bundan böyle kapitalist planlama anlayışının bir sonucu olarak piyasanın kendi kendini düzenleyeceği, piyasanın yeterince işlemediği durumlarda devlet müdahalesi ve planlamanın gerekli olabileceği ifade edilmiş, merkezi ve bütüncül planlama anlayışının komünist bir anlayışın ürünü olduğu iddia edilerek DPT‘nin etkisi azaltılmaya başlanmıştır.
Avrupa Birliği kapılarının açılır gibi olduğu 2006 ve sonrasında ise merkezi ve bütüncül planlama anlayış ve uygulamasından vazgeçilerek, AB‘nin şablonlarına uygun olarak öncelikleri önemseyen ve devamlı değiştirilerek amacından saptırılan stratejik planlar baş tacı edilmiş, merkezi ve bütüncül planlamanın merkezi örgütü DPT 2011 yılında kapatılmış; böylelikle bundan böyle, ülkemiz kötü hazırlanan, etkisiz ve bu nedenle uygulanmayan/uygulanamayan planların çöpte biriktiği bir ülke haline gelmiştir.
Uluslararası tarım ve gıda tekelleriyle bu tekellerin yönlendirdiği devlet organlarının tarım ve gıda sektöründe yarattığı büyük hasarların yokluğa, yoksulluğa ve açlığa neden olduğu günümüz koşullarında ise, sırf piyasaya sürülen gıdaların üretim ve dağıtımını sağlamak amacıyla yeniden planlamanın ipine sarılmaya, bu amaçla tarımsal üretimin planlamasından söz edilmeye ve böylesi bir planlamanın erdemleri hatırlanmaya başlamıştır.
Ama bu kez de gıda sektörü; özellikle de gıda güvenliği, güvencesi ve lojistiğinin sağlanması gibi gerekçelerle gıda üzerinden tarım, özellikle de tarımdaki küçük ve orta ölçekteki çiftçi ve üreticiler esir alınmaya başlamıştır. Hem de endüstriyel tarımı ve gıdayı elinde tutanların yararına, küçük ve orta ölçekli çiftçi ve üreticinin aleyhine… Amaç gıda üzerinden tarımı, büyük tarım ve gıda tekellerinin “sözleşmeli üretim” ve “arazi kiralama” gibi yöntemleriyle esir almak, onların emrine sokmak için her türlü tuzağı hazırlamak, onların yoksullaşıp tarımdan uzaklaşmasını ya da topraksız tarım işçisi olmasını sağlamaktır.
İşte böylesine sinsi bir çalışma sonrasında herkesin 2023 seçim kampanyalarını örgütleyip yürütmeye çalıştığı 18 Nisan 2006 tarihinde kabul edilen 7442 sayılı Kanunun 2. maddesi ile, 5488 sayılı Tarım Kanunu‘nun “Yetki” başlığını taşıyan 7. maddesinde esaslı bir değişiklik yapılarak “tarım sektörü ile ilgili politikaların tespit edilmesi, planlaması ve koordinasyonu ile ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılması, gıda güvencesi ve güvenliğinin temin edilmesi, verimliliğin artırılması, çevrenin korunması ve sürdürülebilirliğin tesis edilmesi” gibi gerekçelerle bakanlıkça belirlenen ürün veya ürün gruplarının üretimine başlanmadan önce bakanlıktan izin alınması, bu izin alınmadığı ya da izne uyulmadığı takdirde uyarı, ağır para cezası ve tarımsal desteklerden 5 yıl men cezası verme gibi yaptırımların yolu açılmıştır. Buna göre “bakanlık, arz ve talep miktarı ile yeterlilik derecesini dikkate alarak hangi ürün veya ürün gruplarının üretileceği ile tarım havzası veya işletme bazında asgari ve azami üretim miktarlarını belirleyecek“; ayrıca, bu yetkinin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları bir yönetmelikle düzenleyecektir.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nca düzenlenen “Tarımsal Üretimin Planlanması Hakkında Yönetmelik” yok olmakta olan tarımı kurtaracak büyük bir kahramanı karşılarcasına, 14 Eylül 2023 tarihinde Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Böylelikle bundan böyle hiçbir küçük ve orta ölçekteki çiftçi, üretici ve küçük aile işletmesi kendi mülkü olan tarla, bağ ve bahçesinde ilçe tarım ve orman müdürlüklerinden izin almadığı, onların uygun gördüğü ürünü ekmediği sürece tarım yapamayacak, aklına gelen, kafasına koyduğu tarımsal ürünleri ekip biçemeyecek, toplayıp satamayacak. Şayet böyle yaparsa önce uyarılacak, ardından da 5 yıl süreyle tarımsal desteklerden yararlanamayacak ya da ağır para cezaları ile cezalandırılıp elindeki malını mülkünü satmaya zorlanacak, yoksullaşıp tarım işçisi olmaya doğru koşar adım ilerleyecek.
Görüştüğüm bazı CHP‘li yetkililer Tarım Kanunu‘nda değiştirilen bu 7. madde ile diğer maddelerin iptali için Anayasa Mahkemesi‘ne başvurulduğunu, mahkemenin bu konuda bugüne kadar herhangi bir karar vermediği bu süreçte, bu yönetmeliğin yayınlandığını söyleseler de; ne basın haberlerinde ne de CHP‘nin kurumsal İnternet sayfasında küçük çiftçi ve üreticiyi rahatlatacak tek bir haber yok.
Ama bu arada asıl ilginç konu, merkezden alınan kararları uygulanan Sovyet tipi merkezi planlama anlayışına, “bu komünistliktir” diyerek reddeden ve onun yerine öncelikleri ve sürekli değişimleri esas alan stratejik planları koyanların şimdi adeta Sovyet tipi merkezi planlama anlayışında olduğu gibi; üstüne üstlük kutsal ilan ettikleri o “mülkiyet” ve “serbest teşebbüs” hakkını ayaklar altına alacak şekilde küçük çiftçi ve üreticiye hangi ürünü, nerede, nasıl ekip biçeceğine dair izinler vermeye, bu izinleri almayanlara ya da izne aykırı davrananlara büyük para cezaları vermeye kalkması da ayrı bir komünistlik değil midir? Hem de “komünist” planlama anlayışının lanetlendiği bir ülkede komünistlere taş çıkartırcasına… Böylelikle komünistlerden daha komünist bir anlayış ve uygulamaya yol açmıyorlar mı?
Ama her şey yine kutsal sermaye adına… Tarım ve gıda sektörünü elinde tutan büyük uluslararası tekeller adına… Onlar ne istiyor, neyi emrediyorsa “her şey mübâhtır” anlayışıyla komünist olmayı bile göze alıyorlar.
Aynen, bir dönemlerin iktidar bekçisi konumundaki Nevzat Tandoğan‘ın, “Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor?” demesi gibi…
Evet, uluslararası tarım ve gıda tekelleri, endüstriyel tarım ve gıda sektörlerinin patronları, onların çıkarları için küçük çiftçi ve üreticiyi özendirip ikna etmek yerine devletin zor gücü ile sonuç almaya çalışmak… Kısacası, “komünistten daha komünist olmak” da işte böyle bir şey!
İktidarın Cargill, Monsanto, Novartis, Aventis, Bayer, Syngenta, DuPont, Wal-Mart, Unilever, Nestle ve Tesco gibi uluslararası tarım ve gıda tekellerinin çıkarları doğrultusunda küçük çiftçi ve üreticiyi yok edip yoksul tarım işçisine dönüştürme konusunda gösterdiği bu “komünistten daha komünist” olma çabası karşısında, ne söylenebilir ya da hangi öneride bulunulabilir ki?
Öncelikle CHP‘nin kendi içindeki koltuk kavgalarını bir köşeye koyup Sol Parti‘nin (1) ya da TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası‘nın (2) ya da Mersin Ticaret ve Sanayi Odası‘nın (3), Evrensel Gazetesi yazarı Sedat Başkavak‘ın (4) yaptığı gibi “planlama” gibi olumlu bir kavramın yarattığı yanılsamaya karşı çıkarak Anayasa‘nın 35. ve 48. maddelerine aykırı olan 5488 sayılı Tarım Kanunu‘nun 7. maddesinin iptali için ivedilikle Anayasa Mahkemesi‘ne başvurması, şayet bu başvuruyu yapmış da biz dahil kimselerin haberi olmamışsa, bu sorunun yaratacağı tehlikeleri dikkate alarak bunu kamuoyu ile paylaşıp toplum desteğini oluşturması,
Belediyelerin ise, söz konusu yönetmeliğin 13. maddesinin 8. fıkrası düzenlenirken, kanunun 7. maddesinde yer almayan bir yetkinin kullanılması suretiyle belediyelerle il özel idareleri de izin alma zorunluluğunun kapsamına alındığından yönetmeliğin bu fıkrasının iptali için idari yargıya gitmesi gerekiyor…
İzmir‘in makûs talihi ya da kötü kaderi… Sahip olduğu verimli topraklardan, su ve havadan beslenen yetenekli gençleri kaliteli eğitim kurumlarında yetiştirip eğitir, ortaya çıkartır ve ardından ya İstanbul, Paris ve Roma gibi büyük kentlere ya da yabancı diyarla kaptırır… Bu durum her alanda; özellikle de kültür ve sanat alanında geçerli bir durumdur… Geçmişte olduğu gibi, bugün de bu kentin yöneticileri, yetiştirdiği tüm kültür ve sanat insanlarına sahip çıkacak güce, beceri ve yeteneğe, öylesine geniş bir ufka sahip olmadığı için onları elinden tutup yukarılara taşıyacak diyarlara kaptırır…
Yazı dizimizin geçmişte kalan bölümlerinde bu kentin hafızası adına hatırlatmaya çalıştığımız kültür sanat insanlarının çoğu; Alphons Johann Gustav von Cramer, Giulietta de Riso, Athanese (Thanasis) Apartis ve Ovide Curtovich gibi sanatçıların tümü İzmir‘de doğmakla birlikte İtalya, Fransa ve Yunanistan gibi ülkelerde, o ülkelerin Venedik, Roma, Paris, ve Atina gibi kentlerinde büyük sanat eserleri vermiş, o ülke ve kentlerin müzelerinde değerli köşeler edinmiştir. O nedenle, bugün İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzesi‘nde bu sanatçıların eserlerinden tek bir örnek yoktur.
Bugünkü yazımızla hatırlatmaya çalışacağımız sanatçı da, İzmir‘de doğmakla birlikte eğitimini yurtdışında yapmış, tüm eserlerini adeta Paris kentine adarcasına Fransa‘da yapmış, eserleri dünyanın önde gelen galerileri tarafından sahiplenilmiş bir ‘İzmir değeri‘. Çünkü bu ‘İzmir değeri‘ halinin nedeni de kendisiyle ilgili tüm tanıtımlarda doğum yerinin eski Smyrna, yeni İzmir olarak gösterilmesinden kaynaklanıyor.
Resim sanatında genellikle Paris‘e ait kent manzaraları ve natürmortları ile tanınan Yahudi kökenli Samuel Sinai, kendisi ile ilgili yayın ve tanıtımlarda “Türk” ve “Fransız” olarak tanımlanmaktadır. 1 Mayıs 1915’de İzmir‘de doğup 88 yaşındayken 24 Temmuz 2003’de Marsilya‘da ölen sanatçımız 1933-1939 döneminde Marsilya Ėcole des Beaux-Arts‘a devam etmiş, II. Dünya Savaşı‘nın ilan edilmesiyle birlikte gönüllü olarak Fransız Ordusu saflarında savaşmış ve kötü talihli bir Yahudi olarak Almanlar tarafından esir alınmıştır.
İzmir‘de Fransızca olarak yayınlanan 1893 ve 1894 tarihli ticaret yıllıklarında, Samuel Sinai‘nin ailesi olduğu düşünülen Sinai kardeşlerin banker olarak yer aldıkları ve iş yerlerinin Çuhacı Bedesteni‘nde bulunduğu bilinmektedir.
Savaş sonrasında Paris‘teki Ėcole des Beaux-Ars‘ta Jean Souverbie‘nin stüdyosuna kaydolan Samuel Sinai, Paris‘te Salon d’Automne, Salon des Artistes Français ve 1948’den beri üyesi olduğu Salon des Indėpendants‘ta çalışmış ve bu dönemde yaptığı tüm resimlerinde Paris‘in değişik köşelerinden manzaraları ya da masa üstü natürmortları ele almıştır. Bugün bazı eserleri İsrail’deki müzelerde yer almakta, eserleri yabancı sanat galerinin düzenlediği müzayedelerde satışa konu olmaktadır.
Sanatçı, Paris‘teki Bağımsız Sanatçılar Topluluğu‘nun (Societe des Artistes Independants) 8 Nisan 1950 ve 31 Mart 1951 tarihlerinde 61 ve 62. sergi olarak Elysees Sarayı‘nda (Grand Palais de Champs-Elysees) açtığı sergilerde iki eserle (1950’de 2005 numaralı “Nature Morte” ve 2006 numaralı “Paysage: Bretagne“, 1951 yılında da 2147 numaralı “Portrait du Peintre J.B.“ve 2148 numaralı “Nature Morte a la Lampe“) yer almıştır.
İzmir‘in, yetiştirdiği kültür ve sanat insanlarına sahip çıkıp bu kentte yaşattığı, İstanbul‘daki ya da yurtdışındaki sanatçıların turne programındaki bir uğrak yeri olmaktan çıktığı ya da başka ülke ve kentlerde onca kültür, sanat eseri verip ünlendikten sonra emekliliğini bu kentte geçirmek isteyen, bu arada da şimdi ne yapabiliriz düşüncesiyle belediyelerin kapısını çalmadığı bir kent olmaması; kısacası, gerçek ve aktif bir kültür-sanat kenti olması dileğiyle…
Kent Manzaraları
Samuel Sinai.
Paris’te Köşe, 1957, 46X38 cm., Uri ve Rami Nehostan Sammlung, Ashdot Yaacov Kunsmuseum, İsrail
Yeni Köprü, 46X55 cm.
Paris’te Köşe, 1960, Tuval üzerine yağlıboya, 100X65 cm.
Rue de Paris, 1956, Guaj, 47X36 cm., Henri-Braun-Adam Koleksiyonu
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Samuel Sinai.
Paris, Le Moulin de la Galette, Tuval üzerine yağlıboya, 61X38 cm.
Samuel Sinai, 55X65 cm.
Samuel Sinai.
Sen Nehri ve Notre-Damede Paris, Tuval üzerine yağlıboya, 38X46 cm.
Paris Sokaklarındaki Eski Çarşı, Tuval üzerine yağlıboya, 35X27 cm.
Notre Dame de Paris, 1950, 46,5X38 cm.
Samuel Sinai.
Yeni Köprü, Tuval üzerine yağlıboya, 27X41 cm.
Cancale İskelesi, Suluboya, 1959, 24X31 cm.
Natürmortlar
Erikli Natürmort, Karton üzerine yağlıboya, 19X24 cm.
İncirli Natürmort, 1961, 50X61 cm.
Armut, Bardak ve Ekmek, 46X55 cm.
Armut, Bardak ve Ekmek, 46X55 cm.
Bağımsız Sanatçılar Topluluğu’nun 1950 ve 1951 yıllarında Ėlysėes Sarayı’nda açtığı sergilerin kataloğunda Samuel Sinai
Yararlanılan Kaynaklar
Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.27-44.
Daşçı, S. (2012) “1893-1896 İzmir Ticaret Yıllıklarında Adı Geçen Sanatçılar ve Sanatla İlgili Meslekler Üzerine Bir Değerlendirme“, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 2012, Cilt 1, sayı 3, s.17-52.